Özgürlük

Gezi Halktır

Ziyaret

Bugün 51

Dün 51

Bu hafta 436

Bu ay 1372

Tümü 66174

Currently are 25 guests and no members online

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Dosyalar

 

Broşürler

 

Mustafa ÖZENÇ'in 14 Mayıs 1981 tarihinde yazmış olduğu şiirin orjinali elimize geçmiş olup aynı yürek vurusunu sizlerle de paylaşmak istedik.

Devrimci Yol saflarında vuran yüreklere...

DEVRİMCİ YOL'DA DÜŞENLER

Çarpıştılar vuruşdular
Devrim için savaştılar
Ölümle kucaklaştılar
Halkın Devrimci Yol'unda
Korkmadılar hiç ölümden
Türkü söyleyip gittiler
Kurtulsun diye zulümden
Halk için şehit düştüler
Ateş ihanet gördüler
İşkencede can verdiler
Ne korktu ne yıldılar
Halkın Devrimci Yol'unda
Zindanları da yaktılar
Kentte kırda savaştılar
Dar ağacına çıktılar
Halkın Devrimci Yol'unda
Bitmez saymakla adları
Kavgamızda yaşıyorlar
Devrettiler bayrakları
Yoldaşları taşıyorlar
14 Mayıs 1981
Mustafa ÖZENÇ

Tecrit Dosyası

TECRİT DOSYASI

Bir Cezalandırma Ritüeli: Kapatma ve F TİPİ izolasyon

Bilinen adı F-Tipi olan cezaevi modeli, bu yazıdaki kullanımlarında da görüleceği üzere siyasal–ideolojik adlandırma ile ‘tecrit', özellikle Avrupa'da ve dünya genelinde ‘duyusal ve sosyal mahrumiyet–izolasyon' olarak adlandırılmakta. Bu adlandırmalar arasından ‘duyusal ve sosyal mahrumiyet' ile en basit şekliyle, mahkumun tek başına, tamamıyla yalnız kalacağı bir hücreye konulması kastedilmekte. Ancak bu basit tanımlamanın ötesinde, Türkiye'de ‘tecrit' olarak hayata geçirilen bu uygulama, kişinin duyularının her türlü uyarıcıya mümkün olduğunca kapatılması ve sosyal ilişkiden mahrum bırakılması sayesinde kapatılanın kişiliğinin kontrol altına alınarak, istenilen normlara uyar hale getirilmesi için yaratılmıştır.

Resmi kaynaklarca, cezalandırmanın amacı, 'suçlunun' `iyileştirilerek´ topluma yeniden kazandırılması olarak açıklanmakta. Burada iyileştirme kavramı, en basit şekliyle esas olarak devlet katında `normal´ olarak tanımlananın dışında kalan toplumdaki tüm `hastalıklı´ öğelerin 'uysallaştırılması' anlamını taşıyor. Diğer bir deyişle, istenilen ve uygun görülen şekilde davranmayan her bireyin, istenilen ve iktidar tarafından kabul edilebilir şekilde davranmasının sağlanması sürecinin adı. Uyulması istenen ve uygun görülen normlar ise, toplumsal sistemin kendisini yeniden üretmesine uygun bir ortamı sağlayan düzenlemeler. Bu dizge içerisinde, yinelemek gerekirse, kapatılmış olan, ‘sistem tarafından onaylanır ve kabul edilebilir' olanın dışına çıkmış kişi olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla cezalandırma, bir yanıyla bu kişinin yeniden kontrol edilebilir duruma getirilmesi süreci olarak meşrulaştırılıyor.

Resmi makamlar tarafından süslü laflarla pazarlanan ve çeşitli şekillerde halk nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılan işte bu cezalandırma mekanizmasının yazının ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı şekilde ele alınan gerek teorik düzlemdeki çelişkileri gerekse `uygulama`daki keyfilikler ve çarpıklıklar oldukça tartışmalı. Elbette adı geçen kontrol çabasının kendisi, gelişigüzel, keyfi veya rastlantısal bir düzenleme olarak karşımıza çıkmıyor. Tam tersine bu kapatma pratiği, özel olarak üzerine düşünülmüş, deneylerle sınanarak dönüştürülmüştür ve bu nedenle tam bir sistem olarak kabul ediliyor. Ayrıca bu uygulamanın bir sistem olarak ortaya konması ve uygulamaya geçilmesiyle yetinilmemiştir. Dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekillerde hayat bulsa dahi izole ederek kapatma yönteminin geliştirilmesi ve dönüştürülmesi için yapılan çalışmalar, bugün de devam etmekte.

Tecrit, Türkiye'de de resmi olarak,  2000 yılından beri siyasal suçun cezalandırılması için kullanılan F-Tipi modelinin hayata geçirilmesiyle hukuki düzlemde `meşru` varlık alanını bulmuştur. Gerek tecritin varlık nedenleri, F tiplerindeki varlık biçimleri gerekse geçişin gerekçeleri, geçiş sürecinde yaşanan olaylar ve karşı çıkışlara ilişkin tartışmalar bugün hala güncelliğini korumakta. Söz konusu güncelliğin birçok gerekçesi olmakla birlikte, en önemli nedenlerinden biri toplumsal olanla cezanın, daha da özelleştirilirse cezaevi ilişkisinin görünmezliğidir.

Toplumdaki bir kurumun yapısı, toplumsal yapının geneline ilişkin söz söyleme imkanı tanımaktadır. Tam tersi bir ilişkinin varlığı da söz konusudur. Bu ilişki en yoğun şekilde toplumsal dönüşüm dönemlerinde görünürlük kazanmakta ve toplumdaki kurumlar adeta değişimin yansımasının belirdiği birer ayna görevi görmektedirler. Toplumsal değişim vurgusu, toplumsal yapının bir parçasına ya da geneline dair incelemelerde olmazsa olmaz olarak yer almaktadır. öte yandan toplumsal yapının önemli parçalarından olan ceza sistemine dair incelemelerde, toplumsal değişim vurgusunun yapılmasından özellikle kaçınıldıgı gözlenmektedir. Ancak yapı içerisindeki siyasal, ekonomik veya sosyal düzlemde yaşanan herhangi bir dalgalanmanın, kurumlarında küçük veya bütünüyle değişim geçirmelerine yol açtığı göz önünde bulundurulursa, ceza sistemindeki değişimleri toplumsal düzlemde ele almak konunun daha sağlıklı bir şekilde incelenmesine olanak sağlar. Türkiye´de geçiş dönemlerinde, özellikle de darbe yılları ile takip eden dönemlerdeki farklı uygulamalarda bu değişimler açık şekilde gözlenebilmekte. örnegin ‘anarşi arttı' gibi söylemlerin ön plana çıktığı olağanüstü hal durumlarındaki cezaevleri uygulamalarına bakıldığında, toplumsal baskının artışına paralel olarak bu kurumlardaki baskı da yoğunlaşmıştır. Bu algıya göre, içerideki zaten suçludur ve baskıdan en fazla nasiplenmesi gerekendir. çünkü cezaevleri, devletin bir erk olarak en fazla kristalize olduğu yerler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani “toplumsal muhalefetle arasındaki dolaysız ilişki cezaevlerini, devlet otoritesinin doğrudan ve aracısız bir biçimde yoğunlaşmış haliyle kullanıldığı kurumlar olmaya mahkum etmiştir.”(1)

Ancak dışarıdaki atmosfer ile içerinin kontrolü arasında kurulan bu doğrusal ilişkinin, 90`lı yıllardan başlayarak karmaşıklaştığı görülüyor. Bu yıllarda cezaevlerinde veya cezaevleri gerekçe gösterilerek yaşanan sorunlarda artış olduğu ileri sürülürken, özellikle 1990'ların sonuna doğru resmi makamlarca yapılan açıklamalara göre, o günkü ceza sistemi ve cezaevlerinin modeli nedeniyle söz konusu kurumlarda kontrol dışı eylemlerin artmaya başladığı iddia edilmekteydi. İşte böylesi bir dönemde F tipi modeli ve tecrit, resmi makamlarca sorun çözücü olarak öne sürülmüş, kesin çözüm söylemleriyle gündeme getirilmiş ve uygulamaya konulmuştur:

“ülkemizdeki infaz sistemi, çok uzun süreler koğus sistemiyle yürütüldü. Hükümlüler cezalarını koğuslarda çekiyorlardı. 30 kişilik, 40 kişilik, 50 kişilik koğuşlarda. Ancak, bu sistem büyük sorunlar yarattı; cezaevindeki hükümlülerin kontrolü zorlastı, onların egitimi, is imkânları bu sartlarda saglanamadı, ıslahı da bu sartlarda mümkün degildi. Bu nedenle, bu sistemden vazgeçildi. Ancak, kogus sistemi devam ederken, bir sistem daha vardı. Bu sistem, sadece Terörle Mücadele Kanununun 16.ncı maddesinde ve çıkar Amaçlı Suç örgütleri Kanunu' nda düzenlenen bir sistemdi. Bu, kamuoyunda ‘F tipi' denilen bir düzenleme.”(2)

Toplumsalla ilişkisinin tersinden bir okumasıyla da , cezalandırma yöntemlerinin bütün bir yapı ile ilişkilerinin ortaya konulması, toplumsal hayattaki dönüşümlerinde daha ayrıntılı okunabilmesi açısından yol gösterici nitelikte. Bu açıdan Türkiye'deki F tipi cezaevi uygulaması büyük bir öneme sahip. Bu yeni model ile öncelikle cezalandırma mantığında ciddi bir değişim yaşandığı görülmekte. İzolasyon yöntemi kullanılarak uygulanan cezalar hayata geçirilene kadar başvurulan ceza uygulamalarının temelinde, devlet tarafından siyasi suçlu olarak belirlenen kişilerin, toplumsal hayattan yalıtarak dışlaması bulunmaktaydı. Burada bireyin gerek biyolojik gerekse sosyal ihtiyaçları göz ardı edilmekteydi; çünkü tek tek bireylerin cezalandırılması söz konusu değildi. F tiplerinde ise, cezanın ve baskının yönü, bireyin cezalandırılması üzerine kaymıştır. 1990'ların sonuna kadar genel eğilim, suç isleyenin toplumsal ortamdan yalıtılması yönündeyken, F tipleri süreciyle, cezalandırma mantığı değişmiş, her tek birey ile devletin yüz yüze gelmesi ya da bireyin cezalandırma ile yalnız başına yüz yüze gelmesi durumu ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, her tek suçlu bireyin kişiliğinin teslim alınması şeklinde gelişen bir yaklaşım doğurmuştur. İşte bu söz konusu yaklaşım doğrultusunda da duyusal ve sosyal mahrum bırakmanın aracı olarak F tipi cezaevi modelinin geliştirildiği söylenebilir.

Bu model ile birlikte cezalandırmada önemli niteliksel değişimler olmuştur. Toplumdan yalıtılmış grupların yerini, teslim alınmaya çalışılan birey almıştır. Bu yeni model, cezalandırmanın biçimindeki değişimin adı olmanın ötesinde genel bir mantığın değiştiğinin de göstergesidir. Açarak söylemek gerekirse, cezalandırma, daha özel şekliyle kapatma, yalnızca bir mahkum etme şekli ya da mahkumlara dönük bir uygulama değildir. Bu uygulamayı, aynı zamanda bütün bir toplumda hakim kılınmak istenen bir siyasi ve sosyal olgu olarak okumak olanaklı. Tüm bu noktalardan hareketle, Türkiye´deki genel olarak cezaevi mantığını ve özelde F tipi cezaevlerini anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için sırasıyla izolasyonun ´ne`liğine, uygulamaların dünya genelindeki tarihsel arka planına, F tiplerine gelene kadar Türk ceza infaz kurumlarında yasanan değişim ve dönüşümlere ve son olarakta F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş süreci ile tecrit uygulamalarına bakmakta fayda var.

İzolasyon Uygulamasının Oluşum Süreci ve Varlık Nedenleri

En genel ifadesiyle izolasyon, duyusal ve sosyal mahrum bırakma olarak açıklanmakta. Ancak bu kavramın içerdikleri, söz konusu kavranış-cağrışım kadar kısa ve basit değil. İzolasyon konusu üzerine, sosyolojiden hukuka, siyasetten psikiyatriye kadar pek çok alanda ayrıntılı çalısmalar yapılmıstır. özellikle izole ederek kapatmanın geliştirilmesi adına psikiyatri alanında hayvanlarla ve insanlarla ‘aşamalı ve sistemli' bir şekilde gerçekleştirilen deneysel çalışmalar, uygulamanın anlaşılmasında yol gösterici nitelikte.

Aynı zamanda hukuki düzlemde izolasyon şartlarının tanımlanması ve söz konusu şartlarda cezalandırılacak suça ilişkin kanun maddeleri de uygulamanın, keyfi ve rastlantısal olmanın ne kadar uzağında olduğunun göstergeleri. Elbette bu yazıda kavramın tüm bilimsel alanlarda ele alınış biçimlerini aıkklamaya imkan yoktur. Dolayısıyla burada yalnızca bir cezalandırma aracı olarak izolasyonun belirli bir uygulaması üzerinde durulacak.

öncelikle izolasyon sözcügünün etimolojik kökenine bakılırsa, sözcügün Fransızcadaki isoler'den geldiği ve yalıtmak, yalnızlaştırmak anlamında kullanıldıgı görülmekte. İtalyancada ise, kanal açarak bir yeri karadan koparmak, ada yapmak anlamına gelmekte.3 Kelimenin Türkçedeki kullanımı ile benzer şekilde dünyadaki kullanımlarında da yalnızlaştırma anlamını taşıdığı görülüyor. Ancak bu yalnızlastırma pratigi, tüm dünyadaki anlamlarının ortaklğına rağmen gerek bölgelere gerekse disiplin anlayışlarına göre farklılaşmakta. İhtiyaç doğrultusunda kimi zaman iyileştirme kimi zamansa cezalandırma amacıyla uygulanmakta ve bugün de deneyimleme biçimlerindeki farklılığın sürmekte.

Bir cezalandırma yöntemi olarak uygulamaya konmadan önce izole ederek kapatma uygulaması, özellikle psikiyatri alanında ayrıntılı şekilde çalışılmış ve geliştirilmiştir. Psikiyatri literatüründe, cezadan bagımsız, dolaylı olarak ya da dogrudan cezalandırmaya yönelik izolasyon denemeleri ile bunların etkileri üzerine gerçekleştirilmiş ayrıntılı çalışmalara sıkça rastlanmaktadır. özellikle tıp alanında, koruma veya iyilestirme amacıyla başvurulan bir uygulama olduğu belirlenmiştir.

Genel olarak psikiyatri alanında izolasyon uygulaması, kişi için can güvenliği veya sağlığı açısından riskli bir durum ortaya çıktıgında yalıtma amaçlı kullanılmakta. Söz konusu yalıtma ile kişinin güvenliği sağlansa dahi algı süreci, çevredeki tüm uyaranlara aşamalı ve sistemli olarak kapatılmakta. Böylece yalıtılan kişi tüm dünyadan, tüm diğerleri ile sosyal ekonomik ve kültürel ilişki kurduğu toplumdan koparılmakta ve tamamen yalnızlaştırılmakta. Koru amaçlı olsa dahi gerek deney ortamları gerekse hayata geçirilmiş uygulamalar, uyarandan yalıtılmış tüm ortamların kişinin ruh ve psişik sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülmüştür. 16 yıl boyunca Almanya'nın Stammheim Cezaevi'nde ağır tecrit koşullarında kalmış olan Günter Sonnenberg, izolasyonu ve etkilerini şu sözlerle betimlemekte:

“Problem şu: Insan uzun süre kapalı bir odada kaldıgında, hiçbir ses duymadıgı ve hiçbir insan görmedigi, pencereden bakmadığı, yani ses, görme gibi uyarıcılar olmadığı zaman hastalanıyor. çünkü insanın uyarıcılara ve karşı tepkilere ihtiyacı var. Bunlar olmadığı zaman insan tecrit edilmiş oluyor ve rahatsızlanıyor.”4

Hastanın ya da suçlunun izolasyonunun ötesinde gündelik hayattaki pek çok deneyim, ötekinin yitiminin ruh sağlığını bozduğunu açıkça göstermekte. Cem Kaptanoğlu'nun aktarmasında da görüleceği üzere izolasyon, bir deneğe, hastaya ya da suçluya uygulanışının ötesinde gündelik hayatın birçok alanına sirayet etmiştir. örneğin bireyi yalnızlaştıran işyeri ortamının, iş veriminde ciddi düşüşe ve çalışan üzerinde çeşitli psişik ve/veya psikolojik rahatsızlıklara yol açtığı saptanmıştır.

“Radar istasyonu ve denizaltı personelinde, astronotlarda, derin deniz dalgıçlarında, kutuplarda görev yapanlarda, jet pilotlarında görülen, duyusal yoksunluğa bağlı ruhsal belirtiler ve verimlilik düşüşü, bireysel ve çevresel olarak ciddi önlemler alınarak ancak bir ölçüde hafifletilebilmektedir. Hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde, yapay aydınlatma, pencere olmaması, hastaların sürekli yatağa bağlı olmaları, ziyaretçi kabul edilmemesi ve tıbbi cihazların monoton sesleri gibi etkenler, yönelim bozukluğu, bilinç bulanıklığı, algı sapmalarıyla giden psikiyatrik tabloların ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır.”5

Bu deney raporlarında da görüldüğü üzere izolasyon, saldırgan davranışlar ve sosyal davranış bozuklukları yaratmada oldukça etkili. Psikiyatrideki genel tanımlama doğrultusunda, kişinin, kendini öteki üzerinden ortaya koyduğu belirtilmekte. öteki olarak nitelenenin yitirilişi ise, kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenmesine yol açmakta. çünkü uyaran eksikliğinde ya da yoksunluğunda duyular normalde olduğundan daha fazla hassaslaşmakta, özellikle öfke, mutluluk, korku gibi tepkiler aşırılaşmakta. Dolayısıyla söz konusu açıklama ve örneklerden hareketle sosyal veya duyusal uyarıcılardan yoksun kalmanın kişide psikolojik ve psişik birçok bozukluğa neden olduğunu söylemek mümkün.

Uygulamanın sistemli bir şekilde gelişmesini sağlamış çalışmaların sonuçlarında ve raporlarında da ayrıntılı şekilde belirtildiği üzere yalıtmanın, insanlar üzerinde de kalıcı, geçici ve travmatik etkileri mevcut. Halisünasyon, depresyon, aşırı sinirlilik hali, hafıza kaybı, konsantrasyon bozuklukları, konuşmada bozukluklar, iştahsızlık, kalp rahatsızlığı, aşırı terleme, şiddetli baş ağrıları, migren, görme ve işitme bozuklukları, aşırı kilo kaybı tecritteki kişilerde sıkça rastlanan psişik ve psikolojik rahatsızlıklar. En sık rastlanan hastalık ise, tecrit uygulamasına karşı gerçekletirilen ölüm orucu veya açlık grevi eylemleri sonucunda ortaya çıkan Wernicke-Korsakoff sendromu.6 Türkiye'de izolasyona maruz kalan bir tutuklu, izolasyonun sonuçlarını şu sözlerle dile getirmek:

“En önemli psikolojik ve sosyal etkilerin dışında fiziksel hastalıklar geliyor. Psikolojik hastalıklar ve tecridin neden olduğu diğer hastalıklar nüksediyor ve giderek çoğalıyor. Böbrek, mide hastalıkları, strese bağlı baş ağrıları, huzursuzluk, düzensiz kalp çarpıntıları, yolun mesafesinden kaynaklı göz bozuklukları, tek renk nedeniyle renk bozuklukları çıkıyor. Yine fizyolojik anlamda terleme, el ve ayaklarda titreme, sinir hastalıkları baş gösteriyor.”7

Birini izole etmek, onu seslerden, renklerden, ışıktan, insanlardan, genişleterek söylenirse sosyal hayattaki tüm uyarıcılardan bütünüyle ya da kısmi olarak yoksun bırakmak anlamına gelmekte ve uyarılma neredeyse sıfır düzeyinde. İnsan haklarının doğal bir parçası ve ihtiyacı olan beslenme hakkı da dahil her türlü hakkın kullanımın ne şekilde ve hangi boyutlarda olacağına karar veren, söz konusu izolasyon şartlarını oluşturan ve bu pratiğe hayat verenlerdir. Ses, ışık, su gibi akla gelebilecek her şeyi bu uygulayıcılar düzenlemektedir. Kapatılan kişi, istenilmediği halde müzik dinlemek zorunda kalabilir ya da istediği zaman kitap okuma şansına sahip olamaz. çünkü her an yeterli ışık yoktur. İzolasyon durumunda arzu edilenin ve daha da ötesinde ihtiyaç duyulanın bir önemi kalmamakta. örneğin uygulamanın dünyadaki örneklerinde öne çıkan ortak noktalarından birisi, kapatılan yerin sessizliği. Ağır izolasyon koşullarında kalan kişilerin bir süre sonra kendi sesine bile yabancılaşmaya başladıkları belirtilmekte. Yapılan deneylerin ve araştırmaların çoğunda altı çizilen en önemli ortak nokta, izolasyonun, kişiliği tamamen yok eden ve kişiyi her bir sosyal ilişkiden yalıtma yoluyla kontrol altına alarak toplum için ‘kabul edilebilir kılan' bir sistem olduğudur.

Oluşumu ve geliştirilmesi aşamalarında bu kadar denenen bir sistemin bir cezalandırma pratiği olarak uygulanmasında da söz konusu deney ortamlarından çok da uzaklaşılmamıştır. Söz konusu hücre tipi cezaevlerinin öne çıkan özellikleri genel itibariyle şu şekilde sıralanabilir: Cezaevini çevreleyen duvarlar oldukça yüksek ve hücreden yalnızca gökyüzü görülebilmekte. Hücreler, görme, işitme vb. yetilere zarar verecek kadar dar. Hücreler tek bir renge boyanmış ve bu renk genellikle beyaz. Hücre ile benzer ölçülere sahip havalandırma alanı, sınırlı ve belirli bir zaman aralığında kullanılabilmekte.

Görüldüğü üzere ağır izolasyon şartlarının vücuda geldiği hücre tipi cezaevi uygulaması, insanın ruh ve beden sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratmak üzerine kurgulanmıştır. Gerek tanıklıklar gerekse araştırma sonuçları ve raporları söz konusu kurgunun, amacına ulaştığını göstermekte. Bu hücrelerde amaçlanan tutuklunun konforu değil, yukarıda açıklanan deneylerde de görüldüğü üzere bu koşullar altında mahkumun düşüncelerinin ve davranışlarının denetim altına alınması ile kişiliğinin yok edilmesi, toplum için kabul edilebilir bireyler olarak adeta yeniden yaratılmasıdır.

Dünya Genelinde İzolasyon Deneyimleri

İzolasyon uygulamasının genel özellikleri benzerlik göstermekle birlikte  ülkelere göre suç ve ceza ilişkisi başkalaşmakta, buna paralel olarak cezalandırma biçimleri de değişiklik göstermektedir. Elbette her ülkenin hukuk sistemini veya ceza pratiklerini ele almak, bu yazının kapsamının çok ötesindedir. Ancak özellikle ABD ve Avrupa izolasyoın uygulamasının tarıhsel gelişimi bağlamında özel öneme  sahiptir.

Amerika'daki izolasyon, literatürdeki şekliyle ise, hücre sistemi uygulamanın kurumsallaşmasına model oluşturması açısından önemlidir. Ayrıca dünya genelinde tek kişilik hücrede kalan mahkum sayısının en fazla olduğu ülke ABD'dir.(8) Avrupa'daki uygulamalar ise, hücre uygulamasının ilk kez ortaya çıktığı ve tüm ceza sistemlerine yayıldığı için önemli olmasının yanı sıra Türkiye'de F-Tipi Cezaevlerinde vücut bulan izolasyon sistemine model oluşturmaları açısından büyük önem taşımakta. Söz konusu model alış ile elbette mimarinin veya fiziki özelliklerin kopyalanışı kastedilmemekte. Uygulamadaki farklılıklar göz önüne alındığında, böyle bir kopyalamadan söz etmek mümkün değildir. Burada bir kapatma mantığının kopya edilişine işaret edilmektedir. İzole ederek cezalandırma, bir 'sistem' olarak model alınmıştır.

Bir kapatma pratiği olarak tecritin geçmişi, 1800'lü yıllara dayanmaktır. Bir cezalandırma pratiği olarak kullanımı da benzer bir tarihe denk düşmektedir ve dünyanın hemen bütün bölgelerinde farklı şekillerde uygulamaya konmuştur. Türkiye'deki pratiğin, birçok yönüyle Amerika Birleşik Devletleri'nden (ABD) ve Avrupa'dan özellikle de Almanya'dan kopya edildiği belirtilmektedir.

Türkiye'nin yeni modele geçiş sürecinde tartışmalar da adı özel olarak geçtiği için Almanya'daki uygulamalar ayrı bir ballık altında değerlendirilmiş, burada da ilk ve en fazla tartışılan örneği olması açısından Stammheim Cezaevi'ndeki uygulama üzerinde durulmuştur. Söz konusu cezaevi, Almanya tarihi açısından önemlidir; çünkü bu ülkedeki cezalandırma amaçlı izolasyon uygulaması, ilk olarak 1972 yılında Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) militanlarının yargılandığı ve tutulduğu Stuttgard-Stammheim Cezaevi ile hayata geçirilmiştir. Türkiye ise, Almanya'dakine oranla oldukça geç bir tarihte, resmi olarak 2000 yılında izolasyon tipi cezalandırmaya geçmiştir. Bu cezaevlerine geçiş sürecinde özellikle gerek dönemin Adalet Bakanı gerekse diğer yetkililer ile kamuoyu tarafından, ceza sistemindeki aksaklıklar ve cezaevlerinde yaşanan sorunlar gerekçe olarak gösterilerek, Avrupa standartlarının Türk cezaevlerine getirileceği söylemi geliştirilmiştir. Açılan bu yeni kurumlarda da Almanya'daki uygulamaların model alındığı belirtilmiştir.

Türk Ceza İnfaz Kurumları

Türkiye´de cezaevleri üzerine yapılan incelemelerde, tartışmalarda, araştırmalarda, hapishane, cezaevi, tutukevi, ceza infaz kurumu gibi çeşitli kavramlar aynı anlama gelecek şekilde kullanılmakta. Suçlu olarak ilan edilenin cezalandırılmasında da diğer ülkelerdekilere benzer belirleyiciler ön plana çıkmakta ve benzer süreçler işletilmekte.  Suçlu olarak kabul edilenin ilk olarak kişiliğinin, geçmişinin ve genel durumunun değerlendirilmesinin ardından, bu değerlendirmelere göre hükümlüler, a) ilk defa suç işleyenler, mükerrirler, itiyadî suçlular veya suç işlemeyi meslek edinenler, b) aklî ve bedensel durumları nedeniyle veya yaşları itibarıyla özel bir infaz rejimine tâbi tutulması gerekenler, c) tehlike hâli taşıyanlar, d) terör suçluları, e) suç örgütlerine veya çıkar amaçlı suç örgütlerine mensup olanlar şeklinde sınıflandırılmakta ve sınıflandırmaya uygun ceza infaz kurumuna gönderilmekteler. Ayrıca hükümlülerin yaşları, hükümlülük süreleri ve suç türleri itibariyle de gruplandırıldıkları görülmekte.(9) Bu mekanizmada yalnızca suçlu ilan edilenler değil, aynı zamanda cezanın işletileceği yerler olarak ceza infaz kurumlarının da, infaz alanında zaman zaman yaşanan gelişmelere paralel olarak suçun niteliğine, kurumların mimarî yapısına ve kurumların iç örgütlenmesine göre sınıflandırıldığı belirtiliyor. Genel itibariyle Türkiye'deki ceza infaz kurumlarının çesitlerine göre asağıdaki şekilde sıralandıgını söylemek mümkün: (10)

1. Uygulanan infaz rejimine göre; kapalı ve açık ceza infaz kurumları, 2. Hükümlülerin yaş ve cinsiyet durumlarına göre; erkek, kadın ve çocuk ceza infaz kurumları, 3. Hükümlülük ve tutukluluk durumlarına göre; hükümevi (cezaevi) ve tutukevi, 4. Personel durumuna göre; tam teşkilatlı olan veya tam teşkilatlı olmayan ceza infaz kurumları, 5. Mimarî tiplerine göre; tip projeye göre yapılan veya tip projeye göre yapılmayan ceza infaz kurumları, 6. Güvenlik rejimlerine göre; az güvenlikli, normal güvenlikli ve tam güvenlikli ceza infaz kurumları.

Bu kategorileştirmeden açıkça anlaşılacağı gibi ceza infaz kurumları temelde, uygulanan infaz rejimine göre, kapalı ve açık ceza infaz kurumları olarak ikiye ayrılmakta. Yani bütün infaz kurumları öncelikle ya açık ya da kapalı ceza infaz kurumudur. Türk ceza infaz kurumları çeşitlerinden ilki olan açık ceza infaz kurumları, 5275 sayılı Kanun'da, “hükümlülerin iyileştirilmelerinde, çalıştırılmaları ve meslek edindirilmelerine öncelik verilen, firara karşı engelleri ve dış güvenlik görevlisi bulunmayan, güvenlik bakımından kurum görevlilerinin gözetim ve denetimi ile yetinilen kurumlar”olarak açıklanmaktalar. Bu kurumlarda diğerlerinde uygulanan yaygın gözetim ve denetim mekanizmaları işletilmemekte.

Ceza infaz rejimine göre yapılan bu sınıflandırmanın diğer ve en önemli ayağını ise, kapalı ceza infaz kurumları oluşturuyor. Mevcut infaz kurumlarının büyük bir kısmının kapalı ceza infaz kurumu olarak inşa edilmiş olması adı geçen kurumları öncelikli kılıyor. Kapalı ceza infaz kurumları da kendi aralarında özellikle güvenlik önlemleri bakımından kategorileştirilmiş durumda.  Bu yazının da temel sorunsalını oluşturan yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, işte bu kategorizasyonda güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu kurumlar olarak karşımıza cıkıyor.

İlgili Kanun'nda yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, ‘iç ve dıs güvenlik görevlilerine sahip, firara karşı teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan, ancak mevzuatın belirttiği hallerde aynı oda dışındaki hükümlüler arasında ve dış çevre ile temasların geçerli olduğu sıkı güvenlik rejimine tabi hükümlülerin bir veya üç kişilik odalarda barındırıldıkları tesisler' olarak açıklanıyorlar. Sözkonusu kurumlarda, bireysel veya grup hâlinde, resmi makamların deyişiyle `iyileştirme` yöntemleri uygulanıyor. Bu kurumlara gönderilen hükümlüler ise, yine ilgili kanun maddesinde, `ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç islemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan; a) insanlığa karşı suçlardan (madde 77 ve 78), b) kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82), c) uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188), d) devletin güvenliğine karşı suçlardan (madde 302, 303, 304, 307, 308), e) anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardan (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315) hüküm giyen kişiler` olarak açıklanıyor.

Kapsamından da açıkca anlaşılacağı üzere yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları, özellikle ‘siyasi suç'(11) olarak yorumlanan ve etiketlenen eylemlerin cezalandırılması için kullanılan ceza infaz kurumları. öncelikle güvenliğin derecesine göre yapılan bu ayrım, kapalı ceza infaz kurumlarının sınıflandırılması için yeterli değil. Söz konusu kurumların kendi aralarındaki ayrım, güvenlik tedbirlerinin yanı sıra dünya genelindeki sınıflandırmaya uygun şekilde mimari tasarımlarına göre de yapılmakta.

Türk Siyasal Hayatı'nda Yaşanan Gelişmeler Ekseninde Yeniden Düzenlenen Türk Ceza İnfaz Kurumları

Türkiye'nin toplumsal yapısı, darbeler ekseninde tanımlanan siyasal hayattaki dönüm noktaları ışığıında yeniden düzenlenmiş ve şekillendirilmiştir. İki askeri darbe ve bir müdahale aracılığıyla ekonomik yapıda gerçekleştirilen dönüşümler yalnızca ekonomik ya da siyasal alandaki dönüşümlerle sınırlı kalmamıştır. Ekonomik yapıda yaşanan değişim ve dönüşümler, sosyal ve siyasal alanlar ile de karşılıklı etkileşim içerisinde ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin hukuki yapısı da bu gelişmeler ışığında yeniden düzenlenmiş ve ceza infaz kurumları ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürülmüştür. Türkiye'deki ceza infaz kurumları, 2000 yıllardaki mimari tasarımdaki önemli dönüşüme kadar, koğuş sistemine uygun olacak şekilde tasarlanmıştır. Koğuş sistemi, ana bir koridorun etrafındaki yan koridorlar ve bunlara açılan koğuşlardan oluşmakta ve hükümlüler gruplar halinde bu koğuşlara kapatılmaktaydılar. Gruplardaki kişi sayıları koğuşun büyüklüğüne bağlı olarak değişmekte ve hükümlüler 24 saati bir arada geçirmekteydiler.

Tecrit uygulamasının hayata geçirildiği F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarını ayrıntılarıyla inceleyebilmek için öncelikle onun varlık gerekçesi olarak sunulan sorunları, öncesindeki uygulamaları ve bu sorunların ortaya çıktığı dönemin sosyal ve ekonomik şartları ortaya koymak gerekiyor. Sorunların ortaya çıktığı dönemin şartları önemlidir; çünkü yaşananlar içinde bulundukları sistemden ayrı ve basitleştirilerek değerlendirilemezler.

Dönemin CHP Milletvekillerinden İ. önder Kırlı, 05.03.1996 yılında TBMM genel kurulunda yaptığı konulmasında bu ilişkiyi; “...çünkü, sorun, ülkemizdeki genel toplumsal sorunlarda olduğu gibi, köklü ve sisteme bağlı çarpıklıklardan kaynaklanmaktadır. Cezaevleri sorunu, bugünün ya da bundan önceki iktidarların sorunu değildir; cezaevleri sorunu, bir devlet sorunudur, bir ülke sorunudur, bir sistem sorunudur”sözleriyle dile getirmişti.(12)

Kırlı'nın da dikkat çektiği üzere ceza infaz sistemindeki ve kurumlarındaki bu düzenlemelerin gerekçelerini ve biçimlerini ortaya koyabilmek için Türk siyasal hayatında kırılma noktaları olarak tanımlanan gelişmelerin ele alınması gerekiyor. özellikle sosyal yapının etkilenme ve etkileme şekilleri, demokrasi, uzlaşma, çatışma, toplumsal hareketlilik gibi kavramlar üzerinden değerlendirilirken, toplumun tüm kurumlarını etkileyen bu değişimler farklı dönemselleştirmeler yapılarak değerlendirilmeli ve yapılacak olan bu dönemselleştirmelerde hareket noktaları, Türkiye'nin siyasal ve ekonomik hayatında kırılma noktaları olarak kabul edilen gelişmeler olmalıdır.

1945-1980 Arasında Türk Siyasal Hayatı ve Siyasal Suçun Cezalandırılmasında Koğuş Sistemi

1950'lerin ikinci yarısı itibariyle Türkiye'de işçi sınıfı örgütlenmesinin dikkate değer bir düzeye ulaştığı görülüyor. önceki dönemlerde yoğunlukla mezhepsel veya etnik kökenlere dayanan ve reaksiyonel olan muhalefet özellikle 1960 sonrasında ideolojik, teorik ve problematik düzlemde sisteme ve siyasi iktidara yönelik muhalefet şeklini alıyor. İktidar odaklarının yükselen bu toplumsal muhalefete karşı sistemin ihtiyaçları doğrultusunda mevcut mekanizmaları yeniden düzenleyerek, yeni kontrol mekanizmaları geliştirdikleri görülüyor.

1960 Mayis`indaki darbe sonrası Yassıada Mahkemeleri'nde yargılanan DP'li politikacılara yönelik tutumlar siyasi suça ilişkin bakış açısını tanımlamakta. Ancak bu bakış açısı, 1960 sonrasında yükselen toplumsal muhalefetten yola çıkarak oluşturulan siyasi suçlu algısından farklı. İlk durumda seçilmiş kişiler, ekonomik ve sosyal politikaları nedeniyle vatana ihanet suçundan yargılanmışlardır. Ancak yükselen işçi ve öğrenci hareketlerine paralel geliştirilen siyasi suçlu algısında, soğuk savaşın dünya genelindeki etkisine benzer şekilde komünizm tehdidinin ağırlığı hissedilmeye başlamıştır. Bu algılama çerçevesinde, 1970'li yıllarda yargılanan kişi veya gruplar devlet otoritesini tehdit etmek ve yıkmaya çalışmak suçlamalarıyla yargılanmışlardır. Dolayısıyla siyasi suç ve suçlu kavramlarının bu dönemden itibaren 1990'lı yıllara kadar söz konusu muhalefeti oluşturan öğeleri hedef alacak şekilde tanımlandıklarını söylemek mümkündür.

Komünizm tehdit algısına karşı oluşturulan siyasi suça yönelik cezalandırma biçimleri de bu dönemde değiştirilmeye başlamıştır. Dolayısıyla 1950 ile 1980 arasındaki dönemde koğuş sistemi esasına göre inşa edilen il ve ilçe tip cezaevlerine geçiş ile özellikle 1960'lı ve 1970'li yıllarda sistem karşıtı siyasal hareketlerin kitleselleşmeye başlaması arasında doğrusal bir ilişki vardır. Siyasi suç tanımlamaları genel çerçevesi itibariyle 1991 yılında yürürlüğe konan terörle mücadele kanununa kadar toplumsal muhalefet ekseninde tanımlansa da ceza kurumlarının aynı kalmadığı ve yapılan dönemselleştirmeye uygun şekilde farklılaştığı ve geliştirildiği görülmekte. Türkiye, 1950'lerde ceza infaz kurumlarında koğuş sistemine geçmiş, 1960 ve 1980 yılları arasında  aynı jenerasyon grubuna dahil ancak mimari özellikleri bakımından farklı tip cezaevleri inşa edilmiş, 1980 sonrasında ise ceza infaz kurumlarında yeni düzenlemeler yapılarak, yeni tipler eklenmiştir.(13)

1950'lere kadarki döneme bakıldığında Cumhuriyetin ilk yıllarında suç türleri arasında ya da suçlu türleri bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras alınan topluluk sisteminin kullanıldığı görülmektedir.(14) Ancak suçluların yaş, cinsiyet, psikolojik ve fiziksel özellikleri ile suç türlerine göre ayrılarak kapatıldıkları kurumların inşası ile 1950'lerde koğuş sistemine geçilmiştir. Bu geçişe ilişkin iki ayrı noktayı belirtmek gerekmektedir. öncelikle daha önceki dönemlerde kullanılan topluluk sistemine uygun inşa edilen kurumlar, maliyetleri düşük mimarilerdir. Ancak bu sistemden koğuş sistemine geçmek yüksek maliyetli ve uzman personel gerektirecek bir düzenlemedir. Dolayısıyla Türk Ceza Kanunu'nda hürriyeti bağlayıcı cezaların infazı açısından aşamalı serbestlik ilkesi getirilmiş olsa da uygulama da bu düzenlemenin hayata geçirilebileceği kurumların oluşturulması 1950'li yıllara kaldı. Bu ekonomik yükün yanı sıra Türkiye'deki suç algılamaları ve özel olarak, daha önce de belirtildiği gibi yükselen toplumsal muhalefetle birlikte siyasi suç tanımlamaları da 1950'li yıllarda değişti. Hukuki düzlemde çok önceleri birbirlerinden ayrılan suç türleri, gerekli alt yapının oluşturulduğu koğuş esasına göre inşa edilen bu yeni kurumlara geçilmesiyle pratikte de birbirinden ayrılmaya başladı.

Cumhuriyet dönemindeki bu ayrımın Osmanlı İmparatorluğu ile benzerlik gösterdiğini belirtmek gerekiyor. Osmanlı infaz sisteminde 1882 yılında çıkartılan kanun ile hükümlüler cinsiyet, yaş ve işledikleri suçlara göre birbirlerinden ayrılıyorlardı. Ancak mevcut alt yapının yetersizliği ve söz konusu ayrıma uygun yapıların maliyeti nedeniyle bu ayrımın hayata geçirilemediği belirtiliyor. Osmanlı hukuki düzlemde suçluları birbirinden ayırsa da, uygulamada ayrım yapmadan topluluk esasına göre hapsetmeyi sürdürüyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında da benzer bir uygulamanın olduğu görülüyor. Aşamalı serbestlik ilkesine geçilmiş olsa dahi, 1950'li yıllarda koğuş sisteminin hayata geçirildiği ceza infaz kurumları inşa edilmeden önce bu ilkenin uygulanması mümkün olmamıştır.(15) Hapishane ve tevkifhane idaresine ilişkin ilk kanun 1930 yılında çıkartılmıştır. 1950 öncesine bakıldığında bu kanunun 1941 ve 1943 yıllarında değişikliğe uğratıldığı görülüyor. Koğuş sistemine geçmeden önce son değişiklik 1951 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu kanuna göre, her mahkeme bulunan yerde bir ceza infaz kurumu bulunması gerekiyordu. Bu dönemde kadın hükümlüler için hapishanelerde bölmeler ayrıldığı ve 11-16 yaş arası çocuk suçlular için çocuk ıslahevleri açıldığı görülüyor.(16)

Genel itibariyle 1950 ile 1970 arası kurulan ceza infaz kurumlarına bakıldığında tip esasına göre düzenlenmiş kurumların oluşturulduğu belirtiliyor. 1950-1970 yılları arasında yapılan A tipi, B tipi ve C tipi kapalı ceza infaz kurumlarının yapımı ile başlayan koğuş sistemine, 1970-2000 yılları arasında yapılan K tipi, E tipi ve 150 ve 350 kişilik özel tip ceza infaz kurumları ile devam edilmiştir.(17)

Genel özellikleri ve sınıflandırmaları yukarıda şekilde ortaya konabilecek ceza infaz kurumlarına 1980 sonrasında mimari özellikleri ve kullanım amaçları bakımından farklı tipler eklenmiştir. 1977 yılın sonrasındaki kriz dönemin atlatılmasında gerekli görülen yeni ekonomik politikaların uygulanması adına askeri darbe yoluna başvurulmuştur. Ekonomik yapıdaki yeni düzenlemelere paralel şekilde politik ve hukuki üstyapı da önemli dönüşümler yaşanmıştır. Ekonomik alanda küresel pazarla bütünleşme esasına uygun geliştirilen yeni düzenlemeler ile hayata geçirilen neo-liberal politikalar, darbe sonrasındaki başbakan Turgut özal'ın hükümeti döneminde hâkimiyetini kurmuştur. Darbenin ardından baskı altına alınan toplumsal hayatta ise, özal hükümeti sırasında daha sakin ve yumuşak politikalar uygulanmış ancak, yeni bir biçime büründürülen baskı mekanizması farklı yollara başvurularak devam ettirilmiştir.

özal'ın başbakan olarak seçilmesi öncesindeki gelişmelerde en fazla göze çarpan 24 Ocak kararları temel alınarak uygulanan ekonomi politikalardır. Korkut Boratav'a göre, 1977 yılının ardından yaşanan toplumsal ve ekonomik krizlere yanıt olduğu belirtilen 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi ile işgücü piyasası ekonomi dışı, yani askeri ve yasal yöntemlerle ‘disiplin' altına alınmıştır. Dış ticarette ise, dışa açılma temel politika olmuştur. Emek maliyetlerinin düşürülmesine ve ihracatın desteklenmesine yönelik yeni düzenlemelere gidilmiştir.(18)

“Türkiye kapitalizmi 80'lere doğru yeni bir kriz sürecine girmiştir. Tıkanmanın nedeni birikim sorunu olduğundan, krizin tek başına iktisadi araçlarla atlatılması güçtür. Ayrıca toplumsal ve siyasal koşullar da, radikal müdahaleleri zorunlu kılmaktadır. Her şeyden önce 12 Mart 1971askeri müdahalesi ile bir süre kontrol altında tutulabilen sınıf mücadelesi tekrar canlanmış ve sınai karlarda ciddi bir sıkışma yaratmaya başlamıştı. İkincisi, Dünya Bankası'nın yapısal uyum Programı'na angaje olan hükümet, ekonomiyi serbest piyasa düzeni uyarınca yeniden yapılandırma taahhütü altına girmişti...”(19)

Sungur Savran'a göre bu darbenin toplumsal alandaki hedefi, işçi sınıfından başkası değildir. Temelinde ise, 24 Ocak kararları ile temelleri atılmış olan neo-liberal politikalara geçişi olanaklı kılacak koşulları yaratmak bulunmaktadır. Burjuvazinin, devletin koruyucu perdesini üzerinden atıp, dünya pazarı ile bütünleşmesini hedefleyen neoliberal politikalar, rekabet esasına göre işleyen uluslararası pazara açılışı beraberinde getirmiştir.(20) Ancak söz konusu yıllarda yaşanan kargaşa ortamında bu ekonomi politikaları hayata geçirmek söz konusu değildir. Dolayısıyla darbe kendisini bir zorunluluk olarak dayatmış ve toplumsal rıza şiddet kullanılarak alınmıştır.

Galip Yalman'da benzer şekilde, 1980 sonrası otoriter devlet örgütlenmesinin esas itibariyle, piyasaya uygun olanın, mutlak doğru olarak toplum nezdinde meşrulaştırılmasının aracı olduğunu vurguluyor. Bu tarihten itibaren burjuvazinin hegemonya oluşturma ve koruma politikalarının, siyasal gündemi belirlediğini belirtiyor. Yalman, cumhuriyetin ilk yıllarından beri süregelen devlet mitinin yerini artık, piyasaya bıraktığını söylüyor. Bu söylem toplumsal alanda devletin hegemonyasını kaybettiğine işaret etmekte.(21) öte yandan ekonomik alandaki aktif rolünü yitirse dahi, bugün hala devlet, toplumsal alana hâkim en ciddi güç olarak karşımıza çıkıyor.

örneğin tüm dünyada, şiddetin artık bir çözüm yolu olmadığına yönelik söylemlerin hâkimiyet kazanması ve 'terör örgütü' olarak lanse edilen grupların silah bırakmaya çağırılması, devletin, şiddet tekelini elinde bulunduran yegane kurum olma çabasından başka bir şey değildir. İstikrarın sağlanması konusunda çıkmaza girildiği an askerin yardımının istenmesi ise, bunun en önemli göstergesidir. Bu açıklamalardan sonra ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamak için gerçekleştirildiğini söyleyebileceğimiz 1980 darbesinin toplumsal düzlemdeki hedefi, bu istikrarın önündeki en önemli engel olarak görülen işçi sınıfı hareketi ile öğrenci hareketlerini bastırmaktır.

Görüldüğü gibi bu yıllarda da siyasi suç algılamasında, komünizm tehdidi ön plandadır, başka bir deyişle 1970'lerden farklı bir siyasi suç algısının oluşturulması söz konusu değildir. öte yandan bu dönemde güçlenen muhalefet, toplumsal hayatta yaratılan yoğun çatışma ortamı ve ekonomik düzlemde sermayenin ihtiyaçlarının aciliyeti doğrultusunda istikrarın önünde engel olarak görülen bu hareketlerin bastırılması için başvurulan yöntemler ağırlaştırılmıştır. Bu dönemde Türkiye'nin siyasi ya da hukuki tarihinde görülmemiş bir kapatma pratiği yaşandığı ve siyasi suçlu olarak tanımlananların kitlesel olarak kapatıldıkları görülmektedir.(22) 1980 darbesi sonrasında iki milyon kişinin yargılandığı, binlerce kişinin de tutuklanarak cezaevlerine konulduğu bilinmektedir.(23)

“Yüz binlerce sendikacı ve solcu gözaltında işkence görmüş, on binlercesi uzun hapis cezasına çaptırılmış, binlercesi en temel hakları için defalarca açlık grevlerine gitmek zorunda kalmış, yüz binlercesi içeride ya da dışarıda katledilmiş, onlarca insan idam edilmiştir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'nın tanımış olduğu demokratik hak ve özgürlükleri geri almış, yeni çalışma yasaları işçi sınıfının mücadelesini kıskıvrak başlamayı hedef edinmiştir.”(24)

1980 darbesi sonrasında yaşanan kapatma pratiklerine ilişkin örnekleri çoğaltmak ve çeşitlendirmek mümkündür. Ayrıca bu dönemde cezaevlerindeki uygulamalara ilişkin tartışmalarda güncelliğini korumaktadır. Yinelemek gerekirse, koğuş sistemi esasına göre düzenlenen ceza infaz kurumlarındaki uygulamaların, 12 Eylül Darbesi ile toplumsal hayatın her alanına sirayet eden baskı ve tektipleştirme politikalarına paralel şekilde dönüştürüldüğü ve bu dönemde ‘kitlesel' kapatmalar gerçekleştirildiği görülmektedir. Ayrıca darbe sonrasında başlayan kötü muamele, olumsuz yaşam koşulları, operasyonlar gibi tartışma başlıkları bugün hala farklı cezaevi modelleri üzerinden de tartışılmaya devam etmektedir. Cezaevlerinde 1980-2000 arasında 5000 hükümlü ve tutuklunun yaşamını yitirdiği belirtilmektedir.(25)

1980'li yıllara gelindiğinde K ve E tipi olarak iki yeni mimarinin ortaya çıkıyor. Adını, dış görünüşü beşli E harfi şeklinde binalarından almaktadır E tipleri, bu yazının temeli olan F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş sürecinde özel tip cezaevleri ile birlikte öne çıkan tasarımlardır. F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş öncesinde bu kurumlar, 1990'lı yıllar boyunca da etkili olmuşlardır. Bu geçiş sürecinde, genel olarak ceza infaz kurumlarında yaşanan problemlerden çok E tipi ceza infaz kurumları ile özel tiplerde ortaya çıkan sorunlar üzerinde durulduğu görülüyor. Dolayısıyla gerek E tipi ceza infaz kurumları gerekse özel tip ceza infaz kurumları, hukuki düzenlemesi 1991'de gerçekleştirilmiş ve 2000 yılında uygulamaya konulmuş F tipi ceza infaz kurumlarına hazırlık dönemindeki tartışmalarda büyük öneme sahipler. Ayrıca F tipine geçiş sürecinde, bu iki modele uygun şekilde inşa edilmiş ceza infaz kurumları söz konusu yeni tasarıma uygun hale getirilerek, dönüştürülmüştür.

F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş sürecinde öne çıkan bir diğer model de özel tip ceza infaz kurumu modelidir. Bu modelde, E tipine benzer şekilde lineer mimari tasarıma uygun şekilde oluşturulmuştur. Ancak özel tip ceza infaz kurumlarının önemi, oda sistemine geçiş konusunda gerçekleştirilen denemelerin temsilcisi olmasıdır. Türkiye'deki özel tip ceza infaz kurumlarında öne çıkan en önem isimler İstanbul Bayrampaşa özel tip, ve Eskişehir özel tiptir. özellikle Eskişehir özel tip cezaevi geçirdiği tadilatlarda tam üç kez tamamen değiştirilmiştir.(26)

Gerek E tiplerinde gerekse özel tiplerde binaların tüm bölümleri sürekli denetim altında tutulmaktaydı. Ancak yine de bu denetimin yapının tamamı üzerinde ve sürekli sağlandığını söylemek, odalardaki kör noktalar nedeniyle mümkün değildir. Bu iki tip ceza infaz kurumunu üzerine yürütülen tartışmalar, ceza infaz kurumlarının mimari tasarımlarında yeni arayışları da beraberinde getirmiştir. özellikle 1980'li yıllarda ve 1990'lı yılların ilk yarısında kullanılan E tipi ve özel tip kapalı ceza infaz kurumları, koğuş sisteminden oda sistemine geçiş sürecinde kullanılan ve toplu kapatmaların yanı sıra izolasyon yönteminin denenmesine de olanak sağlayan ceza infaz kurumları olmuştur. 1990 öncesinde koğuş sisteminin devam ettirildiği bu iki tipin ardından Türk ceza infaz sisteminde bir dönüm noktası olan F tipi yüksek güvenlikli cezaevleri gelmektedir. Ancak 1990'lı yıllarda ortaya çıkan ve ceza infaz kurumlarının sorunlu yapısına çözüm olarak sunulan yeni tip, yalnızca basit bir mimari değişimin simgesi değildir. Koğuş sisteminin terk edilerek, tamamı hücre tipine uygun şekilde inşa edilecek olan yeni tip ceza infaz kurumları, aslında bütün bir ceza infaz sisteminin dönüşümünün de simgesi haline gelmiştir.

Bu iki tipin ardından 1990'lı yıllar boyunca tartışmaların temelini oluşturan F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçmeden önce 1980'lerin ikinci yarısı itibariyle Türkiye'deki sosyal ve ekonomik gelişmelere bakmak gerekmektedir. Bu dönemde devletin piyasanın işleyişindeki müdahaleciliğinin azaltılması, özelleştirme, sosyal hakların işçi sınıfı lehine kullanılmasını engellemek için daraltılmaları ve sendikasızlaştırma politikaları ön plana çıkmaktadır. 80`lerin ikinci yarısından itibaren borçlanan Türkiye'nin yeniden bir krizin eşiğine gelmesinde toplumsal düzlemde yaşanan gelişmelerin etkisi büyüktür. Burada egemenler katında sorun olarak sunulan iki ayrı başlık bulunmaktadır. Bunlardan ilki, 1980 darbesi ardından bastırılan ve sınırlandırılan işçi hareketinin ve toplumsal muhalefetin yeniden güç kazanmasıdır. İkincisi ise, Güneydoğu'da yoğunluk kazanan çatışmalara parallel Kürt hareketinin yükselişidir.(27)

1980'lerin sonunda giderek yoğunlaşan Kürt hareketinin ve yaşanan çatışmaların ekonomik düzlemdeki yükü savaşın yüksek maliyetinden kaynaklanmıştır. Siyasal düzlemde ise gerek iktidar odakları arasında gerekse toplumsal düzlemde kutuplaşmaların doğmasına neden olmasıdır. özellikle 1990'ların başında Kürt hareketi baskı ve şiddete başvurularak bastırılmaya çalışılmış, bu süreçte köy koruculuğundan köy boşaltmalara kadar birçok yönteme başvurulmuştur.

“Kürt mücadelesini bastırmaya sıra geldi. Bu arada Milli Güvenlik Kurulu´nun (MGK) savunma konsepti değişmiş (1993`ün Kasım ayı) ve iç tehdit etkenleri yeniden belirlenmişti. Bu çerçevede en önemli iç tehdit unsuru olarak belirlenen Kürt mücadelesini bastırmak üzere kontgerilla destekli askeri şiddet politikaları başladı. öte yandan zoru meşrulaştıracak kurum ve kavramlarda tedavüle sokuldu. örneğin askeri yetkililer düşük yoğunluklu savaş kavramını ilk kez bu dönemde yüksek sesle telaffuz etmiştir.”(28)

Toplumsal düzlemde yükselen ve istikrarın sağlanmasında engel teşkil eden bütün farklı seslere yönelik bu sert tutum hukuki düzlemde karşılığını, 1991'de yürürlüğe konan Terörle Mücadele Kanunu'nda bulmuştur. Bu kanun ile siyasal suç algılamasının değiştiği açıkça görülmektedir. Devrimci örgütlerin yanı sıra Kürt hareketi de siyasal suçlu algılamasının içine dahil edilmiştir ve ekonomik istikrarın önündeki birincil engel olarak görülmeye başlamıştır. Ancak hukuki düzlemde siyasal suç tanımlamalarının terör kavramı çerçevesinde tanımlanmış olduğu görülmektedir. Söz konusu Kanun'da terör olarak nitelenen eylemler, TMK'nın birinci maddesinde, “Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir. Bu Kanunda yazılı olan örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. örgüt terimi, Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar”şeklinde tanımlanmaktadır. Terör suçlusu ise, “belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur”olarak nitelendirilmektedir. Söz konusu Kanun'a göre suçlu sayılmak için terör örgütüne mensup olmak gerekmemektedir. 'Terör örgütü' mensubu olunmasa da örgüt adına suç işleyenlerin, terör suçlusu sayıldıkları ve örgüt mensupları gibi cezalandırıldıkları, ilgili Kanun maddesinde ortaya konmaktadır.

özellikle Kürt hareketini ve yeniden güçlenen solu hedef alan bu kanun maddesinin bir diğer önemi, Türk ceza infaz sisteminde 2000'li yıllarda resmi olarak yaşanacak kırılmanın temelinin atılmış olması. çünkü adı geçen yasal düzenlemeye bakıldığında, cezaların infazı ve tutukluların muhafazasına ilişkin 16. maddenin birinci fıkrasında, ‘bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanların cezaları, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir' açıklaması yapılıyor.(29) Diğer bir deyişle ceza infazının temelini oluşturan koğuş sisteminin terk edilerek, oda sistemine geçilmesinin hukuki alt yapısı hazırlanmıştır. Bu gelişmeden hareketle Türkiye'de oda sisteminin resmi olarak siyasi tutsaklara yönelik geliştirilmiş olması nedeniyle siyasal suçluları hedef aldığını söylemek mümkün. öte yandan siyasal ve ekonomik gelişmelere parallel şekilde hayata geçirilen bu düzenlemeye ilişkin bir başka tespiti Avrupa ve Amerika ile ilişkiler bağlamında yapmak da olası. özellikle AB tarafından gerçekleştirilen üstü kapalı müdahaleler, Avrupa standartı yanılsamasıyla hayata geçirilen F tipleri ve tecrite uluslararası düzlemdeki destekleri açıkça gözler önüne sermekte.

AB Sürecinde Türkiye ve Değişen Siyasi Suç Algısı

1990'lı yıllarda AB ve Türkiye arasındaki ilişkiler ve geliştirilen politikalar, dönemsel değişmeler göstermektedir. Avrupa Ekonomik Topluluğu'yla (AET) ilişkilendirilebilecek süreci genel olarak, uluslararasılaşma ve küresel pazarla bütünleşmeye paralel ele almak gerekiyor. Her ne kadar Türkiye'nin AB ile ilişkilerini 1959 yılındaki AET üyelik başvurusu ile başlatmak mümkün olsa da, yaşanan darbeler ve krizlerle kesintiye uğramış olan ve halen devam eden süreç, aslında 1987 yılındaki AB'ye tam üyelik başvurusu ile canlandı. ‘Tesadüfi´ bir biçimde küresel pazarla bütünleşme stratejisinin geliştirildiği sürece denk düşen üyelik başvurusu ile AB`nin Türkiye´ye müdahalelerinin de artış eğilimine girdiği görülüyor. özellikle 1990'ların başından itibaren AB tarafından, insan hakları ihlalleri, Kürt Meselesi, Kıbrıs gibi birçok konuda Türkiye'deki uygulamalara ters düşen açıklamalar yapılmaya başlamıştır. Ayrıca AB üyeliği, sözkonusu dönemde Türkiye açısından ekonomik istikrarın ve küresel pazarla bütünleşmenin yanı sıra milli güvenliğin bir güvencesi olarak da sunulmaktaydı. En açık örneklerden biri ise, AB üyeliğinin milli güvenliğin sağlanmasının aracı olarak gösterildiği Milli Güvenlik Siyaset Belgesi.

“1997 Kasımı' nda kabul edilen ve bilindiği kadarıyla henüz bir değişikliğe uğramamış olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (eğer Hürriyet Gazetesine sızdırılan ve yalanlanmayan versiyon doğru ise), AB üyeliği Türkiye'nin milli güvenliğinin bir güvencesi olarak açıkça ulaşılması gereken bir hedef olarak ilan edilmiştir.”(30)

AB Komisyonu, 2000 yılı ilerleme raporunu temel alarak 26 Temmuz 2000 tarihinde, katılım öncesinde ve özellikle Katılım Ortaklığı'nın oluşturulmasına yönelik olarak, Türkiye'ye, AB tarafından yapılacak yardımların tüm kaynaklarını koordine etmek için gerekli çerçeveyi oluşturmak adına Katılım Ortaklığı Belgesi olarak bir yönetmelik sunmuştu. 4 Aralık 2000 tarihinde Brüksel'de yapılan toplantıda, son şekli verilen ve ekonomik, siyasi ve hukuki başlıkların ayrıntılı şekilde ortaya konduğu bu belgede işkence, kötü muamele gibi konuların yanı sıra cezalandırma süreçleri ve cezaevlerine ilişkin önerilerde bulunmaktaydı. Söz konusu belgede; “Türk Anayasasının ve diğer ilgili mevzuatın, bütün Türk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini Avrupa İnsan Haklarının Korunması Sözleşmesinde belirtildiği gibi güvence altına alan bir bakış açısıyla, tekrar gözden geçirilmesi ve bu tür yasal reformların uygulanmasının ve Avrupa Birliği üye Devletlerinin uygulamalarıyla uyumun sağlanması; ölüm cezasının kaldırılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 No'lu Protokolünün imzalanması ve onaylanması; uluslararası medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve tercihli Protokolü'nün ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin onaylanması; cezaevlerindeki gözaltı koşullarının Birleşmiş Milletler Hükümlü ve Tutukluların Muamelesinde Gözetilecek Standard Asgari Kurallar ve diğer uluslararası normlara uygun hale gelecek şekilde düzeltilmesi”önerilmekteydi.(31)

Birleşmiş Milletler Hükümlü ve Tutukluların Muamelesinde Gözetilecek Standard Asgari Kurallar ile diğer sözleşmelerde açıkça oda sistemi savunulmakta ve bu sisteme uygun ceza infaz kurumlarına ilişkin standartlar belirtilmekte. Avrupa Birliği tarafından cezaevlerinin bu sözleşmelerdeki standartlara göre düzenlenmesinin önerilmesi esas itibariyle oda sisteminin önerilmesinden başka bir şey değildir. Bu belge öncesinde de cezaevi sorunlarının Türkiye'ye ilişkin hemen hemen bütün raporlarda yer aldığı görülüyor. örneğin 1998 yılında sunulan Türkiye'nin Katılım Yönündeki İlerlemesine İlişkin Komisyon Rapor'unda şöyle denilmekte: “Türk hapishanelerindeki şartlar, Avrupa Konseyi tarafından konulan standartlara veya BM'nin minimum standartlarına uygun değildir. Hapishanelerin çoğu, aşırı kalabalıktır ve yeterli sağlık hizmeti sunmaz. Hapishane görevlileri, genellikle askerî personeldir. Bu durum, özellikle 1996 yılında, hapishanelerde bazı isyanlara yol açmıştır. TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Türk hapishanelerinin durumunu incelemek için bu yıl bir kaç ay süren bir tesbit çalışması yürütmüştür”.(32) Bir diğer örnek, 1999 yılındaki Türkiye'nin Katılım Yönündeki İlerlemesine İlişkin Komisyon Raporudur. 1999 Düzenli Raporu'nda şöyle deniliyor: “Türk cezaevlerindeki şartlar iyileşmiş gibi görünmemektedir. Aşırı kalabalık olmaları ve yeterli sağlık hizmeti olmayışı ana sorunlar olmaya devam etmektedir. Meydana gelen açlık grevleri ve isyanlar çoğu zaman bu sorunlarla ilgilidir. Eylül 1999'da, büyük bir hapishane isyanı sert bir biçimde bastırılmıştır”.(33) Görüldüğü üzere söz konusu açıklamalar ile ceza infaz kurumlarının, tutuklu ve hükümlülerin yaşam alanı olarak oda sistemine geçilmesini içeren düzenlemeler açıkça önerilmiştir.

Gerek Avrupa'da gerekse Amerika'da yaygın şekilde kullanılan oda sistemine dayalı ceza infaz kurumlarının hukuki meşruiyetleri, Avrupa Cezaevi Kuralları ve Birleşmiş Milletler'in 1990'lı yıllarda sunulan raporlara ilişkin örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. özellikle 1990'lı yıllarda insan haklarına atıfta bulunarak Türkiye'ye de söz konusu standartları benimsemesi ve gerekli dönüşümleri gerçekleştirmesi yönünde yoğun baskı yapıldığı biliniyor. İnsan Hakları İzleme örgütü'nün 10 Eylül 2002'de tarihli raporunda, Türkiye'nin AB üyeliği için atması gereken en önemli adımın, önerileri AB tarafından dikkate alınan Avrupa İşkenceyi önleme Komitesi'nin tavsiyelerini yerine getirmesi ve cezaevi şartlarını düzeltmesi gerektiği vurgulanmıştır.(34) Avrupa İşkenceyi önleme Komitesi'nin Türkiye'ye ilişkin raporlarında ise, koğuş sisteminin terk edilmesi ve oda sistemine geçilmesinin gerekliliği açıkça tavsiye edilmiştir. Elbette bu raporlarda ve ortak olarak belirlenmiş kurallarda kurumların barındırması gereken temel özellikler dışında belirli ölçülere ya da ayrıntılı sınırlandırmalara rastlanmamakta. Esasen oda sistemine geçilmesi ve ortak asgari standartların sağlanması amaçlanmakta.

Elbette diğer kurumsal düzenlemeleri ya da ceza infaz sistemine ilişkin şartları salt AB'ye açılan kapı veya demokratikleşme yolları olarak görmek yanıltıcı. Bu başlıkları, ekonomik bütünleşme için toplumsal kurumlarda yapılması gereken düzenlemeler olarak da okumak mümkün. çünkü özellikle Dünya Bankası ve IMF ile uyum bu sürecin temelini oluşturuyor. Söz konusu kurumsal düzenlemeler ise, ekonomik düzlemdeki bütünleşmenin önünü açıcı nitelikteki başlıklar olarak kabul edilmiştir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in müdahalelere ilişkin, ‘IMF politikalarını hayata geçirebilmek için hapishane sorununu çözmeliyiz' açıklaması da ekonomik ve sosyal şartların, cezalandırma ve cezanın bir aracı olarak cezaevleri üzerindeki etkisini gözler önüne sermiştir.

Toparlamak gerekirse, 12 Eylül'ün siyasal ikliminin sürdürüldüğü 1980'lerin ikinci yarısı ve 1990'ların başlarında geliştirilen yeni tipler ile cezaevleri de düzene sokularak militarize edilmek istenmiştir. Burada kontrolün toplumun tüm kurumlarına sindirilmesi ön plandadır. 12 Eylül'den itibaren toplu kontrol sağlama çabası siyasal sistem içerisinde amaçlanmış ancak başarıya ulaşamamıştır. Bu dönemde ceza infaz kurumlarının sorunları olarak sunulan sorunlar da, yapılan tüm müdahalelere ve kontrol çabalarına rağmen siyasi mahkumların ‘ıslah' edilememesi sorunudur.

28 Şubat süreci sonrasına bakıldığında, 'terör örgütü' merkezleri olarak gösterilen cezaevlerinde kontrolün istenilen düzey ve şekilde sağlanamaması yeni arayışları da beraberinde getirmiş ve toplu kapatma mantığının terk edilmesi ön görülmüştür. özellikle oda sistemine dayalı ceza kurumlarının AB'ye üyelik sürecinde uyum şartı olarak da dayatılması, bu arayış içerisinde yol gösterici olmuş ve Avrupa'da yapılan araştırmalar ve incelemeler sonucunda oda sisteminin hayata geçirildiği F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları oluşturulmuştur. Dolayısıyla 1990'lı yılların sonunda Türkiye'de Avrupa Birliği'ne uyum kapsamında hızlandırılan reformlar kapsamında 2000 yılı itibariyle siyasi suçun cezalandırılmasında izolasyon uygulaması sistemli bir biçimde hayata geçirildiğini söylemek mümkün. özellikle Avrupa'dan uzmanlarla ve komisyonlarla yapılan görüşmeler ve inceleme gezileri ile Avrupa standartları olarak tanımlanan kriterler, bu uygulamanın gelişigüzel ve rastlantısal olmaktan ziyade, üzerinde ayrıntılı şekilde düşünülerek ve sınanarak geliştirilmiş tam bir sistem olarak ortaya konduğunun en önemli göstergesi.

Daha öncede belirttiğimiz üzere, oda tipi uygulamaların Türkiye'deki adı olan F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, hüküm giyen ve tutuklananların gruplandırılmasının ve buna göre, tek kişilik veya üç kişilik odalara konulmasının öngörüldüğü, ‘Terörle Mücadele Kanunu (TMK)' ve ‘çıkar Amaçlı Suç örgütleriyle Mücadele Kanunu'ndaki açıklamalar yönünde geliştirilmiş kurumlardır. Bu kurumlar hakkındaki yasal düzenlemenin, 12.04.1991 tarihinde yapıldığı görülmekte. Ancak uygulamaya geçiş tam dokuz yıl sonra, 19 Aralık 2000'de mümkün olmuştur. 3713 sayılı Kanun'un kastedildiği bu düzenlemede cezaların infazı ve tutukluların muhafazasına ilişkin 16.maddenin birinci fıkrasında, ‘bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanların cezaları, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir' açıklaması yer almaktadır.(35)

Kanun maddesinde de özellikle belirtilen bu özel infaz kurumlarının oluşturulması ise, uzun bir dönemi kapsamaktadır. Koğuş sistemine dayalı uygulamaların altyapısındaki aksaklıkların giderilmesi ve yeni sisteme uygun yapıların inşası gibi birçok düzenlemenin gerçekleştirildiği bu süreç, resmi olarak 1991 yılından 2000 yılına kadar sürmüştür. Dokuz yıllık bu süreçte yapılan alt yapı çalışmaları, ceza infaz kurumlarına ilişkin önceki bölümde sıralanan sorunların, Avrupa Standartları olarak belirtilen uluslararası düzenlemelere gönderme yaparak giderilmeleri yönündeki çalışmalardır. (36)

F Tipi'ne Geçiş Sürecinde Yapılan çalışmalar

F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumuna geçiş sürecinde gerçekleştirilen düzenlemeleri, fiziki alt yapı yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar, mali kaynak yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar, mevzuat yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar ve personel yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar olarak dört alt başlıkta toplamak mümkün. Bu çalışmaların en fazla öne çıkanları ve en çok tartışılanları elbette, hukuki ve mimari düzeyde gerçekleştirilenler.

Fiziki alt yapı çalışmaları, yeni modele uygun cezaevlerinin inşası ile eski kurumların dönüştürülmesi süreçlerini kapsamakta. Ancak bu yeni modele uygun yapılar, gelişigüzel ve rastlantısal oluşturulmamıştır. özellikle 1990'lı yıllarda, söz konusu modele uygun yapıların özelliklerinin belirlenmesi için mimarinin iç ve dış özelliklerinden, yapının kurulacağı alana kadar birçok ayrıntıyı barındıran çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir.  

Adı geçen çalışmalardan ilki ve en fazla öne çıkanı, Avrupa standartlarına uygun cezaevi mimarisini oluşturmak amacıyla söz konusu standartların ve özellikle Avrupa'daki uygulamaların ayrıntılı incelemesidir. Burada Avrupa standartlarıyla Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde belirtilen şartlar ve ‘Birleşmiş Milletler Cezaevleri Minimum Standartları' ile ‘Avrupa Konseyi Cezaevi Standartları' kastediliyor.(37)

“Yüksek güvenlikli F tipi kapalı cezaevleri, Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kuralları, A vrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararı olan Avrupa Cezaevi Kuralları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Tehlikeli Mahpusların Hapsedilmeleri ve Tretmanları Hakkındaki R-82-17 sayılı Tavsiye Karan ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 4422 sayılı çıkar Amaçlı Suç örgütleriyle Mücadele Kanunu, Ceza İnfaz Kurumları ve Tevkifevlerinin bu açıklamalar doğrultusunda, Avrupa'daki izolasyon uygulamalarına gönderme yapılarak yeni modelin eleştirildiğini de görmek mümkündür. Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzüğün 78/B maddesine uygun olarak hazırlanmıştır.”(38)

Söz konusu standartlara uygun ceza infaz kurumunun mimari tasarımı tamamlandıktan sonra, bu kurumların inşaatı için ihaleler gerçekleştirilmiştir. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, söz konusu standartları ve bunlara uygun yapıların ihalelerini şu sözlerle açıklamıştır:

“Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kuralları ve Avrupa Cezaevi Kurallarına uygun 1 ve 3'er kişilik oda sistemine dayalı, yüksek güvenlikli, elektronik ve mekanik sistemlere ve spor, eğitim, işyurdu ve sosyal faaliyet alanlarına sahip 368 kişilik F Tipi Cezaevi Projesi" tamamlanmış, 13 F tipi cezaevi ihalesi yapılmıştır.”(39)

Mevzuat yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmaların aslında 12.04.1991 yılında çıkartılan 3713 sayılı Kanun ile başlandığını söylemek yanlış olmaz. Bu Kanun ile belirli suçlardan mahkum olanların cezalarının, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilmesi öngörülmüştür.(40) Bu değişiklik, koğuş sistemi yerine getirilecek yeni bir düzenlemenin yasal dayanağını oluşturmuştur. Ancak daha önce de belirtiğimiz üzere söz konusu kanun maddesinin gerektirdği infaz kurumlarının, zaman zaman pilot uygulamaları gerçekleştirilse dahi 2000 yılının sonuna kadar uygulamaya konmadığı görülmektedir. öte yandan 01.05.5.2001tarihinde, F tipi ceza infaz kurumlarının uygulamaya geçişi sürecinde gerçekleştirilen düzenlemeler doğrultusunda adı geçen Kanun maddesi, 4666 sayılı “Terörle Mücadele Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la değişikliğe uğratılmıştır. 3713 sayılı Kanunun 16.maddesinin ikinci fıkrasında yapılan bu değişiklikle, ceza infaz kurumlarındaki hükümlülerin, işledikleri suçlara, kurumdaki davranışlarına, ilgi ve yeteneklerine göre sınıflandırılarak, güvenlik bakımından tehlike yaratmadığı ölçüde, kendileri için hazırlanmış iyileştirme ve eğitim programları çerçevesinde eğitim ve spor, meslek kazandırma ve işyurdu çalışmaları ile diğer sosyal ve kültürel faaliyetlere katılmaları imkanı getirilmiş, ayrıca programların süresi ve katılacak hükümlülerin sayısının, her programın özelliği, güvenlik koşulları ve kurumun olanakları dikkate alınmak suretiyle belirleneceği, iyileştirme ve eğitim programlarının amacına aykırı sonuçlar verdiği tespit edilen hükümlüler yönünden bu uygulamaya son verileceği veya gerekli değişikliklerin yapılacağı, haklarında kınama dışında disiplin cezası uygulanan hükümlülere bu ceza kaldırılıncaya kadar açık görüş yaptırılmayacağı öngörülmüştür.

Burada kısaca değinilen yasal düzenlemeler esasen yazımızda ele alamayacağımız kadar ayrıntılıdır. Ancak yinelemek gerekirse, F tiplerinin ve tecritin hukuki altyapısı söz konusu düzenlemelerle oluşturulmuştur. Uygulamanın hedefinde esas itibariyle siyasi suçlu olarak etiketlenenlerin durduğu mevcut değişikliklerle de açıkça gözlenmekte. Daha ayrıntılı örnekler geçiş sürecinde yaşananları ele aldığımız ileriki bölümde çok daha net biçimde görülecek.

F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nun Fiziki özellikleri

Genel adıyla cezaevleri, resmi adıyla ceza infaz kurumlarının yaratığı ilk imgeler fiziki mekanlardır. Ancak bu imgelemlerin içerdiği tüm fiziki özellikler aynı zamanda o mekanda sürdürülecek yaşamları de şekillendirir; çünkü fiziki şartlar, aynı zamanda yaşam şartlarını da belirlemektedir. Yaşam üzerinde böylesi bir öneme sahip mimari yapı, cezaların amacına uygun olacak şekilde sabit kalmayarak, zaman içinde çeşitlenmiş ve değişmiştir. Türkiye için bu değişim sürecinin son aşaması F tipi yüksek güvenlikli cezaevleridir.

Adını hücrelerin açıldığı koridorların dizilişinden aldığı (41) ve Avrupa Standartları'na uygun şekilde 50.000 metrekare genişliğinde bir alan üzerine kurulduğu belirtilen bu kurumların fiziki yapısına bakıldığında ilk dikkat çeken özellik tüm tretman programlarının uygulanabilmesi için uygun mekanlara sahip, mevzuatı gereğince sadece ‘tehlikeli' hükümlü ve tutuklu statüsündeki kişilerin barındırılabileceği, fiziki yapısı, elektrik ve elektronik güvenlik sistemleri ile yönetim planı bakımından güvenliği tehdit eden unsurları en aza indirilmiş içten ve dıştan koruma görevlileri bulunan ve oda sistemine göre inşa edilmiş ceza infaz kurumları oluşları. Söz konusu tip ceza infaz kurumları, özellikle yerleşim bölgelerinin dışında kurulmuştur. Bu durum, cezaevi çevresinde bölgesel koşullar dikkate alınarak, 300-500 metre güvenlik sahası oluşturulması ve yerleşime yasaklanması kuralıyla da açıkça belirtilmekte. Ceza infaz kurumu binası, 18.000 metrekare üzerine inşa edilmiştir.(42) Bina ile ihata duvarı arasında kalan 12 000 metrekare alanı iki güvenlik sahasına ayıran üç metre yüksekliğinde duyarlı tel, ihata duvarından oluşuyor. Ayrıca çevre istinat duvarı ile bina duvarını ikiye ayıran, 3 metre yüksekliğinde ve basınç uygulandığında monitör odasına alarm veren çevre koruma-duyarlı tel sistemi mevcut. İstinat duvarı ile bina duvarı arasında kalan, duyarlı telin ikiye ayırdığı jandarmaya ve cezaevi personeline ait iç güvenlik sahaları bulunmakta.(43) Beş bloktan oluşan bu kurumlarda, 57 adet tek ve iki kişilik, 103 adet üç kişilik odalar bulunmaktadır ve kapasiteleri 368 kişi ile sınırlı.(44)

Hükümlü ve tutukluların barındırılması için oluşturulmuş oda kısımları dışında, en önemli bölümlerden olan ortak kullanım alanlarının son derece az olduğu görülmekte. Bu durum, hükümlü ve tutukluların bir araya gelmelerinin minimum düzeyde olacağının en önemli göstergesi. Binaların dikkat çekici özelliklerinden biri, bu genel alanlara ilişkin. cezaevini olusturan tüm bölümlerde, hükümlüler tarafından kullanılabilecek ortak alanların son derece az oluşu.

F tipi ceza infaz kurumlarının, “yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları”olarak adlandırılmasının nedeni, güvenlik önlemleri en yüksek seviyede oluşu. Bu kurumlar, söz konusu güvenlik önlemlerinin yoğunluğunun yanı sıra gerek mimari özellikleri gerekse uygulamaya konması için yapılan tüm hazırlıklar bakımından bugüne kadar inşa edilmiş ceza infaz kurumları hepsinden ayrılmakta. çünkü adı geçen kurumlar, sadece bir mimari tasarım olarak kalmamış, aynı zamanda 2000 yılına kadar ceza infaz sisteminin temelini oluşturmuş koğuş sisteminin terk edilerek, resmi makamlar tarafından oda ve kamuoyu tarafından hücre sistemi olarak adlandırılan yeni bir sistemin Türkiye'deki temsilcisi olmuştur.(45) Böylesi bir değişim süreci, kendisiyle birlikte elbette karşı çıkışları ve destekleri de ortaya çıkarmıştır. Ancak bu süreçte asıl tartışma yaratan, bu kurumlara ilk sevklerde yaşanan olaylardır. Yazının bu bölümünde F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumuna geçişte yaşanan olaylar ile bu kurumlarda uygulamaya konan bu insanlık dışı uygulamaya karşı çıkışlar gerekçelendirilerek ele alınacak.

F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna Geçiş Sürecinde Yaşanan Olaylar

Bilindiği üyere F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarına geçiş, kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan “Hayata Dönüş Operasyonu”ardından 19.12.2000 tarihine denk düşmekte. Aralık ayından itibaren faaliyete geçirilen bu kurumlara, daha önce belirtildiği üzere, 3713 sayılı Kanun'da belirtilen suçlardan mahkum edilenler, yani siyasi tutsaklar nakledilmişlerdir. Bu yeni tipin ilk uygulama yerleri ise, Ankara/Sincan, Edirne, Tekirdağ ve Kocaeli 1 no'lu F tipi cezaevleridir. 03.07.2001 tarihinde de, İzmir 1 no'lu ve Bolu F tipi cezaevleri hizmete açılmıştır. Bu yeni modelin ilk uygulamaya konduğu dönemde, Ankara/Sincan, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ 2 no'lu ve Adana F tipi cezaevlerinin ihaleleri yapılmış ve sonraki dönemlerde inşaatları tamamlanmıştır.(46)

Adı geçen operasyon öncesinde demokratik kitle örgütleri ile resmi makamlar arasında yaşanan gelişmeler ilgi çekicidir. 13 Aralık 2000 tarihinde TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, TMMOB Başkanı ve TTB İkinci Başkanı, Bayrampaşa Cezaevi'nde ölüm orucunda olan tutuklu ve hükümlülerle görüşmüş ve ardından yaptığı açıklamada, dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün F-tipi cezaevlerinde yapılacak düzenlemeler üzerine ilgili sivil toplum kuruluşlarının bir taslak hazırlamalarını ve onlarla mutabakata varılmadan nakillerin yapılmayacağını söylediğini bildirmişti. Ancak görüşmeler sonuçlandırılmadan ve taslak sunulmadan operasyon gerçekleştirilildi. Ayrıca operasyon öncesinde Radyo Televizyon üst Kurulu'nun (RTüK), F-tipi cezaevlerini protesto eylemleri ve açlık grevlerine ilişkin haberlere fazla yer verilmemesi konusunda yayın kuruluşlarını uyarmıştı. 14 Aralık 2000 tarihinde de İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), ölüm oruçları ve F-tipi cezaevleriyle ilgili “yasadışı örgütlerin açıklama ve propagandası”niteliğindeki haber ve görüntülere yayın yasağı koymuştu.(47) 21 Aralık 2000 tarihindeki operasyon ile F tipleri hayata geçirilmeden hemen önce 4 Aralık 2000 tarihinde AB'nin KOB'u (Katilim ortakligi Belgesi) açıklamış olması dikkat çekici bir ‘tesadüf' olarak tarih sayfasında yerini almıştır. çünkü bu belgede yapılacak yardımlar için orta vadede yerine getirilmesi gereken şartlar belirtilirken, bu şartlar arasında cezaevlerinin BM ve diğer sözleşmelerdeki asgari standartlara göre yeniden düzenlemesi de yer almaktaydı. Operasyonun ardından 20 Aralık 2000 tarihli yüksek tirajlı ulusal gazetelere bakıldığında da, cezaevi operasyonlarının yanı sıra 20 Aralık günü gerçekleştirilen IMF görüşmelerinin geniş yer bulduğu görülür. IMF ‘nin Türkiye'deki ekonomik gelişmeleri görüleceği ve yeni öneriler sunacağı toplantı ile cezaevi operasyonlarının çakışması, elbette bir başka ‘tesadüf'tür.(48)

19.12.2000 tarihinde 20 ayrı cezaevinde eş zamanlı olarak, kamuoyunda "hayata dönüş operasyonu" olarak bilinen müdahale gerçekleştirilerek resmi olarak F tipi uygulamasına geçiş başlamıştır. Türkiye tarihine, en büyük cezaevi operasyonu olarak geçen bu operasyonda resmi rakamlara göre 4000 (49), kamuoyunda açıklanana göre 10.000 (50) civarında asker ve polis görev almıştır. Operasyona ilişkin istatistiksel veriler, aşağıdaki şekilde sıralanmakta:

“Operasyon Düzenlenen Cezaevi Sayısı 20, öldürülen Tutuklu ve Hükümlü Sayısı 30, hastaneye kaldırılan yaralı Tutuklu-Hükümlü 237, yaşamını Yitiren Asker 2, yaralanan Asker sayısı 6, Edirne F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 348, Kocaeli F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 340, Sincan F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 341, Kartal F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 67, Bakırköy Kadın Ve çocuk Tutukevine Sevkler 45, açlık grevi süren cezaevi 41, operasyon öncesi ölüm orucunda olanlar 259, operasyondan sonra ölüm orucunu sürdürenler 357, açlık Grevini Sürdürenler 1656, operasyonu Protesto sırasında Gözaltına Alınanlar 2145, Operasyonu Protesto Edenlerden Tutuklananlar 58, copla tecavüz iddiası 8, operasyon sonra basılan kültür merkezi, dernek, parti binası 18, mühürlenen dernek sayısı 2.”(51)

öncelikle bu müdahale, Adalet Bakanlığı'nın emriyle ve özellikle terör ve çıkar amaçlı suç örgütü mensubu hükümlü ve tutukluların, yeni yapılan F tipi cezaevlerine sevk edilmeleri için gerçekleştirilmiştir. Resmi kaynaklar tarafından bu müdahale, “Alınan istihbarata göre, F tipi cezaevleri hayata geçirildiği zaman direnişler olacaktı. İşte bu direnişleri etkisiz hale getirmek için yapılmıştır. Yani müdahale planının gerekçesi F tipine geçilirken çıkabilecek olayları engellemek”şeklinde ortaya konmaktadır.(52) Ayrıca dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 13.02.2001 tarihinde T.B.M.M.'de sunduğu yazılı soru önergesinin cevabında, “Müdahale yapılan cezaevleri, kapasiteleri üzerinde terör suçundan hükümlü ve tutuklu barındırılan cezaevleridir. Müdahale nedeniyle bazı cezaevlerinde ciddi hasarlar oluştuğundan bu cezaevlerinin büyük bir bölümü kullanılamaz hale gelmiştir”(53) açıklamasını yaparak, müdahalenin siyasi suçlulara yönelik olduğunu onaylamıştır. Ayrıca Türk'ün bu sözlerinde müdahalenin yarattığı hasarların büyüklüğüne de değindiği görülmektedir. Bazı kaynaklar ise, bu müdahalenin aynı zamanda ölüm oruçlarına karşı da düzenlendiğini vurgulamaktadır.(54) Amacı her ne olursa olsun, bu müdahaleler sonucunda 32 tutsak ve iki er hayatını kaybetmiştir ve hayatını kaybedenlerden yedisi yanarak ölmüştür.(55) Bu operasyonlar sırasında hayatını kaybeden askerlerden ümraniye Kapalı Cezaevi'nde Uzman çavuş Nurettin Kurt'un, ‘teslim ol' çağrılarına ateşle karşılık veren mahkumlarca vurulduğu açıklanmıştır. Ancak Kurt'a yapılan otopside ölüme yol açan yaralanmaya “yüksek kinetik enerjili bir silahın”sebep olduğu belirlenmiştir.(56) Resmi olarak açıklanmamış olsa da bu operasyonda kinetik enerjili bir silahın kullanıldığı ve ölümlerin büyük kısmının bu silah nedeniyle yanma sonucu olduğu belirtilmektedir. Kurt'un raporundakine benzer şekilde hayatını kaybedenlerin ölüm nedenlerine ilişkin raporlarda ateşli silah yaralanması, yanma sonucu ölüm, karbonmonoksit ve duman zehirlenmesinin ölümlere neden olduğu belirtilmektedir.(57) Ayrıca 426 kişinin de yaralandığı açıklanmıştır.(58)

Bu müdahalelerin ardından hayatını kaybeden tutuklu ve hükümlülerin yakınları tazminat davası açmışlardır. Bu davaların büyük çoğunluğunda uygulamalar hatalı bulunarak, tutuklu ve hükümlü yakınlarına tazminat ödenmesi kararlaştırılmıştır. örneğin İstanbul İdare Mahkemesi, operasyonda hayatını kaybeden ümraniye Cezaevi'nde tutuklu Alp Ata Akçayöz'ün ailesine 53 milyar lira, Bayrampaşa Cezaevi'nde tutuklu olan Mahmut Murat ördekçi'nin ailesine de 109 milyar 240 milyon lira tazminat ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, her iki davada da Adalet ve İçişleri Bakanlıklarını, hizmetin iyi işletilmemesi nedeniyle kusurlu bulmuş ve tazminata mahkum etmiştir.(59)

Operasyona neden olarak gösterilen ölüm oruçları da, F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş sürecinde büyük tartışma yaratan eylemlerdir. Türk'ün yukarıdaki adı geçen açıklamasında, müdahalenin bu eylemlere yönelik olduğunu onayladığı görülmektedir.

“Bilindiği üzere, bazı yasadışı terör örgütlerine mensup tutuklu ve hükümlülerin, yüksek güvenlikli F tipi cezaevlerinin hizmete açılmasının engellenmesi, yapımı devam eden F tipi cezaevlerinin yapımının durdurulması ve başka taleplerle 20 Ekim 2000 tarihinde başlattıkları açlık grevi eylemi, tüm iyi niyetli girişim ve çabalara rağmen sona erdirilememiş ve artan bir seyir göstermiştir. Eylemlerin 20 Kasım 2000 tarihinden itibaren ölüm orucuna çevrilmesi ve bu eylemlerin 60.güne gelmesi üzerine, eylemlere kendi iradeleri dışında katılan, tutuklu ve hükümlüleri örgütlerin baskılarından kurtarmak, eylemleri başlatan, yönlendiren ve koordine edenleri kontrol altına almak, cezaevlerindeki Devlet otoritesini olması gereken düzeye çıkarmak, sağlık durumları kritik noktaya gelenlerin tedavilerini yaptırmak ve ölüm oruçlarına son vermek amacıyla 19 Aralık 2000 tarihinde müdahalede bulunulmuştur.”(60)

Türk, bu sözleriyle müdahalenin meşruluğunu ölüm orucu eylemleri üzerinden sağlamaya çalışmaktadır. Ayrıca önceki bölümde sıralanan, “devletin hakimiyetini yitirmesi”gibi ceza infaz kurumlarının sorunlarına çözüm olarak da gösterilmektedir. öte yandan resmi makamlar tarafından bu eylemleri gerçekleştirenlerin taleplerine ve eylemlerin gerekçelerine ilişkin herhangi bir açıklamada bulunulmamaktadır. ölüm orucu eylemlerini gerçekleştiren tutsakların, temel taleplerinin ise, “F tiplerinden ya vazgeçilmeli ya da meslek örgütlerinin gözetimi ve onayı doğrultusunda yeniden düzenlenmeleri kabul edilmelidir”olduğudur.(61)

Görüldüğü üzere F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş yalnızca mimaride yapılmış bir değişikliği simgelememektedir. Bu yeni kurumlar cezalandırma sisteminin dönüşümünün temsilcisi olmuşlardır. Bu önemli dönüşümün yaşandığı süreçte yukarda değinildiği üzere oldukça sancılı olmuştur. Geçiş sürecinde yaşanan ve çalışmanın bu bölümünde ele alınan gerek müdahaleler gerekse ölüm orucu eylemleri, kamuoyunda da destekler ve eleştirilerle önemli tartışmaların sürdürülmesine neden olmuştur. Ancak bunlara yönelik destekler ve karşı çıkışlar, aslında bütün bir ceza sisteminin değerlendirilişinin bir ayağını oluşturmaktadır.

Bu ceza infaz kurumları faaliyete geçirilmeden önce özellikle bu kurumların, tutsaklar, tutsak yakınları, uzmanlar ve çeşitli ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından eleştirilerek karşı çıkılmıştır. Söz konusu eleştirileri esas itibariyle, uygulamaya ilişkin eleştiriler, mimari yapıya ilişkin eleştiriler ve mevzuata ilişkin eleştiriler olmak üzere üç ayrı başlık altında toplamak mümkündür.

Yukarida da belirtildiği üzere bu karşı çıkışların en fazla öne çıkanları, gerek hükümlülerin gerekse hükümlü yakınlarının, yeni kurumlara ve beraberlerinde gelen yeni sisteme karşı yaptıkları açlık grevleridir. Bu grevlerin yanı sıra uygulamaya geçişte ve sonrasındaki süreçte, özellikle sivil toplum örgütleri tarafından, “insanlık onuru işkenceyi yenecek”ya da “hücre ölümdür”başlıklarıyla ulusal ve uluslararası boyutta çeşitli kampanyalar düzenlenmiştir. F tiplerine geçişin ardından, baskı ve işkenceleri dile getirecek ve kamuoyunun dikkatini çekebilecek F-tipi cezaevlerini protesto amaçlı her türlü eylem, basın açıklaması, miting yasaklanmıştır. Söz konusu baskı ve yasaklarla birlikte bu kurumlara karşı çıkan birçok kişi ve kurum'a yönelik yaptırım uygulama yoluna başvurulmuştur. örneğin F-tipi cezaevlerini protesto gösterileri nedeniyle gözaltına alınan kişiler hakkında Türk Ceza Yasası'nın 169. maddesi uyarınca “örgüte yardım ve yataklık etmek”suçlamasıyla dava açılmış, İnsan Hakları Derneği İzmir, Van, Bursa, Antep, Malatya, Konya şubeleri kapatılmıştır. Ankara şubesinin kapatılması istemiyle dava açılmış ve İstanbul  şubesi yönetici ve üyeleri hakkında da “dernekler yasasına aykırı davrandıkları”gerekçesiyle dava açılmıştır. Ayrıca F-tipi cezaevlerinin yapımının durdurulması için 16 Eylül 2000 tarihinde yapılan basın açıklaması sırasında çıkan olaylar nedeniyle çağdaş Hukukçular Derneşi (çHD) yönetici ve üyesi 26 avukata “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası”na muhalefet ettikleri suçlamasıyla dava açılmıştır. Adalet Bakanlığı, açlık grevlerinin sona erdirilmesi amacıyla arabuluculuk yapan İstanbul Barosu hakkında, F-tipi cezaevlerine yönelik protestolara destek verdiği iddiasıyla fesih istemiyle soruturma başlatmıştır. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi'nin cezaevleri operasyonuyla ilgili açıklaması nedeniyle ‘görevden alınması' istemiyle Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde bir dava açılmıştır. TTB Merkez Konseyi Başkanı Füsun Sayek davaya ilişkin, “22 Aralık 2000 tarihinde yapılan basın açıklaması halkın habere ihtiyacı olan bir dönemde yapıldı. Bu açıklama suç değil, onurdur. Hekimlik halk sağlığıyla doğrudan ilgilidir. Bu dava siyasi gerekçelerle açılmıştır”açıklamasını yapmıştır.(62)

örneklerle çoğaltılabilecek bu eylemlerin yanı sıra ulusal ve uluslararası düzlemde, uzmanlar ve ilgili kuruluşlar tarafından sunulan raporlar da bir başka eleştiri başlığını oluşturmaktadır. Tecrit uygulamasının hayata geçirildiği belirtilen F tipi ceza infaz kurumlarına karşı mücadele eden Türkiye'deki başlıca sivil tolum örgütleri, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, çağdaş Hukukçular Derneği, Türk Tabipler Birliği, Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türkiye Barolar Birliği (TBB), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği'dir. çeşitli siyasi partilerin ve oluşumlarda bu uygulamaya karşı yürütülen kampanyalara destek vermektedirler.

Söz konusu sivil toplum kuruluşları, F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş öncesinde ve sonrasında, inşaatı tamamlanmış veya sürmekte olan kurumlara çeşitli ziyaretler düzenlemişler ve incelemelerini raporlaştırarak resmi makamlara sunmuşlardır. örneğin 16 Haziran 2000 tarihinde İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Cezaevi çalışma Grubu'nun çağrısı üzerine Kocaeli 1 No'lu F Tipi Cezaevi'ni inceleme amacıyla bir heyet oluşturulmuş ve inşaatı tamamlanmakta olan cezaevlerinde incelemelerde bulunulmuştur. 28 Temmuz 2000 tarihinde de aynı özelliklere sahip olan “Sincan F Tipi Cezaevi”de içerisinde hekimlerinde bulunduğu bir grup tarafından incelenmiş sonuçlar kamuoyuna açıklanmıştır.(63) Açıklanan raporda bu yeni kurumlar mimari açıdan, uygulanacak ceza sistemi açısından, insan hakları açısından, sağlık ve yaşam koşulları açısından değerlendirilmektedir.

“F Tipi Cezaevleri hücre tipi cezaevleridir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratacağının bilimsel olarak ortaya konulmuş olması, sosyo- kültürel yapı ve gelenekle çelişki oluşturması, dayandığı yasal düzenlemenin hukuka aykırılığı ve ortadan kaldırılması konusunda Adalet Bakanı da dahil tüm hukuk çevrelerinin mutabakatının olması, insan haklarına aykırı bir uygulama olması nedenleriyle F Tipi Cezaevleri kabul edilemez.”(64)

Raporun sonuç bölümünde yer alan bu açıklamada görüldüğü üzere F tipi ceza infaz kurumlarına ve uygulanması planlanan tecrit sistemine birçok alt başlıkta yapılan değerlendirmelerden hareketle açık şekilde karşı çıkılmaktadır. Bu karşı çıkışların bir de uluslararası ayağı bulunmaktadır. Af örgütü ve çeşitli insan hakları kuruluşlarının raporlarında F tipine geçiş öncesinde özel tip ceza infaz kurumlarındaki uygulamalardan hareketle ve F tipleri hayata geçirildikten sonra doğrudan bu kurumlardaki tecrit sistemine yönelik eleştiriler açıkça ortaya konmaktadır. Af örgütü 28 Kasım 2000 tarihinde ‘Türk Hapishanelerinde Tecrit Riski' başlığı ile yaptığı kamuoyu açıklamasında, Türk hükümetini bütün suçlulara uluslar arası standartlara uygun şekilde davranması uyarısında bulunarak, Kartal özel Tip Cezaevi'ndeki tecritin ve küçük grup izolasyonunun planlanan F tipi cezaevlerine geçiş için hazırlık olduğunu belirtmektedir.

“Haziran 2000'de yapım aşamasındaki Sincan F Tipi Cezaevi'ni ziyaret eden komisyonun raporundan hareketle, bu tip cezaevlerindeki koşullar, hücrelerde doğal hava ve ışık girişine ve mahkumların açık havada spor yapmaları uygun alanlara ilişkin uluslararası standartlara tümüyle uygun olmayabilirler.”(65)

özellikle 1990'ların ikinci yarısından itibaren Türkiye'deki izolasyon uygulamalarına ilişkin yoğunlaşan bu açıklamaları çoğaltmak mümkündür.  Ancak karşı çıkışlar örnek gösterilen ve ek olarak sunulan bu raporlarda görüldüğü üzere Türkiye'deki izolasyon uygulamalarının uluslararası standartlara uygun olmadığı, insan hakları ihlallerinin ve kötü muamelenin yoğun şekilde yaşandığı üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Gerek mahkum yakınları gerekse çeşitli dernek ve kurumların söz konusu yapıya özellikle tecrit uygulamasına imkan veren fiziki koşulları nedeniyle karşı çıktığı görülmektedir. Temel itirazlar, bu modelin hücre esasına dayandığı ve kapatılanlara birçoğu kalıcı olan fiziki ve psikolojik rahatsızlıklara yol açtığı üzerinde şekillenmektedir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHS), henüz Türkiye uygulamaya geçmeden çok önce, 1992 yılında Hapishanelerde İnsan Hakları adlı çalışmasında, daha ılımlı modelleri tavsiye etmekte ve duyusal tecritin, tam bir sosyal tecrit ile birleştirilmesinin kişiliğin tahribi sonucunu doğurabileceğini ve bu durumun ne güvenlik ne de diğer bir nedenle haklı görülebilecek bir muamele biçimi oluşturamayacağını belirtmektedir.

özellikle uygulamaya geçiş öncesinde başlatılan ölüm orucu eylemlerinin de kötü muamele ve tam tecrit koşulları gerekçe gösterilerek sürdürüldü. Bu eylemler arasında basında en fazla öne çıkan eylem, Avukat Behiç Aşçı'nın F tipi cezaevlerini protesto etmek için başlattığı ve tam 294 gün sürdürdüğü ölüm orucu eylemidir. Aşçı söz konusu eylemi Adalet Bakanlığı'nın F tipi cezaevlerindeki sorunları gidermek için yayınladığı genelge ile ara vermiştir. 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı gereğince 22.01.2007 tarihinde yayınlanan bu genelge, Aşçı'nın eylemine ara vermesi ile kamuoyunda Aşçı genelgesi olarak da anılmaya başlanmıştır.

Söz konusu genelge ile kazanılan en önemli hak, ilgili genelgenin ‘Ortak Etkinlikler' başlıklı üçüncü bölümünün 13.maddesi uyarınca haftada on saat görüşme hakkıdır. İlgili maddede; “Güvenlik bakımından tehlike yaratmadığı ölçüde, idare ve gözlem kurulu tarafından belirlenen istekli hükümlü ve tutuklular, 10 kişiyi aşmayacak gruplar halinde ve idarenin gözetiminde, açık görüş alanlarında veya diğer ortak  yerlerdeki sosyal faaliyetler çerçevesinde haftada toplam 10 saati aşmamak üzere sohbet amacıyla bir araya getirilebilir. Bu faaliyet hafta içerisinde açık görüş, avukat ve ziyaretçi görüşlerini aksatmayacak şekilde yaptırılır”şeklindedir. Bu genelgenin yürürlüğe konması her ne kadar olumlu bir gelişme olarak değerlendirilse dahi uygulamadaki aksaklıklar, gerek bu genelge ile kazanılan hakların kullanılamadığını gerekse F tipine geçişten beri sürdüğü ifade edilen hak ihlallerinin önüne geçilemediğini kanıtlamaktadır.

Uygulamalara ilişkin en önemli eleştirilerden bir diğeri ise, her cezaevinde hayata geçirilen standart bir uygulamanın bulunmadığı ve keyfi uygulamaların olduğudur. özellikle TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'nun farklı cezaevlerine ilişkin raporları, bu eleştirilerin birçoğunu onaylar niteliktedir. örneğin Bolu F-Tipi Cezaevinden yoğun bir şekilde işkence, kötü muamele, keyfi ceza, aramalarda kişilik haklarını rahatsız edici derecede rahatsız edilme ve sosyal alanlardan yararlandırılmama gibi konularda şikayette bulunulması üzerine 9 Ekim 2003 tarihinde adı geçen cezaevine ziyarette bulunmuştur. İlgili komisyon raporunda yapılan değerlendirme şu şekildedir:

“1) Cezaevinde yaygın olmayan bir şekilde ferdi bazda da olsa kötü muamele devam etmektedir. Bu durumun kötüleşmesinde cezaevi idaresinin inisiyatifi kullanmaması önemli bir etkendir. Durumun düzelmesi için mahkumların da çaba göstererek sağlıklı bir iletişimin sağlanması gerekmektedir. Aynı zamanda infaz koruma memurlarının eğitimine de gerekli önem verilmelidir. 2) Yoğun bir şekilde keyfi ceza verilmesinden şikayet edilmektedir. Cezalar için etkin bir soruşturma yapılarak ceza verilmelidir. 3) Sosyal alanlardan yararlanmada altı kişilik gruplar yerine on kişilik gruplar oluşturulmalıdır. 4) Tutuklu ve hükümlülerin kendilerini geliştirmelerine imkan sağlanmalıdır. Bu bağlamda mahkumların yüksek lisans yapma talebinin cevapsız bırakılması hayretle karşılanmıştır. 5) Hiçbir tutuklu ve hükümlünün kantin fiyatlarından şikayet etmemesi memnuniyet vericidir. Bu bağlamda mahkumların ihtiyaç duyduğu malzemeler ihtiyaç listesine eklenerek kantinde bulundurulmalıdır. 6) Mektup Okuma Komisyonunun mektuplara yazılan gündelik yaşamda kullanılan bazı ifadeleri çizmesi mevzuatla başdaşmamaktadır. Bunun için daha toleranslı olunması gerekmektedir. 7) Kutsal kitapların üç kitap sınırlamasından çıkarılması sevindiricidir. Güvenlik riski yarattığı gerekçesi ile üç kitap sınırlamasının yapılmasının mantıki bir tarafı bulunmamaktadır. Bundan dolayı gerekli değişiklik yapılarak sınırlama kaldırılmalıdır. Bu kısıtlamanın kaldırılması mahkumların kendilerini geleceğe hazırlama noktasında önemli bir konuma sahiptir. 8) F-tipi cezaevlerinde uygulama birliğinin sağlanması için gerekli değişiklik yapılmalıdır. Aksi durum tutuklu ve hükümlüler arasında rahatsızlık yaratmaktadır. 9) Mahkumları geleceğe hazırlamak için meslek edinme kursları hayati bir öneme sahiptir. Şu anda cezaevindeki bu kurslar için yeterli eleman bulunmamaktadır.”(66) Tam 5 yıl sonra Ocak, 2008'de çHD'nin açıkladığı raporda da benzer tespitler yapılmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerle, mevcut hukuki durumları, nakil, kabul ve müşahede sırasında yaşadıkları, mekan ve kişi sayısı açısından tutuldukları koşullar, müdür, savcı, doktor, infaz koruma memurları başta olmak üzere cezaevindeki görevlilerle olan ilişkilerinin nedeni, yeri, sıklığı, diğer tutuklu/hükümlülerle görüşebilme koşulları, kütüphane, spor, atölye, kurs vb etkinliklere katılıp katılmadıkları, Adalet Bakanlığının 45/1 No'lu genelgesiyle düzenlenen sohbet hakkına sahip olup olmadıkları, dış dünyayla ilişkileri açısından; açık görüş, kapalı görüş ve avukatla görüş sırasında karşılaştıkları sorunlar ve telefon, mektup, TV, dilekçe, gazete-dergi-kitap gibi araçları kullanırken karşılaştıkları sorunlar, disiplin cezalarının soruşturulması, cezaların uygulanması açısından karşılaştıkları sorunlar, havalandırmadan yararlanma koşulları, kötü muamele veya işkenceye maruz kalıp kalmadıkları, tutuldukları mekânda ısınma, ışıklandırma, havalandırma, su, giyecek ve yatak gibi temel ihtiyaçlarının yeterince karşılaşıp karşılanmadığı, tıbbi destek hizmetlerinden faydalanma koşulları, görülüldüğü belirtilen raporda fiziki yapısı nedeniyle tecrit uygulamasına imkan veren F tipi cezaevlerinde uygulanan idari tecrite de dikkat çekilmektedir.(67)

Tutsaklarla yapılan görüşmelerden hareketle hazırlanan bu rapora göre; F Tipi ceza infaz modeli cezaevi idarelerinin keyfi uygulamalarıyla bir bütün olarak tecrit esasına dayalıdır. Tecrit-tretman uygulamaları işkenceye dönüşmektedir. Adalet Bakanlığı'nın da kabul ettiği tecrit-tretmanın olumsuz etkilerin kırılması için yayınlanan 45/1 No'lu genelge uygulanmamaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin istedikleri 10 kişiyle haftada sınırlı sohbet hakkı kullanması engellenmektedir. Tutuklu ve hükümlüler, cezaevlerine kabul ve sevk sırasında kötü muameleye maruz bırakılmaktadır. Sorumluların tespiti için etkin soruşturma yapılmamaktadır. Cezaevi görevlileri, asgari standartlarda belirtilen şekilde tutuklu ve hükümlülerle yeterli ve gerekli düzeyde ilişki sürdürmedikleri gibi, ilişkinin geliştirilmesi için gerekeni yapmamaktadırlar. Cezaevinde yeterli ve gerekli sağlık hizmeti sunulmamaktadır. Ciddi sağlık sorunları bulunan kişilerin tedavileri geciktirilmektedir. Cezaevinde tutulan kişinin dış dünyayla temasını sağlayacak koşullar ve araçlar, cezaevi idarelerinin uygulamaları ve disiplin kurulu kararlarıyla tümden ortadan kaldırılmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin yaşamsal ihtiyaçları yeterli düzeyde karşılanmamaktadır. Şikayet ve itirazlarını inceleyen cezaevi savcısı ve infaz hakimlikleri, etkin bir soruşturma ve araştırma yapmadan karar vermektedirler. Tutuklu ve hükümlüler, bu kurumlara güven duymamaktadırlar. Tutuklu ve hükümlüler, çok yoğun bir şekilde disiplin soruşturması ve cezalarına maruz bırakılmaktadırlar. Tutuklu ve hükümlülerin resmi makamlara gönderdikleri talep ve şikayetlerine cevap verilmemektedir. Tutuklu ve hükümlülerin, ailelerinin ve avukatların yaşadıkları karşısında etkin soruşturma mekanizmaları yaratabilecek ve F Tipi cezaevi uygulamalarını denetleyebilecek bağımsız kurumlara ihtiyaç bulunmaktadır.

F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarının, mevcut sistemdeki aksaklıklara çözüm olduğunu ve mevcut ihtiyaçları karşılayarak amaçlanan kontrolü sağladığını söylemek mümkündür. Bunlardan ilki, ekonomik ve sosyal istikrarın önündeki engelin kaldırılmış olmasıdır. Bu sistem ile cezaevlerinde hedeflenen kontrol fazlasıyla saşlanmıştır. çünkü söz konusu sistem sayesinde, “suç”olarak tanımlanan eylemleri gerçekleştirenlerin birlikteliği ve biraradalığı imkansızlaştırılmasının yanı sıra toplumsal bir varlık olan insanın toplumsal yanı bütünüyle ortadan kaldırmaktadır. Böylelikle siyasal suçlu olarak nitelendirilenlerin sosyal bağları koparılmakta ve sosyal yanı adeta öldürülen kişiler, toplum tarafından kabul edilebilir bireyler olarak yeniden topluma ‘kazandırılmaya' çalışılmaktadır. Ayrıca sisteme tehdit oluşturmanın sonucu olarak öngörülen ceza ile “dışarıya”güçlü bir mesaj verilmektedir. Tehdit algısının kuvvetlenmesine paralel şekilde geliştirilen cezalandırmanın ağırlığı tüm topluma açık bir şekilde sunulmaktadır.

Bu tip ceza infaz kurumuna ilişkin dikkat çekilmesi gereken bir nokta daha bulunmaktadır. özellikle örnek alındığı belirtilen bölgelerden ABD'de ve Avrupa'da hücre cezası tutuklu ve hükümlülere cezaevi içerisinde kuralları ihlal ederek, düzen bozucu eylemler gerçekleştirdiklerinde verilen bir ceza iken, F tipi cezaevlerindeki uygulamalar hücreyi yıllarca sürecek mahkumiyetin mekanları haline getirmektedir. İster oda ister hücre olarak adlandırılsın bugün F tipi ceza infaz kurumlarındaki uygulamalar, suçlunun sürekli suç işleyen kişi olarak algılandığını ve sürekli ağır koşullarda cezalandırıldığını göstermektedir.

Tüm bu açıklamalardan sonra yinelemek gerekirse; Türkiye'de yaşanan bütün toplumsal kriz dönemlerinin ardından ceza mekanizmalarının dönüştürüldüğü görülmekte. F tipi ceza infaz kurumları da bu dönüşümün son temsilcisi olarak devletin cezaevlerinde kontrolü ve hakimiyeti yeniden sağlaması gerekçe gösterilerek hayata dönüş adı verilen bir operasyon ile uygulamaya konmuştur. Ancak her ne sebeple olursa olsun, tretman adı altında uzun yıllar boyunca uygulanan ağır tecrit koşullarının yaratıldığı bu insanlık dışı uygulama, insani değerler ve haklar açısından kesinlikle kabul edilemez. İster bu izolasyon uygulamasının destekçisi olsun isterse karşı çıksın ulusal ve uluslararası ilgili kuruluşlar tarafından düzenlenen raporların tümünde F tipi cezaevlerindeki uygulamaların derhal terk edilmesi ya da koşulların iyileştirilmesi önerilmektedir. Bu önerinin en önemli gerekçesi ise, Türkiye'deki F tipi ceza infaz kurumlarının uluslararası standartlarda ön görülen oda sistemi yerine, ağır tecrite imkan veren kurumlar olarak Türk ceza literatüründeki yerlerini almış olmalarıdır. Bu noktada uluslararası standartların da ne derece kabul edilebilir olduğu, izolasyonun dünyadaki karşılığını ele aldığımız bölümde ortaya konduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Hangi gerekçe ile hangi isim altında hayata geçirilmiş olursa olsun, tecrıit uygulamasına olanak veren hiçbir yapıyı alternatif olarak kabul etmek söz konusu değildir. Siyasi tutsakların benliklerinin ele geçirilmesi için en ağır koşullarda uygulanan tecrit ile, içerde ve dışarda! her türlü örgütlenmenin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. İşte bu nedenle, sadece 19 Aralık'ta değil, insanlık onuru adına mücadele ettiğimiz her an ‘içerde ve dışarda hücreleri parçala' diye haykırıyoruz.

NOTLAR:

1- Meryem Erdal, “Devletin Cezaevi Politikası”, Birikim, Sayı: 136, Ağustos 2000, s. 57.

2- Malatya Milletvekili Muharrem Kılıç, “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Infazı Hakkında Kanunda Degisiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, TBMM Genel Kurul Tutanakları, Dönem 22, Toplantı 2, Mayıs 2005, s. 251.

3- Kelime anlamı için Türk Dil Kurumu'nun http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul. sitesinden yararlanılmıştır. Kelimenin etimolojik    kökenine ilişkin bilgi ise,

http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=izolasyon sitesinden alınmıştır. (03.10.2008)

4 Hüseyin Karabey, Sessiz ölüm, 1. baskı, İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 40.

5- Z. Lipowski, Delirium Acute Confusionel States, Oxford University Press, New YORK, 1990, akt: Cem Kaptanoğlu, “Panopticon'dan F Tipine Tecrit, Birikim, Sayı: 136, 2000, s. 35.

6- Wernicke-Korsakoff: Hastalığın orijinal tanımlanması, 1881 yılında Carl Wernicke tarafından, üç hasta üzerindeki klinik-patolojik gözlemlere dayanılarak yapılmıştır. Sendrom 30-70 yaş arası tüm insanlarda görülmekle birlikte özellikle 50 yaşından sonra görülme sıklığı artmaktadır. Uzun süre alkol kullanımı, açlık ve yetersiz beslenme, besin maddeleri ve vitaminlerin eksikliği hastalığa yol açan etkenlerdendir. Bu hastalıkta, denge bozukluğu, yürümeye ve hatta ayakta durmaya engel olacak düzeyde olabilmektedir. Ayrıca göz bozuklukları, kaslarda istemsiz kasılmalar, hafıza kaybı, öğrenme ve belleğe kayıt bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve yanmalar, yanan ayak sendromu gibi yakınmalar ortaya çıkmaktadır. İleri derecelerde beyinde hücre ölümüne başlı olarak kalıcı hafıza kaybı ve kayıt bozukluğuna yol açmaktadır. Unutkanlık, yürüme bozukluğu, kendi başına hareket edememe ve hatırlayamama en büyük göstergeleridir.

7- İnsan Hakları Derneği, Tecridi Yaşayanlar Anlatıyor, 1. Baskı, Ankara: 2006, s.102.

8- “Ayakta Kalmak İçin Savaşmak”, Focus, (DOSYA: Hapishaneler) Sayı: 2002/11-112414, Kasım 2002, s. 55. 27 Erdal, a.g.m., s. 55.

9- Ayrıntılı bilgi için bkz: 01.06.2005 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Infazı Hakkındaki Kanun'un (CEGTiK)

10- Saglam, Türk Infaz Sisteminde Ceza Infaz Kurumlari, Ankara, 2003, s. 52.

11- İlgili kanun maddelerinde ve resmi makamlarca yapilan açıklamalarda siyasi suc kavrami yerine terör suçu ve suçlusu kavramları kullanılmaktadır.

12- TBMM Genel Kurul Tutanakları, Dönem 20, Cilt 1, Toplantı 1, Mart 1996, s. 463.

13- Türk ceza infaz kurumları, dört ayrı jenerasyon grubuna ayrılmaktadır. Birinci jenerasyon olarak topluluk sistemi esasına göre inşa edilmiş ve 1950'li yıllara kadar kullanılmış ceza infaz kurumları belirtilmektedir. 1950 ve 1970 yılları arasında yapılanlar ise, ikinci jenerasyon ceza infaz kurumları olarak anılmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: M. Yılmaz Sağlam, a.g.e., s.6.

14-  Topluluk Sistemi: Genç, yaşlı, tutuklu, hükümlü, birkaç defa ya da ilk kez suç işlemiş olanlar arasında hiçbir ayrım yapılmaksızın barınma ve ortak yaşam alanlarında bir arada tutuldukları sistemdir. Ayrıntılı bilgi için bakınız: M. Yılmaz Sağlam, Ceza İnfaz Kurumları Mimarisi ve Türk İnfaz Sisteminde Mimari özellikler, s.5.

15-  M. Yılmaz Sağlam, a.g.e., s. 6.

16- Ayrıntılı bilgi için bakınız: www.bibilgi.com/hapishane.

17- Belirli bir mimarî tasarıma uygun olarak inşa edilen ceza infaz kurumları ‘tip ceza infaz kurumları' olarak tanımlanmaktadır. Başlangıçta ceza infaz kurumu olarak inşa edilmeyen ancak daha sonra tadilat yapılarak ceza infaz kurumuna çevrilen ceza infaz kurumlarına ise ‘tipi olmayan ceza infaz kurumları' denilmektedir. Topluluk sistemine göre inşa edilmiş ve sonraki dönemlerde tadilat yapılarak koğuş sistemine döndürülmüş ceza infaz kurumları bu gruba girmektedir.

18- Korkut Boratav, “Iktisat Tarihi (1881-1994)”, Türkiye Tarihi-5: Bugünkü Türkiye, Cem Yayınları: İstanbul, 1997, s. 163.

19- Tülin öngen, “Türkiye'de Siyasal Kriz”, Sürekli Kriz Politikaları-1, Metis Yayınları: İstanbul, 2004, s. 83.

20- Sungur Savran, a.g.m., s. 28.

21- Galip L. Yalman, a.g.m., ss. 62-65.

22- 1980 darbesi sonrasında yalnızca siyasi suçluların gruplar halinde kapatılmadığı, bölgelerin ya da mahallelerin çevrilerek kitlelerin belirli sınırlar içerisine kapatıldığı görülmekte. Bu nedenle darbenin ardından kitlelerin kontrol alınmasının esas olduğunu ve bu yaklaşımın toplumun cezaevleriyle birlikte tüm kurumlarına yansıdığını söylemek mümkün.

23- International Platform Against Isolation, Isolation Magazine, Brussels, April 2003, s. 11.

24- Savran, a.g.m., s. 29.

25- Internatıonal Platform Against Isolation, a.g.e., p. 11.

26- Melda Türker, “Türk Cezaevleri Alt Yapı Geliştirme Denemeleri: “E”Tipi, “özel Tip”Cezaevlerinin Onarımları ve “F”Tiplerine Geçiş”, Manisa Barosu Dergisi, Yıl: 19 Sayı: 73, 2000, s. 56.

27- Ayrıntılı bilgi için bkz.: Savran, a.g.m., s. 32 ve öngen, a.g.m., s. 86.

28- öngen, a.g.m., ss. 93-94.

29- Kanun kapsamına giren suçlar ile Türk Ceza Kanununun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156, 168, 171 ve 172 nci maddelerinde yazılı suçlar, terör suçları kastedilmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz: 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu.

30- Savran, a.g.m., s. 38.

31- Ayrıntılı bilgi için bkz.: 4 Aralık 2000 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi.

32- Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.belgenet.com/arsiv/ab/ab_rapor98.html.

33- Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.belgenet.com/arsiv/ab/ab_rapor99.html.

34- Human Rights Watch,, “Abolition of Capital Punishment and Prevention of Torture”, Meeting Warsaw, September 2002, http://www.hrw.org/europe/central-asia, (29.07.2008).

35- Kanun kapsamına giren suçlar ile Türk Ceza Kanununun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156, 168, 171 ve 172 nci maddelerinde yazılı suçlar, terör suçları kastedilmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz: 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu

36- 2001 yılı sınır olarak alınmıştır, cünkü F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarının resmi olarak uygulamaya geçişi 19 Aralık 2000 tarihine denk düşmektedir ve yapılan hazırlık çalışmaları bu tarihe kadar olan kısmı kapsamaktadır.

37- F tipi ceza infaz kurumlarının Avrupa standartlarına uygun şekilde dizayn edildiği yönündeki bilgilendirme gerek dönemin Adalet Bakanı gerekse diğer yetkililer tarafından sıkça tekrarlanmıştır.

38- Türk, “7/3247-8279 Esas No.lu Soru önergesinin Cevabı”, TBMM Genel Kurul Tutanakları, Dönem 21, Toplantı 1, Şubat 2001, s. 611.

39- Türk, “ Ceza ve Tutukevlerinin Sayı, Kapasite ve Nitelikleri”, a.g.e., s. 163.

40- 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Kanun'un 16. maddesi.

41 Meryem Erdal, “Devletin Cezaevi Politikasi”, s.57.

42- Türk, a.g.e., s. 163.

43- F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarının mimari özelliklerine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.: 28 Temmuz 2000 tarihli F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu.

44- Sayısal veriler için bkz: Türk, a.g.e.

45- F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarının mimari yapılarına ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.cte.adalet.gov.tr/ , (20.01.2008).

46- Söz konusu inşaatların ödenekleri, işyurtları bütçesinden karşılanmaktadır.

47- Ayrıntılı bilgi için bkz.: Helsinki Yurttaşlar Derneği, “F Tipi Cezaevleri Raporu-12.06.2001”, http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (15.03.2009).

48- Ayrıntılı    bilgi    için    bakınız: http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/12/21/274054.asp , (18.03.2009).

49- Ahmet Dinç ve Yasin Yağcı, “F Tipi Cökertme”, Aksiyon Dergisi, Sayi: 300-317, s. 26.

50- Murat Peker, “Paranoyanın Zaferi”, Birikim, Sayı: 142-143, Sayı: 142-143,     Şubat 2001, s. 28.

51- Ayrıntılı bilgi için bkz.: İnsan Hakları Derneği, Hayata Kasıt Operasyon Brifing Metni ve “Helsinki Yurttaşlar    Derneği, F Tipi Cezaevleri Raporu-12.06.2001”,

http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (18.03.2009).

52- Dinç ve Yağcı, a.g.m., s. 25.

53- Türk, “7/3247-8279 Esas No.lu Soru önergesine Verilen Cevap”, TBMM Kurul Tutanakları, Dönem 21, 1. Oturum, Şubat 2001, 611.

54- ömer Laçiner, “Hayata Dönüş!”, Birikim, Sayı: 142-143,Şubat-Mart 2001., s. 10.

55- Mehmet Yaşar Soylan, “Mehmet Bekaroğlu ile Röportaj”, Tezkire, Yıl: 10, Sayı: 9, Şubat-Mart 2001, s. 25.

56- Ayrıntılı bilgi için bkz: Radikal Gazetesi, 15 Mayıs 2001.

57- Bu operasyonda hayatını kaybedenlerin ayrıntılı bilgileri ve ölüm nedenlerine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz: Helsinki Yurttaşlar Derneği, “F Tipi Cezaevleri Raporu-12 Haziran 2001”, http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (18.03.2009)

58- Peker, a.g.m., s. 28.

59- “Hayata Dönüş, Tecrit, ölüm Oruçları Yazı Dizisi 3: Yargı 6 Yıldır Tecelli Etmedi”, Birgün Gazetesi, Aralık 2006.

60- Türk, a.g.e., 164.

61- Murat Peker, “Paranoyanın Zaferi”, Birikim, Sayı: 142-143, Sayı: 142-143, Şubat 2001, s.32.

62- Ayrıntılı bilgi için bkz.: Helsinki Yurttaşlar Derneği, “F Tipi Cezaevleri Raporu-12.06.2001”, http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (18.03.2009).

63- Ayrıntılı bilgi için bkz.: 28 Temmuz 2000 tarihli F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu.

64- Ayrıntılı bilgi için bkz: 28 Temmuz 2000 tarihli F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu.

65- Amnesty International, “Public Statement, Turkey: Concerns about risk of isolation in Turkish prisons”, 28 November 2000,www.amnesty.org, (22.03.2009).

66- “İnsan Hakları Komisyonu Bolu F Tipi İnceleme Raporu”, TBMM İnsan Hakları Komisyonu, 9.10.2003, s.7.

 

67- çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi İzleme Komisyonu, “Ocak 2008 Raporu”, www.cagdashukukculardernegi.org/files/istczizrpOcak08.pdf , (22.03.2009).

  • 1
  • 2
Prev Next

KÜRT MESELESİ VE REFERANDUM

KÜRT MESELESİ VE REFERANDUM

  2014'te İşid'in Musul'u ele geçirmesinin yaratmış olduğu boşlukta Kerkük dahil stratejik olarak tartışmalı bölgelerle sınırlarını geliştiren Kürtler, ekonomik ve siyasi olarak ciddi bir avantaj kazandılar. Bu duruma başta Irak, İran ve Türkiye(hatta Suriye) gibi ülkelerin uzun vadede sesiz ve tepkisiz kalmaları beklenemezdi. Kürt meselesinin çözümü/çözümsüzlüğü gibi kavramların onlar için pek bir önemi yoktu. Onlar için önemli olan, yönetmiş  oldukları ülkelerin "birlik ve beraberlikleri idi". Referandumun sonuç ve koşulları bu yaklaşımın ürünüdür. En önemli nokta ulusal ve Kürt meselelerinin çözümü konusunda emperyalist güçlere dayanarak çözmeye çalışmanın geçerli olmayacağı da bariz olarak ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin özü ulus devlet ve çıkarları konusuna düğümlenmiş durumdadır. Ulusal sorunun çözümünü cumhuriyetle aramak beyhudedir. Çözümsüzlüğünü ve çıkarlar yüzünden bozulacak kararsız dengeler oluşturmayı çözüm diye sunmaktır. Uluslar arası tekeller tarafından savaş çokta... Read more

YAPILACAK BİR ŞEY YOK !

YAPILACAK BİR ŞEY YOK !

  Lenin orada senin söylediğini söylememiş ! Mahir sein dediğin şeyi söylemiyor. Marks ve Engels'in dediklerinin senin yorumlarınla alakası yok! Sadece sen öyle sanıyorsun. Üstelik başka türlü de olabilir  payın bile yok! Anlayacağın bu düşündüklerini sen hariç hiç kimse düşünmüyor! Onları sen uydurdun  kendine ! Aynı parmak izi gibi kimsede yok. Hemen küçük burjuva idealist dünya görüşünle: ‘’Tabii ki benimki değilse,  senin söylediğini söylemiştir!?’’Dediğinde senin çuvalına gireceğimizi bekliyorsun. Ustaların bizim söylediğimizi söylemeye ihtiyacı mı var? Böye bir ihtiyaç mı var? Halbuki hepimizin doğruyu yapmak diye bir zorunluluğumuz var. Bak bu bir dünya görüşü. Senin yaratığın ikilemin yanlışlığının dışında doğru dünya görüşünün ve zorunluluğunun ifadesi. Böylesi bir bakışla yolculuğuna başlarsan doğruya gelişebilme ihtimalinin olduğunun ifadesi... Hayır senin o çuvalının ve içerisindeki ikilemlerin dışında koca bir dünya var. Bu yaşanılanlar bir dönemin doğrusu ve bu dönemin... Read more

NEDEN ÖZGÜRLÜK?

NEDEN ÖZGÜRLÜK?

  Art arada yaşanılan yenilgiler sonucu  oluşan güvensizlik ortamı ve  ‘’sosyalizm’’denilen sistemlerin başarısızlığı ve de iki kutuplu bir dünyanın yıkılışı öyle bir kafa karışıklığı yarattı ki, her alana yansıyor ve kapsıyor. Yaşanılan toplumsal bir travmaya dönüşmüş durumda. Bununla birlikte belirli bir tartışma  geleneği ve kültürümüz yok... Bunun yerini gelişkin bir saldırı ve maganda kültürü  almış. Herkes herşeyi en iyi bilen dışındakine saygısı olmayan ve hakları için isyanını demokrasi olarak algılayan durumda! Ya sorumluluklar? Bu demokratik devrimini yaşayamamış ülkenin insanları olmanın bedeli olmalı! Hangi konu olursa olsun tartışma hızlı biçimde saygısızlıktan küfre gelişiyor. Bu dünyadaki gelişmelerden de bağımsız değil. Her dönem kendi maddi yaşamının belirleyiciliğinde kendi dilini de yaratıyor. O dönemin ve tarihsel aşamanın yaşanılanlarını ifade eden anlamlandıran kelime ve cümleler alınıp bugünü açıklamak için kullanıldığında tadı kaçıyor. Anlamını yitiriyor. Öğr... Read more

ANKARA GARINDA ÖLENLERİN ANISINA

ANKARA GARINDA ÖLENLERİN ANISINA

  ANKARA GARINDA ÖLENLERİN ANISINA ÖZGÜRLÜK     Onların en iyi yaptığı iştir kin ve nefret salgılamak. Kin emzirirler nefret kusarlar.  Dinleri, milletleri, dilleri, kültürleri öfkedir onların."Cehennem" ateşiyle çevrilirler.  Onların en koktuğu şeydir yüzleşmek sevginin çayırlarındaki insanla. Ve onlar yüreksizdirler ezilmişliğe ve yoksulluğa karşı çağlayan özgür ve billur yürekler karşısında.  Onların en iyi yaptığı iştir yüreklerle savaşmak. Yürekleri dağlamak. Yürekleri burkmak. Yürekleri parçalamak. İşkencelerle, pusularla, kör kurşunlarla ve bombalarla... Öldürme emri aldıkları kitapla saldırırlar kendinden olmayan kitaplara.... Ve kanla göndere çekerler bayraklarını insanlığın gözyaşlarında....   Ve Ankara Garında...   Onların en iyi yaptığı iştir can almak kralların, sultanların, diktatörlerin kanlı etekleri altında. Fakat unuttukları bir şey vardır yürekleri sevgiyle atanlarda...   Bizim  de yaptığımız en iyi iştir can vermek Aşk i... Read more

ARAF’DA TARAF OLMAK

ARAF’DA TARAF OLMAK

  Bugün siyasal tutarsızlık içerisinde olanların geçmişin devrimci ders ve deneylerini anlaması da mümkün değildir. Yaratılan karşıtlıkta taraf olanlardan herbiri aynı kitaplardan ve kişilerden alıntılarla kendilerinin doğruluğunu kanıtlamaya çabalıyor. UKKTH’ından, Lenin’den alıntılarla kendi haklılıklarını bir çırpıda kanıtlamış oluyorlar. Sanırsın Lenin onun haklılığı yönünde sözler demeseydi haklılığı ortadan kalkacaktı! Herşeyden önce bu bir dünya görüşü sorunu. Geçmiş devrimci deney ve birikimlerin hareket halini ortadan kaldırıp içini boşalttın mı geriye senin işine geleni anlaman kalır. Geriye kalan neydi? İşçi sınıfının çıkarı! O da sen. Gökten zembille sana bahşedilmişti. Güç çoğunluk çokluk vb. de sende oldu mu sorun kökünden hallolmuştur. Nokta. Abartı değil acı bir insanlar alemi gerçeği. Tartışma geleneği ve kültürümüz yok... Bunun yerini gelişkin bir saldırı ve maganda kültürü  almış. Herkes herşeyi en iyi bilen dışındakine saygısı olmayan ve haklar isyanını demokras... Read more

HATUN TUĞLUK'UN BİR ANNENİN CENAZESİ

HATUN TUĞLUK'UN BİR ANNENİN CENAZESİ

    HATUN TUĞLUK’UN bir annenin cenazesine saldıracak kadar nefret,  kin yayanları ve bunu kendi haklılığını kanıtlamak için kullananları kınıyoruz. ‘’Annemin cenazesine yapılan saldırı büyük bir vahşet. Ancak bu saldırıya karşı toplumdan tek ses halinde gelen lanetleme, kınama beni umutlandırdı. Annemin cenazesi umut ederim ki bazı şeyleri sorgulamamıza gözden geçirmemize sebebiyet versin. Barışa karşı umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini bir kez daha anladım.’’ ‘’Çok büyük acılar yaşamış ve her daim barıştan yana olmuş bir anneydi. Askerlerin şehit cenazeleri geldiğinde gözyaşları dökerdi’’ ‘’Çözüm süreci bitmemiş olsaydı bunu yaşamamış olabilirdik. Nasıl bu hale geldik. Biz de tabii ki barış sürecinin  sekteye uğramasında büyük hatalar yaptık. İki tarafın da hataları oldu. Umarım annemin cenazesinde yaşanan bu hadise başka umutların kapısını açsın. Çünkü toplumsal uzlaşmadan başka barıştan başka çıkış yolumuz yok.’’ Aysel Tuğluk Süleymen Soylu. Aşağılıksınız! Bugün 16 Eylü... Read more

UĞURLAR OLSUN BÜLENT ULUER

UĞURLAR OLSUN BÜLENT ULUER

UĞURLAR OLSUN BÜLENT ULUER 1952 Yılında Kastamonu’da subay çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbuda 18 yaşında Kastamonu’lular derneği başkanı oldu. İ.Ü İktisat fakültesi öğrenci derneği başkanı oldu. 1974 de Devrimci Gençlik dergisinin çıkışı ve Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonunun kuruluşunda yer aldı. 1978 yılına kadar DEV GENÇ genel sekreterliği yaptı. Dev Sol ayrılığı ve kuruluşunda yer aldı. Sonra onlardan ayrıldı Kurtuluşa geçti. 12 Eylül faşist cuntasında vur emriyle ararnan 5 kişiden biriydi. 12 Eylül sonrası Filistine geçti. Oradan Avrupa ve uzun seneler Fransa ve isviçre’de yaşadı. Daha sonra cezalarının zaman aşımına uğraması sonucu Türkiye’ye döndü. 1995 de HADEP millet vekili adayı oldu. ÖDP nin kuruluşuna katıldı ve parti meclisi üyeliği yaptı. 2015 seçimlerinde HDP milletvekili adayıydı. 22 Ağustosta 65 yaşında aramızdan ayrıldı. Bu çalkantılı yaşamı ve siyasi yaşamı Türkiye sınıflar mücadelesinin demokrasi deneyim ve birikimlerinin geldiği yeri gösterir. Siyasal... Read more

KİRLİ SAVAŞINIZI VE HEDEF GÖZETMEYEN ŞİDDETİNİZİ KINIYORUZ

KİRLİ SAVAŞINIZI VE HEDEF GÖZETMEYEN ŞİDDETİNİZİ KINIYORUZ

Nereden, kimden, ne amaçla gelirse gelsin kirli savaşınız ve hedef gözetmeyen şiddetiniz kimleri öldürüyor?   Yoksulları, fakirleri, işçileri, işsizleri, sıradan erleri, öğrencileri, öğretmenleri, avukatları, abileri, ablaları, amcaları, halaları, eşi dostu, seni beni    Mehmet Ayvalıtaş(20), Abdullah Cömert(22), Ethem Sarısülük(26), İrfan Tuna(47), Selim Önder(88) ve Ali İsmail Korkmaz'ları   Berkin Elvan'ları   Ve kundaktaki bebekleri   Ve en son 15 yaşındaki Eren'leri ve bombalı saldırılarınızda masum insanları   Öldürüyor.   Peki, kirli savaşınız kimleri yaşatıyor?   Holdinglerin tepesinde işçilerin ensesinde boza pişiren sömürücü pislikleri,    Generalleri, emniyet müdürlerini, valileri, kaymakamları ve bilumum yüksek seviyeli sadık köpekleri,   Boğaz ve Bodrum lokantalarında ve barlarında vur patlasın çal oynasın yaşayan seçkinleri,   Bokunda boncukla doğan zengin veletlerini,   Parayla bedel ödeyenleri,   Çalıp çırpan, yağmalayan, talan edenleri   V... Read more

DEMOKRASİ NÖBETİ

DEMOKRASİ NÖBETİ

Egemen sınıflar ve onların hizmetkarı ideologları tarafından yaratılan kimlikler var oluşumuzda bizim özümüz değildiler. İnsanlar, bilinçlenmeye başladıkça kendi tutkuları, eğilimleri ve çıkarları doğrultusunda içinde yaşadıkları sistemin eğitim, kültür, din, aile, devlet gibi bütün üst yapı kurumlarının saldırısı altında, yeme, içme, giyinme ve barınma gibi maddi ihtiyaçlarının yanında psikolojik ve toplumsal ihtiyaçlarını da karşılayabilmek adına ya satabilecek tek ürünleri olan emeklerini satarak ya da başkalarını sömürerek o kimlikleri şuursuzca ancak bir menfaat doğrultusunda sırtlarına geçirirler. İşte o noktadan sonra bir kimliğe bürünen insan için sadece "biz" ya da "bizden olanlar" ve "onlar" ya da "onlardan olanlar" vardır. Artık insanlık çıplak değildir; karalara bürünmüştür. Kendine ve kendi kimliğine yapılan haksızlıklar ve zulümler karşısında verdiği tepkileri, kendinden olmayan kimliklere ve başkalarına aynı haksızlıklar yapıldığında veremez. Vermek istemez çünkü başka... Read more

GELİŞİMİ YORUMLAMAK, YORUMUNA GELİŞİM UYDURMAK

GELİŞİMİ YORUMLAMAK, YORUMUNA GELİŞİM UYDURMAK

  Genel olarak sol kavramı modern düşünceyi, ilerlemeyi, medeni olmayı, laikliği, özgürlüklere önem vermeyi ve benzerlerini ihtiva etse de ve bu vasıfları kendinde barındıranlara çoğunlukla solcu dense de, solun içinde de sağcıların sahip olduğu özellikler olan yobazlığa, bağnazlığa ve gericiliğe haiz olan insanlar var. Bu tip insanlar her ne kadar sol kimliği üstlerine geçirdiklerini iddia etseler de saplantı haline getirdikleri gerici idealist dünya görüşlerinin pençesinde farkında olmadan ya da bilinçli olarak sağcıların genelde yaptığı ya da yapacağı gibi devrimci dünya görüşü ve tavrına bazen üstü kapalı, bazen de aleni olarak saldırıyorlar. Kendileri o düşünceye sahip olamadıklarından, ki o düşünceye sahip olmak yürek istediğinden ve onlarca bunalımı başarıyla aşıp geçmeyi gerektirdiğinden, bilinç altlarında oluşan inanılmaz bir kin ve nefretle akıllarınca bu düşünceyi objektif bilgilendirme adı altında karalamaya çabalıyorlar. O düşünce de,diyalektik ve tarihsel materyalizm v... Read more

KATAR KRİZİ

KATAR KRİZİ

"Unutmayın ki siyaset, sömürgecilik, emperyalizm ve savaş insan beyninden kaynaklanır."  Vilayanur S. Ramachandran İster bireysel ilişkilerde olsun, isterse uluslar arası ilişkilerde olsun, ilişkinin temeli para üzerine tesis edilirse, çıkarların bir noktadan sonra çarpışması kaçınılmazdır. Gelinen ya da gelinecek olan noktanın sebebi ise kimsenin kimseye güvenmemesi veya acaba benden gizli iş mi çeviriyor saplantısına girmesidir. Ve paranoyak saplantılar davranışları yönlendirir. Çoğu zaman da tuzağa çekerler. Bireysel ilişkilerde saplantıların zararı kişilerin ilişkisinin bozulmasıyla, bazen de fiziki verilen zararlarla son bulur. Peki ya ulusların saplantılar üzerine kurulu çıkar savaşları? Dün birbirleriyle iyi olanların bugün düşman olmaları? Dün düşman olanların bugün can ciğer olmaları? Zararı sadece ezilen halklara ve çevrelere olur ve olacaktır. Belki de buna en iyi örnek Katar'dır. Ortadoğu'nun hatta  dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Katar... Read more

ADALET

ADALET

‘’Adaletsizliklerin en büyüğü adil olmayıp,adil gibi görünmektir.’’ Platon ‘’Adaletsizliği işleyen çekenden daha sefildir.’’Platon Demek ki adalet herkese lazımmış! Bir ülkede ana muhalefet ve demokratik kuruluşlar adalet arayan yürüyüşe geçiyor,gücü elinde bulunduranlar engellemeye kalkıyorsa,adalet diye haykırma zamanıdır.Adalet arayışının pazarlığı olmaz.Demokratik devrim mücadelesinde bir adım atma çabasıdır. ‘’Zayıf daima adalet ister,halbuki bunlar kuvvetlinin umrunda bile değildir.’’Aristoteles İktidar daki bir avuç zorba istemiyor diye vazgeçilemez.Bunun gibi;adalet isteyene göre pazarlık,herkese göre değişen adalet,adil olamamak demektir.Adil olmayan zalimler,doğanın ve üretenlerin doğabilimsel acımasız adaletine hesap vermek zorunda kalacaklardır. ŞİMDİ HEP BİRLİKTE HAYKIRMA ZAMANIDIR.   ADALET HEMEN ŞİMDİ. Read more

SOL İÇİ TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE ŞİDDET

SOL İÇİ TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE ŞİDDET

SOL İÇİ TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE ŞİDDET "İlk yumruğu atan fikirlerinin yetersizliğini kabul etmiştir." Çin Atasözü   Şiddeti meşru kılmak isteyenler şiddetin doğada var olduğunu, dolayısıyla insanın doğasının da şiddeti barındırdığını öne sürerler ve hayvanları örnek gösterirler. Oysa insan hayvan değildir ve aklı vardır. Şiddet de insanın doğasından değil kıskançlıklarından kaynaklanır. Oysa insanlığın doğuşunda kıskançlık ve ihtiva ettiği şiddet olsaydı, bugün insan toplumu diye bir şey olmaz ve en başından yok olup giderdi.    Öyleyse neden şiddet maskesi takarız? Ezen de ezilen de şiddete meyleder? Kıskançlık, tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, fikirlerin yetersizliği, gelenekler, kültürsüzlük, medeniyetsizlik, kompleksler, ego, ideoloji, inanç, din, milliyetçilik, para, hırs vb. tetikleyiciler midir? Büyük ihtimalle, evet. Ama bunların içinde bir durum var ki, insanın aklı havsalası almıyor.   Düşünceleri yüzünden şiddet ve baskı gören kimse neden kendi düşüncesinde olmayan diğerin... Read more

Kapitalizmin Kuralları ve Şirket Ütopyaları

Kapitalizmin Kuralları ve Şirket Ütopyaları

    Kapitalizmin Kurallarının ve İş Yasalarının Uygulanmadığı Şirket Ütopyaları   Gazetecilerimiz, dünyanın "özel ekonomik bölgelerinden" üçüne erişti ve şirketler için cennet ve işçiler için çöl buldu.                                                                         ÖZEL ARAŞTIRMA                                                  MATT KENNARD VE CLAIRE PROVOST   KAMBOÇYA HUKUKUNDA, ÖRGÜTLENME HAKKININ DEMİRLE KAPLI OLDUĞU SÖYLENİR. Hiç bir işveren, devlet memuru ya da vatandaş sendika faaliyetini engelleyemez. Bununla birlikte, In This Times gazetecileri, Kamboçya'nın en büyük özel ekonomik bölgelerinin(SEZ) duvarları içinde, işçilerin etrafını çitle çevirerek ve sendikaları çıkartarak iş gücünü sıkı kontrol etme üzerine dizayn edilmiş bir sistem gördüler. Bir düzineden fazla işçi ve emekçi eylemci, Kamboçya'daki herhangi bir yerde bağımsız olarak düzenlenmesi kolay olmadığı halde, özel ekonomik bölgelerde yasanın açıkça ihlal edildiğini doğruladılar. Sonuç hoşnutsuzl... Read more

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ.

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ.

    Düşüncenin maddeden görece bağımsızlığı ve onu değiştirebilme yetisinin yanlış kullanımı düşüncenin maddeyle olan bağlarının kopmasını getirmiştir. İnsanlar alemi bu dünyada  insanlar aleminde yaşamıyor. Sonuçta herkes kendi dünyasında yaşıyor. Algıladığı kadarı kendisine yeten sanrılar aleminde yaşıyor. Kimse Platon’un ya da kendi mağarasından çıkmak istemiyor. Doğa ve bilimsel gerçekler ile ilinti giderek kopuyor. Kendi gerçeklerini dayatmaya doğru gelişiyor. Bu, insanlar aleminin bu gününe ait genelleme, çoğunluk, çokluk vb.değil! Hareket halindeki gidişin yönünü belirleyen bir tespit. Elbette ki herkesi aynılaştırmak, bu bağlamda genellemek yanlış olur. Genellemek, hepsinin aynı olduğunu düşünmek, zıtların birlikteliği ve mücadelesi hareketini dışlamak olur. Buna karşın kendi sanrı, rüya ve halüsinasyonlarından oluşan bu sanal dünyalarını kendi dışındakilere dayatma durumundalar. En azından anlaşılmasını bekleme durumundalar. Olumlu bulduğu, yaptıklarının bile diğerlerinden ü... Read more

İNSANLIK ONURU ZULMÜNÜZÜ YENECEK

İNSANLIK ONURU ZULMÜNÜZÜ YENECEK

KOŞUN KURŞUN ERİTMEYE ÇAĞIRIYORUZ. Kaybettikleri,hileyle kazandık dedikleri referandum sonrası,baskı ve zulümleri artarak devam ediyor.Zulümleriyle sindirebildikleri bir ülke hayal ediyorlar.Bu baskı ve zulüm sistemiyle dün Soma'da 301 emekçinin ölümünü’’kader’’ilan ettiler.Tedbir alması gerekenler görevlerinden,iş kazalarından’’DİKKAT BU ÜLKEDE KADER VAR’’diyerek’’kurtuldular ! ’’Bugün de KHK zulümleriyle işinden,aşından, özgürlüğünden,canından etiklerini;duymazdan,görmezden gelip susturmaya çabalıyorlar.Çünkü onların gözleri var.... kulakları var..... fakat zulümle kimseyi susturamayacaklarını idrak edecek kalpleri yok.Çünkü anladıkları ve kendi korktukları dünyaları o.Hak gaspı varsa direnmek meşrudur.Kimse engelleyemez.Kendi çıkarlar ve güçler dünyalarında’’HAK’’denileni’’ÇIKAR’’anlıyorlar.Aradaki farkı hayat anlatacak onlara.  Başta oğlunun cenazesini alabilmek için 70 yaşında 80 güne yaklaşan açlık greviyle Kemal Gün.İşini ekmeğini öğrencilerini geri isteyen Nuriye Gülmen ve ... Read more

YAŞASIN KOMÜN ! (28 MAYIS 1871 - PARİS)

YAŞASIN KOMÜN ! (28 MAYIS 1871 - PARİS)

O AN   Reel sosyalizmin yıkılması sonucu düşülen boşlukta, aslında aydınlığa değil karanlığa tutunan, kapitalizmin de çok hoşuna giden, düşüncelerden bir tanesi de sosyalizmin başarısızlığını insan genlerine bağlamasıydı. Dolayısıyla sorunlar insan genleri kaynaklı olduğundan, doğuştan geldiğinden, yapacak bir şey de yoktu. Bu düşünceye göre inanç, kıskançlık, zulüm, şiddet, baskı ve bir çok özellik insan genlerinden kaynaklanıyordu. İnsan paylaşmayı sevmiyordu.    Görüntüde bu düşünce haklı görünüyor. Hele bugün yaşanılan düzen içinde insanın ahlaki ve insani bozulmasına baktığımızda her yeri umutsuzluk kaplıyor. Düzen içinde hangi ideolojiye dayanan yönetim şekli olursa olsun bozulmadan payını alıyor. Sosyalist olarak iktidara gelenler bırakın işçi sınıfını unutmayı tarihi bile unutuyorlar. Kapitalist düzen savunucularının ne olduğu ise malum. Onlar hırsız doğmuyorlar belki ama hırsızlıkla büyüyorlar. Ve hırsızlık her yeri kaplıyor. En güzel örnek Türkiye. Bugün fır... Read more

DEVRİMCİ TEORİ OLMADAN DEVRİMCİ PRATİK OLMAZ.

DEVRİMCİ TEORİ OLMADAN DEVRİMCİ PRATİK OLMAZ.

  İlk baştan böylesi bir yazının temel amacının belirtelim. Maddede hareketin düşüncenin hareketiyle bütünlüğü ve yaşamın karşımıza çıkarttığı sorunların sadece tahlilini değil çözümünü de dünyanın değiştirilmesi, dünya görüşünün ne olması ve nasıl düşünülmesi gerektiği doğrultusunda bilince çıkarmaktır. Birilerine bir şeyler öğretmek, laf yarıştırmak değildir. Marksizmi bir doğmalar yığını haline getiren, kendinin doğruluğunu bulduğu alıntılarla ispatladığını sayan öğretmen edasında konu ve kalıplar değil, onun yaşayan özünü, dünya görüşünü ve bakış tarzını belirli noktalarda tartışma çabasıdır. Bu noktalar günümüz ve görevlerimiz yani içerisinde yaşadığımız zaman, mekan ve de maddi ve düşünsel koşullar bağlamındadır. Maddede harekete düşünceyle müdahil olmak demektir devrimcilik. Olayın özü içerisinde bulunduğumuz ortamın doğa bilimsel doğrular ışığında, doğru değerlendirilebilir olmasıyla ilgilidir. Devrimci dünya görüşü açısından bu içinde bulunulan ortamı doğru d... Read more

BOLLUK İÇİNDE SERMAYENİN AÇLIĞI

BOLLUK İÇİNDE SERMAYENİN AÇLIĞI

    Yiyecekler ihtiyaç için değil, kar için üretildiği sürece insanlar aç kalacaklar   Andrew Smolski         Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, küresel gıda üretiminin dünyayı beslemek için yeterli olandan çok daha fazla olduğunu tahmin etmektedir. Örneğin, 2016'da üretilen 2,577 milyon ton tahılın talebi karşıladıktan sonra 13 milyon tonunun arta kalacağını öngörüyor.   Dünya genelinde, USDA(ABD Tarım Bakanlığı) beslenme kurallarına göre bir insanın minimum düzeyde enerji ihtiyacı olan kişi başına günlük iki bin kalorinin üzerinde hali hazırda üretiyoruz. Yine de, tüm bu üretimle 780 milyon insan kronik açlıkla yaşıyor; kırsal alanda yaşayanların çoğunun geçimleri tarıma bağlı.   Birleşmiş Milletler, bu korkunç paradoksun kısmen "gıda israfı"nın sonucu olduğunu belirtiyor. Tahminler, yiyeceklerin yaklaşık üçte birinin kaybedildiği, atıldığı yönündedir ve gıda israfı araştırmacıları bu problemin hafife alındığını düşünüyorlar. Varsayımsal olar... Read more

DEVRİM NEDEN ARTIK MÜMKÜN DEĞİL?

DEVRİM NEDEN ARTIK MÜMKÜN DEĞİL?

    BYUNG-CHUL HAN 23 October 2015       Kapitalizmin sert mantığı paylaşım ekonomisinin kalbine bile hakimdir. Paylaşmak güzel olsa da hiç kimse hiç bir şeyi bedavaya vermez.     Bir yıl önce, kapitalizmin iki eleştirisinin çarpıştığı Berliner Schaubühne'deki Antonio Negri'nin sunumuna yanıt verdim. Negri, neo-liberal egemenlik sistemine,"İmparatorluk"a karşı küresel direnişi göklere çıkardı. Kendisini komünist bir devrimci olarak sundu ve benden de şüpheci akademisyen olarak bahsetti.   İmparatorluğu çöküşe götürecek açıkça güvendiği devrimi ve protestoların şebekeleşmiş kitlesini "Çokluk"u aşk ile yardıma çağırdı. Komünist devrimci bakış açısı bende fazlasıyla naif ve gerçeklikten uzak bir izlenim bıraktı.   Dolayısıyla, bugün devrimin neden artık mümkün olmadığını söylemeye çalıştım.   Niçin neo-liberal sistemin hakimiyeti bu kadar istikrarlı? Neden buna karşı çok az direniş var? Neden ortaya çıkan direniş çabucacık ziyan olup gidiyor? Neden, zengin ve fakir arasın... Read more

ZAPATİSTALAR VE TOPRAKSIZ İŞÇİLER

ZAPATİSTALAR VE TOPRAKSIZ İŞÇİLER

Neoliberalizm altındaki direniş stratejileri: Zapatistalar ve Topraksız İşçi Hareketinden Dersler     Bu makale, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu ve Topraksız İşçi Hareketi'ni ve bu hareketleri on yıllardır sürdürebilmenin yollarını ve neoliberalizm altında devrimci eylemin alışılmış kısıtlamaları aşmasını inceliyor. Bu dersler, karşı-güç inşa etme çabaları için gereklidir.       Küreselleşme gerçekten yeni bir olgu değildir; Kuzey Amerika ve Avrupa merkezli endüstrileri beslemek için dünya genelinden ham madde kaynaklarını acımasızca çıkaran Avrupa kolonizminin en azından yükselişinden beri küreselleşmiş bir ekonomide yaşıyoruz ve İpek Yolu'ndan bu yana küreselleşme bir dereceye kadar var olmuştur. Buna rağmen, neoliberal çağın küreselleşmesi eşi benzeri görülmemiş büyüklüktedir. Ekonomik ve politik yapılar, daha önce insanlık tarihinde görülmemiş bir seviyeye kadar evrensel hale getirilmişlerdir. Adeta insan toplumunun neredeyse tamamı, benzer kemer sıkma, özelleştirme v... Read more

CHARLES BUKOWSKİ ÖZGÜRLÜK MEKTUBU

CHARLES BUKOWSKİ ÖZGÜRLÜK MEKTUBU

Merhaba John, Mektubun için teşekkür ederim. Sanırım bazen insanın nereden geldiğini hatırlaması çok da canını yakmıyor. Nerelerden geldiğimi iyi biliyorsun. Bir şeyler yazmaya ya da film çekmeye çalışan insanlar bunu doğru düzgün anlatmayı beceremiyor. “9'dan 5'e” deyip işin içinden çıkıyorlar. Hiçbir zaman 9'dan 5'e değildir, oralarda öğle tatili yoktur, hatta işten atılmamak için çoğu yemek arası bile vermez. Bir de fazla MESAİ vardır ki kitapların çoğu fazla mesaiyi doğru düzgün anlatmayı beceremez ve bundan şikayetçiysen senin yerini dolduracak bir enayi daima bulunur.Eskiden ne dediğimi hatırlarsın; “Kölelik hiçbir zaman kaybolmadı, sadece yeni renkleri de içine alacak kadar genişledi.”En acıtanı da, sırf daha beterinden korktukları için, çalışmak istemedikleri işlerini kaybetmeme uğruna verdikleri insanlıkdışı mücadele. İnsanlar kolayca harcanıyor. Korku dolu ve itaatkâr bedenler. Gözlerinin feri sönmüş. Sesleri çirkinleşmiş. Bedenleri de. Saçları. Tırnakları. Ayakkabıları. Yap... Read more

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER EMPERYALİZME KARŞIYSANIZ

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER EMPERYALİZME KARŞIYSANIZ

David S. Pena       Hiç Amerika Birleşik Devletlerinin, ulu orta yaptığı gibi, neden dünyayla etkileşim kurduğunu merak ettiniz mi? Ülkemizin neden dünyanın her yerinde savaşta olduğunu, neden hükumetimizin her zaman diğer ülkelere, onların liderlerine, onların insanlarına saldırmakta, onları kötülemekte ve onlarla savaşmakta olduğunu hiç merak ettiniz mi?    Hükumetimizin ve medyamızın neden sınırlarımızın dışındaki dünyanın, bizi istila etmekten ve terörize etmekten, zor kazandığımız serveti çalmaktan ve hayat tarzımızı yok etmekten başka bir şey istemeyen cahil, sapık, geri, tembel ve kısır barbarlarla dolu yozlaşmış, kaotik, korkutucu bir mekan olduğu görüşünü teşvik ettiğini merak ettiniz mi? Neden ana akım medyamızın, ordumuzun, politikacılarımızın, ve hatta bazen öğretmenlerimizin ve ruhban sınıfının onların geleneklerinin, inançlarının ve görünüşlerinin canavarca karikatürlerini teşvik ederek dünya insanlarını kişiliksizleştirmeye katıldıklarını ve ikide bir onları "Çinli... Read more

NORMAL GÖRÜNEN İNSANDA "FAŞİST" PSİKO-SOSYAL GERİL…

NORMAL GÖRÜNEN İNSANDA "FAŞİST" PSİKO-SOSYAL GERİLEME ÜZERİNE KISA NOTLAR

    Yırtıcı Yalancı-Embriyo Gibi Faşist İnsana İlkel Döl Yatağı Olan Dünyanın Gerileyen Algısı   Burada "Faşist", insan karşıtı, doğa karşıtı ve silahlara ve de paraya yönelik güç yanlısı anlamındadır.   Hayatın(ve insanların) gerileyen(faşist bir şekilde) algısı dünyayı koşulsuz tüketim nesnesine, sanki insan embriyosunun(faşist gerilemenin öznesi) mülkü olan dev bir döl yatağına dönüştürüyor. Eğer dünya rahminde "yaşamak "ta olan diğer insanlar, insan embriyosunun eylemlerine ve niyetlerine (herhangi bir insana değil ideolojinin müstesna kadrine dayanan) karşı çıkmaz bir duruş sergilerlerse, faşist gerileme öznesi onlara küstahça ve adi suçlular gibi davranır ve onları boyunduruk altına alma ve onları resimden-"onun" dünya rahmi olan ortamdan- silme eğiliminde olur.   Faşist gerileme, yalnızca algısal işlev değildir; insan ruhunun acısı olan bir rahatsızlıktır-farklı varoluşsal zevklere, fikirlere, dünyanın resimlerine, geleneklerine, farklı alışkanlıklarına ve bağımsız ira... Read more

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER İŞÇİLERİN SÖMÜRÜLMESİNE SON V…

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER İŞÇİLERİN SÖMÜRÜLMESİNE SON VERMEK İSTİYORSANIZ(2)

    David S. Pena     Geçen makalemizde, kapitalizm altındaki işçilerin sömürülmesini tartışmıştık, bu nedenle bu tartışmanın ana noktalarını kısaca gözden geçirelim ve kapitalizmin işçileri sömürdüğüne dair bazı itirazları değerlendirelim.   Kapitalistler karı maksimuma çıkarmak isterler ve bunu işçi sınıfını sömürerek yaparlar. Kapitalist sömürünün temel yöntemi, çalışanları maksimum miktarda iş yapmaya zorlarken yanlarına kar kalan en düşük ücreti(mümkün olduğu kadar hayatta kalmaya yetecek kadar) işçilere ödemektir. Daha spesifik olarak, kapitalistler, ücretinizi ya da maaşınızı kapsayan üretim zamanın ötesinde çalışmanız gereken süreyi arttırarak, hizmet ya da üretim şeklinde, sizden sağladıkları değeri maksimuma çıkartmaya çalışırlar.           Örneğin geçen makalemizde, günde 8 saat için kendisine $50 ödenen bir yedek parça işçisini inceledik. Bu işçi, yaklaşık 3 dakika içinde 50 $ değerinde ürün üretebiliyordu. Dolayısıyla, işçinin günlük maaşını kapsayan d... Read more

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER İŞÇİLERİN SÖMÜRÜLMESİNE SON V…

MARKSİST OLABİLİRSİNİZ....EĞER İŞÇİLERİN SÖMÜRÜLMESİNE SON VERMEK İSTİYORSANIZ

    David S. Pena   Kapitalizm işçileri sömürür. Kapitalist toplumumuzdaki insanların büyük çoğunluğunun yaşamak için çalışması gerekir, bu yüzden ülkemizdeki ve dünyadaki insanların çoğunun sömürülen işçiler olduğunu söylemek abartılı olmaz.   İşçilerin sömürüldüğünü söylemek ne demektir? Marksist teoride sömürme, işçilerin kapitalistler tarafından kelimenin tam anlamıyla soyulduğu anlamına gelir. Tabii ki, kapitalistler bunu hiç bir zaman kabul etmezler. Çalışanlarına makul bir iş için, üç aşağı beş yukarı ürettiklerine karşılık günlük makul bir ödeme yaptıklarını iddia ederler. Ama Marksistler gerçekte olanın bu olmadığını söylerler.       Kapitalistler, yiyecek, giyecek ve barınma gibi hayatın ihtiyaçlarının üretilmesinde gerekli olan makineye, fabrikalara, çiftliklere ve diğer üretim araçlarına sahip oldukları(azınlığın) bir sistem kurdular. İşçilerin(çoğunluğun) genelde iş gücünü satarak geçinmekten başka bir seçenekleri yoktur. Bu yeteneği(emek gü... Read more

KATOLİK PİSKOPOSLAR NAZİLERİN HALK ETKİNLİĞİNE NEDEN KATILIR…

KATOLİK PİSKOPOSLAR NAZİLERİN HALK ETKİNLİĞİNE NEDEN KATILIR?

    Bu yazının Diyanet memurlarımızla ya da hocalarımızla hiç bir ilgisi yoktur. Onlar böyle şeyler kesinlikle yapmazlar.   Totaliter Bir Güçle(Şiddetle) İşbirliği, Kilisenin Günahı ve Ayıbı(Ahlaki Suç) Mıdır?     Nazi mitingine katılan Katolik Piskoposlar   Tarihi arşivlerden elde edilen bu önemli fotoğraf, Kilisenin belirli bir tarihsel dönemde insan toplumunda mutlak - totaliter bir güce sahip olanlarla nasıl uyumlu olduğunu göstermektedir.  Yine de, konformistlerin uyumlarının "akıllıca" gerekçeleri vardır. Aralarında en yaygın olanı, ne kadar insanlık dışı ve antidemokratik olduğuna bakmaksızın, iktidar ile işbirliğini açıklayan ve hatta destekleyen, din yoluyla tanrı ile olan bağın, "mutlak iyiliği"n kullanılmasıdır. Totaliter bir güçle işbirliğinin gerekçelendirilmesi şu şekilde dillendirilir: Eğer Kilise işbirliği yapmazsa ve sonuç olarak yok olacaksa, insanlar acı çekeceklerdir çünkü Tanrının tesellisi ve teşviki ile korunmamış olacaklardır; nüfus ... Read more

VENEZUELA NEDEN KRİZDE ?

VENEZUELA NEDEN KRİZDE ?

    Büyük bir kısmı hükumetin beceriksizliği yüzünden. Fakat, muhalefetin protestoları, şiddetin sıklığı ve Washington'un istikrarı bozma girişimleri de ayrıca ortalığı alt üst ediyor.   GABRIEL HETLAND     Muhalefet destekçileri, Başkan Nicolas Maduro'nın görevden alınması için referandum talep etmek üzere toplandılar. Caracas, Venezuela, 4 Ağustos 2016. (Reuters / Marco Bello)       The Nation için Haziran ayının sonlarına doğru bildirdiğimde, Venezuela tamamen çökmüş değilken, New York Times ve diğer ana akım medya kaynaklarına göre ülke gittikçe şiddetlenen bir krizin ortasındaydı. Venezuelalılar ölmüyorlar ya da açlık çekmiyorlardı ya da topluca yağmalama yapmıyorlardı. Fakat çok, çok çok fazla insan acı çekiyordu. Neden? Ve bu acıyı ortadan kaldırmak ve Venezuelayı tekrardan ayağa kaldırmak için ne yapılabilir?   Bunlar cevaplaması zor sorular. Bu sadece Venezuela'nın krizinin kısa, orta ve uzun vadeli birden fazla nedenlerinin olması değil. Bunun nedeni, krize sebep... Read more

SEMBOL-ÜST(ÜN)AKIL-AKILLI TEL

SEMBOL-ÜST(ÜN)AKIL-AKILLI TEL

Aynı dünyalarda yaşamıyoruz!Herkesin doğasal gerçeklerden maddede hareketten algıladığına dayalı bir dünyası var.Ve onun tek mutlak gerçek olduğuna inanıyor.Hikayenin özü maddede hareketin, düşüncenin hareketiyle olan ilişkisi.Hayvanlar alemi ihtiyaçlarına, insanlar alemi bunu ötesinde düşünsel’’ruhsal’’ tatminine yönelir. Sonuçta herkesin kendine göre, tatmin ve bahanelerine göre vb. çeşitlilikler var olsada, içerisinde yaşanılan maddi koşulların belirlediği dünya görüşleri vardır.Üretimde bulunulan yer ve  koşullara göre çeşitlenen son tahlilde doğabilimsel olanla,insanlar aleminin algılarına dayalı kendi gerçeklerinden oluşan idealist dünya görüşleri var.Gelişim ve olaylara bu dünya görüşleri doğrultusunda bakıyor,tavır alıyor,bu doğrultuda hareket halindeler.   Sence içerisinde bulunduğun ya da savunduğunu ifade ettiğin siyasal hareketin örneğin Devrimci Yol un dünya görüşü ne idi?Ki bu dünya görüşünden pratiğe müdahale etmenin doğru olacağına karar verdin?Yoksa pratik gelişim ... Read more

MARKSİZMİN GEÇERLİLİĞİ?

MARKSİZMİN GEÇERLİLİĞİ?

        Aşağıda, 2008 küresel finansal krizine ve İngiltere'nin ekonomik ve mali tepkisine istinaden bazı Marksist teorileri analiz etmeye teşebbüs eden akademik bir yazın parçası vardır.   Karl Marx'ın sınıf, devlet ve ideoloji hakkındaki fikirleri 21. Yüzyılın küresel kapitalizminde hala geçerli midir?   GİRİŞ   Karl Marx, birçokları tarafından modası geçmiş, hatta ahlaki niyetlerle arkaik ve idealist fakat modern politik tartışmalarda kullanışsız ve alakasız sayılır. 1980'lerin artan bireycilik politikası, siyasi merkez alanını sağa kaydırdı ve post-Thatcher savunucularının fikir birliği hala siyasi çekişmeleri kontrol ediyor. "1976'da Batı'da birçok iyi insan, Marksizmin tartışmak için makul bir davaya sahip olduğunu düşünüyordu. 1986'ya gelindiğinde, birçoğu artık sahip olduğunu düşünmüyordu. [...] 1970'lerin ortalarından itibaren Batı sistemi bazı hayati değişiklikler geçirdi. Geleneksel endüstriyel üretimden post-endüstriyel bir tüketim kültürüne geçiş vardi".[1]   ... Read more

PARANIN ÇOCUKLARI

PARANIN ÇOCUKLARI

  KAR VE ÖZEL MÜLKİYETİ HER ŞEYDEN ÇOK SEVENLERE, HAYAL EDENLERE, DÜŞÜNENLERE   İnsanoğlu hangi noktada bir erkeğin, bir kadının ya da insan bir babanın, insan bir annenin çocuğu olmayı bırakmıştır? Onu paranın çocuğuna ya da paranın tohumlarına dönüştüren ne olmuş olabilir? İnsan aklını para sayacına, insan ruhunu borç/alacak makinesine, insan kalbini özel mülkiyetin dizayn ve iç dekorasyonları hayranlığına çeviren nasıl bir felaket olmuş olabilir?   Bu tür felaketler çocukluktan başlar. Bakıcıları tarafından beslenen çocuk, bakıcılarının karakterlerini ve ilgisini kimlik olarak alır. Eğer kurtlar arasında büyücek olursa kurt sürüsünün yaşam tarzıyla özdeşleşir. Gelin bir çocuğun ağaçlar ve taşlar tarafından bakıldığını ve yetiştirildiğini hayal edelim, o zaman o çocuk psikolojik olarak kendini taş ve ağaç gibi hissedecektir. Eğer vahşet dolu video oyunları tarafından yetiştirilirse, et yığını görüntüsünde bir video oyununa dönüşecektir. Kendi duygularına göre çocukların en iyi... Read more

FAŞİSTLERİN ANNELERİ

FAŞİSTLERİN ANNELERİ

JOAN MIRO'NUN CANAVAR KADINLAR TABLOLARI - FAŞİSTLERİN ANNELERİ ( DOĞURMAK GELECEKTEKİ TRAJEDİNİN BAŞLANGICI OLDUĞUNDA)   JOAN MIRO'NUN FAŞİZME KARŞI UYARICI HASSASİYET GELİŞTİREN PEDAGOJİSİ   1933'te İspanya'da sağ hükümet kuruldu. Miro, " Kötü bir dram yaşıyoruz, İspanya'daki her şey hayal edemeyeceğiniz kadar korkutucu ve ürkütücü." diye tarihe not düştü. Ekim 1934 tarihli, şiddet içeren cinsel suçlar temalı, "Erkek", "Kadın" veya "Kişi" olarak adlandırılan bir dizi "vahşi tablolar" serisini hayata geçirdi. Tablolarında İspanya İç Savaşı'nın başlangıcı ve ardından gelen faşist diktatörlük yansıtılıyordu.       JOAN MIRO, KADIN, 1934   Bırakın resmetmeyi, kadın figürünün böyle canavarca olabileceğini hayal etmek bile nasıl mümkün olabilir? Her şeyden öte, kadın imgesi, sevgi ve şefkatle, sevecenlik ve cazibeyle örtülü değil miydi? Ne yazık ki, İspanya'daki faşist diktatörlüğün kararlılıkla sürdürdüğü şiddet sarmalı Miro'da tüm bu imgeleri değiştirdi. 1930'ların başında İ... Read more

DIŞ TİCARET SAVAŞLARI

DIŞ TİCARET SAVAŞLARI

  Emperyalist kapitalistler savaşsız yaşayamıyorlar. Kendi ülkelerinde emeği sömürü savaşı yürüttükleri yetmezmiş gibi sömürdükleri emeği aşırı tüketim,din ve milliyetçilik ile kandırıp sömürülecek ülkelerde de savaş meydanlarına asker olarak sürüyorlar. Sömürdükleri ülkelerin emekçilerine de o ülkedeki yerel işbirlikçileri-egemen sınıf itifakları-siyasiler- vasıtasıyla savaşı bir kader olarak dayatıp duruyorlar. Ayrıca kendi kârları ve rakip gördükleri ile de soğuk savaş yürütüyorlar. Kısacası, savaş ve kanla besleniyorlar. Şu anki emperyalist sistemin üsleri konumundaki(ABD,Rusya,Çin ve Almanya,Japonya vb.), yani o koltuğa göz dikenler uluslar arası tekeller arasında inanılmaz bir ticaret savaşı var...Her şeye sahip olma, tek karar verici olma, tek yönlendirici olma, iktidar ve gücün tek maliki olma duyguları ve arzuları insan genlerinden kaynaklı değil.Artık-değerin ortaya çıkmasıyla sonradan edinme yoluyla insandan insana sirayet ederek;insanı,oluşturduğu yapıları, toplumları, d... Read more

DİKTATÖRLÜK YASALARINIZA, YALAN DOLAN BEZELİ ONAYLATMA REFER…

DİKTATÖRLÜK YASALARINIZA, YALAN DOLAN BEZELİ ONAYLATMA REFERANDUMUNA HAYIR.

  "Coşku ve kararlılık olmadan  büyük tahrihsel olaylar kazanılamaz." HEGEL   TBMM Anayasa komisyonunda, AKP'nin anayasa değişiklik teklifinin kabul edilmesinden sonra Türkiye siyaseti bambaşka bir mecraya sokulmuştur. 20 Aralık günü, AKP'li 316 milletvekilinin imzasıyla sunulan anayasa değişikliği teklifi aynı zamanda Başkanlığa giden yolun ilk adımı olmuştur. Bu durumda ilk Başkanlık seçiminin 2019'da yapılması öngörülürken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın o süreye kadar anayasa değişikliğiyle kendisine verilecek olan bazı yetkileri kullanması da sağlanıyor. Böylelikle Erdoğan 2030'a kadar Başkan olabilir. Güdüleceklerin en iyi temsili nasıl yapılırın yarışındaki tek dişi kalmış canavarların’’medeniyetleri’’göstermelik de olsa kuvvetler ayrılığına dayanır.Yasama,yürütme,yargı.İlkel, medeniyetsiz rejimlerde bunları tek ellerde toplama eğilimi vardır.Referanduma sunulan’’yasalara’’ kısaca bakılırsa:Bütün kuvvetlerin tek elde toplanması ve kanun haline getirilmesi olduğu görülecektir. A... Read more

HAYALDİ KABUS OLDU !

HAYALDİ KABUS OLDU !

Kapitalist ekonomi sıkıştığı noktada gerekli çözümleri üretemediği için krizden çıkma adına dünyayı büyük bir savaşın eşiğine doğru sürüklüyor. Dünya büyük bir fırtınaya doğru giderken, Türkiye bu fırtınaya kasırga halinde ilerliyor. Dünya krizinin içinde kriz yaşıyor. Ekonomik ve siyasi olarak batağa saplanan Türkiye kendisine kurtuluş reçetesi adı altında,felaketi olarak dayatılan başkanlık rejimine doğru hızla yol alıyor.Fiili olarak yaratılan diktaya yasal kılıf aranıyor.Yönetememe krizine çözüm aranıyor. ’’Güç elimizdeyken’’ salt hayır demekle hiç bir şeyin değişmeyeceği sanılınıyor!Hani sizden büyük Allahınız vardı? Herşeyiniz yalan.Çıkar için güç içindi yapılanlar. Kendi dışındaki herşeyi yok sayan,zor ve zorbalıkla kendini gerçek oldu sanan,etraftaki kan gölünü dahi umursamayan kabus oldunuz.Şimdi bitmez tükenmez hırslarla yaratığınız bu kabusu aklınızca onaylatıp ’’yasallaştıracaksınız.’’ Ben yaptım mı olur sanıyorsunuz.İnsani Evrensel normlara bile uymayı içinize  sindirem... Read more

AKREP TERBİYECİSİ.

AKREP TERBİYECİSİ.

Aynı dünyalarda yaşanmadığı ayan beyan ortada.Tamam herkesin ayrı dünyası var ayrı dünyalarda yaşıyor. Tamam herkes kendi dünyasında yaşıyor.Kendine çok makul gözükenlerin diğerlerince kabul edilmesini neden bekliyor? Buna anlayış bekliyor!?İyi güzel de doğabilimsel gerçekler ve zorunluluklarımız doğrultusunda yapamadıklarımız ortadayken hiç böyle bir sorunun yokmuş gibi davranıp,çok şey başarmış gösterileri kendine yetiyor.Peki buna neden anlayış gösterilsin?Algıladıkları algılayabildikleri  gelişmeye gerek duymayacak kadar yetiyor ki,yetmezliğini göremiyor.Paralel dünyalarda yaşıyor. Algılananlar bilimsel değil niyetle ilgili olduğundan anında değişen iyi ve kötü,dost ve düşman dengesizliği,çıkarların dengesinde oluşuveriyor.İki gün önce savaşa girecektik!Birileri parlementolarında boğaza atom bombası atmaktan bahsediyordu,bizimkiler uçağı düşürme emrini ben verdim yarışındaydı!Şimdi kızıl ordu korosu yaylalar yaylalar...Ya da bunun tam tersi balans kaybolmuş denge yok. Düşüncenin ... Read more

Katliamlara hayır

Katliamlara hayır

Türkiye makus talihiyle kanlı bir senaryonun ortasında debeleniyor. Yerel iktidar sahipleri ve uluslararası emperyalist güçler anlaşılan o ki bu toprakları güç ve para uğruna kanla yıkayacaklar. Türkiye hiç bir dönemde olmadığı kadar karanlığa gömülme yolunda ilerliyor. On dört senelik AKP iktidarının Türkiye'yi getirdiği yerde korku, boyun eğdirme, yasaklar, tutuklamalar, ülkeden kaçma, bölünme korkusu, iç savaş, terör, şehitler, kargaşa ve hepsinden önemlisi umutsuzluk var. İnsanlar gün geçtikçe umutlarını yitiriyorlar. Mücadele etme umutsuzluğu Türkiye'nin bu noktadan sonra makus talihini değiştiremeyeceği ve dipsiz bir kuyuya yuvarlanacağı inancını hiç bir dönemde olmadığı kadar pekiştiriyor. Şiddet şiddeti, terör terörü besliyor. Ve bütün bunlar tek bir adamın, tek başına iktidar olma hevesleri uğruna inşa ediliyor. Başkanlık yolunda akan ve akıtılan her insan kanı cehenneme giden yolun taşlarını döşüyor. Yalnız bunlar iyi niyet taşları değil. Tanrısal bir kibrin döşediği kana boy... Read more

DÜNYA GÖRÜŞÜ  & NİYET

DÜNYA GÖRÜŞÜ  & NİYET

Hiç kimse doğasal zorunluluklarımızın(doğa bilimleri)yüklediği siyasal sorumluluklarının hesabını vermekten kurtulamaz...Herkes yaptıklarının ve yapamadıklarının sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.Son kertede zamanın adaleti ve vicdanı tarihe hesabını vermek zorunda kalacaktır. Niyet dünya görüşü müdür?El cevap:Görüşsüzlüğüdür. Dibi görünmeyen sudan geçer misin?Dibi görünmeyen kuyudan su içer misin? Dereyi görmeden paçaları sıvar mısın?Soğancı paşa gibi kasaptaki ete soğan doğramaz mısın?Yoksa öbürü gibi;en ilkel örgüt ve anlayışının en özlü ifadesi olarak   tak-şak mısın?Tak dediklerini,şak yapar mısın?Bu kadar kurnazın, uyanığın olduğu yerde bunları yapan yoktur!Cevap hayır...Peki neden yapılıyor?Neden tekrardan yapılmaya çalışılıyor? Diğerlerinin de yapması bekleniyor? Sorgulamayı bırak!Doğa bilimsel sorgulayamayan,yani diyalektik ve tarihsel materyalizm dünya görüşü olmayanla yola çıkar mısın?Helâya bile gidilmez dediklerinle başka yollara gidersin belki,lakin doğru devrimci bi... Read more

YARATIKLAR VE YARATICISI

YARATIKLAR VE YARATICISI

  "İrlanda tarihi, bize, bir ulusun başka bir ulusu boyunduruk altına almasının ne büyük bir felaket olduğunu gösterir. İngilizlerin bütün kötülüklerinin kökeni İrlanda'ya varır."  F.ENGELS Çok sonradan var edilen bir şeyi, öyle olmamasına rağmen, ezelden beridir varmış gibi gösterip,  onu fanatikçe savunmak psikolojik bir rahatsızlık olsa gerek. Ulusalcıların yaptığı işte tam da budur.  Ulusun ezelden beri var olduğu gerçekliğine kendilerini inandırmaları. Oysa gerçeklik diye inandıkları,  düştükleri dipsiz karanlık kuyudan başlarını kaldırıp aydınlığı görememeleri gerçeğidir.  Sanayi toplumu öncesinde ulusların ve ulusçuluğun varlıklarının esamesi bile okunmamaktadır.  Aydınlanma ışığında  cereyan eden Fransız İhtilalini takiben burjuva sınıfının kilise ve aristokrasi karşısında iktidarını ilan etmesi sonrasında  gerçekleşen Sanayi Devrimi ile birlikte, sanayi toplumunun belli bir evresinde, sanayileşmenin pazar yaratma ihtiyaçları doğrultusunda ortaya ... Read more

UĞURLAR OLSUN FİDEL.

UĞURLAR OLSUN FİDEL.

Devrimci deney birikiminin önemli bir aşamasının somutlandığı üyesini yıldızlara uğurladık.Böylesi bir ölüm olayında bile kendilerini ispatlamak dışında bir kaygu taşımayan absürt saldırıları okumak zorunda kaldık.Bizlerin devrimci düşünceyi geliştirebilme,deney birikimleri üzerinde yükseltme doğrultusundaki eleştirilerimizin nasıl yanlış anlaşılabileceğini ve kullanılacağınıda bir kez daha bu vesile ile gördük.Bu bağlamda yazı eleştirel yönleri,absürt saldırıların anlamsızlığı noktasından ele alma çabası olacaktır. Herşeyden önce farklı bir dünya görüşünü açığa veren noktadan başlayalım. Ampirik(görgücü) yaklaşımlarla bilinmezciliği geliştirme çabaları abesliği hala bu olay vesile edilerek sürdürülmektedir.’’Bilim krizde’’ile birilerince başlatılan süreç,’’bilim mutlak ve tek doğruya karşıdır vs. vs.’’teraneleriyle ‘’hiç bir şey bilinemez’’e doğru geliştirilmeye çalışılmaktadır. Elbette algılarımız gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı.Bilim müsbettir. Gerçeği bilmek içindir.Yaşamın... Read more

Ortadoğu ve AKP

Ortadoğu ve AKP

    Türkiye önünde büyük sorunlarla yeni anayasa  büyük bir ihtimalle Nisan'da gerçekleşecek.Başkanlık sistemi referandumuna gitmeyi tasarlıyor. Bu anlamda orta doğu  Erdoğan ve AKP'nin bu güne kadar geldiği durumu bir daha hatırlatmakta fayda var.   Emperyalizm, Ortadoğu ve Türkiye başlıkları söz konusu olduğunda istikrardan anlaşılması gereken emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının güvenceye alınmış olmasıdır. Türkiye ve çevresine  bir şekil vermek isteyen ABD, her dönem temelde istikrarsızlığın, çatışmaların, darbelerin ve hükümet değişikliklerinin kaynağı olmuştur. Bu anlamda Amerika’nın bölgeye kendi arzusu dahilinde yön verme gayretleri Türkiye'nin tarihsel arka planda tatmin edilmemiş imparatorluk hayalleriyle de (Osmanlı) örtüşmektedir. Ortadoğu bölgesinin değişim ve uyum sürecinin tarihsel gelişimi ve sürekliliği vasıtasıyla ulusal güvenlik, dış politika, savunma stratejileri, demokrasi ve sıkça duyduğumuz daha bir çok‘‘masum‘‘kavramın gerçekte neleri ifade ettiklerini, ha... Read more

KİRLİ SAVAŞINIZI KINIYORUZ.

KİRLİ SAVAŞINIZI KINIYORUZ.

Dünya görüşü düşmanıyla aynılaşarak zaliminin zulmüne taş çıkartacak bir yarışta olanların  adaletlerinden, hukuklarından,haklarından ve getirecekleri özgürlükten bahsedilemez.Doğal seleksiyonundan bahsedilebilir. Devrimci siyaseti kapitalist ticaret haline getirmeye çalışıp ezilen ulusun milliyetciliğini makul göstermeye çabalayanlar da ezen ulusun miliyetcileri kadar sorumludur.Milliyetcilik ve ona paralel gelen şiddet nereden ve nasıl gelirse gelsin karşısında duramayıp,seninki benimki ilkelliğini sürdürenler de bu kirli savaşın sürmesinden sorumludur. Kahrolsun ırkcı,milliyetci kirli savaşınız.   Yaşasın halkların kardeşliği ve özgürlüğü. Read more

LAVOİSİER’İ ÖLDÜRMEK.

Hep haklı gerekçeler vardır.Bulunur.Hiç bir düşünce haklılığı ileri sürülmeden, gerekçeleri bulunmadan hayata geçirilemez.Lavoisier diğer bilimsel çalışmaları bir yana,kütlenin ve enerjinin sakınımı kanununa yaptığı katkılarla anılır. Heraklitos’dan sonra’’madde vardan yok yokatan var olmaz’’diyerek şu savunduğun devrimci düşüncenin diyalektik ve tarihsel materyalizmin gelişimine katkısı olan bilim adamı.Devrim tarafından giyotinle başı uçuruldu! Şu burjuva demokratik devrimi,cumhuriyet Fransa’sında.Bilim insanlarının af dilekçesine hakim:’’Cumhuriyetin bilim adamlarına ihtiyacı yoktur’’diye cevap verdi.Herkesin haklı gerekçeleri vardı ve var olacak!Sonuç değişmedi güç elinde olanlar haklılıklarını kulandılar!?HAKLILIK:SENİN İNSANLAR ALEMİNDE KENDİNE UYDURDUĞUN BİR YALAN DEĞİLDİR.DOĞABİLİMSEL ZORUNLULUKLARIN GELİŞİMİ YÖNÜNDE ÜRETİM VE KATKILARININ ADIDIR.BUNUN İÇİN İNSANLAR DÜNYA GÖRÜŞLERİ KADAR YER KAPLARLAR BU DÜNYADA.DOĞABİLİMSEL GELİŞİMİ ENGELLEMEYE KALKAN HİÇBİR HAREKET YA DA DEVR... Read more

KÖŞE (TAŞI-BAŞI)

KÖŞE (TAŞI-BAŞI)

Yenilgi dönemlerinin karekteristik özelliklerindendir.Düşünce karışıklıkları ve sapmaları.Geçmişte bırakılan boşlukların doldurulması sürecinde soru ve sorunlara cevaplar aranırken,yeni gelişenin soru ve sorunları karışır olaya. Olayın kendisi geçmiş-günümüz-gelecek sentezi olarak zaten karışıkken bir de karıştıranlar çıkar piyasaya! Sistem içi ve dışı diye saflaşma başlamıştır.Bir kesim geçmiş mücadelenin sertliğinden,yaşanılan travmadan sistem içine savrulur.Hiç bir şey açık ifade edilmez karıştırılır!Bir kısmı da doğrudan demokrasi denildikçe:Geçmiş örgüt anlayışı inkar ediliyor sanrısında,emir komuta zincirinin devamı arayışı,olmayanı o hayata geçirme’’anlayışındadır!’’ Politika günlük kaygılar ve görevler madrabazlığı değil,doğabilimsel doğruları savunma ve hayata geçirebilme mücadelesidir.PAZARLIĞI OLMAZ...Politika devleti yıkmayı savunmak değil yoketmeyi savunmaktır.Laikliği değil doğabilimlerini savunmaktır.Aşamayı değil sürecin çözümünü savunmaktır. Aşamayı geçmek zorunda oluş... Read more

GEÇMİŞ,GELECEK...

GEÇMİŞ,GELECEK...

Başlıkta BUGÜN yok!Üçün biri yok,İkilem var !?Üçü de olasaydı üçlem mi olurdu? Peki 12 Eylül’ü de eklesek !?’’Hasbelkader’’düşünen bir beyne sahip olmanın,hareket halindeki bir yaşamı anlama ve kavramasında hep sorun yaşanmıştır.Algılarımızın gerçeği ne kadar içerdiği,yansıttığı bir yana;insanlar aleminin bir sıfır noktası arayışı ve miladına kendini koyması’düşünce özürleri’ olarak belirginleşmiştir.İdealist dünya görüşlerinin sonucu “kişi için görmek istediği,görebildiği önemlidir’’sonucuna ulaşılmaları kaçınılmaz olmuştur. Görülmesi gerekenleri görmeme serbestisi,keyfiyeti insani erdem sayılmaya başlanmıştır.Hareket halindeki bir çelişkiler yumağındaki değişik unsurlar ve etkenlerin diyalektik bütünlüğü koparılmıştır.Bir atomun yapısındaki elektron,proton ve nötronlar vb.zıtlık mıdır?Bir denge durumu mudur?Kararlı ya da geçici veya sunni midir?Gidiş yönü nedir?’’Seçilen bir görüşü’’ispatlamak, haklılığını kanıtlamak için geçmişten kanıtlar bulmaya başlanıldımı çuvallama da başlamışt... Read more

‘’KAYIKÇI KAVGASI’’ nın DARBE RİTÜELİ

 ‘’KAYIKÇI KAVGASI’’ nın DARBE RİTÜELİ

 Kendi deyimleriyle önceleri ‘’Muhafazakâr Demokrat’’ sonraları ‘’Muhafazakâr Otoriter’’ AKP hükümeti Dünya darbeler tarihinde eşine az rastlanır bir süreç yarattı.Milli irade ve çoğunluk gücü kurgusu üzerinden ülke yönetmeye çalışan AKP iktidarı, kurulduğu günden bu güne kendisini oluşturan ittifakların ve uluslar arası sermayenin koşulsuz temsili üzerinden 14 yıldır ülkemizi yönetmeye çalışıyor. İçeride ve dışarıda uluslar arası sermayenin sözünden çıkmayan AKP, bir yandan da kendi çıkarları doğrultusunda örmeye çalışarak hem geçmiş referanslarına mesaj göndermeyi eksik etmeyip, hem de bölgesel politikalarda kendisini büyütüp besleyen uluslar arası sermayeye istikrarın bozulacağı,daha iyi bir alternatflerinin olmadığı vb. şantajlarıyla delikten süpürülmeyi geciktirmeye çabalamaktadır. Devamında ise kendi çıkarları oyununu sahada düzmenin peşinde olduğu süreçte mutlak iradesi çatırdamış, neredeyse elinden gider bir hal almıştı.Bir yanda sahte kabadayı görüntülerin ardından‘‘milli ir... Read more

1 MAYISA GİDERKEN.

1 MAYISA GİDERKEN.

ÜRETEN BİZİZ. YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ... 1 Mayısın emekçilerin sekiz saatlik iş gücünü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya'da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856'da sekiz saatlik iş günü lehinde gösteriler , toplantı ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte 1 günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu düşünce hızla benimsenerek Avustralya'dan diğer farklı ülkelere yayılmaya başladı. Avustralyalı emekçilerin ilk örneğini izleyen Amerikalı emekçiler oldu. 1880'li yıllar 14 -15 saate varan iş günleri, küçük çocukların çalıştırılması, işçiler; işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan despot bir sistem ile karşı karşıyaydılar. Tüm bunlar yaşanırken 1 Mayıs 1886'da Amerika işçi sendikaları, Konfederasyonları önderliğinde işçiler günde 12 saat haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Chicago'da gösterilere yarım milyon işçi katıldı. 4 işçi yasamını yitirdi. İşten atmala... Read more

Kızıldere devrimci yolumuzdur

Kızıldere devrimci yolumuzdur

30 Mart Kızıldre ,Kapitalizme,Emperyalizme,Faşizme karşı başlayan isyanın devrime dönüştüğü tarihtir. 30 Mart Kızıldere,devrimci iradenin,örgütü örgüt yapanların Türkiye devrim tarihine altın harflerle kazıldığı gündür. 30 Mart Kızıldere,yoldaşlığın,dayanışmanın,kararlılığın,devrimci eylem bilincinin ve biçiminin Anadolu topraklarına kanla yazıldığı zamandır. 30 Mart Kızıldere,siper yoldaşlarının,önderliğin ve sınıflar mücadelesinin hayat bulduğu yerdir. 30 Mart Kızıldere,bilinçtir,teoridir,pratiktir,eylemdir. 30 Mart Kızıldere,son sözün değil,ilk sözün kararlılıkla söylendiği ve devrimin mayalandığı topraktır. 30 Mart Kızıldere,tasfiyeciliği,reformizmi,her türden teslimiyeti ve konformizmi red ediştir. 30 Mart Kızıldere eğemenlere karşı emekçilerin direniş savaşının başladığı ve günümüze kadar örgütlendiği yaşamdır. 30 Mart Kızıldere Onlardır, Thkp/c dir, Devrimci Yoldur 30 Mart Kızıldere MAHİR ÇAYANDIR  Kızıldere Devrimci Yolumuzdur .1969 yılında Ankara'da yapılan ve Fikir... Read more

sesimizin ulaş'tığı heryerde YAŞIYOR..

sesimizin ulaş'tığı heryerde YAŞIYOR..

1947 yılında hacıbektaş’da doğdu. ilk ve orta öğreniminden sonra odtü’ye girdi ve burada devrimci düşüncelerle tanıştı. dev-genç’in oluşumunda etkin bir biçimde yer aldı. fkf ve tip içinde çalıştı. 1970 sonlarında mahir çayan ile birlikte thkp-c’nin kurulması çalışmalarında yer aldı. thkp-c’nin ilk silahlı eylemlerinde yer aldı. mayıs 1971 yılında denizler’in idamını engellemek için israil başkonsolosu efrain elrom’un kaçırılmasında görev aldı. idamı engellemek için öne sürülen talepler kabul edilmeyince elrom öldürüldü. bunun üzerine başlatılan “balyoz harekatı” sırasında esir düşen bardakçı, kasım 1971’de askeri hapishanesinden firar eden beş devrimciden biriydi. 19 şubat 1972 günü arnavutköy’de kaldığı ev devlet güçlerince kuşatıldı ve  son kurşununa kadar savaşarak sabaha karşı irade ve  kararlılığını miras bırakarak ölümsüzleşti. Read more

ANLAMSIZLIK KANIKSAMA

Düşünen bir beyne sahip olduğundan beri,insanlar aleminin kendi dışındaki hareket halindeki maddeyle ilişkisi ve gelişimi kavraması  kendine hep sorun olarak kalmıştır.‘‘Maddede hareketin yürüyen cemiyetin…..‘‘ kavranmasıdır hikayemiz !Özü hareket ve değişim olan bir gelişimde:Hem kendinin hem dışındaki maddenin sürekli değişimi zor bir kavrama sürecini başlatmıştır…İlk elden dışımızdaki gerçek de denilen hareketli maddeyle ilgili algılarımızın bilgilerimizin yaşadığımız ortam tarfından koşullandırması ile oluşabilmesi,doğru algılamayı sağlayıp sağlayamadığımız sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bizdeki ve doğadaki sürekli hareket hali özne olarak insanı merkezine koyan aklı evellere gerçek algısının ve denilenlerin de sürekli  değiştiği görünümünü verebilmektedir! Algılarımız,düşünce ve ideolijilerimiz dışımızdaki maddenin beynimizde oluşan yansımalarımıdır? Yoksa hem dışımızdaki gerçekliğin,hem de bizim içerisinde bulunduğumuz gerçeklerin ortak yansıması sonucumudur?Ya da dışımızdaki ger... Read more

Hakikatin Işığından Olgular Çıkarmak

Hakikatin Işığından Olgular Çıkarmak

Ya Da Olgulardan Hakikatlere Varmak Türkiye‘de uzun yıllardır bir hayalet dolaşıyor. Adına Devrimci Yol dediğimiz, hangi taşın altına baksanız bir muhatabını bulduğumuz, lakin ne olduğu ve ne dediğine dair; kendini tartışmanın içinde addetsin ya da etmesin her kesimde farklı çağrışımlar yaratan bir hayalet... Olaya nereden bakarsak bakalım bugün Devrimci Yol hareketinin “kim”liği bir muammaya dönüşmüş durumda. Bu bağlamda THKP-C, Devrimci Gençlik, Devrimci Yol ve bugünün Devrimci Yol'cularına varan geleneği doğru algılamak, bugün gelenek adına içerisinde bulunduğumuz sürecin karmaşasını çözümlemek ve tarihsel arka planını böylesi bir eksen üzerinden yürütme iddiasında olan bir politik faaliyetin, üzerine oturacağı kavramsal çerçeveyi belirlemek devrimci bir görev olarak karşımızda duruyor. Aksi taktirde yapılacak her hamle, ya gerçeğin yönlendiriciliğinden uzak geçmişin üzerini örtmeye dönük pragmatik yaklaşımlara neden olacak ya da dogmatizmin batağında sonlanacak mecralara yelken a... Read more

Özgürlük Sürecinin Gelişimi

Özgürlük Sürecinin Gelişimi

(Bu yazı "Hakikatin Işığından Olgular Çıkarmak, Ya Da Olgulardan Hakikatlere Varmak" başlıklı yazının devamı niteliğindedir) Yukarıda saydığımız tüm gelişmelere karşın devrimci mücadeleyi yükseltmenin örgütlü ve militan bir mücadele hattıyla mümkün olduğunu söyleyenlerde vardı. Devrimci Gençlik ve Özgürlük süreçleri, böylesi bir iddia ile yola koyulanların sesi oldu. Ülkenin içinde bulunduğu süreci ve bu sürece karşı geliştirilecek, mücadele çizgisini ortaya koymaya yönelik bir broşür dizisinden, sonra Devrimci Gençlik hemen ardından da Özgürlük Dergisi yayın hayatına başladı. Devrimci Yol hareketinin maddi manevi her türlü değerinin tüketildiği, hareketin icazet sınırlarına çekildiği, eklektik ve legal platformlarda birilerinin Devrimci Yol’u pazarlık konusu yaptığı bir dönemde, Mahir’ in devrimci cüreti ile sokaklarda, üniversitelerde, düzen dışı ve düzen karşıtı bir hareket yükseliyordu. *** İçinden geçilen süreçte (90’lı yıllar) her ne kadar dünya da sol adına bir karşı devrim r... Read more

DEVRİMCİLER RÜZGÂR YARATANLARDIR

DEVRİMCİLER RÜZGÂR YARATANLARDIR

Türkiye devrimci hareketi oldukça uzun bir süredir adeta narkoza alınmış durumda. Tabi ki devrimin emekçiliğini yapan devrimcilerin varlığı sınırlı sayıda da olsa mevcut.  Lakin dünya ve ülke konjonktürü ile devrimin görevleri arasında kurulan bağlantı ve devrimcilerin bu kompozisyondaki yeri bizler açısından böylesi bir tespiti zorunlu kılıyor. ülkenin devrimcilere en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlarda geliştirdiğimiz toplumsal pratik son derece yetersiz. Elbette mesele sadece geliştirilen yetersiz pratikle de sınırlı değil ideolojik karmaşanın vardığı nokta ve bunun üzerine devrimcilik algısına yönelik niteliksel düşüklüğü de hesaba kattığımızda karşımıza çıkan manzaranın iç açıcı olmadığını görüyoruz. Türkiye gibi krizlerin olağanlaştığı, politik gündemin sıklıkla değiştiği, bir kriz durumunu atlatmadan diğerinin başladığı bir ülkede, devrimcilerde her kriz sonrası esen rüzgârların etkisiyle bir taraftan diğerine doğru savruldular. Bu savrulma halleri üzerine birçok değerlendirme yap... Read more

EMPERYALİST FAŞİST ABLUKAYA KARŞI 1 MAYIS'TA ALANLARA

Dünyada 1 Mayıs Sınıflı toplumun ortaya çıkışıyla beraber insanlık tarihine iki olgu damgasını vurdu: Sömürme ve sömürülme.  Marks’ın dediği gibi; özel mülkiyet yapısının ortaya çıkmasıyla birlikte, en genel biçimde bu iki kavram ve pratikte kendini ifade eden “sınıflar mücadelesi tarihin motoru” oldu.  Bilindiği gibi sınıflı bütün ekonomik-toplumsal formasyonlarda, hep bir ezilen ve ezen oldu. Direnişlerini geçmişin her anında gösteren ezilenler için zafer, tarihin hiç bir döneminde günümüzdeki kadar zorunlu olmadı. Son iki yüzyılda; sömürenin, sömürülenin ve bunu ortaya çıkaran ekonomik eşitsizliklerin olmadığı bir dünyaya yaklaşıldığı kadar yaklaşılamadı.  Ezilenler, ilk defa 1871 Paris Komünü’yle kendi geleceklerini ve yaşamlarını 72 günlüğüne de olsa yarattılar. Bu yaratının yaydığı mücadele dalgası daha sonra o büyük 1 Mayıs 1886 Haymarket Olayı’nda vücut buldu. Evet! 1800’lü yıllarda, kapitalizmin çılgınlaştığı, sınır ve insanlık tanımadığı, çocukları bile 12 saatten fazla çalış... Read more

SİVAS KATLİAMI'NIN HATIRLATTIKLARI

Seçim gündemi ile yaratılmış beklentiler yerini yavaş yavaş faşizm gerçeğiyle yüzleşmeye bırakırken, faşizmin farklı görünümlerde ama illede katliamlarla arz-ı endam ettiği ülkemizde Sivas Katliamı da bu gerçekliğin önemli bir sivrilme noktası olarak hatırlanmaya devam ediyor. *** Tüm yeni sömürge ülkelerde olduğu gibi ülkemiz sürekli olarak ekonomik ve siyasal krizlere gebedir. Bu nedenledir ki devletin toplumsal muhalefete olan tahammülü asgari seviyededir. Kısa bir yakın tarih okumasının da göstereceği üzere, neredeyse her hükümet döneminde sistem, kendi “istikrar”arayışı içerisinde irili ufaklı benzer katliamları kurgulayıp hayata geçirirken, her katliam bir sonraki dönemin yıkıcılığını gösteren bir öncü deprem görevi görmüştür. Nitekim Sivas katliamı da yükselen Kürt hareketini ve sol muhalefeti hedef alan bir dizi  kıyımı öncellemiştir. Gözaltında kayıpların, köy boşaltmaların kalıcı etkileri hala gündemimizdedir. Burada özellikle vurgu yapmak gereklidir ki bu kıyımlar hangi p... Read more

ÖZGÜRLÜK SEÇİMLERDE DEĞİL, SOKAKLARDADIR!

Türkiye kamuoyu bir süredir 12 Haziranda gerçekleştirilecek olan seçim atmosferinin içine girmiş  durumda iken burjuva siyaseti ve burjuva medyası siyasal konjonktürü 12 Haziran seçimleri ekseninde tartışıyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu konjonktürde Türkiye halklarının sorunları ve bu sorunların çözümleri için sandık ve parlamento adres gösterilerek halk kitleleri yıllardır olduğu gibi yine oyalanıyor. Sonuçları aşağı yukarı belli olan bu seçime oldukça kısa bir süre kalmışken yeni anayasa, işsizlik, Kürt sorunu gibi konular seçimin başlıca argümanları olarak öne çıkıyor. Biz burada sayılan sorunlara ve halklarımızın diğer sorunlarına seçimlerin ve parlamentonun ne kadar çözüm üretebileceğini ve belirleyici olduğunu tartışacağız. Seçim Yaklaşırken... öncelikle belirtmemiz gerekiyor ki parlamentodaki milletvekili sayılarının ya da seçimde kullanılan oyların dağılımının ülke siyasetinde ve uygulanacak ekonomi-politik programlarda belirleyici etken olmadığı ortadadır. Türkiyeki reji... Read more

UNUTULMAMALI; DEMOKRASİ MÜCADELESİNİ, FAŞİZME KARŞI YAPIYORU…

Başbakan Erdoğan'ın Kayıp yakınları ile yaptığı görüşme basında ve kamuoyunda geniş yer buldu. "Kayıp yakınları adına görüşmeye Fehmi Tosun'un eşi Hanım Tosun, Hüseyin Taşkaya'nın kızı Serpil Taşkaya, Abdurrahman Coşkun'un annesi Hediye Coşkun, Murat Yıldız'ın annesi Hanife Yıldız, Tolga Baykal Ceylan'ın annesi Kadriye Ceylan, Hayrettin Eren'in annesi Elmas Eren, Cemil Kırbayır'ın annesi Berfo Kırbayır, Nurettin Yedigöl'ün annesi Beycan Yedigül, Hasan Ocak'ın ağabeyi Hüseyin Ocak, Rıdvan Karakoç'un ağabeyi Hasan Karakoç, İsmail Şahin'in eşi Kiraz Şahin ve Kasım Alpsoy'un eşi Erdoğan Alpsoy katıldı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın davetiyle Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde gerçekleşen görüşmeye, 12 kayıp yakını ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Abdülbaki Boğa ve Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon'dan Arcan katıldı. Erdoğan'ın yanında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekilleri Ayşenur Bahçekapılı ve Güldal Akşit ile iki danışmanı vardı. Yarım saat yapılması pl... Read more

MARAŞ'TAN YANSIYANLARIN IŞIĞINDA KONTRGERİLLA VE FAŞİZME KAR…

12 Eylüle giden süreçte bir mihenk taşı olan Maraş Katliamının üstünden 32 yıl geçti fakat olay hala aydınlatılmadı. ülkemizin demokrasi havarisi AKP hükümeti “demokratik açılım”kapsamında giriştiği çalışmalarda kendi alevilerini yaratma projesini sürdürürken, Maraş katliamının faşist tetikçilerinden ökkeş Kerger (Şendiller)'i Alevi çalıştayına davet etmektende geri kalmayarak nasıl bir açılımı hedeflediğini göstermiş oldu. Katliamın 32. yıldönümde yeni bir katliamın provası Maraşta tekrarlarınırken ökkeş Şendiller komutan edasıyla balkonundan olayları takip ediyordu. Maraş Katliamı devlet tarihimizde sıkça gördüğümüz kontrgerilla operasyonlarının en kanlılarından olmakla birlikte 12 Eylül'e giden süreçte oldukça kritik bir yerde durmaktadır. Katliamın hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş ve darbe uygulamaları darbeden önce yürürlüğe sokulmuştur. Maraş Katliamından yıllar sonra, olaya yaklaşımda hala bir körlük söz konusu. Kimi siyasi yapılar meseleyi yalnızca görünen yüzü... Read more

YAKLAŞAN PROVAKASYON SÜRECİ VE SEÇİMLER

YENİ REJİM KRİZİ VE REEL POLİTİĞİN KAVRANIŞINDAKİ SORUNLAR Türkiye sosyalist hareketi reel politik değerlendirmeler konusunda tarihinin en büyük tutukluk halini yaşamakta. Bir çok konuda değerli çalışmalar yapılmasına rağmen reel politik, yanlış bir yöntemsel krizin etkisiyle bir türlü anlaşılamamakta. Yaşanan rejim krizinin ısrarla parlemento marifetiyle hükümet olmuş bir siyasal parti (AKP) ile dini bir cemaatin (Gülen Cemaati) çatışması olarak düşünülmekte. Denilebilir ki sosyalist hareket rejimin yapısından bağımsız bir şekilde görünür aktörler üzerinden değerlendirme yapmayı hiçbir zaman bu kadar öne çıkarmamıştı. Hal böyleyken yaşanan gerilimin doğru okunması bugüne kadar AKP hükümeti ile alakalı yapılan yanlış değerlendirmeler de göz önüne alındığında oldukça önemli bir hal alıyor. Oysa olan bitene dikkatli gözler ile bakıldığında, aktörler yeni görünse de uygulama oldukça tanıdıktır. Yeni sömürge bir ülke olan Türkiye'de hükümetler istenilen güzergâhın dışına çıkmaya başladığ... Read more

KIZILDERE'NİN DEVRİMCİ DEĞERİ

Bu yıl 30 Mart'ta On'ları anarken, ekonomik krizin etkilerinden Tekel İşçileri'nin destansı direnişine, Ergenekon operasyonları dolayımıyla yeniden hatıladığımız kontrgerilla katliamlarına varıncaya kadar oldukça yoğun bir gündemi geride bırakıyoruz. Bu yoğun gündem, devrim mücadelesinin karmaşıklığı düşünüldüğünde çok küçük bir düzeyde dahi olsa devrimci harekete bir ivme kazandırıyor. öte yandan, Marksizmin argümanlarına yönelik, geçtiğimiz 20 yıl boyunca yürütülen sistemli ideolojik saldırıların, yaşanan küresel mali kriz ve ardından kapitalizme karşı geliştirilen muhalefet sonrasında eski gücünü de yitirdiğini söyleyebiliriz. Artık tartışmamız "sosyalizmin sona eren bir tarihsel dönemi" değil kapitalizmin sona eren bir tarihsel dönemidir. Savunmada olması gereken kapitalizmdir. Ne var ki çizmiş olduğumuz bu görece olumlu tabloya rağmen, sınıflar mücadelesini bir üst aşamaya sıçratacak ve Türkiye halklarının umudu olacak proletarya partisinin varlığından söz etmemiz mümkün değil. E... Read more

ARTIK DAHA GÜÇLÜYÜZ

Bizler; “Yaşam ve özgürlük Dergileri”okurları olarak tarihsel, sosyal, siyasal ve sınıfsal bir görev olarak önümüzde duran, birlikte olma ve omuz omuza mücadele geleneğini yaratmak, ezberleri bozmak ve tarihsel sorumluluklarımızı paylaşabilmek için; “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ”şiarıyla Yol'a çıktık. Ezberi; önce kendi yaşamımızda bozmamız gerektiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunun için bizi kuşatan, teslim almaya çalışan sisteme, tasfiyeciliğe ve oportünizme karşı Devrimci Yol'umuzun yarattığı tüm değerleri rehber alarak Devrimci Yolda özgürlük Dergisi'ni beraber ve daha güçlü bir şekilde çıkarmaya karar verdik. Yaratılacak teorik ve pratik sürecin değerlerini bilince çıkarıp, sorumlu ve üretken bir çizgide Devrim ve Sosyalizm mücadelesini sürdüreceğiz. Türkiye emekçi halklarının kurtuluşu dışında hiçbir karşılık beklemeden tüm varlığımızı sunmaya ve düşüncelerimizi hayata geçirmeye hazır olduğumuzu, Devrimci bir duruş ve sorumluluk olarak dosta düşmana bildirmeyi anlamlı bulmaktayız. B... Read more

SİVAS KATLİAMININ YILDÖNÜMÜNDE FAŞİZME KARŞI MÜCADELENİN GÜN…

Türkiye'nin en temel özelliklerinden biri, siyasal alanda da iktisadi devrelere benzer dalgalanmaların, iniş ve çıkışların kendisini sistematik bir biçimde tekrarlamasıdır. Krizler sanki Türkiye'deki sistemin doğal işleyişinin ayrılmaz bir parçası gibidir. çünkü sistem yada rejim olağan hükmetme yetenekleri bakımından çok zayıf ve adeta kriz olmasa bile, yapay krizleri doğurtacak bir eğilimdedir. Bunun birinci nedeni ise siyasal rejimin, altındaki toplumsal yapı ile bir türlü örtüşmüyor olmasıdır. Dolayısıyla, periyodik olarak sistem, muhaliflerini, karşıtlarını, kendisi için oluşabilecek tüm potansiyel "düşmanları" tasfiye ederek ayakta durmaktadır. Durumu bu böyle bir eksende değerlendirdiğimizde her kıyım, yeni bir dönemin habercisi oluyor. Kanlı Pazar 12 Mart darbesini önceliyordu. Maraş Katliamı 12 Eylül'ün ülke çapındaki daha geniş kapsamlı tinsel ve bedensel kıyımın habercisi idi. Sivas katliamı ise o dönemde gelişen sol muhalefete ve Kürt hareketine karşı halkımızı birbirine d... Read more

BİZİM UMUTLARIMIZ SİZİN SANDIKLARINIZA SIĞMAZ

Ülke tarihi açısından milat olarak değerlendirilen 12 Eylül 1980, faşist bir darbe ve sonrasında bu darbenin palazlandırdığı faşist bir rejimin 30 yıl sürmesine neden olan kara bir gün olarak tarihe geçti. 12 Eylül 2010 bu faşist darbenin 30.yıldönümü olacak. AKP hükümeti kendi Anayasasının oylanmasını tam da bu tarihe denk getirerek, 30.yılda "darbenin karanlığından demokrasinin aydınlığına" geçişin kahramanı olarak(!), salya sümük destekli bir EVET kampanyasının startını verdi. Aslında ülke siyasal gündeminde uzunca bir dönemdir bulunan Anayasa değişikliğine dair tartışmalar, 12 Eylül'de yapılacak referandum oylamasına kilitlenmiş durumda. çeşitli siyasal çevreler referandum ile ilgili olarak fikir beyan ederken, toplum 82 Anayasası ile AKP hükümetinin hazırlamış olduğu Anayasa arasında tercihe zorlanıyor. Burjuva siyasal aklının Anayasayı çoğunluğun onayladığı bir sözleşme olarak tarifliyor olması, bu referandum sürecini ya da Anayasa değişikliğini bir kat daha önemli kılıyor. Bunu... Read more

DEVRİMCİ SİYASETTE POLİTİK ETİK YA DA BİR BİRLİK NEDEN BİTTİ

Türkiye oligarşisinin yaşadığı politik krizin tırmandığı şu günlerde AKP hükümetinin uyguladığı politikaların boy hedefi haline getirilen emekçi kesimler, siyasal sürecin yaşadığı tüm altüst oluşlara rağmen emeği yeniden gündemin üst sıralarına taşımayı başarmışlardır. Toplumsal süreçte, emekçilerin siyasallaşma eğilimlerinin arttığı gözlenirken, muhalif kesimlerin, siyasal ortama denk düşen politikalar geliştirebildikleri veya izleyebildikleri ölçüde daha etkili olabilme şansını yakalayacağı ortadadır. Tekel işçilerinin direnişiyle kristalize olan emekçi hareketin, sol kesimlerin gözlerinin önünde arzı endam etmesiyle de bir dönemin moda haline gelmiş değerlerinin, diğer bir deyişle liberal demokrasi anlayışlarının yerinden edilerek devrimci hareketin gündemi yeniden emek eksenine çekilmektedir. Gelişmekte olan bu potansiyelin yanında,  yenilgi atmosferinden doğan ve uzun süredir süregelen sol kadrolardaki politik-etik anlayışın, bu atmosferin tam orta yerinde olması, her türlü olu... Read more

Takvimdeki bir siyah yaprak: 28 ŞUBAT

Takvimlerden bir 28 Şubat yaprağını daha kopardık. Aradan 13 sene geçtikten sonra bile hala ne olduğuna dair bir anlam kargaşası sürüyor. Öyle ya 28 Şubat'ın mümessilleri onun 1000 yıl süreceğini söylemişlerdi. Zihinlerde yarattığı kargaşa açısından da öyle olsa gerek... 27 Mayıs darbesinin açtığı yolda (Sol cenahta pek sevilse de darbeleri "meşru" bir çerçeveye oturtan 27 Mayıs'tır) peşpeşe gerçekleşen darbelerle birlikte ordu Türkiye'de siyasi arenanın en belirgin öznesi haline geldi. Ancak 28 Şubat alışılagelenin dışında yönetime "direkt" el konulmaması ve bizatihi askerlerden kurulu hükümetler oluşturmaması gibi nedenlerle diğer darbelerden ayrılıyor.  Öte yandan görünüm olarak farklı görünse de diğer darbelerle çok güçlü bir ortak yanı var: EMPERYALİZM Ülkemizde sömürge tipi faşizmin (ister açık isterse gizli icrası olsun) gereği ordunun emperyalist çıkarlar açısından varlığı ve etkinliği çok ciddi bir öneme haizdir. Özellikle bir iç savaşa göre dizayn edilmiş yapısını hiç gizle... Read more

Devrimci Olmak Örgütlü Olmak Gerçeği Kavramak!...

Devrimci Olmak Örgütlü Olmak Gerçeği Kavramak!...

İçinde geçmekte olduğumuz süreç devrimci olarak kalmanın buz üzerinde dans etmek anlamına geldiğini ortaya koyuyor.(günümüzde devrimciliğin kriterleri değişti ve sistem içi siyasa konumlanışlar, ya da ideolojik politik hedefleri ne olursa olsun kendisinden daha güçlü görünen bazı siyasal odaklara entegre olmak gibi) Çünkü devrimci olmak ve ayakta kalmak, devrimci iradenin özünde kavranması sürecinin doğru olarak algılanması ve gerçeğin algılanmasını zorunlu ve gerekli kılıyor. Çünkü devrimcinin işi, bugün büyük yalanlarla mücadele etmek ve gerçeği olduğu gibi söylemek ' geçmişinin değerlendirilmesi bugünün kavranması  emperyalizme karşı bağımsızlık faşizme karşı demokrasi mücadelesinde bağımsız siyasal bir hareket olarak örgütlü iradi bir güç olarak kendisini konumlandırması, Bu, aynı zamanda bilgisizliğe, güçsüzlüğe ve korkaklığa karşı açılan savaş demektir. Kuşkusuz gerçek, rakamlardan ve olgulardan ibaret değildir. Mantıksal kesinlik veya nesnel doğruluk tanımı gerçeği anlatmaz. Ger... Read more

Şiddetlenen Siyasi Bulantının Resmi

1. AKP'NİN DERİNLEŞEN YÖNETME KRİZİ Ortadoğu'da yaşanan sürecin Suriye üzerinden Türkiye sınırına dayanması, PKK'nin "devrimci halk savaşı" seçeneğini gündeme getirmesiyle savaşın seviyesini yükseltmesi ve ÖYM'lerin kaldırılmasıyla birlikte Ergenekon türevi davalar konusunda yaşanan tartışmalar Türkiye'de yönetim krizinin derinleştiğinin ve daha da derinleşeceğinin göstergeleri olarak karşımızda duruyor. Saydığımız başlıkların her biri başlı başına birer tartışma konusu olmakla beraber biz burada yönetilemeyen krizlerden ziyade 7 Şubat'ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılmasıyla görünürlüğe kavuşan yönetim krizinin kendisini ve oligarşinin iktidarı paylaşmada düştüğü anlaşmazlıkları irdeleyeceğiz. 7 Şubat krizinin hemen ardından oligarşinin vizyonunda raks eden iki önemli örgütlenme ve bu örgütlenmelerin ittifakının akıbetine dair beklentiler ülke siyasasını ele geçirmişti. Sorunun gösterilen yönü, otoriterleşme eğiliminde olan Erdoğan'ın, iktidarını yaklaşan Cumhurbaşkanlı... Read more

Ulaş Yaşıyor

Rasih Ulaş Bardakçı (1947, Nevşehir - 1972), THKP-C, FKF, TİP, Devrimci Gençlik gibi örgütlerde faaliyet gösteren devrimci militan. Hacıbektaş'da doğar, ilk ve orta öğreniminden sonra ODTü'ye girer ve burada ana hedeflerini "devrim" olarak belirleyen sol ideolojilerle tanışır, Sosyalizm'i benimser ve FKF ve TİP içinde yer alır. Dev-Genç'in oluşumunda etkin bir biçimde yer alır. 1970 sonlarında Mahir çayan'la birlikte THKP-C'nin kurulması çalışmalarında yer alır. THKP-C'nin ilk silahlı eylemlerine katılır. Mayıs 1971'de, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılmaları talebiyle İsrail Baş Konsolosu Ephraim Elrom'u Mahir çayan ile birlikte kaçırırlar. Taleplerinin yerine getirilmemesi üzerine Ephraim Elrom'u öldürürler. Başlatılan Balyoz Harekâtı sırasında yakalanır. 29 Kasım 1971'de Maltepe Cezaevinden THKP-C'den Mahir çayan,Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz ile THKO'dan Cihan Alptekin ve ömer Ayna , kazılan tünelden çıkarak firar ederler. Kaçtıktan sonra İstanbul'da faaliyetlerini sürdür... Read more

Yolcu Yolunda Gerek

Yolcu Yolunda Gerek

Coğrafyamızda yaşanan yoğun günlerde;  emperyalizmin, kapitalizmin, oligarşinin, saldırılarının azgınca sürdüğü bu günlerde sizlere ulaşmanın tadıyla geleceği kurmak için kollarımızı iyice sıvadık. Merhaba dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar ve emekçi halklarımız. Daraltılan, kuşatılan ve vahşileştirilen bir yaşamın ortasında çürümeye terk edilmiş insanlar topluluğu olarak, kapitalizmin esareti altında kıvranıp durmaktayız. Bugün, bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız. Dünyanın dört bir tarafında kapitalist-emperyalist sistem insanlığı esir alıp kriz üstüne kriz yaşatmakta ve dünyamızı, coğrafyamızı, ülkemizi bir cehennem haline dönüştürmektedir. Sonu belli olmayan bir karanlığa doğru sürükleniyor insanlık. Gemi batıyor, insanlık batıyor. Bu gidişe bir dur demek gerekiyor. Biliyoruz ki birçok insan bu çürümeye, yozlaşmaya, adaletsizliğe, yok oluşa ve insanlık krizine karşı mücadele ediyor. Bizler de yaşananlardan memnuniyetsiz olanlar olarak yaşananlardan memnun olmayanların sesi ve ey... Read more