Özgürlük

GELİYORUZ ZİNCİRLERİ KIRA KIRA HEY



Son 10 sene boyunca yolsuzluklardan, hukuksuzluktan ve yalanlardan bıkan halkın muhalif kesimi adalet için yalnızca bir unvanın, yalnızca bir partinin ya da yalnızca bir liderin peşinden gitmiyor. Halkın muhalif kesimi bir cesaretin, bir başkaldırının ve de bir isyanın peşinden gidiyor.



Adalet Yürüyüşü'nün 20. gününde Özgürlük  adına 40 bin kişiyle yürüdük. Kelimelerin kifayetsizliğinde söyleyebileceğimiz: Muhteşem. Her geçen gün yürüyüşe katılan sayısı çığ gibi büyüyor. Ve tüyleri diken diken eden bir heyecan dalgası etrafı kaplıyor.



Sadece yürüyüşe katılanlar değil, insanlar evlerinin, apartmanlarının pencerelerinden sarkarak, sokaklara ve yollara çıkarak sesleri olan yürüyüşçülere büyük bir coşku ile "Artık Yeter!" dercesine destek veriyorlar.



Her şey o kadar doğal seyrinde gelişiyor ki. Ne büyük bir organizasyona, ne de dehşet bir örgütlenmeye ihtiyaç var. Yürüyüşe katılanlar aşırı politikleşmiş insanlar değiller. Onlar mahallemizden amcalar teyzeler, ablalar abiler, babalar analar ve de çocuklar...



Adalet Yürüyüşü'nün Gezi Parkı'ndan, heyecan anlamında değil, tek bir farkı var: Artık insanlar korkmuyorlar. Bütün korkulardan sıyrılmışlar ve bu ülke ve bu vatan için mücadele etmeye kararlılar. Hatta tam aksine, artık polis ve devlet korkuyor. 



Burada önemli olan bir nokta var: Sosyalist Sol içindeki hangi görüşten ya da hangi kesimden olursa olsun insanların bütün eleştirileri bir kenara bırakıp, bu yürüyüşe destek vermeleri gerektiğidir. Bu önemli tarihi olayın içinde yer almalıdır. Unutulmamalı ki yürüyen insanlar adalet, huzur, güven içinde modern, çağdaş, laik bir ülkede yaşamak istedikleri için mücadele ediyorlar. Bu insanları da kendilerine enjekte edilen gerici milliyetçilik virüsünden bir tek sosyalist sol kurtarabilir. Ve bizler bu insanlara gerçeği anlatmak için onlara yaklaşmalıyız. Onlarla yan yana ve omuz omuza ama onları da ürkütmeden beraber yürümeliyiz. Ateşin kıvılcımlarını özgürlük adına çakabiliriz. 



Bir diğer önemli nokta ise yürüyüşte Kürtlerin olmayışıdır. Eğer Kürtler bu yürüyüşe bazı haklı oldukları gerekçeleri sonraya erteleyerek katılırlarsa, bilmelidirler ki, gerici milliyetçiliği tarihe gömmeye Türklerle beraber zemin hazırlayacaklardır. Adalet yürüyüşü aynı zamanda bir kardeşlik yürüyüşüne dönüşecektir. 



Bir diktatörlüğe karşı Türkler ve Kürtler birleşmelidir. Bir diktatörlüğe karşı sosyalist sol ve sol birleşmelidir. Bir diktatörlüğe karşı işçiler birleşmelidir.Tüm ezilen halklar ve üretenler birleşmelidir.



Unutulmasın ki gerici milliyetçilik sadece Türklerin ve Kürtlerin sorunu değildir. Bu, bir burjuva medeniyeti sorunudur. Ve ancak bir araya gelebilirsek bu sorunu aşabiliriz.



Ve son söz diktatöre;



GELİYORUZ ZİNCİRLERİ KIRA KIRA HEY

ADALETİ ADIM ADIM KURA KURA HEY



GELİYORUZ ZİNCİRLERİ KIRA KIRA HEY

FAŞİSTLERİN KAFASINA VURA VURA HEY

 

 

Özgür Devrim

HOKKABAZLA MADRABAZ !

 

Şapkadan tavşan çıkarma hokkabazlığı, kendi sistemini dayatma madrabazlığına dönüştü. Peki, oyun bitti mi? Evet, artık hokkabazın yapacak bir numarası kalmadı! İnsanların şapkadan tavşan çıkarmayı seyretmeye tahammülü kalmadı. Buna rağmen, bazıları yeni oyunlar oynama peşinde. Yeniden yazılacak ve yenisi sahnelenecek oyunlar hiç şüphesiz ki. Ancak, artık hiç bir şey eskisi gibi olamayacak. Üstelik sadece şaibeli bir referandumun usulsüzlükleri değil, meşruluğunu yitirmiş bir iktidarın TOPAL ÖRDEK durumu da ortaya çıktı. Üstelik öyle atıp tutarak, boş teneke sesleriyle korkutulacak kimse de pek kalmadı. Ekonomi dibe vurdu. Satacak çok bir şey de kalmadı. Güvenilen ’’Arab'ın’’ parası? O da Amerika’nın kontrolünde! Aslında şu anda işleri bitik bir durumda can çekişiyorlar!? Can havliyle de içeridekileri baskı ve zulümle susturmak en iyi yaptıkları iş. Diğer bir deyişle, faşizm.

 

Her şey iyi güzel de, resmen "Hayır" çıksaydı, istifa mı edeceklerdi? Bu kadar zor ve madrabazlıkla çıkarabildikleri "Evet"le değiştirilmek istenilen kapsama uymuyor. Görüntü ve öz ile ortaya çıkan gayrı meşru durum birbirine uymadı! Her şey ortaya döküldü. Kanunsuzlukları bir yana bırakın meşruluğunu yitirmiş bir referandumla ve bu oy oranıyla, bu kanunlarla değiştirilmek istenen sistemin yürümesi mümkün değil. Aklı selimi olan anlar da, pişkinlik bunların mayasında var.

 

Zaten yasal olmayan koşullarda yapılan referandumun resmi olmayan şaibeli sonuçları, yavuz hırsız tavrıyla, "resmi" ağızdan ilan edilmeye başlandı. "Atı alan Üsküdar'ı geçti!’’ ve bunun gibi "iktidarın" her kesiminden gelen, ardı arkası kesilmeyen, argosu bol sokak ağzı açıklamalar. Kanun, meşruluk, geçerlilik, hak, adalet vb. kavramlar hak getire! Her zamanki pişkinlik. Boş teneke sesleri. Neden mi? Gayet açık;

 

*Büyük şehirlerde bu oy oranıyla kaybedenin ülke genelinde seçim kazanması dünyada görülmüş bir olay değil.

 

*Oyun oynanırken kural değiştirmek demek olan mühürsüz oyların kabulü, üstelik yurt dışı oylarda kabul edilmemişken, kanunsuzdur.

 

*Mühürsüz oy sayısı, 2,5 milyon oy, geçerli sayılırken; geçersiz sayılan oylar 1 milyon. Nasıl oluyor?(Geçersiz "Evet"ler geçerli; geçersiz "Hayır"lar geçersiz mi?)

 

*Hapishanelerde yer kalmamış, OHAL ile seçime gidiliyor ve buna rağmen "HAYIR" açık ara kazanıyor. Referandumdan "Hayır" çıkmışken oylar "ortadan ikiye ayrıldı" demek bile madrabaza hokkabaz demektir.

 

*İmzaladığın uluslar arası kanunların ihlali ve kendi koyduğun kanunların ihlali. Kendi koydukları kanunlar bile işlerini yaramayınca kolayca çiğneniyor.

 

"Bir bak! Referandum hangi şartlar altında yapılmakta. Devletin bütün imkanları iktidar partisi için seferber edilmekte, muhalif aykırı her ses susturulmak üzere baskı altında ya da hapiste. Parlamentoda bile millet vekilleri gözaltında, SEÇSİS sistemiyle sayılan oyların doğruluğu şüpheli, OHAL işte bu hal! Yetmedi, kendi memleketleri sanıp Avrupa’ya sardılar. Bu korku ve telaş niye? Evet çıkacağından eminsen bu ne? Üstelik "Hayır"cıların kazanabilme olanakları tamamen kısıtlanmış bir ortamda referandum yapmak isteniyor iken. Bunu kendilerine göre "haklı" nedenlerle yapmak istemeleri yetmiyor olacak ki, kendi dünyalarında tanrılarını karıştırıp vahiy geldi sanıyorlar. Mazlumdu zalim oldu. Hayaldi kabus oldu. "Ak"tı kara oldu. Bu şartlar altında bile "Hayır" çıkarsa anında istifa etmeliler. Ederler mi? Hayır. Bu dünya malı ve mevki hırsıyla etmezler. Gözlerini toprak doyuracak. Bu şartlar altında yapılan kanunsuz oylama baştan ilan ediyoruz, geçersizdir. Yasal değildir.’’(Alıntı Ak baba yazısı)

 

Hemen baştan belirtelim: "HAYIR" kazansaydı, yasal mı olacaktı? "Hayır" kanuni olmayacak, kim bilir yüzde kaç eksiltilmiş bir sonuç olacaktı. Lakin meşruluğunu kimse tartış(a)mayacaktı!

 

Peki baştan beri kanuni ve meşru olmadığını ilan ettiğimiz seçim esnası yolsuzluklarının ayyuka çıkmasının üzerine gidersek, bu bir çözüm getirecek mi? İnanca değil, gözle görülür ve elle tutulur gerçeklere dayanarak, ortaya çıkan kazanılmış bir "HAYIR"ın mücadelesinde olmak gerekmez mi? Evet, oyun çoğunlukla onların sahasında ve ekonomik demokratik mücadele dünyasında değil, lakin onların kurallarıyla oynanıyor. Tam anlamıyla iki farklı düzlem. Onlar bunu kabul eder mi? Kanun değişir mi? Kendi "inanıyoruz" dediklerine imanı olmayanlar adalete gelir mi? Bu onların sorunu! Bizimse mücadelemiz pratikteki görevlerimiz ile ilgili. Meşru olmayan, kendi kanunlarının ihlaline ve haksızlıklara karşı doğa bilimsel doğruları, özgürlüğümüzü, adaleti ve hakkımızı savunmak. Bu dünya görüşümüzle ilgilidir. Varlığımızın nedenidir.

 

"Protesto etsek de, zaten mızıkçılık yapıp, kullanılmayan oyu kendine bile sayıp, "bu kadar oy aldık ve kabul edildi" deyip işin içinden çıkacaklar. Normalde zaten "Hayır" çıkacağı belliydi. Kendi oyunlarında yenilmiş durumdalar.’’ (Alıntı Ak baba yazısı)

 

‘’Şimdi sen dünya dönüyor demek zorunluğu içindesin. Üstelik bunu  dünyalarında söyleme zorunda oluş zorluğunda olsan da. Engizisyonda yargılanma gibi olaylar onların dünyasının kuralları. Seninle ilgili değil ! Oturup hepsi birlikte dünya dönmüyor deseler, değişmeyecek olan bir durum .Sen söylemesen de dönecek, lakin birilerinin hatırlatması, insanlar aleminden çıkmalarını, Platonun mağarasından kurtulmalarını sağlaması gerekiyor. İşte bu durumlarda çoğunlukla kabak başına patlıyor. İsa gibi, Galileo gibi, Kızıldere gibi. Bunun için tekrarın olmuyor. Bunun için #HAYIR...Kendi dünyalarında hangi oyunların sonucu ne karar verirlerse versinler, gerçek değişmeyeceği için  # HAYIR...’’(Alıntı Ak baba yazısı)

Toplumsal muhalefetin "sol" tarafına doğru yaklaşınca: Kerameti kendinden menkuller kehanetlere başladılar. "Bir bok çıkmaz", "havanda su dövmek!". Ne çıkmasını beklerdin? Bir şey çıkıp çıkmayacağına göre yani çıkara göre, hakkın olandan vazgeçmek mi, beklentin? Belli ki ayrı dünyaların ve görüşlerinin savunucularıyız. Bir çelişkiler yumağında zıtların birliğinde en solunda olanın gelişecek yönlerini desteklemek, katkıda bulunmaktır, tavır. Bunun yerine, sizler gibi, olumsuzluklar yönündeki çıkarların hesabı tarafına mı ağırlık verelim? Çıkarlar ve haklar arası bir fark var mı? Ekonomik demokratik mücadele genelde onların sahasında oynanmak zorunda kalınılan bir alan, ’’pek bir sonuç çıkmaz!’’ demek ya da "en azından devrim olmaz!" demek... Ne yani, vazgeçelim, öyle mi?

 

Kimi aklı evvellerin derdi de, üzüm değil bağcı yemek! Kafayı formüllere takmış, siyaset sanıyor. İki şeyi birbirine karıştırıp bir sonuç beklemek kimyanın alanı sanırdık! CHP dokunulmazlıklara "Evet" dediğinde iş bitmişti!? Demeseydi, sanırsın hiç biri hapse girmeyecekti. Ne diyorsun, bunlarda numara bitiyor mu, be kardeşim? Olayı iyice karıştırma zamanı değil, fakat seninkiler kaçıncı kez anlaşıp kandırılırken, mağduru oynayıp kandırıldım diyenlere ne diyelim şimdi? Size müstahak, mı diyelim? Ya da, ceza evlerinde ölümler yaşanırken, temeli taliyi karıştırıp, kendimizi tatmin ile iştigal edip ve görmezden gelip siyaset yapıyoruz mu diyelim?

 

Rakamlar ortada. Kürtler mi daha çok oranda oy vermiş? Yok bunu diyen mi ...miş! "Durun bakalım, önce bir nefes alın! Birliğe en çok ihtiyaç olan, olumluların desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken bir dönemde! Hakkını aramasını bilmeyen konumundan bir kurtulalım!"

 

Görünen ve eldeki verilerle acele kararlar! Durun bakalım bildiklerimiz henüz gösterilmeye çalışılanlar.Görünen;göstermek istediklerinin dışında.Kanun dışı ve meşruiyetini yitirmiş,oldu bittiler. Yarınların neler getireceği yaşamın kendisi mücadele belirleyecek.Gelişimi tahlil etme verileri,doğabilimsel doğrular için verilen mücadelemizde gelişip birleşecek. Acele ettin mi bildiğini değil, inandığını konuşur ve çuvallarsın.

 

*Türkiye ezilen halklarının, hak etmedikleri biçimde yönetildikleri açığa çıkmıştır.

 

*Tüm Türk, Kürt vb. milliyetçiliğe karşı! Çıkarlarının teminatı haline getirdikleri, uydurdukları "tanrılarıyla" din tüccarlarına karşı! Eşitsizliğin giderek artığı ve güçlünün çıkarına işlediği "Rab bana, hep bana" sistemlerinin adaletsizliğine karşı! Yandaş iltiması iş ve çalışma madrabazlığına karşı! Giderek artan işsizliğe karşı! Göz boyama rakamlarının gerçekliği değiştiremediğini gözler önüne seren madrabazlığa bir tepki olmuştur.

 

Gelişimin değerlendirilmesi gereken önemli bir noktası da, alt yapıda düşüncenin metalaşması sonucu üst yapı ve moral değerlerde yarattığı dejenerasyondur. Piyasada ederinin konuşulabileceği insan tiplerinin ortalığı kaplamasıdır. En uçtan örnekleyelim. Bu memleket şunları da yaşadı ve unutmadı. Memleketini sevdiğinden, 17 yaşında 12 Mart döneminde direnişte Bereç işçilerini desteklerken ekip otosunda taranarak ayağını kaybeden Kirkos’ları, Garbis’leri, iki taraflı milliyetçiliğe karşı duran Hrant’ları. Öbür taraftan çıkar için düzenin danışmanı olan Mahçupyan’ları. Bu devlet, içerisinde yaşayan tüm insanların devleti olamadı belki, lakin onlar bu memleketin yani bu memleket bizlerin. Uzun laflara gerek kalmadı, boş teneke sesleri çıkararak ne korkutulacak, ne de kandırılacak insan kaldı.

 

Yavuz hırsız evimizden  etmeye çalışıyor !

 

 

Cevabımız;  #HAYIR BU MEMLEKET BİZİM. BİZİM KALACAK... 

G20 HAMBURG VE İNSAN HAKLARI, AMA HANGİSİ?

Modern Toplumda insan hakları modern söylemlerle o kadar iç içe geçmiş ve her ideolojik görüşten siyasetçinin, örgütün, topluluğun ya da her kesimden insanın olur olmaz, yerli yersiz dilline o kadar pelesenk olmuştur ki, onu tartışmak ya da içeriğini ve uygulamadaki halini masaya yatırmak neredeyse imkansız görünmektedir. Bu kavramın problemli yapısı sadece insanların farklı insan hakları kavrayışlarına sahip olmasından kaynaklanmaz, çünkü insan hakları-fikir ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakkı, kanunlar önünde her bir bireyin eşitliği- gibi kavramlar dikkate alındığında teoride oldukça muhteşem gözükmektedirler. Ve kağıt üstünde her şey sorgusuz sualsiz çok açıktır, ancak gerçek koşullar göz önüne alındığında ya da günlük hayat içindeki uygulamalar söz konusu olduğunda "insan hakları"nın genellikle egemen ideoloji ve çıkarlar tarafından gölgelendiği, maskelendiği ve suistimal edildiği görülür.

 
Peki, teoride ve felsefi söylemde bu kadar muhteşem görünen insan hakları pratikte nasıl işliyor? Diğer bir deyişle insan hakları ihlalleri iddialarını ya da insan haklarına uyulmasını hangi çıkarcı kurum ya da kişiler işler kılıyor? Çünkü günümüz modern kapitalist toplumunda insanların bilincini ve davranışlarını belirleyen maddi çıkarlarıdır ve her sınıf maddi çıkarlar doğrultusunda temsil edilir. Burjuva parlamenter sistemi de bunun dışında değildir. Dolayısıyla, "kendi kendini geliştirme gücüne ve kapasitesine sahip" olan ama bu gücü egemenlerce elinden alınan üretici güçler kapitalist bir toplumda insan haklarından ne kadar nasipleniyorlar? 
 
Ve her daim toplumsal değişim hakkına uzak kalan ve toplumsal değişim hakkına hiç bir atıfta bulunmayan insan hakları, üretici güçler tarafından böyle bir talep ortaya konduğunda gözlerini yumuyor ve hatta böyle bir hak karşısında egemen sınıf tarafından gösterilecek olan-ve tarihte çok defa gösterilen- şiddet göz ardı ediliyor. O halde, şu soruyu sorabiliriz: Bu kadar muhteşem haklar sunan "insan hakları" karşısında, yine de insanoğlu toplumu dönüştürme ve değiştirme ihtiyacı hissediyor, neden?
 
Çünkü insan hakları teoride de, pratikte de biçimsel demokrasiyi ihtiva eder. Diğer bir deyişle, bireyin ifade ve düşünce özgürlüğünü, bireyin mülkiyet hakkını, bireyin örgütlenme hakkını, bireyin çalışma özgürlüğünü içerir. Fakat gerçek demokrasiyi içermez. Yani, biçimsel demokrasi gerçek demokrasinin üstünü perdeler ve bir bakıma onun görünmemesini sağlamak için onu maskeler. Gerçek demokrasinin de adı ekonomik eşitliktir. O yüzden, günümüz batı burjuva devletlerinde eksiğiyle gediğiyle biçimsel demokrasinin tüm kurumları çalışır haldedir ama gerçek demokrasinin-ekonomik eşitliğin olması bir yana, insan haklarına aykırı bir şekilde muazzam bir ekonomik sömürü sisteminin hakim olduğu ve bu çarkı çalıştıran ve onlara işlev kazandıranın bu aynı kurumlar olduğu da gayet açıktır. Her şeye rağmen ezilen üretici güçler açısından biçimsel demokrasi de büyük bir kazanımdır, çünkü insan haklarının-biçimsel demokrasinin çoğu işçi sınıfının büyük mücadeleleri ve savaşları sonucunda elde edilmiştir. Ve bu uğurda milyonlarca can verilmiştir...
 
Öte yandan, genelde siyasi çıkarlar için üzerine bu kadar düşülen insan hakları ihlalleri nasıl oluyor da bu kadar kolay işlerlik kazanıyor? Çünkü, egemen sınıf tarafından ihlaller yasallaştırılıyor ve meşru kılınıyor. Sonunda gelinen noktada toplumsal dönüşüm talepleri büyük bir hayal kırıklığı ile sonlanıyor. Çoğu zaman da, işin ironik kısmı belki de, bu talepler gayri meşru ve yasal olmayan ilan ediliyor. Ve bu taleplerde bulunan kişilerin başına neler geldiği ise insan haklarının hiç umurunda olmuyor. Irak'ta, Libya'da, Suriye'de, Yemen'de ve daha nicelerinde olanlar ya da ABD'nin diğer ülkelere "demokrasi ve insan hakları" götürmesi örneklerine bakılabilir...Ya da G-20 protestolarında ya da diğer protestolarda insan haklarına aykırı ama yasal kılınan devletin uyguladığı sistematik aşırı şiddet...Oysa ki, G20 zirvelerinde on dokuz devlet dünyanın fakir ülkelerinin kaderine karar vermek için özgürce toplanma ve toplantı haklarına sahipken, dünyanın değiştirilmesini talep eden kapitalizm ve onun uygulamalarından mağdur yüz binlerce insan gösteri yapma ve toplanma haklarına pek o kadar da sahip değiller. Protestocuların haklarına her defasında düşen: Göz yaşı, cop ve gözaltı oluyor.
 
Nihayetinde güçlü olan, demokrasi de insan hakları da götürüyor ve bangır bangır insan hakları diye ortalığı ayağa kaldırıyor; ama gelin görün ki, ister emperyalistler ister yerel egemen güçler tarafından olsun, halktan ya da içeriden gelen toplumsal dönüşüm talepleri olduğunda, insan hakları birden tedavülden kaldırılıyor. İşte bugün dünyada ve Türkiye'de olmakta olan da tam da budur.
 
Türkiye gibi binlerce yıllık devlet geleneğine ve onun yarattığı boyun eğen ve isyan etmeyen kulluk kültürüne dayanan ve aydınlanmacı bir burjuva devrimi yaşayamayan yarı-sömürge ve biçimsel demokrasinin kırıntılarına bile rastlanmayan ülkelerde sahip olunan- ya da olunduğu sanılan- yarım yamalak biçimsel demokrasi bile egemen kurumların, partinin, hükumetin ve de taraftarlarının lehine işletilir. Ve işin garibi tüm itirazlara rağmen bütün hak ihlalleri meşru ve yasal zeminde itibar görür. Eğer hükmeden partinin ya da topluluğun gönül vereni iseniz sizin haklarınız ihlal edilemez. Aynı durum muhalif ve karşıtlar için geçerli değildir. Haklı olarak, türbanla üniversiteye alınmayanların hak ihlallerine tepki koyanlar, aynı tepkiyi mini etekli bir kız taciz ve darp edildiğinde koyamazlar, daha doğrusu koymazlar. Tacize uğrayan taciz edildiğiyle kalır. Siyasi İslamcı kimliğinden dolayı üniversiteden atılanlara verdikleri tepkiyi modern, laik, ilerici, solcu öğretim üyeleri atıldığında veremezler ya da vermezler. Kısacası gücü kim eline alırsa insan hakları da onun lehine işler. Söz konusu olan onların haklarının ihlalidir, başkalarınınki değil...
 
İşin çivisinin çıktığı bir ülkede hak kayırmacılığı ve hak ihlalleri sadece siyasal alanda olmaz. Daha da kötüsü toplumsal alanda da bireysel hak ihlalleri yüksek bir hızda tırmanışa geçer. Adi suçlar yaygınlaşır. İş kazaları artar. İşçi hakkı gaspları yaygınlaşır. Kadın cinayetleri korkutucu bir hal alır ve bunlara ek olarak siyasi belirsizliklerin getirdiği yöneten(ler)deki endişeler ve paranoyalar ülkeyi para-militer güçlerin sokaklarda terör estirmeye başladığı günlere doğru koşar adım götürür. Kadın ve adam yaralayan serbest bırakılırken sadece muhalif olduğu ve düşündüğü için insanlar hapse atılır. Ve bütün bu ihlaller yasal kılıf içinde meşru kılınır. Korku İmparatorluğu "biçimsel demokrasi" ve "insan hakları" üzerinden inşa edilmeye başlanır.
 
Sonuçta bütün bu karışıklığa son verecek olan, özelde devrimci niteliğinden dolayı işçi sınıfı ve tüm ezilenler...Çünkü bizler tarihin karışıklıklarının ve alt-üst oluşlarının içinden yoğrularak geliyoruz. Ve biliyoruz ki azınlığın mutluluğu, çoğunluğun hoşnutsuzluğudur. Azınlığın zenginliği, çoğunluğun fakirleşmesidir. Azınlığın insan hakları, çoğunluğun haklarının ihlalidir. 
 
Bir zamanlar feodal ağalar karşısında yola çıktığınızda şiarınız "ÖZGÜRLÜK, KARDEŞLİK, EŞİTLİK" idi. Sizler gücü elinize geçirir geçirmez kendi özünüze ihanet ettiniz. Adaleti Adaletsizlikle örttünüz. Sömürdünüz, Ezdiniz Ama Yok Edemediniz. Şimdi Biz Adaletinizi De İnsan Haklarınızı Da İstemiyoruz. Çünkü Almaya Geliyoruz...
 
TEMMUZ G-20 HAMBURG GELİYORUZ!
 
ÖZGÜRLÜK ADINA! İNSANLIK ADINA!....

KURTULUŞA KADAR YAŞAYACAK...

 

Toplumların insanların olduğu gibi belirli bir gelişim çizgisi vardır.Bu gelişim süreci,çizgisi,helezonik biçimi adına ne dersen de üzerinde herhangi bir aşama uzun ya da kısa yaşanılmadan diğerine geçilemez atlanamaz.Yine anlatım kolaylığı bağlamında; 1 yaşında olmadan 2 yaşına girilemez ! Bunun sembolik ve anlatım kolaylığı açısından yapıldığı unutulmadan,bu gelişim çizgisi üzerinde bir noktadan geri bakıldığında görülen nedir?İlk elden elimizdeki verilere ve geçmişe içerisinde yaşadığımız koşulların belirlemesi etkisi altında bakabildiğimizi unutmadan değerlendirme yapmalıyız. Kendimizin içerisinde yaşadığımız bir yakın geçmiş bile olsa, salt elimizdeki verilerle değil tüm verilerin bütünlüğü sonucu doğru bir değerlendirme gelişebileceğimizi unutmamalıyız.Bu değerlendirme ve deney birikimleri ışığında günümüz ve mücadelemiz şekillenebilir, şekillenecektir.bunun gibi geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselmeyen hiçbir hareket başarıya ulaşamayacaktır.Bu bağlamıyla geçmişin en sağlıklı değerlendirmesi günümüz ve görevlerimiz için ifade ettiği anlamı mücadelesiyle yerli yerine oturtan bir devrimci hareket tarafından yapılabilecektir.

 İnsanlar alemi kendini kanıtlama ve işin başlangıcına belirgin noktasına kendini koyma eğilimindedir.Bu eğilimi ile uzak kendi içinde yaşamadığı geçmişle ilgili de kes(k)in kararlara varma,yargı oluşturma eğilimindedir.Geçmiş gelişimlerin o dönemde yaşanılmakta olan çelişkilerin bileşkesi olduğu açık bir gerçeklik iken,buna rağmen yapılır bu.Böylesi bir dünya görüşünün sonucu geçmişte istediği olmamıştır,eksiktir,yarım kalmıştır vs.!Peki geçmişte olması gereken mi olmuştur?Soru hareket halini dışladığından zaten yanlış sorulmuştur !Görüleceği üzere gelişimi kavramada eldeki verileri katagorileştirme,kes(k)in düzlemlere ayrıştırma,formül ve kalıplar haline getirme eğilimi hareket halini dışlamaktan kaynaklanmaktadır.

 Örneğin Stalin’in doğruluğu yanlışlığı iyiliği kötülüğü vb. tartışmaların günümüzde yapılmasının abesliği,günümüz ve mücadelemiz açısından bıraktığı zengin ders ve deneylerin ve de o günün çelişkiler yumağının bütününde ortaya çıkan sonucun anlamı karşısında anlamsızlığı açıktır.İnsanlar aleminin kendini belirgin noktaya koyma ve kanıtlama isteği dışında anlamı da yoktur.Reel sosyalizmlerin yıkılışı ile Stalinin kötülüğü de ispatlanmış olmalı ki Troçkistler de kayıplara karışmıştır.Günümüz ve görevlerimiz karşısında tam bir tutarsızlık içerisinde olanların geçmişi devrimci tarzda ele almaları da mümkün  değildir.Bunun içindir ki günümüz ve görevlerimizin  devrimci değerlendirmesi bağlamında söylenmesi gereken yeninin:İdeolojik ve teorik yeniden birliğin ve bu doğrultuda devrimci eylemimizin birliğinin sağlanması olan devrimci bir hareket tarafından sağlıklı bir geçmiş ve yeni değerlendirmesini yapabileceği açıktır...

Bunun gibi sürekli birbiriyle aynılaştırılmaya,saptırılmaya çalışılmasına karşın THKP- C fokocu bir örgüte karşıdır.Fokocu örgüt THKO dur.THKP-C Kendi değimi ile vurduğu yerden ses getiren bir örgütlenmeye ulaşmak mücadelesidir ve bu örgütlülüğe ulaşmıştır.12 Mart cuntasının geldiği dönemde dahil böylesi bir anlayışla mücadelede iken kendini savunma durumunda kalışı da kendi aktif mücadele anlayışıyla şekillenmiştir.Geçmiş tartışmalarında sık sık üzerinde durulan kendi anlayışından dolayı mı böylesi bir mücadeleye başlamıştır,yoksa zorunluluktan dolayı mı?Gibi zorlama ve kendini kanıtlama jimlastiklerinin anlamı yaşamın kendisi tarafından anlamsız kılınmıştır.Partinin böyle bir silahlı mücadele kararı yokken ortaya çıkan durumun değerlendirmesi sonucudur.12 Mart cuntasının saldırıları karşısında kendini savunma ve kazanılan mevzilerin’’silahlı devrim cephesi’’savaşsız terk edilmemesi zorunluluğu ve bu doğabilimsel görevin yerine getirilmesi Türkiye toplumsal ve sınıfsal mücadelesinde gelişiminde bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Değim yerindeyse bu doğru devrimci tespitlerin sonucu bu dayanak noktalarından kaldıraçla Türkiye devrim ve tarihsel gelişimi yerinden oynatılmıştır. Bunun içindir ki tekrarları ne kadar denenirse denensin ancak tiyatrosunu sergilemek olarak kalmıştır.Aynı gelişimin devamı geçmişin devrimci değerleri üzerinde gününü ve görevlerini doğru tespit eden yeni söylemleriyle gelişene doğru devrimci çözümler getirebilen Devrimci Yol cuların olmuştur.Dönemin öne çıkan şiarı üretenlerin yönetimi olmuştur.Bu bağlamda toplumsal mücadelenin ve sınıflar mücadelesinin gelişimi,çelişkilerin bileşkesinin gidiş ve hareket yönünü göstermektedir.Tüm’’SOL’’denilene hakim olan kendi doğrularına inanç ve kanıtlamaktan ibaret bir inat ve subjektivizmden oluşan İDEALİZME rağmen.Güç(le) ve kurtuluş arasında kurdukları subjektif kurtarıcılık anlayışıyla en büyük kurtarıcı kimdir yarışıdır bu!Sanrılarını doğabilimsel doğruların yerine geçirme çabası İDEALİST FELSEFEDİR...Bu durum aynı biçimde içerisinde yaşanılan dünyanın kavranabilmesinde sorunlar yaratmaktadır.Düşüncenin metalaşması sonucu emperyalizmin içsel olgu haline gelmesinden,uluslar arası tekellerin ülkeler,kültürler, düşünsel ve moral değerler,guruplar(çeşitliliği önemsiz) ve devletler vb.pazarda alınıp satılabilen meta haline gelmiştir.Devletin özelleştirilmesi ve daraltılması görüntüde ortaya çıkanların çarpıtılması sonucu doğabilimsel gerçeklerin kavranması zorlaşmakta ve kendi dünyasını yeniyi kavramak sanrısını da geliştirmektedir. Kendilerince neo liberalizm diye adlandırılmaya ve çarpıtılmaya çabalanan uluslar arası tekellerin oluşturmaya çabaladıkları yeni dünya düzeninde emperyalizmin yeni şekillenmelere yönelişi yaşanmaktadır.Bu bağlamda düşüncenin metalaşması sonucu sağ olsun sol olsun guruplaşmaların kapitalist pazarda bir meta durumuna gelişi yaşanmaktadır.Bunun sonucu mafyamsı çıkar guruplarına dönüşen çıkar çevreleri haline geliveren düşünce çevreleri ortaya çıkmaktadır.

 İçerisinde yaşadığı dünya ayaklarının altından,avuçlarının içinden akıp giderken hala kendi dünyasında veya eski dünyasında yaşama durumudur bu.Çoğu durumda onların yenilik diye gösterdikleriyle yeni dünyayı kavradığı sanrısına kapılma,yeni şeyler söylediğini sanma da aynı dünya görüşünün farklı versiyonudur. Yaşadığın ülkeye bir bak uluslar arası tekellere ait olmayan ne kaldı? Çin vb.deyip yeni ve yüksek değerlendirmeler yaptığını sandığına bir bak Çin’in kendine ait bir şirketini bulabiliyormusun?Dünya ayaklarının altından kayıp gidiyor sen hala kendi dünyanda mı yaşıyorsun?Yani

Globalizm,neo liberalizm hemde EMPERYALİZM çağında öylemi!!!Sonrası yine başkasından örnekle;kendi üzerine alınmasınlar! SYRIZA vb.misali pazarda meta olmayı yenilik diye yutturmaya kalkarsın. Gelişeni kavrama bağlamında yeni şeyler söyleyemiyorsan kalabalık yapmak yerine yoldan çekilmeyi de bilmelisin. Bundan kurtuluşun ilk adımları çıkar,menfaat ilişkilerinden uzak,doğabilimsel adaletin ve doğruların temel alındığı ilişkilerin geliştirilmesidir. Devrimci dünya görüşü doğrultusunda günümüz ve görevlerimizin doğru tahliline dayalı bir ideolojik birlik ve devrimci eylemimizin birliğinin üretenlerin doğrudan yönetimi yani doğrudan demokrasi doğrultusunda yeniden oluşturulması görevimizdir.

 

 Bunun gibi geçmiş değişik yaşanabilirmiydi?Hiç olmazsa bazı şeyler?Evet geçmişte’olması gereken olmuştur’şeklinde yaklaşmak ne kadar doğru değilse,’’nenemin sakalları olsaydı’’fantazi tarzıyla yaklaşmakta anlamsızdır.Lakin oryantal filozofik yaklaşımın örneklerinden olduğundan her gelişimde sık sık tekrarlanır.Silahlı direnişe geçmek yerine örgütlenmeye devam edilseydi ! Bunun gibi Devrimci Yol 12 Eylülde silahlı direnişe geçseydi !Kendini gelişimin başlangıç,belirgin ve kanıtlama noktasına koymakla neyin değişebileceğini hesaplamak kendinle ilgili olsa da,çelişkiler yumağının bütününün bileşkesini hesaplayamamak olmasından, doğru sonuçlara varması zor bir yaklaşımdır.Örneğin pembe broşürde kendini ifade eden eğilimlerle partileşememiş üretenlerin yönetimi derken onlara yeni bir kurtarıcı durumuna gelmiş bir subjektif durum ortadayken herşeye rağmen bu karar alınabilirmiydi?Profosyonel üretim ve organlaşma esasına dayalı örgütlenme yerine liyakat ve yakınlık vb. rol oynadığı bürokratlaşmanın sonucunda bu kaldırılabilirmiydi?Bu ve benzeri sorular senin subjektif durumunla ilgili.Senin dışındaki çelişkilerin bütünlüğünde baktığında bu bileşke zaten ortaya çıkmıştır.12 Eylülün hemen sonrası toparlanmayı sağladığını,ideolojik birliği sağladığını,hatta Devrimci Yol parti olayına abartılı yaklaştı teraneleriyle bunu oluşturmaya kalkanlarca bunun da zaten yaşanmış olduğu ve acı sonuçları ortadadır.Gerçi bu soruları soranların bu dünya görüşüleriyle günümüz ve görevlerimiz yaklaşımlarında durum ortadayken,tartışma değil yaşamın kendisi tarafından anlamsızlıktan başka bir durumdan bahsedilemeyeceği de açıktır.

Hep’’tartışılan’’konulardan biri de oryantal filozofinin eşsiz örneklerinden :Yanlış yoksa neden yenildi?Düzlemlerin dolayısıyla tartışma düzlemlerinin birbirine karıştırılması sonucu düşündüğünü sanma sakatlığıdır.Kafadaki ön yargıların yerlerini değiştirerek düşünce ürettiğini sanmaktır.THKP-C örgütlenmedeki eksiklikler ve çalışma alanları arası ve öncüyle kitle arası volan kayışlarının mücadele sürecinde kopması sonucu yenilmiştir.Dünya görüşü doğrultusunda ideolojik teorik tespitlerinin de doğruluğunun kanıtlanmasıdır bu yenilgi.Peki Devrimci Yol?Bu gün yeni koşulların değişen dünyanın yeniden tahliline ışık tutan,gününün gelişim ve olaylarını doğru tahlil edebilen bir dünya görüşü ve buna bağlı gelişen mücadele ve bir ideolojik,teorik birlikti.Bu görüşleri doğrultusunda üretenlerin yönetimini oluşturma mücadelesi ile demokrasi deney ve birikimlerinin geldiği seviye arasındaki bileşkede 12 Eylülün gelişiyle kitlelerin kendini kurtaracak öncülerin yapacaklarını bekleyişe geçmesi giderek kitlelerle olan bağların kopmasını beraberinde getirmiştir.Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnekleme ile daha açalım.Şimdi birilerinin dünya dönüyor deme zorunluluğu ile engizisyonda yargılanmanın sonuçlarını karıştırıp tartışmaya çalışması doğabilimsel doğrular,yaşamın kendisinde hiç bir anlam ifade etmediği ortadadır.

ŞİMDİ DÜNYA DÖNÜYOR DEME ZAMANIDIR.

 

TEK YOL DEVRİM. 

NORVEÇ NERE? SURİYE NERE?

 
 
Norveç Özel Kuvvetleri ÖSO'ya(Özgür Suriye Ordusu) yardım için Suriye’ye giriş yaptı. Irak askeri yetkilisi Şakir Abid, bugün yaptığı açıklamada, Norveç Özel Kuvvetlerinin Enbar vilayetinin batısından Suriye'ye giriş yapmasına izin verildiğini söyledi. İşin ne kadar "karışık‘" olduğu, Suriye’ye girmesine "izin verenin" ve açıklamayı yapanın Irak askeri yetkilisi olmasından belli! 
Dünyanın ve "sol" denilen kesimin çoğunluğunun demokrasi örneği diye sunduğu örnek sosyal(demokrat) ülke Norveç’in Suriye’de işi ne? İnsani, sosyal tüm değerlerini kaybetmiş bir kirli savaşta ne işi var? 
PETROL... 
Nüfuz alanları ve yeniden paylaşım savaşı da, ondan. Beklentiler alınıp sanal dünyalar ve rüyalar satılmaktadır. Düşünce pazarda ve meta haline getirilmiş durumdadır. Herkes rolünü biliyor. Bilmeyen ve görece bağımsızlığını pazarlık olarak kullanacağını sananlar da terbiye ediliyorlar. BU, PATRON KİM oyununda uluslar arası tekellerin çıkarlarına uygun politikacılar ve devletler, bu görecelilik ve altyapının belirleyiciliğinde, hareket etmeyi öğreniyorlar. VE EN KESTİRME YOL EN GÜÇLÜLERİN ENTEGRESİ. Bütün bu çelişkiler karmaşasının bileşkesinin bu yönde ilerleyeceği açık.
Peki o halde, Norveç ülke vatandaşlarının yüksek güven duygusu yüzünden mi zengin? Yoksa, Norveçliler zengin olduklarından mı güven duygusu içindeler? Karnın tok, gelecek endişesi yok! Bu durumdaki insanın yönetenle ilgili bir kaygısı ve ilgisi de yok. İşte demokrasi!? Beklentileri alıp rüya pazarlamak mı demokrasi? "Görünen" toplumsal yaşantıda insanlar arası uçurum ve kazanç farklarının olmaması sosyalliğin doruk noktası mı? Peki görünmeyen? Başka bir açıdan en yüce değer emekse eğer, emek ve üretim nasıl korunacak. Teşvik değil. Bahsedilen enerjinin sakınımı... Kendi üretim ve sorunlarına sahip çıkmaya gerek duymayan yöneticiler ve temsilciler sistemi mi? Doğa bilimsel gerçeklikse, satılan rüyalarla ilgili değil. Örneğin, daha iyisi Şam'da kayısı! Dur bir onu sağlayalım, sonrasına bakarız! Ölmeyi mi savunalım? Daha iyisi yoksa, gerisi boş laf! Ehveni şer ve "solculuğu"! Bu karın tokluğu ve geleceğe olan güven neyin bedeli? Nereden geliyor? Para ve güçten mi? Güç ve paradan mı? Peki o nereden geliyor?
Norveç İktisat Fakültesi'nden Profesör Alexander Cappelen, nasıl olup da büyük zenginliklerle gelen tuzaklara düşmediklerini açıklarken, "Petrol gelirlerini harcamaya başlamadan önce çok büyük miktarda parayı yatırımlara ayırmak zorundaydık. Diğer ülkelerde petrolü çıkarmak çok daha kolaydı, dolayısıyla hemen para kazanmaya başlayabildiler. Biz ise, bu işin uzun erimli bir plan olduğunu bilerek hareket ettik." diyor.
"Diğer ülkelerde petrolü çıkarmak daha kolaydı", işin özeti mi? Kendi rezervlerini "yatırımlarla" garantiye almak mı?
Emperyalist uluslar arası tekellerin yeniden paylaşım ve nüfuz alanları savaşlarının fosil enerji kaynaklarına saldırıları, bu Norveç örneğiyle daha anlaşılır hale gelmektedir. Pek de karmaşık olmadığı açığa çıkmaktadır. Demokrasi ile ilgili hiç bir kaygının olmadığını söyleyenler de bilmektedirler. Güç ve çıkar ve de nüfuz alanları savaşının şekillenmesidir olan biten.
"Norveç nere? Suriye nere?", demeyeceksin! Bir enerji birimi joule* kadar yakın!
Bu emperyalist abluka dağılacak, üretenlerin üretimleri konusunda söz, karar ve yetkisi demek olan doğrudan demokrasi mutlaka kazanacaktır.
 
 
* Joule; Uluslar arası birim sisteminde enerjinin ölçü birimidir. O da; bir Newton'luk kuvvetin bir metre mesafe boyunca uygulandıkça artan (ya da işe yarayan) enerjiye eşittir. Ancak, enerji erg, kalori, İngiliz ısı birimi, kilowatt-saat ve kilokalori gibi başkaca birimlerle de tanımlanabilir.  Vikipedi.

 

YABANCILAŞMAYA #HAYIR

 

Modern kapitalist toplumun insanlığa verdiği en büyük zarar insanı kendisine yabancılaştırmaktır. Bu yabancılaşmadan toplumu oluşturan bütün sınıflar nasibini alır. Kimi sınıf bu yabancılaşmanın sefasını sürer, kimi sınıf ise cefasını çeker. Her halükarda, toplumu oluşturan burjuva sınıfı da, işçi sınıfı da bu yabancılaşmanın farkındadır ama iki tarafta bu yabancılaşmaya karşı ses etmezler. Patron, para ve kar için insanı sömürdüğünün ve doğayı katlettiğinin bal gibi farkındadır ama bireysel vicdanını, "insanlığın gelişimine", "ekonomik büyümeye", "istihdam yaratmaya‘‘gibi manipülasyonlarla kendini rahatlatır. İşçi ise sömürüldüğünün ve ezildiğinin bal gibi farkındadır ama bırakın isyan etmeyi aklının ucundan geçirmeyi, bu  ezme ve sömürme durumuna onay verir.Başta‘‘elinde olanı,işini,istikrarını‘‘kaybetmemek ! Egemenlerin,patronunun baskı,şidetine maruz kalarak ayrık otu terörist vb durumuna düşmemek!Vicdanı manipülenin yolumu yok?Bir gün kendisi de sınıf atlayacak ve zengin olacaktır. Bireyin vicdanındaki yabancılaşmanın toplumsal vicdanda bir karşılığı yoktur. Toplumsal vicdanı bireysel vicdansızlıklar harekete geçirmezler. Tam tersine destek görür bireysel vicdansızlıklar. Bunun örnekleri çoktur. Hele de Türkiye'de. Patron ve siyasetçi hırsızlık, yolsuzluk yapar, yağmalar ve işçiler sesini çıkarmazlar, çünkü kendileri de fırsatını bulduğunda çalmaktan çırpmaktan tereddüt etmezler.

 

Paradoksal çelişkiler yumağı olan insan, özel olarak da işçi kendindeki yabancılaşmanın en büyük nedeninin özel mülkiyet olduğunu gördüğünde devrim mücadelesinin en büyük öznesi olmaya devam edecektir. Sanılanın aksine işçi sınıfı devrim mücadelesinden uzaklaşmamıştır, sadece uzaklaştırılmıştır. İşçi sınıfının devrimci özelliğinde bir gerileme yoktur. Üzerine burjuvazinin geçirdiği kimlikler devrimci karakterini örtmektedir. Bu kimlikler ise başta tüketim hırsı,herkesten daha fazlasına sahip olma ,milliyetçilik ve dindir. İşçinin en büyük düşmanları özel mülkiyet, din ve milliyetçiliktir. Yabancılaşmanın kaynakları bunlardır.

 

Modern kapitalist toplumda işçi sınıfı istediği kadar bölünsün, sanayi işçisi sayısı-mavi yakalılar- istediği kadar düşsün, beyaz yakalı sayısı istediği kadar artsın, teknoloji işçisi istediği kadar ortaya çıksın, işçi işçidir ve bordrolu sömürülendir. Hiç bir yönetici bulunduğu koltuğa paraşütle inmez eğer patron çocuğu değilse. O koltuğa sömürülerek sömürmeyi, ispiyonculuğu, adam satmayı, işçi kovmayı, acımasızlığı, rüşveti, yolsuzluğu kısacası insan onuruna aykırı ne kadar vicdansızlık varsa öğrenerek gelir. Bunun nedeni de özel mülkiyete sahip olabilme,tüketim hırsıdır. Yabancılaşmanın ana nedeni özel mülkiyettir. Bir gün lükse sahip olabilme, çılgınca tüketebilme arzusu. Bir işçinin bile en büyük arzusu bir ev, bir araba sahibi olabilmektir. Bunu için her şeyi yapabilir. Ne de olsa kendi vicdanını manipüleyi, kendine yabancılaşmayı, "napayım, ekmek parası", "çocuklar aç mı kalsın" savunma mekanizmaları kurarak örtmeye çalışır. Bile bile değilse de‘‘göz göre göre yapmak.‘‘ Adına ne dersen de..!

 

İnsanın kendine yabancılaşmasının kaymağını süren patron ise kendine yabancılaşmanın eziyetini çekenlerin bu yabancılaşmaya son verebilecek güçleri olduğu gerçeğini aklından bir gün olsun çıkarmaz. Böyle bir tehlikeli uyanışa karşı her daim elinin altında en etkili silahları vardır.Devlet ve onun baskı zor araçları,tüketim hırsı,iş korkusu, din ve milliyetçilik vb.

 

Yüzlerce yıl din iktidarının kanla yıkadığı topraklarda doğan ve de aristokrasi ve kiliseden iktidarı alabilmek için kilise ve aristokrasinin iktidar silahı olan dini politik alandan özel alana hapseden burjuvazi, günümüzde kendi dininden olmayan dinleri politikleştirmek de, onları politik alan içinde tutarak, kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda insanlık için bir tehlike olarak göstererek, işçi sınıfını kendine daha da yabancılaştırarak halkları birbirine düşman etmektedir. Din konusunda özel ve politik alan ayrımını yapan burjuvazi kendi iktidar silahı olan milliyetçilik konusunda ulusal olan ile politik olanı çakıştırarak, işçi sınıfının duygularını okşayan bir kimlik yaratarak, bir taraftan işçilerin kendi sınıfları adına hak arayışlarını ulus adına hak arayışına çevirerek, hem işçilerin kendilerine daha da yabancılaşmalarını hem de işçi sınıfından ordular oluşturarak, işçi sınıfını kendi emperyalist savaşlarının bir nesnesi yapmayı becerir. 2008 dünya ekonomik krizinden bir türlü çıkamayan kapitalist ekonomi ve bir uygarlık krizinin eşiğinde olan egemen  sınıflar her geçen gün tırmandırdığı tüketim hırsı,din ve milliyetçilik düşmanlıklarıyla kendine daha da yabancılaştırdığı işçi sınıfıyla birlikte bütün dünyayı  yeni bir paylaşım savaşına doğru sürüklüyor. Türkiye ise yaklaşmakta olan fırtınaya doğru kasırgalar içinde yol alıyor. 

 

Türkiye işçi sınıfı da yabancılaşmadan nasibini fazlasıyla alıyor. Mavi yakalı işçilerin çoğunluğu dinci, gerici, yobaz ve milliyetçi. Beyaz yakalı işçi sınıfın çoğunluğu ise kemalist, gerici, ırkçı ve milliyetçi. Ve kapitalizme #HAYIR denmediği müddetçe de daha çok tek adamlar, daha çok referandumlar görecek bu topraklar. Oysa tarihimizde bize ışık tutacak, emekçilerin kardeşliğine, paylaşımına ve doğrudan yönetimine dair çok güzel örnekler var. Eski sözde Marksist "demokratik cumhuriyet" savunucularının ve "demokratik cumhuriyet" "yaratıcısı" ulusal mücadele liderlerinin görmek istemediği bir örnek bäy vereläm...Ezilen halklarinın‘‘üreten biziz yöneten de biz olacağız‘‘diyerek devrim yaptığı, doğrudan demokrasi ve doğrudan yönetime katılmaya çabaladığı, solun ve sağın unutmak istediği ve unutturduğu, liderinin kendi içerisinden emekçilerin içinden çıktığı bir örnek...12 Eylül darbesini bile beklemeden, faşizmin korkudan üzerinden tanklarını geçirdiği ve yok ettiği bir örnek...ve ne yapılırsa yapılsın dünya döndükçe ezilen insanlara rehber olacak bir deney: FATSA.

 

Emekçiler bunu başardılar. Yine başarabilirler. Yeter ki #Hayır desinler...

 

Yeter ki ÜRETENLER İKTİDARA,İKİ ÜÇ DAHA FAZLA FATSA desinler…

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ