Özgürlük

YAŞANABİLİR BİR ÜLKE İÇİN DİKTATÖRLÜĞE HAYIR.

YAŞANABİLİR BİR ÜLKE İÇİN DİKTATÖRLÜĞE HAYIR.     

Diktatörlük oylanırken tavır almak. Oy istemek, oy verilmesini savunmak, oy verilmesini desteklemek,oy verilmesine taraftar olmak, katılmak ve ortak tavır almak ve onunla çalışmak. Ya da sisteme karşı olmak ile demokrasi ve ekonomik/demokratik mücadele arasındaki çizgiyi karıştırıp her halükarda boykot tavrı! Arada bir fark var mı? Var... Aradaki fark, bir dünya görüşü kadarcık bir fark..!

Bu ve benzeri tartışma yazılarındaki amaç, farklı bir dünya görüşü ile tahlil edilen dünya ve Türkiye’sini teorik ve ideolojik boyutuyla tartışmaya açabilmektir. Kimseyle kişisel düzeyde sorunumuz olamayacağı gibi, ayrı bir dünya görüşünden kaynaklı siyasal tespit ve mücadeleleriyle  ayrı yolun yolcularıyla aynı yerde olunamayacağı ve bunun siyasal sorumluluğunun bilinçsiz ve bilinçli herkesin kendisinin üstlenmek durumunda olduğunu bilince taşıma çabasıdır. Bu bağlamıyla olmaması gerekenlere yapılan vurgular, olması gerekenin bilince çıkması içindir. Örneğin demokrasi anlayışsızlıkları ve sapmaları, nasıl bir demokrasi sorusuna verilen cevapları içerdiği için ele alınmaktadır. Böylesi bir saflaşma döneminde olumlu yönlerin geliştirilme çabası, aynı ölçüde yanlışı geliştirme çabası karşısında mücadeleyi de içeriyor. Bunun için eski dostluk vs. gibi yaklaşılan olayların psikolojik yanlışlarının da aşılmasını içeren ciddi bir mücadeleyi  de gerektiriyor. Bu bağlamda günümüz ve görevlerımız doğrultusunda verdiğimiz mücadelenin doğabilimsel adalet, üretim, paylaşım ve eşitlik vb. doğrultusunda bu tahribatı ortadan kaldırmaya yönelik olması da gerekmektedir. Sistem içi çıkar ilişkileri doğrultusunda kurulan ilişkilerden arınmış bir kadro ve partileşme süreci önemli görevlerimiz arasındadır.

Devrimci; sınıf partisi olamayan, üretenlerin yönetimini laf kalabalığından öte kendi içerisinde gerçekleştiremeyen, bu bağlamıyla nihai olarak sınıflar mücadelesini demokrasi yönünde geliştirmekten uzak olan partiye oy ister mi? Doğru yönlerinin gelişimi ve destek ayrı devrimci bir partiye gerek olmadığının ilanı demek olan o partiye katılmak ve çalışmak ayrı. Herkes siyasal tavırlarının sorumluluğunu kendisi üstlenmek zorundadır. Kimileri, boşlafların ötesi kendi içerisinde demokratik olamayan otokratlara katılıyor ve destekliyor! Kendini yadsımak değil bulmak bu olsa gerek! Oy düzeyini de aşıp aynı yerde buluşan bir katılıma dönüşüm. Kimi sisteme karşı olmakla demokrasi mücadelesini ayıramayan müzmin boykotcu! O da eski dost! Vurduğu yerden ses getirebilecek bir örgütlenme varken yapılan demokratik bir tercih olan seçim boykotunu mutlaklaştırmak ne menem bir dünya görüşüdür? Devrimci yoldan bu yana boykot etmedikleri seçim olmadığına göre, bu bir dünya görüşü farkıdır... Ekonomik- demokratik mücadele alanının politik mücadeleye tabi olmasına işkence edip, burjuva demokratik devrimin bile üretenlerin doğrudan yönetimince tamamlanacağı kesintisiz bir devrimi’’unutup’’ aceleci bir dünya görüşüne sahip olunduğu ortadadır. Her halükarda boykot edemez mi? Sorun ayrı dünya görüşüne sahip olmamaktan öte, aceleci dünya görüşünü savunurken başka şeyci görünme tutarsızlığıdır. Göründüğü gibi olmama olduğu gibi görünmeme sorunudur... (1)

Demokrasi mücadelesini, olmayan demokratlığı ve otokratlığıyla ayuka çıkmış ‘’partilere’’  katılma noktasına indirgemek devrimci tavır olabilir mi? Demokrasiye açık yönleri geliştirme mücadelesi hariç. Bu bağlamıyla katılım işçi sınıfının doğrudan kendi partisine ihtiyaç kalmadığının da ilanı değil mi? Dünyayı aynı görmediğimiz, aynı dünya görüşünde olmadığımız ortadadır.

Son günlerde, kendine göre siyasal gündeme odaklanmış o kadar çok yazı okumak zorunda kalıyoruz ki, bazen bunu’’nereye varmak için yazdın’’ diye sormak elzem oluyor. Bıraktığın boşluklarını doldurmak? Kendini tatmin? Kendini ispatlamak? vb. İnsanlar aleminin hastalığıdır, her gelişim ve olayı en azından iki farklı yönden ele alabilmek’’özgürlüğü’’! Böyle bir özgürlük doğabilimsel anlamda mevcut olmasada. Her gelişim ve olayın temel olarak gelişim yönünü anlatsan, amalarla başlayan on tane cümle kurulabilir! Örneğin; faşizmin temel belirleyeni sınıfsal özüdür ve buna anlatan cümleler kursan, ama ideolojik yönü unutulmuş vs. den giderek faşizmin belirleyeni ideolojidir gibi absürd sonuca varan cümleler kurulu verir. Bu yüzden kurduğun her cümlenin en az on çeşit anlaşılması mümkündür. Bu düzenin çatlaklarında yeni bir yaşamı filizlendirmek bu bağlamda bu sistemin içerisinde seçimle devrim yapmaktan tut, işçi sınıfının öncü partisi ‘’bu tabii ki kendisi’’ iktidara gelmesiyle çözülecek bir lafız olarak anlaşılabilmektedir. Kusura bakma ama kendini tatmin ya da kanıtlayım derken ne dediğini kulağın duymuyor mu? Bir de bunun üzerine bir çuval laf kalabalığı . Vallaha ben demedim, falan sosyolog dedi. O dediyse mutlaka doğrudur! Boş lafın ve laf kalabalığının ötesinde  hayatın ortaya çıkardığı tavır alışlar ortadadır. Ve herkesi layık olduğu yere doğanın vicdanı tarih zaten yerleştirmektedir.

Herkes yaşadığı hayatın teorisini yapabilir. İdeolojisi o dur. Kapasitesi o dur. Çünkü boş laf kalabalığının özünü de son kertede belirleyen maddedir... Çıkarcı, üç kağıtçının, üretmeden tüketenin, güce ve iktidara tapınanın vb. tutarlı tavır alabilmesi mümkün müdür? Tutarlı bir yaşamı olmayanın doğru düşünce üretmesi mümkün mü? Devrimci düşünce üretmesi mümkün mü? Dünya görüşü devrimci olmayanın yani yaşantısı devrimci tutarlılıkta olmayanın devrimci düşünce üretmesi mümkün değildir. Lafın ötesi, yaşamın yani mücadelenin içerisinde devrimci bir özeleştiriyle ancak... Herkes maddi olarak bulunduğu ortamın, yaşadığı hayatın düşüncesini üretir. Herkes kahramanı olduğu tarihi hatırlar! Son kertede madde düşünceyi belirler. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin İdealist felsefeden ayrımını ve temelini belirleyen kısa özetin biri de budur.

Kurulan ilişkiler yaşanılan kapitalizm şartlarına uygun biçimde değişmektedir. Bu şartlar altında devrimci ilişki tarzının geliştirilebilmesinin zorlukları ortadadır. Başka bir deyişle; yaşanılan ortamda var olmayan bir yaşamı ve ilişki tarzını geliştirebilme zorluğudur. Düşüncenin meta haline gelişiyle kurulan ilişkiler de alış veriş türü olabilmektedir. Bu bağlamda örgütlenme para ve güç meselesi, çalışmada bulunanlar organik üretim yapan kadro değil, kadrolular olarak ele alınabilir hale gelmiştir. Devrimci ilişkileri bir işi yapmak için kurulan ortaklık diye gören bir yaklaşım, kapitalizm tarafından düşüncenin meta haline getirilişinin tezahürüdür. Takım taraftarı olarak maça gitmek gibi. Bir konsere gitmek gibi vb. arızi, değişken, tesadüfi ve rastlantısal ağırlıklı olabilmektedir. Genelde üretimlerin organik birliğini oluşturmak değil, sorunlarını çözecek bir liman arayışı  yaygındır.

 Zorluk kapitalizm koşullarında devrimci bir dünyayı yeşertip yaşatmaktır. Bu sistemin işleyişine şu veya bu nedenden eklemlenmiş olanların devrim yapamayacakları ortadadır. Eklemlenme  teorileri ve bol laf kalabalığının dışında. Yapılan en önemli hatalardan biri de sistemin ilişkileriyle ya da değiştirilmesiyle devrim beklentisidir... Kapitalist ilişkilere kendine haklı nedenlerle eklemlenme durumunda ve yolunda olanların devrimci ilişki geliştirmeside mümkün değildir...

Baştan bir karar verilmesi gerekiyor. Bu düzenin içerisinde bir şeyler olmak, başarı, kariyeri yakalamak ya da devrimci olmak. Dönüldü dolaşıldı, girilip çıkıldı siyasal dengeyi tuturamamaktan tutarlılık yok oldu! Devrimcilikde dikiş tuturulamayıp kantarın topuzu şaşınca geriye yapılabilecek ne kaldı? Kimi profesör oldu, kimi sosyolog kimi kendine dünyasının abartısında ve keskinliğinde devrim ha oldu ha olacak! Akılı dizayn kurtarıcılıkla geçmişi ben şurda belirlemiştim, şu kadar fedakarlık etmiştim tefrikalarıyla bu günü kurtaracağını sananlar, bu gün de yazıyor ve söylüyorlar da neden eskiden olduğu gibi etkisi yok? Hiç kimse etkilenmiyor? Düşünceyi belirleyen yaşanılan ve kurulan ilişkiler. Düzen içi çıkar ilişkileriyle kurulanlardan devrim çıkmaz...

İç güdüsel, içinde kendine oluşturduğun vicdanına uydurduğun doğrularla devrimcilik olmaz. Bu niyetten ayrılamaz. Bu sistemin içerisinde yaşanmayan bir yaşamı ve sistemi organik biçimde üretmelisin. Dünyanın dört bir yanında kapitalizme karşı oluşturulan ortak yaşam, ortak oturma evleri, komünal deneylerin başarılı olamayıp sisteme eklemlenmesinin nedenini hiç düşündün mü? Ortak fedakarlık düşüncesinin fedakarlık ideolojisine dönüşümünü? Ortak üretimin geliştirilmesi ve ihtiyaçların tam olarak karşılanması yerine, yaşanılan ortama eklemlenip tüketime yönelik başarı arayışına nasıl geliştiğini? Düşüncenin özünü kavrayamamış keskin militanlığın sana çok anlam ifade etse de yaşamın kendisinde ayakları havada kaldığını?  Yani devrimci teorinle yaşam denilen eylemini birleştirmelisin. LAKİN YOZLAŞMA VE YABANCILAŞMA O KADAR TAHRİBAT YARATMIŞ Kİ BOŞ LAF KISMIYLA UĞRAŞMAKTAN TEORİK GELİŞİME YETERLİ ZAMAN DAHİ YOK...

Devrimcilerin dedikleri anlaşıldığı şartlarda devrim olmuş, anlaşılmadığı şartlar sonrasında gelişimin bu yönde olmuş ve açığa çıkmıştır. Bunun azınlık ve çoğunlukla olan ilişkisi de hep aynı dünya görüşlerinden yanlış yorumlanmaya çabalanmıştır. Tüm bu algı operasyonları ve yanılgılarına karşın doğabilimsel doğru acı bir deneyim ve gerçekliğin kendisi olarak açığa çıkmıştır. Unutulmaması gereken bir gerçeklik de devrimci düşünce gelişiminin başlangıcında hep azınlık olmuş tutucu düşünceler ağırlıkta olmuştur. Bunun için devrimciler toplumsal ve sınıfsal mücadelenin gelişim yönünü bilimsel tahlilleriyle  doğru tespit ederek o devrimci yolda mücadele edenlerdir. Bu gelişim içerisinde yaşadıkları şartlarda belirginleşmese de sonraki gelişmelerin bu savunulan yönde olmasıyla anlaşılır haldedir.

Düşüncenin meta haline gelişiyle kendi algılarından oluşturduğu dünyasının ve kurduğu cümlelerin gerçekle olan bağlantısıda dengesizleşmektedir. Kendi mağarasında algılarından oluşan cümleler kendine çok anlamlıyken, dışarıdakilerin de anlaması beklentisi cabası. Dışındaki maddeyle gerçeklerle olan ilinti algıları düzeyinde. Algılarda değişkenlikse boş laf kalabalığıyla ne dediğini bilmeme durumunu ortaya çıkarıyor. Bunun için size ağzından çıkanı kulağı duymuyor diye gelen şey, ona çok doğru ve haklı geliyor. Mağarasında oluşturduğu vicdan, adalet, eşitlik/eşitsizlik vb. laga lugalarla kafalar şişse de, hangi vicdan sorusunu soramayanın doğabilimsel bir vicdandan söz etmesi ve bilmesi mümkün müdür? Bilginin yeterli olmadığı, eksik olduğu bir gelişimi mutlak doğru diye sunmak cahilliğin daniskasıdır...

Hayır gerçekle olan ilintiyi geçelim bir başka değimle kendi algılarını teori haline getirmelerinin dışında, birbirlerinin dediğini de kendi dünyalarında algıladıklarından ortalık toz duman. Liberal görüşleriyle kim daha akıllı kurtarıcılık planına sahip yarışındalar. Burjuvaziyle işbirliğini kim hangi düzeye ilerletebilir yarışı. Bir sürü laf kalabalığının ardında Meral Akşener burjuvazinin diktaya karşı olanı mı? Destek mi? Değil mi? Acı gerçeğiyle karşı karşıyalar. Biri komünist mi, sosyalist mi karar veremiyor, oturan aktivist olmaya karar veriyor.(Tatanka) Sonra sıkıyor mu; diktaya karşı olan herkesimle birlikteliğe varmısınız liberaliğini ilerletiyor. Kimse kale almasa da. Diğeri daha tutarlı hiç ses yok. Birileri de, aynı yaşantıyı paylaşıyor olamlılar ki bu sözlerde keramet bulup paylaşıyor! Onların eklemlenmesi, gücü elinde bulundurana biat sonucunun arapçasıdır...

 

Toplumsal ve sınıfsal gelişmelerde ortaya çıkan olayların nedenleri değişik ve çok sayıda olabilir. İnsan vücudu ve hastalıkları gibi. Değişik nedenlere ağırlık veren değişik düşünceler geliştirilebilir! Fikir çeşitlilikleri denilenlerin bu algılama ve buna dayalı teşhisler koyma reel gerçekliği ortaya çıkar. İnsanlar aleminin düşünce gelişiminin sınırlarıyla orantılıdır. Lakin doğabilimsel gerçeklerin düşünce tarafından kavranamayıp, algılanamaması gerçekliğini ortadan kaldıramaz. Üstelik , gelişenlerin bileşkesi, yaşanan acı gerçek olarak ortada olsa bile, yine kendi dünyasında kalmak değişmez gerçekleridir. Üstelik, tarihsel gelişim ve zamanda yolculuk gerçekleri süzgeçinden geçirip acı biçimde ortaya koysa bile, hala kendi dünyasında yaşamada ısrar ederler. Sağlı ve sollu kendilerine doğru dünyaları vardır. Kuantum kendine gerçekler olarak reeldir. Kuantumunu yaşamaya devamda ısrar eden ‘’kararlılıktadırlar!’’ Bunun içindir ki; gelişen bilimsel düşünce toplumda ve sınıflar mücadelesinde reel dünyada, en azından başlangıçta azınlıktadır. Genel algılama bu dur. Bizlere göre zorunluluk olan, onlara göre bir avuç insanla devrim yapmaya kalkmaktır. Bizlere zorunluluklarımızın kolektif örgütlülüğü, öncülüğü olan, onlara kahramanlar ve kurtarıcılardır.(2) Kimsenin kendine doğrularıyla bir ‘’gerçekler’’dünyası uydurma hakkı yoktur. Bizlerin de bir parçası olduğu doğabilimsel gelişimleri doğru tahlil edebilmek için doğru bir dünya görüşü ve onun olayları tahlil yöntemine sahip olmak gerekir. BU BAĞLAMDA DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM DEVRİMCİ DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN GELİŞMELERE BAKIŞ YÖNTEMİ DİYALEKTİK, YAŞAMIN KENDİSİDİR... BU BİLİMSEL DOĞRU, YARIN GELİŞECEK BİLGİLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA GELİŞECEK BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ VE YÖNTEMİNİ DE İÇERİR. Bütün bunlara karşın doğasal zorunluluklarımız için bir anlam ifade etmese de düşüncenin gelişiminde insanlar aleminin reel gerçekliği başkadır. Bu algılama yanlışlığının kendine doğruların ve inançların ortadan kaldırılabilmesi bilimsel gelişim ve doğabilimsel zorunluluklarımız yolunda mücadelemizle mümkündür...

Soru şu: Sana doğru gelen başkası için mutlaka eksik ya da yanlıştır. Tanrının sözü denilenler bile sözü ileten elçisinin dünyadan ayrılışı sonrası, diğerlerini bırak, dört ana başlıkta ayrı algılandığı ortadadır. Bu algı farklarının birbirlerini nasıl yok etmeye çalıştıkları da ortadadır. Çözebiliyormusun? Çözüm önerin ne? Boş lafların ötesinde geçmişin yanlışlarına odaklananlar iktidar olsaydı aynı  yanlışlar yaşanmayacak mıydı? En çok demokrasiden ve baskıdan söz edenlerin iktidarı ele geçirmesiyle zalim haline gelmeleri engellenebiliyor mu? Geçmişte kendini kanıtlama! Troçki ile Lenin Rus entelijanyasını sürgün ettiydi! Acaba bilimsel gelişme mi durduydu? Ya da Stalinin dediği gibi kendi ‘’devrimci bilmimizi’’ yaratma yolunda mı ilerliyorlardı? Bu öğrenebileceğin gelişimleri yargılama hastalığıdır. Üstelik günümüz ve görevlerimiz karşısında nerede olduğumuza bakmaban. Geçmişin devrimci ders ve deneylerinden ve de yanlışlarından öğrenerek eğitilmek varken, neredeyiz? Ortaya çıkan gelişmeler o dönemin çelişkilerinin bileşkesidir. Bu dönemin çelişki ve bileşkeleriyle geçmişi yargılamak absürt. Gelişimde ortaya çıkan yeni belgeler laf kalabalığı, çelişkilerin bileşkesi olarak ortaya çıkanı değiştiriyor mu? Üstelik o dönemin gelişiminde kişiler önemli olsa da bütünü belirleyen o sürece katılanların tümü olduğunu unutup tek başına kişilere yüklemeye kalkmak ne menem bir dünya görüşüdür? Herkesin kendi sorumluluğu, lakin devrimci bir yolda gelişmediği açıktır.

Çeşitli aşama ve süreçleri belirleyen düşünce üretimleri bulunulan konuma ve şartlara göre farklılıklar içerececektir. Tüm bu çelişkilerin bir bileşke doğrultusunda hareketi zorunluluk iken, bu çelişik yönlerin doğabilimsel çözümü olmadan ortadan kalkmalarıda mümkün olamayacaktır. İnsanlar alemi bu düşünce ve çelişkilerin çözümü doğrultusunda çeşitli çözümler üretmiş ve denemiştir.

‘’Alt yapının,maddenin,madi gelişimin belirleyiciliği’’son tahlilde belirleyiciliği’’insanlar alemi gerçekliğine feda edilmeye kalkılsa da, diğer’’belirleyiciler ve çözümlerin’’bir insanlar alemi deneyi olarak tarihin sayfalarına girmesinden başka anlamı kalmamıştır...Sorun insanlar aleminde bu denge ve hareket halinin zıtlar arası sorunların vs. hangi kurallar,prensipler,otorite ve sistem etrafında çözümler getirileceğidir... Timokrasi(askerler,askeri....)Kritarsi(Yargıçlar,yargı sistemine göre....)Meri tokrasi(liyakat ve kıdem üsülüne göre....)Teokrasi(dini ve din adamları esasına göre....)Logokrasi(kurallara göre....)Etnokrasi(milliyete göre....) Plütokrasi(zenginlere ve zenginliğe göre....)Kleptokrasi(çalma ve hırsızlık esasına göre....) Kratokrasi (κρατος= Devlet) Devletçilik. Temsili, egemen bir azınlığın devleti vb. gerisini sen say...Derken günümüze doğru,başlangıçta Aristo gibiler tarafından ayak takımı sistemi diye hor görülen, Oklokrasi=Οχλοκρατια(ayak takımı devleti...)Ya da Mobokrasi (kuru kalabalıkların,zümre ve çevrelerin devleti....)diye eleştirilen,pek rabet de görmeyen Demokrasinin yeniden keşfi..! Soruya aranan cevapların yenilik cilası altında temcit pilavı gibi tekrar tekrar öne sürülmesi dışında: Pratikte yaşanan deneylerin sonucu,hangi referansla iktidar olunursa olunsun güç ve iktidarı ele geçirenlerin, genelde bir otoriteye ve de diktaya dönüşümün gelişmesidir...’’ SİSTEM-OTORİTE-BELİRLENME Yazısı

İnsanlar alemi tarihinin en son aşamada denediği ise işçi sınıfının çıkarları yani kapitalizmin  oluşturduğu piramidi ters çevrilerek tabanının genişliğinde eşit bir dikdörtgen elde etmektir. En bilimsel düşüncenin geliştirilmesi durumunda bile algı farkları, yanlış anlamlar yüklenmesi ve bilimsele karşı çıkılması sonucu ortaya çıkmıştır. Sorun genel anlamda insanlar arası ilişkilerde ve sınıfsal etnik dinsel vb. ilişikilerin hangi kurala göre çözüm aranacağına düğümlenmiştir. Unutulan; yaşanılan ve ürünü ve bir parçası olunulan doğanın zorunlulukları olmuştur. Doğayla olan ilişki insanların yararı ve çıkarları sınırına kadar olmuştur.

En bilimsel deneme sosyalizmin, yanlış yorumlamaların da etkisinde bürokrat ve oligarkların yönetimi kratokrasiye dönüşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Elde edilen deneylerin yol göstericiliğinde temsili sistemler cumhuriyet gibi burjuva demokrasisi sınırlarından doğrudan sistemlere gelişilmesi gerekliliği açığa çıkmıştır. İnsanlığın gelişim seviyesi durumu buna pek uygun görünmese de. Antik Yunanda bilim adamlarının yönetimi epistokrasi bile denenmiş, doğabilimselin yönetiminin zorunluluğu unutulmuş ya da gerçekleştirilememiştir. Doğada komünist olmayan hiçbir şey yoktur... Çünkü diyalektik ve tarihsel materyalizm hayatın kendisidir...

Diğer devrimlerde yaşanıldığı gibi sosyalist bir devrim ve mücadelesinde ortaya çıkan farklılıkların ve düşüncelerin çözümü ve yöntemlerinde sorunlar yaşanmıştır. Demokratik merkeziyetçilikten katı merkeziyetçiliğe otokratik  önderlik, liderlik, kurtarıcılık, kahramanlık türü bir gelişim yaşanmıştır. Düşünce farklılıklarının genelde güçle ikna ve bastırma genel kabul görebilmiştir. Bu bağlamda kapitalizm ve idealist dünya görüşüyle sınır çizgileri belirsizleşmiştir. Bunun içerisine kapitalistlerin fikir ayrılıklarının devrimci gelişimin sonunu getireceği‘’bilinci ve deney birikimi’’ de olaya bu yönde müdahalelerini getirince, iş daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu uğurda manipüle ve algı operasyonlarına, projelerine ayırdıkları milyar dolarlar kendi itiraflarıdır!

ONLARDA DÜŞÜNCE ÜRETİMİ GİBİ BİR SORUN OLMADIĞINDAN, SOSYALİZMDE ÇIKAN SORUNLAR DÜŞÜNCENİN GELİŞTİRİLMESİ VE GEÇMİŞ DEVRİMCİ DERS VE DENEYLER DOĞRULTUSUNDA DAHA BİLİMSEL ÇÖZÜMLER ÜRETİLMESİ VE ARANMASI OLARAK ELE ALINMALIDIR.

 

 

 

Onlar düzenin bekasını nasıl sağlayabilirizi tartışıyor. Ortaya çıkan yönetememe krizini hangi yöntemle ve biçimle daha iyi aşabileceklerini tartışıyor. Sağlı sollu partiler bunu düzenin içerisinde nasıl çözebiliriz en hayırlısı hangisi oluru tartışıyorlar. Diktatörlüğün genişletilmesi yanlılarıyla,  burjuva demokratik yöntemlerle toplumsal muhalefetin ve sınıflar mücadelesinin sistemin içine daha akıllıca kanalize edilebileceğinin saflaşmasını yaşıyorlar. Bunun gibi sol partiler de bu saflaşmada daha ilerideki çözüm projeleri olsalarda yerlerini alıyorlar. Cumhuriyetçi, çoğunlukçu, burjuva demokrasisi savunucusu, merkeziyetçi, işçi sınıfı yani onun yegane temsilcisi kendi partisinin çıkarlarını vb. savunan dünya görüşleriyle boş lafların ötesinde sistemin bekasına eklemleniyorlar. Katılmak anlamında desteklemek, savunulanın tümü ya da çoğunu benimsemek demektir. Katılmak o görüşün partinin savunduklarını savunduğunu söylemek ve teyid etmek demektir. Sonuçta Ayrı bir örgüt olarak ben daha iyisiyimi taşısada savunulanı savunuyorumu demektir. Şartlı destek; şartlar yerine getirilinceyle ilgili destek. Kerhen... Lafı uzatmadan bu adamların savunduğu dünya görüşüne katılan devrimci dünya görüşünde değil demektedir. Ağaca ve taşa birlikte ağaç ve taş desek bile içerik olarak aynı ağaç ve taşı göremediğimiz ortadadır. Onlar bu ağaçtan yapılacak mobilyanın hayalindeyken bizler yaşamın kendisini, ekolojik denge ve yaşam için gerekli oksijen değerlerini görüyoruz. Aynı algılamayı da bırakalım, aynı kavramlarla nitelendirdiklerimizi aynı içerikte göremiyoruz.

Seçeneksizliklerinden birisi de, ekonomik yıkım ve çıkmazın kime fatura edileceği tartışması. En ağır yükü ezilenlerin karşılayacağı açık olmasına karşın, sağlı sollu en akıllı fatura nasıl çıkartılır tartışmasıdır bu! Malesef düşüncenin meta haline gelişiyle bu daha da karmaşık bir hal almıştır. Genel doğru olarak pragmatik ve çıkarcı yaşam tarzıyla, ezilenlerin cebine girenle daha fazla ilgilendiği bir reel gerçeklikte yaşıyoruz. Geçmişte Menderes döneminde olduğu gibi. Nedeni ve nereden geldiği ve bedeli sorgulanmadan cebe girenlerle, Menders döneminin bolluk dönemi diye hatırlanması gibi. Ekonomik olarak zaten çıkışı olmayan bir uygulamanın manipüle ve algı operasyonuyla, peşkeh çekilmiş bir ülke gerçeğini saptırıp, kendilerine doğrulardan oluşmuş bir dünya yaratılabilmişlerdir. Değişmeyen tek gerçekleri her zaman haklılık ve buna ait bahane ve kulplar olduğundan, onlara karşı yapılan yanlışların da bir anlamı kalmıyor. Boş laf olarak ayakları havada kalıyor. 

BU BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ MESELESİDİR...

Bizler önümüzdeki dönemin nasıl bir demokrasi  mücadelesiyle belirleneceğinin bilincindeyiz. Demokrasi ve devrim mücadelesinin nasıl geliştirileceğine odaklanma zorunluluğundayız. Böylesi bir mücadelenin içerisinde saflaşmada doğrudan demokrasi anlayışını bilince taşımaya çabalıyoruz. Bu bağlamda sınıflar mücadelesinin genel anlamıyla demokrasi yönündeki her adımı  geliştirme mücadelesindeyiz. Devrimci demokrasi yolunda ezilen sınıfların nefes almasını sağlayan nefes borularını oluşturma mücadelesinde olmaya çabalıyoruz. Olumlu yönde olan gelişmeleri destekleme ve savunması değil geliştirilmesi mücadelesinde olmak zorunluluğumuz. Kötünün iyisini seçmek dünya görüşüyle değil, demokrasi mücadelesinin doğabilimsele geliştirilebilmesi dünya görüşüyle. Sana da, ona da demokrasi lafızları arasında aynı görünenin nasıl bir demokrasi olduğunun yaşamda hayat bulması bu... Görüntüde aynı bakılıyor, değerlendiriliyor sanılana farklı dünya görüşlerinden yaklaşmanın zorunlu sonucu bu.

‘’Kötünün iyisini seçmek. Ya da gelişimin doğru yönüne ağırlık vermek. Bu da bir dünya görüşü farkı.’’SEÇİMLER, YALAN İLE BLÖF ARASI yazısı.

 Bugün sistemin yapamadıkları üzerine odaklanmak yerine, sadaka anlayışıyla yaptıklarının hak olması da kenara, ezilenlerin daha iyisine layık oldukları üzerine odaklanmalıyız.

 ‘’Aslında bir anlamda Türkiye’de burjuva demokrasisi özlemleri sınıfsal mücadelenin hep önüne geçmiştir. Onu gölgelemiş ve unutturmuştur. Bir karar verilmelidir. Devrim diye burjuva demokratik devrimi mi savunulmaktadır? Yoksa işçi sınıfı ve üretenlerin devrimi mi? Uzun zamandır ‘’sol’’ ya da eski dostluğa ve yoldaşlığa bakılmaksızın; burjuva demokrasisinin kendi çıkarına gelen yönlerini ve temsili sistemleri savunmakla, işçi sınıfının kendi yönetimi doğrudan demokrasisiyi hedefleyen devrim yolunda saflaşmakta ve kararını vermiş durumdadır... Bütün bu çelişkilerin bütünlüğünde’’sol’’ arasındaki çeşitliliklere ve farklara rağmen üç ana akım halinde saflaşma sürecindedir. Birincisi klasik kurtarıcılık anlayışıyla kratokrasi savunucuları. Kratokratlar. İkincisi emperyalizm çağında liberalizm keşifleriyle sistem içi çözüm ağırlıklı liberal sol. Liberaller. Üçüncüsü devrimci teorik- ideolojik ve mücadele birliğini yeniden, üretenlerin doğrudan yönetimi doğrultusunda oluşturmaya çabalayanlar...’’ (SEÇİMLER, YALAN İLE BLÖF ARASI! Yazısı) Yani bir yol açmaya çabalayanlar.

Böylesi bir saflaşma döneminde olumlu yönlerin geliştirilme çabası aynı ölçüde yanlışı geliştirme çabası karşısında mücadeleyide içeriyor. Bunun için eski dostluk vs. gibi yaklaşılan olayların psikolojik yanlışlarının da aşılmasını içeren ciddi bir mücadeleyi  de gerektiriyor.

Doğanın ve insanın, sosyalizm ve insanın vb. organik bütünleşmesi demek olan doğabilimsel zorunluluklarımızı hayata geçirebilmek mücadelesindeyiz. Bu doğrultuda üretenlerin kendi yönetimi demek olan doğrudan demokrasiyi yaşamın tüm alanlarında hayata geçirebilmek için hep birlikte mücadeleye...

YAŞANILABİLİR BİR ÜLKE İÇİN DİKTATÖRLÜĞE HAYIR.

TEK YOL DEVRİM.

(1) Devrimci deney birikimlerinden ne kadar haberdar olunduğu da bilgi birikimleri gibi acı biçimde ortadadır. Devrimci Yol dergisinin 1 Haziran 1977 /3 sayısında’’Tek Yol Devrim’’ yazısı. 15 Haziran 1977/ 4 sayısındaki ‘’Seçim Sonrası’’yazısı. Ekim 1979 / sayı 31 ‘’Devrimcilerin Halk için Bugün Gerçekleşmesini İstedikleri Talepler’’ yazısının okunması asgari anlamda bu deney birikimlerine bir yaklaşım sağlayacağından tavsiye edilir.

15 Haziran 1977/ Sayı 4

‘’Oysa CHP seçimlere’’Halk İktidarı’’ sloganıyla girdi.Halk kitlelerinin baskı ve sömürüye karşı yükselen muhalefetini, faşizmin saldırıları karşısında artan nefretini, gerçek bir halk iktidarına duydukları özlemleri (halkın iktidar alternatifi siyasi hareketinin bulunmadığı bir ortamda) CHP kendine kanalize etmek üzere bir seçim stratejisi izledi. CHP’ nin seçim propagandasının temelini, baskı ve sömürüye karşı sloganlar, faşizme karşı sloganlar ve soyut halk iktidarı vaatleri oluşturmaktaydı. Örneğin: *’’Öğrenim özgürlüğü ve can güvenliği sağlanacaktır.’’ * ‘’Ceza kanunundan 141 ve 142’nci maddeler kaldırılacaktır.’’ * ‘’Kıyımların ve faşist uygulamaların hesabı sorulacaktır.’’ * ‘’Örgütlenme ve düşünce özgürlüğü sağlanacaktır.’’ * ‘’Devlet kurumlarını işgal etmiş çeteler temizlenecektir.’’ * ‘’ Siyasal cinayetlerin hesabı sorulacaktır.’’ V.b. vaatler CHP’nin seçim kampanyası sırasında heryerde ve bütün demeçlerde tekrar tekrar ortaya konmuştur. Bu vaatler doğrultusunda halktan oy istenmiştir. Ve emekçi halk çoğunlukla bu talepler için oy kullanmıştır.

 Şimdi bir CHP hükümetinden beklenen nedir? Biz CHP iktidarının ‘’Halk iktidarı’’ olamayacağını; temsil ettiği sınıfsal çıkarlar ve programı açısından ele alındığında CHP’nin halk iktidarı kurmaktan ne kadar uzak olduğunu çok söyledik ve yazdık. CHP’den beklenen halk iktidarı değildir. Halk iktidarından söz edebilmek için en azından:

* Ülkemizin emperyalist ülkelerle olan sömürü ve tahaküm ilişkilerinin tümüne son verilmelidir. NATO, CENTO, ORTAK PAZAR, ENERJİ AJANSI gibi emperyalist kurumlardan çıkılmalıdır.

* İşçilerin üzerindeki sendikalaşmayı, sendika seçimi ve serbestçe sendikal mücadele yürütmesini önleyen bütün baskılar kaldırılmalıdır; kadın erkek ayrımı gözetmeksizin, eşit işe eşit ücret ödenmelidir. Genel grev hakkı yasallaşmalı, çırakların çalışma süresi 6 saate düşürülmeli, işsizlik önlenmelidir.

* Toprak ağalarının elindeki tüm topraklara el konularak, topraksız ve az topraklı yoksul köylülere dağıtılmalıdır.

* Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ekonomik tedbir ve yatırımlar gündeme getirilmelidir. Bankalar, sigorta şirketleri, tüm mali kurumlar, dış ticaret, yerli ve yabancı tekeller emekçi halk iktidarı tarafından devletleştirilmelidir.

* Bugünkü devlet yapısı içerisindeki tüm faşist yasa ve kurumlar, MİT, kontr- gerilla ve onun sivil kolu olan faşist ülkü ocakları ve toplum polisi teşkilatı dağıtılmalıdır.

* Kürt ulusu üzerindeki şöven, faşist baskılar kaldırılmalıdır. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin serbestisi kayıtsız şartsız tanınmalıdır.’’

Diye devam ediyor. Bu talepleri CHP’nin gerçekleştiremeyeceği, bunun için devrim gerektiği, bu yüzden halk iktidarı olamayacağı şeklinde devam ediyor.

CHP yapamayacağına ve yapmadığına göre, günümüzde bunları artık ÖDP’ den talep edebiliriz...

 

(2) Bir düşüncenin tarihsel olarak yanlışlığının kimse tarafından savunulmaz duruma düşmesiyle açığa çıkması ne acı bir olaydır! Sovyet komünist partisi polit bürosunun konu hakındaki tavrını bekleyip tavrını açıklayan hala var mı? Acı bir örnek: Fokoculuğu savunan kimse var mı? Kendi geride kalan arkadaşları da dahil? Örneğin bizde, Sinan Cemgil torisyenlerinden birisi, neden Nurhak olayı öne çıkmaz başka şeyler öne çıkarılır? Neden bugün bulunulan yerden geçmiş de kendine uygun hale getirilir? Soruları çoğaltmak mümkün. Onlar için kendilerine doğru bir dünya, bizim içinse değerli bir eğitim unsuru ve deney birikimi olarak, birleşik devrim cephesinin yılmaz neferleri değerini hiç yitirmeyecektir.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

ANLAMSIZLIĞIN BEKLENTİSİ

ANLAMSIZLIĞIN BEKLENTİSİ

‘’Onlar kârlarını dünyanın geleceğinden daha çok düşünüyorlar...’’

Son günlerde kendi oluşturdukları gündemleri sonucu ‘’kontrolden çıkabilecek bir savaş’’ riski ve tehditleri altında yatıp kalkıyoruz. Herzaman güçlülüklerinden kaynaklı haklılıkları ve nedenleri ortada! Savaş çıkara bilirsiniz. Rapor bile beklemeden akıllı füzelerinizi kullanabilirsiniz. Akıllı olduklarından insan öldürmez onlar! Hatta nükleer santrallerinizle en ufak bir kaçak durumunda binlercesini yok edebilirsiniz. İstediğiniz yöntemle öldürebilirsiniz vb. Ama kimyasal silah kullanmayın! Ayıptır. Üstelik insanlık ayıbı! Ne kadar da haklılar değil mi? Enerji çıkarları için oraya yarleşecek de ölüp öldüreceklere gösterecek haklı neden lazım! Bulundu mu?

Bu zaman, durum ve şartlar altında, bu ahval ve şerait içerisinde 1 Mayıs‘a ve arkasından OHAL kanunsuzluğuyla istisnasız muhalif olan her kesimin baskı, tehdit ve tutuklanmalarıyla ülkemize özel ‘’çok demokratik’’ seçimlere doğru ilerliyoruz. Uluslar arası tekellerin enerji sorununu çözmek için, bilimsel olarak doğaya ve insanlığa güvenli olmayan ve doğanın yok edilmesi demek olan nükleer santraller de yolda! Üstelik haklılığı; bilimsel gelişim, sanki emekçilerin enerji sorununu çözecekmiş vb. yanılsamaları yaratılarak. Dünya sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sistemlerinde meydana gelen değişiklerle, eski iki kutuplu dünyaya göre nüfuz alanları ve çıkarlar mücadelesi konsesüsünde buluşan dünyamızda, ederi ödenerek aralarında anlaşabilme olasılığının görece arttığı süreçlerdeyiz. Çünkü onlar kârlarını dünyanın geleceğinden daha çok düşünüyorlar! Düşüncenin meta haline gelişi bağlamında kendileri adına savaşabilecek bağlantılarıyla kendilerini riske atmadan ve ucuz maliyet ve kâr hesaplarından oluşan ‘’kontrollü’’bir savaşın içerissindeyiz. Kârlarına göre savaşın biçimlerinin değişeceği, bölgesel ve kontrollü olduktan sonra atom silahlarının bile kullanıldığı süreçlere doğru ilerleniyor. Dünya yok olursa kârlar da yok olacak!!!

Haklılığı ileri sürülmeden hiç bir düşünce savunulamaz... Bunun için herkesin kendine haklı nedenleri ve izahları vardır! Bu halkılığın nedeni ve temelinin kendi dünyasının algılarına bağlı ve bilgilerine ait olması, son kertede en güçlü ve çıkarlarının bileşkesinde dengelenen bir sistemi  oluşturmaktadır. İşte kapitalizm ve onun son aşaması emperyalizm ve diktatörlük sistemleri. Bu çıkar ve güç savaşının son tahlili ve de kaçınılmaz sonucudur. İşçi sınıfının çıkarları soyutlamasının yanlış yorumu sonucu, onun yegane temsilcisi iddasındaki partilerin oluşturduğu temsili sistemler giderek devletçilikle sınırlı temsili kratokrasiler ve çıkar sistemleri haline gelmişlerdir... Özü doğabilimsel doğruların mücadelesi olan bir dünya görüşünün, biçimlere takılı haliyle son tahlilinde kratokrasi haline gelişi...

“Bunun gibi işçi sınıfının ‘’çıkarları’’ doğabilimsel zorunluluklardan uzaklaştırılıp, onu güç olduğundan arakaya almak ya da ona hizmet ederek safına çekmek vs. türü bir idealizme ve sapmaya vardırılıyor. İşçi sınıfına doğru gelen gerçekmiş gibi ele alınmaya başlanıyor. Doğabilimsel zorunluluklarımız üst düzlemi kenara atılıyor... Bizler‘’Engelsist’’olduğumuzdan! Bilimsel bile değil doğabilimseli savunuyoruz! Doğabilimsel gerçeklik olduğundan; diyalektik ve tarihsel materyalistiz yani devrimciyiz. Bu doğrultuda toplumsal gerçekliğin doğru tahlili olduğundan, işçi sınıfı öncülüğünden ve bunun gelişimi sonucu üretenlerin yönetimi doğrudan demokrasiyi savunuyoruz. Bu noktaya gelindiğinde doğrudan demeokrasinin antik Yunanlılarda denenmiş olan epistokrasi olmadığını, bilim insanlarının yönetimi değil, doğabilimselin yönetiminden bahsedildiğini bilince taşıma mücadelesindeyiz. Aynı dünya görüşüyle, işçi sınıfını iktidar yapmak isteyenlerin kendi iktidarlarını oluşturması olumsuzluğunun toplumsal deney birikimlerinin geldiği seviye ile sınırlı olduğunu bilince çıkartmaya çabalıyoruz. Bizim mücadelesiyle açmaya çabaladığımız yolun da sonuçta hangi doğru tahlillere dayanıyor olursa olsun toplumsal mücadeleler ve sınıflar mücadelesinin geldiği seviyeyle sınırlı olduğunu, lakin doğabilimseli savunma ve bu uğurda mücadelenin zorunluluğumuz olduğu bilincini geliştirmeye çabalıyoruz. Şimdi dünya dönüyor ve sistemimizin merkezi dünya değil güneştir deme zamanı. Şimdi kimseyi kurtarmak değil kurtulacaksak birlikte deme ve doğabilimsel gerçeklere gelişebilme mücadelesi zamanıdır. Bilgimizin ve yapabileceklerimiz yaşadığımız maddi ve tarihsel şartlarla sınırlı lakin böyle bir gerçeğin olduğu ve ona varma mücadelesinde olduğumuz gerçekliğin ta kendisidir... Şimdi birşeyler yapmalı zamanı değil böylesi bir mücadeleyi geliştirme zamanıdır. Geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen yeniden teorik- ideolojik ve mücadele birliğimizin oluşturulması dönemi.’’ SEÇENEK YAZISI

‘’Tüm Dünya deney birikimlerinin farklı biçimleri olsa da özde tek sonucu ortada dururken, aynı şeyleri deneyip farklı sonuç çıkaracağını mı savunuyorsun? Tüm bu temsili sistemler ezilen halklar ve sınıfların iktidarı haline gelemedi ve kalıcılaşıp, bir KRATOKRASİ°ye dönüştü! Tüm düşünceler ve projeler denendi pratikte yaklaşık aynı sonucu verdi. En sonuncusu akıllı dizayn kurtarıcılık Gramşi, Althusser vs derken SYRIZA cılık aynı sonuca çıktı. Şimdi senin bir çözümün yoksa aynı şeyleri deneyerek şapkadan tavşan mı çıkaracaksın? Yoksa hala onlar tam uygulayamadı ben doğrusunu uygularım diyen bir lafkalabalığı mısın? Şu anda var olan adına hala sosyalizm denilen sistemleri, kısacası yer yüzüne inemeyen cennetleri mi vaad ediyorsun. Kurduğun komiteler ve sonuçta partinin bir gün mutlaka halkın öncüsü olarak iktidara gelip onları kurtaracağını mı vadediyorsun?’’ RASYONALİZM YAZISI

Böylece oluşturulan ben merkezcilik yine kendine doğrularla demokratik merkeziyetçilik yerine konulabilir hale gelir. Kimi zaman içindeki çoğunluk kendine doğruyken, dışındaki çoğunluk kitle kuyrukçuluğu olarak yanlıştır. Değişmeyen tek kural kendi dünya görüşünden kaynaklı hep haklı olmaktır! Sütten çıkmasa da ak kaşık olmaktır ve sütten çıkan AK lara karşıdır! Kendine doğrulardan başka gerçekliği olmayanların dillerinden düşürmedikleri birlik çağırılarının içeriği de, onların doğrularında birliğe razı olmaktan ibarettir. Bu yüzden kitlelerle olan kopmuş bağlara bakılmadan yapılan keskinlikler, söylenenlerle yapılan ve beklenilenler arasında bağın kopması sonucunu ortaya çıkarmaktadır...

 Aynı düzlemde yer alan politik- ekonomik-/demokratik ve ideolojik mücadelelerin çelişki yumağının gidiş yönünü belirleyeni olan politik mücadeleye bağlı oluşları kafa karışıklığı yaratmanın nedeni  olabilmektedir. Devrimci yolda hiç olmaması gereken, diğer çevrelerde sık rastlanan bir hatadır.

Diğer örnekte, ekonomik demokratik mücadele alanındaki konumuyla politik mücadele alanında devrim beklentisi, dost görünümlü yanılgı yaratma çabalarıdır... Sorumluluğunu almadan yani kafa karışıklığı yaratarak sola akıl vermelerden tut, konumuna bakılmadan, sorumluluğu alınmadan yapılan çağırı ve önermelerin yaşamın kendisinde anlamsız ve ayakları havada kalmaktadır. Anlamsızlığın beklentisi, söylenilenle yapılanın tutarsızlığı ve beklenilenle olan tutmamasıdır.

Bu anlayışla, ekonomik kazanımları için mücadele eden işçi sınıfı sendikalarda politik devrimi örgütleyecek olan kendi kurtarıcı önder partilerine biat etmeli ve luzumsuzluklarla uğraşmaktan kurtulmalıdır... Bu bağlamıyla işçi sınıfını kendi olduğu yere beklemekte, onun olduğu yere gitmeyi önderliği ve kendi doğrularına zul saymaktadır. Böyle bir kafa karışıklığıyla, ekonomik demokratik ya da ideolojik alana ait bir mücadeleyi ve biçimini devrime yol açmadığından kökten inkar etme aklı evvelliğini, keskin laflarla sol gösterme alışkanlığıdır. Ya da bu alanlardan birine ait mücadele biçimini ve taktiği mutlaklaştırmak akıllı bulunabilmektedir. Ekonomik demokratik alanın bir taktiği ve biçimi, örneğin seçimlerde ya da sendikal mücadelede vb. alınan bir tavır mutlak ve stratejik hale getirilip tekrar edilerek politik tavır alındığı sanılmaktadır. Bu anlayışla ya da dünya görüşünde bir sürü sol sapma ortada dururken onlara katılmayacak kadar ben merkezci ve kendi tekrarı tercihidir. İçerik herhangi bir biçime feda edilebilmekte, demokratik bir kazanım, daha iyi yaşam koşulları vb. kendi kurtarıcı öncülüklerinde gerçekleşmemişse yok sayılabilmektedir! Ve de kahr olabilir! Bu bağlamda; madem ki kurduğun örgüt işçi sınıfının tek temsilcisi ve partin sınıfı kurtaracak öncü, kuracağın temsili cumhuriyet ve burjuva demokrasisi sınırlarında kalan laikliğinle yola devam edeceksin, mademki demokratik merkeziyetçiliğin ve kadrolaşma sürecin sonuçta bir önder ve önderlikle çözülecek bir sorun, neden kendini ve sınıfı üzüyorsun? Liyakat usulü önderlik ve abilerin ortada iken, kendinin daha iyi önder olduğunu kanıtlama sıkıntısını geçemeyen beyhude çabalarınla ve dünya görüşünle yuvana dön ! Eğer organik canlı bir yapı demek olan kolektif üretimler ve görev dağılımıyla üretenlerin doğrudan yönetimini geliştirme yolunu açma ve geliştirme yani kadrolaşma sürecini benimseyemiyorsan, gitmen gereken yer ortada! Peki, bu ben merkezcilik ne? Aynı dünya görüşünü savunurken aynı tavırları alıp aynı yerde buluşamayan, otokrasiyi demokratik merkeziyetçilik sanan, ‘’ülke solunun’’ durumu!?

İçerisinde yaşadığımız ortamı ve şartları ve de zamanı kavrayamaz durumda mücadele  çağırıları ayakları havada kalan boş laflara dönüşmektedir... Bunun gibi yaratılan ‘‘en anlamlı kafa karışıklığı‘‘ da alt yapıda belirleyiciliği tartışılmaz haledeki uluslar arası tekelerin eski sistemdeki üst yapı kurumları, devletler vb. görüntüleriyle çelişen ve liberalizm yanılsaması yaratan bir geçiş sürecinin yaşanmakta oluşudur... Bu içinde bulunulan durumu kavrayamamanın yaratığı kafa karışıklığı tavırlara ve her alana yansıyan şekilde sürmektedir. Bu geçiş sürecinin yaratığı değişken çıkarlar ve güç merkezleri, uluslar arası tekelerin nüfuz alanları belirlenme süreci, devletlerin ve politikacıların her durumda değişen tavırlarına neden olmaktadır. Yeni sömürgecilik metodlarında meydana gelen değişiklikler sonucu düşüncenin meta haline gelişiyle bütünlüklü, sistemin bekası ve görev dağılımında sistemin dışına çıkabilecek en son toplumsal patlama noktalarını kontrol projeleri,  örneğin SYRIZAcılar bile anti emperyalist mücadeleden bahsetmektedirler. Doğrudur; bademler de emperyalizme karşı mücadelede değil mi?  Ya da herkes kendine uygun bir anti emperyalist mücadelede değil mi? Konumla söz arasındaki makas giderek açılmaktadır. Söylenilenlerle yapılanlar uymamaktadır. Yanılsama, liberalizm görüntüsü rüzgarına kapılıp yetmez ama evetçi tavırlar, çıkarın bitiği yere kadar nemalanma uyanıklıkları, en keskin hesap sorucu pozundan hesap soracağının yardakçısı konumuna sıkılmadan adapte olup tüm söylediklerini afiyetle yutan bir yalakalık, ak akçe kara gün dostu olu vermektedir.

Bu durum ‘’sol’’a da yansımakta sağa sola yalpanışların son durağı abisinin kanatları altında ya da en güçlünün saflarında buluşmayla bitmektedir. Gelişim son tahlilene gelmemişken, içerisinde bulunulan durumu ve o andaki elindeki verileri dayatarak son tahlili münecimlemek yanılgı yaratmanın en akıllı dizayn projesi haline getirilmiştir. Başka seçeneğin mi var beklentisi, doğru gibi dayatılmaktadır. Sistem içierisine kıstırılmış bir seçeneksizlik seçenek diye yutturulmaya kalkılmaktadır... Mahkumiyet ve etme mantığı siyasetin kendisi diye sunulmaktadır. İçerisinde bulunulan koşullarda seçeneksizlik olarak görülebilenin, zaman mekan ve şartların değişimiyle anlamsızlık haline geleceğini tahlil edemeyen bir idealizimin yanılgısı olarak kalacaktır...

 Elimizde olan bilgi birikimlerinin sınıflar mücadelesi labaratuarında denenen ve uygulanan farklı biçimlere karşın tek sonucu ortaya çıkardığı bir gerçeklikteyiz. İşçi sınıfı ve ezilen halkları iktidar yapma anlayışı ve çeşitli uygulamaları sonuçta birilerinin iktidarına dönüşüyor. Aşağıdan yukarı kurulan komiteler, halk komite ve meclisleri, sovyetler vb. temsili sistemlerin ağırlığında işlerlikte birilerinin iktidarı haline geliyor. Sorunun önemli noktalarından birisi, doğrudan yöntemler yerine temsili yöntemlerin ağırlık kazanmasıdır. Sistemin kurumlarındaki söz sahiplerinin, yetki ve karar vericilerin değişmesi sitemin bekasının taze kanla sürdürmesi sonucuna vardığı ortadadır... Daha temel olan ise doğabilimsel bir dünya görüşü sonucu olan alt düzlemdeki işçi sınıfı iktidarının doğabilimsel düşüncenin yerine geçirilmesidir. Bu bağlamda elimizde var olanın aşılması geliştirilmesi yerine, günümüze adaptasyonu ve plantasyonuyla uğraşanların önlerindeki seçenek, önder ve örgüt aramaktır.  Bu arayışın en akılısından en otoriterine kadar çeşitlilikleri olsa da özü değişmemektedir. Bu bağlamıylada yıpratan, beyhude zaman kayıplarından öte anlam da ifade etmeyen bir yolculuk, kimin daha güçlü ve uygun olduğu arayışına dönüşmektedir. Halbuki deney birikimi ve liyakatle önderler ve örgütler ortada seçenekler bellidir!

Eğer bizlerin açma çabasında olduğumuz üretenlerin doğrudan yönetimi yolunda ve doğabilimlerinin gelişim ve öncülüğünde organik yapılara doğru gelişme mücadelesinde isen, öncelikle kolektif üretim ve yönetime eğitim, gelişme zorunluluğundasın.

 Devrimci yolcular açısından geçmişte yaşanılıp deney birikimi haline getirilmiş olması gereken tartışma noktaları yeniden başka biçimlerde ısıtılarak piyasaya sürülebilmektedir. Üstelik devrimci yolcu olduğu iddasında olanlar tarafından. Geçmişte de, ülkemiz devriminin yolu olarak kesintisizlerle çizilen yolu ve halk savaşı sürecinin çeşitli aşamalarını, kendilerinin ve keskinliklerinin ispatı haricinde hiç bir anlam ifade etmeyen‘‘savaşın bir biçimini politik mücadelenin kendisi sanan‘‘ sapmalar ortaya çıkmıştır. (bkz. Halk savaşı ve öncü savaşı tartışmaları. Devrimci Yol  ) Geçmişten beri böylesi bir dünya görüşüne sahip olma ünvanı olanlara katılmak yerine başka ismiler ve yerde durma çabaları ve sorumluluğu kendilerini bağlar. Şimdi de mücadele alanının herhangi bir biçimi; seçimler, 1 Mayıs kutlamaları, sokaklar vb. keskin mutlaklıklarla politik mücadelenin kendisi yerine konulmaya çabalanmaktadır. Kendi haklılığını ileri sürmenin ötesine sıçrayıp kendi gibi düşünmeyenleri döneklikle suçlamanın takdirini sizlerin sağduyusuna bırakarak devam edelim. Söylediklerinle konumunun ve yaptıklarının ne olduğundan da öte, doğruya gelişeni yapabilme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Faşizm şartlarında her türlü direnişin doğru olması, doğabilimsel doğruyu yapma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bu keskinliklere söylenilebilecek şey doğru olan devrim yapmaktır. Gitmeyi mutlaklaştırarak keskinlik yaptığın yerde devrim mi olacak? Hal-i melal’inden sual olunmaz, bugününden menkuldür. Yaşamın ve işçi sınıfının ,içerisindeki varlığı ile yokluğu kendine doğrularından ibaret, hal ve ahvali ile keskinliği arası dengenin beklentisi ve sorumluluğu kime aittir bilinmez! Kendisi gibi düşünmeyen herkesi hainlike suçlamanın ben merkezci rahatsızlığının takdirini sizlerin sağduyusuna bırakarak geçelim. Faşizm şartlarında her türlü direnişin doğru olması, doğabilimsel doğruyu yapma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Aynı dünya görüşleri yaklaşan seçimleri de bu bağlamda değerlendirilmesine yansımaktadır. Aynı düzlemde yer alan politik- ekonomik-/demokratik ve ideolojik mücadelelerin çelişki yumağının gidiş yönünü belirleyeni olan politik mücadeleye bağlı oluşları kafa karışıklığı yaratma nedeni teşkil edebilmektedir.

*Konuları birbirine karıştırarak tartışmaya kalkmak sonuçsuz anlamsızlıklar ortaya çıkarmaktadır. En kolay yöntem teker teker konuları çözüme bağladıkça aşağıdan yukarı diğer konulara ilerlenmelidir. Bir seçime, devrim programı beklentisi ile müdahele aklı evveliği en önemli yanılgılardandır.

OHAL uygulamalarıyla, tutuklu sayıları ve milet vekilleriyle gidilecek seçimlerin demokratik olmadığı ortadadır. Bütün bu anti demokratik ortamda bile son seçimleri kaybettikleri ve sahte oylarla yönetmeye devam etmeye kalktıkları ortadadır. Bu gerçeğin farkında olduklarından ittifaklarıyla kaybetme riskini azaltabilmeyi amaçlamaktadırlar. Yolsuzluk yapmaları engelenebilinirse durum herşeye rağmen ortadadır. Sonra arkasındaki adımlar tartışılmalıdır. Önce seçimin güvenliğini sağlamak üzere bir araya gelinmelidir. Çünkü seçim yolsuzluğu sonucu hükümette kalmaya çabaladıkları ortadadır.  Böylece kim katılabilir gibi saçmalıklar da aşılabilir. Seçimin güvenli olmasını sağlamak isteyen herkes katılabilir.

Kendinden beklenenleri bırak hayatın ondan beklediklerini unutup ‘’sol’’a akıl vermekle iştigal edenlerin, ‘’sol ne yapmalı ve nasıl yapmalı’’ ile başlayan cümleleriyle, beklentileriyle yaşamın uyumunu kaybetikleri açıktır... Beklentileri sonucu söyledikleriyle yaşam tarzları sonucu yaptıklarının hiç olmazsa asgari anlamda tutması da ‘'bizim beklentimizdir !’’ Bu istediklerini kendi değil de birilerinin yapması beklentisi, sorumluluğunu kendi üstlenmediği birilerine yüklediği ve beklentilerin sorumluluğunu üstlenmeme sorumsuzluğuna dönüşmektedir. Bunun radikal keskinlik, sol sapma biçimi, kendi bugünü ortada iken dağlarda gerilla savaşında ‘’paralel dünyasında quantumunu yaşayabilmektedir.’’

 

Sorumluluğunu kaldıramayacağın lafı etmeyeceksin. Sorumluluğunu yüklenemeyeceğin eylemi yapmayacaksın. Korkulan da budur. Söylenenin ve yapılanın sorumluluğu. Herkesin kaybetmekten korktukları ve kazanma umuduyla hesapları var. Sorumluk altına girmemek. Kaldıramadığın şeyleri yapıp yıpranmak korkusu. Çevre ve kendi çevresinin beklentilerinin de dışında, kendi kendine yenik düşmek. Kendine güvenini kaybetmek. Korkulanın olmaması için konuşmamak ve yapmamak. Bunu hareketsiz kalmaya çabalayarak yapanları da hayatın durdurulamayan hareketi aşıp geçiyor. Beklenti senin değerlendirme ve tahlillerinin sonucudur. Olan, hayatın hareketiyle senin mensubu olduğun insanlar aleminin hareketinin bileşkesi sonucu ortaya çıkandır. Doğabilimsel doğruları yapmanın daveti olmaz, zorunluluğumuzdur. Bilgimizin ve yapabileceklerimiz yaşadığımız maddi ve tarihsel şartlarla sınırlı lakin böyle bir gerçeğin olduğu ve ona varma mücadelesinde olduğumuz gerçekliğin ta kendisidir... Şimdi birşeyler yapmalı zamanı değil böylesi bir mücadeleyi geliştirme zamanıdır. Geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen yeniden teorik- ideolojik ve mücadele birliğimizin oluşturulması dönemi.

İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI 1 MAYIS‘TA ALANLARA.

HER YER 1 MAYIS HER YER DİRENİŞ!

SAVAŞA VE NÜKLEER SANTRALLERE HAYIR!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

KIZILDERE VE DEVRİMCİ YOL YAŞIYOR.

Kızıldere ve devrimci yol elbette ki yaşıyor. Keskin lafızlardan, kahramanlık güzellemelerinden de bağımsız, bugünkü yaşamımız ve mücadelemizin geldiği yer ve seviyede yaşıyor! Yaşamın o durdurulamaz hareketine ve gelişimlere düşüncenin hareketini uyumlu hale getirp, dünyayı değiştirme çabanda yaşıyor. Kürtlere karşı başlatılan saldırı ve zulümde aldığın tavırlarda söylediklerinde yaşıyor! Kürtlerin senin akıllı dizayn kurtarıcılığın yolunda birleşmemelerine kızışında yaşıyor. Kendi demokrasi kültür ve anlayışlarıyla sınıf tavrından uzaklaşan, kendi egemenlerine boyun eğmelerine kızışın sonucu UKKTH tekerlemelerini unutuşunda yaşıyor. Ezilenlere ayar verilmesi hizaya getirilmesini sesizlikle karşılayabilen sosyal şöven tavırlarında yaşıyor. Hadi bunu bırakalım nükleer santraller? Kazayla devrim yapıp iktidar olsan üfleyerek fabrikalrı çalıştıramayacağına göre, reel devletçi sosyalistlerin dediği gibi ‘’bilimsel ilerlemeye karşı çıkamayız! ’’ Nükleer santrallerin kontrolü işçi sınıfında olunca işi çözebileceğine mi inanıyorsun? Kızıldere ve devrimci yol tabii ki yaşıyor. Geldiğin bilgi birikimi ve deneylerle işçi sınıfını ‘’temsil’ için kurduğun işçi cumhuriyetini korumak zorunluluğundan iktidarını kalıcılaştırmaya dönüşen ve savunup aşamadığın cumhuriyetçiliğinde, laikliğinde yaşıyor... Ekonomik demokratik mücadele alanını devrim yapılacak alanmış gibi göstermeye çalışıp yaratığın kafa karışıklığında yaşıyor. Bu alanda ülkenin bir soluk alışı bir gıdım bile olsa rahatlaması anlamına gelecek olan bu iktidarın gidişi konusunu bile, kendi ‘’akıllı dizayn devrim’’ anlayışına mahkum edebilmek için yaratığın kafa karışıklıklarında yaşıyor. Ve yolculuğunun gidiş yönünden anlaşılıyor.  Nerede ve hangi dünya görüşünde sorulmadan ‘’sol birleşmeli nakaratlarının’’ senin kapına çıktığını ‘’gizleyebilmen’’de yaşıyor! Sistem içerisi ilişkilerin örgütlenmesi sonucu olan ve kaçınılmaz olarak devrimci adaletin kaybının ortaya çıkışında! Onu bunu dolandırana bile çıkar ilişkisi yüzünden tavırsızlığında, böylesi ilişkilerin örgütlenmesi sonucu ‘’devrimden’’ bahsedişinde yaşıyor.

Akıllı önderliğin ve kurtarıcılığınla Türkiye sınıflar mücadelesinin geldiği içler acısı durumda, faşist bir diktatörlüğe ve adım adım hazırlasıklarına aldığın tavırlarda, mücadelende yaşıyor!

12 Eylülün hemen sonrası aktif direnişe geçmeyişi suçlayanların bugünlerinde yaşıyor. Boş lafın ötesi devrim olsa ne olacaktı? Bu günümüzden belli oluyor! Elimizdeki bilgi ve deney birikimlerinin geldiği seviyeye bakarsak, üretenlerin doğrudan yönetimini oluşturamayacaktık... Lafın uzunu ve tamamı aptala söylenirmiş. Bugün bulunduğu yeri geçmişte arayan ve bulamayanların bugünleri durumun izahını ortaya koymaktadır. Birinci seçenek; elimizde olanın günümüze değişik biçimlerde adaptasyon ve plantasyonu. Ya da aşmaya çalışıp açmaya çalıştığımız yolun çabasında olup, üretenlerin doğrudan yönetiminin yolunu açmak. Gelinen seviyeyi, toplumsal muhalefetin gidiş yönünü belirleyen eğiliminin içerisinden çıkan eğilimlere bakarak daha iyi kavramak mümkündür. Sistem içi hesap kitaplarıyla boğulanların ezilen halklara geleceği konusunda bir seçenek olmasıda mümkün değildir.

 Böylesi bir mücadele döneminde elimizden geleni yaptık gibi bir mazeretin olmadığının bilincinde, olumsuzluklarını değil kendimizi, tarihsel görevi yerine getiremememizden dolayı eleştiriyoruz.

 Devrimci teori olmadan devrimci mücadele olmaz...Devrimci mücadele düşünceyle dünyayı değiştirmektir.  Geçmişin devrimci ders ve deneylerini geliştirip aşarak ideolojik ve devrimci mücadelemizin birliğini yeniden oluşturmak görevimizdir. Böylesi bir mücadelenin daveti olmayacağı gibi  pazarlığıda olamaz. Doğabilimsel zorunluluğumuzdur. Geçmişin devrimci değerlendirmesini nihayi anlamda devrimci bir hareketin yapacağının bilinciyle, devrimciler görev başına...

KIZILDERE DÜN DEĞİL GÜNÜMÜZ VE YARINIMIZDIR.

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ MUTLAKA KAZANACAK

EZİLEN HALKLAR DOĞABİLİMSEL DOĞRULTUDA İKTİDAR OLACAKTIR.

TEK YOL DEVRİM. 

 

 



 

 

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

SEÇİMLERE GİDERKEN

İster baskın ister darbe isterse "demokratik" olsun seçimlerin ezilenler açısından pek farkı yoktur. Ezilenler ezilmeye devam ederler. Kimi diktatörlükle ezer, kimi biçimsel demokrasi ile ezer. Belki de tek farkı en mizahi şekilde Charle Bukowski ifade etmiştir: "Demokrasi ve diktatörlük arasındaki fark şudur: Demokraside önce oy verir sonra emirler alırsınız. Diktatörlükte oy vermekle zaman kaybetmezsiniz."

 

Türkiye koşar adım sürüklendiği ekonomik çöküş ve siyasi karmaşa ortamında  24 Haziran'da sandık başına gidiyor. Ve diktatör eğer bu seçimi kazanırsa, büyük ihtimalle bir daha sandık başına gidilmesine gerek kalmayacak.

 

Bu seçime yaklaşım şöyle olmalı; mevcut siyasal ortamı ne abartmalıyız ne de küçümsemeliyiz. Bu seçim aynı zamanda "tarihin tekerini geriye doğru götürmek isteyen gerici iktidar" ve ileriye doğru götürmek isteyen ezilenler arasındaki çatışmaya da sahne olacaktır. İktidar kazanırsa toplumsal muhalefet ve ezilenler muhtemelen moral bozukluğu, travma ve karmaşa yaşayacaktır. Belki de uzun bir süre ayağa kalkmada zorlanacaktır. Bu anlamda bu seçimi sadece boykot, sandığa gitmek ya da gitmemek gibi saiklerle tartışırsak büyük bir yanlgıya düşmüş oluruz. Burada seçimlerin ne olduğunu ve nasıl olacağı tartışmalarına girmek istemiyoruz. Bugün için bunun pek de kıymetı harbiyesinin olmadığını düşünüyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, "OHAL uygulamalarıyla tutuklanan milletvekilleriyle gidilecek seçimlerin demokratik olmadığı ortadadır. Bütün bu anti-demokratik ortamda bile son seçimleri kaybettikleri ve sahte oylarla yönetmeye devam etmeye kalktıkları ortadadır. Bu gerçeğin farkında olduklarından ittifaklarıyla kaybetme riskini minimuma indirmeyi amaçlamaktadırlar. Yolsuzluk yapmalarının önüne geçilebilirse seçimler her şeye rağmen değişik bir seyir izleyebilir. Daha sonra arkasındaki adımlar tartışılmalıdır. Önce seçimin güvenliğini sağlamak üzere bir araya gelinmelidir. Çünkü seçim yolsuzluğu sonucu hükümette kalmaya çabaladıkları ortadadır.  Böylece kim katılabilir gibi saçmalıklar da aşılabilir. Seçimin güvenli olmasını sağlamak isteyen herkes katılabilir(ÖZGÜRLÜK )".

 

Türkiye bu koşullarda seçime gitmektedir. Bunun için bugün çok büyük stratejik, politik tartışmalar yapmak yerine seçimin güvenliğini sağlamak üzere genel bir birlikteliği sağlamak gerekiyor. Bu noktada seçimin güvenliğini sağlama kaygısı içinde olan toplumun her kesiminden herkes bu harekete katılabilir.

 

Bu gün seçimlere giderken şu durumu gözden kaçırmamak gerekiyor: Seçim ve referandum oylamaları, egemenlerin halkın tercihlerini ve yönelimlerini ölçmek için ideal araçları olmasının yanı sıra yükselen muhalefetin bertaraf edilmesinin de aracıdırlar. Bize göre şu aşamada sessiz bir toplumsal muhalefet yükselişi söz konusu; bunda AKP diktatörlüğünün yönetememe krizi, ekonomik sıkıntı ve Ortadoğu'da girilen bataklık gibi bir çok sorun etkilidir. Tüm bu gelişmeleri gördüğümüz için bu seçim ve sandık güvenliğini önemsiyoruz. Yoksa  halkın umutlarını düzenin sandıklarına sığdırma gibi bir niyetimiz yok. Tahrisel gelişmelere baktığımızda, bazen bir takım fırsatlar ve koşullar doğar ve bunu iyi değerlendirmek ve yerinde müdahale önem taşır. Gün geçtikçe aşırı sağın yükseldiği dünyamızda bir umut devrimci mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Artık ezilen işçilerin karar verme zamanı geliyor: Paris Komünü'nde, Şubat 1917'de olduğu gibi "tarihin lokomotifi" mi olacaklar yoksa 1968 Fransa'sında olduğu gibi "tarihin imdat freni" mi olacaklar? Artık lokomotifi ele geçirmenin zamanı geldi. İmdat frenleri bizi geçici olarak kurtarabilir. Biz bugünkü durum ve seçimleri devrimci mücadelenin gelişimi aynı zamanda yükselen toplumsal muhalefetin bir nefes borusu olarak değerlendiriyoruz. Seçimler bu yaklaşımla ele alınmalıdır. Halkın ihtiyaçlarının ve taleplerinin yüksek sesle dillendirildiği bir araca dönüştürülmelidir.

 

"Bir şey degişmez, onlar kazanır" yanılgısı ve umutsuzluğu büyük bir yanılsamadır. Hatırlamakta fayda var: umutsuzluğun dip noktasında boğulan milyonların bir nefes alma çaba ve mücadelesi olan Gezi, Haziran ve Kobane direnişleri bizlerin hazinesidir. Bu birikimler  sonrasında ortaya çıkan kalkışmalar, seçim ve referandum dönemlerinde açığa çıkan güçlü itirazlar AKP iktidarı tarafından klasik şiddet, hile ve demagoji yöntemleriyle bastırıldı. Bu yöntemler bir daha denenecektir, ama birleşik bir davranış, tavır ve muhalefet özellikle de düzen partileri dışında AKP ve diktatörün gitmelerinin yolunu açacaktır. Bu baskın seçimin önemi, AKP iktidarının devamı ve diktatör Erdoğan liderliğinin pekiştirilmesi anlamına geliyor.

 

Bu günden başlayarak 2013 Haziran'ından beri dinamik olan kitleyle bağlar kurulmalı ve bu kitlenin harekete geçmesi sağlanmaldır. Kitlenin dinamizmini koruduğu ortadadır. Kitlesel bir karşı çıkış ve itirazın gelişimde büyük bir etkisi olacaktır.

Unutulmamalıdır ki, diktatörler sandıkla gelir ancak tabutla giderler.

Bu yüzden, DİKTATÖRLÜĞE HAYIR!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

AFRİN'E NEDEN GİRİLDİ?

TEK YOL DEVRİM 
ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ