Özgürlük

ANLAMSIZLIĞIN BEKLENTİSİ

ANLAMSIZLIĞIN BEKLENTİSİ

‘’Onlar kârlarını dünyanın geleceğinden daha çok düşünüyorlar...’’

Son günlerde kendi oluşturdukları gündemleri sonucu ‘’kontrolden çıkabilecek bir savaş’’ riski ve tehditleri altında yatıp kalkıyoruz. Herzaman güçlülüklerinden kaynaklı haklılıkları ve nedenleri ortada! Savaş çıkara bilirsiniz. Rapor bile beklemeden akıllı füzelerinizi kullanabilirsiniz. Akıllı olduklarından insan öldürmez onlar! Hatta nükleer santrallerinizle en ufak bir kaçak durumunda binlercesini yok edebilirsiniz. İstediğiniz yöntemle öldürebilirsiniz vb. Ama kimyasal silah kullanmayın! Ayıptır. Üstelik insanlık ayıbı! Ne kadar da haklılar değil mi? Enerji çıkarları için oraya yarleşecek de ölüp öldüreceklere gösterecek haklı neden lazım! Bulundu mu?

Bu zaman, durum ve şartlar altında, bu ahval ve şerait içerisinde 1 Mayıs‘a ve arkasından OHAL kanunsuzluğuyla istisnasız muhalif olan her kesimin baskı, tehdit ve tutuklanmalarıyla ülkemize özel ‘’çok demokratik’’ seçimlere doğru ilerliyoruz. Uluslar arası tekellerin enerji sorununu çözmek için, bilimsel olarak doğaya ve insanlığa güvenli olmayan ve doğanın yok edilmesi demek olan nükleer santraller de yolda! Üstelik haklılığı; bilimsel gelişim, sanki emekçilerin enerji sorununu çözecekmiş vb. yanılsamaları yaratılarak. Dünya sömürgecilik ve yeni sömürgecilik sistemlerinde meydana gelen değişiklerle, eski iki kutuplu dünyaya göre nüfuz alanları ve çıkarlar mücadelesi konsesüsünde buluşan dünyamızda, ederi ödenerek aralarında anlaşabilme olasılığının görece arttığı süreçlerdeyiz. Çünkü onlar kârlarını dünyanın geleceğinden daha çok düşünüyorlar! Düşüncenin meta haline gelişi bağlamında kendileri adına savaşabilecek bağlantılarıyla kendilerini riske atmadan ve ucuz maliyet ve kâr hesaplarından oluşan ‘’kontrollü’’bir savaşın içerissindeyiz. Kârlarına göre savaşın biçimlerinin değişeceği, bölgesel ve kontrollü olduktan sonra atom silahlarının bile kullanıldığı süreçlere doğru ilerleniyor. Dünya yok olursa kârlar da yok olacak!!!

Haklılığı ileri sürülmeden hiç bir düşünce savunulamaz... Bunun için herkesin kendine haklı nedenleri ve izahları vardır! Bu halkılığın nedeni ve temelinin kendi dünyasının algılarına bağlı ve bilgilerine ait olması, son kertede en güçlü ve çıkarlarının bileşkesinde dengelenen bir sistemi  oluşturmaktadır. İşte kapitalizm ve onun son aşaması emperyalizm ve diktatörlük sistemleri. Bu çıkar ve güç savaşının son tahlili ve de kaçınılmaz sonucudur. İşçi sınıfının çıkarları soyutlamasının yanlış yorumu sonucu, onun yegane temsilcisi iddasındaki partilerin oluşturduğu temsili sistemler giderek devletçilikle sınırlı temsili kratokrasiler ve çıkar sistemleri haline gelmişlerdir... Özü doğabilimsel doğruların mücadelesi olan bir dünya görüşünün, biçimlere takılı haliyle son tahlilinde kratokrasi haline gelişi...

“Bunun gibi işçi sınıfının ‘’çıkarları’’ doğabilimsel zorunluluklardan uzaklaştırılıp, onu güç olduğundan arakaya almak ya da ona hizmet ederek safına çekmek vs. türü bir idealizme ve sapmaya vardırılıyor. İşçi sınıfına doğru gelen gerçekmiş gibi ele alınmaya başlanıyor. Doğabilimsel zorunluluklarımız üst düzlemi kenara atılıyor... Bizler‘’Engelsist’’olduğumuzdan! Bilimsel bile değil doğabilimseli savunuyoruz! Doğabilimsel gerçeklik olduğundan; diyalektik ve tarihsel materyalistiz yani devrimciyiz. Bu doğrultuda toplumsal gerçekliğin doğru tahlili olduğundan, işçi sınıfı öncülüğünden ve bunun gelişimi sonucu üretenlerin yönetimi doğrudan demokrasiyi savunuyoruz. Bu noktaya gelindiğinde doğrudan demeokrasinin antik Yunanlılarda denenmiş olan epistokrasi olmadığını, bilim insanlarının yönetimi değil, doğabilimselin yönetiminden bahsedildiğini bilince taşıma mücadelesindeyiz. Aynı dünya görüşüyle, işçi sınıfını iktidar yapmak isteyenlerin kendi iktidarlarını oluşturması olumsuzluğunun toplumsal deney birikimlerinin geldiği seviye ile sınırlı olduğunu bilince çıkartmaya çabalıyoruz. Bizim mücadelesiyle açmaya çabaladığımız yolun da sonuçta hangi doğru tahlillere dayanıyor olursa olsun toplumsal mücadeleler ve sınıflar mücadelesinin geldiği seviyeyle sınırlı olduğunu, lakin doğabilimseli savunma ve bu uğurda mücadelenin zorunluluğumuz olduğu bilincini geliştirmeye çabalıyoruz. Şimdi dünya dönüyor ve sistemimizin merkezi dünya değil güneştir deme zamanı. Şimdi kimseyi kurtarmak değil kurtulacaksak birlikte deme ve doğabilimsel gerçeklere gelişebilme mücadelesi zamanıdır. Bilgimizin ve yapabileceklerimiz yaşadığımız maddi ve tarihsel şartlarla sınırlı lakin böyle bir gerçeğin olduğu ve ona varma mücadelesinde olduğumuz gerçekliğin ta kendisidir... Şimdi birşeyler yapmalı zamanı değil böylesi bir mücadeleyi geliştirme zamanıdır. Geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen yeniden teorik- ideolojik ve mücadele birliğimizin oluşturulması dönemi.’’ SEÇENEK YAZISI

‘’Tüm Dünya deney birikimlerinin farklı biçimleri olsa da özde tek sonucu ortada dururken, aynı şeyleri deneyip farklı sonuç çıkaracağını mı savunuyorsun? Tüm bu temsili sistemler ezilen halklar ve sınıfların iktidarı haline gelemedi ve kalıcılaşıp, bir KRATOKRASİ°ye dönüştü! Tüm düşünceler ve projeler denendi pratikte yaklaşık aynı sonucu verdi. En sonuncusu akıllı dizayn kurtarıcılık Gramşi, Althusser vs derken SYRIZA cılık aynı sonuca çıktı. Şimdi senin bir çözümün yoksa aynı şeyleri deneyerek şapkadan tavşan mı çıkaracaksın? Yoksa hala onlar tam uygulayamadı ben doğrusunu uygularım diyen bir lafkalabalığı mısın? Şu anda var olan adına hala sosyalizm denilen sistemleri, kısacası yer yüzüne inemeyen cennetleri mi vaad ediyorsun. Kurduğun komiteler ve sonuçta partinin bir gün mutlaka halkın öncüsü olarak iktidara gelip onları kurtaracağını mı vadediyorsun?’’ RASYONALİZM YAZISI

Böylece oluşturulan ben merkezcilik yine kendine doğrularla demokratik merkeziyetçilik yerine konulabilir hale gelir. Kimi zaman içindeki çoğunluk kendine doğruyken, dışındaki çoğunluk kitle kuyrukçuluğu olarak yanlıştır. Değişmeyen tek kural kendi dünya görüşünden kaynaklı hep haklı olmaktır! Sütten çıkmasa da ak kaşık olmaktır ve sütten çıkan AK lara karşıdır! Kendine doğrulardan başka gerçekliği olmayanların dillerinden düşürmedikleri birlik çağırılarının içeriği de, onların doğrularında birliğe razı olmaktan ibarettir. Bu yüzden kitlelerle olan kopmuş bağlara bakılmadan yapılan keskinlikler, söylenenlerle yapılan ve beklenilenler arasında bağın kopması sonucunu ortaya çıkarmaktadır...

 Aynı düzlemde yer alan politik- ekonomik-/demokratik ve ideolojik mücadelelerin çelişki yumağının gidiş yönünü belirleyeni olan politik mücadeleye bağlı oluşları kafa karışıklığı yaratmanın nedeni  olabilmektedir. Devrimci yolda hiç olmaması gereken, diğer çevrelerde sık rastlanan bir hatadır.

Diğer örnekte, ekonomik demokratik mücadele alanındaki konumuyla politik mücadele alanında devrim beklentisi, dost görünümlü yanılgı yaratma çabalarıdır... Sorumluluğunu almadan yani kafa karışıklığı yaratarak sola akıl vermelerden tut, konumuna bakılmadan, sorumluluğu alınmadan yapılan çağırı ve önermelerin yaşamın kendisinde anlamsız ve ayakları havada kalmaktadır. Anlamsızlığın beklentisi, söylenilenle yapılanın tutarsızlığı ve beklenilenle olan tutmamasıdır.

Bu anlayışla, ekonomik kazanımları için mücadele eden işçi sınıfı sendikalarda politik devrimi örgütleyecek olan kendi kurtarıcı önder partilerine biat etmeli ve luzumsuzluklarla uğraşmaktan kurtulmalıdır... Bu bağlamıyla işçi sınıfını kendi olduğu yere beklemekte, onun olduğu yere gitmeyi önderliği ve kendi doğrularına zul saymaktadır. Böyle bir kafa karışıklığıyla, ekonomik demokratik ya da ideolojik alana ait bir mücadeleyi ve biçimini devrime yol açmadığından kökten inkar etme aklı evvelliğini, keskin laflarla sol gösterme alışkanlığıdır. Ya da bu alanlardan birine ait mücadele biçimini ve taktiği mutlaklaştırmak akıllı bulunabilmektedir. Ekonomik demokratik alanın bir taktiği ve biçimi, örneğin seçimlerde ya da sendikal mücadelede vb. alınan bir tavır mutlak ve stratejik hale getirilip tekrar edilerek politik tavır alındığı sanılmaktadır. Bu anlayışla ya da dünya görüşünde bir sürü sol sapma ortada dururken onlara katılmayacak kadar ben merkezci ve kendi tekrarı tercihidir. İçerik herhangi bir biçime feda edilebilmekte, demokratik bir kazanım, daha iyi yaşam koşulları vb. kendi kurtarıcı öncülüklerinde gerçekleşmemişse yok sayılabilmektedir! Ve de kahr olabilir! Bu bağlamda; madem ki kurduğun örgüt işçi sınıfının tek temsilcisi ve partin sınıfı kurtaracak öncü, kuracağın temsili cumhuriyet ve burjuva demokrasisi sınırlarında kalan laikliğinle yola devam edeceksin, mademki demokratik merkeziyetçiliğin ve kadrolaşma sürecin sonuçta bir önder ve önderlikle çözülecek bir sorun, neden kendini ve sınıfı üzüyorsun? Liyakat usulü önderlik ve abilerin ortada iken, kendinin daha iyi önder olduğunu kanıtlama sıkıntısını geçemeyen beyhude çabalarınla ve dünya görüşünle yuvana dön ! Eğer organik canlı bir yapı demek olan kolektif üretimler ve görev dağılımıyla üretenlerin doğrudan yönetimini geliştirme yolunu açma ve geliştirme yani kadrolaşma sürecini benimseyemiyorsan, gitmen gereken yer ortada! Peki, bu ben merkezcilik ne? Aynı dünya görüşünü savunurken aynı tavırları alıp aynı yerde buluşamayan, otokrasiyi demokratik merkeziyetçilik sanan, ‘’ülke solunun’’ durumu!?

İçerisinde yaşadığımız ortamı ve şartları ve de zamanı kavrayamaz durumda mücadele  çağırıları ayakları havada kalan boş laflara dönüşmektedir... Bunun gibi yaratılan ‘‘en anlamlı kafa karışıklığı‘‘ da alt yapıda belirleyiciliği tartışılmaz haledeki uluslar arası tekelerin eski sistemdeki üst yapı kurumları, devletler vb. görüntüleriyle çelişen ve liberalizm yanılsaması yaratan bir geçiş sürecinin yaşanmakta oluşudur... Bu içinde bulunulan durumu kavrayamamanın yaratığı kafa karışıklığı tavırlara ve her alana yansıyan şekilde sürmektedir. Bu geçiş sürecinin yaratığı değişken çıkarlar ve güç merkezleri, uluslar arası tekelerin nüfuz alanları belirlenme süreci, devletlerin ve politikacıların her durumda değişen tavırlarına neden olmaktadır. Yeni sömürgecilik metodlarında meydana gelen değişiklikler sonucu düşüncenin meta haline gelişiyle bütünlüklü, sistemin bekası ve görev dağılımında sistemin dışına çıkabilecek en son toplumsal patlama noktalarını kontrol projeleri,  örneğin SYRIZAcılar bile anti emperyalist mücadeleden bahsetmektedirler. Doğrudur; bademler de emperyalizme karşı mücadelede değil mi?  Ya da herkes kendine uygun bir anti emperyalist mücadelede değil mi? Konumla söz arasındaki makas giderek açılmaktadır. Söylenilenlerle yapılanlar uymamaktadır. Yanılsama, liberalizm görüntüsü rüzgarına kapılıp yetmez ama evetçi tavırlar, çıkarın bitiği yere kadar nemalanma uyanıklıkları, en keskin hesap sorucu pozundan hesap soracağının yardakçısı konumuna sıkılmadan adapte olup tüm söylediklerini afiyetle yutan bir yalakalık, ak akçe kara gün dostu olu vermektedir.

Bu durum ‘’sol’’a da yansımakta sağa sola yalpanışların son durağı abisinin kanatları altında ya da en güçlünün saflarında buluşmayla bitmektedir. Gelişim son tahlilene gelmemişken, içerisinde bulunulan durumu ve o andaki elindeki verileri dayatarak son tahlili münecimlemek yanılgı yaratmanın en akıllı dizayn projesi haline getirilmiştir. Başka seçeneğin mi var beklentisi, doğru gibi dayatılmaktadır. Sistem içierisine kıstırılmış bir seçeneksizlik seçenek diye yutturulmaya kalkılmaktadır... Mahkumiyet ve etme mantığı siyasetin kendisi diye sunulmaktadır. İçerisinde bulunulan koşullarda seçeneksizlik olarak görülebilenin, zaman mekan ve şartların değişimiyle anlamsızlık haline geleceğini tahlil edemeyen bir idealizimin yanılgısı olarak kalacaktır...

 Elimizde olan bilgi birikimlerinin sınıflar mücadelesi labaratuarında denenen ve uygulanan farklı biçimlere karşın tek sonucu ortaya çıkardığı bir gerçeklikteyiz. İşçi sınıfı ve ezilen halkları iktidar yapma anlayışı ve çeşitli uygulamaları sonuçta birilerinin iktidarına dönüşüyor. Aşağıdan yukarı kurulan komiteler, halk komite ve meclisleri, sovyetler vb. temsili sistemlerin ağırlığında işlerlikte birilerinin iktidarı haline geliyor. Sorunun önemli noktalarından birisi, doğrudan yöntemler yerine temsili yöntemlerin ağırlık kazanmasıdır. Sistemin kurumlarındaki söz sahiplerinin, yetki ve karar vericilerin değişmesi sitemin bekasının taze kanla sürdürmesi sonucuna vardığı ortadadır... Daha temel olan ise doğabilimsel bir dünya görüşü sonucu olan alt düzlemdeki işçi sınıfı iktidarının doğabilimsel düşüncenin yerine geçirilmesidir. Bu bağlamda elimizde var olanın aşılması geliştirilmesi yerine, günümüze adaptasyonu ve plantasyonuyla uğraşanların önlerindeki seçenek, önder ve örgüt aramaktır.  Bu arayışın en akılısından en otoriterine kadar çeşitlilikleri olsa da özü değişmemektedir. Bu bağlamıylada yıpratan, beyhude zaman kayıplarından öte anlam da ifade etmeyen bir yolculuk, kimin daha güçlü ve uygun olduğu arayışına dönüşmektedir. Halbuki deney birikimi ve liyakatle önderler ve örgütler ortada seçenekler bellidir!

Eğer bizlerin açma çabasında olduğumuz üretenlerin doğrudan yönetimi yolunda ve doğabilimlerinin gelişim ve öncülüğünde organik yapılara doğru gelişme mücadelesinde isen, öncelikle kolektif üretim ve yönetime eğitim, gelişme zorunluluğundasın.

 Devrimci yolcular açısından geçmişte yaşanılıp deney birikimi haline getirilmiş olması gereken tartışma noktaları yeniden başka biçimlerde ısıtılarak piyasaya sürülebilmektedir. Üstelik devrimci yolcu olduğu iddasında olanlar tarafından. Geçmişte de, ülkemiz devriminin yolu olarak kesintisizlerle çizilen yolu ve halk savaşı sürecinin çeşitli aşamalarını, kendilerinin ve keskinliklerinin ispatı haricinde hiç bir anlam ifade etmeyen‘‘savaşın bir biçimini politik mücadelenin kendisi sanan‘‘ sapmalar ortaya çıkmıştır. (bkz. Halk savaşı ve öncü savaşı tartışmaları. Devrimci Yol  ) Geçmişten beri böylesi bir dünya görüşüne sahip olma ünvanı olanlara katılmak yerine başka ismiler ve yerde durma çabaları ve sorumluluğu kendilerini bağlar. Şimdi de mücadele alanının herhangi bir biçimi; seçimler, 1 Mayıs kutlamaları, sokaklar vb. keskin mutlaklıklarla politik mücadelenin kendisi yerine konulmaya çabalanmaktadır. Kendi haklılığını ileri sürmenin ötesine sıçrayıp kendi gibi düşünmeyenleri döneklikle suçlamanın takdirini sizlerin sağduyusuna bırakarak devam edelim. Söylediklerinle konumunun ve yaptıklarının ne olduğundan da öte, doğruya gelişeni yapabilme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Faşizm şartlarında her türlü direnişin doğru olması, doğabilimsel doğruyu yapma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bu keskinliklere söylenilebilecek şey doğru olan devrim yapmaktır. Gitmeyi mutlaklaştırarak keskinlik yaptığın yerde devrim mi olacak? Hal-i melal’inden sual olunmaz, bugününden menkuldür. Yaşamın ve işçi sınıfının ,içerisindeki varlığı ile yokluğu kendine doğrularından ibaret, hal ve ahvali ile keskinliği arası dengenin beklentisi ve sorumluluğu kime aittir bilinmez! Kendisi gibi düşünmeyen herkesi hainlike suçlamanın ben merkezci rahatsızlığının takdirini sizlerin sağduyusuna bırakarak geçelim. Faşizm şartlarında her türlü direnişin doğru olması, doğabilimsel doğruyu yapma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Aynı dünya görüşleri yaklaşan seçimleri de bu bağlamda değerlendirilmesine yansımaktadır. Aynı düzlemde yer alan politik- ekonomik-/demokratik ve ideolojik mücadelelerin çelişki yumağının gidiş yönünü belirleyeni olan politik mücadeleye bağlı oluşları kafa karışıklığı yaratma nedeni teşkil edebilmektedir.

*Konuları birbirine karıştırarak tartışmaya kalkmak sonuçsuz anlamsızlıklar ortaya çıkarmaktadır. En kolay yöntem teker teker konuları çözüme bağladıkça aşağıdan yukarı diğer konulara ilerlenmelidir. Bir seçime, devrim programı beklentisi ile müdahele aklı evveliği en önemli yanılgılardandır.

OHAL uygulamalarıyla, tutuklu sayıları ve milet vekilleriyle gidilecek seçimlerin demokratik olmadığı ortadadır. Bütün bu anti demokratik ortamda bile son seçimleri kaybettikleri ve sahte oylarla yönetmeye devam etmeye kalktıkları ortadadır. Bu gerçeğin farkında olduklarından ittifaklarıyla kaybetme riskini azaltabilmeyi amaçlamaktadırlar. Yolsuzluk yapmaları engelenebilinirse durum herşeye rağmen ortadadır. Sonra arkasındaki adımlar tartışılmalıdır. Önce seçimin güvenliğini sağlamak üzere bir araya gelinmelidir. Çünkü seçim yolsuzluğu sonucu hükümette kalmaya çabaladıkları ortadadır.  Böylece kim katılabilir gibi saçmalıklar da aşılabilir. Seçimin güvenli olmasını sağlamak isteyen herkes katılabilir.

Kendinden beklenenleri bırak hayatın ondan beklediklerini unutup ‘’sol’’a akıl vermekle iştigal edenlerin, ‘’sol ne yapmalı ve nasıl yapmalı’’ ile başlayan cümleleriyle, beklentileriyle yaşamın uyumunu kaybetikleri açıktır... Beklentileri sonucu söyledikleriyle yaşam tarzları sonucu yaptıklarının hiç olmazsa asgari anlamda tutması da ‘'bizim beklentimizdir !’’ Bu istediklerini kendi değil de birilerinin yapması beklentisi, sorumluluğunu kendi üstlenmediği birilerine yüklediği ve beklentilerin sorumluluğunu üstlenmeme sorumsuzluğuna dönüşmektedir. Bunun radikal keskinlik, sol sapma biçimi, kendi bugünü ortada iken dağlarda gerilla savaşında ‘’paralel dünyasında quantumunu yaşayabilmektedir.’’

 

Sorumluluğunu kaldıramayacağın lafı etmeyeceksin. Sorumluluğunu yüklenemeyeceğin eylemi yapmayacaksın. Korkulan da budur. Söylenenin ve yapılanın sorumluluğu. Herkesin kaybetmekten korktukları ve kazanma umuduyla hesapları var. Sorumluk altına girmemek. Kaldıramadığın şeyleri yapıp yıpranmak korkusu. Çevre ve kendi çevresinin beklentilerinin de dışında, kendi kendine yenik düşmek. Kendine güvenini kaybetmek. Korkulanın olmaması için konuşmamak ve yapmamak. Bunu hareketsiz kalmaya çabalayarak yapanları da hayatın durdurulamayan hareketi aşıp geçiyor. Beklenti senin değerlendirme ve tahlillerinin sonucudur. Olan, hayatın hareketiyle senin mensubu olduğun insanlar aleminin hareketinin bileşkesi sonucu ortaya çıkandır. Doğabilimsel doğruları yapmanın daveti olmaz, zorunluluğumuzdur. Bilgimizin ve yapabileceklerimiz yaşadığımız maddi ve tarihsel şartlarla sınırlı lakin böyle bir gerçeğin olduğu ve ona varma mücadelesinde olduğumuz gerçekliğin ta kendisidir... Şimdi birşeyler yapmalı zamanı değil böylesi bir mücadeleyi geliştirme zamanıdır. Geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen yeniden teorik- ideolojik ve mücadele birliğimizin oluşturulması dönemi.

İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI 1 MAYIS‘TA ALANLARA.

HER YER 1 MAYIS HER YER DİRENİŞ!

SAVAŞA VE NÜKLEER SANTRALLERE HAYIR!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

KAZANANI OLMAYAN SAVAŞ...

 

Şu haritaya baktığında ne görüyorsun?

 Şimdi temelde gelişimi belirleyen maddi altyapıya kısa bir göz atalım...

 Irak sınırına hakim Deyrizor, ülkenin en büyük enerji kaynaklarına ev sahipliği yapıyor. Kenti ikiye bölen Fırat Nehri'nin doğusu, Suriye'nin en büyük petrol sahalarını oluşturan 11 yatağı barındırıyor.El Ömer, Tanak, Vard, Afra, Kevari, Cafra, Carnuf, Azrak, Kahar, Şueytat, Galban vb. petrol sahaları, tahmini hesaplamalara göre Suriye’nin enerji kaynaklarının yaklaşık üçte birini oluşturuyor. SDG Suriye Demokratik Güçleri geçen yıl, rejim güçleriyle eş zamanlı olarak Deyrizor kırsalının enerji kaynaklarının yoğun olduğu kuzeydoğusunda, yani Fırat Nehri'nin doğusunda ilerlemişti. Deyrizor'un kuzeydoğu kırsalındaki en büyük gaz tesisi Koniko'yu, 23 Eylül 2017'de ele geçiren örgüt, 22 Ekim 2017'de de Suriye'nin en büyük petrol sahası El Ömer'i işgal etmişti. Durum sürekli değişmesine rağmen Deyrizor'da Fırat Nehri'nin doğusuna SDG, batısına Esad rejimi ve güneyinde dar bir alanda DEAŞ hakim. Geçenlerde, İran güçleri ve Esad milisleri yaklaşık 500 kişilik bir güçle, Koniko gaz sahasının çevresine saldırdılar. Neye uğradıklarını şaşırıp geri çekildiler. Anında gece geç saatlerde ABD savaş uçakları ta Deyrizor'un kuzeyinde Haşşam, Mırat ve Salihiya beldelerine kadar saldırı düzenledi.

 Şimdi hatırlamaya çalış! Irak’ta, Kerkükte, petrol sahalarında ne yaşanmıştı? Hatırla Somali’de adam uzaydan tespit ettiği havzalara ilk adımda yerleşiverdi.  Avrupalı dostları bile ne kadar sonra uyandı ve kazık yediğini kavradı? Geri kalan inasanlık dramı, yardımlar, Mogadişu naralarıyla uyandığın haberlerle Somalide insanlık dramı bitti mi? Bu ilk hamleyle bitmiş olduğu anlaşıldı mı? Yoksa hala hatırlanmıyor, unutuldu mu? Bu kimin eli kimin cebinde oyunları ve toz duman görüntüsünün ardında, onların savaşı çoktan kazandıklarının anlaşılması için ne kadar süre geçmesi gerekiyor? Bu gelişimin gidişini belirleyen maddi temel, uluslar arası tekellerin enerji aç gözlülüklerine çözüm aramaktı ve gerçekleşti... Geri kalan, senin toz dumandan gerçekleri kavraman için geçecek olan sürenin hesabı ! Onların üst yapıda oluşturmaya ve ezilenlere yutturmaya çabaladıkları, haklılıklarını kanıtlamaya yönelik algı operasyonları. Bu çabalarının yıkılışına kadar geçecek olan süre ve alt - maddi yapıyı sağlama almaları süresi... Bu toz duman ve görüntü karmaşası ve yaratıkları ikilemlerle senin olayın özünü, onların nüfuz alanını sağlamlaştırana kadar görememen için dir.

 Gerçi harekatın başlayabilmesi için başka bir nüfuz alanı avcısından izin gerekti fakat adam Afrin ile ilgili bir enteresem yok demedi mi? Sıkıyorsa Münbiç falan geveleyenler, gasp ettikleri petrol havzalarına izin almadan bir yaklaşsınlar görelim!

Alt düzlemlere doğru ilerlersek: Uluslar arası tekellerin bu nüfuz alanları ve enerji kaynaklarını talan etme gelişimine, hangi devletin hangi kurumunun kullanılacağı ve işe yarayacağı gelişimi de; bu toz duman arasınada gözlerin gerçeği görmekte geciksin ya da hiç göremesin diyedir... Devletler hatta çeşitli kurumları, çeşitli uluslararası kurum ve kuruluşların değişken konumlu farklı ve çatlak sesler çıkarmaları bu aşamanın belirlenmeye doğru gelişimin ürünüdür.  Bu alanda işe yarayan örgütlerin isimleri dahi algı operasyonlarına faydalı olacağı düşünülerek duruma uygun değiştiriliyor. Eski IŞİD yeni El Nusra yetmedi DAEŞ ve geri kalanlar ÖSO oluyor. Bu noktada haklılık algı operasyonları da boş teneke sesleri gürültüsünde devam ediyor. Senin teröristin benim teröristim karmaşası kendine haklılık dışında hiçbir anlam ifade etmeden sürüyor. Bu pekte başarılı olmayan algı operasyonları da hızla değiştirilip, eski dost IŞİD yeni düşman DAEŞ haline geliveriyor. Her ikilem gibi TEK SONUÇLU ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEMLERİ de ’’senin teröristin/ benim teröristim’’ manipülasyonları da sonuçta’’ en güçlününki en kahramandır’’  haline dönüşüyor. Çünkü elalemin teröristine laf eden kendi ÖSO sunu karşı tarafa kabullendirmesi gerekiyor. Zaten böylesi kendi yaratığı ikilemin sonuçta en güçlünün dediğiyle sonlanacağını hesaplayamayanlar, kendi düzlemlerinde pek de başarılı sayılamaz ! Falanca devletten farklı sesler geliyor dediğinde, hangisinden gelmiyorki cevabıyla haklılık zeminini yitirirsen, boş cazgırlıklarla kimseye haklığını ispatlayamazsın.

 Hiç bir düşünce ve eylem kendi haklılığı iddası olmadan ileri sürülmez. Hiç bir düşünce ve eylem halkılığı ispatlanmadan doğada geçerli hale gelemez. Kendi aleminde çoğunluğun bok yemesini haklılık gerekçesi yapabilirsin. Belirli bir aşama için ve geçici bir süre görece bağımsızlığını kullanarak başarı masalları anlatabilirsin. Lakin doğada hiç bir anlam ifade etmediğini, doğanın vicdanı tarih ve adaletinin seni affetmeyeceğini değiştiremezsin. Kendi haklılıklarını kanıtlamak için’’terörist’’diye bir kavram üretiler. Bunu çeşitli algı operasyonlarında kulandıklarında kendilerine yedeklenenleri başarı sayıyorlar. Bu kavramın kendilerine karşı çıkan ve koyan,  yollarına taş koyan herkesi ifade ettiğini gizleyemiyorlar. CHP gibi devletin bekası takıntılı özürlü partiyi bile bu ikileme razı ettiler. Sonuçta teröristin kendine karşı olan herkes olduğu açığa çıktı.Bu aşama da, demokrasi özürleriyle ve içi boş saçmalıklarıyla kimin devleti sorusunu dahi soramayan, demokrasi mücadelesini saptırıp diktaya zemin oluşturan acı gerçeklikleriyle sonuçlandı. Bu sistemin ve yaratığı ikilemlerin içerisinde çözüm arayışları hep birlikte çekilen ‘’rabbena hep bana’’ zikirleri, en güçlünün fikriyle sonuçlandı. Sonuçlanacak. Kendi alemlerinde ve ikilemlerinde haklılığın güçlülükten geldiğini savunan ve bunu elindeki güce ve arkasındaki niceliğe dayandıranlar, tarihi idealist yanılgılarını yeni baştan yaşamaktadırlar! İrili/ufaklı, sağlı/sollu sistemin bekasında buluştular.  Üst yapı kurumları olarak algı operasyonlarıyla bu YETMEZCİ/DOYMAZCI itifakı, vatanın bölünmek istendiği iç ve dış düşmanlara ait ikilemler yaratı. Irkçı milliyetçilik ve mezhep ayrımcılığı ile kutuplaşmayı körükleyip, toplumsal zıtlaşmlar yaratmak için Kürtlere ve Alevilere ayrımcılık ve saldırıları yoğunlaştırdı. Bu da istedikleri oranda tutmadı. En ileri ayrımcı talepleri konfederalizm olan, üstelik kendilerinin dolma bahçelerde anlaşmak için çaba sarfettikleri’’bölücü Kürt’’haklılık çabaları, ezilen halkların vicdanında pek yer bulamadı. Aynı biçimde hep ayrımcılığa ve katliamlara uğrayan mazlum Alevi ezilen halkları. En ileri talepleri, cem evlerinin ibadet yerleri olarak tanınması, bu saldırıları hak edecek bir durum olmadığını ezilen halkların vicdanına gösterdi ve yeretti. Kişi karşısındakini kendi kadar bilirmiş! Geriye bunlara ‘’elini verirsen kolunu koparırlar’’ ilkel cazgırlığı kaldı. Halbu ki yaratığınız ikilemlerinizden oluşan düzleminizde, herşeyi hatta dini bile alınır satılır hale getiren sizsiniz... Bu noktada, başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünebilmek ve başka bir düzleme geçmek hepimizin zorunluluğu...İlkel dealist dünya görüşlü dincilerin yaratığı ikilemlerden aklına uygun birini seçmeyi siyaset sanan YETMEZCİ/DOYMAZCI bir sapkınlığın ceremesini çekiyoruz. Üstelik labirentin iki zıt ucundan çıkıp birbirlerine küfür yağdıran aklıevvellerin akılı dizayan kurtarıcıların show ları eşliğinde !

Afrine doğru alt düzlemlere ilerlersek: İşin başlangıcında, kendi elleriyle yaratıkları  IŞİD’in şahlanışı dönemlerinde, PKK biz bölgeden gidersek radikal islamcılar boşluğu doldurur kozuna oynadı. ABD ve koalisyon güçlerinin bölgede en iyi çalışacağı güç olduğunu ispatlamaya çalıştı. Kürtlerin Suriye, İran, Irak gibi ülkelerde en temel haklarının bile ellerinden alınması, olumsuz bir tepkiyle nüfuz alanları mücadelesindeki süper güçlerin bir birine, bir ötekine ‘’denize düşen yılana sarılır’’misali sarılmalarına yol açtı. Bunda solun çözümsüz ve ‘’güçsüz’’durumu kadar, kendilerininde kendi egemenlerine karşı mücadele sınıf perspektifinden giderek uzaklaşan, salt ulusal mücadeleyi uluslar arası pazarlıklarla ’’başarmak’’ noktasına odaklanan durumlarının bileşkesi rol oynadı... Sonra CB/TC ise ABD ve güçlerine terörizme karşı mücadelede en güçlü partner olduğunu ve kendi entereseleri doğrultusunda ama izin aldığı ölçüde’’atağa’’geçti. İçeride tüm muhalif güçleri baskı ve zulmüyle etkisiz hale getirmeye çalışıp, dört bir yanı düşmanla çevrili parçalanmak ve yok edilmek istenilen bir ülkeyi koruyan kahraman rolüyle. Kendi kanatları altında ırkçı miliyetçi ve mezhepçi bir birliği sağlamaya çalıştı. Güçlü ve en çalışılabilir partner, tek seçenek olduğunu kanıtlamaya çalış(ıyor)tı...

PKK/ Apo Suriye’de olduğu yıllarda Esad rejiminin destekcisi durumunda aldığı imtiyazlar vb. Esad rejiminin çıkarları doğrultusunda ve de satılana kadar Suriye Kürtlerine ilişkin çok ses çıkarmayan bir durumdaydı. En azından belirgin bir söylem ve projeleri yoktu. Bugün bahsedilen proje Rojava devrimi. Başlangıçtan sırf kendilerine yönelik olduğundan, Arap ve diğer milliyetlerden ayrı ve ülke ezilen sınıf ve halklarının tümünü ifade etmediğinden diğerlerinden destek göremeyecek durumda. Lakin ABD daha doğrusu uluslar arası tekellerin yer altı ve enerji kaynaklarına elkoyması ve güvenliğinin sağlanmasıyla ilgili bir aktör durumuna dönüşmüş durumda. Peki ne zamana kadar?

‘’Neo liberalizmle’’yükselen düşüncenin metalaşmasıyla vicdan/sızlık, haklılık/sızlık, adalet/sizlik ve benzerleri, bir evelki sömürü sisteminde oluşan üst yapı unsurları da pazarda alınıp satılan metalar haline gelmiştir... Gelecek dönemi belirleyecek olan nasıl bir demokrasi yani demokrasi tartışmaları olacak ve herkesi kapsayacak tespitimizi hatırlarsınız. Bu süreç çeşitli ilginç aşamaları ve herkesimin kendi çapına uygun biçimiyle devam ediyor. Kimilerinde demokrasi korkusu bacayı sarıyor... Anti demokratik dikta ile korkusunu aşmaya çabalıyor. Kendi yaratığı sistemden bile korkuyor, göstermelik seçimlerle bile kazanamıyacağı korkusundan ittifak yapıyor ! Kimi CHP gibi delege seçiminden bile korkuyor. Kimi demokratik merkeziyetçilik deyip kendine uymayanı partisinden kovuyor. HDP nin durumu Demirtaş olayıyla ortada. MHP ikiye ayrılıyor, parti binasını basıp yönetime elkoyuyor. AK kaşıklar dünya nimetlerinden alınan payları paylaşamazken, şimdi de en yüksek perdeden çığırtkanlığı kim yapabilir çatışmalarındalar.vs. Süreç devam ediyor... Kimisi arkasını şimdilik ve işi bitene kadar sıvazlayan güçlerle’’Kürt demokrasisi’’ ile kantonlaşıyor, öbürü Türk usulü konfederasyondan medet umuyur! Zamanın vicdanı tarih ve adaleti herkesi gerekli olan yere koyuyor... Ortalıkta boş teneke sesi ve cazgırlık kalıyor...

 Bu terörizm safsatası sol geçinen saflarda da yankı ve destek buldu. Bu çevrelerde haklı/ haksız bakılmadan, kendini aynı dilde savunma hakının kullanılması bile terörizm olarak lanse edilip, burjuva yardakçılığı yapıldı. Tarihi misyonları burjuva yardakçılıklarını kendine haklılıklarıyla tekrar yerine getirirlerken, doğanın tarihine hesap verecekleri ve demokrasi mücadelesini satıkları gerçeği baki kaldı. Üstelik gücü ele geçirenin şiddetini haklı görerek iktidardakiyle arasındaki ayrım çizgilerini kaybeden’’keskin solcu’’haklılıklarıyla. Bu sosyal şöven tavırla burjuvaziye Kürtleri nasıl haklayacakları aklı veren acıklı durumlara düşenler oldu.

 Doğada zorun rolü doğabilimsel canlı ve hareketi yaşatmaktır. Bir ameliyatla bir sinire müdahele ile bir canlının yaşamasını sağlamaktır. Bir çocuğun dünyaya gelişinde annenin karnına ebe tarafından uygulanan basınçtır. Doğabilimseli, canlıyı ve hareketi yok etemek için saldırıya geçenlere karşı kendini aynı yöntemle koruma ve savunmaktır. İnsanlar aleminin gücüyle, zevkiyle, çıkarıyla, bildiğim kadarı bu’’bilmiyle’’pek alakalı değildir! Gördüğün gibi doğabilimseldir ve salt güçle alakalı değildir...

 İdealist dünya görüşü nedeniyle, bu doğrultuda hızla doğal seleksiyonuna ilerleyen insanlar aleminde korkunç bir yanılgı oluştu. Ne kadar gürültü yapar, manipüle eder, algı operasyonlarıyla gerçekleri kendime göre realize edersem, gerçeklik o dur..!  İş, nekadar çok insanı ‘’inandırırsam’’yalanım gerçeklik olarak kabul edilecektir yanılgısına dönüştü. Rasyonalize edilmiş vicadanlarıyla en vicdanlı ve adaletli vb. onlar haline geliverdiler. Sanallıkları haricinde hiçbir gerçeklikleri kalmamış durumdadır.

 Bir ikilem yaratılıp savaş başladığında akıl mantık ve sağlıklı düşünme ortadan kalkmakta, herkes boş teneke sesi çıkaran çığırtkanlıkla kendine inanılmasını beklemektedir. Bir taraf hangi Cumaya Şamda kayısı yemekten bahseder, öbürü ‘’Mehmetçik’’asker hezimete uğradı, büyük kayıp verdi cazgırlıklarından medet umaktadır. Bu durumda uluslar arası tekellerin çıkarları gereği’’Mehmetciğe’’dur denilse, öbür taraf savaşı kazandık diye ortalığı velveleye verecek. YETMEZ/DOYMAZ kesimse istediğimizi elde ettik ve köklerini kazındık diyerek! Aklıselim ortadan kalkınca başka bir ülkenin toprağından bahsettiğini dahi unutup, oralar zaten tarihten beri bizimdi diyen cazgırlar bile çıkıyor. BU SAVAŞ EZİLEN HALKAR ADINA KAZANANI OLMAYAN BİR SAVAŞTIR. Kazanan baştan bellidir.SONUÇTA SÜRECİN TEMEL BELİRLEYENİ MADDİ ALT YAPI VE BU LABİRENT DÜZLEMİNİ BELİRLEMEYE DOĞRU İLERLİYOR. Labirent düzleminde güçlü olan kazanır geri kalanlar kemikte kalanı sıyırma yarışındaki‘’güç’’ kavgasındadır. Doğasal vicdanın kaybolduğu, doğabilimsel bir anlamı olmayan, insanileşmiş bir savaşın acı ve kayıpların ötesinde kazananı yoktur. Geri kalan kimin ne kadar kaybetiğidir. Haklı bir savaşta kaybeden ve kazanan olabilir... İnsanlığın doğabilimsel gelişimine katkı sağlayan savaş haklı savaştır. Nüfuz alanlarını genişletmek, gücünü kabullendirmek, çıkarlarını gerçekleştirmek, kendini kanıtlamak vb. nedenlerle yapılan savaşlar gerici yani insanlığın kaybıdır... Gelişime olumlu/olumsuz yönlerden yaklaşmak gibi niyetlerle değil, geliştirilebilecek yönlerden yaklaşmak zorunluluğumuzdur...

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ

KAHROLSUN EMPERYALİZM

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

KIZILDERE VE DEVRİMCİ YOL YAŞIYOR.

Kızıldere ve devrimci yol elbette ki yaşıyor. Keskin lafızlardan, kahramanlık güzellemelerinden de bağımsız, bugünkü yaşamımız ve mücadelemizin geldiği yer ve seviyede yaşıyor! Yaşamın o durdurulamaz hareketine ve gelişimlere düşüncenin hareketini uyumlu hale getirp, dünyayı değiştirme çabanda yaşıyor. Kürtlere karşı başlatılan saldırı ve zulümde aldığın tavırlarda söylediklerinde yaşıyor! Kürtlerin senin akıllı dizayn kurtarıcılığın yolunda birleşmemelerine kızışında yaşıyor. Kendi demokrasi kültür ve anlayışlarıyla sınıf tavrından uzaklaşan, kendi egemenlerine boyun eğmelerine kızışın sonucu UKKTH tekerlemelerini unutuşunda yaşıyor. Ezilenlere ayar verilmesi hizaya getirilmesini sesizlikle karşılayabilen sosyal şöven tavırlarında yaşıyor. Hadi bunu bırakalım nükleer santraller? Kazayla devrim yapıp iktidar olsan üfleyerek fabrikalrı çalıştıramayacağına göre, reel devletçi sosyalistlerin dediği gibi ‘’bilimsel ilerlemeye karşı çıkamayız! ’’ Nükleer santrallerin kontrolü işçi sınıfında olunca işi çözebileceğine mi inanıyorsun? Kızıldere ve devrimci yol tabii ki yaşıyor. Geldiğin bilgi birikimi ve deneylerle işçi sınıfını ‘’temsil’ için kurduğun işçi cumhuriyetini korumak zorunluluğundan iktidarını kalıcılaştırmaya dönüşen ve savunup aşamadığın cumhuriyetçiliğinde, laikliğinde yaşıyor... Ekonomik demokratik mücadele alanını devrim yapılacak alanmış gibi göstermeye çalışıp yaratığın kafa karışıklığında yaşıyor. Bu alanda ülkenin bir soluk alışı bir gıdım bile olsa rahatlaması anlamına gelecek olan bu iktidarın gidişi konusunu bile, kendi ‘’akıllı dizayn devrim’’ anlayışına mahkum edebilmek için yaratığın kafa karışıklıklarında yaşıyor. Ve yolculuğunun gidiş yönünden anlaşılıyor.  Nerede ve hangi dünya görüşünde sorulmadan ‘’sol birleşmeli nakaratlarının’’ senin kapına çıktığını ‘’gizleyebilmen’’de yaşıyor! Sistem içerisi ilişkilerin örgütlenmesi sonucu olan ve kaçınılmaz olarak devrimci adaletin kaybının ortaya çıkışında! Onu bunu dolandırana bile çıkar ilişkisi yüzünden tavırsızlığında, böylesi ilişkilerin örgütlenmesi sonucu ‘’devrimden’’ bahsedişinde yaşıyor.

Akıllı önderliğin ve kurtarıcılığınla Türkiye sınıflar mücadelesinin geldiği içler acısı durumda, faşist bir diktatörlüğe ve adım adım hazırlasıklarına aldığın tavırlarda, mücadelende yaşıyor!

12 Eylülün hemen sonrası aktif direnişe geçmeyişi suçlayanların bugünlerinde yaşıyor. Boş lafın ötesi devrim olsa ne olacaktı? Bu günümüzden belli oluyor! Elimizdeki bilgi ve deney birikimlerinin geldiği seviyeye bakarsak, üretenlerin doğrudan yönetimini oluşturamayacaktık... Lafın uzunu ve tamamı aptala söylenirmiş. Bugün bulunduğu yeri geçmişte arayan ve bulamayanların bugünleri durumun izahını ortaya koymaktadır. Birinci seçenek; elimizde olanın günümüze değişik biçimlerde adaptasyon ve plantasyonu. Ya da aşmaya çalışıp açmaya çalıştığımız yolun çabasında olup, üretenlerin doğrudan yönetiminin yolunu açmak. Gelinen seviyeyi, toplumsal muhalefetin gidiş yönünü belirleyen eğiliminin içerisinden çıkan eğilimlere bakarak daha iyi kavramak mümkündür. Sistem içi hesap kitaplarıyla boğulanların ezilen halklara geleceği konusunda bir seçenek olmasıda mümkün değildir.

 Böylesi bir mücadele döneminde elimizden geleni yaptık gibi bir mazeretin olmadığının bilincinde, olumsuzluklarını değil kendimizi, tarihsel görevi yerine getiremememizden dolayı eleştiriyoruz.

 Devrimci teori olmadan devrimci mücadele olmaz...Devrimci mücadele düşünceyle dünyayı değiştirmektir.  Geçmişin devrimci ders ve deneylerini geliştirip aşarak ideolojik ve devrimci mücadelemizin birliğini yeniden oluşturmak görevimizdir. Böylesi bir mücadelenin daveti olmayacağı gibi  pazarlığıda olamaz. Doğabilimsel zorunluluğumuzdur. Geçmişin devrimci değerlendirmesini nihayi anlamda devrimci bir hareketin yapacağının bilinciyle, devrimciler görev başına...

KIZILDERE DÜN DEĞİL GÜNÜMÜZ VE YARINIMIZDIR.

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ MUTLAKA KAZANACAK

EZİLEN HALKLAR DOĞABİLİMSEL DOĞRULTUDA İKTİDAR OLACAKTIR.

TEK YOL DEVRİM. 

 

 



 

 

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

RASYONALİZM.

"Devrim politik iktidarın ele geçirilmesidir; veya devrim bir üretim tarzından bir ileri üretim tarzına geçiştir" şeklinde karşı karşıya getirilmeye çalışılan bu iki tanım, kendi başlarına hem doğru, hem de eksiktir; ve eksik oldukları için de yanlıştır. Marksist devrim teorisinde böyle karşı karşıya getirilen bir ikilem yoktur. İktidar meselesi her devrimin ana meselesidir; ama bütünü değildir. "Proletarya ve müttefiklerinin iktidara el koymasıdır" şeklindeki devrim tanımı tek başına eksiktir ve dolayısıyla her eksik tanım gibi yanlıştır. Tarihte proletaryanın iktidarı ele geçirdiği halde sosyal dönüşümü sağlayamadığı, Paris Komünü gibi pek çok devrimci girişimi olmuştur. Bu tanıma göre bütün bu hareketleri devrim saymak gerekecektir. Aynı şekilde ikinci kavram da eksik olduğu için nitelik belirleyici değildir. Bu tanıma göre "yukarıdan devrim"le Almanya'yı feodalizmden kapitalizme yükselten Bismarc yönetimini devrimci saymak gerekecektir.

      Marksist devrim anlayışı, sürekli ve kesintisiz bir ihtilâl sürecini öngörmektedir. Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

      İşçi sınıfının tarih sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkmasından itibaren, sosyalist harekette sapmalar daima devrim teorisinin bu ikili niteliğinden birisini abartmak veya ihmal etmek şeklinde ortaya çıkmıştır.

Mahir Çayan. Kesintisiz Devrim.

‘’Cumhuriyet, kapitalist toplumun siyasal üstyapısının olası biçimlerinden biridir, üstelik bugünkü koşullar altında en demokratik biçimdir.’’ Lenin. Marksizmin bir karikatürü Sf.51/52

‘’Biz, proletarya için, kapitalist rejimde en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyeten yanayız; ama unutmaya da hakkımız yoktur ki, hatta en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile, halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. Sonra, her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş’’özel bir baskı gücü’’dür. O halde, hiç bir devlet, ne özgürdür, ne de halk devleti. Bunun böyle olduğunu, Marx ve Engels, 70 yıllarında, partili arkadaşlarına bir çok kez açıklamışlardır.’’ Lenin. Devlet ve İhtilal. Sf. 27

Ve onlar; liderdirler, liderler

devrim savaşında masa başında

oturmazlar, bu savaşta

en ön safta savaşırlar...

Düşenler devrim için, devrim

yolunda vuruşarak düştüler.

Kalbimize, ruhumuza ve bilincimize

gömüldüler...

Onlar; kurtululuşa kadar savaş

şiarını devrim yolunda kanlarıyla yazdılar...

Yolumuz; devrim yolunda

düşenlerin yoludur...

Kurtuluşa kadar savaş ...

Mahir Çayan.

RASYONALİZM. 

Devrimci dünya görüşü olmayanın, görece bağımsızlığını kullanma sınırının, son tahlilde maddenin belirleyiciliğine kadar olduğunu kavraması mümkün mü? Olmadığından PKK’nın kendi rolünü abartması kadar CB/TC nin de rolüne güçler dünyasının efendileri tarafından ayar verilmesi, geçiş süreci yaşanıyor. Gelişimin önemli yönlerinden biri de bu. Görece bağımsızlıklarını zorlayanlar maddi gerçeklik duvarına toslamak üzere hızla yol almaktadırlar. 

 Neden Afrin, savaş,zam, zulüm, işkence vb. varken biz ağırlıkla dünya görüşü ve kendi gündemimizi tartışmaya çabalıyoruz? İnsanın başına ne gelirse düşüncesinden gelir! Dünya görüşün ne ise tüm olay ve gelişmeler karşısında düşündüklerine dolayısıyla yaptıklarına yansır. Şimdi, hep birlikte, doğru dünya görüşü ve dolayısıyla teori olmadan devrimci pratik olmaz diyerek, doğabilimsel kolektif mücadeleyi yükseltemezsek ! Şimdi sen ve hepimiz toplumsal ve sınıfsal mücadele tarihinin, tüm çelişkilerin bileşkesinden damıtarak ortaya çıkardığı son gelişim Devrimci Yol’daki devrimci deney birikimlerinin üzerinde yükselip, geliştirip, aşamazsak; ne Afrin’e, ne Kürt sorununa, ne de ikide bir yakındığın örgüt ve cephe sorununa vb. çözüm bulamayacağız... Sorunumuz devrimci dünya görüşünde birlikte mücadeleyi geliştirebilmek... Nasıl 71 sonrası THKP-C nin mücadeleyi getirdiği yerden yükselmek gerekiyorduysa bugünde o... Çelişki yumağındaki bütün çelişkilerin çözülmesi, herkesin aynı düşüncede olması ve aynı örgütlenmede birleşmesi hayaliyle değil, bu doğabilimsel yolda gelişmek isteyen mücadele verenlerle birlikte yürümeliyiz. Toplumsal muhalefetin en solundaki doğru devrimci eğilimin yani devrimci yolda doğabilimsel gelişim sağlanamaz geliştirilip aşılılamazsa, verilecek tüm tepkiler ve yapılacaklar, eksikliğinden yanlış olacaktır. Unutma !

Neden Devrimci Yol’un dünya görüşünden bahsediyoruz da başka bir ‘’siyasetin’’ değil? Sınıflar ve toplumsal mücadeleler alanında tüm gelişmeler ve sonuçlar çelişkilerin bileşkesi olarak ortaya çıkar. Türkiye devrimci mücadelesinin sınıflar ve toplumsal mücadelelerin deney birikimlerinin geldiği son gelişim noktası Devrimci Yol’dur. Çelişkiler yumağının, doğabilimsel yani devrimci gidiş yönünün gösteren ifadesidir. Bu çelişkiler yumağının içerisindeki olumlu olumsuz tüm yönlerle ilgilenmek gerekir! Lakin temel görevi unutmadan. Bu aynı zamanda kadrolaşma ve partileşme sürecini de ifade etmektedir. Bunun için dir ki, devrimci dünya görüşünün ifadesi olan öz ve sözleri herkesin anlamasını bekleyen bir anlamsızlıkla değil, anlayanlarla bu mücadelenin geliştirilmesi gerekmektedir. Düşüncelerin deney labaratuvarı sınıflar ve toplumsal mücadeleler alanına uygulandığında ortaya çıkan sonuçları devrimci dünya görüşünden doğru tahlil edebilmek gerekir. Gelinen nokta:’’ Üreten biziz, yöneten de biz olacağız’’ sloganında özetleyebileceğimiz noktadır. Bu devrimci deneyler üzerinde yükselen mücadelenin doğrudan demokrasi doğrultusunda gelişileceği açıktır.

 Sorunu temel halkadan kavrayarak çözme eksikliği giderilmeden, hiçbir sorunu çözebilmek mümkün değil.

 Yukarıda belirli bir bilgi birikimine sahip olunduğu var sayılarak yapılan kısa özetin ve tartışılanların devrimci dünya görüşüne sahip olmadan anlaşılabilmesi mümkün mü? Anlaşılıp  anlaşılmayacağı herkesin kendi sorunu! Ancak, anlayanlarla yola devam etmenin doğruluğu ve bunun doğabilimsel zorunluluğumuz olduğu gerçeğin ta kendisidir. Yani bir çelişkiler yumağı içerisinde bir çok çelişkinin ve farklı fikirlerin olmasının ötesinde, doğabilimsel doğru yönün geliştirilebilmesi ve bu doğrultuda mücadeledir devrimcilik. Konumuzun özü düşünceyle maddenin değişimidir. Konumuzun özü düşünceyle maddede hareketin birlikte değişiminin ve gelişiminin mücadelesidir.

 Tartışılanları ve mücadeleyi geliştirebilmek için böylesi bir yaşam ve mücadele içerisinde olmak gerekir. Düzenin yeniden üretilmesi ve bekasından ibaret çıkar, güç, çoğunluk, iktidar, en akla uygun yönetici vb. ağırlıklı hesap kitaplarla yaşananın doğru bir hedefe götürmeside mümkün değildir. Gerisi boş laf ve doğabilimsel gerçekleri kendine uygun hale getirme çabasından ibaret RASYANOLİZASYONdur. Bunun içindir ki; sözlerin özleri ve anlamı gayet açık ortadadır.  Bunun için; algı operasyonları, manipülasyon ve realizasyonlarla  yaratılan değerlerin çarpıtılıp yıpratılması uğraşı beyhudedir.     

 Nedemiş Mahir ? Rasyonalizasyon mu ?! Kendi dünyamızda yorumlayıp, ona uydurmaya mı çabalıyoruz?

 Devrimci dünya görüşüyle tanışan ayrı bir dünyayla tanışdığı gibi doğabilimsel sorgulamaylada tanışır. Bazıları yargılamayı öğrenmiş! İş düşüncenin özünü kavramak olduğunda, işler karışır. İşine geleni yargılamakla sonuca ulaşacağını sanan bir eğilim kabul görmeye de başlamıştır. Yargılama ve bilimsel sorgulama arası fark ortadan kalkınca herkesin işine gelen pragmatik bir doğrusu olmuştur. Gerçekle olan ilinti, onu kendine uygun hale getirmek için rasyonalize etmek ve bunu gerçek yerine koyan çarpıtmayla RASYONALİZM dir.

Doğabilimsel gerçekleri algı operasyonlarıyla kendine rasyonalize edip, masa başı değilse’’tezgah’’başında ‘’derdine deva keskinlikle’’ mekanını kullanmaya kalkanlara, malesef hatırlatmak gerekiyor ! Söz konusu olan öz, mekan değil sınıflar mücadelesinin gelişimine çözümler getirebilmektir. Herşeyi ifrata vardırıp içini boşaltarak değer ve üretimleri yıpratma ve yok etme uzmanı ‘’ülkem insanının halleri !’’ Eğer kendine rasyonalize ettiğin biçimiyle, mekanla/doğru arası düz bir ilişki olsaydı; ‘’eminiz ki’’şimdiye kadar sınıflar mücadelesinin en doğru çözümünü çoktan bulmuş olurdun! Bundan dolayı da kitleler akın akın saflarına katılıyor olurdu ! Bu dünya görüşsüzlüğünün ikilemlere sıkıştırılmış, indirgemesi:‘’Pratikte önde olan işi götürür’’ PRAGMATİZMİ gibi, ülkeye uyup uymadığı da önemli değil düşünce üretiğini sanan alıntılarla, Osmanlıdan jön Türk’lüğe oradan bön Türk’lüğe gelişen yabancı hayranlığıdır. Bu ikilemlerin daha kaba şekli dağ/ şehir, ceza evi/ dışarısı, Kandil/ ülke, içerisi/ dışarısı, öncü/ kitle vb. düzlemleri sürekli karıştırıp ikilemlerle kıyaslamaktır. Ya üretim!? Çözüm!? Yanlışların, günahların rasyonalizesi mi? 

 Sorunun özü çelişki yumağındaki çelişik yönlerin arasındaki birlikte hareket halini doğru diyalektik yani doğabilimsel tahlillerle geliştirebilmek. Çelişki bütünü ve hareketi sonucu ortaya çıkan gelişmeleri, zaman unsurunu devredışı bırakıp üzerinden geçen zamanı göz ardı edip, gelişimin gidiş yönünü belirleyen çelişki dışında bir başka çelişkiye yükleme çabası, ne kadar ahmakça oportünist bir çabadır? Bilgisizlik hiç bir şeyin kanıtı olamaz. Eğer geçmişte yaşananları yok sayan, çarpıtan realizasyonlarla uğraşılırsa, boş bir perde gelecek film izleniyordur! Bizler, gelişimin yönünü belirginleştiren çelişkinin aşılması çabasıyla, bu boş işlerle uğraşmama kararındayız.

Çelişkilerin görünen yönlerinin ele alınması temeldeki gelişimi gözardı edilmesini beraberinde getirebilmektedir. Üst yapının belirleyiciliğini, alt yapı üst yapı ilişkisinde maddeyi yoktan var edeceğini sanmak doğabilimsel, gerçekleri inkar demektir. Son tahlilde ya da son kertede maddenin belirleyiciliğini inkar eden idealizmdir.Bu noktada düşünceyle madde arasınaki görece bağımsızlık ya da maddeyi algılamanın bire bir olamayışı, bilmin zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Düşüncenin bu görece bağımsızlığının sınırları maddede hareketin sınırlarına kadardır. Ya da madde en son tahlilde düşünceyi belirlemektedir. İşte insanlar alemine ait ikilemlerin anlamsızlığı ve lüzumsuzluğu burada açığa çıkmaktadır. Uçuk bağlantı yoktur. İfrata varan yeniden yaratılan madde yoktur. Olayın özü, olanın değişim kapasitesinin düşünceyle doğru kavranmasıdır. Sorunumuzun özü bilgimizin oluşumu, düşüncemizin maddi gerçekliği algılamasının, maddeden görece bağımsızlığı ve özerkliğinin devrimci tahlilidir.

Görece özerkliğin sınırı, son kertede maddi yaşamın belirleyiciliğinin sınırlarına kadardır.

 Aynı özde, doğal gerçeklikten teorik olarak görece bağımsız ve onu değiştirmek mücadelesindeki düşünceler ve pratiğiyle deney labaratuarında ortaya çıkanların sonuçları da, o düzlemdeki maddi gerçekleriyle sınırlandırılmıştır.

 Dünya görüşünden daha alt düzlemlere doğru ilerlendiğinde demokratik merkeziyetçilik  ya da liderlik ve demokrasi anlayışı ve de hayata geçirilmesi mücadelesi ortaya çıkar. Konunun özlü noktalarından birisi olan liderlik ve demokrasi ya da başka bir değimle, demokratik merkeziyetçilik anlayışındaki çarpıtmalardır. Bırakalım devrimci dünya görüşünün ve ustaların, konuyu tartışıp mücadeleleriyle deney birikimi haline getirdiklerini, Devrimci Yol’da bu konuların nerelerde tartışıldığından haberi dahi olmayanların, boş laf ve keskinlikleri içler acısıdır. Çok kısa bir soruyla meselenin özünü ortaya koyalım. Devrimci Yol’un dünya görüşü neydi? Senin dünya görüşün ne? Ki vaad ettiğin cennetlerine akın akın koşan kitlelere dilinden düşürmediğin  sokaklarında neyi öneriyorsun?

 Tüm Dünya deney birikimlerinin farklı biçimleri olsa da özde tek sonucu ortada dururken, aynı şeyleri deneyip farklı sonuç çıkaracağını mı savunuyorsun? Tüm bu temsili sistemler ezilen halklar ve sınıfların iktidarı haline gelemedi ve kalıcılaşıp, bir KRATOKRASİ°ye dönüştü! Tüm düşünceler ve projeler denendi pratikte yaklaşık aynı sonucu verdi. En sonuncusu akıllı dizayn kurtarıcılık Gramşi, Althusser vs derken SYRIZAcılık aynı sonuca çıktı. Şimdi senin bir çözümün yoksa aynı şeyleri deneyerek şapkadan tavşan mı çıkaracaksın? Yoksa hala onlar tam uygulayamadı ben doğrusunu uygularım diyen bir lafkalabalığı mısın? Şu anda var olan adına hala sosyalizm denilen sistemleri, kısacası yer yüzüne inemeyen cennetleri mi vaad ediyorsun. Kurduğun komiteler ve sonuçta partinin bir gün mutlaka halkın öncüsü olarak iktidara gelip onları kurtaracağını mı vadediyorsun? Birileri durmadan, sınıf içeriğini kaybetmiş soruları ve sorunlarıyla öğretilmiş ikilemlerini ve doğrularını tekrarlayıp konuyu saptırırken’’ Kürt sorununa cevap vermeden bu ülkede kimse siyaset yapamaz’’ gibi ‘’siyasal çözümleriyle’’ vadedilen  cenetlerinin ne olduğunu ya da bir çözüm mü bulmuşlardı da konuşuyorlardı? Bunun gibi sosyal şöven tavırlar ve dünya görüşleriyle sınıf içeriğini kaybedip CB/TC ye Suriye’de Rusya ile ve Esad’la işbirliği sonucu Kürtleri yok etmenin akılcılığını önerecek kadar rasyonalize ‘’eski dostlar’’ en akıllı kurtarıcının kendileri olduklarını mı ispat ediyorlar? Biz burjuva demokrasisi onun ürünü Cumhuriyet, laiklik vb.  savunmaktan öteye aşma mücadelesinde ve temsili sistemlerden doğrudan sistemlere gelişme yönünde mücadele çabasındayız. Hala ne diyorsun?

Pragmatik ikilemlerini aşamayıp, organik bir yapıda ihtiyaç ve sorumlu olunan konu ve yerde söz söylemesi gerekenin önder olduğunu düşünmek nasıl bir anlayıştır? Anlamayı, anlama mücadelesini bırak, kendi derdine derman olacak realizasyonla  yaratığı ikilemlerden birini’’pragmatik gerçeğini’’seçerek devrimci örgüt ve önderlik işini bir çırpıda çözüvermek nedir? Organik canlı bir yapı olan örgütlenmeden yaratığı ikilemlerle; kıçı ile başı arasında başı tercihinin önderlik olduğunu sanan bir komedi. Böylesi canlı bir yapıyı mekanla sınırlı bir yerlere sıkıştırmak devrimcilik adına yapılabilir mi?

 Yaşama dair öz, sadece maddede hareketin yorumlanması değil, düşüncede hareket ve üretimlerle  madde hareketin değiştirilmesi. Düşünceyle maddenin değiştirilmesi mücadelesi.

 Var olan dünya görüşünün özeleştirisi yapılamadığı durumlarda, kendini geliştirerek devam etmesi kaçınılmazdır. Özeleştiriyi pratikte yapılan edilenler düzleminde anlayan ve bu bağlamda kendini geliştirememe sonucuna varan anlayışsızlıkla, geçmişde düşündüklerinin rasyonalize geliştirilmesi de kaçınılmaz sonuç oluyor. Geçiştirilmek, kendine’’vicadanen’’ uygun hale getirilmek istenen  yanlışlıklar, dünya görüşü özeleştirisi verilemediğinden yeni biçimlerde devam ediyor. Her yenilgi sonrası yaşanılan ve herkesi kapsayan geçmiş değerlendirmeleri düşüncelerin ve pratiğin ortaya çıkartığı sonuçlar unuturulmaya geçiştirilmeye çabalanıyor. Siyasal envanterin sağlaması aynı dünya görüşünün gelişmesiyle sonuçlanıyor. ‘’Sol’’ ortaya çıkan fikir farklılıkları ve siyasal düşünce farklarını malum yöntemlerle çözmeye başladığında ‘’Kendi iç meseleleri. Olur böylesi dönemlerde vb.’’diyenlerin bu gün girdiği kılıklara bakmayın, sadece ellerine geçmişteki gücün yeniden geçmesini bekliyorlar. İnsanın başına ne gelirse düşüncesinden ya da düşüncesizliğinden gelir. Safsatayı realize edip gerçek sanıyorlar. Kapitalizmin finans kapital çağında, sınıflar mücadelesinin ortadan kalktığını düşünecek kadar ve bu sayede demokrasi ve insan haklarının barışın gerçekleşebileceğini düşünecek kadar bu işe vakıf olmuşlar! Egemen sınıflara akıl verme görevini kendilerine yakıştırmış durumlarına bile bakmıyorlar. Sosyal şöven tavır ve dünya görüşlerini geçmişten bu yana geliştirerek sadece kılık değiştiriyorlar! Kimine göre: Rusya gibi nüfuz alanları mücadelesinde en gerici diktatörlükleri ve dinci faşist gericileri çıkarları için desteklemekte beis görmeyen bir KRATOKRASİyle° vb. Kürtlerin işini halletmek güçlü ve akıllı dizayn kurtarıcılık! Kimine göre, Almanya ya da ABD soy kırımı kabul ettiği için insan haklarına saygılı demokratik bir ülke haline geliveriyor. Ne kadar da basitmiş! Ya soy kırıma uğrayanlar ? Eline fırsat geçince kendinden zayıfları yok etmeyecek kadar insan haklarına saygılı demokratik hale geliveriyorlar, değilmi?! Bırakın artık bu safsataları. Bu bir dünya görüşü sorunudur. Ve devrimci özeleştirisi olmadan, bugüne doğru sadece gelişimi sözkonusu olur... Bu bağlamda çıkarların hangi çıkarlar olduğunu tartışmak sosyal şöven sosyal demokratların işidir. Devrimci görevimiz bu yeni saldırganlığa doğru tavrı ve tepkiyi gösterebilmektir...

Bunun gibi, geçmişten bugüne ‘’Teorik olarak bazılarının söylediklerinin hiç bir anlamı yok. Türkiye’de pratikte işi götürenler işi bitirir’’ tarzı’’dünya görüşlerini’’ bugün de tekrarlıyorlar. Hala teorik ideolojik bir birlik varmış gibi davranışıyla eski dostlar siyasetinde ilerliyorlar. Geçmişte yapılan belki de en doğru işi, yardım teklifi olsada kabul etmemekle yapanlara sitem ederek ‘’amatör ruhla dağlara çıktık’’ türü, uluslar arası yardımları kabul ederek reel Dünya’larında ‘’işi bitiren, başarıyı elede edenlere’’ öykünüyorlar... Geçmişteki dünya görüşlerini’’ilerleterek geliştiriyorlar!’’ Çelişkilerin bileşkelesi olarak ortaya çıkanları yadsıyarak, yaratığı ikilemlerinden  pragmatik birini seçerek geçmişi ve geleceği değiştireceğini umuyor. 

 Amacımız kimsenin kalbini kırmak değil dünya görüşünün önemini tartışabilmek. Lakin geliştiremediği düşüncesine ve dünya görüşüne hala tek gerçek muamelesi yapılmak, iyi durmuyor!

İki kutuplu dünyanın yıkılışı sonrası yeniden paylaşımın ve nüfuz alanlarının tekrar belirlenmesinin, sömürü ve sistemlerin yeniden şekilendmesinin bir geçiş süreci yaşanıyor. Bu durumu, eski dönemin kavram ve tahlilleriyle açıklamak yetmez duruma geliyor. Naziler bile neo olmuş! Finans kapital, emperyalizm neo liberal imaj yenileyip neo sömürgeci oluyor! Sistem ve metodlarda yapılan değişiklikler, maddeyle düşüncenin ya da üst yapıyla alt yapının bağlarının zayıfladığı bir geçiş sürecini yaratıyor. Eski üst yapı kurumlarından yeni sömürgecilik yöntemlerine ayak bağı olanlar yıkılmaya ve yeniden şekillendirilmeye başlıyor. Bu geçiş süreci, uluslar arası kurumlar NATO vs. dahil devletin etki alanı ekonomik çerçeveden tamamen uzaklaştırılıp, bir çok kurumu özelleştirmeye doğru ilerliyor. Özelleştirilme emperyalist metropollerde gelişkinliğine karşın, henüz tamamlanmamış durumda bulunuyor. Ağırlıklı ve hala; askeri güç ve toplumsal kontrolle ilgili görülüyor.

 Böylesi geçiş dönemlerinde, bundan önceleri küçük burjuva diktatörlükleri ve orta sınıf itifakları bir çok değişik biçimle ve yaklaşık aynı özde ortaya çıkanlar, bu geçiş dönemide mutlaka kendi özgülüyle, daha uzun süreleri kapsayacak gelişmelere ilerliyor. Bu yeni gelişmeler arasında Rusya’nın nüfuz alanları mücadelesinde çıkar ve imtiyazlarını savunmada diğerlerinden pekte geri kalmadığını en gerici diktatörlükleri ve dinci faşist gericileri çıkarları için desteklemekte beis görmediği ortadadır. Son PYD satışı bu yolda hızla ilerlediğinin göstergesidir. Bu geçiş sürecinin kendi özgülünde ortaya çıkan yeni durumu yeni bir değimle ifade etmek doğru olur KRATOKRASİ°. Devlet kapitalizmi ya da asker sivil bürokrat ve oligark ların ortak yönetimi. Bu bağlamda çıkarların hangi çıkarlar olduğunu tartışmak sosyal şöven sosyal demokratların işidir. Devrimci görevimiz bu yeni saldırganlığa doğru tavrı ve tepkiyi gösterebilmektir...

 Bu geçiş sürecinin yaratığı görece özerklikleri kullanma ya da patronun en iyi ortağı olduğunu ispatlama yarışı zaman zaman kontrolden çıkan, rolerini abartan durumları da geliştirebiliyor. Örneğin bu rolünü abartan sadece PKK değil CB/TC de bu rolünü abartmaya çabalıyor.  Görece bağımsızlığı, eski sömürgecilik metodunda yerel işbirliğiyle yatırımların  pazarlığını yapmaya kalkarken, neo sömürgecilik metodunda muatabın direk uluslararası tekeler haline geldiğinin farkında değil. Tokatın nereden geldiğinin şaşkınlığını yaşıyor. Alacaklının borçluya bağlılığı, satıcının alıcıya bağlılığından daha sıkıdır. Delikten süpürülmeme zamanı hızla yaklaşıyor. Görece bağımsızlığı zorlayanlar maddi gerçeklik duvarına toslamak üzere hızla yol alıyor. 

Şimdi, insanın başına ne gelirse düşüncesinden gelir diyerek! Şimdi, hep birlikte doğru dünya görüşü, dolayısıyla teori olmadan devrimci pratik olmaz diyerek, doğabilimsel kolektif mücadeleyi yükselteme zamanıdır ! Şimdi sen ve hepimizin toplumsal ve sınıfsal mücadele tarihinin, tüm çelişkilerin bileşkesinden damıtarak ortaya çıkardığı son gelişim Devrimci Yol’daki devrimci dünya görüşünün ve devrimci deney birikimlerinin üzerinde yükselip, gelişme zamanımızdır. Eski sistemleri, temsili demokrasileri, cumhuriyet ve laikliği geliştirip, aşıp doğrudan demokrasi yolunda gelişme zamanıdır.

ÜRETENLER YÖNETEN OLACAK, DOĞRUDAN DEMOKRASİ MUTLAKA KAZANACAKTIR.

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ.

° Kratos/ Devlet. Kratokrasi/ Devlet sistemi.

 

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

AFRİN'E NEDEN GİRİLDİ?

TEK YOL DEVRİM 
ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

DİKTATÖRLÜĞE KARŞI HER TÜRLÜ DiRENİŞ MEŞRUDUR!

 
  
Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarını hazmedemeyen Diktatör Erdoğan ve AKP her türlü faşizan baskıyı toplumun muhalif kesimleri üzerinde pervasızca uygulamaya koymaya başladı. Hatta kendi belirlemiş oldukları, "yasa ve hukuk" kurallarını bile görmezden gelerek, Kasım seçimlerine doğru yol alındı. Burada, bugünün tüm siyasal sonuçlarını birilerine yükleyerek kendimizi kurtarmak ve aklamak gibi bir derdimiz yok. Tüm siyasal parti, kurum, grup ve gerekse tek tek kişiler kadar bizim de payımıza düşen hatalar vardır. Ama Kasım seçimlerine giden yolda iki önemli hatayı vurgulamadan geçemeyiz. Birincisi başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere HDP'de seçimleri ve parlamentoyu protesto etmeliydi(geç de olsa tüm yaşananlar sonucunda gelinen noktada meclisin yürütme vasfını kaybettiğini ve görünürde bir parlamenter burjuva demokrasisinden ziyade bir süs bitkisi olarak kaldığı ve bu bağlamda tüm meşruluğunun kaybettirildiği görülmeliydi. "Öteden beri savunduğum aktif boykot gibi tutumlar tartışılmalı. Bunca parlamenterin tutuklandığı, belediye seçimlerinin gasp edildiği bir “olağanüstü durumda” olağan siyaset yöntemlerinin yetersiz kaldığı açıktır," (ilhan Cihaner).
 
Nihayetinde tüm gelişmeler Erdoğan ve AKP'ye yandaşları önünde bir "meşruluk" kazandırdı. 16 Nisan Referandumunda hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde sandıktan hile ve sahtekarlıkla örülü "evet" kararı çıkartıldı. Bu aynı zamanda şu anlama geliyordu: Erdoğan, "Sizleri açık faşizmle yöneteceğim," diyordu.  Sahtekarlıkla kazanılan referandum aynı zamanda Diktatör Erdoğan'ın devletin tüm yönetim güçlerini eline alarak onlara hükmetmesi anlamına geliyordu. Bu durum, yasal olmayan seçim sonuçlarıyla meşruluğunu yitirmiş bir hükümetin, kanun tanımazlığın ifadesi KHK larla yürüttüğü kendi ‘‘rejimlerinin‘‘ ezilen halklara dayatılmasıdır. Bu durum, yönetememe krizlerinin giderek derinleşmesidir.
 
Özellikle referandum sürecinden sonra sonuçları hazmedemeyen ve bir bakıma hayal kırıklığına uğrayan Erdoğan saldırı ve tasfiyeleri olanca hızıyla sürdürdü. Belediyelere kayumlar atayarak, seçilmiş Belediye Başkanlarını görevden aldı. Başta HDP olmak üzere tüm siyasal muhaliflere gözdağı vererek ve aleni tehdit ederek tutuklama, gözaltına alma, muhalif ve ilerici akademisyenleri görevden alma gibi operasyonlar ile tüm faşizan baskı araçlarını tedavüle soktu. Her gün yeni KHK'ların yayınlandığı bir sürece girildi. En son,  "696 sayılı KHK'ya konulan bir madde ile bundan sonra “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden” kişiler, hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluktan muaf tutulacak."
 
Bu KHK ile birlikte gerek Diktatör tarafından gerekse muhalif CHP'den farklı sesler yükselmeye başladı. Tek tipleştirilme sürecine karşı bilinen klasik birleşme çağrıları(elbetteki iyi niyetle) yapılıyor. Halihazırda HDP ve Birleşik Haziran Hareketi gibi yapıların, özellikle de Haziran seçimlerinden sonra, ciddi anlamda bu yolda görevlerini layıkıyla yerine getirdikleri söylenemez. Diğer taraftan, gerek Diktatörlüğün baskısı gerekse de "birlik ve birleşme" anlayışındaki yanlışlık ve tartışmaların beraberinde getirdiği ayrışmalar sonucu kitlelerde oluşan güvensizlik ve tedirginlik ve de Korku İmparatorluğunun yarattığı irkilme bunda etkili olmuştur.
 
Bizim açımızdan açık faşizmin koşulları Haziran seçim sonuçlarıyla aleni bir şekilde başlarken 15 Temmuz girişimiyle ayyuka çıkmıştı. İşte bu koşullarda tüm siyasal partiler ve muhalefet referandumda hayır çalışmalarını yürüttüler. Başarılı da oldular. Oysa OHAL ile birilikte TBMM  devre dışı kalırken, bu aynı zamanda parlamenter mücadeleye ilişkin, "boşuna uğraşmayın" mesajı idi. Sandıklardan oy çalmalar, televizyonlarda yanıltmaya yönelik ilk açıklamalar tüm bunlar açık faşizmin koşullarının ürünleriydi.
 
 
Artık, OHAL ve KHK'lara rağmen, bizleri bir mücadelenin açık bir şekilde beklediği ortada. Tüm mesele bu mücadelenin nasıl olması ve olacağına ilişkin bir belirleme ve öngörüde bulanabilmek. Bu açıdan biz diyoruz ki; Diktatörlüğe karşı Her Türlü Mücadele Meşrudur! Bu şu anlama geliyor: Sandığa ve parlamentoya sıkıştırılan bir yaklaşımla bu mümkün görünmüyor. Ancak onunla sınırlı kalmayan bir yaklaşımla bulunduğumuz her yerde evde, işte, okulda, mahallede, köyde fabrikalarda diktatörlüğe karşı gerek bireysel gerekse kitlesel çalışma ve protestolarla en geniş kitlelere ulaşabilmenin yolunu bulmalıyız. Yeri geldiğinde zor da kullanılabilmelidir. Madem bizlere yukarıdan "iç savaş çıkarsa çıksın; ezer geçeriz!" deniliyorsa, burada kendimizi aktif savunmamız kadar doğal bir şey olmayacaktır. Toplumsal çatışmaları artık açık bir şekilde körükleyen bir siyasal iktidarla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu saldırılara hedef olacak kesimler kendi örgütlülüklerini oluşturma adımlarını atacaklardır.
 
En önemli konulardan birisi de, içeride ezilenlerin, emekçilerin çıkarına gelişebilecek olası kazanımları engellemeye yönelik ABD, RUSYA ve AB gibi ülkeler alternatif muhalefet(İyi Parti, Gül vs) yaratarak bu süreci manipüle edebilirler. Bu da çokça tartışılan özlenen başka bir Türkiye'nin yolunu açmayacaktır. Diktatörün kendi hukukunu bile uygulamadığı kurallarla bu baskı, terör ve şantaj iktidarını sürdürmesi uzun vadeli mümkün görünmüyor. Bütün bu meseleleri çözmek için de devrimcilerin her alanda yerlerini alabilmeleri gerekiyor. Bizim yakın zaman hazinemizde bize moral verebilecek çok önemli deneyimler var. Birisi, 2013 Gezi Direnişi; ikincisi, 2014 Kobane Direnişi ve 16 Nisan Meşruluğunu kaybetmiş referandum. Tüm bunlar bizim deney birikimlerimizdir. Önemli olan  bunları doğru bir şekilde diktatöre karşı kullanabilmeyi başarabilme becerisini gösterebilmemiz... Aynı biçimlerde tepkiler beklemek yerine, bu faşist saldırıların geliştiği tüm alanlarda savunma ve direnme hakının meşruğu bilinciyle örgütlemeliyiz. Zalimlerin zulümleri, tarihin o durdurulamaz akışı karşısında yok olmaya mahkum olacaktır.
KAHROLSUN FAŞİZM YAŞASIN MÜCADELEMİZ.

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ