Özgürlük

HİÇKİMSE GÖSTERDİĞİ KADAR MASUM DEĞİL...

Öncelikle şunu belirmek gerekir: Devrimci dünya görüşü toplumsal muhalefetin gelişimi ve gidiş yönü üzerindeki sorunlara doğabilimsel doğrultuda çözümler ile mücadele demektir. Bu bağlamıyla günümüzde teorik ve ideolojik birliğin geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselerek yenide oluşturulması yönünde bir mücadeledir. Devrimci dünya görüşü sadece dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir de. Böylesi bir mücadelenin gelişimi yönünde çabalarımızı kesinlikle olmuş bitmiş bir takım yapı ve oluşumlar varmış gibi ele almak yanılgı olacaktır. Bunun gibi teorik ve ideolojik bütünlüğün sağlanabilmesi yolunda çabaları’’kişilerle, kurumlarla’’ olaylarla uğraşmak gibi ilkel bir seviyeye indirgememek, kime ait olursa olsun düşünce ve toplumsal muhalefetin gelişimi önünde sorun ve kafa karışıklıkları yaratan düşüncelerle tartışılmaya çabalandığı görülebilmelidir. Lakin doğabilimsel  düşünceleri bilerek bilmeyerek inkar düzeyine gelen’’düşünce ya da sofizme’’karşı tavizsiz davranma çabaları kimi zaman yanlış anlaşmalara neden olabileceği göz önüne alınsa da dönemin özellikleride göz önüne alınarak anlaşılabileceği düşüncesindeyiz. Evet dünya görüşü ve düşünceler konusunda tavizsiz, ince eleyip sık dokunacak dönemlerden geçmekteyiz. Değim yerindeyse; pratik düzlemde ise çok önemli gelişimlerin sağlanamadığı bir dönem dolayısıyla daha kalın elenebileceği bir dönem denilebilir.

Bu soru ve sorunlara nihai anlamda cevabı devrimci bir hareketin vereceğinin bilincinde olarak konuları açmaya tartışmaya ve geliştirmeye çabalıyoruz.

Dünya görüşü olarak gelinen döneme kadar hayatın karşımıza çıkardığı sorunları çözme mücadelesine yoğunlaşmaya çabaladık. Devrimciliğin boş işlerle uğraşmak olmadığını hayatın karşımıza çıkardığı sorunları aşmak için mücadele olduğunu içerisinde yaşadığımız maddi koşulların anlatımı olarak savunduk. Doğruya gelişen mücadelede, devrimci düşünce yönlendirmesinde doğru pratiği örgütleme gerçekliğiydi.

Ekim devrimini 100 cü yılı nedeniyle malumun tekrarı yazılanlar ve tartışılanlarla yine karara varılamadı. 1905 de miyiz? Yoksa 1917 de mi? Ya da 1871 mi? Yoksa 1848 mi ? Analoji... İyi de zaman makinası mı bulundu? Hangisine geri dönüleceğine karar verilemedi! Genellikle bir cümle ve bir hareket arkasındaki koca bir dünya görüşünü yalın biçimde ortaya koyu verir. Benzemeyenleri benzeştirme zorlaması ! 1905-1917 dönemi gelişmeler gezi olayların ya da direniş komitelerine  benzemez. Boşuna analoji yapmaktır ! Zaman mekan ve şartlar yaşamın durdurulamayan hareketiyle değişmiştir. Bunun için geçmiş; hakında karar vereceğin değil, öğrenebileceğin deney birikimleridir. Yaşananın  özünde yatan o cümleyi çıkartıp kavrayabilirsen. Dünya görüşünü kavrayıp dünya görüşün haline getirebilirsen! Dünya görüşün neyse ona uygun cümleler kurar tavırlar alırsın. Dünya görüşünse yaşadığın maddi şartların belirlemesinde şekillenir. Devrimciler hariç... Bunun için maddi şartları ve tarihsel gelişimi ve mekanı ayrı, dolayısıyla farklı gelişmiş ve düşüncelere sahip iki ayrı şeyi eşitlemeye, benzeştirmeye kalmak eksik olduğundan yanlışıtır. Eksik değerlendirme sonucu bütünlüğünü kaybetmiş bilgi yanlışa götürür. Yanlış bir dünya görüşü ya da başlangıçtaki filozofik bir hata ve gerisi bir çuval boş laf. İşte yaşam, bu yaşama dair özü ve cümleyi çıkarabilmek bundan ders çıkarabilmektir. Ve bu yaşamda eğitilmektir.

Kurulan her cümlenin genelde en azından iki yönde anlaşılması, algılanması mümkündür. Gerçeği kavrama yolunda kurulduğundan ve doğasal gerçeğin çelişkilerin bütün halinde hareketi olmasından. Zıtların birliği bileşkesi olmasından. Tanrı sözü denilen bile havari ya da imam sayısı kadar algılanma çeşitliliğine ulaşmaktadır. Sözün sahibi oradayken daha az, o insanlar aleminden gitiğinde daha çok yorum ortaya çıkmaktadır. Sözün birliği için ve anlaşılması yolunda yaklaşık 3000 senelik kendini bilen ”düşünen beyinin”denemediği yöntem kalmış mıdır? Mutlaka ! Kapitalizm şartlarında yaşayan her insan, nesil ve yeni nesil kendini dünyanın en uyanığı ve de her konuda karar verici mercii gördüğünden... Geçmiş yaşananlar ve yaşayanlar en azından senin kadar düşünebilecek kapasitedeydiler. Ve de yaşadıkları senin karar vermen için yaşanmadı. Deneylerinde eğitilebilmen için özünü çıkarman ve özün haline getirmen yeterli. Gerisi lüzumsuz laf ve zaman kaybı. Zaten o kararları’’sana sormadan’’tarihin vicdanı zaman ve acımasız adaleti veriyor ve de her gelişimi ve herkesi layık olduğu yere koyuyor.

Yazılanlarda söylenenlerde bulamayacaklarını yaşayarak, hareketin özünü yaşamda kavrayarak öğrenirsin. Bilgi birikimin eğitimin haline gelmiştir. Çoğunlukla insanlar alemi gözüyle yazılanları yaşamın hareketinin özünde kavradığında eğitilme adımların başlamıştır. Genelde insanlar alemi gerçekliğinde yaratılan ikilemler doğabilimsel gerçekleri dışlama durumunda olduklarından, ikilemlerden’’doğru’’olanı tercih gerçeğin kendisini ifade etmez. Tamamlanmamş bilgi, bütünlüğü olmayan tahlil, eksikliğinden yanlış olandır... Çoğu durumda karmaşık gözüken sorunların özünde, başlangıçta yapılan basit bir filozofik hata, dünya görüşü hatası yatmaktadır. Gerisi başlangıçtan derinlere inerek vurgun yeme noktasıdır. Yani düşüncelerini kendi ellerinle kilitleme NOUS FRAKSİ durumudur.

Bütün bunların küçücük bir başlangıç kusurcuğu var, bütünlüğü kaybetmiş ve insanlar alemine kilitlenmiş arayışlar oluşu. Örneğin, konsesüs düşünceler arası uzlaşma noktası değil, düşünceyle maddi gerçeklik arası uyum noktaları olmalıdır. Bunun gibi her zaman rastlanılan ve demokratik merkeziyetçilik anlayışının yanlış yorumunu içeren tavırlar. Kabaca ifadesi’’ben örgüt adına, çoğunluk, çokluk ya da güç adına konuşurken, kişi veya ademi merkeziyet ya da güçsüz örgütün görüşleriyle aynı düzeyde değerlendirilemem !’’ Yine klasik bir düzlem kayması. Tartışılan düşünceler veya fikirler ayrı bir düzlem, nasıl ve hangi değerde ele alınacağı temsili sitemlere göre mi ya da doğabilimsel doğruların gelişimine katkıları üzerinden mi ele alınacağı ayrı bir düzlemdir.

İnsan beyni organik bütünlükteki haliyle, insan düşüncesindeki yanılsaması gibi ’’yönetici’’ konumunda değildir. Bütünlüklü işleyişi sağlamada her organ gibi görev dağılımında aldığı görevi yapan bir organ durumunda ve bu bütünlük olmadan hiç bir fonksiyonunu yerine getiremeyeceği gerçekliğinde yani doğabilimsel gerçekliğin ta kendisidir.

Sorun farklı düşüncelerin ortaya çıkması değil, hangi doğrultuda hareket haline devam edileceğinin kararının verilebilmesidir. Sonuç kendi alemine dayalı algılarıyla gelişim yolunun tıkatılmasıdır... Ekim devriminin 100 cü yılı dolasıyla bildiğinin tekrarını geçmeyenlerle söylenmeyen kaldı mı? ‘’Kaldı!’’ Çok bilmişliğin dışında geçmiş mücadeledeki devrimcilerin de en az bunlar kadar bilgi birikimleri vardı. İkincisi çok daha iyi niyetliydiler. Bu bilgi birikiminin yetmediği, denenmediği sanılan, lakin deney birikimi haline gelen mücadelenin yetmediği neydi? Şu lafı güzafları geçeceksin. Tüm deneyler: Sovyetler, komiteler, meclisler vb.  insiyatifi ve yaygınlaştırılması gereği ve önemi üzerinde gelişti. Tüm ve gelişmiş ülkelerde birden devrim beklentisi devrimci mücadele ile geliştirilerek tek tek ülkelerde devrimler ve deney birikimleri ortaya çıktı. Ekim devrimiyle doğacak yeni toplumun ebesi durumunda devrimci müdahale ile devletin yapısının değişmesi gerekliliği bilimsel bir deney birikimi haline geldi. Sonrası  öz yönetimler, ademi merkeziyetçiliğe dayalı gelişim ve ekonomiler denendi tek başına çözüm olmadığı açığa çıktı. Teşvikler, özendiricilik, ücret farklılıkları, küçük üreticilerin teşviki vb. denendi, farklar ve ayrıcalıklar arttı. Piyasa, toplumsal piyasa, kar kontrollü Pazar/ piyasa denendi, sonuç kredi bulmak için kapitalistlere muhtaç olma ve dış borç açıklarıyla çöküşü getirdi. Toplumsal fonlarla bir sermaye piyasası ve buradan finansman krediler sağlanması. Çözümsüzlüğün temeli kârın toplumsallaşması idesi olarak belirdi. Gerisini sen say! Geriye şimdiki aklı evvellerin aynı özdeki deneyleri başka isim ve biçimlerde deneme uyanıklığı kaldı. Cevap veremediğin çözüm sunamadığın soru ve sorunlar ortada dururken, cevap vermiş gibi yapma uyanıklığı neyse, işte o !

Şimdi sen hiç yaşanmamış gibi öneriler ve çözümler buluyorsun ya ! Direniş komiteleri çözüm. Halk iktidarı bu ve benzeri komiteler eliyle yaygınlaştığında parti diktatörlüğüne dönüşemez benzeri ‘’çözümlerin’’var ya ! Hepsi geçmişte aynı özde yaşanmış ve bir deney birikimi ortaya çıkmış...

‘’Bütün iktidar sovyetlere’’ nin özü; iktidarın bu halk komitelerine devredilmesi ve geçmesi demekti. Aynı dönemi birlikte yaşayan bazıları ise sovyetlerin içerisinde bolşeviklerin kendi iktidarlarını diktatörlüklerini pekiştirmek için bunu savunduklarını dillendiriyorlardı. Eğriliği doğruluğunu ve bugün Bolşeviklere karşı tavırlar alanların durumlarının yaşanılan gerçeklikte daha içler acısı olduğunu da bir kenara bırakalım.  Örneğin Bakunin vb. anarşistlerden alıntılarla ve kısa özetle durumu anlamaya çabalayalım.

‘’Makhnocu hareketin koruması altındaki bölgelerde, işçi sınıfından insanlar kendi düşünce ve ihtiyaçlarına dayanarak doğrudan kendi yaşamlarını doğrudan düzenlediler -gerçek toplumsal özbelirlenim/self-determination. Kendi kendini eğitmiş olan bir köylü olan Nestor Makhno’nun liderliğindeki, hareket yalnızca Kızıl ve Beyaz diktatörlüklerle çarpışmakla kalmadı, ama aynı zamanda Ukrayna milliyetçilerine karşı da direndi. Makhno, ‘’ulusal özbelirlenim’’ (yani yeni bir Ukrayna devleti) taleplerine karşı çıkarak,bunun yerine Ukrayna’da ve tüm dünyada işçi sınıfının özbelirlenim talebini savundu. Makhno, arkadaşları olan köylüleri ve işçileri gerçek özgürlük için savaşmaya esinlendirdi.’’

‘’İşçilerin ve köylülerin özgürlüğü kendi ellerindedir ve hiçbir kısıtlamaya tabi değildir. Uygun gördükleri ve arzuladıkları şekilde faliyet göstermek, kendilerini örgütlemek, yaşamlarının tüm yönlerine ilişkin kendi aralarında anlaşmalar yapmak; işçi ve köylülerin kendilerine kalmıştır... Makhnocular, yardım etmek ve tavsiyede bulunmaktan fazlasını yapamazlar... Hiçbir durumda yönetmeyi ne yapabilirler ne de bunu arzu ederler’’ ( Peter Arshinov, Guerin’in alıntısı, Op. Cit., s. 14199).

‘’Otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur’’ ve ‘’işçilerin kurtuluşu işçilerin kendi görevidir’’

‘’[Marksizm], halkın, gerçek veya öyleymiş gibi davranan aydınların [oluşturduğu] yeni ve çok küçük bir aristokrasi tarafından, oldukça despotça bir şekilde yönetilmesi [demektir]. İnsanlar bilgili değillerdir ve öğretilemez, dolayısıyla hükümet eliyle özgürleştirilmek endişesinin dışında kalırlar ve tam anlamıyla yönetilenler sürüsüne dahil edileceklerdir.’’ Bakunin (Devletçilik ve Anarşizm s. 178-9)

Bazılarının insanlar alemine ait haklılık böbürlenmelerini ve Makhnocu hareketin nasıl bastırıldığı gibi ukalalıkları vb. bir kenara bırakırsak; neden Nestor Makhno? Liderlik otorite değilmiydi? Ya da doğada  her organın öbürü hakında karar vermediği ve istediği gibi işlediği herhangi bir organik yapı mı var? Birlikte işleyen bir organik yapı oluşamadığında dağılmak zorunda olduğunu mu anlatalım? Bu anlamsızlıkları ve boş  lafı bir kenara bırakırsak, neden anarşistlerin doğada düşüncenin fazla gelişmediği doğal yaşam biçimlerindeki şekilde en aktif ve güçlü olanlardan liderlerinin olması gerektiğini bilince çıkarmış oluruz.

Bunun gibi Sovyet sistemine karşı alternatif duruşlardan birinden örnek verelim. Yugoslavya ve ekonomik anlamda deney birikimleri.

/Bu yeniden dağılım işçilerin kendi şirketlerinin  başarısında menfaat sahibi olduğu anlamına geliyordu, aynı zamanda verimlilik ve üretkenliğin ödüllendirileceği rekabetçi bir pazara katılmaları da istendi. Bu nedenle öz yönetim hem federasyon hem de dış pazarlarda diğer işletmelere  karşı işçileri rekabete sokan piyasa reformlarıyla birbirine geçti.

Piyasa rekabetinin baskısı ve vasıflı emeği sağlamlaştırmak için farklı ücret taahüüdü ile birleşince öz yönetim aslında eşitsizliği arttırdı. 1967 yılında fark 1: 20 ye kadar ulaştı./

 Yugoslavyanın bu ekonomik farklılıklar ve dış pazarlara bağımlı hale gelip nasıl acı bir deney birikimi olarak parçalandığını da bir kenara koyalım. Uyanıklara tekrar soralım: Denenmemiş çözümün ne ? Cevap veremediğin çözüm sunamadığın soru ve sorunlar ortada dururken, cevap vermiş gibi yapma uyanıklığı ne işe yarıyor ?

Bu soru ve sorunlara nihai anlamda cevabı devrimci bir hareketin vereceğinin bilincinde olarak konuları açmaya tartışmaya ve geliştirmeye çabalıyalım.

Dünya görüşü olarak gelinen döneme kadar hayatın karşımıza çıkardığı sorunları çözme mücadelesine yoğunlaştık. Devrimciliğin boş işlerle uğraşmak olmadığını hayatın karşımıza çıkardığı sorunları aşmak için mücadele olduğunu içerisinde yaşadığımız maddi koşulların anlatımı olarak savunduk. Doğruya gelişen mücadelede, devrimci düşünce yönlendirmesinde doğru pratiği örgütleme gerçekliğiydi. Şimdi yönlendirici ve doğruya devinim halinde bir düşünce ve görülen yol yok. Bunun gibi doğru düşüncenin gelişimi olmayan yerde doğru pratiğinde oluşması mümkün olamamaktadır. Yaşamı organik çelişkilerin bir bütünlüklü hareket hali olarak düşündüğümüzde hastalık belirtilerinin olduğu yere yoğunlaşmak da denilecek bir bilgi ve deney birikimi. Bu deney birikimi üzerinde yükselecek bir günümüz mücadelesi ise hastalığın çıkmasından önce yapılması gerekenler üzerine de bütünlük içerisinde yoğunlaşmak olarak ifade edilebilir. Bu aynı zamanda dünya görüşü olarak partileşme sürecinin tamamlanamaması ile ilgili de değerlendirilmelidir. MADDENİN DÜŞÜNCEYLE DEĞİŞTİRİLMESİ DEVİNİMİNİ DEVRİME YÜKSELTMEKTİR DEVRİMCİLİK. BİLGİNİN VE YAŞAMIN ZORLUKLARI DA DAHİL ZORUNLULUKLARINI DOĞABİLİMSEL DOĞRULTUDA ÇÖZME MÜCADELESİDİR...BİLİNCİN BİLGİYLE ORGANİK BÜTÜNLÜĞÜNÜN SAĞLANMASI VE DOĞABİLİMSEL DOĞRULTUDA GELİŞEN BİR DEVİNİMİN SAĞLANMASIDIR. BU PARTİLEŞME DE DENİLEN ORGANİK YAPININ ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLAYACAK OLAN GELİŞİMDİR...

Filozofu düşünürü olmayan toplumların gelişimi çarpık olur. Bu nedenle avrupalı düşünür ve filozofların ülkeye adaptasyonu ya da benzeştirilmesiyle uğraşılır. Mutlaka onlardan öğrenmek eğitilmek yerine ülkeye benzeştirmeye ve uydurmaya kalkmak farklı dünya görüşlerinin ifadesidir.

Bunun gibi meramını anlatacak kelama yerli yersiz dışarıdan avrupayi alıntılar eklemek çok bilmiş aczin sonucudur. Doğruluğu ve yanlışlığı bile ilgilendirmeden çok bilmişlik ve okumuşluk gösterisinin getirisiyle uğraşan bir ilkellik. Bu yüzdendir ki alıntılarla ilgili değerlerin yıpratılması sonucunu da göz önünde tutarak dikkatli olmaya çabalıyoruz. Anlamı özü ve doğruluğu yanlışlığını tartışmaya çabalıyoruz...

Artık dışarıdan düşünürlerden ve filozoflardan hazıra konulacak çözüm gelmiyor ! Sadece bizim gibi tartışmalar var. Arayışın özü ve gidiş yönünün doğrudan demokrasiye doğru olacağı belirginleşiyor. Bu bağlamda sovyetlerin ve direniş komitelerinin özünde bu gerçekliği taşıyor olmalarına rağmen   doğrudan demokrasi denilemeyeceği ortadadır. Ya da çelişkilerin bileşkesinin gelişim yönü temsili ve otarşik yöne doğru olmuştur.

Sistem lafın ötesinde düşünce ve davranışların gelişim yönünü belirleyen etkendir...

Yaşanıldığı madi koşullarda gerçeğin algısı ve ifadesi olan’’işçi sınıfının çıkarları’’zamanla işçi temsilcisi partilerin çıkarları haline getirildiğinde adalete buluşulacak yer de ortadan kalkmıştı. ‘’Sosyalist’’ ülkeler arası savaşlar ve iç savaşlar da sonuç olarak ortadadır. Bugünkü sol içi çatışmaların da zemini adaletin hokus pokusla çıkarlar haline getirilmiş hali oluvermiştir. Özü doğabilimsel zorunluluklarda buluşmak olan bir dünya görüşü, çıkarlar suyuna daldırılmış kalp akçe(düzmece) durumunda piyasaya sürülür hale gelmiştir.

Avrupayi modernite adına yaptığın alıntılarla da bunların Türkiye’ye adaptasyonuyla da çözülebilecek bir sorun yok artık ortada. Çözüm olmadıkları zaten kendi pratiklerinde ortaya çıktı. Bu sorulara cevap verebilecek dışarıdan bir düşünür bulunamıyor! İş başa düştü. Organik işleyişi yakalar üç düşüneni ve düşünceyi bir araya getirip bir doğabilimsel doğruya gelişebilirsen Devrimci Yol’da gelişmen mümkün. Hiç söylenmemişi söyleme zamanı ...

 Hiçkimse gösterdiği kadar masum değil... Bir siyasal deney birikiminin bilgi çarpıklığı nedeniyle  ‘’demokrasi isyanı ’’haline gelmesi! Siyasal tavrı otoriteye karşı çıkış düzeyinde ele alan ve dönüp dolaşıp otoritenin kanatları altına sığınan bir travma. Toplumsal muhalefetin önünü açacak, geliştirecek açık siyasal tavırlar yerine ayrı yerel seçimlere giriş, ayrı dergiler ve pratik tavır alışların sonuçsuzluğu. Siyasal hattı dışarıdan düşünür ve filozofların adaptasyonu ve hazıra konma avrupa komünizmi vb. nin Türkiye tekrarı olmak kolaycılığı ve yanlışına rağmen, sonuçta bir siyasal hatın varlığına teslim oluş. Açıktan siyasal tavır alamayıp var olan hatın doğruluğuna da şüpheyle yaklaşıyor görüntüsünde siyasal tavırsızlık. Sonuçta toplumsal muhalefetin önündeki sorunları çözüp gelişimini sağlayamayan siyasal ve  pratik olarak tıkanan çözümsüzlük. Abisinin kanatları altına sığınan geri dönüş! Bunun toplumsal travmaya dönüşmüş hali otoriteye teslim oluş. Güçlü lider arayışı ve bir diktatörün yaratılışı.  Düşünsel olarak otoriteye alttan alta karşı çıkış, kendini kanıtlama çabası, lakin açıktan tavır alamama.  Açık tavır alışlar bir kenara ayrı tavır almayı denemeyen varmıydı? Anılarında bir şey yapmadım, beklemedeydim  diyenlerin en azından iki üç dergi çıkarıp, pratikte yerel seçimlere katılmaktan tut, kimileri gibi halk meclisleri yerel komiteler ve aşağıdan yukarı örgütlenmelerin yaygınlaştırılması gibi girişimleri olmadı mı? Neden hepisi vuslata erip yeniden abisinin kanatları altına sığındı? Eski statüleriyle pratiği örgütleyerek siyasal çözüm olacağını düşünmemişlermiydi? Güvenin ortadan kalkmış olduğu, büyünün bozulduğu bir travmanın toplumsal bir travmaya dönüşmüş halinin etkilerini bırak, teorik- ideolojik birliğin ortadan kalkmış olduğu siyasal çözümün söylenemediği, söylenenlerin tatmin etmediği durumda, siyasal birlik varmış gibi davranma çözümsüzlüğü değilmiydi? Gidiş ve gelişim yönü Gramşilerden Althusserlere yatay örgütlülüğü geliştirerek iktidarı alma projelerine yükselen akılı dizayn kurtarıcılık kalmıştı. Dünyadaki hızlı çöküşü göz önüne alınmayan başka seçenek yok acelesine getirilen bu yolun çıkmaz yol olduğu ortaya çıkmamışmıydı? Şimdi yaşanılan ve deney birikimleri haline gelenlerin ışığında siyasal çözümün doğrudan demokrasi yönünde gelişim olduğunu söylediğimizde, yine analojiyle geçiştirmeye çabalıyorlar. 1905 te ve direniş komitelerinde ve hatta dünyanın devrim olan her yerinde doğrudan demokrasiyle başlanmadı mı? Deniliyor. Evet en azından senin bizim kadar iyi niyetli oldukları ortadadır. İşte tam da bu noktada sistemin önemi ortaya çıkıyor. Doğrudan sistemler partinin, önderin, önderliğin yani temsili sistemlerin değil, doğabilimsel zorunlulukların organik yaşam bulmasıdır. Zorluk bu notkada başlamaktadır. Düşünen beyne ait bir organik bütünlüklü işleyiş ile düşüncenin gelişmediği bir organik yapının yaşamda kalma mücadelesi karıştırılmaktadır. Sonuç ne savunulursa savunulsun boş lafın ötesinde güçlü olanın liderliğindeki goriller aleminin yaşama savaşını savunmaya dönüşmektedir. Şimdiye kadar deney birikimlerinin geldiği en son nokta en akıllı olanların önderliğindeki örgütlenme bizleri kurtarsın noktasıdır. Aşılması gereken noktada burasıdır. Başın kararları sonucu işleyen bir vücudun olmadığı, tüm organlarıyla organik bir bütünlüğün ve görev dağılımının çarpıtılmadan canlı bir varlık demek olduğu ve bunun anlaşılıp hayata geçirilmesi olmalıdır ve olacaktır... Bu her organ istediği gibi işlesin sistemsizliğini savunan anarşist anomaliyle arasındaki sınırı da ortaya koymaktır. Bu bağlamda her komiteleşme ve iktidarın bu komiteler aracılığıyla gerçekleşmesi temsili sistemlere doğru gelişen yönleriyle, organik bütünlüklü işleyişe ilerleyen doğrudan demokrasi değillerdir... Bunun içindir ki o gün bilgimizin gelişkinlik seviyesine göre arayışlarla özgürdük, bugün de mücadelemiz bu ! İşte bunun için dir ki hareket halindeki çelişki yumağının gidiş yönü ve gelişim yönü bu olmasına rağmen, çoğunluk kendini kurtaracak kurtarıcıyı aramaktadır. Kurulan her cümlenin genelde en azından iki yönde anlaşılması algılanması mümkündür. Sorun farklı düşüncelerin ortaya çıkması değil, hangi doğrultuda hareket haline devam edileceğinin kararının verilebilmesidir. Mücadelemiz bilginin ve yaşamın zorlukları da dahil zorunluluklarını doğabilimsel doğrultuda organik yapıda çözme mücadelesidir... Bilincin bilgiyle organik bütünlüğünün sağlanması ve doğabilimsel doğrultuda gelişen bir devinimin sağlanmasıdır.

YAŞASIN EKİM DEVRİMİ VE DİRENİŞ KOMİTELERİ DENEY BİRİKİMLERİMİZ.

TEK YOL DEVRİM.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

 

BİLİNCİMİZ BİLİNCİMİZ Mİ???

 
Gerçekleri gizlemenin bir yolu olarak yanlış algıların sömüren kişilerce sömürülenler üzerinde tesis edilmesi sonucu gerçekler sadece görüntüden ibaret hale geliyor. Böyle olunca da gerçeğin öz olduğunu anlatabilmek giderek zorlaşıyor. İnsanlar gördüklerinin bir görüntü olduğunun farkına varmak ve görünenin de her zaman inanılan olduğundan, daha doğrusu "ben gördüğüme inanırım" düsturu genel geçer kural olduğundan, o görünenin aslında kendilerine gösterilen bir yanılsama ve sahte bir görüntü olduğunu, özün gerçekliğini kavrayamıyorlar. Dolayısıyla, özü gözler önüne seren düşünceler de görmezden geliniyor.
 
Örneğin, günümüz modern burjuva medeniyetinde ve onun modern kapitalist toplumunun dayandığı bütün üst yapı işleyişinde görüntüde mükemmel gösterilen bir demokrasi ve insan hakları anlayışı var. Ve bu görüntü de, büyük bir aydınlanma ve burjuva tarihi birikimine dayandırılıyor. Bu görüntünün içi bütün ideolojik, felsefi, sosyolojik ve de aklınıza gelebilecek bütün kavramlarla doldurulmuş durumda. Oysa ki gerçek çok farklı tekabül ediyor. İnsan hakları da, demokrasi de özde, mutlu sömüren bir azınlık lehine işliyor ve işletiliyor. 
 
Her şeyin ötesinde, her insan çıplak ve özgür doğuyor. Hayatı boyunca hayattan ne anlam çıkardığına göre seçimlerini özgürce(?) yapıyor ve bireyin tutkuları-sonraki kimlik arayışları- hangi yolda ilerleyeceğini seçmesinde belirleyici oluyor. Bunlar gerçekten özgür olan bir birey için geçerli. Ama birey yalnız başına değildir ve bir toplum içinde yaşıyor. Ve o toplumda sınıflardan oluştuğu için ve toplumun alt yapısı sömürüye dayandığı için kimlik seçiminde ve tutkularının bağımsızca kimlik seçimlerinde hareket etmesinde ne kadar özgür davranabiliyor? Ve özün gerçek olmadığı, görüntünün gerçekmiş gibi sunulduğu bir medeniyette sunulan kimlikler birilerinin dayatmasından ibaret olmadan alt yapısı sömürmeye dayanan bir toplumda nasıl saf ve temiz olabilirler? Sömürüye dayanan bir düzen içerisinde çoğunluğun azınlığın kölesi haline getirildiği ve gittikçe de tarihsel birikimi içinde zenginliğin ve bolluğun belirli ellerde toplandığı günümüzde o çoğunluğa insan hakları ve demokrasi altında sunulan görüntüler ne kadar gerçekçiler?
 
Bugün bir Batı ülkesinde istediğinizi ifade etme, örgütlenme, iş kurma, mülkiyet, hukuk önünde eşitlik haklarına sahipsinizdir. Ama bir de toplumsal düzeni değiştirme hakkına sahip olduğunuzu ileri sürün bakalım ne olacak. Bunun için özgürce hareket etme hakkınız olduğunu ileri sürün, ekonomik eşitlik istediğinizi ve bunun için mücadele etme hakkınız olduğunu ileri sürün bakalım ne olacak...Sonunda karşılığı göz yaşartıcı gaz, cop ve gözaltı olacaktır. Her ne kadar hukuk önünde her bir vatandaş için "eşit haklar" söz konusu edilse de, bazı kimliklere daha eşit haklar düşüyor. Daha eşit haklara sahip olanlar ise, her daim baskı aracı olarak kullanılan o andaki baskın kimlikler, yani çoğunluğun kimliği olan ve her daim özün anlaşılmamasında işlev gören ve bu işlevi, politika ile çakışmaları ile birlikte meşru bir zemine oturtularak başkaldırmaya yeltenenler üzerinde acımasızca uygulanan ve çoğunluğu oluşturan ve de duyguları okşayan din ve milliyetçilik kimliklerinin cemaatleşmesi ve toplumda nasır tutması vasıtasıyla, toplum ve birey bilincinin gelişiminin önünde engel teşkil ediyorlar. Çoğunluk, azınlığın başkaldırma tehlikesini ihtiva eden "kendi kendini geliştirme"sine ve başkaldıran bir bilinç oluşmasına kullandığı ideolojik, psikolojik ve sosyolojik araçlarla izin vermiyor. Bunu da, bilinci karartan görüntülerin özün görüntüsü üzerine montajlanması yoluyla yapıyor. Durum bu olunca da, daha da kötüsü gerçekleşiyor. İnsanlar özü göremediklerinden görüntü olan kimliklerin ve özü maskeleyen ideolojilerin peşinden giderek bu kimlikler ve ideolojiler için ölmeye ve öldürmeye istek duyuyorlar. Bunun en güzel örneklerine kısa bir süre önce Türkiye'de de şahit olduk. Bilinç ölmeye ve öldürmeye meyilli hale getirilip cinayet kutsanıyor. Ölenlere şehitlik, öldürülenlere hainlik mertebeleri veriliyor. Bilinç, görüntünün cenderesinde özü bilinçaltının en derin karanlık dehlizlerine hapsediyor. 
 
Oysa, Sartre ve Camus'un, ikisinin de haklı olarak ortaya koydukları gibi, ama sonradan aralarında çekişmeye neden olan varoluşçuluk felsefesinde Sartre'nin belirttiği "varoluşun özden önce gelmesi" ve Camus'un insanın özüne yönelmesi yerini belki de görüntünün varoluştan ve özden önce gelmesine bırakıyor. Çünkü varoluşta hepimiz saf, özgür ve eşit doğuyoruz. Sonradan kimlikler edinip tutkularımızın, ideolojimizin, egolarımızın ve diğer komplekslerimizin oluşmasıyla kendimize yön veriyoruz ve de sömürülenler tarafından bize biçilen kimliklere girerek görüntünün varoluştan ve özden önce gelmesine izin veriyoruz ! Ya da Marx'ın belirttiği gibi, "bilincimizi oluşturan varlığımız", yani içinde bulunduğumuz maddi koşullar ve ekonomik çıkarlar. Ya da 2017 senesinde üç yaşında bir çocuğun akıllı telefon ve tablet kullanmaya başladığı, google'nin, wikipedia'nın olduğu bir çağda bilincimize yön veren bambaşka şeylerdir.
 
Kısacası günümüzde belki de yapılması gereken bilincimizi etkileyen nedenlere ve gerçeğin gerçekte ne olduğuna daha fazla eğilmektir. Sosyalist düşünce belki de sahip olduğu geçmişin kültürünü bu anlamda geliştirip bambaşka bir bilinçlenmeye doğru evrim geçirmelidir. 
 
Velhasıl özün görünmesinin önündeki en büyük engel ezilenlerin düşünmesini engellemektir. 
 
Başkaldırı ve ayaklanma düşüncenin ürünleridir. Ve onun olmamasının önündeki engel de bir düşüncedir. 
 
Öz ve görüntü... hangisi bilincimiz?
ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

GERÇEĞİN KAVRANILMASI İÇİN NE KADAR SÜRE GEREKLİ ?

Yaşanılan maddi ortamın ve şartların değişmesine kadar! Dünya görüşünün değişmesine kadar... Kızıl ordu Berlin’de saklandığı yeri ararken, Hitler fare kapanı gibi sıkıştığı sığınağında hangi dünyalardaydı? Harita üzerinde Berlin savunmasını nasıl yapacağının dünyası mı?  İnsanlar ve alemiyle ilgili bir sorun var. Yoksa gerçeklik doğabilimsel yoluna zaten en acımasız biçimiyle devam ediyor. Bu ve benzeri faşistler gerçeği kavrayarak mı dünyayı terketiler? Nenemin sakalları hikayesi ! İnsanlar aleminin kendi algılarına uydurduğu manipülasyonlarla doğasal gerçekliğin ne alakası varsa, işte o ! Gerçekliğin onların düşüncesiyle bir alakası var mı?  Ya da doğanın ve insanlık tarihinin onların ne düşündükleri çok mu umrunda? İşte bu belirli bir dünya görüşünden hareket halindeki olay ve gelişime yaklaşma mücadelesi. Başka bir dünya görüşünden, Türkiye dar gelir dünyayı kurtaracak olan uzmanlar yine devredeydi. Ekim devriminin yıl dönümünde’’tek ülkede devrim olamayacağının, Marks’ın kanıtlanmasıdır. Devrimi Stalin yüzünden tek ülkeye kilitlemeye kalktılar. vs. vs.’’ Kapat çeneni bir dinlemeyi öğren ! Biz senin bu lafı güzaflarını bile birşeyler öğrenebilirmiyiz diye okumaya katlanırken..! Yok yapamazsın ! Çünkü gökten inme kurtarıcılık uzmanlık koltuğuna yerleşmiş gelişmemeye yeminlisin ! Sayın uzman kardeş olduğun yere çok yakışıyorsun, seni ve yakıştığın yeri ilgilendirir lakin: Dünyanın yarısından fazlası Sosyalizmle idare ediliyordu ! Hangi tek ülke ? Aynı dünya’da yaşamıyoruz sanırız ! Senin idealist dünya görüşünde kurtuluş savaşı  kaderi belirli ve Kemalizm alın yazgılı bir baş ve sondu. Şimdi Kürt miliyetçileriyle oluşunu biryana bırakalım. Doğada hareket halinin fakındamısın ? Bize göre gelişenin içerisindeki anti emperyalist, anti kapitalist, bağımsızlıkcı vb. yönlerin geliştirilmesi mücadelesiydi. Senin dünyan gibi pragmatik bir ihtimal hesabı değil... Şimdi hangi rüyana dayanarak solun kemalistliği gibi insafsızlıkları dilendiriyorsun bilinmez ?! Lakin yaşadığın bu rüyadan ne zaman uyanacaksın?

 İşin espirisi acıklı yönünü bırakırsak aynı soruyla devam etmeliyiz. Gerçeğin kavranılması için ne kadar süre gerekli? Ülkede genellikle işçi sınıf temeline oturtulamamış, küçük burjuva lümpen bir kurtarıcılık dünya görüşüyle her önüne gelen kendini başlangıçtan kurtarıcı koltuğuna oturtarak olay ve kişilere bakmaya çalışıyor. Gelişmeye ve öğrenip eğitilmeye kapalı yani hareket halini durdurmaya çabalayan şekliyle devrimci dünya görüşü dışında bir durum. Yaşanılanlar, öğrenmen ve eğitilmen gereken deney birikimleri. KARAR VERMEN GEREKEN gelişimler değil...Dünya görüşü farkını yeteri kadar açık ifade edebildik mi? Kimileri’’entellektüel.’’ Kimileri’’nato mermer ....’’ Özünde gelişimi durdurma ilkeliği ve tutuculuğu. Sanırsın’’Stalin şöyle yapsaydı. Lenin şuna dikat etseydi. Enternasyonal Faşizmi doğru   tahlil etseydi. Belki Hitler olmazdı. vs. vs.’’ Sanırsın yüksek bilgileriyle ülkesinde ya da yakıştığı yerdekiler devrimi ha başardı ha başaracak !!! Ya da kimileri gibi ortada hol yok yumurta yok’’karar mercii kim olacak? Bunu belirleyelim. Karaları biz alırız vs. vs.’’ Sanırsın kendileri karar alıyor diye Türkiye’de devrim ha oldu ha olacak ! En azından kitleler bu kararlara bakıp akın akın saflarına katılıyor!!! ÖZELEŞTİRİ ? O NE? ELEŞTİRİ ! BAK BU İYİ ! İNSANLAR DEĞİŞİR Mİ? Yukarıda bahsi geçen dünya görüşlerinden aynı sorunun farklı biçimi. Reel insan profili ya da idealist dünya görüşü açısından olamayacak bir olay. Değişmez ya da yaradılışla kader olarak yazılmış. Kaderini değiştirmek elinde mi? Tabii bu kadarla kalmıyor. Devrimcilik adına Charles Bukowski savunanlar! ‘’Kimseyi değiştiremezsin....Devrim kelimesi hoş geliyor kulağınıza değil mi? Ama hiç hoş değildir inanın bana. Devrim nedir söyliyeyim : Kan, bağırsak ve delilik. Yolumuza çıktıkları için ölen küçük çocuklar , olup bitenden habersiz yavrular.... ‘’ Bu senin dünyan mı? İnsanlar değişmezse, devrim olmaz demektir... Yoksa ne dediğini mi bilmiyorsun ?  Aynı soruyu farklı biçimde sorarlar. Oysa yüz yılardır devrimcilerin tartışıp gayet net cevap verdikleri konudur. Öğrenmeye gelişime niyeti olsa, çocukların yeni öğrendiklerini kimsenin bilmediği bir şey öğrendiğini sanması gibi davranmazdı..! İnsanlar bencil midir? Yoksa toplumsal, paylaşımcı mıdır? Yaşdığımız maddi koşullar düşüncemizi belirler. Devrimciler hariç... Sana kitaplarda bulamayacağın yukarıda konusu geçenle de ilgili çok kısa bir deney birikimi özeti. Türkiye’de yaşayan birinin SSCB de yaşayan birini, olay ve gelişimleri nasıl algıladığını anlamsı mümkün değildir. Bu gün aynı ülke vatandaşlarının kapitalist gelişimleri anlama ve algılaması da zaman alacak bir olay ve şok yaşamasıdır. Devrimciler hariç ve genel olarak bahsedilirse. Uzun lafın kısası insanlar bencil değil, doğmazlar ve kolektif paylaşımcı yaşamlarıyla doğaya tutunabilmişlerdir.    

Teorik ve ideolojik birliğin geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerine yeniden oluşturulması gereken bir dönemin zorlukları bunlar. Söylenilen ve tartışılmaya çabalanları olay ve gelişimleri algıladığı ya da istediği biçimde yorumlama ‘’özgürlüğü.’’ İşe geldiği biçimde yorumlanabileceği olumsuzluğuna karşın mümkün olduğunca açık ve yürekten geldiği biçimiyle tartışmaya çabalayalım. Günümüzde geçmiş alışkanlıkların da devamı teorik ve ideolojik birlik varmış gibi davranma zorlaması! Emperyalizm ve buna bağlı ülke tahlilinde değişen var mı? Yoksa eski dergilerde yazılan yetiyor mu? Kerkük’ü nüfuz alanları mücadelesi ve yeniden paylaşımda hangi uluslar arası tekel, Gazprom mu, Texaco mu, Shell mi yoksa BP mi almıştı ? Şimdilik ! Emperyalizm sürekli krizde. Devrimci durum hazır. Formül = Öz örgütlenme + Cephesel örgütlenme. Tamam bunların hepisini hak ediyor olmanız iyi de,  gerçeği anlatmaya yetiyor mu ?!

Her ne kadar istenildiği tarzda anlaşılma gibi bir sorunla karşı karşıya olsak da mümkün olduğu kadar açık ifade etmeye çalışalım. Genel olarak anlaşma ve anlaşabilme de yoğun sorunların yaşandığı bir dönem olması, zorlukları arttırıyor. Denilen ve yapılanlara daha fazla dikkat etmek gereken bir dönem. Herkesin yaşanılanı ve gelişmeleri kendi istediği gibi yorumlama’’özgürlüğü’’olduğunu sandığı bir olumsuzlukta bu noktada zorluklar yaşanmasına neden oluyor. Aynı olayı yaşadığın, gelişimin içerisinde birlikte olduğun insanların gelişmeleri algılama biçimleri hepimizi şaşırtacak düzeylere varabiliyor. Bunun temel nedeni: Teorik ve ideolojik birlikteliğimizin ortadan kalkmış durumda oluşu. Bu bağlamda geçmişin devrimci deney ve dersleri üzerinde yükselen günümüz ve görevlerimize ilişkin teorik ideolojik birliğimizin yeniden oluşturulması gerekliliğidir. Bundan önce de ideolojik bir birliğimiz varmış anlayışıyla, gelişime kendi ve liyakatı vb. ile  müdahalenin yeterli olabileceğini hayata geçirmeye çalışanlar oldu. Ki liyakatları’’kapasiteleri bir kenara’’bırakılırsa en haklı olabilecek insanlardı da ! Geçici toparlanmalar harici bir gelişim sağlanamadı. Teorik ideolojik birliğin yeniden oluşturulması görevi karşısında siyasal tutarsızlık da denilebilecek başka sıkıntıları ön plana çıkarmak gelişim sağlayamazdı ve sağlamadı da.Yeniden ve sıfırdan başlama espirisi hiç bir şekilde doğru kavranamadı. Tanrıların yeryüzüne inememeleri’’büyüyü’’bozdu! Kolektif çabaların yerine eski ve aşılması gereken, üstelik ideolojik teorik birliğin var olduğu dönemlere ait yukarıdan belirleyici abiler ve komutanlar ya da temsili sistemler devam ettirilmeye çabalandı. Kimsenin kimseye güveni olmadığı’’büyünün bozulduğu’’bir dönemde tutmayacağı belliydi. Vakit kaybından başka bir sonuçta çıkmadı. Siyasal çözümlemeler ve söylenebilecek lafları yoksa kenara çekilmenin zamanıydı bu da başarılamadı.

 Pratik tavırların özeleştirisi yaşamın kendisi ve mücadelede alınan tavırlarla lafın ve sözün ötesinde zaten ortadadır. Aşılabilmesinin anlamıda mücadelenin kendisinde siyasal tutarlılıkla olacaktır...  Sözle aşılacağını sanmak eksik ve yanlış bir dünya görüşünün sonucudur. Esas özeleştiri siyasal tutarlılıkla, ilgili alınan siyasal tavırlar ve dönemeçlerde verilen kararlarla ilgilidir. Yani dünya görüşüyle ilgilidir. Özeleştiri: Devrimci dünya görüşü doğrultusunda dünyayı ve de gelişim ve olayları kavrama ile mücadelesindeki değişimdir... Bunun için özeleştiriden bahsedildiğinde de farklı algılar sonucu farklı beklentiler ortaya çıkabilmektedir. Bu şekilde kişiler ve olaylar kıskacında kimsenin çözemeyeceği ve gelişimin olamayacağı açıktır. Deney birikimleri ortada dururkan başka isimlerle aynı şeyi deneyip farklı sonuç çıkacağını beklemenin doğru olması mümkün değildir. 

 Kurulan ilişkilerde sorun insanların değişip daha iyiye ve doğruya ilerleyip ilerlemeyeceğiyle ilgili dünya görüşüdür. Bizler açısından insanlar değişir...Ki zaten değişiyorlar! Daha doğruya derken; doğabilimsel doğrulara gelişim çabasında olmak zorunluluğumuzdur. Bu bağlamıyla başlangıçta iyi niyetle yaklaşılması gereken, birlikte doğruya gelişim içerisinde aşılabilecek sorunlar olarak görülmesi gerekenler, kendini dayatma ve gelişimi mümkün olmayan noktalara geldiğinde ;  niyet başka siyaset başka demenin zamanıdır... Örneğin gelişimi olaylar ve kişiler bağlamında gören ve bu doğrultuda çözüm olacağını bekleyenler ayrı bir dünya görüşündedirler ve birlikte gelişilebilecek bir yolun olmadığı ortadadır. Siyasal çözümlemeleri olmayan bu yolda gelişim çabasında olmayanların doğru bir yere gitmeleri mümkün değildir. Aynı bağlamda ne politik bir yapı  olma  hakkı ne de yaşamda anlamı yoktur.

Genellikle işler yürüyor görüntüsü sağlamak uğruna herkesle farklı katagori ve tarzda ve birbirinden bağımsız kurulan ilişkilerden başka bir örgütlenme çıksa da devrimci örgütlenme çıkmaz. Çünkü devrimci örgütlenme, devrimci dünya görüşü doğrultusunda olay ve gelişmeleri ortak ve bütünlüklü yani organik yorumlayıp mücadele eden bir örgütlenmedir. Teorik ve ideolojik birliği olmayan yapıların ve ilişkilerin devrimci örgütmüş gibi gösterilmesine son verilmelidir. Ve doğada hiç bir anlamı yoktur. İşler yürüyor görüntüsüne feda edilen devrimci örgüt’’dönemin gerçekliği’’ mi ? Mutlaka değil...Bu abluka mutlaka dağılacaktır... Gerçeğin kavranması için ne kadar süre gerekir ? Devrimciler deney birikimlerinden ve bilgi birikimlerinden öğrenebilecek kapasitededirler... Her olay ve gelişimi tekrar kendilerinin yaşayarak öğrenmesi gerekmeyecek kadar... Çünkü maddi yaşam koşullarını kendi elleriyle değiştirebilecek yani dünya görüşlerini devrimci kılabilecek mücadele yetenekleri vardır...

ÜRETENLERİN DOĞRUDAN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ MUTLAKA KAZANACAKTIR.

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ.

 

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

KİMİZ BİZ

 

Bizler Kimiz?
 
Bizler Fatsa'nın sokaklarında üzerlerinden tanklar geçirilenleriz.
 
Bizler Kimiz?
 
Bizler 1977 Taksim'inde üzerinlerine sayısızca kurşun yağdırılanlarız.
 
Bizler Kimiz?
 
Bizler darbelerde idam edilenler, bizler fabrikalarda, madenlerde, grevlerde, caddelerde, sokak aralarında, Gezi Parklarında öldürülenleriz.
 
Bizler Kimiz?
 
Bizler yoksulluğun, açlığın, yoksunluğun, sömürünün, ezilmenin pençesinde nefes almaya çalışanlarız.
 
Ve Sizler?
 
Sizler, sırça köşklerde hırsızlıkla, yalanla, talanla, sömürmeyle, öldürmeyle, korkutmayla yaşayanlar...
 
Geliyoruz...
 
ZİNCİRLERİMİZİ KIRA KIRA GELİYORUZ.
 
BEKLE BİZİ İSTANBUL

SAHTEKARIN EN İYİ DOSTU TAMAHKARDIR

Genellikle okunulan yazılar bir iki ana fikir etrafında oluşurlar. Bu yazıda dikat edileceği üzere her biri ayrı yazı ve tartışma konusu olabilecek bir çok görüş ve fikir vardır. Tüm bu konuların ortak noktası iki farklı dünya görüşünün daha iyi bilince çıkartılabilmesidir. Geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselen bir teorik ideolojik ve bu doğrultuda devrimci eylemimizin birliğinin sağlana bilmesi mücadelesinde yolu açabilme çabası ve kaygısının ürünüdür. Bu bağlamda kulanılan dil ve konular kaba da olsa bir bilgi birikimi var sayılarak, dönemin zorunlulukları olarak ve anlayışınıza sığınarak kullanılmıştır.Bu sorunun daha dikkatli okunarak ya da tekrar ederek aşılacağını ve daha sağlıklı bir tartışma ortamını geliştirmeye katkısı olmasını dileriz. ‘’Çünkü dönem kabaca eskisi gibi var olan hedeflerin halka anlatılması dönemi değil, hedeflerin yeniden yerli yerine oturtulması güvenirliğinin sağlanması dönemidir. Cennetler yıkıldı cenneti yeryüzüne indirme zamanıdır.’’ mücadelenizde başarılar dileriz.

ÖZGÜRLÜK ÜRETİM VE YAYIN KOLEKTİFİ

 

SAHTEKARIN EN İYİ DOSTU TAMAHKARDIR 

 

‘’1971 ve 1980 darbelerinden sonra  sıkı yönetim mahkemeleri kurulmuştu. Ama savcı ve hakim karar verirken  en azından savcının topladığı o delillere bakarak karar veriyordu. Şu an yaşadığımız dönem ise tam bir dikta dönemidir. Hitler'in bir adalet müşaviri vardı. Şöyle seslenir hakimlere: 'Karar vermeden önce kendinize şunu sorun; benim yerimde Führer olsaydı nasıl karar verirdi?' Aynı oyun bugün Türkiye’de de oynanıyor.’’ (Kılıçdaroğlu, cnnturk.com)

 

İnsan hakları derneği başkanı Öztürk Türkdoğan, AHİM’in son yıllardaki kararlarının tartışmalı olduğunu, Türkiye’deki silahlı çatışmalarda sivillerin yaşamını kurtarmak adına yapılan başvurularda da aynı sürecin işlediğini söyledi. Şöyle devam etti, "Bu mahkeme kendi başına politik tutum sergileyemez. Avrupa mahkemesinin bize göre hukuka aykırı ve yanlı kararlarının sorgulanması gerekir. Yüz binden fazla insan medeni ölü haline gelmiş, Avrupa Parlamentosu iş yükünü bahane ediyor.  Avrupa Türkiye’yi düzelteceğine, Türkiye Avrupa’yı kendisine benzetmiş.’’  (İHD başkanı Öztürk Türkdoğan)

 

‘’Doğrusunu isterseniz ne yapacağımız konusunda benim de aklıma yeni bir fikir gelmiyor! Bu yüzden, şimdi belki tekrar da olsa, bir kere daha söyleyeceğim. Şimdi her düzeyde kendi içimizde ve toplumda dayanışmayı, birleşmeyi, biraradalığı, iyiliği, sevgiyi, örgütlülüğü, cesareti ve mücadeleyi çoğaltmaya ihtiyacımız var. Bu anlayışları halk içinde ilişkilerimizin ve mücadelemizin çimentosu yapabildiğimiz zaman geleceğe daha büyük bir umutla bakabiliriz.’’ (Oğuzhan Müftüoğlu)

 

‘’Çünkü, ÖDP şahsında emekçi sol hareketin önemli bir bölümü bu yürüyüş ve CHP’den beklentiye aşırı kapılarak adeta burjuvaziden ve faşizmin koltuk değneğinden bağımsız halklar hareketini geliştirerek demokratik bir gelecek kurabileceğimizi bu momentte yine unuttu. ............... CHP ile HDK/HDP’yi eşitleyen çizgisine son vermedikçe daha çok tarihsel beklenti/ hüsran çıkmazı yaşayacaktır.’’ (Yeni Özgür Politika 05.08.2017)

 

Doğru-Yanlış!? Haklı- Haksız!? Gerçek - Sahte!? Yalan veya algı, sanrı !?

 

Herkes işine geleni söylüyor. İşine geleni yapıyor.

 

Ya herro ya merro! Bunun için, tişörtte yazanın anlamı ya her(r)o ya merro idi. Yukarıda söylenenlerle kendi dünyalarında yükledikleri anlamlarla değil, kendi çelişki yumaklarının dışarısından çelişki yumağının bütünü ve hareket halini görmeye çabalayarak  ilgileneceğiz! Kimlik siyaseti, nesne olmaktan özne olmaya vb. derken ‘’SOL’’  Avrupa’daki gibi marka haline dönüştürülüyor. Bir yanda klasik güç ve onu elde etme mantığında olanlar, diğer yanda akıllı dizayn ve yan yana duranların markalaşarak ve marka kurumlarda birleştirilmesi var. Başka bir deyişle, toplumdaki sorunları bir araya getirerek ve örgütleyerek markalaşacağı beklentisiyle yapılan planlar, projeler, dizaynlar. Neoliberal global vb. dünyayla bütünleştirerek düşünüldüğünde  doğası gereği güçlü markalarda birleşeceği beklentisi. Yan yana duran ve bir türlü birlikte hareket edemeyen markaların ilişki anlayışı da konumlarına uygun yeni dünya görüşleriyle alışverişe dönüşmesi yaşanmaktadır. Teşbihte hata olmaz iş, ’’paran var mı paran? Sen ondan haber ver’’ şekline dönüşmüştür! Önüne koyduğu işin şeklini doğanın kanunu haline getirme hokus pokusu. Seçtiği düzlemi çelişkiler bütününün hareketiyle eşitlemek. Meseleyi algılayış yönteminin ve yaklaşış biçiminin neleri değiştirebildiğini görebilmek açısından. Niyetle siyaset yapılan yerde doğru devrimci tahlil ve değerlendirmelere ulaşabilmenin yolundaki engelleri bilince çıkarabilmek için sırayla gidelim.

  1. İyi niyetli bir yaklaşımla: Burjuva demokrasisini savunuyor! Daha burjuva demokratik bir işlerlik ve işleyişi istiyor. Kötü niyetle: Diktaya ve Tayyip'e karşı çıkayım derken sıkılmadan 12 Eylül diktasını savunuyor. En azından adalet ve yapılan işkenceler kanuna  daha uygundu diyor.
  2. AHİM’in uygulamalarındaki yanlışlığı dile getiriyor. Bizimkiler de kanunu biliyor! AHİM bize geldiğinde çifte standart yapıyor. Kötü niyetle yaklaşırsak: AHİM gibi burjuva kurumlardan adalet bekliyor. O zaman Tayyip, ’’siz kimsiniz ya!’’ derken doğru mu söylüyor? Yanlışı söyleyeyim derken Tayyipgilleri haklı çıkarıyor. İşine gelmeyince...
  3. Bilmiyorum mütevaziliği içinde yapmamız gerekeni ne güzel anlatmış. Birlik, dayanışma, sevgi, cesaret, örgüt ve bunları halka götürüp bir de çimentolaştırırsak ne güzel olur!? Daha ne diyecekti? Bizimkisi ne söylerse doğru söyler. Abimizden daha iyisini mi bileceğiz.  Kötü niyetle: Bu ne ya? Halk çıkarını senden benden daha iyi bilir. Geçmişte can güvenliğini ve birazcık olsa da konuşma hakkı verdin, ilk defa insan yerine konulup  en azından dinlenilme zevkini tattırdın. Ee şimdi ne veriyorsun? Bak bir çoğu işi veren, sorununu çözen CHP, HDP ve hatta AKP ye gitti. Bırak halkı, eski Yol’cular bile !!!
  4. CHP ya da düzenden aşırı beklentinin hüsran yaratacağını, kendi tarafımıza odaklanmanın doğru gücü geliştireceğini anlatıyor. Niyet değiştirirsek: AKP’le devletle masaya otururken ’’demokratik cumhuriyet-konfederalizm’’mi neydi, o kuruluyordu? Yapamadıklarını karşındakine söylemek neyi çözüyor?

 

Niyetin kemiği yok! Gerisi de gelir, uzar gider. Eğer her şey niyetle anlaşılacaksa! Doğru ve yanlış ne? Bu anlayışla da kendini ispat için yaptığın alıntıları yazanlar acaba senin anladığını mı yazmışlar? Ustalardan yaptığın alıntılar da dahil gerçekten senin algıladığın mı? Herkes işine geleni söylüyor. İşine geleni yapıyor. Tamahkarlık sahtekarlığın limanına yelken açmaya neden oluyor ve olabiliyor. İşte pragmatizm. En azından eğriye eğri, doğruya doğru diyebilecek, bize göre değişmeyen doğrularımız olduğunda analitik düşünceyi doğabilimsel doğru tahlillere geliştirme ihtimali de olacak. Reel sosyalizmin işçi sınıfının çıkarı diye abartıp bilimsel doğruları unutan bir insani çıkar savaşını doğru diye geliştirmesi olayın rayından çıkmasının da başlangıcı olmuştur. Daha da ileri gidip her şey işçi sınıfının ana vatanı ve onu korumak için noktasına vardırılmıştı. Gerçek ise toplumların yazılı kanunlarının yazılı olmayan kanunlara yenik düşmesiydi. İçinde yaşadığı doğaya kendi doğrularını dayatma noktasının gelebileceği yerlerden birisi de buydu.

 

*Demokratik merkeziyetçilik doğrudan demokrasi midir? Devletin geliştirildiği(sosyalizm) şartlarda doğrudan demokrasi olur mu? Otoriterliği tercih etmek yanlışın başlangıcı mıydı! Özgürlüğü, ademi merkeziyetçiliği tercih etmek mi gerekirdi?! Devrimci düşünce tümden gelimci mi? Tümevarımcı mı? Teori mi? Pratik mi? Ele alınan düzlemlerdeki karşıtlıklara hangi yönde ağırlık veriyorsun? Unutma ki senin bu aşama ya da düzlemdeki yön seçişinden bağımsız  çelişkilerin bileşkesinde bir gidiş yönü mevcuttur. Bu senin tercihlerinin dışında doğabilimsel doğrulara ilerleyiş zorunluluğudur. Devrimcinin görevi ise doğabilimsel tahliller ile doğruya gelişebilecek tüm yönleri geliştirme çabasıdır. Bu çelişkiler içerisindeki olguların doğru yönlerini geliştirebilme desteği yanlış yönlerini törpüleme mücadelesi olarak da ifade edilebilir. Şimdi bunu olayların olumlu yönlerini geliştirip yanlışlarını aşma çabası insanla ilgili ele alıp onların sadece iyi yönlerini görme çabası ve hümanizme indirgenebilir mi? Peki devrimci düşünce hümanist değil midir? Sınıf mücadelesinin sonucu gerçek anlamda insanın mutluluğuna ulaşılacağının bilincidir. Bu salt içinde yaşanılanın değil, doğabilimsel tahlil sonucu ağırlığını hangi yöne vermen gerektiğinin bilinmesidir. Bu bağlamda devrimcilik yukarıda soruların sentezi sonucu doğabilimsel gidiş yönünü hızlandırma ve devrim mücadelesidir. Gelişim hep doğabilimsel doğru yöne olmaz! Çelişkilerin bileşkesi yanlış yöne doğruda gelişebilir.  Gerici gelişim olur.

 

*Sol, cumhuriyetçi bu bağlamda laik midir? İdi! Yaşadığı ve deney birikimi olarak bilincine işlediği sonuçlarla temsili sistemlerden doğrudan sistemlere ilerlenmesi gerekliliğini bilince çıkardığı dönemde artık. Birileri kalkıp, geçmiş cumhuriyeti ‘‘savunmakta’’ ya da başka birileri  devletsizliği savunan bir düşüncede?! Devletin bir biçimini niye savunsun diye tartışma başlatırsan üstünlük cambazlıklarını başka yerde denemeleri gerektiğini anlatmak zorunda kalırsın. Değişik dönemler, şartlar ve mekan ve de zamanda, geçmişte bulunmasının mümkün olmamasını bırak, bilimsel bir yaklaşımın dışındaki gerçeklerde senin tahlilini bütünlüklü yapabilmek olduğunu anlatmalısın. Bir çelişki yumağında bütünün bir parçasına tüm gelişimin yükünü yüklemenin insani bir anomali olduğunu anlatmak zorundasın. Durumun özeti gelişimi tahlil değil kendini ispat ve kanıtlama.

 

 *Devrimci dünya görüşü düşüncenin önünü açma mücadelesinde şekillendiğinden engelenemez bir fırtına oluşturuyor. Bu fırtına olumlu yönde gelişmesi için bir denge unsurunda buluşmak gerekiyor. Bu günümüzde çoğunlukla, önder ve öncü parti şeklinde bileşkenin oluşması durumda ortaya çıkıyor. Genelde moral değerler ve güven, inançlar düzeyinde oluşuyor. Abilikten ustalığa liyakat sistemi yoldaşlanamadığından güveni sağlayamıyor! Bu  sarsılma bazen teorik nedenlerin de bulunmasını getiriyor! Bir denge unsurun sağlanamadığı ve yenilgi koşullarının olumsuzluklarıyla bütünleştiğinde, sorumlulukları ortadan kalkmış ‘’demokrasi isyanı’’  herkes istediğini söyleme ve haklılığını diretme kaotik ortamı oluşabiliyor. Herkes kahramanı olduğu hikayesini anlatıyor, dayatıyor. Bu nedenle yazılı olmayan kanunlarda adalet, güvenilirlilik, çözüm oluş vb. otadan kalktı mı, yazılı kanunlarla ağzınla kuş tutsan anlamsızlaşıyor.

 

*Demokrasi mücadelesi ve arayışı katı merkeziyetçiliğe karşı bir isyana dönüşerek kimseyi dinleyemez bir tahammülsüzlüğe gelişiyor. Gelişen güvensizlik ortamının etkilerini de taşıyarak kolektif çalışmaların önünde olumsuzluk, bir sen ben kavgası olarak dikilmeye başlıyor. Düşüncenin geliştirilmesi mücadelesi döneminde bir ben bilirim tavrına ve kaosa kolayca dönüşüyor. ‘’Ben böyle düşünüyorum’’ olgunluğuna bile ulaşamayan, söylediği gibi olma olduğu gibi söyleme noktasından uzak keskin bilmişlik çocukluk hastalığı olarak belirginleşiyor. Zaman olarak yaşayamadığı dönemler mekan ve şartlar için keskin lafızlar ve bozacının şahidi pozisyonunda geçmişten destek arayışı, onu rahat bırakıp öğrenmek yerine sürüp gidiyor. Marx, Lenin vb. de benim dediğimi demişlerdi, sükseli tavrında alıntılar. Mahir Atatürkçüydü gibi çocukça absürtlüklere ulaşan kendini tatminle koşar adımlarla ilerleniyor. "Ben böyle düşünüyorum"dan çıkmış yakıştırmalar geçmişin  gerçekliğinden çok uzak noktalarda. Bugünün ders ve deneyleri olarak da ele alınamıyor. Aslında anti-emperyalist yönünü geliştirme destekleriyle Rus devriminin önderleri de Atatürkçüydü!!! Olayın geliştirilmesi gereken yönü kendisi ile özdeş hale getirili veriyor.

 

‘’NE GEÇMİŞ ZAMAN MEKAN VE ŞARTLARDA YAŞADINIZ, NE GEÇMİŞTE BUGÜNÜ ARAMALISINIZ, NE DE GELECEK GEÇMİŞİN BİRE BİR TEKRARI VE İZAHI OLACAK...’’  Her şeyin bir zamanı var yazısı.

 

Osmanlıdan kalıcı genetiği, kendi düşüncesini yabancı düşünür süksesi, tasdiki ve kanıtı olmadan söyleyemiyor. Alıntısını yaptığı’’onayını’’ aldığını da şıracı konumuna sokuyor. Kendi düşüncesine kopleksi ve güvensizliği düşünce üretimine engel. Kendi düşünceni söylemekle başlamanın özne olmayı sağlamasını bırak, başkalarının aracılığında seni konuşmak yerine, seninle konuşmayı sağlar.

 

Benzer ikilemlere 12 Eylül sonrası da karşılaşıldı. Yaşanan yenilgi mi? Değil mi? Yenilmedik mi? Durum herkes açısından acı bir deney birikimi ve yenilgi olarak ortadayken ve buradan başlamak gerekirken en iyi yenilen kimdi savaşlarına dönüştü. Biz herkesten daha iyi yenildik savunmaları sonuçta herkes en iyi direnen en iyi savaşan ve ortalık yine kaos. Küçük balıklar birbirini yerken sistemin sigortasını da sağlarlar! Herkes birbirini tanıyor, tanımayanlar tanıyanlara zaten anlatıyor, işimize bakma zamanıdır. Dünya görüşü olarak eskinin tekrarından öte söyleyeceğin yoksa, kabaca devletçi cumhuriyetçi yukarıdan aşağı kurgulanmış devlet partisinin öncülüğünde - ki o parti gökten zembille işçi sınıfının tek öncüsü olarak inmiş-  kuracağın toplumdan, yapacağın devrimden ve mutlak doğrularından bahsediyorsan yoldan çekilme zamanıdır. Çünkü dönem kabaca eskisi gibi var olan hedeflerin halka anlatılması dönemi değil, hedeflerin yeniden yerli yerine oturtulması güvenirliğinin sağlanması dönemidir. Cennetler yıkıldı cenneti yeryüzüne indirme zamanıdır.

 

MADDİ VE SOSYAL KOŞULLARIN NASIL DEĞİŞTİRİLEBİLECEĞİNİ BİLMEDEN, İSYAN VE KAHRAMANLIK ABESLE İŞTİGALDİR.

 

Burada olayın tahliline anlaşma kültürü ve ekonomik doyum ve doyumsuzluk yani yaşanılan maddi ortamın etkileri de giriyor. Bazı "sosyalizmlerin" kırılmadan dökülmeden en azından şimdiye kadar devam görüntüsü anlaşma kültürünün de etkisiyledir. Bütün bu deney birikimlerinin sonucu düşüncenin geliştirilmesi hangi ortak payda da olacak devamlılığı nasıl sağlanacak sorunuyla karşı karşıyayız. Yukarıdan aşağıdan yatay dikey uzun ya da kısa denen yöntemlerin çözüm olamadığı ortadadır. Bunun gibi yatay denemelerle meclisler, komiteler, kolhozların vb. yöneten karar veren yetkili belirleyenler olamadıkları deneylerle ortaya çıkmıştır. Söylenenlerin pratikte hayat bulmaması bir savunma. Deneylerin sonuçları yaşamın kendisinde ortaya çıkmıştır. Maddi hayatı belirleyen üretici güçler ve yeniden üretimi. Bu bağlamda belirleyicilik doğabilimsel üretenlerin  genişler biçimde elinde olmalı. Bu bir doğru. Bunun gibi insanlar alemine odaklı çoğunluk çokluk güç iktidar vb. bileşkesinde buluşmanın sonuç olmadığı hayatın kendisinde ortadadır. 

 

Toplumların yazılı kanunları uzadıkça özgürlükleri kısıtlanır. Özgürlükle sorumlulukları, adaletle hakları, bireyle toplumu bir potada eritilen yani devletin ortadan kalktığı yerde gerçek özgürlükten bahsedilebilecektir. Bu aynı bağlamda yazılı kanunların yazılı olmayan toplumsal kanunlar karşısında küçülmesi daralması sonucu olacaktır. Bu bağlamda yol: Yazılı olmayan adaleti, hakları, yeteneğe göre üretilenlerin ihtiyaca göre paylaşımına birilerinin değil üretenlerin doğabilimleri doğrultusunda karar verdiği devrimleri gerçekleştirmektir. Yazılı olmayan kanunların oynadığı rolün değerlendirmesine gelirsek. Karın tok olan yerde eşitsizliklerin uçuruma dönüşmediği mekan ve koşullarda kavga yerine uyum gelişir. Açlık yokluk yoksunluk kavgayı getirir.

 

Örneğin sen, içerisinde yaşadığın koşullardan, yaşamadıklarının  kararını verdiğin Stalin’in kötülükleri ve diktatörlüğünden vb. bahsetsen de, orada yaşayanların itirafıdır, en büyük gelişim ve refah onun zamanında yaşanmıştır. Gerisi boş kubbede hoş seda. Daha yakından bir örnek Menderes dönemini devlet tarafından asılmasına rağmen hala ’’bolluk vardı’’ diyerek minnetle yad edenler azımsanamayacak kadar çoktur? Nereden geldiği ve bedeli sorulmadan cebe giren paraya bakılırsa bu doğrudur da. Tayip dönemi niye uzun sürmüştür diye sorduğunun cevabı da aynıdır. Lafın ötesinde bedeli sorulmadan cebe girenin bollaşmasıdır. Çıkan sorunların önemli bir bölümü bazılarının cebine girenlerle aradaki farkın açılması sonucu bu anlamdaki çıkar adaletinin bozulmasıdır.

 

Yaşanılan şartlar zaman ve mekanda belirlenen yanılsama ve zıtlıklar genelde ikilemler şeklinde karşına gelir sunulur. Bunların özündeki süreçleri göremeyen aşamalarla ilgili kendine doğrulara takılı kalanlar devrimci düşünceyi geliştiremezler ve değillerdir. Lakin bu yanılsamalarda tavır belirtmek gündelik yaşam olduğundan mesele daha da karmaşık hale gelir. Dikkatli biçimde doğruya gelişebilecek yönü belirtmek bile bizden - onlardan kamplaşmasına alet edilir. Dünya görüşü farkı doğruya gelişebilecek yönleri desteklemek ve geliştirebilmek mücadelesi ile doğru ve yanlış diye sunulanın bir yönünün doğruluğuna karar vermek şeklinde basit ve anlaşılır vaziyette karşımızdadır.

 

Özde gelişim yönünün olumluya ya da olumsuza doğru olması insanın doğadaki yerini belirler...

Herkesin bildiği senin de içinde olduğun bir olayı gelişimi herkesin kendi algısı ve algısının haklılığına dayalı anlatımlarını dinlediğinde ne tavır alırsın? Başlangıçta algıların yanıltabileceğini ortalarda algılarını gerçek sanmanın yanlışa götürdüğünü daha da ısrarla sürmesi durumunda gerçeklerin algılarla ilgili değil doğabilimsel tahlillerle ilgili olduğunu anlatırsın. Daha da devam ederse yanlıştan ne kadar çabuk uzaklaşırsan o kadar doğruya gelişme olanağı sağladığını görürsün. Daha da devam ederse saldırıya geçerse anladığı dilden savunmak ve cevap vermek durumunda olduğunu göz önün de bulundurduğunda, kendini bulma insanlar alemi gelişimi ile doğasal doğruya ulaşma mücadelesi arasındaki farkı daha iyi kavrarsın.

 

Doğanın son gelişmiş ürünü düşünen beynin gelişimi yönünde desteği ve mücadele apayrı bir düzlemdir. Sen dinlemezsin senin sorunun. Nükleer santrallerinin yanlışlığını hiçliğini gösterir. Hümanist değil, doğabilimsel doğruda gelişir. Toleransı düşünen beyni geliştirebildiğin yere kadardır.

 

*İnsanlar aleminde yaşama baktığında gelişim ve olaylar iki’’karşıt görüş’’ biçimiyle karşına geliyor. Algı operasyonuyla ve manipule olmuş şekilde. Bunlardan biri seçmek şeklinde yaşam doğru ya da yanlış anlamını kazanıyor. İlginç yönü mantık, akıl, fikir yürütme zıtlıkları ve kullanılan metodlar temelde hep idealist dünya görüşünden kaynaklanır. Genelde sürecin belirlenmesi yönünde tek etkisi güç ve güçlüden yana.  Hayat loto, toto, odsed gibi, bir oyun kazanan hep onlar. Senin oyununun ve kuralları beni ilgilendirmiyor dediğinde bütün büyü bozuluyor. Bu yanlış sorulmuş sorulara doğru cevap arama oyununu kabullenmediğinde başlangıç. Soruları doğru sorabilmek adımı takip ediyor. Haklılığı ileri sürülmeyen hiç bir fikir savunulamaz. İki tarafta haklı yönlerini ve karşının haksız yönlerini dillendirmekte. Arada üçüncü yol mu doğru? Bak gördün mü, bir soruda kendi yarattıkları dünyalarını kabullenmiş oldun! Farkında mısın?  Neden onların dünyalarıyla uğraşmak zorundayız? Bizim kendi oturacağımız sandalyemiz var. Önce birilerinin haklı yönlerini dile getirmen bile birilerinden olduğun yorumlamasına neden oluyor. 

 

Ceza evlerinde tek tip elbise anlayışı, diktatörlüğün kendine uygun tek tip insan yaratma  anlayışının sonucudur. Baskı yasak ve şiddetin   yaşanılan deneylerle sabitlenen en uygun yürürlüğe koyma yöntemi sadece iktidar tarafından zararlı görülen bir  kesime uygulanacağıyla başlamaktır! Sonrası diğer kesimleri de kaplayacak biçimde yaygınlaştırıldığında ve de adım adım genişletilmesiyle geriye baktığında karşı çıkacak kimsenin kalmadığı noktaya kadar gelmiş olmasıdır. Böyle bir gerici gelişimi başarmak mümkün müdür? Pragmatizmin dünya görüşü olduğu süreç, mekan ve şartlarda?! Çünkü pragmatizm her zaman karşıtı olacak çıkarına gelecek tarafı bulacak ve orada saf tutacaktır. Bu kimi zaman ulusun çıkarı, kimi zaman kendinden menkul uydurduğu ve inandım dediği sanrısının töresinin çıkarı, kimi zaman gurubunun, partisinin önderinin  çıkarı ve bekası vb. olacaktır. SAHTEKARIN EN İYİ DOSTU TAMAHKARDIR.

 

Şimdi tek tip elbise uygulaması RTÖ cüler tarafından FETÖ cülere uygulanmak üzere gündeme gelmiştir. Hayır şimdi iki dinci gurubun dünya malına doyamayıp birbirlerini bombalayıp yok etmeye kalkmasıyla bizim ne alakamız olabilir ?! Bu soruyu ya da olayın bütünlüğünü ve hareket halini dışlayıp iki karşıt yönden birini seçmeye indirgeyen ve bunu siyaset sanan dünya görüşünün sonucu SAHTEKARLIK ya da TAMAHKARLIKDIR. Diğer örneklemelere geçersek. Çelişki yumağı içerisinde bulunan çelişik yönlerden birini isteğe bağlı seçmek de demek olan bu seçmecilik, çelişkiler yumağının gidiş yönü ve diğer çelişkiler yumaklarının bütünlüğündeki hareket haliylede ilgili olmaya bilir. İsteklerine bağlıdır ! İdealist dünya görüşünün pragmatizm ve amprizm olarak paratiğe yansımasıdır. Kısacası çıkarlar neyi gerektiriyorsa tavrıdır. Örneğin, 12 Eylülde devrimcileri katleden işkencelerden geçiren faşistler general olup, ergenekon, balyoz vb. takibine uğradıklarında, yaptıklarının aynısına değilse de; bekası için ’’ölürüz! Besleyelim mi, öldürüyoruz !’’  dediklerini hatırlatıp, devletlerine karşı: Haksızlık, adalet,  kötü muamele ve yönetici vs. vs. inlemeleri karşısında bizler ne yapmalıydık?  Devrimcilik onların hayallerini bırak rüyalarında bile göremeyeceği bir bilimsel gerçeklik. Bu baskı ve uygulamalara karşı adalet herkese lazım deme erdemini göstermedi mi? Anladınız mı? Yok! Anlamanız için değil doğasal doğrulara ulaşabilmek mücadelesinde kesintisiz yolumuzda olduğumuz için söyledik. Çıkarlarımız için mücadelede olsaydık, çekilen acılar sonucu en azından bize ne diyemez miydik?

Sorun olmasının en büyük nedeni söylenenlerle yapılanların uyumsuzluğu. Bilinmeyene böyle inanıyorum başka, bunu ben böyle biliyor ve inanıyorum, inanmayanı da katlediyorum ruhsal rahatsızlığı sakatlığı başka.

 

 

 

 

 

İnsanların kendi inandıklarını gerçek yerine koyduğu nokta düşüncenin gelişiminin durdurulma çabasıdır. Ortaya çıktığı yerdir. İNANÇ! Gerçeklerle alakanın kesildiği yere konulan noktadır. Algıların gerçeklere ulaşma doğrultusuna geliştirilmesi mücadelesinin bittiği yerdir. Tartışmanın anlamsızlaştığı, bittiği yerdir. Hangisi doğru? Sorusuyla işin rengini iyice değiştirelim! İnanç meselesiyse bilgi ne işe yarıyor? Evrim var mı, yok mu insanın inançları karar veriyor. Müfredattan çıkarıyor. Güzel kardeşim sana soran mı var? Dünya dönüyor mu dönmüyor mu sen mi karar veriyorsun? Senin dışında zaten hayatın gerçeği olarak yoluna devam ediyor. Kaldı ki inançların bile evrimleşti! Dünya malı ve çıkarlar için bir birini bombalayan iktidar ve güç için canına kast eden ‘’mutasyon inançlar’’ gelişti...

Gelelim karşıtlıkların manipüle edilmesine ! Gerçeklik şu ki: Baskı görenlerin baskı uyguladığı bir sistemde,  düşman kardeşler haline gelen baskıcılarının algı operasyonları ve manipülasyonları yaşanmakta.

 

HERKES İŞİNE GELENİ SÖYLÜYOR, YAPIYOR, İŞTE PRAGMATİZM!

ZAM, ZULÜM, İŞKENCE, İŞTE FAŞİZM!

TEK YOL DEVRİM

 

GELİYORUZ ZİNCİRLERİ KIRA KIRA HEY



Son 10 sene boyunca yolsuzluklardan, hukuksuzluktan ve yalanlardan bıkan halkın muhalif kesimi adalet için yalnızca bir unvanın, yalnızca bir partinin ya da yalnızca bir liderin peşinden gitmiyor. Halkın muhalif kesimi bir cesaretin, bir başkaldırının ve de bir isyanın peşinden gidiyor.



Adalet Yürüyüşü'nün 20. gününde Özgürlük  adına 40 bin kişiyle yürüdük. Kelimelerin kifayetsizliğinde söyleyebileceğimiz: Muhteşem. Her geçen gün yürüyüşe katılan sayısı çığ gibi büyüyor. Ve tüyleri diken diken eden bir heyecan dalgası etrafı kaplıyor.



Sadece yürüyüşe katılanlar değil, insanlar evlerinin, apartmanlarının pencerelerinden sarkarak, sokaklara ve yollara çıkarak sesleri olan yürüyüşçülere büyük bir coşku ile "Artık Yeter!" dercesine destek veriyorlar.



Her şey o kadar doğal seyrinde gelişiyor ki. Ne büyük bir organizasyona, ne de dehşet bir örgütlenmeye ihtiyaç var. Yürüyüşe katılanlar aşırı politikleşmiş insanlar değiller. Onlar mahallemizden amcalar teyzeler, ablalar abiler, babalar analar ve de çocuklar...



Adalet Yürüyüşü'nün Gezi Parkı'ndan, heyecan anlamında değil, tek bir farkı var: Artık insanlar korkmuyorlar. Bütün korkulardan sıyrılmışlar ve bu ülke ve bu vatan için mücadele etmeye kararlılar. Hatta tam aksine, artık polis ve devlet korkuyor. 



Burada önemli olan bir nokta var: Sosyalist Sol içindeki hangi görüşten ya da hangi kesimden olursa olsun insanların bütün eleştirileri bir kenara bırakıp, bu yürüyüşe destek vermeleri gerektiğidir. Bu önemli tarihi olayın içinde yer almalıdır. Unutulmamalı ki yürüyen insanlar adalet, huzur, güven içinde modern, çağdaş, laik bir ülkede yaşamak istedikleri için mücadele ediyorlar. Bu insanları da kendilerine enjekte edilen gerici milliyetçilik virüsünden bir tek sosyalist sol kurtarabilir. Ve bizler bu insanlara gerçeği anlatmak için onlara yaklaşmalıyız. Onlarla yan yana ve omuz omuza ama onları da ürkütmeden beraber yürümeliyiz. Ateşin kıvılcımlarını özgürlük adına çakabiliriz. 



Bir diğer önemli nokta ise yürüyüşte Kürtlerin olmayışıdır. Eğer Kürtler bu yürüyüşe bazı haklı oldukları gerekçeleri sonraya erteleyerek katılırlarsa, bilmelidirler ki, gerici milliyetçiliği tarihe gömmeye Türklerle beraber zemin hazırlayacaklardır. Adalet yürüyüşü aynı zamanda bir kardeşlik yürüyüşüne dönüşecektir. 



Bir diktatörlüğe karşı Türkler ve Kürtler birleşmelidir. Bir diktatörlüğe karşı sosyalist sol ve sol birleşmelidir. Bir diktatörlüğe karşı işçiler birleşmelidir.Tüm ezilen halklar ve üretenler birleşmelidir.



Unutulmasın ki gerici milliyetçilik sadece Türklerin ve Kürtlerin sorunu değildir. Bu, bir burjuva medeniyeti sorunudur. Ve ancak bir araya gelebilirsek bu sorunu aşabiliriz.



Ve son söz diktatöre;



GELİYORUZ ZİNCİRLERİ KIRA KIRA HEY

ADALETİ ADIM ADIM KURA KURA HEY



GELİYORUZ ZİNCİRLERİ KIRA KIRA HEY

FAŞİSTLERİN KAFASINA VURA VURA HEY

 

 

Özgür Devrim

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ