Özgürlük

SOYGUN

Son iki ay içinde, faiz, döviz, borsada yaşanan inanılmaz oranlardaki yüzdesel değişimler üzerinden finans kapital içerideki işbirlikçileri yardımıyla devasa bir vurgun gerçekleştirmiştir. Önümüzdeki dönemlerde bu vurgunun boyutunun ne denli büyük olduğu ve ülkenin ne denli soyulduğu ortaya çıkacaktır. 
 
Türkiye şu anda dünyanın en çok spekülasyon yapılan ve spekülatif işlem yapılan ülkesidir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi ülke içinde de enflasyon oranı, halkın ezilen ve sömürülen kesimlerinin canını her geçen ay daha da fazla yakmaya devam etmektedir. Yine de, cumhurbaşkanı ekranlara çıkıp, ". . .  Bütün bunlara rağmen et fiyatlarının ülkemizde yüksek seyretmesinin genel refah seviyemizin artması sebebiyle talepte yaşanan yükselişle ilgili olduğunu düşünüyorum . . ," şeklinde demeç verebiliyor. Evet, doğru söylüyor. Refah seviyesi arttı ancak asgari ücretlinin refah seviyesi değil. Refah seviyesi artan kayırmacılık ekonomisinin nimetlerini toplayan bir avuç seçkinler sınıfı.
 
Kapitalistler fiyatları arttırdıkları oranda ücretleri arttırmazlar. Çünkü bu kapitalizmin doğasına aykırıdır. Onların tek derdi karlarını maksimize etmektir. Ve günümüz modern koşullarında içeride ve dışarıda rekabet zorunludur. Rekabet avantajı sağlanacak tek yer de işçilerin maaşıdır. Enflasyon işçinin soyulmasından başka bir şey değildir. Ve de kapitalist sınıfın maaşlı hizmetkarları olan siyasiler kemer sıkma programları altında bu sömürüyü halka zorla dayatırlar. Kemerleri sıkılan sadece üretici güçler olur, üretim araçlarını gasp edenler değil. Enflasyonun bir de para arzı ile ilgili olan tarafı vardır. Ancak bu konular karmaşık ve teknik konulardır. 
 
Aşırı tüketim ve "meta fetişizmi" olduğu müddetçe enflasyon da olacaktır. Kendimize şu soruyu soralım: "Eğer 'artık değer' ve 'artık ürün olmasaydı, fiziksel üretim dışında bir üretim olur muydu?". Öyleyse, nedenler ve nasıllarla değil sonuçlarla ilgilendiğimiz sürece döviz-faiz-borsa-enflasyon gibi parametreler bir sömürü fonksiyonu olarak var olacaklardır.
 
2016 yılında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Türkiye’de çocukların dörtte birinin yoksul olduğunu ortaya koyan bir rapor yayımladı. Cumhuriyet'te yer alan habere göre, OECD’nin güncellediği Gelir Eşitsizliği Raporu’na göre yoksulluk oranı yüzde 17.2 olan Türkiye’de, 18 yaş altı çocukların yüzde 25.3’ü yoksul. Oran, 18-25 yaş arası gençlerde yüzde 14.1 iken, 26-65 yaş arası yetişkinlerde 12.9 olarak belirlendi. Yaşlılarda yoksulluk oranı yüzde 18.9, çalıştığı halde yoksul olanların oranı yüzde 15.6 oldu.
 
7 Kasım 2018 itibariyle holding marketlerinde 1lt Günlük Süt'ün fiyatı 5.25-5.95TL; 1lt Pastorize Süt'ün fiyatı 3.95-4.75TL. Asgari ücretle çalışan bir baba eğer en tepede olan şahsı dinleyip de en az üç çocuk yaptıysa çocuklarına alacağı bir litre süt için aylık gelirinin yaklaşık yüzde 10'nunu vermek zorundadır. 
 
Yoksulluğun ve açlığın gittikçe ve acımasızca arttığı bir ortamda toplumsal dinamiklerin yapamadığını ekonomik dinamikler yapar. Roma İmparatorluğu'ndan beri geçerli olan şekilde...Engellemenin tek yolu ise, üretici güçlerin yaşanan adaletsizlik ve eşitliksizlik karşısında birleşip muhalefet yürütmeleridir. Aksi takdirde toplum çürüyüp yok olur gider.
 Özgür Devrim

ÇARKTAKİ HAYALET

ÇARKTAKİ HAYALET
 
MICHAEL TAUSSIG
 
 
Güney Amerika'da kapitalizm yayıldıkça, yerel halk, şeytan, iblis ve akıldan çıkmayan hayalet hikayeleri anlatarak sefaletini anlamlandırdı. 
 
 
Satır içi görüntü
1720 dolaylarında şeytana verilen balmumu bebekleri imgesi. Wellcome Library
 
Aşağıdaki yazı, Michael Taussig'in Latin Amerika'da Şeytan ve Meta Fetişizmi kitabının otuzuncu yıldönümü baskısından yapılmış bir alıntıdır (2010, University of North Carolina Press). Yayıncının izni üzerine kullanılmıştır.
 
 
1970 yılında, Avustralyalı antropolog Michael Taussig, “batı Kolombiya'nın Cauca Vadisi'ndeki, And sıradağları arasına sıkışmış ... kanalizasyonu ve içme suyu olmayan bir kasabaya, nüfusunun yaklaşık 11.000'inin çoğunlukla siyahi olduğu küçük bir kasabaya" yerleşti. Onun amacı, yüz yıldan daha önce gerçekleşmiş olan köleliğin resmi olarak kaldırılmasını incelemekti. Fakat keşfettiği şey, korku verecek derecede eski köle ilişkilerine benzeyen, bölge üzerinde otoritesini süratle kabul ettiren kapitalist bir zirai üretim tarzıydı. 
 
Taussig o dönemlerde, "Afrika kölelerinin soyundan gelen çevredeki köylü çiftçilerin arazilerinin çoğunu yiyip bitiren," son zamanlarda binlerce hektar üzerinde kontrolü olduğu var sayılan üç beyaz aile" olduğunu yazdı. "Tüm bunlar yeniydi. Çok yeniydi. Bölge hızla . . . proleterleşmeye başlamıştı." 
 
Taussig’e göre, küresel kapitalizmin çeperindeki işçilerin kendi görüş açıları içinde sistemi gözden geçirdikleri açıktı. Kapitalizm yayıldıkça, insanları atalarının topraklarından uzaklaştırıp geleneksel ekonomik uygulamaları ortadan kaldırırken, insanların yabancılaştıklarını anlamalarına yardımcı olmak için yeni öyküler ve ritüeller ortaya çıktı. 
 
Taussig, Kolombiyalı plantasyon işçilerinin ve Bolivyalı kalay madencilerin “şeytan öykülerinin” birçok antropologun inandığı gibi rasyonel olmayan bir geçmişin kalıntıları olmadığını gösterdi - aksine onlar, özel sermaye birikimi ve proleterleşmenin yol açtığı çok büyük toplumsal aksamalara karşılık olarak gelişti.
 
Cadılar Bayramı için, Jacobin tarafından alıntılanan ve kısaltılmış bir Marksist antropoloji klasiği olan Taussig'in Güney Amerika'da Şeytan ve Meta Fetişizmi (1980) adlı kitabından bölümler sunuyoruz.
 
 
PROLETER EMEĞİNDE ŞEYTAN
 
Bölgedeki [Cauca Vadisi] tüm çalışmalarla ilgili tarımsal işletmelerin ücretli emeği, günlük nakit akışı yüksek olsa bile, en zorlu ve en az arzu edilen şeylere bağlı kalır. Her şeyden öte, büyük toprak ağaları ve onların formenleri işçilerin uzlaşmazlığından şikayet ederken ve onların ara sıra olan şiddetinden korkarken, işçileri kışkırtan aşağılayıcı otoriterlik, aşağılanma idi.
 
Alt sınıftaki insanlar, çalışmanın bir şekilde yaşam aleyhine dönüştüğünü hisseder. "Kıyıda yiyeceğimiz vardı ama paramız yoktu," diye mırıldandılar Pasifik kıyısından göçmen işçiler. "Burada paramız var ama yiyeceğimiz yok." Üstün bir durumda, yedikleri ya da kuruttukları bir bitki olarak tasvir ettikleri şeker kamışını fetişleştirirler.
 
Bu bölgedeki köylüler arasında yaygın olan bir inanca göre, üretkenliği ve dolayısıyla ücretlerini arttırmak için erkek plantasyon işçileri bazen şeytanla gizli sözleşme yaparlar. Dahası, sözleşmeyi yapan kişinin vakti saati gelmeden ve acı içinde öleceğine inanılır.  Hayatta iken, şeytanın elinde bir kukladır ve böyle bir sözleşmeden elde edilen para bereketsizdir. Bu, üretken sermaye olarak hizmet edemez, ancak ince kıyafetler, likör, tereyağı vb. gibi lüks tüketici ürünleri olarak düşünülen şeylere hemen harcanmalıdır. 
 
Bu parayı daha fazla para üretmek için yatırmak - yani, sermaye olarak kullanmak - yıkıma davetiye çıkarmaktır. Eğer biri biraz arazi satın alır ya da kiralarsa, toprak ürün vermez. Eğer biri yağlandığında pazarda satmak için bir domuz yavrusu satın alırsa, hayvan rahatsızlanır ve telef olur. İlaveten, kesilen şeker kamışının yeniden çıkmayacağı söylenir. Kökü ölür ve ekim arazisi şeytan çıkarılıp, sabanla sürülüp yeniden dikilmedikçe üretmeyecektir.
 
Sözleşmenin bireysel olarak, en derin gizlilik içinde ve bir büyücünün yardımıyla yapılması gerekir. Muñeco (oyuncak bebek) olarak adlandırılan küçük bir antropomorfik[insan biçiminde] heykelcik, genellikle undan yapılan, hazırlanır ve büyüler yapılır. Erkek işçi daha sonra heykelciği iş yerinde uygun bir yerde saklar.  Eğer bir şeker kamışı kesicisi ise, kesmek zorunda olduğu şeker kamışları şeridinin en sonuna bebeği yerleştirir ve alanı keserken sık sık şarkı okuyarak, onu bıraktığı istikamete doğru çalışır. Bazen, işe başlamadan hemen önce özel bir dua okunur.
 
Bu tür sözleşmeler düzenleyecek olan iki halk şifacısı tanıyorum ve en yakın arkadaşlarımdan biri, son zamanlarda bir şeytan sözleşmesi yapmış olan yirmi iki yaşındaki kuzeni ile ilgili aşağıdaki söylentiyi aktardı. Bu hikayenin gerçekliği hakkında hiçbir şüphem yok. 
 
Bu kuzen Pasifik kıyısında doğdu ve genç bir delikanlı olarak Puerto Tejada'nın plantasyon kasabasına geldi. Gençliğinde, plantasyonlarda aralıklı olarak çalıştı ve aynı zamanda büyü hakkında bilgi edindiği Pasifik kıyısında babasının birkaç kez ziyaretine gitti. Plantasyon çalışmalarına gittikçe içerledi ve şeytanla bir anlaşma yapmaya karar verdi. Halihazırda bildiği büyü bilgisine ilaveten plantasyon kasabasının pazarından büyü üzerine birkaç kitap satın aldı ve onları okudu. Bir gün şeker kamışı tarlasına girdi ve üzerinde büyü yaptığı kalbi hızla çarpan bir kara kedinin bağırsaklarını çıkarttı. Daha önce hiç öyle bir şey yapmamıştı ve sonra tam da o anda şeker kamışları arasından muazzam bir rüzgar kükreyerek geldi. Dehşete kapıldı, kaçtı. “Ruhunu şeytana satmak için bunu yaptı, böylelikle çalışmadan paralanabilirdi," dedi bilgi kaynağım.
 
Şeker plantasyonu tarım işletmesi olan kasabalar, orta yerlerinde var olduğu söylenen büyü miktarıyla kötü şöhretlidir. Bu nedenle şifacılar her yerde, ekseriya "porquera" diye adlandırılan, domuz gibi pis büyü anlamında, "domuz ahırları" olarak bu merkezlerden söz ederler. Büyü (ve iyileştirmesi), rekabetin bireyciliği ve komünalizmi birbirine kapıştırdığı güvencesiz ücretliler toplumundaki eşitsizlikleri kaldırır.  
 
Büyücülük kötüdür, ancak sömürünün daha büyük kötülüğüne ve haksız kazanca karşı yönlendirildiğinde, karşılık verilemediğinde daha az kötü olabilir. Daha zengin olanlar sürekli olarak büyücülükten korkarlar ve onun nüfuzunu engellemek için büyülü adımlar atarlar. 
 
Sözleşme vasıtasıyla kapitalist üretim tarzında, ve sadece bu yöntemde, işçinin daha üretken -gelirin ve yoksunluğun daha çok üretken- hale geldiği iddia edilir. Şeytan sözleşmesindeki büyü, plantasyon sahiplerine değil, onların parçası oldukları sosyokültürel sisteme yöneliktir.
 

MADENLERDEKİ ŞEYTAN
Bolivya'nın Oruro kenti çevresindeki dağlardaki kalay madenlerinin kuyularında madencilerin, madenlerin ve kalayın sahibi olan bir ruhu temsil eden heykelleri vardır. Şeytan ya da amca (Tio) olarak bilinen bu simgeler, bir el kadar küçük ya da bir insan boyutu kadar büyük olabilir. Bu ikonlar, dağın sömürge dönemi öncesi gücünün çağdaş tezahürleri olan ikonların temsi ettiği ruha tören düzenleyerek kurban ve hediye veren madenciler ve madenler üzerinde yaşamın ve ölümün gücünü ellerinde tutarlar.
 
Vücudu madenlerden oyulmuştur. Elleri, yüzü ve bacakları kilden yapılır. Çoğu zaman, madencilerin kasklarından parlak metal parçalar veya ampuller gözlerini oluşturur. Dişler cam ya da çiviler gibi bilenmiş kristallerden olabilir ve ağız boşlukları koka ve sigara tekliflerini bekler. Eller içki için uzanır.
 
Ruh ayrıca bir hayalet olarak da görünebilir: ondokuzuncu yüzyılın sonundan bu yana Bolivya'yı dünya emtia piyasasının bir uydusu haline getiren kalay kazısı yapan on binlerce madenciyi kontrol eden teknisyenleri ve yöneticileri andıran sarışın, sakallı, kırmızı yüzlü bir gringo (yabancı). Ayrıca, kişinin ruhu ve hayatı karşılığında zenginlikler sunan bir şeytan formunu da alabilir.
 
Bireysel ve toplumsal olarak, toprağın çiftçilerinin, üretim araçları üzerinde gerçek kontrolün bir ölçüsünü uyguladığı Andean Yaylası'nın köylü topluluklarında, doğanın ruhuna sahip olanlar, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu madenlerde olanlardan farklıdır. Yalnız madenlerde, kapitalist örgütlenmenin göz göz oyulmuş dağlarında ruha sahip olanlar büyük bir çoğunlukla ve bilfiil kötü olarak görünür. Orada, ruh sahibine törenler gerekli ve sık görülendir; yine de, ne kadar çabalarsa çabalasınlar, madenciler, törensel teskin etmelere rağmen, sürekli yenilginin eşiğindedirler. 
 
Devletleştirmeden önce, ücretler kazılan metal miktarına bağlı olarak sözleşmelere bağlı bir çalışma ekibinin on ila on beş üyesi arasında paylaşılırdı. Kamulaştırmanın ardından ekipler iki kişilik birimlere ayrıldı ve çıkarılan maden miktarından ziyade ücretler kübik metre ile tespit edildi. Bir dereceye kadar, küçük çalışma grubunun yoğun dayanışması, ulusal Bolivya işçi sendikası (Orta Obrero Boliviano) ile yer değiştirdi. Fakat askeri darbe ve 1964'te madenlerin ele geçirilmesi sonrasında sendika gücünün çoğunu kaybetti. Artık işçiler ne eski ilk çalışma gruplarının ne de monolitik sendikanın gücüne sahipler.
 
Madenci Juan Rojas'ın otobiyografisinde, madencilerin, tabiri caizse, yaşayan bir varlık olarak, maden hayatıyla zihnen meşgul olmaları çarpıcı bir biçimde ortadadır. Yönetim hiyerarşisi tarafından kayalarla mücadele etmeye ve akciğerlerini parçalayan ve hayatlarını mahveden işten nefret etmeye mecbur edilirler. Yine de madeni önemserler. 
 
Mitolojiye, büyüye ve doğanın uyuyan güçlerinin uyandırılmasına dair geniş bir anlam dizisine uygun olarak, maden cevherleri sık sık canlı, muhteşem hareket, renk ve ses olarak konuşulur. Su gibi aktıkları, hareket ettikleri, uyudukları, patates gibi, ham şeker gibi saf ve güzel büyüdükleri, yerin altında çığlık attıkları söylenebilir. 
 
Maden büyülüdür, ancak bir Hristiyan büyüsünün antitezidir. Hristiyan dünyasına karşıdır; Hristiyan karşıtıdır. Madenin girişinde bir kişi Tanrı'ya dua edebilir ve haç işareti yapabilir. Fakat içeride kimse bunu asla yapmamalıdır. Çalışma madene yaklaştığında kimse kazma bile kullanmamalıdır çünkü kazma haç şeklindedir. Aksi takdirde damarı kaybedebilir. Tanrı yüzeyde hüküm sürer, fakat Tio madenin kralıdır. "Bir azizin önünde olduğu gibi onun önünde diz çökmeyiz, çünkü bu kutsal bir şeye saygısızlık olacaktır," der bir madenci.
 
Rojas'ın bir çalışma arkadaşı 1966'da kötü bir şekilde yaralandı. Rojas'ın kendisi şansının sona erdiğini hissetti. Ekip başı olarak istifası mühendis tarafından reddedildi. Ahbabı işe geri döndüğünde Rojas'a Tio'ya ayin düzenlemeyi tavsiye etti. Adamak için şeker, sert mısır, tatlı mısır, bira, beyaz şarap, kırmızı şarap, pisco[Şili ulusal içkisi] ve koyun satın aldılar. Ziyarette bulunan bir şamanla anlaşıldı. Şamanın onu kirletecek ve öldürecek olan, kalbi telle delmesine izin vermek yerine madenciler hayvanın boğazını kesmesinde ve hayvanın kanının madenin derinliklerine akıtılmasında ısrar ettiler. Daha sonra koyunu yemeye koyuldular.
 
Bitirdiklerinde kemikler kırmızı yünle sarıldı ve madene geri döndüler. Ritüel telkin madenin girişine saçıldı. Kalp, şekerli tatlıların ve çiçeklerin ortasına yerleştirildi ve en üste post ile kaplanan iskelet şeklinde kemikler yerleştirildi. Dört köşeye beyaz şarap, kırmızı şarap, alkol, bira, pençe ve bazı kil vazolar yerleştirildi. “Tio için yaptığımız fedakarlığın şerefine” diyerek kadeh kaldırdılar. Sonra arkalarına bakmaya cesaret edemeden hızlıca ayrıldılar.
 
Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, madenciler sürekli yok olmanın eşiğindedirler. Tio onların vefatının acımasızca peşinde koşar. Yine de, ona ayinler sunuldukça ve köylüler adını koydukça, o sembolleşmiş fetih ve madencilik tarihiyle birlikte var olacaktır, tersine çevirme vaadinde eli açık olan bir kötülük olarak. 
 
Madenciler, doğal olmayan ücretli iş ekonomisine girmek için köylülerin yolunu terk ettiler; şimdi değerli madenler dağının içini deşiyorlar. Tio, Yerli tavsiyesinin anlamının koruyucusu ve sürekli istedikleri hayatın kontrolünün kaybı olarak duruyor. Yine de, aynı lanetle, İspanyollar ve dolayısıyla tüm yerli olmayanlar Yerlilerin emeğini sömürdükleri için güçlerini kaybetmeye mahkumdurlar ve kendi terleri ve çabalarıyla yaşamak zorunda kalacaklar. Hüküm süren dünya iyi ya da doğal olarak kabul edilemez.
 
Köylü hayatında bulunmayan yeni bir unsur, İspanyolların geride kalan imgesine ve değerli metallerin parıltısına eklendi: metaların garip fetişizmi ile ilişkili olan Yerlilerin proleterleşmesi.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

HİNDİSTAN, FAŞİZME GİDEN ÜLKE

Hem gelişmiş batılı ülkelerde hem de çeperlerindeki gelişmekte olan ülkelerde aşırı sağın gittikçe artan bir hızda yükselişi ve bunun aksine toplumun ilerici güçleri olan sol muhalefetlerin inanılmaz düşüşü ya da gerilemesi her gün gazetelerin köşe yazılarında ve manşetlerinde gözler önüne serilmektedir. İşçi sınıfı bilinci ya da işçi sınıfı mücadelesi gibi kavramlar ise bırakın gazeteleri artık ana akım sol partilerin lügatlarında bile yer bulamamaktadır.
 
Ve her geçen gün faşizmin ayak sesleri daha çok duyuluyor. Sıradaki Hindistan. Ve ülke faşizme giden yolda koşar adım ilerliyor. Narendra Modi ve onun Bharatiya Janata Partisi sol aktivistleri tutuklamak ve Hindistan'da muhalifleri susturmak için korkunç bir kampanya yürütüyor.
 
"Aşırı sağcı komünalizm yanlısı Hindu Bharatiya Janata Partisi'nin (BJP) Mayıs 2014'te Hindistan'da iktidara gelmesinden bu yana, dünyanın en büyük demokrasisi olma iddiası hızla dağılıyor. Geçtiğimiz günlerde BJP, ülkedeki sol eğilimli aktivist, yazar ve aydınlara yönelik, 1940'larda ABD'deki McCartizm'i anımsatan, korkunç bir topyekun saldırı düzenledi. Son dört yıldır iktidardaki parti, Hindistan'ı bir Hindu “rashtra” (ulus) haline dönüştürmenin yolunu açmak için kendi toplumsal gündemini ahlaksızca takip ediyor.
 
Devlet tarafından başlatılan şu anki saldırma, halka hizmetin yatıştırılamayan sesi olan ve halkların demokratik haklarının savunucuları olarak tanınmış aktivist, sendikacı ve entelektüelleri hedefleyen, şimdiye kadarki en cüretkar şeydir. Strateji, BJP hükümetinin yol açtığı ekonomik yıkımın ve vaatlerinden herhangi birini yerine getirememesinin ardından güçlenen muhaliflerin sesini frenlemektir.
 
Hint anayasasının en liberal ve eşitlikçi anayasalardan biri olarak yansıtıldığına bakılmaksızın, geleneksel kast sistemi tüm acımasızlığıyla hala yaşamını sürdürmektedir. Dokunulmazlar ya da Dalitlere[Hindistan'da kast sisteminde en çok ezilen en alttaki sınıf], bugün dahi hayatın tüm alanlarında Hindu çoğunluk tarafından ayrımcılık yapılmaktadır. Hindistan'ın “görkemli” geçmişe dönmesini isteyen BJP, toplumun kast bölünmesini savunuyor; bu, Hindu çoğunluğun “milliyetçi” içgüdülerine hitap eden bir hedef; sürekli kanlı şiddet olarak açığa vuran Dalitlere karşı ayrımcılık sadece kıvrıla kıvrıla yol almaktadır."
 
Tüm bu gelişmeler ışığında, eğer dini,  "“ezilen insanın içli ezgisi, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı, insanın  afyonu," yani salt bir inanç olarak ve milliyetçiliği, “ortak bir dil, toprak, ekonomik yaşam ve ortak bir kültürde cisimleşen psikolojik tertip temelinde tarihsel olarak oluşmuş, istikrarlı bir insan topluluğu," yani paylaşılan bir ortaklık temelinde salt bir gönül bağı olarak değerlendirirsek milliyetçiliğin ve dinin ne olmadığını bilemeyiz. Tüm bu kavramsal tanımlamalar kavramları yaratanlar tarafından algılamamızı istedikleri şekilde tarif edilmişlerdir. Bir anlamda bizlere dayatılan milletlerin ve dinlerin ezelden beri var oldukları ve bir kader olduklarıdır. Oysa "milletleri yaratanlar milliyetçilerdir," dinleri yaratanlar dincilerdir. Ve bu iki kavram da sadece politika ile kesiştiği andan itibaren bir anlam ifade ederler. Eğer bu iki kavram insanların özel alanına ait olsalardı, hiçbir anlam ifade etmeyeceklerdi. Politik alana atıldıkça egemen sınıfların kullanımına yarar birer araç haline geldiler. Feodal toplumda politika ile kesişen din kilisenin ve aristokrasinin tahakkümünün bir aracıydı. Günümüz modern toplumunda ise burjuva sınıfının, bir anlamda, "dini" milliyetçiliktir. Milliyetçilik politik olan ile ulusal olanın kesişimidir. Ve böyle olduğu için de çağımızın vebasıdır. Çok fazla örnek vermeye bile gerek yok. Suriye'ye, Yemen'e, Irak'a bakmanız kafidir. Ya da çevrenize... Ya da çevrenizdeki insanların Türklük ve Kürtlük ile birbirlerine nasıl zarar verdiğine...
 
Sonuç olarak eğer sol muhalefeti yükseltmek ve işçi sınıfı bilincini tekrardan diriltmek istiyorsak her şeyden önce din ve milliyetçilik kavramlarını üstünkörü değil bilimsel olarak masaya yatırmalıyız. Ve kesinkes tüm milletleri ve milliyetçilikleri reddetmeliyiz. Burjuva sınıfını yenmek istiyorsak yapacağımız tek şey var: "Yeryüzü vatanım, insanlık milletim" bayrağını göndere çekmek.
Özgür Devrim

İŞÇİLER KAPİTALİZMİN "MEZAR KAZICILARI" MIDIR?

İŞÇİLER KAPİTALİZMİN "MEZAR KAZICILARI" MIDIR?
 
MATT VIDAL
 
(ç.n.: Nedense sınıf teorisi üzerine kafa yoranlar ya da işçi sınıfı bilincinin neden kapitalizmi alt edemediği ve dünyayı değiştiremediği hayal kırıklığını yaşayanlar sorunun kaynağını politik ekonomide  ararlar. Başka unsurların etki etmiş olabileceğini göz ardı ederler. Başka olguların işçi sınıfı üzerinde sosyolojik etkilerinin olabileceğini düşünmezler, çünkü bu olgulara sosyolojik anlamlar yüklenmez. Geldiğimiz noktada ise en çok ezilen asgari ücretliler kendilerini en çok ezenleri omuzlarında iktidara taşıdılar ve halen dünyanın pek çok ülkesinde taşıyorlar. Oysa görmezden gelinen ve üzerine düşülmeyen, diğer bir deyişle sosyolojik değerlendirmeye tabi tutulmayan olguların, işçi sınıfı bilincinin oluşması önündeki engeller ve üzerinde ne kadar etkili oldukları hayatın içinde somut bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu olgular: Milliyetçilik ve Din'dir. Ve bu olguları bilimsel olarak masaya yatırmadığımız sürece ve bu olguları sadece inanç ve gönül bağı olarak gördüğümüz sürece burjuva sınıfının değirmenine su taşırız. İşin kötüsü ne yaptığımızın farkına bile varmayız. Günümüzde hemen hemen herkes milliyetçilik ve dinin ne olduğunu anlatıyor ve hiç kimse milliyetçilik ve dinin ne olmadığından bahsetmiyor. Oysa milliyetçiliğin ne olmadığını bilmeden, dinin ne olmadığını bilmeden ne olduklarını bilemeyiz. İşçi sınıfı bilinci oluşturmanın tek yolu bu olguları kavrayıp, onlara karşı mücadeleyi yükseltip, onları yıkmaktan geçiyor. Bu olguları ortadan kaldırarak belki kapitalizmi yıkamayız, ama burjuva sınıfını yok edebiliriz ve kapitalizmi sakat bırakırız. [Milliyetçilik ile ilgili önceki yazı ve çevirilerimizi sitemizden okuyabilirsiniz])
 
Karl Marx, işçi sınıfının kapitalizmi kendiliğinden sonlandıracağına inanmadı. O, sınıf mücadelesine aktif olarak katılmanın işçi bilincini değiştirebileceğine ve dünyayı değiştireceğine inanıyordu.
 
 
Satır içi görüntü
Josef Mánes, Mezar Kazıcı, 1843. Ablakok / Wikimedia
 
 
Yaygın kanı, tarihin Marx’ın işçi sınıfı teorisinin yanlış olduğunu kanıtladığını kabul eder. Bu iddia mezar kazıcı tezi denilene dayanır.
 
Önde gelen endüstriyel-ilişkiler araştırmacısı Paul Edwards'a göre Marx'ın işçi sınıfı teorisinde merkezi olan, "işçi sınıfının doğasında var olan belirli sınıf çıkarları -özellikle kapitalizmin yıkımı- için mücadele etme ve tanımlama eğilimi vardır," öngörüsüdür. Edwards için, "her gerçek Marxizm" bu tezi desteklemelidir.
 
Benzer şekilde, iş ve istihdam üzerine yaptığı araştırmalarda Marx'ın kavram ve kategorilerinden yoğun şekilde yararlanan sosyolog Paul Thompson, onun teorisinin Marxist olmadığında ısrar eder, çünkü "proletarya, üretim sistemindeki nesnel konumu gereğince sınıf toplumuna meydan okumaya ve onu dönüştürmeye mecburdur"a sadık kalmaz.
 
Ve etkili Marksist sosyolog Michael Burawoy, "Marx'ın, görünümlerin ardındaki özü işçilere gösterecek kapitalizmin doğasında var olan eğilimler olduğunu iddia ettiğini," ileri sürer. Burawoy, "Tarihin Marx'ın öngörüsünün yetersiz olduğunu gösterdiği" sonucuna ulaşır.
 
Komünist Manifesto'da Marx ve Engels'in yazdığı doğrudur: "Burjuvazinin bu nedenle ürettiği şey, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Onun düşüşü ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır." Fakat eserlerinin daha kapsamlı bir biçimde okunması, işçileri eyleme teşvik etmeyi isteyen, bilimsel bir öngörü değil,  retorik bir süslü konuşma olduğunu gösterir.
 
Manifesto, ilk baskısı sadece yirmi üç sayfa uzunluğunda olan ve ifade amacı işçi sınıfını eğitmek ve hareketlendirmek olan politik bir broşürdür. Onun tam da varoluşu, devrimci sınıf bilincinin gelişiminin kaçınılmaz olmadığını; eğer öyleyse, böyle bir politik manifestoya gerek kalmayacağını varsayar.
 
Mezar kazıcısı ifadesi, antik Roma ile başlayan ve ondokuzuncu yüzyıla ilerleyen on sayfalık tarihin bir resmini sunan Manifestonun bir bölümünde görünür. Tüm kapitalizm tartışması ve kapıdaki, "kaçınılmaz" kapitalist devrim sadece altı sayfada telaffuz edilir. 
 
 
Marx'ın Olgunluk Dönemi Yazılarında Mezar Kazıcı Tezinin Bulunmayışı
 
Mezar kazıcı tezi Marx'ın bilimsel çalışmalarında neredeyse hiç yoktur. İki bin sayfalık bir metnin yer aldığı Kapital'in üç cildinde Marx, Manifesto'daki altı sayfa üzerine taslağı ileri düzeyde yeniden ele alarak, sadece 1. Cilt'in üç sayfalık bir bölümünde bunu tartıştı. 
 
Marx'ın On Sekizinci Brumaire ve Fransa'daki Sınıf Mücadeleleri de dahil olmak üzere gazetecilik yazılarında, sınıfların ayrışmasına ve sınıf-bilinçli toplumsal hareketler içerisinde gelişmek için yapısal temelli sınıfların ihtiyaç duyduğu karmaşık bir takım politik ve ideolojik süreçlere uyum sağlar. 
 
Onun olgunluk dönemindeki bilimsel yazıları, beceri ve yetki gibi işçi sınıfının ayrışması, kapitalist kurumlar tarafından sınıf ilişkilerinin anlaşılmasının güçleştirilmesi, bir ücrete maddi bağımlılık ve yükselen yaşam standartları da dahil olmak üzere, birleşmiş, sınıf bilinçli bir proletaryanın oluşması önündeki engelleri vurguladı.
 
 
O Zaman Marx'ın Sınıf Teorisi Neydi?
 
Eğer mezar kazıcı tezi Marx'ın işçi sınıfı teorisinin merkezinde değilse, o zaman onun işçi sınıfı teorisinin özü nedir?
 
Hal Draper'ın gözlemlediği gibi, proletaryayı devrimci sınıf, kapitalizmin mezar kazıcısı olarak adlandırmak, "güncel olayların bir tarifi" değildi, daha çok "bir devrim yapmanın tarihsel potansiyeline sahip bir sınıf" olarak proletaryanın tayin edilmesiydi. Burjuva devrimi iktidarı bir azınlık sınıfının ellerinde toplarken, proleter devrim iktidarı çoğunluğu temsil eden bir sınıfa devredecekti. 
 
Marx, kapitalizmin, küçük bir kapitalist sınıf ve nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan büyük bir işçi sınıfından oluşan bir sınıf yapısına dayandığını ileri sürdü. Yaygın bir şekilde Marx'a atfedilen, homojen, vasıfsız bir işçi sınıfı ile sonuçlanan genel bir vasıfsızlaştırma süreci görmekten ziyade, o, kapitalizmin vasıfsız işçiler, vasıflı işçiler ve tüm bunları koordine etmek için yöneticilerin bir hiyerarşisi de dahil olmak üzere karmaşık bir işbölümü gerektireceğini savundu. 
 
Grundrisse'de, işbölümü altında bile, “ücretlerin bir ölçeğine tekabül eden bir emek-gücü hiyerarşisi” olmaya devam edeceğini yazdı. ... Hiyerarşinin derecelenmesinin yanı sıra, işçileri vasıflı ve vasıfsız ayrımı basit şekilde orada görünür." 
 
Kapital'in 3. Cildi'nde Marx, emeğin ayrılığının karmaşık bir yönetim hiyerarşisine nasıl ihtiyaç duyduğunu teorileştirdi: "Bir kapitalistin komutası altındaki bir endüstri işçileri ordusunun, gerçek ordu gibi, sermaye adına emek süreci boyunca kumanda eden subaylara (müdürler) ve astsubaylara (ustabaşı, gözetmen) ihtiyacı olur."
 
Sosyolog Erik Olin Wright, Şekil 1'de belirtildiği gibi, beceri düzeyine (uzman, vasıflı, vasıfsız) ve otoriteye (yönetici, denetmen, yetkisiz) dayanan dokuz parçaya ayrılmış bir sınıf yapısı modeli geliştirdi.
 
Satır içi görüntü
İşveren: Kapitalistler, Küçük işverenler, küçük burjuva
Çalışanlar: Uzman yöneticiler, Vasıflı yöneticiler, Vasıfsız yöneticiler
                  Uzman denetmenler, Vasıflı denetmenler, Vasıfsız denetmenler
                  Uzman yetkisizler, Vasıflı yetkisizler, Vasıfsız Yetkisizler
 
Kapitalist sınıf, on ya da daha fazla çalışanı istihdam eden kendi hesabına çalışan insanları içerir. Tüm uzman ve yönetici kategorilerini maaşlı sınıflar oluşturur: yüksek gelirli maaşlı işçiler. Maaşlı sınıf, ücretli işçiler üzerinde otoriteyi paylaşma, organizasyona ait politika oluşturma sürecine katılım ve kapitalist sistemde aşırı bir finansal çıkar da dahil olmak üzere kapitalist sınıf düzeni ile sıkı bağları nedeniyle genişleyen kapitalist sınıfın bir parçasıdır. 
 
Sınıf parçalarının kalanını saat ücretliler oluşturur. Denetmenlerin (vasıflı ve vasıfsız) işçilerden (vasıflı ve vasıfsız) tayin edildiği göz önüne alındığında, bu dört grubun birbiriyle yakın emek piyasası ilişkileri vardır. Böylece işçi sınıfını oluştururlar. 
 
Yukarıdaki açıklamaya göre, işçi sınıfı, toplam işgücünün yüzdesi olarak İsveç'te yüzde 76, İngiltere'de yüzde 71, ABD'de yüzde 67 ve Kanada ve Norveç'te yüzde 66'dır. Nüfusunun yüzde 23'ü serbest meslek sahibi ve yüzde 53'ü işçi sınıfı olan Japonya bir uç örnektir.
 
Marx'ın, kapitalizmin, nüfusun çoğunluğunun oluşturan ve üretim araçlarında mülkiyet hakkına sahip olmayan genişleyen bir işçi sınıfı yaratacağı öngörüsünün doğruluğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, beceri, otorite, kimlik ve politik yönelim çizgileri boyunca içsel olarak ayrılmıştır. Bu sınıf analizi ve sınıf politikaları için merkezi bir konudur.
 
 
Sınıf Bilinci
 
Marx'ın sınıf üzerine çalışmaları tamamlanmamıştır, ancak ısrarla işçi sınıfı bilincinin aktif mücadele, yani etkin bir işçi hareketi ve parti örgütü yoluyla sadece yayılacağını savunmuştur.
 
Alman İdeolojisinde Marx ve Engels şunları yazdı: "Hem bu komünist bilinçliliğin kitlesel ölçekte üretimi hem de davanın kendisinin başarısı için kitlesel ölçekte erkeklerin değişmesi gereklidir; pratik bir hareket içinde sadece meydana gelebilecek bir değişim, bir devrim."
 
Felsefenin Sefaleti'nde Marx, ortak çıkarların sınıf bilincinin gelişiminde yeterli olmadıklarını ileri sürdü: "Ekonomik koşullar ilk önce ülkenin halk kitlesini işçilere dönüştürdü. Sermayenin birleşimi bu kitle için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu kitle böylece sermaye karşı olarak halihazırda bir sınıftır, fakat henüz kendisi farkında değildir. Mücadelede bu kitle birleşir ve kendisi kendini bir sınıf olarak oluşturur."
 
Son olarak, Kapital'in Birinci Cildi'nde Marx, baskın ideolojinin bir bileşiminin, işçi sınıfı bilincinin gerçekleşmesini engellemek için çalışılan bir ücrete maddi bağımlılıkla birlikte kapitalist üretimin dışında nasıl yeniden üretildiğini vurguladı: 
"Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve alışkanlık ile bu üretim tarzının gereksinimlerini tartışmasız doğa kanunları olarak gören bir işçi sınıfını geliştirir. İşlerin olağan akışında, işçi "üretimin doğal yasalarına" terk edilir, başka bir deyişle, üretim koşullarının kendisinden gelen ve ebediyen güvence altına alınan sermayeye olan bağımlılığına güvenmesi mümkündür."
 
Marx’ın meta fetişizmi teorisi, kapitalist kurumların piyasa ekonomisinin işleyişini ve gerçek kar kaynağını (işçilerin emeği) gizlediğini öne sürmektedir.
 
 
Sonuç
 
Özetle, Marx sürekli olarak sadece aktif sınıf mücadelesinin (sendikal örgütlenme ve parti politikaları) işçi bilincini değiştirebileceğini iddia etmiştir; böyle olmazsa, işçi sınıfının büyük çoğunluğunun yaşadığı ortak çalışma koşulları, devrimci işçi sınıfı bilincinin gelişmesini sağlamak için yetersiz olacaktır.
 
Ayrıca, toplum kurumlarının kapitalizmi doğal ve kaçınılmaz olarak sunduğunu, işçilerin yaşam için ücretlere bağımlı olduklarını ve işçi sınıfı için bile (ancak verimlilik artışından ve sermaye birikimden çok daha yavaş bir oranda) kapitalizm altında yaşam standartlarının arttığını öne sürmüştür.
 
Sorduğu sorular ve geliştirdiği analitik kategoriler, kapitalizmi anlamak için en iyi kaynak olmaya devam ediyor.
 
*Marxist Sociology sitesinden alınmıştır.
 
**www.jacobinmag.sitesindki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

SİZ BİR MARXİST OLABİLİRSİNİZ!

Peter Kaufman
 
(ç.n.: Tüm ekonomi politik üzerine teorilerinin geçerli olup olmadığı tartışılabilir, ancak ister kabul edilsin ister kabul edilmesin, ister gözardı edilsin ister dikkate alınsın su götürmez bir gerçekliği var. Toplum tarihinin başlangıcından günümüze dek görüntünün sahte ve yanılsama olduğunu, özün ise bambaşka olduğunu, bilincimizi yaratanın bir güç, bir Tanrı ya da bir ruh değil varlığımız, içinde bulunduğumuz maddi koşullar, toplumsal konumumuz olduğunu, "kırmızı hapı" aldığımızda "Harikalar Diyarı"nın gerçek yüzünü bize gösteren tek bir ideoloji var. İşte sırf bu felsefesi yüzünden yok edilemiyor ve geçerliliğini hala ve hatta geçmişte olduğundan çok daha fazla koruyor.) 
Eğer sosyolojiye giriş dersi aldıysanız ve elbette sosyolojik teori dersi aldıysanız, muhtemelen Karl Marx'ın sosyolojinin kurucu figürlerinden biri olduğunu duymuşsunuzdur.
 
Çoğu liselerin sosyal bilimler derslerinde Marx hakkında genelde öğretilen şeyler dikkate alınırsa bunu hem şaşırtıcı hem de rahatsız edici bulabilirsiniz. Karl Marx'ı öğretirken genellikle öğrencilere onun hakkında ne bildiklerini sorarak derse başlıyorum. Ezici bir çoğunlukla, yanıtlar olumsuzdur:
 
- "Marx komünizmin babasıdır ve komünizm kötüdür."
 
- “Marksizm Sovyetler Birliği ve Küba ile bağlantılıydı ve onlar Soğuk Savaş sırasında yıllar boyunca düşmanımızdı.”
 
- "Marx, herkesin aynı olmasını ve özgürlüğünün olamamasını istedi."
 
- “Marx devrim isteyen bir radikaldi.”
 
- "Marx'ın fikirleri bugün geçersizdir çünkü komünizm yenildi ve kapitalizm üstün geldi."
 
Eğer medya alimlerine ve politikacılara kulak verirseniz, bu daha da az iyi gösterilen Marx tasvirlerinin hala norm olduğunu bilirsiniz. Esasen, tüm iyi ve Amerikan şeylerin antitezi olduklarını ileri sürmek için birini Marxist olmakla suçlamak bir yol olarak hala oldukça yaygındır. 
 
Marx'a ve onun fikirlerine yönelik bu geçerli duyguları göz önünde bulundurarak, çoğu öğrencinin üniversiteye çok olumsuz bir bakış açısı ile girmesine şaşmamak gerekir. Onlara, Marx'ın bugün 150 sene önce yazdığından daha geçerli ve daha anlamlı olduğunu değil sadece, aynı zamanda eğer onun fikirlerini gerçekten bilirsek çoğumuzun da Marxist olarak kabul edileceğini ileri sürdüğümde, şaşkın öğrencilerin neler hissettiklerini bir hayal edin.
 
Bu noktayı göstermek için, sosyal sınıf üzerine günümüz yorumcularından birini kullanmama izin verin: Jeff Foxworthy. ["Seks için evlenmek, bedava fıstık dağıtıyorlar diye Boeing 747 almaya benzer," gibi esprileri olan bir stand-up komedyeni."] Beyaz taşralıları tanımlayan bu komedyenin programından muhtemelen haberdarsınız. Pekala, Foxworthy'nin komedi oyununun Karl Marx'ın bazı temel fikirlerine dayanan sosyolojik versiyonunu bir düşünün (Foxworthy'nin güneyli tarzı genizden konuşmasıyla okunursa etki daha iyi olur).
 
- Eğer durmadan "her şey paraya indirgeniyor," diyorsanız ya da ekonominin toplumun itici gücü olduğuna inanıyorsanız, o zaman siz bir Marxist olabilirsiniz. Marx bunu tarihsel materyalizm olarak ifade etti - hayatlarımızın evrildiği ve temel maddi ihtiyaçlarımızı (yiyecek, barınma, giyinme gibi) karşılamak için arayışlarımız tarafından şekillendirildiği düşüncesi.
 
- Eğer Amerika Birleşik Devletleri'nde ve dünya genelinde, zengin ve fakir arasındaki uçurumun her yıl büyümeye devam etmesini umursuyorsanız, o zaman siz bir Marxist olabilirsiniz. Marx, kapitalizm altında gelir eşitsizliğinin zenginler daha da zenginleştikçe, yoksullar daha da fakirleştikçe genişlemeye devam edeceğini öngördü. Ayrıca, bunun eninde sonunda geniş çaplı bir toplumsal huzursuzluğa yol açabileceği konusunda da uyardı.
 
- Eğer küreselleşme çağında yaşadığımıza inanıyorsanız, o zaman siz bir Marxist olabilirsiniz. En ünlü kitabı ve tüm zamanların en önemli siyasi metinlerinden biri olan Komünist Manifesto'da, Marx ve yardımcı-yazar Fredrick Engels 1848'de, daha o zamanlar, kapitalistlerin mallarını satmak adına ucuz emek ve yeni pazarlar bulmak için tüm dünyaya yayılmak zorunda olduklarını önceden söylediler. Bütün politikacılar ve ekonomistler bunda hemfikir olduğu gibi, bu bizim küreselleşmiş realitemizin belirleyici özelliğidir.
 
- Eğer birçok insanın tutarsız, boş, memnuniyetsiz ve hayal kırıklığına uğramış hayatları olduğuna inanıyorsanız, o zaman siz bir Marxist olabilirsiniz. Tam olarak insana yatırım yapılmadığını ya da okulunuz, işiniz ve hatta bazı sosyal ilişkilerinizle herhangi bir kişisel bağlantınız olmadığını hissettiğinizde, Marx'ın yabancılaşma ya da uzaklaşma dediği şeyi tecrübe ediyorsunuzdur.
 
- Eğer satın aldığınız mallara bu malları yapan insanlardan daha fazla ilgi gösterdiğinizi kabul edebiliyorsanız (ya da rahatsız oluyorsanız), o zaman siz bir Marxist olabilirsiniz. Çoğumuz, satın aldığımız ve tükettiğimiz tüm şeylere giren insan emeğini asla düşünmeyiz. Giysilerinizi, cep telefonunuzu veya spor ekipmanınızı yapan terhanelerde (genellikle korkunç ve sağlığa zararlı çalışma koşulları altında) çalışan kişileri hiç düşündünüz mü? Ya da yerel süpermarkette görünen meyve ve sebzeleri hasat eden göçmen işçileri? Ürünü arzulayan, ancak ürünü üreten insanları göz ardı eden bu süreç, Marx'ın meta fetişizmi dediği şeydir.
 
- Eğer cinsiyet, ırk, sınıf, milliyet, yetenek, din ve diğerleri gibi toplumsal konumunuzun düşündüğünüzü belirlediğine inanıyorsanız, o zaman siz bir Marxist olabilirsiniz. Bazı insanlar fikirlerinin sosyal konumlarından bağımsız olduğuna inanırlar. Düşüncelerini biyolojilerine veya kişiliklerine bağlayabilirler: "Neysem oyum; ben böyle doğdum." Sosyologlar bu fikri reddeder. Hiç kimse bir ırkçı olarak doğmaz. Hiç kimse bir suçlu yerine bir doktor olmayı arzulayarak doğmaz. Toplumsal yapısal konumumuz, dünyayı nasıl gördüğümüz ve dünyadaki yerimizi nasıl bulduğumuz üzerinde muazzam bir etkiye sahiptir. Bu sosyolojinin temel bir ilkesidir ve doğrudan Marx'tan gelir: "Varlıklarını belirleyen [bireylerin] bilinçleri değildir, halbuki onların toplumsal varlığı bilinçlerini belirler."
 
Tüm büyük düşünürler ve üretken yazarlar gibi Marx da şeylerin gerçek olmadığını söyledi. Ve kapitalizmin yerini kesinlikle komünizmin alacağı en meşhur öngörüsünün yanlışlığı kanıtlandı. Ama bu, söylediği her şeyi reddetmemiz gerektiği anlamına mı geliyor? Bu eski klişenin klasik bir örneği değil mi: sapla samanı karıştırmak.
 
Sosyolojik açıdan bakıldığında, Marx'ın gerçekten kehanet gibi ve öngörülü fikirleri vardı. Politik ve ekonomik spektrumda (Cumhuriyetçi / Demokrat; Kapitalist / Komünist) nerede durursanız durun, hiç kimse Marx'ın 150 yıl önce söylediklerinin bugün hala geçerli olduğunu inkar edemez. Belki günümüzde bu sizin için yeterli olmayabilir. Ancak bir dahaki sefere birinin birini bir Marxist olmakla suçladığını duyduğunuzda, duraksayabilirsiniz ve ya bu taşı sırça saraydan biri attıysa....
 
 
*www.everydaysociologyblog.com sitesinden alınmıştır.

CADILAR VE SINIF MÜCADELESİ

CADILAR VE SINIF MÜCADELESİ
 
SILVIA FEDERICI
 
 
On altıncı yüzyıl Avrupa'sında cadı avı seçkinlerin sınıf savaşıydı.
 
Satır içi görüntü
Genç Frans Francken'in Cadıların Mutfağı, 1606. Hermitage Museum / Wikimedia
 
 
Cadı avı proletarya tarihinde nadiren görülür. Bugün bile, eğer şeytana tapınma suçlamasının, yerli halklara boyun eğdirmenin bir aracı olarak, misyonerler ve istilacılar tarafından taşındığını göz önüne alırsak, Avrupa tarihinin, daha doğrusu dünya tarihinin en az incelenmiş fenomenlerinden biri olarak aynen kalır.
 
Yani kurbanların, Avrupa'da, çoğunlukla köylü kadınlar olması, cadıların tarih sayfasından silinmeleri kazıklara bağlanıp yakılarak fiziksel olarak yok edilmelerinin önemini azaltmaya katkı sağladığı için, eğer bir halk destanı söz konusu değilse, az önem taşıyan bir fenomen olduğunu öne süren suça iştirakin sınırında olan bir ilgisizliğin, tarihçilerin bu soykırım karşısında geçmişteki kayıtsızlığının nedenini açıklar.
 
Cadı avı üzerinde çalışmış olanlar bile (geçmişte neredeyse sadece erkekler), onaltıncı yüzyıldaki şeytan ve cinlerin varlığını araştıranlara layık mirasçılar oldular. Cadıların imhasından dolayı müteessir olurken, çoğu onları halüsinasyonlardan muzdarip acınası aptallar olarak resmetmekte ısrar etti, bu yüzden onlara işkence, komşuya yakışır uyumu pekiştirmeye hizmet eden bir "sosyal terapi" süreci olarak açıklanabilirdi ya da cadı avcılarını temize çıkaran ve suçlarını politik etkilerden kurtaran tüm nitelemeler, bir "panik", bir "çılgınlık", bir "salgın" gibi, tıbbi terimlerle tanımlanabilirdi. 
 
Feministler, iktidar yapısına tehdit oluşturmadığı sürece, yüzbinlerce kadının katledilmediğini ve en acımasız işkencelere maruz kalmadığını çok çabuk ayırt ettiler. Ayrıca, en az iki asır boyunca sürdürülen kadınlara karşı böyle bir savaşın Avrupa'da kadınların tarihinin bir dönüm noktası olduğunun, kapitalizmin gelişiyle acı çeken kadınların toplumsal itibarsızlık dönemindeki "ilk günah"ın ve bu yüzden, kurumsal uygulama ve erkek-kadın ilişkilerini hala tanımlayan kadın düşmanlığını anlasak bile,  sürekli yanıtlamamız gereken bir olgunun farkına vardılar.  
 
Buna karşın Marxist tarihçiler, "kapitalizme geçişi" incelerken bile, birkaç istisna dışında, sınıf mücadelesi tarihiyle alakasızmış gibi, cadı avını unutulmaya bıraktılar. Yine de, iki yüzyıl boyunca yüzbinlerce kadın yakıldığı, asıldığı ve işkence gördüğü için, katliamın boyutları bazı şüpheleri uyandırmalıydı.
 
Ayrıca, cadı avının, Yeni Dünyanın halklarının yok edilmesi ve sömürgeleştirilmesi, İngiliz kuşatması, köle ticaretinin başlangıcı, baldırı çıplaklara ve dilencilere karşı "kanlı kanunların" yürürlüğe girmesi ile aynı anda meydana geldiği ve Avrupa'da köylülük gücünün zirvesine ulaştığı ama aynı zamanda tarihi yenilgisini de tamamladığında kapitalist "patlama" ve feodalizmin sonu arasındaki ara dönemde zirveye ulaştığı kayda değer görülmelidir. Şimdiye kadar, ilkel birikimin bu yönü gerçekten bir sır olarak kalmıştır.
 
 
CADI YAKMA DÖNEMLERİ VE DEVLET İNİSİYATİFİ
 
Farkına varılmayan şey, cadı avının kapitalist toplumun gelişmesindeki ve modern proletaryanın oluşumundaki en önemli olaylardan biri olduğudur. Başka hiçbir zulümle eşleşmeyen kadınlara karşı terör seferberliğini serbest bırakma, karşılığında, köylü topluluğun toprak özelleştirmesinin, yüksek vergilendirmenin ve toplumsal hayatın her aşaması üzerinde artan devlet kontrolünün birleşik etkisi altında çoktan parçalara ayrılıp dağıldığı bir dönemde, seçkinler ve devlet tarafından kendisine karşı başlatılan saldırıya karşı Avrupa köylülüğünün direncini zayıflattı.
 
Cadı avı, erkeklere kadınların gücünden korkmayı öğreterek, kadınlar ve erkekler arasındaki bölünmeleri derinleştirdi ve  böylece toplumsal yeniden üretimin ana unsurlarını yeniden tanımlayarak varlıkları kapitalist çalışma disipliniyle bağdaşmayan   uygulamalar, inançlar ve toplumsal özneler alemini yok etti. Aydınlanma tarafından yayılan görüşün aksine, cadı avı ölmekte olan feodal bir dünyanın son kıvılcımı değildi. Cadı avcılığı, 1580 ve 1630 arasında, yani, feodal ilişkilerin tüccar kapitalizminin kendine özgü ekonomik ve politik kurumlarına çoktan yol verdiği bir dönemde zirvesine ulaştı. Bu, neredeyse üstü kapalı bir anlaşmayla, genellikle birbirine karşı savaşta olan ülkelerde, kişisel çıkarların katlandığı ve devletin cadıların varlığını lanetlemeye ve zulüm etme inisiyatifini kullanmaya başladığı uzun "Demir Yüzyılı" dönemiydi. [1550-1660 arası dönem]
 
Komşu komşusunu suçlamadan ya da tüm topluluklar bir "panik" tarafından ele geçirilmeden önce, yetkililerin cadıların yayılmasından duydukları endişeyi halka açık olarak ifade etmeleri ve onları nasıl tanıyacaklarını insanlara öğretmek için köy köy seyahat etmeleri, bazı durumlarda şüpheli cadıların isimlerini üzerilerinde taşıyarak onları saklayanları ya da onlara yardıma koşanları cezaya çarpıtmakla tehdit etmeleri ile birlikte devamlı bir telkin gerçekleşti.
 
Ancak, zulme en çok katkıda bulunanlar, hukukçu, hakim ve şeytanın varlığını araştıranlarla çoğunlukla aynı kişilerdi. Onlar, savları sistematik hale getiren, eleştirileri cevaplayan ve on altıncı yüzyılın sonuna kadar, ulusal sınırlar boyunca itirafların benzerliklerini izah ederek duruşmalara ayarlanmış, neredeyse bürokratik bir format veren yasal bir makineyi mükemmelleştirenlerdi. Çalışmalarında, hukuk adamları, hala modern akılcılığın babaları olarak kutsanan filozoflar ve bilim adamları da dahil olmak üzere zamanın en ünlü entelektüellerinin işbirliğine güvenebilirlerdi. 
 
Öyleyse, hiç kuşkusuz cadı avı büyük bir politik girişim idi. Cadı avının politik doğası, diğer bütün konularda birbirleriyle savaşan Katolik ve Protestanların güçlerini birleştirmeleri ve cadılara zulmetmek için görüş paylaşmaları gerçeğiyle daha da kanıtlanmıştır. Bu nedenle, cadı avının, yeni Avrupa ulus devletlerinin siyasetindeki ilk birleştirici savaş alanı olduğunu iddia etmek abartılı olmaz; Reform'un sebep olduğu bölünme sonrası Avrupa birleşmesinin ilk örneği.
 
ŞEYTAN İNANÇLARI VE ÜRETİM TARZINDA DEĞİŞİKLİKLER
 
 
Avrupalı cadı avınının iç yüzüne ilk bakış, yazarının, bir üretim biçiminin bir diğerinin yerine geçtiği bu tarihsel dönemlerde şeytan-inançlarının ortaya çıktığını savladığı "Güney Amerika'da Şeytan ve Meta Fetişizmi (1980)" adlı klasik eserinde Michael Taussig tarafından ileri sürülen tezde bulunabilir. Bu gibi dönemlerde yalnızca hayatın maddi koşulları değil aynı zamanda toplumsal düzenin metafiziksel destekleri de radikal bir şekilde dönüşüm geçirir - örneğin, değerin nasıl yaratıldığı, hayat ve büyümeyi neyin doğurduğu, "doğal" olanın ne olduğu ve mevcut gelenek ve toplumsal ilişkilere karşı çıkanın ne olduğu düşüncesi. 
 
Taussig, Kolombiyalı tarım işçilerinin ve Bolivya kalay madencilerinin inançlarını, her iki ülkede de, eski ve hala sürdürülen geçim odaklı üretim şekli ile kıyaslandığında, parasal ilişkilerin insanların gözünde ölümcül ve hatta şeytani olarak görünmesinin kök saldığı bir zamanda inceleyerek teorisini geliştirdiDolayısıyla, Taussig'in incelediği vakalarda, daha zenginin şeytana tapınmasından şüphelenenler fakirlerdi. Bununla beraber, şeytan ve meta arasındaki çağrışımı bize, cadı avının arka planında, göreneksel hakların ortadan kaldırılmasını ve modern Avrupa'daki ilk enflasyon dalgasını içeren kırsal kapitalizmin gelişmesinin olduğunu da hatırlatır.
 
Bu fenomenler sadece yoksulluğun, açlığın ve toplumsal altüst olmanın büyümesine yol açtı; ayrıca gücü, kapitalist öncesi Avrupa'nın alışıla gelmiş komünal yaşam şekline korku ve tiksinti ile bakan yeni bir "modernleştirici" sınıfın ellerine aktarmıştır. Toplumsal ve ekonomik yeniden yapılanmaya karşı direnişi yenilgiye uğratabilecek bir silah olarak başarılı olan cadı avı bu ilk kapitalist sınıfın bir girişimiydi.
 
Tüm sonuçlarıyla (arazi istimlakı, toplumsal mesafelerin derinleşmesi, kolektif ilişkilerin çöküşü) birlikte cadı avının arka planındaki belirleyici bir faktör olan kırsal kapitalizmin yayılışı, suçlananların çoğunluğu yoksul köylü kadınlarken -rençper, ücretli işçiler-, onları suçlayanlar ise çoğunlukla onların patronları ya da toprak sahipleri, yani, yerel güçlerin bir parçası ve merkezi devletle yakın bağları olan zenginler ve topluluğun prestijli üyeleri idi.
 
İngiltere'de cadılar genelikle sosyal yardıma muhtaç yaşlı kadınlar ya da kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek ya da bir kupa şarap dilenerek hayatta kalmaya çalışan kadınlardı; eğer evliyseler, kocaları gündelik işçilerdi, fakat daha çok dul olanlardı ve yalnız yaşıyorlardı. Yoksullukları itiraflarda göze çarpar. Onları şu andan itibaren "bir şey asla istememeli"ye inandırmak için Şeytan'ın onlara görünmesinin gerektiği zamanlardı; bu gibi durumlarda şeytan onlara para verse de hemen küle dönüşecekti, muhtemelen o zamanda yaygın olan süper enflasyon yaşantısı ile alakalı bir detay.
 
Cadıların şeytani suçlarına gelince, onlar bize köy düzeyinde oynadıkları sınıf mücadelesinden başka bir şey olarak görünmezler: "kem göz," hedefi tuturamayana, kira ödemesini yerine getirmeyene, kamu yardımı talep edene karşı dilencinin laneti.
 
CADI AVI VE SINIF AYAKLANMASI
 
Bu vakalardan da görebileceğimiz gibi, cadı avı, "daha iyi türlerin" bu dönemde sahip oldukları her şeyleri kaybettikleri için uğursuzluk barındırdıkları kesinlikle düşünülen "aşağı sınıfların" sürekli korkusuyla yaşadıkları bir sosyal çevrede büyüdü.
 
Bu korkunun kendini yaygın büyüye yönelik bir saldırı olarak ifade etmesi şaşırtıcı değildir. Büyüye karşı savaş kapitalizmin gelişimine her zaman eşlik etti, bugün bile. Büyü aynı zamanda iş sürecinin akla uygun hale getirilmesi önünde bir engel ve bireysel sorumluluk ilkesinin oluşturulmasına yönelik bir tehditti. Her şeyden önce, büyü, işi reddetmeninin, itaatsizliğin bir şekli ve iktidara karşı halk direnişinin bir aracı olarak görünüyordu. Boyunduruk altına girmek için dünyanın "inancını yitirmiş" olması gerekiyordu. 
 
On altıncı yüzyıla gelindiğinde, büyüye karşı saldırı epey bir seyir halindeydi ve kadınlar en olası hedeflerdi. Hatta onlar uzman büyücüler/sihirbazlar olmadıklarında bile, hasta olduklarında hayvanlara damga vurmak, komşuları iyileştirmek, kayıpları ya da çalınan şeyleri bulmak, onlara tılsım ya da aşk iksiri vermek, geleceklerini tahmin etmek için çağrılanlar idiler. Cadı avı çok çeşitli kadın eylemlerini hedeflese de, kadınların zulüm görmesi -büyücü, sihirbaz, efsun ve kehanet oyuncuları olarak- her şeyden önce bu sıfatlaydı. Büyücü gücünün otoritelerin ve devletin gücünün kuyusunu kazdığı iddialarının, doğal ve sosyal çevreyi manipule etme ve kurulu düzeni muhtemelen bozma becerisinde yoksullara güven vermesi yüzünden.
 
Diğer yandan, kadınların nesiller boyunca uyguladıkları sihirsel sanatların şeytani bir komplo şeklinde büyütüldüğüne hiç şüphe yok; bu sanatlar yoğun bir toplumsal kriz ve mücadelenin arka planı karşılığında gerçekleşmemiş miydi. Bunlar, yaba ve kürekle silahlanmış yüzlerce erkek, kadın ve çocuk, "bundan sonra artık işe ihtiyacımız yok," diye ilan ederek vesika ile dağıtılan yiyecekler etrafına monte edilmiş çitleri kırmaya başladıkları zaman, İngiltere'de (1549, 1607, 1628, 1631'de) "kuşatmalara" karşı ayaklanmaları da dahil olmak üzere, toprak özelleştirmesine karşı yapılan "köylü savaşları" idi. Bu isyanlar sırasında, genellikle eylemi başlatan ve yöneten kadınlardı.
 
Cadılara karşı zulüm bu topraklarda bol oldu. Bu başka yollarla yürütülen sınıf savaşıydı.
 
 
CADI AVLAMA, KADIN AVLAMA VE EMEK BİRİKİMİ
 
Cadı avının, en azından kısmen, doğum kontrolüne suçlu muamelesi yapmak ve kadın vücudunu, döl yatağını, nüfus artışının ve üretimin ve emek gücü birikiminin hizmetine sokmak için bir girişim olduğu akla yatkın görünür. Doğrusu, komşularının, arkadaşlarının ve akrabalarının kazıkta yakılmalarını görmenin kadınlar üzerindeki etkisinin ne olduğunu hayal edebilir ve onların tarafında herhangi bir gebelik önleyici girişimin şeytani bir sapkınlık ürünü olarak yorumlanabileceğini kavrayabilirsiniz. 
 
Bu açıdan bakıldığında, cadı avının, kadınların üremeyi kontrol etmek için kullandıkları yöntemleri şeytani aygıtlar olarak nitelendirerek yok ettiğine ve devletin kadın bedeni üzerindeki kontrolünü, emek gücünün yeniden üretilmesine tabi kılınmasının ön koşulunu kurumsallaştırdığına hiç şüphe yok. Cadı avı, o zaman kadınlara karşı bir savaştı; onları aşağılamak, onları kişiliksizleştirmek ve onların toplumsal gücünü yok etmek için kararlaştırılmış bir girişimdi.
 
Bu görev tamamlandığında - sosyal disiplin yeniden tesis edildiğinde ve egemen sınıf hakimiyetinin sağlamlaştığını gördüğünde- cadı duruşmaları sona erdi. Büyücülük inancı alay konusu bile olabildi, bir batıl inanç olarak yerildi ve bir zaman sonra da hafızalardan silindi. Nasıl ki devlet cadı avını başlattıysa, öylece de tek tek çeşitli hükümetler girişimleri sona erdirdi.
 
Cadılığın yıkıcı potansiyeli yok edildikten sonra, sihir uygulamasının devam etmesine bile izin verilebildi. Cadı avı sona erdikten sonra, birçok kadın fal bakarak, tılsım satarak ve diğer büyü çeşitlerini uygulayarak geçinmeye devam etti. Ancak şimdi yetkililer artık bu uygulamaları kovuşturmakla ilgilenmiyorlardı; bunun yerine, büyücülüğün bir cehalet ya da hayal gücünün bir bozukluğu olarak görülmesi eğilimindeydiler.
 
Yine de cadıların hayaleti egemen sınıfın tasavvurundan çıkmamaya devam etti. 1871'de Paris burjuvazisi, onları Paris'i ateşe vermek istemekle suçlayarak, kadın Komüncüleri şeytanlaştırmak için içgüdüsel olarak ona geri döndüler. Aslında, Paris'i ateşe veren kadınlar efsanesi yaratmak için burjuva basını tarafından kullanılan korkutucu masal ve imge modellerinin cadı avının repertuarından çıkarıldığına hiç şüphe yok.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde