Özgürlük

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN[*]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak.”[1]

 

Onu yitirmemizin ardından, yaşadıklarına ilişkin bir haberde, “Film Senaryosu Gibi Bir Hayat” betimlenmesi dillendirilmişti.

Çukurova’lı devrimcinin yaşadıklarına dair bu saptama bile yetersizdir…

Mahir ve yoldaşları ile eylemlere katılan… 12 Mart Muhtırası sonrası hakkında idam cezası talep edilen, af yasası ile cezası 30 yıla düşürülen… İnfaz hükümleri ile ömrünün 14 yılını zindanlarda geçiren O’ydu…

THKP-C’li Oktay Etiman’dı; cezaevinden çıktığında bir boşluğa çıktığını; ancak kendisini ayakta tutan şeyin devrimci bilinci, duruşu, direnci olduğunun altını çizendi…

Dik duran yaşamı bir direnç abidesiydi; hem de son ana dek!

Çok direndi; hiç hasta olduğunu kabul etmeden Ankara’da her eylemde -başta Nuriye Semih’inkiler olmak üzere!- bulunmaya çalışan koca yürekli devrimciydi.

* * * * *

1947 yılında Adana’da dünyaya gelmişti.

Öğrenci olduğu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ilk yıldan itibaren devrimci mücadele içinde yer aldı; defalarca tutuklandı. THKP-C’liydi.

Selamiçeşme Akbank soygununa katıldığı iddia edilen Oktay Etiman, Mahir Çayan ile birlikte İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp, öldürülmesi eylemini gerçekleştirmekle suçlandı. (Eylemin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek ve tutuklu devrimcilerin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştı…)

12 Mart 1971 darbesinden sonra açılan THKP-C davasından yargılandı ve hakkında idam talep edildi. Ancak 1974 çıkarılan af yasası ile cezası önce müebbet hapise, sonra da 30 yıla düşürüldü. İnfaz hükümleri ile hayatının 14 yılı cezaevinde geçirdi.

Oktay Etiman 68 kuşağından hapse girenler arasında en çok işkence görenlerden biri olarak bilinir. Bir söyleşisinde kendisine yapılan işkenceyi şöyle aktarmıştı:

“Ben üç defa ciddi işkence gördüm. Bir tanesi 12 Mart darbesinden önce Demirel’in başbakanlığı döneminde. O zaman öğrencilere kaba dayağın dışında elektrik filan böyle şeyler yapılmazdı. İlk kez bu 70 yılında yapmaya başladılar. Demirel zamanında bugünkü Konya yolundaki Emniyet’in binasında 8. katta siyasi şubede elektrik de dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek her türlü şekilde işkenceye maruz kaldım.

Darbeden sonra tutukladığımda yine işkenceden geçtim. Cezaevindeki 13. yılımda Malatya Cezaevinde -12 Eylül’den sonra kurulmuştu orası- hapishanedeki tavrımdan dolayı olsa gerek böyle bir denk düşürüp beni koğuştan alıp işkence bölümüne götürdüler. Falaka da dahil olmak üzere sigara söndürmeye kadar böyle bir şey yaptılar. Hoş değil tabii. 38 yaşındasın, cezanı yatıyorsun. Hapishanedesin zaten. Ne yapabilirsin ki? Dışarıya baş kaldırdı, isyan etti, silah çekti derler. Hepsi palavradır. Bu bir hınçtır, kindir, öfkedir. Bu öfke cezaevindeki 13. yılını tamamlamakta olan bir insana karşı bile yönelebilmektedir. Cezaevindeki var oluş tarzım, kurallar karşısındaki tutumum demek ki bir yere yazıldı, yazıldı, birikti ve bir gün denk düşürüp aldılar götürdüler. Geçen yıl ameliyat olduğumda anestezist sordu bu sırtınızdaki izler nedir diye. Söyledim sigarayla yakıldığını. İki tane iz hâlâ duruyor. Bunlar normal. Bir devrimcinin fikirlerinden dünyaya bakışından hapishanede taviz vermediği takdirde uğrayacağı, maruz kalacağı davranışlardır. Bir devrimci olarak ben de yaşadım. Zaten bunları göze alarak devrimci mücadele içinde bulundum. Çok da şaşırtıcı gelmedi bana.”[2]

Kimilerinin “THKP-C kurucularındandı” dediği Oktay Etiman, Mersin’deki ‘Kızıldere ve THKP-Kurucuları Anlatıyor’ başlıklı söyleşisinde, “Ben THKP kurucusu değilim, hapiste idim ve kurulduğunu hapisteyken arkadaşlardan öğrendim. Ama kendimi, bugün de o zaman da THKP’nin militanı olarak görürüm,” demişti.

68 kuşağının devrimcileri zindandan çıktıklarında, hem dünya hem de Türkiye’nin çok değişmiş olduğunu fark ettiler.

14 yıl sonra Oktay Etiman’da hapisten çıktığında, SBF öğrenciliği yarım kalmıştı, bir başına Adana-İskenderun ve en son Ankara’ya gitmek zorunda kaldı.

En güvendiği insanlar başka ikbal kapılarına yönelmiş, Oktay Etiman’dan adeta köşe bucak kaçar olmuşlardı. Geleceğin valisi, üst düzey bürokratı gibi parlak bir geleceği feda edip devrimci mücadeleye (k)atılan ve THKP’nin istisnasız bütün eylemlerinde yer alan Oktay Etiman Ankara’ ya geldiğinde kalacak yer bulamaz ve çok ciddi maddi sıkıntı içerisindedir ve aylarca parkta, bankların üzerinde yatar.

“Oktay Etiman; “68’in efsane ismi”, Ankara’ya 14 yıl hapisten sonra döndüğünde kalacak yeri olmadığı için Kurtuluş Parkı’nda, bankların üstünde aylarca yatmış. Bilim ve Sanat dergisinin bir biçimde haberdar olmasıyla dergi bürosunda akşamları kalabileceği söylenmiş kendisine. Kış geldiği için Oktay derginin bürosunda akşamları herkes gittikten sonra yan yana dizdiği iskemlelerin üzerinde uyumaya çalışmış kış boyu. Sonra Ana Britannica ansiklopedisine çeviriler yapmış, haftada 35 lira ücretle. İşte bu ücretle simit, çorba gibi son derece sağlıklı ve zengin mönüyle beslenmiş…”[3]

2012’de verdiği söyleşide “Şu anda ne ile geçiniyorsunuz” sorusuna şöyle yanıt vermişti:

“Şu anda çeviri yaparak geçiniyorum. 95-99 yıllarında Özgür Gündem gazetesinde yazılar yazmıştım. Hakkında davalar açılıyor işte başka bir isimle yayın hayatına devam ediyordu. O zamanlar işte dayanışma amaçlı orada yazılar yazmıştım. Aynı zamanda çevirinin yanı sıra bant deşifrasyonu denilen bir iş var onu da yapıyorum. On parmak yazmayı öğrenmişim bir zamanlar. İki saatlik üç saatlik bir konferansı icabında gözüm kapalı yazabiliyorum. İngilizce konferansları deşifre ettirdiler bana en başta. Sonra da Türkçe de yapar mısın dediler, olur dedim. Evimin balkonunda otururken gökyüzünü seyrederken de yazabiliyorum. Ama asıl çeviriden, yani hapishaneden çıktıktan sonra asıl ondan para kazanmaya başladım. İngilizceyi maarif vekaletinin lisesinde okudum, orada okutulan İngilizce çok sınırlıdır. Hapishanede iken o dört duvar arasında dış dünyaya bir pencere daha açabilir miyim, başka kaynakları da okuyabilir miyim diye düşündüm. Türkçeye çevrilmeyen metinleri ya da kitapları da okumak istedim. Önce gramer çalıştım. Sonra önüme bir kitap koydum, hiç unutmam Puşkin’in Yüzbaşının Kızı diye bir kitabıydı. Pugaçov ayaklanmasını anlatır. Çok hoş bir öyküydü. Puşkin bir de çok sade yazan, modern Rus dilinin de kurucularından biridir. Çok hoştu, onunla ben başladım. Yani hapishanede ne kadar geliştiyse öyle gelişti. Sonra hapishaneden çıkınca Britannica’nın çevrisinde çalışır mısın dediler. Birkaç madde çevirdim. İyi olduğunu söylediler, devam et dediler, devam ettim...”[4]

Boyacılıktan çevirmenliğe hayatını kazanma serüveninde 23 Eylül 2017 gününü Hacettepe Hastanesi’nde karşıladı…

* * * * *

“Benim hocam Karl Marx’tır. Dünyayı nasıl algılamam gerektiğini ben Marx’tan öğrendim öğrenebildiğim kadarıyla. Bu mücadele bilincini bugüne taşımalıyız,” vurgusuyla şunları diyendi Oktay Etiman:

“Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir. Bundan dolayı devrimcilerin bir efsane gibi değil, kendileri hayatta iken de hayattan ayrıldıktan sonra da hakikât içinde, hakikâtlerin arasında yaşamış insanlar olarak algılanmalarını doğru bulurum. Ama elbette ki insanlar devrim mücadelesine en çok emek vermiş insanları bir şekilde tanımlarlar. Hatta onlardan biri de ‘efsane’ olmaktır ama tabii bunu bir sevgi saygı ifadesi olarak alırım ben. Bir devrimci her zaman kendisinin hayatla hesaplaşması, nasıl yaptığının bilinmesi ve buna değer verilmesi bakımından hayatının anlamlandırılmasını düşünür…

Şimdi tabii, 68’in kendisi de insanlık tarihi ve macerasındaki anlardan biridir. 68’i bir an olarak almak doğru değildir. 68 Spartaküs hareketinin bir devamıdır, önceki isyancıların 68 yılında ulaşmış olduğu takipçiler hareketidir. Bu yüzden bir bakıma Spartaküs’üz, bir bakıma Ege’de, Doğu’da mücadele eden hareketlerin bir devamcısı olduğumuz kanaatindeyiz. Tek başına 68 diye ortaya çıkmış bir şey değildir, bir devam hareketidir…

Batıdaki bazı örgütlerin Kürt sorunu konusunda yeterince duyarlı olmamaları, hatta karşıt olmaları söz konusu. Sosyalizm pozisyonundan çıkarak, ırkçılık değilmiş gibi yapıp ırkçılık yapmalarının arkasında Kemalist ideolojisinin sosyalist örgütlere sızmış olması vardır. Aslında Kemalist ideoloji de her zaman her şeyi ifade etmiyor. ‘Devletin kuruluş ideolojisi’ diyelim. Yani Türkçülük, milliyetçilik… Bunun değişik varyasyonlarla, nüanslarla sızmış olması… Tıpkı itirazcılık bir sınırın ötesine nasıl geçmeyi gerektiriyorsa, ideolojik olarak da enternasyonalizmin prensiplerinin hayata geçmiş olması bunu gerektiriyor…

‘İşçilerin vatanı yoktur’u nasıl diyebiliyorsak, halkların eşitliği, kardeşliği konusunu da elbette bizim savunmamız gerekiyor. Teorik olarak bunu savunmak yetmez. Önemli olan, halkların hakikâten kardeş gibi yaşayabildiği bir toplumsal yapının kurulması için çaba harcamaktır. Yoksa bir devlet bir halkı ezerken ‘Halklar kardeştir!’ demek de, bu baskıyı gizlemenin bir vasıtası olabilir. Hakikâten halkların haklarıyla eşit olduğu bir toplumu yaratmak için mücadele etmek icap ediyor…”[5]

* * * * *

Muarızlarının bile saygı duymak zorunda kaldığı O;[6] Ertuğrul Kürkçü’nün, “Doğruluk ve cesaret timsali, 68’lilerin yüz akı”; Alper Taş’ın, “Yumruğunu hiç indirmeyen”; Ahmet Say’ın, “Birinci sınıf bir insandı,”[7] diye betimlediğiydi…

“Kendisinden övgü ile yüzüne karşı bahsedilmesinden hiç hoşlanmazdı. İçinde bulunduğu sıkıntısını anlatmayı sevmez ama karşısındakinin içinde bulunduğu ruh durumunu kavrar ve dolayısıyla rahatlatmaya çalışırdı. Tüm inceliğini, kalın bir kabuk içinde saklamayı yeğlerdi. Belki de o yüzden asık yüzlü durmayı tercih ederdi…”[8]

“Ciddi duruşunun ardında yaşamla ve kendisiyle dalga geçebilen, ironi dolu, zeki, hiç gülümsemeden ve en umulmadık hâllerde şaka yapabilen, doya doya gülmesini bilen, sorumlu ve görev adamı olgunluğunu her hâlinde yakalayabildiğiniz gerçek bir devrimci”ydi.[9]

Ve nihayet 12 Mart günlerinde Yılmaz Güney’le birlikte evlerinde sakladıkları Oktay Etiman için Fatoş Güney, “Benim için gerçekten çok özel bir yeri vardı. 14 yıldır hapishanede kalmış olmasının etkileri ve acılarını içinde taşırken dışında süzülen hüzünlü buğularını hissetmemek mümkün değildi. Sert kabuğunun içinde inci yapan bir istiridyeydi” diyordu.[10]

* * * * *

Sözünü ettiklerimiz ve edemediklerimizle O; Geçmiş güzel zamanları anmak için “Eu in Arcadia ego/ Ve ben de Arkadia’da yaşadım!” deyişindeki ölümsüzlerdendi…

Kim ne derse desin; O; ölümün kesinliğini insani edimleriyle aşan, yenen bir yaşanmışlıktı…

Evet, “Ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur,” deyişindeki üzere Joel Kovel’in…

Nihayetinde Lukretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum, o hâlde korkacak ne var?”; Epikuros’un, “Var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur; ölüm geldiği anda da biz artık yokuz,” saptamalarındaki üzere ölüm Onun için biçim; asıl olansa ölümsüzlük; toplumsal başkaldırılarla yeniden doğuştu…

Çünkü Ruhi Su’nun, “ellerinde pankartlar/ gidiyor bu çocuklar/ kalkın ayağa, kalkın/ gidiyor bu çocuklar”; Attila İlhan’ın, “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı” dizelerindeki O; Adnan Yücel’in, “bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” diye betimlediği isyana, yani başkaldıranlara aitti…

 

18 Ekim 2017 14:17:30, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:196, Kasım 2017…

[1] Edip Cansever, Umutsuzlar Parkı, Yeditepe Yay., 1958.

[2] Oktay Etiman’ın 30 Mart 2016’da Mersin’de gerçekleştirilen “68’liler Paneli”ndeki konuşmasından.

[3] “Bütün THKP’liler gibi ‘68’in efsane ismi’ gibi nitelemelerden de hiç hoşlanmazdı ve kendisin bu şekilde anılmasına prim vermezdi.” (Murat Bjeduğ, “Siyasal’lı, DEV-GENÇ’li, THKP’li, 68’li Oktay Etiman’a Veda Ederken…”, 10 Ekim 2017… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-bjedug/siyasalli-dev-gencli-thkpli-68li-oktay-etimana-veda-ederken,18264)

[4] Etiman Noah Gordon’un Hekim (Yurt Yayınları, 2001), Michael Curtis Ford’un On Binler (Yurt Yayınları, 2002), Wolfgang Sacsh’ın (der.), Kalkınma Sözlüğü (Özgür Üniversite Yayınları, 2007), Bartoloméo de las Casas’ın Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi (İmge Kitabevi Yayınları, 2009, 2011) gibi eserlerini Türkçeye kazandırmıştı.

[5] “Oktay Etiman: Devrimciler Gerçek Hayatta Yaşayan Eylemcilerdir”, 5 Ekim 2017… http://gazetehayir.com/oktay-etiman-demokrasi-uzlasma-imkânini-saglayan-bir-rejimdir/

[6] “Oktay ağbiyi Mülkiye ve Konur Sokak’ta tanımayan yoktur, yalanı dolanı bozukluğu samimiyetsizliği içten pazarlığı hiç olmadı, öyle bir yoksulluk ki insanın eli varıp yazamıyor… Çok uzun süren siyasi kavgalarımız derin uzlaşması imkânsız fikri aykırılıklarımız oldu, küsüp selamı sabahı kestiğimiz çok oldu. Ama öyle sert ve yalın ve harbi bir hayatı oldu ki, bizlere sadece “saygı” duymak düşer. 68’de kaldırdığı sol yumruğunu yetmiş yaşına kadar tek bir an hiçbir siyaset ve hiçbir ilişki, hiçbir taktik ve strateji adına, bir an olsun, hiç indirmedi. Sol yumruğu havada ve sıkılı öldü.” (Nihat Genç, “Sol Yumruğu Havada Öldü”… http://www.forumgercek.com/905481-post16.html)

[7] Ahmet Say, “Oktay Etiman”, Evrensel, 10 Ekim 2017… https://www.evrensel.net/yazi/80036/oktay-etiman

[8] Muazzez Uslu Avcı, “Bir Devrimci, Bir İnsan Oktay Etiman”, 5 Ekim 2017… http://www.realitehaber.com/2017/10/05/bir-devrimci-bir-insan-oktay-etiman/=

[9] Kemal Berişler, Cumhuriyet, 7 Ekim 2017… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/840132/Oktay_Etiman_ugurlandi..._Arkadaslari_Etiman_i_anlatti.html

[10] “6 aylık hamileyim. Tabutluk hücrede sadece çömelebiliyorum. Sonra beni sorgu odasına aldılar. Oradaki bütün polisler sorgu odasına gelmişti. Çünkü, Yılmaz Güney’in karısını merak ediyorlardı. Özellikle de ne diyeceğimi… Sorguda malum sakladığımız arkadaşları sordular, onların bizde kaldıklarını söylemedim. Oradaki polisler benimle nazik konuşmaya çalışıyorlardı ama tehditkâr sözler de söylemeden etmediler.

Beni tekrar sorguya aldılar. O sırada Oktay’ı getirdiler. ‘Bu adam mıydı o gece sakladınız?’ dediler, ‘Hayır, onu tanımıyorum’ dedim. Oktay’a ‘Bu kadın mıydı o gece saklandığınız evdeki?’ Oktay bana şöyle bir baktı ‘Hayır, bu hanımfendiyi

tanımıyorum’ dedi. Hâlbuki çok iyi tanımıştı. Oktay’ın hâli perişandı. Her hâlinden çok fazla işkence yapılmış olduğunu anlamıştım.” (Muazzez Uslu Avcı, “Fatoş Güney: Oktay Etiman’ı Yılmaz Güney Saklamıştı”, Gazete Duvar, 7 Ekim 2017… http://t24.com.tr/haber/oktay-etimani-yilmaz-guney-saklamisti,458997)

 (ÖZGÜRLÜK)

BEDEL...

Aşağıda ABD Dışişleri Bakanı'nın IKBY Başkanı Barzani'ye mektubunu neden reddedildiğini sorgularken, "Böyle bir mektup gitmediği" ile ilgili itirazlar olduğu görülüyor. Diyelim ki öyle olsun ve ABD böyle bir mektup göndermemiş olsun.

Değişen nedir? Bu bize neyi anlatır, esas olarak hiç bir şey.

Her siyasal yapının üzerine oturduğu bir "reel politik" vardır. Güney Kürdistan'daki reel politik Saddam'ın Enfal saldırıları sonrası BM'nin de onayı ile 1991 yılından 2003'e kadar ABD'nin fiilen uyguladığı "36. PARALELE UÇUŞ YASAĞI"dır. Bununla da yetinmemiş, bu yasağın kontrolü için Türkiye'de "ÇEKİÇ GÜÇ" konuşlandırmıştır.

Güney'in kendine gelmesi 30 yıl boyunca Irak, İran ve TC'nin askeri tehdidinin dışında kalması bu sayede mümkün olmuştur.

Keza 1996'da KDP ile YNK arasındaki çatışmalı anlaşmazlıkların çözümünden, 2005 Irak Anayasa'sının oluşturulmasına kadar Kürdistan'ın hem Irak'ta hem BM düzeyinde Federe Devlet statüsü kazanması da bu ittifakın sonucudur.

2014 yılında da IŞID kimsenin beklemediği bir atakla Irak'ta birçok bölgeyi bir anda ele geçirdiği gibi, Kürdistan bölgesine yönelip neredeyse Erbil'in düşme tehlikesi ABD-Koalisyon uçaklarının müdahalesi ile durdurulabilmişti.

Dolayısıyla benim temelde sorguladığım IKBY'nin bu ittifakı ve koruyucu şemsiyeyi neden DIŞLADIĞIDIR... ABD, söz konusu türde bir mektup yazmamış olsa bile, kendileriyle bağımsızlık gibi önemli bir adım atılırken hiç konuşulmamış mıdır? Hiç eğilim alınmamış mıdır?

Mektubu duymasak, görmesek bile ABD, "referandumu doğru görmediğini ve sonuçlarını tanımayacağını açıkça" herkese söylemedi mi? Şimdi eğer bir önderlik koruyucu kalkanı kalkarsa, alesta bekleyen sömürgeci bölge devletlerinin üzerine çökeceğini ÖNGÖREMEZ Mİ, HESAPLAYAMAZ MI?

30 yıldır her krizde arkanızda olmuş bir müttefiğin açıktan ifade ettiği tüm önerilerini bile reddettiğinizde, onun da "o zaman ne haliniz varsa görün" demeyeceğinin ne garantisi var? Belli ki Saddam yönetimi ve IŞID'la savaşım sırasında ilerleyen işbirliği Kürt siyasi önderliklerinde "ABD bize muhtaçtır, her halükarda bizi korur" özgüveni yaratmış olmalı.

Liderlik doğru hesap yapmayı, öngörülü olmayı gerektirir.

Sonuçta bana göre Irak'ı, İran'ı, TC'yi IKBY üzerine yönelmeye CESARETLENDİREN şey ABD'nin koruyucu şemsiyesini kaldırmış olmasıdır. Bozulan bu iki denge, içerdeki çelişmeyi de TETİKLEMİŞ oldu.

         

Recep Maraşlı

          

EKONOMİK YOK OLUŞ

"Reel sosyalizm"in "başarısızlığı" sonrasında Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte kalınan enkazın altında yaşanan bireysel bunalım ve buhranlar, bir çıkış noktası olarak, yenilgiyi kabul eden sosyalistlerin bazılarını yenilginin nedeni olarak gördükleri insan doğasını sorgulamaya itti. Bu felsefi görüşe göre ortaya konulan sav insanın bencil olmasıydı. Çünkü "kapitalizm paylaşım ekonomisinin kalbine" sahiptir. Ve paylaşmak her ne kadar en güzel şey olsa da kimse kimseyle bedavaya bir şeyi paylaşmaz. Yani insan bencildir ve işbirlikçi değildir. Görünüşte bu savın haklılık payı elbette vardır. Ancak insan doğuştan bencil ya da paylaşım karşıtı değildir. Aksi olsaydı bugün insan toplumu diye bir şey olmazdı. Kıskançlık ve bencillik en başında insanları birbirine düşürüp yok ederdi. Bu yüzden daha doğru bir görüş, insanların bencil ve kolektif olamamalarının belli şartlara ve durumlara göre değiştiğidir. Burada da en büyük etken insanların çıkarlarıdır ve ekonomik durumlarıdır. Herkes her şeye sahip değildir. Ve eğer bir toplumda birileri zengin oluyorsa, bu, birileri de fakir oluyor demektir. Bir taraf varsıllaşırken diğer taraf yoksullaşmaktadır. Ve bu uçurum açıldığı oranda da toplumda bozulma derinleşmektedir. Ve "içten içe çürüme" meydana gelmektedir.
 
Roma İmparatorluğu'ndan bu yana toplumsal çürümenin en önemli etkenlerinden biri hiç kuşkusuz ki ekonomidir. Ekonomik parametreler bir bireyin de, bir şirketin de veyahut bir ülkenin de konumunun ve durumunun ne olduğunun en güzel göstergeleridir. Çünkü gidişatı gösterirler. Ve bu gidişat demokrasi ve özgürlüklerle de yakından ilgilidir. Toplumdaki insanların, diğer bir deyişle alt sınıfların ne kadar çok refahı artarsa, ne kadar çok kazançları artarsa, toplumda yaşanabilirlik oranı da o kadar çok artar. Belki sömürü tamamen ortadan kalkmaz ama en azından ezilen insanların rahat nefes alabilecekleri ve daha öz güvenli mücadele edebilecekleri bir ortam hasıl olur. Sonuçta demokrasi ve özgürlük olmadan ekonomik eşitlik olmaz. Ekonomik eşitlik olmadan da demokrasi ve özgürlük yaşanmaz. Bu saç ayağının biri olmadan diğeri ayakta kalamaz.
 
Hem demokrasi ve özgürlüklerin törpülendiği hem de ekonomik bozulmanın yok oluşa doğru sürüklediği toplumlarda ise çürümenin ne kadar içerilere doğru sirayet ettiği ekonomik parametrelerde kendini gösterir. Ve sömürü ve yağmalamanın ulaştığı boyutlar sonrası zenginiyle fakiriyle, Türkü Kürdüyle, Müslümanı Alevisiyle hepsini içine çekecek olan toplumsal yıkım ve felaketin getireceği yok oluş kaçınılmazdır. Bu bağlamda da Türkiye ekonomisi toplumsal kriz çanlarını çalmaya başlamıştır.
 
2017 TÜRKİYE EKONOMİSİ EKONOMİK GÖSTERGELERİ(Temmuz 2017 İtibariyle)*
 
Toplam İhracat: 77 milyar $
Toplam İthalat : 108 milyar $
Cari Açık         : -31 milyar $
 
İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranı: %78,7
 
Kısa Vadeli Toplam Dış Borç: 102 milyar $
Orta Vadeli Toplam Dış Borç: 310 milyar $
Toplam Dış Borçlar: 412 milyar $ (2017'nin İlk Çeyreği) (Kamu+Özel)
 
Dolar Kuru (TL/$): 1.93 (Temmuz 2013); 3.83(26 Ekim 2017)
Euro Kuru (TL/EUR): 2.52(Temmuz 2013); 4.48(26 Ekim 2017)
 
Toplam Kamu İç Borcu: 495 milyar TL (2017'nin İkinci Çeyreği)
 
Toplam Kamu Bütçesi Gelirleri: 598 milyar TL
Toplam Kamu Bütçesi Harcamaları: 645 milyar TL
Kamu Bütçesi Açığı: -47 milyar TL ["İtibardan tasarruf olmaz" açığı]
 
Toplam Yurt İçi Mevduat: 1 trilyon 428 milyar TL 
Toplam Yurt İçi Krediler: 1 trilyon 810 milyar TL
Fark: -382 milyar TL [Bankalar topladıkları mevduattan çok daha fazla miktarda kredi dağıtmışlar. Değirmenin suyu nereden geliyor?Tabii ki, borç, borç, yine borç] 
 
Enflasyon Oranı: %6,05 (Ocak-Temmuz)
Yıllık Enflasyon Oranı: %9,79 (Bir önceki yılın aynı ayına göre) [Pazarda tezgahlardaki enflasyon oranı ise keyfi; hangi sebze ve meyvede ne kadar artacağına o gün karar veriliyor, insafa kalmış artık]
 
Merkez Bankası Borç Verme Faiz Oranı: %12,25 (2017 İlk Altı Ay) [Geç likidite adıyla uydurulan bir tür kılıf]
Banka Kaynaklı(T.C. Kalkınma Bankası) Orta Vadeli Kredi Faiz Oranı: %12,8(Haziran Ayı - Yatırım)
Banka Kaynaklı(T.C. Kalkınma Bankası) Orta Vadeli Kredi Faiz Oranı: %12,3(Haziran Ayı - İşletme)
Mevduat Faiz Oranı-TL: %14.5(Haziran Ayı İtibariyle Yıllık)
 
Kayıtlı Toplam İşsiz Sayısı: 2.491.000 (Ocak-Haziran 2017-TUİK Verilerine Göre)[Siz bu resmi rakamı ikiyle çarpın]
 
 
"Karanlık bir tünele" girmiş bulunuyoruz ve Türkiye'de kandırılan çoğunluğun "umut diye sarıldığı şey sadece bir tren farı." 
 
Öyle ya da böyle kararı ezilen halk verecek. Ya bir devrim yapacak ya da yok olup gidecek.
 
 
 
*Türkiye Kalkınma Bankası verileri.
 Özgür Devrim

KIZIL VE KARA

 
 
SETH ACKERMAN
 
(Ç.N.: Günümüzde dünyadaki ve Türkiye'deki Sosyalist Sol'un en önemli yanlışlarından birisi de gelecekle ilgilenmesi gereken yerde geçmişle cebelleşmesi. Kültür, gelenekler, yenilgiler ve koşullar ve de benzeri bir çok neden bu soruna yol açan olabilir. Geçmişin, dolayısıyla geçmişin hatalarının ve kişilerinin hemen hemen her tartışmada gözler önüne serilmesi ve bu tartışmaların bölünme ve kavgalara dönüşmesi beraberinde toplumsal değişimin en büyük tetikleyicisi olan toplumsal coşku ve heyecanın yaratılmasına ön ayak olma önünde bir engel teşkil ederek ezilen halk kitlelerinin sosyalist Sol'dan gittikçe uzaklaşmasına ve onu dışlamasına yol açıyor[Her ulusal seçimde ancak binde bir oy alabiliyor]. Belki de, ezilen halkların başkaldırı ve isyanlarını çok fazla teorik zemine dayandırıp yenilgi ya da başarısızlıkları açıklamak yerine, tarihte vuku bulan her halk hareketinin kaynağında heyecan ve coşkunun rolünü görmek daha önemlidir. Çünkü heyecan ve coşku bittiğinde halk hareketi de bitiyor. Buna onlarca örnek verilebilir. Mesela 1968 Fransa Genel Grevi. Mesela Gezi Parkı. Mesela Adalet Yürüyüşü. Heyecanı ve coşkuyu yaratıp ezilen kitlelere ilham verecek olan ise Sosyalist Partiler ve liderler olmalı. Heyecanı ve coşkuyu baltalayanlar olmamalı. Bunun yolu da geçmişten değil gelecekten geçiyor. Tek yapmamız gereken ise, "Bütün ölmüş kuşakların geleneğinin bir karabasan gibi yaşayanların beynine çökmesini" engellemek...)
 
(Ç.N2.: Türkiye'de sosyalist sol olarak ekonomi bilimiyle pek ilgilenmeyiz. En önce bilinmesi gereken ekonomiyi bilmeyiz de. Hatta David Ricardo ve Adam Smith gibi ekonomistlerin teoremlerini geliştiren ve altüst eden Karl Marx'ı bir ekonomist olarak görmeyiz ve aldırış bile etmeyiz. Bizim için varsa yoksa siyasettir olan biten. Ya da devrim hayalleri...Hatta eğer satın alma paritesi, marjinal fayda, toplam verimlilik gibi kavramları kullanmaya kalkarsak kapitalist kavramlarla konuşmakla bile suçlanabiliriz. Oysaki işçi sınıfını böldüğü düşünülen beyaz yakalıların dahi gidişatın tam tersi istikametinde cereyan ederek ekonomik olarak mavi yakalılar seviyesine gün geçtikçe düştüğü ve düşürüldüğü günümüzde gelinen noktada her şey ekonomiye dayalı ve dayandırılmış vaziyette. Her bir birey aynı zamanda bir homo-economicus ve istesek de istemesek de belirleyici olan ekonomi. Bireyin ilişkilerini de, toplumsal ilişkileri de maalesef yönlendiren ve belirleyen tamamen olmasa da büyük oranda o. Mesela bir işçinin kendisini tüm toplumsal sorunlardan dışsal etkilerin yönlendirmesiyle de birlikte soyutlayarak sadece bireysel sorun olarak toplum içinde lükse ve paraya erişimi hedefe koyarak sınıf atlamaya her şeyi bu amaç uğruna mubah hale getirerek yönelmesi, pratikte ekonominin insan bilincinde ne denli etkili olduğunu gösteren örneklerden biridir. İşte bu yüzden, kısacası, yeni ekonomi modelleri bulmak zorundayız. Üretenlerin denetlediği ve eşitçe paylaşımın olduğu bir ekonomik model...Aşağıdaki yazı bunun üzerinedir. Geçmişte uygulanan modellerin analiziyle birlikte bir gelecek model arayışı çabası. Ağır bir yazı olduğundan bazı yerlerde, amatör olmamız dolayısıyla, bazı çeviri hataları olabilir. Şimdiden affınıza sığınırız. Saygılarımızla.)
 
 
Kar, kapitalizmin itici gücüdür. Sosyalizm yönetiminde ne olacak?
 
 

 
Radikallerin şartlı konuşma alışkanlıkları vardır. Dünyada görmeyi arzuladıkları değişiklikler hakkındaki tüm konuşmalarının altında yatan, toplumsal sistemimizin, şu anda ne kadar değişikliğin hayata geçirilebileceği üzerine kesin sınırlar koyduğu rahatsız edici kanaatidir. "Devrimden sonra . . ." Sol'da çok fazla severek dile getirilmiş özlem dolu, ironik önsözdür.
 
Öyleyse, neden radikaller farklı bir sistemin neye benzeyebileceği hakkında konuşmakta bu kadar tereddüt ediyorlar? Bu tür konuşmalara karşı en eski ve en etkili itirazlardan biri, onun "geleceğin aş evleri" için ütopik "yemek tarifleri"ne yönelik en sık alıntılanan hor görmesi ile Marx'tan gelir. Alıntıdan alınacak ders, tahminen, bir gelecek toplumunun bazı yazar bozuntularının soyutlanmış düşlemelerinden değil tarihin kendiliğinden oluşan dinamiklerinden ortaya çıkacağıdır. Biraz ironi olmadan olmaz, çünkü iki yıl sonra yazar bozuntusu Marx, işçi bonoları(labor tokens)[ kapitalizm altındaki paranın aksine, bazı sosyalizm modellerinde mal talebini yönetmek için önerilen bir araçtır], emtia depolarını ve işçilerin ne kadar ücret alacağını belirleyen muhasebe sistemini içeren Gotha Programı'nın Eleştirisi'nde kendi aş evi yemek tariflerini yazdı.
 
Aslında Marx'ın yorumu, suçladığı sosyal sisteme karşı somut bir alternatif önermediği için Marx'ı eleştiren filozof Auguste Comte'nin hayranları tarafından işletilen bir Paris gazetesinde aldığı negatif bir yoruma karşı sert bir yanıttı.(İşte bu yüzden orijinal vecizede, eğer yorumcular "Comteci" birilerinin yaptığı gibi yemek tariflerini görmeyi umdularsa diye alaycı bir şekilde sorar.) Genel durumu kavramak için, dönemin diğer pek çok ütopyacı yazarında olduğu gibi, Comte'nin, pratik olarak günlük hayatın hemen hemen her yönüyle ilgili kesin ve fantastik yönlendirmeler içeren neredeyse meczup bir muazzamlık tarafından işaretlenen geleceğin toplumu senaryolarını teklif ettiğini anlamalısınız. Marx'ın gerçekten de hedef aldığı saplantı haline gelmiş bu tür bir gelecek resmiydi. 
 
Suskunluk ile ilgili bir sebep de, devinim halindeki insanların ütopik şevkini bastıran bir tür teknokratik seçkincilik anlamına gelen gelecekteki toplumsal kurumlar adına fikirleri heceleme duygusudur. Coşkunluğun kahramanca eylemlerinden ilham alan halk yığınları olmaksızın büyük toplumsal değişimler asla gerçekleşmez ve toplum işleyişinin maddi sorunlarıyla gerçekçi bir şekilde boğuşan sabırlı girişimler nadiren böyle ilham verici olur. Bu katiyen ıvır zıvır bir itiraz değildir; Sol'daki en eski yanlış düşüncelerden biri, birisinin dört dörtlük muhteşem bir planla çıkıp geldiğinde ve dehasıyla herkesi ikna etmeyi başardığında değişimin gerçekleşeceği yanılgısıdır. 
 
Yine de, başarılı radikal bir proje her duygusal izlenime hitap etmek zorundadır: sadece tarihin kapılarının açıldığı ve her şeyin mümkün göründüğü o kendinden geçirici anlarda değil, aynı zamanda iradenin yerleşik iyimserlerinin bile kuşku duyduğu ve derin düşünceye daldığı endişeli ve kritik ruh hallerinde de. Bir mücadele, Elie Halevy'nin[Fransız filozof ve tarihçi] de hatırladığı gibi, o dönemlerde "devrimci sosyalizmin en çarpıcı ütopyalarından biri görünen" günde sekiz saat hareketi kadar destansı ve coşkulu olsa bile, bürokratik bir tedbir noktasında, yasal yönergeler ve hükumet denetçileri tarafından zorlanmıştır.   
 
Sol'un böyle öngörülere şüpheyle bakmasının en temel nedeni belki de, bu öngörülerin tarihsel bitiş noktaları gibi sunulmalarıdır - ve bitiş noktaları daima hayal kırıklığı yaratacaktır. Tarihin, toplumsal çatışmanın ortadan kalkacağı ve siyasetin sona ereceği yerde aşağı yukarı son hedefe ulaşacağı fikri, doğuşundan bu yana Sol'da yanlış yönlendirilmiş bir fantezidir. Gelecek senaryoları, son ya da tersine çevrilemez olarak asla düşünülmemelidir; onları bazı gelecek hedefi şablonu olarak saymaktan ziyade, onları basitçe labirentin olası çıkış noktalarını çizen haritalar olarak görmek daha iyi olacaktır. Bir kez labirentten bir çıkalım, ne yapacağımıza karar vermek bizim elimizde. 
 
Bu makalede, kapitalizmin başlıca bozukluklarının özel kar peşinde olma ve insan ihtiyaçlarının karşılanması arasındaki çatışmadan doğduğu ortak sosyalist varsayımından yola çıkıyorum. Ardından, bu bozukluklara çare bulmak amacıyla hesaba katılacak bazı düşünceleri kabataslak çiziyorum.
 
Burada alakadar olmadığım şey, her birinin çıkarları ile herkesin çıkarları arasında ya da çatışma veya benlikçilik insanlığının temizlenmesi ile bazı nihai ve tam uyum elde eder. Şu anda sahip olduğumuz toplumdan en üretken mülkiyetin ortak sahip olunduğu topluma mümkün olan en kısa yürüyüşü arıyorum - daha radikal değişimi hariç tutmak için değil, aksine tam da bu değişimin geçerli olması için.
 
Sahip olabildiğimiz toplum türü üzerinde bu gibi sınırlayıcı limitler koyan toplumsal kurumlardan nasıl kurtulabileceğimiz hakkında somut ve pratik olarak düşünmekte bir sakınca yok. Bir şeyden dolayı emin olabiliriz: mevcut sistem ya değiştirilecek ya da sonsuza kadar devam edecektir.
 
 
Radikaller, "fiilen varolan sosyalizmin" son bulmasına çoğunluk itibariyle iki şekilde tepki gösterdi. Çoğu, ılımlı kademeli reform ya da yerelcilik ya da kişisel gelişim politikalarına geri çekilerek, kapitalizm sonrası dünya hakkında en küçük şekilde konuşmayı dahi bıraktı. 
 
Diğer tepki ise tam tersiydi - toplumsal yeniden yapılandırmanın en saf ve en uzlaşmaz vizyonlarına doğru bir kaçış. Belirli radikal çevrelerde bu dürtü, devletlerin veya piyasaların ve böylece para, ücretler ya da fiyatların olmadığı bir dünyaya doğru atılımın cazibesini son zamanlarda arttırdı: metaların özgürce üretileceği ve serbestçe alınacağı, ekonominin "herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre," ilkesi tarafından tamamen yönetileceği bir sistem. 
 
Bu tür düşünceler ne zaman dikkate alınsa, tartışmalar insan doğası hakkında büyük felsefi sorular üzerine odaklanmış gözükür. İyimserler, insanların doğal olarak işbirliği yapan türler olduğunu savunur. Savın her iki tarafı için de kanıt ileri sürülür. Ancak bu tartışmayı bir kenara bırakmak en iyisidir. İnsanın, koşullara göre değişen oranlarda işbirliği ve bencillik karışımını sergilediğini varsaymak daha güvenlidir. 
 
Piyasasız, devletsiz bir dünyanın ulvi öngörüsü, ahlaki değil ama teknik engellerle karşı karşıyadır ve bunların tam olarak ne olduklarını kavramak önemlidir.
 
Gelecekte ekonomik kalkınmanın biraz daha düşük bir aşamasına gerilemek istemeyeceğimizi varsaymak zorundayız; en azından kapitalizm altında sahip olduğumuz aynı maddi konforları yaşamak isteriz. Elbette, niteliksel düzeyde her türlü şey değişmeli ki böylece üretim gerçek insan ihtiyaçlarını ve ekolojik gereksinimleri daha iyi yerine getirebilsin. Ancak üretim gücümüzde genel bir düşüş görmek istemeyiz.
 
Ancak şu anda yapabildiğimiz üretim çeşidi emeğin muazzam ve karmaşık iş bölüşümünü gerektirir. Bu, alengirli bir sorunu da ortaya koyar. Bunun ne ifade ettiğiyle ilgili somut bir anlam çıkarmak için, sıradan vatandaşın küçük, göreceli olarak izole edilmiş aile çiftliğinde çalıştığı zamanlarda, Amerikan Devrimi döneminde Amerikalıların yaşam tarzını düşünün. Bu aileler tükettikleri şeyleri büyük oranda ürettiler ve ürettikleri şeyleri de tükettiler. Mütevazi bir artık çiftlik ürünü ellerine geçtiğindeyse, bunu yakınlardaki diğerlerine satabilir ve kazandıkları parayla bir kaç lüks mal alabilirlerdi. Ekseriya, yine de, yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyleri kendilerine sağlayan diğer insanlara bel bağlamadılar.
 
Bu durumu kendimizle karşılaştıralım. Ürünlerimiz için başkalarına sadece bel bağlamakla kalmıyoruz aynı zamanda bel bağladığımız insan sayısının çokluğu da şaşırtıcı oranlara ulaştı.
 
Oturduğunuz odada etrafa bir bakın ve sahip olduklarınızı düşünün. Şimdi de onların üretilmesinde kaç insanın doğrudan yer aldığını düşünmeye çalışın. Örneğin yazı yazdığım laptop; monitörü, bir kasası, bir DVD oynatıcısı ve bir mikroişlemcisi var. Her biri muhtemelen yüzlerce veya binlerce işçi çalıştıran çeşitli şirketler tarafından, muhtemelen farklı ülkelerde ayrı bir fabrikada üretildi. Daha sonra, bu tamamlayıcı parçalara harcanan ham plastik, metal ve lastiği bir düşünün ve bunların üretiminde yer alan tüm insanları. Fabrikaları ateşleyen yakıt üreticilerini ve bilgisayarları varış noktalarına ulaştıran gemi personelini ve kamyon filolarını da ekleyin. Masamın üzerinde duran sadece bu eşyaların üretimine milyonlarca insanın katıldığını hayal etmek o kadar da zor değil. Ve dahil olunan milyonlarca görevin haricinde her bir birey sadece çok küçük bir dizi farklı aşamaları yerine getirdi.
 
Her biri ne yapacaklarını nasıl biliyordu? Tabii ki, bu insanların çoğu çalışanlardı ve patronları onlara ne yapmaları gerektiğini söylediler. Ama patronları, ne kadar plastik üreteceklerini nereden biliyorlardı? Ve hastane ekipmanları üreticileri için ayrılan sağlam ve yüksek kalitede plastiği almaktan mutlu olacak olsa bile bilgisayar şirketine daha zayıf ve yumuşak plastik türünü göndereceklerini nasıl bildiler? Ve bu imalatçılar, ekstra kaynaklarla, daha idareli olan ve eski, basit katot ışınlı modelleri yapmak yerine güzel LCD monitorlu laptopları yapmanın değip değmeyeceğine nasıl karar verdiler?
 
Bu ikilemin toplam sayısı, milyonlarca farklı ürün ve milyarlarca işçi ve tüketiciye sahip modern bir ekonomi için hemen hemen sonsuzdur. Ve hepsi küresel olarak tutarlı bir şekilde çözümlenmelidir, çünkü belirli bir anda yeterli olmak için sadece çok fazla işçi ve makine var, bu yüzden bir şeyin çok yapılması diğerinin azalması demektir. Kaynaklar neredeyse sınırsız sayıda olası permütasyonlarla birleştirilebilir; bazıları topluluğun maddi ihtiyaçlarını ve arzularını oldukça iyi tatmin edebilirken, diğerleri, devasa miktarda istenmeyen üretimin ve arzulanan şeylerin çoğunun yapılmamasının yol açtığı felaket getiren olacaktır. Teoride başarının herhangi bir aşaması mümkündür.
 
Bu, ekonomik hesaplama sorunudur. Bir piyasa ekonomisinde fiyatlar bu işlevi yerine getirir. Ve fiyatların işe yaramasının nedeni, belirli şartlar altında insanların başka bir şeyi elde etmek için vazgeçmeye istekli oldukları şeyin ne kadar olacağına ilişkin sistematik bilgiyi aktarmalarıdır. Diğer şeyi elde etmek için bir şeyden vazgeçmede sadece insanlara ihtiyaç duyarak, belli oranlarda, göreli olarak insanların bu şeylere ne kadar değer verdikleri hakkında niceliksel bilgi oluşturulabilir. Ve sadece milyonlarca farklı şey üzerine insanların ne kadar nispi değer koyacağını bilerek üreticiler, tüm sistem karşısında insanların küçücük katkılarının ne olması gerektiği konusunda rasyonel kararlar veren bu engin ağ örgüsü içine yerleştirilebilir. 
 
Bunların hiçbiri, hesaplamaların sadece fiyatlar yoluyla gerçekleştirilebileceği ya da bir piyasada oluşan fiyatların bir şekilde ideal ve en uygun olacağı anlamına gelmez. Ancak ademi merkeziyetçi bir sistemin bazı şekillerde fiyatları kullanmaksızın bu kadar çok niceliksel bilgiyi sürekli oluşturmasının ve yaymasının hiçbir yolu yoktur. Tabii ki , ademi merkeziyetçi bir sisteme sahip olmak zorunda değiliz. Toplumun üretim kararlarının çoğunun ya da tamamının bilgisayarlarla profesyonel plancılara havale edildiği merkezi planlı bir ekonomiye sahip olabilirdik. Görevleri aşırı derecede karmaşık ve performansları belirsiz olacaktır. Fakat en azından böyle bir sistem ekonomik hesaplama için bazı yöntemler sağlayacaktır: plancılar, merkezi departmana gerekli tüm bilgileri toplamaya çalışacak ve herkesin ne yapması gerektiğini çözeceklerdi. 
 
Dolayısıyla, piyasa sisteminde fiyatların yaptığı ve merkezi olarak planlanmış sistemde plancıların yaptığı ekonomik hesaplama işlevini yerine getirmek için bir şeye ihtiyaç var. Bu gerçekleştiğinde, devletsiz ve piyasasız bir dünyada ekonomik hesaplama için tam olarak neye ihtiyaç duyulacağını en anlaşılır biçimde açıklamak için bir girişimde bulunuldu demektir. Anarşist eylemci Michael Albert ve ekonomist Robin Hahnel, merkezi bürokrasinin olmadığı "katılımcı" bir süreç yoluyla formüle edilmiş çok geniş çapta bir toplum vasıtasıyla koordine edilecek üretim ve tüketim konusunda her bireyin özgürce karar verdiği Katılımcı ekonomi diye adlandırdıkları bir sistem tasarladı. 
 
Adlandırıldığı üzere Parecon bizim amaçlarımız için ilginç bir deneme çünkü böylesi bir "anarşist" ekonomiyi işletmek için tam olarak neyin gerekeceğini titizlikle düzenliyor. Çözüm kabaca şudur: Her yılın başında herkes yıl boyunca tüketmeyi planladığı her maddenin bir listesini miktarıyla birlikte tam olarak yazmalıdır. Bu listeleri yazarken herkes ekonomideki her ürün için taslak bir fiyat listesine başvurur(yalnızca Amazon.com'un "mutfak ve yemek" kategorisinde iki milyondan fazla ürün bulunduğunu aklınızda tutun) ve bir kişinin isteklerinin toplam değeri, o yıl ne kadar çalışacağını taahhüt etmesine bağlı olarak belirlenen kişisel bütçesini aşmamalıdır.
 
Başlangıç fiyatları yalnızca geçici tahminler olduğu için doğrudan demokratik konseylerden oluşan bir ağ, planlanan üretim ve tüketim seviyelerini (arz ve talep) dengeye yakın bir konuma getirecek olan düzeltilmiş bir dizi fiyat oluşturmak için herkesin tüketim listelerini ve çalışma taahhütlerini bilgisayara aktarmalıdır. Sürecin ikinci bir "özyinelemesi"ni başlatan bu düzeltilmiş fiyat listesi ardından yayınlanır: Arz ve talep sonunda dengeleninceye kadar tüm prosedür birkaç kez tekrarlanır. Sonuç olarak, herkes birkaç olası plan arasında seçim yapmak için oy verir.
 
Albert ve Hahnel, konuşma ve yazılarında, sisteminin ne kadar cazip ve uygulanabilir olduğunu gösterecek olağanüstü süreci anlatırlar. Fakat birçok insan için - kendimi de bu gruba dahil edeceğim - sonuç tam tersi. Piyasaların ve devlet planlamasının yokluğunda niçin ekonomik hesaplamanın çoğu insanın uygulamada alışabileceği şekilde çalışmasını hayal etmenin en azından imkansız olacağının kesin bir göstergesi olarak bunun yerine açığa çıkar. Ve Parecon, "herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre" ilkesini ihlal ettiği için purist'lerin bakış açısından kendisi bir ödün vermedir - bireylerin tüketim isteklerinin iş taahhütlerini aşmasına izin verilmez. Ancak elbette bu şart koşma olmaksızın planlar hiç bir şekilde bir anlam ifade etmez.
 
Mesele, büyük ölçekli devletsiz, pazarsız bir ekonominin "işe yaramayacağı" değildir. Albert ve Hahnel'inki gibi bazı koordinasyon mekanizmalarının yokluğunda, bunun her şeyden önce öyle basitçe var olmayacağıdır. Bu nedenle eğer statükodan daha iyi bir şeyi düşünüp taşınmak istiyorsak ekonomik hesaplama sorunu ciddiye almamız gereken bir şeydir. 
 
 
Peki ya diğer alternatifler? Ekonomik hesaplama işinin, demokratik olarak hesap verebilir olan-umarız- bilgi toplama uzmanlarına teslim edildiği merkezi olarak planlanmış bir ekonomi niçin değil? Aslında bu tür sistemlere ilişkin tarihi örneklerimiz var, elbette demokratik olmaktan çok uzak örnekler. Merkezi olarak planlanmış ekonomiler bazı başarılar kaydetti: Komünizm Bulgaristan ve Romanya gibi fakir tarım ülkelerine geldiğinde çok hızlı endüstrileşebildiler, okuma yazma bilmezliği yok ettiler, eğitim seviyesini yükselttiler, cinsiyet ilişkilerini modernleştirdiler ve en sonunda pek çok insanın sağlık hizmeti almasını ve konut sahibi olmasını sağlayabildiler. Sistem ayrıca kişi başına düşen üretim miktarını çok çabuk, diyelim ki, günümüzün Laos'unun seviyesinden günümüz Bosna'sının seviyesine ya da Yemen'in seviyesinden Mısır seviyesine yükseltebildi.
 
Ancak bunun ötesinde, sistem sıkıntıya girdi. Burada önsöz niteliğinde bir not sıralanmıştır: Neoliberal Hak bir topluluğun başarısını kendi tüketim mallarının bolluğuyla ölçme alışkanlığına sahip olduğu için radikal sol, bu tür şeylerin politik olarak her durumda geçerli olduğunu inkar etme tavrına girme eğilimi gösterir. Bu bir hatadır. Rafları dolu süpermarketle ilgili sorun, onların yeteri kadar olmamasıdır - yoksa istenmeyen ya da ıvır zıvır oluşları değil. Komünist ülkelerin vatandaşları sadece sıkıntı olarak değil mamullerinin azlığı,kalitesizliği ve tekdüzeliğini gördüler; en basit haklarının ihlali olarak bunları tecrübe ettiler. Komünist Macaristan'ın bir antropoloğunun yazdığı gibi, "sosyalist devlet üretiminin mamulleri... sosyalist devlet eliyle üretilen modernitenin başarısızlığının, daha da önemlisi, rejimin kayıtsızlığının ve hatta vatandaşlarına karşı "insanlıkdışı" davranışlarının bir kanıtı olarak görülmeye başlandı."
 
Aslında, tüketici arzının perişanlığı sosyalizmin kendisinin insancıl misyonuna ihanet olarak bir çok insan tarafından hissediliyordu. Doğu Almanya'nın bir tarihçisi, sıradan tüketicilerin devlete hitap ettiği dilekçeleri şöyle dile getiriyor: "Bir Trabant için yıllarca para biriktirmek zorunda olduğum ve yedek parça sıkıntısı yüzünden ayrıca arabamı bir yıldan fazla kullanamadığım zaman bu, sosyalist toplumun merkezi olarak insanın ruhuna gerçekten aykırı," diyordu bir tanesinde. Bir diğerinde şöyle yazıyordu: " Sosyalist basında 'insan ihtiyaçlarının azami tatmini ve benzerleri' ve... 'herşey insanların menfaati için' gibi yazılar okuduğunuzda midem bulanıyor." Doğu Avrupa boyunca farklı ülke ve dillerdeki vatandaşlar, kendilerine "atılan" standart altı mamuller görüntüsünü hatırlatmak için neredeyse benzer ifadeleri kullandılar.
 
Planlama yapamama yüzünden değişik zamanlarda Macaristan'da mevcut olmayan ürünlere "Macaristan makarnası yapımında kullanılan mutfak aleti," "stokta olan kuvvetlere uygun banyo tapaları ve yeni daierelerde elektrik tesisatı için gerekli olan metal kutular" da dahildi. Yerel bir gazetenin 1960'larda şikayet ettiği gibi, bu şeyler "birinin ihtiyacı olana kadar önemli görünmez ve birden önemli olurlar!"
 
Ve toplam seviyede en iyi tahminler Komünist ülkelerin Batı Avrupa'nın gittikçe gerisine düştüğünü gösterir: İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Batı Almanya bölgelerinden biraz daha yüksek olan kişi başına düşen Doğu Almanya geliri, savaş sonrası işgal yıllarında nispeten hiç iyileşmemiş ve 1960'tan itibaren sürekli gerilemiştir. 1980'lerin sonlarına doğru Batı Alman düzeyinin en az % 40 altında kalmıştır. 
 
Devletlerin ya da piyasaların olmadığı hayalli ekonomiden farklı olarak Komünist ekonomiler ekonomik bir hesaplama mekanizmasına sahiptiler. Sadece ilan edildiği gibi çalışmadı. Problem neydi? 
 
Pek çok Batılı ekonomiste göre, cevap basitti: mekanizma çok beceriksizdi. Bu anlatımda sorun, Adam Smith'in sadece laf arasında kullanmış olduğu fakat daha sonra yazarların fiyatların, arzın ve malların tahsis edilmesinde talebin rölü hakkında onun görüşlerini yeniden yorumlayarak kendilerine mal ettikleri ifade olan "görünmez el" ile alakalıydı. Smith, piyasa ekonomilerinin karmaşadan ziyade her durumda neden bir düzen görüntüsü sergiledikleri, örneğin herhangi bir arzulanan metanın, üretildiğine bakan merkezi otorite olmasa bile niçin genellikle satışa hazır olarak rahatlıkla bulunabildiğini açıklayan fiyat sistemine başlangıçta başvurdu. 
 
Fakat on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Smith'in fikirleri, açıklayıcı hırsları çok daha gösterişli bir gelenek olan neoklasik ekonominin kurucuları tarafından biçimlendirildi. Alıcıları ve satıcıları arz ve talebin vektörleri olarak gösteren denklemler yazdılar: belirli bir pazarda arz talebi aştığında fiyat düştü; talep arzı aştığında ise fiyat çıktı. Ve arz ve talep eşit olduğunda ise söz konusu piyasa "denge"ye geldi ve fiyat da "denge fiyatı" olarak adlandırıldı. 
 
Sayısız iç içe geçmiş piyasalarıyla birlikte bir bütün olarak ekonomiye gelince, gelecekte Nobel kazanacak olan Kenneth Arrow ve Gérard Debreu'nun "genel denge" teorisinde çok önemli bir keşif olarak alkışlanan şeye, keşfettikleri, James Tobin'in sözleriyle, "ekonomik teorinin bilimsel temelinin merkezinde yatan" şeye ulaştıkları 1954'e kadar durum bu değildi. Belirlenmiş varsayımlar altında serbest piyasaların tüm piyasalarda aynı anda arz ve talabi dengeleyebilen olası denge fiyatları dizisi oluşturulmasını garanti altına aldığını matematiksel olarak ispatladılar ve malların ortaya çıkan tahsisi, önemli anlamda, "optimal" olacaktı: hiç kimse, bir başkası yoksul olamadan varlıklı hale gelemez. 
 
Bu keşiften çıkarılabilecek ders, fiyatların sadece bir düzen ve rasyonalite derecesi yaratmakta  piyasa ekonomilerinin kullandığı  bir araç olmadığı idi. Daha ziyade piyasalarda oluşturulan fiyatlar, eğer bu piyasalar serbest ve kısıtlanmamış olursa, dengedeydi ve kaynakların maksimum şekilde verimli tahsisi ile sonuçlanıyordu. Eğer Komünist sistem işe yaramadıysa, bu, bu optimal çözüme ulaşamamış planlamanın beceriksiz ve hataya düşebilir mekanizması yüzündendi.
 
Bu anlatım ekonomi mesleğinin en derin içgüdüleri arasında yankı uyandırdı. Asgari ücretlerin ya da kira denetimlerinin nihai olarak herkesi niçin daha yoksul yaptığını açıklayan ekonomi kitaplarının küçük öylesine hikayeleri, arz ve talebin, ölümlülerin kendilerini riske atarak hiçe saydığı yüksek bir mantıkla fiyatları zorla kabul ettirdiğini göstermeyi amaçlar. Bu hikayeler "kısmi denge" analizleridir - yalnızca, onu çevreleyen tüm pazarlardan yapay olarak kesilen bir piyasada neler olduğunu gösterirler. Meslekten olanların inandığı, Arrow ve Debreu'nun sağladığı şey, bu mantığın ekonominin tüm kesişen pazarlarıyla bir bütün olarak ekonomiyi genişlettiğinin kanıtıdır: genel denge teorisi. Başka bir deyişle, serbest piyasa fiyatlarının ekonomiyi bir bütün olarak optimum seviyeye getireceğinin kanıtıydı. 
 
Böylece, Batı ekonomistleri sosyalizmin dışında değişime yön vermeye çalışmak için 1989'dan sonra eski Sovyet blokuna geçtiklerinde, durmadan tekrarlanan kutsal sözleri "Fiyatları Tam İstenilen Şekilde Yapın" olmuştur. Fakat bu süre içerisinde pek çok karşı belirti de yığılmıştı. Sovyetlerin çöküşü sıralarında ekonomist Peter Murell, sosyalist planlı ekonomilerdeki etkinliğin ampirik çalışmalarını gözden geçiren Journal of Economic Perspectives'da bir makale yayınladı. Bu çalışmalar sürekli olarak neo-klasik analizi desteklemede başarısız oldular: neredeyse hemen hepsi verimliliğin standart neoklasik ölçütlerine bakarak planlı ekonomilerin piyasa ekonomilerinden daha iyi ya da çok daha iyi performans gösterdiğini ortaya çıkardı.
 
Murrell ön yargılarını ertelemeleri için okuyucularına yalvardı:
 
"Sonuçların tutarlılığı ve kalitesi, birçok okuyucuyu şaşırtacak. Bu sonuçların niteliği karşısında şaştım ve şaşırdım. Ve geçerli doktrinlerle tutarsızlıkları göz önüne alındığında, bunları metodolojik gerekçelerle reddetme eğilimi vardır. Bununla birlikte, çeşitli kaynaklardan gelen tutarlı sonuçların birikimi ile karşılaşıldığında bu reddetme giderek zorlaşmaktadır."
 
İlk olarak, teknik verimlilik üzerine on sekiz çalışmayı gözden geçirdi: bir firmanın kendisine ait olan maksimum teknoloji seviyesinde üretme derecesi. Merkezi olarak planlama yapan firmaların çalışmalarıyla aynı metodolojileri kullanarak  incelenmiş kapitalist firmaların çalışmalarını eşleştirerek çıkan sonuçları karşılaştırdı. Örneğin bir rapor kapitalist firmlarda teknik verimlilik düzeyinin %90 olduğunu ortaya koydu; bir diğeri aynı metodu kullanarak Sovyet firmalarında bunun %93 seviyesinde olduğunu buldu. Tüm sonuçlar aynı devam etti: %84'e karşılık %86, %87'e karşılık %95 vb.
 
Daha sonra Murell tahsise dayalı verim ile ilgili çalışmaları inceledi: firmalar arasında girdilerin toplam çıktıyı maksimize edeceği şekilde tahsis edildiği aşama. Bir rapor, girdilerin tümüyle en uygun şekilde yeniden tahsisi toplam Sovyet üretimini yalnızca %3-%4 oranında arttıracağını buldu. Bir diğer rapor, Sovyet verimliliğini ABD standartlarına yükseltmenin GSMH'sını % 2 oranında artıracağını tespit etti. Üçüncüsü, % 1.5 kadar düşük bir tahmin ortaya koydu. Sovyet araştırmalarının herhangi birinde bulunan en yüksek sayı% 10'du. Murrell'in de belirttiği gibi, bunlar " bir bütün olarak sosyo-ekonomik sistemi alaşağı etmeyi teşvik etmek için olası miktarlar hiç değildi. (Murell, bu anomaliyi fark eden tek ekonomist değildi: Sovyet Araştırmaları'nda aynı zamanlarda "Neden Sovyet Ekonomisi Dağıtımsal Olarak Verimli?" başlıklı bir makale ortaya çıktı.)
 
İki Alman mikroekonomisti, "planlanmış bir ekonomideki fiyatların göreceli kıtlıklarla ya da kapitalist piyasa fiyatlarının denge seviyelerine yakın olduğu [için] ekonomik değerlendirmelerle herhangi bir ilişkisi olmaksızın gelişigüzel değişim oranlarını ayarladığı "yaygın kabul görmüş" hipotezini test etti. Model farklarının, mükemmel derecede en uygun neoklasik fiyatlar altında geçerli olmasının beklenilenden ne kadar uzak olduğunu ölçmek için bir ekonominin girdilerinin endüstriler arasında dağılımını analiz eden bir teknik uyguladılar. 1987'den Doğu Alman ve Batı Almanya verilerini inceleyerek, "şaşırtıcı bir sonuca" ulaştılar: açılma Batı'da %16,1, Doğu'da yüzde %16,5 idi, önemsiz bir fark. Batı'nın lehine açık, rekabet koşulları gibi şeylerin olabileceği imalat sektörlerinde en büyük paya sahipti. Fakat, daha sonra Almanya Modeli olarak küresel çapta şapka çıkarılan Batı Alman ekonomisinin büyük bölümünde, tekeller, vergiler, sübvansiyonlar ve diğerleri aslında fiyat yapısını Berlin Duvarı'nın arkasındaki ölmek üzere olan Komünist sistemden daha optimum "verimli" olmaktan uzakta terk ettiler.
 
Neoklasik model de, Doğu Avrupa'daki sosyalizmin daha piyasalaştırılmış sürümlerinin büyük oranda başarısız deneyleri tarafından yalanlanmış görünüyordu. 1950'lerin ortalarından itibaren, bölgedeki reformist ekonomistler ve entelektüeller, üretimin rasyonalize edilmesi için piyasa mekanizmalarının başlatılması için bastırıyorlardı. Reformlar beyhude Prag Baharı da dahil olmak üzere değişen ciddiyet dereceleriyle birlikte bir takım ülkelerde denenmeye çalışıldı. Fakat bu yönde en çok ileriye giden ülke, 1968'de "yeni ekonomik mekanizmasını" başlatan Macaristan'dı. Firmalar hala devletin mülkiyetindeydi, ancak şimdi açık pazar üzerinden alıp satmaları ve kazançlarını maksimize etmeleri bekleniyordu. Sonuçlar bir hayal kırıklığı oldu. 1970'lerde Macaristan'ın gevşek tüketici ekonomisi, yabancı muhabirlerin "Sovyet blokundaki en mutlu kışla" klişesini hak etmesine rağmen, kapanık verimlilik artışı gelişmedi ve sıkıntılar hala yaygın kaldı.
 
Eğer tüm bu gerçekler ve bulgular neoklasik anlatımdan şüphe etmek için bir sebebi gösteriyorsa bunun daha çok temel bir nedeni var: ekonomistler teorinin kendisinde boşluklar buldular. Arrow ve Debreu, doğru şartlar altında serbest pazarların en uygun fiyatları üreteceğine dair ünlü kanıtlarını hazırladıklarından sonraki yıllarda teorisyenler (Debreu dahil) modelin bazı rahatsız edici özelliklerini ortaya çıkardı. Bu tür varsayımsal ekonomilerin, olası birden fazla denge fiyatları ürettikleri ortaya çıktı ve ekonominin fiyatların herhangi birinde kaotik deneme yanılmanın muhtemelen sonsuz ya da uzun döngüleri olmadan yerleşeceğini garanti eden herhangi bir mekanizma olmadı. Daha da kötüsü, modelin sonuçları açıkça gerçekçi olmayan başlangıç varsayımlarının pek gevşemesine dayanamıyordu, örneğin, gerçek dünyada neredeyse hiç var olmayan mükemmel derecede rekabetçi pazarlar olmaksızın herhangi bir denge beklemenin mantığı yoktu.
 
Hükumet müdahalelerinin, Arrow-Debreu modelinin mükemmel piyasa varsayımlarından sapan spesifik anomaliler olan "piyasa başarısızlıkları" yüzünden haklı çıktığı liberal kinayesi bile 1950'lerin başka bir keşfi tarafından zayıflatıldı: "ikinci en iyi genel teori". Richard Lipsey ve Kelvin Lancaster tarafından tanıtılan teorem, standart modelin idealize edilmiş varsayımları kabul edilse bile "pazar hatalarının" ve "çarpıklıkların" olduğu alanları(tarifeler, fiyat kontrolleri, tekeller ya da dışsallıklar gibi) düzeltmek için girişimlerin, diğer piyasa aksaklıkları düzeltilmediği sürece işleri yoluna koymaktan çok daha kötü hale getirme olasılığını kanıtlar, bu da sınırlı bilgi ve sık görülen eksik rekabet dünyasında her zaman geçerli olacaktır. 
 
Ekonomist Frank Ackerman, "genel denge teorisinin başarısızlığı" üzerine kapsamlı bir inceleme sonucunda şu sonuca varmıştır:
 
"Adam Smith hakkındaki hikaye, görünmez el ve piyasaların esası giriş kitaplarını, okul sıralarını ve çağdaş siyasi söylemi istila eder. Bu hikayenin entelektüel temelleri genel denge üzerine kuruludur. . . .Eğer herkesin favori ekonomik hikayesinin temellerinin kusurlu olduğu bilinirse... o zaman meslekten olanlar bu dünyaya bir parça açıklama borçlu olur."
 
Mesele şu şekildedir: En uygun fiyat üreten ve maksimum üretime yol açan serbest piyasalar hakkında deterministik bir hikaye artık geçerli değilse, o zaman planlı ekonomilerin başarısızlığı, bu özelliklerin yokluğuna bağlanabilir. Doğu Avrupa'da komünist sistemler çökerken, neoklasik anlatı imanını kaybeden ekonomistler alternatif bir açıklama yapılması gerektiğini savunmaya başladılar. Bu gruptaki en önde gelen teorisyen, bilgi ekonomisi üzerine çalışmasıyla ünlü olan Joseph Stiglitz'ti. Onun argümanları, planlı ekonomilerin seçkin Macar bilim adamı János Kornai ve evrimci ekonomist Peter Murrell gibi neoklasik yaklaşımda olan diğer karşıt görüşte olanlardan ayrıldı.
 
Hepsi, merkezi olarak planlanmış sistemlere bela olan problemlerden kaçınmak için piyasa ekonomilerinin becerisini daha iyi açıklayan neoklasik ekol tarafından büyük çapta göz ardı edilen bir takım özelliklere işaret ettiler. Vurguladıkları açılar bambaşka şeylerdi, ancak hepsi tek daha ziyade basit bir gerçekten kaynaklanıyordu: piyasa sisteminde firmalar kendi kendini idare eder.
 
Bu, kanunların çizdiği sınırlar içerisinde bir firmanın bir pazara girebileceği, ürünlerini ve üretim metotlarını seçebileceği, diğer firma ve bireylerle etkileşim kurabileceği ve eğer kendi kaynaklarıyla idare edemiyorsa kepenk indirmesi gerektiği anlamına gelir. Merkezi planlama üzerine bir ders kitabının onu ifade ettiği gibi, piyasa sistemlerindeki varsayımın,  planlanmış sistemlerde "ekonomik hayatın büyük bölümünde geçerli olan varsayımın uygun makamlardan izin alınmadığı sürece etkinlikte bulunamayacağı göz önünde bulundurulduğunda, "açık açık yasaklanmadığı sürece etkinlikte bulunabileceğidir". Gönüllü değiş tokuş üzerindeki kısıtlamaların minimize edildiği ya da ortadan kaldırıldığı bırakınız yapsınlar ortamında firmaların ifa ettiği bu özerkliği garantiye almakla birlikte neoklasik tespitin temel olarak konuyla alakası yoktu. 
 
Dolayısıyla, pazara serbest giriş ve sermayenin çoklu kendi kendini idare eden kaynakları, yeni üretim fikirleri olan herkesin fikirlerini uygulamak için ve bir planlama vasıtası içerisinde tek bir veto ile karşı karşıya kalmadan kaynak arayabileceği anlamına gelir. Sonuç olarak, fikirlerini uygulamak için kaynak temin etmede çok daha büyük şansları olur. Bu muhtemelen başarısız deneylerdeki yapısal israfın çoğuna, aynı zamanda  geliştirilmiş ürün ve süreçler için çok daha geniş faaliyet alanına ve verimlilik artışı ve teknolojik gelişmenin sürekli olarak daha yüksek oranlara ulaşmasına yol açar.
 
Firmaların ürün ve üretim metotlarını seçmede özerkliği, müşterilerle doğrudan iletişim kurabildikleri ve çıktılarını ihtiyaçlarına göre uyarlayabildikleri anlamına gelir - ve serbest girişle müşteriler farklı üreticilerin çıktıları arasında seçim yapabilirler: hiç bir devlet dairesinin neyin üretilmesi gerektiğini bir bir anlatmasına ihtiyaç yoktur. Bu tür bir sistemin nispi bilgilendirici etkinliğini göstermek için Stiglitz düz beyaz tişört üretimi ile ilgili bir Savunma Bakanlığı sözleşmesinden bahsetti: ihalede teklif verme için istenilen tişörtün fiziksel tanımlaması otuz küçük sayfayı geçiyordu. Başka bir deyişle, merkezileştirilmiş bir devlet dairesi asla öğrenemez ve ardından her ürünün arzu edilen niteliklerini belirleyemez.
 
Bu arada Doğu Avrupa ekonomistleri, firmaların gerçek anlamda özerk olmaları için gerekli bir ön şartın bir sermaye piyasasının varlığı olduğunu anladı ve bu, Macaristan'ın pazar odaklı reformların başarısızlığını açıklamaya yardım etti. Yeni bir piyasa sistemi altında kıtlığın devam etmesine karşı bir açıklama arayışında olan Macar ekonomist Janos Kornai, zarar eden firmaların batmalarını önlemek için devletin kaynakları onlara sürekli transfer ettiği durum olan "hassas bütçe kısıtlaması" olarak adlandırdığı bir olguyu tespit etti. Bu olgunun Macaristan'daki kıtlık probleminin altında yatan şey olduğunu savundu: şirketlerin daima iflas etmelerinin engellenmesini umarak bütçe kısıtlaması olmadan pratikte faaliyet gösterdikleri ve böylece kronik üretim darboğazlarına neden olan malzeme ve sermaye malları için sınırsız bir talep ortaya koydukları olgusu.
 
Peki neden devlet mali destek vererek sorunlu firmaları kurtarmaya devam etti? Macar makamları ilke olarak şirket iflaslarına karşıymış gibi değildi. Aslında iflaslar gerçekleştiğinde Komünist liderlik, rasyonel bir ekonomik sisteme bağlılıklarını göstermek için onlara halkla ilişkiler vakaları gibi davrandı.
 
Nihai cevap, bir sermaye piyasasının olmamasıydı. Bir piyasa ekonomisinde, sorunlu bir firma faaliyetlerinin bir bölümünü veya tamamını bir başka firmaya satabilir. Veya borç verenlerden veya yatırımcılardan sermaye arayabilir, eğer onları kendi performansını geliştirme potansiyeline sahip olduğuna ikna edebilirse. Fakat bir sermaye piyasasının olmaması durumunda, sadece pratik seçenekler iflas ya da kurtarma paketi. Sürekli kurtarmalar, şirket iflaslarının aşırı derecede yüksek ve tahripkar oranlara çıkmasını önlemek için Macaristan liderliğinin ödemesi gereken bir bedeldi. Başka bir deyişle, sermaye piyasaları, piyasa sistemlerinin zorlu bütçe kısıtlamalarının neden olduğu türbülans ile başa çıkmak için mantıklı bir yol sağlar: bir firmanın gelirinden fazlasını harcaması gerektiğinde, borç verenlere ve yatırımcılara yönelebilir. Bir sermaye piyasası olmadan bu seçenek ortadan kalkar.
 
Komünizme karşı direnç arttıkça, Doğu Avrupa'da kapitalizme dönüşü engellemek arzusunda olanlar gerekli dersleri çıkardılar. 1989'da muhalif Polonyalı reformcu ekonomistler olan Włodzimierz Brus ve Kazimierz Łaski hem sosyalistleri hem de seçkin Marxist-Keynesgil Michal Kalecki'nin müritlerini ikna ederek Doğu Avrupa reformu için muhtemel olasılıkları inceleyen bir kitap yayınladılar. Her ikisi de 1950'lerden bu yana demokratik reformların ve sosyalist piyasa mekanizmalarının etkili savunucuları olmuşlardır.
 
Sonuç şu: Akılcı bir piyasa sosyalizmine sahip olmak için, kamuya ait firmalar özerk olmalı - ve bunun için sosyalleşmiş bir sermaye piyasası gerekecekti. Yazarlar, bunun Doğu Avrupa sistemlerinin politik ekonomisinin ve aslında sosyalizmin geleneksel düşüncelerinin köklü bir şekilde yeniden düzenlenmesini gerektirdiğini açıkça belirtti. Komünizmi çökertecek olan toplumsal karışıklıkların arifesinde yazarak görüşlerini ortaya koydular: "Sahip devlet sıfatı yönetimin gözetimi altında bir otorite olarak devletten ayrılmalıdır. . . .İşletmeler. . . sadece daha geniş bir görev ifa eden devletten değil, aynı zamanda birbirinden de ayrılmalıdır."
 
Brus ve Łaski'nin tasvir ettiği vizyon özgündü: çok sayıda özerk banka ya da yatırım fonu tarafından finans edilen bir özerk şirketler topluluğun hepsi bir piyasada rekabet ve etkileşim halindedir, hatta toplumsal mülkiyette olmasına rağmen. 
 
 
Bunların tümü kritik kar sorununu gündeme getirmek için bir ön hazırlıktır. Kapitalizm altında karların işlevi üzerine düşünmenin iki yolu vardır. Marxist anlayışta kapitalistlerin kar için durmak bilmeyen arayışı, onu "sistemin  nihai itici gücü" yaparak ekonomik büyümenin temposunu ve biçimini kendi lehine çevirir, ancak daha rasyonel ve insancıl bir şeyle değiştirilmesi gereken dengesiz ve keyfekeder bir itici güç olmakla yargılanır. Öte yandan ana akım ekonomilerde karlar, toplumun ihtiyaçlarını en etkin şekilde nasıl tatmin edileceği konusunda şirket ve girişimcilere bilgi yayımlayan, basitçe yararlı düzenleyici bir sinyal olarak anlaşılır.
 
Bu örneklerin her biri bazı gerçekler içeriyor. Genel muhasebeye bir göz atın. Mantığı açıktır: bir firmanın karı, sattığı ürünlerin piyasa değeri ile satın aldığı girdilerin piyasa değeri arasındaki farktır. Dolayısıyla kar peşinde olma, firmaların az bulunur girdileri iktisatlı kullanarak toplumsal olarak arzu edilen ürünlerin üretimini maksimuma çıkartmalarına yol açar. Bu mantıkta karlar ideal bir düzenleyici araçtır. 
 
Ancak mantık, bir eşyanın piyasa değerinin aslında onun toplumsal değerinin iyi bir ölçüsü olması halinde geçerlidir. Bu varsayım geçerli mi? Solcular bu fikirle alay edecek kadar bunu iyi bilirler. Kapitalizmin tarihi, yanlış değer biçilmiş metaların kısa ve detaylı bir özetidir. Sattıkları ürünlerin piyasa değerini şişirmek(örneğin reklam yoluyla) ve satın aldıkları girdilerin değerini aşağıya çekmek(örneğin işçileri vasıfsızlaştırma yoluyla) için hile ve dolap çevirme hazinesinden yararlananlar sadece kapitalistler değil. Fakat kapitalizm, marjinal toplumsal değerlerine akla yatkın az katkı doğuran çok önemli metaların fiyatlarını sistematik olarak kendisi belirler: sadece sağlık sigortası, doğal kaynaklar, faiz oranları, ücretleri bir düşünün. 
 
Yani kar bir sinyal ise, hiç değişmeden bir sürü patırtıyla karışık gelir. Yine de burada önemli bir sinyal var. Ekonomideki milyonlarca malın çoğu sağlık sigortası ya da doğal kaynaklar gibi değildir; kauçuk bantlar, sac levhalar veya düz ekran TV'ler gibi daha sıradandırlar. Bu malların nispi fiyatları, onların nispi marjinal toplumsal değerlerine uygun rehberler olarak işlevini yerine getiriyor gibi görünür. Şirketlerin girdi ve çıktılarının bu bölümüne gelindiğinde, diyelim demir satın alan ve çelik olarak imal edip satan bir çelik şirketi, kar peşinde koşma gerçekten kapitalistlere mümkün olan en etkin şekilde insanların arzuladıkları şeyleri ürettirir. Karın mantıksızlığını üreten bu mühim yanlış değer biçilmiş metalardır-emek, doğa, bilgi, finans, risk ve benzeri.
 
Başka bir deyişle, kapitalizm altında firmalar, insanların istediği şeyleri verimli bir şekilde üreterek karlarını artırabilir. Fakat aynı zamanda, işçileri yoksullaştırarak, çevreyi bozarak, tüketicileri aldatarak ya da halkı borca sokarak da fiyatları arttırabilirler. Ötekisini elde etmeden bir diğerini nasıl temin ederiz?
 
Bu ikileme standart cevap sosyal demokratik çözüm olarak adlandırılabilecek şeydir: bırakın şirketler özel karlarının peşinden koşsunlar, fakat  devlet, onların bunu toplumsal olarak  zararlı şekillerde yapmasını yasaklamak için duruma göre müdahale etmeye haiz olmalı. Kirliliği yasakla, işçilere haklarını ver, tüketici sahtekarlığını engelle, spekülasyonları bastır. Bu gündem yabana atılmayacak bir şeydir. Sosyal kuramcı Karl Polanyi, bunu endüstriyel devrimden beri sürmekte olan uzun "çifte hareket"in parçası olarak gördü. Polanyi, liberal kapitalizmin daima her şeyi alınıp satılan şeye dönüştürmek için bir dürtü tarafından ileri götürüldüğünü savundu. Çünkü üretimin "kendi kendini düzenleyen değiş tokuş ya da takas mekanizması yoluyla kurulmasına" ihtiyaç olduğundan , "insan ve doğanın onun yörüngesine kazandırılması, arz ve talebe bağımlı olması, yani, alınıp satılan emtialar olarak, satış için üretilen metalar olarak ticareti yapılması" gerekti.  
 
Fakat bu metalaştırılmış dürtü her zaman diyalektik karşıtını da üretti; toplumun alt tabakasından gelen bir karşı hareketi, meta olmaktan çıkarma arayışını. Böylece, Polanyi'nin çifte hareketi, "her biri belirli toplumsal güçlerin desteğine sahip olan ve kendi ayırıcı yöntemlerini kullanan, kendine özgü kurumsal amaçlar koyan toplumdaki iki düzenleyici prensibin faaliyeti" idi:
 
"Biri, kendi kendini düzenleyen piyasa düzenini hedefleyen, ticaret yapan sınıfların desteğine dayanan ve çoğunlukla bırakınız yapsınlar ve serbest ticaret yöntemlerini kullanan ekonomik liberalizm prensibiydi; diğeri ise, verimli örgütlenmenin yanı sıra insan ve doğanın korunmasını hedefleyen, piyasanın zararlı eylemlerinden en çabuk etkilenenlerin, öncelikle fakat yalnızca değil, emekçi ve köylü sınıflarının durmadan değişen desteğine dayanan ve yöntemi olarak koruyucu yasaları, kısıtlayıcı birlikleri ve diğer müdahale araçlarını kullanan toplumsal koruma prensibiydi."
 
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra karşı hareketin baskısı, meta olmaktan çıkarmayı endüstrileşmiş dünya boyunca yerel politikaların onaylanmamış itici gücü yaptı. Alttan gelen baskıya karşı ciddi şekilde hassas olan işçi sınıfı partileri savaş sonrası on yılların neredeyse yüzde 40'ından fazla bir zamanda hükumette yer aldılar- savaş yıllarında bu yüzde 10'du ve hemen hemen hiç daha önce böyle olmamıştı- ve "Sol'dan gelen bulaşıcı hastalık" sağ partileri savunma amaçlı razı olmaya zorladı. Okullaşma, tıbbi tedavi, konut, emeklilik, boş zaman, çocuk bakımı, kendi geçimini sağlama, ama en önemlisi, ücretli çalışma: bunlar, piyasa baskısı, para gerektiren mallar ya da arz ve talep üzerine satın alınan ve satılan nesnelerden, toplumsal haklara ve demokratik karar nesnelerine dönüştürülerek giderek ortadan kaldırılacaktı.
 
Bu, en azından, en büyük sosyal-demokratik programdı - ve savaş sonrası dönemde belirli zamanlarda ve yerlerde başarıları heyecan vericiydi.
 
Fakat sosyal demokrat çözüm istikrarsızdı ve bu, kapitalist sistemin itici gücü olarak kar peşinde koşma üzerinde onun zorlanması ile birlikte Marxist anlayışın yükseldiği noktadır. Kapitalistlerin kar peşinde koşmasını sistemin itici gücü olacak diye kabul etme ve onu politika ve düzenlemeler vasıtasıyla sistematik olarak onarabileceğinize ve bastırabileceğinize inanma arasında temel bir çelişki vardır. Klasik Marxist tanımda çelişki açıkça ekonomiktir: kar oranlarını fazla düşüren politikalar, yetersiz yatırıma ve ekonomik krize yol açacaktır. Ancak çelişki siyasi de olabilir: kara aç kapitalistler toplumsal güçlerini gerekli politikaları engellemek için kullanırlar. Kar nakit akımlarını en üst düzeye çıkaran bireyler tarafından yönlendirilen ve ortak refahı korumak için gerekli olan karı bastıran normları, kuralları, kanunları ve düzenlemeleri yine de sürdürmesi beklenen bir sisteme nasıl sahip olunur?
 
İhtiyaç duyulan şey,  bu firmaları kamuya açık tutarak ve üretim fazlalarına dar bir kapitalist sınıf tarafından el konulmasını önleyerek, girdiler üzerinde üretimin fazlalığının oluşmasını amaçlayan, piyasa için üreten ve ticaret yapan özerk firmalara izin veren bir yapıdır. Bu tür bir sistem altında işçiler şirketlerinin yönetimi üzerinde istedikleri derecede kontrolü üstlenebilirler ve her türlü "karlar" toplumsallaştırılabilir - yani itici bir güç olmaktan ziyade bir sinyal olarak gerçekten işlev görebilirler. Ancak böyle bir sistemin ön koşulu, bir sermaye piyasasının varlığını koruyacak şekilde yapılandırılan üretim araçlarının toplumsal hale getirilmesidir. Bütün bunlar nasıl yapılabilir? 
 
Temel bilgilerle başlayın. Toplumun üretken altyapısı üzerinde özel denetim nihayetinde mali bir olgudur. Sınıf ya da bireyler olarak, kapitalistlerin denetimi yerine getirdiği üretim araçlarını finanse etme ile ilgilidir. O zaman gereken şey finansmanın toplumsallaştırılmasıdır - yani, ortak bir sistem, kredi ve üretim araçlarının kollektif finansmanı. Fakat pratikte bu ne anlam ifade ediyor?
 
İnsanların iki çeşit varlık sahibi oldukları söylenebilir: "Kişisel" varlıklar; evler, arabalar ya da bilgisayarları içerir. Ancak finansal varlıklar, hisse senedi, tahvil ya da yatırım fonları gibi para akışlarından sağlanan alacaklar, üretken altyapıyı finanse eden şeydir. Özel şahsa ait tüm finansal varlıkların "zorunlu satın alım"ı olarak kibarca adlandırılabilecek olan şeye soyunmak için bir kamu ortak fonu kurulduğunu farz edelim.Örneğin, kişinin banka mevduat hesabına para yatırarak, piyasa fiyatlarında bir kişinin menkul kıymet yatırım fonu hisselerini "satın" alacaktır. Bu sürecin sonunda bireylerin tüm finansal serveti banka mevduatlarına dönüştürülken(ortak fon şimdi tüm hisselere sahip olduğu için ancak söz konusu olan bankalarla birlikte şimdi ortaklaşa sahip) ortak fon tüm önceki şahsa ait finansal varlıklara sahip olacaktır.
 
Kimse herhangi bir servet kaybetmedi; herkes hisse senet ve tahvillerini basitçe nakde çevirdi. Fakat bunun etki alanı geniş sonuçları da var. Topluluğun üretim araçları ve kredi şimdi bir kamu fonunun varlıklarını oluştururken, bireylerin finansal servet bakiyeleri artık onun yükümlülükleridir. Başka bir deyişle, bireylerin para tasarrufları ile toplumun kapitalist bankalar, yatırım fonları vb. tarafından uygulanmaya alışkın olunan üretken fiziksel varlıkları arasında arabuluculuk yapma işi artık sosyalleşmiştir. Ortak fon, şimdi, üretim araçları arasında sermayeye sahip olan ve tahsis eden çok sayıda toplumsallaştırılmış banka ve yatırım fonlarıyla birlikte toplumsallaşmış bir temelde "ehlileştirilen" bir sermaye piyasasını yeniden kurabilir.
 
Burada alınacak ders, farklı bir sisteme geçişin felaket olması gerekmez. Tabii ki anlattığım durum devrimci bir şey olacaktır - ancak eski toplumun tamamen çöküşünü ve onun yerine tümüyle tanınmaz bir şeyin Promethean[Özgürlük] gözbağcılığını içermesi gerekmez. 
 
Sürecin sonunda artık şirketler karlarını maksimize etmenin yollarını arayan şahıslara ait değiller. Bunun yerine, oluşturabilecekleri her hangi bir artık değerle("karlar") birlikte bir bütün olarak topluma aittirler. Şirketler hala piyasada alım ve satım yaptıkları için, yararlılıklarını yargılamada kullanılabilecek bir fazlalık(ya da eksiklik) yine de üretebilirler. Fakat hiç kimse bu fazlalıkları cebine indiremez demek, hiç kimse kapitalizm altında sık görülen metaların kar odaklı yanlış değer biçilmesini kullanma ve bunun peşinde koşmada herhangi bir çıkar elde edemez. Sistemin itici gücü olarak sistematik olarak kara dayanırken, kamu yararını savunmak için kar güdüsüne titizlikle ket vuran, bir zamanlar bir çelişki olan "sosyal demokratik çözüm" artık uzlaştırabilir.
 
Aynı amaçla, bireylerin banka mevduatlarına faiz tahakkukuna belirli bir servet eşiğinde tavan limit konabilir ve bu seviyenin ötesinde enflasyonu basitçe telafi etmek için sınırlı olabilir. (Veya sosyal fazlalık herkes arasında eşit olarak bölünebilir ve sadece bir sosyal temettü olarak ödenebilir.) Bu, gelir sahibine değil ancak gelir sahibinin toplumdaki "çıkarına" tam anlamıyla acısız ölüm sağlamaktır. Ve bireyler hala iş kurmada özgür olabilirler, şirketleri belirli bir boyuta, dönem ve öneme erişir erişmez "halka açılmak" zorunda kalacaklardır: sahipleri tarafından toplumsallaştırılmış piyasaya satılır.
 
Tanımladığım şey, bir açıdan, yüzyıllardır kapitalizm altında süre gelen bir eğilimin doruk noktasıdır: mülkiyetin denetimden giderek artan ayrılması. Zaten ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Marx, şimdi şirketler olarak adlandırdığımız şeyin çabuk üremesine hayret etti: "Genel olarak - kredi sistemi ile geliştirilen hisse senedi şirketleri - ister kendi özmalı ister borç alınmış olsun, sermaye sahipliğinden kaynaklanan bir görev olarak bu yönetim işini ayırmak için artan bir eğilime sahiptir. Tıpkı burjuva toplumunun gelişiminin, vasıfları feodal zamanlarda kalan hakimlerin ve idarecilerin görevlerinin toprak mülkiyetinden ayrılmasına tanık olduğu gibi." Marx bu gelişimin büyük önem taşıdığını düşündü: "Bu, kendisinin kapitalist üretim çerçevesinde özel mülkiyet olarak sermayeyi ortadan kaldırmasıdır."
 
1930'lara gelindiğinde Adolf Berle ve Gardiner Means Modern Şirketler ve Özel Mülkiyet adlı çalışmalarında sinyalini verdiği gibi, bu "toplumsallaştırılmış özel mülkiyet" Amerikan kapitalizminde hakim üretken biçim haline geldi.Yönetimsel-kurumsal model, gevşemiş kar oranlarından memnun kalmayan kapitalist mal sahipleri kaygısız ve boş veren olarak şirket yöneticilerinde gördükleri şeye karşı bir saldırı başlattıklarında 1980'lerde bir zorlukla karşı karşıya kalmış göründü. Bu, on yıldan fazla süren şirket kontrolü için devasa sınıf içi kavgayı tetikledi. Fakat 1990'ların sonuna gelindiğinde sonuç her iki tarafın da çıkarına olan anlaşmaydı: CEO'lar sermaye piyasalarında özerkliklerini sürdürdü, ancak "hissedar değeri" ideolojisini kabul etti. hisse senedi paketleri firmanın kar ve borsa performansına daha duyarlı hale getirildi, ancak aynı zamanda aşırı şişirildi. Aslında, hiçbiri mülkiyetin ve kontrolün ayrılması sorununu teknik olarak çözemedi çünkü yeni ödeme planları, mal sahipleriyle birlikte yöneticilerin maddi menfaatlerini gerçekten aynı hizaya getirmeye asla yaklaşmadı. MIT ve Federal Rezerv ekonomistleri tarafından 1936'dan 2005 yılına kadar üst düzey yöneticilere ödeme konusunda yapılan kapsamlı bir inceleme, şirketlerin performansı ve yöneticilerinin toplam ücreti arasındaki oranın, yalnızca yüzyıl ortası işletmecilik yaklaşımı döneminde değil tüm yüzyıl boyunca göz ardı edilebilir olduğunu buldu. 
 
Diğer bir deyişle kapitalizm laboratuvarı, işletme karları ve onu kontrol edenlerin payına düşen ödüller arasında bire bir bağlantıyı ayırdığında ekonomik bir sistemin işleyip işleyemeyeceğini test etmek için bir yüzyıl boyunca deney yapmaktaydı. Deney başarılı oldu. Sahiplik ve kontrolün oldukça radikal ayrılmasıyla birlikte modern kapitalizmde arıza ya da hastalıklar eksik olmaz ancak karı ihmal etme onlardan biri değil.
 
Bu toplumsallaştırılmış firmalar aslında nasıl yönetilmelidir? Bu sorunun tam cevabı, böyle bir makale kapsamının çok ötesindedir; hayali işletmelerin tüzüklerini ve içtüzüklerini çok dikkatli ve tam olarak tanımlamak gerçekte Marx'ın haklı olarak alay ettiği gibi bir tür Comteci aşevi tarifidir. Ancak temel nokta yeterince açık: bu firmalar piyasada alıp sattıkları için, performansları rasyonel olarak değerlendirilebilir. Bir firma bütünüyle işçiler tarafından kontrol edilebilir, bu durumda sermaye kullanım bedelini ödedikten sonra net gelirinin tamamını toplayabilirler. Ya da toplumsallaştırılmış sermaye piyasasında aynı kuruluş tarafından seçilmiş bir yönetim ya da bunu şirket içinde dengelemek için işçilerin yönetime katıldığı güçlü bir sistemle bir kuruluş tarafından "sahiplenilebilir". Bu yöneticiler ve "sahipler" şirketin ürettiği nispi kazanç üzerinden değerlendirilebilir, ancak karların mutlak kütlesi üzerinde hiçbir özel mülkiyet hakkına sahip olmayacaklardır. Gelecekteki performans beklentilerinin bir şekilde "nesnel" olarak değerlendirilmesi gerekiyorsa, bu, sosyalleşmiş sermaye piyasalarının yapabileceği bir şey demektir.
 
Böyle bir program bir ütopya anlamına gelmez; bir Milat ilan etmez ya da topluma beyaz bir sayfa açmaz. Yapmaya çalıştığı şey, insan ihtiyaçlarının karşılanmasında kar önceliğinin peşinden koşmayı reddeden bir rasyonel ekonomik sistem taslağı çizmektir. Ne de insanların birbirleriyle ve çevreyle etkileşim biçiminde daha esaslı değişimleri göz ardı eder, tam tersine ilerideki değişimlerin önündeki engelleri azaltır.
 
Isaac Deutscher'e takdir içinde tarihçi  Ellen Meiksins-Wood onun, " mucizevi bir şekilde insanları Shelly'nin sözleriyle 'suçluluktan ve acıdan' 'azat eden' tüm insan hastalıklarını iyileştirecek olan romantik ilüzyonlara yataklık etmeksizin insanlığın kurtuluşu adına verdiği sözü kabul eden sosyalizmin ölçülü vizyonu"ndan övgüyle söz eder. Deutscher'in yazdığı, sosyalizm, "evrimin son ve mükemmel ürünü ya da tarihin sonu değildir, ancak bir bakıma sadece tarihin başlangıcıdır." Sol umudun bu ana temelini kaybetmediği sürece, o kapitalizm ötesinde ufukta görünecektir.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
www.jacobinmag.com
Reason in Revolt

BARLARI KAMULAŞTIRMA

PHIL MELLOWS
 
 
Yüz yıl önce İngiltere barlarının yüzlercesini kamulaştırdı ve daha iyi bir içme kültürü yarattı.
Carlisle'da devlet tarafından yönetilen bir pub olan Cumberland Arms'ın iç mekanı. Devlet Yönetimi Hikayesi.
 
 
Yüz yıl önce, Birinci Dünya Savaşı'nın zirvesinde İngiliz hükumeti bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Somme'deki katliam[1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır] doruk noktasına ulaşırken, İngiltere ve İskoçya arasındaki sınırda on dört kilometrekareyi kapsayan muazzam büyüklükte bir mühimmat fabrikası inşa edildi. Yaklaşık 12,000 işçi, artı binlerce inşaat ustası ve bir askeri karakol bölgede görevlendirildi.
 
Çoğu, Kuzey İngiltere'de bir şehir olan Carlisle'den ancak kısa bir tren yolculuğuyla ulaşılan sınırın İskoç tarafında yer alan Gretna'ya yakın kasabalarda konaklıyordu. Her akşam 50 bin yöre insanıyla dolup taşan Carlisle'nin barları, kendilerini eğlendirmekten başka yapacak çok az şeyleri olan işçiler ve çoğunlukla onların şişkin cüzdanları için bir ev oldu. Carlisle istasyonuna yakın bir bar olan Boustead's'de iş sonrası trenden inen ilk müşteriler için hazır vaziyette 500 bardak viski tezgah boyunca sıralanırdı. 
 
1916 yazına gelindiğinde şehirdeki sarhoşluk suçları altı kat artmıştı. Fakat, elbette bu, yetkilileri öncelikli olarak ilgilendiren bir rahatsızlık değildi. O zamanlar savunma bakanı olan geleceğin başbakanı David Lloyd George, "Almanya, Avusturya ve içki ile savaşıyoruz ve gördüğüm kadarıyla bu üç ölümcül düşmanın en büyüğü içki" diye beyan ettiğinde, alkolün etkilerinin üretimi tehdit ettiği yaygın görüşünden söz ediyordu.
 
Resmen yasaklama bir müddet gündemdeydi; dört yıl sonra üretim, ithalat ve alkol satışı Amerika'da anayasal bir yasak oldu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle İngiltere'deki içki içmeme hareketi doruk noktasını ardında bırakmıştı. 1908'de Lordlar Kamarası İngiltere ve Galler'de 96 bin bardan 30 bininin kapanmasını öneren kanun tasarısını reddetti.
 
Ancak savaş bir kez daha içki sorununu keskinleştirdi ve bir şeyler yapılmalıydı. Bu ortam karşısında, bilinen haliyle, Carlise Deneyi doğdu.
 
 
İÇKİLİ MEKAN
 
Takip eden aylarda, savaş sırasında alkol ticaretini kısıtlamak için kurulan hükumetin Merkezi Denetim Kurumu(MDK), 750 kilometrekare alan içinde ve 339 bar ve 5 bira fabrikası da dahil olmak üzere, Carlisle bölgesinin tüm içki ticaretinin yasal haklarını satın aldı. Sahiplerine tazminat olarak 900 bin pound ödendi; bugünün parasıyla 74 milyon pound. 
 
Carlisle'nin kendisinde MDK, şehrin 188 barından 53'ünü kapattı ve kalan 63'ünü kendi idaresi altına aldı. Geriye kalanlar ise kuzey Cumbria üzerinden ve İskoçya'dan Gretna'ya ve ötesine kadar yayılmıştı. 
 
Birkaç emsal daha vardı. Bir avuç bar, kuzey Londra'daki Enfield Lock ve kuzeydoğu İskoçya'daki Invergordan'daki silah fabrikalarının çevresindekiler o yılın başlarında devlet kontrolü altına alındı. Fakat Carlisle en büyük olandı. 
 
O zamanlar çoğu kimse, kamulaştırmanın bürokrasinin gelişimi engelleyen eli ve sert bir otoriterlik ile bar zevkini boğmasından korkuyordu. En azından bazı hususlarda bunun nedeni, İçişleri Bakanlığı'nın "Devlet Yönetim Şeması"nın ilk hamlesinin savaş zamanı yetki yasalarının uygulanmasını sağlamasıydı. 
 
Bunlar, barlarda daha fazla içki satma nedeni olmayan maaşlı "umursamaz bir yönetim" tarafından idare edilecekti. Bu, barların kamu vakıfları mülkiyetinde olduğu 1860'ların İsveç'inin Gothenburg sisteminden ödünç alınan bir konsept idi(İskoçya'da bugün hala vakıf mülkiyetinde olan bir kaç "Gotlara ait bar" var).
 
Çalışma saatlerine bağlı kalma ve içki ısmarlamayı yasaklamanın yanı sıra bar çalışanlarına, sarhoşları defetme, içkileri büyük bardaklarda suyla seyrelterek servis etme, veresiyeyi reddetme, "istenmeyen" kadınları(sex işçileri) geri çevirme ve bir müşteri istediğinde sıcak içecekler hazırlama talimatı verildi. MDK ayrıca, haftasonları şehirdeki sarhoşluğu çarpıcı bir şekilde düşüren "içkisiz Cumartesiler"i parlamentoya sundu. 
 
Bu bağlamda, devlet yönetimi amaçlarına hızla ulaştı. Eylül ayı ortasına gelindiğinde, sarhoşluk seviyeleri hızla düştü ve sonraki Mayıs'ta silah fabrikası öncesinde olandan daha düşüktü. 
 
1919'da araştırma gezisine katılan bir grup sendikacı bilhassa etkilendi. "Carlisle bölgesinde yeniden yapılandırılan barlarda ruhsatlı mülkün neye dönüşebileceğini gördük," diye bildirdiler. "Barları güvenilir bir saygınlık ve güzelliğe dönüştürmek için yapılan açık girişimlerden etkilendik."
 
Ancak bu sadece başlangıçtı. Devlet yönetiminde Carlisle'ın pub'ları, programın ilk iki yılında 107.000 £ tutarında önemli bir kazanç elde etti. Yüzyılın bar deneyimlerinden ayrılan ve savaş sonrası yeni bir kültür tanımlayan içki içme devrimi yakında gerçekleşecekti.
 
 
SOSYAL DEMOKRASİ, SOSYAL İÇİCİLİK
 
Devlet tarafından yönetilen barlar sadece farklı şekilde işletilmedi; bir çok durumda yeni bir tür içki ortamı ve yeni bir içki içme şekli yaratmak için de tasarlandı.
 
Önceden bölgedeki pek çok pub'ın koşulları zayıftı. Umumi tuvalet gibi sıkışık, güvenliği olmayan ve yetersiz temel ögeler hem çalışanlar hem de müşteriler için tehlikeliydi. Bara Sahip Çıkma adlı kitabın yazarı David Gutzke, barların "sıkışık, perişan yaşam alanlarını" en son kitabında şöyle anlatır:
 
"Dış taraflarda birkaç giriş-çıkışa, büyük isim levhalarına, tanınmış içki reklamlarına, şişe tanıtımlarına ve büyük şatafatlı aynalı camlara sahipti. İçeride, odaları küçük, donuk renkte, çirkin ışıklı, pis, dumanlı, havasız alanları zevksiz döşeli eşyalarla birlikte bölen duvarlar ve küçük odalar vardı. Halk tipi gariban barları bir baştan bir başa kaplayan oturaksız bar tezgahları "içkicilerin dikey durmalarını" kolaylaştırıyordu. Gizli oda müşterileri koltuklara oturuyordu fakat yarim litreye daha çok para ödüyorlardı. İçkiciler burada ya da halk işi gariban barlarında içkiden başka bir şey alamıyordu: ne yiyecek vardı, ne eğlence ne de konfor. Bir eleştirmen, onları "adi küçük içki batakhaneleri" olarak haksız yere önemsemedi."
 
Tüm bunlar devlet idaresi altında değişmek üzereydi. İdareci ve çalışanların birbirini görmesini sağlamak için bölmeler ortadan kaldırıldı. "Dikey içmeyi" azaltmak ve gürültücü ve iğrenç erkek davranışlarını seyrelterek ve yumuşatarak kadınların barları ziyaret etmesini teşvik etmek için güzel koltuklar ve masalar yerleştirildi.
 
Yemek, eğlence ve dart, domino, snooker ve bowling gibi oyunlar tanıtıldı. Bazı barlar, besleyici değeri yüksek devlet-yapımı turtaların servis edildiği aş evleri olarak isimlendirildi. Diğerleri billardo masalarına ve bowling salonuna sahip olmakla övünüyordu. Hatta bir tanesinde sinema salonu bile vardı.
 
Artık içki mesele değildi. Modern barlar beklenilmedik şekilde Carlisle'nin beşiğinde doğuyordu. 
 
Tasarı kendi mimarını, 19. yüzyıl sonunda sosyalist William Morris ve onun güzel sanatlar ve el sanatları akımından etkilenen Harry Redfern'i kiraladı. Aslında 1939'da düşmanlıklar tekrardan başlayana dek geçen yirmi yıl boyunca ; Redfern "yeni model bir bar" görüşünü geliştirmek için devlet yönetiminden gelen fırsatı değerlendirdi.
 
On beş bar yıkıldı ve onun çizimlerine göre tekrar inşa edildi ve bir başka seksen yedi bar radikal olarak biçim değiştirdi. Carlisle'nin en işlek caddesi Botchergate'deki çok süslü biçimde panellerle süslenmiş Cumberland Inn'de ya da dışkirişleri boyunca kazınmış tuhaf hayvanların geçit törenin resmedildiği Cummerdale'nin bir köyündeki Spinners Arms'ta bugün hala izlerini görebilirsiniz.
 
En çok dikkat çeken şey Redfern ve MDK'nın vizyonuna örnek oluşturan yeni yedi model bar inşasıydı. Temmuz 1916'da açılan, ilk devlet mülkiyetindeki pub, Gretna Tavernası, aslında Carlisle'ın ana posta ofisi idi. Bankosu bir bara dönüştürüldü ve arkadaki tasnif odası üç yuvarlak masa, bir gazete standı, bir yazı masası ve eğlence sağlayan bir piyano ve gramafon ile birlikte yemek salonu haline geldi.  
 
Gıda satışlarından gelen yüzde 55'lik kazançta görülen dikkate değer artışla birlikte kırmızı deri koltuklar ve muşamba zemini de dahil olmak üzere ertesi yıl yenilikler yapıldı.
 
Bu barların en görkemlisi, yine de, Gracie's Bank olmalıydı. 1916'da açılan bar, savaş malzemeleri fabrikasında çalışan işçilerin beş binden biraz daha fazla olan yerel nüfusa bin kadar içki içen erkeği eklediği İskoç sınırının hemen karşısındaki Annan'da kuruldu. 
 
Kasabanın barlarında tıkanıklığı hafifletmek için tasarlanan Gracie's, Redfern için bir barda nelerin mümkün olabileceğini göstermek için de bir fırsattı. Denetimler daha da arttı. Sert içki satılmadı ve bar tezgahının üzerine dizilen içkiye izin verilmedi.
 
Yeşil ve beyaz renklerle dekore edilmiş ve cam ekranlarla bölünmüş zarif tek katlı tuğla ve kereste bina, her ikisinde de bir düzine personel tarafından tam bir masa hizmeti sunulan üç yüz kişilik oturma yerleri olan bir birahane ve yüz kişilik kapalı bir restoran barındırıyordu. Bir uçta "mütevazi boyutta" bir orkestrayı yerleştirecek ya da bir çay odası olarak kullanılabilecek bir balkon vardı. Diğer uçta ise iki bilardo masası, domino, dama ve satranç oynama odası vardı. Dışarıda ise bowling oynama ve halka atma oyunu sahası vardı.
 
Ana binaya bitişik olarak üç yüz kapasiteli bir sinema vardı; burada sinemanın ilk seyircileri Charlie Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve Theda Bara gibi sessiz yıldızları hayranlıkla şaşkın bakışlar içinde seyrederdi.
 
Ayrıca Cuma ve Cumartesi günleri Gracie's, müşterilerinin tasarruflarını çekebileceği ya da para yatırabileceği ve barın verandasına konulan kutu vasıtasıyla cephedeki sevdiklerine kartpostal göndermek için satın alabileceği pulların olduğu bir pop-up postane haline gelecekti. 
 
 
KALICI MİRAS
 
Daha 1917'de Carlisle tasarısının başarısı ardından MDK İngiltere çapında içki ticaretinin kamulaştırılmasını ısrarla istedi ve tartışmalar savaş sonrası da devam etti.
 
Bu asla olmamasına rağmen, devlet tarafından yönetilen model o kadar iyi çalıştı ki, "deney" barış zamanında ve sonrasında da devam etti. Kamu mülkiyetinin böyle bir başarı öyküsünden utanan Ted Health'in Tory hükumeti nihayetinde barların tümünü partiler halinde bira yapımcılarına 1973'te satmadan önce kamulaştırılmış mülkler bar satın almalarla birlikte çok uzaklara kadar bile yayıldı.
 
Fakat Devlet Yönetimli Tasarının etkisi sürdü. Redfern'in yeni model barları, MDK'ya üye olan iki bira üreticisi tarafından ön ayak olunan "gelişmiş bar hareketi"ne ilham verecekti. İçki içen çok fazla genç erkeğin savaş alanlarında ölümlerinin yanı sıra ülke çapında çok daha fazla sınırlayıcı ruhsat vermenin kısmen sebep olduğu alkol tüketimindeki azalma bira satışlarının düşmesi anlamına geliyordu. Bu, bira üreticilerini, rahat, iyi döşenmiş ve güvenli ortamlarda iyi yemek ve eğlence sunarak daha geniş bir kitleyi (kadınlar ve aileler) çekebilecekleri pubları tasarlamaları için teşvik etti.
 
Hareket eleştiriden muaf değildi - bazıları, işçi sınıfı geleneklerine orta sınıf değerleri empoze etmeye çalıştığını savundu. Ancak onun koşulları düzeltmesi şüphe götürmezdi ve hareket hiç kuşku yok ki kısmen kendini koruma tarafından motive edilmiş olsa da, onun öncülük eden biçimlerinin ilerici politikaları geniş halk kitlelerine tanıttığı değişimleri ifade ediyordu.
 
Bu döneme ait barların hala itibarı var ve çoğunlukla sosyal faaliyetlerde merkez olarak hizmet vermeye devam ediyorlar - hükumetin Özel Mimariye Sahip Binalar ya da Tarihi İlginç Yerler Listesi'ne günümüzde bu barlardan doksanının yansıdığı bir gerçek. 
 
Bununla birlikte bunun tersi geçerli; geçen son on yılda ve fazlasında yitik barlar seline kapısına kilit vurulan haftada en az yirmi tane hali hazırda çalışan bar kapılıyor.
 
Ekonomik durgunluk, sigara içme yasakları ve değişen yaşam tarzları, ek olarak büyük zincirler tarafına doğru karı emen endüstri yapısı tüm yeniliklere rağmen toplulukların merkezinde yer alan barların mücadelede yenilmesi anlamına geliyor.
 
Elli bin barın küçük bir kesimi hala açık, başarısız yerellerin yönetimini devralmak için topluluklar harekete geçtikçe kolektif mülkiyet şekli bir çözüm olacaktır. İngiltere'deki kooperatif barların sayısı kriz sırasında yarım düzineden bu yıl elliye hızla yükseldi ve yakın tarihli bir rapora göre bir diğer doksan bar sırada bekliyor. 
 
En son yılın barı seçilen George & Dragon gibilerin çoğu, küçük şehirlerin düşüş seline kapılmayı önlemek için kırsal bölgelerde girişimde bulunuyor ancak çoğu bu işe şehirlerde peydahlanıp başlamışlardı. 2014 yılında Brighton'daki Bevy toplu konut sitesinde kolektif sahip olunan ilk bar oldu ve şu anda korodan tutun da yerel engelli hizmetlerine kadar bir çok hizmet veren bir topluluk merkezi oldu.
 
Fakat her şeyi yapamazlar. Bazen sadece devlet bir endüstriyi kurtarmaya yetecek büyüklük ve cesarettedir. Elde ettikleri başarı göz önüne alındığında barların kamulaştırılmasının siyasi gündeme alınmasının zamanı çoktan geldi. Kulağa inanılmaz geliyor olabilir - ancak bir zamanlar Başbakan James Corbyn de öyleydi. 
 
 
www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
www.jacobinmag.com
Reason in Revolt

      ÖZGÜRLÜK

Barzani referandumu ve sonrası

Yurt içinde sayıları 15 milyonu bulan Türkiyeli Kürt yurttaşların hissiyatlarını dikkate alan, onları rencide etmeyen bir duruş ve analiz gerekirdi. Bu ne yazık ki yapılamadı. Oysa yapılabilirdi. Nasıl?Yurt içinde sayıları 15 milyonu bulan Türkiyeli Kürt yurttaşların hissiyatlarını dikkate alan, onları rencide etmeyen bir duruş ve analiz gerekirdi. Bu ne yazık ki yapılamadı. Oysa yapılabilirdi. Nasıl?

FACEBOOK SAYFAMIZ