Özgürlük

YUGOSLAV SOSYALİZMİNİN YAŞAMI VE ÖLÜMÜ

 
JAMES ROBERTSON
 
Yugoslavya'nın "kendi kendini yöneten" sosyalizmi Sovyet modelinin gerçek bir alternatifi gibi görünüyordu. Neden birdenbire çöktü?
 
Yugoslavya, Titovo Uzice yakınlarında bir dökümhanede pirinç külçelerini yerleştirirken. Chris Ware
 
Soğuk Savaş döneminde, Sosyalist Yugoslav Federasyonu birçok kişiye Sovyet modeline karşı uygulanabilir bir alternatif sundu. İş yerinde öz yönetime dayanan Yugoslav sistemi, görünüşe göre işçilere iş yerinde demokratik denetim uygulama hakkı verdi.
 
Sosyalizme göre farklı Yugoslav yolu, dünya çapında hayran kitlesi buldu. Doğu Avrupa'da, piyasa sosyalizminin ve öz yönetimin bileşimi, Stalin karşıtı reformculara bir model sundu. Kapitalist Batı'da demokratik sosyalistler bu deneyime daha fazla "insani" bir sosyalizm olarak umutla yaklaştılar. Ve Üçüncü Dünya'nın pek çoğunda, Bağlantısızlar Hareketinin önde gelen bir üyesi olan Yugoslavya, kapitalist Birleşik Devletler ile komünist Sovyetler Birliği arasında bir "üçüncü yol "un varlığını ortaya koyuyordu.
 
Ancak Soğuk Savaşın son on yılında buna rağmen ülke krize düştü. Öz yönetim sistemi çöktü ve sonrasında 20 milyar dolarlık sakat bir dış borç bıraktı. Ekonomik kriz ortamında Sırbistan ve Hırvatistan'da görev yapan cumhuriyetçi politikacılar saf değiştirdiler ve dağılan derebeyliklerinden kalan ne varsa kurtarma umuduyla ulusal mücadeleleri başlattılar. Bir dizi acımasız 1990 yılı iç savaşları, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova'yı parçaladı.
 
Yugoslavya, ilerici bir umudun yol göstericiliğinden "Balkan geri kalmışlığının" ve "eskiden kalma etnik nefretin" bir sembolüne dönüştü.
 
Ancak Yugoslavya'nın sorunları Soğuk Savaşın sonunda başlamadı - ülke liderleri, bu alternatif sosyalizmi organize ederken kendileri için koşulları kazara yarattılar. Yugoslavya öz-yönetimi, pek çok insanın umduğu gibi yaşayabilir bir sistem değildi.
 
 
SOVYET ENGELİ
 
Yugoslav Komünistleri 1948'de Sovyetler Birliği'nden ayrıldıktan sonra kendi bağımsız yollarında ilerlediler. Bu bölünme riskli bir meseleydi; buna rağmen liderlik çok geniş yurt içi desteği aldı, ancak Sovyetlerle olan bağları koparmak çok önemli askeri yardımın ve dış ticaretin kaybedilmesi anlamına geliyordu. 
 
Sovyet bağlantılı bloktan ayrılma, Josip Broz Tito ve partisini, devrim hedeflerini temelinden yeniden düşünmeye ve ülkenin savunulmasında ve geliştirilmesinde yeni yollar bulmaya mecbur bıraktı. 1949-1950 yılları boyunca Edvard Kardelj, Milovan Đlas ve Boris Kidriç gibi önde gelen parti teorisyenleri, Yugoslav sosyalizminin ideolojik temellerini attılar.
 
İlk önce, Sovyetler Birliği'nin Marxist bir eleştirisini geliştirdiler. Yugoslavya Sovyetler Birliği'nin kusurlarını tanımlamakta çok az zorluk çekti; doğrusunu söylemek gerekirse, Rusya içindeki ve dışındaki karşı görüşlü solcu seslere 1920'lerden beri problemlerle ilgili uyarıda bulunmuşlardı.
 
Stalin yönetimi altında Sovyetler Birliği despotik bir bürokrasiye dönüştü. Lenin'in bir zamanlar komünist yönetimin embriyosu olarak tanımladığı işçi konseyleri, parti organlarının ordusu tarafından oldukça fazla merkezileştirilmiş devlet kadrolarına entegre edildi. Hızlı sanayileşme, zorunlu tarımsal ortak kullanma ve 1936-38 temizliği milyonlarca insanı öldürdü. 
 
Daha sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında diğer Müttefiklerle olan görüşmelerde Sovyetler, Doğu Avrupa boyunca etki alanını oluşturarak ve hegemonyasını dayatarak bir imparatorluk iktidarı gibi davrandı.
 
Yugoslav komünistleri bu uyarı işaretlerini fark ettiler, fakat çalkantılı savaş ve yeniden yapılanma koşullarında görmezden geldiler. Savaşın sonunda büyük ve çok uluslu bir tabanla iktidara geldiklerinde, komünistler, ülkeyi modernize edecekleri ve bağımsızlığını güvence altına alacakları bir sosyalist devrim hayal ettiler. Bu proje çok büyük miktarda Sovyet yardımını gerektiriyordu.
 
Fakat Yugoslavlar ve onların Sovyet sponsorları arasında gerginlikler çok çabuk ortaya çıktı. Arnavut partizanlarla birlikte Tito'nun hükumeti, Kızıl Ordu'nun tanklarının  desteğinden ziyade halkın mücadele dalgasıyla iktidara gelebilecek Doğu Avrupa'daki tek komünist hareket idi. Sovyetlere sadık olmakla birlikte, Yugoslavlar Moskova'dan ayrılmaya kararlıydılar.
 
Bu, yeni Yugoslav hükümetinin Sovyetlerden daha radikal bir çizgi izlediği dış politika alanında çok barizdi. 1946-47 yıllarında, Stalin Batı korkularını hafifletmeye ve Sovyetler Birliği'ni savaş sonrası yeniden yapılandırmada yapıcı bir ortak olarak tanıtmaya çalışırken, Tito Atlantik güçlerinin Avrupa'daki müdahalesine açıkça meydan okudu. Stalin'in emirlerine karşın Yugoslavlar komünist Yunanlı asilere yardım sağladılar ve  tartışmalı Trieste bölgesi üzerinden İtalya'yı savaşla tehdit ettiler.
 
Bu çatışmalar çabucak Stalin'in öfkesini çekti ve 1948 Haziran'ında Komünist İstihbarat Bürosu Yugoslavları sürgün etti.
 
1948 bölünmesi - ve Moskova bağlantılı bloktan Yugoslavya'ya karşı yapılan izleyen tehditler - bir çok insanın Sovyetler Birliği hakkındaki korkularını doğruladı. Takip eden yıllarda parti teorisyenleri sosyalizmin ana yurduna bakış açılarını revize ettiler. Đilas için Sovyetler Birliği, sosyalist bir devlet değildi, yalnızca "bürokratik bir kast"ın acımasız bir şekilde emekçi ve köylü sınıflarını sömürdüğü bir "devlet kapitalist" sistemi idi.
 
Bu sistemin, sonradan Batı'da gelişen Keynesgil kaynaklı tekelci kapitalizme çarpıcı benzerlikler içerdiğini savundu. Daha da ötesi, Yugoslavya'nın tanıklık ettiği gibi, Sovyetler hegemonyasını, ideolojik muhaliflerine yaptığı kadar acımasızca komşusu olan devletlere dayattı.
 
Dilas, Sovyetler Birliği'nin uluslararası bir sosyalist devrim yolundaki başlıca engellerden biri haline geldiğini belirtti. 
 
 
BAĞIMSIZ BİR YOL
 
Sovyetler Birliği'nin bürokratik, devlet kapitalist sistemini eleştirmek Yugoslavlara Ruslarla ayrılmaları için sadece Marxist gerekçeler sunmadı, ayrıca alternatifleri için bir çıkış noktası da sağladı. Yugoslav teorisyenler, devrimlerini bürokratikleştirmekten korumak için, "devletin sönümlenmesi" ve "üretenlerin özgür bir birliği" olan toplumun icadı olarak adlandırdıkları bir sosyalizmi geliştirdiler.
 
İlk adım ademi merkeziyetçilik oldu. Mayıs 1949'da parti devleti, 1945'den beri güçleri aşınmış olan yerel komünal yönetimlere daha fazla özerklik verdi.   Sloven lider Edvard Kardelj, "bu reformların en tepeden en aşağıya kadar devlet mekanizmasının işlemesinde (kitlelerin) daha fazla katılma duygusunu teşvik ettiğini," söyledi.  
 
Ekonomik alanda daha fazla işçi katılımı kısa süre içinde bu politik ademi merkeziyetçiliğe eşlik etti. Haziran 1950'de Ulusal Meclis, öz-yönetim sistemini tanıtan yasayı onayladı. Artık tüm işletmelerin demokratik olarak seçilen 15-120 temsilciden oluşan ve iki yıllık dönem ile sınırlı işçi konseyleri olacaktı.
 
Yeni yasa, iş yerinde demokratikleşmeyi ve işçilere kilit yönetim kararlarında doğrudan bir söz hakkı vermeyi amaçlıyordu. Bu erken evrede, işçilerin gücü kısıtlıydı ve işletme düzeyinde otorite hala devlet tarafından atanan yöneticilere aitti. Fakat konseylerin yetkileri önümüzdeki yıllarda genişleyecekti.
 
İki yıl sonra, Altıncı Parti Kongresi'nde Yugoslav komünistleri, partiyi devletten ayırdı ve hükumeti hızlandırdı. Şimdi parti kadrosu öz yönetimin farklı organları üzerinde ideolojik etki için rekabete girmek zorunda kalacaktı.
 
Bu reformlar, birçoğunun Sovyet devrimini saptırdığına inandığı merkezi devlet bürokrasisinin yükselişini önlemek üzere tasarlandı. Yerel öz yönetim, tabandan katılım, işçi konseyleri ve daha açık parti kültürünü kullanarak yerelleşme Yugoslavya'nın sosyalizme bağımlı yolunun temelini oluşturacaktı.
 
 
ÇELİŞKİLİ BİR ÇÖZÜM
 
 Bununla birlikte, siyasi ve ekonomik karar alma sürecine katılımı artırma çabalarına rağmen, Yugoslavya çok fazla sosyal çatışma yaşamıştır. 1957-58 kışında Slovenya'daki madenciler düşen yaşam koşulları karşısında greve gittiler. Grev, 1968'deki kitlesel öğrenci protestolarında doruğa ulaşan hoşnutsuzluk çağını başlatmıştır.
 
Görüş ayrılığı olanlar cevaplamaktan kaçınıyor: öz yönetim ile ilgili ne yanlış gitti? Yönetmekle yükümlü oldukları üzerinden aynı kurumları protesto etmeye işçileri ve öğrencileri ne sevk etti? 
 
Parti kuramcılarının idealize edici söylemlerine rağmen, en son bilgiler, liderliğin, işçileri güçlendirmek için değil, işçileri daha etkin biçimde teşkilatlandırmak ve kontrol altında tutmak için öz yönetimi başlattığını ileri sürüyor. Ekonomik hedeflere ulaşmak için idari komuta ve kitlesel seferberlik kullanılan Sovyetler Birliği'nden farklı olarak, Yugoslav komünistleri politikalarını uygulamak için daha az zorlayıcı araçlar aradılar.
 
İşçi konseyleri, iktisadi denetimi işletme düzeyine geçirmeyi amaçladılar. Artık işçiler, kayıtları tutmaktan, üretkenliği artırmaktan, ücret sınırlamalarını dayatmaktan ve kimin işten atılacağına karar vermekten sorumlu olacaktı. Buna karşılık, kar paylaşımı ile tamamlanan ücretlerle daha fazla para kazanacaklardı.
 
Bu yeniden dağılım, işçilerin kendi şirketlerinin başarısında menfaat sahibi olduğu anlamına geliyordu; aynı zamanda verimlilik ve üretkenliğin ödüllendirileceği rekabetçi bir pazara katılmalarını da istendi. Bu nedenle öz yönetim, hem federasyon hem de dış pazarlarda diğer işletmelere karşı işçileri rekabete sokan piyasa reformlarıyla birbirine geçti.
 
Ülkenin dünya pazarlarına ekonomik entegrasyonu, Praxis Okulu'nun, Yugoslav Yeni Akım sinemasının, Marina Abramoviç ve Rasa Todosijeviç gibi sanatçıların ve Laibach'ın müziğinin felsefesinde görüldüğü gibi sosyalist Yugoslavya'ya kendi dinamizmini veren kültürel değişikliklere olanak sağladı.
 
Öte yandan, öz-yönetim ve pazar reformları, sistemin ekonomik vaatlerinin altını oydu.
 
İronik olarak, Yugoslav işçi konseyleri, yöneticilere, mühendislere ve beyaz yakalı işçilere düşük vasıflı işçi sınıfı üzerinde yetki verme eğilimindeydi. Konseyler karmaşık muhasebe, pazarlama ve yönetim kararlarını devir aldıkça, daha eğitimli ve daha vasıflı işçiler yetkilerini güçlendirdi.
 
Piyasa rekabetinin baskısı ve vasıflı emeği sağlamlaştırmak için farklı ücret taahhüdü ile birleşince öz yönetim aslında eşitsizliği arttırdı. Örneğin Goran Musić, planlanan ekonominin ilk yıllarında ücretlerin "1: 3.5 oranında sürdüğünü. . . . 1967 yılına gelindiğinde, 1: 20'ye kadar bir farka ulaştığını," not etti.
 
Dahası, halkın desteğini sarsmamak için endişelenen komünist liderler, Sovyet tarzı sanayileşmeyi ve kolektifleştirmeyi reddetti. Bunun yerine, devletin fabrikalara giren işçilerin akışını kısıtlamasını ve var olan iş gücünün verimliliğini artırmaya odaklanmasını gerekli kılan aşamalı ve istikrarlı endüstriyel büyümeyi teşvik ettiler.
 
Yoğun büyüme için bu tercih, yüksek işsizlik oranları üretti. Susan Woodward'a göre, 1952'de Yugoslavya'daki resmi işsizlik oranı "Batı Avrupa'daki normal oran düşünüldüğünde yüzde 5'ten en az iki puan daha yüksek," oldu. Otuz yıl sonra, "oranın, yüzde 1,5 Slovenya'da yüzde 30'dan fazla Kosova ve Makedonya'da olmak üzere yüzde 15'i aştığını," söyledi.
 
Eşitsizlik ve işsizlik sadece talihsiz yan etkilere neden olmamıştır: öz-yönetimin yararlılığı asgari olarak kısa-orta vadede bunları gerektiriyordu.
 
 
ÖZ VE PERİFER
 
Daha tehlikeli bir şekilde, eşitsizlik ve işsizlik içindeki bölgesel farklılıklar, birleştirilmiş ulusların farklı tarihsle mirasından kaynaklanan ülkenin düzgün olmayan ekonomik gelişimine yansıdı.
 
I. Dünya Savaşı'ndan önce Slovenya ve Hırvatistan'ın kuzeybatı cumhuriyetleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna aitti ve imparatorluğun on dokuzuncu yüzyılda yaşadığı daha geniş ekonomik modernleşmeden yararlandılar. Bu cumhuriyetler, hafif endüstriyi hızla geliştirecek araçlar ile sosyalist döneme girdiler.
 
Buna karşılık, güney cumhuriyetleri (Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan'ın güney kesimleri) ya Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuş ya da bağımlıydılar ve büyük oranda tarımsal ve gelişmemiş kaldılar. Yugoslavya'nın güneyinde sosyalizm, devlet tarafından yönlendirilen sanayi yatırımıyla "diğerlerini yakalama" şansını vaat etti.
 
Ulusal sorunla birlikte gelişim üzerindeki savaş sonrası tartışmaları ortaya döken bu farklı miraslar, ekonomik kararları derin bir şekilde bölücü hale getirdi. Özellikle pazar reformları münakaşaları tetikledi.
 
Güney cumhuriyetlerinde parti devleti liderleri, piyasa sistemine yönelmekten korkuyorlardı. Güneydeki çekici maden çıkarma endüstrileri ve ağır sanayi imalatı, yüksek devlet yatırımları ve kısa vadede daha büyük koruma önlemleri gerektiriyordu. Bu cumhuriyetçi liderler ayrıca, zengin kuzeybatıdaki karları yeniden dağıtarak güneydeki sanayi büyümesine fon sağlayan federal vergi sistemini de desteklediler.
 
Buna karşılık, kuzeybatıdaki liderler ihracata yönelik bir büyüme modelini uygulamak istiyorlardı. Sonuç olarak, daha fazla ekonomik liberalleşme ve dış pazarlara entegrasyonu desteklediler. Ayrıca, hükumet müdahalesi ile engellenmemiş daha karlı işletmelerin gelişmesi gerektiğini savunarak vergi planına karşı çıktılar.
 
Onlara, daha büyük devlet kontrolü ve merkezi planlama için güneyin talepleri, Sovyet sistemi gibi rahatsız edici geliyordu. Bu tür taleplerin, Yugoslavların kaçmak için çok uğraştığı bürokratik monoliti yeniden yaratmayacağını kim garanti edebilirdi?
 
1960'ların başında, kuzeybatı dayanaklı pazar reformu yanlısı kanat bir kaç cephede kazandı. Öz yönetim derinleşti ve ülke daha da yabancı, batı ağırlıklı pazarlara entegre oldu.
 
Yugoslavya'nın gelişme yolu - büyük oranda batı kredileri yoluyla finanse edilen ihracata dayalı büyümenin - istikrarsız olduğunu kanıtlıyordu. Vladimir Unkovski-Korica, son kitabında bu stratejinin uzun vadeli zayıf yönlerini vurgular:
 
"Dış baskılar yoğunlaştıkça, cumhuriyetler birbirlerine karşı giderek daha da çok geçişi kapadılar. Bu nedenle Soğuk Savaş döneminde sadece farklı pazarlar için farklı uzmanlıklar geliştirmediler, aynı zamanda süper güç çekişmeleri, cumhuriyetleri üstünlük için süper güç mücadelesinin başlıca sahnesi yaptı  . . . . Soğuk Savaşın sona ermesi, Yugoslavya'ya, varoluşsal bir meydan okuma sunarken, borçlanma ekonomisini, SSCB'nin tehdidiyle giderek yeniden finanse etmekte zorlandığı için, kurumsal tasarımı uygulamada kötü hazırlandığını kanıtladı."
 
1989'da, Ante Marković'in reform hükumeti öz yönetimi kaldırdığında, ülke zaten serbest düşüşe geçmişti. Felce uğratan dış borçlar, Uluslararası Para Fonu tarafından dayatılan yapısal düzenleme tedbirleri ve ekonomik çöküş, dış pazarların merkezden uzaklaşma uğraşlarını arttırdı. Slobodan Miloševiç'in güvensizlik yaratan ve bölücülüğü besleyen Sırbistan'daki milliyetçi hareketi, komşu cumhuriyetlerde benzer gerici mücadelelerin fitilini ateşledi.
 
1990'ların başında sosyalizmin son çöküşü, etnik çizgiler boyunca bölgeyi parçalayan ve Batı askeri gücünün ve sermayesinin eski federasyona daha fazla nüfuz etmesini sağlayan bir dizi yıkıcı iç savaşla geldi.
 
Yine de, son yıllarda Yugonostalji fenomeni, şu anda bağımsız devletler çapında, özellikle genç nesiller arasında ortaya çıktı. Ülkenin bağımsız sosyalizm yolunun mirası, işçilerin öz denetimine vurgu yaparak, bu geriye dönük özlem içinde kilit rol oynamaktadır.
 
İç savaş, etnik temizlik ve dış askeri müdahale ile kıyaslandığında, insanların Yugoslavya'nın komünistlerinin başkanlık ettiği istikrar, büyüme ve barış dönemlerine olumlu baktığını görmek şaşırtıcı değil. Fakat 1990'ların felaket olayları, bu liderlerin oluşturduğu çelişik temellerden ayrılamaz.
 
Balkanlar'da daha da belirgin olan Avrupa Birliği'nin bugünkü krizi, Yugoslav sonrası cumhuriyetlerin pek çok liderinin 1990'lardan beri sürdürdüğü büyüme stratejilerine şüpheyle yaklaştı. Bu kriz, sosyalistlerin alternatif bir vizyonu ifade etmeleri için önemli fırsatlar yaratıyor. Kuşkusuz, anti-imparatorluk mücadelesi ve açık, deneysel kültürü ile ilgili güçlü sembolizmi ile Yugoslav deneyimi, bu vizyona bilgi verecektir. Yugoslavya'nın sosyalizme olan olumsuz deneyimleri de öğrenilmelidir.
 
Bu derslerin başında, periferik ekonomilerin dayanıklı ve istikrarlı büyümesinin sınırlandırılmasında uluslararası ekonomik düzenin rolü var. Muhtemelen, savaş sonrası Yugoslav sosyalistleri, Batı'daki kapitalist ekonomilerin çıkarlarını ön plana çıkaran küresel bir ekonominin koşulları altında ellerinden gelen en iyi manevrayı yapmışlardı. Fakat bu küresel ekonomiyle olan uzlaşmaları, Yugoslav toplumunun çelişkilerini daha da şiddetlendirdi.
 
Gelişme ve kendi kaderini tayin hakkına yönelik gerçek bir mücadele, özgün ulus devletin sınırlamalarını hesaba katmaya ihtiyaç duyacaktır. Bölgesel işbirliğine dayalı daha büyük ekonomik birimler aranmalıdır. Bu argümanlar Sol'a özgü değildir - Avrupa entegrasyonundaki liberal stratejiyi haklı çıkarmak için bölgede uzun süredir kullanılmaktadırlar. Bununla birlikte, Yunanistan'daki Syriza hükümetinin kaderi, Avrupa Birliği'nin çevre ekonomilerini küresel pazarların baskılarından korumadığını gösterir; aksine onları Avrupa düzleminde yeniden yapılandırır.
 
Avrupa projesinin dışında bir kalkınma, Yugoslavya sonrası ülkeler ve Balkanlar çapında bölgesel bir işbirliği ve dostluk programını gerektiriyor. Buna karşılık, ulusal sorunun ekonomik kalkınma sorunlarıyla örtüşme biçimlerinin nüanslı bir değerlendirmesi gerekecektir.
 
Devletin yukarıdan-aşağıya girişimleri yoluyla değil, toplumda mücadele, işbirliği ve dayanışma yoluyla oluşacak yeni bir topluluk vücuda getirmek gerekecektir.
 
YAZAR HAKKINDA
James Robertson, Woodbury Üniversitesi'nde siyaset ve tarih profesörüdür ve LeftEast'ın editör kurulu üyesidir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

HER ŞEYİN BİR  ZAMANI VAR...

 

 

 

Doğru ile yanlış arasındaki mesafe nedir? Ya bir çelişki yumağında zıtlar arasındaki mesafe? İyilikle kötülük, Hümanizm ile anti-Hümanizm vb.

 

Her şeyin belirli bir yeri, bir zamanı, bir mekanı ve koşulları  vardır. Somut şartların somut tahliline dayanır. Genel doğruları” her şart altında aynı biçimde tekrar etmek hareket halini dışladığından yaşadığın şartları tahlil edememektir. Eksiklik yanlışlığı getirir. Bu bağlamda her şeyin bir bedeli de vardır. Devrimcilik neyi, ne zaman, neyle yapabileceğini bilmektir. Kiminle, neyi, nereye kadar yapabileceğini bilmektir. Sanmak, ummak, inanmak değildir. Bu sözler ağırlığın verilmesi gerektiği ve verildiği  yön anlamında söylenmektedir. Temel çelişki ya da süreçleri belirleyenler ile aşamaları belirleyen baş çelişkiler karıştırılmamalıdır. Bu düzlemlerin karıştırılması, birbirine girmesi yenilgi dönemlerinin tipik özelliklerindendir. Düşüncede ve pratikte süreçlerin aşamalara ve tersi karıştırılarak davranılmaya çalışılması soldan sağa ve tersi savrulmaları getirmektedir. Baştan atılması gereken doğru adımlar ’’belirsiz sonralara’’ sonradan yapılacaklar bu günlere taşınmaktadır. Tabii ki, keskinlik, çok bilmişlik vb. elden bırakılmadan. Bu durumun diğer olumsuz etkilerini bırak, tartışıp konuşabilecek ortamları ortadan kaldıran bir olumsuzluk yaratmaktadır. Ne denildiği dahi anlaşıl(a)madan tartışma etiği ve adabı olmayan ortamlar gelişmektedir. Kendi kabuğunu aşamamış durumuna, yaşadıklarına bakmadan zıttı sandığı ya da zorlayıp zıddını bile kendisi yaratıp ona saldırarak, sorumsuz ’çoluk çocuk siyasetçilik oynuyor’ ortamı gelişmektedir.

 

Çelişkilerin zıtları arasında geniş bir süreç ve alan bulunur. Gidiş yönünün belirlenmesi mücadelesi bu alanın devrimci tarzda doldurulmasıdır denilebilir. İşte bu alanın dünya görüşü anlamında bir bütün olarak tatmin edici tarzda doldurulamamış olması  iki zıt arası savrulmaları ve tutarlılığı olmayan yalpalamaları getirmektedir. Yaşanılan travmaların ve çekilen acıların sonucu eksik düşünmenin  eklenmesiyle kaos ortadadır. Çoğunlukla siyaset alanını ilgilendirmeyen moral alana ait sorunların siyaset diye dayatılması kabul edilemeyecek durumlar yaratmaktadır. Kendi iç huzursuzluğunu ortalığa dökmekle, bulundukları çelişki yumağının zıt uçlarından birini alıp diğerine küfürler yağdırmalarını geçelim, iki olumluyu geliştirip çeliştirmek ve birine tavır almayı siyasal tutum sanmak kendilerine yakışıyor olsa gerek! Geçmişte, ’’Bir avuç insanla ülke kurtarmaya kalktılar.’’ "Sağ sol çatışması var. Huzur için önlenmeli!" diyenler gibi yetmez ama evetçiler ve de bilim öğrenilmeye gidilmesi gereken okullara podyum imiş gibi istenilen kıyafet naifliğini savunanlar vb. insanlar aleminde güce göre belirlendiğinden bilinmez ama doğanın o acımasız adaletine hesap vermek zorunda kalacakları kesindir. Kandırıldık ’’öz eleştirisi’’ sadece birilerinin değil toplumun aynası olmuşsa, belki kendi dünyalarında bir anlam ifade eder lakin doğada bir hükmünün olmadığı ortadadır.

 

Geçmişte yaşananlarla aynı zaman mekan koşullarda tekrar bulunulamayacağından.

*Örneğin emperyalizmin sömürü yöntemlerinin ağırlıklı olarak İthal ikameci dönemini tahlil eden tespitler ve dönem, hiç bir şey değişmemiş gibi bu döneme kopyala yapıştır yapılırsa devrimci teorinin içi boşaltılmış hareket hali gözardı edilmiş olur. Yaşadığın yer ve üretim araçları emperyalist uluslar arası tekeller tarafından talan ediliyor. Yaşadığın yer zemin ayaklarının altından çekilip alınıyor. Sana ait ne kaldı ya da yüzde kaç kaldı tartışılabilecek şartlarda hala mütegallibe, ithal ikamesi, Keynes- Friedman, Kürt sorununu UKTH ile bire bir izah etme gayretkeşliği ile çuvallama yaşanıyor. Geçmişi doğru kavrayabilmek ayrı bir sorun, en azından o ortam(ı)da yaşamış olmak, yani zamanı mekanı ve koşulları kavramak gerekmiyor mu? Hadi bu olmuyor, keskinliği bırakıp’’böyle düşünüyoruz’’demek uçmaktan vazgeçip ayakları yer basmak mı oluyor?! Herkesin işine geleni anladığı dolayısıyla savunduğu pragmatizm ortamında keskin miras yedi tavırların bir işe yaradığı sanılıyorsa aldanılmaktadır. Bir kez daha dikkatli ve tartışılabilecek tarzda, gelişmeye açık tartışma ortamlarının mücadelesinde olmalıyız. NE GEÇMİŞ ZAMAN MEKAN VE ŞARTLARDA YAŞADINIZ, NE GEÇMİŞTE BUGÜNÜ ARAMALISINIZ, NE DE GELECEK GEÇMİŞİN BİRE BİR TEKRARI VE İZAHI OLACAK...

 

* Çelişkilerin bütünü bazıları için dengelerin bütünü olarak da ifade edilebilir. Her olay ve gelişim içerisinde en azından iki zıt ve arasında çoğunluk ve bu uçlara yakınlığına göre tavır alışlar görülür. Gidiş yönüne göre tavır alışların ağırlığının hangi yönde olduğu ortaya çıkar. Bu zıtlıklar burada anlatım kolaylığı nedeniyle örnek verilmeye çalışılsa da, çok daha fazla sayıda ve karmaşıktır. Hareket halinde kurulan dengelerin ömrü zıtlıkların ömrü gibi geçicidir. Asıl olan hareketin kendisidir. Bilebildiğimiz tek değişmeyen gerçektir. Yüzlerce çelişki yumağının ortak hareket halinde bir yumağın içerisindeki çelişkilerin çözüme ulaşması, aşamanın son kertesine ulaşmasıdır. Yeni bir hareket halinin başlangıcıdır. Eğer şimdi birisi kalkıp dengeler kalıcıdır derse dünya görüşü hatasıdır. İşte bunun içindir ki, insanlar aleminde çelişkilere bulunan çözümler yaşama ait çelişkiler yumaklarının bütünü ve gidiş yönünde ne anlam ifade ettiği anlamını belirler. Yani olayı ve gelişimi hangi yöne gittiğine göre değerlendirmek gerekmektedir. Yoksa her insanın iyi ve kötü yönleri olduğu gibi her gelişiminde pozitif ve negatif yönler vardır. Sorun kimi bir yönünü diğeri diğer yönünü abartılı veya ağırlık vererek görme gayretkeşliğinden kaynaklanmaktadır. Kaybedilen bütünlük  ve eksik değerlendirme yanlışa götürür. Tam da bu noktada devrimcinin görevi ’’ağırlığımı inandığım yöne veririm’’ değil, olayı doğru tahlil ederek doğa bilimsel gelişimi hızlandırmaktır. Bu tutarlılığını da belirleyecektir. Hangi ortamda? Aleminde değil doğasal ortamda.

 

*Diyelim ki düşünce olarak gelişimin bir yönüne ağırlık veren birileri var. Ya da birileri bu yöne ağırlık verdiğini sanıyor! Buna karşı olmayı, durmayı, direnmeyi siyaset sanan birileri ortaya çıkıyor. İşin vahim yanı adamlar bunu siyaset yapmak sanıyor. Düşünceye düşünceyle, başka bir fikirle, karşı görüşünü dile getirerek yani DEVRİMCİ ELEŞTİRİ, ÖZ ELEŞTİRİ yerine ANTİ lik siyaset sanılıyor. Muhalefet, antilik , müzmin muhalefet, karşı görüş birbirine karışıyor. Ortalık diğerine karşı olan, ne dediği belli olmayan gruplanmalarla  doluyor. İşte bunun için felsefe, dünya görüşü üzerinde durmak gerekiyor.

 

*Tam da bu noktada karşıt görüşlere tahammül sınırı gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Karşıt görüşlerin sınırı nedir ? Her görüşe saygılı olmak gibi, gerçek yaşamda anlamı olmayan karşı uca itiliyor. Sorumluluğu ve saygısı olmayan karşı oluş dışında hiçbir düşünce içeriği taşımayan antilik aşılması gereken sorun olarak ortaya çıkıyor. Bu geliştirilmeye kalkılan ve tartışmaya dahi açık olamayan güçle haklılık arayışına tahammül sınırı kendi çıkarları yolunda güç kullanma saldırı noktasına gelene kadardır. Onları bunun dışında yok hükmünde olan kendi alemlerine terk etmek gerekir. Her zaman var olacak güç kullanma ve saldırı anlayışları göz önünde tutularak, yolcu yolunda gerek.

 

*1978'de DEV SOL yol ayrımına gelindiğinde ’’Öncü savaşı, Silahlı propaganda, Politikleşmiş askeri savaş stratejisi hakkında neden yazılmıyor soruları çok ’’mantıki’’ sorulardı! Cevap ‘’zamanı gelince’’ idi. O şartlarda soruyu soranlar bundan ’’kendilerini dayatıyorlar’’ anlayabilir miydi? Soruyu soranları etkisizleştirmek için söylenmiş olamaz mıydı? Evet olasılık. Pekolayın olumsuzluklar yönüne ağırlık vermek yerine olumlu yönlerine ağırlık verilseydi? Aynı ırmakta  iki sefer yıkanamazsın deyip yaşananın öğrettikleri eğitimimiz olsun. Peki öyle olsa kendi alemimiz hariç doğada, doğa bilimsel olarak ne değişirdi? İşte bunu yaşamın kendisi gösterdi. Yazmakla hayata geçirmek bir olamayabiliyor. Yani her şeyin bir zamanı var. Ne soruyu soranlar ne de bu cevabı verenler kendi alemlerimizin kendimizi tatmin edenleri dışında hayata geçirebildik mi? Hele hele o ortamda bizlerden daha keskin lafızlarla savaşı başlatanlar vardı, Acilciler vb. sonları ne oldu? Sorunları ve çözülmesi gerekenleri doğasal gerçeklikte çözememiş olmamıza rağmen önemli deney birikimleri bırakan devrimci eğitim ve dersler olarak yolumuzu aydınlatıyorlar. Her gelişim ve olayı istediğimiz yönden çekiştirsek de, doğasal gerçeklikte pek anlamı olmadığını bilmeliyiz! Doğruyu bilmek ve bu yöne gelişmek zorunda olduğumuzu unutturan zıtlaşmalarda taraf olmak siyasetin kendisi sanılırsa doğru yöne gelişim mümkün değildir. Bizde niyetle siyaset yapıldığından taraf olmak siyaset yerine geçiyor. Saflaşma doğa bilimsel zorunluluklarımıza doğru geliştirilemiyor... Gelişimin özeti: Güven sarsılmış neden aranıyordu. Bizim koşullarımızın zamanın ve siyasal ortamın dışımızdaki çelişkiler yumağının zaman ayarına uyup uymadığını yaşamın kendisi açığa çıkardı. Devrimci bir yenilgi sonrası kazanılan deney ve mevziler olması dışında konuşmanın da yeri değil. İşte bunun içindir ki: Her şeyin bir zamanı var değil, her şeyin bir zamanı,mekanı ve koşulları var...

 

Bazı şeyleri engellemek ellerimizde değil!? Genelde yetmezliklerimizin de büyük rolü var. Ne söylenilse söylensin dinlenilmeyeceği bariz durumlar da var. İnsanlar düşüncelere değil olaylara tavır alırlar. İyi de siyasi insanlar? Bunu yapabilirler mi? Durum ortada. Yaparlar... İyi de yapılan siyaset olur mu? Olmaz... Lakin ‘’sol’’ olmaya devam edilir!? Güzel kardeşim, Doğa bilimsel diyalektik ve tarihsel materyalizmi kenara bırak;  analitik düşünmesini bilmeyen, sorgulamayan devrimcilikten bahsedebilir mi? Evet yaptığını kendine yakıştırıyorsa! Herkes yaptığını kendine yakıştırdığından, sorun yok. İnsanlar dünyada kendi dünya görüşleri kadar yer kaplarlar. Bu bir uçtan diğerine ve kaçıncı savrulmalarından bile başları dönmüyor. Soran da yok! Siyasi tavır değilse bile en az 5-6 yere girip çıkıyor, tavır değişikliği oluyor, bırak öz eleştiriyi soran da yok. Kimileri daha insaflı bir bak ÖDP'de, bir bak HDP'de. Devrimci Yol adını karıştırmayalım yıpranmasın! Siyasi görüş diye savunulanların bu hızl(a)ı değişimi nasıl sindiriliyor? İnsanlar siyasal görüşlere değil olaylara mı tavır alıyor ? Peki anladık, lakin neden bu siyaset sanıl (abili)ıyor?

‘’Ağzına geleni söylemek istediğin bir durumda yine de kimsenin kalbini kırmamak için çaba harcayalım. Durum: Kendi ve bilgi gelişiminde ilk rastladığı bir bilgiyi, kimsenin bilmediği bir şeyi bulduğunu sanan bir çocuğun sevinciyle, banyodan üryan dışarı uğrayan Arşimet görüntüsünde. Gördün mü; laiklik konusunda Marks ne demiş ..! Hele Engels! Cumhuriyet ile ilgili neler demişler! Hele Lenin! Diğer konuları sen söyle UKTH vb. Güzel kardeşim bu bilgiye ulaşılalı 224 yıl oldu! Bu süre zarfında kıtalar birbirinden uzaklaştı. Ay dünyadan uzaklaş(yor)tı. Sosyalist cumhuriyetler sovyetlerin yönetimi olamayıp yıkıldı. Temsili sistemler gücü elegeçirenin elinde kalıp temsil ettiğini ileri sürdüklerinden uzaklaşıp, onların tepesinde boza pişiren  yöneten olarak kaldı. Sence bu deney birikimleri ışığında  gelişen birşey yok mu? Ya da hepsinden ve malumun tekrarında ısrarından öte değişen bir şey var mı? O DÖNEMLERDE DEVRİMCİ DÜŞÜNCE GELİŞİMİNİN ÖZÜ ; DÜNYA GÖRÜŞÜ OLARAK KAPİTALİST DÜNYANIN KENDİNE HAKLI, SÖMÜRÜSÜNÜN ÖZÜNÜ SAKLAYAN SİSTEM VE SİSTEMATİĞİ DIŞINDA, VAR OLAN DÜNYAYI GÖREBİLMEK VE EMEĞİN META HALİNE GELİŞİNİ BİLİNCE ÇIKARARAK GELİŞİMİN ÖZÜNÜ ORTAYA KOYABİLMEK DİYE ANLATILABİLİR. EMEK GÜCÜNÜN META HALİNE GELİŞİ, GELİŞİMİ BELİRLİYORDU. VE BU DURUM BURJUVA İKTİSADININ SORUNSALLARI DIŞINDA GÖREBİLMEYİ BAŞARAN, ONLARIN DÜNYASI DIŞINDA BİR DÜNYANIN VARLIĞINI KAVRAYAN DEVRİMCİ DÜŞÜNCE VE DÜNYA GÖRÜŞÜ SAYESİNDE AŞILDI. ŞİMDİ EMEK GÜCÜ DEĞİL İNSANİ TÜM DEĞERLER: HAYALLER VE RÜYALAR, ÖZGÜRLÜK, ADALET, VİCDAN, AHLAK, VATAN GERİSİNİ SEN SAY META HALİNE GELDİ. PAZARDA PARASINI BASTIRANA SATILIYOR. ONLARIN ALGI OPERASYONLARI NE KADAR ÇOKSA O KADAR AZ DÖNEMİ YAŞARKEN, BİZLER NE KADAR AZSA O KADAR ÇOK DÖNEMİ YAŞAMAK ZORUNLULUĞUNDAYIZ. ANLAYACAĞIN DÜŞÜNCE META HALİNE GELDİ. BU GÜNDE DÜŞÜNCENİN META HALİNE GELİŞİ İLE İLERLENİLMEKTE OLAN VE ALGI OPERASYONLARI VE MANİPÜLASYAONLARLA  KARARTILMAYA ÇALIŞILAN SÖMÜRÜNÜN ÖZÜ BİLİNCE VE AÇIĞA ÇIKARTILMASI GEREKMEKTEDİR. GEÇMİŞİN DEVRİMCİ DENEYLERİ ÜZERİNDE YÜKSELEBİLEN GÜNÜMÜZ VE GÖREVLERİNE İLİŞKİN SÖYLEYE(BİLE)CEĞİN YOKSA VE MALUMUN TEKRARINI GEÇEMEYEN  SENİ TATMİNDEN ÖTE ANLAMI OLMAYANLARINLA BARİ YOLU AÇAMIYORSUN, YOLDAN ÇEKİL, DİKİLİP DURMA...’’       MANİPÜLASYON yazısı.

 

* Değişen şartların tahlilini engelleme çabasına dönüşmüş bir vandallık. Keskin laflarla eski şartların tahliline dayalı teorinin içerisini boşaltıp günümüz şartlarında aynen tekrarını teori ve ideolojik birlik sanarak durmadan yeniden yaşanan hüsranlara yenisini ekleme çabalarında. Dünyanın ve Türkiyenin doğru düzgün bir tahlili dahi yapılmadığı şartlarda zorunlulukların sonucu yapılan yapılması gerekenleri kalıcılaştırarak 12 Eylül sonrası başarılamayanı başaracağını sanmak, teorik yetmezlik ve ideolojik aymazlıktır. Cüretle doğanın diyalektiğine uymayan şeyler gerçekleşecek olsaydı bunu deneyenler başarılı olurlardı. Bu deney birikimi yetmiyor gibi hala tekrarında ısrar edenler mi var? Yolları kendilerine hayırlı olsun.

 

Bir gelişim süreci veya aşamasının kötü yönde olması mümkün müdür? Elbette. Gideceği yönü tespit edememişlerin, yalpalayanların  hatırı sayılır desteğiyle. Tarih geri geri gitmez lakin yeni bir gerici gelişim süreç başlar. Emperyalistlerin krizlerine çözüm bulmaları aşamayla ilgilidir. Süreç bu aşamanın dışındaki çelişkilerin bütünlüğü gelişimi belirleyecektir.

 

Bazıları için düşüncenin metalaşmasına tekabül eden nedenlerle olumlu bir tartışma ve eylemlilik kültürü de oluşturulamıyor. Herkes kendi düşüncesini ve ona bağlı haklılığını değerinin üzerinde bir edere pazarlamaya kalkıyor. Diğerlerinin ürettiklerine katılmadığını keskin lafızlar ve  küfürler arkasına gizlenerek ’’ifade’’ edebilenler, kendilerine anlayış ve saygı bekliyorlar. Eleştiri hakkını ve sınırsız kullanımını ararken, sorumluluk sınırı ortadan kayboluyor. İsyancı kendi isyan ettiklerini kendine layık ve hak olarak görmeye başladığında isyan edileni meşrulaştırıyor. Zıtların aynılaşması yaşanıyor. Örneğin Şiddet, devlet, polis, ordu, zindanlar kendine ait ‘’sol’’ vb. olunca mübah hale geliveriyor! Olay bu kadar basit değil tabii ki. Anlatılmak istenen olaylara tavır alındığından, düşüncenin içeriği doldurulamıyor veya boşaltılıyor. Düşünceye ve dünya görüşüne yönelmemizin anlamı burada ortaya çıkıyor. İki yöne indirgenmiş çelişki zıtlıklarında birini tercih siyaset değildir. Hareket halinin bütünlüğünü kaybetmeden hangi yöne ağırlık vereceğini tespit ve maddenin düşünceyle etkilenip işlenip değiştirilmesidir mücadelemiz. Aynı gibi görünenlerin tavır benzerliği olanların arasındaki dünya görüşü farklılığı bu bağlamda ortaya çıkıyor. Olduğumuz kadar söylemeye, söylediğimiz kadar olmaya çabalayacağız. Kendi kabuğumuzdan, yaşamımıza bakmadan keskin laflarla devrim yapmayacağız! 

 

TÜRKİYEDE’’SOL’’ İDEALİSTTİR. İDEALİST FELSEFEYİ SAVUNUR. ALGISININ DOĞRULUĞUNA EN ÇOK İNANANLARDANDIR. DEVRİMCİ DÜNYA GÖRÜŞÜ İSE İNANÇ DEĞİL BİLİMDİR! DEFALARCA SINIFLAR MÜCADELESİNE UYGULANAN DÜŞÜNCE VE PROJELERİN LABARATUVAR SONUÇLARI İLGİLENDİRMEZ, HELAK OLANA DEK ALGILADIĞINA İNANIR. İDEOLOJİK BİRLİĞİ TÜM SORUNSALLAR ÜZERİNDE TABİİ Kİ KENDİ GÖREBİLDİKLERİ VE ALGILADIKLARI ÜZERİNDE FİKİR BİRLİĞİNE VARMAK DİYE BİR ALGI MANİPÜLASYONU, KALIPLAŞMA GENEL KABUL GÖRÜR. OYASA Kİ İDEOLOJİK BİRLİK;BİLGİ BİRİKİMİNİN DOĞASAL ZORUNLULUKLARA GELİŞİMİNİN MÜCADELESİDİR. OLMUŞ BİTMİŞ DOĞMALAR VE KALIPLAR DEĞİLDİR. ORGANİK BİR BİRLİĞE DAHA GELİŞKİN BİR CANLI VARLIĞA GELİŞİM MÜCADELESİDİR. BİR PROGRAM VEYA KALIP DEĞİL DAHA GELİŞKİN PROGRAMLARA İLERLEYİŞ MÜCADELESİDİR. TEMEL SORUNSALLARIN GENEL ÇERÇEVESİ VE DAHA GELİŞKİNLERE İLERLEYEN GİTTİKCE İÇERİSİ VE İÇERİĞİ MÜCADELEYLE DOLDURULAN BÜTÜNLÜKTÜR. BUNUN İÇİNDİR Kİ HERŞEYDEN ÖNCE BU SORUNSALLARA YAKLAŞIM YÖNTEMİNİ İÇEREN DÜNYA GÖRÜŞÜ BİRLİKTELİĞİDİR.’’       MANİPÜLASYON yazısı.

 

 Şiddetin ve aynı bağlamda devletin kutsanması heykeltraşın mermeri şekillendirmesi düzeyinde ele alınıyor. Yeni doğacak bebeğe müdahale ile doğum yaptıran ebe yerine, ebe işlerliğinde bir canlı organizma yaratmak demek olan devrimci örgütlenme oluşturulamıyor. Yani yeni doğacak toplumun ebesi olacak şiddet dünya görüşü olarak teorik olarak yerli yerine oturtulamıyor. İsteyen istediği kadar ve yönde sürdürürken zıddına dönüşmüş bir şiddetin tutarsız yalpalama ve zararları ortalığı kaplıyor. 

 

Eleştiri  öz eleştiri konusuna gelirsek. Bütün görüşlere tahammülün sınırı ile ilgili ele alınıyor. Burjuva demokrasisiyle sınırlar ortadan kalkıyor. Neden sosyalist demokrasinin tercih edilmesi gerektiği anlaşılmaz hale getiriliyor. Düşüncenin doğada yolculuğunun doğa bilimsele gelişmek zorunluluğu göz ardı ediliyor. İnsan ve özü belirleyici hale getirilip doğayla maddi yaşamın hareketiyle bağlar koparılıp akıntıya karşı kürek çekmek, doğanın bağrına kurşun misali saplanmak vb. insanlığın doğruları haline getiriliyor. Eleştiri de iki zıddan birini savunmak halinde. Hareket hali değişmeyen tek gerçeklik olduğundan çelişik yönler bulmak zor olmuyor. Bulunamadığı durumlarda iki olumluya doğru gelişen yönü bile isteğe bağlı karşı karşıya getirip zıtlaştırıp biri seçiliyor. Üstelik bu siyaset yapmak da sanılıyor. Oysa ki devrimci düşünce her görüşe değil doğa bilimsel gelişime saygı demektir. Bu örneklemelerin gerisini sen getir ! Birlikte geliştireceğimiz yol açık ve ortada...

 

Bundan önceki yazılarımızda belirtiğimiz gibi ağırlıkla görülebilen üç eğilimin dışında siyasi düşünce yok, tavır alış var. Saflaşma yok kamplaşma var. Bir onunla bir bununla yalpalama var tutarlılık yok.Pragmatizm ve Çıkarlar var tutarlılık yok. Teori tekrar. kopyala yapıştır (Kopy-Paste), teorik sorun yok, ideolojiye gerekte yok. Zaten var. Değişen ne ki ? Her şey aynı ! Eeee’’meseleleri mesele etmezseniz mesele kalmaz’’ demiş büyük Türk düşünürü. Mesele yok. Nokta. Ortada siyaset adına bir şey olmasa da kurum var yayın ve evi var parti bile var vb. Soran sorgulayan mı var? İdeoloji teori falan işimize ne gelirse yeterli malzeme var. Bırak ustaları dışındakilerin bile işimize gelenini al, laflarını değişik anlamış ol ya da değiştir işte teori. Gerisi düşüncenin metalaşmış hali. Piyasa ve Pazar. Reel sosyalizmin çöküşüyle hala sosyalist cumhuriyet demokratik cumhuriyet gibi savunmalarda bir anormallik olduğu, sorunun varlığı ört bas edilebilir mi? Ortada Pazar piyasa ilişkisi varsa denilene bakmadan olaya tavır alanlar zaten var olacaktır. Hanlar hamamlar kurumlar bu düzene mi terk edilsin? Yok canım edilmesin! Yola devam!  Örneğin nükleer enerji politikasını alalım. Cumhuriyetçi devletçi reel sosyalist ne diyecek tir? Bak şimdi cevap mı yok? Avrupa komünistleri ve yelşiller ne diyor? Peki neden nükkeer santraller kapatılamıyor? Soruya onların verebileceği cevap değil senin vereceğin cevap bu dünyada kaplayacağın yeri belirleyecek... Unutma ki, nasıl düşünülmesi gerektiğinin önünü açacak bir mücadelede olmak, doğasal zorunluluklarımızın önünü açmak demektir. Bu geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen bir yolda günümüz ve görevlerimizi doğru tespit edebilmektir. Bu doğrultuda ideolojik teorik birliğimizi ve devrimci eylemimizin birliğini yeniden oluşturmak için görev başına. Kimseye’’balık tutmayı öğretmeye’’ kalkmıyoruz. Birlikte tutalım birlikte üretelim ve üretenlerin yönetimi doğrudan demokrasi için mücadele edelim. Başka bir yaşam mümkün. Bunun daveti olmaz görev hepimizin...

 

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

 

MARXİZM KESİŞİMSELLİĞE KARŞI

Jessica Cassell 13 Temmuz 2017
 
Kapitalizmin krizi, dünya çapında sorgulama ve kitle hareketleri yaratmaya başlamıştır. İspanyol Indignados'dan, Yunanistan'daki Syntagma Meydanı'na ve daha yakın bir tarihte Fransa'daki Nuit Debout'a kadar, gençler harekete geçmeye ve kapitalist sisteme meydan okumaya başladılar. Bu genel havanın bir parçası olarak, son yıllarda, kapitalizm altında işçi sınıfının farklı katmanlarının deneyimlediği birden çok zulüm biçimine karşı bir dizi spontan hareket patlak verdi.
 
 
8 Mart'ta kadına yönelik şiddete karşı dünya çapındaki gösteriler ve Trump karşıtı hareket unsurları gibi, Idle No More, Black Lives Matter gibi ilham verici hareketler, baskı ve ayrımcılığa karşı savaşmak için işçiler ve gençler arasındaki artan arzunun birkaç yeni örneğidir. Bu hareketlerin birçoğunun liderliği tarafından benimsenen yaygın bir bakış açısı - çoğunlukla solun akademik üyeleri ya da etkilenenleri -  "kesişimsellik"le ilgilidir. Bu nedenle, bu hareketlerin bir parçası olarak siyasileşen gençlerin ve öğrencilerin bir tabakasının bu mercek aracılığıyla baskıyı incelemesi şaşırtıcı değildir. Ancak, kesişimsellik ne anlama geliyor, baskıyla mücadele etmek için faydalı mı ve Marksizmle uyumlu mu?
 
Kesişimsellik, her birey için farklı biçimlerde kesişen, eşsiz deneyimler ve toplumsal engel eğilimleri yaratan, çoklu ve örtüşen baskı biçimlerini tanımlamak için sıklıkla kullanılır. "Kesişimsel olmaya ihtiyaç duyma", baskı şekli ve bir grup üzerine zar zor odaklanmanın aksine olarak, herhangi bir verilmiş mücadelenin bireylerinin deneyimlediği örtüşen baskıların temsil edeni ve kucaklayanı olması gerektiğine işaret eden ve harekette kullanılan ortak  bir deyimdir. 
 
Marksistler, bireylerin veya grupların, aynı anda örtüşen baskıların çoklu şekilleri ve her biçimin benzersiz bir toplumsal engel eğilimi sunduğunu kabul ederler. Marksist bir bakış açısından, hiç kimsenin baskısı anlaşılamaz veya tek başına üstesinden gelinemez ve baskıya ve sömürüye karşı mücadele ezilenlerin tüm katmanlarını içine çekmeli ve bunları içermelidir. Marksistler aynı zamanda ayrımcı tutum ve davranışlara da karşı çıkıyor ve bunların yalnızca bizi bölmek için hizmet ettiğini savunuyorlar, kurtuluşa ulaşmak için gerekli olan işçi sınıfının birliğini engelliyorlar. Yüzeyde, o zaman, Marxizm ve Kesişimsellik birbirini tamamlayıcı gibi gözükebilir. Bununla birlikte, kesişimselliği alttan destekleyen teori içerisinde yüzeyin altına bakarsak, baskıyı anlamada ve onunla nasıl mücadele edileceğinde Marxizmden çok farklı olduğunu görebiliriz. Birçok taraftarının en iyi niyetlerine rağmen kesişimsellik, değişik zulüm biçimlerinin kökenlerini ve dolayısıyla çözümleri yeterince açıklayamaz. 
 
Marxistlerin her türlü baskıyla ve zulümle mücadele ettiklerinin üzerinde önemle durulmayabilir. Harekette baskıyı anlamaya yönelik farklı bir yaklaşımı tenkit etmek, birden fazla zulüm biçiminin gerçekliğini gözardı etmekle eşdeğer değildir; Aksine, baskı ve sömürünün her biçimini bir kerede ve tamamen sona erdirmek bizim için nihai hedeftir, çünkü görevimiz işçilerin ve gençlerin özgürlüklerine kavuşmaları için zorunlu olan fikir ve yöntemleri ilerletmektir. Farklılıklarımızı gizlemek, hareketi iyi yapmaz.
 
 
BAĞLAMDA KESİŞİMSELLİK
 
Kesişimselliğin kısıtlamalarını Marxist bir perspektiften anlamak için elbette ki kesişimselliğin ana tezlerini ve ona itibar kazandıran tarihsel bağlamı düşünmek zorundayız. Kesişimselliğin yükselişi, 1960'lar ve 1970'lerin devrimci dalgalarının yenilgisi ile aynı zamana denk geldi ve bunu 1980'lerde Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle sonuçlanan tepki izledi. Sınıf mücadelesinin sonuçta oluşan geri çekilmesi sırasında kimlik politikaları üstünlük kazandı. O belirli dönemde geliştirilen kimlik politikaları, sınıfsal ve siyasi bakış açılarından ziyade kişisel karakteristik özellikleri(etnisite, cinsiyet, vb.) baz alarak insanları tanımlamaya dayandırıldı.
 
Bu, yönetici sınıf tarafından, kolayca kapitalist sisteme dahil edilen kariyerci küçük burjuva unsurların ilerlemesini teşvik etmek için kullanılmıştır. Kimlik politikası, işçi hareketi bürokrasisi ve egemen sınıf tarafından, hareket içindeki sol ve sınıf mücadelesi pozisyonlarına karşı kullanılır.  Kimlik ve baskının farklı eksenlerine yönelik bu artan oryantasyon, baskının çeşitli şekilleri için sosyal ve ekonomik temelin kökünü kazıyan kapitalizmin devrilmesinde işçilere öncülük eden işçi, sosyal demokrat ve Stalinist liderliğinin başarısız sonucuydu.
enhanced buzz 24276 1390245884 7
 
Özellikle Stalinizm haince bir rol oynamıştır. 1917 Rus Devrimi, Lenin ve Troçki bünyesindeki Bolşevikler tarafından yönetilirken, kadınlar, lezbiyen ve gay insanlar ve ezilen uluslar için büyük gelişmeler yaparken, Stalin yönetimi altındaki Sovyetler Birliği'nin dejenerasyonu bu kazançların birçoğunun dolaylı yollardan geri alınmasını sağlamıştır. Sovyetler Birliği'nin izolasyonu ve geri kalmışlığı, kıtlığın devam etmesi ve Stalinistlerin gücünü korumak ve uluslararası proletarya devrimine bir fren koymak için bütün eski bölünmeleri ve baskı biçimlerini kullanması anlamına geliyordu. Sovyetler Birliği'ndeki eşcinselliğin yeniden suç haline getirilmesi gibi Stalinist politikalar, dünyanın dört bir yanındaki Stalinist Komünist partilerdeki ayrımcı uygulamalara yansıdı ve zulüm yükü altında yaşayan birçok işçiyi ve gençliği sosyalist mücadeleden anlaşılır bir şekilde püskürttü. Hakiki Marksizm her türlü zulüm karşısında dururken ve sınıf birliği çağrısında bulunurken, bu tür politikaların gerçek Marksizmle hiçbir ilgisi yoktur ve bu politikalar mücadelenin farklı eksenlerindeki hareketin parçalara ayrılmasını etkilemiştir.
 
Kesişimsellik, feminizmin bir yan çalışması olarak, ayrı mücadeleler içindeki hareketleri kuşatma eğiliminde olan aslında geleneksel kimlik politikalarına karşı bir tepkiydi. Bilhassa siyahi kadınlar, kadın  hareketine çalışan siyahi kadınlar sınıfının gerçekliğini ve ihtiyaçlarını görmezden gelen beyazların geniş çapta hakim olduğunu ve ırkçılık karşıtı hareketin kadınlara yönelik zulmün sıklıkla önemini yok sayan siyahi erkekler tarafından domine edildiğini on yıllarca vurguladılar. Bunlar önemsiz eleştiriler değildir. Bununla birlikte, kesişimselliğin ideolojik temeli, işçi ve sol liderlik, daha "insancıl" bir kapitalizm için resmen vitrine çıktığı, hatta sosyalizm için mücadele etme rolüne girme dahi terk edildiği zaman, Stalinizm'in çöküşü ve kapitalist tepki döneminde açık olarak akademik çevrelerde popülerlik kazanan teoriler olan, post-modernizm ve post-yapısalcılık gibi post-Marxist teorilere yaslanır. 
 
Oysa ki radikal sosyal ve ekonomik dönüşüm önceki asrın vurgusu olmakla birlikte, fikir, düşünce ve dil dünyası, takip eden sınıf mücadelelerinde geri çekilme boyunca değişim ve analizin hedefleri haline geldi. İşçi sınıfının toplumun ekonomik ve sosyal temelini radikal bir biçimde dönüştürme kabiliyetine olan inancını kaybettiği için, akademik sol, bireylerin nasıl düşündüklerini değiştirmeye odaklanarak geriledi. Bu ideolojik eğilimden yola çıkarak, kesişimsellik, öznel deneyim ve bireysel düşünce, dil ve davranışı, baskının üstesinden gelme ve baskıyı anlama üzerinden, büyüteç olarak vurgulanır. 
 
Bu, toplumu değiştirmek için öncelikle insanların görüşlerini değiştirmeniz, hatta daha kötüsü, "söylem" değiştirerek gerçeği dönüştürebileceği fikrine dayanan oldukça idealist bir yaklaşımdır. Gerçek şu ki, sınıf toplumunda egemen ideoloji egemen sınıfın ideolojisidir. Devrimleri gerçekleştiren insanların, sömürülenlerin ve ezilen kitlelerin ideolojisi, egemen sınıf tarafından dayatılan tüm gerici düşünceler ve ön yargılarla doludur. Bu mücadele süresi boyunca, çok geniş boyutta insanların bakış açısını değiştiren ve çok sayıda insanı dönüştüren toplumun dönüşüm geçirmesidir. Bu, Alman İdeolojisi'nde Marx tarafından çok iyi açıklanmıştır:
 
"Her ikisi de bu komünist bilincin kitlesel ölçekte üretimi için ve gayenin kendisinin başarısı için, kitlesel ölçekte insanların değişmesi, ancak, yalnızca, pratik bir harekette, bir devrimde gerçekleşebilecek bir değişikliktir; Bu yüzden devrim, yalnızca egemen sınıf başka biçimde devrilemeyeceği için değil, aynı zamanda işçi sınıfı ancak bir devrimle kendisini tüm çağların pisliğinden arındırabileceği ve toplumu yeniden kurabileceği için gereklidir”
 
Afrikalı Amerikalı hukukçu Kimberlé Crenshaw, 1989'da, özellikle de ABD mahkeme sisteminin siyahi kadınların işyerinde yaşadığı bileşik ayrımcılığı nasıl hesaba katamadığını açıklamak için kullandığı, "kesişimsellik" damgalı kavramla isnat edildi. Crenshaw, "Irk ve Cinsiyet Arası Kesişimi Sınırlandırmak: Ayrımcılığa Karşı Siyahi Feminist Eleştiri Doktrini, Feminist Teori ve Irkçı Karşıtı Politikalar" adlı makalesinde, siyahi kadınların sadece kadınlar ya da siyah bireyler olarak değil ayrıca siyahi kadınlar olarak yaşadıkları bileşik ayrımcılığı kabul etmeyi reddeden mahkemenin yalnızca iş yerinde ikisini de cinsel ayrımcılık veya  ırk ayrımcılığı iddialarını dikkate aldığı birçok dava olduğunu aktarıyor. Örneğin DeGraffenreid ve General Motors davasında mahkeme, General Motors  davacının cinsel ve ırk ayrımcılığına ilişkin şikayetini reddetti, çünkü General Motors bir önceki asırda beyaz kadınlar ve siyah erkekler kiralamıştı.
 
Siyah kadınların ve bileşik ayrımcılık yaşayan diğer grupların kapitalist yasal sistemdeki yabana atıldıkları gerçeğine karşı yapılacak herhangi bir argüman bulunmamaktadır. Bunlar, hakların gerçek bir eşitliğini elde etmek için ezilen katmanlar adına gerçek anlamda önemli bir engel oluşturan yapısal boşluklardır. Marksistler, sınıfın işçilerinin ve ezilen katmanlarının haklarını savunmak için mücadele etmeyi ve yaşam koşullarını iyileştirme imkanı tanıyan yasal reformları desteklerler. Fakat ırkçılığın ve cinsiyet ayrımcılığının, sınıf toplumundan kaynaklandığını ve mahkeme sisteminin nihai olarak kapitalizmin ihtiyaçlarını savunmak için var olduğunu da açıklamak zorundayız.
 
Burjuva adaletinin sınıfsal yapısı, kapitalist bir temel üzerine kurulu olduğu sürece mahkeme sisteminden düzeltilemez. Böylece, Crenshaw'ın talebi siyahi kadınlar için mahkeme sistemi bünyesinde korunan bir azınlığın yeni tanımının yaratılması iken, bunun, Crenshaw'ın siyahi kadınların iş yerinde ve daha kapsamlı toplumda yaşadıklarını uygun şekilde aydınlattığı bileşik ayrımcılığa yol açan maddi ve sosyal koşulları temelde değiştirmeyeceğini vurgulamalıyız. Bazı kesişimsel feministlerin yazıları, karşılaştıkları çoklu baskılar ve engeller altında yaşayanlar tarafından bileşik ayrımcılığın nasıl tecrübe edildiği hakkında konuya vakıf gözlemlere katkıda bulunurlarken, Marxistler gözlemin ötesine geçme gerekliliğini açıklıyorlar.
 
Mahkeme sisteminde ezilmenin olası tüm kesişmelerini yansıtmak için sonsuz sayıda kategori yaratılabilir ancak Marksist olarak şu soruyu gündeme getirmeliyiz: Evvela bu baskı niçin zuhur eder ve nihai olarak nasıl yok edilebilir?
 
 
DÜŞÜNCE VE TOPLUMSAL GERÇEKLİK
 
Crenshaw, 2016'da yapılan "Kesişimselliğin Aciliyeti" başlıklı bir TED Konuşmasında, siyah kadınların iş yerlerinde yaşadıkları çifte ayrımcılığa "düzenleme problemi" olarak eğilen mahkemelerin bozukluğuna dikkat çekti. Tavsiye edilen; eğer hakimler veya karar vericiler zulüm ve bileşik ayrımcılığın doğasını anlamak için daha iyi bir düzenlemeye sahip olsalardı, bireyler ya da grupların yaşadıkları örtüşen baskıların yabana atılmayacak oluşudur. Hakimler tarafından desteklenen ve kararlarını etkileyen ayrım gözeten tutumlar açıkçası baskı altındaki insanların yaşamları üzerinde etkili olmakta ve onların marjinal hale gelmelerini sürekli kılmaktadır. Siyahi erkekler ve kadınlar yüksek oranda polis zulmüne ve cinayetine maruz kalırlarken, katil polisler cezasızlığın tadını çıkarırlarken, ABD'de ve Kanada'da hakimler tekrar ve tekrar cinsel saldırı suçu işleyen beyaz erkekleri serbest bırakıyorlar. Hakimler, iğrenç ayrımcı tutumları konusunda hareket etmekte özgürdürler ve bu, toplumda eziyeti sürdürme ve baskılanan grupları boyunduruk altına almak işlevi görmektedir. Peki, bu tutumlar nereden kaynaklanıyor ve toplumu bunlardan nasıl kurtarabiliriz?
 
Hakimler ve politika yapıcılarının zararlı ayrımcı tutumları, kapitalist sistemin ihtiyaçlarını yansıtmaktadır. Kapitalist devlet ve mahkeme sistemi, kapitalist sınıfın kural ve çıkarlarını korumak için var olmaktadır. Adalet görevlilerinin seçimle iş başına gelmediği bu sistem altında mücadele vaatleri,  fesh etme seçeneği olmaksızın politikacılar iktidara gelir gelmez bozulur ve çok önemli kararların çoğu, gerçek bir demokrasinin ve hesap verebilirliğin olmadığı kapalı kapılar ardında seçimle iş başına gelmeyen yetkililerce(bankacılar, üst düzey yöneticiler vb.) alınır. Aynı şekilde iş yerinde işverenlerden ayrım gözeten uygulamaların hesabını sormak çok zordur, çünkü onlar bizim geçimimizi kontrol ederler ve kapitalist üretimde demokratik bir yönetim yoktur. Ayrımcılık duruşmaları çok çetin geçiyor ve kazanılıyor olsa da; bu sıklıkla, özellikle de işverenin her zaman daha iyi bir hukuk ekibine parasının yeteceği ve adalet sisteminin zaten onların çıkarları doğrultusunda çarpıtıldığı düşünüldüğünde, bir çok baskıya uğrayan işçinin takip etmesi gereken yolu imkansız hale getiren astronomik maliyetlere, mahkeme salonlarında geçirilen senelere ve diğer bir çok engellere takılır. Patronlar ceza aldıkları zaman, şikayette bulunanın hayatı iki paralık olurken, patronların hayatlarında çok ufak bir değişiklik olur. Böylece tutumlar açıkça baskının sürdürülmesinde kötücül bir rol oynarken, baskının üstesinden gelmek için asıl engel olan bu kurumların dayandığı sosyal ve ekonomik altyapıdır. Başka bir deyişle, sorun, görevlendirilen memurların tutumlarında değil bu kurumların kapitalist doğasındadır.
 
Marxistler için, o zaman, "düzenleme" ya da insanların baskı hakkında ne düşündükleri öncelikli olarak bir sorun değildir. Dilin ve düşüncenin sosyal gerçekliği şekillendiren egemen güçler olduğu düşüncesi felsefi idealizmden kaynaklanır, halbuki Marxistler tarihe materyalist bir bakış açısıyla yaklaşırlar ve sosyal gerçekliğin düşünceyi şekillendirdiğini savunurlar. Halledilmiş dünya görüşleriyle doğmuyoruz, ne de zamanla geliştirmiş olduklarımız gökten düşmüyorlar. Dünyaya nasıl inandığımız ve onu nasıl gördüğümüz, içinde yaşadığımız tarihsel dönemin maddi ve sosyal koşulları ve hangi üretim tarzı toplumun geri kalanının nasıl örgütlenmesinde temel oluşturur tarafından şekillenir ve etkilenir. Bu, her düşünce ya da kültür unsurunun toplumun ekonomik temelinin direkt bir ürünü olduğu anlamına gelmez, ancak ekonomik taban belli bir çağın baskın görüşlerinin genel temelini oluşturur ve nasıl düşündüğümüz konusunda belirli sınırlar koyar.
 
Elbette, kendi ucuz çıkarları içinde ayrımcılık gözeten fikirleri kullananlar ve sahiplenenler güçlü pozisyonlarda olan bireyler değildir sadece. Her gün çalışan ve yoksul insanlar da bu tutumlarla sosyalleşirler. Toplumdaki egemen fikirler, kapitalizm altında hükmeden sınıf olan burjuvazinin fikirleridir. Kapitalist sınıf işçi sınıfını, ırk ve etnisite, dil, cinsiyet ve cins, din ve diğer pek çok ayrımla bölünmüş konumda tutmak için ayrımcılık gözeten tutumlara güvenir. Bu ayrımlar, örneğin, ücretler üzerinde aşağı yönlü basınç ve uluslar ve rekabet eden işçiler arasında "alttan başlayan yarış" ve de ezilen ve baskı gören çoğunluğu burjuvaziye, kendilerini ezene karşı birleşmelerinden uzak tutma gibi, çoklu işlev görürler. Burjuvazi, medya ve kültür satış yerleri gibi fikirleri yayma araçlarını kontrol ederler ve onlara sahip olurlar. Egemen sınıfın fikirleri ayrıca kilise, eğitim ve aile vasıtasıyla da yeniden üretilir. Düşüncemizin içeriği kapitalist toplumu yansıtan bu kurumlar tarafından şekillendirilir.
 
Kapitalizm işçi sınıfını, kendimizle ve birbirimizle olan ilişkimizi bozan insanlık dışı ve aşırı yoğun rekabete zorlar. İnsanlar tabiatın gereği açgözlü ve ayrımcı doğmazlar, ancak bizi birbirimizle karşı karşıya getiren ve bizi birleşmekten alıkoymak için ayrıştıran güçlü mesajlar kullanan bireysel bir toplumda yetişirler. Ayrımcılık gözeten tutumlara sebep olan maddi ve sosyal koşulların nasıl değiştirileceğini düşünmeden meydan okuma baskıyla savaşmada bu sebeple sınırlı bir yaklaşımdır. Sosyal ve maddi kökenlerinden arındırılmış düşünce ve fikirler üzerine vurgu, ekonomik yapısal köklerinden kopartılan ve hareketin atomize olmasını riske maruz bırakan baskının bireysel öznel bir anlayışıyla kaçınılmaz olarak sonuçlanır.
 
Son tahlilde, tüm toplumsal bölünmenin maddi tabanı kıtlıktır. Vatandaşlarına iyi bir iş, bir ev ve bir eğitim sağlayabilen bir toplum, konut, eğitim veya istihdam eksikliği nedeniyle "ötekini" suçlamak zorunda kalmayacaktır. Aksine, krizde olan bir toplumda bu tutumlarda artış görülecektir. Marx, "Yoksulluk genelleştiği zaman, bütün eski saçmalıklar canlanır" dediğinde, bunu güzel ortaya koymuştur. Kıtlık devam ederken, bu tutumlar tamamen ortadan kaldırılamaz. İyi bir yaşam standardına sahip olmak için herkes adına kafi dereceden çok daha fazla servete ve kaynaklara hali hazırda sahip olduğumuz ve gelişmiş üretim araçlarını elimizde tuttuğumuz için kapitalizm altında kıtlık tamamen yapaydır. Bu sistem altındaki sorun, servetin çoğunluğuna çok küçük bir azınlık tarafından el konulması ve kalanlarımızın kırıntılar için dövüşmesine neden olmasıdır. Marxistler işte bu yüzden kapitalist sınıfın kamulaştırılmasını isterler, böylece bütün bu serveti çoğunluğun yararına kullanabiliriz ve baskının ve ayrımcılığın maddi köklerini kurutabiliriz.
 
 
BASKININ KÖKLERİ: ÖZNEL VE NESNEL
 
Kesişimsel feminist yazılarda sıklıkla "yapısal" baskıya atıfta bulunulur, ancak Marxist materyalist bakış açısından ziyade idealist bir bakış açısıyla. Örneğin baskının kesişen ve çoklu biçimiyle ilgili olarak Bell Hooks(ABD'li feminist yazar), "Benim için bir ev gibi, temeli paylaşıyorlar, ancak temel egemenlik kavramlarının etrafında inşa edilen ideolojik inançlardır" diye ifade eder. Bu görüşle paralel olarak, Patricia Hill Collins, "Yetkilendirme, kişisel, kültürel veya kurumsal boyutta olan nesnelleştirmeyi ve insafsız hale getirmeyi sürdürecek bilgi boyutlarını reddetmeyi içeriyor" ifadesini kullanıyor. Böylelikle baskının kökleri farklı grupların aşağılığı ve üstünlüğü çevresinde toplumun inanç sisteminde görülmekte ve baskının sona ermesi bu inançların reddedilmesini gerektirmektedir. Bu yaklaşımın temel kısıtlaması, bu inançların neden ve nasıl oluştuğunu açıklamaması ve bu nedenle bu inançların kitlesel boyutta ortadan kaldırılmasının bir yolunu bulamamış olmasıdır.
 
   car rental to states
 
Değişim için ana hedef olarak gerçekliği nasıl kavramsallaştırmayı sağlayarak, baskının ağırlıklı olarak bireysel ve kişiler arası düzeyde sürdürüldüğünü çıkarırız. Bu bakış açısından, baskının belirli bir şekline maruz kalmayan herkes onu devam ettirmekte ve ondan çıkar sağlamakta suça ortak olur. Egemen özelliklerle ve baskılarla örtüşen sonsuz sayıda kurulumlar olduğu için, kesişimsellik teorisi, hepimizin aynı anda baskı gördüğü ve birbirine baskı uyguladığı sonsuz bir ağ içinde var olduğunu ortaya koymaktadır. İşçi sınıfı, egemen kapitalist sınıf yerine düşman haline gelir.
 
Ayrımcılık gözeten ve baskın tutum ve davranışların bireyler tarafından ve kişiler arası dinamikler içerisinde gerçekleştirildiği açık olsa da, bu tutumlar toplumsal ve tarihi kökene sahiptirler ve sınıf toplumunun yapısı içinde kök salarlar. Benzer şekilde, dominant bir özellik olarak düşünülen ve toplum tarafından desteklenen şey aynı zamanda tarihsel olarak gelişmiştir. Özü itibariyle toplumsal ve yapısal fenomenler olan beyaz üstünlüğü ve ırkçılık, kapitalizmin gelişiminin üzerine inşa edildiği köleliği ve sömürge istilasını haklı kılmak için kolonyal Avrupa uluslarının egemen sınıfları tarafından geliştirildi. Kadınlara baskı her zaman var olmadı, fakat mülkiyeti nesilden nesile aktarma amacıyla babalık sıfatını korumak için kadınların cinselliğini kontrol altına alma anlamına gelen bir kurum olarak evliliğin tesisi ve toplumun sınıflara bölünmesi ile birlikte ortaya çıktı. Irkçı ve cinsiyetçi tutumlar bu maddi ve toplumsal süreçleri yansıtıyor.
 
Bireyler ayrımcılık gözeten tutumlara çok zararlı şekillerde sahip olabilir ve etkilenebilirler iken, bu tutumlar ve eylemler nihayetinde sadece egemen sömüren sınıfın yararınadır. Bununla birlikte, "ayrıcalık" kavramı, baskının belirli bir şekline maruz kalmayanların bu baskıyı diğerleri üzerinde sürdürmelerinin çıkarlarına olduğunu ya da kazanılmamış menfaatleri kabul ederek bu baskıya aktif olarak katkıda bulunduklarını ima eden kesişimselliğin savunucuları tarafından hareket içinde hatırlatılmaktadır. Marxistler, çoklu ve örtüşen şekillerde baskıya uğrayan insanların büyük toplumsal engeller ve bileşik ayrımcılığın etkilerini yaşadıkları konusunda hem fikirdirler. Bununla birlikte, çoğunlukla ayrıcalıklar olarak nitelenen şey, herkesin eşit şekilde tanınması gereken insan hakları olarak düşünülmelidir. İşçi sınıfını tabakalaştıran ve baskı görenleri bu haklardan yoksun bırakan, patronların ve bankacıların el altından bizi parçalara bölmesini ve artıklar için dövüştürmesini sağlayan sistemi ortadan kaldırmalıyız. "Aşağıda eşitlemeyin ve yoksullukta eşitlik yaratmayın. Yukarıda eşitleyin ve sömüren ve egemen sınıftan neye ihtiyacımız varsa alın!" demeliyiz.
 
Bir grubun baskısı, değişik şekillerde hepimizi ezen ve sömüren kapitalist sistemi devam ettirmek için çalışır. Başka bir grubun baskıya ve hakimiyete devam etmesi hiç bir işçinin çıkarına değildir. Görünüşte bazı işçiler diğerlerinin zararına çıkar sağlıyor ve böylece diğerlerinin baskılarından çıkar sağlıyor gibi gözükebilir. Örneğin, erkeklerin dünyanın her yerinde aynı iş için kadınlardan daha fazla ücret aldıkları gayet iyi bilinmektedir. Aslında erkekler çok daha fazla almazlar, çünkü kadınlar çok az ücret alırlar ya da tam tersi. Herkes için kitlesel ücret artışı yapmaya yetecek çok fazla servet var, ancak işçiler tarafından oluşturulan servetin çoğunluğuna egemen azınlık sınıf tarafından el konulur. Kapitalist sınıf, kadın işçilere, göçmenlere, farklı ırk ve cinsiyet azınlıklarına karşı ayrımcılıktan ve az ücret ödemekten faydalanır, çünkü daha önce açıklandığı gibi, işçi sınıfı katmanlarını daha "esnek" ve mümkün olan güvencesiz çalışma biçimlerine, part-time gibi, zorlar ve tüm ücretlerde aşağı yönlü baskı uygular.
 
Marxistler etkin bir şekilde, birbirlerine karşı ayrımcılıkta ve baskıda bulunmanın çıkarlarına olmadığı konusunda işçi sınıfını eğitmeye çalışırlar. Bu çoğunlukla, bireylerin değişime uğrayacağı ve fikirlerinin bu sebeple değişeceği mücadelenin somut deneyimleri vasıtasıyla olur. Ayrımcı tutumları sürdüren sözde "ayrıcalıklı" bir işçi, aslında hepimizi ezen ve sömüren kapitalist sistemin ve patronların karlarını sürdürmeye yarayan daha fazla ezilen işçiler arasındaki düşük ücret rekabeti yoluyla onların ücretlerinin düşürülmesine katkı sağlar. Çoklu baskı yaşamayan işçiler, diğerlerine yönelik baskıya devam ederek aslında kendi sömürülerini ebedileştirdiklerinden çok daha fazlasını kaybederler. Tüm işçiler, herkesin yaşam standardını büyük ölçüde artırabilecek sosyalizm mücadelesinde birleşerek dünyayı kazanmak zorundalar. Sınıf dayanışması yerine kesişimsellik, işçi sınıfının ve baskı görenlerin farklı kesimlerinin farklı çıkarları olduğunu ve kendi ayrı örgütlerine sahip olmaları gerektiğini tavsiye ederek, "müttefikler" kavramını öne sürer. Marxistler, bütün kapitalist sisteme ve onun savunduklarına, sınıf sömürüsüne karşı ve işçiler üzerinde acı veren tüm baskılara karşı savaşan sendikalar ve sosyalist ve işçi kitle partileri vasıtasıyla örgütlenen ortak çıkara dayanan ortak mücadeleyi savunurlar. "Ayrıcalık politikaları"nın tehlikesi, bu aktivistleri aslında, kapitalist sınıfa karşı birleşmenin hepimizin nasıl yararına olacağını açıklamak yerine, işçi kesimlerini işçi sınıfının diğer katmanlarının baskısından çıkar sağladıklarına ve bu yüzden onlardan alınan çıkarlara karşı olduklarına ikna etmeye çalışmaya sürükler. Bu, bu miti ebedi hale getirmeye etkin şekilde çalışan ve bu miti haklı kılmak için ırkçılığı, cinsiyetçiliği ve ayrımcılığın ve baskının diğer şekillerini kullanan kapitalistlerin ekmeğine yağ sürer. "Ayrıcalıklı" ve ezilen işçiler patronlara karşı birlik olur ve eşit ücret ve koşullar talep ettiğinde, o zaman bu birliğin gücü sömüren sınıftan çok daha fazla tüm kesimlerin kazanmasına olanak verir.
 
İşçi sınıfının bazı katmanlarının baskısı ve ayrımcılığı, aynı zamanda egemen sınıf için uygun bir günah keçisi olarak da hizmet etmektedir. Kapitalizm krize girdiği zaman devlet içindeki egemen sınıf ve onun yöneticileri, bizi birbirimizle karşı karşıya getirmeye çalışarak, baskı gören ve marjinal hale getirilen grupları bu açmazdan sorumlu tutarlar. İnsanlar hayatta kalmak için mücadele ederken, sol kanatta hiç bir gerçek alternatif sunulmazsa, bu fikirler tutunabilir. Bu ABD seçimlerinde açıkça gösterildi: Bernie Sanders parti aday listesinden çıkarılır çıkarılmaz, Donald Trump, Hillary Clinton'u statükonun temsilcisi olarak gören ümitleri suya düşmüş işçi katmanları arasında ırkçı, yabancı düşmanı ve kadın düşmanı hisleri kamçılayarak iktidara yükselebildi. Anketler, bu katmanın önemli bir kısmının, baskı gören grupları günah keçisi yapmak yerine "milyarderler" sınıfı"na saldıran sol-kanat platformunun dostluğunu kazanabileceğini gösterdi. Trump için oy kullananlar özünde baskıcı ya da ayrımcı değillerdi, ancak bu fikirleri kendi yoksulluk ve sıkıntılarının bir ifadesi olarak beslediler. Bu, ayrımcı tutumların, özellikle de sol gerçek bir alternatif sağlayamadığı durumlarda kıtlık, yoksulluk ve kapitalist sistemle yaşanan hayal kırıklığı ile pekiştirilen sınıflı toplum yapılarında nasıl kök salmış olduğunun somut bir örneğidir.
 
Eğer herkesin yeteneklerin eğitimine ve orta öğretime, çocuk bakımına, sağlık bakımına, ulaşıma, konuta, eğlenceye, kültür ve benzer şeylere evrensel erişimiyle birlikte yüksek yaşam standardı garanti altına alınırsa, ayrımcı fikirlerin ne kadar azalacağını hayal etmek güç değildir. Herkesin yüksek yaşam kalitesine kavuşturan kaynaklara ve fırsatlara erişimi garanti altına alındığında, başkalarının acıları için herhangi bir grubu suçlamak zor olacaktır. Bununla birlikte, üretimin insan ihtiyaçlarına değil de kara dayandığı kapitalizm altında bu mümkün değildir. Hepimizi ezen ve sömüren kapitalist sisteme karşı mücadelede baskı gören tüm kesimleri birleştirmek için birleşik bir sınıf mücadelesi gerekir.
 
 
SINIF MÜCADELESİ VE BASKIYA KARŞI SAVAŞMA
 
Marxistler baskının farklı eksenleri üzerinde insanların dışa bölünmelerine karşıdırlar ve birlik için ihtiyacı ileri sürerler. Baskı gören herhangi bir grubun mücadelesi baskının diğer şekillerinden ve bunlara yol açan kapitalist sistemden ayrı anlaşılamaz. Gerçi, kesişimselliğin savunucuları insanların tek eksenli konulara bölünmesine karşı olduklarını ileri sürseler de, öznel yaklaşımın neticesi, aralarında kapsayıcı ortak payda olmamakla birlikte, bunun ayrıcalıkların ve birleşik baskıların sonsuz sayıda yapılandırılmasına uygun olarak insanların bölünmesidir. Kesişimselci feminist kuramcı ve akademisyen Patricia Hill Collins'in, "Kara Feminist Düşünce: Bilgi, Bilinç ve Yetkilendirme Politikaları" (1990) adlı eserinde, "hükumet meclisi çoklu gruplarının kapsayıcı ana yapısı, her biri uygun, taraflı bakış açıları üreten ceza ve ayrıcalık ile değişken tecrübeler" olduğunu belirttiğinde öne sürdüğü şeydir. "Hiç kimsenin açık görüş açısı yok. Hiç kimse, mutlak 'gerçeği' keşfetmesini sağlayan teori veya metodolojiye sahip değildir."
 
Bu görünüm oldukça karamsar, bizi sadece kısmi öznel gerçeklerimizle baş başa bırakan ve baskının kökenlerini ve onun üstesinden nasıl gelebileceğimizi açıklayan hiç bir şey yok. Bu, gerçekliği dönüştürmek için kolektif mücadele etmekten ziyade, bireyciliğe ve kendini düşünmeye götüren bir bakış açısıdır. Dünya, somut olarak düşünce ve hislerimizin dışında var olur. Bu dünyayı anlamamız, kısmen ve bireysel zorunlu olaraktır, ancak o, objektif bir gerçekliğin yansıması olarak kalır ve bu gerçeklik hakkında fikirlerimiz devamlı olarak ona karşı pratikte teste tabi tutulur. Kapitalizmi oluşturan toplumsal ve ekonomik ilişkiler nesnel olarak mevcuttur. Eğer inanmıyorsanız, kiranızı ödemek ya da yaşamak için çalışmayın da görün bakın o zaman ne oluyor! Çoğumuz kapitalizm altında yaşıyoruz ve onun tarafından sömürüldüğümüzden, sınıf analizi ve mücadele, herkes için kurtuluşu sağlamak ve başarmak için en büyük "görüş açısı" ve en büyük teorik aracı temsil ediyor.
 
Kesişimsellik, eşit şekilde temel ilke olarak baskının bütün şekillerinde görüntülenirken, Marxistler, kapitalist toplumda sınıfın temel ayrım çizgisi olduğunun altını çizerler. Kapitalist üretim tarzı, özünde, üretim araçlarının sahipleri olan kapitalistler tarafından artı-değerin işçilerden çıkarılmasına dayanır. Bu, sınıf sömürüsünün acı açısından ezilmenin en kötü biçimi olduğu ya da işçi sınıfının diğer ezilen gruplardan daha üstün olduğu anlamına gelmiyor. Bu, parazit bir egemen sınıfın çoğunluğu sömürüp baskı altına aldığı bir toplumda yaşadığımız sürece, ezilen gruptan hiç kimsenin özgürlüğüne kavuşamayacağı, bunun daima sistematik bir eşitsizlik olacağı anlamına geliyor. Azınlık hakim sınıfının herhangi bir temsilcisi, cinsiyetine, ırk veya cinsel yönelimine bakılmaksızın, sonuç olarak, çoğunluğumuzun bölünmesi ve zulmüne dayanan sınıf çıkarlarına hizmet edecektir. 
 
Kapitalist sınıf tarafından biriktirilen muazzam karlar, emeklerinin tam değeri ödenmemiş olan işçi sınıfının ödenmemiş emeğini temsil eder. Sınıf sömürüsüyle Marxistlerin kastettikleri şey budur; ekonomik ilişkiden ziyade alt sınıf olarak algılanan fakir insanların ayrımcılığına atıfta bulunan "sınıfçılık" ile karıştırılmamalıdır. Marksistler, ayrımcılık ve baskının kapitalist sistemin korunmasında önemli bir rol oynadığını kabul ederken, sömürünün ekonomik gerçekliği, işçiler toplumun tüm zenginliklerini üretenler olduklarından, sistemi eşsiz bir konuma getirir. İlaveten, bütün işçiler örtüşen baskılar yaşamasalar da, işçiler ve sınıfsızlar, işsizler ya da modern zaman köleliği altında yaşayanlar olan baskı görenlerin büyük çoğunluğu sömürülürler. Bu, sınıf sömürüsünü, tüm ezilenlerin birleşik faktörü yapar. İşçi sınıfı, ezilen toplum katmanlarının büyük çoğunluğunu kapsamaktadır ve açık olarak, süreç içindeki ayrımcı tutumları yıkmaya yarayan, sömürücü sınıf olan ortak düşmanımıza karşı baskı görenlerin tüm kesimlerini birleştirecek olan şey sınıf mücadelesidir.
 
Ne yazık ki, öğrenci ve işçi hareketlerinin liderleri, ezilenlerin tüm katmanlarını birleştirebilecek militan bir sınıf mücadelesi düzenlemede başarısız oldu. Bu arada, aynı bürokrasiler sıkça, işçiler ve öğrencilerin koşullarını ilerletmekte anlamlı reformlar yapmak için mücadele etmeyen, gerçekliği maskeleyen kesişen bir dil benimserler. Cinsiyet eşitliği ya da diğer kimlik tabanlı belirli kısıtlamalar gibi yapmacık politikalar bir sınıf bakış açısını veya siyasi yönelimi dikkate alınmaksızın kullanıma sokulmaktadır ve bu durum gerçekte, toplumun geniş kesimini ve sıradan insanları bir araya getiren çoğunluk için baskı ve sömürüyü azaltacak koşullar için kavgayı hareketlendirmeye bulaşmayan bir bürokrasi için bir takım avantajlı pozisyonlara neden olur. Egemen sınıf, sömürü sistemlerini tamamen zorunlu bırakırken, baskı görenleri yatıştırmaya çalışmak için benzer politikaları kullanırlar. Bunu görmek için, çalışanlarının çeşitliliğiyle böbürlenen büyük bankaların web sitelerine bakmak yeterlidir. Bankalarda ve büyük şirketlerde baskı gören grupların temsil edilmesi işçi sınıfının baskı gören kesimlerinin çoğunluğu için gerçeği değiştirmez ve baskıyı artıran maddi koşullar değiştirilmeksizin öğrenci birliklerinde ya da sendikalarda temsil edilme işçi sınıfı hesabına değiştirmeyecektir de...  
 
"Temsil edilme"nin ardındaki düşünce, eğer baskı gören gruplardan daha fazla insan bir göreve gelmiş(öğrenci ve işçi birliklerinden seçilmiş yetkililer, seçim siyasetinde ayrıca özel sektörden CEO'lar ve şirket yöneticileri olursa), bu baskıların kökünü kurutmaya ve azaltmaya yardım edecektir. Baskı gören grupların az temsil edildiklerinden baskı görmediklerini anlamak önemlidir; politikaya ve kamu hayatına katılmada engeller yaratan toplumda sistematik baskı nedeniyle yeterli temsil edilmiyorlar. Harekette ezilen grupların gerçek temsilini gerçekleştirmenin en iyi yolu, bu baskıları sona erdirmek için verilen mücadelenin bir parçası olarak bu engelleri gerçekten yok edebilecek militan mücadele örgütleri kurmaktır. Bu, tarihsel olarak ezilen ve marjinalize olmuş grupların daha geniş katmanlarını bir araya toplamaya ve katılımlarını engelleyen sistematik engellerin üstesinden gelmeye çalışmaya şevk verecektir. Böyle bir mücadele, gerçek liderliğin gelişimini yukarıdaki yapmacılıktan ziyade alttan almaya teşvik edecektir. Sosyalizm açık olarak, sömürülen ve baskı gören tüm katmanlarda mücadele içerisinde daha iyi bir dünya için tasarlama ile ilgilidir. Temsilcilerimiz, gerçek bir mücadeleye liderlik edebilecek politikalarına ve kapasitelerine dayanarak seçilmelidir. 
 
Margaret Thatcher, Angela Merkel, Theresa May veya Hillary Clinton gibi kadınların mümkün olan en üst düzey siyasi makamlardan birine seçilmesi, kadınların kurtuluşu davasını geliştirmeye hizmet etmedi ve devrimciler aktif olarak onlara karşı mücadele yürüttüler ve mücadele etmeye devam ettiler. Aynı şey, örneğin IMF direktörü Christine Lagarde için söylenebilir ve liste devam eder. Benzer şekilde, siyahi Amerikalılar için yaşama standartları Obama'nın yönetiminde de düşmeye devam etti. Devrimciler olarak, cinsel yönelimi, cinsiyeti, ırkı veya etnisitesine bakmaksızın sol kanat politikacıları bunlardan herhangi birine karşı destekleyeceğiz. Temsil etme, işçi sınıfı çıkarları yerine sadece kapitalizmin çıkarlarını temsil eden liderlerin desteklenmesinde onların ırkı, cinsel eğilimi, cinsi vb. sayesinde illüzyonlar yaratmakta kullandığı için egemen sınıfın elindeki en güçlü araçlardan biridir.
 
fightback womens day
 
Hillary Clinton gibi iktidar sınıfının üyeleri, destek toplamak için bile kesişimsellik dilini benimsedi. Tesirleri karşısında Crenshaw ve diğer kesişimsellik savunucuları bunu kınadılar ve "kadınlar" homojen bir kategori olmadığından, Hillary'nin emperyalist politikalarından ötürü tüm kadınların çıkarlarını temsil etmediğini vurguladılar. Bununla birlikte kesişimselliğin baskının kaynağını hedeflememesi, kapitalist sınıfına ya da reformist müttefiklerine nihayetinde bir tehdit oluşturmadığı anlamına gelir; bu yüzden, daha ilerici görünmek için dilini kolayca kabul edebiliyorlar. Neden ve kimin çıkarına sorusundan kaçınıldığı sürece, baskının örtüşen ve çoklu biçimlerinin olmasının altını çizmek, egemen sınıfa üye olanlar için bir tehdit oluşturmuyor. Bu dünyanın HRCler'inin(İnsan Hakları Mücadelesi), kapitalizmi devirmek ve sınıf mücadelesinde birleşmek adına baskı gören bütün kesimlerin ihtiyacı olan dili, Marxist dili neden benimsemediklerinin bir nedeni var.
 
 
REFORM YA DA DEVRİM
 
Bu, çok katmanlı baskıya maruz kalan bireylerin ve toplulukların sınıf mücadelesi adına mücadelelerini geri plana atmaları gerektiğini ve sosyalist bir devrim sonrasına kadar baskıyla savaşmak ve onu azaltmak için hiç bir şey yapılamayacağını Marxistlerin öne sürdüğü anlamına mı gelir? Durum asla bu değil. Marxistler kesin olarak, baskının ve ayrımcılığın her şekline karşı derhal karşı gelirler ve etle tırnak olan hareketteki ve daha geniş işçi sınıfındaki bölücü ve ayrımcılık gözeten tutumlar egemen sınıfın ellerinde iyi kullandıkları kozlar olduklarından, onlara karşı savaşırlar. Marxistler daha da ileri giderek, kıtlık ve rekabet olarak adlandırılan şeylerin maddi kökenlerini değiştirmeksizin fikirlerin toptan değiştirilemeyeceğinin altını çizerler. Marksistlerin günlük reform mücadelelerine katılmalarının ve bunları sosyalizm ihtiyacına bağlamalarının nedenlerinden biri de budur. 
 
Reformlar, mücadele olmaksızın egemen sınıf tarafından bayıla bayıla asla bağışlanmadıkları için, herhangi bir reformu kazanmanın en iyi yolu, patronları devrim korkusuyla fena halde terleten, tabandan gelen kitlesel, militanca ve kolektif eylem yoluyla olandır. Baskıyla mücadele etme ve onu hafifletmek için yapılacak herhangi bir reform için, sadece söz konusu baskıya veya ayrımcılığa maruz kalan kesimlerin sorumluluğu yetmez, aynı zamanda tüm ezilen kesimleri kuşatan tüm işçi sınıfını da kapsamalıdır. Erkekler ve heteroseksüel işçilerin, kadın ve LGBTQ haklarını savunmada menfaatleri vardır; beyaz işçiler ırkçılığa ve benzerlerine karşı mücadelede birleşmeliler. Birliğimiz gücümüzdür ve işçi sınıfının herhangi bir kesiminin kazancı tüm sınıfın ve bütün baskı görenlerin kazancıdır.
 
Birleşmiş sınıf mücadelesi sayesinde, kitleler birleşmiş güçleri ve kapitalizmin sınırları hakkında, hayatlarında anlamlı gelişmeler sağlayabilmek için öğrenmeye başlarlar. Bugün dünyaya bakarsak, yeni reformların norm olmadığını çok net görürüz. Buna karşın, işçiler ve ezilen insanlar, geçmişte kazanılan temel insan haklarını ve kazançlarını korumak için savaşıyorlar. Bu yüzden, bir yandan baskıyı azaltacak ve işçi sınıfının yaşam koşullarını geliştirecek reformlar için savaşırken, diğer yandan kriz istilasına uğramış kapitalizm altında hiç bir reformun sürdürülebilir olmadığını açıkça söylüyoruz. Kalıcı ilerlemeleri elde edebilmek için toplumun sosyalist dönüşüm mücadelesi birleştirilmelidir.
 
Karlar tehdit edildiğinde ve kapitalizm krize girdiğinde, patronlar ve bankacılar ve devletteki arkadaşları geçmişte uğruna savaştıklarımızın ve kazandıklarımızın hepsini geri almaktan çekinmeyeceklerdir.Bunu, aynı zamanda, sağcı popülistler ve medyanın bir kısmı kesintiler ve kemer sıkma politikaları yüzünden çeşitli baskı gören kesimleri suçladıkları için ön yargının diğer biçimlerinin ve ırkçılığın yükselme eğilimi takip eder. Geçmişin kazanımlarını sürdürebilmenin, bugün baskıcı tutumlarla mücadele etmenin ve gerçekten eşit bir topluma ilerlemenin tek yolu kar için üretime son vermektir, böylece halihazırda var ola tüm kaynaklar çoğunluğun çıkarına demokratik bir şekilde kullanılabilir.
 
 
TOPLUMUN DEVRİMCİ DÖNÜŞÜMÜ
 
Bu, sosyalist bir devrimi takiben ayrımcılık gözeten tutumların bir gecede yok olacağı anlamına gelmiyor. Bütün biçimleriyle baskı, nesiller boyu ve bazı durumlarda binlerce sene, insanlığın bilincine damga vurarak var olmuştur. Ancak, kitle hareketleri, bilinç üzerinde derin etkiler yaratmaktadır, çünkü insanlar birbirlerini farklılıkları için birbirlerine rakip olarak görmek yerine, ortak menfaatleri ve ortaklıkları adına birbirlerini görmeye başlarlar. Hayatlarını tehlikeye atarak sizinle aynı şey için sokaklarda mücadelede dışarı çıktıklarında, LGTBQ bireylerine, göçmenlere ve kadınlara yönelik ayrımcı tutumlara direnmek çok daha zordur. İşçi grevlerinde, işçilerin birbirlerine karşı ayrımcılık yapmak konusunda herhangi bir çıkarları olmadığı açıktır; çünkü grev zayıflamış olur. Kitlesel bir hareket sırasında bu anlayış büyük bir ölçekte gerçekleştirilir.
 
demo
 
Son zamanlardaki en güzel örnek, Hüsnü Mubarek'in düşüşünü gören 2011 Mısır Devrimi'dir. Mısır'daki kadınlar geçmişte yüksek oranlı ayrımcılık ve şiddet yaşarken ve Müslümanlar ve Hıristiyanlar yıllarca kanlı bir çatışmaya karışmışken, tüm dini kökenden erkekler ve kadınlar Tahrir Meydanı'nda bir araya geldiler. Ezilen gruplar üzerindeki ayrımcı ve basmakalıp düşünme, ortak bir baskıcıya karşı verilen mücadeleyle bozuldu. Mısır Devrimi henüz kapitalizmi devirmemiş olsa da, bu yalnızca sosyalist bir devrim ve kolektif bir çaba vasıtasıyla yeni bir toplum oluşturmak için  genelleştirilmiş bir ölçekte neyin oluşabileceğinin bir işaretidir. 
 
Toplumun ekonomik ve sosyal temelinin sosyalist çizgide köklü bir biçimde dönüştürülmesiyle, baskının yapısal ve ekonomik kökleri ortadan kaldırılacaktır. Kar için üreten sömürücü azınlık sınıfı olmadan, çoğunluk için cinsiyet, cinsiyet, yönelim, yetenek, ırk, dil, din veya herhangi bir başka kategoride bölünmüş ve katmanlaşmış hiçbir sosyal veya maddi itki olamazdı. Bundan böyle, istihdam, eğitim, çocuk bakımı noktaları, gıda, su ve uygun fiyatlı konutlar için rekabet etmek zorunda kalmadıkça, birbirimizle ilişki kurma biçimi temel düzeyde değişecektir.
 
İş yerlerinde demokratik olarak seçilen ve hemen fesih edilebilen liderler işe alma süreçleri üzerindeki demokratik gözetimin yanı sıra, iş yerinde ayrımcı uygulamaları önlemek için de hizmet edebilirler. Medyanın ve eğitim kurumlarının ortak ve demokratik sahipliği ve denetimi, ayrımcı tutumlar la savaşmada ve insanlığın o güzel çeşitliliğinin öğretilmesi ve kutlanmasını sağlamada çok yararlı olacaktır. Toplumun sosyo-ekonomik temelinin değiştirilmesi, dünyanın görünüşünde ve kitlelerin tutumunda derin bir değişim gösterecektir. 
 
Marxistler, herkes için yukarıdan-aşağıya her soruna uygun tek çözüme sahip olmakla sıklıkla eleştirilirler. Aksine, sosyalist devrim, sıradan insanların kaderlerini kendi ellerine alması ve kendileri için yeni bir toplum kurması ile ilgilidir. Marxistler, kapitalizmin başarıyla devrilmesi ve sosyalist bir toplumun kurulması için kitlelere rehberlik etmek isterler; böylece eşitsizlik, baskı ve sömürünün artık maddi bir temele sahip olmadığı yeni bir toplumsal ve ekonomik temel oluştururlar. Oradan, tarihsel olarak ezilen kesimler, ayrımcılığın ve baskının oluşumlarından kaynaklanan, kendi gereksinimlerini karşılamaya ihtiyaç duydukları kaynaklara ve fırsatlara sahip olacaklardır. Gerçek toplumsal eşitlik temelinde, insanlar temelde daha gerçek ve insani bir düzeyde birbirleriyle ilişki kurabilir; Yeni bir toplumun inşasıyla yeni bir kolektif bilinç mümkün hale gelecektir.
 
**www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

*Bu yazılar doğabilimsel ve analitik düşünmeyi geliştirme amacıyla yayınlamaktadır. Nasıl düşünülmesi gerektiği ve  teorik sorunların yeterince karıştırıldığı bir yenilgi ortamında daha sağlıklı tartışmalara katkı olması için bir çabadır. Bu anlamda içeriğindeki tüm konulara bire bir katılındığı gibi bir sonuca varmak insafsızlık olur. Kaldı ki ideolojik biliğin sağlandığı dönemlerde bile, bu yazının içerisinde de geçen konular dahil farklı yaklaşımların olması kaçınılmazdır. Yeter ki, bu çeşitlilikleri aynı pota içerisinde eritebilecek, aynı hedeflere yöneltecek olgunlukta bir tartışma kültürü ve etiği yaratabilelim. Lütfen  akıl ve mantık süzgecinden geçirerek okuyunuz. Tarihsel gelişimler ve süreçler sınıflar mücadelesinin ürünleri olarak ortaya çıkarlar.Ortada bir başarı ya da başarısızlık varsa bu sadece tek tek kişilerin değil, dolaylı ve dolaysız pek çok ilgili kişinin başarı ve başarısızlığıdır. Burjuva ideologların algı operasyonlarında yaratıkları şekilde  kişilerin değil. Bu yüzden objektif olmakta fayda var.

‘‘NE GEÇMİŞ ZAMAN MEKAN VE ŞARTLARDA YAŞADINIZ, NE GEÇMİŞTE BUGÜNÜ ARAMALISINIZ, NE DE GELECEK GEÇMİŞİN BİRE BİR TEKRARI VE İZAHI OLACAK...’’    HERŞEYİN BİR ZAMANI VAR. Yazısı

Geçmişin deney birikimleri ve devrimci dersleri üzerinde yükselen onu eleştirip aşan bir gelecek için mücadeledeyiz. Dogmatizm ve körü körüne inanma bizi geleceğe götürmez, geçmişe saplar bırakır. Kapitalizmin arzu edeceği de budur... Bugünümüzde geçmişte ve geçmişle yaşar dururuz, OYSA BİZ GEÇMİŞİMİZİ VE BUGÜNÜMÜZÜ GELECEKTE YAŞAMAK İSTEMİYORUZ...

 Diğer bir nokta da, milliyetçilik ve din ayrımlarının ve de genel olarak sonradan uygulamaya sokulan kimlik politikalarının salt işçi sınıfının birliğini bozmak için yaratıldıklarını söylemek çok kolay olur. Evet, işçi sınıfının birliğini engellemek burjuva sınıfının ana ve en önemli hedefidir ve bütün bu ayrımcılıklar sonuçta birliği engellerler ama bunların oluşumları ve kökenleri çok daha derin analizleri gerektirir. Zaman zaman milliyetçilik teorileri ile ilgili yazılar yayınlıyoruz(bknz: Milliyetçilik Teorileri: Milletin Gerçekçi ve Sosyal Yapılandırmacı Fikirleri ve Maddeci Bir İdeoloji Olarak Irk yazıları) ve ileride yeri geldikçe bu konularla ilgili yazacağız.    Saygılarımızla...

 

DESPOTLAR NEREDE HÜKMEDER ?


 

TTE (TEK TİP ELBİSE) VE CEZAEVLERİ

 

 

"Tımarhane ve hapishane iktidarların sopası olmuştur tarihte" diye not düşmüştü yaşamın gerçekliğine Michael Foucault. Keşke söyledikleri sadece tarihte kalsaydı. Belki bugün tımarhaneler değil ama hapishaneler halen iktidarın sopası işlevini görüyorlar. Özellikle de düşünenler, ezilenlere sırtlarını çevirmeyenler ve gücün karşısında biat etmeyenler günümüz Türkiye'sinde fazlasıyla diktatörleşme yolunda otoritenin o sopasının muhatabı oluyorlar. Her tarihte olduğu gibi...

12 Eylül faşist Cunta'sının ülke sathında tek tip anlayış, tek tip kültür ve tek tip insan yaratmak için ortaya koymuş olduğu siyasal stratejinin bir parçası olarak başta Mamak, Diyarbakır ve İstanbul'da Metris cezaevleri olmak üzere TTE (Tek Tip Elbise) siyasİ tutsaklara dayatıldı. Burada amaç siyasİ tutsakların kişiliklerini ve politik benliklerini yok ederek teslim almaktı. Bu durum sadece TTE ile sınırlı değildi. Televizyon, gazete, kitap, çay, havalandırma, avukat, ziyaret gibi bir çok hakkın gasp edilmesi gibi gayri insani uygulamalarla sürdürüldü.

Bugün OHAL uygulaması ile birlikte Diktatör Erdoğan, TTE'nin, Cemaat ve Gülen davalarından yargılananlara dayatılmasını ve uygulanmasını önerdi. AKP iktidarı da buna balıklama atladı. Bu durumun gündeme gelmesiyle, TTE üzerine geçmişe ilişkin çeşitli tartışma ve röportajlar ardı ardına yayınlanmaya başladı. İstanbul'da Devrimci Yol davası tutsakları başından beri Cunta'nın uygulamalarına karşı Davutpaşa, Alemdağ, Hasdal, Kabakoz, Selimiye, Metris ve Sağmacılar L- tipi gibi cezaevlerinde ÖO (Ölüm Oruçları dışında) başta fiziki direnişler olmak üzere bütün AG (Açlık Grevi) direnişlerinde yerlerini almışlardır. Bunun yanında, o dönemin koşullarında yapılan tartışma ve polemiklerde İstanbul Devrimci Yol tutsakları bugünde güncelliğini ve doğruluğunu koruyan bir tespitle, İstanbul zindanlarında, "Cezaevleri sınıflar mücadelesinin bir alanı değil, mücadelenin bir parçasıdır" şiarıyla direnişte yer aldılar. Çünkü "alan" bir gerçeklik değil, bir zorlamaydı. Daha da ileri giderek, "Brest-Litovsk antlasması, NEP planı mavi kefen" gibi absürt tartışmalara girip ve daha sonra bu fikirlerini geri alıp, öz eleştiriler yayınlayarak geri adım atmışlardır. Bizlere göre bu durum aslında rekabet ve perspektifsiz olmanın bir sonucu olarak yaşanıyordu. Bugün bunları hatırlatmak ve sunmakta ki amacımız gelecek kuşaklara bir birikim ve tecrübe sağlamaktır. 12 Eylül faşist Cunta'sının en azgınca saldırmış olduğu koşullarda bazı sol ve sosyalist grup ve çevreler, özellikle Metris Cezaevi'nde, Devrimci Yola karşı Mamak ve mahkemeler kaynaklı düşmanca yayınlar yapmışlardır. Her türlü uyarı ve ikaza rağmen bildiklerini okumaya devam etmişlerdir. Bunun üzerine 83 yılı sonunda ortak olan komünleri ayırarak siyasi bir tavır olarak Devrimci Yol kendi komünlerini oluşturmuştur.

Bugün de TTE dayatması her ne kadar Cemaate yönelmiş gibi görünse de aslında cezaevleri başta olmak üzere bir bütün olarak toplumun tüm muhalif kesimlerini teslim almak ve susturmaya yönelik bir hamle olarak değerlendirilmelidir. Hatırlanırsa F- tipleri "Bu model ile birlikte cezalandırmada önemli niteliksel değişimler olmuştur. Toplumdan yalıtılmış grupların yerini, teslim alınmaya çalışılan birey almıştır. Bu yeni model, cezalandırmanın biçimindeki değişimin adı olmanın ötesinde genel bir mantığın değiştiğinin de göstergesidir. Açarak söylemek gerekirse, cezalandırma, daha özel şekliyle kapatma, yalnızca bir mahkum etme şekli ya da mahkumlara dönük bir uygulama değildir. Bu uygulamayı, aynı zamanda bütün bir toplumda hakim kılınmak istenen bir siyasi ve sosyal olgu olarak okumak olanaklı. Tüm bu noktalardan hareketle, Türkiye´deki genel olarak cezaevi mantığını ve özelde F tipi cezaevlerini anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için sırasıyla izolasyonun "ne" olduğuna, uygulamaların dünya genelindeki tarihsel arka planına, F tiplerine gelene kadar Türk ceza infaz kurumlarında yasanan değişim ve dönüşümlere ve son olarak da, F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş süreci ile tecrit uygulamalarına bakmakta fayda var(ÖZGÜRLÜK)"- ile baslayan bu süreç TTE ile sürüyor. Diktatör Erdoğan'ın önermesi, dünya genelindeki muhaliflere yapılan ve yapılacak olanlardan bağımsız değildir. Guantanamo hala belleğimizdedir. Bu yüzden TTE'ye ilişkin tartışmaları sadece Cemaat ve Gülen davalarıyla sınırlayan bir tartışma bizleri ilerde tamiri zor olacak hatalara düşürebilir. Bunun için, geleceğe ve genç kuşaklara bırakılacak birikim ve deneyimlerimiz bugün daha da önem taşımaktadır. Bütünlüklü birleşik bir mücadele anlayışıyla TTE, OHAL ve KHK uygulamalarını boşa çıkarabilmek mümkündür.
Siyasi tutsakların benliklerinin ele geçirilmesi için en ağır koşullarda uygulanan tecrit ile, içeride ve dışarıda her türlü örgütlenmenin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. İşte bu nedenle, sadece insanlık onuru adına mücadele ettiğimiz her anda "içeride ve dışarıda TTE'yi parçala" diye haykırıyoruz. Devrimciler 12 Eylül faşist Cuntasına karşı bunu basardılar. Türkiye'nin ilerici, sol ve demokratik muhalefetinin Diktatör Erdoğan ve şürekasının her alanda tekçi bir toplum yaratmasına engel olacağına inanıyoruz.

Çünkü biz ezilenler, çünkü biz sömürülenler, çünkü biz haksızlık karşısında ölüme açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, işkenceler, kurşunlar, cinayetler, hapishaneler içerisinde gidenler, çünkü biz kendini vazgeçilmez sanan bütün gaddar ve zalim diktatörler karşısında dikilenler, ÖZGÜRLÜĞE YAZGILIYIZ. 
Mustafa Kumanova

DEVRİMCİLERİ NASIL YARGILAMALIYIZ?

 
 
JEAN JAURÈS
 
Fransız sosyalizmin tarihi liderlerinden biri 1789 Devrimini savunuyor.
 

 
Jean Jaurès, Fransız sosyalizmin en büyük figürlerinden biriydi; 1905 yılında birleşik Fransız Sosyalist Partisini kurmaya yardım eden parlak bir konuşmacı ve propagandacıydı. Epeydir militarizmin düşmanı oluşu ve Fransız toplumunda ordunun rolü, yaklaşmakta olan savaşa karşı onun son mücadelesi, 31 Temmuz 1914'de sağ-kanat fanatiği biri tarafından gerçekleştirilen suikastine yol açtı.
 
Jaurès, 1789 Fransız Devrimi'nin sosyalist hareketin ve gelecek sosyalist toplumun temellerini attığına inandı ve siyasi faaliyetlerinin ortasında başyapıtı olan, devrimin merkezine emekçi insanların yerleştirildiği bütün sonraki tarihler için altyapı hazırlayan başyapıt eseri "Fransız Devriminin Sosyalist Tarihi"ni yazdı. Eser eyleme rehber olarak amaçlandı. Jaures'in yazdığı gibi: "1789 ile 19. yüzyılın sonlarında gerçekleşen olayları, sosyalist bakış açısından, halk, işçi ve köylüler yararına yeniden anlatmak istiyoruz."
 
 
[Sosyalist Tarih'in bir sonraki bölümü, Mitchell Abidor tarafından Fransızcadan çevrildi ve Pluto Press tarafından kısa süre önce yayımlanan özetinden alındı.]
 
 
Bir tarihçinin her zaman kadere yönelik hipotezlere karşı çıkmasına izin verilir. Partilerin ve bireylerin hatalarını belirtmesine ve bu hatalar olmaksızın olayların başka bir rota izleyeceğini hayal etmesine izin verilir. 31 Mayıs'tan sonra devrimci iktidarın örgütlenmesi, Fransa'nın iç savaş, anarşi ve yenilgiden korunması için Robespierre'in muazzam hizmetlerinden bahsettim. Ayrıca, Hebertizm[devletçi diyebileceğimiz bir ekonomi modelini savunan Jaques Herbert isimli gazetecinin önderliğinde radikal devrimci siyasi bir hareket] ve Dantonizmin[Fransız Devriminin önemli figürlerinden avukat ve politikacı] ezilmesinden sonra şüphe, körlük ve dikkat dağılması ile nasıl vurulduğundan bahsettim.
 
Ancak bu insanları yargılarken asla unutulmaması gereken şey, onlara kaderin zorla yüklediği problemlerin korkunç ve muhtemelen insan dayanıklığının ötesinde olduğudur. Belki, eski bir rejimi yalnız başına düşürmek, yeni yasalar ve haklar yaratmak, cehaletin, yoksulluğun ve sefaletin derinliklerinden gururlu ve aydınlanmış insanlar çıkartmak, uluslararası tiranların ve kölelerin ittifakına karşı savaşmak ve bu harpte tüm tutkuları ve güçleri kullanmak, aynı zamanda normal düzen ve düzenli özgürlük doğrultusunda ateşli ve yorgun ülkenin evrimini sağlamak bir nesil için mümkün değildi.
 
Devrim Fransa'sı, en sonunda ulaştığı evrensel oy kullanma hakkı yoluyla eşit özgürlüğün kurulmasından, cumhuriyetin kuruluşundan önce sayısız yargılamalara, monarşiye sapmaya, cumhuriyeti tekrar uyandırmaya, istilalara, parçalanmalara, darbelere, iç savaşlara ve bir yüzyıla gerek duydu. Bir yüzyıldan daha fazla emek harcayan ve savaşan demokrasinin ve devrimin büyük emekçileri başarılı olmak için bir kaç nesil gerektiren bir uğraş için bize karşı sorumlu olamazlar. Sanki olaylar dizisine onlar son vermeliymiş gibi, sanki tarih onlardan sonra devam etmeyecekmiş gibi onları yargılamak çocukçadır ve adaletsizdir.
 
Çabaları zorunlu olarak sınırlıydı, ama harikaydı. Demokrasi fikrini en geniş anlamıyla ileri sürdüler. Dünyaya, tüm halkın kendi gücü aracılığıyla kendini yöneten ve kurtaran büyük bir ülke örneğini verdiler. Devrime, düşüncenin muhteşem saygınlığını ve zaferin vazgeçilmez saygınlığını verdiler. Ve Fransa ve dünyaya özgürlük doğrultusunda o kadar müthiş bir enerji verdiler ki, tepkilere ve geçici başarısızlıklara rağmen, tesis ettikleri yeni haklar tarihi eksiksiz ele geçirdi.
 
Sosyalizm bu yeni haklara dayanır ve beyan eder. O, hem ekonomik hem de politik alanlarda herkesin hakimiyetini örgütlemek istediğinden beri en yüksek derecedeki demokratik partidir. Ve o, bu yeni toplumu insanoğlunun hakları üzerine kuruyor, çünkü her bireye kendi kendisini tam olarak geliştirebilmesine olanak sağlayacak somut gelişim araçlarını vermek istiyor. 
 
Mücadelenin ortasında, sosyalizm, cumhuriyet ve demokrasinin düşmanlarına karşı mücadelede 9 Thermidor'a [Robespierre'nin ve Jakobenlerin iktidardan indirildikleri darbenin adıdır] kadar devrimin bu uzun tarihini yazdım. Hatta, en iyi eylem ve savaş yöntemleri üzerine sosyalistlerin kendi aralarındaki mücadeleyi bile. Ve  savaşın çapraz ateşi altında daha öteye ilerledim, demokrasinin proletarya için büyük bir fetih olduğuna inancım çok güçlüydü.
 
O, tek ve aynı zamanda güçlü bir eylem aracıydı ve hangi ekonomik ve politik ilişkilerin düzenlenmesi gerektiğine uygun şekildi. Bu, sanki fırından demokrasi ve devrim akıyor gibi sosyalizmin erimiş metalini gördüğüm zaman hissettiğim tutkulu sevincin kaynağıydı. Bir bakıma önemli - Babeuf'un Robespierre'den bahsinde ona başvurduğu zaman kastettiği anlamda - biz demokrasi ve devrimin partisiyiz. Fakat biz ona pranga vurmadık ve onu dondurmadık. 1789 ile 1795 yılları arasında hakim olan ve artık yaşanmayan ve ekonomik koşullara tepki gösteren ekonomik ve sosyal formüller içinde sabit insan toplumuna sahip olmayı talep etmiyoruz.
 
Burjuva demokrat partiler, çok sıklıkla yanardağın eteklerinden bir kaç sönmüş lav parçasını toplamayla, alevlerin etrafından sönmüş bazı külleri çekip çıkarmayla kendilerini sınırlandırırlar. Bunun yerine, yanan metal yeni kalıplara dökülmelidir. 
 
1789'da veya 1793'te olduğu gibi, mülkiyet sorunu artık sorun çıkarmıyor, artık sorun çıkaramaz. Özel mülkiyet o zamanlar insan bireyselliğinin hem garantisi hem de şekli olarak ilan edildi. Büyük ölçekli kapitalist endüstrinin varlığı göz önüne alındığında, üreticilerin sosyalist birliği ve emeğin araçlarının ve yöntemlerinin ortak ve kollektif mülkiyeti, evrensel kurtuluş için şartlar haline gelmiştir. Devrimi ve demokrasiyi, şu an burjuva dünya görüşünde miadını doldurmuş ve yozlaşmış her şeyden zorla çekip almak için proletaryanın güçlü sınıfsal eylemine ihtiyaç vardır. 
 
Proletarya için "sınıf", "tarikat" değil, hayatın tümünü düzenlemeli ve içine kendisini dahil ederek yalnızca demokrasi ve hayatı düzenlemeli. Eylem büyük ve özgür olmalı ve net bir ideal disiplini altında yürütülmelidir. Demokratik bir siyaset ve sınıf politikası: bunlar, proleter güçlerin arasında hareket ettikleri iki çelişmeyen ve hangi tarihin bir gün sosyal demokrasinin birliğinde birleşeceğini gösteren terimlerdir. Bu yolla sosyalizm eli kolu bağlanmadan devrime bağlanır.  Ve bu yüzden devrimci demokrasinin kahramanca çabalarını özgür bir zihin ve ateşli bir kalp ile izledik.
 
Alevleri fırtına rüzgarları tarafından girdap gibi döndürülen ve dünyayı feci şekilde aydınlatmada kendini yarı yarıya tüketen meşaleyi arkadaşlarımızın ellerine teslim ediyorum. Yeniden dirilmemek üzere despotizmin ve karşı devrimcilerin şiddetle söndürmeye çabalayacağı işkence görmüş ama ölümsüz alev, parlayan bir sosyalist umudun içinde yayılacaktır. O, Thermidor'un karanlık ortamında acilen mücadele etmek zorunda kalan devrimin ışığıydı.
 
 
Jean Jaurès, bir Fransız sosyalist ve antimilitaristti.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ