Özgürlük

KIZILDERE.

 

GeçmişteDevrimci Yol'cu arkadaşların Kızıldere yıldönümünde yaptıkları çalışmalardan örnekler...

ÜRETEN FAKAT SÖZ VE KARAR HAKKI ELİNDEN ALINAN HALKLARIMIZA,
Toplumların belirli bir tarihsel gelişim sürecleri ve içerisinde dönüm noktaları vardır. 
Bununla bütünlüklü her toplumun da kendi özelliklerine göre şekillenen,için de çeşitli 
tarihsel aşamaları taşıyan kendine özgü bir gelişim süreci vardır.Bu süreç ve aşamaları 
uzun veya kısa yaşanmadan diğerine kesintili,sıçrayarak geçilmesi mümkün değildir.
Bu gelişimini yönünü belirleyen,sınıflar mücadelesidir. Sürecin belirli bir aşamasından 
geriye doğru bakıldığında,içerisinde bulunulan noktanın çelişki ve şartları düşüncemizi 
koşullandırmaktadır. Böylesi bir durumda her sınıf,katman,tabaka v.b.kendi bulunduğu 
konuma uygun bir geçmişe bakış açısına sahip olabilmektedir.Bu tarihsel gelişim ve 
süreçlerin doğru değerlendirilmesi ve anlaşılabilmesi,bu gün vereceğimiz mücadelenin 
nasıl yürütüleceğinin ip uçlarını verecek,gelecek geçmişin devrimci temelleri üzerinde 
yükselecektir.Mutlaka bu günün görevleri karşısında tam bir tutarsızlık içerisinde
olanların geçmişi doğru değerlendirmesi mümkün olmayacaktır.Geçmişin basit bir
tekrarı olmayı amaçlayan doğmatik kafaların ve sadece bugün yönünü abartarak 
geçmişten kopan ve geçmişte bir yerlerde kendini arayıp bulmaya kalkanların doğru bir 
değerlendirmeye sahip olamayacakları açıktır.Değerlendirmelerin değişmeyen hareket 
unsuru göz önüne alınarak yapılması gerekliliği ışığında:GEÇMİŞİN SAĞLIKLI BİR 
DEĞERLEN DİRMESİNİ ANCAK DEVRİMCİ BİR HAREKET HAYATA GEÇİREBİLECEKTİR...
Bu tarihsel gelişim süreçlerine doğada insan ve hareketliliği değil,salt’’insani,insan
la ilgili’’olarak bakılması en belirgin yanılgı olarak ortaya çıkmıştır...Bu nedenle tarih: 
doğanın karşımıza çıkardığı zorunluluklarda doğru zamanda doğru yerde olma tavır 
alma olarak değil,kahramanların,önderlerin,kurtarıcıların ve de kahraman millet-
lerin kurtuluş mücadelesi olarak görülebilmektedir.Tarihleri hep insanın birbiri ile ve
doğaya karşı savaşımından oluştuğundan herkesin diğerinden bir kurtuluşu ve esir 
oluşu var.Bu nedenle savaşcı,kahramanları ve kurtarıcıları olmayan milet yoktur...
Durum böyle iken geri kalan’’en kahraman kim’’kıyaslaması dışında bir şey değildir... 
Diğerine göre kıyaslamanın ötekileştirmesi ve sürtüşmesinden açığa çıkan negatif 
enerjiyle sistemleri ayakta kalıyor...Gerçek anlamda tarihse;toplumsal ilerleme 
süreçleri bilimsel çözümlerle doğru zamanda doğru yerde olan emeğini 
verenlerin mücadelesiyle ortak eserleri olarak ortaya çıkar...
Dünyada insanın hareketi değerlendirildiğinde son dönemler arka arkaya önemli 
gelişimler yaşanmıştır.İnsanın yaratıcı üretkenliğini giderek körelten, kendi kendini 
yönetme eğiliminden uzaklaştırılan ve bürokratik bir parti yönetim tarzına dönüşen 
adına’’reel sosyalizim’’de denilen sistemlerin çöküşü..! Diğer sistemlere göre 
kıyaslanması ve daha iyiydinin ötesinde doğa bilimsel doğrultuda bir anlamı kalmamış
sistemlerin yıkılışı!Kapitalist sistemin bunu kendi doğruluğunun kanıtı olarak kullanması
dışında sessiz sedasız Avrupa Komünizmi ve versiyonlarının yıkımıda yaşandı..!Böylece
üretenlerin adına en kalifiye teknokratların soldan yönetme taleplerinin ifadesi,var olan 
sistemlerin reorganizesine dönüşümüyle yok olmak durumunda kaldı!’Reel’sistemlerin
çöküşüyle Stalin’in kötü adamlığı ispatlanmış olmalıki Troçkizm’de yoklara karıştı..!
Bu ve benzeri bir çok politik ve politika dışı psikolojik gelişimi içeren biçimde kendine 
özgü ülkemizde de yaşanmaktadır.Benzetme yerindeyse adeta bütün bunları yaşamış 
toplumların 30-40 yıl ardından..!Türkiye halklarının devrimci mücadelesinin gelişiminin 
70’li yıllarda geldiği aşama:60 yıllık pasifist geleneğin aşılması,düzen sınırları içerisinde 
çözüm arayışlarına hapsedilmiş devletçiliği sosyalizim sanan,mücadeleyi sendikalizm
ve devleti elegeçirmekten ibaret sanan geleneğin devrimci tarzda aşılması olmuştur.
Demokratik devrim sürecini yaşamakta olan toplumun karşı çıkılamaz,kerim,yüce v.s.
görülene ilk defa örgütlü düzen dışı baş kaldırısı ve saldırılar karşısında aynı dilde ve
şiddette direnme hakkı hayata geçirileştirilmiştir...Bu dayanak noktasından üreten-
lerin yönetimini oluşturma,demokrasi mücadelesi gidişatın yönünü değiştirmiştir...
Tarihsel kazanım silahlı devrim cephesi kaldıracı kullanılarak Türkiye devrimler tarihi
yerinden kaldırılmış oynatılmıştır.Böylesi önemli bir kazanımın direnilerek savunulması
direnişsiz terk edilmemesi tarihsel görevini dönemin toplumsal muhalefetin en önünde 
yer alan ve halk olan THKP-C tarafından yerine getirilmiştir... Kızıldere Türkiye devrim
tarihinin bu aşamasına çakıllmıştır...71 sonrası gelişen mücadele ile Türkiye halklarının 
devrimci mücadelesine demokratik bir kazanım mevzi olarak bünyesine yerleşmiştir...
Dünya çapında kutuplaşan tüm revisyonist sapmalarla sınırlar çekilmiş,bu ders ve 
deneylerin ışığında sorunun sadeceiktidarı ele geçirmekten ibaret olmadığı,
bugünden yarına üretenlerin yönetimini oluşturmanın sorun ve engellerini aşma 
mücadelesi ile ilerlemeye başlamıştır.’’Üreten biziz yönetende biz olacağız’’
anlayışıyla gelişim sürecinin bu aşamasına mücadeleyle tırnakla kazınmıştır.
Yaşanılan deneylerin de ışığında üretenlerin adına temsili,dolaylı en akıllı yönetimler
yöneticiler bulmak oluşturmak değil;üretenlerindoğrudan, direk kendi yönetimini 
yaşamın her alanında oluşturmak,önündeki engelleri kaldırmak için mücadeledir 
tarihsel görev.Toplum çarpık bir kapitalistleşmenin üst yapısında çarpık bir
demokratikteşmede yaşamaktadır.Bu gelişim tüm toplumsal sınıf ve katagorileri derin
biçimde etkilemektedir.Demokrasi tartışma ve uygulamalarıyla ilgili tüm sağ,dinci ve sol 
partiler bir çalkantı ve arayış içerisindedir.12 Eylül direnişinin ve devrimci hareketimizin 
‘’üreten biziz yönetende biz olacağız’’şiarının halkın bünyesine yerleşmesi , sindirilmesi
günümüzün tarihsel görevi olarak karşımıza çıkmaktadır.Böylesi bir görevi yaşamın her 
alanında üretenlerin yönetimini mücadelede oluşturma ve geliştirme perspektifiyle 
devrimciler görev başına..!
KIZILDERE DÜN DEĞİL GÜNÜMÜZ VE YARINIMIZDIR...

NEDEN HAYIR DİYORUZ

NEDEN HAYIR DİYORUZ!

  Bu Anayasaya göre ülkenin ve insanların geleceğiyle ilgili tüm kararları bir kişi veriyor.

1-    Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti Genel Başkanı oluyor. Partili olan bir cumhurbaşkanı sadece kendi partisinden  oy verenleri temsil edeceği  için, tüm toplum kesimlerini kucaklayamayaz. Zaten bugüne dek yaptığı düşmanca uygulamalarıyla herkesi kucaklamadığınıda ortaya koymuştur.

 

2-    Tayyip Erdoğan hem İktidar Partisi Genel Başkanı, hem Cumhurbaşkanı, hem Hükümet, hem Meclis, hem Mahkeme, hem Genelkurmay Başkanı ve Başkomutan,  hem  Emniyet, hem üniversiteleri yöneten Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) oluyor.

RTE Devletin ve yürütmenin başı oluyor. Başbakanlık ve Bakanlar kurulu kalkıyor. Cumhurbaşkani Kararnamelerle tüm bakanlıkların ve kamu kuruluşların  kurulmasına ve kapatılmasına karar veriyor.

 

3-    Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanları, Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır. Yine Genelkurmay Başkanı, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üyeleri, Büyükelçiler, Valiler ve diğer tüm üst düzey yetkililerde Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.                                                  Ayrıca, Cumhurbaşkanı Parti Genel başkanı olarakta AKP’nin Genel Başkan Yardımcılarını, Parti Karar organlarında yer alan tüm yöneticileri, Meclis Başkanını, AKP’li  Meclis Başkan Vekillerini, ve İdare Amirlerini, Meclis Komisyon Başkanlarını, AKP Grup Başkanvekillerini, kendi Milletvekillerini Belediye Başkanlarını, bütün AKP il ve ilçe  Başkan ve yöneticilerini belirleyecek.

 

4-    Bu düzenlemenin göze çarpan ilk boyutu, Cumhurbaşkanı tarafından atanacak "Cumhurbaşkanı Yardımcıları"nın sayısının kaç olacağı ve bu kişilerin hangi ölçütleri taşımaları gerektiği konusunda herhangi bir netlik yoktur. Bu durum Cumhurbaşkanı'nın iradesine bırakılmıştır. Cumhurbaşkanı çocuklarından birisini yardımcılık görevine atayabilir ve vekaletide ona bırakabilir. Böylece Cumhurbaskani Vekili ile saltanat baba‘dan oğula geçiyor.

 

5-    Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 12’sini Cumhurbaşkanı atıyor. Bu şekilde oluşmuş bir Anayasa Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanı'nın iktidar partisi genel başkanlığını yaptığı Meclisten gelecek kanunların Anayasa'ya uygunluğunu etkin bir biçimde denetlemesi kuşkuludur. Ayrıca, bu mahkeme Cumhurbaşkanı, Yardımcılarını ve  bakanları, Yüce Divan olarak yargılama fonksiyonunu tarafsız ve bağımsız bir şekilde yerine getirmesi mümkün değildir.

 

6-  HSYK’nın (Hakim ve Savcılar kurulu) 13 üyesinden 4‘ünü Cumhurbaşkanı atıyor, "İktidar Partisi Genel Başkanı" olması sıfatıylada  AKP‘nin çoğunlukta olduğu   Büyük Millet Meclisi‘de kalan 7  üyeyi  atayacaktır.Bu durumda tüm Mahkemelere hakim ve Savcı atayan, HSYK‘nin 13 üyesinden 11 tanesi Cumhurbaşkanı RTE ve  AKP’nin seçtigi üyelerden oluşmaktadır.

 

7-      AKP’li Cumhurbaşkanı, hukuk dışı uygulamalarından mağdur olanlar, İktidari  eleştiren ve itiraz edenler mahkemelerde AKP yandaşı yargıçların karşısına cıkacakır. Bu "yargı" mensupları, demokrasi güçleri hakkında sürekli soruşturmalar açarak, gözaltına alma, tutuklama ve ağır cezalar verme gibi islemleri yapacaklardır. Buna göre, Yürütme'nin ve devlet’in gücüne karşı, artık yargı vatandaşlar için bir güvence olmaktan çıkarılmaktadır.Böylece Bu teklif, İktidar Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı RTE, hakimleri işe alma, işten atma ve yüksek mahkemeye atama yetkisi vermektedir. Bu durumda Tayyip Erdoğan hem polis, hem savcı ve hem Hakim olarak yargılama sürecine aktif olarak müdahil oluyor. Böylece AKP‘lileşen Hakim ve Savcıların aldığı kararlarda hukuki değil, siyasi olacaktır.

 

8-     Olaganüstü yetkilere sahip Cumhurbaşkanı, Cumhubaşkani yardımcıları ve bakanlar, milletvekili olmadıkları halde yasama dokunulmazlığı verilerek  yargılanamaları imkansız hale getirildi. Cumhurbaşkanı RTE, Cumhubaskanı yardımcıları ve bakanlar hakkinda Türkiye Büyük Millet Meclisi 400 milletvekili’nin gizli oyuyla yargılanmak üzere Yüce Divana (Anayasa Mahkemesine) sevk kararı alabiliyor. Bu karardan sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın, 15 üyesinden 12’sini kendi atadığı  Anayasa Mahkemesine  „yargılanmak“ üzere gidecek. Partili Cumhurbaşkanı RTE, Kendi partisine yakın olanları atadıgı üyelerden oluşan bir Mahkemenin Tayyip Erdoğan’ı ve diğerlerini yargılaması mümkün değildir. Cumhuriyet Tarihi boyunca hiç bir parti parlamentoda bu kadar sayısal cogunluğa zaten sahip olamadı.                                            

 

9-     Bu Anayasa degişikliği ile Cumhurbaşkanının, ailesinin ve bakanlarının karıştığı     17-25 Aralık hırsızlık ve yolsuzluk dosyalar  için soruşturma açılması imkansız hale geliyor. Böylece Tayyip Erdoğan ve suç ortakları için bu düzenleme resmen bir Af yasası özelligini taşıyor.

 

10-   Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı olan kişi Meclis’i fesih kararını tek başına alabiliyor.Ancak Meclis 360 oy çoğunluğuyla Cumhurbaşkanının görevine son verebiliyor.Bu  teklifle, halkın iradesi yok sayılarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri Bir kişi‘ye devredilmiştir. Artık Meclisin ve muhalefetin, yürütmeyi ve onun başı olan AKP’li Cumhurbaşkanını, yardımcılarının ve bakanlarını gensoru yoluyla denetleme yetkisi  yoktur. Parlamento dışından atanacak hükümet icin güvenoyu aranmayacak. Meclisin yetkileri tırpanlanırken Milletvekili sayısı 550‘den 600’e çıkarıldı. Bu 50 milletvekiline halkın cebinden toplam 180 Trilyon ödenecektir.

11-   Ülkenin kaynaklarının, ormanlarının, derelerinin, sularının bir kişinin keyfine göre yandaşlarına peşkeş çekilmesinin önü açılıyor. Madenlerde, inşaatlarda denetimsizliğin hakim olduğu, yandaşlar zengin olurken yoksul halk çocuklarının öldüğü düzen yasallaştırılıyor. Rüşvet ve kayırmacılık yaygın bir uygulama olarak sürmektedir.

12-  Seçilme yaşıda 25 den 18 düşürüldü. 18 yaşında olanlar yaşam ve gelecek  kaygısıi çeken işsiz ve öğrenci gençlerden oluşmaktadır. Yaşamlarını ailesinin küçük imkanlari ile sürdürmek durumunda kalan bu gençler, seçilmek için yüzbinlerce liralık seçim harcamalarını nereden bulacaklardır. Daha önce seçilme yaşı 25 olan gençlerden kaç kişi parlamentoya ve yerel yönetimlere seçilebilmistir.Bu 18 yaş düzenlemesi özünde kimlerin çocukları ve torunlarına dokunulmazlık kazandırmak için çıkarılmıştır.

 

13-  Ülkenin kaynaklarının, ormanlarının, derelerinin, sularının bir kişinin keyfine göre yandaşlarına peşkeş çekilmesinin önü açılıyor. Madenlerde, inşaatlarda denetimsizliğin hakim olduğu, yandaşlar zengin olurken yoksul halk çocuklarının öldüğü düzen yasallaştırılıyor. Rüşvet ve kayırmacılık yaygın bir uygulama olarak sürmektedir.

 

14-  Cumhurbaşkanın OHAL ilan  edebiliyor. Tıpkı bugün olduğu gibi hırsı, mezhepci, zorba anlayışı ve uygulamalarıyla başta yaşam hakkı olmak üzere tüm temel insan haklarını  sistematik olarak ihlal etmektedir.Bilim ve bilim insanları keyfi bir şekilde üniversitelerden tasfiye ediliyor. İzlenen yanlış iç ve dış politikalar ile ülke ve bölge kan gölüne çevrilmiştir. 15 Yıldır binlerce insanın öldüğü bu kötü gidişatın sorumlulularından hiç kimse istifa etmemiştir.

 

 

 

 

İnsanların yaşam tarzına karışan, farklı kültür ve inanclara saygı duymayan, herkesi kendileri gibi inanmaya ve düşünmeye zorlayan, dini siyasallastırarak kendi çıkarları için kullanan, kutuplaştırıcı ve nefret söylemleriyle, kendisine oy vermeyen toplumun yarısını oluşturanları yok sayarak cezalandırmayı temel alan  uygulamaları ile Türkiye‘yi yaşanmaz hale getirrmiştir. Kimsenin can, mal ve hukuk güvenliğinin kalmadığı, insanların geleceği ile ilgili tüm kararları bir kişi veriyor. Cumhurbaşkanı ve AKP halkın parasıyla Saray-saltanat, kadrolaşma ve yandaşlıkta sınır tanımıyor.Bu anayasa teklifiyle kendisini güvenceye almakla kalmıyor, aynı zamanda Diktatör ve Devlet Partisi AKP, hakimiyetini tümüyle her alanda  saglamayı amaçlamaktadır.

Referandum eşit şartlarda yapılmıyor. Diktatör ve AKP tarfından muhalif 175 yayın kuruluşu (Tv, Radyo, Gazete ve dergi) kapatıldı. Sadece sınırlı sayıda Tv, gazete ve  dergi  iktidarın saldırılarına karşı direniyor. Saray ve AKP ile çok sayıda ihale ve iş baglantısı olan gerici ve yalaka basın iftira ve talan eksenli propaganda ile kamuoyunu yanlış bilgilendirmeye devam ediyor. Bizlerin verdiği vergilerden oluşan Tüm devlet olanaklarını HAYIR diyen bizlere karşı pervasızca kullanmaktadır. Hayır çalışmaları baskı,yasak ve gözaltı ve tutuklamalara ragmen tüm hızıyla sürmektedir. Buna karşın Saray-saltanat korkmaya ve uykuları kaçmaya devam ediyor.

 

Özellikle seçim ve referandum süreçlerinde sınırlıda olsa taraflar ve partiler arasında eşit davranmayan yandaş kanallara Yüksek Seçim Kurumu’nun (YSK) belirlediği esaslara aykırı yayın yapan özel radyo ve televizyon kanallarına sınırlıda olsa YSK tarafından yayın durdurma ve para cezaları verilebiliyordu. Pişkinlikte sınır tanımayan AKP iktidarı, son  kara(r)name ile  yürürlüğe koydugu haksız düzenlemeyla artık YSK, yandaş TV Kanallarına Yayın Durdurma ve Para Cezası veremiyecektir. 

Bizler ne mezarlıklarla dolu bir ülke, ne de kapalı cezaevine dönüşmüş bir  Türkiye istemiyoruz.           Bu ülke hepimizin ortak emekleriyle oluştu. Hiç birimizin bana ne deme lüksümüz yok. Bunun için  önümüzde tarihi bir süreç ve fırsat bulunmaktadır. Bir kişi bİr Oy‘dur, bizlerin ve tüm tanıdıklarımızın verecegi karar, insanlığın ve ülkenin geleceğı için çok önem taşımaktadır. Bizler, Anadolu topraklarının zenginliğini oluşturan insanların, iktidarın kirli hırs ve çıkarlarını korumak için savaşa ve ölüme gönderilmesini istemiyoruz. Acılı yoksul anaların gözyaşları ve gençlerin kanlarıyla bu toprakların sulanmasını doğru bulmuyoruz. Bilallerin ve diğer AKP‘lilerin çocuklarının Milyarları sıfırlayıp saltanat sürereken, yoksul halk çocuklarının gencecik bedenlerinin toprağa düşmesini insani bulmuyoruz. Özlemi duyulan barış ve sevgi‘nin yeşerdiği, kardeşlik türkülerinin hep birlikte söylendiği  bir ülke istiyoruz.

BİZLER BİLİMSEL, LAİK, EŞİT, ÖZGÜR VE DEMOKRATİK  BİR TÜRKİYE VE ANAYASA İSTİYORUZ!

 

15 YILLIK BU GERİCİ GİDİŞE DUR DEMEK İÇİN;

 BENİMDE SÖZÜM VAR, OMUZ VERMEYE BENDE VARIM DİYEN

 

HERKESİ BİRLiKTE ÇALIŞMAYA VE HAYIR DEMEYE  ÇAĞIRIYORUZ!

                                                                                                                             

                                                                                                                                                           A.Birol

 ÇİN

 
 
Çalışma koşulları bozulmaya devam ediyor, ancak işçi sınıfı harekete geçmeye başladı
 

 
Batıdaki kapitalizmin krizi, Donald Trump'in seçiminin büyük gösterisi ve Brexit ile birlikte sahne aldı. Çin, şimdilik istikrar seviyesini sürdürme adına ilgi odağı olmaktan çıktı. Bu, en azından parti liderliğinin sunmak istediği mesajdır.
 
Başbakan Li Ke Qiang, kısa bir süre önce Bloomberg Buisnessworld'da "belirsizliklerin fazlasıyla olduğu bir dünyada Çin, reform desteği, açıklık ve serbest ticaret mesajıyla tutarlı bir istikrar ve büyüme çapası sunuyor" diye yazdı.
 
Li Ke Quang'ın sözleri, parti liderleri ve medya tarafından yayınlanan mesajlara pek benzemeyen hayatlarıyla Çinli işçilerin ve bir çok kişinin kulaklarına alaycı geliyor. Sıradan Çinli, Başbakan Li'nin söz ettiği ne istikrarı ne de büyümeyi görüyor. Kapitalist sınıf büyük karlar elde etse de, yine de Çinli işçi sınıfını kesinlikle korkunç koşullara bırakıyor. Çin'deki zamanım boyunca, Çinli işçilerin günlük olarak hayatlarına ve karşılaştıkları adaletsizliklere şahit olma fırsatım oldu.
 
Çin'de, zengin ve fakir arasındaki tezat çok kuvvetli ve herkesin görebileceği kadar belirgindir. Altyapı, yaşadığınız yere ve ödenen kiranın maliyetine göre değişir. En yoksullar şok koşullarda yaşar. Eski iş yerimin yakınında, şehrin eteklerinde küçük iğreti bir köy gibi duran gri renkli beton kulübeler koleksiyonu vardı. Genellikle göçmen işçiler, ya da kırsal kesimden gelenler bu bölgelerde oturma izni alıyorlardı. Bu yapıların genellikle pencere çerçevesi olmayan iğreti perdeleri ve kapıları vardı. Çoğunlukla dekorasyon yoktu, sadece basit ihtiyaçları karşılayan mobilyalar.
 
Bu köy daha sonra tamamen yıkıldı. Açıkçası orada yaşayanlar rahatsız oldular; onlara ne olduğu kimsenin umurunda değildi. Bir çok kez böyle bölgelerde bu tür olaylar gördüm. Öte yandan, bu köyden 150 metreden daha kısa bir mesafede olan, şüphesiz milyonlarca Yuan yatırım yapılan Olimpiyat stadyumu, sözde "sosyalist pazar ekonomisi"nin acı ve belirgin bir yansımasıydı. 
 
Kent manzaraları, dev yükseklikte yükseltiler ve apartman bloklarıyla doludur. Binlerce işçinin ve ailelerinin evleri olan büyük mahalleler vardır. Ortalama bir işçi için apartman blokları, yaşamak için oldukça kasvetli, pis ve iç karartıcı bir ortamdır, birinin evinden daha çok hapishane girişini andırırlar.
 
Dairelerin içindeki koşullar, ev sahibine veya bir kişinin maaşına göre doğal olarak değişir. Kiralık dairesini bir öğretmen ile paylaşan, bir tezgahtar, bir işçi dairesi anımsıyorum. Tüm daire bakımsız ve tümden harap durumda idi. Mutfak yüzeyi haşat olmuştu. Zemin kirli ve ufalanıyordu. Paslanmaz sandalyeler ve mutfak eşyaları ile, metal her şey paslıydı ya da dairesi baştan aşağı paslanmaya başlamıştı. Oturma odası da benzer bir durumda idi. Onarım yaptırmak için yeterince paraları yoktu. Açıkçası ev sahibinin umurunda değildi, ilgilendiği tek şey kira bedelinin ödendiği ve cebinin astarlı olmasıydı. 
 
İş yerimin yakınında yaşayan bir diğer kişi, bir güvenlik görevlisi, hem iş yerini hem de evini paylaşıyordu.Kendisi ve ailesi, toplam 1 oda ve bir dolap bulunan küçük bir bina içinde dört kişilik aile evi olarak yaşıyorlardı. Tek göz odanın içinde yiyorlar, uyuyorlar ve yaşıyorlardı. Bunlar istisnai örnekler değil, Çin işçi sınıfının Çin genelinde karşılaştığı koşulların yansımalarıdır. Bu arada zenginler, ayrı dünyalara ait koşulların içinde apartman bloklarında yaşıyorlar.
 
Yoksulluk içinde bir bireyi görmek Çin'de hiç de zor değildir. Evsizlik çok yaygındır. Evsiz olan birinin hayatı genellikle sağlık durumundan veya bedensel bir hasardan dolayı son bulur. Çin vatandaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti verilmemektedir; bunun yerine sigorta programlarına güvenmek zorundadırlar. Bununla birlikte, bu tür programlar genellikle gerekli tedaviye bağlı olarak sadece tıbbi masrafların yaklaşık yarısını kapsar. Tedavi masrafını karşılayamayanlar umutsuzluğa terk edilir. 
 
 Ayakları olmadığı için tepsili kaydırağın üzerinde kendini caddeden aşağıya doğru sürükleyen, para dilenen birini ve aniden yere yığılan, üstü başı darmadağın, hastalığa maruz kalmış bir diğer kişi gördüğümü hatırlıyorum. Kapitalist reformlardan önce, eski Stalinist planlanmış ekonomi en azından bireylerin böylesine korkunç bir durumda bırakılmayacakları kamu sağlığı hizmetlerini sağlamıştır. Fakir ve işçi sınıfı acı çekerken, çok uluslu sağlık şirketleri bu "reformlardan" büyük bir voli vurmuşlardır.
 
İşyerinin içinde de durum farklı değildir. Uzun saatler, düşük ücretler ve az izin kural ve kaidedir. Yaşadığım yerde, ortalama süpermarket çalışanı ayda sadece 1500 Yuan kazanıyordu, genellikle haftada 6-7 gün çalışıyordu. Fazla mesai genellikle patronlar tarafından, tabii ki ödenmemiş olarak talep edilir. İş yerimde iş arkadaşları, onlardan talep edildiğinden çok daha uzun süre çalışıyordular. Meslektaşlarımdan birinin Ekim maaşını almadığını söyleyip söylendiğini hatırlıyorum. O zaman Kasım ayı ortasındaydık. İşçiler genellikle patronların ve işverenlerin merhametine kalır.
 
Çin'de aslında bir "işçi sendikası" var, Bütün-Çin Sendikalar Federasyonu, ancak resmi olarak devlet destekli ve Komünist Parti tarafından kontrol edilen bir sendika. Sendika başkanı, patronlar tarafından seçilen ve onların emirlerine itaat eden bir kişidir. Bu nedenle, işyerindeki işçileri temsil etmek veya korumak için çok az şey yaparlar. Bu, kapitalistlere çok iyi uyuyor ve azami bir kâr sağlamak için azami bir sömürü ortamı sunuyor.
 
Bununla birlikte, Çin işçi sınıfı, devlet baskısı tehdidine rağmen, bu gidişatı tembel tembel kabul etmemiştir. Bu koşullar birçokları için dayanılmaz ve bazıları da bu güçleri artık sorgulamak istiyor. Son yıllarda, işçi sınıfı başarıyla hareket etmeye başladı. Kapitalist sınıf haklarının ve çıkarlarının bilincine giderek varan artan sayıda bir işçi sınıfıyla yüzleşmeye başlıyor.
 
Guangdong'da, 27 çöpçü, 2014'ten beri ısrarla süren iki yılın üzerinde maaşlarının ödenmediğine ilişkin  davaları adına yerel otoritelere karşı savaşıyorlardı. Tabii ki mahkemeler, patronların lehine karar verdiler ve "işçiler" davalı tarafından istihdam edildiklerini ispatlayamadılar "dediler. Yine de mücadeleleri konusunda farkındalık yaratmaya çalışarak meydan okumaya devam ediyorlar. Geçen sene, Shenzhen'deki Walmart işçileri maaş miktarını azaltacak yeni bir çalışma saatleri sisteminin yerleştirilmesine karşı savaşırken görüldüler. Temmuz ayında, merkezi Çin'deki üç mağazada 10.000 işçi çevrimiçi Walmart İşçi Ağı'na bağlanarak can evinden vurdular. Bunlar sadece, son bir kaç yılda patronlara karşı savaşan işçilere ve gittikçe artan eğilimde olan grevlere örnektir.
 
Şu an Çinli işçilerin mücadelesi temel haklar için; sendikalaşma hakkı için ve toplu pazarlık hakkı için. Bununla birlikte, kapitalistler taviz vermeye hazır değiller. Kapitalist krizin mevcut koşullarında, herhangi bir ödün vermeyi de göze alamazlar. Yekpare Komünist Partisi, uzun zaman önce kelimelerde bile Komünist olmayı bıraktı. Artık burjuvazinin egemenliği için bir araç, toplum üzerindeki hakimiyetinde yararlı bir araç.
 

*marxist.com sitesinden ozgurluk-dergisi.org tarafından amatörce Türkçeye çevrilmiştir.

Musa Erdal(Settar)'ın öyküsü:

İzmir'den, cezaevine, Suriye'ye, Malatya'ya 17'lerinden 54 yaşlarına 
Musa Erdal(Settar)'ın öyküsü:

Mahpuslara sıkıştırılamayan, firari özgürlüklerin gerillası, uzun yılların sürgünü, enternasyonalist bir sosyalist olan, devrimci bir yol arkadaşımızı daha yıldızlara uğurluyoruz. Bizim kuşağın 17-20'li yaşlarda yüklendiği ağır sorumluluk ve iktidarların, darbelerin bizlere ödettiği bedellerin özel bir örneğidir Settar.

 

Yeni genç kuşak, çocuklarımız, resmi tarihle değil, daha çok, bizim kuşağın anlatımlarıyla, yaşamdaki tutum alışıyla öğrendi geçmişi.
Kızım Ezgi Küreci'nin anlatımıyla Settar'a veda ve bir dönemin izleri...

İzmir’in Tire ilçesinde, Ayaklıkırı köyünde gözlerini açtı ve İzmir mahallerinde en önde mücadeleyi sırtladı liseli Musa... Cezaevi, Suriye, Karadeniz Dağları, Adıyaman, Malatya, Hamburg ile devam etti YOLCU'luğu.

Küçük tatlı sataşmalarıyla, şakalaşmalarıyla, desteğiyle, Hamburg sokaklarında birlikte yürüdüğümüz aile dostu, dostum oldu ben çocukken. Kırdaki adıyla, Settar olarak tanıdım Hamburg'da, devrimci, dayanışmacı duygularla örülü dost çemberinin içinde. Ve her aklıma gelişinde bir gülümseme yerleşti yüzüme.

Bir arkadaş babamdan bahsederken " Çağımızın en pis iki hastalığına karşı mücadele etti:
Bir: Kapitalizm,
İki: Kanser" demişti.

Bu yıl öğrendim ki Settar da mücadeleye başlamış kanserle. Benden saklamışlar başlarda, üzülmeyeyim diye...Öğrenince ziyarete Hamburg'a gideyim diye başladım yeniden pasaport ve vize başvurularına, ama o benden erken davrandı.

İdamla yargılandığı davası 30 yıl sonra zaman aşımına uğradı ve memlekete döndü hasta haliyle. Gözleri gülüyordu her zamanki gibi.

Moral olmaya, özlem gidermeye gittim yanına; çıkan kamburumu hafifletti, sırtımı dikleştirdi.

Süreç değerlendirdik, hararetle tartışmalara başladık. Cizre, Sur, Nusaybin, Hamburg’daki Haziran Hareketi,meclisleşme, AKP dönemi, seçimler... 8 yıl önceki gibi kel kafasına saçlarımı sarkıttım, fotoğraf çekildik

30 yıl sonra hevesle kokoreç yedi; bol kimyon, maydanoz ve soğan koydurttu ısrarla içine. "30 yıl önce böyle yiyorduk kokoreci" diye tekrarlaya tekrarlaya. Güldük, eğlendik, sarıldık. Deniz kenarında yürüdük ağır ağır, güneş batmıştı. Yıllar önce yıldızlara uğurlanan liseli arkadaşı, yoldaşı Mine Bademci'nin mezarına gittik, ağladık. Bedeninden 32 kurşun çıkan cuntanın ilk katlettiği kadın devrimcinin mezarına çiçekler ekti kızı Ayça ile. Ve yıllar sonra sessizce vedalaştı Mine'yle.

Yer yer nefesi kesildi ama iyiydi, koşmuyordu ama yürüyordu, hararetle süreci tartışıyordu işte...

Kızlarıyla, Türkiye'deki dostlarıyla tanıştım. Babamdan bana kalan güzel insan, başka güzel insanları kattı hayatıma.

Tedavisi devam ediyordu, tekrar gitti geldi Almanya'ya. İki oldu, üç oldu. Her gelişinde ağzından cümleler koparmaya çalıştım hayatına dair. Söz verdi, babamların başlattığı sözlü tarih çalışması için röportaj çekecektim onla. Aslan Settar hevesli değildir anlatmaya ama tarihi avcılara bırakmayacaktık. Aslanlar anlatmaya devam edecekti.

Ne olur ne olmaz diye akşamları not ettim anlattıklarını, hayatının bir kısmını... Tarihte ne eylem yapmıştı da idam ile yargılanıyordu ki? "Özsavunmaydı" diye anlattı o zamanki eylemini.

Cuntanın kaçak günlerinde Ege'deki tatil beldelerinin neredeyse tamamını görmüş. Ama yolu Urla'ya ilk defa düşüyordu. "Almanya'da herşey fazlasıyla düzen içerisinde" diyor, Urla'da kent yapısının bozulmayışından beğeniyle söz ediyorduk. Kızı Ayça'nın dallarından topladığı böğürtlen, ayva doğal besin ne bulursa "Hadi baba, hadi baba" diye yedirmesiyle devam etti günlerimiz Urla'da.

Henüz 18’ine girmeden cezaevine girmiş. Cezaevi öncesinde işkenceli sorgular tabi... Şimdiki karanlık dönem gibi.

 Önceleri Manisa, Ordu, Denizli, Diyarbakır, İstanbul İl Emniyet(!) Müdürü, sonraları ulaştırma bakanı olan Necdet Menzir işkencecisiymiş. Direnen Musa ile başa çıkamayan İl Emniyet(!) Müdürü, faşist işkenceci kafasını ısırmış işkencede. Saçsızdı ve kafatasındaki diş izleri görünürdü.

Cezaevindeki 40.günününde 18 yaşına basmış. Tutamamışlar zindanda Musa'yı, firar etmiş. Gittiği her cezaevinde birini şişleyen bir dayı yeğeninin kimliğini vermiş 18'indeki Musa'ya; açık görüş günü firar etmiş Musa o demir parmaklıkların ardından. Sonraki kaçak günlerinde (nasıl edindiyse) her kapıyı açan sarı anahtarlar ile boş evlerde kalmış; çöp konteynerları yatağı olmuş zaman zaman.

1982'de Suriye'de kır gerilla birliğine katılmış, Settar olmuş adı. Kahvaltı soframıza zahter(kekik, sumak, dövülmüş leblebi karışımı) gelmesiyle, Suriye ve zahter anekdotunu düştüm defterime. Suriye’de kalmaya gittikleri evlerde zahter çıkarılıyormuş sofraya ana yemek olarak. Bir defasında zahteri ilk defa yiyecek bir arkadaşları zeytinyağına banmamış da az daha boğuluyormuş. Gülerek o günleri anlattı o zaman kırdakilerin en genci Settar, sonraları da hep gençlik dolu benim/bizim dostum-uz...

"Neden kır'ı dağıttınız?" dedim. Onlara sorulmamış... O dönem büyük bir toplantı yapacaklarmış. Bütün kırdaki arkadaşlar toplanacak, değerlendirme yapacak, ne yapacaklarını tartışacaklarmış. Ama "bize sorulmadı. 'Merkezden karar geldi, dağılıyoruz' dediler" diye anlattı süreci. "Dağılmayı isteyen de vardı ama o toplantının yapılmasını bekleseydik böyle olmazdı bence" diye ekledi uzun bakışlarımdan sonra.

Kırdan en son dönen ekipteymiş. Bayık ve Kalkan Karadeniz’deymiş o sıralar. “Karadeniz dağlarında (Devrimci Yolcuların) iletişimlerimiz kuvvetli, güzergahlarımız çoktu” dedi. Bu nedenle Bayık ve Kalkan’a haber götürmeyi bizim Yolcu Settarlar üstlenmiş.Dağlara veda etmeden önce son ekip olarak kış soğuğunda aylarca dağlarda kalmışlar. Buldular mı diye heyecanla sordum. Bulamamışlar...

Bu arada uykuya da çok düşkün Suriye'de... Uykuya düşkün olduğunu duyunca şaşırdım açıkçası, çünkü ben onu hep gün aydınlanmadan ayaklanmasıyla biliyorum.

Üçüncü gelişiydi Türkiye'ye. Yine gittim yanına. Yoğun bakıma alındı, sonra yine kendine geldi. İyi değildi bu defa, ama bazen iyi de oluyordu işte. İki haftadır gidiyorum yanına. İlk hafta ayağa kalkacak Almanya'ya yollayacağız diye bir inancım vardı. İkinci haftaysa bu süreç daha uzar böyle, Türkiye'de bir süre daha yoğun bakımda kalır, zaman zaman görmeye devam ederiz diye düşündüm.

Babamın hastaneye kaldırıldığını söyledikleri zaman yerleşti aklıma yeniden. "Durumu kötü" dediklerinde inanmayışım, Almanya'ya gittiğimde makinalara bağlı gördüğüm an, vedalaşmamız için ilaç verip uyandırmaya çalışacaklarını söylemeleri, uyanamayışı, vedalaşamayışımız...

 

Metin Küreci, Musa Erdal (Settar)

Settar ve babam akşamları Sternschanze’de buluşurdu. Babam yürümekte zorlandığı zamanlar “ihtiyar turu” diye adlandırdıkları kısa güzergahlarında, gücü olduğu zamanlarsa “ genç turu” diye tanımladıkları uzun güzergahlarında tur atar; Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirirlerdi. İşgal ev Rota Flora’yı savunmak için birlikte yürüyüşlere gittiler, gaz yediler.
Babam ve Settar’ın anıları yoğun bir şekilde dönüp durmaya başladı beynimin içinde. Babam uyanmamıştı ama Settar uyanıyordu, konuşuyorduk. Bir kol saati ve takvim istedi yoğun bakımdayken. Bütün hastanede takvim aradım, bulduk da. Kontrolcü Settar'ın yatağının önüne koyduk takvimle saati...

Ama olmadı. Direndi, çok direndi ama gücü bu kadar yetti. Yıldızlar yoldaşı artık.

Kendinden önce yolculadığımız devrimcilere nükteli bir selam iletir biliyorum. Şimdiden eksikliğini hissettiğim Settar, uğurlar olsun sana...

Kaynak:Sevgi küreci

 

FACEBOOK SAYFAMIZ