Özgürlük

FİNLANDİYA'NIN DEVRİMİ

 
 
ERIC BLANC
 
 
Unutulmuş Fin Devrimi,1917 Rusya olaylarından çok daha fazla bugün bizim için derslere belki de sahip.
 

Helsinki, Finlandiya, 1905 genel grevi sırasında kalabalıklar. Ulusal Eserler Kurulu, Baskı ve Fotoğraf Arşivleri
 
 
Geçen yüzyılda, 1917 devriminin tarihçeleri genellikle Petrograd ve Rus sosyalistlerine odaklanmıştı. Fakat Rus imparatorluğu ağırlıklı olarak Rus olmayanlardan oluşuyordu ve imparatorluk çevresindeki çalkantılar çoğu zaman merkezde olduğu kadar patlamaya hazırdı.
 
Çarlığın Şubat 1917'de devrilmesi, bütün Rusya'yı anında içine çeken devrimci dalgayı serbest bıraktı. Belki de bu ayaklanmaların en istisnai olanı, bir bilim adamının "20. yüzyılda Avrupa'nın en belirgin sınıf savaşı" olarak nitelendirdiği Fin Devrimidir.
 
 
FİN İSTİSNASI
 
Finler, çarlık yönetimi altında başka herhangi bir ulustan farklıydılar. 1809'da İsveç'ten ayrıldıktan sonra Finlandiya'nın resmi özerkliğine, siyasi özgürlüğüne ve sonunda kendi demokratik şekilde seçilmiş parlamentosu olmasına bile izin verildi. Çar, bu özerkliği sınırlamaya çalışsa da, Helsinki'deki siyasi yaşam Petrograd'dan çok daha fazla Berlin'i andırıyordu. 
 
Sosyalistlerin emperyal Rusya'nın her hangi bir yerinde yer altı partilerinde örgütlenmeye mecbur oldukları ve gizli polis tarafından peşlerine düşüldükleri zamanlarda, Fin Sosyal Demokrat Partisi(SDP) açık ve yasal olarak işliyordu. Alman Sosyal Demokrasisi gibi, 1899'dan sonraki Finler, kendi montaj salonları, çalışan kadın grupları, korolar ve spor ligleri ile büyük bir işçi sınıfı partisi ve yoğun bir sosyalist kültür inşa ettiler.
 
Siyasi açıdan Fin işçilerinin hareketi, işçileri sabırla eğitme ve örgütlemenin parlamento yönlü stratejisine bağlandı. Politikaları başlangıçta ılımlıydı: devrimin konuşulması nadirdi ve liberallerle işbirliği yaygındı.
 
Fakat SDP, I. Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda daha militan hale geldiğinden, Avrupa'nın yasal sosyalist kitle partileri arasında benzersizdi. Finlandiya Çarlık İmparatorluğunun bir parçası olmadığından, Fin Sosyal Demokrasisi, radikallerin parlamenter bütünleşme ve bürokratikleşme tarafından gitgide marjinalleştirildiği bir ortamda bir çok Batı Avrupa Sosyalist Partisine benzer şekilde bir ılımlı yol izleyerek evrimleşti.
 
Ancak Finlandiya'nın 1905 Devrimi'ne katılımı partiyi sola döndürdü. Kasım 1905 genel grevi sırasında bir Finlandiyalı sosyalist lider halkın kabarmasına hayret etti:
 
"Harika bir zaman diliminde yaşıyoruz ... Kölelik yükünü taşımak için mütevazı ve tatmin olan insanlar aniden boyunduruklarını attılar. Şimdiye kadar çam kabuğu yiyen gruplar, şimdi ekmek istiyorlar."
 
1905 Devriminin ardından, ılımlı sosyalist milletvekilleri, sendika liderleri ve memurları artık SDP içerisinde kendilerini azınlık buldu. Alman Marksist kuramcı Karl Kautsky tarafından ayrıntıyla donattılan yönelimi uygulama arayışı, 1906'dan itibaren partinin çoğuna keskin sınıf mücadelesi politikalarına odaklı yasal taktikleri ve parlamentoyu telkin etti. "Sınıf nefreti bir erdem olarak karşılandı", diye duyurdu bir parti yayın organı.
 
SDP'nin ilan ettiği yalnızca bağımsız bir emek hareketi, işçi çıkarlarını ilerletebilir; Finlandiya özerkliğini Rusya'ya karşı savunabilir ve genişletebilir ve tam bir siyasi demokrasi kazanabilir. Sosyalist bir devrim eninde sonunda günün vazifesi olacaktı, ancak o zamana kadar parti ihtiyatla gücünü büyütmeli ve egemen sınıfla her hangi bir erken çatışmadan sakınmalı idi. 
 
Devrimci sosyal demokrasinin bu stratejisi - militan mesajı ve yavaş fakat kararlı yöntemleri ile - Finlandiya'da olağanüstü başarılıydı. 1907 yılına gelindiğinde, yüz binden fazla işçi partiye katılmış ve bunu kişi başına düşen dünyanın en büyük sosyalist örgütü haline getirmiştir. Ve Temmuz 1916'da Fin Sosyal Demokrasisi, parlamentoda çoğunluğu kazanarak her hangi bir ülkedeki ilk sosyalist parti haline gelerek tarih yazdı. Ancak son yıllardaki Çarlık "Ruslaştırması" nedeniyle, bununla birlikte, Finlandiya'daki devlet gücünün çoğu şimdiye kadar Rus yönetiminin elindeydi. Sadece 1917'de SDP kapitalist bir ülkede parlamenter sosyalist çoğunluğu elde etmenin zorluklarıyla yüzleşti.
 
 
İLK AYLAR
 
Yakınlardaki Petrograd'daki Şubat ayaklanması haberleri Finlandiya'ya bir sürpriz olarak geldi. Ancak söylentiler doğrulandıktan sonra, bir görgü tanığının anlattığına göre, Helsinki'de konuşlanmış Rus askerleri yüksek rütbelilere karşı ayaklandılar:
 
"Sabahleyin askerler ve denizciler kızıl bayraklarla, bir kısmı tören alayı şeklinde Marsellaise'yi söyleyerek, bir kısmı ayrı kalabalıklar halinde kızıl kurdeleler ve kumaş parçaları dağıtarak sokaklarda yürüyorlardı. Mavi ceketli silahlı sıradan asker devriyeleri, kızıl sembolü göstermeyi reddettikleri ya da en ufak bir direnç gösterdikleri zaman yüksek rütbelileri vurup ve öylece yerde bırakarak zararsız hale getirmek için şehrin her yanını dolaşıyorlardı."
 
 
Rus yöneticileri kovuldular, Finlandiya'da konuşlanan Rus askerleri Petrograd Sovyetlerine olan bağlılıklarını ilan ettiler ve Fin polis gücü alttan yıkıldı. Muhafazakar yazar Henning Söderhjelm'in 1918 tarihli ilk elden gelen devrimin anlatımı-Finli seçkinlerin görüşlerinin değersiz ifadesi- devletin şiddet tekelinin kaybına yanıp yakıldı:
 
"Bu, polisi tamamen yok etmek için [Fin SDP]sinin açık politikasıydı. Devrimin başlangıcında Rus askerleri tarafından devreden çıkarılan polis gücü asla bir daha ortaya çıkmadı. 'İnsanlar' bu kuruma güven beslemiyordu ve onun yerine düzenin devamı için yerel kıtalar, İşçi Partisine mensup adamların olduğu 'milis' kıtalar kuruldu."
 
Eski yerel Rus yönetiminin yerine ne koyulacaktı? Bazı radikaller Kızıl Hükümete zorladılar, ancak azınlıktaydılar. İmparatorluğun geri kalanında olduğu gibi, Mart'ta Finlandiya "ulusal birlik" çağrısıyla süpürülüp temizlendi. Yeni Geçici Rus Hükumetten geniş özerklik kazanma umut eden SDP liderlerinin ılımlı kanadı partinin uzun süredir devam eden duruşuyla bağlarını kopardı ve Fin liberallerle koalisyon hükumetine katıldı. Çeşitli radikal sosyalistler bu hareketi bir "ihanet" ve SDP'nin Marxist ilkelerinin ciddi bir ihlali olarak ifşa ettiler - diğer kilit önemdeki liderler, bu nedenle, partideki bölünmeyi önlemek için hükumete girmeye razı oldular. 
 
Finlandiya'nın politik balayısı kısa sürdü. Yeni koalisyon hükumeti, Finlandiya'nın iş yerlerinde, sokaklarında ve kırsal bölgelerinde patlak veren eşi benzeri görülmemiş militanlık gibi sınıf mücadelesi ateşkesine çok çabuk kapıldı. Bazı Finlandiyalı sosyalistler çabalarını silahlı işçi milisleri oluşturma üzerine yoğunlaştırdı. Diğerleri grevleri, militan sendikalaşmayı ve işçi aktivizmini teşvik ettiler. Söderhjelm devingenliği şöyle anlatıyor: 
 
"Proletarya artık dilenmiyor ve yakarmıyor, fakat hak iddia ediyor ve talep ediyor. Çalışanın sahip olacağını hiç sanmazdım, ancak özellikle sertlik, 1917'de Finlandiya'da olduğu gibi güç ile kabarmış hissedilmedi."
 
Finlandiya'nın elitleri başlangıçta ılımlı sosyalistlerin koalisyon hükumetine girmelerinin SDP'yi sınıf mücadelesi çizgisinden düşürmek zorunda bırakacağını umut ettiler. Oysa Söderhjelm, bu umutların kesilmesinin yasını tuttu:
 
"Saf ayak takımı idaresi beklenmedik hızla gelişti... Her şeyden önce İşçi Partisi'nin taktikleri [suçlusuydu]... İşçi Partisi nitekim en resmi tutumunda belirgin bir itibarı yerine getirse de, usanmaz bir gayretle burjuvaziye karşı ajitasyon politikasını hala sürdürdü."
 
Müttefikleri olan işçi liderlerinin yanı sıra hükumette bulunan ılımlı sosyalistler halk ayaklanmasını söndürmeye çabalarken, partinin en solu ısrarla burjuvaziyle bozuşmaya çağırıyordu. Bu sosyalist kutuplar arasındaki dalgalanma, yeni yönetime sınırlı destek veren biçimsiz merkezi bir akıma kapılıyordu. Çoğu SDP liderleri genel olarak parlamento alanını önceliklendirmeye devam etseler de, çoğunluk alttan gelen kabarışı destekliyordu - ya da en azından razı oluyordu.
 
Direnişin beklenmedik bir biçimde artması karşısında Finlandiya burjuvazisi giderek daha savaşçı ve uzlaşmaz hale geldi. Tarihçi Maurice Carrez, Finlandiya üst sınıfının, "şeytanın vücut kazanması olarak gördüğü bir siyasi oluşumla iktidarı paylaşmayı" asla kabul etmediğini belirttir.
 
 
SINIF KUTUPLAŞMASI
 
Finlandiya koalisyon hükumetinin iç patlaması yaz mevsiminde başladı. Ağustos ayına gelindiğinde, imparatorluğun besin sağlaması çöktü ve açlık vesvesesi Finlandiyalı işçileri sardı. Gıda isyanları ayın başında patlak verdi ve SDP'nin Helsinki örgütü, krize hitap eden kararlı önlemler almayı reddeden hükumeti açıkça itham etti. SDP'nin sol baş teorisyeni olan, ertesi yıl Fin Komünist hareketini kurmaya çalışan, Otto Kuusinen, "Aç çalışan kitleler yakın zamanda koalisyon hükumetine olan tüm güvenlerini kaybettiler" diye ekledi.
 
Ulusal kurtuluş mücadelesinde sosyalist uzlaşmazlık sınıf kutuplaşmasını daha da tırmandırdı. Finlandiyalı sosyalistler, Rus hükumetinin ulusun iç yaşantısında devam eden müdahalesini sona erdirmek için çok uğraş verdiler. Bağımsızlığı kazanarak, hırslı siyasi ve sosyal reform programları yoluyla zorlayacakları parlamentonun çoğunluğunu - ve işçi milislerinin kontrolünü - kullanacaklarını umuyorlardı.
 
Bir sosyalist lider Temmuz ayında, "şimdiye kadar iki cephede savaşmak zorunda kaldık - kendi burjuvazimize karşı ve Rus hükumetine karşı Sınıf savaşımızın başarılı olması için, tüm gücümüzü tek bir cephede, kendi burjuvazimize karşı toplamak istiyorsak, bağımsızlığa ihtiyacımız var, çünkü Finlandiya zaten olgunlaşmış durumda" diye açıkladı.
 
Finlandiya'nın muhafazakarları ve liberalleri de kendi nedenleriyle Finlandiya özerkliğini güçlendirmek istiyorlardı. Fakat bu amaca ulaşmak için devrimci yöntemler aramaya istekli değillerdi - SDP'nin tam bağımsızlık çağrısına genellikle destek vermiyorlardı. 
 
Çatışma sonunda Temmuz ayında geldi. Finlandiya parlamentosunda sosyalist çoğunluk, tek taraflı olarak tam bir Finlandiya egemenliğini ilan eden sınır işareti valtalaki (İktidar Yasası) tasarısını önerdi. Temmuz'da onaylandı. Ancak Alexander Kerensky liderliğindeki Rus Geçici Hükumeti valtalaki geçerliliğini hemen reddetti ve kararı dikkate alınmazsa Finlandiya'yı işgal etmekle tehdit etti.  
 
Fin sosyalistleri valtaki'yi geri çekmeyi ya da vazgeçmeyi reddettiklerinde, Finlandiya'nın liberalleri ve muhafazakarları anı yakaladılar. SDP'yi izole etmek ve parlamentodaki çoğunluğuna son vermeyi umut ederek, Kerensky'nin demokratik olarak seçilen Finlandiya parlamentosunu dağıtma kararını alaycı bir şekilde desteklediler ve meşrulaştırdılar. Parlamento, sosyalist olmayanların çoğunluğu kazandığı yeni seçimlere gitti.
 
Finlandiya parlamentosunun dağılması belirleyici bir dönüm noktası oldu. Bu ana kadar, toplumsal kurtuluş için bir araç olarak kullanılabileceği umutları işçiler ve onların temsilcileri arasında yüksekti. 
Kuusinen bunu şöyle açıkladı:
 
"burjuvazimizin hiçbir ordusu yoktu, hatta güvenebileceği polis gücü bile yoktu...bu nedenle, parlamenter yasallığa sık sık başvurmak için her türlü neden görülüyordu, bu yüzden görünen, Sosyal Demokrasi bir zaferden diğerine koşuyordu."
 
 
Fakat artan sayıda işçi ve parti liderleri için parlamentonun onun kullanışlılığına göğüs gerdiği görünürlük kazanıyordu. 
 
Sosyalistler anti-demokratik darbeyi kınadılar ve burjuvaziyi, Finlandiya'nın ulusal haklarına ve kurumlarına karşı Rus Devleti ile tezgah hazırladığı için şiddetle azarladılar. SDP'ye göre, yeni parlamento seçimleri yasa dışıydı ve yaygın seçim dolandırıcılığı ile kazanılmıştı. Ağustos ayı ortasında parti bütün üyelerine hükumetten istifa etmelerini emretti. Daha önemlisi, Finlandiyalı sosyalistler gitgide, kendilerini bağımsızlık talepleri için onları destekleyen tek Rus partisi olan Bolşeviklerle ortaklık kurdular. Taraflar birbirlerine meydan okumuşlardı ve şimdiye dek barışçıl olan Finlandiya devrimci bir patlamaya doğru son sürat gidiyordu.
 
 
GÜÇ SAVAŞI
 
 
Ekim itibariyle, Rus İmparatorluğu genelinde yaşanan kriz kaynamaya başladı. Şehirlerdeki ve kırsaldaki Fin işçiler öfkeyle liderlerinin iktidarı ele geçirmelerini istediler. Şiddetli çatışmalar bir uçtan diğer uca Finlandiya boyunca kaynamaya başladı. Yine de SDP liderliği içinde çoğu kişi, işçi sınıfı daha iyi örgütlenene ve silahlanana kadar devrim anının geri çekilebileceğine inanmaya devam etti. Diğerleri parlamento alanını terk etmekten korkuyorlardı. Ekim ayının sonlarında sosyalist lider Kullervo Manner'ın sözlerinde:
 
"Devrimi çok uzun süre önleyemeyiz ... Barışçıl faaliyet değerindeki inanç kaybolur ve işçi sınıfı yalnızca kendi gücüne güvenmeye başlar ... Devrimin hızlı yaklaşımı konusunda yanılıyor olursak memnun olurum."
 
Bolşevikler, Ekim ayının sonlarında iktidara gelmesinin ardından, Finlandiya'nın bir sonraki sırada olacağı düşünülüyordu. Rus Geçici Hükumetinin askeri desteğinden yoksun bırakılan Finlandiya elitleri tehlikeli bir şekilde yalıtılmıştı. Finlandiya'da konuşlanan on binlerce rus askeri Bolşevikleri ve onların barış çağrısını genel olarak destekledi. "Bolşevizmin muzaffer dalgası bizim sosyalistlerin değirmenine su taşıyacak ve onlar kesinlikle onu döndürmeye başlayabilecekler" diyerek gözlemliyordu bir Fin liberal.
 
Petrograd'daki Bolşevikler ve SDP safları Finli sosyalist liderlere derhal iktidarı almaları için yalvardılar. Fakat parti liderliği kaçamak cevaplar verdi. Bolşevik hükumetin bir kaç günden fazla sürüp sürmeyeceği herkese göre belirsizdi. Ilımlı sosyalistler, barışcıl bir parlamento çözümü bulunabileceği umudunu korudular.  Bazı radikaller, iktidarı ele geçirmenin mümkün ve acilen gerekli olduğunu savundular. Çoğu lider bu iki seçenek arasında dolaştı.
 
Kuusinen partinin kararsızlığını bu kritik anda anımsadı: "Sınıf savaşı temelinde birleşmiş olan biz, Sosyal-Demokratlar, ilk önce bir tarafa sonra diğer tarafa savrulduk, ilk önce kuvetlice devrime yaslandık, sonra yeniden geri çekildik." Aşağıdan gelen cevap ezici oldu - aslında nispeten ihtiyatlı grev çağrısından daha da ileriye gitti.
 
Finlandiya durdu. Çeşitli şehirlerde yerel SDP örgütleri ve Kızıl Muhafızlar iktidarı ele geçirdiler, stratejik binaları işgal ettiler ve burjuva politikacıları tutukladılar.
 
 Bu ayaklanma örüntüsü yakında Helsinki'de tekrar edilecekmiş gibi görünüyordu. 16 Kasım'da  başkentteki Genel Grev Konseyi iktidarı ele geçirmeyi oyladı. Ancak ılımlı sendika ve sosyalist liderleri kararı kınadılar ve kuruldan istifa ettiler, konsey tam o gün geri çekildi. "Bu kadar geniş bir azınlık Konseye karşı olduğu için, işçilerin gücü ellerine almaları bu vesileyle başlamayabilir, ancak burjuvazi üzerindeki baskıyı arrtırmak için harekete geçilmeye devam edilecektir". Greve kısa süre sonra son verildi.
 
Finlandiyalı tarihçi Hannu Soikkanen, Kasım grevinin kaçırılmış büyük bir fırsat olduğunu vurguladı:
 
"Bunun, işçi örgütlerinin iktidarı ele geçirmeleri için en iyi an olduğunda birazcık şüphe olabilirdi. Alttan gelen baskı devasaydı ve savaşma arzusu en üst noktadaydı... Lakin sosyalistlerin akut çekincelerinin bir kaç istisnasıyla beraber, genel grev burjuvaziyi ikna etti. İç savaşın başlamasına kadar geçen süreyi kendilerini sağlam bir liderlik altında örgütlemek için kullandılar."
 
SDP'nin kitlesel harekete geçme yönündeki tereddütlerine dikkat çeken Anthony Upton, "Finlandiyalı devrimcilerin genel olarak tarihteki en sefil devrimciler" olduğunu savundu. Böyle bir iddianın Kasım'da sona eren hikayemizde tutar tarafı olabilir - ancak daha sonraki olaylar, Finlandiya'nın Sosyal Demokrasi'nin devrimci kalbinin en sonunda üstün geldiğini gösterdi. 
 
Genel grev sonrası hayal kırıklığına uğrayan işçiler gittikçe silahlanmanın yollarını arıyor ve doğrudan eyleme dönüşüyorlardı. Burjuvazi, "Beyaz Muhafızlar" denen militanlar oluşturarak ve Alman hükumetinin askeri desteğini alarak benzer şekilde iç savaşa hazırlanıyordu. 
 
Sosyal uyumun hızlıca parçalanmasına rağmen, bir çok sosyalist lider nafile parlamenter görüşmeler yapmaya devam ettiler. Yine de bu zaman SDP sol kanadın omurgasını sertleştirdi ve devrimci eylemde daha ileri bir gecikmenin felakete neden olacağını ilan etti. Aralık ayında ve Ocak başında uzun iç çarpışmalar serisinden geçerek radikaller en sonunda galip çıktılar.
 
Ocak'ta SDP'nin devrimci sözleri sonunda fiiliyata dönüştü. İsyanın başlangıcının işaretini vermek için parti liderleri 26 Ocak akşamında Helsinki İşçi Salonu kulesinde kırmızı fener yaktılar. Finlandiya'nın bütün büyük kentlerinde güç kazanmaya başladılar - tersine, kuzeydeki kırsal kesim üst sınıfın elinde kaldı. Finlandiya direnişçileri, devrimin gerekli olduğunu ilan eden tarihi bir bildiri yayınladılar, çünkü Finlandiyalı burjuvazi yabancı emperyalizmle birlikte işçilerin fethi ve demokrasisine karşı-devrimci bir "darbe" başlattı:
 
"Bu noktadan itibaren Finlandiya'daki devrimci güç işçi sınıfı ve örgütlerine aittir. ... Proleter devrim asil ve serttir... küstah düşmanlarına karşı sert, ama ezilenlere ve marjinalleştirilenlere yardım etmeye hazırdır."
 
Yeni kurulan Kızıl Hükumet ilk önce nispeten temkinli politik bir yol planı çizmesine rağmen, Finlandiya çabucak kanlı iç savaşa sürüklendi. İktidarı ele geçirmenin gecikmesi Fin işçi sınıfına pahalıya mal olmuştu çünkü Ocak itibariyle çoğu Rus birliği ülkesine dönmüştü. Burjuvazi, birliklerini Finlandiya ve Almanya'da kurmak için Kasım grevinden sonraki üç aydan yararlandı. Nihayetinde, yirmi yedi binden fazla Finli Kızıl savaşta hayatını kaybetti. Ve Nisan 1918'de sağ kanatın Fin Sosyalist İşçi Cumhuriyeti'ni ezdikten sonra, diğer bir sekiz bin sosyalist ve işçi toplama kamplarına atıldı.
 
Tarihçiler, Finlandiya devriminin daha önce başlamış olsa daha saldırgan bir siyasi ve askeri yaklaşımla zafere ulaşıp ulaşamayacağı konusunda bölünmüş durumdadır. Bazıları, nihai karar faktörünün Mart ve Nisan 1918'de Alman emperyalist askeri müdahalesi olduğunu savunur. Kuusinen benzer bir bilanço hazırladı:
 
"Alman emperyalizmi burjuvazinin ağlamalarına kulak verdi ve Sovyetler Birliği tarafından Finli Sosyal Demokratların ricası üzerine Finlandiya'ya bağışlanan yeni kazanılmış bağımsızlığı bütün bütün yutmaya hazır olarak açık açık söyledi. Burjuvazinin milli hassasiyeti en azından bu konuda ıstırap çekmedi ve yabancı bir emperyalizmin boyunduruğu, "memleket"leri işçilerin memleketine dönüşme noktasında göründüğünde, onlar için dehşet verici değildi. Köle gibi çalıştıranın onursuz konumu koruyabilmelerini sağladığı sürece tüm insanları Alman haydutlara feda etmeye can atıyorlardı."
 
 
ÇIKARILAN DERSLER 
 
Fin Devriminden ne anlıyoruz? En açıkçası, işçilerin devriminin yalnızca merkezi Rusya'da algılanan bir şey olmadığını gösteriyor. Barışçıl parlamenter Finlandiya da bile emekçiler, toplumsal kriz ve ulusal zulümden yalnızca bir sosyalist hükumetin bir çıkış yolu önerebileceğine giderek daha fazla inandılar. 
 
Ne de Bolşevikler işçileri iktidara yönlendirebilecek imparatorluktaki tek partiydi. Birçok yönden, Finlandiya SDP'nin deneyimi, Karl Kautsky tarafından savunulan devrimin geleneksel görüşünü teyit etmektedir: Sabırlı sınıf bilinci örgütlenmesi ve eğitimi yoluyla sosyalistler, yerleşik yasaları fesih etme hakkını takip eden, ki böylece sosyalist liderliğinde devrimi tutuşturan parlamentoda çoğunluğu kazandılar. 
 
Savunmacı parlamenter strateji adına Parti'nin tercihi onu kapitalist yönetimi alt üst etmekten sosyalizme doğru adım atmasını nihayetinde önleyemedi. Tersine, Kautsky'nin stratejisini uzun süre önce terk eden bürokratikleşmiş Alman Sosyal Demokrasisi aktif olarak 1918-1919'da kapitalist yönetime destek çıktı ve onu alt üst etmek için şiddetle param parça olmuş çaba sarf etti. Yine de Finlandiya sadece güçlü yönler değil, aynı zamanda devrimci sosyal demokrasinin potansiyel sınırlamalarını da gösterdi: parlamenter arenayı terk etme tereddüdü; kitlesel eylemi küçümseme; ve parti birliği adına ılımlı sosyalistlere meyletme.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 ÇİN

 
 
Çalışma koşulları bozulmaya devam ediyor, ancak işçi sınıfı harekete geçmeye başladı
 

 
Batıdaki kapitalizmin krizi, Donald Trump'in seçiminin büyük gösterisi ve Brexit ile birlikte sahne aldı. Çin, şimdilik istikrar seviyesini sürdürme adına ilgi odağı olmaktan çıktı. Bu, en azından parti liderliğinin sunmak istediği mesajdır.
 
Başbakan Li Ke Qiang, kısa bir süre önce Bloomberg Buisnessworld'da "belirsizliklerin fazlasıyla olduğu bir dünyada Çin, reform desteği, açıklık ve serbest ticaret mesajıyla tutarlı bir istikrar ve büyüme çapası sunuyor" diye yazdı.
 
Li Ke Quang'ın sözleri, parti liderleri ve medya tarafından yayınlanan mesajlara pek benzemeyen hayatlarıyla Çinli işçilerin ve bir çok kişinin kulaklarına alaycı geliyor. Sıradan Çinli, Başbakan Li'nin söz ettiği ne istikrarı ne de büyümeyi görüyor. Kapitalist sınıf büyük karlar elde etse de, yine de Çinli işçi sınıfını kesinlikle korkunç koşullara bırakıyor. Çin'deki zamanım boyunca, Çinli işçilerin günlük olarak hayatlarına ve karşılaştıkları adaletsizliklere şahit olma fırsatım oldu.
 
Çin'de, zengin ve fakir arasındaki tezat çok kuvvetli ve herkesin görebileceği kadar belirgindir. Altyapı, yaşadığınız yere ve ödenen kiranın maliyetine göre değişir. En yoksullar şok koşullarda yaşar. Eski iş yerimin yakınında, şehrin eteklerinde küçük iğreti bir köy gibi duran gri renkli beton kulübeler koleksiyonu vardı. Genellikle göçmen işçiler, ya da kırsal kesimden gelenler bu bölgelerde oturma izni alıyorlardı. Bu yapıların genellikle pencere çerçevesi olmayan iğreti perdeleri ve kapıları vardı. Çoğunlukla dekorasyon yoktu, sadece basit ihtiyaçları karşılayan mobilyalar.
 
Bu köy daha sonra tamamen yıkıldı. Açıkçası orada yaşayanlar rahatsız oldular; onlara ne olduğu kimsenin umurunda değildi. Bir çok kez böyle bölgelerde bu tür olaylar gördüm. Öte yandan, bu köyden 150 metreden daha kısa bir mesafede olan, şüphesiz milyonlarca Yuan yatırım yapılan Olimpiyat stadyumu, sözde "sosyalist pazar ekonomisi"nin acı ve belirgin bir yansımasıydı. 
 
Kent manzaraları, dev yükseklikte yükseltiler ve apartman bloklarıyla doludur. Binlerce işçinin ve ailelerinin evleri olan büyük mahalleler vardır. Ortalama bir işçi için apartman blokları, yaşamak için oldukça kasvetli, pis ve iç karartıcı bir ortamdır, birinin evinden daha çok hapishane girişini andırırlar.
 
Dairelerin içindeki koşullar, ev sahibine veya bir kişinin maaşına göre doğal olarak değişir. Kiralık dairesini bir öğretmen ile paylaşan, bir tezgahtar, bir işçi dairesi anımsıyorum. Tüm daire bakımsız ve tümden harap durumda idi. Mutfak yüzeyi haşat olmuştu. Zemin kirli ve ufalanıyordu. Paslanmaz sandalyeler ve mutfak eşyaları ile, metal her şey paslıydı ya da dairesi baştan aşağı paslanmaya başlamıştı. Oturma odası da benzer bir durumda idi. Onarım yaptırmak için yeterince paraları yoktu. Açıkçası ev sahibinin umurunda değildi, ilgilendiği tek şey kira bedelinin ödendiği ve cebinin astarlı olmasıydı. 
 
İş yerimin yakınında yaşayan bir diğer kişi, bir güvenlik görevlisi, hem iş yerini hem de evini paylaşıyordu.Kendisi ve ailesi, toplam 1 oda ve bir dolap bulunan küçük bir bina içinde dört kişilik aile evi olarak yaşıyorlardı. Tek göz odanın içinde yiyorlar, uyuyorlar ve yaşıyorlardı. Bunlar istisnai örnekler değil, Çin işçi sınıfının Çin genelinde karşılaştığı koşulların yansımalarıdır. Bu arada zenginler, ayrı dünyalara ait koşulların içinde apartman bloklarında yaşıyorlar.
 
Yoksulluk içinde bir bireyi görmek Çin'de hiç de zor değildir. Evsizlik çok yaygındır. Evsiz olan birinin hayatı genellikle sağlık durumundan veya bedensel bir hasardan dolayı son bulur. Çin vatandaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti verilmemektedir; bunun yerine sigorta programlarına güvenmek zorundadırlar. Bununla birlikte, bu tür programlar genellikle gerekli tedaviye bağlı olarak sadece tıbbi masrafların yaklaşık yarısını kapsar. Tedavi masrafını karşılayamayanlar umutsuzluğa terk edilir. 
 
 Ayakları olmadığı için tepsili kaydırağın üzerinde kendini caddeden aşağıya doğru sürükleyen, para dilenen birini ve aniden yere yığılan, üstü başı darmadağın, hastalığa maruz kalmış bir diğer kişi gördüğümü hatırlıyorum. Kapitalist reformlardan önce, eski Stalinist planlanmış ekonomi en azından bireylerin böylesine korkunç bir durumda bırakılmayacakları kamu sağlığı hizmetlerini sağlamıştır. Fakir ve işçi sınıfı acı çekerken, çok uluslu sağlık şirketleri bu "reformlardan" büyük bir voli vurmuşlardır.
 
İşyerinin içinde de durum farklı değildir. Uzun saatler, düşük ücretler ve az izin kural ve kaidedir. Yaşadığım yerde, ortalama süpermarket çalışanı ayda sadece 1500 Yuan kazanıyordu, genellikle haftada 6-7 gün çalışıyordu. Fazla mesai genellikle patronlar tarafından, tabii ki ödenmemiş olarak talep edilir. İş yerimde iş arkadaşları, onlardan talep edildiğinden çok daha uzun süre çalışıyordular. Meslektaşlarımdan birinin Ekim maaşını almadığını söyleyip söylendiğini hatırlıyorum. O zaman Kasım ayı ortasındaydık. İşçiler genellikle patronların ve işverenlerin merhametine kalır.
 
Çin'de aslında bir "işçi sendikası" var, Bütün-Çin Sendikalar Federasyonu, ancak resmi olarak devlet destekli ve Komünist Parti tarafından kontrol edilen bir sendika. Sendika başkanı, patronlar tarafından seçilen ve onların emirlerine itaat eden bir kişidir. Bu nedenle, işyerindeki işçileri temsil etmek veya korumak için çok az şey yaparlar. Bu, kapitalistlere çok iyi uyuyor ve azami bir kâr sağlamak için azami bir sömürü ortamı sunuyor.
 
Bununla birlikte, Çin işçi sınıfı, devlet baskısı tehdidine rağmen, bu gidişatı tembel tembel kabul etmemiştir. Bu koşullar birçokları için dayanılmaz ve bazıları da bu güçleri artık sorgulamak istiyor. Son yıllarda, işçi sınıfı başarıyla hareket etmeye başladı. Kapitalist sınıf haklarının ve çıkarlarının bilincine giderek varan artan sayıda bir işçi sınıfıyla yüzleşmeye başlıyor.
 
Guangdong'da, 27 çöpçü, 2014'ten beri ısrarla süren iki yılın üzerinde maaşlarının ödenmediğine ilişkin  davaları adına yerel otoritelere karşı savaşıyorlardı. Tabii ki mahkemeler, patronların lehine karar verdiler ve "işçiler" davalı tarafından istihdam edildiklerini ispatlayamadılar "dediler. Yine de mücadeleleri konusunda farkındalık yaratmaya çalışarak meydan okumaya devam ediyorlar. Geçen sene, Shenzhen'deki Walmart işçileri maaş miktarını azaltacak yeni bir çalışma saatleri sisteminin yerleştirilmesine karşı savaşırken görüldüler. Temmuz ayında, merkezi Çin'deki üç mağazada 10.000 işçi çevrimiçi Walmart İşçi Ağı'na bağlanarak can evinden vurdular. Bunlar sadece, son bir kaç yılda patronlara karşı savaşan işçilere ve gittikçe artan eğilimde olan grevlere örnektir.
 
Şu an Çinli işçilerin mücadelesi temel haklar için; sendikalaşma hakkı için ve toplu pazarlık hakkı için. Bununla birlikte, kapitalistler taviz vermeye hazır değiller. Kapitalist krizin mevcut koşullarında, herhangi bir ödün vermeyi de göze alamazlar. Yekpare Komünist Partisi, uzun zaman önce kelimelerde bile Komünist olmayı bıraktı. Artık burjuvazinin egemenliği için bir araç, toplum üzerindeki hakimiyetinde yararlı bir araç.
 

*marxist.com sitesinden ozgurluk-dergisi.org tarafından amatörce Türkçeye çevrilmiştir.

Hüseyin Cevahir'in Doğu Anadolu Raporu:

 

"Bismil’de
Bismil, Diyarbakır’a bağlı bir ilçe… Merkez nüfusu 6 bin. Bismil’e bağlı 96 muhtarlık var. bunlara mezralar (muhtarlığa bağlı olan daha küçük yerleşme noktaları) da eklediğinde, yerleşme yerlerinin sayısı 120-130′a varmakta. köyler iki bölüme ayrılabilir: Dağ köyleri ve ova köyleri. Halk geçimini tahıl üretiminden sağlamaktadır. Ekilebilir toprak miktarı iki milyon dönümün üstündedir. Toprakların bir kısmı ağaların elinde… Ovaya traktör ve diğer tarım makineleri girmesine rağmen ağa ve şeyh baskısı devam etmekte.

(Silvan’da Yusuf Azizoğlu’nun kardeşi Abdülkadir Azizoğlu, köyünden geçen dereye bir baraj yapmaya karar verir. bütün müridlerini ve marabalarını toplayarak işe girişir- ücretsiz çalışılmaktadır, angarya- baraja torbalarla kum taşınmaktadır. Zayıf bir köylü yarı yolda düşer, torbayla. Şeyh bu durumu, görünce çok sinirlenir. köylünün yanına vararak tekmelemeye başlar. Köylü torbaya çok kum doldurulduğunu söyleyince küfrederek “gözün kör müydü?” der. Aradan birkaç gün geçince mühendissiz, plansız barajın duvarı arkada biriken suların basıncıyla çöker ve bir köylünün beli kırılır.)

Bismil kaymakamı Birgi Yaşar Çağlaşan’ın dediğine bakılırsa, ilçede asayişsizlik diye bir şey yok: Eşkiya, çevreyi sürekli tedirgin eden bir çete hiç olmamış. yalnız, adam vuran birkaç kişiyle bazı hırsızlar ve birkaç da asker kaçağı varmış. Bunların çoğu kendiliğinden teslim olmuş.

Yine Bismil’deki kavgaların adam vurmaların bir tek nedeni var: Toprak. bir yandan ağa toprakları on binlerce dönümü bulurken, bir yandan da ağalar hazine topraklarına el atmışlar. İki milyon dönümü aşan toprağın % 80′i ihtilaflı… Bu ihtilaflı durumu da, şimdilik bir tek şey çözümlüyor; yıldırmak. Bu yüzden bütün Bismil hatta bütün doğu ve Güneydoğu’da herkes, ağaların silahlı fedai beslediğini bilmekte… Asayişsizliğin tek nedeni toprak demiştik. Ağalar, köylülerin toprak taleplerini mahkûm besleyerek durduruyorlar. Belli bölgeler, bu mahkûmlarca ağa adına korunuyor. Bu durum politikaya seçimlere de yansıyor. Nitekim gazeteler Şaki Özbay’ın filan parti için, Hamido’nun falan parti için çalıştığını yazıp durdular.

(Bismil’in Binan Köyü’nde bir ağa oturur. İsmi: Abdülkadir Sinanlı -köylüler ve çevre halkı ferman ağa demekte- silahlı fedaileri olduğunu, bunların, otomatik silahlarla dolaştığını bilmeyen yok. Yüz bin dönüm toprağı var. Birkaç köy kendisinin, çuluyla, eviyle, insanıyla… 1969 milletvekili seçimlerinde AP için çalışır. köyden kasap İbrahim ise ilçeye uğradığında “YTP’ye oy vereceğim” diye bir tanıdığına söz verir. Bunu köy kahvesinde seçimlere bir gün kala, Ferman ağa’ya söyler. Vay sen misin bunu diyen, hemen ertesi gün kapı dışarı edilir. Hiç bir ağa kasap İbrahim’i yanına almaz, ağasına karşı geldi diye. Kasap İbrahim şimdi Batman’da iş aramaktadır.)

Son aylarda yapılan komando baskını sırasında ağa köylerine özellikle dokunulmamış. Ferman Ağa’nın köyünde sözde arama yapılmış ve hiç bir şey bulunamamış. Köylülerin bir şikâyet nedeni de bu. “Ağa’nın silahı var, elinden alınmaz, baskı yapılmaz. Ama bizde silah olmadığı halde işkence yapılır”. Komandolar, ellerinde bakanlar kurulunca arama ve işkence etme kararı olduğunu söylüyorlar. Bu kararı bugüne kadar gören olmamış. Eğer gerçekten böyle bir karar varsa, tam bir baskı, yıldırma ve terör havası yaratma; orduyu ağaların yanındaymış gibi gösterme çabası var. Aydınlar, ilericiler ve devrimciler bu kararın peşine düşmelidirler. Bu Türkiye halklarının kardeşliğini, birliğini bozup bölme ve sonra da, hükmetme planıdır. Emperyalizmin Ortadoğu’da uyguladığı planın Türkiye’ye düşen bölümüdür.

(Bismil’in göçmen kahvesinden Mustafa Bulut komandoların kahveye gelişini anlatıyor: “Komandolar kahveye geldiler. benim silahla adam öldürmeyle herhangi bir ilgim yok. Bismil’in içinde kahve işletmekteyim. ‘Buyurun’ dedim. Demez olaydım. Başladılar bana küfretmeye. Benim dayım da komando üsteğmeni. İyi bir insan… Bunu söyledim. suçum ne dedim. Tartaklayıp daha beter küfrettiler. Bir sürü adam vardı kahvede. Onurum kırıldı. Gözlerim doldu. Dayımdan bile nefret etmeye başladım. Yazık değil mi, biz de bu memleketin insanlarıyız!”)

Bu ilçe merkezinde bir küçük olay… Bu olayın arkasında yatan hesap basit ve tehlikeli… Ordunun, devrimci yanını bir yandan yok etmek, bir yandan da ordu ile halk arasında aşılmaz nefret duvarları yaratmak. Bunu kısmen başardıkları da söylenebilir.

Komandolar Kenberli Köyü’ne giderler. Köyde bir ortaokul mezunu var; Adnan Aktepe. Pırıl pırıl uyanık bir genç… Türkiye’nin ne durumda olduğunu kavramış: Kurtuluş için çareler düşünmekte, araştırmakta, okumakta. Kenberli Ağa köyü. Adnan Fakir, ortaokuldan sonra okuyamamış. Komandolar köye gitmeden ağalar Adnan’ı duyurmuşlar. Adnan sorulmuş. gelmiş. Getir silahını demişler. Yok deyince başlamışlar dövmeye. Biz gittiğimizde elleri parça parça idi. Vücudunda morartılar vardı. Sonunda köyde silah bulamazlar. Adnan’ın yediği dayak yanına kar kalır. Aslında bütün köylerde erkekleri bir tarafa kadınları bir tarafa toplayarak dövüyorlar ve çoğu köyden eli boş dönüyorlar.

Köylünün mahkûmlara ve ağanın adamlarına karşı silahlanmaları olağan bir şey… Ağanın adamları ağanın çıkarları için gözlerini kırpmadan adam öldürüyorlar, soygun yapıyorlar. İdari makamlarsa buna seyirci kalıyor. Köylüler bütün baskıları sır saklar gibi saklıyorlar.

(Aşağı Salat’tan Halil Toptaş; “ağaların fedaisi mahkûmlar belli bölgeleri diğer mahkumlara ve köylülere karşı koruyorlar. Bunun yanında baskılar bize geliyor ve kuru yanmadan yaşı yakıyorlar. Komandolar bizim köye de geldiler. Hepimizi içtima ettiler. Sonra koşturup güldüler. Ardından da başladılar dayak atmağa. Anlamıyorum bir türlü. Bu nasıl iş, bu nasıl hükümet, bu nasıl düzen? Komandolar bekçiden su istediler. Bekçi suyu getirince başından aşağı döküp gülüştüler. Bekçi suçumuz ne deyince ‘itoğlu it, su getirecek bir tek sen mi kaldın?’ dediler.”)

Bunların yanında gübre ve tohum yolsuzlukları ayyuka çıkmıştır. Örneğin; geçen sene gübre dağıtımı yüzünden halk yolsuzluk iddiasında bulunmuş. Ziraat Bankası genel müdürlüğüne başvurmuş. Banka müdür muavini Bahaattin – şimdi Palu’da ve belediye başkanı Necip Aslan ile adam kayırdıkları, gübreyi kapatıp karaborsa yaptıkları söylenmiş. Müfettişler gelmiş, sonunda hiçbir şey çıkmamış. Tepecik, Aralık Köyü’nün hakkı olan 25 ton tohumluk buğday toprakla hiç ilgisi olmayan üç kişiye verilmiş. Valiye yapılan müracaattan bir sonuç alınamamıştır.

Sonra tohumluğu necip aslan’la banka müdür muavini satmışlar – maaşı dışında hiçbir geliri olmayan Ziraat Bankası müdür muavini 150 bin liraya bir kamyon ve iki kat satın almıştır.

Hangi taraftan tutulursa tutulsun, bir bozukluk bir kokmuşluk ve bir yolsuzlukla karşılaşmaktasınız. İktidar bu durumu iyi bildiği için dikkatleri bilinçli bir biçimde başka tarafa çekmekte; yoğun bir “Kürtçülük” akımı olduğunu yaymaktadır. Oysa Kürtçülük yoktur. Olan kendi ana dilini kullanma hakkına sahip eşit vatandaş olma özlemidir ve ancak gerçek eşitlik şartlarında Türkiye halkının gerçek birliği ve kardeşliğinin inancıdır.

(Aralık Köyü muhtarı Ali Budak anlatıyor: “Bizim köyden Obalı köyüne giden bir çocuğu yoldan çeviriyorlar. Saat sabahın 4.30′u. hava sisli, alabildiğine soğuk. bizi evden çıkardılar. Beni köyün dışına götürüp, mahkûm ve silah olup olmadığını sordular. Kadınları camiye doldurdular. Bizi de bir araya topladılar. hepimizi aradılar. Köyü didik didik ettiler, hiç bir şey bulamadılar. Subaylar görmedi ama erler bizi dövdüler.”)

Bekir Cengiz yaşlı ve kulakları ağır işiten bir çerçi… Köylere incik boncuk satarak ekmek parası çıkarmağa çalışıyor. Yolda komandolar Bekir Cengiz’i görüyorlar, ‘dur’ diyorlar. Bekir Cengiz duymuyor ve yoluna devam ediyor. Hızlanarak yetişiyorlar. ve Bekir Cengiz’i feci bir şekilde dövüyorlar.

Molla Feyyat köyünde herkesin toprağı var. Kköyün ağası olmadığından “hükümet kapısı”nda itibarı yok, koruyucusu yok. Komandolar köylüleri bir araya toplarlar, köyü ararlar. Hiçbir şey bulamayınca başlarlar köylüleri dövmeye. “Niye silahınız yok” diye. Bir köylü “silahın olsa bir türlü olmasa bir türlü” diyordu. Ddiğeri ise “adamların gayesi seni dövmek ister silahın olsun, ister olmasın.”

Mezrakebir Köyü’nde de köy imamına kimde silah olduğunu soruyorlar. İmam bilmediğini, bilse de zaten ’söylemeyeceğini, bir din adamına ispiyonculuk yakışmadığını söylüyor. Bunun üzerine köylüleri dereye götürüp çamura yatırıyorlar. Yatmayanları da zorla yatırıp sırtında tepiniyorlar.

Bunlar birkaç örnek. Bismil’de bunlardan dahi kötü, daha akla hayale sığmaz işkenceler yapılmıştır. Bunları yapanlar bu memleketin askerleri, yaptıranlar da emperyalizmin işbirlikçileri ve toprak ağaları. İşkence yapılanlar ise ülkemizin halkı. Birinci milli kurtuluş savaşı’nda Fransız ve İtalyan kurşunlarına karşı koyanlarla onların çocukları… Emperyalizmi silah zoruyla ülkemizden söküp atan Mustafa Kemal’in çetecileriyle, onların çocukları.

Silvan’da

Korit’e üç kere baskın yapılıyor. I. ve II. seferlerinde köylüler tüm dışarı çıkarıldıktan sonra erkekleri bir yere, kadınları bir yere topluyorlar. Sonra köyde arama yapılıyor. Didik didik ediliyor köy. Komandolar zaten birkaç aydan beri eşkıyaları ve ağaların kiralık katillerini kovalamayı bırakıp bu işle uğraştıklarından durumu çok iyi idare etmektedirler. Hiçbir şey bulamayınca küplere biniyorlar. Yaşlıları ayırmamak kaydıyla bütün erkeklere yat-kalk-sürün emirleriyle işkence ediliyor. Köylüleri tepeye çıkararak dereye doğru yuvarlıyorlar. Dereye gelindikten sonra tepeye doğru marş marşla koşturuyorlar. Geride kalan ihtiyarlar dövülüyor, küfrediliyor. III. sefer göçebeler de arandıktan sonra tekrar köye geliniyor. Yolda sığırtmaca rastlayan komandolar “ulan niye eşkiya besliyorsunuz” deyince, sığırtmaç; “hiç bir şeyden haberim yok, ben hep dışarıdayım” cevabını veriyor. Bunun üzerine sığırtmaç İbrahim’i falakaya yatırarak işkence ediyorlar. Sığırtmacın bacakları mosmordu, ayaklarının altı kabarıp çatlamıştı ve on gün sığırtmaç yatağından kalkamamış, ayağının üstüne basamamıştı.

Veysitaulya’da köylüler hiçbir şey demediler. Çocuklardan biri dövüldüklerini söyleyince “yok öyle bir şey” dediler ve çocuğu kovalamaya başladılar.

Silvan’ın merkezinde 8 Nisan 1970 günü sabah saat üç sıralarında 3 bine yakın jandarma, komando birlikleri, altı helikopter ve topçu keşif uçaklarının desteğiyle etrafı kuşattılar. Görenler sanki bir düşman kalesi muhasara altına alınmış da düşürülecekmiş sanırdı. Gürültüden uyanıp evinden çıkan herkesi istisnasız belli bir toplanma yerine götürüyorlar. Toplanma yerleri tekel işletmesi meydanı, çala korte, Şador’un yukarı kısmı idi. Olup bitenleri öğrenmek için başını dışarı çıkaran herkes dipçiklenerek bu toplanma yerlerine getirildi. Toplanma yerlerinde halka sürün, yat, kalk, yuvarlan emirleriyle toplu halde işkence edildi. Ve halkı sırt üstü, yüzükoyun yere yatırarak üzerlerinde tepiniyorlar, gülüşüyorlardı. Bu durumdan haberdar edilen Mehdi Zana tekel işletmesi yanındaki toplama yerine gider, fakat Zana da aynı işleme tabi tutulur. Bu işkencelerin en şiddetlisi Şador’un yukarı kısmındaki toplama yerinde olur.

Saat dokuz sıralarında kaymakamlığa müracaat edilir, -şimdi Köyceğiz kaymakamı- kaymakam işkence yapılmadığını, yalan söylediklerini beyan edince, Abdülkerim Ceylan kaymakamı olay yerine davet eder. Bunun üzerine kaymakam, “öyleyse gidin, bildiğiniz yere şikâyet edin” der. Sonra güya Abdülkerim Ceylan makamında kendisine hakaret etti diye nezarete alınır. Polis Abdülkerim Ceylan’ı bir süre karakolda alıkoyar. Aynı anda Feridun tepesi semtinde evler aranarak halka sürekli işkence yapılır. Arama ve işkence saat 17′ye kadar devam eder.

Emperyalizm işbirlikçi patron ağa mütegallibe ittifakı somut olarak bu aramalar sırasında halkın gözü önüne seriliyor. Aramadan üç gün önce Diyarbakır valisi -ki şimdi kendisine emniyet genel müdürlüğü teklif edilmiştir- Silvan ağalarına haber yollar. Ağalar hemen Ankara’ya tatil yapmaya gelirler. Halk bu durumun farkında… Ayrıca Silvan’da arama ve işkence yalnız sur dışında yapılır. Sur içine dokunulmaz. buralar silvan zenginlerinin oturduğu yerlerdir.

Bu arama ve işkencelerin en korkunçları Derik, Eruh ve Siirt taraflarında yapılır. Ama buralardan hiç ses çıkmaz. Halk gün geçtikçe kabaran öfkesini içine hapseder. Ancak 8 Nisan’da Silvan’ın merkezi basılınca bazı kimselerin haberi olur.

(Örneğin Derik’te Rafşat köyü imamını çırılçıplak soyarlar. Tenasül uzvuna bir ip bağlayarak karısının eline tutuştururlar, bütün köyü dolaştırırlar. Sonra karısına işkence ederler. Köy imamı bu olaydan sonra kaçıp ortadan kaybolmuştur. Kimse nereye gittiğini bilmemektedir.)

Bir başka olay: Diyarbakır merkezine bağlı davudi köyünde arama yapılırken komandolar bir genci yatırıp korkunç bir şekilde döverler. Bu duruma dayanamayan babası çocuğun üstüne atılır, “aman, onun yerine beni dövün” der. Başının arka kısmına indirilen bir dipçikle kafası yarılır. Buru köyü doğumlu Mehmet oğlu Dursun Yanardağ 60 yaşındaydı. 18.3.1970 tarihinde Diyarbakır tıp fakültesi hastanesine getirilir ve 22.3.1970′de beyin kanamasından ölür. Köylüler trafik kazasında öldü diyorlardı. Biz ısrar edince “yahu diriltecek misiniz? öldü işte” dediler.

Bunlar bizim gözleyebildiğimiz birkaç olay. daha bunlar gibi, bunlardan kötü binlercesi yapılmakta doğu ve Güneydoğu Anadolu’da. bunlar özünde emperyalizmin “böl ve hükmet” politikasının tezahürleridir. Ülkemizin emperyalizmden, işbirlikçileri ve toprak ağalarından temizlenip halkımızın kurtuluşunu ve mutluluğunu istiyorsak bu olayları dikkatle izlemek, doğu sorununu bilimsel bir açıdan, gerçek yurtseverlik açısından ortaya koymak zorundayız. Doğu’da yüzyıllardır Türk halkıyla kader birliği yapmış, düşmana karşı omuz omuza dövüşmüş bir Kürt halkı var. bu halkın Türk halkı gibi çözümlenmemiş binlerce sorunu ortada duruyor. Ağa baskısı, açlık, zulüm, işbirlikçi iktidarın terörü doğu’da kol geziyor.

Bir yandan da emperyalizm orta doğu’da planını hızla tatbik, etmekte… Halkların arasına düşmanlık sokup emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini bölmeye, arkadan hançerlemeye çalışmaktadır. İşte durumun can alıcı noktası burası… Türkiye devrimcileri uyanık davranıp bu oyunu şimdiden bozmaya çalışmazlarsa ilerde çok büyük açmazlara düşebilirler.

Doğu sorunu ancak devrimci yoldan çözüme bağlanabilir. Bu devrimci iktidar uğruna Türk ve Kürt devrimciler, bütün yurtseverler omuz omuza çalışmalıdırlar. Halkların var olan gerçek kardeşliği pekiştirilmeli, baş düşman emperyalizme karşı mücadele edilmeli ve uyanık olunmalıdır. Tek doğru yol budur. Yoksa hangi saflarda olursa olsun burjuva şovenizmine düşmek, emperyalizmin oyununa gelmektir, bölücülüktür."

 

Alıntı Odatv

 DERSİM’Lİ CEVAHİR’İN

30 YIL ÖNCE YAZDIKLARI

 

1960’lı yılların ikinci yarısında gelişen gençlik hareketinin önderlerinden birisidir. SBF-DER Başkanlığı yaptı. TİP içerisindeki ayrışmada Mahir Çayan'la birlikte tavır aldı.  THKP-C’nin önder kadrolarından birisi oldu.

Bu dönemdeki mücadele içerisinde Karadeniz'den Dersim’e, Diyarbakır'a kadar bir çok alanda görev ve sorumluluklar üstlendi. O'nu Fatsa'da köy faaliyetleri yürütürken görürüz. Örneğin Karadeniz'i neredeyse bir baştan bir başa dolaşmıştır. Yine başka bir defasında Aliağa'da işçilerin grev çadırındadır. Sonra Diyarbakır'da Bismil ve Silvan köylüleriyle birliktedir. Bir başka zaman yoksul Dersim köylüleriyle omuz omuzadır. Onların öğretmeni ve öğrencisidir.

Mücadelenin içinde öğrenmiş halka gitmiş, halktan öğrenmiş ve halka öğretmiştir. Önderlik vasıflarını bu mücadelenin içinde kazanmıştır.

Hüseyin Cevahir partinin Genel Komite üyesidir. Komitede yapılan iş bölümüne göre Kürdistan'dan sorumluydu. Bu nedenle Kürdistan'ın değişik bölgelerine gidip geldi. Örgütlenmeler yaptı, araştırmalarda bulundu ve Kürt sorununa ilişkin çeşitli yazılar da yazdı.

O günkü koşullarda gerilla savaşına şehirden başlanması nedeniyle İstanbul'a geçip şehir gerilla eylemlerinde yer almasına rağmen doğduğu topraklarla siyasi, örgütsel bağını da koparmadı.

Cevahir Kürt milliyetindendir. Çocukluğu Dersim’in Mazgirt ilçesinde geçti. Kürt halkının acılarını çocukluğunda yaşadı, gördü ve dinledi. 38’in anılarıyla büyüdü.

Doğduğu ve yaşadığı topraklara en çok duyarlılık taşıyan Cephelilerden birisiydi. Parti-Cephenin Kürt sorununa bakış açısının oluşmasında Cevahir'in önemli yeri vardır.

Parti-Cephenin isabetli tahlilleriyle ulusal soruna yaklaşımını bütünleştirmiş ve doğru sonuçlar çıkarmıştır.

Mayıs 1970 tarihli Aydınlık Sosyalist Dergi'nin 19. sayısında Cevahir imzasıyla yayınlanan Diyarbakır, Bismil, Silvan izlenimleri, O'nun bu konuda ki ilk inceleme ürünlerinden birisidir.

Cevahir izlenimlerinin başlarında Bismil köylülerini ve toprak sorununu anlatır.

Köylüler iki bölüme ayrılabilir: Dağ köylüleri ve ova köylüleri. Halk geçimini tahıl üretiminden sağlamaktadır. Ekilebilir toprak miktarı 2 milyon dönümün üstündedir. Toprakların bir kısmı ağaların elinde. Obaya traktör ve diğer tarım aletlerinin girmesine rağmen ağa ve Şeyh baskısı devam etmekte."

O yıllarda daha hemen hiçbir grubun Kürt sorununu tanımlayamadığı koşullarda Kürt halkının çelişkileri ortaya konur.

“Yine Bismil'deki kavgaların adam vurmaları, bir tek nedeni var: TOPRAK. Bir yanda ağa toprakları 10 binlerce dönümü bulurken, bir yanda ağalar hazine topraklarına el atmışlar,. 2 milyon dönümü aşan toprağın yüzde 80'ni ihtilaflı. Bu ihtilaflı durumu da şimdilik bir tek şey çözümlüyor; YILDIRMAK..."

Halk l970'lerde de yoksul, topraksız ve açtır. Çelişkiler ağa ve jandarma zulmüyle bastırılmaktadır.

Cevahir yazısında yer yer de köylülerin anlatımlarını aktarır.

"Komandolar bizim köye geldiler. Hepimizi içtima ettiler. Sonra, koşturup güldüler. Ardından da başladılar dayak atmaya. Anlamıyorum bir türlü bu nasıl iş, bu nasıl hükümet, bu nasıl düzen? Komandolar bekçiden su istediler. Bekçi suyu getirince başından aşağı döküp gülüştüler."

Cevahir köylülere yönelik baskıları çok çeşitli yönleriyle anlatır. Özellikle "silah toplama" gerekçesiyle halk üzerinde sürdürülen baskıya işaret eder. O dönem su istedikleri bekçiden aldıkları suyu bekçiye dökenlerle, bugün halka dışkı yediren, Mardin'de, Şırnak'ta, Van'da halkı kaçırıp katledenler aynıdır, değişmemiştir. Kürtçülük “bölücülük” suçlamaları, demagojileri o zaman da vardır; buna ilişkin olarak da Cevahir şunları yazar:

"Hangi taraftan tutulursa tutulsun, bir bozukluk, bir kokuşmuşluk ve bir yolsuzlukla karşılaşmaktasınız. İktidar bu durumu iyi bildiği için dikkatleri bilinçli bir biçimde başka tarafa çekmekte; yoğun bir 'Kürtçülük' olduğunu yaymaktadır. Oysa Kürtçülük yoktur. Olan kendi ana dilini kullanma hakkına sahip eşit vatandaş olma özlemidir. Ve ancak, gerçek eşitlik şartlarında Türkiye halklarının gerçek birliğinin ve kardeşliğinin inancıdır."

Türkiye halklarının birliği ve kardeşliği ve gerçek eşitlik Kürt sorununda 29 yıl önce doğru olarak yakalanan temel halkalardır.

Cevahir baskı ve işkenceleri ve baskının sosyal temellerini ortaya koymaya devam ediyor:

"...Bunlar birkaç örnek. Bismil'de bunlardan daha kötü, daha akla hayale sığmaz işkenceler yapılmıştır. Bunları yapanlar bu memleketin askerleri. Yaptıranlar da emperyalizmin işbirlikçileri ve toprak ağaları, işkence yapılanlarsa ülkenin halkı..."

Yıllardır baskı ve zulmün sorumluları tüm açık kimlikleriyle ortadadır. Baskı ve zulüm uygulayanlar politikalarından vazgeçmemişlerdir. Epreryalizm ve oligarşinin politikalarının değiştiğini ummak ve onlarla barışmaya çalışmak körlüktür.

Parti-Cephe'nin bu konudaki yaklaşımlarını tahrif ederek yıllardır Parti-Cepheyi ve önderlerini "Kemalist", "sosyal şoven" olarak niteleyen Kürt milliyetçiliği emperyalizm konusunda nerelere savrulduklarına bakıp, yıllarca önce Parti-Cephe'nin bu konuda hangi tespitler yaptığını, sosyal şovenlere karşı nasıl ideolojik mücadele yürüttüğünü sorunu özü itibarıyla nasıl doğru biçimiyle ortaya koyduğunu bir kez daha görmek zorundadır.

Cevahir, Bismil'deki gözlemlerinden sonra, Silvan'a geçmiştir.

"Silvan'ın merkezinde 8 Nisan 1970 günü, sabah saat üç sularında üç bine yakın jandarma, komando birlikleri 6 helikopter ve topçu, keşif uçaklarının desteğiyle etrafı kuşattılar. Görenler sanki bir düşman kalesi muhasara altına alınmışda düşürülecek sanırdı. Gürültülerden uyanıp evinden çıkaran herkesi istisnasız belli bir toplama yerine götürüyorlar. Toplanma yeri Tekel işletmesi meydanı Çalakorte Şador'un yukarı kısmı idi. Olup-bitenleri öğrenmek için başını dışarıya çıkaran herkes bu toplama yerlerine aktarıldı. Toplama yerlerinde halka, sürün, yat, kalk, yuvarlan emirleri ile toplu halde işkence edildi ve halkı sürtüstü-yüzükoyun yere yatırıyor, üzerinde tepiniyorlardı."

Cevahir arama ve işkencelerin tüm bölgede sürdüğünü, işkencelerin en yoğununun ise Derik, Eruh ve Siirt taraflarında yapıldığını yazar. İşkencelere, operasyonlara ilişkin örnekler verir.

Gözlemlerinin, incelemelerinin ışığında sorunu tahlil eder.

"Ülkemizin emperyalizmden, işbirlikçilerinden ve toprak ağalarından temizlenip halkımızın kurtuluşu ve mutluluğunu istiyorsak, yüzyıllardır Türk halkıyla kader birliği yapmış, düşmana karşı omuz-omuza dövüşmüş bir Kürt halkı var. Bu halkın Türk halkı gibi çözümlenmemiş binlerce sorunu ortada duruyor. Ağa baskısı, açlık, zulüm, işbirlikçi iktidarın terörü Doğu'da kol geziyor."

Cevahir ayrıca emperyalizmin Ortadoğu'da halklar arasına düşmanlık sokup emperyalizme karşı verilen mücadeleyi hafifletmeye çalıştığına işaret ederek tarihsel bir uyarı yapar:

"İşte durumun can alıcı noktası burası. Türkiye devrimcileri uyanık davranıp bu oyunu şimdiden bozmaya çalışmazlarsa ileride çok büyük açmazlara düşebilirler."

Emperyalizmin 1970'lerde yoğunlaşan Ortadoğu'ya yönelik manevraları, karşımıza işbirlikçi kukla bir Kürt yönetimi ve emperyalizmden icazet dilenen Kürt milliyetçilerini çıkarmıştır.

Sorunun çözümüne ilişkin olarak da Cevahir, şunları belirtir:

"Doğu sorunu ancak devrimci yoldan çözüme bağlanabilir. Bu devrimci iktidar uğruna Kürt ve Türk devrimcileri, bütün yurtseverler omuz omuza çalışmalıdırlar. Halkları var olan, gerçek kardeşliği pekiştirilmeli, baş düşman emperyalizme karşı mücadele edilmeli ve uyanık olunmalıdır. Tek doğru yol budur. Yoksa hangi saflarda olursa olsun burjuva şovenizmine düşmek emperyalizmin oyununa gelmektir, bölücülüktür."

Cevahir bunları yazdığında yıl 1970'dir. O dönem Kürt milliyetçiliğinin, sömürgecilik tespiti yapanların, ayrı örgütlenmeyi savunanların esamesi bile okunmamaktadır. Bu paragrafta herşey, sorunun devrimci çözümü vardır.

 

 

(Yukarıdaki yazı, Bağımsızlık Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 28 Mayıs 1999 tarihli 32. Sayısında yayınlanmıştır)

NEDEN HAYIR DİYORUZ

NEDEN HAYIR DİYORUZ!

  Bu Anayasaya göre ülkenin ve insanların geleceğiyle ilgili tüm kararları bir kişi veriyor.

1-    Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti Genel Başkanı oluyor. Partili olan bir cumhurbaşkanı sadece kendi partisinden  oy verenleri temsil edeceği  için, tüm toplum kesimlerini kucaklayamayaz. Zaten bugüne dek yaptığı düşmanca uygulamalarıyla herkesi kucaklamadığınıda ortaya koymuştur.

 

2-    Tayyip Erdoğan hem İktidar Partisi Genel Başkanı, hem Cumhurbaşkanı, hem Hükümet, hem Meclis, hem Mahkeme, hem Genelkurmay Başkanı ve Başkomutan,  hem  Emniyet, hem üniversiteleri yöneten Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) oluyor.

RTE Devletin ve yürütmenin başı oluyor. Başbakanlık ve Bakanlar kurulu kalkıyor. Cumhurbaşkani Kararnamelerle tüm bakanlıkların ve kamu kuruluşların  kurulmasına ve kapatılmasına karar veriyor.

 

3-    Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanları, Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevden alınır. Yine Genelkurmay Başkanı, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üyeleri, Büyükelçiler, Valiler ve diğer tüm üst düzey yetkililerde Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.                                                  Ayrıca, Cumhurbaşkanı Parti Genel başkanı olarakta AKP’nin Genel Başkan Yardımcılarını, Parti Karar organlarında yer alan tüm yöneticileri, Meclis Başkanını, AKP’li  Meclis Başkan Vekillerini, ve İdare Amirlerini, Meclis Komisyon Başkanlarını, AKP Grup Başkanvekillerini, kendi Milletvekillerini Belediye Başkanlarını, bütün AKP il ve ilçe  Başkan ve yöneticilerini belirleyecek.

 

4-    Bu düzenlemenin göze çarpan ilk boyutu, Cumhurbaşkanı tarafından atanacak "Cumhurbaşkanı Yardımcıları"nın sayısının kaç olacağı ve bu kişilerin hangi ölçütleri taşımaları gerektiği konusunda herhangi bir netlik yoktur. Bu durum Cumhurbaşkanı'nın iradesine bırakılmıştır. Cumhurbaşkanı çocuklarından birisini yardımcılık görevine atayabilir ve vekaletide ona bırakabilir. Böylece Cumhurbaskani Vekili ile saltanat baba‘dan oğula geçiyor.

 

5-    Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 12’sini Cumhurbaşkanı atıyor. Bu şekilde oluşmuş bir Anayasa Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanı'nın iktidar partisi genel başkanlığını yaptığı Meclisten gelecek kanunların Anayasa'ya uygunluğunu etkin bir biçimde denetlemesi kuşkuludur. Ayrıca, bu mahkeme Cumhurbaşkanı, Yardımcılarını ve  bakanları, Yüce Divan olarak yargılama fonksiyonunu tarafsız ve bağımsız bir şekilde yerine getirmesi mümkün değildir.

 

6-  HSYK’nın (Hakim ve Savcılar kurulu) 13 üyesinden 4‘ünü Cumhurbaşkanı atıyor, "İktidar Partisi Genel Başkanı" olması sıfatıylada  AKP‘nin çoğunlukta olduğu   Büyük Millet Meclisi‘de kalan 7  üyeyi  atayacaktır.Bu durumda tüm Mahkemelere hakim ve Savcı atayan, HSYK‘nin 13 üyesinden 11 tanesi Cumhurbaşkanı RTE ve  AKP’nin seçtigi üyelerden oluşmaktadır.

 

7-      AKP’li Cumhurbaşkanı, hukuk dışı uygulamalarından mağdur olanlar, İktidari  eleştiren ve itiraz edenler mahkemelerde AKP yandaşı yargıçların karşısına cıkacakır. Bu "yargı" mensupları, demokrasi güçleri hakkında sürekli soruşturmalar açarak, gözaltına alma, tutuklama ve ağır cezalar verme gibi islemleri yapacaklardır. Buna göre, Yürütme'nin ve devlet’in gücüne karşı, artık yargı vatandaşlar için bir güvence olmaktan çıkarılmaktadır.Böylece Bu teklif, İktidar Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı RTE, hakimleri işe alma, işten atma ve yüksek mahkemeye atama yetkisi vermektedir. Bu durumda Tayyip Erdoğan hem polis, hem savcı ve hem Hakim olarak yargılama sürecine aktif olarak müdahil oluyor. Böylece AKP‘lileşen Hakim ve Savcıların aldığı kararlarda hukuki değil, siyasi olacaktır.

 

8-     Olaganüstü yetkilere sahip Cumhurbaşkanı, Cumhubaşkani yardımcıları ve bakanlar, milletvekili olmadıkları halde yasama dokunulmazlığı verilerek  yargılanamaları imkansız hale getirildi. Cumhurbaşkanı RTE, Cumhubaskanı yardımcıları ve bakanlar hakkinda Türkiye Büyük Millet Meclisi 400 milletvekili’nin gizli oyuyla yargılanmak üzere Yüce Divana (Anayasa Mahkemesine) sevk kararı alabiliyor. Bu karardan sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın, 15 üyesinden 12’sini kendi atadığı  Anayasa Mahkemesine  „yargılanmak“ üzere gidecek. Partili Cumhurbaşkanı RTE, Kendi partisine yakın olanları atadıgı üyelerden oluşan bir Mahkemenin Tayyip Erdoğan’ı ve diğerlerini yargılaması mümkün değildir. Cumhuriyet Tarihi boyunca hiç bir parti parlamentoda bu kadar sayısal cogunluğa zaten sahip olamadı.                                            

 

9-     Bu Anayasa degişikliği ile Cumhurbaşkanının, ailesinin ve bakanlarının karıştığı     17-25 Aralık hırsızlık ve yolsuzluk dosyalar  için soruşturma açılması imkansız hale geliyor. Böylece Tayyip Erdoğan ve suç ortakları için bu düzenleme resmen bir Af yasası özelligini taşıyor.

 

10-   Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı olan kişi Meclis’i fesih kararını tek başına alabiliyor.Ancak Meclis 360 oy çoğunluğuyla Cumhurbaşkanının görevine son verebiliyor.Bu  teklifle, halkın iradesi yok sayılarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri Bir kişi‘ye devredilmiştir. Artık Meclisin ve muhalefetin, yürütmeyi ve onun başı olan AKP’li Cumhurbaşkanını, yardımcılarının ve bakanlarını gensoru yoluyla denetleme yetkisi  yoktur. Parlamento dışından atanacak hükümet icin güvenoyu aranmayacak. Meclisin yetkileri tırpanlanırken Milletvekili sayısı 550‘den 600’e çıkarıldı. Bu 50 milletvekiline halkın cebinden toplam 180 Trilyon ödenecektir.

11-   Ülkenin kaynaklarının, ormanlarının, derelerinin, sularının bir kişinin keyfine göre yandaşlarına peşkeş çekilmesinin önü açılıyor. Madenlerde, inşaatlarda denetimsizliğin hakim olduğu, yandaşlar zengin olurken yoksul halk çocuklarının öldüğü düzen yasallaştırılıyor. Rüşvet ve kayırmacılık yaygın bir uygulama olarak sürmektedir.

12-  Seçilme yaşıda 25 den 18 düşürüldü. 18 yaşında olanlar yaşam ve gelecek  kaygısıi çeken işsiz ve öğrenci gençlerden oluşmaktadır. Yaşamlarını ailesinin küçük imkanlari ile sürdürmek durumunda kalan bu gençler, seçilmek için yüzbinlerce liralık seçim harcamalarını nereden bulacaklardır. Daha önce seçilme yaşı 25 olan gençlerden kaç kişi parlamentoya ve yerel yönetimlere seçilebilmistir.Bu 18 yaş düzenlemesi özünde kimlerin çocukları ve torunlarına dokunulmazlık kazandırmak için çıkarılmıştır.

 

13-  Ülkenin kaynaklarının, ormanlarının, derelerinin, sularının bir kişinin keyfine göre yandaşlarına peşkeş çekilmesinin önü açılıyor. Madenlerde, inşaatlarda denetimsizliğin hakim olduğu, yandaşlar zengin olurken yoksul halk çocuklarının öldüğü düzen yasallaştırılıyor. Rüşvet ve kayırmacılık yaygın bir uygulama olarak sürmektedir.

 

14-  Cumhurbaşkanın OHAL ilan  edebiliyor. Tıpkı bugün olduğu gibi hırsı, mezhepci, zorba anlayışı ve uygulamalarıyla başta yaşam hakkı olmak üzere tüm temel insan haklarını  sistematik olarak ihlal etmektedir.Bilim ve bilim insanları keyfi bir şekilde üniversitelerden tasfiye ediliyor. İzlenen yanlış iç ve dış politikalar ile ülke ve bölge kan gölüne çevrilmiştir. 15 Yıldır binlerce insanın öldüğü bu kötü gidişatın sorumlulularından hiç kimse istifa etmemiştir.

 

 

 

 

İnsanların yaşam tarzına karışan, farklı kültür ve inanclara saygı duymayan, herkesi kendileri gibi inanmaya ve düşünmeye zorlayan, dini siyasallastırarak kendi çıkarları için kullanan, kutuplaştırıcı ve nefret söylemleriyle, kendisine oy vermeyen toplumun yarısını oluşturanları yok sayarak cezalandırmayı temel alan  uygulamaları ile Türkiye‘yi yaşanmaz hale getirrmiştir. Kimsenin can, mal ve hukuk güvenliğinin kalmadığı, insanların geleceği ile ilgili tüm kararları bir kişi veriyor. Cumhurbaşkanı ve AKP halkın parasıyla Saray-saltanat, kadrolaşma ve yandaşlıkta sınır tanımıyor.Bu anayasa teklifiyle kendisini güvenceye almakla kalmıyor, aynı zamanda Diktatör ve Devlet Partisi AKP, hakimiyetini tümüyle her alanda  saglamayı amaçlamaktadır.

Referandum eşit şartlarda yapılmıyor. Diktatör ve AKP tarfından muhalif 175 yayın kuruluşu (Tv, Radyo, Gazete ve dergi) kapatıldı. Sadece sınırlı sayıda Tv, gazete ve  dergi  iktidarın saldırılarına karşı direniyor. Saray ve AKP ile çok sayıda ihale ve iş baglantısı olan gerici ve yalaka basın iftira ve talan eksenli propaganda ile kamuoyunu yanlış bilgilendirmeye devam ediyor. Bizlerin verdiği vergilerden oluşan Tüm devlet olanaklarını HAYIR diyen bizlere karşı pervasızca kullanmaktadır. Hayır çalışmaları baskı,yasak ve gözaltı ve tutuklamalara ragmen tüm hızıyla sürmektedir. Buna karşın Saray-saltanat korkmaya ve uykuları kaçmaya devam ediyor.

 

Özellikle seçim ve referandum süreçlerinde sınırlıda olsa taraflar ve partiler arasında eşit davranmayan yandaş kanallara Yüksek Seçim Kurumu’nun (YSK) belirlediği esaslara aykırı yayın yapan özel radyo ve televizyon kanallarına sınırlıda olsa YSK tarafından yayın durdurma ve para cezaları verilebiliyordu. Pişkinlikte sınır tanımayan AKP iktidarı, son  kara(r)name ile  yürürlüğe koydugu haksız düzenlemeyla artık YSK, yandaş TV Kanallarına Yayın Durdurma ve Para Cezası veremiyecektir. 

Bizler ne mezarlıklarla dolu bir ülke, ne de kapalı cezaevine dönüşmüş bir  Türkiye istemiyoruz.           Bu ülke hepimizin ortak emekleriyle oluştu. Hiç birimizin bana ne deme lüksümüz yok. Bunun için  önümüzde tarihi bir süreç ve fırsat bulunmaktadır. Bir kişi bİr Oy‘dur, bizlerin ve tüm tanıdıklarımızın verecegi karar, insanlığın ve ülkenin geleceğı için çok önem taşımaktadır. Bizler, Anadolu topraklarının zenginliğini oluşturan insanların, iktidarın kirli hırs ve çıkarlarını korumak için savaşa ve ölüme gönderilmesini istemiyoruz. Acılı yoksul anaların gözyaşları ve gençlerin kanlarıyla bu toprakların sulanmasını doğru bulmuyoruz. Bilallerin ve diğer AKP‘lilerin çocuklarının Milyarları sıfırlayıp saltanat sürereken, yoksul halk çocuklarının gencecik bedenlerinin toprağa düşmesini insani bulmuyoruz. Özlemi duyulan barış ve sevgi‘nin yeşerdiği, kardeşlik türkülerinin hep birlikte söylendiği  bir ülke istiyoruz.

BİZLER BİLİMSEL, LAİK, EŞİT, ÖZGÜR VE DEMOKRATİK  BİR TÜRKİYE VE ANAYASA İSTİYORUZ!

 

15 YILLIK BU GERİCİ GİDİŞE DUR DEMEK İÇİN;

 BENİMDE SÖZÜM VAR, OMUZ VERMEYE BENDE VARIM DİYEN

 

HERKESİ BİRLiKTE ÇALIŞMAYA VE HAYIR DEMEYE  ÇAĞIRIYORUZ!

                                                                                                                             

                                                                                                                                                           A.Birol

KIZILDERE.

 

GeçmişteDevrimci Yol'cu arkadaşların Kızıldere yıldönümünde yaptıkları çalışmalardan örnekler...

ÜRETEN FAKAT SÖZ VE KARAR HAKKI ELİNDEN ALINAN HALKLARIMIZA,
Toplumların belirli bir tarihsel gelişim sürecleri ve içerisinde dönüm noktaları vardır. 
Bununla bütünlüklü her toplumun da kendi özelliklerine göre şekillenen,için de çeşitli 
tarihsel aşamaları taşıyan kendine özgü bir gelişim süreci vardır.Bu süreç ve aşamaları 
uzun veya kısa yaşanmadan diğerine kesintili,sıçrayarak geçilmesi mümkün değildir.
Bu gelişimini yönünü belirleyen,sınıflar mücadelesidir. Sürecin belirli bir aşamasından 
geriye doğru bakıldığında,içerisinde bulunulan noktanın çelişki ve şartları düşüncemizi 
koşullandırmaktadır. Böylesi bir durumda her sınıf,katman,tabaka v.b.kendi bulunduğu 
konuma uygun bir geçmişe bakış açısına sahip olabilmektedir.Bu tarihsel gelişim ve 
süreçlerin doğru değerlendirilmesi ve anlaşılabilmesi,bu gün vereceğimiz mücadelenin 
nasıl yürütüleceğinin ip uçlarını verecek,gelecek geçmişin devrimci temelleri üzerinde 
yükselecektir.Mutlaka bu günün görevleri karşısında tam bir tutarsızlık içerisinde
olanların geçmişi doğru değerlendirmesi mümkün olmayacaktır.Geçmişin basit bir
tekrarı olmayı amaçlayan doğmatik kafaların ve sadece bugün yönünü abartarak 
geçmişten kopan ve geçmişte bir yerlerde kendini arayıp bulmaya kalkanların doğru bir 
değerlendirmeye sahip olamayacakları açıktır.Değerlendirmelerin değişmeyen hareket 
unsuru göz önüne alınarak yapılması gerekliliği ışığında:GEÇMİŞİN SAĞLIKLI BİR 
DEĞERLEN DİRMESİNİ ANCAK DEVRİMCİ BİR HAREKET HAYATA GEÇİREBİLECEKTİR...
Bu tarihsel gelişim süreçlerine doğada insan ve hareketliliği değil,salt’’insani,insan
la ilgili’’olarak bakılması en belirgin yanılgı olarak ortaya çıkmıştır...Bu nedenle tarih: 
doğanın karşımıza çıkardığı zorunluluklarda doğru zamanda doğru yerde olma tavır 
alma olarak değil,kahramanların,önderlerin,kurtarıcıların ve de kahraman millet-
lerin kurtuluş mücadelesi olarak görülebilmektedir.Tarihleri hep insanın birbiri ile ve
doğaya karşı savaşımından oluştuğundan herkesin diğerinden bir kurtuluşu ve esir 
oluşu var.Bu nedenle savaşcı,kahramanları ve kurtarıcıları olmayan milet yoktur...
Durum böyle iken geri kalan’’en kahraman kim’’kıyaslaması dışında bir şey değildir... 
Diğerine göre kıyaslamanın ötekileştirmesi ve sürtüşmesinden açığa çıkan negatif 
enerjiyle sistemleri ayakta kalıyor...Gerçek anlamda tarihse;toplumsal ilerleme 
süreçleri bilimsel çözümlerle doğru zamanda doğru yerde olan emeğini 
verenlerin mücadelesiyle ortak eserleri olarak ortaya çıkar...
Dünyada insanın hareketi değerlendirildiğinde son dönemler arka arkaya önemli 
gelişimler yaşanmıştır.İnsanın yaratıcı üretkenliğini giderek körelten, kendi kendini 
yönetme eğiliminden uzaklaştırılan ve bürokratik bir parti yönetim tarzına dönüşen 
adına’’reel sosyalizim’’de denilen sistemlerin çöküşü..! Diğer sistemlere göre 
kıyaslanması ve daha iyiydinin ötesinde doğa bilimsel doğrultuda bir anlamı kalmamış
sistemlerin yıkılışı!Kapitalist sistemin bunu kendi doğruluğunun kanıtı olarak kullanması
dışında sessiz sedasız Avrupa Komünizmi ve versiyonlarının yıkımıda yaşandı..!Böylece
üretenlerin adına en kalifiye teknokratların soldan yönetme taleplerinin ifadesi,var olan 
sistemlerin reorganizesine dönüşümüyle yok olmak durumunda kaldı!’Reel’sistemlerin
çöküşüyle Stalin’in kötü adamlığı ispatlanmış olmalıki Troçkizm’de yoklara karıştı..!
Bu ve benzeri bir çok politik ve politika dışı psikolojik gelişimi içeren biçimde kendine 
özgü ülkemizde de yaşanmaktadır.Benzetme yerindeyse adeta bütün bunları yaşamış 
toplumların 30-40 yıl ardından..!Türkiye halklarının devrimci mücadelesinin gelişiminin 
70’li yıllarda geldiği aşama:60 yıllık pasifist geleneğin aşılması,düzen sınırları içerisinde 
çözüm arayışlarına hapsedilmiş devletçiliği sosyalizim sanan,mücadeleyi sendikalizm
ve devleti elegeçirmekten ibaret sanan geleneğin devrimci tarzda aşılması olmuştur.
Demokratik devrim sürecini yaşamakta olan toplumun karşı çıkılamaz,kerim,yüce v.s.
görülene ilk defa örgütlü düzen dışı baş kaldırısı ve saldırılar karşısında aynı dilde ve
şiddette direnme hakkı hayata geçirileştirilmiştir...Bu dayanak noktasından üreten-
lerin yönetimini oluşturma,demokrasi mücadelesi gidişatın yönünü değiştirmiştir...
Tarihsel kazanım silahlı devrim cephesi kaldıracı kullanılarak Türkiye devrimler tarihi
yerinden kaldırılmış oynatılmıştır.Böylesi önemli bir kazanımın direnilerek savunulması
direnişsiz terk edilmemesi tarihsel görevini dönemin toplumsal muhalefetin en önünde 
yer alan ve halk olan THKP-C tarafından yerine getirilmiştir... Kızıldere Türkiye devrim
tarihinin bu aşamasına çakıllmıştır...71 sonrası gelişen mücadele ile Türkiye halklarının 
devrimci mücadelesine demokratik bir kazanım mevzi olarak bünyesine yerleşmiştir...
Dünya çapında kutuplaşan tüm revisyonist sapmalarla sınırlar çekilmiş,bu ders ve 
deneylerin ışığında sorunun sadeceiktidarı ele geçirmekten ibaret olmadığı,
bugünden yarına üretenlerin yönetimini oluşturmanın sorun ve engellerini aşma 
mücadelesi ile ilerlemeye başlamıştır.’’Üreten biziz yönetende biz olacağız’’
anlayışıyla gelişim sürecinin bu aşamasına mücadeleyle tırnakla kazınmıştır.
Yaşanılan deneylerin de ışığında üretenlerin adına temsili,dolaylı en akıllı yönetimler
yöneticiler bulmak oluşturmak değil;üretenlerindoğrudan, direk kendi yönetimini 
yaşamın her alanında oluşturmak,önündeki engelleri kaldırmak için mücadeledir 
tarihsel görev.Toplum çarpık bir kapitalistleşmenin üst yapısında çarpık bir
demokratikteşmede yaşamaktadır.Bu gelişim tüm toplumsal sınıf ve katagorileri derin
biçimde etkilemektedir.Demokrasi tartışma ve uygulamalarıyla ilgili tüm sağ,dinci ve sol 
partiler bir çalkantı ve arayış içerisindedir.12 Eylül direnişinin ve devrimci hareketimizin 
‘’üreten biziz yönetende biz olacağız’’şiarının halkın bünyesine yerleşmesi , sindirilmesi
günümüzün tarihsel görevi olarak karşımıza çıkmaktadır.Böylesi bir görevi yaşamın her 
alanında üretenlerin yönetimini mücadelede oluşturma ve geliştirme perspektifiyle 
devrimciler görev başına..!
KIZILDERE DÜN DEĞİL GÜNÜMÜZ VE YARINIMIZDIR...

Musa Erdal(Settar)'ın öyküsü:

İzmir'den, cezaevine, Suriye'ye, Malatya'ya 17'lerinden 54 yaşlarına 
Musa Erdal(Settar)'ın öyküsü:

Mahpuslara sıkıştırılamayan, firari özgürlüklerin gerillası, uzun yılların sürgünü, enternasyonalist bir sosyalist olan, devrimci bir yol arkadaşımızı daha yıldızlara uğurluyoruz. Bizim kuşağın 17-20'li yaşlarda yüklendiği ağır sorumluluk ve iktidarların, darbelerin bizlere ödettiği bedellerin özel bir örneğidir Settar.

 

Yeni genç kuşak, çocuklarımız, resmi tarihle değil, daha çok, bizim kuşağın anlatımlarıyla, yaşamdaki tutum alışıyla öğrendi geçmişi.
Kızım Ezgi Küreci'nin anlatımıyla Settar'a veda ve bir dönemin izleri...

İzmir’in Tire ilçesinde, Ayaklıkırı köyünde gözlerini açtı ve İzmir mahallerinde en önde mücadeleyi sırtladı liseli Musa... Cezaevi, Suriye, Karadeniz Dağları, Adıyaman, Malatya, Hamburg ile devam etti YOLCU'luğu.

Küçük tatlı sataşmalarıyla, şakalaşmalarıyla, desteğiyle, Hamburg sokaklarında birlikte yürüdüğümüz aile dostu, dostum oldu ben çocukken. Kırdaki adıyla, Settar olarak tanıdım Hamburg'da, devrimci, dayanışmacı duygularla örülü dost çemberinin içinde. Ve her aklıma gelişinde bir gülümseme yerleşti yüzüme.

Bir arkadaş babamdan bahsederken " Çağımızın en pis iki hastalığına karşı mücadele etti:
Bir: Kapitalizm,
İki: Kanser" demişti.

Bu yıl öğrendim ki Settar da mücadeleye başlamış kanserle. Benden saklamışlar başlarda, üzülmeyeyim diye...Öğrenince ziyarete Hamburg'a gideyim diye başladım yeniden pasaport ve vize başvurularına, ama o benden erken davrandı.

İdamla yargılandığı davası 30 yıl sonra zaman aşımına uğradı ve memlekete döndü hasta haliyle. Gözleri gülüyordu her zamanki gibi.

Moral olmaya, özlem gidermeye gittim yanına; çıkan kamburumu hafifletti, sırtımı dikleştirdi.

Süreç değerlendirdik, hararetle tartışmalara başladık. Cizre, Sur, Nusaybin, Hamburg’daki Haziran Hareketi,meclisleşme, AKP dönemi, seçimler... 8 yıl önceki gibi kel kafasına saçlarımı sarkıttım, fotoğraf çekildik

30 yıl sonra hevesle kokoreç yedi; bol kimyon, maydanoz ve soğan koydurttu ısrarla içine. "30 yıl önce böyle yiyorduk kokoreci" diye tekrarlaya tekrarlaya. Güldük, eğlendik, sarıldık. Deniz kenarında yürüdük ağır ağır, güneş batmıştı. Yıllar önce yıldızlara uğurlanan liseli arkadaşı, yoldaşı Mine Bademci'nin mezarına gittik, ağladık. Bedeninden 32 kurşun çıkan cuntanın ilk katlettiği kadın devrimcinin mezarına çiçekler ekti kızı Ayça ile. Ve yıllar sonra sessizce vedalaştı Mine'yle.

Yer yer nefesi kesildi ama iyiydi, koşmuyordu ama yürüyordu, hararetle süreci tartışıyordu işte...

Kızlarıyla, Türkiye'deki dostlarıyla tanıştım. Babamdan bana kalan güzel insan, başka güzel insanları kattı hayatıma.

Tedavisi devam ediyordu, tekrar gitti geldi Almanya'ya. İki oldu, üç oldu. Her gelişinde ağzından cümleler koparmaya çalıştım hayatına dair. Söz verdi, babamların başlattığı sözlü tarih çalışması için röportaj çekecektim onla. Aslan Settar hevesli değildir anlatmaya ama tarihi avcılara bırakmayacaktık. Aslanlar anlatmaya devam edecekti.

Ne olur ne olmaz diye akşamları not ettim anlattıklarını, hayatının bir kısmını... Tarihte ne eylem yapmıştı da idam ile yargılanıyordu ki? "Özsavunmaydı" diye anlattı o zamanki eylemini.

Cuntanın kaçak günlerinde Ege'deki tatil beldelerinin neredeyse tamamını görmüş. Ama yolu Urla'ya ilk defa düşüyordu. "Almanya'da herşey fazlasıyla düzen içerisinde" diyor, Urla'da kent yapısının bozulmayışından beğeniyle söz ediyorduk. Kızı Ayça'nın dallarından topladığı böğürtlen, ayva doğal besin ne bulursa "Hadi baba, hadi baba" diye yedirmesiyle devam etti günlerimiz Urla'da.

Henüz 18’ine girmeden cezaevine girmiş. Cezaevi öncesinde işkenceli sorgular tabi... Şimdiki karanlık dönem gibi.

 Önceleri Manisa, Ordu, Denizli, Diyarbakır, İstanbul İl Emniyet(!) Müdürü, sonraları ulaştırma bakanı olan Necdet Menzir işkencecisiymiş. Direnen Musa ile başa çıkamayan İl Emniyet(!) Müdürü, faşist işkenceci kafasını ısırmış işkencede. Saçsızdı ve kafatasındaki diş izleri görünürdü.

Cezaevindeki 40.günününde 18 yaşına basmış. Tutamamışlar zindanda Musa'yı, firar etmiş. Gittiği her cezaevinde birini şişleyen bir dayı yeğeninin kimliğini vermiş 18'indeki Musa'ya; açık görüş günü firar etmiş Musa o demir parmaklıkların ardından. Sonraki kaçak günlerinde (nasıl edindiyse) her kapıyı açan sarı anahtarlar ile boş evlerde kalmış; çöp konteynerları yatağı olmuş zaman zaman.

1982'de Suriye'de kır gerilla birliğine katılmış, Settar olmuş adı. Kahvaltı soframıza zahter(kekik, sumak, dövülmüş leblebi karışımı) gelmesiyle, Suriye ve zahter anekdotunu düştüm defterime. Suriye’de kalmaya gittikleri evlerde zahter çıkarılıyormuş sofraya ana yemek olarak. Bir defasında zahteri ilk defa yiyecek bir arkadaşları zeytinyağına banmamış da az daha boğuluyormuş. Gülerek o günleri anlattı o zaman kırdakilerin en genci Settar, sonraları da hep gençlik dolu benim/bizim dostum-uz...

"Neden kır'ı dağıttınız?" dedim. Onlara sorulmamış... O dönem büyük bir toplantı yapacaklarmış. Bütün kırdaki arkadaşlar toplanacak, değerlendirme yapacak, ne yapacaklarını tartışacaklarmış. Ama "bize sorulmadı. 'Merkezden karar geldi, dağılıyoruz' dediler" diye anlattı süreci. "Dağılmayı isteyen de vardı ama o toplantının yapılmasını bekleseydik böyle olmazdı bence" diye ekledi uzun bakışlarımdan sonra.

Kırdan en son dönen ekipteymiş. Bayık ve Kalkan Karadeniz’deymiş o sıralar. “Karadeniz dağlarında (Devrimci Yolcuların) iletişimlerimiz kuvvetli, güzergahlarımız çoktu” dedi. Bu nedenle Bayık ve Kalkan’a haber götürmeyi bizim Yolcu Settarlar üstlenmiş.Dağlara veda etmeden önce son ekip olarak kış soğuğunda aylarca dağlarda kalmışlar. Buldular mı diye heyecanla sordum. Bulamamışlar...

Bu arada uykuya da çok düşkün Suriye'de... Uykuya düşkün olduğunu duyunca şaşırdım açıkçası, çünkü ben onu hep gün aydınlanmadan ayaklanmasıyla biliyorum.

Üçüncü gelişiydi Türkiye'ye. Yine gittim yanına. Yoğun bakıma alındı, sonra yine kendine geldi. İyi değildi bu defa, ama bazen iyi de oluyordu işte. İki haftadır gidiyorum yanına. İlk hafta ayağa kalkacak Almanya'ya yollayacağız diye bir inancım vardı. İkinci haftaysa bu süreç daha uzar böyle, Türkiye'de bir süre daha yoğun bakımda kalır, zaman zaman görmeye devam ederiz diye düşündüm.

Babamın hastaneye kaldırıldığını söyledikleri zaman yerleşti aklıma yeniden. "Durumu kötü" dediklerinde inanmayışım, Almanya'ya gittiğimde makinalara bağlı gördüğüm an, vedalaşmamız için ilaç verip uyandırmaya çalışacaklarını söylemeleri, uyanamayışı, vedalaşamayışımız...

 

Metin Küreci, Musa Erdal (Settar)

Settar ve babam akşamları Sternschanze’de buluşurdu. Babam yürümekte zorlandığı zamanlar “ihtiyar turu” diye adlandırdıkları kısa güzergahlarında, gücü olduğu zamanlarsa “ genç turu” diye tanımladıkları uzun güzergahlarında tur atar; Türkiye ve Dünya gündemini değerlendirirlerdi. İşgal ev Rota Flora’yı savunmak için birlikte yürüyüşlere gittiler, gaz yediler.
Babam ve Settar’ın anıları yoğun bir şekilde dönüp durmaya başladı beynimin içinde. Babam uyanmamıştı ama Settar uyanıyordu, konuşuyorduk. Bir kol saati ve takvim istedi yoğun bakımdayken. Bütün hastanede takvim aradım, bulduk da. Kontrolcü Settar'ın yatağının önüne koyduk takvimle saati...

Ama olmadı. Direndi, çok direndi ama gücü bu kadar yetti. Yıldızlar yoldaşı artık.

Kendinden önce yolculadığımız devrimcilere nükteli bir selam iletir biliyorum. Şimdiden eksikliğini hissettiğim Settar, uğurlar olsun sana...

Kaynak:Sevgi küreci

 

FACEBOOK SAYFAMIZ