Özgürlük

ÜNAL KOLAY UNUTULMAYACAK!

ÜNAL KOLAY, Sivas 1961, 21.05.1980 
 
ÜNAL KOLAY, UNUTULMAYACAK!..,, Devrimcilerin görevi geçmişte kaybettiklerini ve yaşanmışlıkları bu günlere taşımaktır. Bu anlamda Ünal Kolay ve tüm kaybettiklerimizi hatırlatmak, özellikle de isimsiz kahramanlarımız, bu gün daha da önem arz etmektedir. Ünal yoldaş Sivaslı emekçi bir ailenin oğluydu. Küçük yaşlarda çalışma yaşamına atılarak geçimini ailesiyle birlikte merdiven işçiliği yaparak sağlıyordu. Aynı zamanda o yıllarda gelişen sosyal siyasal sorunlara karşı ilgi ve duyarlılığı da artmaktaydı. Faşist saldırıların dorukta olduğu dönemde bu saldırılara karşı koymaya çalışırken, bir dönem TKP-ML TIKKO ile ilişki kurdu; zamanla Sefaköy'de Devrimci Yolcularla tanışarak onlarla yapmış olduğu tartışmalar neticesinde Devrimci Yol hareketiyle birlikte tavır alarak faaliyetlerini bölgede sürdürmeye devam etti. Sefaköy bölgesinde Gültepe, Yeşilova, Beşyol ve Cennet mahallesi gibi semtlerde sorumluluk alarak faşist saldırılara karşı aktif direnişin içinde yer alanlardan birisi oldu. Türkiye’de sivil faşist hareketin eğitim ve lojistik destek sağlanması açısından önemli merkez olan Sancak Tül Fabrikasında Murat Bayrak ve ekibinin faaliyetlerinin açığa çıkması için bu önemli merkez üzerinden çevredeki faşist yuvaların dağıtılmasında ve devrimcilere ve halka karşı yapılabilecek cinayet ve yok etme operasyonlarına karşı koymada bölgede başarılı olan Devrimci yol hareketinin başarısında Ünal yoldaşımızın da payı büyüktür. Ünal yoldaş aynı zamanda bölgede sol guruplarla ilişkilerinde ve halkın sorunlarına çözüm bulmada iyimser ve iyi diyaloglar içeresinde oldu. Bu tarz sorunların tartışarak çözüleceğini düşünüyordu. 80'li yıllar solun ve halk muhalefetinin gelişmiş olduğu yıllardı. Uluslararası sosyalist harekette bölünmeler ve o ülkelerdeki tartışmalara uygun tavır alışlar(Sovyet, Çin ve Arnavutluk) Türkiye sol sosyalist hareketine de yansımıştı. Solda bu tartışmalar neticesinde çıkan olaylarda zaman zaman şiddete varan çatışmalar dövmelere, yaralanmalara ve ölümlere yol açıyordu. Ünal yoldaşımız sol içindeki böylesi tahlisiz bir olayda yaşamını kaybetti. Ünal yoldaş o dönemlerde faşistlerin mahallelerde ve okullarda halka karşı kitlesel saldırılarını engellemek ve güvenliklerini almak için Devrimci Yolun timlerinden birinde yer alıyordu. Böylesi bir görev için Sefaköy lisesinden çıkan öğrencilerin güvenliklerini sağlamak için yanında bir arkadaşıyla motorla öğrencileri güvenlikli bir şekilde belirli bir yerden belirli bir yere getirerek başka bir time teslim edecektir. Ancak o aralar Devrimci Yol ile sol bir gurup arasında sorunlar vardır. Hatta bu sol gurup o yıllar anti-faşist mücadeleyi küçümsemektedir. Ne hikmetse böyle düşünürken yoldaşımıza okulun önünde pusu kurarlar ve orada 21 Mayıs 1980 günü Ünal yoldaşımızı ve yanındaki yoldaşımızı vururlar. Ünal ölür ve diğer arkadaşımız ağır yaralanır. Devrimci Yol buna rağmen sol guruplar arasındaki sorunların tartışma ve diyalog mantığıyla çözüleceği yaklaşımıyla militanlarına kesinlikle saldırı yapılmaması ancak kendilerini savunma talimatı verir ve aynı zamanda bu uygulanır. Sorunun bir kan davasına dönüşmesi Devrimci Yolun büyük çabaları sonucu önlenir. Bizimle yasayacak … ...................
 
ÇÜNKÜ IŞIĞI DEVRİM EDENLER
ÖZGÜRLÜK İLE KEFENLENİRLER
 
ONLAR ASLINDA ÖLMEDİLER
ONLAR İÇİMİZDE YENİDEN DİRİLDİLER
 
 
Mustafa Kumanova 

MEKSİKALI (1)JACK LONDON


 

NEDEN ENTERNASYONALİSTLER YEMEN'İ UMURSAMIYORLAR?

 

Juan Cole

25 Temmuz 2017

 

Suudi liderliğindeki hava saldırıları, Kuzey Yemen'de uzun bir zamandır yüzlerce Guernica yaratıyor.  

 

yemen airstrike

Yemenis, 4 Nisan 2015'de Yemen, Sena yakınlarındaki bir köyde Suudi liderliğindeki hava saldırıları tarafından yok edilen evlerin molozları arasında duruyor. (AP Photo / Hani Mohammed)

 

1937'de güneşli bir Nisan akşamüstü 4:30 civarlarında, bir Bask şehri olan Guernica'nın sol eğilimli, sadık cumhuriyetçi sakinleri, iki saat boyunca tekrar tekrar kendilerini vuran Alman Nazi Condor(havadan yere atılan füze) Birliğinin bombalı eylem operasyonu tarafından korkutuldu-daha sonra da dehşete kapıldı. General Francisco Franco'nun faşist güçlerini destekleyen hava saldırısı, dünyanın vicdanını sarstı ve Pablo Picasso'nun en ünlü tablosuna ilham kaynağı oldu. En son bu baharda Madrid'te onu gördüm. Etkili bir biçimde gözüme çarpan şey, yoğun kan dökme, korkutulmuş aygır ya da garip cesetten hiç biri değildi. Açıkta sol elinde ölü bebeği tutan, tesellisi mümkün olmayan, cinnetle tamamen kaplanmış bir kadındı. Aklıma gelen tek şey, Yemen'de her ay meydana gelen yüzlerce Guernica ve hatta Reddit kullanıcılarının not dahi etmedikleri dikkate alındığında, küresel vicdanımızın nasıl bu kadar nasır bağlamış bir hale dönüştüğü idi. 

 

Geçen Salı Suudi öncülüğündeki hava saldırısı, Sanaa'nın güneyindeki Taiz bölgesini bombaladı ve mülteci yerleşim yerini vurarak 20 masum sivili öldürdü. Kurbanların çoğu aynı aileden ve ülke içinde yerlerinden edilmiş insanlardı. İçlerinde yedi kadın ve dört çocuk vardı. Hiç merak ettiniz mi, ya eğer hayatta kalan kadın solmuş çocuğunu, Picasso'nun sevdiği yeni ölmüş kadınının yaptığı  gibi aynı şekilde tuttuysa? 

 

Kuzey Yemen boyunca Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon sivil tesisleri-okulları, hastaneleri ve gıda nakliyesi için kullanılan kilit önemde köprüleri- defalarca bombaladı. ABD ordusunun lojistik ve stratejik yardımda bulunduğu hava saldırıları, UNESCO dünya kültürel mirası listesinde yer alan ülkenin kendine özgü gösterişli evlerini, eski Sanaa'yı moloz yığınına döndürdü. 

 

Bölge, Eylül 2014'te aptalca bir hareket içinde başkentte yönetimi ele geçiren ve Başkan Abdrabbuh Mansour Hadi'yi devirerek ve sürgün ederek takip eden aylarda ülkenin batısının ve kuzeyinin çoğu üzerinde hakimiyetini pekiştiren Allah'ın Hizmetkarları(Houti) militanları tarafından zapt edildi. Hutiler, Şiiliğin ılımlı Zaydi mezhebinden geliyorlar ve Suudi sertlik yanlısı Vahabizminin yükselen etkisine kızıyorlar. Mart 2015'te Suudi Arabistan ve müttefikleri, Aden Limanı'nın güneyini alarak ve 1991'e kadar "Kuzey Yemen" diye adlandırılan bölgede Hutileri bastırarak Mansour Hadi ve ona sadık ordunun bir kısmı tarafında müdahalede bulundular. 

 

Suudiler, Hutilerin İran tarafından desteklendiğini savunuyorlar, ancak Hutiler daha çok yerel ve yerlilerin çıkarlarını koruyan bir harekettir. İran'ın onlara desteği çok azdır. Suudiler çoğunlukla havadan etkili olurken, onların müttefiği olan Birleşik Arap emirlikleri, Monsour Hadi'ye sadık olan güneydeki ve doğudaki düzenli orduyu şimdi gölgede bırakan ayrılıkçı Hirak bölünmesinden güney Yemenli seçkin savaş birimlerini örgütledi.

 

Yemen'in üçüncü büyük kenti olan Taiz'in etrafındaki yoğun bombardıman, koalisyonun Hutiler'den bu şehri ve tüm bölgeyi alma çalışmasının bir parçası olarak başlatıldı. Taiz şimdi Houthi tarafından kontrol edilen alanlar ile Mansour Hadi'ye sadık kuvvetler elindeki mahalleler arasında bölünmüş durumdadır. Koalisyon kaynakları, başkent Sanaa'nın güneyinde yer alan şehre Huti ikmal yolunun kesilerek, Hutiler'in zapt ettiği Kızıldeniz limanından Taiz'e giden yolun kontrolünün ellerine geçtiğini iddia ediyorlar.  Birleşik Arap Emirlikleri, Bab al-Mandab boğazındaki Kızıldeniz girişine bakan başka bir önemli liman olan Mokha'yı şimdi kontrol ediyor gibi görünüyor. Abu Dhabi, orada uzun vadeli BAE garnizonu kuruyor. Dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 10'u Süveyş Kanalı aracılığıyla Kızıldeniz'den geçiyor.

 

Yemen savaşı, altı uluslu Körfez İşbirliği Konseyi (Körfez İşbirliği Konseyi) içinde mevcut krize yol açan tahriş edicilerden biri. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Kuveyt bir tarafta, Katar ise diğer tarafta. Katar, büyük çaplı askeri müdahaleyi hiçbir zaman onaylamadı ve Hutiler ile müzakerede ısrar etti. Suudi Arabistan sınırını korumak için yalnızca bir simge gücü göndererek, Yemen'de hiçbir zaman savaşa girmedi. Suudi Kral Salman ve onun en yakın üç Körfez müttefiki Haziran ayında Katar boykotunu başlattıklarında, küçük emirlik hükümdarı Şeyh Tamim Al Thani birliklerini Suudi sınır bölgesinden tamamıyla çekti. 

 

Bu sınır bazen saldırılara ve savaşa sahne oluyor; bu hafta başında Huti saldırısında üç Suudi birliği öldürüldü. Katar sembolik bir anlamdan başka hiçbir şey ifade etmiyordu; ülke 300,000 vatandaşa ve az eğitimli küçük bir orduya sahiptir.  Fakat Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri onlardan çok daha fazlasını istediler.

 

Suudi liderliğindeki koalisyon, Yemen'in 27 milyon insanını dünyanın en kötü insanlık felaketlerinden birinin içine fırlatıp attı. Yaklaşık 3 milyon insan evlerinden çıkmaya mecbur edildi. Ülkenin çoğunluğu, 17 milyon insan, kendilerini beslemek için yeterli miktarda yiyecek bulamıyor ve 7 milyonu, eğer sadece bir şey daha başlarına gelirse, açlıktan ölme tehlikesi altında. UNICEF, 10 milyon çocuğun temel tıbbi bakımdan, içme suyundan, sağlık hizmetlerinden ve eğitimden yoksun bırakıldığını tahmin ediyor.

 

Bu savaş yüzünden şimdiye kadar yaklaşık 10,000 kişi öldürüldü ve bu baharda kıyametin yeni bir artçısı kolera şeklinde ortaya çıktı. 200.000'in üzerinde kişi hastalanmış durumda ve her hafta 5.000 yeni vaka bildiriliyor. Kirli su içilmesinden kaynaklı yaklaşık 2000 kişi öldü. Ülkenin sağlık tedarik altyapısı çöktü, 30 bin hükümet sağlık çalışanı ödemede gecikmiş azımsanmayacak miktarda borçlar yüzünden sıkıntı çekiyor.

 

İnsani felaket, bazı uluslararası müdahalenin dikkatini çekti. Rusya geçtiğimiz günlerde Sanaa'ya kargo uçakları ile yardım gönderdi ve ülkeden kaçmak isteyen Rus vatandaşlarını aldı(başkentin uluslararası havaalanı şimdi genelde kapalı). Rusya, kuzeye malzeme göndererek, Huti yöneticilerine yönelik olan sivillere şiddetle zarar vermeyi hedefleyen Suudilerin toplam savaş stratejisini açıkça eleştirdi. Türkiye ayrıca, GCC'nin oraya demirleme izni vermesini elde etmenin güçlüğünü takiben, güneydeki Aden'e inecek bir tıbbi yardım gemisi gönderdi.

 
Birleşik Devletler, Suudi Arabistan'ın savaş gayretiyle çok fazla ilişki içindedir ve Pentagon, İran'ı kapsayan Riyad propagandasını satın almış görünüyor. Amerika Birleşik Devletleri, halen bazı güvenli evlerin bulunduğu Arap Yarımadası'ndaki Yemen şehirlerinde El Kaide'ye karşı drone savaşını sürdürüyor. Fakat Amerika'nın Yemen'deki felakete olan ilgisi çok az ve Trump yönetimi, insani yardım bütçesini büyük ölçüde kesmek istiyor. YEMEN İSE KENDİ PICASSO'SUNU BEKLİYOR.
 
*Juan Cole, Richard P. Mitchell Üniversitesi Tarih Profesörü ve Michigan Üniversitesi Ortadoğu ve Kuzey Afrika Araştırmaları Merkezi Direktörü'dür.
 
 
**www.thenation.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
***Sömürülüp talan edilen, acı çekilen, savaşın olduğu yerlerin bizim acılarımız olduğu ve hiçbirinin unutulmaması dilekleriyle.

KİMLİKLER ORTADAN KALKMADIKÇA SİSTEM YENİ KİMLİKLER ÜRETECEKTİR

Bir çalışma kolektifinin üretimini tartışmalara katkısı olması dilekleriyle paylaşıyoruz.

 

Reel Sosyalizmin pratikte yaptıkları sadece doğru zannının yansıtılmasından başka bir şey değildi. Çünkü çoğu şey doğru olmaktan çok uzaktı. İnsan adına uzaktı, çünkü reel sosyalizm işçiyi insan olarak değil bir sınıf olarak görüyordu. Bir işçinin bir birey olduğunu unutursanız ya da yadsırsanız o zaman özgürlüğün de, gerçek demokrasinin de üzerine sünger çekip, doğru sandığınız inançların yanlışlığında iyi niyetle de olsa hayal kırıklıkları yaşayarak insanı ve insanlığı bir uçuruma doğru sürüklersiniz. Çünkü bireyi sınıfa bir tehdit olarak görme paranoyası hasıl olmaya başlar. İnancınız ve ideolojiniz bireyin önüne geçer. Oysa bütün ideolojilerden önce insan ve birey vardı. Ve en başında özgürdü.

 

Bu yüzden Marxizm insana ve onun kendi kendini ve de düşünceyi geliştirerek dünyayı değiştirecek kabiliyeti olduğu gerçeğine dört elle sarılır. İnsan sömürüsüne dayanan modern kapitalist toplumda da bu değişimi başaracak olan bir araya gelmesi gereken ezilen insanlardır. İşçi sınıfıdır. Marxizm sınıf  ve insanın sentezine giden yoldur. Sovyet uygulamasındaki gibi sınıfta takılı kalmaz.  Marxizm üreten insana ve sınıfa uygun bir sınıfsız toplum yaratmak ister. 

 

Modern kapitalist toplum ve onun egemen sınıfı olan burjuvazi gördüğü büyük tehlike karşısında insanın kendi kendini geliştirme kapasitesinin önüne set çekmek ve bu anlamda gerçek Marxizme yönelmesini ve salt düşünmekten ziyade dünyayı değiştirmeyi düşünmesini engellemek için politika değişikliğine gitti. Çünkü bu tehlikeyi 1960'lar ve 1970'lerde yaşadı. İşçiler ve öğrenciler yükselen devrimci bir kabarışla sosyalizmin ve özelde Marxizmin ışığı altında isyan ettiler ve ayaklandılar. Çünkü kendi kendilerini yönetebileceklerini ve dünyayı değiştirebileceklerini gördüler. 

 

İşte bu yüzden 1980'ler sonrasında dünyada kimlik politikaları uygulamaya konmaya başladı. Bu ise, bir anlamda toplumun sadece işçi patron olarak ayrıştırılması değil, toplumun ırka, dile, dine, kültüre, etnisiteye, cinsel tercihe göre bölünmesini de beraberinde getirdi. Çünkü insanlara artık dayatılan kimliklerdi. Marxizm insanlara özün ve insanının özünün ne olduğunu anlatırken, şimdi insanlara görüntünün ve insanın görünüşünün ne olduğu anlatılıyordu. Sömürüye ve sömürülmeye karşı çatışma yerini kimlik çatışmalarına bırakmıştı. İnsanların özeline ilişkin kimlikler artık siyasileştirilmiş, özel alandan politik alana alınıp baskının araçları haline getirilmişti. Artık söz konusu edilen işçi sınıfının hakları değil, işçi sınıfının kimlikleriydi. İşçi sınıfı çatışacak ise, kendi çıkarı için değil kendi kimlikleri için savaşmalıydı, çünkü önüne konan buydu. 

 

Aslında bu bir anlamda bireyin ve birey haklarının da egemen sınıf lehine geri alınmasından başka bir şey değildi. Diğer bir deyişle, liberalizmin çıkış ideolojisine de tamamıyla tersti. Ama asıl olan nihayetinde bireyi ya da toplumu eşitliğe ve mutluluğa götürecek ideolojiler değil, paranın ideolojisiydi. 

 

1980 sonrasında neo-liberal ekonomik politikalara geçişle paranın dünya çapında serbest dolaşımını geçer kılmak adına işçi sınıfının geçmişte elde ettiği ne kadar kazanım varsa birer birer geri alınmaya başlandı. Reel sosyalizmde işçi sınıfı adına işçileri yöneten bürokratik otoriter kadroların görmezden geldikleri kimlikler, -kadınlar, cinsel tercihleri farklı olanlar, çevreciler ve diğerleri- ilk başta haklarını aramak için seslerini yükselttiler. Fakat her biri kendi gruplarının ezilmişliğine başkaldırıyordu. Toplu halde insanların ezilmesine değil. Yani kapitalist sistem içinde kapitalizme karşı değil kapitalizmin bir uygulamasına karşı geliniyordu ve reform talep ediliyordu. Bütün bunlar ise egemen sınıf burjuvazinin işine yarıyordu. Burjuvazi artık kimlik politikalarının nasıl ayrıştırıcı bir özelliği olduğunu görmüştü. Yapması gereken sadece en yararlı olan ayrıştırıcı kimlikleri piyasaya ideologları sayesinde sürmekti. Bu ayrıştırıcı kimlikler ise din ve milliyetçilik tabanlı idi. Ya da medeniyetler çatışması...

 

Bu bağlamda Türkiye'de de 1960'ların ve 1970'lerin devrimci mücadelelerinden sonra 1980 darbesinin üzerinden yaratılan kimlik, neo-liberal milliyetçi İslam kimliği ve özelde AKP kimliği oldu. Bugün gelinen noktada ise bu kimlik artık açık olarak ortaya çıkmış ve toplumu AKP'li ve AKP'li olmayanlar(diğer bütün kimlikleri içeren) olarak iki kategoriye ayırmıştır.

 

Ve kimlik politikaları sayesinde üretenin kendisi olduğu kendisine unutturulan işçi keskin bir şekilde tüketime yönlendirildi. Artık onun varlığı hayatı yaşamak için değil, hayatı tüketmek için vardı. Çünkü eğer üretenin kendisi olduğunun farkına varırsa -ki geçmişte farkına varmıştı - ürettiğinden hak iddia edecekti ve bu da onu ayaklanmaya ve isyana sürükleyecekti. Tüketmenin de yolları belliydi. Ve lüksün bu kadar görünür olduğu ve dayatıldığı toplumda ona erişme ve erişememe sorunu beraberinde hırsızlıkları, yolsuzlukları ve talanı getirdi. Artık her şey aleni yapılıyordu.

 

Türkiye'de de olan budur. Amerika'da da ve diğerlerinde de...Erdoğan'lar, Trump'lar bu kimlik politikalarının ürünleridirler. İktidara gelince de güç zehirlenmesine uğramışlardır. Ve ülkelerini karanlık sulara doğru götürmektedirler. Bütün bunların ise tek nedeni vardır. Çünkü insanlar artık düşünmüyorlar sadece tüketiyorlar.

 

Günümüzde artık ne sosyalizmi geliştirmek adına yeni düşünceler üretiliyor ne de Marxizm tartışılıyor ya da üstüne koyuluyor. Olayların ya da kişilerin tartışıldığı satırlarda fikirlerin esamesi bile okunmuyor. 

 

MEKSİKALI (2) JACK LONDON

 
MEKSİKALI (2)
 
JACK LONDON
 
 
    Vakit yaklaşıyordu. Devrim artık gün meselesiydi. Ama komite sıkıntıdaydı. Para ihtiyacı her zamankinden fazla, para bulmak da her zamankinden güçtü. Son kuruşlarına kadar veren vatanseverlerin artık verecek bir şeyleri kalmamıştı. İşçiler, göçmenler zaten pek az olan gündeliklerinin yarısını veriyorlardı. Ama bundan daha fazlasına ihtiyaç vardı. Yılların üzücü, yorucu çalışması meyvesini verecekti. Vakit tamamdı. Son bir çaba, son bir kararlı saldırı işi bitirecekti. Onlar Meksika'larını çok iyi tanırlardı. Bir kere başladı mı devrim kendi kendine devam ederdi. Diaz'ın tüm sistemi kağıttan evler gibi yıkılacaktı. Sınır boyları ayaklanmaya hazırdı. Bir Amerikalı müttefik, yüz adamı ile sınırı aşıp Aşağı California'ya yürümeye hazırdı. Ama silaha ihtiyaçları vardı. Komite ta Atlantik'e kadar hepsiyle temastaydı ve hepsinin silaha ihtiyacı vardı; maceracılar, eski askerler, eşkiyalar, Amerikalı işçiler, komünistler sosyalistler, esaretten kaçan Meksikalılar, Colorado ve Coeur d'Alene madenlerinden kaçan madenciler - çağdaş dünyanın bu karmakarışık uçları hep silah bekliyorlardı.
    Bu karışık, intikam duygusuyla coşmuş topluluk sınırlardan içeri girdiği an devrim başladı demekti. Önce kuzey kapısı, gümrük binası ele geçirilecekti, Diaz karşı koyamazdı. Ordularını üstlerine yürütmeye cesaret edemezdi, o güneyi korumak zorundaydı. Buna rağmen ateş güneyden yayılacaktı. Halk ayaklanacaktı. Dağlardan şehirlere, şehirlerden başka şehirlere yürünecek, sonunda devrimci halk orduları her taraftan Diaz'ın güçlü kalesi olan Mexico şehrine saldıracaklardı.
    Ama bütün iş paraya bağlıydı. Silahları kullanacak aceleci ve sabırsız adamlar vardı. Silah tüccarı hazır bekliyordu, sadece para gerekiyordu. Ama devrim hazırlığı örgütü tüketmişti. En son dolarlarını harcamışlar, en son çarelerini kullanmışlardı; gene de devrim her an başlayabilirdi. Halk orduları silahlanmalıydılar. Ama nasıl? Ramos el konulmuş topraklarını düşünüyor; Arrellano gençliğinde servetini olur olmaz işlerle tükettiğine yanıyor; Mat Sethby de acaba arkadaşlar daha tutumlu davranamazlar mıydı, diye kendi kendini yiyordu.
    Paulino Vera, "Düşünün bir kere," diyordu. "Meksika devrimi önemsiz birkaç bin dolara bakıyor."
    Yüzlerinden umutsuzluk okunuyordu hepsinin. Son kurtuluş için son çareleri, onlara para verecek olan Jose Amarillo, Chihua'daki köşkünde yakalanmış, ahırının duvarı dibinde kurşuna dizilmişti.
    Yerleri silmekte olan Rivera elinde uzun sopalı bir fırça tutuyordu; sıvanmış kolları ıslaktı, işini yapıyor kimseyi dinlemiyor gibiydi. Birden başını kaldırdı.
    "Beş bin dolar yeter mi?" diye sordu.
    Hayretle baktılar ona. Vera yutkundu, başını salladı. Konuşamıyordu ama ona güven duyuyordu.
    Rivera, "Silahları sipariş edin," dedi. Sonra ondan işittikleri en uzun konuşmayı yaptı: "Vakit çok az. Üç hafta içinde size beş bin dolar getireceğim. Savaş için o zamana kadar havalar da biraz ısınmış olur. Hem zaten bundan erken para bulamam."
    Vera, ona duyduğu güvene kapılmamaya çalıştı. Bu inanılmaz bir şeydi. Devrim pratiği içinde nice umutları yıkılmıştı. Devrimin bu hırpani yer temizleyicisine hem inanıyor hem de inanmıyordu.
    "Sen bir delisin!" dedi.
    Rivera, "Üç hafta sonra," diye cevap verdi. "Silahları sipariş edin."
    Ayağa kalktı, sıvanmış yenlerini indirdi, ceketini giydi.
    "Sipariş edin," dedi. "Ben şimdi gidiyorum."
 
DEVAM EDECEK...
 

1917'DE ŞİDDET VE DEVRİM

 
MIKE HAYNES
 
1917'nin devrimci şiddeti Birinci Dünya Savaşı'nın cephelerinde olana nazaran sönük kalmıştır.
 
Pyotr Ossovsky Leonid Li tarafından resmedildi / Flickr
 
Şiddet dünyasında yaşıyoruz ve onu politik olarak ele almaktan kaçınamayız. 
 
1917'de savaş şiddeti her yere yayıldı. Troçki, Rus Devrimi Tarihi'nin sonuna doğru şunları yazdı:
 
"Toplumsal devrimlerin kurbanları hakkında en kızgın olarak konuşanların çoğunlukla, dünya savaşının kurbanlarından doğrudan sorumlu olmasalar bile, onları hazırlayanlar ve yüceltenler ya da en azından kabul edenler olması dikkat çekici değil mi?"
 
Hesaplamalar, Birinci Dünya Savaşı'ndaki askeri ve sivil ölüm sayısının on beş ila on sekiz milyon arasında olduğunu ortaya koyuyor. 1917 yılının sonlarında sosyalist bir doktor, "ölümün savaş arabasının çılgın gidişatı bir günde 6,364 ölüme, 12,726 yaralıya ve 6,364 sakata sebep oldu"ğunu hesapladı. Kesinliği muhtemelen sahte, ancak ölçek anlayışı öyle değil. İnsanlar savaşın kendisiyle ve onunla birlikte gelen açlık ve hastalıktan öldüler. 
 
Savaşın 135. haftasında Şubat Devrimi patlak verdi. Ekim, 170. haftasında gerçekleşti. Bir ihtimal 2500 ölüm ile bazı tarihçilerin devrimci kan dökümü dönemi olarak sunduğu aradaki 250 gün içinde sarsıcı şekilde 1.5 milyon veya daha fazla insan Avrupa'da öldü. 
 
Şubat ve Ekim ayları arasında Doğu cephelerinde daha az insan öldü, ne var ki toplam ölü sayısı yine de 100.000'i aştı. Göreceli barış büyük bir ölçüde yaklaşmıştı, çünkü Rus birlikleri eriyip kaybolmaya başlamıştı; bazen onları durdurmaya çalışan herkesi vuruyorlardı. Ölümden kaçanları önlemek için ölümden kaçanlara karşı cinayetler işlendi: Şiddet karmaşık bir şeydir.
 
Ve farklı yönlerde ilerler. Mayıs 1917'de Petrogradlı çamaşırcı kadınlar greve gittiler. Sobalar ve ütüler üzerine su dökerek herkesi iş yerlerinden dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bazı çamaşırhane sahipleri, grevciler üzerinde kaynar su kullandılar, onları sıcak ütüler, demir çubuklar ve hatta altıpatlarlar ile tehdit ettiler.
 
Hiç bir gerçek devrim kansız olmadığı için dahası da var. Ancak, eski düzen, evvela yolunu kaybedip direnmeye başladığı zaman şiddetin büyük kısmı da ardından gelir. 1917'de şiddet motifi 1. Dünya Savaşı'nın vahşetine ve yaklaşan iç savaşa nazaran ılımlı idi. Düşmanlarına cömertçe davranan devrimci örneklerini bile bulabiliriz - aslında aptalca eylemler, çünkü serbest bırakılanlar hızla silahlı karşı devrimcilik faaliyetlerine katıldılar.
 
"Şiddet şiddeti doğurur" demek çok basit olur. Devrim ve onun şiddeti hakkındaki efsanelerin bazılarını düzene sokarak daha iyisini yaparız.
 
 
KANLI KANSIZ DEVRİM
 
Şubat Devrimi çok geniş çapta desteği çekmiş görünüyordu, ancak o yılın diğer olaylarına kıyasla aşırı derecede şiddetliydi. Askerler ve polisler kalabalığa ateş açtılar ve kalabalıktan bazıları ateşle karşılık verdi. Askerler diğer askerlere ateş ettiler.
 
Çoğu hesaplamalar Petrograd'da ölenlerin sayısını 1500 civarında kaydeder, ancak toplam ölü miktarını çoğunlukla hafife alırlar. Devrimin hizmetinde göçenler şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte kitle anıtıyla ödüllendirildi. Kentin neredeyse yarısının - yarım milyon - ismi anıtta yer aldı.
 
Eski düzen gitmişti. Kalabalıklar yeni keşfedilen bir kardeşlik duygusuyla yas tutup bunu kutladı. Günümüzde bile Şubat ayına pembe gözlüklerle bakma eğiliminde oluruz, belki de ruh halimiz gelecek bir kaç ayda çok çabuk değişeceğinden. 
 
Yeni geçici hükumet - dünyanın geri kalanının sol tarafına uzakta - hayal edilebilecek en gelişmiş liberal demokrasi biçimini kurmak istedi, fakat bunu eski çarlığın kalıntıları içinde yapmak zorundaydı. 
 
Alexander Kerensky daha sonra, "Rusya topraklarının tüm uzantıları boyunca sadece hükumet gücü değil ayrıca abartısız, bir polis bile kalmamıştı" diye yazmıştır. Cezaevleri Şubat ayında açılmıştı, yalnızca politik tutsaklar değil, binlerce suçlu serbest bırakılmıştı. İnsanlar silah depolarına baskın düzenledi.
 
Hükumet, barışı korumak için halk milisleri de dahil olmak üzere yeni politikalar, yeni kurumlar ve yeni düzenlemeler geliştirmeye çalıştı. Aflar getirildi, ölüm cezası kaldırıldı ve toplanma hakları bağışlandı.
 
Ayrıca varsıllar ve yoksullar arasında köprü kurulmak istendi. Orada bir sorun yatıyordu: seçkinler tek bir tür düzen istiyorlardı ve insanlar başka bir tür. Çarın tahttan vazgeçmesinden sonraki günlerde bir subay, "Onlar, sıradan askerler, kendileri için her şeyin daha iyi olacağını ve bizim için her şeyin kötü olacağını düşünüyorlar" diye yazdı. İki taraf, adalet ve düzen olarak görülen şey ve onları başarabilmek için ne tür bir güce ihtiyaç olduğu üzerinde ayrılığa düştü. 
 
Nisan'da, o zaman başbakan olan Prens L'vov, suç işlemeyi durdurmak için halka yalvaran genelgeler yayınlıyordu. Birinin "yasanın tüm gücüyle soygunun ve şiddetin her türlü tezahürüne bir son vermek" için okuması gerekiyordu. Bu sokak soygunlarıyla sonuçlandı, ancak bu aynı zamanda, köylülerin, topraklarının seçkinlerini soymalarının da durdurulması anlamına geliyordu.
 
Düzenin kurulması neredeyse mümkün değildi. Yerel baskılar yeni hükumeti, Petrograd'ın talimatlarını baltalayacak şekilde harekete geçmek - ya da geçmemek - için zorluyordu. Ayrıca, Ekim'de Avrupa'daki Rusya'nın elli bölgesinin otuz yedisinde sadece yeni milis polis güçleri vardı. Bu arada, ordunun büyük kesimlerinde huzursuzluk giderek artıyordu.
 
 
DÜNYA  ALTÜST OLDU
 
Şubat günlerinin birinde, hızlı düşünen bir suçlu, devrimci bir komiteden geldiğini ilan ederek bir evi soydu. Diğerleri onun yolunu izledi. Suç oranları her yerde artmaya başlamıştı.
 
John Reed, Ekim ayında "[Petrograd] gazetelerinin sütunlarının en cesur soygun ve cinayet raporlarıyla doldurulduğunu ve suçluların rahat bırakıldıklarını" yazdı. İnsanlar değerli eşyaları taşımayı bıraktı ve kapılarını sürgüledi. Suçlular, çalmaya değer her şeyin tek sahibi oldukları için şimdi kendilerinin polis korumasına ihtiyaçları olduğunu söyleyerek dalga geçtiler. 
 
Ordunun çöküşü daha büyük bir sorun oluşturdu. Bir arada tutuldukları yerde, büyük ölçüde düzen için bir kuvvet kaldı, ancak kontrol geçici hükumetten devrimcilere doğru kayıp gitti. Bu arada, kitlesel askerden kaçma ciddi şiddete neden oldu; zira, yağmacı asker çeteleri evlerine dönmeye ya da şehir hayatının kenarlarında hayatta kalmaya çalıştılar.
 
Bununla birlikte, daha büyük sorun, devrimin dünyayı altüst ettiği yönündeydi. Eski Rusya'ya olan saygı ve hürmet ortadan kalkmıştı. İnsanlar, askeri ve sivil üniformalarını, apoletlerini ve şapkalarını, bantlarını ve kurdelelerini her yerde giymişti. Artık, şiddeti göze almadan evlerini terk edemiyorlardı.
 
İlk başta, seçkinler yayılan olaylara küçümseyici bir eğlenceyle tepeden baktılar. "Devrim, alt sınıftakiler tarafından Paskalya karnavalının doğasında olan bir şey gibi anlaşıldı", "örneğin hizmetçiler tüm gün ortadan kayboldular, kırmızı kurdelelerle gezindiler, binek arabalara bindiler, eve yalnızca sabaha karşı yıkanıp temizlenmek için geldiler ve sonra tekrar eğlenceye gittiler", diye yazdı bir çağdaş.
 
Fakat devrimin durmayacağı anlaşılınca ruh hali değişti. Kitleler artık uysal, vatanperver ve hatta kırıntılar için minnettar görünmüyordu. Şimdi, eski püskü, solmuş ve kirli giysileri içinde bir araya gelmişlerdi; talep etmeye başladılar. Homurdandılar, öksürdüler, tükürdüler, yemin ettiler. "Vatansever efsane" yerine, dedi Troçki; insanlar "korkunç bir gerçeğe" dönüştüler.
 
Gözlemcilerin sıradan insanları tanımlama biçiminde değişen havayı hissedebilirsiniz.
Şubat'ın kahramanları artık birer cahil ayak takımı olarak gösteriliyordu.
 
Zarif bir Meşrutiyet Demokratı olan Vladimir Nabokov Petrograd'daki Temmuz günlerini anlatırken, insanların "Şubat günlerinden hepimizin hatırladığı aynı çılgın, aptal çirkinimsi suratlara" sahip olduklarını yazdı. Onlar, korkulan "dizginlenemeyen bir sele" benziyorlardı.
 
Bir seçkin, hiciv duygusu olmadan, "size yaptıklarımızı bize yapmayın" dedi. Köylü toplulukları araziyi ele geçirdiğinde, onları eşit bir şekilde yeniden tahsis ettiler. Bazı durumlarda eski arazi sahibine köylü payı verdiler. Malikane konağının yanık halini izlediğin de, seçkin bunu, büyük bir aşağılanmanın son eylemi olarak gördü. Ancak köylülere göre bu, doğal adaletin bir tecellisiydi. 
 
Tutuklu subaylar Kronstadt kalesinde koşullar hakkında şikayet edince, yeni gardiyanlar, "Kronstadt'taki cezaevlerinin korkunç olduğu doğrudur, ancak bunlar Çarlık tarafından bizim için yapılan aynı hapishanelerdir" yanıtı verdiler.
 
Geçici hükumetin hapse attığı Troçki, Ekim'de hükumet destekçilerinin, tutuklu bakanların onun tutulduğu aynı yerlere konulmaması için ona yalvardıklarını gördüğünde şaşkına döndü. Bir süre onların ev hapsine izin verdi.
 
1917 Devrimi düzen ve kanunun soyut sorunları üzerinden yürütülmedi: insanlar, ülkeye kimin kanununun ve kimin düzeninin egemen olacağı için gerçek savaşlarla kavga ettiler.
 
 
KİMİN TOPRAĞI
 
Kanun, toplumsal ve siyasal yapılardan ortaya çıkar. Bir gazete "toplumun en temel ilkelerinin kişisel güvenlik ve özel mülkiyete saygı" olduğunda ısrar etti ancak gösteride bir pankartta "yaşam hakkı özel mülkiyet hakkından daha değerlidir," diye yazıyordu.
 
Hiçbir yerde bu çatışma, toprak sahipliği sorununa göre daha şiddetli hale gelmedi.
 
Çoğu köylü, seçkinlerin onlardan topraklarını almak için devletin gücünü kullandıklarına inanıyordu. Kendi kendi eğitmiş bir köylü, "Bir mülkiyet olarak toprak sahipliği en doğal olmayan suçlardan birisidir," fakat "bu suç insan yasalarına göre bir hak olarak kabul edilmektedir". "Özel mülkiyet haklarının adaletsizliği, kaçınılmaz olarak, korunması için gerekli olan birçok adaletsizlik ve kötülükle bağlantılıdır." Toprağı geri alma, sahibine geri iade etme eylemi haline dönüştü.
 
Geçici hükumetin yerel devlet dairelerinin bazı elemanları bu görüşü paylaştı ancak toprak ağaları, şaşırtıcı olmayan bir şekilde bunu yapmadı. Petrograd'da hükumet, gelecekte yasal arazi reformunu ima etti ve söz verdi. Radikaller onu farklı gördüler.
 
Lenin,"düzenin ne olduğu ve hukukun ne olduğu konusunda bizimle muhaliflerimiz arasında temel bir çelişki var" demişti:
 
"Şimdiye kadar, yasa ve düzenin toprak ağalarına ve bürokratlara uyan şey olduğunu düşünmüşlerdi fakat, yasa ve düzenin köylülerin çoğunluğuna uygun olmasını biz kalıcı hale getireceğiz... Bizim için önemli olan devrimci girişimdir; kanunlar bunun sonucudur. Yasa yazılıncaya kadar beklediğiniz takdirde ve kendinize devrimci bir enerji geliştirmeyin, ne yasa, ne de toprak edineceksiniz."
 
Bu inanç yeni bir alttan-üste hukuk sistemini çağırdı.
 
Devlet ve Devrim'de Lenin bu olağanüstü iddiayı genişletti. Aşırılık ve suçla başa çıkmak için şunları yazdı:
 
"Baskı yapma için özel bir tertibat gerekli değildir; buna yoksul insanların kendileri tarafından, hatta kadınlara karşı şiddete izin vermeyen ve hatta çağdaş toplumdaki medeni insanlar kalabalığını kavgacı tiplerden ayrıştıran bir basitlikle ve kolaylıkla bakılacaktır."
 
Maxim Gorki aynı fikirde değildir; alıntı yaptığı zamanlarda köylerde, sadece kadınlara karşı değil, şiddete istekle katılan insanlar görmüştü. Tarihçilerin büyük bir kesimi Gorki'den yanadırlar, bu çatışmayı eski ve yeni düzenler arasında gerçekten üreten şeye karşı garip bir şekilde çok az kulak verirler.
 
Şubat'dan sonra yeni düzen güçleri ortaya çıkmaya başladı. Sovyetler ve fabrika komiteleri sayıca büyüdü ve güçleri örgütlemeye başladı, buna rağmen yeterli değildi. Bazılarının devrimci acımasızlığın bir uygulaması olarak gördüğü Kronstadt'da sovyet ve komiteler genelevleri kapattı, halka açık yerlerde sarhoşluğu yasakladı ve hatta kumar oynamayı men etti.
 
İşçi milisleri de geçici hükumete itaat edenlerden ayrı olarak şekillendi. Bu milisler, Petrograd'da ve başka yerlerde kendiliğinden ortaya çıktı. Belki de biraz abartma ile Pravda, bu gruplardan dolayı "holiganizm sokaklarda fırtına rüzgarları tarafından üflenen toz gibi ortadan kayboldu" dedi. 
 
Hükumet kendi polis gücünü yaratmaya çalışırken, Mart ayının sonlarına doğru işçiler, özellikle Petrograd'da daha çok Kızıl Muhafız birimleri kurdu. Sayıları bir indi bir çıktı, ancak Ekim ayında hız kazandı. Devrimin arefesinde, tüm Rusya çapında böyle olmuş olabilir.
 
Genç ve tecrübesiz, ancak moral bozukluğu yaşayan sivil milislerden daha etkili olmasına rağmen, bu subaylar alternatif düzen için örnek teşkil etti. Troçki şunları yazdı: "Basın, şiddet, talepler ve yasa dışı tutuklamaların eylemleriyle ilgili milisleri suçladı."
 
Şüphesiz, milisin şiddet kullandığı açıktır: tam da bunun için yaratılmıştır. Bununla birlikte, suçu, şiddetin nesnesine alışık olmayan ve buna alışmak istemeyen sınıfın temsilcileriyle uğraşırken şiddete başvurmada ısrar etmesidir.
 
Devrimciler, Bolşevik yanlısı ordu birimlerini de çağırdılar ve onlar Petrograd'da Ekim'de kilit rol oynadılar.
 
Dünya görüşlerinin çatışması, bu askerlerin nasıl anlatıldığına işaret ediyor. Geçici hükumet onları "güvenilmez" olarak niteledi ancak devrimi ileri götürenlere göre "güvenilmez birimler" sadece hükumeti destekleyenlerdi.
 
 
ALTTAN GELEN DÜZEN
 
Düzen arayışında olan geçici hükumet şiddete yöneldi. Cephede savaş karşıtı kışkırtıcılık yapanları ağır hapis ile cezalandırdı. Kerensky, Müttefiklerin savaş çabalarını arttırma ve iç düzeni koruma umuduyla Haziran saldırılarını başlattı fakat askerlerin çoğu savaşmayı reddetti. Sonra, Temmuz'da, karma karışık sokak gösterilerinde Petrograd'da elli altı kişi öldürüldü.
 
Hükumet, Temmuz Günlerini darbe girişimi olarak adlandırdı. Troçki'yi tutukladı ve Lenin'i saklanmaya zorladı. Ordu cephede ölüm cezasını tekrar uygulamaya koydu, ancak askerlerin kendileri de buna karşı oldukları için az sayıdaki infazı yerine getirdi.
 
Üst sınıflar başkomutan General Kornilov'u güçlü bir lider olarak görmeye başladı. Kornilov'un güç mücadelesi başarısız olunca durum daha da gerginleşti. Kırsal alanda nöbetler büyüyordu ve hükümet onları durdurmak için birkaç güvenilir birlik görevlendirdi. Toprak gaspları kırsal kesimde giderek artıyordu ve hükumet onları durdurmak için birkaç güvenilir birlik görevlendirdi.
 
Ekim ayındaki olaylar Şubat ayının kaotik şiddetiyle keskin bir şekilde zıt düştü . Muhtemelen Petrograd'da 15 kişi öldü, 50 ya da daha fazla kişi yaralandı.Geçici hükumet boş bir kabuğa döndü. "Çürüyüşü yayıyoruz," dedi bir bakan. Yeni doğan bir güç doğduğu için şiddeti bünyesinde bulunduruyordu - sovyet.
 
22 Ekim Pazar günü, Şubat rejimi, Petrograd Sovyeti Gününü desteklemek için yüz binlerce kişinin sokaklara dökülmesini izledi. Ciddi bir savaş patlak verdi, başarısız hükumet en fazla yirmi beş bin silahlı destekçiyi toplayabildi. Oysa, sovyet adına savaşmak için en az yüz bin asker hazırdı.
 
Aslında, devrimciler kontrolü ele geçirmeyi dikkate değer düzen ile gerçekleştirdiler. Petrogad sovyeti afişler yayınladı:
 
"Petrograd İşçi ve Asker Sovyeti Vekilleri, kentteki devrimci düzenin korunmasını üstleniyorlar. . . . Petrograd garnizonunda şiddet veya rahatsızlıklara izin verilmeyecektir. Halk, holiganları ve Kara Yüzler ajitatörlerini yakalamak ve onları en yakın barakalarda bulunan Sovyet komiserlerine götürmek için davet edilir."
 
Kış Sarayı çöktüğü zaman, Bolşevik komutanları eski bakanları vurulmaktan kurtardılar ve yerine onları tutukladılar. Askerler yağmayı önlemek için, saldırganları, davalıları ve soyguncuları tek tek aradı.
 
Güçlükle işleyen savaş bakanlığı, son mesajlarından birinde devrimcilere hoşa gitmeyen bir iltifat bahşetti:
 
"Asiler düzen ve disiplini koruyorlar. Tüm imha ya da katliamlarda hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Tam aksine, asi devriyeleri gezici askerleri gözaltına aldı. . . . İsyan planı şüphesiz ileri derecede halledildi ve inatçı ve ahenkli bir şekilde yerine getirildi."
 
26 Ekim'de sovyet, Rusya'nın geri kalanını yeni düzeni kabul etmeye çağırdı:  "Bütün devrimci Rusya ve dünyanın tamamı size bakıyor." Petrograd'ta, galiplerin sarhoşluğunu sınırlandırmak için şarap mahzenleri tarumar edildi.
 
Ağır savaş Moskova'da gerçekleşti ve yüzlerce kişi öldü. Ancak daha sonra Lenin ülkenin çoğunda, "sevdiğimiz herhangi bir kasabaya girdik, Sovyet hükumetini ilan ettik ve birkaç gün içinde işçilerin onda dokuzu bizim tarafımıza geldi," dedi.
 
Devrime direnmek için geçici hükumet destekçilerinin yararlandığı eski ordunun parçalarında, periferde durumlar daha da şiddetlendi. Orada dökülen kan azami idi. 
 
 
ZALİM OLMAYI ÖĞRENME
 
Devrimler şiddet eylemleridir, ancak şiddetin pek çok yüzü vardır. 1918 başlarında Rus devrimi kazanmış gibi göründü. Barış istedi ve halka ayaklanması ve onu elde etmesi için çağrıda bulundu.
 
Ancak Avrupalı güçler kapılarına dayanan ne bir barış ne de başarılı bir devrim istediler - bu yüzden Merkezi Güçler ateşkesi bozdu ve kendi şiddetlerini Doğu cephesine kaydırdı. Ayrıca Rusya'daki karşı devrimci şiddeti desteklediler. Aslında, bu dış yardım olmadan, ortaya çıkan iç savaşın nasıl sürdürülebileceğini görmek güçtür.
 
1917 sonlarında, eski başkomutan General Alekseev Bolşevik karşıtı güçleri Don ve Kuban'da toplanmaya çağırdı. Şubat 1918'e gelindiğinde yalnızca 4 bin asker geldi. Bir yıl önce, Rus subay sınıfı yaklaşık 250.000 kişiye sahipti. Görünüşe göre, çok az kişi savaşmaya devam etmek istiyordu.
 
Dışarıdan büyük yardım almadan karşı devrimcilerin ne kendine güvenleri ne de savaşa devam edecek araçları vardı. Bu bağlamda Troçki'nin daha sonra söylediği gibi, devrim de zalim olmayı öğrenmek zorunda kaldı.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

FACEBOOK SAYFAMIZ