Özgürlük

NARCOS'UN SİYASETİ

 
 
ANDREW PENDAKIS
 
 
Narcos'un dünyasında, ahmak polisler ve halkçı narko-kapitalistler ihtiyaç duyduğumuz kahramanlar haline dönüşürler.
 
 
 
Kısa bir süre önce Medellin'in, cinayetin dünya başkenti olarak, Kolombiya haricinde hakkında konuşulan yegane yer olduğu bir zaman vardı.
 
Şiddetini anlatmaya kelimeler yetmiyordu: bir sürü "en çoklar" ve "en kötüler" gerekiyordu. Organize kokain kaçakçıları ve Kolombiya devleti, ayrım gözetmeyen zalimliğin muazzam bir sistemini yaratmak için birleşmişlerdi. Polis tarafından meşhur uyuşturucu kralı Pablo Escobar'ı kovalamada kullanılan yöntemleri, polisi sindirmek ve cezalandırmakta onun katilleri tarafından kullanılanlardan ayrıştıran hiçbir şey yoktu. Escobar'ın ölümünden iki yıl önce, 1991'de, yıl boyu süren baharıyla meşhur bir şehir olan Medellin, savaş zamanlarının ölüm oranına sahip olmuştu. 
 
Belki de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu acıların anımsatıcıları bugün para karşılığı bu anılarını takas edebilirler. Şu an tüyler ürpertici sessizlikte bir yapı olan ve ailesiyle yemek yemek ve işkenceler için bir zamanlar kullandığı Escobar'ın Edificio Monaco'sunun gezisiyle başlayan gezi, uzun zaman dışarıdakilere göre girilmesi imkansız olan ve şehrin en şiddet içeren yeri sayılan ancak bugün turistleri parlak boyalı sokak resimleriyle ve büyüleyici yerel rehberleriyle kendine çeken bir varoş, Comun 13'te mutlu bir şekilde sona erebilir.
 
Devletin "sosyal kent"i bir barış ve yeniliği içine alan bir şehir modeline dönüştürdüğünü anlatan rehber kitapları sayesinde bilgilendirilen gezginler, Medellin'e varırlar. Kolombiya tarihine çok az ilgi duyan, çoğunlukla orta yaşlı gringo'lardan bazısı, savaşın son ermesinin adaleti o kadar da basit getirmeyeceği gerçeğine azap veren şekilde açıklık getiriyor: onlar için "barış", şehre gelen ziyaretçilerle konuşmalarda sıklıkla yaygın bir anlatım olan "Güney Amerikan Amsterdam"ının zevklerine, rüşde ermeden cinsel ilişkiye ve pis ucuz kokaine giriş anlamına geliyor.
 
 Son zamanlarda bu gezginleri bu yeni El Dorado şehrine ulaştıran, adeta bir kişiye bağlayan şey, bir tesadüf değil, televizyonda izledikleri NARCOS'tur.
 
 
POLİSİN SÖYLEDİĞİ GİBİ TARİH
 
Narcos, Escobar'ın bir biyografisi değildir, onun döneminin bir çeşit haritasıdır. Ağır ilerleyen, genel hatlarıyla bağlantılı, günlük vakalar silsilesi aracılığıyla gelişen karakterlerden ziyade, dizi, kendini zor bir tarihi eksen etrafında kronolojik olarak inşa eder. Dizinin açılışı, 1970'lerde polis tarafından gerçekleri saptamak, doğrulamak ve muhafaza etmek için kullanılan araçların araya fotoğraf olarak konmasıyla adeta son moda belgesel çekimlerine hakkını teslim eder. Döneme ait dinleme cihazları, topografik haritalar, düzeltilmiş belgeler: cesaretle hukuksal olarak sonraki olacak şeyi önceden görmeye teşvik eder bizi.
 
Bu, yapıları ya da olayları değil, psikolojileri ve insanları genellikle ön plana alan "çoğunlukla gerçek öykünün" sınırlarına sızan dizinin açık niyetle şiddetini arttırmasıdır. Narcos, yine de, anlatının çerçevesini, dönemin daha geniş jeopolitik ayrıntısını da içerecek şekilde genişletir: Reagan, Noriega, Sandinistler - hepsi dizide yer alırlar. Gidişat, etkili, merhametsiz, dünya tarihiyle ilgili şeylere el sürer.
 
Narcos dizisinin hikayesini, bir Amerikan DEA ajanı olan Steve Murphy'nin bakış açısından seslendirmesi önemlidir. Polisin söylediği gibi tarih budur. Dizinin temel gerçekleri, bizim yalnızca hayal edebileceğimiz, "boktan görünen" polisler tarafından söylenen çeşitli şeylerdir: suç mahallinin özgüllüğüyle yakın temas, insan doğası ve insan felaketi arasında duran en son şeyin kanunun pençesi olduğuna işaret eder.
 
Anlatıcının "kötü çocuklar" diye adlandırdıklarını yakalamak için "iyi çocuklar" ellerini kirletmek zorunda kalacaklar. Bundan şüphe duyan herkes, hukukun üstünlüğüne ve hukukun kurallarına uygun ideallere safça bağlı olanlar, "kötü çocuklarla yeterince zaman geçirmemiştir". Kötülük, bu sebeple, bir çeşit okuldur ya da borusunu öttüren uzmanlar için bir eğitim zeminidir.
 
Tabii ki, bunların hiçbirinde yeni bir şey yok. Polis dramaları çoğunlukla, isyan görüntüsünün arkasında adalet için cezalandırma, kanun ve düzen için bir uyum olan muhafazakarlıklarını her zaman gizlemişlerdir. Yaradılıştan otoriteye alerjik olan, kafayı çekmeye ve yumrukla dövüşmeye eğilimli isyankar bir polis olan Brash, aslında kurallara meydan okumadan onları çiğnemekten büyük bir heyecan içinde izleyicinin keyif almasına izin veren bir figürdür.
 
Anlatıcının kör noktalarını meydana çıkarttığımız doğrudur. Murphy'nin İspanyolcası berbattır. Bölgedeki Amerikan suçlarının kısa bir tarihi verildiğinde sadece sessizce gözünü kırpar. Cehaleti buna rağmen bir zayıflık olarak görünmez, aslında bölgenin sorunlarının teşhisinde belirginlik sağlar. 
 
Murphy bir inek(öğrenci) değildir, o sezgi yoluyla anlaşılan basit biridir. İnek, gri soyutlamalar içinde kaybolur ve konforlu bir ihtimal adına eylemini erteler. Oysa, asi polis, önsezilerine dayanarak  ilk önce kafasını sokarak tavşan deliğine dalış yapar.
 
Düzen, isyankar bir bozuklukla donatılmış; aptallık, "ekran dışı" sezgisellik, kazanmak için bir gereklilik olan saldırganlık olarak satılmaktadır. Bu katı sağcı popülizmin merkezindeki cazibe, Trump çağındaki otoritenin tam şekli değil mi?
 
 
NARCOS DEVRİMİ
 
Geleneklere uymayan polisin tezatlığı bir yana, Narcos politik arzunun ikinci bir eksenini de kurguluyor: narko-devrimci. 
 
Dizinin başından itibaren, otantik yoksulluk içindeki kökenleri onu bayağı bir kapitalist gangstere dönüştüren, başkaldıran bir figür olarak Escobar'ı görmeye teşvik ediliriz. "Gümüş ya da kurşun,"(ikincisi silah kurşunu) kaçınılmazlığı altında müşteri, laboratuvar ve ticaret yolları sistemi kurduğu 1975 ve 1982 yılları arasındaki dönemi, Escobar'ın gerçek "iş"inin erken tarihi ile ilgili tek bir bölüm tahsis ettikten sonra, dizi 1983'teki kongreyle ilgili mücadelesindeki olayların gelişiminin anlatısına başlar.
 
Bu tercih, Escobar'ın, paraya misilleme adaletinden daha az odaklanan biri olduğunu ortaya koyuyor. Escobar'ın bu uyuşturucu imparatorluğu, oligarşilerin yönetimine karşı işçi sınıfı isyanı gibi görünür.
 
Bu sadece Escobar'ın politik hırsları değildir: ailesinin ve işinin çıkarlarını tehlikeye sokan ve ikincilleştiren politikaya olan tutkusuna geçit vermesi şeklinde betimlenir. Belki Escobar'ın kongrede(ve bunun ötesinde, devlet başkanlığında) bir koltuk arayışını boş siyasi gerçekçilik-hayatta kalma stratejisi, kişisel güç arzusu- olarak göz ardı ederiz; dizi, son kertede Escobar'ın adalet tarafından motive edildiğinde ısrar ederek kendi yolundan sapar: Özelde bir arkadaşına, "içtenlikle, istediğim şey," "bu ülkenin yoksul insanlarına yardım etmek," der.
 
Bu, dizinin parlamento dışı solculuğu nasıl sunduğu bağlamında büyük ilgi uyandırır. Tuhaf bir sahnede, Escobar'ın, o sırada aktif olan bir sosyalist gerilla grubu olan M-19'un liderinden Simon Bolivar'ın kılıcını kutsal bir şekilde kabul ettiği gösterilir. M-19 komandoları 1974'te Bogotá'daki bir müzedeki eski bir eseri çaldıklarında, Bolivar tarafından başlatılan ama bitirilmeden bırakılan devrimi tamamlama arzusunun altını çizmek için böyle yapıyorlardı.
 
Bu durumda, Narcos, aynı anda militanlığı idealist gelişmemişliğe ve körlüğe bağlayarak solculuğu boşa çıkarırken, Escobar'ın politikalarını meşrulaştırmak için komünizmin devrimci yeterliliğine yaslanır. Bırakılan izlenim öyle görünüyor ki, komünizm, ahmaklığın, aptal kadın ve çocukların, bundan başka çok çocuksu ve kadınsı solcu entelektüel figürlerin sürekli şeytana uymasıdır.
 
Eğer bürokratik inek sürekli çarpışmayı ötelerse, komünist çocuk daima zamanından önce hareket eder. Çam deviren tarih profesörü (Iván Marino Ospina) liderliğindeki "çok fazla Karl Marx" okuyan orta sınıf üniversite öğrencilerinden oluşmuş gerillalar, kitap okumanın avanak kurbanları olarak resmediliyorlar. Kafalarını kitaplardan, geçmişten kaldırmayan aklı bulutların üzerinde olanların hepsi yanlış yerdedir. Klasik liberal pragmatist bir davranış içinde sol aktivizm teoriye ve dogmaya kulluk olarak tasvir edilir.
 
Dizi, aynı zamanda şiddete yönelen kötüler olarak onlarla alay ederken, barıştan ve parlamentoyu kullanmaktan kaçınmayla gerillaları ifşa ediyor. Paramiliter sağ, "piskopatlar" olarak tanımlansa da, en azından onlara beceri itibarı bahşediliyor: çalışmalarında biraz çok fazla zevk alsalar da, çok titiz bir randımanla öldürürler.
 
Narcos, sol militanlığın kökenlerine karşı Kolombiya devletinin baskıcı komünizm karşıtlığının ya da Kolombiya'nın kırsal ekonomi politikasının onur kırıcı davranışlarının izini sürmez. Bunun yerine komünizmi, ulusal bir hastalık, Kolombiya'nın en eski ruh hastalığından gelen bir yansıma olarak çizer. Ne de olsa Kolombiya, "hayallerin ve gerçekliğin birbirine geçtiği, insanların akıllarında İkarus gibi en yükseklerde uçuştuğu bir ülkedir".
 
Artık açık bir muhalefet şekillenmeye başlar. Narko-devrimcilik, ütopyacı ve önlenmiş olmaktan ziyade organik ve şuursuz, safça öncü kuvvet olmaktan ziyade otantik olarak çalışan sınıftır ve doğrudan devlete ve asla gelmeyen devrim için beklemektense mevcut servetin dağılımına karşı faaliyet gösterir.
 
Komünizmin, sosyal ve tarihsel bir sorun olarak toplu konut hakkında yalnızca konuştuğu yerde, narko-devrimcilik fakir insanların ihtiyacı olan evleri inşa eder. Narko-devrim kanlı canlı maçoluk, heyecan verici bir anti-ideoloji iken, komünizm can sıkıcı uzun bir horlamadır. 
 
Bir çokları tarafından gerillaların görmezden gelindiği ya da basitçe hakir görüldüğü yerlerde, kırsal kesim çiftçilerinin resmen "komünist boyun eğdirme" halinde yaşadıkları bize anlatıldı - Escobar, bir hayalet gibi en fakir varoşların içine sızarak sürekli yakalanmaktan paçayı kurtarabiliyor.
 
Dizinin gösterimlemeyi seçtiği şekilde, 1985 Adalet Sarayı Kuşatması olayı özellikle anlatılıyor. Bu, 1948'de Jorge Eliécer Gaitán'ın öldürülmesiyle birlikte, Kolombiya'da yaşanan yüzyılın en simgesel politik olayıdır. Narcos, kuşatmayı, gerillalar ve onların onun arzularına safi vekalet eden politik idealleriyle birlikte tamamıyla Escobar tarafından düzenlenmiş olarak sunuyor: ona karşı kullanılcak olan yasal kanıtlar o binadaydı ve o oranın yok edilmesini istedi.
 
Bu, popüler bir komplo teorisi olmaya devam etse de - bu kanıt mevcuttu ve saldırı sırasında yok edildi - çoğu tarihçi, Kolombiya ordusu Saray tanklarla ateş açıp senatörleri, gerillaları ve idari personeli ayrım gözetmeksizin öldürdüklerinde kayıtların tutuşturulup yakıldığına inanıyor. 
 
Gerillalar, "zenginliğin yeniden dağıtılması ve adaletsizliğin ve zulmün sona erdirilmesine ilişkin" bir dizi talep bildirselerde, alaycı gerçekçi seslendirme tarafından bize söylenen bütün bunların sadece "saçmalık" olduğudur. Uzun zamandır bize zaten öğretilen kültürümüzün en derin kuşatmasıyla ilgili bir şey tekrar bize hatırlatılır: adaletsizlik kapitalist toplumların öyle vazgeçilmez bir parçasıdır ki, onun durdurulmasından bahsedenler, en üst düzey yalancılar, çekirdekten yetişme düzenbazlar olarak sadece algılanırlar.
 
Narco'nun iddialarına inanılabilir çünkü onlar kusursuzmuş gibi numara yapmıyorlar. Trump gibi, iktidarı, taklit etmeye dayanan, satın alınabilir hayatların merkezinde yolsuzluğa direnç göstermeyen bir figür olan Escobar da bir ara bulucudur. Pazarlıklar dünyasında, ütopyaların varlığı konusunda bize asla yalan söylemeyen ahlaksız kişi sadece güvenilebilir. 
 
 
ORTAYOLCU FUTURİST
 
Kolombiya siyasetinin vıcık vıcık orta alan oyuncusuna doğru dümeni kırıyor: El Partido Liberal. Narko-devrimci şiddet, zulme ve nihilist tutarsızlığa kaydığı için, dizinin ilerleyen bölümleri yeni bir kahraman ön plana çıkarıyor: Dr. Cesar Gaviria, 1990 ve 1994 yılları arasında Kolombiya başbakanı ve ülkedeki neoliberal reformların ilk mimarlarından biri.
 
Escobar gibi o da devrimci bir yabancı, bürokratik yolsuzluğa içten saldırmaya muktedir gayretli bir anti-oligark olarak pazarlanıyor. Escobar'ın çürümüş Kolombiya devletine patlayıcılarla saldırdığı yerde - onun yok edilmesiyle son bulan narsist bir şiddet - Gaviria buna karşılık politik prensiplere sıkı sıkıya bağlı kalmayı seçer. O düzgün bir liberal orta yolcu azizdir.
 
Fakat Kolombiya Liberal Partisi'ni başkalaştırıcı saflığın bir taşıyıcısına çevirmek, dizinin bölümlerinde politik kurgunun dikkat çekici şekilde dürüst olmayan bir oyunudur. Yirminci yüzyılın çoğunda, Kolombiya'daki siyasi güç iki taraf arasında sefil bir tutarlılıkla bölündü: geleneksel olarak ülkenin büyük arazi sahibi seçkinleri olan Muhafazakarlar ve sanayi burjuvazisinin, sanayi işçisinin(bazen) ve ülkenin vasıflı orta sınıfının çıkarlarıyla ilgilenen bir parti olan Liberaller.
 
1849'dan beri Kolombiya'da etkili bir şekilde çift başlı bir yönetim hükmettiği halde, bu  düzen, iki taraf arasında dört yılda bir mekanik olarak(ve demokratik olmayan şekilde)  dönüşümlü güç paylaşım anlaşması, Frente Nacional(1958-74) yönetimi yıllarında açık bir şekilde kurumsallaştırıldı. Resmen yasaklanmadığı zamanlarda sol alternatifler, doğrudan devlet şiddeti tarafından ya da paramiliter güçler vasıtasıyla bilindiği üzere bastırılmıştır. 
 
Narcos, Gaviria'yı, ekonomi disiplinindeki kökenlerinin Kolombiya politikasını, orta sınıf mensubu bir muhasebecinin ahlaki dürüstlüğüyle aşılamayı vadedettiği, asil ruhlu bir reformcu olarak sunar. O, büyük kişisel risk altında, nihayetinde Kolombiya'yı uzun süren yolsuzluk ve şiddetten kurtarmak için siyasi irade sahibi biri olarak gösteriliyor.
 
Gaviria'nın serbest pazar reformlarını Kolombiya ekonomisine kazandırma konusundaki rolü tamamen sürüncemede bırakılıyor.
 
Gaviria,  emeğin esnekleştirilmesi (50. yasa) ve sendikaların güçsüzleştirilmesi, devlet varlıklarının ve devlet emekliliğinin özelleştirilmesi, sağlık hizmetlerinin pazarlanabilir olması ve serbest piyasa gelişimi doğrultusunda koruyucu devlet müdahalesinin ekonomiden elini çekmesi için meclisten yasa geçirdi. Bölgedeki diğer ülkelerde de olduğu gibi, yüksek büyüme oranları, keskin bir şekilde yükselen işsizlik ve kamu hizmetlerindeki azalma yüzünden çekilen toplumsal acıları maskeledi.
 
Gavria'nın kendi ilan ettiği "pasifik devrimi," ana teması olarak "Gelecek olacak'" sloganını aldı - dizinin büyük bir tarihsel ve dokunaklı anlamla telkin ettiği düşünce.
 
İnsan topluluklarını çeşitli tür felaketler arasında seçim yapmaya zorlayan bir dönemde -eko-yıkım, kitlesek işsizlik, sosyal şiddetin yeni türleri ve yabancılaşma- bu en büyük neoliberal slogandır. İlerleme daha fazla adil bir gelecek değildir, hiç bir suretle gelecek değildir.
 
 
KÖTÜ ÇOCUK YETMİŞLERİN BIYIĞI
 
Escobar'ın ölümünden yirmi beş yıl sonra Medellin değişti. Çiftler tekerlekli patenleri üzerinde giderken el ele tutuşuyorlar, gömleksiz koşucular artık normal karşılanıyorlar. Şehirde her yıl öldürülen insan sayısı çok şükür ki düştü. Şehrin her yerinde, sanatsal kamusal alanlar ve pırıltılı yeni modern kütüphaneler bulunuyor. Hiç kimse gök gürültüsünü bir araba bombasıyla karıştırmıyor.
 
Ancak ücretler düşük ve kiralar yüksek. Çok az uygun iş var. Yerel çeteler tarafından yönetilen kontrol bölgeleri olan "görünmez bölgeler" hala ölümcül tuzaklarla dolu olan mahalleleri çevreliyor. Şiddet içeren ölümlerin azalmasıyla, fiziksel olarak mahallelerinden çıkmayı zorlanan insan sayısının arttığına inanmak için bir neden var: Yerdeğişimi, kentin uluslararası markasını daha iyi yönetmek için devlet ile çeteler arasındaki anlaşmanın bir parçası olabilir. Bazıları ise çetelerin hala çok kolay insan öldürdüklerini düşünüyor.
 
Narcos dizisi, Medellin'in Latin Amerika'da gezilecek en gözde yerler arasında sıralamaya girdiği bir zamanda ortaya çıkıyor. Gezilerinin ileri derecede heycanlı olmasını isteyenler için Narcos dizisi politik çalışkanlığın bir izlenimini insanlara satıyor. Bu tip gezginler, şehrin rönesansında rol oynadıkları duygusuyla şehri terk edebilirler: el yapımı yerel çantalara harcadıkları dolarlar ülke ekonomisinin büyümesine ve şiddetin eski kötü günlerini gömmesine yardım eder.
 
Aynı zamanda Narcos dizisi, bir nihilist maço ütopya olarak Medellin'i sunan Kolombiya imajının ticaretini yapar. Serbestçe akıp giden alemler ve kokain; "ekran dışı" albeni ya da sezgi gibi tasarlanan cehalet; kan davasının dar görüşlü erkek zaferi etrafında örgütlenen bir dünya - bütün bunların hepsi, düzen tarafından bastırılan bugünkü sınırlara karşı bir isyan havasının üretilmesi için birleştirildi. 
 
Narcos Medellin'i bir daha gelmemek üzere hayal eder. Ancak, gem vurulamayan güce, sınır tanımayan bir erkeğin faşist temsiline can atan sağ kanat popülizminin arzularıyla birlikte dizinin yankılaması, geçmişten daha çok geleceğin bir görüntüsü olabilir gibi geliyor.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 

 

MEKSİKALI (4) JACK LONDON

 
    
    Rivera'nın ringe girişi hemen hemen hiç ilgi uyandırmamıştı. Yavaş ve dağınık birkaç alkış duyuldu yalnız. Ona kimsenin güveni yoktu. O, büyük Danny'nin ellerinde öldürülecek bir koyundu. Hem seyirciler hayal kırıklığına uğramışlardı. Danny Ward ile Bill Carthey arasında kıyasıya bir maç beklerlerken, bu zavallı çocuğun dövüleceği şimdiden belli, heyecansız bir dövüş seyretmek zorunda kalmışlardı. Bu değişiklikten doğan duygularını Danny üzerine ikiye, üçe bir bahse girerek gösteriyorlardı. Bahse giren seyircinin parası neredeyse kalbi de oradadır.
    Meksikalı, köşesinde oturmuş bekliyordu. Dakikalar çok ağır ilerliyordu. Danny onu bekletiyordu. Bu eski bir hileydi. Tecrübesiz boksörlerde de başarılı olduğu görülürdü. Böyle oturup seyirciler karşısında bir başlarına kalınca korku girerdi yüreklerine. ama bu hile bu defa hiç işe yaramadı. Roberts haklıydı. Rivera'da gerçekten sinir diye bir şey yoktu. köşesindeki önceden yenilmişlik havası onun üzerinde hiçbir etki yaratmıyordu. Yardımcıları yabancıydı, boksun onursuz, yararsız pis tortularıydılar. Hepsi de köşelerinin yenik köşe olduğuna şimdiden inanıyorlardı. 
    Spider Heggerty, "Dikkatli olmalısın," diye Rivera'yı uyardı. Spider başyardımcısıydı. "Maçı elinden geldiği kadar uzat - Kelly böyle talimat verdi. Yoksa gazeteler bunun danışıklı dövüş olduğunu yazarlar. Kötü yayın yaparlar."
    Bütün bunlar cesaret kırıcıydı. Ama Rivera aldırmıyordu. Böyle, sonunda para olan bokstan nefret ederdi. Bu işe açlıktan ölmemek için girişmişti. Yapısının boksa çok elverişli olması da hevesini artıramıyordu. Nefreti daha köklüydü. Örgüte girinceye kadar para için dövüşmemişti. Nefret ettiği bir işte başarılı olduğunu gören ilk kişi de değildi.
    Duygularını tahlil etmedi. Bu maçı kazanması gerektiğini biliyordu. Başka bir sonuç düşünülemezdi. Onun arkasında, onu bu inanca bağlayan, bu kalabalığın hayalinde dahi canlandıramayacağı derin güçler vardı. Danny Ward para için, paranın sağlayacağı rahat hayat için dövüşüyordu. Oysa, gözleri fal taşı gibi açılmış, düzenbaz rakibini beklerken, kendini dövüşmeye zorlayan sebepler Rivera'nın gözlerinin önünde alev alev yanıyordu.
    Rio Blanco'nun beyaz duvarlı, su gücüyle işleyen fabrikalarını görüyordu. Aç, solgun yüzlü altı bin işçiyi, günde on sente çalışan yedi-sekiz yaşlarındaki küçük çocukları görüyordu. Boyahanelerde çalışan adamları, o yürüyen cesetleri görüyordu. Babasının, boyahanelere intihar hücreleri adını taktığını ve orada bir yıl çalışmanın ölüm demek olduğunu söylediğini hatırladı. küçük evini, annesinin ev işleri arasında vakit bularak onu okşayıp sevmesini hatırladı. İriyarı, uzun bıyıklı, geniş göğüslü, herkesten yiğit, herkesten yumuşak yürekli babasını; o kadar geniş yüreğinden taşan sevgisi anneya ve köşede oynayan küçük Muchacho'ya bile yetişen babasını gördü. O günler adı Felipe Rivera değildi. Anasının ve babasının adı olan Fernandez'di. Ona Juan derlerdi. Sonraları polis komiserlerinin Fernandez adından nefret ettiklerini görerek değiştirmişti adını.
    İriyarı, iyi yürekli Joaquin Fernandez! Rivera'nın hayallerinde büyük bir yer kaplardı. O zamanlar anlamazdı ama sonra geriye dönüp bakınca anlamıştı. Babasını küçük matbaada harfleri dizerken ya da üzeri dolu masasında sonu gelmeyen yazıları yazarken görüyordu. Gecelerin karanlığında evlerine, sanki kötü işler yapmışlar gibi suskun işçilerin girdiklerini, babası ile uzun uzun konuştuklarını görüyordu. Köşede yatan küçük Muchacho her zaman uyumazdı.
    Spider Haggerty'nin uzaklardan gelen sesini işitti:
    "İlk başta yere yatayım deme. Dayağını ye ve paranı kazan. Talimat böyle."
    On dakika geçmişti. Rivera hala köşesindeydi. Hilesini sonuna kadar kullanmaya karar vermişe benzeyen Danny, görünürlerde yoktu.
    Rivera'nın gözlerinin önünde daha başka hayaller de beliriyordu. Rio Blanco'lu işçiler Puebla'da grev yapan arkadaşlarına yardım ettiler diye yapılan lokavt. Açlık... Hepsinin yediği ve hepsini hasta eden otları, kökleri tepelerden toplayışları... Sonra o kabus; şirketin depoları önündeki boş arazi, binlerce aç işçi. General Rosalio Martinez ve Porfirio Diaz'ın askerleri; işçilerin grevdeki arkadaşlarına yardım etme kararı ve kendi kanlarıyla yıkanırken tüfeklerin sönmek bilmeyen ölüm ateşleri... Ve o gece! Veracruz'a, körfezin köpekbalıklarına yem olarak götürülen ölülerin üst üste yığıldığı arabalar. Bu korkunç yığının üzerine çıkarak annesiyle babasını arayıp bulduğunu hatırlıyordu. Özellikle annesini hatırlıyordu. Vücudu öbür vücutların altında kalmış, yalnız yüzü görünen annesini. Porfirio Diaz'ın askerlerinin tüfekleri tekrar ateşlenmiş, o yere kayarak, tuzağa düşürülmüş bir sansar gibi oradan uzaklaşmıştı.
    Kulaklarına deniz dalgaları gibi heybetli bir uğultu geldi. Ve arkasından bir yardımcı sürüsüyle gelen Danny Ward'u gördü. Salon galip geleceği şimdiden bilinen ünlü kahramanı alkışlıyordu. Herkes onu istiyor, herkes onun tarafını tutuyordu. Hatta, Danny iplerin arasından fiyakalı bir tavırla geçerek ringe girdiği zaman Rivera'nın kendi yardımcıları bile neşeliye yakın bir tavır takındılar. Danny'nin yüzünü engin bir gülümseme dalgası kaplamıştı. Danny güldüğü zaman yüzünün her çizgisi, hatta gözlerinin içi bile gülerdi. böyle güler yüzlü boksör bir taneydi. Yüzü, iyi duyguları, dostluğu ve olgunluğunu açıklar gibiydi. Herkesi tanıyordu. Espriler yapıyor, gülüyor, iplerin arasından arkadaşlarıyla selamlaşıyordu. Daha uzakta olanlar, hayranlıklarından kendilerini tutamıyor, "Danny! Danny!" diye bağırıyorlardı. Bu sevgi gösterisi tam beş dakika sürdü.
    Rivera'ya ilgi gösteren yoktu. Seyircilere kalırsa, o mevcut bile değildi, Spider Hagerty'nin kaba yüzü Rivera'nınkine yaklaştı.
    "Korkmak yok. talimatları da unutma. Dayanmaya mecbursun, öyle çabucak yenilmek yok. yoksa bak, soyunma odasında seni dövmek için emir aldık. anladın mı?"
    Seyirciler alkışa başladılar. Danny, ona doğru geliyordu. Danny eğildi, Rivera'nın sağ elini iki eli arasına alarak samimiyetle sıktı. gülümsemeyle çevrelenmiş yüzü Rivera'nınkine yakındı. Seyirciler Danny'nin bu sportmenliğe yakışan davranışını çılgınca alkışladılar. Rakibini bir kardeş samimiyetiyle selamlıyordu. Danny'nin dudakları oynadı, seyirciler o işitmedikleri kelimeleri iyi şans dilekleri sanarak yeniden ve çılgınca alkışladılar. Kısıkça söylenen bu kelimeleri sadece Rivera işitmişti.
    Danny, neşeli bir gülümsemeyle aralanmış dudakları arasından, "Seni küçük Meksikalı köpek, seni!" diye fısıldıyordu. "Canına okuyacağım senin!"
    Rivera kımıldamadı. Yerinden kalkmadı. Sadece gözleriyle nefretini belli ediyordu.
    İpler arasından başını uzatmaya uğraşan bir adam, "Köpek herif, ayağa kalk," diye bağırdı.
    Seyirciler, bu sportmenliğe aykırı hareketine karşı onu yuhalamaya başladılar. Ama o kımıldamadan oturuyordu. Danny köşesine giderken gene çılgınca bir alkış koptu.
    Danny soyunduğu zaman etraftan hayranlık sesleri yükseldi. Vücudu çok gösterişliydi. Teni bir kadın teni kaar beyaz ve düzgündü. Fotoğrafları hep spor dergilerinde yer alırdı.
    Spider Haggerty, Rivera'nın üstündekini çıkarınca seyirciler düş kırıklıklarını belli eden sesler çıkardılar. Teninin esmerliğinden vücudu daha zayıf görünüyordu. Adaleliydi ama bunlar rakibininki kadar büyük bir etki yaratmadı. Seyircilerin gözünden kaçan geniş göğsüydü asıl. Ne etinin sertliğinin ne de bütün bedenine yayılarak onu mükemmel hale sokan ince sinir sisteminin farkındaydılar. Seyircilerin görebildikleri bir çocuk vücuduna sahip on sekiz yaşlarında bir gençti. Danny'ye gelince iş farklıydı. Danny, yirmi dört yaşında erkeksi yapılı bir adamdı. Ringin ortasında hakemin son talimatını dinlerken bu zıtlık daha çok belli oluyordu.
    Rivera, Roberts'in tam gazetecilerin arkasında oturduğunu gördü. Her zamankinden fazla sarhoştu ve konuşması da o oranda ağırlaşmıştı.
    "Aldırma Rivera," diyordu. "Seni öldüremez, bunu unutma. İlk başta şiddetle saldıracak ama şaşırma; sen savunmaya çekil, vakit geçirmeye çalış. Sana fazla bir zarar veremez. Kendini antrenmanlarda farz et."
    Rivera işittiğine dair bir belirti göstermedi.
    Roberts, yanındaki adama, "Sessiz şeytan," diye fısıldadı. "Her zaman böyledir."
    Ama Rivera'nın bakışları her zamanki gibi nefret duygularını yansıtmıyordu. Şimdi sayısız tüfek hayalleri gözlerini kamaştırıyordu. Salonda görebildiği her yüz sanki birer tüfekti. Kurak Meksika sınırını ve sadece tüfekleri bekleyen hırpani devrimcileri görüyordu.
    Köşesinde bekledi. Yardımcıları iskemleyi alarak iplerin arasından dışarı çıktılar. Danny karşısındaydı. Gong vurdu. Maç başladı...
 
DEVAM EDECEK 

İNSANIN BOZULMASININ SUÇLUSU KARL MARX MI?

 
 
 
Tarih, benzer olaylar karşısında farklı tekerrür etse de ve farklı tepkiler verse de, tek bir eylem biçimi hangi ideolojiye, hangi inanca ya da hangi amaca sahip olunursa olunsun insanın davranışında hiç bir sekteye ve değişime uğramadan aynı şekilde tarihin her aşamasında ve anında, hatta her devrim sonrasında dahi, insanlığın acıları, gözyaşları ve kanı üzerinden tekerrür ediyor. İktidarı ve gücü eline geçirir geçirmez insanoğlu bozuluyor ve en başından inandığı ideolojiye ve idealleştirdiği amaçlara ihanet ediyor.Güç zehirlenmesine uğruyor. Sonrasında gelen ise sınırsız sömürme, kargaşa, yıkım ve yağmalama ve savaşlar oluyor.
 
Aydınlanmanın ışığında yeni ortaya çıkan ve serbestçe düşünebilmenin sınırsız özgürlüğünde ideolojisinin çıkış noktası olan "Kardeşlik, Eşitlik ve Özgürlük" şiarıyla işçi ve köylülere yaslanarak devrimden devrime koşan burjuva sınıfı, iktidarı ele geçirir geçirmez bozulmaya başladı. Ve onunla birlikte sömürüye ve sömürmeye dayandırmak zorunda olduğu ideolojisi de bozulmaya başladı. Biçimsel demokrasi gerçek demokrasinin üstünü örttü ve kapitalizmin hizmetinde sözde bireysel özgürlükler inşa edildi. Oysa gizli bir şekilde gösterilmeden inşa edilen seçkinler sınıfının egemenliği oldu. Gözleri boyamak, bozulmanın ve bozukluğun üzerini örtmek için de yeni yaratılan bir doz milliyetçilik hapı yutturuluyor ve yeni siyasi kimlikler ve beraberinde sınıf kimliklerinin çatışmasını gölgeleyecek ve engelleyecek olan milliyetçi kimlik, kültür ve medeniyet çatışmaları yaratılıyordu. Her daim egemen sınıfın kitleleri en kolay kandırabilmesinin ve saf ve boş beyinlere zehrini en erken yaşlarda zerk edebilmesinin bir ifade aracı olan tarih anlatımı, zalimliğin ve gaddarlığın baş köşede olduğu toplumda yaratılan kimliklerin, duyguları okşayıcı, gurur veren, olmamış ama oldurulmuş kahramanlık mitleriyle birlikte, çoğunluğun, baskıcı ve zorlayıcı davranışlarla azınlığın sesini kesmesine ve bu seslerin çığlıklara ve de çığlıklardan başkaldırılara dönme ihtimali olduğunda acımasız bir şiddet ve barbarlıkla bastırmasına haklılık kazandırmak ve bütün bu kimlik saplantılı, paranoyak, şiddeti içeren ama adına milliyetçilik, din, mezhepçilik, ümmetçilik, etnikçilik denilen ayrıştırıcı ve yıkıcı eğilim ve tutumları hukuksal ve toplumsal vicdan zemininde meşru kılmak adına işlev görür. Ve böylece en başından insanı ve insanlığı bozan kapitalizm modernleştikçe yarattığı sınıfın korkuları, endişeleri, bunalımları sonrasında kat be kat daha fazla insanı ve insanlığı bozmaya devam eder.
 
Marxizmin(Karl Marx'ın olan değil) görüntüsü altında uygulamaya konulan sözde işçilerin özgürlüğü ve eşitliği üzerinde yükselen, işçileri gerçek demokrasiye kavuştururken ancak bu sefer de biçimsel demokrasiyi ellerinden alan reel sosyalizm de gücün etkisindeki insanın(bir grup insanların) gücü eline geçirmesinden sonra bozuldu. Kapitalizmin ideolojik kavramlarından ve onun yarattığı üst-yapı kurumlarının dogmalarından ya da öğretilerinden bir türlü kurtulamayan, sadece kurtulmuş gibi davranmaya çalışan reel sosyalizm, aynı burjuva toplumunda olduğu gibi sömürüye dayanan bozulmuş bir seçkinler sınıfı otoritesini, güya haklarını ve geleceklerini kapitalizmin pisliklerinden ve saldırılarından koruduğu işçiler üzerinde tüm gaddarlığı ve acımasız baskı araçlarıyla kurmakta hiç bir beis görmedi. Çünkü gücü eline geçiren insan ve insanlar bozuluyordu.  
 
İnsandaki bozulma reel sosyalizmin yıkılması sonrası iddia edildiği üzere insan genlerinden kaynaklanmıyor. İnsanın içinde bulunduğu varlığından ve o varlık içinde her daim mücadelede ve çelişkiler içinde olduğu maddi koşullardan kaynaklanıyor. İçinde bulunduğu varlığın bilincine yansıması sonucu davranışları ona gör şekilleniyor. İçinde bulunduğu varlık da, yani diğer bir deyişle hakim sistem kapitalizm ya da geçmişteki reel sosyalizm olduğundan, onun ideolojisinin oluşturduğu bütün kurumların saldırısı altında davranışlarının şekillendirilmesi karşısında sesini çıkaramıyor ve hatta bunun farkına bile varamıyor. İşte bu yüzden bilinci kendi kendini geliştiremediği ve bu imkan elinden alındığı için kendine yabancılaşıyor. Kendine yabancılaşan insan insanlığa yabancılaşıyor. İnsanlığın yerine bilincinde kapitalizm ya da geçmişte reel sosyalizm tarafından yaratılan görüngelerin prangası altında her türlü insani duygunun dahi paraya tahvil edildiği bir ortamda kişiliğindeki bozulmayı olağanlaştırıyor. Oysa kendi kendini geliştirme ve dünyayı değiştirme kapasitesine sahip. Ne var ki, bilincinin etrafına sıvanmış olan balçıktan kurtulup özgürlüğüne nasıl kavuşabileceğinin yollarını bilmiyor ve de bulamıyor. İşte bu yolları insana ve insanlığa gösteren tek ideoloji ise bütün hataları, sevapları ve eleştirilecek taraflarıyla Karl Marx'ın şahsında Marxizm'dir. Çünkü o insanın kendi kendini geliştirme kapasitesinin olduğuna ve dünyayı değiştirebileceğine inanır. İşte bu yüzden bütün felsefesini ve düşüncelerini insanın hizmetine sunar. O, insanı, bir sistemin efendisi ya da kölesi değil, özgürlüğü yazgısı haline getiren, kendi kendini geliştirme ve ilerletme yeteneğini kullanma hakkına sahip, her türlü kimliği ve sınıfa mensubiyeti üzerinden sıyırıp atmış, sömürmeyen sömürülmeyen, ezmeyen ezilmeyen haline getirmeye çabalar.
 
Bütün bunların ana sebebinin kapitalizm olduğunu bilimsel analizlerle gözler önüne sermesine ve bunu bilimsel verilerle kanıtlamasına rağmen, sanki insandaki bozulmanın nedenlerini o ortaya çıkarmamış da bozulmanın sanki sebeblerinde biri de oymuşcasına, özellikle de reel sosyalizmin yıkılması sonucu zayıf bilinçlerinin ve kibirlerinin tuzağına düşerek çok bilmişlik zannının yanılgısında kimi zaman kürtçülüğün, kimi zaman ulusalcılığın, kimi zaman dinciliğin, kimi zaman insan genlerinin bozukluğunun ve çoğu zaman da kemalizmin düştükleri boşlukta ipine sarılan geçmişin bazı eski marxist sosyalistleri, haksızca ve utanmazca içlerinde biriktirdikleri kin ve nefreti kusarcasına seçtikleri kurban olan Marxizme ve Karl Marx'a saldırıyorlar. Hatta daha da ileri giderek, okuyanlarının dahi farkına varmadıkları bir şekilde bilgisizce adlı adınca yazarak, kapitalizm ve komünizmin "uygulamalarını" aynı kefeye koyma yanlışlığını bilerek ya da bilmeyerek ancak kötü niyetle yapıyorlar. Oysa komünizm diye bir sistem dünyada henüz uygulanmadı. Pratikte henüz uygulanmamış bir sistemin sanki uygulanıp yıkılmış gibi eleştirilmesi ise cahilliklerinin abesle iştigalinden başka bir şey olmuyor. Daha da ötesi, marxizmin karşısına gerici ulusalcılığı ve kemalizmi koyma komikliğine düşen bazı kişiler de, Karl Marx'ın karşısına da Mustafa Kemal'i ya da Apo'yu çıkartmakta hiç bir sakınca görmüyorlar. Ve gerçekten insan bu manzara karşısında üzülüyor. Aslına rücu edenler ise bilinçlerinin karanlığında düştükleri bunalımlardan sorumlu tuttukları kişinin nefretiyle kavrularak gericiliğin rüzgarlarıyla kapitalizmin sularına savruluyorlar. 
 
Ve tarihin altüst oluşlarıyla yoğrulmuş bizler, Marxizmin aydınlığında devrimin ışıltısında önemli olanın sosyalist olabilmek değil, sosyalist kalabilmek olduğuna günümüzde bir kere daha şahit oluyoruz.
 
Özgür Devrim

SAÇMA SAPAN DÜZEN - DAN LA BOTZ

 

Biz, "Daha İyi Bir Düzen" istemiyoruz. Biz sosyalizm istiyoruz.

 

 

Aralık 2007'de Atina'da genel grev sırasında bir gösterici. George Laoutaris / Flickr

 

Demokrat Parti, New York Senatörü Charles Schumer'in şahsında, 2018 ara dönemi için yeni bir slogan piyasaya sürdü: "Daha İyi Bir Düzen."

 

Kavram, onların insanlara artık umut vermeyen politik tekliflerinin güncel listesiyle Franklin Roosevelt'in Büyük Ekonomik Depresyon ve 1930'ların Yeni Düzen'ine aittir.

 

New York Times Schumer'in piyasaya sürdüğünü özetledikçe, partinin bazı önde gelenleri çalışan insanların kaygılarına hitap etme ihtiyacı hissetti: asgari saat ücreti 15$, reçeteli ilaçların maliyetini düşürme girişimi gibi... Fakat 20 milyonumuzun sigortasız ve yakında 40 milyonumuzun olacağı göz önüne alındığında, ilaç maliyetlerini düşürme sorunun ciddiyetine gerçekte hitap etmiyor. Schumer'in iş eğitim programlarına yaptığı vurgu, Bill Clinton gibi ortayolcular tarafından uygun görülen ama aynı zamanda fiilen eşitsizliği hafifletmekte ve işçileri güçlendirmekte başarısızlığın uzun tarihiyle birlikte Demokratların patron dostu politikasının, milyonlarca işsizin, isteyince iş bulamayanın, düşük ücretlilerin ve taşeronların ihtiyaçlarına neredeyse hiç hitap etmediğiydi. 

 

Donald Trump tarafından yenilgiye uğratıldıktan, Bernie Sanders tarafından hırpalandıktan ve hatta tabanlarındaki merkez bölgelerce yararsız ve ilham vermeyen gösterildikten sonra, ülkenin büyük çoğunluğunun ihtiyaçlarına ve taleplerine karşı tamamen sağır olmadıklarını gösterme fırsatı sunulduğunda, ileri sürebilecekleri en iyi çözüm bu idi. İnsan ne şeytanlık düşündüklerini merak etmeden duramıyor.

 

Demokratlar, son seçimlerde sol ve sağ popülist rakiplerinin her ikisine de onları  küçük düşürmek için olanak sağlayan sloganların hiç birini ele almamaktadır. Schumer'in dışarıdan gazeteye yazdığı yazıda, evrensel, defaten ödemeli sağlık hizmetleri hakkında hiç bir şey göremiyoruz(ve konunun yaygın popülerliğine rağmen partideki diğerlerinden de bu konu hakkında hiç bir şey duymuyoruz). Sanders'in kampanyası boyunca ne kadar çılgınca halkçı olduğunu kanıtlayan bedava üniversite eğitimi hakkında ise tek bir kelime yok. Belki de, "Yeni Bir Düzen" olduğundan hiç bir suretle işçileri hedeflemediği, işçi sınıfının fiili çeşitliğini hesaba katmayan modası geçmiş bir işçi sınıfı kavramını hedeflediği için; ne siyahların yaşadığı sorunlar ne göçmen hakları ne de kadınlar hakkında hiç bir şey yok. 

 

Ve Schumer'in daha iyi düzeninin sendikalardan söz etmemesi ise sürpriz değil. Jimmy Carter'dan beridir söz verilen, işçiler için sendikalar düzenlemeyi kolaylaştıracak bir çalışma yasası reformu, Bill Clinton ya da Barack Obama tarafından ciddiye alınmadı, tamamen ortadan yok oldu.

 

Schumer ve Demokratlar, bu acınacak programı, son zamanlarda Clinton'ın para-makinesi müdürleri tarafından vaftiz edilmiş Kamala Harris gibi başka bir orta yolcunun adaylığına bağlayabileceklerini ve hatta bir şekilde 2020'de kazanabileceklerini gerçekten düşünüyorlar mı?

 

İleri gelenler görünüşe göre başka bir Barack Obama'ya ihtiyaç duyduklarını düşünüyorlar: kozmopolit, yeterince siyasi deneyime sahip ancak "Washington'un içinden" olmak için yeterli değil; sosyal ilerlemeci fakat çok fazla kusursuz değil; ve daha da önemlisi New York bankaları adına küresel kapitalizmi yönetme yükünü üstlenmeye hevesli...

 

Obama tarafından hayal kırıklığına uğratılan, Sanders'dan umutlanan, Debbie Wasserman-Schultz tarafından kızdırılan ve daha sonra Trump tarafından korkutulan milyonlarca genç seçmen, biraz daha iyi bir düzen çağrılarını coşkuyla karşılamayacak.

 

Amerikan halkı yeni bir düzen ya da daha iyi bir düzen istemiyor. Sanders ve Trump'ın dediği gibi, oyun şike, kartlar istiflenmiş, dağıtıcılar sahtekar. Ve batakhane çete tarafından işletiliyor. Buradan çıkalım. Yeni düzeni alabilirler ve onu sert bir şekilde itebilirler.

 
Taban direnişini ifade eden yeni bir siyasete ihtiyacımız var. Genişletilmiş yoksullar için sağlık yardımı , ulusal bir sağlık sistemi, ücretsiz üniversite eğitimi, herkes için istihdam, yaşama ücreti, siyah hayata saygı ve göçmenlere koruma sözü veren bir parti istiyoruz. Çalışanların siyah ve Latino, çoğunluk kadın, çoğunlukla LGBTQ olduğu ve hepimizin barış ve sağlıklı bir gezegen istediğini kabul eden bir parti istiyoruz.
 
Bankaları ve şirketleri denetim altına almak ve işçi sendikalarını güçlendirmek istiyoruz. Eski bir şarkının söylediği gibi, halkın yararına onların servetlerini kullanarak, mermerden yapılmış bu bankaları ele geçirmek ve şirketleri kontrol altına almak istiyoruz.
 
Bu istediğimiz Yeni Düzen ya da Yeni Sınır ya da Müthiş Toplum ya da Daha İyi Bir Düzen değil. Demokratik sosyalizm toplumu. Ve o dünyanın Chuck Schumers'lerinden gelmeyecek. O bizden gelecek...
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

MEKSİKALI (5) JACK LONDON

 

 

Seyirciler sevinçle haykırdılar. Başlangıcı bu kadar inandırıcı bir maç görmemişlerdi. Gazeteler yalan yazmamışlardı demek. Bu, gerçekten bir intikam maçıydı. Danny'nin aralarındaki mesafenin dörtte üçünü bir hamlede aşarak amansızca saldırması Meksikalıyı ezme arzusunu hemen belli ediyordu. Yumrukları ardı ardına iniyordu. Onu bir yumruk makinesi sanırdınız. Rivera bayağı görünmez olmuştu. İşinin ustası birinin her durumda, her açıdan indirdiği yumruk çığlarının altında kalmıştı. Ağırlık altında eziliyor; iplere çarpıyor, hakem ortaya getirince gene iplere itiliyordu.

    Dövüş kurallarından eser yoktu bu oyunda.Boks değil, bir cinayet gerçekleştiriliyordu. Danny, arenada vahşet gösterisindeymiş gibi elinden gelen tüm gaddarlığıyla saldırıyordu. Seyircilerin heyecan ve taraf tutmaları öyle bir noktaya gelmişti ki Meksikalının hala ayakta olduğunu görmüyorlardı. Rivera'yı unutmuşlardı. Danny saldırdıkça Rivera ufalıyor, kayboluyordu. Bu iki-üç dakika böyle devam etti. Birden ayrıldılar ve Meksikalı göründü. Dudağı patlamıştı, burnu kanıyordu. Sırtının iplere çarptığı yerlerden kanlar sızıyordu. Ama göğsünün soluk soluğa kalkıp inmediğini, gözlerinin her zamanki gibi soğuk bir biçimde parladığını fark edemediler. Antrenman ringlerinde ihtiraslı şampiyonların bu vahşice saldırışlarına az mı karşı koymuştu. Onun üzerinde az mı öldürücü vuruş atakları denenmişti. Seferi yarım dolardan, haftada on beş dolara kadar bunlara dayanmasını öğrenmişti. O, zor bir okulda, zor bir öğrenim yapmıştı.

    O anda şaşırtıcı bir şey oldu. Dönen, göz karartan karışıklık birdenbire durdu. Rivera ayakta yalnızdı. Danny, heybetli Danny sırtüstü yerde yatıyordu. Aklı başına geldikçe vücudu titriyordu. Sendelememiş, yığılmamış, ağır ağır düşmemişti. Rivera'nın sağ kroşesi onu ölüm kesinliğiyle olduğu yere sermişti. Hakem, eliyle Rivera'yı itip düşmüş kahramanın üzerine eğilerek saniyeleri saymaya başladı. Seyirciler boksörünü tutsa da tutmasa da, güçlü yumrukları alkışlamak alışkanlığındadırlar. Oysa şimdi kimseden ses bile çıkmadı. Bu hiç beklenmedik bir şeydi. Gergin bir sessizlik içinde saniyeleri beklediler. Sessizliği Roberts'in bağrışı bozdu:

    "Ben size onun iki eliyle dövüştüğünü söylemedim mi?"

    Beşinci saniye sonunda Danny yüzüstü dönmüştü; yedincide dizi üzerine doğruldu, dokuzdan sonra ve ondan önce kalkmaya hazırdı. Eğer on sayıldığı zaman dizi hala yerde olsaydı yenilmiş sayılacaktı. dizini yerden kaldırdığı anda ise ayakta sayılırdı ve o anda da Rivera'nın onu tekrar düşürmek için çalışmaya hakkı vardı. Dizini kaldırdığı saniye vuracaktı. Bunun için etrafında dönüyordu. Ama hakem de atağı güçleştirmek için onunla birlikte dönüyordu; Rivera onun sayıları çok ağır saydığını gözünden kaçırmamıştı. Bütün yabancılar karşısındaydı. Hakem de karşısındaydı. 

    Dokuzda hakem Rivera'yı geri itti. Haksızdı. Ama bu sayede, Danny, dudaklarında gülümsemesiyle korkmadan kalkabildi. Kollarıyla midesini ve başını koruyarak Rivera'ya sarıldı. Oyunun kurallarına göre hakemin onları ayırması gerekirdi ama o bunu yapmadı; ve Danny, bir tekne dibine yapışmış midye gibi Rivera'ya sarılarak zaman kazandı, yavaş yavaş kendine geldi. Eğer sonuna kadar dayanabilirse köşesinde tam bir dakika dinlenebilecekti. Durumun bütün umutsuzluğuna, sıkıntısına karşın gülümsemesini kaybetmeyerek dayandı.

    Birisi hayranlıkla bağırdı:

    "Sönmeyecek tebessüm!"

    Seyirciler bununla avunarak güldüler.

    Danny köşesine gidince yardımcılarına sızlandı:

    "Allah'ın belası bir yumruğu var!"

    İkinci ve üçüncü raundlar tatsız geçti. Danny ilerliyor geriliyor, tutunuyor, savunuyor, o ilk raunddaki yumruğun etkisinden kurtulmaya çalışıyordu. Dördüncü raundda kendini toparlamıştı. Sarsılmış olduğu halde iyi formda bulunması gücünü toplamasına yardım etmişti. Ama artık o vahşi taktiğini kullanmıyordu. Meksikalının ne olduğunu anlamıştı. Bu sefer bütün boks bilgisini ortaya döktü. Bütün oyunlarda ustaydı, önemli bir yumruk indiremiyorsa da karşısındakini teknik hilelerle eziyor, yoruyordu. Rivera'nın bir yumruğuna karşılık o üç tane atıyordu; ama bunlar etkisiz vuruşlardı. Öldürücülüğü yaratan şiddetleri değil, sayılarıydı. İki yumruğunu da aynı güç ve ustalıkla kullanan bu acemi karşısında şaşkındı.

    Rivera kendini savunurken sol kroşesini kullanmaya başladı. Saldırışlardan korunmaya çalışırken yumrukları arka arkaya Danny'nin ağzını ve burnunu buluyordu. Ama Danny çeşitli stillerde dövüşebilirdi. Zaten şampiyonluğa aday gösterilmesinin nedeni buydu. Dövüş sırasında stilden stile geçebilirdi. Şimdi, kapalı dövüşüyordu. bu stilde çok başarılıydı, böylece Rivera'nın sol yumruklarından da kurtulmuş oluyordu. bir aparkat vurup Meksikalıyı yere düşürünce seyirciler çılgına döndüler. Rivera bir dizini yere dayayıp saniyelerin sayılmasını bekledi, hakemin çok hızlı saydığı gözünden kaçmıyordu.

    Danny yedinci raundda açığını yakalar yakalamaz bir aparkat daha vurdu. Rivera'yı yalnız sendeletmeyi başarmıştı, bir an sonra onun savunmasız kalışından yararlanarak başka bir vuruşla iplerin arasından dışarı yuvarlandı. Rivera aşağıdaki gazetecilerin başına düştü, onlarda onun ringin kenarına çıkmasına yardım ettiler. Hakem saniyeleri sayarken Rivera, ringin kenarında ama iplerin dışında bir dizini yerde tutarak dinleniyordu. Ringe girmek için iplerin arasından eğilerek geçmesi gerekiyordu. Danny de orada dikilmiş o anı bekliyordu. Eğilmiş olarak geçerken yapıştıracaktı yumruğu. Hakem ne karışıyor ne de Danny'ye geri çekilmesini söylüyordu. 

    Seyirciler kendilerinden geçmişlerdi.

    "Öldür onu Danny! Öldür onu Danny!" diye bağırıyorlardı.

    Danny elinden geleni yaptı ama Rivera dokuzuncu yerine sekizinci saniyede ansızın fırlayarak iplerin arasından ringe çıktı. Danny ile bedenleri çakıştı. Ama şimdi hakem harekete geçmiş, Danny'nin tarafını tutan bir hakemin yapabileceği bütün kolaylıkları göstererek Rivera'yı geri çekiyordu.

    Rivera gene de raundun sonuna kadar dayandı ve beynindeki bulut kalktı. Bunlar hep birbirine bağlı şeylerdi. Hepsi de nefret edilen yabancılardı ve hepsi haksızlık ederlerdi. Bu sıkışık durumunda bile olayların kötü izleri zihninde canlı canlıydı; çölün ortasından geçen demiryolu, Meksikalı veAmerikalı polisler, kiralanmış katiller, tutukevleri, hapishaneler, perişan halk, Rio Blanco, grevden sonraki hayatın hatırlanması bile onu ürpertiyordu. Sonra onurlu ve büyük devrimin umutları canlandı içinde. silahlar işte önündeydi. Her nefret ettiği surat önünde bir silahtı. O, silahlar için dövüşüyordu. silahlar ve devrim. Bu dövüş bütün Meksika içindi.

    Seyirciler Rivera'ya bozulmaya başlamışlardı. Niçin boynunu kırıp dayağını yemekten kaçıyordu? Elbet yenilecekti! Niçin bu kadar inatçılık ediyordu. Seyircilerin pek azı Rivera'dan yanaydı. Bunlar şansa inanan bir takım kumarbazlardı. Danny'nin karşısında yenileceğini bildikleri halde Rivera'nın üzerine dörde on bahse girmişlerdi. Rivera'nın kaçıncı raundda nakavt olacağını tahmin edip para yatıranlar da olmuştu. Ringe yakın koltuklarda büyük paralar dönmüştü. Kumarbazlar kazanacaklarından emin olarak koltuklarına yaslanmışlar ve maçın favorisi danny'yi coşturanlara katılmışlardı. 

    Rivera'da yenilecek göz yoktu, sekizinci raundda Danny aparkatını tekrarlamaya boş yere çalıştı. Rivera dokuzuncu raundda seyircileri gene şaşırttı. Vücut vücuda dövüşürlerken ansızın kendini geri alıp bedenlerinin arasındaki o daracık boşlukta yumruğunu yukarı kaldırdı. Danny yere düştü ve saniyelerin sayılmasını bekledi. Seyirciler şaşkın bakakalmışlardı. Danny kendi oyunuyla yeniliyordu. O ünlü sağ aparkatı şimdi kendisine karşı kullanılmıştı. rivera, dokuz sayılıp da Danny yerden kalkarken nizami bir hamle yaptı. ama hakem önüne geçmiş onu engellemişti. Oysa durum ters olunca yani yerdeki Rivera'ysa Danny'nin yolu üzerinde durmuyordu.

    Rivera onuncu raundda sağ aparkatını iki kere daha kullandı. Danny'yi iki kere daha yere düşürdü. Danny deliye dönmüştü. Ama gülümsemesi yüzünden silinmedi, o ilk başlardaki ezici hamlelerini yine çıkarabilirdi. Gelgelelim bu kasırga gibi yumruklar ne kadar şiddetle inerse insin rivera'ya bir şey yapamıyordu. Oysa Rivera bu karışıklık arasında onu üç kere yere düşürmüştü. Danny artık kolay kolay kendine gelemiyordu. On birinci raundda Danny'nin durumu gerçekten zorlaşmıştı. Danny o andan on dördüncü raunda kadar mesleğinin bütün inceliklerini gösterdiği bir maç yaptı. İleri geri gidiyor, savunmaya çekiliyor, kaçak dövüşerek kuvvet toplamaya çalışıyordu. Bir yandan da usta boksör kurnazlığıyla faullü vuruş fırsatlarını kaçırmıyordu. Bildiği her hileyi kullandı, sanki istemeyerek olmuş gibi Rivera'ya sarılıyor, nefes almasını güçleştirmek için eldiveniyle ağzını tıkıyordu. Bir yandan da Rivera'nın kulağına yakası açılmadık küfürler yağdırıyordu. Hakemden seyircilere kadar herkes Danny'yi tutuyordu. Herkes onun kazanması için çalışıyordu. Danny'nin neyi tasarladığını biliyorlardı. Bütün gücünü tek bir yumruğa saklıyordu. Açık dövüşüyor, geri çekiliyor, hile yapıyor ve hep Rivera'nın savunmasız kalacağı bir anı kolluyordu. Bütün gücüyle bir yumruk vuracak ve maçı bitirecekti. Kendinden önceki bir başka büyük boksör gibi, bir sağ bir sol yapıp, bir de çeneye sağlam bir yumruk çakabilirdi. Yapabilirdi, yumruğunda o kudret vardı, yeter ki ayakları onu taşısın.

    Raundlar arasında yardımcıları Rivera'ya hemen hemen hiç yardım etmiyorlardı. Önünde salladıkları havluların bir fayda sağladığı yoktu. Spider Haggerty ona öğüt veriyordu ama Rivera, bunların yanlış şeyler olduğunu biliyordu. Herkes karşısındaydı. On dördüncü raundda Danny'yi tekrar düşürdü; hakem saniyeleri sayarken geri çekilip bekledi. Öteki köşedeki kuşkulu fısıltıların farkındaydı. Michael Kelly'nin Roberts'a giderek kulağına bir şeyler söylediğini gördü. Rivera çöl çocuğuydu, duyma yetisi bir kedininki kadar gelişmişti, söylenenlerden bazı kelimeleri işitti. Daha fazla işitmek istiyordu, Danny kalktığı zaman dövüşü iplere doğru çekti.

    Micheal," Mecbur," diyordu.

    Roberts, peki der gibi başını sallamıştı.

    "Danny'nin kazanması şart. Üstünde dünya kadar param yatıyor. eğer bu iş on beşinci raundda bitmezse hapı yuttuk. Çocuk senin sözünü dinler. Yanına git, bir şeyler söyle."

    Rivera artık bundan sonra daha kesindi. Yenilmesi için kurulan tuzaklar karşısında bu kesinlik şarttı. Danny'yi bir kere daha düşürmüş, ayağa kalkmasını bekliyordu. Roberts'ın, antrenmanlarda olduğu gibi hakim bir sesle, "Danny artık kalkamaz, haydi köşene git," demesi üzerine ona nefretle baktı. Ve Danny'nin kalkmasını bekledi.

    Raund arasında yanına Kelly geldi. Alçak bir sesle, "Allah belanı versin, yenil artık!" dedi. "Yenilmelisin Rivera! Sözümü dinlersen seni zengin ederim. bir dahaki maçta Danny'yi yenmene izin veririm. Ama şimdi yenilmelisin."

    Rivera söylediklerini işittiğini belirtti bakışlarıyla; ama kabul edip etmediğine dair bir işaret yapmadı.

    Kelly öfkeyle, "Niçin cevap vermiyorsun?" diye sordu.

    "Nasıl olsa yenileceksin," dedi oradan Spider Haggerty. "Hakem seni zorla mağlup edecek. Kelly'yi dinlersen iyi edersin."

    "Çocuk yenil," diye yalvardı Kelly. "Senin şampiyon olmana yardım ederim."

    Rivera cevap vermedi.

    "İnan bana, ederim."

    Rivera gong çalınca yakın bir tehlike sezdi. Ne olduğunu kavrayamadı ama sezgisi öyle kuvvetliydi ki. Bu henüz kavrayamadığı tehlikeyi çok yakınında duyuyordu. Danny'nin ilk başlardaki güveni geri gelmişe benziyordu. İlerlerkenki sakınmazlığı Rivera'yı huylandırdı. Bir oyun yapılmak üzereydi. Danny saldırdı ama Rivera karşıladı, kenara kaçtı. Ötekinin istediği vücut vücuda bir durumdu. Bu, yapacağı oyun için gerekliydi. Rivera gerileyerek etrafta dönmeye başladı ama nasıl olsa vücut vücuda geleceklerini ve bu oyunun yapılacağını biliyordu. Danny'nin ilk saldırısıyla bu duruma girecekmiş gibi bir tavır gösterdi. Ama tam vücutları birbirine değerken bir sıçrayışta geri çekildi. Ve tam o saniye, Danny'nin köşesinden, "Faul!" sesleri yükseldi. Hakem, karar veremedi. Dudaklarında bekleyen önceden tasarlanmış kararı söyleyemedi, çünkü balkondan bir çocuk sesi yükselmişti: "Acemi hilesi!"

    Danny, Rivera'ya açık açık küfretmeye başladı. Rivera, artık onun vücuduna vurmamaya karar vermişti. Böylece kazanma şansını yarı yarıya azaltıyordu ama, b,liyordu ki, eğer kazanacaksa bu dıştan vuracağı yumruklarla olacaktı. En küçük bir fırsatta hareketlerine faul denecekti. Danny artık korunmayı bırakmıştı. Bundan sonra tam iki raunt üstüne gelmek isteyen Rivera'nın peşinde koştu. Rivera yumruk üstüne yumruk yedi, tehlikeli duruma düşmemek için bütün vuruşlara dayanıyordu. Bu son durum Danny'nin seyircilerini çılgına döndürdü, yerlerinde oturamıyor, ayağa fırlıyorlardı. Bir şey anlamıyorlardı. Sadece gözde boksörlerinin maçı kazanmakta olduğunu görmek istiyorlardı.

    Rivera'ya nefretle, "Niçin kaçıyorsun?" diye bağırıyorlardı. "Korkak herif! Korkak herif! Açılsana köpek! Öldür onu Danny, öldür onu!"

    Salonda bir tek sakin insan varsa o da rivera'nın kendisiydi, ne yaptığını biliyordu çünkü. Aslında Rivera, orada bulunanların hepsinden daha ateşli bir yaradılıştaydı. Ama öyle körü körüne coşmazdı. O böyle sürüyle insanın ortak ihtiraslarının çok daha büyük patlamalarını görmüştü.

    Danny on yedinci raundda çıkan bir fırsatı kaçırmadı. Rivera yediği yumrukla sersemleyerek sendeledi. Geriye doğru düşerken kolları yana sarktı. Danny beklediği fırsatın bu olduğunu sandı. rivera'nın sonu artık insafına kalmıştı. Oysa Rivera, onu böylece kandırıp savunmasız bir duruma sokunca ağzına şiddetli bir yumruk indirdi. Bu sefer Danny düştü. Kalktığı zaman çenesinin sağ tarafına müthiş bir tane daha yedi. Rivera bunu üç kere tekrarladı. Bu yumruklara faul denemezdi.

    Kelly, "ah, Bill! Bill!" diye hakeme yalvardı.

    Hakem üzüntülü bir sesle, "Yapamıyorum, fırsat vermiyor," dedi.

    Danny ayağa kalkmaya çalışıyordu. Menajeri havluyu ringe atmaya yanaşmıyordu ama Kelly ile kenarda oturanlar maçı durdurması için polise bağırmaya başladılar. Rivera şişman polis komiserinin ipler arasından içeri girmeye çalıştığını gördü, bunun ne demek olduğunu anlamamıştı. Yabancıların bu oyununda o kadar haksızlık yolları vardı ki, bu da onlardan bir tanesi olmalıydı. Danny sallanarak önünde ayakta duruyordu. Hakemle komiser tam yaklaştıkları sırada Rivera son vuruşunu yaptı. Maçı durdurmaya gerek kalmadı. Danny bir daha kalkamamıştı.

    Rivera boğuk bir sesle hakeme bağırdı:

    "Say!"

    Sayma bitince yardımcıları Danny'yi köşesine çektiler.

    Rivera sordu:

    "Kim kazandı?"

    Hakem istemeyerek onun elini kaldırdı ve havada tuttu.

    Rivera'yı tebrik eden yoktu. Kendi başına, yardımcılarının iskemlesini hazırlamadıkları köşesine yürüdü. Sırtını iplere dayayarak onlara ve etrafındaki yabancılara nefretle baktı. Dizleri titriyor, yorgunluktan hıçkırıyordu. İçi bulanırken nefret ettiği suratlar gözlerinin önünde sallanıyordu. Sonra onların silahlar olduklarını hatırladı. Silahlar onundu. Devrim devam edebilirdi.

 

MEKSİKALI (3) JACK LONDON


 

FACEBOOK SAYFAMIZ