Özgürlük

ÖZ, VAROLUŞTAN ÖNCE Mİ GELİR? - 2

MUTLAK RET VE MUTLAK TASDİK
 
Camus'un başkaldırı ile neyi kastettiğini gerçekten anlamak için onun ne olmadığını anlamak önemlidir. "Başkaldıran İnsan"da Camus, Marquis de Sade ve Friedrich Nietzsche'nin felsefesini açıklamak için biraz zaman harcar, böylece kendi başkaldırısının neden onların başkaldırı şekillerinin hiçbirini almadığını açıklayabilir. Unutmayın ki, Camus absürde karşı ayaklanıyor; insan halinin büyük sorunu olan insanlığın içine düştüğü saçma açmaza karşı. Sade, Camus'un mutlak ret olarak isimlendirdiği aracılığıyla bu duruma tepki verir(36).
 
Sade, kelimenin genel anlamıyla bir filozof olmamasına rağmen, Camus, Sade'nin edebiyatının beğenildiğini ve savlarıyla ilgili yapının sadece onun hislerinde bulunabileceğini yazar(36). Sade hakkındaki bu açıklama bir nebze ironiktir, çünkü aynı eleştiriler felsefe topluluğundaki bir çok kişi tarafından Camus'ya karşı dile getirilmiştir. Her neyse, Sade'nin saçmalığa verdiği cevap mutlak rettir, çünkü o sadece dünyaya karşı değildir, aynı zamanda kendine bile karşıdır(Camus 38). Sade kendini hiçbir anlam ve amaç taşımayan bir dünyada bulur ve anlam ifade eden tek şey "güç yasası"dır(Camus 41). Bu düşünce, Nietzsche'nin güç sağlama isteğine paralel görünüyor, ancak Sade'yi mutlak ret taraftarı yapan bir farklılık var; bu, onun nefretinin sadece doğa için değil, kendisi için de geçerli olmasıdır. Eğer Sade'ye kalsa, bütün evreni yok edecekti; kendisi de dahil. Sade kendisine, yaratılan her şeyden ve doğadan nefret ettiğini söyler ve bu her şeyin toptan reddi, Camus'un "kolektif intihar" dediği şeyle sonuçlanır(45).
 
Sade, başkaldırının en erken örneği olarak takdim edilen isyankar köleye nasıl yaklaşacaktı? Sade, köle sahibinin yaptığı şeylerin yanlış olduğunu ve köle isyanı hakkında doğal olarak anlamlı hiçbir şey olmadığını söylemenin hiç mümkün olmadığını düşünür. İkisi de isteklerini yapmak için güçlerini ileri sürerek güçlü bir şekilde davranmaya çalışırlar. Köle efendiyi yok etmek ister, çünkü onun davranış şeklinden nefret eder ya da çünkü kölelikten nefret eder ve efendi köleyi aşağılar. Bu karakterlerin her biri diğerini bu kavgada güç için öldürür, çünkü hangisinin düzgün bir şekilde hareket ettiğini söylemenin dış anlamı yoktur. Unutmayın, tek kural gücün yasasıdır, bu nedenle cinayet cinayetle öç alabilir. Efendi, birden köle yapılsa, köleliğin yanlış olduğunu iddia edemez. Camus, Sade'nin mutlak ret başlangıç noktasının nasıl bir mutlak tasdike dönüştüğünü not ediyor, çünkü şimdi yasak olan hiç bir şey yok (45), her şey şimdi müsaade edilir görünüyor.
 
Mutlak ret tartışması bizi her şeye izin verilen yer olan mutlak tasdike götürür. Camus'un, ret ve intihar hakkında duruşu nedeniyle bu konuda nerede durduğunu biliyoruz. Nietzsche, mutlak tasdikin neden savunulamaz olduğunu açıkladığı Hristiyalnlık üzerine acımasız saldırısıyla Sade'nin hemen ardından gelir. Nietzsche, aşırı duygusal bir ateistti, fakat Tanrı'nın var olmadığı için derinden endişeliydi. Nietzsche, Sade ile Tanrı olmadan ahlaki davranışın hiç bir temeli bulunmayacağı konusunda hem fikirdi, ancak Nietzsche, hiç bir şeyin yasaklanamayacağı, ayrıca hiç bir şeyin yetkili kılanamayacağı dünyada bunu düşünüyordu (Camus 71). Bu, Sade'nin baştan sona toplumda bir çok örneklerle anlaşılması kolay durumuna karşı kuvvetli bir savdır. Topluma neye izin verilmediğini açıklayan yasalar, dolayısı ile kabul edilebilir davranış türünü de açıklar. Hız sınırı saatte 75 mil ise, açıkça aracınızı saatte 75 mil hıza kadar bir hızda sürmeniz kabul edilebilir. Camus, Nietzsche'nin vurgusunun, özgürlüğün sadece yasaklanmış eylemler izin verilen eylemler ile birlikte tanımlandığı zaman var olabileceğini gösterdiğini söyler(71). 
 
Bu, Nietzcshe'nin neden mutlak tasdikin savunulamaz olduğu örneğini bulduğu daha iyi bir gelecek dünya umudu için bu dünyanın reddi ile birlikte Hristiyanlığın içindedir. Her şeye razı olan ve direnmeyen ama diğer yanağını çeviren köle ya da Hristiyan kendi acılarını kabul etmektedir. Nietzsche bunun, her ikisine de, köleliğe ya da ıstıraba razı olan köle ve efendinin "cinayeti ululama"(Camus 76) ortamını yarattığını gösterdiğine inanır. 
 
Camus'un Nietzsche'nin karşılığını sevmemesinin nedeni, Nietzche'nin dünyayı tam olarak olduğu gibi kabul etmeyi reddeden birini önemsememesidir(Camus 77). Nietzche'nin "amor fati" diye isimlendirdiği kader fikrini Nietzsche'nin sevdiği gayet iyi bilinir. Kader sevgisi konusunda ortaya çıkan önemli bir sorun, eğer şimdiki zamanda vuku bulan her şeyi kabul etmeleri halinde, insanlar nasıl kötülüğe iştirak etmeyeceklerdir(Ferry 195). Bu düşünce, Camus'un polis vahşetine karşı toplumsal protestolar ya da kölelik durumunda olduğu gibi bir grup insan ya da birey için sınırı aşan davranışa karşı başkaldırı fikrini büyük oranda baltalar. Şimdiye kadar olan tartışma, absürt durumun başlangıç noktasından nereye kadar gideceği hakkındaki diyaloğun ve çekişmenin büyük bölümünün değerler sorunu konusunda olduğunu göstermektedir.
 
 
BAŞKALDIRI YOLUYLA DEĞER TESİSİ
 
Sartre'nin "varoluş özden önce gelir" sözcüklerini dile getirdiğinde ve esasen varoluşçuluk adına meşhur sözü yarattığında tarih Ekim 1945'i gösteriyordu. Bu cümle genellikle insanların yaşamında kendi değerlerini yarattığı anlamına gelmektedir; çünkü bireysel eylemleri yönlendirecek vücudun dışında başka bir güç yoktur(Flynn 45). Şu ana kadar yapılan tartışmalardan sonra bir kimse, değerler sorununun varoluşçulukta ve özellikle de Camus'un absürde cevabında büyük bir rol oynadığını çıkarır. Sade'nin fikri, dış yol gösterici güç ya da tesis edilmiş bir ahlak kodu olmaksızın insanların sevdikleri herhangi bir şekilde hareket edecekleri çünkü hiç bir şeyin yasaklanamayacağı idi. Camus, mutlak reddin mutlak tasdike nasıl yol açtığını gösterdi, ancak Nietzsche bu sonuca karşı güçlü bir tartışma getirdi. Tamı tamına olan Camus'un absürde tepkisiydi; eğer Sade ya da Nietzsche ile uyumlu değilse, Camus değerin tesis edilmesini nerede ısrar ediyordu?
 
Absürde muhtemel yanıt olarak intihar fikri ile tuhaf şekilde Camus cinayet sorununa dikkatini verdi. Camus, rejimlerin suçlarını ve eylemlerini ve zamanının totalitarizmini "mantık suçları" (Royal 28) olarak adlandırdı, çünkü bunun insanlık haline karşı mantıklı bir cevaba dayandırılması lazımdı. Camus'un kişisel olarak aşina olduğu gibi insanlar bir tür ideolojinin arkasında bütün kalpleriyle durduklarında bu ideolojiler için ölmeye ve öldürmeye istekli oluyorlar. Camus şahsen Nazilere karşı isyana katılmıştı ve ezilen Cezayirli Müslümanların isyanının destekçisiydi. 
 
Camus insanlara karşı nefret ettiği eylemler gördü ve bu yüzden kişisel olarak aşağıladığı güçlere karşı başkaldıran eylemler gerçekleştirdi. Böyle yaparak Camus değerler hakkında demeç verdi ve de iddiada bulundu; ahlaksız ya da yanlış bir şeylerin olduğunu düşünüyordu. Camus, başkaldırının ayrıntılı analizi yoluyla absürdün karşısında bu değeri yaratabildi. Bu, "Başkaldıran İnsan"da meydana gelen başkaldırının analizidir.
 
Daha önce tartışılan kölenin ve efendinin durumu, Camus'un absürd bir dünyada değeri nasıl tesis ettiğinin daha ayrıntılı açıklaması olarak kullanılabilir. Camus, bir tür baskıya karşı insanlar bir sınır belirlediklerinde, tüm bireyler için yaygın olan bir onur hattı oluşturduklarını yazdı(281). Camus ayrıca, insanlar topluluğu ve köle efendiye karşı isyan ettiğinde sadece kendisi için değil fakat tüm insanlık için nasıl haykırdığını "Başkaldıran İnsan"da ayrıntılı olarak tekrar tekrar yazdı. Bu başkaldırma duygusu ve başkaldırı eylemi, kendilerine yanlış yapıldığını hisseden insanlarda oluşan duyguya dayanır. Camus'un sözleriyle, başkaldıran insan ayağa kalkar ve "tercih edilmeyen için tercih edilen şeye kafa tutar"(14). Bu, değerin tesisidir. 
 
Toplumsal protesto ve grup isyanı hakkında verilen örnekler, yalnızca bu isyan hissinin gerçek olduğunu değil, isyan ve insanlık içinde derin grup tanımlaması olduğunu göstermektedir. İnsanlar, kendileri baskının kurbanları olmasalar bile, başkaldıracaklar ve protesto edeceklerdir. Camus'un bu şekilde başkaldırı analizi, Camus'un insan doğasının ve özünün olduğunu ima ettiği izlemini veriyor ve bazı akademisyenlerin Camus'un tarih boyunca insanlık bağı kurma ihtiyacını yerine getirmek için bunu yaptığına inanıyorlar(Ehrmann 93).
 
Başkaldırı insanlık için değerler sistemi tesis eder, çünkü o Sade'nin toplam özgürlük fikrini inkar eder ve o Nietzche'nin bize yapabildiği gibi kadere dayanan kötü muameleyi kabul etmeyi reddeder. Camus, insanların var olduğu her yerde özgürlüğün sınırlı olduğunu yazdı çünkü o başkaldıraya karşı diğerlerinin gücü tarafından otomatik olarak sınırlandırılmıştır(284). Birisi büyük şehrin sokaklarına çıkıp köleler veya cinsel tacize uğramış insanlar almaya başlayamaz. Bu durumda suçlu belki bir kaç kurbanla başarıyı yakalayabilir, ancak açıkçası bu tür bir eylemde diğerlerinin başkaldırısını göze almalıdır. Bu tür bir duruma polisin tepkisi suçlunun bir tür temel özgürlüğüne karşı isyanın sadece örneği değildir, aynı zamanda açıkça insanların kendileri kurban olmasalar da bu tür fiillere karşı nasıl başkaldırdıklarını gösterir. İsyanın başlangıcından sonra kurbanın acı çekmesi paylaşılan bir tecrübe olarak gösterilir(Duran 367).
 
 
Camus'un, başkaldırının hayatta ve insanlıkta bazı değerler tesis ettiğine yalnızca inanmadığını, aynı zamanda cinayet ve yalan söyleme gibi hareket eden başkaldırı araçlarının ayrıca yanlış olması gerektiğine inandığını açıklamak da önemlidir. Bunun için muhakeme, eğer isyancı cinayet işlemeyi ve yalan söylemeyi kabul ederse, o zaman ters mantık yoluyla cinayet ve şiddet meşru kılınacak ve en başta başkaldırının gerekçeleri baltalanacaktır (Camus 285).
 
 
HOCHBERG'İN CAMUS ELEŞTİRİSİ
 
Profesör Herbert Hochberg sayısız kitap ve makale yazmıştır ve bir makalede, Camus'un saçmalık etiği ile ilgili gördüğü bazı sorunlara odaklanmaktadır. Öncelikle Hochberg, gerçek şu ki bireylerin ölümünü Camus'un absürd olarak gördüğünü, çünkü bu anlaşılabilir değil ve  ölümün insanların bildiği tek anlamlı varlığı yadsıdığını söylüyor(94). Bu Camus'un saçmalığının yanlış anlaşılmasıdır ve bu Camus'un bir diğer eseri olan "Sisifos Efsanesi"nde kolaylıkla gösterilebilir. Sisifos, günün sonunda aşağıya düşen dev kayayı sonsuza dek tepeye taşımak suretiyle sürekli yalan söyleme suçundan tanrılar tarafından cezalandırılan bir kraldı. Sisifos bu dev kayayı sonsuza dek her gün tepeye taşımaya mahkumdu ve gerçek şu ki bunu absürt yapan Sisifos'un ölümsüz olmasıdır. Eğer Sisifos insanlık gibi ölümlü olsaydı, o zaman yazgısı çok saçma olmazdı. Bu örnek, tek başına ölümün saçmalıkların kaynağı olmadığını gösteriyor çünkü ölüm, Sisifos'un başına gelebilecek en iyi şey olacaktı. 
 
Hochberg ayrıca, eğer evrensel insan özü doğruysa o zaman kölenin başkaldıramayacağını ve efendiyi öldüremeyeceğini ya da onu esir edemeyeceğini iddia eder(99). Camus "Başkaldıran İnsan"da cinayet ve özgürlük konularına hitaben epey bir zaman harcar ve bu alanda Hochberg'in eleştirisini bozmak için yeterli açıklama sağlar. Her şeyden önce, Camus'un sık sık filozoftan ziyade edebi bir figür olarak görüldüğünü belirtmek önemlidir. Camus hayatını yazarak kazanan biriydi ve bu yüzden eserini analiz ederken onun sözcük seçimi büyük öneme sahiptir.
 
Camus, "Başkaldıran İnsan" kitabı için gerekçesini ilk açıkladığında, saçmalık dünyasında bir "katilin" doğru ya da yanlış olmadığının göründüğünü belirtir(5). Camus, "Başkaldıran İnsan"da, genelinde "öldürmek" ve "cinayet işlemek" terimlerini stratejik olarak kullanıyor ve bunun tamamen kasıtlı olduğunu düşünmek makul. Camus Tanrı'nın insanlığı cezalandırmasını ve kabul etmemesini tartışırken, "öldürmek" ve "cinayet işlemek" kelimelerini kullanır (37). Tabii ki cinayet işleme, öldürme ve cinayet başka birinin hayatının gerekçeli alınması için kullanılabilecek terimler iken, birinin yasa dışı ve haksız yere öldürülmesini ima eder. Birisi, kanunda sıklıkla kullanılan, hatta akşam beş haberlerinde sıklıkla rastlanılan "gerekçeli cinayet" kavramıyla ilgili kolayca düşünebilir, fakat kimse "gerçekleştirilen haklı adam öldürme" ifadesini duymaz, çünkü tanımı gereği cinayet yasa dışı ve haksız birini öldürmedir(Merriam-Webster, n. pag.). Camus'un "Nihilistik Cinayet" (282) ve "Tarihi Cinayet" (286) başlıklı bölümler de dahil olmak üzere cinayet ve öldürme ifadelerini kullandığı farklı zamanlara örnekler var.
 
Hochberg, evrensel insan özü yüzünden başlayacak olan tüm başkaldırıyı baltalamadan kölenin efendiyi öldüremeyeceğini söylediğinde, Camus'un cinayet işleme ve öldürme arasında yaptığı önemli farka bakıyor. Camus, cinayetin bir isyan türü olarak kabul edilemez biçimde olduğunu açıklamaya çok zaman harcıyor, ancak cinayet işleme ile öldürme arasında Camus için gayet açık bir fark var. Camus'un değerin temeli ve bir tür ahlak olarak öne sürdüğü başkaldırı, bugün modern toplumumuzun yaptığı gibi, genelde öldürme üzerine değil, cinayet işleme üzerine yasak koyuyor. Eğer birisi, birisini köle yapma niyetiyle, sevilen birisine karşı fiziksel güç kullandıysa, toplum, bu davranışa karşı direncin, hatta köle patronluğuna özeneni öldürme noktasında, haklı olacağını söyleyecektir.
 
Bir ahlak için temel olarak Camus'un başkaldırısına karşı Hochberg iyi tartışma ortaya koyar, ancak onun eleştirilerinin bakış açılarının sadece birisi anlam ifade eder. Camus, hayatın sadece absürt olduğunu kastetmez, çünkü hayat nedeni anlaşılamayan ölümü içerir ve ayrıca o öldürme kavramını cinayet işleme kavramıyla aynı şekilde kullanmaz. Bu iki sözcük çok farklı şeyler anlamına gelir ve Camus seçtiği kelimelerle yaşamını sürdüren bir edebiyat adamıydı. Camus ayrıca, Nietzsche'nin "ruhu" ve Nietzsche'nin "görünür anlamı" arasında ayrım yaparken anlambilimine dikkat ettiğini de gösteriyor(76). Camus'un, diğer filozofların edebiyatının ruhu ve görünür anlamı arasındaki farkı açıklamak istediği gerçeği, onun edebi eserlerin mesajına ve sözcük seçimine dikkat eden bir adam olduğunu ortaya koymaktadır. Hochberg'in Camus'un saçmalık etiğine karşı en güçlü argümanı, Camus'un kurmak istediği insan özünü baltalayan argümandır.
 
 
BAŞKALDIRI İNSAN ÖZÜ GEREKTİRMEZ
 
Camus, "Başkaldıran İnsan"da asla ""insan özü" kelimelerini kullanmaz, ancak pek çok bilim adamı Camus'un başkaldırı etiğinin doğruluğunu ispatlamak için bir çeşit insan özü kurmak istediğini öne sürdü(Ehrmann 93). Camus'un absürde karşılık olarak ortak bir insanlık iddiası ortaya attığını reddetmek zor, ancak insan özü, eğer böyle söylenebilirse, Camus'un isyan etiğinin işlemesi için gerekli değildir. Öz, bir şeyin temel doğası anlamına gelir; Öz, bir şeyi varlık haline getiren şeydir (Merriam-Webster). Hatta akıllı olmayı insan özünün bir yönü olarak söylemek bile zordur, çünkü zihinsel özürlüler ya da komadakiler gibi akıl yürütme yeteneği olmayan insan örnekleri vardır.
 
Eğer insan özü olarak rasyonaliteyi kullanamazsak, absürt deneyiminin insan özünün bir yönü olduğunu söylememiz nasıl mümkün olabilir? "Başkaldıran İnsan" Camus'un arkadaşı Sartre ile arasını açmış olabilir, ancak Camus'un başkaldırısının bir davranış kuralları oluşturmak için başarılı bir yol olduğu doğru gibi görünmektedir ve Sartre'nin insanlık için varoluşun özden önce gelmesi de ayrıca doğrudur. Elbette ki bir şey Camus'a (Ehrmann 93) uyacak hiçbir etiketin bulunmamasıdır, çünkü o sadece yazdı bu yüzden başkaları yaşamak için kendi gerekçelerini bulabilir ve daha çok varoluşçu kabul edilebilmek için yapılabilecek çok şey yok. Sonuçta Camus'un varoluşçu olup olmadığı önemli değil, ancak Camus'un metafizik başkaldırısının araştırılması, kişisel olarak sevmediği bir etiket olmasına rağmen, onu varoluşçu olarak görmek için doğru sebepleri ortaya koyuyor.
 
Dünyadaki her hayvan bir çeşit saçmalıkla karşı karşıyadır ve bu, insanlığın tüm insan olmayan hayvanlarla etkileşime girmesi vasıtasıyla da açıktır. Ünlü Faydacı Yaklaşım filozoflarından John Stuart Mill, alt hayvanın tam mutluluğunu yaşayabilsek bile hiç bir insanın "alt" bir hayvana dönüşemeyeceği iddiasını ortaya atar(227).
İnsanlar genelde mutsuz hayatlar yaşarlar ve insanlığın kendisi mutsuz hayatları besleyen bir ortam yaratmıştır. Ancak insanlar yarı-mutlu insana karşılık tamamen mutlu bir domuz olarak yaşamayı da seçmezler Mill'e göre ve bu, çünkü insanlar daha az akıllı bir yaratık olarak yaşamda bir tür saçmalığı kabul ettikleri için böyledir. 
 
Cins veya türe bakılmaksızın her duygusal tecrübenin yaşadığı bir şey olabilir, ancak o absürdlüğün tezahürü de farklıdır. Absürtlük, yukarıda açıklanan çeşitli nedenlerle insanın özünü oluşturan şey değildir; bu, Camus'un başkaldırı etiği'nin bugün geçerli olmadığı anlamına da gelmez.
 
 
METAFİZİK BAŞKALDIRI BUGÜN GEÇERLİDİR
 
Camus, "varoluşçuluk" etiketinden hoşlanmadı ve belki varoluşçu değildi, ancak bu önemli değil. Camus, başkaldırının ahlaki davranış kurallarının kaynağı olarak kullanılmasının güçlü bir argümanını sunar. Camus, sınırsız özgürlüklerin başkalarındaki başkaldırı kapasitesiyle kontrol altında tutulduğu fikrini, Hobbesci(Thomas Hobbes-batı siyaset felsefesinin babası) bir tarzda neredeyse sunmaktadır. Camus, I. Dünya Savaşı'ndan dolayı babasını kaybetti; Camus, 2. Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı bir asi olarak çalıştı ve aynı zamanda ezilen bir Cezayir için eşit muamele ve adalet aradı(Royal 26). Bazı insanlar, varoluşçuluk ve Camus gibi insanlar tarafından önerilen ahlakın, değerlerini aştığını iddia ettiler, ancak hakikatten bu kadar uzak olunamaz.
 
Moder günümüzde İsrail ve Gaza çatışmasını ya da Irak ve Suriye gibi yerlerde ılımlı Müslümanlar ve İslam Devleti arasındaki göreceli olarak yeni çatışmayı zihninizde canlandırın. Bu, Camus'un yaşadığı dönemde yaşanan çatışma türünün aynısıdır. Bu, bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın pek çok yerinde görülebilen çatışma türüdür. Buna benzer çatışmalar içinde, insanların hayatlarında onaylamadıkları güçleri protesto etme ve isyan etme yeteneklerini fark etmeleri önemlidir. Ayağa kalkan ve kabul edilemez gördükleri davranışı belli eden bütün bu baskı gören insanların hayatlarında bir nokta var. Belirli grupların ideolojilerinin kurbanları olmayan dünya insanları, onlar adına başkaldırmak için yakın çatışmaya girenler adına isyan etmemeliler. Bu tür isyanların tümü Camus'un metafizik başkaldırısı ile uyumludur ve o kadar uzak olmayan geçmişimizdeki meseleler bize başkaldırının önemini hatırlatmaktadır. Bu sorunlar üçüncü dünya ülkelerinde de izole değildir; kadınların oy kullanma hakkı ve kölelik, başkaldırıya ihtiyacın süresinin geçmediğini bir hatırlatıcı olarak yakın Amerika geçmişinde tebliğ eden meselelerdir. Camus "Gerçek ustalık zamanın önyargılarını çiğnemektir"(300) diye yazdı ve bu asla liyakatini kaybetmeyecek bir derstir. Mesele ağaçlar adına ormanı görebilmeyi sürdürmektir.
 
*www.inquiriesjournal.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
Referanslar
 
Academy of Ideas. “Introduction to Existentialism.” Video. Youtube.com. 2012. Retrieved 12 August 2014.
 
Aronson, Ronald. “Albert Camus.” Stanford Encyclopedia of Philosophy. (2011): n. pag. Web. 10 August 2014.
 
Camus, Albert. The Rebel. New York: Vintage International, 1956. Print.
 
Cooper, David. “Existentialism as a philosophical movement.” The Cambridge Companion to Existentialism. Ed. Steven Crowell. New York: Cambridge University Press, 2012. 27-49. Print.
 
Duran, Jane. “The Philosophical Camus.” Philosophical Forum. (2007): 365-372. Web. 12 August 2014.
 
Ehrmann, Jacques. “Camus and the Existential Adventure.” Yale French Studies 25. (1960): 93-97. Web. 12 August 2014.
 
Evans, Martin. “French Resistance and the Algerian War.” History Today 41.7 (1991): n. pag. Web. 20 August 2014.
 
Ferry, Luc. A Brief History of Thought: A Philosohpical Guide to Living. New York: HarperCollins, 2011. Print.
 
Flynn, Thomas. Existentialism: A Very Short Introduction. New York: Oxford University Press, 2006. Print.
 
Hochberg, Herbert. “Albert Camus and the Ethic of Absurdity.” Ethics 75.2 (1965): 87-102. Web. 15 August 2014.
 
Marino, Gordon. Basic Writings in Existentialism. New York: The Modern Library, 2004. Print.
 
Merriam-Webster. “Essence.” Web. 18 September 2014.
 
Merriam-Webster. “Murder.” Web. 18 September 2014.
 
Mill, John Stuart. “Utilitarianism.” Ethics: Classical Western Texts in Feminist and Multicultural Perspectives. Ed. James P. Sterba. New York: Oxford University Press, 2000. Print.
 
Royal, Robert. “Camus between God and Nothing.” First Things (2014): 25-30. Web. 15 August 2014.
 
Sartre, Jean Paul. Existentialism and Human Emotions. New York: Citadel Press, 1957. Print.
 
Solomon, Robert. “No Excuses: Existentialism and the Meaning of Life.” The Great Courses Series. Available at http://www.audible.com. 2013.
 
USA Today. “Michael Brown shooting in Ferguson, MO.” (9 August 2014): n. pag. Web. 20 August 2014.

SÜRGÜNDEKİLERE DAİR

 

"Ağaçta duran kuş, dalın kırılmasından hiç korkmaz.
Onun güveni ağaca değil, kendi kanatlarınadır."
Charles Bukowski
 
 
"Zengin insanlar yurt dışına çıkıp yaşamak ister, ama çıktıklarında istediklerinin ve tasarladıklarının gerçekleşmediğini gördüklerinde ne kadar yanlış yaptıklarını ve ülkelerinin harabelerinin bile önemli olduğunu anlarlar" demiş bir zamanlar Montesquieu. Yaklaşık 300 sene önce. Ve o günden bugüne hiç bir şey değişmedi.
Zenginler yine her kaos ve her kargaşa sonrasında yurt dışına kaçıyorlar ve sular durulduğunda geri dönüyorlar. Ne de olsa memleket hasreti hiç bir şeye benzemiyor. Zenginler bile o kadar imkanlarına rağmen topraklarından kopamıyorlar.
 
Zaten milletlerin ve milliyetçiliğin ilk tasarlanmasında ikisinin de özünü oluşturan toprağa bağlılık ve toprak sevgisi değil midir? Toprağı sahiplenme duygusu olmasaydı milliyetçiler milletleri yaratabilir miydi? Mümkün olmazdı. Zaten bu sahiplenme duygusunun ileride yozlaşması ve yozlaştırılması sonucu aydınlanmanın insani değerlerinin çok uzağında gerici bir milliyetçilik anlayışı doğmamış mıydı? Toprağa bağlı bir duygunun yerini, ki toprak bir kimlik vurgusuydu aynı zamanda, dile, ırka, dine, kültüre(Avrupalı kültürü gibi) veya etnisiteye bağlılık almamış mıydı? Bulunduğun ya da sahip olduğun toprağın güzelliği, bakımı ya da özenilirliği insanların kendi kimliklerini ifade ediş biçimleri iken-yani zararsız bir ifade şekli iken- üretici güçlerin sömürüsünün bir sonucu olarak burjuvazinin hükmetme gücünü ele geçirmesiyle değişen ekonomik alt-yapının maskelenmesi adına kendi kültürünü oluşturan bütün üst-yapı kurumlarında siyasi bir yeni din olan milliyetçilik kimliğini yaratıp, bunu tanımlanmış bir sınır içerisinde bireyin ya da topluluğun toprağı olmaktan çıkarıp siyasi bir anlam yükleyerek politika ile çakıştırması sonucu insanları o sınırlar ve o sınırların dışındaki insanlar olarak bir kategoriye sokması, bireyin kendi kimliğini diğerine karşı ifade edişinde ırka, dile, dine, kültüre yaslanmasına sebep vermiş, bu da zamanla bireyin gericileşmesine olanak tanımıştır. Çünkü gericileşen ve gerici kimliklere sarılan birey gerçeğin uzağına düşer. Gerçek de, burjuva medeniyetinin varlığı üretici güçlerin sömürüsü sonucu oluştuğundan, milliyetçiliğin, bütün üst yapı kurumlarıyla sömürünün gölgelenmesine ve üstünün örtülmesine hizmet etmesidir.
 
Devletin tarihi çok eskilere gider. Fakat milliyetçilik bir devlete ihtiyaç duyar. Ernest Gelner'in "çakışma prensibi"nde ortaya koyduğu "ulusal olan ile politik olanın çakışmasını" gerektirir. Çünkü milliyetçilik sadece bireyin bir duygusu, yani ona özel bir şey olarak ortaya çıksaydı o zaman faydasız olurdu. Kullanılamazdı. İşin içine politika girdiğinde de devlet, hukuk, eğitim, kültür velhasıl bütün üst-yapı kurumları girer. Devletin olduğu yerde de baskı ve ayrımcılık vardır. Çünkü devlet üreten değil, üreteni sömürendir. O yüzden devlet çalışanları da üretici güçleri sömürenlerdir. Sonuç olarak burjuva patronları da devlet memurları da ortaklaşa bir sömürü çarkının keyfini sürerler. Ve asıl olan devletin bekasıdır. Ve de devletin bekasına, "milletin" bütünlüğüne zarar verenlerin de bu topraklarda işi yoktur. Sonuçta sürgün edilirler.
 
Aslında somut deliller tartışmayı geçersiz kılar. Ama anlamak isteyene. İnsanlar kimliksiz doğarlar ve sonradan kimlik edinirler. Müslüman olmak, Türk olmak ya da liberal, solcu, muhafazakar olmak gibi. Takım tutmak bile bir kimlik ifadesidir. Beşiktaşlı olmak gibi-bu arada en büyük Beşiktaş. Bakın hemen duygularımız okşanmaya başladı. İkisi haricinde bütün kimlikler zararsızdır. Zararsız oldukları için de devletin gözünde hukuksal bir yaptırımla karşılaşmazlar. Beşiktaşlı olmanın ya da müslüman, liberal, solcu, Türk olmanın kime zararı var ki. Oysa güzel ve yalnız ülkemizde iki kimliğin devletimizin bekasına ve birlik ve bütünlüğüne zararı var. Sosyalizmin-bu bağlamda anarşizm, komünizm ve diğerlerinin- ve Kürtlüğün. 
 
Ülkemizde sosyalist iseniz ya da Kürt iseniz, kendi kimliğinizi ifade etmeye kalkıştığınızda sizin için insan hakları da, hukuk hakları da, birey hakları da rafa kaldırılır ve önünüze konulacak olan sürgün ve eziyet olur. Diğer başa gelen zorlukları bir kenara koyduğumuzda belki de içlerinde en zor olanı sürgüne mahkum olmak ya da sürgüne katlanmaktır.  
 
Yaşayanlar çok iyi bilir, vatanı ve şehrinizi terk etmek kadar üzücü bir şey yoktur. Her defasında yutkunmaktan boğazınızda düğümler o kadar çoğalır ki, artık gözyaşlarınızı içinize dökersiniz. Bulunduğunuz topraklar dikendir, trende, otobüste, imbisste, kioskda o gerici milliyetçi bakışlar dikendir. Ve kalbinize her batırmalarında toprağınıza daha çok sarılırsınız, sürgün edilmenize sebep olan kimliğinize daha çok sarılırsınız...Değiştiğinizi sansanız da, değişmiş gibi davransanız da gönlünüzün derinliklerinde değişemezsiniz. Çünkü siz ağaca değil kendi kanatlarına güvenenlersiniz.....
 
Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran 
artık hiçbir yerde kaydım yok 
bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde 
sayı fazlasıyım altın kentlerde 
ve yeşeren taşra yörelerinde
Vazgeçilmişim çoktan 
ve hiçbir şeyle anımsanmamışım
Yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle
ben insanlar arasında yaşayamayan
Ben Almanca diliyle 
çevremde kendime mesken 
edindiğim bu bulutla 
bütün dillerde sürüklenmekteyim.
Nasıl da kararıyor bulut 
yağmurun tonları da koyulaşmakta 
çok azı yağıyor
O zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor
(Çeviren: Ahmet Cemal)
INGEBORG BACHMANN
Özgür Devrim

ÖZ, VAROLUŞTAN ÖNCE Mİ GELİR? 

 

CAMUS'UN METAFİZİKSEL BAŞKALDIRISINA BİR BAKIŞ
 
Yazan: Scot N. DuFour
2017, VOL. 9 NO. 05 | SY. 1/1
 
 
GİRİŞ
 
Albert Camus, İkinci Dünya Savaşı ve Cezayir Savaşı tecrübelerini de içeren fırtınalı bir dönemde yaşadı. Camus Fransız edebiyatının en iyi yazarlarından biri olarak dikkat çeken bir şekilde tanınır, ancak aynı zamanda o bir filozoftur. Camus'un, kendisinin de şahsen sevmediği bir tanımlama olan varoluşçu olup olmadığı tartışmalı olsa da, "Başkaldıran İnsan" adlı eserinde onun başkaldırı analizi, metafiziksel(doğa üstü) başkaldırıya dayanan bir ahlakın tesis edilmesine yönelik ilgili sav olarak hizmet eder. Camus hayatı boyunca büyük baskılara şahit oldu ve büyük baskılarla karşı karşıya kaldı, bu yüzden başkaldırı hakkında yazması şaşırtıcı değildir. Camus, şahsen II. Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı direnişin bir parçasıydı ve ayrıca kendi öz vatanı olan Cezayir'de şahit olduğu Müslümanlara yapılan baskılar aleyhinde de konuştu. Camus, metafiziksel başkaldırı kavramını, absürt(saçma) olarak tasvir ettiği dünya karşısında bir ahlak sistemini formüle etmenin yolu olarak şekillendirdi. Marquis de Sade ve Nietzsche gibi bazı yazar ve filozoflar kendi üsluplarınca absürt olana karşılık verdiler, ancak insanlık halinin saçmalığına Camus'un cevabı bu sözü edilen iki düşünürün verdikleri karşılığın bir evrimi olur. Camus başkaldırı ahlakını inşa ederken, onun Sartre gibi varoluşçularla arasını açan, insanın özü kavramına sadık kalır, fakat onun insanın özü düşüncesi aynı zamanda ahlakının kurulmasını da geçersiz kılar. Camus'un metafiziksel başkaldırısı, ahlaki davranışa yönelik davranış kuralları yaratmada başarılı bir çıkarımdır. Başkaldırı yalnızca geçmiş ya da üçüncü dünya ülkelerinde değerli değildir; Orta Doğu'da devam eden çatışmalar, kadınların ezilmesi, kölelik gibi sorunlar insanın başkaldırı kabiliyetini üstün tutmak için ihtiyacın birer örnekleridir.
 
Varoluşçuluk birçok nedenden ötürü merak uyandırıcı bir felsefedir; hatta bazıları tarafından felsefe bile değil, bir toplumsal hareket olarak görülür. Buna karşın, muhtemelen felsefi çemberlerin dışında çok büyük etkiye ve tesire sahip olan felsefedir. Felsefe olarak varoluşçuluk tartışılabilirken, pek çok bilim adamı varoluşçuluğun, olağan anlamda kesinlikle analitik felsefenin sistematik bir türü olmadığını kabul eder(Akademi Fikirleri, sayfa 125, Marino ix, Cooper 27). Varoluşçuluk doğası hakkında büyük bir anlaşmazlık olmasına rağmen, felsefenin dışında en ünlü felsefi isimlerden bazıları genellikle varoluşçuluk şemsiyesi altında yer alır: Nietzsche, Kierkegaard, Sartre ve Camus.
 
Elbette bu hareketle ilişkili diğer isimler de var, ancak felsefe dışındaki disiplinlerden öğrenciler bu filozofların eserlerinden bazılarını öğrenecek gibi görünüyor. Bu yazı, Camus'un kavramlarını ve onun özel eseri olan "Başkaldıran İnsan"ı incelemeyi amaçlıyor. Camus, kendisini kişisel olarak etkileyen hem Cezayir Savaşı hem de II.Dünya Savaşı sonrasında sis dağılmadan önceki varoluşçu moda içinde insanlığın absürt hayat kavramını keşfediyor. Camus, geçmişin bazı öne çıkan entelektüelleri vasıtasıyla insan başkaldırısının izini sürer ve başkaldırının, insanlığın insan davranışı için bir ahlak yaratırken absürt ile uğraşmanın yolu olduğu sonucuna varır. Camus'un başkaldırısı, onun bir çok varoluşçu ile arasını açan insanın özünü ortaya koyuyor, ancak bu insan özü, Camus'un yaratmak istediği ve bugünün dünyasında konuyla ilgili kalan başkaldırının ahlakını tesis etmek için gerekli değildir.
 
 
ALBERT CAMUS'UN GEÇMİŞİ
 
Camus'un geçmişini, zamanının sosyal ve politik ortamıyla birlikte yorumlamak önemlidir. Herhangi bir yazar ya da filozofta olduğu gibi, bu sosyal faktörler Camus'un çalışmalarında ve felsefesinde, özellikle "Başkaldıran İnsan"da ifade edilen görüşlerde rol oynadı. "Başkaldıran İnsan"da odaklanılan ayaklanma, Cezayir Savaşına Camus'un bakışından hemen önce gerçekleşti. 1950'lerde Cezayir Savaşı sırasında meydana gelen ayaklanma, Camus'un hayatı boyunca şahit olduğu bir diğer çatışma olan II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı direnişten Cezayirlilerin ilham almasının sonucu olarak çok defa görüldü. 
 
Camus, I. Dünya Savaşı'nda öldürülen okur yazar bir anne ve babanın çocuğu olarak 1913'de Cezayir'de dünyaya geldi, aynı zamanda hayatının çoğunu Paris'de geçirdi. Camus yoksulluk içinde büyüdü, ancak üniversiteye devam edebildi ve kaliteli bir eğitim alabildi. II. Dünya Savaşı sırasında Camus, Fransızların Nazilere karşı direnişiyle ilişkili bir gazetede gazeteci yazar olarak çalışıyordu. Fransızların ve diğer birçok ülkenin II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı yaptıkları direniş, sömürge hayatından bıkmış Cezayirlilere ilham kaynağı olarak görüldü ve böylece Camus'un öz vatanı olan Cezayir, yaklaşık bir milyon Cezayirli'nin öldürüldüğü Cezayir Savaşı'nda darmaduman oldu(Evans n. pag.).
 
Camus 1960'da bir otomobil kazasında trajik bir şekilde öldü, ancak kısa ömrü boyunca etrafını saran gördüğü şey, totaliter tarzda rejimlerin daha az güçlü insan topluluklarından faydalanmaları idi. Hem İkinci Dünya Savaşı'nı hem de Cezayir Savaşı'nı yaşamak ve bu gibi durumlarda direnişin bir parçası olmak, büyük ihtimalle Camus'a insanın hali ve bu halleri başkaldırı yoluyla nasıl düzelteceği hakkında düşünmek için ilham verdi. Bu pek şaşırtıcı değildir; Camus'un yaşamı boyunca Fransa bugün Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde (Royal 29) meydana gelen çatışmalara karışmıştı. Bu deneyimler Camus'u inanılmaz derecede etkili bir yazar yaptı ve 1957'de Nobel edebiyat ödülünü kazandı, böylece onun etkisi, bazıları eserlerine gerçek olmayan felsefeyi uygun görseler bile şüphe edilemez.
 
Camus, bir tür rejimin hakimiyeti altında kaçınılmaz olarak insanların sömürülmesini ve öldürülmelerini gördü. O, içinde bulunulan zamanı tamamen hiçe sayan bir tür gelecek ütopyası adına tüm dünyanın kendisini adadığı "mantık suçları" adını verdiği şeyi gördü. Bugünün pahasına bir gelecek cennet vaadi, Camus'un nefret ettiği bir durumdu ve bu sebeple o, din ve ahlak sistemlerini daha iyi bir gelecek devleti ümidiyle bugünün anlamını ortadan kaldıran olarak gördü(Duran 369). Camus, gerçek durumumuzu ve dinin kullanımının hayatın gerçek değerinin altını oyduğu gerçeğini görmemiz gerektiğini düşündü. 
 
 
VAROLUŞÇULUK
 
Camus'un varoluşçu olup olmadığı konusundaki tartışmalar, varoluşçuluğun ne demek olduğu ya da felsefedeki analitik ve kıtasal ayrım konusundaki tartışmalar kadar belirsizdir. Bu gerçeğe rağmen, Camus tarafından ifade edilen düşüncelerin aslında varoluşçuluk parametrelerinde olup olmadığının belirlenmesi önemlidir. Camus'un felsefe olarak yaptığı işin değeri konusunda bir anlaşmazlık olduğu için, Camus'un varoluşçuluk tanımına uyup uymadığına bakılmaksızın, etkili ve iyi bilinen bir felsefe önemlidir. Ancak varoluşçuluğun doğasını sınırlandırmak tam mümkün müdür?
 
Varoluşçuluk, dünyayı analitik anlamda anlayabilen ya da etik bir ikilem boyutlarına Kant'la aynı şekilde girerek manevi açıdan doğru bir çözüm üretebilen bir felsefi sistem değildir. Varoluşçuluk, dünyayı birkaç farklı temayla gören bir düşünce biçimi ya da bir felsefedir. Bu temalar şunlardır: kişisel sorumluluk, bireysel tecrübeye vurgu, tutkunun önemi ve kişisel özgürlük kavramı (Solomon n. Pag.). Varoluşçuluk ateist bir felsefeye sahip olmakla ünlüdür, ancak en orjinal ve en etkili varoluşçu düşünürlerden biri olan Soren Kierkegaard böyle olmadığının kanıtıdır. Kierkegaard'ın başına gelen, çok yürekten Hristiyan bir adam olmaktır. 
 
Belki de varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre'in en ünlü varoluşçu ifadelerinden biri, listeye eklemek için bir başka önemli temadır ve "varoluş özden önce gelir" (Sartre 15). Bu mevzu, Camus'un "Başkaldıran İnsan"da sunduğu fikirler üzerindeki etkilerinden dolayı özellikle önemlidir. Muhtemelen en ünlü varoluşçu Sartre ve Camus'un, Camus'un arkadaşlıklarını bozan  "Başkaldıran İnsan"ı yayınlanana kadar, çok yakın arkadaş olduklarına işaret etmek aydınlatıcıdır(Royal 26). Sartre, "varoluşçu" etiketini gerçekten benimsemiş filozoflardan biriydi ve o, genel olarak hareketle en belirgin şekilde ilişkili olan figürdü, dolayısıyla Sartre'ın varoluşçuluğunun temalarını ve öğretilerini varoluşçuluğun doğasının somut örnekleri olarak adlandırmak güvenle uygundur. 
 
Sartre "varoluş özden önce gelir" deyimini türetti ve bu deyimin ardındaki anlam varoluşçuluğu anlamada ve Camus'un varoluşçu harekette nereye ayak bastığını görmede tepe noktasıdır. Sartre'nin örneğini ele alın ve bir kağıt kesici hayal edin. Bir kağıt kesici için öz varoluştan önce gelir çünkü bir kağıt kesicinin fikri ve amacı bir zanaatkar onu yaratmadan önce olması gerekir; hiç kimse ne için kullanıldığını bilmediği bir kağıt kesici yaratmaz(Sartre 13). Bu aynı kavram, insanlığın yarattığı herhangi bir nesneyi kapsayabilir: otomobiller, silahlar, bilgisayarlar ve yüzme havuzları, bir fikri yerine getirmek veya belirli bir amaca hizmet etmek için yaratılmışlardır. Sartre için, insanlık bu yaratılmış nesnelerin tam tersidir; İnsanlık doğar ve var olur, ancak biri doğumundan sonra ne tür bir insan olacağına karar verir. İnsanlar belirli amaçlara hizmet etmek ya da belirli roller için doğmazlar. Varoluş için öze üstün gelmede, varoluşçuluğun diğer temalarının nerede etkili oldukları bellidir; insanlar hayattan ne anlam çıkardıklarını seçmede özgürdürler ve bireysel tutkuları onları yönlendiren şeylerdir. Bireyler, kişinin yaşamı boyunca yaptığı seçimler olan belirli bir siyasi partiye ait olanlar ya da bazı müzik türlerini takdir edenler olarak doğmazlar. Sartre, bu fikrin diğer tüm farklılıklara rağmen varoluşçuları bir arada tutan şey olduğunu iddia ediyor (13).
 
Varoluşçuluğun içinden hangi temaların geçtiğini anlama, "Başkaldıran İnsan" yayınlandıktan sonra Camus ve Sartre arasında niye bozuşma olduğunu açıklamaya yardım edecektir. Tüm yazarların ve filozofların kapsam ve bakış açısını göz önünde bulundurmak, onların felsefelerini veya eserlerini anlamak için önemlidir ve sadece birinin karşılaştığı hali hazırda kurulu bir kategoriye düzgünce uymayan bir değer, hikaye ya da felsefeyi gerçek, ikna edici ya da felsefe gibi başarılı olmayan olarak nitelendirmediği için hatırlanması önemlidir. Camus'un eserlerindeki temaları ve fikirleri incelemek, Camus'un felsefesinin incelenmesinde ve varoluşçular olarak bilinen gruba dahil edilmesindeki bir sonraki adım olacaktır.
 
 
CAMUS'UN SAÇMALIĞI VE İNTİHARI
 
"Başkaldıran İnsan", Camus'un en ünlü iki eseri olan "Sisifos Efsanesi" ve "Yabancı"nın ardından 1951'de yayınlandı. Bu gerçeğin önemi, Camus'un felsefesinin bu iki erken çalışmasında yatar ve "Başkaldıran İnsan" eserlerindeki bir tür evrimleşmedir ya da Camus'un bu iki önceki çalışmasında kurmayı denediği şey göz önüne alınırsa en azından bu evrimin başlamasıdır. Bu nedenlerden dolayı, Camus'un kariyerinin başında gelen iki kavramı anlamak önemlidir: Saçmalık ve intihar düşüncesine dalma.
 
Camus için absürt, gündelik dilde 'saçma' kelimesinin en yaygın şekilde kullanıldığı gibi bir anlama gelmez. Bu sadece bir şeylerin mantıksız ve akıl almaz olduğu anlamına gelmez; insanın dünyayla etkileşim kurma ve anlama biçimiyle ilgisi olan çok spesifik bir kavramdır. İnsan hayatı saçmadır, çünkü insanlar her zaman dünyada oluşan yanlışlar ve doğrular için bir takım cevaplar, nedenler ya da gerekçeler ararlar, ancak evren durumumuza tamamen kayıtsızdır(Solomon n. Pag.). Her defasında bazı felaketlerin olduğunu ya da bir takım iyi insanların başına gelen korkunç şeyleri bir düşünün; çoğu kişinin ağzından çıkan ilk kelime "neden" olur; Camus, insanların bir tür doğruluk ya da evren üzerinde yansıtılan adalete sahip olduklarını işaret eder, ancak evren her zaman, yarattığımız doğruluk standartlarına bağlı kalmayarak bizi hayal kırıklığına uğratır. Bu meseleye bakmanın başka bir yolu, insanların hayatlarının değerli bir şey anlamına geldiğini insanların nasıl her zaman umduklarını ve beklediklerini görmektir, ancak uzun vadede bu anlamsızdır(Solomon n. pag.). Bu nokta, insanların toplumda en çok değer verdiği meslekler göz önüne alındığında daha da açıklanabilir. Doktorlar, hemşireler, itfaiyeciler, askeri personel ve polis memurları dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışıyorlar, böylece toplumda özel bir yere sahipler, ancak Camus sonuçta anlamsız olduğuna dikkat çekmek istiyor. Doktorlar hastılığı ortadan kaldırmazlar; doktorlar en sonunda ölecek olan insanı kurtarırlar; itfaiyeciler yangınları söndürürler, fakat dünya bir gün güneş tarafından içine çekilebilir ve polisler hiç bir zaman uyuşturucu savaşını kazanmazlar.
 
Yaşamın anlamını sormak ya da belirli bir yaşam biçimine değer biçmeye çalışmak doğal bir insan içgüdüsü olabilir. Din ve Tanrı, bu soruları cevaplamak veya bu değerleri yaratmak için bu tür bir araştırmanın mükemmel örnekleridir. Camus elbette bir ateistti, fakat saçma kavramı için birinin Allah'a inanıp inanmadığı önemli değildir. Bu durumda her şeyden önce onu saçma yapan bu insanlıktır; ateistler görünüşte değersiz bir dünyada kendilerini bulurlar ve çeşitli dinler hangi değerlerin doğru olduğu için kavga ederler ya da dindarlar bazen kaderleriyle mücadele edebilirler. Bu, Camus'un felsefesinin başlangıç kalıbı olan absürt hayattır. Bazılarının, özellikle de bir ateist için, intihara kalkışmaktan kendilerini neyin durdurduğunu öğrenmek istediklerini söylemeleri akla yatkın görünür. Camus, dışarıdan değer atfedilmemiş bir dünyada çoğu insanın, intiharı bu saçmalığa uygun bir cevap olarak düşünebilecek oluşlarının farkındadır.
 
Camus, intihar ihtimalini çok önemli bir ahlaki düşünce olarak görmüştür; zaten "Sisifos Efsanesi"nde Camus, en önemli felsefi sorunun intiharın müsaade edilir olup olmayacağını söyleyen olarak yorumlanabilir(Aronson n. pag.). Camus, Sisifos ve onun dünyadaki yeri vasıtasıyla bu sorunu resmetmektedir. Sisifos, tepeye ulaştığında aşağıya düşen büyük kaya parçasını sonsuza dek her gün tepeye çıkarmakla lanetlenmişti. Camus, Sisifos'un bir kahraman olduğunu iddia etmek ister, çünkü Sisifos hayatta yazgısını kabul eder ve her gün kayayı tepeye taşımaya devam eder. Sisifos'un kendi açmazı dışında canı bir şey çekmiyor ve durumu mantıklı hale getirmeye çalışmıyor; durumunu kabulleniyor ve Profesör Bob Solomon'un dediği gibi, Sisifos kayasını sevmeye başlıyor(n. pag.). Camus'un, absürtlüğün insanlığın dünyayla ilişkisinde yattığını ve çünkü dünya mantıksız olduğundan akıl yoluyla bu saçmalığın anlaşılamayacağını düşündüğü burada pekiştirilmelidir. Sisifos bir kahramandır, çünkü o kimseyi öldürmez; durumu için adaleti dışarıda aramaz ve din gibi yanlış bir umudun arkasına saklanmaz. Camus, intiharı Sisifos'un sakındığı bu gibi şeylerden aynı tür bir kaçış olarak görür; intihar derhal reddeder; intihar, Camus hayatın anlamı hayattır demek istediği zaman demek istediği şey için uğruna yaşanacak bir şeyin olmadığını söyler. 
 
 
METAFİZİKSEL BAŞKALDIRIYI ANLAMA
 
Camus'un metafiziksel başkaldırı fikrini takip etmek için bir kişinin, "Başkaldıran İnsan"daki başkaldırının Camus'un "reddetmenin çağı" olarak adlandırdığı şeyden çıkan bir evrim olduğunu anlaması gerekir(4). Reddetme çağı, Camus'un, bir anlam ya da amaç olmadığı için hayatın saçmalığının gerçekleşmesi, daha önce tartışılmış terimidir. Bu reddetme çağı, intihar ve bir kişi kendi canını almalı mı almamalı mı sorununa sebep olur. "Başkaldıran İnsan"ın önemli bir kısmı, reddetme çağından ve intihar sorunlarından "ideolojiler çağı"na(Camus 4) ve cinayet sorunlarına insan düşüncesinin evrimini göstermek için tarih yoluyla edebiyat ve felsefenin izini sürer.
 
İdeolojiler, insanlığın absürt konumuyla başa çıkmanın bir yoludur; çünkü insanların bir şekilde kendilerini tanımlamasına ve neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermesine izin verir. Camus, görünen o ki insan durumunun açıkladığı şekilde saçma olması durumunda, o zaman ilk bakışta gözükenin hiç bir şeye ve Camus'un bir katil doğru ya da yanlış hareket etmez örneğine değer verilmeyeceği oluşuna dikkat çeker. Tanrı gibi evrensel kural koyan yüce varlık olmadan ya da insanlığın dışında kendi kurulmuş idarenin bazı diğer evrensel yasaları olmaksızın bazıları yanlış ya da doğrunun olamayacağını söyleyebilir. Karamazof Kardeşler'deki Ivan Karamazof'un belirttiği gibi, eğer tanrı yoksa, o zaman her şeye izin verilir, ancak "Başkaldıran İnsan"ın ve Camus'un başkaldırısının dersi durumun aslında bu olmadığıdır. 
 
Başkaldırı, insanın saçma durumuna rağmen hayatta bir tür değer olduğunun kanıtıdır. Camus, birisi idareye ya da davranışa, insanların kabul edilemez var saydıklarına karşı ayaklandığında, bir bakıma diğer insanın çizgiyi aştığını, eylemlerinin haddi aştığını söylediklerine dikkat çeker. Camus tarafından kullanılan örnek ve bu ayaklanmanın en kolay gösterilen örneği, kölelikle ilgili olandır. Bir köle, belirli miktarda istismar ve kötü muamele görür ancak köle efendiyi hangi noktada durdurur ve efendinin eylemlerinin çok ileri gittiğini iddia eder? Bu tür bir isyan, farklı köle için farklı olaylar veya eylemler tarafından tetiklenebilir, ancak çoğu insanın içerisinde bu tür sınırlara sahip olması akla yatkın görünür. Köle bir anne dayağa ya da kötü muameleye boyun eğebilir, ancak kötü muamele çocuklarına yönelmeye başlarsa efendisine karşı gelebilir. Belki de başkaldırmaya değer sebep, isyanın belirli bir eylemin doğal akışını sürdürmesine izin verilen üzerinden ölümü seçeceği oluşudur.
 
Camus burada yukarıda belirtilen iki örnek hakkında önemli bir nokta oluşturmak istiyor. Camus, bir köle kölelikten kaynaklanan hareketlere karşı ayaklandığında, o zaman kölenin ayrıca tüm köleler adına bir bütün olarak köleliği tamamen reddedeceğini söylüyor(14). Ayrıca, kötü muamelenin belirli kurbanı olmayan birisinin diğerleri adına ayaklandığı durum da olabilir. Bu, bugün dünyada görülen alışılmamış bir başkaldırı türü değildir. Kürtaj lehinde ve aleyhinde gösteriler, polis vahşetine karşı protestolar ve insani nedenler adına çarpışan savaşlar bu tür başkaldırının güncel örnekleridir. Bu Camus'un başkaldırısı için çok önemli bir kavramdır, çünkü başkalarına yardım etmek ve başkalarının acılarıyla özdeşleşmek için isteklilik gösterir(16).
 
Ağustos 2014'de bir çok insan, Michael Brown isimli adamın vurulmasında polisin öne sürülen barbarlığını protesto etmek için Missouri, Ferguson'da sokaklara döküldü. Bu hikaye ABD'nin her yerinde manşetlere taşındı ve günlerce adaletin yerini bulması için çağrılar, isyanlar, protestolar ve yağmalamalar oldu(USA Today n. pag.). Can alıcı noktada sorunlar üzerinde birinin bakış açısı ne olursa olsun, gerçek bunun bir başkaldırı şekli olduğudur ve bu şekil bir başkaldırının kanıtı Camus'un "Başkaldıran İnsan"da tartıştığı şeydir. Missouri, Ferguson'daki insanlar polis memuru tarafından vurulmanın doğrudan kurbanları değildiler, ancak onlar vurulan adam adına isyan ediyorlardı. Bölgenin vatandaşları ve Birleşik Devletler'in tamamında bir çokları, polis memurları tarafından uygulanan bu tür bir muameleye katlanamayacaklarını belirterek ayaklandılar. Bu, Camus'un, insanların diğer kişiyle ve o kişinin bir tür çiğnenmesiyle özdeşleştiklerini iddia ettiği durumlarda olduğu gibidir(16).
 
Dolayısıyla, insanların Camus'un "Başkaldıran İnsan"da anlattığı şekilde isyan ettiğini gösteren kanıtlar vardır. Bununla birlikte, Camus polisin vahşetinin ya da köleliğin kendisiyle ilgilenmez, fakat bu tip vakıaları metafizik başkaldırının yapısının örnekleri olarak kullanır. Metafiziksel başkaldırı, hayatın saçmalığına ve Camus'un içinde insanlığı gördüğü insanlık halinin sorununa karşı başkaldırıdır. Camus insan halinin saçmalığını açıkladı ve ayrıca başkaldırının bazı örneklerini de gösterdi ve sadece bireysel başkaldırı olarak değil başkaları adına da başkaldırı için hareket etmenin önemine özel dikkat çekti. Camus'un "Başkaldıran İnsan"da üzerine eğildiği bir sonraki sorun, daha önce ortaya attığı bakış açısının iki özel sonucuyla ilgilidir: Mutlak ret ve mutlak tasdik.
 
DEVAM EDECEK
 

AHMET PEHLİVAN (1953-Ölümsüz)

SEVMEK VE SAYGI DUYMAK NEDİR?

Sevgi üzerine en çok sözün söylendiği yer memleketimizdir.Bunun için kimse sevmeyi bilmez!Saygı vb. işin içine girer düzlemler karışır.Karıştırır.

Her sevdiğine saygı duymazsın.Her saygı duyduğunu da sevmezsin. Bütün bu benzerlerinin özeti emektir.Üretim halindeki bir fabrikadır. Sevgi üretir. Çelişkilerin bütünü olmayan sevgi ve saygı var mıdır?Doğanın kanununa aykırıdır.Yoktur.

Marx der ki:’’Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir.Bir tutumdur.Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil,bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır.Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor,başka herşeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil,genişletilmiş bencilliktir.’’ İstediğimi severim dünyasında anlaşılması zor bir tanımlama.Yoksa Şems’in dedidği gibi:’’Seni özel kılan;sevdiğin değil,sevgin.’’Yani,sensin. Kendini dünyanın merkezi sandığından zorlayıp gerçekle alakası olmayan bir şeyi sevmeye kalktığını anladığında yani doğasal gerçeklik duvarına tosladığında anlarsın!Gerçek sevginin istediğini seçmek demek olmadığını. Gönlünün ota konmadığını!

Herkes kahramanı olduğu tarihi hatırlıyor ve anlatıyor.Size değerli dostum Ahmet Pehlivanı dilim döndüğünce ve bildiğim yönleriyle ona olan sevgi ve saygımı anlatmaya çabalayacağım. Ahmet’le zor şartlar altında tanıştık.Bizim için zor şartlar nedir?Tartışması da ayrı bir konu.Zaman ve mekan(maddi koşullar)  çözümlenmesi gereken zorluklar bağlamında. Bir yenilgi ortamından çıkılmaya çabalanırken, yeni bir dünya görüşünün ortaya sürülmesinin zorlukları yaşanmaya başlanmıştı. Kısa ve kaba özet. Orada bulunan arkadaşlarımızın çoğunluğu:Türkiyede cuntalar döneminin kapandığı,dünyada golobalizim ve liberallizm sonucu eskiye oranla daha burjuva demokratik  anlamda dönemlere ilerlendiği görüşündeydi.Genel olarak söylenenlerle yapılanların uyumlu olmadığı bir geçiş dönemi yaşanıyordu.Ya da çevrenin ilişkilerin etkisi belirleyici oluyor,  kabulleniliyordu. Aynı dünyayı göremiyorduk.

Ahmet ikna kabiliyeti ve yeteneği çok güçlü bir arkadaşımızdı.Bir arkadaşın değimiyle’’diş fırçalamaya suyun oraya giderken bile tartışıyordunuz.Kafayı yemiş bunlar diyordum.’’ Bizde çevre çok önemlidir çoğunlukla tavır ve davranışları belirleyen o dur.Ahmet çevrenin değil kendi görüşünü savunuyordu.Güvenilir ve sevecen yapısıyla ikna etme işi onun için dahada kolaydı.’’Bir ikna edemediğim sen varsın’’diye bana sataşırdı.Böylesi bir tartışmamızdan sonra hadi karşı çıksana deyip üzerime çullandı.Hadi karşı çık diye ayağımdan tutup yerde sürüklüyor,ben ise’’git dengine çat’’dedikçe daha da hırslı çekiyor,gülmekten gözlerimizden yaşlar geliyordu.Sevgi dolu bir insandı.Aramızda en iyi çifteteli oynayanlardandı.Bir eğlence ve kutlama olduğunda onu seyretmek hayretler içinde bırakırdı.O koca cüssesiyle bu kadar güzel oynayabilmek her babayiğidin harcı değildir.

Sıcak savaş bölgesine doğru yola çıkmadan yaptığımız toplantıda sormuştum!Tartışma Tanerin’’kişisel garanti veriyorum’’sözleriyle sona ermişti.Savaşın ortasına bırakıp kaçtıklarında beni gülme almıştı!Bu yeni dünya görüşüne karşı çıktığımdan rütbelerim sökülmüştü.Etrafta uçaklardan atılan roketler vb. patlamadan iki gurup halindeydik.Ahmet bir gurubu,köylü Mustafa diğer gurubu idare edecekti.Patlamalardan sonra Ahmet benim rütbelerimi geri taktı üç guruba ayrıldık.Ne kadar küçük guruplar olursak kayıp ve isbet alma ihtimali azalır diye.Buluşma saati ayarlayıp araziye dağıldık.Savaş alanından çıkış için minibüs ayarlamışlar,bizim gurup yani ben gecikince’’neredeyse sizi bırakıp gidecektik’’dediler ama oradaydık işte.Yine de savaş alanından çıkamadık gerçi ama geçici de olsa bombardıman alanından uzaklaştık.

İlhan çok muzip bir arkadaşımızdı.Bombardıman esnasında teşviklerimizle elimizdeki teyple sesleri kaydederdi.Her zaman güler yüzüyle’’sonra lazım olur,gecelerde falan kullanırız’’derdi.Bundan habersiz Ahmet biz kaydı dinlerken odaya aniden girdi ve yine başladığını sanıp kendini yere doğru masanın altına attığında hepimiz gülmekten kendimizi yerlere attık .Lakin o öyle herşeye alınan kompleksli biri olmadığından hemen kendimizi toparlayıp yapılacaklara odaklandık.Yapılacaklar derken o gece okul diye cephaneliğin üzerinde uyumuşuz.Yapılacakları yapmaya başladığımızda anladık.

Olaylar pekte masum gelişmiyordu.Bu saflaşma ve ayrışma süreci tüm sola yansıyordu.Acilcilerden‘’ayrılan’’guruptan Kemalle aynı minübüste giderken konuşmuştum.Tek başına elinde teksir makinası Mihraçla görüşmeye gidiyordu.Ayrılıkta elinde kalanları vereceğini söyledi.Acilcilerin tanıdığı kampına giti.Ve vuruldu!Bizim o günün iktidarı ve gücü elinde bulunduran arkadaşlarımızın da düzgün bir sınav verebildikleri söylenemez.Tavrıları içler acısıydı.’’Kendi iç işleri bir şey denemez.Bazı durumlar var ki:........ ‘’ Tehdit vari olayı mübah gören bir yaklaşımdı.Gerçi çoğu bugün de    ’’gökten inme kurtarıcı’’anlayışıyla zaten aynı şeyleri savunuyorlar!

Ahmet iktidar olanlardan’’ayrıldıktan’’sonra bizimle görüşmek üzere gelmişti.Özgür ve Tonguç yanımda.Ahmet’’genç olarak sizler belki geri dönmek istersiniz,belki evlenmek istersiniz’’gibi laflar edince gençler bozuldu.Ben yanımda taşımasam telef olacak Devrimci Yol ciltlerini verebilirseniz iyi olur  deyinince,gençler’’bizi çocuk yerine koyacağına ciltleri ver’’diye parladı.İlk defa Ahmet’in kızdığını gördüm.’’Devrimci hareketin olanaklarını.....’ diye ayağa kalkınca epey şaşırdım doğrusu.’’Ahmet arkadaşlar genç...’dediğimi duyunca yeniden sakinleşip yerine oturmuştu.

Herkese sorduğum gibi onunla uzunca tartışmıştık.’’Savunduğun görüşlerle dağa gitmek uyuşmuyor’’dediğimde’’geride bıraktıklarımıza karşı sorumluluğum var başlarına bir şey gelmesin’’ dediğinde,ikimizde epey bir süre suskun kalmıştık.Sözün bitiği yerdi.Başlangıca geri döndük;sadece sevgi vardı.Ne yazık ki başlarına bir şey gelmesin dediği,hepimizin başına gelebilecek olan değerli dostumun başına gelmişti.

Doğru mutlak doğru düzleminde bilgimizin sınırlarını aştığından sadece bu doğrultuda mücadele etmek vardır.Bu da niyetle ilgili değildir.Yani doğayla ilgilidir.Maddesel gerçekle ilgilidir. Mülkiyetle maddeyi karıştırmak en akıllı sandıkları ve yaptıkları iştir. Madiyat değil materia dır.Sevmeye çabalamak aynı dünya görüşünde buluşabilmek için mücadelede olmak demektir.Sevgi üreten bir yüreğe sahip olmak demektir.Olay ve gelişimleri  bütün olarak değil;salt olumsuz yönlerini görmek , sadece olumlu yönlerini görmek kadar insanlar alemi hastalıklığıdır. Bütünü ve gidiş yönünü kaybetmeden olaylara bakabilmek üretim ve mücadele gerekmektedir...Kabullenmek hareket halini durdurmaya çalışmaktır.Hayatın hareketi sizi aşıp yoluna gidecektir.Değecek insanlar için mücadele edin. Ahmet sevdiğim kadar görüşlerindeki samimiyetine saygı duyduğum bir dostumdu .Bunun için Ahmet’i sevmeye devam edeceğim ve unutmayacağım. Yeterki sol memenin altındaki,doğabilimsel doğru dünya görüşüne gelişme mücadelesindeki yürek kararmasın.

AHMET PEHLİVAN ÖLÜMSÜZDÜR

 

YÜREKLERİMİZDE MÜCADELEMİZDE YAŞIYOR...

Adnan Zafer Hoca

GERÇEKLİĞİN YALANINDA

 
"İki türlü ahlak vardır; söyleyip uygulayamadığımız, uygulayıp da söyleyemediğimiz."
BERTRAND RUSSELL
 
İnsan karşısındakine çok kolay yalan söyleyebiliyor. Bir çıkar söz konusu olduğundan kendini rahatlatma adına savunma mekanizmaları geliştirerek söylediği yalanı bilinç dışına da atabiliyor. Her şeye rağmen bir insan kendine nasıl yalan söyleyebiliyor? Yalan söylediğini kandırabiliyor yada kandırdığını sanabiliyor ama kendi kendisini nasıl kandırabiliyor? 
 
Bireysel ilişkilerin ve toplumsal ilişkilerin gün geçtikçe dibe vurduğu günümüz dünyasında neresinden bakılırsa bakılsın bireysel ve toplumsal ahlak çürümenin eşiğinde yer alıyor. Elbette bu çürümenin sosyolojik nedenleri büyük kısmını oluşturuyor. Çünkü hepimiz bir sınıfa mensubuz; duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımız daha da ötesinde ekonomik çıkarlarımız var. Ait olduğumuz sınıfın özelliklerini yansıtıyoruz ve bilincimizi oluşturan varlığımızın yansımalarını taşıyoruz. Ne de olsa insan söylendiği gibi bir homo-economicus. Ekonomik çıkarlar bizi yönlendiriyor. Görmezden gelmeyi ve yalan söylemeyi, boyun eğmeyi, ses etmemeyi daha kolay ve anlaşılabilir hale getirebiliyoruz. Savunma mekanizmamızı da, "Ne yaparsın, ekmek parası! Çocuklar aç mı kalsın?" üzerine kuruyoruz. Yada daha kolayına kaçıp, "Genlerimizde var" diyerek bütün suçu insan genlerine atıp kurtuluyoruz. Yada güçlü olanın ayakta kalacağına inanıp bunu doğanın kanunlarına bağlıyoruz. Güçlü zayıfı ezer. Yada rekabet ortamına uyum sağlama olarak görebiliyoruz. Bir nevi sosyal Darwinizm. Toplumda güçlüler ayakta kalır, zayıflar sistem dışına itilir. Oysa rekabet ve ayakta kalma yalanı besliyor. Bozulma olağan hale getiriliyor.  Vaziyet böyle olunca yalan söylememiz daha bir meşru, toplum ve birey gözünde daha kabul edilir duruma gelebiliyor.
 
Bireyi daha sonraya bırakıp toplumsal yapıya sınıflar açısından baktığımızda, içinde yaşadığımız toplumsal yapının temelinin yalan olgusuna dayandığını görebiliriz. Modern kapitalist toplumu oluşturan burjuva sınıfının ve işçi sınıfının durumlarına bir bakalım. Aralarında görünmez ve gösterilmez büyük bir çıkar savaşı var gerçekte. Ama yalan mekanizmaları ideoloji vasıtasıyla o kadar güzel kurulmuş ki, gerçekte baktığımızın bir görüntü olduğunu özün ise koca bir yalandan ibaret olduğunu göremiyoruz. Oluşturulan ideolojiyi de din ve milliyetçilik duygularıyla kapladığınız an yalan görünmez oluyor. İktidar sahipleri ve sömürenler tarihin her döneminde ideolojik yalanlarını gizleyecek kılıflara ihtiyaç duymuşlardır. Modern kapitalist toplum öncesi, kilise ve aristokrasi sömürebilme adına yalanlarına din kılıfını uyduruyorlardı. "Ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, insanın afyonunu" oluşturan, insan eliyle yaratılan din söz konusu olduğunda yalan ve öldürme meşru bir hale getiriliyordu. Aydınlanma ışığı altında oluşan yeni bir sınıf, burjuva sınıfı, kilise ve aristokrasinin iktidar egemenliğine son verebilmek için ilk önce din yalanını açığa çıkardı ve iktidar gücünü bertaraf ederek dini politik alandan özel alana attı. Fakat yeni iktidar sahipleri de kendi egemenliklerini sömürmek üzerine kurduklarından, kendi sömürü düzenlerini gizleyebilmek için yeni bir kılıfa ihtiyaçları vardı. Bu yeni yalanın adı da milletler ve milliyetçilik idi. İnsanlığı kendi kanında yıkayacak olan bir yalan. Sonradan yaratılan bir kimlik siyasallaştıkça, insanların kendilerini ifade edebilecekleri bir kimliğe dönüşüp insanların duygularını okşadıkça ve onlara diğerleri karşısında üstünlük hissi verdikçe, sonradan uydurulan bu kimlik politik alan içine sıkıştırılıp sömürü gerçekliğinin görünmezliğini sağlayan büyük bir yalana dönüşerek bütün siyasi politikalara ve alınan siyasi kararlara sözde meşru bir zemin üzerinde ülke içinde ve dışında katliam yapma ve bu katliamlara geniş halk kitleleri nazarında meşruluk katma yetkisi vermiştir. Dini özel bir alana hapseden burjuvazi, milliyetçilik konusunda aynı davranışı sergilememekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda milliyetçiliği gericileştirip, mikro milliyetçilikler yaratarak, etnikçiliği kışkırtarak ve son merhalede faşizmi doğurarak insanları birbirine düşürüp kana boğmuştur ve boğmaktadır. Oysa kapitalizmin dini, imanı, milleti yoktur. Yalanı gözler önüne seren Karl Marks çok güzel söylemiştir: " İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz yada Alman değil, emek, bedava kölelik, kendi kendini satmaktır. Onu yöneten hükümet Fransız, İngiliz yada Alman hükümetleri değil, sermayedir. Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz yada Alman havası değil, fabrika havasıdır. Ona ait olan topraksa Fransız, İngiliz yada Alman toprağı değil, yerin bir kaç karış altıdır."
 
Toplumsal yapının yansıması insanda vücut bulduğundan insan da bireysel ilişkilerini aslında yalan üzerine inşa etmiştir. Toplumsallaşmanın getirdiği kendi kendine yabancılaşma beraberinde insanın kendi kendisini aldatmasını da kolay kılınır bir hale sokmuştur. Oysa insan kendi kendisini kandırmaktadır. Toplumsal yapı içerisinde oluşturulan burjuva medeniyetinin yalanlarına hizmet etmekle kalmayıp, kendisi yalan mekanizmasının çarkları arasına katılıp öncelikli olarak sınıf atlamayı hedefine koymuştur. İnsan için önemli olan bir statü elde edip başarılı olmak, başarılı olamaktan kasıt ise zengin olmak ve sınıf atlamaktır. Günümüz modern toplumunda bir insanın önceliği budur. Bu önceliğe ulaşabilmenin de tek yolu amaca ulaşmak için her yolu mubah hale getirerek yalanı kendi bünyesinde kurumsallaştırmasıdır. Böylece yalan daha kolay söylenebilir hale geçer. Çıkarlar söz konusu olduğundan aldatma, yalan söyleme, ispiyon etme, kuyu kazma olağanlaşır. Çok basit bir örnek, bir insanın çalıştığı şirketteki durumudur. İnsan yükselebilme ve terfi edebilme adına çok kolay yalan söyleyebilmekte, iftira atabilmekte, en yakın mesai arkadaşını dahi ispiyon edebilmektedir. Çünkü söz konusu olan kapitalizmin rekabet olarak algılattığı kendi çıkarlarıdır. O sınıf atlama arzusuyla istediğini tüketebilme fırsatına yada lüksü elde edebilme onuruna ancak böyle ulaşabilir. Bireyin aile ilişkilerinde bile söz konusu olan çıkarlardır. Çıkarın olduğu yerde ise yalan vardır. Fiziksel ve duygusal çıkarlarımız tatmin olmadığı yada çatıştığı anda karı kocayı, koca karıyı çok kolay yalanlar üreterek aldatır. Fakat bütün bunlar, bireyin yalan söylemesi yada kendi kendisini kandırması sadece kendisine ve muhatabı olan kişiye zarar verir. Oysa bir de bireyin yalana başvurup sadece muhatabını değil milyonları kandırması vardır. İşte onun zararı telafi edilemezdir. 
 
Düşünebiliyor musunuz tek bir kişinin yalan üzerine kurduğu iktidarı milyonlarca kişiyi uçurumun kenarına getirebiliyor. Tek bir kişinin, kendi deyişleriyle takiye üzerine kurduğu tanrısal kibri koca bir ülkeyi kan selinde mahvedebiliyor. Tek adam olabilme arzusu binlerce masumu katledebiliyor. Ülkeyi yangın yerine çevirebiliyor. Kardeşi kardeşe düşürecek yalanlarla halkı parçalayabiliyor. Ve korkunun, sindirmenin egemen kılındığı bir yerde devletin baskı araçları kullanılarak oluşturulan işkence ve cinayet ortamında kimse sesini çıkaramıyor. Muhalif insanlar yalanlara gözlerini çaresizce kapatıyor; destek verenler ise ekonomik çıkarına yalanları görmezden gelebiliyor. Oysa yalan söylemenin arkasında büyük bir yağmalama, talan etme ve hırsızlık yatıyor. Çalınan sadece maddi şeyler olmuyor. Çalınan hayatımız, geleceğimiz oluyor. 
 
Geride ise sadece; " O diktatörmüş, ülke kötüye gidiyormuş, sana ne, sen mi tek başına düzelteceksin, sen bak kendi işine, insanları değiştiremezsin, insanlara acıyorsun da ne oluyor, sen de çalacaksın kardeşim, sen kendini kurtar önce"  deyişleri kulağa çalınan oluyor. 
 
Her yalana rağmen mücadeleye devam. En azından Özgürlük adına....
Özgür Devrim

Önce İnsan…

 











Amaç insandı, sosyalizm bir araç. Ama sosyalizm bir amaç, insan bir araç oldu. Gerektiğinde acımasızca harcanan bir araç. 



Karl Marx, insanın kendi kaderini dolayısıyla dünyanın kötü gidişatını değiştirebileceğine ve buna kapasitesi olduğuna inanıyordu. Bu yüzden de bütün teorik çalışmalarında ve hayatında insanı kendine görev ve dert edindi. O insanın insanı sömürmesine ve insanın insanı kullanmasına karşıydı. Marxizmin özü buydu. Diğer bütün ortaya koyduğu teoriler bu öz üzerinde yükseliyor ve değişimin habercisi olabilecek insanı muştuluyordu. İnsanın özü devrimdi. Devrimin özü insandı. Ve her şey insan için olmalıydı, insana karşı değil. Sosyalizm insandı,insanla güzeldi. İnsana karşı sosyalizm olmamalıydı.



Ne yazık ki tarih defalarca hayal kırıklıkları ve hüsranlarla sahne aldı insanlık tiyatrosunda.‘‘Sosyalizm‘‘adı altında da insan sömürüsü devam etti. Başkaldırının, isyanın ve ayaklanmanın, devrimci hareketin lideri hareketin kendisi olamadı çoğu zaman. Ya bir lider kadrosu tarafından ele geçirildi ya da hareketin lideri hareketin kendisi olduğunda sistem açısından çok daha tehlikeli olduğundan, daha en başında kapitalist sistem tarafından vahşice ve görülmemiş zalimlikle yok edildi ve katledildi. Paris Komünü gibi...



Tarih boyunca gerçekleşen devrimlerin hemen hepsinin lider kadroları vardı ya da devrim sonrası lider kadrolar tarafından ele geçirildiler. Sorun şuydu ki, adına ne denirse densin yöneten-yönetilen ayrımı insanı sömürüsü ve insan kullanımı devam etti. Günümüzde de devam etmektedir. Bu fasit dairenin dışına bir türlü çıkılamamakta ve çemberi kırmakta başarılı olunamamaktadır.Bu durum dün ve bugün devam etmektedir. Gelecek ise...? Hala bütün dünyada ve Türkiye'de lider kadrolar, hangi‘‘düşünceden hangi ideolojiden‘‘olursa olsun, insan kullanmakta ve acımasızca insan harcamaktadırlar. İnsanlar bir çıkar, bir inanç, bir‘‘ideoloji‘‘ya da bir "amaç" uğruna saf duyguları istismar edilerek ölüme yollanmaktadır. Oysa hiç bir ‘‘ideoloji,‘‘ hiç bir amaç, hiç bir inanç emekten ve üreten insandan daha değerli değildir. Değerli olan insan yaşamıdır. İnsanın insanca yaşamasıdır.



İşte sosyalizmin özü de budur aslında. İnsanı ölüme yollamak değil, insanı yaşama tutundurmak; insanı sömürmek değil insanın sömürülmesine karşı olmaktır. Sömürüye karşı insanın hakkı, insanın adaleti ve insanın insanlığını yaşaması ve kendi kendine kendini geliştirebilmesi için mücadele etmektir.



Sevgiyi yayıp ortak karar almayı teşvik etmeyenler, korkuyla hükmedenler ve liderliğin egosunda insanlığı yerlere düşürenler ezilenlerin yanında olamazlar. İster inanç adına, ister ulus adına, ister‘‘sosyalizm‘‘adına ve ne adına olursa olsun...

 

 

Özgür Devrim

FACEBOOK SAYFAMIZ