Özgürlük

YUNANİSTAN'IN GELECEĞİ

YUNANİSTAN'IN GELECEĞİ
 
COSTAS LAPAVITSAS
İLE RÖPORTAJ
 
Syriza kemer sıkma uygulamalarını izlemeye devam ediyor. Fakat Yunanistan'da herkes umutsuz değil.
 
2012 yılında Atina, Yunanistan. Dimitris Alexakis / Flickr
 
Yunanistan'da, sol parti Syriza'nın "yükselişi ve düşüşü" hakkında konuşmak epey zor. "Yükseliş ve duraklama" daha uygun olacak. 
 
Syriza Ocak 2015'te, "troyka"ya(Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu) karşı koyma sözü vererek Yunanistan'ın borç krizinden çıkmasını sağlamak ve Yunanlıların ıstırap çektikleri kemer sıkmaya son vermek için iktidara geldi. Troyka tarafından sunulan anlaşmaya Yunan halkının yankılanan bir "Oxi," "hayır" dedikleri ulusal referandumla son bulan dramatik müzakereler dizisinin beş ayı böylece start aldı.
 
Yine de bu tarihi tepki karşısında Syriza başbakanı Alexis Tsipras, görülmemiş aşırılıkta kemer sıkma ve özelleştirmelere destek ile ülkeyi iflasa götüren üçüncü muhtırayı imzalayarak alacaklılara yöneldi. 
 
Tsipras'ın eşi benzeri görülmemiş şartlı teslimiyetini bir diğeri takip etti: muhtıra hükümlerini uygulamak için iktidarda kalma kararı. Birçoklarına göre, Syriza'nın devletin tepesine hızlı tırmanması, müzakerelerdeki sert konuşması ve "Grexit" doğrultusundaki aldatmaca, Yunanistan'daki sınıf mücadelesinin hızlanmasının sinyalini verdi. Artık parti, zombiler gibi, tarihte görülmemiş büyüklükteki işçi karşıtı ve sol karşıtı tedbirleri aptalca uygularken hantal hantal yürümek durumunda.
 
Kostas Lapavitsas, Syriza'nın bir milletvekili ve Avrupa Para Birliğini terk etmek ve uluslararası alacaklılarla Yunan halkının karşılaşmaya hazırlanması için çağrı yapan parti içerisinde bir blok olan Sol Platformu üyesi olarak,  baş döndürücü sürecinin her adımına eşlik etti. Sol Platform, Syriza'daki stratejik ve siyasi tartışmayı kazanmış olsaydı, Yunanistan muhtemelen çok farklı bir yola girmişti.
 
Bugün ne Lapavitsas ne de Sol Platform Syriza'nın bir parçası olmaya devam ediyorlar. Gerçi, Lapavitsas, Sol Platform'un temel savlarından feragat etmedi: Yunan işçi sınıfına tabi olma kaçınılmazdır. 
 
Floransa'daki Avrupa Üniversitesi Enstitüsünde tarih bölümünde doktora adayı olan George Souvlis ve eski bir Syriza danışmanı ve şu anda radikal sol girişimi ARK'nın üyesi olan Petros Stavrou, Syriza hükumeti, Avrupa çapında kemer sıkmaya karşı mücadele ve Yunan solunu canlandırma umudu konularında Jacobin adına Lapavitsas ile konuştu. 
 
DÜŞÜNSEL ETKİLER
 
Giriş üzerinden, sizi güçlü bir şekilde etkileyen oluşumsal akademik ve politik tecrübelere dayanarak kendinizi tanıtır mısınız?
 
Yunanistan'da diktatörlüğün düşmesinden sonra dünyayı anlamaya başlayan nesilden geliyorum. Bu dönemde, radikalleşme Yunan toplumunun önemli bir özelliğiydi. Kendi ailem solda kaldı, bu yüzden üniversite çalışmalarıma başlamadan çok önce doğal olarak radikalleştim. Fakat, İngiltere'de 1980'lerin daha kapsamlı şartları oluşumumda hayati önem taşıdı. Bu dönemde, dünyanın çok daha büyük olduğunu ve 1970'lerde Yunanistan'da tecrübe ettiğimden çok daha fazla, ideolojik ve siyasi meselelerin çok daha engin olduğunu fark ettim. Başka bir deyişle, siyasi olgunluğumun çoğu İngiltere'de gerçekleşti. O zamandan beri İngiliz solu saflarında aktifim. Benim için önemli bir entelektüel deneyim de, yaklaşık 30 yıl önce Japon Marksizmini keşfetmekti. Bana, kapitalizme daha kapsamlı bir şekilde bakmanın yanı sıra Marksizmi ve ekonomileri daha geniş bir bakış açısıyla görmenin olanağını sağladı.
 
Marksist bir ekonomist olarak entelektüel oluşumunuz için çok önemli olan entelektüellerin bir kısmının (ekonomistler ve siyasal kuramcılar gibi) isimini verebilir misiniz?
 
Politik ekonomide okuduğum ilk kitap, çok gençken Sweezy ve Baran'ın Tekel Sermayesi'ydi. 20. yüzyılda Marksizme önemli katkıları olan mükemmel bir kitaptı ve Sweezy'nin ekonomisi bende kalıcı bir saygı uyandırdı. Söylemeye gerek yok, ben de Marx'ın yazılarının çoğunu dikkatlice okudum, ancak asla kutsal metinler olarak görmedim. Benim için Marx harika bir düşünür ve devrimci idi, ama bundan ibaret. Ayrıca Marksist klasiklerin olağan tam takımını okudum. Ayrıca Marksist klasiklerin alışılagelmiş olan tamamlayıcılarını da okudum. Özellikle, Rus Devrimi, Sovyetler Birliği'nin gelişimi ve iki dünya savaşı arası faşizmin ortaya çıkışı üzerine yazıları beni çok etkileyen Troçki'ye ayrı bir paragraf açmalıyım. Uzun süreden beridir Solun Sovyetler Birliği'ni ağır eleştiren, hatta reddiyeci kısmına aittim. Son olarak, Marksist ekonomi konusundaki benim anlayışım, birincisi, 1970'lerin ve 1980'lerin Anglo-Sakson Marksist rönesansının ve ikincisi, Uno Okulu Japon Marksizminin bir karışımıdır. Birçoğuna büyük borcum var ama İngiltere'de Ben Fine ve Laurence Harris ile Japonya'daki Makoto Itoh ve Tomohiko Sekine'nin yerlerini ayrı tutacağım.
 
SYRİZA BİR ALTERNATİFE SAHİP Mİ?
 
Haydi Yunanistan'ı tartışalım. Syriza, yeni kurtarma paketi yenilgisinden sonra, ileri gitmenin tek yolunun bu olduğunu ileri sürerek bu gelişimin kaçınılmaz doğası hakkında bir hikaye yarattı. Bu olayları anlayışını paylaşıyor musunuz? Değilse, öteki yol neydi? Ekonomi açısından, Syriza bu gelişmelerden kaçınmak için ne yapmalıdır?
 
İlginçtir ki, Syriza'nın şimdiki liderliğinden gelen temel argüman, yapılabilecek başka bir şeyin bulunmamasıydı. Bu, aynı zamanda, Yeni Demokrasi, PASOK ve on yıllardır Yunanistan'ı yöneten diğer herkes tarafından etkin kullanılan bir argüman. Ancak Syriza, Yunanistan ve Avrupa'da gerçek değişimi sağlayacak başka bir yol vaat ederek iktidara geldi.
 
O sırada Syriza'yı destekledim, çünkü başka bir yol gerçekten de mümkündü. Değilse, Syriza'nın anlamı tam olarak neydi? Yeni Demokrasinin Antonis Samaraları yerine Alexis Tsipras'ın başbakan olması mı? Hükumette kendilerine "sol" diyen ve kurtarma politikalarını umutla daha "yumuşak" bir şekilde uygulamak isteyen insanlara sahip olmak mı? Bu görüşü tamamıyla reddediyorum. 
 
Syriza'nın gerçek sorunu, başka yolun olmaması değildi. Asıl sorun liderliğinin uyguladığı stratejinin baştan sağlam olmaması idi. Bu, yanlış siyaset, yanlış ekonomi, yanlış dünya anlayışıydı. Kısacası, Avrupa para birliğinde kalarak, borç verenlere karşı koymayı ve Yunanistan'ı değiştirmeyi hedeflediler. Syriza'daki diğer bazı kişilerle birlikte o sırada tartıştığım gibi, bu mümkün değildi. Liderliğe karşı çıkarak ve Avrupa Para Birliği'nden çıkarak ve ulusal borcu reddeden alternatif bir yol ileri sürerek savaş verdik. Yunanistan için yeni bir radikal sosyal değişim yolunu açan tek gerçekçi alternatif buydu.
 
Olaylar gösterdi ki, biz kesinlikle doğruyduk ve liderliğin stratejisi saçmalıktı. Fakat biz siyasi tartışmayı kazanamadık ve bu çok önemli bir şeydi. Stratejisinin başarısızlığından sonra Tsipras borç verenlere teslim olmuş ve politikalarını benimsemişti. Syriza teslimiyeti tüm Avrupa solu için kara bir lekedir.
 
Yukarıda öne sürdüğünüz şey, makro ekonomik düzeyde. Sizce diğer kısa vadeli taktik alternatifler olduğunu düşünmüyor musunuz?( iktidarı ele geçirdikleri ilk günden itibaren sermaye ve bankacılık denetimleri uygulama, daha öncesinde bir referandum düzenleme gibi.) Çünkü sonunda olan şey, Yunan devleti ekonomik olarak neredeyse felce uğradığında, çok zor bir konjonktürde son dakikada sermaye denetimleri uygulamaya koymak oldu.
 
Ne için? Eğer Syriza tüm yolu, Avrupa Para Birliği'nden çıkarak ve borçların yükümlülüğünü yerine getirmeyerek almaya hazırlanmadıysa, erken denetimlerin taktik uygulaması ne anlam ifade edecekti ki?
 
Benim görevim değil, ancak bazıları, bu hareketlerin, Syriza ile troika arasındaki görüşmelerde, kurtarma anlaşmasının getirdikleriyle karşılaştırıldığında daha iyi sonuçlar alacağını iddia ediyor. Bu duruşu paylaşıyor musun?
 
Neyi başarmak için daha iyi müzakere? Bu sadece yanlış düşünme. Tsipras, Varoufakis ve diğerlerinin müzakere yöntemleri başından beri de beceriksiz olmasına rağmen Syriza'nın sorunu taktik değildi. Gittiğiniz yol boyunca çelik gibi değilseniz, kışkırtıcı bir tarz ve laf kalabalığı borç verenleri kızdırmaktan başka ne anlam ifade eder? Gerektiği zaman yükümlülüğü yerine getirmeyeceğini ilan etmek için dik durmaya hazırsan takım elbise giymek ve kravat takmak çok daha iyi. 
 
Ancak Syriza ile ilgili sorun, yöntemleri değil, stratejisi idi. Avrupa'nın neyle meşgul olduğunu, borç verenin ne kadar amansız olduğunu anlamadılar. Her şeyden önce, Avrupa Merkez Bankası'nın ekonomideki likidite mevcudiyeti üzerindeki muazzam gücüyle mücadelenin tek yolunun ulusal para birimi üretmek olduğunu anlamıyorlardı. Sol bir hükumet için başka seçenek yoktu. Tsipras'a özel konuşmada bunu söyledim, ancak duymak istemedi, çünkü bu, Avrupa Birliği kurumlarıyla gerçek bir kopuştan bahsediyordu. Bu kırılma onun politik görüntüsüyle, yaradılışıyla, eğitimiyle ilgili olarak istediği şey değildi. 
 
Bence Syrizanın başarısızlığı için önemli - ve bu benim görüşüme - parti müzakereler sırasında Yunan halkına gerçeği söylemedi. İki taraf arasında neler olup bittiği ve hangi çıkarların olduğu söz konusu oldu. Eminim ki, bu süre zarfında parti adına üretilen ana söylem her şeyin kontrol altında olduğu, her iki tarafın da fayda sağlayacağı konusunda adil bir anlaşma olacağı idi. Sanırım bu yanlış bir taktik adım oldu, çünkü Syriza halkı hareketsizleştirdi, müzakerelerin sürecini bir grup uzmana, yani Tsipras'ın çevresindeki ekibe devretti. Böylece Syriza, insanları er ya da geç çıkarlarının lehine bir çözüm olacağına inandırdı. Halk, ne Brüksel'de neler olduğu konusunda doğru bir şekilde bilgilendirildi, ne de troika tehditlerine karşı topluca protesto etmeye hazırdı. B Planı'nın, AB ile olası bir ayrılık için gerekli olduğu kadar Yunan halkını hazırlamayı içerdiğine inanıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?
 
İşçi sınıfının ve daha geniş sosyal katmanların yaygın desteği ve siyasi hazırlığı, Yunanistan'da gerçekten bir şeyler değiştirmek isteyen radikal bir hükumet için büyük önem taşırdı. Syriza, resmi muhalefet haline geldiği 2012 seçimlerinden sonra buna kalkışma fırsatı bulmuştu, ancak bunu yapmadı. 
 
Bunun yerine liderlik, Alexis Tsipras'ı bir sonraki başbakan ve küresel sol figür olarak yükseltme yolunu izledi. İktidara geldikten sonra, kilit sorularda, hatta insanlar cevaplarını istedikleri halde bile, asla gerçeği bütün açıklığıyla söylemediler. Son derece kararlı oldukları tek nokta, Avrupalı kurumların bünyesinde kalmak istemeleridir. Bu dürüst oldukları az sayıdaki konudan biri. Avrupalılığa bağlandılar ve bağlı kalmaya devam ettiler.
 
O halde, halkı Avrupalı kredi verenlere karşı büyük bir çatışma için hazırlayabilirler mi? Açıkçası bir kopuş noktası haline gelebilecek olan Temmuz 2015 referandumunda bile, savaşa hazırlanmaktan titizlikle kaçındılar. Yunanistan ve yurtdışındaki güçlü merkezler, "Hayır" ın Avrupa Para Birliği'nden çıkış ve felaket anlamına geleceğini söyleyerek Yunanlıları korkutmaya çalışıyordu. Syriza ve liderliği asla böyle söylemedi ancak her zaman referandumun borç verenlerle yapılan görüşmelerde diğer bir silah olduğunu söyledi. Ve sonuçta teslim oldular ve "Hayır"ı "Evet"e çevirdiler. Asla gerçek bir kavga istemediler. 
 
Sizce bu stratejik seçim, Avrokomünist partilerin 1970'lerde benimsedikleri strateji ile mi bağlantılıydı yoksa sadece Tsipras'ın çevresindeki insanlar tarafından verilen bir karar mıydı? Örneğin, çevre ve enerji bakanı ve Tsipras'ın en önemli ekonomik danışmanlarından biri olan Giorgos Stathakis, Kasım 2016'dan itibaren iktidardaki partinin tek gerçekçi seçeneğinin derhal troyka ile bir muhtıra imzalamak olduğunu söyledi. 
 
Bundan ne ediniyorsunuz? Bu seçim, ideolojik, ekonomik veya kişisel nedenlerle açıklanabilir mi yoksa kabul edilen stratejiyi etkili bir şekilde çözebilecek bu faktörlerin bazı bileşkesi mi?
 
Syriza fiyaskosunu doğrudan Avrokomünist geleneğe bağlayabileceğimizi sanmıyorum. Syriza'da yer alan Sol'da birçok tarihsel akımlar var. Bazıları Avrokomünizmden geldi, ancak en seçkin örneklerin bazıları Yunan Komünist Partisinin Stalinist geleneğinden geldi. Syriza'nın önde gelen kadrosunun önemli bir kısmı,hayal gücünü zorlamaya hiç gerek yok, tamamen Komünist Parti kadrosu idi, Avrokomünist değil.
 
Syriza'nın asıl sorunu, Eurocommunizm değil, partinin nasıl kurulduğu ve neye dönüştüğü idi. Syriza, 1990'ların başında belirsiz bir şekilde, işçi sınıfı içinde kök salmayan ve her zaman gerekenden fazla yöneticinin bulunduğu Komünist Parti'nin etkileyici yan ürünü, daha çok Synaspismos olarak başladı. 2000'lerde Syriza oldu, küçük bir ekip kendisini potansiyel olarak Yunan siyasetinde önemli bir oyuncu olarak görüyordu, çünkü çoğulcu, demokratik ve benzeri bir şekilde siyaset yapmanın yeni bir yolunu öneriyor gibi görünüyordu. Syriza'da en büyük değişim, Sol'da belki de neslinin en yetenekli politikacısı olan Alekos alavanos liderliğinde gerçekleşti. Syriza, sürekli tartışmalar ve görüş alışverişinde bulunulan bir ortamda Sol'un birçok farklı akımını cezbeden yeni bir kitle partisinin özelliklerini edindi. Aynı zamanda bilinçli bir eylemciydi.
 
Alavanos'un yaptığı felaket getiren hata, yeni, taze ve radikal bir neslin önünü açmayı düşünerek, Tsipras'ı ve küçük grubunu Syriza'nın yeni liderliği olarak atamaktı. Tsipras partiyi devralmak için aşırı derecede hırslı ve aynı derecede hünerliydi. 011-12 sezonunda Syriza'yı büyük bir seçim başarısına doğru taşıdı. 2010 civarlarında Syriza, Sol'daki birçokları arasında sadece küçük bir parti idi ve açık sözlü olmak gerekirse, yayılmakta olan krizin doğasına ilişkin en büyük anlamsız sözleri cafcaflı bir şekilde söyledi. Tsipras, daha sonra Yunan şehirlerinin meydanlarında vuku bulan kitle protestolarına katılması  için Syriza'yı cesurca zorladı. Hepsinden önemlisi, Tsipras, Sol'un diğer liderlerinin aksine, yönetmeye hazır olduğunu söylemeye hazırlandı. Yönetme istekliliği ile meydanlardaki hareketlere Syriza'nın dahil olmasının biraraya gelmesi partiyi 2012 seçimlerinde ileriye doğru sürükledi. Sırada bekleyen hükumet idi.
 
Kısa bir süre için, Syriza, sadece Yunanistan'da değil, aynı zamanda Avrupa'da da Sol'un geleceği olabilecek yeni bir örgüt oluşumunu temsil eder gibi göründü. Seçmenlerin desteğini çekebilecek güçlü kadro ile devamlı tartışmalarla uğraşan çeşitli akımların gevşek ittifakı ve parti hükumet oldu. Gerçek, 2015'te netleşti. Syriza, Sol için politika yapmanın yeni bir yolu değildi, sadece Yunan politik düzeninin hükmetmeye devam ettiği en yeni yoldu. Bitmeyen politik tartışma ve hareketçilik, ne iç demokrasinin bir garantisini ne de  kapitalizme karşı mücadeleyi ortaya koydu. Syriza, gerçek politik tartışmanın olmadığı ve en tepede mutlak güçe sahip bir liderle birlikte sınırları belli olmayan politik bir organ olan hükumette tamamen kendini demokratik olmayan bir şekilde gösterdi. Bu, Yunan devletiyle iç içe olan ve yalnızca iktidarda kalmaya çalışan bir seçim makinesi. Syriza modelinde Sol'un geleceği yok, bu kesin.
 
Temmuz 2015 anlaşmasından sonra Yunanistan hükümetinin resmi açıklamasını bildiren açıklayıcı bir slogan, şu ana kadar karşı karşıya kaldığı pek çok sıkıntıya rağmen, hükumetin mali performansının, 2016 Gayri Safi Yurt İçi Hasılası'nın kabaca yüzde 4'ü kadar devletin ana bütçe fazlasını arttırması nedeniyle bir başarı öyküsü olarak tanımlanabilir. Bu iyimserliği Yunan Hükümeti adına paylaşır mısınız? Ekonomik performansını başarılı olarak tanımlayabilir miyiz?
 
Bazı şeyleri sıraya koymalıyım. Yunanistan'daki büyük ekonomik daralma 2013'te sona erdi. 2014 yılından beri Yunan ekonomisi etkili bir biçimde durgundu: bir parça yukarı, bir parça aşağı. Krizin en kötü kısmı, Syriza iktidarı almadan bir yıl önce sonlanmıştı. Dolayısıyla Syriza'nın Yunanistan ya da Yunan halkı için bir çeşit başarı sağladığını söylemek gülünç bir şey. Gerçekçi kavramlar içinde, Syriza yönetimi ele geçirdikten sonra ekonomik durgunluk hafifledi ve 2016 boyunca ve bir yere kadar  2017'de farklı bir yol izledi. Tabii ki, Yunan siyasetinde yalancılıkların sürekli tekrarlanması yoluyla paralel bir gerçeklik yaratmak mümkündür ve Syriza bu konuda çok iyidir. Ancak gerçekler, rakamsal verilerde ve insanların yaşanmış deneyimlerinde açıktır. 
 
Gerçek ekonomi politikaları açısından Syriza, krizin başlangıcından bu yana Yunanistan'ın sahip olduğu en itaatkar hükumet olduğu kanıtlanmıştır. Kredi verenin ekonomik politikalarını kabul ettiler, Ağustos ayında üçüncü kurtarma anlaşmasını imzaladılar ve uygulanmasında çok titiz davrandılar. Bağımsızlıkla ilgili bir belirti, egemenlikle ilgili bir deneme yok. Bu bağlamda, Mayıs 2017'de imzaladıkları üçüncü kurtarma planının ikinci kez gözden geçirilmesini tamamlayan son anlaşma, borç verenlerin emirlerini bir kez daha itaatkar bir biçimde takip etti. 
 
İktidara yükseliş sırasında Syriza, önceki "yumuşak" Yunan hükumetlerinin aksine, sert müzakere etme, sert olma ve borç verenlere karşı ayaklanma konusunda ortalığı çok büyük velveleye verdi. Pratikte, kriz sırasında Yunanistan'ın sahip olduğu en kötü müzakereciler olduklarını kanıtladılar. Borç verenler, herhangi bir borç hafifletme olanağı sağlamaksızın, kemer sıkma tedbirleri, vergiler ve emeklilik kesintileri dayatarak tamamıyla onlara egemen oldular.
 
Gelecek Yunanistan için kasvetli görünüyor. Muhtemelen durgunlaşmaya devam edecektir: büyüme muhtemelen biraz azalacaktır, daha sonra biraz gerileyecektir ve sonra yine aynı olacaktır. Sürekli yüksek işsizlik oranı ve yüksek gelir eşitsizliği olan bir ülke; eğitimli gençlerin terk edecekleri fakir bir ülke; devasa borçla boğuşan yıpranmış bir ülke; Avrupa'nın saçaklarında ilgisiz küçük bir ülke haline gelecektir. Egemen sınıf bu olası sonucu kabul etti, bu onun egemenliğinin tarihi iflasıdır. Syriza da bu felakette rol oynamaktadır.
 
Borç ne olacak? Syriza yakında borcun hafifletileceğini iddia etti.
 
Mayıs 2016'da, esasen para birliğini yürüten organ olan Eurogroup, Syriza'nın kabul ettiği Yunan borçları için bir taslağa karar verdi. Bir "kesinti" olmayacak çünkü para birliği içerisinde bir devletin kayıplarını diğer devletin politikalarından alacak bir mekanizma yok. Taslağa göre, Yunan borcu, borcun ödenmesinin toplam maliyeti(faiz ve ana para) yıllık GSYİH'nin %15'ini geçmediği sürece sürdürülebilir olarak kabul edilecek. Faiz indirimi sağlanarak ve var olan borçların vadesini uzatarak bu "sürdürülebilirlik"i başarması için Yunanistan'a yardım edilebilir. Bu, Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ndeki "ortakları"ndan umut edebileceklerinin en iyi olanıdır. Bunun için, Yunanistan, uzunca bir süre, çok önemli bir faiz dışı fazla elde etmek için maliye politikasını şekillendirmek zorunda kalacak. Yani, onlarca yıl sürecek olan düşük hükumet harcamaları ve yüksek vergilendirme, derin kemer sıkma politikaları... Sonuç olarak, büyüme oranları düşürülecektir. Bu, Yunanistan borçlarını orta ve uzun vadede kesin bir şekilde sürdürülemez hale getiren korkunç bir açmazdır. 
 
Mayıs 2017'de Syriza hükumeti, tam da bu taslağa dayalı başka bir anlaşma imzaladı. 2022 yılına kadar yüzde 3,5'luk faiz dışı bütçe fazlalığın büyük miktarda temini için emeklilik maaşlarını düşürmek ve vergilendirmek suretiyle yeni tedbirler yasası çıkarttılar. Ayrıca, 2060 yılına kadar yılda ilave yüzde 2  faiz dışı fazla elde etmeyi kabul ettiler! Bu olağanüstü acımasız tedbirlerini yasalaştırmaya rağmen, kesinlikle bir borç indirimi almadılar. Bu inanılmaz beceriksizliktir. Böylelikle işsizliği düşürerek Yunan ekonomisinin iyileşmesine olanak verecek koşulları sağlamada berbat halde başarısız olurken, emekçi kesim üzerinde acımasız tedbirler dayatarak ve ulusal egemenliğin son kalıntılarını teslim ederek taviz verdiler. 
 
Yunanistan'da olan bu durumu, 1980'ler krizi esnasında Latin Amerika devletlerinde olanla karşılaştırabilir miyiz, çünkü her iki olayda da borç belirleyici bir özellikti; ne düşünüyorsunuz?
 
Bir ölçüde, evet, çünkü Yunan krizi özünde bir ödeme dengesi krizi idi. Dahası, kriz IMF tarafından ele alındı, bu nedenle birisi Latin Amerika'yla benzer sonuçlar bulabilir. Bununla birlikte, Yunanistan için gerçek benzerlik, Latin Amerika değil, I. Dünya Savaşı'ndan sonraki Alman krizi, savaş tazminatı krizidir. Savaşı kaybettikten sonra Almanya, daha çok muzaffer olan Fransa'ya büyük tazminatlar ödemek zorunda kalırken aynı zamanda ekonomisi üzerinde ihracat kapasitesini kısıtlayan ve böylece gerekli ödemeleri yapamadığı sorunlar ile karşı karşıya kaldı. 1920'li yıllar boyunca, John Maynard Keynes'in de hemen fark ettiği gibi, Almanya olmayacak bir konuma yerleşti. Tabii ki nihai sonuç, borcu kaldıracağını duyuran ve II. Dünya Savaşı hazırlığı için ekonomiyi askerileştiren Hitler'in yükselişi oldu. Yunanistan bugün benzer bir konumdadır. Çok büyük bir dış borcu vardır ve dış ödemeler yapmakla yükümlüdür, ancak dış fazla(ihracat fazlası) üretemez; çünkü para birliği ona etkili bir şekilde izin vermez. Günümüzde bütçe fazlası, iç ekonomiyi sıkıştırarak büyüme potansiyelini azaltarak yaratılmaktadır. Yunanistan için, ancak tuzaktan özgürlüğünü zor kullanarak kurtarması yoluyla çözülebilecek imkansız bir durum. 
 
Eski maliye bakanı Yanis Varoufakis yakın zamanda bir B Plan'ının olduğunu teyit etti. Bu ifadeye inanıyor musunuz? Eğer vardıysa, manevra yapmak için halen zaman ve boşluk varken, neden müzakereler sırasında Tsipras'ın ekibi tarafından bir seçenek olarak kullanılmadı? Tsipras'ın bu kartı oynaması halinde, bu ekonomik ve siyasi açıdan ne gibi bir etki yaratacaktı, ne düşünüyorsunuz?
 
Kendinle yaşamana imkan veren geçmiş hakkında hikaye anlatmak yaygın bir şey. Aynı zamanda, günümüzün ihtiyaçlarına daha çok uygun gelen geçmişi yeniden keşfetmeye yönelmek de yaygındır. Şahsen bunu elimden geldiğince önlemeye çalışsam da, insanlar siyasette sıklıkla bunu yapar. Gerçek anlamda bir B Planı olmamıştır - yani, Yunanistan'ı para birliğinden çıkarıp Avrupa Birliği ile ipleri koparacak bir plan. En fazla, borç verenlerin baskısı artarsa ne yapılacağına ilişkin yuvarlak hesaplar vardı. Halkın desteğine dayanan tutarlı bir bütün olarak talep ettikleri ve önerdikleri gibi bir Plan B'yi hiç ifade etmediler. Syriza için olamazdı da, çünkü böyle bir plan Avrupa Para Birliği'nden çıkmayı muhakkak gerektirecekti. Yanis Varoufakis de dahil olmak üzere Syriza liderleri, Avrupa'dan ayrılmayı tasvip etmeyen Avrupacıları görevlendirdiler. Avrupacı olmayan ve ayrılma talep eden Syriza üyeleri sonunda Tsipras tarafından kenara itildi.
 
Son zamanlarda siz ve Theodore Mariolis, RL Enstitüsü tarafından yayınlanan "Euro Bölgesi başarısızlığı, Alman politikaları ve Yunanistan için yeni bir yol" adlı analitik bir rapor yazdınız; burada Yunan halkının çoğunluğu için yıkıcı sonuçlar doğurmaksızın uygulanabilir bir proje olan Grexit için gelecekteki hükumete yol gösterecek adımları tarif ettiniz. Olası bir Grexit'i uzun vadede bir başarı hikayesi haline getirmek için gelecekteki bir hükumet ne yapmalıdır?
 
Grexit'in adımları epeydir iyi anlaşıldı. Gizem yok. Grexit, öncelikle parasal egemenliğin bir parlamento kanalıyla yeniden ele geçirilmesini, böylece ulusun yasal parasının yeniden tanımlamasını gerektirir. Yunan yasası uyarınca sözleşmelerde, para akışlarında ve toplam parada 1:1 kambiyo oranı derhal uygulanacaktır. Aynı zamanda, banka kamulaştırması, sermaye kontrolleri, bankacılık denetimleri ve ekonominin dönene kadar başlangıç döneminde ilaçların, yiyecek ve enerjinin düzenli tedarikini sağlamak için adımlar atılacaktır. En ciddi ekonomik problem New Drachma'nın devalüasyonu olacaktır; bu da büyük ölçüde cari hesabın durumuna ve ekonominin gücüne bağlı olacaktır. Yunanistan'da bunu tahmin etmek kolay değil, fakat dengenin yeni konumunda yüzde 20-30'luk bir devalüasyon olacağını tahmin ediyorum. Uluslararası pazarlarda ve yurt içinde rekabet gücünü geri kazanması gereken Yunan endüstrisi için devalüasyon olumlu olacaktır. İstihdam korunuyor olacağı için orta vadede işçiler de faydalanacaktır, fakat kısa vadede destek isteyeceklerdir, özellikle de vergi indirim ve devlet yardımları vasıtasıyla... Bu herhangi bir hayal gücünü zorlayan kolay bir yol değil, ancak mükemmel şekilde uygulanabilir ve kararlılık ve yaygın katılım gerektiren bir yol. Belki de altı aydan on iki aya kadar büyük zorluklar dönemi yaşanacaktır, ancak ekonomi geri dönecektir.
 
Bununla birlikte, çıkış Yunan sorunları için tek başına bir tedavi değildir. Bunu, her zaman, sermayeye karşı ve emeğin yararına olan toplumsal güçler dengesini değiştirecek, böylece ülkeyi farklı bir yola sokacak ekonomi politikalarının farklı bir grubunun bir parçası gibi anladım. Başka bir deyişle, Yunanistan'ın ilerici bir çıkışa ihtiyacı var.
 
Bunun için iki adım önemlidir. İlk olarak, hükumet faiz dışı fazlalık için saçma ve yıkıcı yüzde 3,5 amacından vazgeçerek kemer sıkma yükümlülüğünü kaldırmalıdır. Bu, istihdamın çok çabuk yaratılabildiği yer olduğu için çoğunlukla hizmetlere yönelik yatırım ve diğer şeylerde kamu harcamalarını yükseltecektir. İkincisi, hükumet, hizmetlerden ziyade sanayi ve tarım yararına ekonomiyi dengelemek için kamu kaynaklarını kullanan bir endüstriyel strateji benimsemelidir. Bu politikalar benimsenirse, emekçilere yararları değerli olur, sınıf gücünün dengesi değişir, ücretli emek koşulları iyileştirilir ve gelir ve servetin yeniden dağıtılması için bir niyet olurdu.
Yunanistan'ın, toplumun sosyalist yeniden yapılanmasına yol açabilecek güçlü antikapitalist bir karaktere sahip farklı bir gelişme yoluna girmesi konusunda konuşmak mümkündür.
 
Muhtemel bir Grexit senaryosunda, AB dışında bir Yunanistan küresel ekonomide nereye oturacaktır - kimle, hangi ticareti yapacaktır; AB ile bir ticaret savaşı beklenir mi?
 
"Ticaret savaşı" argümanı tipik olarak kurtarma politikalarına devam etmek isteyen ya da radikal değişimi düşünmekten bile korkan insanlar tarafından kullanılır. Kırılma yoluna girmesi halinde Yunanistan kesinlikle zorluklarla karşı karşıya kalacaktır, zira kaçınılmaz olarak borcunu ödememek zorunda kalacaktır. Zaten Yunan borçlarının sürdürülemez olduğu yaygın olarak biliniyor ve kabul edildi. Yükümlülüğü yerine getirememe ciddi bir iş, ancak günümüzde savaşa, boykotlara ve diğer renkli sonuçlara yol açmıyor. Ülkeler faaliyet göstermeye ve hayatta kalmaya devam ediyor. Sonuçta, yükümlülüğü yerine getirmeyen devlet, bireysel üretken unsurlar değil. 
 
Yükümlülüğü yerine getirmemeden daha riskli olan şey, yükümlülüğü yerine getirmeme nedeniyle basitçe gerçekleşmeyecek olan, aynı zamanda AB'nin ekonomi politikalarıyla çelişecek olanları Yunanistan uygulayacağı için, Avrupa Birliği'nden ayrılma ihtimalidir. Yunanistan, ekonomisini düzene sokmak için bunun için hazırlıklı olmalıdır. Kestirme yol yok. Özel şartlar, muafiyetler vb. müzakere etmek zorunda kalacak ve ihtiyaç duyduğu politikaları uygulama adına bir kavga için hazırlıklı olunmalıdır. İşçiler ve halk tabakaları kararlı olurlarsa, ülke başarılı olabilir. 
 
AVRO BÖLGESİNİN GELECEĞİ
 
Şimdi AB gelişmelerine geçelim. Avro bölgesinin geleceği nedir sizce ve AB için Almanya'nın şu andaki planı olarak görünen Avrupa Komisyonu'nun çok hızlı bir Avrupa için senaryolarını nasıl görüyorsunuz?
 
Avro bölgesi krizi, AB'nin tarihsel gelişiminde belirgin bir dönem olarak hemen hemen bitmiştir. Almanya kendi çözümünü dayattı ve tüm muhalefeti yendi. Amaç yeniden başlatmayı taşıyor: Almanya üstün geldi ve isteklerini on yıl boyunca Avrupa'ya dayattı. Tartışılmaz baskın ülke olarak ortaya çıktı. Bu gerçekleştikçe, yeni Avrupa'nın merkez ve birkaç çevre ülkeyle beraber oldukça tabakalaşmış bir oluşum olduğu belirgin hale geldi. Marksistlerin hakkında konuşmaya alışık oldukları merkez ve merkezin dışında kalanın eski ayırımı, Avrupa'da yeni ve düşmanca yollarla tekrar ortaya çıktı. Merkez, daha belirli bir biçimde, esas olarak otomobil, kimyasal maddeler ve imalat makinelerinden oluşan sanayi üssü Almanya'dır. Kuzey İtalya istisna olmakla birlikte, Avrupa'da Almanya ile uzaktan karşılaştırılabilecek başka hiçbir sanayi kompleksi yok. 
 
Merkez birkaç periferi(çevre ülke) tayin etti; ikisi ön plana çıkıyor. Birincisi, Almanya'nın endüstriyel merkezine doğrudan doğruya bağlıdır: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya ve Slovenya. Bu perifer, hepsi de Almanya'ya akan, emek, kaynak ve üretken kapasite sağlayarak Almanya sanayi sermayesinin bir hinterlantı olarak görevini yapıyor. İkinci perifer güneyde: Yunanistan, Portekiz ve İspanya. Bunlar zayıf endüstrileri ile, düşük verimlilik artışının ve rekabet gücünün olduğu, istihdam sağlayan ancak artık bunu yapamayan büyük bir kamu sektörüne sahip ekonomilerdir. Görevleri, Alman merkeze vasıflı iş gücü  sağlamaktır. 
 
Avrupa'nın bu tabakalaşması muazzam bir Alman siyasi iktidarının da temelini oluşturmaktadır. Almanya'nın üstünlüğü Alman tarihsel bloğunun bir planından kaynaklanmadı, ancak bir noktadan sonra bilinçli bir politika haline geldi. Almanya'nın üstünlük sağlamasının en önemli kaldıracı, Almanya'ya Avrupa'ya ticari olarak hakim olma imkanı sağlayan ve Almanya'nın sanayi sermayesi için bir üs vazifesini görerek Çin ve ABD'ye ihraç etmesi ve diğer şeyler için temel oluşturan para birliğidir. Para birliği sayesinde Almanya büyük bir küresel güç olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu türün herhangi bir kapitalist sürecinde olduğu gibi, gerilim ve iç çelişkiler de ortaya çıktı. Bunlar çoğunlukla Avrupa'nın merkeziyle ilgilidir ve iki konu büyük önem taşımaktadır.
 
İlki, Almanya'nın kendisi ile ilgilidir. Almanya'nın sanayi sermayesi ihracatı Alman işçilerinin omuzları üzerinde gerçekleşti: Almanya'da sürekli kemer sıkma politikaları, ücret sınırlaması, kamu harcamalarında kısıtlama, yurt içi yatırım eksikliği ve iç talebin sıkıştırması. Bu, Avrupa'nın Alman kapitalist egemenliğinin temelini oluşturuyor ve Alman sermayesinin dünya pazarında pay sahibi olmasını sağlamıştır. Uzun vadede açıkça istikrarsız ve dayanılmaz bir durum. Alman emeğinin üçte ikisi, düşük ücret ve zorlu iş koşullarıyla, istikrarsız şartlarla ayakta kalıyor. 
 
İkincisi, Almanya, Fransa ve İtalya arasındaki ilişkilerdir. Bu büyük bir zayıflık noktasıdır. Fransa elbette merkezin bir ülkesidir, ancak Almanya'ya dayanamaz çünkü sanayi üssüne, rekabet gücüne ve para birliğini şekillendirme becerisine sahip değildir. Gerçekte, tarihi bloğun Almanya ile nasıl yüzleşeceğine dair stratejik bir planı yok ve hızla Berlin'e boyun eğiyor. İtalya daha da kötü. Önemli bir sanayi üssü var ancak para birliğindeki varlığı derinden sorunlu çünkü makul şartlarda rekabet edemiyor ve büyüme oranı çok zayıf. İtalya yıllardır düşük seviyeli kemer sıkma durumunda. Bu sonsuza kadar süremez ve gerginlikler bir noktada patlar. Özetlemek gerekirse, Almanya'nın yükselişi, muazzam bir gerginlik yaratarak Avrupa'yı daha önce hiç görmediği şekilde tabakalaştırdı. İşte bu noktada patlamalar ve tarihin ivme kazanacağı yılların gelmesinin bekliyorum.
 
Bu patlamaların yukarıdan mı aşağıdan mı geleceğini düşünüyorsunuz?
 
Son yıllarda sağ kanat popülizmin ve otoriterciliğin faşist biçimde, Avrupa'nın bir çok yerinde yükselişini gördük. Bu, Avrupa'nın tabakalaşmasının ve Alman egemenliğinin ortaya çıkmasının bir sonucudur. Ayrıca, Avrupa giderek daha eşitsiz hale geldiği için demokrasinin gerilemesinin de bir sonucudur. Avrupa'da tezahür eden parlamenter demokrasinin başarısızlığı ve siyasi sürecin emekçilerin endişelerinden kopuk olması, Alman sermayesinin Avrupa'nın dört bir yanındaki üstünlüğünün bir parçasıdır. Reaksiyon kaçınılmaz olarak daha fazla egemenlik talep etme biçimini almış ve aşağıdan gelmektedir: İnsanlar nerede yaşadıkları, nerede çalıştıkları, yasaları kimin yaptığı, yasaları kimin uyguladığı, kimlerin ve nasıl hesap verebilir olduğu üzerinde güç kaybettiklerini hissederler. Avrupa çapında yaygın ve ulusal egemenlik için talepler var. 
 
Geçmişte, Avrupa'daki Sol güçler, bu talepleri, emekçilerin ihtiyaçlarını ve isteklerini ifade etmek için, Avrupa'da büyük şirketlere ve Alman egemenliğine karşı koyarak formüle ederlerdi. Trajedi, Sol'un Avrupa'da artık bu rolü oynamaması ve hatta yaygın taleplere karşı otoriter bir eğilime yönelen ve Sol'un ifade şeklini kendine mal eden, sonuç olarak, Sağ'a yol vermesidir. Fakat bu gelişmede kaçınılmaz hiçbir şey yoktur. Her şey Sol'un şu andan itibaren nasıl tepki vereceğine bağlı olacaktır. Emekçilerin Avrupa'daki aşırı sağa sıkı bir bağlılığı yoktur. Asıl mesele, Sol'un birlikte hareket edip etmeyeceği ve etkili bir şekilde müdahale edip etmeyeceği. 1990s and 2000s. It is time for the Left to break out of that and once again play its historic role in Europe. Eksik olan şey, Sol'un çoğu 1990'ların ve 2000'lerin çerçevesinde hareket etmeye devam ettiği için Avrupa'daki yakıcı politik sorunların net anlaşılmasıdır.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ÜNAL KOLAY UNUTULMAYACAK!

ÜNAL KOLAY, Sivas 1961, 21.05.1980 
 
ÜNAL KOLAY, UNUTULMAYACAK!..,, Devrimcilerin görevi geçmişte kaybettiklerini ve yaşanmışlıkları bu günlere taşımaktır. Bu anlamda Ünal Kolay ve tüm kaybettiklerimizi hatırlatmak, özellikle de isimsiz kahramanlarımız, bu gün daha da önem arz etmektedir. Ünal yoldaş Sivaslı emekçi bir ailenin oğluydu. Küçük yaşlarda çalışma yaşamına atılarak geçimini ailesiyle birlikte merdiven işçiliği yaparak sağlıyordu. Aynı zamanda o yıllarda gelişen sosyal siyasal sorunlara karşı ilgi ve duyarlılığı da artmaktaydı. Faşist saldırıların dorukta olduğu dönemde bu saldırılara karşı koymaya çalışırken, bir dönem TKP-ML TIKKO ile ilişki kurdu; zamanla Sefaköy'de Devrimci Yolcularla tanışarak onlarla yapmış olduğu tartışmalar neticesinde Devrimci Yol hareketiyle birlikte tavır alarak faaliyetlerini bölgede sürdürmeye devam etti. Sefaköy bölgesinde Gültepe, Yeşilova, Beşyol ve Cennet mahallesi gibi semtlerde sorumluluk alarak faşist saldırılara karşı aktif direnişin içinde yer alanlardan birisi oldu. Türkiye’de sivil faşist hareketin eğitim ve lojistik destek sağlanması açısından önemli merkez olan Sancak Tül Fabrikasında Murat Bayrak ve ekibinin faaliyetlerinin açığa çıkması için bu önemli merkez üzerinden çevredeki faşist yuvaların dağıtılmasında ve devrimcilere ve halka karşı yapılabilecek cinayet ve yok etme operasyonlarına karşı koymada bölgede başarılı olan Devrimci yol hareketinin başarısında Ünal yoldaşımızın da payı büyüktür. Ünal yoldaş aynı zamanda bölgede sol guruplarla ilişkilerinde ve halkın sorunlarına çözüm bulmada iyimser ve iyi diyaloglar içeresinde oldu. Bu tarz sorunların tartışarak çözüleceğini düşünüyordu. 80'li yıllar solun ve halk muhalefetinin gelişmiş olduğu yıllardı. Uluslararası sosyalist harekette bölünmeler ve o ülkelerdeki tartışmalara uygun tavır alışlar(Sovyet, Çin ve Arnavutluk) Türkiye sol sosyalist hareketine de yansımıştı. Solda bu tartışmalar neticesinde çıkan olaylarda zaman zaman şiddete varan çatışmalar dövmelere, yaralanmalara ve ölümlere yol açıyordu. Ünal yoldaşımız sol içindeki böylesi tahlisiz bir olayda yaşamını kaybetti. Ünal yoldaş o dönemlerde faşistlerin mahallelerde ve okullarda halka karşı kitlesel saldırılarını engellemek ve güvenliklerini almak için Devrimci Yolun timlerinden birinde yer alıyordu. Böylesi bir görev için Sefaköy lisesinden çıkan öğrencilerin güvenliklerini sağlamak için yanında bir arkadaşıyla motorla öğrencileri güvenlikli bir şekilde belirli bir yerden belirli bir yere getirerek başka bir time teslim edecektir. Ancak o aralar Devrimci Yol ile sol bir gurup arasında sorunlar vardır. Hatta bu sol gurup o yıllar anti-faşist mücadeleyi küçümsemektedir. Ne hikmetse böyle düşünürken yoldaşımıza okulun önünde pusu kurarlar ve orada 21 Mayıs 1980 günü Ünal yoldaşımızı ve yanındaki yoldaşımızı vururlar. Ünal ölür ve diğer arkadaşımız ağır yaralanır. Devrimci Yol buna rağmen sol guruplar arasındaki sorunların tartışma ve diyalog mantığıyla çözüleceği yaklaşımıyla militanlarına kesinlikle saldırı yapılmaması ancak kendilerini savunma talimatı verir ve aynı zamanda bu uygulanır. Sorunun bir kan davasına dönüşmesi Devrimci Yolun büyük çabaları sonucu önlenir. Bizimle yasayacak … ...................
 
ÇÜNKÜ IŞIĞI DEVRİM EDENLER
ÖZGÜRLÜK İLE KEFENLENİRLER
 
ONLAR ASLINDA ÖLMEDİLER
ONLAR İÇİMİZDE YENİDEN DİRİLDİLER
 
 
Mustafa Kumanova 

OYUNDA SOSYALİZM

 
 
PAOLO PEDERCINI
İLE RÖPORTAJ
 
Radikal oyun tasarımcısı Paola Pedercini, video oyunlarına istinaden bize kapitalizmi ve sosyalizmi öğretebilir.
 
Matt Chan / Flickr
 
Kendi zevklerinin ötesinde her şeye çoğu zaman kayıtsız kalsalar da, video oyunlarının çoğu hayranı oyun endüstrisindeki çalışma koşullarının farkındadır ve hatta bundan şikayet eder. Ekseriya, bunu politik bir sorun olarak görme eğiliminde olmasalar da, politik çözümü olan bir tanesini bir kenara ayıralım.
 
Yakında olan bir kalkışma, "Sosyalizm Altında Oyun Oynama", bunu değiştirmek için bir girişimdir. Carnegie Mellon'daki doçent doktor ve Molleindustria'nın radikal oyun projelerinin kurucusu olan Paolo Pedercini tarafından yazılan bu deneme, "radikal tasarım"ı çalıştırmaya fena halde gerek duyulan bir eleştiri ya da manifesto değil. Bu deneme, sosyalizmin oyunlar için ne yapabileceğini (ve oyunların sosyalizm için ne yapabileceğini) ciddi olarak ele almaya çalışmaktadır. 
 
Paolo, oyun endüstrisinin, bilgi çağındaki kapitalizmi incelemek ve daha iyi şeyleri nasıl yapabileceğimizi düşünmede özellikle yararlı bir mercek olduğunu ileri sürüyor. İfade ettiği gibi, "kurgusal teknolojilere başvurma yoluna gitmeden ve uzay araştırması alegorilerinin özenle üzerinde durmadan bir [yakın gelecek sosyalizmi] hayal edebiliriz". 
 
Paolo ve ben, Sovyetler Birliği'nde oyun oynama ve günümüzde oyunların kapitalizme karşı alternatifleri açık bir şekilde telaffuz etmede oynayabileceği rolü, makalesi ve gelen eleştiriler hakkında konuştuk.
 
 
Bariz bir soru ile başlayalım. Benzeri görülmemiş eşitsizlik ve sağcı gericilik çağında, sosyalistler neden video oyunlarını önemsemelidir? Endişelenecek daha acil şeylerimiz yok mu?
 
Paolo Pedercini İnternet ve sosyal medya, yaşam alanlarının ve tüketici grupların çoğalmasına olanak sağladı ve sanırım sosyalistler için, kendi filtreleri ve kendine has göstergeleri ile başka bir alt kültürden daha fazla bir şeyler yaratmak önemli. Başka bir tür ahmak haline gelmeyelim.
 
Aslında toplumun radikal ve kapsamlı bir dönüşümünü tasarlıyorsak, sosyalist düşüncelerimizi çeşitli alanlara yansıtabilmeliyiz ve her seviyede alternatifleri kafamızda canlandırmalıyız. Tüm yüksek teknoloji araçlarımızın ve modern olanaklarımızın, örgütlü emeğin bir sonucu değil, akıllara hayret verecek derecede, kapitalizmin hediyeleri olduğu savına karşı çıkmalıyız. Aslında perişan "durumda olan" sosyalizmin siyah-beyaz görüntülerine karşı çalışmak zorundayız. 
 
Buna ek olarak, oyun endüstrisi kapitalizmin zalim eğilimlerinin bir laboratuvarı oldu ve hala da öyle. "Profesyonel tüketici"nin yükselişini ve üretken ve üretken olmayan zaman, oyun ve emek arasındaki sınırın çöküşünü öngördü. Oyun endüstrisi geç kapitalizmin dinamiklerini anlamak için iyi bir bakış noktasıdır.
 
 
Will Partin Video oyunları -rahatsız edici bir şekilde, bence- yaratıcı ve teknolojik endüstrilerin sınırında bulunuyor ve her bakımdan, her birinin en kötü taraflarına çekiyor. Hem üretim hem de dağıtımda, oyun endüstrisinde çalışanların karşılaştıkları öncelikli sorunlar nelerdir? 
 
 Paolo Pedercini Geleneksel olarak oyun endüstrisi, çalışanlarını sömürmek için çekiciliğini ve eğlenceli ortamını kullanmıştır. Genç "tutkulu" geliştiriciler ücret verilerek tutuldu, tükenene kadar çalıştılar, düzenli aralıklarla açığa alındılar ve daha genç, daha azını talep edenlerle değiştirildiler.   
 
Ancak, 2000'li yılların başında, bu talihsiz çalışma koşulları, giderek artan oranda büyük ekiplerdeki geliştiriciler için bireysel büro yokluğu ile birlikte, oyun-yapım araçlarının daha geniş kullanılabilirliği ile çarpıştı. Bu, eğlenceli bağımsız oyunlar hareketini yarattı. 
 
Diğer kültür endüstrilerindeki meslektaşları gibi, bağımsız geliştiriciler de, sıkıcı ve hiyerarşik kurumsal yapıları reddederek, daha deneysel ve kişisel projeler peşinde koştular. Daha kapsamlı oyuncu ve geliştirici toplulukları kurmaya çabaladılar.(Ben de bunun hakkında 2012'de Indiecade'de "Bağımsızlığa Doğru" konferansında konuştum.)
 
Ne yazık ki, bilgi kapitalizminin önemli bileşeninin dağıtım olduğu ortaya çıkıyor. Apple, Sony ve Microsoft gibi topluluklar, üretim araçlarının bu barışçıl gaspına hızla adapte olmuşlardır. Önceden kültür olarak bilinen içeriğin her türlü işlemden pay almak için yaydığı taşıyıcılar üzerinde kontrol güçlendirilirken, yeni pazarları bağımsızlara açtılar ve hatta bazılarını desteklediler. Sonuç, podyum kapitalistleri esasen hiçbir şey üretmeden yakışıklı karlar elde ederken, küçük üreticilerin tüm mali riskleri yüklendiği ve nadiren finansal olarak başarılı olduğu doymuş bir pazardır.
 
McKenzie Wark, bu eğilimi neredeyse on yıl önce, "Hacker Manifestosu"nda belirledi. Kitabında, üretim araçlarını kontrol etmek yerine bağlantılara aracılık eden ve bilgiye erişen "taşıyıcı bir sınıf" olarak adlandırdığı şeyi tanımlar. 
 
Google tarafından oluşturulan ve şu anda giderek artan oranda bilgilendirici olmayan  Uber ve Airbnb gibi hizmet sağlayıcılar tarafından uygulanan bu model, sosyalistlere karşı ürkütücü yeni meydan okumalar sunar. Sendikalaşma gibi geleneksel karşılık vermeler, üretken birimlerin birbiriyle değiştirilebilirliği göz önüne alındığında daha az etkili hale gelir. İşçiler, bu yeni, kırılgan özerkliği, dokuzdan beşe düşük ücretli işlerin tatmin edici alternatifi olarak görebilirler. Ve eğer ortada bir fabrika ya da ofis yoksa, sınıf çatışmasının başlıca alanı tam olarak nerede? Bu platformlar, bir gün şoför, ertesi gün oyun tasarımcısı olabildiğim merkezi olmayan, demokratik sosyalist ekonomi adına ilk ilkel altyapıyı oluşturabilirler mi?
 
 
Will Partin Makalenizde, Kickstarter gibi çok sayıda platformun, bağımsız geliştiricilerin geleneksel üretim sisteminin dışına adım atması için nasıl bir yol sunduğuna işaret ediyorsunuz. Benim için bu, belki de bir zamanlar doğruydu. Ancak Kickstarter'ın kendisini kullanan ya da geleneksel girişim sermayesi ile birleştiren kurumsal stüdyoların günümüzde pek çok örnekleri var. Ortaya koyduğumuz her alternatifin, kurtulmak istediğimiz kuvvetler tarafından tayin edilmemesini nasıl sağlayabiliriz?   
 
Paolo Pedercini Tam devrimle sonuçlanmayan herhangi bir değişikliğin kapitalizmin cephaneliğine dönüştüğü ve daha sofistike ve aşırı derecede baskıcı olduğu şeklindeki bozguncu bir düşünce var. 
 
Tarihin özgürlük yanlısı(otonomist) Marksist görüşünde işçilerin kendi kaderini tayin etme ve adalet mücadelesi tarihin motorudur. Kapitalizmi kendisini yeniden yapılandırmaya zorlayan şey budur.
 
Bugün, serbest çalışan boktan tasarımcılar ve bozuk hamburger çocuklarıyız, çünkü önceki nesil ağır fabrika işlerine karşıydı. Ya zam istediler ya da patronlarının başını. Sermaye uzlaşarak değil, ancak yana yatarak - otomasyon, dış kaynak kullanımı, markalaşmanın, finansmanın ve iletişimin katma değerinin yeniden tahsis edilmesiyle karşılık verdi.  
 
En iyi sonuç olmayabilir, ancak arazinin değiştiğini kabul etmek zorundayız. Bu fabrika işlerini geri istemiyorum. Hatta onları Çin'de - hatta herhangi bir yerde -bu nedenle, görmek istemiyorum!  
 
Kickstarter ve benzerleri asla kapitalizme alternatif olmaya çalışmadılar, ancak finansal kurumlardan kaçınmak ve biraz daha demokratik bir alternatif sağlamak için (aynı zamanda bu mikro finansman akımları üzerinde vektörel[yöneysel] güç kullanmaya yine de devam ederek) istek duydular.  
 
Gerçek şu ki, yatırımcıların bir ürünün talebini ve canlılığını değerlendirmek için Kickstarter'ı kullanması, kapitalizmi bir bütün olarak diskalifiye etmek için yeterli değildir.    
 
Peki, sorunuzu yeniden biçimlendirmek için, Kickstarter, vs. aslında görmek isteyeceğimiz sosyalist geleceğin bir cevherini içeriyor mu?
 
 
Will Partin İçeriyor mu?  
 
Bence bu kapitalist oluşumlara Marx ve Engels'in erken dönem fabrikalarına bakmak için kullandıkları gözlerle bakmak zorundayız. Yükselen işçi sınıfının sefaletini ve serbest pazarın çelişkilerini gördüler. Fakat aynı zamanda, düşük üretimin ve kıtlığın dünyasından kurtuluş olarak adlandırılan emeğin burjuva örgütlenmesinin sunduğu benzeri görülmemiş fırsatları da gördüler.
 
 
Will Partin Bana çarpıcı gelen arada bahsettiğiniz bir şey, benzer oyun teknolojilerine erişilmesine rağmen Sovyetler Birliği'nde zengin oyun kültürünün olmamasıydı. Bunun hakkında biraz daha konuşabilir misiniz? 
 
Paolo Pedercini En azından İngilizce olarak Sovyetler Birliği'ndeki video oyunları hakkında çok az araştırma var. Batılı ürünlerin bir bakıma türevleri olan hangi başlıkların var olduğunu geride kalan atari salonu kabinelerinden biliyoruz.                
 
Sanırım, kapitalist yaşam tarzının üstünlüğünü iddia etmek için yapılan 1959'un yüz kızartıcı "Mutfak Tartışması" sonrasında üretildikleri içindir. Bu, Kruşçev'i tüketim mallarına ve modern kolaylıklara daha fazla kaynak ayırmaya sevk etti. Dolayısıyla, bu ilk Sovyet oyunları, muhtemelen, organik olmaktan ziyade Batı'yı sembolik olarak daha fazla yakalama için samimi bir çabaydı.
 
Gerçi, dikkate değer birkaç ideolojik özellik var. Oyunlarda yüksek puan görünmüyordu(sözüm ona bireyselliği engellemek için) ve oyun başına maliyet çok yüksekti(iddialara göre bağımlılığı azaltmak ve atari oyun kabinlerinin sınırlı arzıyla baş etmek için). Oyunların çoğu, muhtemelen ideolojik ve faydacı kavramlara yapılan yatırımı meşru kılma anlamına gelen bir tür askeri tema ve beceri tabanlı oynanan oyunlardı.
 
1980'lerde, Doğu Avrupa folklorunu, evde bira yapımı oyunlarını ve demoscene gibi ilk yaratıcı software'leri içeren oyunlar gibi, Doğu Blokunda daha fazla bağımsız girişimler görmeye başlıyoruz.
 
Ve tabii ki, bir araştırma kurumunda teknik bir test olarak başlayan, yan proje olarak geliştirilen ve yirmi yıl önce yapılan Batı'nın ilk video oyunu olan "Uzay Savaşları"nın aksine sonunda virüs gibi yayılan Tetris var.
 
Bana göre, gerçek şu ki, Tetris gibi açık bir şekilde parlak bir oyunu küresel bir fenomen haline getirmek için bir İngiliz şirketinin alması, Doğu Bloku'ndaki dijital eğlenceyi çevreleyen baskıcı iklime işaret ediyor.
 
 
Will Partin Sosyalleşmiş bir üretim ve dağıtım sisteminde oyuncular için "satışa yönelik" avantajlar vardır. Böyle bir model, aslında oyunlarla ilgilenen insanlar için ne yapardı?
 
Paolo Pedercini Yeni başlayanlar için sosyalizmin amacı, ücretli emeğin sultasından mümkün olduğunca bizi kurtarmaktır. İşsizler yığınının ve aşırı çalışan kitlelerin ürettiği çelişkileri çözmek istiyoruz. Oyunlar oldukça ucuz olabilir, boş zaman oyuncu için çok değerli bir kaynaktır. 
 
İkincisi, sosyalizmde, teknoloji tüketicileri olarak katlandığımız pek çok kötü huylu şeyin basitçe ortadan kaybolacağını ileri sürüyorum. Tescilli sistemlerden, aptal program kilitlerinden, standart olmayan hardware ve software'lerden, platforma özel içerikten, iğrenç DRM sistemlerinden, planlı demodelikten bahsediyorum... temel olarak, teknoloji şirketlerinin bizi sömürmek ya da bizi birbirimize düşürmek için kullandığı tüm numaralardan... tüm bunlar, yenilikçilik veya gerçek ürünlerle hiçbir ilgisi olmayan numaralardır.
 
O zaman,  kültürü meta olmaktan çıkarma ve hayranların, amatörlerin, oyuncuların, sürekli icra ettikleri yaygın emeği telafi etme umudu var. Bu röportajda zaten bir kendini tutma var, ancak kutuyu açmaya değiyor.
 
Oyunlardaki en başarılı şirketler - Valve diyelim - topluca yaratılan zenginlikleri tam olarak tespit edip bunları kuşatarak başarılı olmaktadır. İçeriğin yaratılmasından tutun da Buharın süzülmesinden iyileştirme gücüne kadar, kullanıcılarına emeği aktarmanın yeni yollarını buluyorlar. Örneğin popüler oyunlar "esports Dota 2" ve "League of Legends," on yıldan uzun bir süredir uluslararası  bir amatörler topluluğu tarafından geliştirilen "mod"ların yeniden ambalajlanmasıdır. 
 
Bu, profesyonel hale gelmek ve pek tanınmayan meraklarının tanınmasını görmek için oyun severler için bir kazanç gibi görünebilir, ancak izlenen bu yöntemi genelleştirdiğiniz zaman, inanılmaz derecede karlı bazı endüstriler ve faturalarını zar zor ödeyebilen genç insan nesli ile sonuçlandığını anlamaya başlarsınız.
 
 
Will Partin Netice olarak, oyunları ve oyun kültürünün, çevrimiçi gerici sağın ya da en azından onun bir kısmının yükselişine yardım etmede rol oynadığı hakkında pek çok sohbet oldu, çoğu, gerçi hepsi değil, abartılıydı. Ortamın ümitsiz vakıa olduğuna karar verip yazan diğer solculara nasıl karşılık vereceksiniz?
 
Paolo Pedercini Trump'ın meme ordusunu(meme army), "alternatif sağ"ın öncüsü/hızlandırıcısı olarak hastalıklı bir şekilde inceleyen ve Gamergate'i(oyun dünyası skandalı) resmeden bir çeşit düşünce parçaları var. 
 
Modeller benzerdir: vasat beyazlar, oralarda kadınların ve azınlıkların oyuncaklarını ellerinden almalarından ve zaten sallantıda olan sosyal statülerini tehdit etmelerinden korkuyorlar; şiddetle tepki verirler ancak çoğunlukla isimsiz olarak, bu nedenle gerçek sayıları hakkında bilgi sahibi olmak zor; daha çok sınırları zorlayan, liberallere hakaret eden ve "mesaj"larını yayan troll benzeri bir kavrayışa sahipler.
 
Hiç şüphe yok ki Gamergate, bir çok insanın hayatını birkaç yıl mahvetmiştir. Alternatif sağ, birçok grup için somut bir tehdittir. Fakat faşistlerin internette oldukları gerçeğiyle başa çıkmamız gerekiyor. Pisliklerini her yere bulaştırmadan onlara dikkat etmeliyiz.
 
On yıldan beri oyun kültürünün farklı sektörleri içinde bulundum ve oyun oynayan kitle arasında hakim bir politik eğilimin herhangi bir hak talebini tasdik etmiyorum. Özgürlükçü Reason dergisi, oyuncuların doğal seçmenler olduğunda ısrar etmeye çalıştı, ancak kendi anketleri bile, özgürlükçüden çok daha ilerici bir profili tanımladı. 
 
Bu Gamergate tiplerinin takıldığı zehirli oyun topluluklarını görmezden gelmek tamamen iyidir. Çoğu kişi kimliklerini bu ürünlere bağlamadan oyunlar oynar. Bunlar benim ilgilendiğim oyuncular.
 
 
Will Partin Genel olarak, oyunlarınızın çoğunun sosyalizm yanlısı olmaktan ziyade anti-neoliberal olduğunu söyleyebilirim. Ancak, basitçe kapitalizmin dehşetini teşhir etmede değil aynı zamanda uygulanabilir alternatifleri ifade etmede oyunlar nasıl bir rol oynar? 
 
Paolo Pedercini Bu uzun zamandır düşündüğüm bir şey.
                                                                                                                                                                   
Neoliberal sistemlerin ve bürokratik kapitalistlerin yergisini ya da eleştirisini ifade etmek için araçsal akıl ve kontrol doğrultusunda video oyunlarının sibernetik ön yargısını kullanmak çok kolaydır. Ancak aynı zamanda, ütopik oyunların, oyuncuların gerçeklerden kolay kaçmalarına ve güç fantazilerine düşmelerine sebebiyet vererek duygusal rahatlamaya neden olacağı için endişeliyim.
 
Benim oyunlarım, Nova Alea'da (kentsel nezihleştirme hakkında) ve Daha İyi Bir Fare Kapanı İnşa Etme'de(yönetimsel kapitalizm hakkında), günümüzde kapitalizm ile olan ana çatışmaları hala muhafaza ederken, daha çok arzu edilen sonuçlar üretmek için bu gerginlikleri tartışmaya çalıştım.
 
Ancak, evet, muhtemelen daha iyi bir geleceğin dinamik, oynanabilir vizyonlarını ortaya çıkarmanın zamanı geldi. Çözüm, sosyalist bir dünyanın tarihin sonu değil - barışçıl, çatışmasız, ütopik vb. olduğunu iletmektir. Daha iyisi, herkes adına ve yaşadığımız dünya adına işe yarayan çözümler üzerinde fiilen çalışmaya başlayabileceğimiz koşulları yaratmaktır. 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
**Bize uzak bir konu olduğundan bazı yerlerde çeviri hatası olabilir. şimdiden affınıza sığınırız.

1917'DE ŞİDDET VE DEVRİM

 
MIKE HAYNES
 
1917'nin devrimci şiddeti Birinci Dünya Savaşı'nın cephelerinde olana nazaran sönük kalmıştır.
 
Pyotr Ossovsky Leonid Li tarafından resmedildi / Flickr
 
Şiddet dünyasında yaşıyoruz ve onu politik olarak ele almaktan kaçınamayız. 
 
1917'de savaş şiddeti her yere yayıldı. Troçki, Rus Devrimi Tarihi'nin sonuna doğru şunları yazdı:
 
"Toplumsal devrimlerin kurbanları hakkında en kızgın olarak konuşanların çoğunlukla, dünya savaşının kurbanlarından doğrudan sorumlu olmasalar bile, onları hazırlayanlar ve yüceltenler ya da en azından kabul edenler olması dikkat çekici değil mi?"
 
Hesaplamalar, Birinci Dünya Savaşı'ndaki askeri ve sivil ölüm sayısının on beş ila on sekiz milyon arasında olduğunu ortaya koyuyor. 1917 yılının sonlarında sosyalist bir doktor, "ölümün savaş arabasının çılgın gidişatı bir günde 6,364 ölüme, 12,726 yaralıya ve 6,364 sakata sebep oldu"ğunu hesapladı. Kesinliği muhtemelen sahte, ancak ölçek anlayışı öyle değil. İnsanlar savaşın kendisiyle ve onunla birlikte gelen açlık ve hastalıktan öldüler. 
 
Savaşın 135. haftasında Şubat Devrimi patlak verdi. Ekim, 170. haftasında gerçekleşti. Bir ihtimal 2500 ölüm ile bazı tarihçilerin devrimci kan dökümü dönemi olarak sunduğu aradaki 250 gün içinde sarsıcı şekilde 1.5 milyon veya daha fazla insan Avrupa'da öldü. 
 
Şubat ve Ekim ayları arasında Doğu cephelerinde daha az insan öldü, ne var ki toplam ölü sayısı yine de 100.000'i aştı. Göreceli barış büyük bir ölçüde yaklaşmıştı, çünkü Rus birlikleri eriyip kaybolmaya başlamıştı; bazen onları durdurmaya çalışan herkesi vuruyorlardı. Ölümden kaçanları önlemek için ölümden kaçanlara karşı cinayetler işlendi: Şiddet karmaşık bir şeydir.
 
Ve farklı yönlerde ilerler. Mayıs 1917'de Petrogradlı çamaşırcı kadınlar greve gittiler. Sobalar ve ütüler üzerine su dökerek herkesi iş yerlerinden dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bazı çamaşırhane sahipleri, grevciler üzerinde kaynar su kullandılar, onları sıcak ütüler, demir çubuklar ve hatta altıpatlarlar ile tehdit ettiler.
 
Hiç bir gerçek devrim kansız olmadığı için dahası da var. Ancak, eski düzen, evvela yolunu kaybedip direnmeye başladığı zaman şiddetin büyük kısmı da ardından gelir. 1917'de şiddet motifi 1. Dünya Savaşı'nın vahşetine ve yaklaşan iç savaşa nazaran ılımlı idi. Düşmanlarına cömertçe davranan devrimci örneklerini bile bulabiliriz - aslında aptalca eylemler, çünkü serbest bırakılanlar hızla silahlı karşı devrimcilik faaliyetlerine katıldılar.
 
"Şiddet şiddeti doğurur" demek çok basit olur. Devrim ve onun şiddeti hakkındaki efsanelerin bazılarını düzene sokarak daha iyisini yaparız.
 
 
KANLI KANSIZ DEVRİM
 
Şubat Devrimi çok geniş çapta desteği çekmiş görünüyordu, ancak o yılın diğer olaylarına kıyasla aşırı derecede şiddetliydi. Askerler ve polisler kalabalığa ateş açtılar ve kalabalıktan bazıları ateşle karşılık verdi. Askerler diğer askerlere ateş ettiler.
 
Çoğu hesaplamalar Petrograd'da ölenlerin sayısını 1500 civarında kaydeder, ancak toplam ölü miktarını çoğunlukla hafife alırlar. Devrimin hizmetinde göçenler şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte kitle anıtıyla ödüllendirildi. Kentin neredeyse yarısının - yarım milyon - ismi anıtta yer aldı.
 
Eski düzen gitmişti. Kalabalıklar yeni keşfedilen bir kardeşlik duygusuyla yas tutup bunu kutladı. Günümüzde bile Şubat ayına pembe gözlüklerle bakma eğiliminde oluruz, belki de ruh halimiz gelecek bir kaç ayda çok çabuk değişeceğinden. 
 
Yeni geçici hükumet - dünyanın geri kalanının sol tarafına uzakta - hayal edilebilecek en gelişmiş liberal demokrasi biçimini kurmak istedi, fakat bunu eski çarlığın kalıntıları içinde yapmak zorundaydı. 
 
Alexander Kerensky daha sonra, "Rusya topraklarının tüm uzantıları boyunca sadece hükumet gücü değil ayrıca abartısız, bir polis bile kalmamıştı" diye yazmıştır. Cezaevleri Şubat ayında açılmıştı, yalnızca politik tutsaklar değil, binlerce suçlu serbest bırakılmıştı. İnsanlar silah depolarına baskın düzenledi.
 
Hükumet, barışı korumak için halk milisleri de dahil olmak üzere yeni politikalar, yeni kurumlar ve yeni düzenlemeler geliştirmeye çalıştı. Aflar getirildi, ölüm cezası kaldırıldı ve toplanma hakları bağışlandı.
 
Ayrıca varsıllar ve yoksullar arasında köprü kurulmak istendi. Orada bir sorun yatıyordu: seçkinler tek bir tür düzen istiyorlardı ve insanlar başka bir tür. Çarın tahttan vazgeçmesinden sonraki günlerde bir subay, "Onlar, sıradan askerler, kendileri için her şeyin daha iyi olacağını ve bizim için her şeyin kötü olacağını düşünüyorlar" diye yazdı. İki taraf, adalet ve düzen olarak görülen şey ve onları başarabilmek için ne tür bir güce ihtiyaç olduğu üzerinde ayrılığa düştü. 
 
Nisan'da, o zaman başbakan olan Prens L'vov, suç işlemeyi durdurmak için halka yalvaran genelgeler yayınlıyordu. Birinin "yasanın tüm gücüyle soygunun ve şiddetin her türlü tezahürüne bir son vermek" için okuması gerekiyordu. Bu sokak soygunlarıyla sonuçlandı, ancak bu aynı zamanda, köylülerin, topraklarının seçkinlerini soymalarının da durdurulması anlamına geliyordu.
 
Düzenin kurulması neredeyse mümkün değildi. Yerel baskılar yeni hükumeti, Petrograd'ın talimatlarını baltalayacak şekilde harekete geçmek - ya da geçmemek - için zorluyordu. Ayrıca, Ekim'de Avrupa'daki Rusya'nın elli bölgesinin otuz yedisinde sadece yeni milis polis güçleri vardı. Bu arada, ordunun büyük kesimlerinde huzursuzluk giderek artıyordu.
 
 
DÜNYA  ALTÜST OLDU
 
Şubat günlerinin birinde, hızlı düşünen bir suçlu, devrimci bir komiteden geldiğini ilan ederek bir evi soydu. Diğerleri onun yolunu izledi. Suç oranları her yerde artmaya başlamıştı.
 
John Reed, Ekim ayında "[Petrograd] gazetelerinin sütunlarının en cesur soygun ve cinayet raporlarıyla doldurulduğunu ve suçluların rahat bırakıldıklarını" yazdı. İnsanlar değerli eşyaları taşımayı bıraktı ve kapılarını sürgüledi. Suçlular, çalmaya değer her şeyin tek sahibi oldukları için şimdi kendilerinin polis korumasına ihtiyaçları olduğunu söyleyerek dalga geçtiler. 
 
Ordunun çöküşü daha büyük bir sorun oluşturdu. Bir arada tutuldukları yerde, büyük ölçüde düzen için bir kuvvet kaldı, ancak kontrol geçici hükumetten devrimcilere doğru kayıp gitti. Bu arada, kitlesel askerden kaçma ciddi şiddete neden oldu; zira, yağmacı asker çeteleri evlerine dönmeye ya da şehir hayatının kenarlarında hayatta kalmaya çalıştılar.
 
Bununla birlikte, daha büyük sorun, devrimin dünyayı altüst ettiği yönündeydi. Eski Rusya'ya olan saygı ve hürmet ortadan kalkmıştı. İnsanlar, askeri ve sivil üniformalarını, apoletlerini ve şapkalarını, bantlarını ve kurdelelerini her yerde giymişti. Artık, şiddeti göze almadan evlerini terk edemiyorlardı.
 
İlk başta, seçkinler yayılan olaylara küçümseyici bir eğlenceyle tepeden baktılar. "Devrim, alt sınıftakiler tarafından Paskalya karnavalının doğasında olan bir şey gibi anlaşıldı", "örneğin hizmetçiler tüm gün ortadan kayboldular, kırmızı kurdelelerle gezindiler, binek arabalara bindiler, eve yalnızca sabaha karşı yıkanıp temizlenmek için geldiler ve sonra tekrar eğlenceye gittiler", diye yazdı bir çağdaş.
 
Fakat devrimin durmayacağı anlaşılınca ruh hali değişti. Kitleler artık uysal, vatanperver ve hatta kırıntılar için minnettar görünmüyordu. Şimdi, eski püskü, solmuş ve kirli giysileri içinde bir araya gelmişlerdi; talep etmeye başladılar. Homurdandılar, öksürdüler, tükürdüler, yemin ettiler. "Vatansever efsane" yerine, dedi Troçki; insanlar "korkunç bir gerçeğe" dönüştüler.
 
Gözlemcilerin sıradan insanları tanımlama biçiminde değişen havayı hissedebilirsiniz.
Şubat'ın kahramanları artık birer cahil ayak takımı olarak gösteriliyordu.
 
Zarif bir Meşrutiyet Demokratı olan Vladimir Nabokov Petrograd'daki Temmuz günlerini anlatırken, insanların "Şubat günlerinden hepimizin hatırladığı aynı çılgın, aptal çirkinimsi suratlara" sahip olduklarını yazdı. Onlar, korkulan "dizginlenemeyen bir sele" benziyorlardı.
 
Bir seçkin, hiciv duygusu olmadan, "size yaptıklarımızı bize yapmayın" dedi. Köylü toplulukları araziyi ele geçirdiğinde, onları eşit bir şekilde yeniden tahsis ettiler. Bazı durumlarda eski arazi sahibine köylü payı verdiler. Malikane konağının yanık halini izlediğin de, seçkin bunu, büyük bir aşağılanmanın son eylemi olarak gördü. Ancak köylülere göre bu, doğal adaletin bir tecellisiydi. 
 
Tutuklu subaylar Kronstadt kalesinde koşullar hakkında şikayet edince, yeni gardiyanlar, "Kronstadt'taki cezaevlerinin korkunç olduğu doğrudur, ancak bunlar Çarlık tarafından bizim için yapılan aynı hapishanelerdir" yanıtı verdiler.
 
Geçici hükumetin hapse attığı Troçki, Ekim'de hükumet destekçilerinin, tutuklu bakanların onun tutulduğu aynı yerlere konulmaması için ona yalvardıklarını gördüğünde şaşkına döndü. Bir süre onların ev hapsine izin verdi.
 
1917 Devrimi düzen ve kanunun soyut sorunları üzerinden yürütülmedi: insanlar, ülkeye kimin kanununun ve kimin düzeninin egemen olacağı için gerçek savaşlarla kavga ettiler.
 
 
KİMİN TOPRAĞI
 
Kanun, toplumsal ve siyasal yapılardan ortaya çıkar. Bir gazete "toplumun en temel ilkelerinin kişisel güvenlik ve özel mülkiyete saygı" olduğunda ısrar etti ancak gösteride bir pankartta "yaşam hakkı özel mülkiyet hakkından daha değerlidir," diye yazıyordu.
 
Hiçbir yerde bu çatışma, toprak sahipliği sorununa göre daha şiddetli hale gelmedi.
 
Çoğu köylü, seçkinlerin onlardan topraklarını almak için devletin gücünü kullandıklarına inanıyordu. Kendi kendi eğitmiş bir köylü, "Bir mülkiyet olarak toprak sahipliği en doğal olmayan suçlardan birisidir," fakat "bu suç insan yasalarına göre bir hak olarak kabul edilmektedir". "Özel mülkiyet haklarının adaletsizliği, kaçınılmaz olarak, korunması için gerekli olan birçok adaletsizlik ve kötülükle bağlantılıdır." Toprağı geri alma, sahibine geri iade etme eylemi haline dönüştü.
 
Geçici hükumetin yerel devlet dairelerinin bazı elemanları bu görüşü paylaştı ancak toprak ağaları, şaşırtıcı olmayan bir şekilde bunu yapmadı. Petrograd'da hükumet, gelecekte yasal arazi reformunu ima etti ve söz verdi. Radikaller onu farklı gördüler.
 
Lenin,"düzenin ne olduğu ve hukukun ne olduğu konusunda bizimle muhaliflerimiz arasında temel bir çelişki var" demişti:
 
"Şimdiye kadar, yasa ve düzenin toprak ağalarına ve bürokratlara uyan şey olduğunu düşünmüşlerdi fakat, yasa ve düzenin köylülerin çoğunluğuna uygun olmasını biz kalıcı hale getireceğiz... Bizim için önemli olan devrimci girişimdir; kanunlar bunun sonucudur. Yasa yazılıncaya kadar beklediğiniz takdirde ve kendinize devrimci bir enerji geliştirmeyin, ne yasa, ne de toprak edineceksiniz."
 
Bu inanç yeni bir alttan-üste hukuk sistemini çağırdı.
 
Devlet ve Devrim'de Lenin bu olağanüstü iddiayı genişletti. Aşırılık ve suçla başa çıkmak için şunları yazdı:
 
"Baskı yapma için özel bir tertibat gerekli değildir; buna yoksul insanların kendileri tarafından, hatta kadınlara karşı şiddete izin vermeyen ve hatta çağdaş toplumdaki medeni insanlar kalabalığını kavgacı tiplerden ayrıştıran bir basitlikle ve kolaylıkla bakılacaktır."
 
Maxim Gorki aynı fikirde değildir; alıntı yaptığı zamanlarda köylerde, sadece kadınlara karşı değil, şiddete istekle katılan insanlar görmüştü. Tarihçilerin büyük bir kesimi Gorki'den yanadırlar, bu çatışmayı eski ve yeni düzenler arasında gerçekten üreten şeye karşı garip bir şekilde çok az kulak verirler.
 
Şubat'dan sonra yeni düzen güçleri ortaya çıkmaya başladı. Sovyetler ve fabrika komiteleri sayıca büyüdü ve güçleri örgütlemeye başladı, buna rağmen yeterli değildi. Bazılarının devrimci acımasızlığın bir uygulaması olarak gördüğü Kronstadt'da sovyet ve komiteler genelevleri kapattı, halka açık yerlerde sarhoşluğu yasakladı ve hatta kumar oynamayı men etti.
 
İşçi milisleri de geçici hükumete itaat edenlerden ayrı olarak şekillendi. Bu milisler, Petrograd'da ve başka yerlerde kendiliğinden ortaya çıktı. Belki de biraz abartma ile Pravda, bu gruplardan dolayı "holiganizm sokaklarda fırtına rüzgarları tarafından üflenen toz gibi ortadan kayboldu" dedi. 
 
Hükumet kendi polis gücünü yaratmaya çalışırken, Mart ayının sonlarına doğru işçiler, özellikle Petrograd'da daha çok Kızıl Muhafız birimleri kurdu. Sayıları bir indi bir çıktı, ancak Ekim ayında hız kazandı. Devrimin arefesinde, tüm Rusya çapında böyle olmuş olabilir.
 
Genç ve tecrübesiz, ancak moral bozukluğu yaşayan sivil milislerden daha etkili olmasına rağmen, bu subaylar alternatif düzen için örnek teşkil etti. Troçki şunları yazdı: "Basın, şiddet, talepler ve yasa dışı tutuklamaların eylemleriyle ilgili milisleri suçladı."
 
Şüphesiz, milisin şiddet kullandığı açıktır: tam da bunun için yaratılmıştır. Bununla birlikte, suçu, şiddetin nesnesine alışık olmayan ve buna alışmak istemeyen sınıfın temsilcileriyle uğraşırken şiddete başvurmada ısrar etmesidir.
 
Devrimciler, Bolşevik yanlısı ordu birimlerini de çağırdılar ve onlar Petrograd'da Ekim'de kilit rol oynadılar.
 
Dünya görüşlerinin çatışması, bu askerlerin nasıl anlatıldığına işaret ediyor. Geçici hükumet onları "güvenilmez" olarak niteledi ancak devrimi ileri götürenlere göre "güvenilmez birimler" sadece hükumeti destekleyenlerdi.
 
 
ALTTAN GELEN DÜZEN
 
Düzen arayışında olan geçici hükumet şiddete yöneldi. Cephede savaş karşıtı kışkırtıcılık yapanları ağır hapis ile cezalandırdı. Kerensky, Müttefiklerin savaş çabalarını arttırma ve iç düzeni koruma umuduyla Haziran saldırılarını başlattı fakat askerlerin çoğu savaşmayı reddetti. Sonra, Temmuz'da, karma karışık sokak gösterilerinde Petrograd'da elli altı kişi öldürüldü.
 
Hükumet, Temmuz Günlerini darbe girişimi olarak adlandırdı. Troçki'yi tutukladı ve Lenin'i saklanmaya zorladı. Ordu cephede ölüm cezasını tekrar uygulamaya koydu, ancak askerlerin kendileri de buna karşı oldukları için az sayıdaki infazı yerine getirdi.
 
Üst sınıflar başkomutan General Kornilov'u güçlü bir lider olarak görmeye başladı. Kornilov'un güç mücadelesi başarısız olunca durum daha da gerginleşti. Kırsal alanda nöbetler büyüyordu ve hükümet onları durdurmak için birkaç güvenilir birlik görevlendirdi. Toprak gaspları kırsal kesimde giderek artıyordu ve hükumet onları durdurmak için birkaç güvenilir birlik görevlendirdi.
 
Ekim ayındaki olaylar Şubat ayının kaotik şiddetiyle keskin bir şekilde zıt düştü . Muhtemelen Petrograd'da 15 kişi öldü, 50 ya da daha fazla kişi yaralandı.Geçici hükumet boş bir kabuğa döndü. "Çürüyüşü yayıyoruz," dedi bir bakan. Yeni doğan bir güç doğduğu için şiddeti bünyesinde bulunduruyordu - sovyet.
 
22 Ekim Pazar günü, Şubat rejimi, Petrograd Sovyeti Gününü desteklemek için yüz binlerce kişinin sokaklara dökülmesini izledi. Ciddi bir savaş patlak verdi, başarısız hükumet en fazla yirmi beş bin silahlı destekçiyi toplayabildi. Oysa, sovyet adına savaşmak için en az yüz bin asker hazırdı.
 
Aslında, devrimciler kontrolü ele geçirmeyi dikkate değer düzen ile gerçekleştirdiler. Petrogad sovyeti afişler yayınladı:
 
"Petrograd İşçi ve Asker Sovyeti Vekilleri, kentteki devrimci düzenin korunmasını üstleniyorlar. . . . Petrograd garnizonunda şiddet veya rahatsızlıklara izin verilmeyecektir. Halk, holiganları ve Kara Yüzler ajitatörlerini yakalamak ve onları en yakın barakalarda bulunan Sovyet komiserlerine götürmek için davet edilir."
 
Kış Sarayı çöktüğü zaman, Bolşevik komutanları eski bakanları vurulmaktan kurtardılar ve yerine onları tutukladılar. Askerler yağmayı önlemek için, saldırganları, davalıları ve soyguncuları tek tek aradı.
 
Güçlükle işleyen savaş bakanlığı, son mesajlarından birinde devrimcilere hoşa gitmeyen bir iltifat bahşetti:
 
"Asiler düzen ve disiplini koruyorlar. Tüm imha ya da katliamlarda hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Tam aksine, asi devriyeleri gezici askerleri gözaltına aldı. . . . İsyan planı şüphesiz ileri derecede halledildi ve inatçı ve ahenkli bir şekilde yerine getirildi."
 
26 Ekim'de sovyet, Rusya'nın geri kalanını yeni düzeni kabul etmeye çağırdı:  "Bütün devrimci Rusya ve dünyanın tamamı size bakıyor." Petrograd'ta, galiplerin sarhoşluğunu sınırlandırmak için şarap mahzenleri tarumar edildi.
 
Ağır savaş Moskova'da gerçekleşti ve yüzlerce kişi öldü. Ancak daha sonra Lenin ülkenin çoğunda, "sevdiğimiz herhangi bir kasabaya girdik, Sovyet hükumetini ilan ettik ve birkaç gün içinde işçilerin onda dokuzu bizim tarafımıza geldi," dedi.
 
Devrime direnmek için geçici hükumet destekçilerinin yararlandığı eski ordunun parçalarında, periferde durumlar daha da şiddetlendi. Orada dökülen kan azami idi. 
 
 
ZALİM OLMAYI ÖĞRENME
 
Devrimler şiddet eylemleridir, ancak şiddetin pek çok yüzü vardır. 1918 başlarında Rus devrimi kazanmış gibi göründü. Barış istedi ve halka ayaklanması ve onu elde etmesi için çağrıda bulundu.
 
Ancak Avrupalı güçler kapılarına dayanan ne bir barış ne de başarılı bir devrim istediler - bu yüzden Merkezi Güçler ateşkesi bozdu ve kendi şiddetlerini Doğu cephesine kaydırdı. Ayrıca Rusya'daki karşı devrimci şiddeti desteklediler. Aslında, bu dış yardım olmadan, ortaya çıkan iç savaşın nasıl sürdürülebileceğini görmek güçtür.
 
1917 sonlarında, eski başkomutan General Alekseev Bolşevik karşıtı güçleri Don ve Kuban'da toplanmaya çağırdı. Şubat 1918'e gelindiğinde yalnızca 4 bin asker geldi. Bir yıl önce, Rus subay sınıfı yaklaşık 250.000 kişiye sahipti. Görünüşe göre, çok az kişi savaşmaya devam etmek istiyordu.
 
Dışarıdan büyük yardım almadan karşı devrimcilerin ne kendine güvenleri ne de savaşa devam edecek araçları vardı. Bu bağlamda Troçki'nin daha sonra söylediği gibi, devrim de zalim olmayı öğrenmek zorunda kaldı.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

KİMLİK POLİTİKALARI BİZİ SADECE BİR YERE KADAR GÖTÜRÜR

 
 
ROGER LANCASTER
 
 
Gelin kimlik politikalarına hak ettiğini verelim; amma, neden evrensel politikalara ihtiyacımız olduğunu da açık hale getirelim.
 
 
Kadınların özgürlük yürüyüşü, 1970. Kongre Kütüphanesi / Wikimedia
 
1990'lı yıllarda bir ara, "bütün politikaların kimlik politikası" olduğu savıyla ilk kez karşılaştım. Judith Butler[ABD'li postyapısalcı feminist filozof], toplumsal kuralların geri kalmış, sabit ve belirgin bir şekilde devrimci olmayan düzeltilmesi olarak, politika ve performans olarak bütün kimlikleri tanımladığında, o on yıl boyunca bu iddia, ihtiyaca özel hazırlanmış ve yapılmış görünüyordu. 
 
Şüphesiz, bu fikir süregeldi, çünkü bu savı şekillendiren geniş politik konjonktür hala yürürlükte kalmaya devam etmektedir. Bu sav, 2016 seçimleriyle ilgili güncel münakaşalarda ve 1960'lar sonrası toplumsal hareketler ve yenilenmiş bir sosyalist sol arasındaki ilişkiler konusundaki tartışmalarda yankı buluyor.
 
İlk bakışta bu düşünce, politikanın gerçekte nasıl işlediğine dair yararlı bir stenografi gibi görünüyor. Örneğin, Hayali Cemaatler'de Benedict Anderson, belirli bir tür kimliğin dünyayı nasıl şekillendirdiğini gösterir. Gutenberg'den sonra, kitaplar, gazeteler, okullar ve diğer doğmakta olan kurumlar eskinin kalıntısı aksiyomları[kendiliğinden apaçık kabul edilen temel önerme] çürüttü, insanları farklı topluluklara katılmaya ikna etti ve böylece milliyetçiliğin yayılması ve ulus devletlerin yükselişi için zemin hazırladı.
 
Aynı şekilde, Karl Marx'ı kimlik politikaları teorisyeni olarak okuyabiliriz. Takipçileri sınıf bilincini, bir sınıfın kendi başına kendisi için bir sınıf haline gelmesi olarak tanımladıkları zaman, bir sınıfın üyelerinin bir sınıf olarak kendilerinin farkına varmaya başlamaları ve kolektif kimliğe şekil vermeleri vasıtasıyla bir süreci etkin bir şekilde tanımlarlar.
 
Bununla birlikte, Anderson ve Marx'ı kimlik düşünürleri olarak kategorize etmek, onların çalışmalarını saptırmak olur. Anderson analizini, zamansız kimlik oluşumunun oluşbiçimi hakkındaki genel savlara dayandırmaz. Daha ziyade, ortak bir sonuca doğru giden politik-ekonomik faktörleri  -özellikle de baskı(print) kapitalizmi olarak adlandırdığı şeyin yükselişini- kılı kırk yaran bir ehemmiyet içinde ele alır.
 
Ve E. P. Thompson'ın ileri sürdüğü gibi, sınıf bilincini kimlikle hizalamak, sınıfı tarihsel koşullardan ve üretiminin mücadelelerinden soyutlar.
 
Bir kere burada varsayılan; eğer işçi sınıfı kendi konumunun ve gerçek çıkarlarının doğru bir şekilde farkına varırsa, işçi sınıfının sahip olması gereken(ancak nadiren sahip olduğu) sınıf bilincini ortaya çıkarması mümkün hale gelir yaklaşımıdır. Kültürel bir üstyapı vardır, sayesinde bu tanınma etkisiz yollarla doğar. Bu kültürel "boşluklar" ve çarpıklıklar bir derttir, bu nedenle bundan ikame teorisine geçmek kolaydır: sınıf bilincini olduğu gibi değil ancak olmalı gibi tebliğ eden parti, mezhep ya da teorisyen.
 
Aslında, bütün politikaların kimlikle ilgili olduğu iddiası o kadar genel bir şeydir ki, gözlemciler bunu kullanarak hemen hemen her politik hadisede uçuşa geçerek fikir beyan ederler. Her şeye karşın, her hareket, "onlar"a karşı "biz"i konumlandırır ve insanların bir gruba katılmalarını ve bir ülkü ile özdeşleşmelerini sağlayarak destek oluşturur.
 
Bu savın bir çok duruma uygulanabilmesi güç değildir. Paradigma, genelde uzmanlık yapar gibi görünmek için ayrıntının analizini reddeder, verilmiş mücadelelerin ve hareketlerin tarihsel özelliklerini siler ve her şeyi aynı fırçayla boyar.
 
 
SİLAH HALİNE GETİRİLEN KİMLİKLER
 
Sosyalist ve işçi sınıfı hareketlerinin genellikle talep ettiği şeylerin - evrensel sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, kamu konutları ve üretim araçlarının demokratik kontrolü gibi- dürüst bir gözden geçirilmesi, kimlik politikalarının alışıla geldik şekilde nasıl anlaşıldığıyla pek uymaz. En katı anlamında kimlik politikaları, marjinalize olmuş kişilerin, daha önce damgalanmış kimlikleri nasıl benimsediklerini, paylaşılan nitelik ve menfaatleri(genellikle temel ve değişmez olarak bağlı kalınan) temel alarak topluluklar yaratmalarını ve ya özerklik adına ya da haklar ve tanınma adına bir araya getirilmelerini tarif eder. Bu argümanı bir adım daha ileri götürüp, kimlik politikası terimini doğuran yeni sol sosyal hareketlerin bile her zaman bu kalıba uymadığını söylüyorum.
 
Gay hareketini düşünelim. 1960'ların sonlarında yükselişe geçen gay politikaları, şiddeti ve baskıyı sona erdirmek için acil taleplerden ziyade kimliğin parlak şaşaası ile daha az ilgili oldu. Aktivistler ilk önce polisleri barlarımızdan çıkmaya, kurumları sırtlarımızdan inmeye ve psikiyatristleri hayatlarımızdan defolup gitmeye çağırdılar. 
 
Elbette kimlik zamansız çıkagelir, genellikle toplum önüne çıkma tartışmalarında. Bununla birlikte, bu bağlamda, aktivistler Nancy Fraser'ın "tanıma" dediği şeyi aramaya yönelik ne hiçbir şey çıtlattılar ne de eşcinselliği bir kişinin değişmeyen özü olarak somutlaştırdılar.
 
Eşcinsel kurtuluşun erken tarihiyle ilgili araştırmaları inceleyen Henry Abelove, bugün, Stonewall sonrası peşin hükümler tarafından örtbas edilmiş olarak, ilk eşcinsel aktivistlerin kimlik edinmek zorunda kaldıkları ilişkiyi esasen yanlış anladığımızı savunur. "İlk kurtuluşçuların toplumda ortaya çıkanı sözde içsel bir benliğin içine doğru gerçeği aramanın derin yolculuğunun bir sonucu olarak gördükleri izlenimine biraz kapıldım" "Bunu daha ziyade kasıtlı olarak kabul edilmiş bir suskunluğun serbest bırakılması olarak düşünüyorlardı," diye yazar. Yani, gay olarak herkesin önünde tanımlanmayı, politik bir hareket inşa etmek için "zorunlu araç" ve homoseksüellerin kolektif mücadelesinde bireyin ısrarcı ve asil silahlanması olarak düşünüyorlardı.
 
Diğer şeyler arasında bu, kurtuluşçuların genellikle cinsel kategorilere karşı diyalektik bir yaklaşım aldığı anlamına gelir. Başından beri heteroseksüel ve homoseksüel gibi etiketlerden kurtulduktan sonra bütün kimliklerin bir kenara atılacağını savunuyorlardı. Gay Kurtuluş Cephesi Kırmızı Kelebek tugayı tarafından yayınlanan, Carl Wittman'ın yaylım ateşi olan, "Eşcinsel Manifesto," ilk militanların düşüncesinin iç yüzünü anlamakta bize yararlı fikir verir. Gay gettoyu göklere çıkarmanın çok ötesinde Wittman, San Francisco'yu bir "mülteci kampı" olarak ele alır. Eşcinsel evliliği siyasi bir amaç olarak reddetmek yerine evlilik birlikteliğine alternatifler önermektedir. Wittman, toplum önüne çıkmanın siyasi zorunluluğunu vurgularken, özgür bırakılmış biseksüel geleceğe kısa bir bakışla kimliğin belirsizliğinin altını çizer: "Herkes tarafından bunun bir sorun olduğu unutulana kadar gay olacağız." Benzer şekilde, Dennis Altman'ın 1971 tarihli polemiği, Eşcinsel Zulüm ve Kurtuluş, "Homoseksüelliğin Sonu," başlıklı bölümle sona erer.
 
Kurtuluş başlığı altında, aktivistler kimliği ortadan kaldırmak için onu kucakladılar. Benzer şekilde sosyal sınıfların ortadan kaldırılmasıyla neticelenen sınıf mücadelesi hakkındaki Marxist görüşler onların fikirlerini etkiledi. Yeterli gelir, konut, tıbbi bakım, ekolojik refah ve tatminkar iş talepleri etrafında toplandılar. Kurtuluş mücadelesi sonuçta, evrensel bir özgürlük görüşü ile birlikte eylem için devrimci bir çağrıydı.
 
Kilit politik mecaz olarak, bunun yanı sıra bu dar kavrama uyan taleplerin geri kırpılması olarak kimliğe dönüş, kentsel gay toplulukları büyüdüğü için, gay bir niş pazar[ihtiyaç olan bir ürünün veya hizmetin potansiyel müşteri olduğu düşünülen belli bir hedef kitleye pazarlanmasına yönelik olan bir market stratejisidir] olarak ortaya çıktığı için ve politik söylem toplumsal kurtuluştan bireysel kurtuluşa kaydığında özgün politik yükselişin peşi sıra geldi. Bu bağlamda, gittikçe artan şekilde somutlaştırılmış kimlikler, her biri artan şekilde özenle hazırlanmış akronimler[kısaltma ad] altında tanınma için rekabet ederek, haklarını iddia etmek için mahremin dışına çıkacaklardır.
 
 
EVRENSEL KURTULUŞ
 
Yeni sol sosyal hareketlerin tümü benzer yörüngeleri izlemektedir. 1970'lerin akışı içinde, kadın hareketi, siyah hareket ve gay hareketi, temelde liberal dünya görüşleriyle uğraşmak için hepsi köşelerine çekildiler. Politik hayaller gerçekleştikçe, her biri kimliğin hanedanlığında daha rahat oturmaya başladı.  Bu süreç, post-Fordizm'in ve neoliberalizmin yaşam tarzı tüketimciliğinin yeni biçimleriyle uyuştu. Radikalizmdeki periyodik artışlar zaman zaman bu eğilimi kesintiye uğrattı, ancak bu baş göstermeler sessizleştirildi, evcilleştirildi ve ana harekete tekrar dahil edildi.
 
Kimlik politikaları, bu perspektiften bakıldığında, ne politikalarla ne de yeni sol toplumsal hareketler tarafından benimsenen değişmeyen biçimlerle bitişiktir; daha çok, bu hareketlerin değişen şartlar altında aldığı şekli açıklar.
 
Fakat bu tür bir siyasi angajman, ilk kurtuluşçuların aktivizimlerini merkezileşdirdikleri çevrede sosyal eşitsizlik türlerine hitap etmeyi başaramadı. Ve şimdi, sınıflar arası eşitsizlik açıldıkça, düzen politikacıları, herhangi bir dirence karşı neoliberalizmi payandalamak için kimlik gruplarıyla ittifak yapıyorlar.
 
Kimlik politikalarına hakkını verelim ancak sınırlamaları konusuna da açıklık getirelim. Geçmişten öğrenebiliriz, ancak kimlik gibi kelimeleri soyutlamaya çeviren kavramların kısaltılmış tarihinden değil. Ve ileri ki hayat biçiminde azınlığın sahip olduğu sermaye birikiminin çoğunluğu kapsayacağını, önceden oluşturulmuş kimlikleri salt bütünleştirmenin sosyalist bir harekete dönüşeceğini eğer düşünüyorsak, kendimizi kandırırız.
 
Sol şu anda, kimlik simsarları tarafından temsil edilen toplulukları kapsamlı ve evrensel bir sosyalist programla nasıl kazanacağını keşfetmelidir.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

YUGOSLAV SOSYALİZMİNİN YAŞAMI VE ÖLÜMÜ

 
JAMES ROBERTSON
 
Yugoslavya'nın "kendi kendini yöneten" sosyalizmi Sovyet modelinin gerçek bir alternatifi gibi görünüyordu. Neden birdenbire çöktü?
 
Yugoslavya, Titovo Uzice yakınlarında bir dökümhanede pirinç külçelerini yerleştirirken. Chris Ware
 
Soğuk Savaş döneminde, Sosyalist Yugoslav Federasyonu birçok kişiye Sovyet modeline karşı uygulanabilir bir alternatif sundu. İş yerinde öz yönetime dayanan Yugoslav sistemi, görünüşe göre işçilere iş yerinde demokratik denetim uygulama hakkı verdi.
 
Sosyalizme göre farklı Yugoslav yolu, dünya çapında hayran kitlesi buldu. Doğu Avrupa'da, piyasa sosyalizminin ve öz yönetimin bileşimi, Stalin karşıtı reformculara bir model sundu. Kapitalist Batı'da demokratik sosyalistler bu deneyime daha fazla "insani" bir sosyalizm olarak umutla yaklaştılar. Ve Üçüncü Dünya'nın pek çoğunda, Bağlantısızlar Hareketinin önde gelen bir üyesi olan Yugoslavya, kapitalist Birleşik Devletler ile komünist Sovyetler Birliği arasında bir "üçüncü yol "un varlığını ortaya koyuyordu.
 
Ancak Soğuk Savaşın son on yılında buna rağmen ülke krize düştü. Öz yönetim sistemi çöktü ve sonrasında 20 milyar dolarlık sakat bir dış borç bıraktı. Ekonomik kriz ortamında Sırbistan ve Hırvatistan'da görev yapan cumhuriyetçi politikacılar saf değiştirdiler ve dağılan derebeyliklerinden kalan ne varsa kurtarma umuduyla ulusal mücadeleleri başlattılar. Bir dizi acımasız 1990 yılı iç savaşları, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova'yı parçaladı.
 
Yugoslavya, ilerici bir umudun yol göstericiliğinden "Balkan geri kalmışlığının" ve "eskiden kalma etnik nefretin" bir sembolüne dönüştü.
 
Ancak Yugoslavya'nın sorunları Soğuk Savaşın sonunda başlamadı - ülke liderleri, bu alternatif sosyalizmi organize ederken kendileri için koşulları kazara yarattılar. Yugoslavya öz-yönetimi, pek çok insanın umduğu gibi yaşayabilir bir sistem değildi.
 
 
SOVYET ENGELİ
 
Yugoslav Komünistleri 1948'de Sovyetler Birliği'nden ayrıldıktan sonra kendi bağımsız yollarında ilerlediler. Bu bölünme riskli bir meseleydi; buna rağmen liderlik çok geniş yurt içi desteği aldı, ancak Sovyetlerle olan bağları koparmak çok önemli askeri yardımın ve dış ticaretin kaybedilmesi anlamına geliyordu. 
 
Sovyet bağlantılı bloktan ayrılma, Josip Broz Tito ve partisini, devrim hedeflerini temelinden yeniden düşünmeye ve ülkenin savunulmasında ve geliştirilmesinde yeni yollar bulmaya mecbur bıraktı. 1949-1950 yılları boyunca Edvard Kardelj, Milovan Đlas ve Boris Kidriç gibi önde gelen parti teorisyenleri, Yugoslav sosyalizminin ideolojik temellerini attılar.
 
İlk önce, Sovyetler Birliği'nin Marxist bir eleştirisini geliştirdiler. Yugoslavya Sovyetler Birliği'nin kusurlarını tanımlamakta çok az zorluk çekti; doğrusunu söylemek gerekirse, Rusya içindeki ve dışındaki karşı görüşlü solcu seslere 1920'lerden beri problemlerle ilgili uyarıda bulunmuşlardı.
 
Stalin yönetimi altında Sovyetler Birliği despotik bir bürokrasiye dönüştü. Lenin'in bir zamanlar komünist yönetimin embriyosu olarak tanımladığı işçi konseyleri, parti organlarının ordusu tarafından oldukça fazla merkezileştirilmiş devlet kadrolarına entegre edildi. Hızlı sanayileşme, zorunlu tarımsal ortak kullanma ve 1936-38 temizliği milyonlarca insanı öldürdü. 
 
Daha sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında diğer Müttefiklerle olan görüşmelerde Sovyetler, Doğu Avrupa boyunca etki alanını oluşturarak ve hegemonyasını dayatarak bir imparatorluk iktidarı gibi davrandı.
 
Yugoslav komünistleri bu uyarı işaretlerini fark ettiler, fakat çalkantılı savaş ve yeniden yapılanma koşullarında görmezden geldiler. Savaşın sonunda büyük ve çok uluslu bir tabanla iktidara geldiklerinde, komünistler, ülkeyi modernize edecekleri ve bağımsızlığını güvence altına alacakları bir sosyalist devrim hayal ettiler. Bu proje çok büyük miktarda Sovyet yardımını gerektiriyordu.
 
Fakat Yugoslavlar ve onların Sovyet sponsorları arasında gerginlikler çok çabuk ortaya çıktı. Arnavut partizanlarla birlikte Tito'nun hükumeti, Kızıl Ordu'nun tanklarının  desteğinden ziyade halkın mücadele dalgasıyla iktidara gelebilecek Doğu Avrupa'daki tek komünist hareket idi. Sovyetlere sadık olmakla birlikte, Yugoslavlar Moskova'dan ayrılmaya kararlıydılar.
 
Bu, yeni Yugoslav hükümetinin Sovyetlerden daha radikal bir çizgi izlediği dış politika alanında çok barizdi. 1946-47 yıllarında, Stalin Batı korkularını hafifletmeye ve Sovyetler Birliği'ni savaş sonrası yeniden yapılandırmada yapıcı bir ortak olarak tanıtmaya çalışırken, Tito Atlantik güçlerinin Avrupa'daki müdahalesine açıkça meydan okudu. Stalin'in emirlerine karşın Yugoslavlar komünist Yunanlı asilere yardım sağladılar ve  tartışmalı Trieste bölgesi üzerinden İtalya'yı savaşla tehdit ettiler.
 
Bu çatışmalar çabucak Stalin'in öfkesini çekti ve 1948 Haziran'ında Komünist İstihbarat Bürosu Yugoslavları sürgün etti.
 
1948 bölünmesi - ve Moskova bağlantılı bloktan Yugoslavya'ya karşı yapılan izleyen tehditler - bir çok insanın Sovyetler Birliği hakkındaki korkularını doğruladı. Takip eden yıllarda parti teorisyenleri sosyalizmin ana yurduna bakış açılarını revize ettiler. Đilas için Sovyetler Birliği, sosyalist bir devlet değildi, yalnızca "bürokratik bir kast"ın acımasız bir şekilde emekçi ve köylü sınıflarını sömürdüğü bir "devlet kapitalist" sistemi idi.
 
Bu sistemin, sonradan Batı'da gelişen Keynesgil kaynaklı tekelci kapitalizme çarpıcı benzerlikler içerdiğini savundu. Daha da ötesi, Yugoslavya'nın tanıklık ettiği gibi, Sovyetler hegemonyasını, ideolojik muhaliflerine yaptığı kadar acımasızca komşusu olan devletlere dayattı.
 
Dilas, Sovyetler Birliği'nin uluslararası bir sosyalist devrim yolundaki başlıca engellerden biri haline geldiğini belirtti. 
 
 
BAĞIMSIZ BİR YOL
 
Sovyetler Birliği'nin bürokratik, devlet kapitalist sistemini eleştirmek Yugoslavlara Ruslarla ayrılmaları için sadece Marxist gerekçeler sunmadı, ayrıca alternatifleri için bir çıkış noktası da sağladı. Yugoslav teorisyenler, devrimlerini bürokratikleştirmekten korumak için, "devletin sönümlenmesi" ve "üretenlerin özgür bir birliği" olan toplumun icadı olarak adlandırdıkları bir sosyalizmi geliştirdiler.
 
İlk adım ademi merkeziyetçilik oldu. Mayıs 1949'da parti devleti, 1945'den beri güçleri aşınmış olan yerel komünal yönetimlere daha fazla özerklik verdi.   Sloven lider Edvard Kardelj, "bu reformların en tepeden en aşağıya kadar devlet mekanizmasının işlemesinde (kitlelerin) daha fazla katılma duygusunu teşvik ettiğini," söyledi.  
 
Ekonomik alanda daha fazla işçi katılımı kısa süre içinde bu politik ademi merkeziyetçiliğe eşlik etti. Haziran 1950'de Ulusal Meclis, öz-yönetim sistemini tanıtan yasayı onayladı. Artık tüm işletmelerin demokratik olarak seçilen 15-120 temsilciden oluşan ve iki yıllık dönem ile sınırlı işçi konseyleri olacaktı.
 
Yeni yasa, iş yerinde demokratikleşmeyi ve işçilere kilit yönetim kararlarında doğrudan bir söz hakkı vermeyi amaçlıyordu. Bu erken evrede, işçilerin gücü kısıtlıydı ve işletme düzeyinde otorite hala devlet tarafından atanan yöneticilere aitti. Fakat konseylerin yetkileri önümüzdeki yıllarda genişleyecekti.
 
İki yıl sonra, Altıncı Parti Kongresi'nde Yugoslav komünistleri, partiyi devletten ayırdı ve hükumeti hızlandırdı. Şimdi parti kadrosu öz yönetimin farklı organları üzerinde ideolojik etki için rekabete girmek zorunda kalacaktı.
 
Bu reformlar, birçoğunun Sovyet devrimini saptırdığına inandığı merkezi devlet bürokrasisinin yükselişini önlemek üzere tasarlandı. Yerel öz yönetim, tabandan katılım, işçi konseyleri ve daha açık parti kültürünü kullanarak yerelleşme Yugoslavya'nın sosyalizme bağımlı yolunun temelini oluşturacaktı.
 
 
ÇELİŞKİLİ BİR ÇÖZÜM
 
 Bununla birlikte, siyasi ve ekonomik karar alma sürecine katılımı artırma çabalarına rağmen, Yugoslavya çok fazla sosyal çatışma yaşamıştır. 1957-58 kışında Slovenya'daki madenciler düşen yaşam koşulları karşısında greve gittiler. Grev, 1968'deki kitlesel öğrenci protestolarında doruğa ulaşan hoşnutsuzluk çağını başlatmıştır.
 
Görüş ayrılığı olanlar cevaplamaktan kaçınıyor: öz yönetim ile ilgili ne yanlış gitti? Yönetmekle yükümlü oldukları üzerinden aynı kurumları protesto etmeye işçileri ve öğrencileri ne sevk etti? 
 
Parti kuramcılarının idealize edici söylemlerine rağmen, en son bilgiler, liderliğin, işçileri güçlendirmek için değil, işçileri daha etkin biçimde teşkilatlandırmak ve kontrol altında tutmak için öz yönetimi başlattığını ileri sürüyor. Ekonomik hedeflere ulaşmak için idari komuta ve kitlesel seferberlik kullanılan Sovyetler Birliği'nden farklı olarak, Yugoslav komünistleri politikalarını uygulamak için daha az zorlayıcı araçlar aradılar.
 
İşçi konseyleri, iktisadi denetimi işletme düzeyine geçirmeyi amaçladılar. Artık işçiler, kayıtları tutmaktan, üretkenliği artırmaktan, ücret sınırlamalarını dayatmaktan ve kimin işten atılacağına karar vermekten sorumlu olacaktı. Buna karşılık, kar paylaşımı ile tamamlanan ücretlerle daha fazla para kazanacaklardı.
 
Bu yeniden dağılım, işçilerin kendi şirketlerinin başarısında menfaat sahibi olduğu anlamına geliyordu; aynı zamanda verimlilik ve üretkenliğin ödüllendirileceği rekabetçi bir pazara katılmalarını da istendi. Bu nedenle öz yönetim, hem federasyon hem de dış pazarlarda diğer işletmelere karşı işçileri rekabete sokan piyasa reformlarıyla birbirine geçti.
 
Ülkenin dünya pazarlarına ekonomik entegrasyonu, Praxis Okulu'nun, Yugoslav Yeni Akım sinemasının, Marina Abramoviç ve Rasa Todosijeviç gibi sanatçıların ve Laibach'ın müziğinin felsefesinde görüldüğü gibi sosyalist Yugoslavya'ya kendi dinamizmini veren kültürel değişikliklere olanak sağladı.
 
Öte yandan, öz-yönetim ve pazar reformları, sistemin ekonomik vaatlerinin altını oydu.
 
İronik olarak, Yugoslav işçi konseyleri, yöneticilere, mühendislere ve beyaz yakalı işçilere düşük vasıflı işçi sınıfı üzerinde yetki verme eğilimindeydi. Konseyler karmaşık muhasebe, pazarlama ve yönetim kararlarını devir aldıkça, daha eğitimli ve daha vasıflı işçiler yetkilerini güçlendirdi.
 
Piyasa rekabetinin baskısı ve vasıflı emeği sağlamlaştırmak için farklı ücret taahhüdü ile birleşince öz yönetim aslında eşitsizliği arttırdı. Örneğin Goran Musić, planlanan ekonominin ilk yıllarında ücretlerin "1: 3.5 oranında sürdüğünü. . . . 1967 yılına gelindiğinde, 1: 20'ye kadar bir farka ulaştığını," not etti.
 
Dahası, halkın desteğini sarsmamak için endişelenen komünist liderler, Sovyet tarzı sanayileşmeyi ve kolektifleştirmeyi reddetti. Bunun yerine, devletin fabrikalara giren işçilerin akışını kısıtlamasını ve var olan iş gücünün verimliliğini artırmaya odaklanmasını gerekli kılan aşamalı ve istikrarlı endüstriyel büyümeyi teşvik ettiler.
 
Yoğun büyüme için bu tercih, yüksek işsizlik oranları üretti. Susan Woodward'a göre, 1952'de Yugoslavya'daki resmi işsizlik oranı "Batı Avrupa'daki normal oran düşünüldüğünde yüzde 5'ten en az iki puan daha yüksek," oldu. Otuz yıl sonra, "oranın, yüzde 1,5 Slovenya'da yüzde 30'dan fazla Kosova ve Makedonya'da olmak üzere yüzde 15'i aştığını," söyledi.
 
Eşitsizlik ve işsizlik sadece talihsiz yan etkilere neden olmamıştır: öz-yönetimin yararlılığı asgari olarak kısa-orta vadede bunları gerektiriyordu.
 
 
ÖZ VE PERİFER
 
Daha tehlikeli bir şekilde, eşitsizlik ve işsizlik içindeki bölgesel farklılıklar, birleştirilmiş ulusların farklı tarihsle mirasından kaynaklanan ülkenin düzgün olmayan ekonomik gelişimine yansıdı.
 
I. Dünya Savaşı'ndan önce Slovenya ve Hırvatistan'ın kuzeybatı cumhuriyetleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna aitti ve imparatorluğun on dokuzuncu yüzyılda yaşadığı daha geniş ekonomik modernleşmeden yararlandılar. Bu cumhuriyetler, hafif endüstriyi hızla geliştirecek araçlar ile sosyalist döneme girdiler.
 
Buna karşılık, güney cumhuriyetleri (Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan'ın güney kesimleri) ya Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuş ya da bağımlıydılar ve büyük oranda tarımsal ve gelişmemiş kaldılar. Yugoslavya'nın güneyinde sosyalizm, devlet tarafından yönlendirilen sanayi yatırımıyla "diğerlerini yakalama" şansını vaat etti.
 
Ulusal sorunla birlikte gelişim üzerindeki savaş sonrası tartışmaları ortaya döken bu farklı miraslar, ekonomik kararları derin bir şekilde bölücü hale getirdi. Özellikle pazar reformları münakaşaları tetikledi.
 
Güney cumhuriyetlerinde parti devleti liderleri, piyasa sistemine yönelmekten korkuyorlardı. Güneydeki çekici maden çıkarma endüstrileri ve ağır sanayi imalatı, yüksek devlet yatırımları ve kısa vadede daha büyük koruma önlemleri gerektiriyordu. Bu cumhuriyetçi liderler ayrıca, zengin kuzeybatıdaki karları yeniden dağıtarak güneydeki sanayi büyümesine fon sağlayan federal vergi sistemini de desteklediler.
 
Buna karşılık, kuzeybatıdaki liderler ihracata yönelik bir büyüme modelini uygulamak istiyorlardı. Sonuç olarak, daha fazla ekonomik liberalleşme ve dış pazarlara entegrasyonu desteklediler. Ayrıca, hükumet müdahalesi ile engellenmemiş daha karlı işletmelerin gelişmesi gerektiğini savunarak vergi planına karşı çıktılar.
 
Onlara, daha büyük devlet kontrolü ve merkezi planlama için güneyin talepleri, Sovyet sistemi gibi rahatsız edici geliyordu. Bu tür taleplerin, Yugoslavların kaçmak için çok uğraştığı bürokratik monoliti yeniden yaratmayacağını kim garanti edebilirdi?
 
1960'ların başında, kuzeybatı dayanaklı pazar reformu yanlısı kanat bir kaç cephede kazandı. Öz yönetim derinleşti ve ülke daha da yabancı, batı ağırlıklı pazarlara entegre oldu.
 
Yugoslavya'nın gelişme yolu - büyük oranda batı kredileri yoluyla finanse edilen ihracata dayalı büyümenin - istikrarsız olduğunu kanıtlıyordu. Vladimir Unkovski-Korica, son kitabında bu stratejinin uzun vadeli zayıf yönlerini vurgular:
 
"Dış baskılar yoğunlaştıkça, cumhuriyetler birbirlerine karşı giderek daha da çok geçişi kapadılar. Bu nedenle Soğuk Savaş döneminde sadece farklı pazarlar için farklı uzmanlıklar geliştirmediler, aynı zamanda süper güç çekişmeleri, cumhuriyetleri üstünlük için süper güç mücadelesinin başlıca sahnesi yaptı  . . . . Soğuk Savaşın sona ermesi, Yugoslavya'ya, varoluşsal bir meydan okuma sunarken, borçlanma ekonomisini, SSCB'nin tehdidiyle giderek yeniden finanse etmekte zorlandığı için, kurumsal tasarımı uygulamada kötü hazırlandığını kanıtladı."
 
1989'da, Ante Marković'in reform hükumeti öz yönetimi kaldırdığında, ülke zaten serbest düşüşe geçmişti. Felce uğratan dış borçlar, Uluslararası Para Fonu tarafından dayatılan yapısal düzenleme tedbirleri ve ekonomik çöküş, dış pazarların merkezden uzaklaşma uğraşlarını arttırdı. Slobodan Miloševiç'in güvensizlik yaratan ve bölücülüğü besleyen Sırbistan'daki milliyetçi hareketi, komşu cumhuriyetlerde benzer gerici mücadelelerin fitilini ateşledi.
 
1990'ların başında sosyalizmin son çöküşü, etnik çizgiler boyunca bölgeyi parçalayan ve Batı askeri gücünün ve sermayesinin eski federasyona daha fazla nüfuz etmesini sağlayan bir dizi yıkıcı iç savaşla geldi.
 
Yine de, son yıllarda Yugonostalji fenomeni, şu anda bağımsız devletler çapında, özellikle genç nesiller arasında ortaya çıktı. Ülkenin bağımsız sosyalizm yolunun mirası, işçilerin öz denetimine vurgu yaparak, bu geriye dönük özlem içinde kilit rol oynamaktadır.
 
İç savaş, etnik temizlik ve dış askeri müdahale ile kıyaslandığında, insanların Yugoslavya'nın komünistlerinin başkanlık ettiği istikrar, büyüme ve barış dönemlerine olumlu baktığını görmek şaşırtıcı değil. Fakat 1990'ların felaket olayları, bu liderlerin oluşturduğu çelişik temellerden ayrılamaz.
 
Balkanlar'da daha da belirgin olan Avrupa Birliği'nin bugünkü krizi, Yugoslav sonrası cumhuriyetlerin pek çok liderinin 1990'lardan beri sürdürdüğü büyüme stratejilerine şüpheyle yaklaştı. Bu kriz, sosyalistlerin alternatif bir vizyonu ifade etmeleri için önemli fırsatlar yaratıyor. Kuşkusuz, anti-imparatorluk mücadelesi ve açık, deneysel kültürü ile ilgili güçlü sembolizmi ile Yugoslav deneyimi, bu vizyona bilgi verecektir. Yugoslavya'nın sosyalizme olan olumsuz deneyimleri de öğrenilmelidir.
 
Bu derslerin başında, periferik ekonomilerin dayanıklı ve istikrarlı büyümesinin sınırlandırılmasında uluslararası ekonomik düzenin rolü var. Muhtemelen, savaş sonrası Yugoslav sosyalistleri, Batı'daki kapitalist ekonomilerin çıkarlarını ön plana çıkaran küresel bir ekonominin koşulları altında ellerinden gelen en iyi manevrayı yapmışlardı. Fakat bu küresel ekonomiyle olan uzlaşmaları, Yugoslav toplumunun çelişkilerini daha da şiddetlendirdi.
 
Gelişme ve kendi kaderini tayin hakkına yönelik gerçek bir mücadele, özgün ulus devletin sınırlamalarını hesaba katmaya ihtiyaç duyacaktır. Bölgesel işbirliğine dayalı daha büyük ekonomik birimler aranmalıdır. Bu argümanlar Sol'a özgü değildir - Avrupa entegrasyonundaki liberal stratejiyi haklı çıkarmak için bölgede uzun süredir kullanılmaktadırlar. Bununla birlikte, Yunanistan'daki Syriza hükümetinin kaderi, Avrupa Birliği'nin çevre ekonomilerini küresel pazarların baskılarından korumadığını gösterir; aksine onları Avrupa düzleminde yeniden yapılandırır.
 
Avrupa projesinin dışında bir kalkınma, Yugoslavya sonrası ülkeler ve Balkanlar çapında bölgesel bir işbirliği ve dostluk programını gerektiriyor. Buna karşılık, ulusal sorunun ekonomik kalkınma sorunlarıyla örtüşme biçimlerinin nüanslı bir değerlendirmesi gerekecektir.
 
Devletin yukarıdan-aşağıya girişimleri yoluyla değil, toplumda mücadele, işbirliği ve dayanışma yoluyla oluşacak yeni bir topluluk vücuda getirmek gerekecektir.
 
YAZAR HAKKINDA
James Robertson, Woodbury Üniversitesi'nde siyaset ve tarih profesörüdür ve LeftEast'ın editör kurulu üyesidir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ