Özgürlük

YA EN BÜYÜK TEHLİKE MİLLİYETÇİLİKSE, YA BURJUVAZİ BİZİ KANDIRIYORSA?

 
 
Yaşadığımız çağın en büyük belası, bütün savaşların, katliamların, kıyımların asıl sebebi nedir diye sorsak, pek çok kişi nedenin para, kapitalizm, enerji kaynakları, emperyalizm ve buna benzer şeyler olduğunu söyler. Verilmesi istenen cevap da budur aslında...Kimin tarafından mı? Burjuva sınıfı tarafından. Gerçeğin üstünü örten, asıl gerçekleştirilenin farkına varılmasını istemeyen burjuva sınıfı tarafından.
 
Çağımızın en büyük belası milliyetçiliktir. Çok fazla bir kanıta bile gerek yoktur çünkü çuval dolusu kanıt başınızı çevirme mesafesinde etrafınızda yer almaktadır zaten. Arkadaşınıza, ailenize, mahallenize, iş yerinize, okulunuza, gittiğiniz devlet kurumlarına, kısacası ülkenize bakmanız yeterlidir. Çocukluğunuzdan başlayıp eğitim hayatınıza, sonrasında iş hayatınıza ve gençliğinize yaşlılığınıza varıncaya kadar içinizdedir milliyetçilik. Bilincinizle içsel hale gelmiştir ve getirilmiştir. Her davranışınıza sirayet etmiştir çünkü iştigal ettiğiniz ve etmek zorunda olduğunuz sistemin bütün üst yapı kurumları tarafından zehri bütün bilincinize ve hatta onu oluşturan varlığınıza zerk edilmiştir. Bütün tutumlarınız, eğilimleriniz ve davranışlarınız milliyetçilik ön yargılarından muaf kalamazlar. İnsanlığınız acizlik içinde onun emrine girmiştir bir kere. Çünkü bilincinizde yaratılan "biz ve bizden olanlar" karşısında muhakkak bir "onlar ve bizden olmayanlar" imgesi vardır. Bu yaratılan imge de sizin tutum ve davranışlarınızı düşmanca eylemlere savurarak belirler. Artık çoğunluk olan sizden olmayanların yok edilmesi  ya da azınlığın siz çoğunluğa asimile edilerek dahil edilmesi bir amaç haline getirilir. Ve bu amaçta sizin nasıl olmanızı belirleyen egemen sınıf tarafından ve onun bütün üst yapı kurumları tarafından meşru kılınır. Böylece yaptıklarınız toplum vicdanında ve hukukta, bırakın cezai bir karşılığının olmasını, tam aksine takdir edilir ve onanır. Bu da aslında insanlığın öldüğü andır.
 
Milliyetçiliği yok ederek belki devleti ortadan kaldıramazsınız ya da kapitalizmi ilelebet tarihin derinliklerine gömüp yok edemezsiniz  ama devletin ve modern kapitalizmin elini ayağını işlevsiz hale getirirsiniz. Burjuva sınıfını ve medeniyetini temelden yok edersiniz. Çünkü burjuva medeniyeti bütün üst yapı kurumlarıyla millet ve milliyetçilik anlayışı üzerinde yükselmektedir. Onun olmazsa olmazı milliyetçiliktir. Küresel şirketler çağında ulus-devletlerin gitgide yıkıldıkları ise bir palavra ve göz boyama ve gerçeklerin üstünün örtülmesidir. Tam tersine bütün küresel dev şirketler aşırı derecede milliyetçidirler. Onlar için kar çıkardıkları işçinin milleti ve milliyeti önemsizdir. Ancak kendi milletleri ve milliyetçilikleri değil. Çünkü sınırları belli bir millet ve din afyonu gibi kitleleri uyutan cemaatleşmiş bir milliyetçilik anlayışı üzerinden yükselmeye ihtiyaçları vardır. Millet ve milleti bir arada tutan milliyetçilik onların ordusudur ve her milliyetçi de burjuvazinin bir neferidir. Bugün dünyadaki savaşlara, çatışmalara ve hatta emperyal devletler arasındaki kapışmalara bir bakın, hepsinin temelinde milliyetçilik vardır: ABD milliyetçidir, Almanya milliyetçidir, Fransa milliyetçidir, Japonya milliyetçidir; keza Alman, Amerikalı, Fransız, Japon milliyetçidir. Çünkü milliyetçilik politik hale getirilmiştir. Nasıl mı?
 
Coğrafi keşifler ve sermayenin giderek birikmesi sonrası ortaya çıkan burjuva sınıfı krala, aristokrasiye ve kiliseye karşı köylü, emekçi, baldırı çıplak halk tabakasının desteğiyle ayaklandı ve Fransız Devrimi'ni gerçekleştirdi. Aristokrasi ve Kilise karşısında Aydınlanmanın rehberliğinde ve "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" sloganının ışığında iktidarı ele geçirmesinin tek yolu vardı: Dinin egemenliğine ve hakimiyetine sonsuza dek son vermek. Bunun için de dini politik alandan uzaklaştırıp özel alana hapsetti. Artık toplumun işleyişinde dinin yeri yoktu. Din sadece bireyin özel alanına aitti ve o özel alan içinde hapis kaldıkça hiç bir mahsuru yoktu. Toplumsal kurallar ve bütün üst yapı kurumları yeniden düzenlenmek zorundaydı. Bu yüzden burjuva sınıfına yeni bir medeniyet oluşturmak için yeni bir din gerekiyordu. Bu din de milliyetçilikten başka bir şey değildi. Benedict Anderson'un da belirttiği gibi matbaanın icadından sonra kitap basılması bu dini Avrupa'da her yana yaydı. Ortak dil, ortak kültür, ortak ırk, ortak din anlayışları ve duyguları yaratıldı çünkü bir ortaklık yaratımına ihtiyaç vardı. Milliyetçiler artık çeşit çeşit milletler yaratabilirdi. Ve böylece milliyetçilerin yarattığı milletler doğdu. Ve onlarla birlikte tamamen yalan olan tarih anlatımı da beraberinde yaratıldı. Çünkü her millet, olmayan ama oldurulan kahramanlık hikayelerine ihtiyaç duyar kendinden olmayan milletlere üstünlüğünü gösterme kaygısıyla. Böylece milletler arası nefret ve rekabet daha kolay alevlenir. Sadece bir kıvılcım yeter tarihte çoğu kez görüldüğü gibi. Çünkü milliyetçilik politiktir.
 
Milliyetçilik esasında Ernest Gellner'in "çakışma prensibi"nde ortaya koyduğu politik olan ile ulusal olanın çakışması ilkesine dayanır. Eğer politik olmayıp din gibi özel alanda kalsaydı hiç bir anlam ifade etmezdi. Türkiye buna çok güzel örnektir. Bugün Türkiye'de çevrenizde müslüman, hristiyan, yahudi, budist, hatta ateist olduğunuzu söyleyebilirsiniz ve herhangi bir yaptırımla ne hukuki ne de bireysel ne de toplumsal(bazı istisnalar-dinci temelli provakasyonlar-dışında) bir tepkiyle karşılaşmazsınız ama bir de Kürt olduğunuzu söyleyin tepkinin ağa babasıyla karşılaşırsınız. Kürt oldunuz mu, başınıza her şey gelebilir. Geçmişte geliyordu ve hala geliyor. Çünkü sizin sırtınıza geçirdiğiniz milliyetçi kimlik politiktir. Ve bu politik kimlik çıkış noktası olan toprağa bağlılık ve sevgiden uzaklaşarak gün geçtikçe gericileşmiş ve gericileşmektedir. Bugün geldiğimiz noktada Kürt ve Türkler artık gerici milliyetçiliğin en gerici şekillerinin pençesindedir ve gidişat hiç iyi değildir. Milliyetçiliği ortadan kaldırmadığımız sürece...
 
Unutulmamalı ki bundan 250 yıl önce ne Türk vardı ne Kürt, ne Türklük vardı ne Kürtlük. Bunların hepsi sonradan yaratıldı. Milliyetçiliğin ne olmadığını bilmediğimiz sürece ne olduğunu bilemeyiz. "Milletleri yaratanlar Milliyetçilerdir. Milliyetçileri yaratan milletler değil."
 
Özgür Devrim

Guam'da, En Büyük Tehdit Kuzey Kore Değil - Amerika Birleşik Devletleri

 

 

Japon Kara Savunma Gücü Askerleri ve ABD Deniz Piyadeleri 22 Eylül 2012 tarihinde ortak bir tatbikat sırasında Guam adasının kuzey kıyısına çıkarma yaptılar.(Photo by Kyodo News via Getty Images)

 

Bu makale, Dış Politika başlığı altında Focus dergisiyle ortak üretilmiştir.

 

Bu geçtiğimiz Temmuz ayının 4'ünde Capitol binasının dışında atılan havai fişekleri seyrederken, telefonum yeni uyarılarla vızıldamaya başladı. Kuzey Kore'nin kıtalararası balistik füze test ettiğini bildiriyorlardı. Gazete manşetleri, sözümona Alaska'ya bile ulaşabileceğini vurguladılar.

 

Fakat Alaska'dan çok daha yakın olan, askeri bir üs olarak uzun zamandır sömürülen Pasifik'te ABD'nin koloniyal mülkü olan küçücük Guam Adası'dır. Anneannem orada doğmuş ve ailemin çoğu orada kalmış. Sadece 30 mil uzunluğunda ve 8 mil genişliğinde olan Guam Adası, üçte biri askeri üslerle kaplı olduğu için genellikle, "batmayan uçak gemisi" olarak adlandırılır.

 
Guam Adası uzun zamandan beridir ABD'nin düşmanları için stratejik bir hedeftir. Aslında, Soğuk Savaş sırasında, Guam'ı bir haritada gösterebilen tek ülkenin Sovyet'ler olduğu söyleniyordu. Batı, Guam'ın varlığından haberdar olur olmaz, Guam bir hedef haline döndü. 
 
II. Dünya Savaşı sırasında büyükannem hâlâ orada yaşarken, Japonlar, Guam'ı işgal edip yerli Chamoru nüfusunu şiddet kullanıp yıldırarak, onları grup halinde biraraya yığarak toplama kamplarına koydular. Manenggon kampında 18.000 Chamorus enterne edildi ve planlı bir katliam için Japon askerler tarafından kurulan makineli tüfeklerle kuşatıldılar. 
 
Bugün, Japonlar çoktan gitti ve Sovyetler Birliği yıkıldı; ada halen öngörülemeyen bir sonla canlı bomba olan askeri mühimmat yığınıyla karşı karşıyadır. Fakat şimdiki tehdit Kuzey Kore füzelerinden gelmiyor. Pasifik bölgesini kendi özel atış alanı gibi kullanan ABD'den geliyor. 
 
Turist reklamları Güney Pasifik'i sığınılacak huzurlu ve güvenli bir liman olarak tasvir ederlerken, bu sukunet, B-52 bombardıman uçaklarının gürültüleriyle ve denizaltıların denizden karaya fırlattıkları topların patlamalarıyla deliniyor. 
 
Bununla birlikte, yerli halk için hayatı zorlaştıran sadece ateşlenen askeri silahlar değil. Sorun genellikle ordunun varlığının kendisi.
 
Askeri üslerle birlikte aşırı kirlilik, kutsal toprakların işgali ve  bazı bilim adamlarının görünmez halk sağlığı krizi dedikleri şey de geldi. Bu üsler için birincil argüman ulusal güvenlik olsa da, bu üslerin yerel halkın sağlığına ve güvenliğine zarar verdiğine ilişkin sayısız örnek var.
 
Yıllar boyunca Guam nükleer silahların, hardal gazının ve sayısız diğer kansorejen maddelerin evi oldu. 1980'lerde Donanma, ailemin balık tutmak için kullandığı bir limana radyoaktif su boşalttı. Radyoaktiviteye maruz kalmadaki bu artış, yerel nüfusta şu anda sık rastlanan tiroid sorunlarının baş yol açıcısı olan zehirli guatra ile bağlantılıdır. Adanın yeraltı sularına karışan çok sayıda kuyu, bu askeri üslerin altında ya da bu üslere komşu olan alanlarda bulunan kimyasal atıklar nedeniyle kapatılmak zorunda kalındı.
 
Yerli gruplar, askeri kirliliğe karşı büyük oranda mücadele vermişlerdir. Daha çok Chamuru öncülüğündeki Biz Guahanlıyız-Guahan adanın yerli adıdır- oluşumu yıllarca askeri yerleşimi engellemek için yerel toplulukları harekete geçirmeye ve angaje etmeye çalıştı. Onların çabaları, sürdürülebilir bir Guam misyonunun temelini oluşturuyor.
 
Bunun için de, Guam gibi, strateji konumu ABD ordusu tarafından sömürülmeye maruz kalan, İspanyol-Amerikan Savaşı'ndan sonra ABD'nin emperyal bir kazanımı olan Porto Riko'daki aktivistleri örnek alıyorlar. Orada, Vieques sakinleri, Porto Riko kıyılarında uzanan küçük bir adadaki Deniz Kuvvetleri üssünün kapatılmasıyla nihayetinde sonuçlanan 1999'daki protestolarına yol açtılar.  Ne yazık ki, aktif ya da terk edilmiş olan bu üslerin kalıcı sorunlarıyla yerli halk her gün karşılaşmaktadır.
 
Vieques, 60 yılı aşkın süredir Deniz Kuvvetleri için ateş etme eğitim alanıydı ve ondan sonra Karayipler'de en hastalıklı nüfusun olduğu yerlerden biri haline geldi. Kanser oranlarındaki birden hızlı yükselişle birlikte, Vieques'de yaşayan insanlar, Porto Riko'nun geri kalanında yaşayanlardan yedi kat fazla diyabet riskine ve sekiz kat fazla kalp ve damar hastalıklarına sahipler.  
 
Donanma, o zamandan sonra, seyreltilmiş uranyum ve Portakal Gazı da dahil olmak üzere Vieques üzerinde ağır metal ve kimyasal maddelerin kullanıldığını itiraf etti; ancak bunların kullanımı ile ikamet edenlerin sağlığı arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddetti. Ancak, Mayagüe'deki Porto Riko Üniversitesi'nde mikrobiyoloji ve ekoloji profesörü olan Arturo Massol Deyá, - Vieques hakkında araştırma yapmasına izin verilen tek bağımsız bilim adamı - bitki örtüsü, yengeç, lagünler ve saman örneklerinde yüksek konsantrasyonlarda ağır metaller bulmaya devam ediyor. Ve diğer yerel gıda kaynaklarında...
 
Hem Guam hem de Porto Riko'da bu tür kirlilik yerel bölgelerin ekolojisini tahrip ediyor - ve yoksul yerel halk için ekonomik büyümeyi üslerin teşvik ettiği her hangi bir argümanını. Aslına bakılırsa, yerli nüfusların geleneksel geçim araçları ile uğraşmalarını sınırlıyorlar ve kendi kendini sürdürülebilirlik için gerekli olan yerel kaynakları zehirliyorlar.
 
Bu gibi yerlerde, ABD askeri tesislerini genişletme planları, -Obama yönetimi sırasında başlatılan planlar yakında Guam'ın yüzde 40'ını kapsayacak- Kore'den gelebilecek herhangi bir füzeden çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor.
 
İmparatorluğun bu üsleri, kendi kaderini tayin hakkına bir sövme ve büyük annemin ve ailemin de sahip olmaları gereken "özgürlük" ve "haklar" için, Batılı savaşların çapraz ateşine maruz kalan ailelerimize bir hatırlatmadır.
 
http://www.inthesetimes.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 

 

SORUN SERMAYE

 
 
MATT BRUENIG
 
 
Adil ve eşitlikçi bir toplum yaratmak istiyorsak, doğrudan sermayeye karşı gelmeliyiz.
 
 
Dave Center / Flickr
 
 
Amerika Birleşik Devletleri muazzam ölçüde zengin bir ülkedir. 2015'te toplam hane halkı serveti 71.3 trilyon dolara ulaştı.
 
Bu servet topluma eşit olarak dağıtılırsa, kişi başına 220.000 $ veya dört kişilik her aile için $ 880.000 olur.
 
Bu zenginliğin veya sermayenin sahipleri, ülkenin her yıl ürettiği gelirin yaklaşık yüzde 30'unu ellerinde tutuyorlar. Bu gelir onlara çalıştıkları için değil, ancak sırf gayri menkul, öz kaynak ve alacak gibi gelir oluşturan varlıklara sahip oldukları için akıyor. 2015 yılında toplam ABD sermaye geliri 4,8 trilyon dolar civarındaydı.
 
Eğer milli gelirin bu haksızca kazanılmış kısmı toplumdaki her bireye eşit olarak dağıtılsaydı, o zaman adam başına, çalışarak kazanılana ilaveten, yıl başına 15,000$ civarında bir gelir elde edilecekti. Dört kişilik bir aile için bu temettü tek başına hane halkı gelirini yılda 60.000 dolara çıkaracaktı.
 
Sorun, bu servetin ve sermaye gelirinin eşitçe dağıtılmamasıdır. 2014'te en alttaki tabakanın yarısının ortalama serveti 349$'dı. En üstteki yüzde 1'in ise 16 milyon dolardı. 
 
Zenginliklerin olağanüstü derecede eşitsiz dağılımı, ülkenin milli gelirinin de çok düzensiz bir şekilde dağıtılmasına neden olur. 2014 yılında en alttakilerin yarısının ortalama geliri 826$'dı. En üstteki yüzde 1'in ise 750,000$'ın üstündeydi.
 
Toplumumuzdaki zengin insanlar sadece yüksek sermaye geliri seviyelerine sahip değillerdir. Aynı zamanda yüksek sermaye geliri payına da sahiptirler. Yani, toplumun tepesinde toplanan gelirin büyük bir kısmı emekten ziyade sermayeden gelir. 2014 yılında, alt tabakanın yarısının gelirinin sadece yüzde 5,1'i sermaye kaynaklıydı. En üst yüzde 1 için ise gelirin yaklaşık yüzde 58,6'sı sermayeden geldi.
 
Toplumun üst kısmındaki gelirin ne kadarlık kısmının çalışmaktan ziyade pasif yatırım* sahipliğinden geldiğini vurgulamak gerekir. Toplumdaki bireylerin yüzde 0,01'inin ortalama geliri 28 milyon dolar. Bu gelirin dörtte üçü, yani 21 milyon doları 2014'te sermayeden geldi.
 
Adil ve eşitlikçi bir toplum yaratma konusunda ciddi olmak istiyorsak, sermayeyle doğrudan yüzleşmeliyiz. Maaş seviyeleri önemlidir. Kazanç önemlidir. Ancak bazı şeyleri hatasız yapmak, milli gelirin neredeyse üçte birinin toplumun tepesinde bir avuç insana pasif olarak aktığı sürece yeterli olmayacaktır.
 
Servet eşitsizliğiyle mücadele etmek için günümüzde liberal çabalar ne yazık ki yetersizdir. Düşük gelirli ailelere yönelik kazanç yaratmayı hedefleyen politikalar, bu soruna tipik yaklaşım, onların kendi koşullarına göre nadiren başarılı oldu ve başarılı olsa bile, devede kulak kaldı. Zenginlik ve sermaye gelirinin toplum içinde daha adil bir şekilde dağıtılması için mevcut varlıkların sahipliği bu yönde yeniden düzenlenmelidir.
 
*Capital Income/Sermaye Geliri: Sermaye geliri, bir iş yapmaktan ziyade varlık kullanılarak zamanla o varlığın oluşturduğu gelirdir. Eğer bir çiftçi bir araziyi belirli bir miktar parayla satın alıp bir yıl sonra karla satarsa, aradaki fark sermaye geliridir.
 
**Passive Investment/Pasif Yatırım: Oturduğun yerden para kazanmaktır. Minimum çabayla otomatik kazanılan paradır. Döviz faizi gibi..
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

KİMLİK POLİTİKALARI BİZİ SADECE BİR YERE KADAR GÖTÜRÜR

 
 
ROGER LANCASTER
 
 
Gelin kimlik politikalarına hak ettiğini verelim; amma, neden evrensel politikalara ihtiyacımız olduğunu da açık hale getirelim.
 
 
Kadınların özgürlük yürüyüşü, 1970. Kongre Kütüphanesi / Wikimedia
 
1990'lı yıllarda bir ara, "bütün politikaların kimlik politikası" olduğu savıyla ilk kez karşılaştım. Judith Butler[ABD'li postyapısalcı feminist filozof], toplumsal kuralların geri kalmış, sabit ve belirgin bir şekilde devrimci olmayan düzeltilmesi olarak, politika ve performans olarak bütün kimlikleri tanımladığında, o on yıl boyunca bu iddia, ihtiyaca özel hazırlanmış ve yapılmış görünüyordu. 
 
Şüphesiz, bu fikir süregeldi, çünkü bu savı şekillendiren geniş politik konjonktür hala yürürlükte kalmaya devam etmektedir. Bu sav, 2016 seçimleriyle ilgili güncel münakaşalarda ve 1960'lar sonrası toplumsal hareketler ve yenilenmiş bir sosyalist sol arasındaki ilişkiler konusundaki tartışmalarda yankı buluyor.
 
İlk bakışta bu düşünce, politikanın gerçekte nasıl işlediğine dair yararlı bir stenografi gibi görünüyor. Örneğin, Hayali Cemaatler'de Benedict Anderson, belirli bir tür kimliğin dünyayı nasıl şekillendirdiğini gösterir. Gutenberg'den sonra, kitaplar, gazeteler, okullar ve diğer doğmakta olan kurumlar eskinin kalıntısı aksiyomları[kendiliğinden apaçık kabul edilen temel önerme] çürüttü, insanları farklı topluluklara katılmaya ikna etti ve böylece milliyetçiliğin yayılması ve ulus devletlerin yükselişi için zemin hazırladı.
 
Aynı şekilde, Karl Marx'ı kimlik politikaları teorisyeni olarak okuyabiliriz. Takipçileri sınıf bilincini, bir sınıfın kendi başına kendisi için bir sınıf haline gelmesi olarak tanımladıkları zaman, bir sınıfın üyelerinin bir sınıf olarak kendilerinin farkına varmaya başlamaları ve kolektif kimliğe şekil vermeleri vasıtasıyla bir süreci etkin bir şekilde tanımlarlar.
 
Bununla birlikte, Anderson ve Marx'ı kimlik düşünürleri olarak kategorize etmek, onların çalışmalarını saptırmak olur. Anderson analizini, zamansız kimlik oluşumunun oluşbiçimi hakkındaki genel savlara dayandırmaz. Daha ziyade, ortak bir sonuca doğru giden politik-ekonomik faktörleri  -özellikle de baskı(print) kapitalizmi olarak adlandırdığı şeyin yükselişini- kılı kırk yaran bir ehemmiyet içinde ele alır.
 
Ve E. P. Thompson'ın ileri sürdüğü gibi, sınıf bilincini kimlikle hizalamak, sınıfı tarihsel koşullardan ve üretiminin mücadelelerinden soyutlar.
 
Bir kere burada varsayılan; eğer işçi sınıfı kendi konumunun ve gerçek çıkarlarının doğru bir şekilde farkına varırsa, işçi sınıfının sahip olması gereken(ancak nadiren sahip olduğu) sınıf bilincini ortaya çıkarması mümkün hale gelir yaklaşımıdır. Kültürel bir üstyapı vardır, sayesinde bu tanınma etkisiz yollarla doğar. Bu kültürel "boşluklar" ve çarpıklıklar bir derttir, bu nedenle bundan ikame teorisine geçmek kolaydır: sınıf bilincini olduğu gibi değil ancak olmalı gibi tebliğ eden parti, mezhep ya da teorisyen.
 
Aslında, bütün politikaların kimlikle ilgili olduğu iddiası o kadar genel bir şeydir ki, gözlemciler bunu kullanarak hemen hemen her politik hadisede uçuşa geçerek fikir beyan ederler. Her şeye karşın, her hareket, "onlar"a karşı "biz"i konumlandırır ve insanların bir gruba katılmalarını ve bir ülkü ile özdeşleşmelerini sağlayarak destek oluşturur.
 
Bu savın bir çok duruma uygulanabilmesi güç değildir. Paradigma, genelde uzmanlık yapar gibi görünmek için ayrıntının analizini reddeder, verilmiş mücadelelerin ve hareketlerin tarihsel özelliklerini siler ve her şeyi aynı fırçayla boyar.
 
 
SİLAH HALİNE GETİRİLEN KİMLİKLER
 
Sosyalist ve işçi sınıfı hareketlerinin genellikle talep ettiği şeylerin - evrensel sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, kamu konutları ve üretim araçlarının demokratik kontrolü gibi- dürüst bir gözden geçirilmesi, kimlik politikalarının alışıla geldik şekilde nasıl anlaşıldığıyla pek uymaz. En katı anlamında kimlik politikaları, marjinalize olmuş kişilerin, daha önce damgalanmış kimlikleri nasıl benimsediklerini, paylaşılan nitelik ve menfaatleri(genellikle temel ve değişmez olarak bağlı kalınan) temel alarak topluluklar yaratmalarını ve ya özerklik adına ya da haklar ve tanınma adına bir araya getirilmelerini tarif eder. Bu argümanı bir adım daha ileri götürüp, kimlik politikası terimini doğuran yeni sol sosyal hareketlerin bile her zaman bu kalıba uymadığını söylüyorum.
 
Gay hareketini düşünelim. 1960'ların sonlarında yükselişe geçen gay politikaları, şiddeti ve baskıyı sona erdirmek için acil taleplerden ziyade kimliğin parlak şaşaası ile daha az ilgili oldu. Aktivistler ilk önce polisleri barlarımızdan çıkmaya, kurumları sırtlarımızdan inmeye ve psikiyatristleri hayatlarımızdan defolup gitmeye çağırdılar. 
 
Elbette kimlik zamansız çıkagelir, genellikle toplum önüne çıkma tartışmalarında. Bununla birlikte, bu bağlamda, aktivistler Nancy Fraser'ın "tanıma" dediği şeyi aramaya yönelik ne hiçbir şey çıtlattılar ne de eşcinselliği bir kişinin değişmeyen özü olarak somutlaştırdılar.
 
Eşcinsel kurtuluşun erken tarihiyle ilgili araştırmaları inceleyen Henry Abelove, bugün, Stonewall sonrası peşin hükümler tarafından örtbas edilmiş olarak, ilk eşcinsel aktivistlerin kimlik edinmek zorunda kaldıkları ilişkiyi esasen yanlış anladığımızı savunur. "İlk kurtuluşçuların toplumda ortaya çıkanı sözde içsel bir benliğin içine doğru gerçeği aramanın derin yolculuğunun bir sonucu olarak gördükleri izlenimine biraz kapıldım" "Bunu daha ziyade kasıtlı olarak kabul edilmiş bir suskunluğun serbest bırakılması olarak düşünüyorlardı," diye yazar. Yani, gay olarak herkesin önünde tanımlanmayı, politik bir hareket inşa etmek için "zorunlu araç" ve homoseksüellerin kolektif mücadelesinde bireyin ısrarcı ve asil silahlanması olarak düşünüyorlardı.
 
Diğer şeyler arasında bu, kurtuluşçuların genellikle cinsel kategorilere karşı diyalektik bir yaklaşım aldığı anlamına gelir. Başından beri heteroseksüel ve homoseksüel gibi etiketlerden kurtulduktan sonra bütün kimliklerin bir kenara atılacağını savunuyorlardı. Gay Kurtuluş Cephesi Kırmızı Kelebek tugayı tarafından yayınlanan, Carl Wittman'ın yaylım ateşi olan, "Eşcinsel Manifesto," ilk militanların düşüncesinin iç yüzünü anlamakta bize yararlı fikir verir. Gay gettoyu göklere çıkarmanın çok ötesinde Wittman, San Francisco'yu bir "mülteci kampı" olarak ele alır. Eşcinsel evliliği siyasi bir amaç olarak reddetmek yerine evlilik birlikteliğine alternatifler önermektedir. Wittman, toplum önüne çıkmanın siyasi zorunluluğunu vurgularken, özgür bırakılmış biseksüel geleceğe kısa bir bakışla kimliğin belirsizliğinin altını çizer: "Herkes tarafından bunun bir sorun olduğu unutulana kadar gay olacağız." Benzer şekilde, Dennis Altman'ın 1971 tarihli polemiği, Eşcinsel Zulüm ve Kurtuluş, "Homoseksüelliğin Sonu," başlıklı bölümle sona erer.
 
Kurtuluş başlığı altında, aktivistler kimliği ortadan kaldırmak için onu kucakladılar. Benzer şekilde sosyal sınıfların ortadan kaldırılmasıyla neticelenen sınıf mücadelesi hakkındaki Marxist görüşler onların fikirlerini etkiledi. Yeterli gelir, konut, tıbbi bakım, ekolojik refah ve tatminkar iş talepleri etrafında toplandılar. Kurtuluş mücadelesi sonuçta, evrensel bir özgürlük görüşü ile birlikte eylem için devrimci bir çağrıydı.
 
Kilit politik mecaz olarak, bunun yanı sıra bu dar kavrama uyan taleplerin geri kırpılması olarak kimliğe dönüş, kentsel gay toplulukları büyüdüğü için, gay bir niş pazar[ihtiyaç olan bir ürünün veya hizmetin potansiyel müşteri olduğu düşünülen belli bir hedef kitleye pazarlanmasına yönelik olan bir market stratejisidir] olarak ortaya çıktığı için ve politik söylem toplumsal kurtuluştan bireysel kurtuluşa kaydığında özgün politik yükselişin peşi sıra geldi. Bu bağlamda, gittikçe artan şekilde somutlaştırılmış kimlikler, her biri artan şekilde özenle hazırlanmış akronimler[kısaltma ad] altında tanınma için rekabet ederek, haklarını iddia etmek için mahremin dışına çıkacaklardır.
 
 
EVRENSEL KURTULUŞ
 
Yeni sol sosyal hareketlerin tümü benzer yörüngeleri izlemektedir. 1970'lerin akışı içinde, kadın hareketi, siyah hareket ve gay hareketi, temelde liberal dünya görüşleriyle uğraşmak için hepsi köşelerine çekildiler. Politik hayaller gerçekleştikçe, her biri kimliğin hanedanlığında daha rahat oturmaya başladı.  Bu süreç, post-Fordizm'in ve neoliberalizmin yaşam tarzı tüketimciliğinin yeni biçimleriyle uyuştu. Radikalizmdeki periyodik artışlar zaman zaman bu eğilimi kesintiye uğrattı, ancak bu baş göstermeler sessizleştirildi, evcilleştirildi ve ana harekete tekrar dahil edildi.
 
Kimlik politikaları, bu perspektiften bakıldığında, ne politikalarla ne de yeni sol toplumsal hareketler tarafından benimsenen değişmeyen biçimlerle bitişiktir; daha çok, bu hareketlerin değişen şartlar altında aldığı şekli açıklar.
 
Fakat bu tür bir siyasi angajman, ilk kurtuluşçuların aktivizimlerini merkezileşdirdikleri çevrede sosyal eşitsizlik türlerine hitap etmeyi başaramadı. Ve şimdi, sınıflar arası eşitsizlik açıldıkça, düzen politikacıları, herhangi bir dirence karşı neoliberalizmi payandalamak için kimlik gruplarıyla ittifak yapıyorlar.
 
Kimlik politikalarına hakkını verelim ancak sınırlamaları konusuna da açıklık getirelim. Geçmişten öğrenebiliriz, ancak kimlik gibi kelimeleri soyutlamaya çeviren kavramların kısaltılmış tarihinden değil. Ve ileri ki hayat biçiminde azınlığın sahip olduğu sermaye birikiminin çoğunluğu kapsayacağını, önceden oluşturulmuş kimlikleri salt bütünleştirmenin sosyalist bir harekete dönüşeceğini eğer düşünüyorsak, kendimizi kandırırız.
 
Sol şu anda, kimlik simsarları tarafından temsil edilen toplulukları kapsamlı ve evrensel bir sosyalist programla nasıl kazanacağını keşfetmelidir.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BİRLEŞTİRİCİ PARTİ

 
 
BERND RIEXINGER
 
Sosyalist partilerin görevi, emekçilerin sınıfsal gücünü etkin bir şekilde inşa etmektir.
 
Benjamin Beckmann / Flickr
 
Almanya'daki Die Linke'nin(Sol Parti) 2007'de kurulması, Almanya'da sendikaları simgeleyen sosyal demokratik hegemonyada bir çatırdamaya damga vurdu. Bu hegemonya 1990'lardan bu yana aşınmıştı, ancak "Agenda 2010" reformlarına karşı kitlesel protesto gösterileri sonrasında sendikalardaki fraksiyonlar, Die Linke'nin kuruluşuna katılmak için, neoliberalleşen Sosyal Demokrat Parti(SPD) ile nihayetinde bağlarını kopardılar.
 
Parti, bu zamana kadar yaratılan boşluğu doldurabildi ve sendikalar içinde güçlü bir azınlık kanadı olarak kendini kabul ettirdi. Aynı zamanda, sendikalaşmış ücretlilere desteğini yayma ve daha iyi yaşam ve çalışma koşulları için mücadeleler içinde kendi "kullanım değeri"ni genişletme zorlu görevine yöneldi.
 
Kısmen bu zorluklara değinmek amacıyla, Katja Kipping ve ben, 2012'den bu yana partimizin kültür ve stratejisini "birleştirici parti" olarak yenileme doğrultusunda çalışıyoruz. Bu, toplumdaki güçlerin ilişkisindeki değişimin, devlet içerisindeki güç dengelerinin  değiştirmek için ve böylelikle hükumete katılımı da düşünmek için mümkün olan eşsiz bir gerekçe oluşturacağı düşüncesinden ileri gelir.
 
Sosyalist partiler, var olan toplumsal güçlerin parlamentoda temsil edilmesiyle kendilerini sınırlamamalıdır. Sosyalist partilerin görevi, sosyalist ve özgürlükçü amaçlar adına toplumsal hegemonyayı ve emekçilerin sınıfsal gücünü etkin bir şekilde oluşturmaktır. Neoliberal kapitalizmde refah devleti sınıf uzlaşmasının aşınmasıyla birlikte emek ve sermaye arasındaki denge sermayenin lehine yer değiştirdi. Bu nedenle bir sosyalist partinin kullanım değeri, örgütlenme gücü oluşturma, paylaşılan çıkarları tanımlama ve ücretli işçilerin farklı bölümleri arasında siyasi hedefleri formüle etme ve temsil etme becerisi ile ölçülmelidir.
 
Birleştirici parti kavramı böylece, Die Linke'nin kendisini sadece ücretli emekçilerin parlamento temsilcisi olarak değil, aynı zamanda sendikal hareketin kendisinin "organik" ve aktif bir parçası olarak görmesi gerektiği anlamına gelir. Lenin'in parti anlayışının aksine, bu, sendikaları siyasi mücadele tekelini elinde tutan partiye tabi etmek anlamına gelmez, aksine sendikalar bünyesinde bağımsız inisiyatiflerin gelişimini teşvik eden eşitlerin ittifakı anlamına gelir.
 
Bu, işsizler de dahil emekçilerin çoğunluğu arasında yankı yapmak, emekçilerin farklı grupları arasında dayanışma bağları oluşturmak ve SPD'nin tabanına kendi hedefleri doğrultusunda ulaşmak ile değerlendirilmelidir.
 
 
Yeni Savunma Esası
 
"Alman mucizesi" olarak Alman hükumetinin ve neoliberal iktisatçıların açıkladıkları şeyin, yani 2008-9 küresel ekonomik krizinin derin bir çöküşünün üstesinden gelmesinin arka yüzü, çalışma ve yaşam ortamının yoğun şekilde kutuplaşması ve güvensiz hale getirilmesidir. 
 
Tüm ücretlilerin yüzde 25-30'u, yani milyonlarca insan, güya "minik işler"de geçici işçi, taşeron olarak geçici sözleşmelerle çalışıyorlar. Ulusal hükumetin asgari saat başı ücreti 8.50EUR olarak uygulaması, Avrupa'nın en büyük düşük ücretli ülkesi olmayı ortadan kaldırmadı; hatta bu ülkenin dışındaki pek çok insan mevcut maaşlarıyla idare etmek için bu ülkeyle mücadele etseler bile. 
 
İki milyondan fazla üyeyle Avrupa'daki tek en büyük sendikal örgüt olan IG Metall, sendikalaşma oranını dengede tutmayı ve hatta ılımlı ücret artışları sağlamayı başardı. Gerçi, hem imalat sanayi hem de gelişen ihracat sektörü, sözüm ona çekirdek iş gücü ve yasal güvencesi olmayan işçilerin yüzde 20-40'ı arasındaki sertleşen bölünmeye şahitlik ediyor. Taahhüt firmalarına taşeron usulü iş yaptırtma, işverenlerin sendikalarla sürmekte olan toplu pazarlık görüşmelerinden çekilmesi, ücret indirimi ve sosyal standartların zayıflatılması ile bağlantılıdır. Aynı şey, özelleştirme ve diğer kamu kurumlarının çalışanlarının ve hastane emekçilerinin özel taşeron tabakasıyla yer değiştirmesiyle de sürüp gider.
 
Bu gelişme sendikaların etkisi ve örgütsel gücü adına ölümcül sonuçlar doğurmuştur. Toplu iş sözleşmeleri kapsamı, şu anda ülkenin batısında işçilerin sadece yüzde 51'ini ve doğusunda yüzde 37'sini kapsayan şekilde önemli ölçüde daraltıldı. Bunun ücretler üzerinde doğrudan etkisi var çünkü toplu iş sözleşmesine sahip olan işçiler ve olmayanlar arasında ödemelerde kabaca yüzde 18'lik bir fark var.
 
Son yıllarda ve nispeten düşük grev faaliyetinin olduğu yılların geçmiş deneyimlerinin tersine, perakende sektöründe, güvenlik endüstrisinde, çağrı merkezlerinde, gıda üretiminde, temizlikte, gıda üretiminde, öğretimde ve hastanelerdeki hasta bakım personelinde yer alanlarda olduğu gibi yeni grev eylemleri gelişti. Hizmet sektöründeki grevlerden mücadelenin yeni aktörleri doğdu; kadınların göçmenlerin katılımı özellikle çok yükseldi. 
 
Sınıf mücadelesini bu eğilimlere dayandırma ve onları siyasi bir saldırının sıçrama tahtası yapma, birleştirici bir partinin sendika stratejisinin merkezinde olmalıdır. Grevlerin demokratikleşmesi ve çatışmaya intibak doğrultusunda birliğin yeniden canlandırılması girişimlerini desteklemek Die Linke'nin temel görevidir.
 
Bu faaliyetler tek başına sendikalar tarafından örgütlenemez ve daha da önemlisi, bu tür girişimler, önümüzdeki yıllarda partinin kilit amacı olan, partiyi sendikalar içindeki işçilere sabitleyerek Die Linke'ye güç kazandırır.
 
Sınırlı kaynaklarımız göz önüne alındığında, Die Linke'nin potansiyel değerini tüm çalışanlara hissettirmek ve görünen zaferler elde etmek için örnek anlaşmazlıklar ve endüstriler ile uğraşmaya öncelik vermek mantıklı olacaktır. İlk adım olarak, sosyal, sağlık ve hastabakıcılık mesleklerine yoğunlaşmak istiyoruz. Günümüzde sosyal hizmetler sektöründe, Alman ihracat sanayindeki toplamdan çok daha fazla sayıda insan çalışıyor. Yetersiz fonlama ve sosyal hizmetlerde masrafları kısma politikaları neoliberal dışa aktarım modelinin bir parçasıdır. Çoğunlukla kadınlar tarafından yürütülen bu tür bir bakıcılık, ihracat sanayisindeki iş gücüyle kıyaslandığında kıymetten düşer.
 
Berlin'in Charité hastanesinin sağlık-bakım personelince Nisan 2016'da bu sektörde tarihsel bir zafer kazanıldı; çalışanlar, işçiler için toplu stresi azaltacak şekilde hastane personeli sayısında bir artmayı şart koşan ilk sözleşme metinlerini elde ettiler. 
 
Bu kavgaya, başarıları "ücret danışmanları" gibi kısmen yeni yaklaşımlardan ileri gelen işçilerin yoğun katılımları yoluyla yıllar boyunca hazırlanıldı. "Oda ve bina kapatma grevi" denilen ile birlikte, hatta yoğun bakım gibi hassas yerlerde üst düzey grevler, işçiler için gerçek ekonomik baskı uygulamayı mümkün kılarak başarıya ulaşabilirler.
 
Dahası, daha fazla personel talebi ve daha az iş stresi, hastalar ve diğer işçi kesimleri ile ittifakları geliştirmiştir. Aktif parti üyeleri ve sosyal hareket aktivistleri, kalıcı strese alternatif olarak, kaliteli sağlık bakımı ve iyi istihdam koşullarıyla bağlantılı olan grevin desteklenmesi için bir koalisyon kurdular. "Ne kadar çok olursak herkes için o kadar iyi" ya da "tükenmiş topluma karşı grev" gibi sloganlar sorunun önemine değinir. 
 
Charite Hastanesi örneği şimdi tüm ülke hastanelerinde yankılanıyor; Berlin'de elde edilen deneyimler eylemlerin planlanması için tartışılıyor.
 
Güvencesiz çalışma ve yaşam koşullarına karşı sürmekte olan mücadele kapsamında daha çok sosyal sektör çalışanı adına mücadele etmek ve işçileri, hastaları ve diğer ilgili tarafları bir araya gelmeye ve aleni mücadele veren grupları özgürlük içinde işbirliği yapmaya teşvik ederek işyerindeki çatışmalarla irtibat kurmak için politik destek sağlamaya çabalıyoruz. Hedefimiz, hastanelerdeki, günlük bakım merkezlerindeki ve okullardaki çeşitli anlaşmazlıklarla iletişim kurmak ve sosyal hizmetlerin değerini yükseltmek ve herkes için iyi eğitim, bakım ve sağlık bakımını yaygınlaştırmak için bir sosyopolitik mücadele oluşturmaktır.
 
 
Yeni Normal Çalışma Koşulları Adına Siyasi Saldırı
 
Gerçek anlamda savunma pozisyonundan çıkmak ancak sektörler arası siyasi ve sosyal ilişkilerin uyanışı yoluyla mümkün olabilir. 2014 senesinde perakende sektöründe olduğu gibi, istisnai durumlarda hayranlık uyandıran bir mücadele kazanmak ya da sektörel çapta pazarlık anlaşmalarına yapılan, pek çok firmanın böyle tek taraflı anlaşmalardan basitçe geri çekildiği saldırıları püskürtmek  mümkün olsa da bu böyledir çünkü.
 
Çok önemli Amazon grevi aynı nedenden ötürü iki yıl sürdü; şöyle ki, emek mücadelesini kazanmak ve sürekli personel değişikliklerine tabi olan büyük ölçüde geçici işgücüyle sermaye kesimi üzerinde baskı uygulamak nesnel olarak çok zordur. 
 
2015 yılında, sosyal hizmet ve eğitim sektöründeki on binlerce kişi kayda değer bir ücret artışı için greve gitti ve bununla birlikte onların toplumsal tanınmasının artması önemli ancak yine de hak ettiğinden daha az ücret alan emekçiler. Bununla birlikte, bütçe açığını azaltma politikalarının baskısıyla ve bir çok yerel yönetimleri etkileyen parasal aciliyet ile karşı karşıya kalarak, hatta uzun mücadele tarihiyle iyi örgütlenmiş ve grev eğilimli bu sektörde bile, sosyal hizmetin sürdürülebilir gelişimi hedefine kısmen sadece ulaşabildiler.
 
Sendika aparatları hala Sosyal Demokrasiden fazlasıyla etkileniyorlar ve bu mücadelelere zayıf hazırlanıyorlar. SPD, muhafazakar partilerle büyük koalisyonda yer almasının yanında çok düşük ve alttan sızdıran asgari ücret uygulamasından emekçiler adına pek gelişme sağlamamasına rağmen, sendika liderliği büyük koalisyon ile bir tür sessizlik anlaşmasına sıkı sıkıya sadık kaldı. Hükumetin tam anlamıyla sosyopolitik bir saldırıdan sakınması karşılığında sendika liderliği birleşik politik mücadelelerden ve güvencesiz çalışmaya ve -neoliberal politikalarla daha geniş çaplı yüz yüze gelmeyi bir kenara bırak- güvencesiz çalışmaya ve iş sözleşmelerinden kurumsal çekilmeye karşı politik hareketlenmelerden imtina etti.
 
Bu durumda, Die Linke'nin görevi, sendikaların siyasi yetkileri konusundaki tartışmaları ilerletmek ve liberalleştirme ve istihdamın güvencesiz hale getirilmesine karşı çıkan siyasi değişimin merkezi gücü olmaktır. Bu amaca yönelik, sendika tartışmaları içerisinde "yeni normal çalışma koşulları" için olan projeyi tanıtıyoruz. Bu, farklı sınıf çevrelerinin çıkarlarını tanımlamaya ve onları dayanışma içinde birbirlerine bağlamaya yardımcı olacaktır.
 
Böl ve yönet neoliberal stratejisine karşı, işsizler, güvencesiz istihdamın farklı grupları, kamu, özellikle de artan sayıda eğitim, sağlık ve hasta bakıcılık ve imalat sektörlerinde hala işçi sözleşmeleri kapsamında olan işçiler ve çoğunlukla yüksek vasıflı ve genç insanların oluşturduğu kentsel sol çevrelerin mensupları arasında bir ittifak arıyoruz.
 
Bu strateji ile, "iyi iş" için halka özgü talepler de dahil olmak üzere bütün örtüşen sorunlar ele alınabilir: sosyal güvenceyle birlikte kolektif pazarlık anlaşmaları kural haline dönüşür ve ücretler geçim masraflarını karşılayabilir ve onurlu yaşam değerlerine uygun bir emeklilik için yeterli olabilir.
 
Yeni düzenlemeler, tek şirkette sert tam zamanlı iş programı ve hayat boyu süren çalışmayı içeren eski normal çalışma koşullarına basitçe bir dönüş olmamalı. Daha ziyade mücadelemiz sol hegemonya için mücadeledir: iş, herkes için güvence altına alınmalı, çalışma saatleri kısaltılmalı, cinsiyet adaleti öncelik olmalı ve iş, eşit paylaşılmalı, kendi kaderini hakkı olmalı ve demokratik olarak birlikte yaratılmalıdır.
 
Toplu işsizlik, sürekli stres ve korkunun varlığı yerine toplumun ihtiyacı olan, özellikle de cinsiyetler arasında, işin yeniden dağıtılmasıdır. Bir tarafta güncel fazla mesai açmazımız ve fazla sömürülme ve de mini-işler şeklinde yapısal eksik istihdam, diğer tarafta isteksiz part-time çalışma sorununun, haftada kırk yerine otuz saate indirilen yeni, esnek bir çalışma rejimiyle üstesinden gelinebilir.
 
Yalnızca esnekleştirme üzerine odaklanan, SPD ve Yeşiller tarafından desteklenen kavramın tersine, bizimkisi ücret artışları, emeklilik zammı, çalışma saatlerinin kısaltılması ve verimlilik kazanımlarının yeniden dağıtılması yoluyla öncelikle sosyal güvenlik ile ilgilidir. Gerçi, yeni çalışma koşulları, herkese kaliteli sağlık hizmetleri, eğitim ve bakım, ödenebilir konut, enerji tedarik etme ve hareket kabiliyeti için sosyal güvenceler doğrultusunda halkın yararlanmasını içeren başka bir sosyal kalkınma yoluna geçiş sürecinin bir parçası olarak uygulanabilirler. AB'nin derin krizinin ışığında, Almanya'da siyasi-ekonomik bir yön değişikliği hemen gereklidir.
 
Servetin kökten yeniden dağıtılması talebi, tıpkı müşterek mülkiyete yönelik daha geniş bir taleple sonuçlanabilecek kamu yatırımları üzerindeki demokratik kararlara olan talep gibi saldırgan bir talep olmalıdır. Hem araştırma-geliştirme hem de endüstriyel üretim alanlarında, kamuya açık şirketler, kooperatifler ve kolektifler şeklinde yeni teknolojiler temelinde ekolojik ve demokratik olarak geliştirilebilen, kamuya açık bir gelecek sektörünün gelişmesi ile teknolojik yenilikler demokratik olarak ve toplumsal olarak faydalı amaçlara yönelik bir bakış açısı ile şekillendirilebilir.
 
Toplumsal ekolojik, ekonomik bir demokrasinin radikal bakış açısından, endüstrinin, enerji arzının ve hareketliliğin gerekli dönüşümü, ekonomik liderliğin sosyalleşmesine yönelik adımlarla bağlantılı olmalıdır. Günümüzde böyle bir dönüşüm, ulus devletler çerçevesinde zar zor gerçekleşebilir.
 
Önümüzdeki yıllarda, bu girişimi sendikalarda yeni normal çalışma koşullarına sabitlemeyi hedefliyoruz. Başlangıç projesi olarak, Sosyal Demokratik taban içerisinde daha derinlere ulaşabilmek, demokrasimizin toplumsal temellerini yeniden inşa etmek için geniş koalisyonlar kurmayı amaçlıyoruz. Şu anda, Die Linke, hegemonya mücadelesini bir bütün olarak kazanacak konumda değil. Bozgun sonrası yıllarda sendika hareketleri ilk önce somut zaferlere ve örgütlenme ve toplumsal protestolar yoluyla yaşam koşullarında ilerlemelere ulaşmayı başarmalıdır. Bunu yapmak için, sendikal mücadelelere bağlanmak ve neoliberal politikalara karşı politik çatışmalara girmek gerekiyor. İki potansiyel başlangıç noktası düşünülebilir:
 
1 | Geçinmeye yetecek bir maaş ve planlanabilir bir gelecek talebi.
 
Bu talep halihazırda çalışan kesimlerin çok farklı gruplarınca da paylaşılıyor. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, Schröder hükümetinin neo-liberal emeklilik reformlarını takiben emeklilik seviyelerinin düşmesi sonucunda, 12EUR/saat altında alınan ücretlerin yaşlılık döneminde fakirliğe yol açtığını gösteriyor. Neredeyse, 2030'da emeklilik yaşına giren her iki kişiden birinin yoksulluk sınırının altında aldığı maaşla geçinmesi riske giriyor.
 
Nüfusun üçte ikisi büyük koalisyonun, yaşlılıkta çığ gibi büyüyen bu fakirliği tersine çevireceğine inanç duymuyor. Dolayısıyla, sendikalar emeklileri 2017'deki federal seçimlerinin kilit konusu yapmayı planlıyorlar. Die Linke, emeklilik konusunda gelecek tartışmalara müdahil olacak ve bir çok işverenin toplu iş sözleşmelerinden çekilmesinden ve güvencesiz istihdamdan kaynaklanan düşük ücret artışı ve emeklilik arasındaki bağlantıyı ele alacaktır. 
 
2 | İşverenlerin toplu iş sözleşmelerinden çekilmesine karşı çıkmak.
 
Toplu pazarlık sözleşmelerinin tüm işçileri kapsayıp kapsamadığı, özünde politik güç meselesidir. Sendikalar, şu anda olduğu gibi, ilk önce sermaye tarafına danışmak yerine, gelecekte tekliflerini doğrudan sunabilmek için kavga etmelidir. İşverenlerin, geçici ve taşeron kontratları yoluyla toplu pazarlık sözleşmelerini fesih etmeleri yasa dışı ilan edilmelidir. Perakende veya lojistik sektöründeki gibi şubelere özgü çatışmalardan başlayarak güvencesiz çalışmaya karşı sosyopolitik mücadele daha etkili bir şekilde bu tür bir perspektiften yürütülebilir.
 
 
Neoliberalizm ve Sağ Kanat Popülizminden Kolektif Ayrılma 
 
İstihdamın güvencesiz hale getirilmesine ve bölünme süreçlerine karşı mücadele sendikal hareketin kaderi için de politik çıkarımlara sahiptir. Halkın yaşadığı kontrolsüz kurumsal güc ve günlük tehlikede olma deneyimleri otoriter güçler ve popülist sağ kanat için beslenme alanıdır. 
 
Sınır boyunca Avrupalı komşularımıza kısa bir bakış, Avrupa'nın, Sosyal Demokrasi'nin ve buna bağlı olarak demokrasinin kendisinin sosyal temellerinin aşınmasıyla nitelenen derin ve sıkıntı veren bir krizde olduğunu gösteriyor. Sağ, neoliberalleştirilmiş Sosyal Demokrasinin bıraktığı bu temsi boşluğu içine kendisini yerleştirdi.
 
Yıllarca yapılan çalışmalar, sendikalar içinde nispeten geniş bir alana yayılmış ırkçı, milliyetçi ve otoriter düşünce kalıplarının yaygınlaştığını göstermiştir. Bu yılın Mart ayında yapılan bölgesel seçimler sırasında, sağcı popülist Almanya İçin Alternatif Partisi(AfD) sendikacılardan güçlü ve ortalamanın üzerinde bir destek aldı: Baden Württemberg'deki sendika üyelerinin yüzde 15'inden fazlası ve Sachsen-Anhalt'da yüzde 24'ten fazlası, partinin gerçekten sendika karşıtı bir tutum geliştirdiği gerçeğine rağmen AfD'ye oy verdi.
 
Sağın, ırkçı bir istikamette  toplumsal sorunlar konusundaki çatışmaların yönünü kalıcı bir şekilde değiştirme tehlikesi var. Pek çok insan, servetin gerçekten yeniden dağıtılma olasılığına zar zor inanır ve yaygın biçimde küçüldüğüne inanılan bir parça "kek" üzerinde günlük hayatta kalma mücadelesinde kendilerini "dışarıda" ve kendilerinin "altında" olanlardan, hak etmeyen yoksullardan, tembel göçmenlerden ve diğerlerinden farklılaştırır.
 
Bu kadercilik, sağduyu ve halk anlayışında aşamalı değişim getirme acizliği olarak adlandırılan toplumsal solun merkezi zayıflığını ifade eder. Die Linke bu durumda kendini, neoliberalizm ve sağcı popülizme karşı sosyal bir ittifakın birleştirici partisi, örgütçü güç olarak görüyor. 
 
Milyonlarca insanın yaşam alanlarının, özellikle de dünyanın güneyinde, haksız yere arazi elde etme, kaynakları yağmalama yoluyla yok edilmesi ve ekolojik krizlerin sonuçları ve savaş, güçlü göç dalgalarına sebebiyet verdi. Tarihsel olarak, sermaye her zaman ücretli işçiler arasındaki rekabeti güçlendirmek ve toplum içinde bölünmeleri teşvik etmek için göçü kullanmıştır. Sendikanın toplumsal tabanının ruhu için mücadeleye liderlik etmek gereklidir: aynı zamanda eşit haklar ve yaşam koşulları adına beraber örgütlü mücadeleye girerken, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı koymak.
 
Birçok aktif sendika üyesiyle ve sivil toplumun diğer ilerici kesimleriyle birlikte, Almanya'nın sağa doğru sürüklenmesine karşı geniş bir ittifak kuruyoruz. Ülkede mahalle, okullar, dernekler ve iş yerlerinde AfD'ye karşı ideolojik mücadeleyi yoğunlaştırmak için on bin kişiyi şu an eğitiyor olan Aufstehen gegen Rassismus(Irkçılığa karşı Ayağa Kalkın) koalisyonu böyle ortaya çıktı.
 
Bununla birlikte, Die Linke ve sendika hareketinin merkezi mücadelesi yenilenmiş şiddetlenmiş toplumsal sorunu içerir: Aşırı zenginlere ve yoksulluktan ve haksızlıktan kar edenlere karşı bir mücadeleye yönelme. Sendikalar, sosyal örgütler, Attac, göçmen örgütleri, mülteci destekçileri ve faşizm karşıtı girişimler ile birlikte, bütün insanlar adına servetin yeniden dağıtımı, iyi çalışma koşulları, yoksul etmeyen emeklilik, iyi sağlık ve bakım hizmetleri, eğitim ve düşük fiyatlı konut için yeni bir girişim başlatmak istiyoruz.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

UBER ÇAĞINDA AYAKTA KALMAYA ÇALIŞAN BİR TAKSİCİNİN HİKAYESİ

 
 
STEPHEN FRANKLIN
28 Temmuz Cuma, 2017
 
Nnamdi Uwazie taksi içinde otururken. (Stephen Franklin)
 
Saat 16:00 ve  Nnamdi Uwazie sadece 122$ cebine attı; bu demektir ki, günlük masraflarını karşılamak için daha 5 saat araba sürmesi gerekecek. Takside geçen bir başka 15 saatlik gün ve belki de hiç bir şey olmayacak.
 
Fakat 53 yaşındaki taksici için son zamanlarda hayat böyle devam ediyor.
 
Uber ve diğer otomobili ortak kullanma şirketlerinin Chicago caddelerini doldurduğundan beri, Nnamdi sinek avlıyor ve bir zamanlar beş kişilik ailesini ayakta tutan rızkı neredeyse kaybolmuş durumda. 
 
Biriken elektrik, gas ve ilaç faturalarıyla birlikte iki aylık kirası ödenmemiş duruyor; pozitif kalmak için çabalıyor.
 
Belki önümüzdeki birkaç saat içinde O'Hare Uluslararası Havalimanı'na gidecek bir müşteri bulur, böylece bugün biraz para kazanabilir. Belki Chicago'lu yetkililer taksicilerin üzerine çullanan çaresizliği fark ederler ve yardım elini uzatırlar. Belki otomobil ortak kullanım şirketleri mucizevi bir şekilde batarlar.
 
Belki de kurtuluş, ABD'de taksi şoförlerini örgütlemek için ter döken, yaklaşık iki yıllık sendika olan "Cab Drivers United / AFSCME Local 2500"ün çabaları sonucu gelir. 2500'den fazla taksici sendikaya imza attı ve yaklaşık yüz kadarı günlük bir dolar aidat ödüyor. Sendika yetkilileri, şehirde kabaca on bin taksici olduğunu söylüyorlar.
 
Sendikanın da açıkladığı gibi, Chicago'lu taksiciler sürekli düşüş içindeler. Sendikaya göre üç yıl öncesiyle kıyaslandığında şehrin taksilerinin yüzde kırktan fazlası kontak kapatmış durumda.
 
Uwazi, sendikanın kendisi ve başkaları için yapmış olduğu farklılıkları listeleyerek, "Başlangıçtan itibaren, AFSCME gelir gelmez dahil oldum" diyor.
 
Sendika, hükumetin desteklediği sağlık hizmetleri için evrak hazırlanmasına yardım etti. Sürücülerin kira ve kredi kartı ücretlerini düşürmede yardımcı oldu. Bazı sürücülerin karşılaştıkları kalıcı sakatlık sorunlarında destek ve çözüm çağrısında bulundu.
 
Çoğunluğu banka kredileriyle olmak üzere yıllar önce belediyeden satın aldıkları taksi ehliyetlerinin değeri, otomobil ortak kullanım rakiplerinin gelişiyle neredeyse silinip yok oldu. Ehliyetler, taksi şoförlerinin yasal olarak sahip olması gereken lisanslardır. Bir dükkanda krediyle mal aldığınızı ve daha sonra aldığınız borcu ödemek için asla yeterli para kazanamadığınızı keşfettiğinizi bir düşünün. 
 
Chicago resmi verilerine göre altı yıl önce belediyenin sattığı taksi ehliyetinin değeri 254.000 dolara kadar çıktı. Belediyeden gelen en son rakamlar rekor seviyenin ortadan kalktığını gösteriyor. Son yıllardaki veriler çoğunun 50.000 ile 70.000 dolar arasında satıldığını gösteriyor. Sendika, yaklaşık 900 ehliyetin rehinde tutulduğunu tahmin ediyor. Sendikaya göre, kentin 2.700 ehliyetinin 10'da 4'ünü, dört ya da daha az taksi sahibi olan kişiler ellerinde tutuyor.
 
Sabah Uwazie ve sendikadaki diğer sürücüler, otomobil ortak kullanım sürücülerine havaalanından müşteri alma izni verilir verilmez, müşteri kapma arayışında olan taksiciler için bekleme zamanının önemli derecede arttığı O'Hare havaalanındaki yetkililerle bir araya geldiler. Son zamanlarda taksiciler şikayette bulundukları için, havaalanı, beklerlerken onlara hizmet etmesi için yiyecek satan kamyonetlere izin verdi ve bekleme bölgesinde daha çok dinlenme yeri sunmayı kabul etti.
 
Uwazie, "Taksi endüstrisi çoğunlukla göçmenlerden oluştuğu için şehir bize kötü davranıyor," dedi. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hayat, 1997'de Nijerya'dan geldiğinde umduğu gibi çıkmadı. Orada bir hastane laboratuvarında çalışıyordu ve kariyer yapma olasılığını güçlendirecek iki üniversite derecesi vardı.
 
Uwazie gelişinden kısa bir süre sonra öğrenim görmeye başladı, ancak öğrenimi çocuğunun erken doğumuyla ve birbirini takip eden sağlık sorunlarıyla sona erdi. "Hem ona bakmak hem de okula gitmek büyük sorun oluyordu," diyor. Böylece, iş aramaya başladı. Valelikten, zamanla günde 150$ eve götüreceği anlamına gelen taksi sürücülüğüne çok çabuk geçiş yaptı. En son, çoğu gün 50$ kazanıyordu, fakat kötü günlerde iki ayağı bir pabuca girdi, kirasını ve gas faturalarını karşılayamadı. Karısı, yaşlılar için evlere giden sağlık-bakım işinde çalışıyor.
 
Kendine yeni bir başlangıç yapması gerektiğini söylüyor ve bir doktor asistanı olmak için bölge üniversitesine gitmeyi düşünüyor. Hüsrana uğramanın taksi şoförlerine (yüksek tansiyon, kalp problemleri)yaptıklarını görüyor ve bunu önlemek istiyor.
 
Bu nedenle her sabah saat 06: 00'da taksiye bindiğinde ve sürmeye başladığında, olumlu şeyler üzerine meditasyon yapıyor: geleceği ya da sorunlarıyla ilgili değil, sadece günü kurtarmaya yönelik.
 
Uwazie, "Ancak tek olumlu şey, bugünlerde şansımın değişeceğini söyleyebilirim," diyor. O, endişeleri üzerine düşündüğünde dahi tebessüm eden iriyarı bir adam. İngilizcesine, Nijerya'nın Biafran topluluğunda öğrendiği dillerin güzelliği tat katmış.
 
Ve böylece, sıcak, güneşli bir yaz gününde şehrin en işlek saatleri başladığında, avare dolaşan sallana sallana giden turist güruhunun arasından kalabalıklar ofis binalarından dışarı akıyorlar; yine de o umutlu.
 
Belki uzun yol müşterisi alabilir. Ya da belki O'Hare dışına giden biri biner ve uzun bir bekleyişten sonra belki Loop'a geri dönerken iyi bir ücretle müşteri bile bulabilir. Ve belki her şey değişebilir. Belki.  
 
www.inthesetimes.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 

FACEBOOK SAYFAMIZ