Özgürlük

CHE GUEVARA NEPAL'DE

 
 
DAVID SEDDON
 
 
Che Guevara aslında Nepal'i hiç ziyaret etmedi. Ancak onun mirası ülkeye damga vurdu.
 
 
Nepal, Bhaktapur'da İşçi ve Köylü Partisi'nin bürosunun dışında duran billboarddaki Che Guevara resmi. Juha Uitto / Flickr
 
Bir isyankar olarak geçirdiği uzun yıllar boyunca Che Guevara aslında Nepal'i hiç ziyaret etmedi. Ancak onun mirası ülkeye bir şekilde hala damgasını vuruyor.
 
Birkaç Nepalli devrimci lider, Guevara örneğinden doğrudan ilham aldıklarını iddia ediyor; ve içlerinden biri(Ram Raja Prasad Singh) anılarında gerçekten onunla(Birmanya'da[Myanmar]) karşılaştığını anımsıyor. Che Guevara, günümüz aktivistleri için can damarı bir referans olarak kalmaya devam ediyor. Che'nin devrimle ilgili fikirleri, ülkenin radikal geleneğinin içinden parlak bir şua gibi geçiyor.
 
C.K. Lal'in "savaşçı devrimci" olarak tanımladığı Nepalli politik bir aktivist olan Singh, 1936'da terai(ovalar) üzerindeki Saptari bölgesinde doğdu. O tarihlerde, Nepal ile Hindistan'ın Bihar eyaleti arasındaki sınır neredeyse mevcut değildi. Singh, Mahatma Gandi'nin destekçilerinin şiddetsiz protestolarında acımasız ve bazen kanlı baskılarla karşı karşıya kaldıkları 1940'lı yılların siyasi karışıklıklarında yetişti. 
 
Ram Raja Singh, çocukluğundan dikkate değer bir olayı anımsıyor: Hindistan'ı Terk Et Hareketi tarafından düzenlenen bir toplantı sırasında sınırın öbür yanındaki evlerinden ateşli silahla vurulmaya şahit olur. Protestocu öldüğünde, bazı muhalifler, "Şehitlik mertebesine erişti; o bir şehittir," diye bağırarak onun kanını alınlarına sürerler. Olay Singh'in hafızasında uzun yıllar canlı kalır. Anılarında, "Devrimci bir kanın nasıl kutsal olduğunun farkına vardım," diye yazar.
 
Ram Raja ayrıca, fiziksel gücünden, asabiyetinden ve korkusuz doğasından dolayı Jangali Babu olarak bilinen babası Jay Mangal Prasad singh'in Hanumananagar hapishanesine yapılan saldırıda oynadığı rolün altını çiziyor. 
 
Hintli sosyalist liderler Dr Ram Manohar Lohiya ve Jaya Prakash Narayan, kadrolarını silahlı mücadele için eğitirken Singh ailesinin evine sığınmışlardı. Nepalli yetkililer onları Hindistan'a iadeleri kararlaştırılıncaya kadar hapse attı.
 
Bir grup Nepal sempatizanı hapishaneye saldırdı, bütün tutsakları serbest bıraktı ve Lohiya ve Narayan'ın kaçmasına yardım etti. Ram Raja Singh babasının, arkadaş olduğu ve kurtardığı Hintli devrimciler hakkında herhangi bir ayrıntıyı açığa vurmayı reddettiği için tutuklandığını ve işkence gördüğünü hatırladı.
 
Jangali Babu Katmandu'daki Merkezi Hapishanede yaklaşık iki yıl kaldı. Hintli milliyetçi liderlerin ve Nepalli yöneticilerin, Hindistan'ın bağımsızlığının kaçınılmaz olduğu yönündeki artan baskısı, sonunda serbest bırakılmasına yol açtı. Babaları hapisteyken Ram Raja ve kardeşi, hala reşit olmasalar da gözaltına alındı, ancak ikisi de resmen tutuklanmadı veya suçlanmadı. 
 
Babasının serbest bırakılmasından sonra Ram Raja, Darbhanga'da yatılı okulda okumaya başladı ve örgüte asla katılmadığında ısrar etse de, Rashtriya Swayamsevak Sangh(RSS) adlı Hindu köktendinci gruba ilgi duydu. Bir RSS şefi olan Nathuram Gode, Gandi'ye suikast düzenlediğinde, bilinen tüm RSS sempatizanları yakalandı. Ram Raja, Nepal vatandaşlığı sayesinde hapishaneden kurtuldu. Daha sadece yeniyetme bir delikanlıydı.
 
Babası daha sonra Ram Raja'yı Banaras Hindu Üniversitesi'ne(BHU) gönderdi ve orada dört yıl İngiliz edebiyatı ve sosyal birimler okudu. Fakat genel greve katılımı sonrası okuldan atıldı. Aligarh Müslüman Üniversitesi de dahil olmak üzere diğer okulları denedi, ancak sonunda devrimci kariyerine başladığı ve diğer bir çok radikalle kaynaştığı Delhi Üniversitesi'nde karar kıldı.
 
Ram Raja, anılarında Clara adında bir Güney Amerikalı kızla olan dostluğunu hatırlıyor. Clara'nın kendisi ve arkadaşlarından bazıları 1961'de Burma[Myanmar] kıyılarında bir adada Guevara ile buluşması için görüşme ayarladığını öne sürüyor.
 
C.K. Lal'ın söylediği gibi, "toplantının gerçekleştiğini doğrulamanın hiçbir yolu yoktur. Eğer singh gerçekten Che ile tanıştıysa, onun iddia ettiği gibi, bunu yapabilecek tek Nepalli kendisidir." Ne olusa olsun, Lal ilave ediyor, "bu buluşmadan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra bile, Singh hala Che'nin karizmatik hatırası önünde heyecanlanıyor."
 
Diğer kaynaklar, Ram Raja'nın Che Guevara ile tanıştığını ancak ayrıntıların farklı olduğunu belirtti. Örneğin, "Nepal Devriminin Ardındaki Hint Özgürlük Savaşçıları," Ram Raja'nın Delhi Üniversitesi'nde okuduğu sırada bir araya geldiklerini ve Che'nin kendisine bir devrime başlamasını söylediğini bildirdi.
 
 
CHE'NİN DÜNYA TURU
 
Guevara'nın uluslararası gezilerinin detayları bu iki adam arasındaki görüşmeyi ne doğrulamakta ne de olanak dışı bırakmaktadır. Haziran 1959'da Castro Guevara'yı, çoğunlukla Bandung Paktı[Endenozya, Bandung'da düzenlenen Asya-Afrika Konferansı] ülkelerini ziyaret amacıyla üç aylık bir Afrika, Asya ve Avrupa gezisine gönderdi. Bu gezi, Guevara'nın bu bölgelerdeki radikal liderlerle ve potansiyel devrimcilerle iletişim kurmasına imkan sağlayacaktı.
 
Guevara, 12 Haziran 1959'da Havana'dan ayrıldı. Otuzuncu doğum gününü Madrid'de kutladı ve ardından Mısır'ı ziyaret ederek Başkan Nasır ve Brezilya cumhurbaşkanı Janio Quadro ile bir araya geldi. Daha sonra, 30 Haziran gecesi Palam üzerinden Delhi'ye uçtu. Hindistan'da iken Başbakan Jawaharlal Nehru ve diğer siyasi liderlerle bir araya geldi. Doğu Pakistan'a(şimdi Bangladeş) doğru devam etti ve daha sonra Endonezya ve Japonya'ya seyahat etmeden önce Burma'ya uğradı.
 
Che'nin Burma'ya yaptığı ziyaretin ayrıntıları mevcut değil. Muhtemelen, 1960'a kadar  görünüşte sosyalist bir geçici hükumete öncülük eden General Ne Win'le tanışacaktı, (Ne Win, U Nu'nun demokratik olarak seçilen hükümetini devirip 1962'de iktidara tekrar dönecekti.)
 
Jakarta'da Guevara, en son Endonezya devrimini tartışmak ve ülkeler arasında ticari ilişkiler kurmak için Başkan Sukarno ile bir araya geldi. Adamları çabucak bağladı. Sukarno, Guevara'nın enerjik ve gayri resmi yaklaşımına ilgi duydu ve devrimci ve antiemperyalist politikaları paylaştılar. 15-27 Temmuz tarihleri arasında Guevara, Küba'nın ticaret ilişkilerini daha da genişletme umuduyla Japonya ile müzakerelerde bulundu.
 
Che, dönüş yolculuğunda Singapur'u ziyaret etti ve Seylan'da(şimdiki Sri Lanka'da) durdu, ardından Afrika ve Avrupa'ya yaptığı ziyaretleri başlattı. Castro'nun sağlık sorunu hakkında söylentiler duyulmaya başlayınca, 8 Eylül'de Havana'ya döndü.
 
Fakat bu, Asya'daki seyahatlerinin sonu değildi. Gelecek Kasım ayında kendisi ve diğer uluslararası komünist delegeler Çin'de Başkan Mao ile bir araya geldi. İki saatlik bir konuşma sırasında, iki devrimcinin karşılıklı söyleşisi şöyleydi:
 
Başkan Mao: Geçen yıl birkaç Asya ülkesini ziyaret ettiniz mi?
 
Guevara: Hindistan, Siam [Tayland], Endonezya, Burma, Japonya ve Pakistan gibi birkaç ülke.
 
Mao: Çin hariç tüm büyük Asya ülkelerinde bulundunuz.
 
Guevara: İşte bu yüzden şimdi Çin'deyim.
 
Mao: Hoş geldiniz.
 
Che aynı yıl Çekoslovakya, Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Macaristan ve Doğu Almanya'yı da ziyaret etti. 17 Aralıkta Doğu Berlin'de bir ticaret anlaşması imzaladı. Orada daha sonra Tania olarak bilinen Tamara Bunke, Che'nin tercümanı olarak çalıştı. Yıllar sonra Bolivya'da onunla birlikte öldürüldü.
 
Ram Raja'nın kendisine görüştüğünü iddia ettiği 1961'de, Guevara'nın seyahatleri hakkında daha az ayrıntı var. Yılın ilk yarısında kesinlikle Küba'daydı çünkü biliyoruz ki o Nisan Domuzlar Körfezi Çıkarması[Domuzlar Körfezi Çıkarması, 1961 yılında ABD´nin desteğini arkasına alan sürgündeki Kübalıların, Fidel Castro rejimini yıkmak için gerçekleştirdikleri başarısız işgal girişimi. Adını, çıkarmanın yapıldığı körfez olan Playa Giron'dan almıştır] ile uğraşıyordu. Guevara asıl muharebeye katılmadı: Bin dört yüz Amerikan eğitimli sürgün Küba'nın güney sahillerine çıkarma yapmadan bir gün önce, denizcileri taşıyan bir savaş gemisi, Guevara'nın emrindeki askerlerin dikkatini çekmek için batıya sahte bir saldırı düzenledi. Ne olursa olsun, tarihçiler, silahlı kuvvetler adına talimat veren yönlendirici olarak gösterdiği çabalar sayesinde Küba'nın zaferi için ona övgüden bir pay verirler. 
 
Che'nin 1961'in ikinci yarısında Burma'yı ziyaret ettiğini hiç bir bağımsız bulgu göstermiyor. Yani, o zamana kadar, Küba'nın uluslararası yüzü oldu ve dünya çapında devrimci hareketlere yardım etmek için Küba deneyimlerini nasıl aktarabileceğini görmek için çok seyahat etti.
 
Daha önce Che'nin Kongo devrimcilere 1965'te nasıl yardım etmeye çalıştığını resmettim ve araştırmalarım sırasında, 1960'ların başında dünyanın diğer bölgelerinde Küba desteğinden yararlanacak sorunların belirlenmesi için önemli bir zaman harcadığını açıkça ortaya koydum.
 
Ram Raja'nın iddia ettiği gibi, 1961'de Burma'yı ziyaret etmiş olsaydı muhtemelen seçilmiş bir başbakan olan U Nu ile konuşacaktı. Ayrıca, diğer ülkelerden genç devrimcilerle de görüşebilirdi. 1959'daki ziyaretinden sonra, Burma'da kalıcı bir miras bıraktığından kesinlikle eminim.
 
Çoğu raporlar, ikonik bir Burma siyasi muhalifi olan Aung San Suu Kyi'nin Che Guevara'yı ilahlaştırdığını ortaya koyar. Kasım 2010'da ev tutuklamasından serbest bırakıldığında, partisinin genel merkezinde söylentilere bakılırsa, "Che Guevara'nın ve ülkenin İngiltere'den bağımsızlığını müzakere etmesine yardım eden bir Burma özgürlük savaşçısı olan babası Aung San'ın eski püskü posterleri" ön plana çıkarıldı. 
 
1980'lerin sonunda silahlı direniş hareketini harekete geçirmek isteyen  Burma Öğrenci Demokratik Cephesi(ABSDF) de Guevara gibi devrimcilerden ilham aldı.
 
Mirası bugüne dek sürüyor. 1988'de ordunun ülke çapında meydana gelen protestoları bastırması sonrasında ülkeden kaçmak zorunda kalan Burmalı muhalif Myat Thu'nun özgeçmişi, "Che Guevara ve Aung San Suu Kyi resimlerinin balkonlardan sarktığı," Thayland sınırı boyunca uzanan küçük bir şehir olan Mae Sot'ta işlettiği restoranı resmeder.
 
Bazıları Ram Raja'nın hikayesinin doğruluğuna ikna olmuşa benziyor. R. D. U. Lal, Ram Raja'nın "hukuk çalışmaları sırasında Burma'da Devrimci Lider Che Guevara ile tanışan Nepal'den gelen tek lider olduğunu ve bu görüşmede ondan cumhuriyetçi feyiz aldığına inanılır" diye yazdı. 
 
 
KENDİNİ ADAMIŞ DEVRİMCİLER GRUBU
 
Daha önce kendini Marxist olarak tanımlamakta tereddütlü davranmasına rağmen Guevara, Eylül 1960'daki Birinci Latin Amerika Kongresi'nde Küba'nın ideolojisini şu şekilde açıkladı: "Bunu Marxist olarak tanımlayacağı. Devrimimiz yöntemleri ile Marx'ın işaret ettiği yolları keşfetti." 
 
Daha sonraki açıklamalarda Guevara, "gerçekler o denli açık ki, insanların bilgisinin o kadar bir parçası ki, onları tartışmak artık yararsızdı," diyen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni yineledi. Bir kimse, fizikte 'Newtoncu' veya biyolojide 'Pasteurcü' olduğu  doğallıkta Marksist olabilmeli." 
 
Guevara'ya göre, Küba'nın "pratik devrimcileri" "bilim adamı Marx'ın öngördüğü yasaları basitçe yerine getirme"yi amaçladılar, aynı zamanda Che ahlaki bağlılık görevini de ciddiye aldı. C.K. Lal'ın sözleriyle:
 
"Che'nin formülasyonunda, devrimi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan tek şey kendini adamış devrimci bir gruptu. Yaygın bir gerilla gücü, görevli hükumeti yenmek için yeterli bir düzeye o zaman yükseltilebilirdi. Geleneksel Marksistlerden farklı olarak, halkın tutumunun daha önemli olduğunu ve bir devrime başlamak için "özel savaş koşullarına" ihtiyaç olmadığını düşünüyordu. Sonuçta, yoksul ülkelerde gerilla savaşı için "taban alanı" olarak kırsal çok önemliydi."
 
Lal, "Çoğunun izi şu anda sürülemese de, Singh'in Che'nin bazı denemelerini Nepalce'ye çevirdiğini," bize söyledi. Ram Raja Singh'in Nepal Komünist Partisi(Maocu) ve onun Halk Savaşı'nın başlıca ideologlarından Babu Ram Bhattarai'ye, "her devrimin kendine özgü bir yaratıcılığı vardır" dediğini ayrıca hatırlıyor. "Hiçbir devrimci, diğerinin deneyimini taklit edemez. Her devrim kendine özgü olmalı. olmalı."
 
Hiç şüphe yok ki, Bhattarai ve diğer Maoist liderler, 1996'da Halk Savaşı'nı başlatmaya karar verdiklerinde bu öneriyi kalben aldılar. Fakat Ram Raja'nın Singh'in kendi devrimci kariyeri farklı bir şekil aldı.
 
 
DEMOKRASİ ADINA
 
Ram Raja, Delhi'de eğitimini tamamladıktan sonra Bihar Üniversitesi'nde hukuk okurken 1964'te Nepal'e geri döndü. Üç yıl sonra, meclis seçimlerinde ulusal mezunlar için ayrılan dört sandalyeden birine adaylığını koydu.
 
"Nepal'deki siyasi dönüşümün temsil, ikna, ajitasyon ve devrim süreci geçirmesi gerektiği" risalesi savını ana hatlarıyla ortaya koydu. "Devrimciler," "eski düzenin yok edilmesi"için hazırlıklı olmalıydı. Kıyamet görme vizyonu ile tutuklandı, seçim yasaklandı ve sedanlıkla suçlandı. Böyle bir gelecekle ilgili görüntü dikkate alınınca tutuklandı, seçimlerden men edildi ve isyana teşvikle suçlandı.
 
Hint düzenine olan ailevi bağları dolayısıyla ve mahkemeyi yalnızca devrimin teorik aşamalarını tartıştığına ve bu nedenle de suçsuz olduğuna ikna ederek serbest kalmayı garantiledi.
 
Savunması, askeri kanadı eğitmeye başlamak ve bir sabotaj harketi başlatmak için Afrika Ulusal Kongresi'nin(ANC) kararını savunduğu zaman 1963-64'te Rivonia Duruşması'nda üç saatlik konuşması boyunca Nelson Mandela'nın ortaya koyduğu savı hatırlatır. Mandela, siyasi faaliyet alanındaki artan kısıtlamaları göz önüne alarak, ANC'nin anayasal yöntemlere ve şiddet içermeyen muhalefete daha önceki güvenini terk etmeye karar verdiğini açıkladı.
 
1970'lerde Ram Raja ve partisi olan Nepal Kongresi Partisi (NCP), Nepal'de demokrasiyi inşa etmek için en iyi strateji konusunda sürtüşmeye başladı. Parti liderliği silahlı mücadeleye olan inancını kaybetmiş ve silahlarını Doğu Pakistan'daki isyancılara teslim etmişti. Tersine, Ram Raja ile birlikte NCP'deki pek çokları ve Nepal komünist hareketi, içeriden reform yapılmasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Silaha sarılmaya karar verdiler.
 
1968'de Nepal Komünist Partisi (CPN) kurucusu Pushpa Lal, CPN (Pushpa Lal) olarak bilinen bir ayrı grup kurmak için ana gövdeden ayrıldı. Bu asıl bölünmeden daha fazla komünist gruplaşmalar çıktı. 1971'de CPN liderleri - Manmohan Adhikari, Shambhu Ram ve Mohan Bikram Singh - hapisten çıktılar ve Pushpa Lal'ın grubuyla birleşmeye çalışan Central Nucleus'u kurdular. Bu başarısız oldu ve Central Nucleus parçalandı.
 
Adhikari, Hindistan Komünist Partisi(Marksist) ile yakın ilişkiler geliştiren Nepal Komünist Partisi'ni(Manmohan) kurdu; M. B. Singh'in grubu Nepal Komünist Partisi (4. Kongre) olarak tanındı; diğer dağılmış gruplar, Nepal İşçi ve Köylüler Partisi, Nepal Komünist Partisi(Krishna Das), Nepal Komünist Partisi(Burma) ve Nepal Komünist Partisi(Manandhar) idi. 1975'te Pushpa Lal'ın grubu, Nepal Komünist Partisi(Marksist-Leninist) haline geldi.
Orijinal CPN, pek çok hizipten sadece birisiydi ve sonunda CPN(Amatya) adını aldı ve Sovyet yanlısı bir konum benimsedi. 
 
Ram Raja bir kere daha 1971'de ulusal meclis için diplomalı seçim adayı oldu. Demokratik olmayan "panchayat" sistemini[öz-yönetime dayanan siyasi yönetim şekli] sona erdirme çağrısında bulunduğu bir tasarının tanıtımını yaparak ateşli bir ülke turuna çıktı. Kışkırtıcı risalesi, "anlamını çok zor anlayan gençleri şiddetli öfkeye sürükledi," diye yazar C.K. Lal.
 
22 Ekim 1971'de Naya Sande haftalık dergisi, Ram Raja'nın Biratnagar'da yaptığı konuşmada, adayın "sınırların ötesine geçtiğini" yazarak "panchayat sistemi huzur içinde kaldırılmazsa...  Ağaçların yaprakları bombaya dönüşecek, çeltik taneleri mermi olacak," diye izleyicilere söylediğini bildirdi.
 
Onu hizmete ant içmesinden alıkoyan ve tutuklayan rejime karşı önemli bir bozguna damgasını vurarak yer edindi. Özel bir mahkeme onu suçlu bulduktan sonra, Kral Mahendra, Ram Raja'yı saraya çağırdı; bu, monarşinin muhalifleri ikna etmek için kullandığı bir yöntemdi. Kral Mahandra, ona mecliste yerini almasına imkan veren kraliyet affını bahşetti.
 
1975'te, bu sefer bir NCP aktivisti ve milletvekili olarak resmi görevle yeniden ülkeyi dolaştı. Uyandırıcı konuşmaları, rejimin ulus üzerindeki anti-demokratik kontrolunü kötüledi. Bir kez daha ulusal meclisten ihraç edildi ve tutuklandı. Gerçekten de, gelecek bir kaç yıl zamanının çoğunu hapise girip çıkmakla geçirdi.
 
1976'da Nepal Demokratik Cephesi'ni sol kanat bir siyasi hareket olarak kurdu; Parti, 1980 yılında panchayat sisteminin geleceğine karar vermek için Kral Birendra'ya referandum çağrısında bulunarak adını Çok Partili Demokratik Cephe olarak değiştirdi.
 
Oylamaya hazırlanmak için diğer önde gelen NCP aktivistleri hapisten tahliye edildi. Komünist partilerin tümü -bunlardan bazıları M.B. Singh'in liderliği altında CPN (Dördüncü Düzen) veya CPN(Masal) gibi- referandumu desteklemeyi reddetti, ancak referanduma katılmaya hazırlandı. Ram Raja'nın kendisi sadece çok partili demokrasi için değil aynı zamanda kurucu meclis için de çağrıda bulunmaya başladı. Bu arada, bir gerilla savaşı için omuz vermeye başladı.
 
 
RAM RAJA'NIN GERİLLA SAVAŞI
 
Ram Raja silah ve destek ararken, NCP'nin sol kanadından savaşçıları toplamaya başladı. Bihar'da çok sık uğranılan mekanında eğitim kampları kurmayı ve suikaste kurban gitmiş Bangladeşli başbakan Mujibur Rahman'ın yeğeni olan Tiger Siddiqui ve Tamil özgürlük savaşçılarına ulaşmayı denedi. Tüm bunlar sonuçsuz kaldı.
 
Böylece, Chambal'a gitti ve oradaki haydutlardan silahlar aldı. Birisi silahlardan ziyade patlayıcı kullanmasını önerdi ve bu tavsiyeye kulak verdi. Genç gerillalarını eğitmek için Nepal ordusundan eski bir askeri görevlendirdi.
 
K. Lal, "Singh ve onun gerillalar grubunun 1980 ve 1985 yılları arasında neler yaptıkları fazlaca bilinmiyor - Kuzey Hindistan'ın çeşitli yerlerinde silahlar ve patlayıcılar konusunda eğitildiklerini iddia ediyor," diye belirtir
 
Ne yapıyor olurlarsa olsun, 1985 yazında kendilerini harekete geçmeye hazır hissettiler. O Mayıs, NCP, komünist partilerin çoğu da dahil olmak üzere diğer sol görüşlü aktivistlerden destek alan bir sivil itaatsizlik eylemi çağrısında bulundu. Medya olayı fırtına kopacağının işareti olarak nitelendirdi. Daha sonra, 20 Haziran 1985'de, başkentte ve diğer şehirlerde bir dizi koordine edilmiş patlama Nepal'i şok etti.
 
Parlamento üyeleri de dahil olmak üzere en az sekiz kişi öldü. Katmandu'da patlamalar kraliyet sarayının yakınlarında, Hotel de l'Annapurna'da, başbakanlık ofisinde ve bir politikacının öldüğü ulusal meclis yakınlarında devam etti.  Annapurna Otel'de çalışan bir kişi de hayatını kaybetti.
 
Pokhara'da, Birgunj'taki başka bir kadınla birlikte bombalardan sorumlu kişi öldürüldü. Bhairahawa havaalanında, batıda Nepalganj ve Mahendranagar'da, doğudaki Janakpur, Biratnagar ve Jhapa'da bombalamalar devam etti.
 
Aynı şekilde, gerillalar patlayıcı maddeleri Annapurna Hotel'in çimlerinde gizlemişti, ancak birisi bilmeyerek onları lobiye yerleştirdi. Bir kez daha, ANC'nin eylemleriyle paralellikler dikkat çekiyor: Mandela, apartheid devletine karşı savaş yürütmek istediklerini ve kimseyi öldürmek gibi bir niyetleri olmadığını açıkladı.
 
Patlamalardan sonra yüzlerce kişi tutuklandı. Ram Raja Singh suçlandı ve gıyabında suçlu bulundu. O, kardeşi Laxman, Bisheshwar Mandal ve Prem Bahadur Vishwakarma'ya ölüm cezası verildi; diğerleri ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ve birçoğunun mülklerine el kondu. Bu adlandırılmış liderler yeraltına girdiler, fakat beş kişi gözaltında kayboldu.
 
İlk görkemli saldırılardan sonra Ram Raja'nın teçhizatının arkası gelmedi. Nepal Kongresi sivil itaatsizlik çağrısını geri çekti, aynı zamanda patlamalar için sarayı suçladı. Başbakan Rajiv Gandhi, "bombalamalardan duydukları derin ve şok edici üzüntüsünü" açıkladı ve terörizme karşı güçlü duruşunu yineledi.
 
Singh Hindistan'da tutuklandı ancak devlet daha sonra onu gizlice bıraktı ve Patna'da sessizce yaşamasına izin verdi. 
 
Devrim neredeyse bir iz bırakmadan bir yıldan kısa sürede sona erdi. Ram Raja, 2008 yılında grubunun kararını açıklamaya çalıştı. Bomba saldırılarının, NCP'nin sivil itaatsizliğini artırmak için yapıldığını ve onları Hindistan'ı Terk Et Hareketi sırasındaki protesto gösterilerine destek olan silahlı devrimcilerin faaliyetleriyle karşılaştırdığını belirtti.
 
1990'da G.P. Koirala, çok partili demokratik düzenin ilk seçilmiş başbakanı oldu ve devlet Ram Raja hakkındaki tüm suçlamaları geri çekti. Hatta, 1994 ortasında yapılan seçimlerde NCP adayı olarak yerini aldı ancak kötü bir şekilde kaybetti ve emekliye ayrıldı.
 
 
MİRAS DEVAM EDİYOR
 
Yeni demokratik düzenin ilerici potansiyeli tarafından ikna edilemeyen Nepal'in çeşitli komünist partileri, 1990'ların başında devrimci dönüşümü teşvik edecek bir yol bulmak için mücadele ettiler. Keshar Jung Rayamaji'nin hizibi saray ile aynı hizaya geldi; bir diğeri CPN(Birleşik Marksist Leninist) adı altında bir koalisyon kurdu. Bu parti, geniş çapta UML olarak anılmaya başlandı ve kısaca 1994'te seçimlere katıldı, kısacası bir mevki sahibi oldu.
 
1985'te Maoistler, özellikle M. B. Singh'in CPN'si(Masal) iki ana gruba ayrıldı: CPN (Masal) ve yeni CPN (Mashal). Yeniden bölündü ve Prachanda ve Babu Ram Bhattarai'yi de içeren bir grup genç devrimci, amaçlarını gerçekleştirmek için silahlı mücadele çağrısında bulundu ve 1996'da Halk Savaşı'nı başlatan parti CPN'yi (Maoist) oluşturdu.
 
Halk Savaşına katılan eski bir Demokratik Cephe işçisi olan Ram Karki, Bhattarai ve eşi Hisilia Yami'yi de yanına alarak, o zamana kadar karanlık bir gizlilik içinde yaşayan Ram Raja ile görüştüler. C. K. Lal, "Singh, toplantı tarihini hatırlamıyor ancak Gyanendra'nın tahttan çıkmasından kısa bir süre sonra olduğuna inanıyor," ifadesini kullandı. Ram Raja daha sonra New Delhi'deki güvenli evinde Prachanda ile tanıştı.
 
Bu liderlerin Ram Raja ve Che Guevara ile paylaştıkları bir inanç nedeniyle kısmen silahlı direnişlerini başlatmaya karar verdikleri biraz şüpheli olabilir: "devrimi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan şey, kararlı bir grup devrimciydi". 1996'da, çok az kişi şartları devrim için uygun görüyordu. Bununla birlikte, Bhattarai ve yoldaşları Halk Savaşı'nı başlattı ve 21. yüzyıla taşıdı.
 
Bhattarai kendisi, bir öğrenci iken, "daha önce hiç duymadığım biriyle ilgili küçük bir kitapla karşılaştım. . . Ve hayatımı allak bullak etti. Bu Che Guevara'nın biyografisiydi ve okuduktan sonra halkımın gerçek ekonomik ve sosyal özgürlük içinde yaşamasına yardımcı olmak için elimden gelen her şeyi yapmaya yemin ettim," diye iddia eder.
 
Che Guevara'nın Nepal devrimcileri üzerindeki etkisi devam ediyor. Aralık 2010'da, Maoist Nepal Ulusal Bağımsız Öğrenci Birlikleri - Devrimci (ANNISU-R), Manuel Abimael Guzman'ın oğlu ve Che Guevara'nın torununu on sekiz ülkeden Maoist öğrenci liderleri ile birlikte konferansına davet etti.
 
2015 yılında Ranjit Bhushan Prachanda'yı, "bir tür Asyalı Fidel Castro ya da Che Guevara, büyük komünist yer altı savaşçıları" birliğinin bir üyesi olarak nitelendirdi. Bhushan, Prachanda ile yaptığı "nadir röportaj" dediği şeyleri de aktardı. Bu konuşmada, Prachanda'ya kendini "Mao, Fidel Castro, Che Guevara ve diğerleri gibi devrimlere liderlik eden kahraman komünist liderler" arasında sayıp saymadığı soruldu. Prachanda şu cevabı verdi:
 
"Bir devrimin tekrar edilemeyeceğinin doğruluğu komünist hareket içinde ortaya kondu. Devrim, her ülkenin ve her ulusun kendi somut koşullarına göre sadece geliştirilebilir."
 
Lenin'in Sovyetler Birliği'nde başlattığı devrim tekrar edilemez, ne Çin'de Mao'nun, ne de Küba'da Castro ve Guevara'nın.  Başka bir deyişle - aslında, Che kelimeleri ile - "her devrim kendine özgü bir yaratımdır; hiçbir devrimci, diğerinin yaşadıklarını taklit edemez; her devrimci kendine özgü olmalıdır."
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 

MARKSİZM VE ULUSAL SORUN


 

İkinci Bölüm: Marx ve Engels ve Ulusal Sorun

 
 
Ulusal sorunun, Marksizmin teorik cephaneliğinde çok uzun bir geçmişi vardır. Zaten Marx ve Engels'in yazılarında, ulusal sorun hakkında çok ilginç ve içe işleyen bazı sözler bulabilirsiniz. Daha sonra Lenin de, kendi klasik uluslar teorisini geliştirirken bu yazılara bel bağlar. Örneğin Marx, 19. yüzyılda Avrupa işçi hareketinin dikkatini meşgul eden Polonya ve İrlanda sorununu ayrıntılı bir şekilde inceledi. Ulusal soruna bir slogan olarak değil de diyalektik olarak yaklaşan Marx'ın konumunu her iki konuya göre değiştirdiğini görmek ilginçtir.
 
Devrimci diyalektik ile soyut düşünme arasındaki fark, Birinci Enternasyonal'in zamanında Marx ve Proudhon arasındaki ulusal sorun üzerinde yapılan tartışmalarda çarpıcı bir biçimde gösterildi. Fransız sosyalist ve anarşizmin öncüsü olan Proudhon, ulusal sorunun varlığını reddetti. Hareketin tarihi boyunca, sınıf mücadelesinin soyut anlayışını meydana koyan bağnaz kimseler her zaman vardı. Onlar, var olduğu gibi toplumun somut gerçekliğinde ilerlemiyorlar, fakat kendi hayal dünyalarının cansız soyutlamalarında hareket ediyorlar. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyindeki Proudhonistler Polonyalıların, İtalyanların ve İrlandalıların ulusal kurtuluş mücadelelerini önemsiz saydı. Gerekli olan tek şey Fransa'da bir devrimdi ve hepsi mükemmel olacaktı; herkes beklemeliydi. Ancak ezilen insanlar bekleyemezdi ve beklemeyeceklerdir. 1866'da Marx, Engels'e Paris'teki "Proudhonist klik"i kınayan bir yazı yazdı: "... milliyetleri saçmalık olarak ilan ediyor ve Bismarck ve Garibaldi'ye saldırıyor. Şovenizme karşı polemik olarak, taktikleri faydalı ve açıklanabilir. Fakat Proudhon'a inananlar(burada iyi arkadaşlarım, Lafargue ve Longuet de o gruba aittir), Fransa'daki beyler fakirlik ve cehaleti kaldırıncaya kadar tüm Avrupa'nın sessizce ve barış içinde oturabileceğini ve oturacağını düşünüyorlar - gülünç oluyorlar. " (Marx ve Engels, Seçilmiş Yazışmalar, 7 Haziran 1866 Mektubu. Bundan böyle MESY olarak atıfta bulunulacak.)
 
Birinci Uluslararası ya da Uluslararası Emekçiler Birliği(IWA) Genel Konseyi'nde Marx, iki cephede savaşmak zorunda kaldı; bir taraftan Mazzini gibi küçük-burjuva milliyetçilere karşı, diğer yandan ulusal sorunun varlığını tamamen reddeden Proudhon'un yarı anarşist takipçilerine karşı. Marx, 20 Haziran 1866'da şunları yazdı: "Dün, Uluslararası Konsey'de devam eden savaş üzerine tartışma vardı... Tartışma, beklenildiği gibi, genel olarak "milliyet sorunu" ve bununla ilgili takındığımız tutumla birlikte gergindi... Genç Fransa'nın(işçiler hariç) temsilcileri, bütün milliyetlerin ve hatta milletlerin eski önyargılar olduğunu dile getirdiler. Proudhonlaştırılmış Stirnerism[bireyci anarşist Max Stirner]... Tüm dünya, toplumsal devrim için Fransızların olgunlaşmasını bekliyor..." Fakat Marx ve Engels, Proudhon'a karşı olarak, ulusal soruna gerekli ilgiyi göstermelerine rağmen, onu "işçi sorunu"na tabi olarak her zaman düşündüler - yani, onlar, sosyalist devrimin ve işçi sınıfının bakış açısından onu sadece değerlendirdiler.
 
POLONYA SORUNU
 
Lenin gibi Marx da, her zaman uluslararası devrim ve proletaryanın genel çıkarlarının bakış açısından yaklaştığı ulusal sorun konusunda çok esnek bir konuma sahipti. 1840'lı, 1850'li ve 1860'lı yıllarda bir ara, Marx sadece Polonya için kendi kaderini tayin hakkını değil, tamamen bağımsızlığı savundu. Bu, Polonya'daki bağımsızlık hareketinin gerici Polonyalı aristokratlar tarafından yönetilmesine rağmen gerçekleşti. Ancak Marx'ın bu konumu almasının nedeni, milliyetçiliğe bazı duygusal bağlılıklar değildi ve hiç değildi çünkü o kendi kaderini tayin hakkını bir tür evrensel her derde deva ilaç olarak gördü.
 
Rus Çarlığın Dış Politikası adlı son çalışmalarından birinde Engels, Polonya halkının, Rusya tarafından yenildiği ancak Fransız Devrimi'ni kurtardığı zaman 1792-94'te olduğu gibi, çarlık Rusya'sına karşı kahramanca mücadelelerle Avrupa'nın geri kalanında bir çok kez devrimi kurtardığını ifade eder. Fakat Polonya sorununun başka bir yanı vardı. "Her şeyden önce, tamamen dağınık, soylular cumhuriyeti olan Polonya, bütün ulusal eylemi imkansız kılan bir anayasa ile köylülere karşı yağma ve zulüm üzerine kuruldu ve böylece ülkeyi komşuları için kolay bir av yaptı.Yüzyılın başından bu yana, Polonyalıların söylediği gibi, yalnızca düzensizlik yoluyla var oldu ...; tüm ülke, ülkeyi... genellikle ödeme yapmayı unuttukları yeme içme evine çeviren yabancı birlikler tarafından ortak olarak işgal edildi."(Marx ve Engels, Toplu Eserler, cilt 27, s.18)
 
19. yüzyılda Polonya sorunu Avrupa siyasetinde merkezi bir yer işgal etti ve işçi sınıfı hareketini derinden etkiledi. Ocak 1863'te Polonyalılar ayaklandı. Ayaklanma, Polonya'nın dört bir yanına yayıldı ve ulusal bir hükumetin kurulmasına yol açtı. Fakat isyanın önderliği, kitleleri ayaklanmaya sevk edecek canlandırma kabiliyetinden yoksun olan az sayıdaki soylunun elindeydi. Güç, Fransa ve İngiltere'den diplomatik müdahale umarak sonradan gelen büyük toprak sahiplerinin eline geçtiğinde, çar ile, onun gecikmeden bozduğu, anlaşmaya vardılar. Hareket Ruslar tarafından ezildi. Doğal olarak, İngiliz ve Fransız parmağını bile kıpırdatmadı. Ancak Polonya isyanı, Avrupa işçilerinin sempatisini ve dayanışmasını uyandırdı. Birinci Enternasyonal, Polonyalıların devrimci hareketine yardımcı olmak için doğrudan uluslararası bir girişimin sonucu olarak 1863'te kuruldu. Engels, Polonya ayaklanmasının tek umudunun Avrupa işçi sınıfı olduğuna dikkat çekti: 11 Haziran 1863'te Marx'a "Eğer tutarsa" diye yazdı; "onları kurtaracak olan genel bir Avrupa hareketinde nihayet yer alabilirler; öte yandan eğer işler kötü giderse Polonya on yıl içinde bitmiş olacak, uzun yıllar boyunca süren bu tür bir ayaklanma halkın savaşma gücünü tüketir."(MESY, p. 150.)
 
 Marx'ın Polonya sorunu karşısındaki tutumunu belirleyen dünya devrimi için genel devrimci stratejisi idi. Özellikle de Almanya'da olmak üzere Avrupa'da canavar bir gerici güç olan o zamanki Çarlık Rusya işçi sınıfının ve demokrasinin ana düşmanıydı. O dönemde Rusya'da işçi sınıfı olmadığından, Rusya'da hazır bir devrim imkanı yoktu. Lenin daha sonra şunu ifade etti: "Rusya hala uykudaydı ve Polonya kaynıyordu". (Lenin Seçme Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs, 1914, cilt 20, s. 108.) Dolayısıyla, Marx, Polonya'nın bağımsızlığını, ana düşman olan Rus Çarlığı'na karşı bir darbe vurmak amacıyla destekledi. Fakat 1851 yılı itibariyle Marx "şövalye gibi üşengeç" Polanya konusunda kötümser sonuçlara vardı, bir başka ifadeyle, Polonya aristokrasisinin öncülüğünde ayaklanmalarda başarılı olma beklentisinden şüphe etti.
 
Hem Marx hem de Lenin için kendi kaderini tayin etme talebi ve genel olarak ulusal sorun her zaman sınıf mücadelesi ve proleter devrimin perspektifine oranla daha alt bir konumda bulunuyordu. Kendi kaderini tayin  hakkı için Marksistlerin her hareketi desteklemesi asla mutlak bir zorunluluk değildi. Aslen Polonya bağımsızlığını destekleyen aynı Marx, Çeklerin bağımsızlığına kökten karşı çıktı ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Balkanlar'da sözde kurtuluş hareketlerine karşıydı. Görünüşte çelişkili olan bu iki tutum, aslında birbiriyle aynı devrimci düşünceler tarafından harekete geçirilmişti. Marx, Polonyalıların zaferinin Rus Çarlığına karşı devrimci sonuçlar doğuracak bir darbeyi temsil edeceğini, Güney Slavlarının ulusal hareketinin Çarlık tarafından Balkanlar'daki genişleme politikasının bir aracı olarak kullanıldığını anladı. Tarihte çok sık vuku bulduğu gibi, küçük ulusların mücadeleleri, gerici büyük güçler tarafından dolap çevirmek için bozuk para gibi kullanılır. Ulusal sorunun bu yönünü kavramayan kimse kaçınılmaz olarak gericiliğin tuzağına düşer.
 
Hayatının sonuna doğru Engels, olağanüstü bir ileri görüşlülük ile Rusya'daki devrimci karışıklıkları öngördü: "Ve işte meselenin özüne geliyoruz. 1856'dan bu yana, Hükumetin kendisi tarafından ilerlemesine yardım edilen Rusya'nın iç gelişimi görevini tamamladı. Toplumsal devrim büyük adımlar attı. Rusya günden güne giderek daha fazla batılılaşıyor; modern imalatlar, buhar, demiryolları, tüm ödemelerin aynı cinsten parasal ödemelere dönüşmesi ve bununla birlikte toplumun eski temellerinin parçalanması hiç görülmedik bir hızda gelişme gösterdi. Fakat aynı derecede, oluşmakta olan yeni toplum ile birlikte despotik çarlığın uyuşmazlığını da yavaş yavaş geliştiriyor. Hükumetin ancak artan zalimlik yardımıyla üstesinden gelebileceği anayasal ve devrimci muhalefet partileri oluşuyor. Ve Rus diplomasisi, Rus halkının duyulmayı talep ettiği günü korkuyla seyredecek ve  kendi iç meselelerini çözme ile baş başa kaldıklarında Konstantinapol'un, Hindistan'ın fethi ya da dünyanın üstünlüğünü ele geçirme gibi böyle çocuksu davranışlarla ilgilenmeye ne zaman ne de istek olacak. Polonya sınırına dayanan 1848 devrimi, şimdi Rusya'nın kapısını çalıyor ve devrimin kapısını aralamak için sadece doğru zamanı bekleyen bol miktarda müttefik var."(MECW, vol. 27, p. 45.)
 
Amma sıra dışı satırlar. İlk Rus Devrimi'nden 15 yıl ve Ekim Devrimi'nden 27 yıl önce, henüz 1890 yılında Engels bu büyük olayları tahmin ediyor ve aynı zamanda Avrupa'daki ulusal sorunun kaderini Rus Devrimi'ne bağlıyordu. Olaylar Engels'in haklı olduğunu gösterdi. Lenin'in daha sonra açıkladığı gibi, 1880'lerden itibaren, Rusya'daki işçi sınıfının gelişimi Rusya'nın kendisinde devrim olasılığını yükseltiği için Polonya'ya bağımsızlık sloganı uygun bir slogan değildi.
 
FRANSA-PRUSYA SAVAŞI
 
Birinci Enternasyonal, Marx ve Engels'in etkisi altında bütün temel konular üzerinde ilkeli bir enternasyonalist tavır aldı. Enternasyonal'in duruşu sadece teorik değildi aynı zamanda pratikti. Örneğin, bir ülkede bir grev sırasında Enternasyonal'in üyeleri, yabancı grev kırıcıların kullanılmasını engellemek için diğer ülkelerdeki meseleleri kışkırtacak ve açıklayacaklardı. 
 
Gördüğümüz gibi, 19. yüzyılın ilk yarısında işçi sınıfının önündeki en büyük sorunlardan biri Almanya'nın birleşmesiydi. Marx ve Engels, bu nesnel olarak ilerici eylem Bismarck tarafından gerici araçlarla gerçekleştirilmesine rağmen Almanya'nın birleşmesine dikkatli düşünce ve muhakemeye dayanan bir destek vermeye mecbur kaldılar. Fakat bu hiç bir şekilde Bismarck'a şartlı teslim olma ya da sınıf konumunu terk etme manasına gelmez. Birinci Enternasyonal başlangıçta 1870-71 yılları arasındaki Fransa-Prusya savaşını Almanya'nın savunmacı bir mücadelesi olarak görüyordu. Şüphesiz bu doğruydu. Napolyon III'ün gerici Bonapartist rejimi, Almanya'nın ulusal birleşmesini güç kullanımı ile engelleme niyetindeydi. Fakat yanlış hesapladı. Prusya ordusu, morali bozulmuş Fransız kuvvetlerini tereyağın içinden geçen sıcak bıçak gibi boydan boya kesti.
 
Fransa-Prusya savaşı vakası Marx'ın esnek ve devrimci konumuna iyi bir örnektir. Savaşın ilk safhasında, savunmacı bir karaktere sahipken, Prusya'ya eleştiri niteliğinde destek verdi. Burada Marx'ın konumunu belirleyen, yüzeysel ve duygusal düşünceler(gerici Prusyalı Bismarck'tan nefret ederdi) değil, fakat kesinlikle uluslararası devrimin ve proletaryanın çıkarlarının bakış açısı idi. Bir yandan Prusya'nın zaferi, tarihsel olarak ilerici bir görev olan Almanya'nın birleşmesini getirecektir. Öte yandan, Fransa'nın yenilgisi, Bonaparte'nin Bonapartist rejiminin devrilmesi, Fransa'daki devrimci gelişmeler perspektifinin geliştirilmesi anlamına gelecekti. Ayrıca, Almanya'yı zayıf ve bölünmüş tutmak için kendisini Paris'teki Bonapartist hükumete yaslayan Rus Çarlığı'na karşı bir darbeyi de temsil edecekti. Marx, Prusya zaferinin en azından bir süre Bismarck'ı güçlendirme etkisi olmasına rağmen, Prusya'yı Fransa ile savaşında başlangıçta destekledi.
 
Fakat bu genel beyan, Marksistlerin savaşa karşı tutumunu boşa çıkarmaz. Ulusal soruna her zaman bir sınıf bakış açısı ile yaklaşmak gereklidir. Belli bir ulusal mücadele ilerici bir içeriğe sahip olsa dahi, proletaryanın sınıf bağımsızlığını burjuvaziden koruması her zaman gereklidir. Savaş sırasında Marx konumunu değiştirdi. Loui Bonaparte devrilir devrilmez ve Fransa'da cumhuriyet ilan edilir edilmez, Prusya tarafında savaşın karakteri, ulusal kurtuluş savaşından Fransa halkına karşı yönlendirilen agresif bir mücadeleye dönüştü. İlerici bir karaktere sahip olmaya son verdi ve bu yüzden Marx bunu kınadı. Prusya'nın Alsace-Lorraine'i ele geçirmesi, Almanya'nın birleşmesinin ilerici bir görev olduğuna atıfta bulunma tarafından haklı gösterilemeyecek kadar adamakıllı gerici bir hareketti. Sadece Fransa ile Almanya arasındaki ulusal nefreti artırmaya ve 1914-18'in emperyalist katliamına zemin hazırlamaya hizmet ediyordu.
 
Fransız ordusunun yenilgisi, Fransa'da devrimine ve Paris Komünü'nün görkemli vak'asına derhal yol açtı. Marx Paris'in işçilerine beklemelerini tavsiye etti, ancak onlar harekete geçer geçmez de kendisi hemen Paris Komünü'nün savunmasına girişti. Bu noktada savaşın doğası değişti. Marx için ulusal sorun her zaman sınıf mücadelesine("emek sorunu") tabidir. Bu konumun doğruluğu, her savaşta egemen sınıfın tutumlarının aynaya yansıyan görüntüsünde ortaya çıkar. Savaşan devletlerin egemen sınıfları arasındaki ulusal karşıtlığın derecesi ne kadar büyük olursa olsun, işçileri yenmek için her zaman birleşeceklerdir. Böylece, düşmanları olan gerici Versaillese güçleri Paris'e saldırırken ve Paris Komünü'nü katlederken Prusyalı generaller kenara çekildi.
 
 
İRLANDA KONUSUNDA MARX
 
Polonya'da olduğu gibi, buna benzer İrlanda sorununda da Marx'ın duruşu yalnızca devrimci düşünceler tarafından belirlendi. Marx, mazlum İrlandalılarla doğal olarak sempati duyarken, burjuva ve küçük burjuva milliyetçi liderlerini daima caydırıcı bir eleştiriye maruz bıraktı. Marx ve Engels, İrlanda'nın ulusal kurtuluşunun başta toprak sorununa devrimci bir çözüm olmak üzere toplumsal kurtuluş sorunu ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılı olduğunu açıkladı. Bu ileri görüşlü analiz, sadece İrlanda da değil genel olarak ulusal kurtuluş mücadelelerinde büyük bir duruş biçimine sahiptir. 
 
Engels, 26 Haziran 1882 tarihli Eduard Bernstein'a gönderdiği bir mektupta İrlanda hareketinin iki eğilimi kapsadığına işaret etti: kendi politik ifadesini devrimci demokraside bulan ve köylülerin kendiliğinden oluşan doğrudan eylemine dönüşen radikal kırsal hareket ve "kentsel burjuvazinin liberal-ulusal muhalefeti". Bu, tüm dönemlerdeki köylü hareketi için de geçerlidir. Kentsel merkezlerde bir liderlik bulması sadece bir dereceye kadar başarılı oldu. Modern koşullar altında bu ya burjuvazi ya da proletarya anlamına gelir. Fakat burjuvazi, tarih boyunca, ulusal bağımsızlık sorunu da dahil olmak üzere, burjuva-demokratik devrimin yarattığı temel sorunların hiçbirini çözemediğini gösterdi. Bunun klasik örneği İrlanda'dır.
 
Marx ve Engels'in duruşunun merkezinde İrlanda, İngiltere, İskoçya ve Galler'in ittifakının gönüllü bir görüngesi vardır. Ve bu bakış açısı iktidarı ele geçiren işçilerin bakış açısıyla her zaman bağlantılıydı. O halde, bu da işçi sınıfının birliğinin koşulsuz olarak savunulmasını gerektirir. Böylece, Engels Ocak 1848'de şunları yazdı:
 
"İrlanda halkı, Halk Bildirgesi'nin altı vurgusunu-yıllık parlamentolar, genel oy hakkı, oy pusulası ile oy verme, parlamento üyeleri için mülk sahipliğini kanıtlayan belgenin kaldırılması, milletvekillerine ödeme ve eşit seçim bölgelerinin kurulması- kazanabilmek için gayretli ve İngiliz işçi sınıfıyla ve Chartistler ile yakın ilişki içinde mücadele etmelidir. Sadece bu altı husus kazanıldıktan sonra, [Birliğin] Feshi İrlanda için herhangi bir faydaya sahip olacaktır."(Engels, Feargus O'Connor ve İrlanda Halkı, 9 Ocak 1848)
 
Ta başından beri Marx ve Engels, şarlatan ve İrlanda halkına ihanet eden olarak ilan ettikleri Daniel O'Connell gibi İrlandalı orta sınıf milliyetçi liberallere karşı bitmeyen bir mücadele yürüttüler. Daha sonra, bir müddet küçük burjuva İrlanda'nın bağımsızlığı taraftarlarına(Fenians) önemli destek verdiler. Bu, 20. yüzyılın başlarına kadar büyük bir çoğunlukla tarımsal toplum olarak kalan İrlanda'da işçi hareketinin henüz var olmadığı bir zamanda doğal ve doğruydu. Fakat Marx ve Engels asla İrlanda bağımsızlık taraftarlarının amigosu gibi davranmadılar, her zaman sadece bağımsız sınıf duruşunu benimsediler. Bağımsızlık taraftarlarının maceracı taktikleri, terörist eğilimlerini, ulusal darlıklarını ve İngiliz işçi hareketiyle bağlanma gereksinimini kabul etmeye reddetmelerini şiddetle eleştirdiler. Bağımsızlık taraftarlarının İrlanda devrimci demokratik hareketin en gelişmiş kanadı olmaları gerçeğine ve hatta sosyalist eğilimler göstermesine rağmen Marx ve Engels onlar konusunda yanılgıya düşmediler. Engels, 29 Kasım 1867'de Marx'a şunları yazdı:
 
"Bağımsızlık taraftarlarına gelince oldukça haklısın. İngilizlerin canavarlıkları, bu tarikat liderlerinin çoğunlukla ahmak ve kısmen sömürücü olduklarını bize unutturmamalı ve her komploda vuku bulan aptallıklar için herhangi bir şekilde kendimizi sorumlu kılamayız. Ve bunun olacağından emin olsunlar."
 
Engels kısa bir sürede haklı çıktı. Sadece iki hafta sonra, 13 Aralık 1867'de bir grup bağımsızlık taraftarı tutuklu yoldaşlarını serbest bırakmak için başarısız bir girişimde bulunarak Londra'daki Clerkenwell Hapishanesi'nde bomba patlattı. Patlama, birkaç komşu evi tahrip etti ve 120 kişi yaralandı. Tahminen olay, halkta İrlandalı karşıtı bir duygu selini serbest bıraktı. Ertesi gün Marx öfkeyle Engels'e şunları yazdı:
 
"Bağımsızlık taraftarlarının Clerkenwell'deki son kahramanlığı çok aptalca bir şeydi. İrlanda için büyük sempati gösteren Londra halk yığınları, bu yüzden vahşi hale getirilecekler ve hükumet partisinin kucağına sürüklenecekler. Kimse, bağımsızlık taraftarlarının temsilcilerinin onurunun şişirilmesi için kendilerine izin verileceğini Londra proletaryasından bekleyemez. Böyle gizli, melodramatik bir tür komplonun üstünde her zaman bir çeşit uğursuzluk vardır."
 
Birkaç gün sonra, Engels 19 Aralık'ta şöyle cevapladı: "Clerkenwell'deki aptalca olay açıkçası birkaç uzmanlaşmış fanatiğin eseriydi; onları böyle aptallıklara sürükleyen tüm komploların talihsizliğidir, çünkü 'sonunda bir şey olmalı, sonunda bir şey yapılmalı'. Özellikle, Amerika'da bu havaya uçurma ve kundakçılık işi konusunda bayağı bir yaygara koptu ve daha sonra birkaç dangalak geldi ve bu saçmalığı kışkırttı.Dahası, mahkemede Kraliçe'nin safında yer alarak suç ortağı aleyhine çoktan ifade vermiş gibi görünen ve ardından Londra'daki terzi dükkanını ateşe vererek İrlanda'yı özgürleştirdiğini sanan bu Allen gibi, bu yamyamlar genelde en büyük korkaklardır." 
 
Eğer Marx ve Engels bağımsızlık taraftarları hakkında bu kadar utandırıcı hükümlerle yazıyorlarsa, önemsiz çocuk oyunu olan "Clerkwell vahşeti" ile karşılaştırıldığında son 30 yılda IRA'nın terörist taktikleri hakkında kim bilir neler söyleyeceklerdi sadece bir hayal edin. Burjuva devletini zayıflatmayan, sadece güçlendiren bu bireysel terörizm ile ilgili en gerici özellik, işçi sınıfının bölünmesine ve sömürücülerin karşısında zayıflamasına hizmet etmesidir. Bu, "bu seçkinler karşısında tüm işçi hareketi hakim olan siyasi doktrinlere karşı gelen saf düşüncedir ve İrlanda köylüsünün, Avrupa'da sosyalist işçilerin kendisinin tek müttefiki olduğunu bilmesine hiç bir surette izin verilmemelidir," diye yazdığında Engels'in eleştirdiği bağımsızlık taraftarlarının hiç şüphesiz en zayıf noktasıydı. (MESC, Engels'ten Marx'a, 9 Aralık 1869)
 
Doğal olarak, Marx ve Engels, İngiliz devletinin hastalıklı davranışları karşısında bağımsızlık taraftarı tutsaklarını müdafaa ettiler. İrlanda halkının kaderini kendi tayin etme hakkını her zaman savundular. Fakat bunu milliyetçi değil, sosyalist bir bakış açısıyla yaptılar. Tutarlı devrimciler ve proleter enternasyonalizmin destekçileri olarak Marx ve Engels, İrlanda'nın kaderi ve İngiltere proleter devriminin görüngesi arasındaki bağlantıyı daima vurguladılar. Marx, 1840'lı ve 1850'li yıllarda İrlanda'nın bağımsızlığını ancak İngiliz işçi sınıfının zaferi yoluyla kazanabileceğini düşündü. Daha sonra 1860'lı yıllarda fikrini değiştirdi ve İrlanda'daki zaferin İngiltere'deki devrimi ateşleyen kıvılcım olabileceğinin daha muhtemel olduğu görüşünü benimsedi. Marx'ın İrlanda sorunu üzerine yazdıklarının en gelişigüzel okuması bile, 1860'dan sonra İrlanda'nın bağımsızlığını savunmasının, dünya devriminin başarısı için kilit ülke olarak gördüğü özellikle İngiltere'de proleter devrimin genel çıkarları tarafından sadece belirlendiğini gösterir. Marx, Mart 1870'te yazılmış olan Genel Konsey üyelerine yapılan gizli bir bildirimde görüşlerini şöyle açıklıyor:
 
"Devrimci girişim muhtemelen Fransa'dan gelecek olsa da, İngiltere tek başına ciddi bir ekonomik devrimin manivelası olabilir. Artık köylülerin olmadığı ve toprak mülkiyetinin birkaç elde toplandığı tek ülkedir. Kapitalist oluşumun olduğu, başka bir deyişle neredeyse tüm üretimi kucaklayan kapitalist efendilerin altında büyük çapta emeği birleştiren tek ülkedir. Nüfusun büyük çoğunluğunun ücretli işçilerden oluştuğu tek ülkedir. Sınıf savaşının ve Sendikalar tarafından işçi sınıfının örgütlenmesinin belirli bir olgunluk ve evrensellik derecesi kazandığı tek ülkedir. Dünya pazarındaki egemenliğinden dolayı, ekonomik meselelerdeki her devrimin derhal tüm dünyayı etkilemesi gereken tek ülkedir. Eğer toprak ağalığı ve kapitalizm İngiltere'de klasik örnekler ise, öte yandan, yıkımları için maddi koşullar da burada en olgun haldedir." (Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Bu açıdan bakıldığında, İrlanda ulusal sorunu yalnızca, dünya sosyalist devrimi perspektifinin daha geniş resminin bir parçasıydı. Marx'ın bu bağlamın dışında bir değerlendirmeyle İrlanda'ya karşı tutumunu anlamak olanaksızdır. 1860'dan sonra Marx'ın İrlanda'nın bağımsızlığını niçin desteklediğinin nedeni, İrlanda'da en önemli üsleri olan İngiliz toprak sahiplerinin çıkarlarının, toprak sorununun radikal çözümüne ayrılmaz şekilde bağlı olan ulusal kaderini tayin hakkı talebi içinde olan İrlanda köylülüğüne dayanan devrimci hareket tarafından çok kolayca yenilebileceği sonucuna varmasıydı. Aynı bildiride Marx açıkladı: "Eğer İngiltere toprak mülkiyetinin ve Avrupa Kapitalizminin kalesi ise, birinin resmi İngiltere'yi en sert vurabileceği nokta İrlanda'dır."
 
"Her şeyden önce, İrlanda İngiliz toprak ağalığının kalesiydi. İrlanda düşerse, İngiltere'de düşecekti. İrlanda'da bu, oradaki ekonomik mücadele yalnızca arazi sahipleri mülkiyeti üzerine yoğunlaştığı için, bu mücadele aynı zamanda ulusal olduğu için ve oradaki insanlar İngiltere'den daha çok devrimci ve kızgın oldukları için yüz kere daha kolaydır. İrlanda'daki toprak ağalığı yalnızca İngiliz ordusu tarafından korunmaktadır. İki ülke arasındaki zoraki birliğin sona erdiği andan itibaren, çağın gereksinimlerini karşılamayan şekillerde olsa da, İrlanda'da hemen bir toplumsal devrim patlak verecek. İngiliz toprak ağalığı sadece büyük bir servet kaynağını değil, aynı zamanda büyük manevi güç, bir başka deyişle İrlanda üzerindeki İngiltere'nin hakimiyetini temsil eden şeyi de kaybedecektir. Öte yandan, İrlanda'da kendi toprak ağalarının gücünü koruyarak, İngiliz proletaryası İngiltere'de kendiliğinden onları incitilemez yapıyor.
 
"Ondan sonra, İngiliz burjuvazisi, İngiltere'de işçi sınıfını yoksul İrlandalıları göçe zorlayarak baskı altında tutmak için İrlanda yoksulluğunu sadece sömürmedi, aynı zamanda proletaryayı iki düşman kampa da böldü. Kelt işçisinin devrimci ateşi, sert ama yavaş olan Anglo-Sakson işçinin doğasıyla rast gitmiyor. Buna karşılık, İngiltere'deki bütün büyük sanayi merkezlerinde İrlandalı proletaryası ve İngiliz proletaryası arasında derin bir karşıtlık vardır. Ortalama bir İngiliz işçisi, ücretleri ve yaşam standardını düşüren rakip olarak gördüğü İrlanda işçisinden nefret eder. Onun için ulusal ve dini karşıt duygular besler. Ona, Kuzey Amerika'nın Güney Eyaletlerinin fakir beyazlarının siyah kölelere baktığı gözle bakıyor. İngiltere proleterleri arasındaki bu düşmanlık, yapay olarak besleniyor ve burjuvazi tarafından destekleniyor. Gücünü sürdürmenin gerçek sırrının bu ihtilaf olduğunu biliyor."(Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Ve Marks sonuçlandırıyor: "Genel Konsey'in İrlandalı genel affı üzerindeki kararları, uluslararası adaletten epey uzakta olan günümüz zoraki birliğini(başka bir deyişle İrlanda'nın köleleştirilmesi) eşit ve özgür konfederasyona, eğer mümkünse, icabında tamamen ayrılmaya dönüştürmek için İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunun bir ön şart olduğunu tasdik edecek diğer kararlara bir giriş olarak sadece hizmet eder."(Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Marx'ın sözlerini burada ne kadar dikkatli seçtiğini ve ulusal sorunun proleter pozisyonunu ne derece titizce ifade ettiğini not ediniz. Öncelikle, İrlanda sorunu, ayrılmaz bir parçası olarak görülen dünya sosyalist devriminin pekspektifinden ayrı bir şekilde görülemez. Daha öncelikli olarak, İngiltere'de sosyalist devrimin başlangıç noktası olarak görülür. Ve sonrasında? Marx, İrlanda'daki ulusal kurtuluş mücadelesinin muhakkak İngiltere'den ayrılmayla  sonuçlanacağına kesin gözüyle bakmaz. İki olasılığın olduğunu söyler: ya "eşit ve özgür konfederasyon" - açıkça tercih edilen (mümkünse) veyahut olası ancak çok da arzu edilmeyen sonuç olarak düşündüğü "tam ayrılma". İki değişkenin hangisinin ortaya çıkacağı, her şeyden önce, İngiliz proletaryasının davranışına ve tutumuna ve İngiltere'nin kendisinde muzaffer bir sosyalist devrimin perspektifine açıkçası bağlı olacaktır. 
 
Böylece Marx'ın bakış açısı her zaman proleter devrim ve enternasyonalizmin bakış açısıydı. Bu ve sadece bu, İrlanda sorununa ve ulusal sorunun diğer bütün tezahürlerine karşı tutumunu belirleyen şeydi. Marx ve Engels için "emek sorunu" her zaman merkezi bir sorundu. Onların İrlanda sorunu üzerine propaganda ve ajitasyonlarını, "askerler defolun!" gibi basit, tek çizgiye ya da milliyetçilere karşı ücretsiz danışmanların davranışına indirgemek asla akıllarına gelmeyecekti. Aksine, burjuva ve küçük burjuva İrlandalı milliyetçilerin zararlı demagojilerine karşı ve İrlandalı ve İngiliz işçi sınıfının devrimci birliği için inatla bir mücadele yürütüyorlardı. 
 
Tarih, Marx ve Engels'in, İrlanda'daki burjuva ve küçük burjuva milliyetçileri hakkındaki değerlendirmelerinde haklı olduklarını göstermiştir. 1922'de İrlandalı milliyetçi burjuvazi, Kuzey ve Güney arasındaki bölüşümü kabul ederek ulusal kurtuluş mücadelesine ihanet etti. O günden bu yana küçük burjuva milliyetçileri, "sınır meselesini" çözmekte tamamen aciz olduklarını gösterdiler. Marx ve Engels tarafından keskin bir şekilde eleştirilen bireysel terörizm taktiği, hem zarar verici hem de etkisiz olduğunu gösterdi. Kuzey İrlanda'da otuz yıllık sözümona "silahlı mücadele"nin ardından İrlanda'nın birleşmesi her zamankinden çok daha fazla uzaktadır. İrlanda'da ulusal sorunun bıraktırdığı şeyi çözmenin tek yolu, sınıf temelinde, Marx'ın ve büyük proleter devrimci ve şehidi olan James Connolly'nin politikası olan sosyalist ve uluslararası politikadır.
 
Sadece işçi sınıfı, Londra ve Dublin'deki burjuvaziye karşı amansız bir mücadele yürütmek için bir sınıf programı etrafında birleşerek sorunu çözebilir. Başarı için ön koşul, işçi sınıfının birliğidir. Bu, milliyetçi çizgi üzerinden asla başarılamaz. Küçük burjuva milliyetçiliği, Kuzey İrlanda'daki işçi birliğinin oluşmasına tarifsiz zarar verdi. Yaralar iyileşebilir ve iyileştirilmelidir. Ancak bu, milliyetçilikle temiz bir kopuş ve sınıf politikalarının benimsenmesi, Larkin ve Connolly'nin ruhunun ve düşüncelerinin canlandırılması temelinde yapılabilir. İrlanda'daki ulusal sorun toplumun sosyalist dönüşümü ile çözülecek ya da hiç çözülmeyecektir.
 
 
İKİNCİ ENTERNASYONEL
 
1889'da başlatılan Sosyalist Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'in aksine kitlesel Sosyal Demokrat partiler ve sendikalar biçimindeki kitle örgütlerinden oluşuyordu. İkinci Enternasyonelin talihsizliği, uzun süreli bir kapitalist yükselme döneminde doğmuş olmasıydı. 1870-1900 döneminde dünya petrol üretimi iki buçuk kat arttı. Demiryolları iki buçuk kat büyüdü. Almanya ve ABD, Büyük Britanya'nın hegemonyasına meydan okumaya başladı. Bir çekişme dünyayı katmanlara ve kolonilere bölmeye başladı. Endüstrinin hızla büyümesi, gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve örgütlerinin paralel olarak büyümesi anlamına geliyordu. 19. yüzyılın son otuz yılında ABD ve Rusya'da işçi sınıfı üç kattan fazla büyüdü. Britanya'da sendikalar, 1876-1900 yılları arasında dört kat büyüdü. Almanya'da sendika üyeliği on binlerden milyonlara yükseldi. Buna paralel olarak kitlesel Sosyal Demokrat Partilerin üyeliği, oyları ve nüfuzunda istikrarlı bir artış vardı.
 
Fakat en başından beri, teoride Marxiz'in savunusu olmasına rağmen, yeni Enternasyonel, Marx ve Engels'in mevcudiyetleri tarafından güvence altına alınan teorik açıklığa sahip değildi. Bunun açık bir örneği, ulusal soruna karşı yeni Enternasyonel'in tutumuydu. İkinci Enternasyonal, toplantılarında tatmin edici bir muamele görmeyen ulusal sorunu gerçekten anlamadı. 1896 yılında Enternasyonel'in Londra Toplantısı şu kararı onayladı:
 
"Toplantı, tüm milliyetler için tam özerlik adına, askeri, ulusal ve diğer despotizmlerin boyunduruğu altında şu anda acı çeken herhangi bir ülkenin işçileriyle olan duygudaşlığını ilan eder ve bütün böyle ülkelerin işçilerini, uluslararası kapitalizmi alt edilmesi ve uluslararası sosyal demokrasinin kurulması yolunda örgütlenmek için, dünyanın sınıf bilinçli işçileriyle birlikte omuz omuza aynı şekilde hareket etmeye çağırır."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt 1, s. 423'te belirtilmiştir.)
 
Bununla birlikte, İkinci Enternasyonal'in sömürge(kolonyal) sorunundaki konumu belirsiz ve muğlaktı. Sol, sömürgecilik karşıtı bir tavır sergilemekle birlikte, onun öne sürülen "medenileştirme misyonu" nedeniyle koloniciliği haklı çıkarmaya razı olanlar vardı. Böylece, 1904 Amsterdam toplantısında sömürge sorunuyla ilgili tartışmalarda Hollandalı delege van Kol, açık bir şekilde sömürgeciliği savundu. O belirtilen bir kararı teklif etti:
 
"İşçi sınıfının zaferi ve onun ekonomik kurtuluşu ardından kendini hissettirecek olan yeni ihtiyaçlar, hatta gelecek hükumetin sosyalist sistemi altında bile, kolonilerin sahipliğini gerekli kılacaktır. " Ve toplantıda sordu: "Yerkürenin yarısını, toprağın altında yatan devasa serveti işlenmemiş ve gezegenin en verimli kısımlarını ekilmemiş bırakan henüz emekleme çağındaki insanların kaprislerine bırakabilir miyiz?"(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.5)
 
Toplantı, Kongre, Hindistan Ulusal Kongresi'nin kurucusu ve başkanı Dadabhai Naoroji'ye coşkulu bir hoşgeldin dedi, ancak Hindistan üzerine kararında, kendi kendini yönetme icap ederken, Hindistan'ın İngiliz egemenliği altında kalacağını belirtti. Van Kol'un görüşleri ne desteklendi ne de reddedildi. Göç üzerine tartışmada, ırkçı bir karar, American Hillquit tarafından teklif edildi ve   Avusturyalılar ve Hollandalılar tarafından desteklendi. Fakat geri çekmek zorunda kaldığı böyle bir protesto fırtınasına sebep oldu. Bununla birlikte, böyle bir kararın Enternasyonal  bir toplantıda teklif edilebilmiş olması, Sosyalist Taraflar üzerindeki burjuva ve milliyetçi fikirlerin baskısının bir belirtisiydi.
 
1905 Rus devrimi, İran, Türkiye, Mısır ve Hindistan'da onların ulusal özlemlerini savunmada kitlelere ilham vererek harekete geçiren sömürge devrimine güçlü bir soluk getirdi. Bu, Sosyalist Enternasyonal saflarında sömürge ve ulusal sorunlardaki farklılıkları keskinleştirmeye yaradı. Lenin ve Rosa Luxemburg'un savaş üzerine ünlü yasa değişikliklerini teklif ettiği 1907'nin Stuttgart toplantısında, sömürge sorunu üzerinde Lebedour tarafından temsil edilen Sol Taraf(gerçekte merkezci) ve revizyonist Edurad Bernstein tarafından öncülük edilen Sağ arasında keskin bir mücadele vardı. Tipik küçük burjuva emperyalistleri olan Hollanda delegeleri yine sömürgeciliğin en açık sözlü savunucularıydı. Sol, buna karşı koymada azınlıkta idi. Ateşli bir tartışma sırasında, Bernstein aşağıdaki yorumları yaptı:
 
"Kolonileri basitçe terk etmenin ütopik düşüncesinden uzak durmalıyız. Böyle bir görüşün nihai sonuçları Birleşik Devletleri Kızılderililere tekrar vermek olacaktır. Koloniler oradalar; bunla ilgili üzücü durumu yavaş yavaş kabullenmeliyiz. Sosyalistler de, medenileşmemiş insanların koruyucuları gibi bir miktar davranmak için medenileşmiş insanların ihtiyacını kabul etmeli."(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.10)
 
Polonyalı temsilci Karski(Julian Marchlewski), sömürgeciliğin "uygarlaştırıcı" rolü hakkındaki argümanları yeniden gündeme getirerek şunları söyledi: "David, bir ulusun diğeri üzerinde vesayet kullanma hakkını ileri sürdü. Ancak biz Polonyalılar, hem Rus çarı hem de Prusyalı hükumet bizim koruyucularımız gibi("çok iyi"!) davrandıkları için, bu vesayetin gerçek anlamını biliyoruz. David, her ulus kapitalizmden geçmeli görüşünü desteklemek için Marx'tan alıntı yapıyor, ancak ancak burada bunu yapmakta haklı değil. Marx'ın söylediği şey, kapitalist gelişime çoktan başlayan ülkelerin tamamlanana kadar sürece devam etmesi gerektiğidir. Ancak bunun, bütün uluslar için mutlak bir ön koşul olduğunu asla söylemedi.
 
"Biz sosyalistler, basitçe söylemek gerekirse kapitalist Avrupa'nın yanında başka medeniyetlerin de olduğunu anlıyoruz. Sözde medeniyetimiz hakkında kendini beğenmiş olmak için kesinlikle hiç bir dayanağımız yok, ne de eski medeniyetleriyle Asyalı insanlara medeniyetimizi dayatmak için. ("Bravo!") David kolonilerin kendi haline bırakılması durumunda batacağını düşünüyor. Hindistan'ın durumunda sanki zor gibi. Aksine, eğer bağımsız olsaydı, Hindistan'ın gelecek gelişiminde Avrupa medeniyetinin etkisinden kazanç sağlamaya devam edeceğini ve bu yolla en son potansiyeline kadar büyüyeceğini resmederim."(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.11)
 
Sonuçta, Hindistan hakkında karar oya sunulmadı.
 
Her ne kadar Enternasyonel liderleri hamamın namusunu kurtarmaya kalkışsalar da, bunun sonucunda olan, Ruslar ve Sırplar haricinde, İkinci Enternasyonel'in partilerinin her biri enternasyonalizmin ilkelerine ihanet ettikleri ve emperyalist savaşı destekledikleri zaman olan Ağustos 1914 felaketidir. Gerçek bir devrimci enternasyonalist politikanın bulunmaması, İkinci Enternasyonel, sosyal şovenizmin çizgileri boyunca çöktüğünde, 1914 yazında büsbütün açığa çıkmıştır.
 
 
'ULUSAL-KÜLTÜREL ÖZERKLİK'
 
Ulusal Sorunun İkinci Enternasyonal'deki tuhaf bir biçimi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturya Sosyal Demokratları tarafından öne sürülmüştür. Sözde ulusal-kültürel özerklik teorisini savunuyorlardı. Aynı durum Rusya'da Yahudi Federasyonu tarafından da benimsendi. Avusturya Sosyal Demokratlarının Brno Konferansı'nda (1899) Güney Slavlar tarafından da savunulan ulusal-kültürel özerklik fikri reddedildi. Bunun yerine, Konferans, yetersiz olsa da kesinlikle daha iyi olan toprak özerkliği sloganını kabul etti. Daha sonra, merkezci teorisyen Otto Bauer ve yoldaşı Karl Renner'in(Rudolf Springer takma adıyla yazan) etkisi altında Parti konumunu değiştirdi ve ulusal-kültürel özerklik çizgisini benimsedi.
 
Ulus ve toprak arasındaki bağlantıyı reddeden Bauer, bir ulusu, "bir karaktere bağlı topluluk" olarak tanımladı.(Otto Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal Demokrasi, Viyana 1924, s.2.) Ancak ulusal karakter nedir? Bauer bunu, "bir ulusun insanlarını diğer ulusun insanlarından ayıran karakter özelliklerinin toplamı - bir ulusu diğerinden ayıran karmaşık ve manevi karakter özellikleri," olarak tanımlıyor.(Aynı Eser, s.6.) Bu tanımın doğallığı göz kamaştırıcıdır. Bu saf bir totolojidir[tartışmaya hiçbir şey katmayan, sözün tekrar kullanımı]: ulusal karakter, bir ulusu diğerinden farklı kılan şeydir! Ve bir ulusu diğerlerinden farklı yapan nedir? "Bir insanın karakteri, hiç bir şey tarafından, hatta kader tarafından bile belirlenmez... Bir ulus, sadece insanların geçim araçlarını ürettikleri ve emeklerinin ürünlerini dağıttıkları şartlar altında [belirlenen] bir kader topluluğundan başka bir şey değildir."(Aynı Eser, s. 24.)
 
Bauer'e göre, bir ulus, böylece "kader topluluğu tarafından karakter topluluğuna bağlanan bir araya getirilmiş insanlar"dır. (Aynı Eser, s.135.) Renner şöylece tanımlamıştır: "Bir ulus benzer şekilde düşünen ve benzer şekilde konuşan kişilerin birliğidir, [o], artık toprağa bağlı olmayan modern insanların kültürel topluluğudur." (R. Springer, Ulusal Problem, Leipzig-Viyana, 1902, s.35.) Ulusal soruna yönelik bu yaklaşım bilimsel değil, öznel ve "psikolojik", hem de mistikti. Avusturya-Macaristan imparatorluğunda burjuva milliyetçiliğine taviz vermek suretiyle ulusal sorun için bir çözüm aramak başarısız ve oportünist bir girişimdi. Buna karşın, Marksizm ulusal soruna tarihi-ekonomik bakış açısıyla yaklaşır.
 
Çarlığın devrimci bir yolla yıkılması aracılığıyla ulusal probleme bir çözüm arayan Bolşeviklerin tersine Avusturyalı sosyal Demokratlar soruna ufak tefek reformlar ve değişimi yavaş yavaş gerçekleştirmenin ruhuyla yaklaştılar. Bauer şunu yazdı: "Biz bu nedenle ilk önce, Avusturya ulusunun, aynı anda hep birlikte var oldukları aynı birlik içinde kalacaklarını zannettik ve bu birlik içindeki ulusların kendi aralarında ve devlete karşı ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerini soruşturduk."Stalin, Ulusal Sorun ve Marxizm'den Alıntı, p.23.) 
 
Ulus ve toprak arasındaki bağlantı bir kere koptuğunda, farklı bölgelerde yaşayan farklı milliyet mensuplarını genel bir sınıflararası ulusal birlik içerisine toplama talebi ortaya atıldı. Farklı ulusal grupların üyeleri, konferanslarda bir araya gelecek ve hangi milliyete ait olduklarına karar vermek için oy kullanacaktı. Almanlar, Çekler, Macarlar, Polonyalılar vb., Bauer'in dizayn ettiği gibi, "ulusun kültürel parlamentosu", kendi Milli Konseyleri için daha sonra oy kullanacaktı. Bu yolla Avusturyalı Sosyal Demokratlar, Hapsburg devletiyle açık bir çatışmayı önlemeye çalıştılar ve ulusal sorunu sadece kültürel-dilsel bir meseleye indirgediler. Bauer işi, milliyetler için yerel özerkliğin, "insanlığı ulusal olarak sınırlandırılmış topluluklara bölerek" ve "kişilerin ve kurumların ulusal birlikteliklerinin değişik olaylarla dolu bir resmini sunarak sosyalizme doğru bir ilk adım olacağı raddesine kadar vardırmıştı. 
 
Bu felsefe, Marksizmin sınıfsal bakış açısı ve enternasyonalist prensipleri ile tamamen farklılık göstermektedir. Bu, küçük burjuva milliyetçiliğini "sosyalist" deyimlerle gizler. Bu sebeple, Lenin bu konu hakkında sertti. Farklı milliyetler için ayrı okullar fikrine özellikle husumet gösterdi. Lenin şunu yazdı: "'Kültürel-ulusal özerklik' kesinlikle en incelikli ve bu nedenle de en zararlı milliyetçiliği ifade eder, ulusal kültürün sloganı ve milliyetlere bakarak okulların son derece zarar verici ve hatta anti-demokratik bölünmesinin propagandası vasıtasıyla işçilerin yozlaşmasını ifade eder. Kısacası, bu program kuşkusuz proletaryanın enternasyonalizmi ile çelişmektedir ve yalnızca milliyetçi küçük burjuvazinin idealleriyle uyumludur. "(Lenin Toplu Eserler, RSDLP Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19)
 
Hiçbir yerde, bu küçük burjuva teorisinin zararlı etkisi eğitim alanında olduğundan daha belirgin değildir. Böylece, Lenin dil için ayrıcalıklı herhangi bir statüye karşıydı, ancak Otto Bauer'e ve "ulusal-kültürel özerklik"in savunucularına karşı olarak, farklı ulusların çocukları için ayrı okullar kurmaya şiddetle karşı çıktı: "'Kendi sınırları dışında kalan'(belirli bir ulusun üzerinde yaşadığı toprakla bağlantısız, dışında olan) ya da 'kültürel-ulusal özerklik' için planın pratik uygulaması tek bir anlam ifade eder: milliyete göre eğitimle ilgili işlerin ayrılması vb., okul işlerinde ulusal bir 'curiae'ye[ç.n:milliyetlerin taleplerinin tanınması] giriş... Onun tamamıyla gerici karakterini, hatta demokrasi yönünden bile, sosyalizm adına proleter sınıf mücadelesini olduğu gibi bırakmasını anlamak için meşhur Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun(kısaca, 'Bund') planının gerçek özünü açıkça tasavvur etmek yeterlidir.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Tezler,  Ekim-Aralık 1913, cilt.20)
 
Burada Leninizm ile küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki temel farklılığı görüyoruz. Marksistler, dil baskısı da dahil olmak üzere her türlü ulusal zulme karşı savaşacaklar. Bir erkeğin ya da bir kadının kendi dilini konuşma, onu öğrenme, bir mahkemede veya diğer herhangi bir resmi görevde onu kullanma hakkından yoksun bırakılması kabul edilmez. Genel olarak, "resmi" bir dilin varlığı ya da herhangi bir özel ayrıcalığın diğeri yerine bir dile verilmesi için özel bir sebep yoktur. Ancak, çocukları ulusal, dilsel veya dini temelde ayırmak tümüyle gerici ve yozlaşmadır. Okulların ayrılması, Güney Afrika ve ABD'de gerici bir rol oynamıştır. Kuzey İrlanda'daki Katolik ve Protestan çocukların sözde dini okullarda ayrılması daha az kötücül bir rol oynamaz. Dinin eğitim sisteminde yeri yoktur ve kökten koparılması gerekir. Kiliseler doktrinlerini öğretmek istiyorlarsa, devletten değil, kendi cemaatlerinden beslenen kendi zaman ve kendi sermayeleriyle bunu yapmak zorundadır. Ve okullar, farklı dile ait grupların ihtiyaçlarını karşılamaya mecbur olmakla ve bu amaç için sermaye bulunması gerekmekle birlikte, ulusal-dilsel çizgiler üzerinde çocukları ayırmak ve böylece daha sonra hayatta  ön yargılar ve çatışmalar için zemin yaratmak bütün yönleriyle kabul edilemez.
 
Belçika'daki Flaman nüfus arasında Fransız düşmanlığı, nesiller boyu süren Flaman dili ayrımcılığının ve Fransızcanın zorla dayatılmasının bir ürünüdür. Bununla birlikte, bu sorun üzerine her çeşit muhalif fikir cereyanları olabilir. Güney Afrika'da(İngilizce yerine) okullarda yerli dil öğretimi ulusal baskının bir ölçüsüdür. Benzer şekilde Rus olmayan milliyetlerin temsilcileri de çocuklarına Rusçayı öğretmeye kendileri çabaladı. Örneğin, Ermeni kilise okullarında çocuklara zorunlu olmamasına rağmen Rusça öğretildi. Bolşevikler, herhangi bir dile karşı ayrımcılığa, zorla asimilasyona ve zorla hakim bir kültürün ve dilin dayatılmasına karşıydı. Fakat herhangi bir dilin bir tekel olmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. İsviçre'de iki de değil, tam üç resmi dil vardır. Artık modern teknoloji ile insanların seçtikleri herhangi bir dilde eğitim almamaları ve parlamento ya da bir mahkemede iletişime geçmemeleri için hiçbir neden yok. Ancak kabul edilemez olan, milliyetçi veya dini zehrin okullara sokulmasıdır:
 
"Değerli milliyetçi-sosyalist Marksistler, örneğin tamamen laik okullar talep eden genel bir okul programına sahiptirler. Marxistlerin görüş açısından, bu genel programdan ayrılmaya demokratik bir devletin hiçbir yerinde asla izin verilmez(ve herhangi bir 'yerel' konu, diller ve bu tarzda şeylerde uygulama sorunu, yerel halkın kararı tarafından belirlenir). Eğitimin 'devletin yetki sahasından geri alınıp' uluslara devredilmesi ilkesinden hareketle, bununla birlikte, bundan şu sonuç çıkar; biz işçiler, demokratik bir devlette "uluslara," insanların parasını rahip okullarında harcaması için izin vermeliyiz! Bunun farkında olmadan Liebmann, "kültürel-ulusal özerklik"in gerici doğasını açıkça ortaya koydu!"(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Bu konuda, ulusal sorunun her diğer yönü gibi, zulüm ve ayrımcılığın istisnasız tüm tezahürleriyle kararlılıkla mücadele ederken Marksistler sınıfsal bir konum alırlar. Böylelikle, dil sorununu kullanarak ulusal çizgiler konusunda İşçi Hareketini ve Belçika toplumunu bölmeye, ne yazık ki bazı başarılı girişimlerle, çalışan  Flaman ve Walloon milliyetçilerin olduğu Belçika'da Belçikalı Marksistler dil konusu üzerinde geçici talepler için çözüm ürettiler. Örneğin, bir işçi, işverenler tarafından Flamanca veya Fransızca öğrenmeye mecbur edildiğinde, işçi örgütlerinin kontrolü altında patronlar tarafından ödenen kurslar ve çalışılmayan saatler için tam ödeme ve dahası yeni beceriler öğrenmek için ekstra ödeme alma hakkı verilmesini talep ettiler.  
 
Bütün bunlardan açıkça görüleceği üzere Lenin, ulusal soruna kesinlikle bir sınıf bakış açısıyla yaklaşılması gereğini ısrarla vurguladı. Lenin, "İşçi demokrasisinin sloganı," "'ulusal kültür' değil, demokrasinin ve dünya işçi sınıfı hareketinin uluslararası kültürüdür," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Ve yeniden: "İşçi demokrasisinin ulusal programı: herhangi bir ulus veya herhangi bir dil için kesinlikle ayrıcalık yok; ulusların siyasal kendi kaderini tayin etme hakkı meselesinin çözülmesi, başka bir deyişle, mutlaka özgür ve demokratik bir şekilde devletlerinin ayrılması; herhangi bir ulusa herhangi bir şekilde ayrıcalık bahşeden, ulusal bir azınlığın haklarını ya da ulusların eşitliğini ihlal eden yasa dışı ve hükümsüz her tedbirin açığa vurulması ve bütün ülkeyi kapsayan bir yasanın yürürlüğe girmesi - bu kanundan dolayı devletin her vatandaşı, anayasaya aykırı böyle bir tedbiri yürürlükten kaldırmayı ve onu tatbik etmeye başlayanların cezai soruşturmaya tabi tutulmasını talep etme hakkına sahip olacaktır.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
"Kültürel-ulusal özerklik"in bölücü doğası, Avusturya'daki işçi birliği üzerindeki zararlı etkileri ile açıkça gösterildi. Wimberg Kongresini takiben, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi ulusal partilere bölünmeye başladı. Bütün ulusların bulunduğu birleşik bir işçi partisi yerine altı ayrı parti kuruldu -Alman, Çek, Polonyalı, Ruthenian, İtalyan ve Yugoslav. Bu, şovenist düşüncenin yayılmasını ve işçi hareketi içinde ulusal karşıtlıkları teşvik etti: Çek Partisinin Alman Partisi ile hiç bir ilişkisi yoktu, vb.
 
Her zaman olduğu gibi, reformizmin sözde pratik politikaları, niyet edilenin aksine sonuçlara ulaştı. Ulusal-kültürel özerklik programı, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun dağılmasını önlemeye yönelikti fakat tam tersi bir etki yaptı. Hapsburgların devrilmesi, Rusya'daki Şubat devriminde olduğu gibi, proleter bir devrime yol açabilirdi. Fakat iktidarı almakta işçi sınıfının başarısızlığa uğraması, halbuki, Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin politikası, ezilen ulusların çoğunun işçilerini ve köylülerini birleştirme etkisine sahipken, ve böylelikle sovyet federasyonunun koşullarını yaratacakken, ulusal çizgiler konusunda Avusturya-Macaristan'ın dağılmasına doğrudan yol açtı. Bu, ayrılıkçılık değil, Bolşevizmin toplumsal durumuydu. 1917'den sonra parlak bir şekilde doğruluğu kanıtlandı.
 
Devam Edecek....
 
 
www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 

 

DEMOKRATİK, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR ANAYASA İÇİN

Anayasa, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi değil, Avrupa sosyal şartı, Birleşmiş Milletler kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesi ve tavsiye kararları gibi, Türkiye’nin taraf olduğu tüm ilgili sözleşme, direktif ve sözleşmeler referans alınarak hazırlanmalıdır.

1) Anayasanın, her türlü ayrımcılığın, ırkçılığın ve sorunların şiddet yoluyla çözümünü reddeden, toplumsal barış ve uzlaşmayı amaçlayan, farklılıklarımızı kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışına sahip, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına dayalı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne önem veren, eşitlikçi, çoğulcu, katılımcı ve özgürlükçü bir demokrasi ve sosyal adalet ilkelerine bağlı, çevreye ve hayvan haklarına duyarlılığı gözeten, demokratik ve laik cumhuriyetin kurum ve kurallarını içeren bir anayasal düzen içinde yaşama kararlılığını net bir biçimde ifade etmeyi sağlaması gerekir.

2)Demokrasiyi, insan onurunu koruyan, kadın erkek eşitliğini fiilen sağlayan, kişilerin hak ve özgürlüklerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkelerine aykırı olarak sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal bütün engelleri kaldıran, insanların maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlayan bir Anayasa olmalıdır.

3) Herkesin, dil, ırk, etnik köken, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, siyasal düşünce, felsefi inanç, din mezhep, medeni hal, yaş, engellilik ve benzeri nedenlerle ayrım gözetilmeksizin yasa önünde eşitliliğini savunmalıdır.

4)Her türlü ayrımcılığı yasaklamalıdır.

5)Devlet, kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olmasının fiili olarak gerçekleştirilmesi, kadınların önündeki mevcut engellerin kaldırılması, hayatın tüm alanlarında gerçek bir fırsat ve uygulama eşitliği yaratılması, atamayla ve seçimle oluşan tüm karar organlarında kadınların eşit temsil katılımını sağlamak dahil hukuksal ve kurumsal tüm geçici özel önlemleri almakla yükümlüdür. Bu özel önlemler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.

6) Seçimlerde, sayım ve döküm esaslarına göre cinsiyetler arası eşit temsil ve katılımı fiilen sağlayacak şekilde özel önlemler almayı,

7) Siyasi partiler yasasının demokratik hale getirmeyi, seçim sisteminin toplumun her kesimini temsil etmesini hedeflemeyi,

8) Kamu hizmetlerine girme konusunda, göreve alınmada görevin gerektirdiği nitelikler saklı kalmak kaydıyla cinsiyetler arası eşitliği sağlamak ve her türlü destek ve önlem almayı,


9) Ailenin korunmasını, eşler arasında eşitliği, ev işleri, çocukların bakımı ve yetiştirilmesinde eşit sorumluluğu getirmeyi,

10) Aile içi şiddet ve namus cinayetlerinin ortadan kaldırmayı,

11) Çalışma esasları ile ilgili olarak da, kamu ve özel sektör işe alımlarında eşitlik ilkesi esasına dayanmayı ve önlem almayı ,

12) Evlilik, hamilelik ve doğum nedeniyle işten çıkarmayı engellemeyi,

13) Kamusal tüm görev ve sorumluluklarda cinsiyetler arası eşit temsil ve katılım ilkesini uygulamayı ihtiva etmelidir.

14) Anayasa’ da, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın bir aracı olarak ulusal eylem planları hazırlayacak ve uygulanmasını denetleyecek, kendine ait bir bütçesi olan bağımsız bir kadın erkek eşitliği ulusal mekanizmasına yer verilmesi için Anayasa tartışmalarına katkı sağlamak gerekmektedir.

Şükriye Ercan

1917 KÖYLÜ DEVRİMLERİ


 

KABUSLAR ANLATILMALI

 
 
JESSIE KINDIG
 
Yirmi beş yıldan beri, Japon ordusunun seks köleliğinden kurtulanlar hesaplaşma istiyorlar.
 
Seul'un merkezinde Japon büyükelçiliği dışındaki "seks kölesi" heykeli. YunHo LEE / Flickr
 
Geçen ay, Japon ordusunun seks kölelerinin ilk video görüntüsü, Seul Ulusal Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından iki yıllık bir çaba sonrasında ABD Ulusal Arşivleri'nde bulundu. On yedi saniyelik sessiz film, Japonya'nın bölgeden çekilmesinin ardından Çinli bir memur tarafından sorgulanan 1944'te Çin'in Yunnan Eyaletinde köleleştirilen yedi Koreli kadını gösteriyor.
 
Kadınlar, saçları arkadan toplanmış, kombinezon elbise ve eşarp giymiş art arda duruyorlar ve birbirlerini tutmaya çalışıyorlar ya da birbirlerine destek olmaya. Çinli genç askerler kadraja dikkatle bakıyorlar, kameraya gülümsiyerek, fakat kadınlar, memurun sorularını kısaca cevaplayan hariç, yere bakıyorlar. Filmi çekene dikkatle bir bakın, sanki vücutlarının başka türlü kullanıldığından şüpheli gibi. Bir kadın doğrudan kameraya bakıyor. Yıllar sonra, bakışları hala suçluyor. 
 
Filmdeki kadın gibi, Kore'de halmoni ya da "büyükanne"olarak bilinen Japon ordusu seks köleliğinden kurtulanlar, 1990'lardan beri hakları doğrultusunda suçlamada bulunmakta, anlatmakta ve seslerini duyurmada ısrar ediyorlar. Halmoni ve destekçileri, şu anda dünya tarihindeki en uzun haftalık protesto mitinginde, kadınları fiziksel olarak kötüye kullanan ve hikayelerini yanlış yönlendiren ya da baskılayan sayısız devlet ve ordu kurumlarının tamamen hesap vermelerini hala talep ediyorlar.
 
Birkaç hafta önce, son halmoni'lerden biri olan Kim Kun-Ja, doksan yaşında öldü. Şu anda bilinen sadece 37 kurtulan kişi hayatta.
 
HÜCUM #1*
 
1932 ve 1945 yılları arasında topluca Pasifik Savaşları olarak bilinen ve II. Dünya Savaşı'nı kapsayan emperyalist yayılım savaşları sırasında, Japonya savaş zamanı seferberliği politikasını izledi ve kontrolü altındaki ülkelerdeki emekçileri, fabrika işçilerini ve cinsel köleleri zorla askere aldı. 1910'dan itibaren Japonya tarafından sömürgeleştirilen Korelilerin, kendi dillerini konuşmaları veya Korece isimleri kullanmaları bile yasaklandı ve sömürgeci gözetim altındaydılar. Artık Japon ordusu için zorla askere alınan en geniş nüfus olmuşlardı.
 
Koreli işbirlikçilerin ve günümüzde insan kaçakçısı olarak adlandırılacak olanların yardımıyla Japonya ordusu, askerlerine cinsel hizmet sağlayan "umumi tuvaletler"de hizmet etmeleri için az sayıda Çinli, Güney Asyalı ve el konmuş Hollandalı kadınların yanı sıra iki yüz binden fazla Koreli kadını kaçırdı, dağa kaldırdı ve zorla köleleştirdi. 
 
"Umumi tuvaletler" elbette öyle bir şey değildi. Savaşan devletin niyetinin altını çizmek için Japon askerlerine "Hücum #1" markalı prezervatifler dağıtıldı. 
 
Kim Kun-Ja, kuzeydoğu Çin'de tuzağa çekildiğinde on yedi yaşındaydı ve Hunchan'da umumi tuvaletlerde hizmet etmeye zorlandı. Kim gibi genç kadınlara, işe alım memurları tarafından genellikle iyi ödeme yapan fabrika ya da restoran işi vaat edildi, ne var ki öldüresiye seks köleliğine mecbur edildiler. 
 
Umumi tüvaletler, Japonya ve Kore'den, Çin'in doğu kıyısına, Tayvan'a ve Güneydoğu Asya'nın ada ülkelerine kadar Asya Pasifik bölgesini nokta nokta kapladı. Her bir kadına, içinde sadece bir lavabo ve japon şiltesi olan genellikle el konmuş okul binalarında ufak bir oda tahsis edildi. Her bir kadına, içinde sadece bir lavabo ve japon şiltesi olan genellikle el konmuş okul binalarında ufak bir oda tahsis edildi ve Kim, geceden sabaha kadar silahlı muhafızlar tarafından gözetlendi.
 
Kim muhabirlere, günde kırk erkeğe kadar hizmet vermeye zorlandığını anlattı. Japon askerlerin günlüklerinin yanı sıra tarihsel döküman ve ifadeler, bir çok umumi tuvaletlerde olanın bu olduğunu su yüzüne çıkarıyor. Kurtulanlar ve tanıklar, askerlerin kendilerine sıra gelmesi için binaların dışında uzun kuyruklar oluşturduğunu ifade ediyor. 
 
"Seks köleleri" dayaklara, sigara yanıklarına ve acı vermeyi canı çeken askerlerin her türlü barbarlığına maruz kaldılar. Askerlerin sağlığını ve savaşma kapasitelerini korumak için cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı haftalık taramaya tabi tutuldular.
 
Kim, dayak nedeniyle kulaklarından birinde kalıcı bir hasara uğradı, birçok cinsel yolla bulaşan enfeksiyona yakalandı ve bir hamilelik ve kürtaj geçirdi. Köleleştirilmesi sırasında yedi kez intihar girişiminde bulundu. 
 
 
SUSTURMA
 
1945'te Japonya'nın yenilmesinden sonra umumi tuvaletlerdeki kadınlar, geri çekilen Japon askerleri tarafından genelde terk edildiler ya da öldürüldüler. Eve dönüş yolunu bulanlar ise memnuniyetle karşılanmadı. 
 
Birçok feminist akademisyenin savunduğu gibi, Kore ataerkil gelenekleri, kurtulanların algısını saptırdı: Japonlar tarafından cinsel istismara uğrayan kadınlar, Kore'nin ulusal iktidarsızlığının "kirli," utanç verici simgeleri olarak görülüyordu. Eve dönen kadınların kişisel travma hikayelerinin Kore devletinin rezillik hikayelerine dönüşmesi kurtulanları daha çok sessizliğe gömdü. Çoğu ne ailelerine anlatabildi ne de evlerine dönebildi. 
 
Kim evine ulaşmadan otuz yedi gün boyunca yürüdü. Vardıktan sonra, genç sevgilisi, ailesi evlenmelerini yasaklayınca intihar etti. Genç çocukları ölünce Kim yalnız yaşamaya terk edildi. 
 
ABD destekli bir dizi diktatörlüğün devrilmesini öngören demokratikleşme hareketi tarafından mahmuzlanan 1980'lerde Koreli kadın aktivistler ve feminist akademisyenler, Japon askeri cinsel köleliği araştırmaya başladı.
 
1990'da, Kore Kadınlar Konseyi, Japonya tarafından Askeri Cinsel Kölelik amacıyla görevlendirilen Kadınlar adına farklı feminist grupların çatı örgütü olarak oluşturuldu. Ertesi yıl Kim Hak-Soon, köleleştirme hikayesini halka açıklayan ilk kurtulan oldu. Kim'in tanıklığından bu yana, 238 kadın, daha önce kendilerinin de eski cinsel köleler olduklarını söylediler. Kim Kun-Ja, 2007'de hikayesini anlattı.
 
1990'ların başına kadar tecavüz, uluslararası bir insan hakları sorunu olarak ciddiye alınmadı ya da Birleşmiş Milletler tarafından genel savaş suçlarından ayrı olarak listeye geçirildi. Fakat, Bosna savaşlarındaki kitlesel cinsel şiddetin bir neticesi, Kore'de telafi ve tanınma arayış çabası, savaş zamanı şiddete karşı yeni uluslararası dikkat ile birlikte yeni bir ivme kazandı.
 
Kim Kun-Ja 2007'de tanıklık yaparken.
 
1992 yılından bu yana Kore Konseyi, Seul'deki Japon büyükelçiliği dışında yapılan haftalık Çarşamba Gösterilerine parasal destek sağladı. Bugün hala, hayatta kalanlara tıbbi destek ve danışmanlık sağlıyorlar, Seul'de Savaş ve Kadın Hakları Müzesi'ne ev sahipliği yapıyorlar ve Kim Kun-Ja'nın da yaşadığı kurtulanlar için bir barınak olan Paylaşım Evi'ni işletiyorlar. Kore Konseyi'nin araştırma programı bir çok kaynak ve arşiv kullanarak cinsel kölelik sistemini titizlikle belgelediğinden kimse varlığını inkar edemez.
 
 
DEVLET ŞİDDETİ DEVLET TARAFINDAN ÇÖZÜLEMEZ
 
Japon hükumeti, dikkatlerin cinsel istismar üzerine yönelmesinden memnun olmadı. İlk aleni suçlamalardan sonra Japonya, Kim Hak-soon ve Kim kun-Ja gibi kadınların "seks kölesi" değil, gönüllü fahişeler olduklarını öne sürdü. ABD, Japonya'yı uluslararası savaş suçlarından dolayı yargılamama kararı aldığı için, savaş sonrası uluslararası alanda bu konudaki ilgi eksikliği, bu aklamaya yardım etti.
 
Ayrıca Güney Kore Devleti de sağ kurtulanların kısmen susmasında yardımcı oldu. 1990'lı yıllardan itibaren hükumet, vatanseverliği ve Japon karşıtı hassaslığı canlandırmak için "seks köleleri" konusunu etkin kullandı. Aktivist-bilimadamı Lee Na-Young'ın belirttiği gibi, Japonya'nın "gerçeği söyleme" konusundaki ısrarı, konuyu Koreli ve Japon erkekler ve kadınların kendilerinden mahrum bırakılmış temsilciliği arasında bir mesele haline dönüştürdü. Kadınların hikayelerini araçsallaştırma, Koreli işbirlikçilerin kadınların köleleştirilmesi konusundaki aktif işbirliğini örtbas ederken, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin de önünü açtı. 
 
Japonları şeytan gibi gösterme üzerine odaklanma, Doğu Asya'daki tecavüz, savaş, modern zaman fahişeliği ve seks turizmi arasındaki bağlantıları da ört bas etti. 1945'ten sonra yenilen Japonlar, hem Japonya hem de Güney Kore'de askeri işgalleri sürdüren ABD'ye umumi tuvaletleri devrettiler. Bu umumi tuvaletler ve belirlenmiş fahişe bölgeleri, devlet düzenlemeli fahişelik sistemlerine ve zamanla Kore'de hala her ABD askeri üssünün yanında yer alan Korece gijichon ya da bayağı şehir anlamına gelen yerlere dönüştü. Bu üst üste binen tarih, Kore savaşı sırasında ve sonrasında hem Koreli hem de Japon kadınlar için eşit olmayan, cinselleştirilmiş ve sıklıkla şiddet içeren bir manzara yarattı.
 
Japonya ve Koreli aktivistleri yatıştırmak amacıyla 1995 yılında Japonya, hayatta kalanlar için tazminat öngören Asya Kadın Fonu'nu kurdu. Fakat çoğu eylemci ve hayatta kalanlar, yasal suçluluktan ziyade Japonların ahlaki sorumluluğuna vurgu yapmanın ve fonun kar amacı gütmeyen statüsünün bunu natamam ve kısmi bir karşılık haline getirdiğini savunarak, hafifletici olduğu için buruk bir şekilde reddettiler. 
 
2015'te Japon ve Güney Kore hükumetleri başka bir anlaşmaya vardılar. Bu anlaşma, kadınlarla ilgilenmek için Japonları bir devlet fonu kurmaya davet ediyordu. Daha sonra muhafazakar başkan Park Geun-Hye, uzlaşmayı, "son ve geri çevrilemez karar" olarak nitelendirdi. Ancak geride kalanlar ve onların temsilcileri müzakerelere dahil edilmediler ve Japonya hala yasal suçluluğu kabul etmedi. Aktivistler bunu öfkeyle kınadılar. Kim Kun-Ja gibi kadınlar için, "son ve geri çevrilemez karar" asla mümkün olmadı.
 
Bu hoşa giden bir gelişme oldu, hiç olmazsa aktivistler ve hayatta kalanlar, şimdiye dek geride kalanlar için devletin konuşma çabalarına dikkat edecekler. Buna karşılık aktivistler onların hikayelerini anlatmalarının öneminde ısrar ediyorlar.
 
 
HAYKIR BÖYLECE BİZİ DUYABİLİRLER
 
Geçtiğimiz yirmi beş yılda her Çarşamba sabahı, Kore Konseyi aktivistlerinden, kurtulan kadınlarından ve destekçilerden oluşan bir kalabalık, Seul'un merkezindeki Japon büyükelçiliğinin dışında toplandı. 1992'de resmi bir özür ve hukuki tazminat talep etmek üzere başlatılan Çarşamba Gösterisi,  destekçilerin ve hayatta kalanların küresel barış çağrısında bulunduğu  ve tanınma, tazminat ve hesap verme talep etmeye devam ettiği bir alana yayıldı. 
 
Şimdiye dek Çarşamba Gösterisi hayli ritüelleşmiş bir şeydi. Sahne ve ses sistemleri için açık kasalı bir kamyon, oturmak için şilteler ve ıstırap çekmekten kurtulan kadınların hareketinin sembolü, sinek ve kelebek şeklinde afişler dağıtan parlak sarı yelekli gönüllüler grubu var. El yapımı tabelaları olan üniformalı okul çocuklar, bir grup rahibe ve küçük bir grup gazeteci ile sahnenin önüne yerleştikçe haşır neşir olurlar. Bir DJ, harekete damga vuran, "Like a Rock" şarkısını çalıyor.
 
Protestonun neşesi onu temsil eden korkutmayı gizler. Japon büyükelçiliği, saatler süren gösteri boyunca her hafta kapanır ve Güney Koreli polis otobüsleri kalıcı olarak korunaklı ve muhafazalı büyükelçiliğin önünde yerini alır. Protesto alanını kordona almak için her hafta bir polis hattı oluşturulur. Toplanmanın sonunda kalabalık yüzlerini büyükelçiliğe döner ve "haykır böylece seni duyabilirler" çağrısı yapar.
 
Gösterinin merkezinde geleneksel giysileri içinde yalın ayak bir Koreli kızın altın bronz heykeli yer alıyor. Yumruklarını sıkarak ve caddenin karşısındaki Japon büyükelçiliğine suçlama dolu sert bakışlar içinde gözlerini dikerek bir sandalyede oturuyor. Barışın bir sembolü olan kuş omuzuna yaslanıyor ve onun peşi sıra, yaşlı, kambur bir halmoninin heykel şekli verilmiş gölgesi uzayıp gidiyor.
 
Yanında boş bir sandalye var. Oturabilir ve dayanışma içinde büyükelçiliğe gözlerinizi dikebilirsiniz. Oturabilir elini tutabilirsiniz. Oturabilir ve haykırabilirsiniz çünkü o bir heykel ve sessiz kalmalı.
 
Aralık 2011'de bininci Çarşamba Gösterisi anısına olması için tasarlanan heykel, tanınma ve hesaplaşma için mücadelenin sembolik bir mihenk taşına dönüştü. Japonya defalarca heykelin kaldırılmasını talep etti. Buna karşılık aktivistler etrafında toplanmaya devam ediyorlar ve ona bakıyorlar: kış boyunca ona sıcak tutacak şapkalar, atkılar, eldivenler ve battaniyeler giydiriyorlar, yazın ayaklarının dibine çiçek ve küçük hediyeler bırakıyorlar.
 
Ön tarafta, elektrikli bir fan ile bir gölgelik altında, genellikle birkaç halmoni var. Protestolarda gülümsüyorlar, şarkıları alkışlıyorlar ve periyodik olarak heykele dokunuyorlar. Vaktin sonunda kendilerine saygı sunmak ve fotoğraf çektirmek isteyen protestocuları kabul ediyorlar.
 
Ölümüne kadar Kim Kun-Ja bu haftalık gösterilere katıldı.
 
 
ANLATMA
 
Başından itibaren tanınma ve onarma için harekete halmoni öncülük etti ve onların tanıklıkları tarafından yönlendirildi. Kore Konseyi aktivistleri, feministler ve akademisyenler, halmoninin şahitliğini merkeze almaya ve kaçırma, cinsel işkence ve zorla susturulma hikayeleriyle ilgilenmenin kişisel ve politik önemini anlamaya çalıştılar. Kendi hikayelerini anlatırken, halmoniler deneyimlerini ve acılarını merkezileştirirler ve anlatırken benimserler. 
 
Kore Konseyi'nin bir projesi olan Seul'deki Savaş ve Kadınların İnsan Hakları Müzesi'nde, ziyaretçilere yolculuklarında onlara rehberlik edecek bir kadın resmini ve hikayesini içeren bir giriş kartı verilir. Müzenin ısrarla durduğu istatistikler ve rakamlar sadece askeri cinsel köleliğin büyük gerçekliğini anlatmıyor. Her bir kadının hikayesinin özelliğine, acısına ve direncine dikkat etmemiz gerekiyor: onların adlarını bilmeliyiz: Park Ok-Lyon. Lee Soo-San. Park Ok-Seon. Kim Soon-Ok. Gong Jeem-Yup. Park Du-Ri. Kim Hak-Soon. Lee Ok-Sun. Mardiyam. Jan Ruff-O'Hare. Tsai Fang Mi. Han Oo-Soo. Ve daha fazlası. 
 
Müzenin mimarisi, her halmoni'nin genç bir kadın olarak yaşadığı duygusal ve tarihi manzaraya rehberlik ediyor. Halmoni'ye ait, deneyimlerini ayrıntılarıyla anlatan resim ve çizimler duvarları süslüyor.
 
Halmoni, kendi anılarını bir araya getirirken, onları susturmaya veya ifadelerini farklı uçlara yönlendirmeye çalışan birçok devleti de reddediyor: Japonya'yı kabul etmeme, savaş sonrası Kore kültürünün kirlenme ve suçlamaya vurgusu, en son, askeri cinsel köleliği ulusal onurun aşağılanması olarak gören Güney Kore hikayeleri.
 
Halmoni ve onların eylemci destekçileri, hikayenin sadece Pasifik Savaşları ya da sadece Kore gururu ve Japon saldırganlığı hakkında olmasını istemiyor. Onlarınki, çatışma bölgelerinde cinsiyet şiddetine karşı uluslararası mücadelenin bir parçası. Müzedeki özel sergiler, Vietnam Savaşı sırasında ABD'nin yanında savaşan Güney Koreli askerler tarafından tacize uğramış Vietnamlı kadınlara sesleniyor. Halmoni Kim Bok-Dong ve Gil Won-Ok tarafından başlatılan Kelebek Fonu, çatışma bölgelerindeki kadınlara ve çocuklara para gönderiyor.
 
Tanıklık kendi başına savaş zamanı cinsel şiddeti engelleyemez ancak gerçek hesaplaşma adına atılan ilk adımdır. Askeri cinsel köleliğin tarihi, cinsel şiddetin devlet çatışmalarına ve devlet inşasına nasıl özgü ve kadın vücutlarının savaş sonrası vatanseverliğin yeniden tesisinin yanı sıra savaş tahribatı için de savaş alanı haline dönüştüğünün kanıtı olduğunu gösterir.
 
Çizimlerle, tanıklıklarla ya da parçalanmış anılarla, kendi hikayelerini kendi yollarıyla anlatmakta ısrarda halmoni, hikayelerinin ve vücutlarının daha başka kullanımlarını reddeder. Çözüm olmayabilir ama onların sözleri bizi bir tane aramaya zorlar.
 
"Ne kadar acı bir hayat yaşadığım! Bana gençliğimi geri getirin."
 
"Benim gibi acı çeken kadınlara umut olmak istiyorum."
 
"Sağ kalmış olmam sanki bir rüya gibi. Rüya olamayacak kadar vahşi bir kabus."
 
 
*"assault" kelimesi aynı zamanda ırza geçmek ve tecavüz anlamlarına geliyor.
 
**www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

FACEBOOK SAYFAMIZ