Özgürlük

Nafiz Hamiş: Sevdası Devrimci Yol

Muhittin ÇOBAN

 

 

                                                          Unutulmuyor

                                                          Be delikanlım

                                                          Dağlarımızda yaktığın

                                                          Sarı kırmızı sevda kokan ateşin

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Be yiğidim

                                                           Çukurovanın aç, sefil

                                                           Sokaklarına bıraktığın

                                                           İşgal işgal ayak izlerin

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Be kavgadaşım

                                                           Bahar bahar gülüşün

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Anılarımıza kattığın anıların

 

                                                           Dün gibi değil

                                                           Bugün gibi

                                                                                            M.Çoban

 

Kalmalar gibi bir de gitmeler vardır. Her kalış güzellikte kalış olmadığı gibi her gidişte güzelliğe gidiş değildir; tıpkı unutmak ve unutmamak gibi.

Hepimizin için de dayanılması güç gitme sevdası vardır. Gitmelere yönelik renkli, heyecanlı,  serüvenli, zaferli hayaller kurarız.

Gitmek hep bir güzelliktir bizim için. Bizi bekleyen bir güzellik vardır gitmek istediğimiz yerde. O güzellik bir kurtuluştur, bir başarıdır, tarifsiz bir zaferdir. O zaferi tatma sevdasıyla sarı kırmızı yanar dururuz.

Giderken kalanlara dönüp şöyle bir bakarız; ya bakarken bakışlarımızda kalanlara yönelik bir küçümseme edası vardır, ya da gitmenin verdiği bir hüzün.

Giderken bazen bir kolumuzdan geride kalanlar çeker, bir kolumuzdan bizi bekleyenler. Gitmelerle kalmaların ortasında kalırız. En tehlikelisi de tam da burasıdır. Kararsızsak çekiştirilir dururuz. Sonrası lime lime olmaktır.

Sen bizim hep gidenlerimizden oldun Nafiz, kararsızlık yaşamayan gidenlerimizden.

Yolu seçtin!

Yolculuğu seçtin.

Çukurovanın sarı kırmızı güneşinde yana yana gitmeler için de oldun.

Kalmak senin için tükenmekti, yaşarken ölmekti.

Yolun şiirli, öykülü, türkülü bir sevdaydı.

Bu sevda hiç sönemedi yüreğinde.

Hani dedik ya unutmak ve unutmamak!

Bir de unutulmak ve unutulmamak vardır, gitmelerin kalmaların yanında.

Hani kimi şeyleri unutmak isteriz ya, unutursak huzura kavuşacağız, uykularımız haram olmayacak deriz ya, işte öyle. Bir de hiç unutmak istemediklerimiz vardır, dönüp dönüp anımsamak istediklerimiz, yani kulağımız da küpe gibi taşıdıklarımız.

Unutunca ihanet etmiş gibi gelen!

Senin de unutmak istediklerin çoktu, tıpkı unutmak istemediklerin gibi.

İşte bunlardı sana doğruları bulduran, işte bunlardı hiç usanmadan, yılmadan yolcu yapan, işte bunlardı seni sarı kırmızıya sevdalı kılan,  zifiri gecenin içinde toplu iğne başı gibi ışıldayan sarı kırmızı umuttu seni yollara düşüren.

İnsanlık tarihi sandığımız gibi vefalı tarih değildi, bunu bilendin.

Tarihimiz unutulanlarla dolu.

Kim bilir belki (kim bilir belki si burada fazla) bizler de unutulanların safında yerimizi alacağız.

Esamemiz bile okunmayacak!

Varsın okunmasın diyecek kadar da mütevazıydın.

Unutulmamak için, tarih yazmak için, popüler bir lider olmak için yola çıkanlar her yolu mubah sayar, bunu bilenlerimizdendin.

Bunu bilerek yola çıkan bir yolcuydun.

Her gidiş zamanlı gidiş değildir, tıpkı her kalışın zamanlı bir kalış olmadığı gibi.

Sen de tıpkı öteki sarı kırmızı sevdalılarımız gibi zamansız gidenlerimizden oldun.

Çok zamansız!

 

                                                        xxx

 

Unutmamak!

Unutturmamak kalanlara düşen bir görevdir.

Sen gittin, erken gitmeyi seçtin.

Biz kaldık; şimdilik kaldık!

Her hayat elbet bir gün ebedi bir gidişle nihayetlenecek.

Bundan kaçış yok!

Tıpkı bu hayatın tekrarı olmadığı gibi!

Unutmalı, vefasızlı gitmeler vardır!

Sen bunların safında yer almayacak kadar hayatın umut yüklü sokaklarına ayak izlerini bırakanlardansın.

Seni anlatmak, ayak izlerini çizmek, sarı kırmızı umudunu umut olarak destanlaştırmak biz kalanlara düşer.

Hep derim, hep demeye devam edeceğim, her bir kitap karanlık sokaklarımızı aydınlatan bir sokak lambasıysa eğer, her bir devrimcide cehaletimizi cehaletsizleştiren bir bilgedir.

Bilgeler bilgeliyle vardır, tıpkı bilgelikleriyle bilgi taşıdıkları gibi.

Sen bu hayata yük olmamayı seçenlerimizdendin.

Bilgelikte burada başlıyor sanırım.

Rahatsızlığını (kanseri) hepimizden örgüt sırrı gibi sakladın.

İstemedin hastalığının konuşulmasını.

Senin hastalığından daha önemli dertleri vardı insanın.

Savaş gibi, barış gibi!

Hatta tüm bunlardan daha önde olan yoksulluk gibi, açlık gibi.

İşsizlik artarken, hayatta pahalanıyordu.

Alım gücü azalıyor, sağlıklar bozuluyordu.

Faşizm her yerde örgütlenirken, güçlenirken, şiddetini artırırken Halk örgütsüzleşiyor, zayıflıyor, eziliyordu.

İşte bunlar konuşulmalıydı.

Sen bu dertlerinin önüne geçmek istemedin.

Sağlıklı olarak doğduğun gibi son ana kadar dimdik yaşayacaktın.

Yaşadın da.

Bilip de soranlara bile gülerek iyiyim dedin son gününe kadar.

 

                                          xxx

 

Gülen bir yüzdün sen.

Seni böyle tanıdık. Böyle yazıldın hafıza defterimize.

Ee sahi biz nasıl, nerde tanıştık?

O günü anımsamaya çalıştım alınca o talihsiz acı haberini.

17.01.2018 günüydü.

İnanamadım.

O an kabullenemedim temelli gidişini.

Anılarımız bir biri ardına koptu, üşüştü aklıma.

İnsanın içini acıtan dönüşü olmayan gidiş olduğu gibi bir daha geride bırakacak anıları yaşayamamaktı.

1979 senesinde tanışmıştık Adana Kiremithane mahallesinde.

Birlikte çalışmalar yaptık, geceyi gündüzü paylaştık, kavgalarımız kavgamız oldu.

Kiremit ocaklarının boz tozunu soluyarak gece kondular da yaşadın.

Doğansemt faşistlerin egemenliğindeydi.

Faşist işgali kırmak için nice çatışmalara girdin çıktın.

Polislerle de saklambaç oynardın.

Futbolu da güzel oynayanlardandın. Sadece Cezaevi’nin avlusunda futbol oynamadık seninle, Kiremithane İlk Okulunun bahçesinde de futbol oynardık. Basketbol direkleri bizim minyatür kalemiz olurdu. Çok kibar çalımlar atardın. Hepimizi sıraya dizerdin.

Ha bir de tatlıyı pek severdin; yanlış oldu, pek değil, pek çok severdin. Tatlı yemediğin gün krize girerdin.

Harput lokantasının yanında kahvehane, önünde de devasa bir sıtma ağacı (Okaliptüs) vardı. Öğleden sonra Okaliptüsun koyu gölgeliğinde tablasıyla gelir dururdu tatlıcı. Cemakenli tablasında ne yoktu ki? Şam tatlı, halka tatlı, taş kadayıf, baklava… Seni görünce yüzü gülerdi, tabi senin de.

Bulamayınca tatlı şekerli öksürük şurubu bile içerdin. Böyle demiştin: Gece uyanmışsın, canın tatlı istemiş, evde de tatlı olmayınca şurup içmişsin.

 

                                                    xxx

 

12 Eylül Cuntası olduğunda geceleri evlerde barınamaz olmuştuk. Güvenli bulmuyorduk evleri.

Akşamları kırlara çekiliyorduk.

İncirlik Hava Üssünün arkasındaki ağaçlık alana giderdik.

Kaç kez seninle nöbet tuttuk bilmiyorum ama sigaralarımızı avuçlarımızın içinde saklaya saklaya içerdik.

Yatmadan önce sessizce konuşarak 12 Eylülün değerlendirmesini yapardık, ne yapılmalı derdik.

İlk dağa seninle birlikte çıktım.

12 Eylülün ilk nüfus sayımı yapılacaktı. Sokağa çıkma yasağı olacaktı. Aranmıyorduk ama kıs kıvrakta yakalanmak istemiyorduk, e devrimciydik!

Ne yapalım dedik?

Mercimek Köyüne, yani bizim köye gidelim dedim. Bindik otobüse, Sen, ben ve Hüseyin Tepebaşı. Kadirli otobüsü bulamamıştık. Kadirli, Ceyhan Osmaniye yol çatısında indik. Hava kararmıştı. Epey yürümemiz gerekiyordu. Yürürken bir askeriye Cemsesiyle karşılaşabilirdik. Uzaktan her araç farını gördüğümüzde ta ki geçene kadar otların içine yatıyorduk. Kazasız vardık köye, doğru kalacağımız eve girdik. Sabahı yumuşak döşeklerde karşıladık.

Kalacağımız evi güvenli bulmadık. Sayım memurları geldiğinde bizi görür ihbar edebilirdi. Gece yatmadan bunu konuştuk. Sabah Noga çaylarımızı içtikten sonra Kızıldere köyüne gittik. Hüseyin’in tanıdıkları vardı. Bizi dağa çıkardılar. İki gece iki gündüz kaldık. Kayaların üzerinde battaniyelerimize sarılarak pinekledik.

O an dağın meşakkati dayanılmaz gelmişti.

Şehre, yani Adana’ya döndüğümüzde Nafiz’le çalışma yerlerimiz ayrıldı.

Mapusta buluşuncaya kadar birbirimizi bir daha göremedik.

 

                                                  xxx

 

12 Eylül’e rağmen köşesine çekilmemiş, başının çaresine bakıp kendi imkânlarıyla saklanmamış, izini kaybettirmemiş, aksine Cuntaya karşı daha bir örgütlü mücadele verilmesi gerektiğini savunmuş, örgütlü mücadelenin içinde safını alanlardan biri olmuştu Nafiz.

Kente kalamaz duruma gelince bir süre gizlenmek için yine üç arkadaşıyla Kızıldere köyüne gitmiş, arkadaşları tarafından Cebeli dağına çıkarılmış, Nur tepesinde konaklamışlardı. Burada kalacaklardı. Yanlarına battaniye almışlardı. Nur tepesine çıkarken mola verdiklerinde battaniyeleri unutmuşlardı. Nafiz tekrar geri dönerek alıp getirmiş.

Yanlarında getirdikleri erzaktan biraz yediler. Çok acıkmışlardı. Nur tepesine çıkartan arkadaşları üç gün sonra görüşürüz diyerek yanlarından ayrıldı. Sabaha kadar sırayla nöbet tutular. İlk nöbeti Hüseyin Tepebaşı, ikinci nöbeti Nafiz, üçüncü nöbeti Durhasan Şahin aldı. Hava aydınlanınca hepsi kalktı. Yatamamışlardı doğru dürüst. Yer sert gelmiş, sarındıkları battaniye ısıtmamıştı.

Durhasan arkadaşlarının uyandığını görünce, ben biraz çevreyi keşfe çıkayım demiş, Nur tepesinin sarp kayalıklı tepesine doğru tırmanmıştı. Bir daha arkadaşlarının yanına dönmedi.

Arkadaşları iki saat bekledi. Gelen giden yoktu. Bir saat daha beklediler. Geleceğini umdular. Gelmedi. Telaşlandılar. Telaşları kaygıya, sonra korkuya döndü. Durhasan’ı aramaya çıktılar. Yukarılara çıktılar aşağıya indiler, kampın etrafında tur attılar. Yoktu. Sesi soluğu çıkmıyordu. Kaçıp gitme ihtimaline hiç yer vermediler. Yakalandığını düşündüler. Bulundukları yerin güvenceli olamayacağını düşünerek hava kararmak üzereyken dağdan indiler, Adana’ya döndüler.

Durhasan Nur tepesine çıkarken çiğden kayganlaşan kayalığa basınca kaymış, aşağıya doğru yuvarlanmıştı. Çarpmalar sonucunda bayılmıştı. Ne kadar baygın kaldı bilmiyordu. Yüzüne dökülen suyla uyandığında başında çobanı gördü. Üstü başı kan içindeydi, vücudu morluklarla doluydu. Çobanın yardımıyla dağdan indirildi.

Birkaç gün sonra arkadaşlarıyla iletişim kurdu Nafiz. Randevulaştılar. Buluşacakları yer Kiremithane de Harput Lokantasıydı. Çok kez Nafiz’le yemek yediğimiz lokantaydı. Randevu saatinde gitti. Her şey normaldi. Ta lokantaya girene kadar! İçeriden tek çıkamadı. Pusu kurmuştu polis. Geleceğini öğrenmişti. Eli arkadan kelepçelenerek çıkarıldı. İddianameye yakalanma tarihi 17.03.1981 olarak geçti.

25.05.1981 gününe kadar işkencede kaldı. Mahkemeye çıkarıldı, tutuklandı.

117 nolu “Yasadışı THKP/ C Devrimci Yol Örgütü Adana Grubu Sanığı” olarak toplu davaya dâhil edildi.

“Mensubu bulunduğu yasadışı Dev-Yol örgütü adına sorumlu yönetici mevkiinde görev alarak, örgütün gelişmesi, eylem ortaya koyması hususunda planlı çalışma gösterip, değişik yer ve zamanlarda bildiri dağıtmak, pankart asılması olaylarına katılmak, yönetmek, korsan gösterileri tertip etmek, örgüte ait silahları muhafaza etmek, gerektiğinde ilgililere tevdi etmek, saklamak ve bulundurmaktan eylemine uyan TCK.nun 146/1, 55/3, 173/2 maddeleri gereğince cezalandırılmasına…” diyerek hakkında dava açılmıştı.

Mapusta zorlu günler yaşadı. Arkadaşları gibi kendisinin de payına bitmek bilmeyen işkenceler düştü. Direndi.

13.02.1985 günü tahliye oldu.

Yasami boyunca boynu bükülmedi.

  (ÖZGÜRLÜK)

PENTAGON'DAKİ KARANLIK PARA BRANKO MARCETIC

Araştırmacılar, açıklanamayan askeri harcamalara giden trilyonlarca doları meydana çıkardılar. Bu paraların nereye gittiğini asla öğrenemeyebiliriz. 
 
Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı Merkezi, Pentagon, Ocak 2008'de uçaktan çekilen görüntüsü. David B. Gleason / Wikimedia
 
2017 ilkbaharında, Michigan State Üniversitesi'nde kamu finansında uzmanlaşmış bir ekonomist olan Mark Skidmore'un hatalı ama ilginç olduğunu düşündüğü bir iddia kulağına geldi: bir Pentagon raporu Ordu'nun 2015 yılı için 6,5 trilyon dolar değerinde belgelenmemiş muhasebe ayarlamaları yaptığını gösterdi. Bir hata var diye düşündü - rakam kesinlikle "trilyon" değil "milyar" olmalıydı, ne olduğu bilinmeyen bir ayarlama için zaten yüksekti; Ordu'nun bütçesinin 122 milyar dolar ve Savunma Bakanlığı(DoD) için 2015 bütçesinin tamamının 565 milyar dolar olduğunu bildiği halde ilgisini çekti. 
 
Donup kaldı, raporu kendisinin incelemesi üzerine böyle bir hata bulamadı: rakam 6,5 trilyon dolardı, Kongre tarafından verilen harcama yetkisinin 54 kat fazlası. Konuyu daha da araştırmak için Skidmore, Çevre ve Şehircilik bakanının eski asistanı olan Catherine Austin Fitts ile ve Skidmore'u böylesine dehşete düşüren iddiayı ilk ortaya atan kişiyle temasa geçti. 
 
İki lisansüstü öğrencinin yardımlarıyla birlikte Skidmore ve Fitts, benzer belgelenmemiş ayarlamaları bulmak için binlerce hükumet raporunu taradı. Buldukları karşısında dehşete düştüler: 1998 yılından beri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 350 milyar dolar tutarında kayıt tuttuğu halde, Pentagon en az 21 trilyon dolar değerinde belgelenmemiş ayarlamayı deftere geçirmişti.
 
 
KAYIP PARA
 
Skidmore ve Fitts'in bulgularının ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak önemlidir. Tartıştıkları devasa meblağlar, açıklanmayan harcama farklarının çok karışık bir söyleme şekli olan, "belgelenmemiş kasa dekontu ayarlamaları" olarak bilinir. 
 
Bazı muhasebe farkları olduğunda -örneğin, başlangıçta bütçelenenden daha fazla para olduğunda- muhasebe için bir "ayarlama"yı imleyen bir kasa dekontu yaratılır. Bu dekontlar çoğunlukla "belgelenmemiş" durumdadır - diğer bir deyişle, makbuz ve diğer belgeler ya da bu paranın ne için olduğu ve nerede kullanıldığına ilişkin bir ekli belge ile doğrulanmamıştır. 
 
Ancak uzmanlar, 21 trilyon doları tartışırken mübalağaya karşı dikkatli olmakta gecikmezler. 
 
İsmi var cismi yok konseptini yüceltmek için kurulan bir heyet olan Pentagon'u Teftiş'in direktörü Rafael DeGennaro, "'kayıp' ya da 'ortadan kaybolmuş"dan ziyade doğru şekilde hesaplanmadığını söylemek daha doğru olur," der. Maryland Üniversitesi Kamu Politikası Fakültesi'nde profesör olan Donald Kettl, "Bu, çok derin muhasebe sorunlarının bir göstergesidir," der. "İlle de yasa dışı harcamaların bir göstergesi değil."
 
Bu, ciddi bir mesele olmadığı anlamına gelmiyor. Bilhassa dolandırıcılık sorunu var. Skidmore, yöneticilerin bu gibi ayarlamaları başka tarafa yönlendirilen fonları gizlemek ve sahte bir şekilde geliri artırmak da dahil olmak üzere çeşitli sahtekar amaçlar için kullandıkları bir takım çok gündeme getirilen vakıalara işaret eden muhasebe profesörlerinden Jack E. Kiger ve Delwyn D. DeVries'e atıfta bulunur. Konuştuğum tüm uzmanlar bu vakıada dolandırıcılığın kesin mümkün olduğu konusunda hemfikirdi, ancak toplam meblağın ne kadarının olduğunu bilmek imkansızdır. O halde, çoğu defa, Pentagon'nun muhasebesinin aldatıcı doğası ve şeffaflıktan yoksunluk söz konusu. Skidmore,  2015 yılında  sadece 800 milyar doların hazineden orduya transfer edildiğini gösteren bir raporu aralarından seçti; dipnota göre bunun çoğunluğunun, "önceki yıllarda düzeltilmiş olması gereken mizandan gelen bütçe uygulama ayarlamaları" ile ilişiği vardı. 
 
Fakat Skidmore'un bağımsız haber bülteni USAWatchdog'a verdiği demeçte olduğu gibi, önceki yıllar için bildirilen belgelerde bu ayarlamaların gerekli olduğu yer almadı. Kongre Bütçe Ofisi ve Hükumet Sorumluluk Ofisi(GAO) Genel Müfettişi'nin bürosunu bir cevap almak için aradı, fakat raporların yazılmasına karışan hiç kimseyi bulamadı. Böyle büyük meblağların büyük bir tehlike işareti olup olmadığını sorduğunda, kendisine gerçekten bir sorun olursa, bu konuda bir kongre duruşması olacağı söylendi; bu mantık ona dolambaçlı olarak geldi. Daha sonra, raporlar hakkında bilgi almak istemesinin ardından, halka açık olan hükumet belgeleri ile ilgili linkler aniden devre dışı bırakıldı(daha önce kopyaları indiren Skidmore, onları halkın görmesi için sonradan yeniden yükledi).
 
 
HESAP VERMEDEN KAÇINMA
 
Bu hiçbiri, Savunma Bakanlığı'nın yetmiş yıllık tarihinde ilk kez olan, Pentagon'un yaklaşmakta olan teftişi için hayra alamet değildi. 
 
Pentagon'u teftiş edilmeye zorlama hatırlayabildiğim kadarıyla, tüm federal müesseselerin denetlenebilir olmasını gerektiren Finans Direktörleri Yasası Kongreden geçtiği 1990'a kadar gider. Ve bundan sonra her kurum denetlendi - yıllardır bundan kaçmayı başaran Savunma Bakanlığı hariç. En yakın olanı, Deniz Piyadeleri'nin 2013'ün sonunda 2015 itibariyle fesih edilene kadar açık bir denetim kararı aldığı zamandır. Şu anda, Skidmore'un bulduklarının USAWatchdog'ta yayınlanmasından dört gün sonra bir teftiş emri çıkartıldı - Skidmore'un tesadüf olduğuna inanmadığı bir şey. 
 
Fakat bir teftiş olsa dahi nasıl başarılı olacaktı? Eğer Savunma Bakanlığı'nın tuttuğu kayıtlar bu şişirmeler ise, kolaylıkla denetlenemez olabilir miydi?
 
Uluslararası Politika Merkezi'ndeki Silah ve Güvenlik Projesi direktörü William Hartung, "Geçmiş harcamaları belgeleme ile ilgili tüm sorunları halletmek mümkün olmayabilir" dedi. "Pentagon'un, kendi eksikliklerini gizleyebilen, çözülemeyen sır olan kayıtlardan memnun olup olmama sorusu var."
 
Politika Araştırmaları Enstitüsü Ulusal Öncelikler Projesi'nin program yöneticisi Lindsay Koshgarian, "28 yıl geçirdiler ve eğer bu bir öncelik olsaydı bunu yapmış olurlardı," dedi.
 
Donald Kettl nispeten daha iyimser.
 
Girişimin, temiz bir denetleme ortaya koymadan en az 847 milyon dolarla son bulacağı tahminine dikkat çekerek, "Pentagon'un tuttuğu kayıtlar denetlenebilir - fakat büyük bir bedelle," der.
 
Bütün bunlar, on yıllardır süren devasa savunma harcamalarının başka yerlerdeki çok gerekli yatırımları nasıl etkilediğine odaklanan Koshgarian için çok sinir bozucu.
 
Kasa açığı şahinleri gibi çoğunun ayrıca daha büyük askeri bütçeler için çağrıda bulunan asıl şahinler olduğunu belirtirken, "Her sene borç ve açık, sosyal harcamalara karşı öne sürmek için kullanılır," der. "Bu, evrensel bir sağlık sistemi, daha güvenilir bir iş programı gibi şeylere Amerika'da niçin karşılık ayrılmadığını gösterir." 
 
 
YÜKLENİCİLERİ KAPI DIŞARI ETMEK
 
Denetim olursa ve olduğunda, Kettle, "onun vergi mükelleflerine bir gıdım yararı dokunmayacaktır"a katılmaz, denetimin Savunma Bakanlığı'nın şişirme kayıt tutmasını teşhir edeceğine ve gelecek gelişmelere bir yön vereceğine inanır.
 
Hiçbir fikir sıkıntısı yok. Pentagon'un program değerlendirme ve kendileri için ayrılan fondan kesinti yapılıp yapılmayacağına karar vermeden sorumlu olan bağımsız denetim bürosunu güçlendirmekten gelecekteki harcamaların daha iyi izlenebilmesi için yeni prosedürlerin uygulanmasına kadar sıralanır. DeGennaro, denetim görmediği takdirde Savunma Bakanlığı'nın keyfi bütçesinin yarısını kesecek olan, on yedi yıl önce 11 Eylül'deki Bush'un Askeri Güç Kullanma Yetkisi'ne karşı tek başına oy vermesiyle tanınan Cumhuriyetçi Barbara Lee tarafından sunulan 2017'nin Pentagon Teftiş Yasası gibi mevcut yasalara uymayı reddedenler için mali cezalar getiren mevzuata ayrıca işaret eder.
 
Özellikle etkili bir yol, en son hesaplamada tüm federal sözleşmelerin bedelinin neredeyse yüzde 60'ını içine çeken savunma yüklenicileri(müteahhit) üzerine odaklanabilir. Hatırlayabildiğim kadarıyla 2008'de Hükumet Sorumluluk Ofisi, Savunma Bakanlığı'nın giderek artan yüklenicilere olan bağımlılığının onu," sözleşme dolandırıcılığına, kayba ya da vergi mükelleflerinin dolarlarını yanlış ve kötüye kullanmaya karşı korunmasız" bıraktığı konusunda uyarıda bulundu. Kar Amacı Gütmeyen Organizasyon'un[devlet yolsuzluklarını araştıran bağımsız kuruluş] şirketler listesinde yer alan ilk on yüklenici - içlerinden ikisi orduya üretim yapan ve diğer tümü savunma yüklenicisi- bazı durumlarda düzinelerce görevi kötüye kullanma davasıyla dosyalarda yer aldı.
 
DeGennaro, "Mal ve hizmet sağlayan Savunma Bakanlığı müteahhitleri, şişirilmiş faturalardan tutun da sınırsız dolandırıcılığa kadar sistemle her şekilde oynuyorlar," diyor. " "Diğer müteahhitler tarafından sıklıkla gözetim yapılmaktadır, bu nedenle müteahhitler müteahhitleri izlemektedir."
 
Hartung, "Hükümet işten çıkarılmayı ya da adli takibatı hak eden bireylerin peşinde olabilir ve onlara bir mesaj gönderebilir," diyor. "Ancak çoğunlukla hafif bir ceza ile onları zor durumdan kurtarırlar."
 
Bu kısmen savunma sektörünün bir iş ayarlama olarak önemli algılanması yüzündendir: yeşil enerji, eğitim ve sağlık hizmetlerine yapılan yatırımlar Pentagon tarafından harcanandan yüzde 50-140 arasında daha fazla iş yaratsa bile, özellikle seçilmiş olan birkaç yetkili memleketlerinde binlerce insanı istihdam eden bir şirketi işe almaya can atıyor. Yine de, bu sektörlere hükümet tarafından yapılan güçlü yatırımların yokluğunda, savunma imalatı şehirdeki tek devlet iş programıdır.
 
Yasa değişikliklerine ya da muhasebe iyileştirmelerine dayanmayan başka bir çözüm daha var: dış politika değişikliği. 
 
"Pentagon'un en büyük para israfı, ABD'nin tüm dünyadaki sorunları çözmek için orduyu kullanması gerektiği düşüncesidir," diyor Koshgarian. 
 
Hartung, "Daha iyi muhasebe, Pentagon'un dünya ve Amerika'yı daha güvenli yapmayan bu kadar çok şey üzerinde neden bu kadar çok harcama yaptığı sorusunu çözmeyecektir," diyor. "Bunun için daha az müdahaleci dış politika ve ordu-sanayi kompleksinin lobicilik gücüne karşı savaşmanın yolları lazım." 
 
Elbette, söylemesi kolay yapması zor. Fakat dış politikada müdahale karşıtı bir duruş sergilemenin seçmenlerle ilgili önemli çıkarları olduğunu zaten biliyoruz - daha fazla savaşlara karşı ahlaki ve pratik itirazlarla birlikte bu gerçek, herhangi bir atılımcı politikacı için bunu giderek yükselen kilit bir öncelik yapabilir.
 
Pentagon'un zayıf muhasebe uygulamaları, politikalarının yarattığı katliam ve öfke karşında daima ikinci sırada değerlendirilecektir. Yine de ne olduğu bilinmeyen paranın garip bir biçimde bu kadar devasa toplamı, DeGennaro'nun sözleriyle, ordunun dönüştüğü, "dev bir kendini yalayan dondurma külahı"nı ve ulusal öncelikler etrafında kamusal ve politik tartışmanın yanı sıra dikkatlice incelemeyi de görünüşe göre söküp atan birini bir şekilde tasvir eder. Pentagon'un yaklaşan denetimi her derde deva olmayabilir, ancak devletin karanlıkta kalan bir köşesini aydınlatmakta çok ihtiyaç duyulan bir ışık olabilir.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

Güzel bir dünya yaratmak biz kadınların elindedir.

İnsanın toplu yaşayışa geçişi ve sınıfların ortaya çıkışı ile birlikte savaş karşısında barış olgusu toplumsal tarihin hemen her döneminde arzulanan, özlenen ve aranılan olmuştur. Toplumsal sisteme geçişin öncesinde de, antropologların en son elde ettikleri kanıtlar ışığında, insan türleri arasında gerçekleşen rekabet, yok etme ya da melezleşme göz önüne alındığında, komünal tarzda yaşam içerisinde kıskançlık ve bencillikten uzak üretim yapıp paylaşan insan toplulukları arasında dahi barışın tesisi insan soyunun devamı için öncelik ihtiva etmiştir. Aksi takdirde insan soyu bugüne kadar varlığını sürdüremezdi. Ne zaman ki devletler ve sınıflı toplum ortaya çıktı büyü de bozuldu. 

 

Özgür yurttaşlar ve köleler, patrici ve plebler, asiller ve köleler, toprak ağaları ve köylüler ve nihayetinde patronlar ve işçiler... Kapitalizm ile birlikte emeğin yoğunlaşması ve sermaye ile çatışması günümüze değin gelişerek gelen her süreçte ezen, sömüren, yöneten egemen sınıfın saltanatını sürdürme uğruna toplumsal, başka bir deyişle sınıflar, kültürler ve cinsiyetler arası barışı zedelemelerine ve sömürülerini gizlemek ve maskelemek adına barışın tesis edilmesini önlemelerine sahne olmuştur.  Barışa dinamit koyarak çıkarlarını katlayanlar, sermaye sahibi ve yönetenler ya da yönetenleri belirleyenler olmuştur.Toplumsal dokuyu bozmuş, insanları ve halkları bir birine düşürmüş ve sonuçta bir birine düşman halklar yaratarak düzenlerini 'güven' içinde sürdürmüşlerdir. Çoğu zaman cinsler arası düşmanlığı körükleyen ve kadınları aşağılayan, yok sayan, meta durumunda gören zihniyeti geliştirmiştir. Zaman zaman halklar ve kimlikler arası çatışmaları gündeme getirmiş, kimi zamanda emek sermaye çelişkisinin en azgın biçimde sürdürerek toplumsal dokuyu zedeleyen ve barış iklimini sabote eden durumları yaratarak egemenliklerini sürdürmüştürler.

 

Kapitalizm ile birlikte kadın ve çocuk emeğini nasıl pazarladıklarını, karlarını nasıl katladıklarını biliyoruz. Sermaye nerede bir çıkar görürse oraya her türlü egemenliğinin kurarak, düzeninin oluşturur. İnsani ve vicdani her türlü değeri özne yerine koyarak metalaştırır. Artık akıl da vicdan da metalaştırılmıştır ve artık özne alınıp satılan bir nesnedir. 

 

Egemen sınıf, her türden, "cinsler arası, kültürler arası, halklar arası, inançlar arası" ortamı terörize ederek militarist rejimleri ya da yönetimleri işbaşına getiriyor. Ülkemizde ise 30 yılı aşkındır çatışma ortamı sürüyor. Bu çatışmanın özünde de Kürt halkını yok sayan imha ve inkar politikası yatıyor.

 

Yıllardır egemen güçler, kardeşi kardeşe düşman ederek bir arada yaşamın varlığını ortadan kaldırıyor. Düşmanlığın ve linç kültürünün gelişmesi için her türlü ortamı oluşturup saldırılarını o ölçekte gerçekleştiriyor. Bu çatışmada kadınlar ve çocuklar her zaman olduğu gibi iki kere katlediliyor. Onlara karşı her türlü fesat 'kültürünü' geliştiriyor ve şiddetin en alasını uyguluyor. Savaşın acıması yoktur. Çatışmanın hangi ucunda olursa olsun bundan daha çok kadınlar ve çocuklar etkileniyor. Yaşamları karartılarak bir bütün halk yokluğa ve yoksulluğa mahkum ediliyor.

 

Sistem bir taraftan imha ederken, diğer taraftan da tedavi eder gibi görünerek baskı ve şiddetin dozajını arttırmaya devam ediyor. Kimi-  'demokratik' adımlar atılıyor gibi görünse de, sistematik olarak muhalefet edenlerin en demokratik hakları dahi ellerinden alınıyor. Polis copu, gazı, kurşunu hiç eksik olmuyor. Bir mezhebin egemenliği hala devlet güvencesinde korunuyor ve kollanıyor. İşte, biz kadınlar toplumun şekillenmesinde üzerimize düşen görevi başkalarına ya da erkekler devrettiğimiz için olumsuzluklara müdahil olmada geç kalıyoruz. İrademizi oluşturmada etkisiz kalıyoruz. Biz kadınların etkisiz kalmasını bizzat sistem istemekte, üretenin kadın olduğunu ,insan yaşamında ne kadar önemli bir konumda olduğumuzu ve etki gücümüzü bildiğinden her türlü engellemeleri yapıyor. Bizleri bölüp parçalayarak yönetim sistemlerinin geleceğini teminat altına alıyor. Her türden ayrımcılığı körükleyip toplumun her kesiminden taraftar yaratarak bizim etki gücümüzü azaltıyor. Laik, dinsiz, türbanlı, başı açık gibi kavramlarla toplumu politikanın dışında tutmada sorunlarına yabancılaşmayı sağlamada başarılı oluyorlar. Ölenin de öldürenin de kardeş olduğunu haykırarak, tüm anaların gözyaşının dinmesi gerektiğini savunarak, barış ortamı içinde halkların, inançların, kültürlerin, yaşam tarzlarının bir arada olduğu daha yeşil bir çevre, insanca yaşanacak bir ülke ve daha güzel bir dünya yaratmak biz kadınların elindedir.

         Sükriye Ercan 05.02 2018

 (ÖZGÜRLÜK)

 

SİVİL ÇETELERE ÖLDÜRME YETKİSİ VE TEK TİP ELBİSE

Devrimci 78'liler Federasyonu

 

 

SİVİL ÇETELERE ÖLDÜRME YETKİSİ VE TEK TİP ELBİSE

Federasyonumuz son gelişmelerle ilgili aşağıdaki açıklamayı yapma gereği duymuştur.

Ülkeyi OHAL ilan ederek KHK'lerle yöneten AKP en son 695 ve 696 sayılı KHK lerle yeni saldırı yasalarını uygulamaya koydu. Bu uygulama kapsamında bir 12 Eylül klasiği olan tek tip elbise ve adalet dağıtımını çetelere devreden bir anlayış devreye sokmuştur. Muhalif kesimlerin seslerini kısma ve yok etme yetkisini sivil çetelere devretmiştir.

Sivil çetelerin katliamlarına ve öldürümlerine yasal kılıf getiren, meşrulaştıran bir uygulama devreye sokulmuştur. İşledikleri suçlara cezasızlık kanun haline getirmişlerdir.

"(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır."

Her ne kadar 15-16 Temmuz'u kapsıyor savunması yapılsa da her AKP muhalifinin "vatan haini", "terörist", "terör örgütlerine yardım etmek"le suçladığı bu günlerde her demokratik eylemin kanla ve kinle bastırılmasının yolu açılmıştır. Kaldı ki 15-16 Temmuz'da suç işleyen kişilerin de yargılanması gerekir.

12 Eylül darbecileri Anayasaya geçici 15. maddeyi ekleyerek halka ve demokrasiye karşı işledikleri suçlardan dolayı uzun süre yargılanamamıştı. Şimdiki uygulama ile yeni bir dokunulmazlık zırhı oluşturulmaktadır. Suçlu ve katiller yasa kalkanıyla korunmakta ve yeni suçlarının önü açılmaktadır.

Bu Kararname ileSivil Çetelere Öldürme yetkisi verilmektedir.

Bu bir iç savaş ve muhalifleri yargısız infazlarla sivil tetikçilerle yok etme hazırlığıdır.

Bu bir iç savaş ve katliam hazırlığıdır.

Bu kanun hükmünde Kararnamenin seçimler öncesinde çıkarılması çok manidardır. Seçimle geldik seçimle gideriz yerine seçimle geldik silahla kalırız demek istemektedirler.

696 sayılı KHK kapsamında, "Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar" iddiasıyla cezaevinde hükümlü ve tutuklu bulunanlar, duruşmalara badem kurusu ve gri renkte tulum giyerek getirilecek.

Bir 12 Eylül uygulaması olan Tek Tip elbise ile tutuklu kişiler mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilmekte, toplum tarafından suçlu olarak algılanmasını sağlayarak, Algı operasyonu yapılmaktadır.

Kişinin giyim ve kuşamının cezasının bir parçası olarak görülmesini, kişinin kimliğinin ve kendine güveninin ortadan kaldırılması hedeflenmektedir.

Aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir hamle yaparak, İtaatkâr ve biat eden insanlar yaratmak istenmekte, İnsan haklarına aykırı, insan onuruna aykırı bir uygulamayla İnsanların düşünce ve fikirleri itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.

İnsanı toplumu ve yaşamı tek tipleştirmeyi amaçlayan bu faşizan uygulamayı kabullenmek asla mümkün değildir.

Halkın ve demokrasinin üzerinde tehdit ve şantaj unsuru olan OHAL kaldırılmalı çıkarılan tüm KHK'ler iptal edilmelidir.

Bilinsin ki darbelere boyun eğmeyenler bu hukuksuzluklara da boyun eğmezler.

Ne darbe ne sivil diktatörlük.

Devrimci 78liler federasyonu

26/12/2017

 

(ÖZGÜRLÜK)

AŞI KARŞITLIĞI VE BİLİME GÜVEN KRİZİ A. Vernadsky November 30, 2017

Kapitalizm altında gerçekleştirilen tüm üretimlerde olduğu gibi, bilimsel üretim de demokratik bir şekilde işçi sınıfı tarafından kontrol edilmez. İşçilerin bilimsel ilerlemenin etmenleri olabileceğini ve olması gerektiğini savunuyoruz.
 
Bilim ateşiyle-"bilimsel bir ruh"la- tutuşan herkes derin bir çelişki ile karşılaşır:herhangi bir kişinin ilgisi olduğu dünya hakkında her şeyi derinlemesine anlaması basitçe mümkün değildir. Aynı sebepten ötürü, öngörülebilir bir gelecekte-hatta sosyalizmi inşa etmeye başladıktan sonra bile-  teknik iş bölümünü ortadan kaldırmak mümkün değildir, çünkü herkes her şeyi yapamaz ve bilemez.
 
Kapitalizm yönetimi altında karlar özel olarak tahsis edilse de, toplum kolektif üretim, bölüşüm ve değişime bağlıdır; iş herhangi bir insan emeğine geldiğinde, bütün parçalarının toplamından çok daha büyüktür. Bunun bir sonucu, dünyamız ile ilgili tüm diğer bireylerin taleplerini, özellikle de bilimsel olanları, büyük bir zaman, çaba ve kaynak olmaksızın gerçekleştirmenin her birey için imkansız olmasıdır.
 
 
KAPİTALİZM ALTINDA BİLİMSEL ÜRETİM
 
Büyük bir mali yük almaksızın, eğitim yoluyla bir takım kendimize ait uzmanlığı kazanabildiğimiz değil sadece, aynı zamanda, kendi başımıza sonuçlarını çabucak tasdik edemediğimiz bilimsel araştırmaları yapanlara da güvendiğimiz bir toplumda yaşamayı sevdiğimizi söylemek muhtemelen tartışma götürmez. Bununla birlikte, kapitalizm altında az ya da çok "doğal" bir epistemik(bilgisel) engelin yanı sıra büyük bir finansal engelle de karşılaşmıyoruz sadece, aynı zamanda başka bir şey daha var ve kapitalizm ağır aksak ilerlemeye devam ettikçe bilimsel itibarı daha fazla tehdit ederek büyüyor: bilimin kendisinin kar güdüsü.
 
Bilim, malların ve hizmetlerin üretiminde önemli bir yere sahiptir. Hem piyasada yeni emtiaların ortaya çıkmasında hem de mevcut malların üretim süreçlerinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Bu bilimin üretimi bizzat emektir ve genellikle bilim emekçileri, özellikle de üniversitelerdeki araştırmacılar ve öğretmenler, doktora sonrası araştırmacılar, öğrenci asistanları ve hatta öğretim üyeleri için inanılmaz derecede rizikoludur. Aslında bilimsel üretim bir toplumun ekonomik başarısında büyük bir faktör olmuştur ve olmaya devam eder. Doğal olarak, her modern ekonomi bilimsel üretimi şu ya da bu derece öncelikli kılar. 
 
Bilimsel araştırmaların dikkate değer bölümü kamu sektöründe yer alır. Özel sektörden farklı olarak kamu sektörü, "temel" araştırma denilen şeyin çoğunluğunun üretilmesinden sorumludur. Ticarileştirilip ticarileştirilmeyeceği ve bir şekilde pazarda son bulup bulmayacağı açısından uzun vadeli ve yüksek risklidir. 
 
Temel araştırmaların çoğunluğu, üniversiteler başta olmak üzere devlet tarafından yapılmaktadır. Bu araştırmalar, devlete karşılığında çok az ya da hiç ödeme yapılmadan çoğunlukla özelleştirilir. Örneğin, Apple'ın İphone'undaki her "temel" teknoloji büyük oranda devlet tarafından finanse edildi. Tabii ki Apple, bu tür girişimler için vergi ödemelerini en aza indirmeyi öncelikli yapar ve bunu yaparken yalnız olmaktan çok uzaktadır. Bir bakıma, kapitalizm altındaki bilim, kapitalizm altındaki diğer tüm üretimlerden farklı değildir - riskleri devletleştirme ve ödülleri özelleştirme ile nitelendirilir.
 
Eğer araştırma pazarın başarısına yol açmazsa, finansmanının devam etmesi olası değildir ve eğer karlılık eksiksiz bir şekilde tahmin edilemiyorsa, bu her şeye karşın gerekli araştırma devletin üstlendiği mali yük haline gelir. 
Kapitalizmdeki tüm üretimlerde olduğu gibi, bilimsel üretim de işçi sınıfı tarafından demokratik olarak kontrol edilmez. Bilim-hem temel hem de uygulamalı- üretimi üzerinde var olan devlet düzenlemesi ve gözetimi denen şey, ortalama bireyin çıkarı için değil, ancak sermayenin çıkarı için vardır.
 
Bir ilaç şirketi için asla bir çözüm değil de tedavi üretmek ve teknolojik sıçramalar için çabalamak yerine kademeli "ilerlemeler" sunmak çok daha işlevsel-karlı- olduğu gün gibi ortadadır. Bununla birlikte, sadece işlevsel değildir. Kar üretmek ve bu üretimin insanlığın yararına olmasına bakılmaksızın daha fazla kar üretmek için zorunluluk kapitalizmin temel taşıdır. Bu, her ne pahasına olursa ve her ne şekilde olursa, ekonomik durgunluk, depresyon ve nihayetinde devrimi önlemek için sermayenin çok iyi açıklanmış genişleme gereksiniminin bir tezahürüdür. 
 
Bu nedenle, kapitalizm altında bilimin ürettiği hakiki geçerliliği, derli toplu ve güvenilir bir formül vasıtasıyla doğru, güvenilir ya da bir bütün olarak toplumun yararına olarak değerlendirmeye sahip değiliz. Ve biliriz ki, bilimsel üretimini kontrol eden bir kaç azınlık için -kamu finansçıları, düzenleme kurumları ve pazarlanabilir emtia üretmek için bilimi kullanan ve ona el koyan özel endüstriler- ekonomik kaygılar bizim ihtiyaçlarımızdan önce gelir. 
 
 
HASIL OLAN ŞÜPHECİLİK
 
Kapitalizm altındaki bilimin çoğunluğun insan ihtiyaçlarına önem vermediği göze çarpar hale geldikçe, gitgide daha çok insan işlevselciliğin tuzağına düşer. Muğlak bir şekilde, kar güdüsünün ilgisi olduğunu ve bunun hem bilimsel düzeneği ve hem de bilimin kendisini yozlaştırdığını anlarlar, ancak  sistematik anlayış ve düzenin geniş tabanlı reddinden mahrumiyetlerinden ötürü yanlış sonuçlar çıkarırlar. 
 
Bu, güveni sarsan kanıtlara dayanarak, aşılara ilişkin bilim insanları arasındaki çok kuvvetli fikir birliğini reddeden "aşı karşıtı" savunucuları tarafından çok yaygın olarak ifade edilir. Bilimin bu komplocu reddinin nihai ironisi, "düzen karşıtı bilim" olarak adlandırılabilecek olan şeyin, kapitalizm altında doğal olarak ortaya çıkan korkunç güven eksikliğinden kar sağlamasıdır. Bilimsel fikir birliğinin reddi, bilimsel ilaçlar yerine mistisizmin ve homeopatik[alternatif] tedavilerin satılmasına yol açar.
 
Bununla birlikte, bu işlevselliğin türevi, "basit raslantı" olarak adlandırabileceğimiz, kar için üretilen X, Y ya da Z ürününün niteliği gereği tüketicilere zararlı olma ihtimalini es geçer. Biri, örneğin aşıların birine ya da birinin çocuğuna nihayetinde zarar verdiği sonucuna vardığında, düşünceye sürükleyebilecek sözde kanıtların ufacık bir parçasına dayanan niteliği gereği zarar verdiği için devlet tarafından düzenlenen ya da kapitalizm altında üretilen tüm ürünleri bertaraf etmek de prensipte nitekim kolay olmalı.
 
Daha açık ve kesin kavrayış, devletin bu tür şeyler üzerinde uygulamaya koyduğu düzenlemelerin sermayenin kısa dönem çıkarlarından ziyade uzun dönem çıkarlarını gözetmesidir. Sermaye, ne de olsa, bozuk aşılarca sakat bırakılmamış ya da çiçek hastalığı salgınından muzdarip olmayan işgücüne ihtiyaç duyar. 
 
Devletin bu düzenlemeleri ne kadar başarılı ya da başarısız uygulayabileceği, seçilmemişlerden oluşan bürokrasinin bu gibi konulara gelince gerçekte ne kadar öngörü sahibi olduğu ve sermayenin, ilaç, yiyecek ve diğerleri gibi zehirli atıkları dışarıda bırakarak elde ettiği kolay ve hızlı karların peşinde bu düzenlemelere karşı ne kadar kuvvetli çırpınacağı, bu daha da karmaşıktır.
 
Gerçek şu ki, sermaye bu tür düzenlemelere tüm gücüyle direniyor. Bu, birçok kişinin aşıların lüzumsuz veya gereksiz riskler olduğuna hükmetmesine yol açar. Hakikatte bu yanlıştır, fakat bilimin tamamen reddinden biraz farklıdır. Bilimin güvenirliğini bilmemenin güvensizliğe gerekçe oluşturduğu kabulünü içerir. Bu paranoyanın altında gerçeğin bir parçası yatar: mal ve hizmet üretiminde sermayenin rolüne ilişkin kısmi bir sezgi ve bilimin üretimi de dahil, çoğu insanın üretim araçlarına nasıl bağlı olduğunun parçalanmış bir kavrayışı.
 
 
ÇÖZÜM
 
Bilime güvenimizi oturtarak hepimizin tamamen temize çıkarabileceği bir dünya yaratmak için kestirme bir yol yok. Güvensizliğin kokuşmuş merkezinde yatan kar güdüsüdür ve bu, en azından Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler vasıtasıyla ortadan kaldırılamaz. Bunlar hizmetkarları oldukları sermayeye göbekten bağlıdırlar ve amaçları sermayenin sürekli birikimi ve hakimiyeti için yolu temizlemektir. Akıldışı kar sistemi yok edilmelidir ve bilimsel gelişmenin gidişatının işçi sınıfı tarafından demokratik olarak kontrol edildiği, baskıdan ve anlamlı bilimsel ilerlemeyi engelleyen küçük çıkarlardan uzak mantıklı bir sistem ile değiştirilmelidir. Sosyalizme ulaşmanın kolay olup olmayacağının onun zorunluluğu ve aciliyeti ile ilgisi yoktur.
 
Bilimde mükafatın olmadığı ancak insanlığın yararına keşfetme ve dahası gerçeği bilme arzusunun olduğu bir dünyada komplo teorilerinin ve aşı karşıtı harekette ve başka yerlerde gördüğümüz türde bir güvensizliğin ne bir dayanağı ne de bir sebebi olacaktır. Günümüz dünyasının iğrenç ve çileden çıkaran gerçekliği, milyarlarca kişinin tedavi edilebilir hastalıklardan gereksiz yere acı çekmesi; gezegenimiz ve insanlarının yenilenebilir enerji türlerini şirketlerin reddetmesi yüzünden acı çekmesi; ve çoğunluğun bunların hiçbirine hayır dememesidir.
 
Milyonlar, içinde uzmanlara güvenebileceğimiz ve kendimizin uzman olabileceği ve bilimin insanlığın ve doğanın tümünün iyiliği adına bir güç olduğu bir dünya arıyor. İşte bu yüzden biz Marxistiz ve işte bu yüzden sosyalizm uğruna mücadele ediyoruz!
 
*www.socialistrevolution.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
  (ÖZGÜRLÜK)

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN[*]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak.”[1]

 

Onu yitirmemizin ardından, yaşadıklarına ilişkin bir haberde, “Film Senaryosu Gibi Bir Hayat” betimlenmesi dillendirilmişti.

Çukurova’lı devrimcinin yaşadıklarına dair bu saptama bile yetersizdir…

Mahir ve yoldaşları ile eylemlere katılan… 12 Mart Muhtırası sonrası hakkında idam cezası talep edilen, af yasası ile cezası 30 yıla düşürülen… İnfaz hükümleri ile ömrünün 14 yılını zindanlarda geçiren O’ydu…

THKP-C’li Oktay Etiman’dı; cezaevinden çıktığında bir boşluğa çıktığını; ancak kendisini ayakta tutan şeyin devrimci bilinci, duruşu, direnci olduğunun altını çizendi…

Dik duran yaşamı bir direnç abidesiydi; hem de son ana dek!

Çok direndi; hiç hasta olduğunu kabul etmeden Ankara’da her eylemde -başta Nuriye Semih’inkiler olmak üzere!- bulunmaya çalışan koca yürekli devrimciydi.

* * * * *

1947 yılında Adana’da dünyaya gelmişti.

Öğrenci olduğu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ilk yıldan itibaren devrimci mücadele içinde yer aldı; defalarca tutuklandı. THKP-C’liydi.

Selamiçeşme Akbank soygununa katıldığı iddia edilen Oktay Etiman, Mahir Çayan ile birlikte İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp, öldürülmesi eylemini gerçekleştirmekle suçlandı. (Eylemin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek ve tutuklu devrimcilerin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştı…)

12 Mart 1971 darbesinden sonra açılan THKP-C davasından yargılandı ve hakkında idam talep edildi. Ancak 1974 çıkarılan af yasası ile cezası önce müebbet hapise, sonra da 30 yıla düşürüldü. İnfaz hükümleri ile hayatının 14 yılı cezaevinde geçirdi.

Oktay Etiman 68 kuşağından hapse girenler arasında en çok işkence görenlerden biri olarak bilinir. Bir söyleşisinde kendisine yapılan işkenceyi şöyle aktarmıştı:

“Ben üç defa ciddi işkence gördüm. Bir tanesi 12 Mart darbesinden önce Demirel’in başbakanlığı döneminde. O zaman öğrencilere kaba dayağın dışında elektrik filan böyle şeyler yapılmazdı. İlk kez bu 70 yılında yapmaya başladılar. Demirel zamanında bugünkü Konya yolundaki Emniyet’in binasında 8. katta siyasi şubede elektrik de dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek her türlü şekilde işkenceye maruz kaldım.

Darbeden sonra tutukladığımda yine işkenceden geçtim. Cezaevindeki 13. yılımda Malatya Cezaevinde -12 Eylül’den sonra kurulmuştu orası- hapishanedeki tavrımdan dolayı olsa gerek böyle bir denk düşürüp beni koğuştan alıp işkence bölümüne götürdüler. Falaka da dahil olmak üzere sigara söndürmeye kadar böyle bir şey yaptılar. Hoş değil tabii. 38 yaşındasın, cezanı yatıyorsun. Hapishanedesin zaten. Ne yapabilirsin ki? Dışarıya baş kaldırdı, isyan etti, silah çekti derler. Hepsi palavradır. Bu bir hınçtır, kindir, öfkedir. Bu öfke cezaevindeki 13. yılını tamamlamakta olan bir insana karşı bile yönelebilmektedir. Cezaevindeki var oluş tarzım, kurallar karşısındaki tutumum demek ki bir yere yazıldı, yazıldı, birikti ve bir gün denk düşürüp aldılar götürdüler. Geçen yıl ameliyat olduğumda anestezist sordu bu sırtınızdaki izler nedir diye. Söyledim sigarayla yakıldığını. İki tane iz hâlâ duruyor. Bunlar normal. Bir devrimcinin fikirlerinden dünyaya bakışından hapishanede taviz vermediği takdirde uğrayacağı, maruz kalacağı davranışlardır. Bir devrimci olarak ben de yaşadım. Zaten bunları göze alarak devrimci mücadele içinde bulundum. Çok da şaşırtıcı gelmedi bana.”[2]

Kimilerinin “THKP-C kurucularındandı” dediği Oktay Etiman, Mersin’deki ‘Kızıldere ve THKP-Kurucuları Anlatıyor’ başlıklı söyleşisinde, “Ben THKP kurucusu değilim, hapiste idim ve kurulduğunu hapisteyken arkadaşlardan öğrendim. Ama kendimi, bugün de o zaman da THKP’nin militanı olarak görürüm,” demişti.

68 kuşağının devrimcileri zindandan çıktıklarında, hem dünya hem de Türkiye’nin çok değişmiş olduğunu fark ettiler.

14 yıl sonra Oktay Etiman’da hapisten çıktığında, SBF öğrenciliği yarım kalmıştı, bir başına Adana-İskenderun ve en son Ankara’ya gitmek zorunda kaldı.

En güvendiği insanlar başka ikbal kapılarına yönelmiş, Oktay Etiman’dan adeta köşe bucak kaçar olmuşlardı. Geleceğin valisi, üst düzey bürokratı gibi parlak bir geleceği feda edip devrimci mücadeleye (k)atılan ve THKP’nin istisnasız bütün eylemlerinde yer alan Oktay Etiman Ankara’ ya geldiğinde kalacak yer bulamaz ve çok ciddi maddi sıkıntı içerisindedir ve aylarca parkta, bankların üzerinde yatar.

“Oktay Etiman; “68’in efsane ismi”, Ankara’ya 14 yıl hapisten sonra döndüğünde kalacak yeri olmadığı için Kurtuluş Parkı’nda, bankların üstünde aylarca yatmış. Bilim ve Sanat dergisinin bir biçimde haberdar olmasıyla dergi bürosunda akşamları kalabileceği söylenmiş kendisine. Kış geldiği için Oktay derginin bürosunda akşamları herkes gittikten sonra yan yana dizdiği iskemlelerin üzerinde uyumaya çalışmış kış boyu. Sonra Ana Britannica ansiklopedisine çeviriler yapmış, haftada 35 lira ücretle. İşte bu ücretle simit, çorba gibi son derece sağlıklı ve zengin mönüyle beslenmiş…”[3]

2012’de verdiği söyleşide “Şu anda ne ile geçiniyorsunuz” sorusuna şöyle yanıt vermişti:

“Şu anda çeviri yaparak geçiniyorum. 95-99 yıllarında Özgür Gündem gazetesinde yazılar yazmıştım. Hakkında davalar açılıyor işte başka bir isimle yayın hayatına devam ediyordu. O zamanlar işte dayanışma amaçlı orada yazılar yazmıştım. Aynı zamanda çevirinin yanı sıra bant deşifrasyonu denilen bir iş var onu da yapıyorum. On parmak yazmayı öğrenmişim bir zamanlar. İki saatlik üç saatlik bir konferansı icabında gözüm kapalı yazabiliyorum. İngilizce konferansları deşifre ettirdiler bana en başta. Sonra da Türkçe de yapar mısın dediler, olur dedim. Evimin balkonunda otururken gökyüzünü seyrederken de yazabiliyorum. Ama asıl çeviriden, yani hapishaneden çıktıktan sonra asıl ondan para kazanmaya başladım. İngilizceyi maarif vekaletinin lisesinde okudum, orada okutulan İngilizce çok sınırlıdır. Hapishanede iken o dört duvar arasında dış dünyaya bir pencere daha açabilir miyim, başka kaynakları da okuyabilir miyim diye düşündüm. Türkçeye çevrilmeyen metinleri ya da kitapları da okumak istedim. Önce gramer çalıştım. Sonra önüme bir kitap koydum, hiç unutmam Puşkin’in Yüzbaşının Kızı diye bir kitabıydı. Pugaçov ayaklanmasını anlatır. Çok hoş bir öyküydü. Puşkin bir de çok sade yazan, modern Rus dilinin de kurucularından biridir. Çok hoştu, onunla ben başladım. Yani hapishanede ne kadar geliştiyse öyle gelişti. Sonra hapishaneden çıkınca Britannica’nın çevrisinde çalışır mısın dediler. Birkaç madde çevirdim. İyi olduğunu söylediler, devam et dediler, devam ettim...”[4]

Boyacılıktan çevirmenliğe hayatını kazanma serüveninde 23 Eylül 2017 gününü Hacettepe Hastanesi’nde karşıladı…

* * * * *

“Benim hocam Karl Marx’tır. Dünyayı nasıl algılamam gerektiğini ben Marx’tan öğrendim öğrenebildiğim kadarıyla. Bu mücadele bilincini bugüne taşımalıyız,” vurgusuyla şunları diyendi Oktay Etiman:

“Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir. Bundan dolayı devrimcilerin bir efsane gibi değil, kendileri hayatta iken de hayattan ayrıldıktan sonra da hakikât içinde, hakikâtlerin arasında yaşamış insanlar olarak algılanmalarını doğru bulurum. Ama elbette ki insanlar devrim mücadelesine en çok emek vermiş insanları bir şekilde tanımlarlar. Hatta onlardan biri de ‘efsane’ olmaktır ama tabii bunu bir sevgi saygı ifadesi olarak alırım ben. Bir devrimci her zaman kendisinin hayatla hesaplaşması, nasıl yaptığının bilinmesi ve buna değer verilmesi bakımından hayatının anlamlandırılmasını düşünür…

Şimdi tabii, 68’in kendisi de insanlık tarihi ve macerasındaki anlardan biridir. 68’i bir an olarak almak doğru değildir. 68 Spartaküs hareketinin bir devamıdır, önceki isyancıların 68 yılında ulaşmış olduğu takipçiler hareketidir. Bu yüzden bir bakıma Spartaküs’üz, bir bakıma Ege’de, Doğu’da mücadele eden hareketlerin bir devamcısı olduğumuz kanaatindeyiz. Tek başına 68 diye ortaya çıkmış bir şey değildir, bir devam hareketidir…

Batıdaki bazı örgütlerin Kürt sorunu konusunda yeterince duyarlı olmamaları, hatta karşıt olmaları söz konusu. Sosyalizm pozisyonundan çıkarak, ırkçılık değilmiş gibi yapıp ırkçılık yapmalarının arkasında Kemalist ideolojisinin sosyalist örgütlere sızmış olması vardır. Aslında Kemalist ideoloji de her zaman her şeyi ifade etmiyor. ‘Devletin kuruluş ideolojisi’ diyelim. Yani Türkçülük, milliyetçilik… Bunun değişik varyasyonlarla, nüanslarla sızmış olması… Tıpkı itirazcılık bir sınırın ötesine nasıl geçmeyi gerektiriyorsa, ideolojik olarak da enternasyonalizmin prensiplerinin hayata geçmiş olması bunu gerektiriyor…

‘İşçilerin vatanı yoktur’u nasıl diyebiliyorsak, halkların eşitliği, kardeşliği konusunu da elbette bizim savunmamız gerekiyor. Teorik olarak bunu savunmak yetmez. Önemli olan, halkların hakikâten kardeş gibi yaşayabildiği bir toplumsal yapının kurulması için çaba harcamaktır. Yoksa bir devlet bir halkı ezerken ‘Halklar kardeştir!’ demek de, bu baskıyı gizlemenin bir vasıtası olabilir. Hakikâten halkların haklarıyla eşit olduğu bir toplumu yaratmak için mücadele etmek icap ediyor…”[5]

* * * * *

Muarızlarının bile saygı duymak zorunda kaldığı O;[6] Ertuğrul Kürkçü’nün, “Doğruluk ve cesaret timsali, 68’lilerin yüz akı”; Alper Taş’ın, “Yumruğunu hiç indirmeyen”; Ahmet Say’ın, “Birinci sınıf bir insandı,”[7] diye betimlediğiydi…

“Kendisinden övgü ile yüzüne karşı bahsedilmesinden hiç hoşlanmazdı. İçinde bulunduğu sıkıntısını anlatmayı sevmez ama karşısındakinin içinde bulunduğu ruh durumunu kavrar ve dolayısıyla rahatlatmaya çalışırdı. Tüm inceliğini, kalın bir kabuk içinde saklamayı yeğlerdi. Belki de o yüzden asık yüzlü durmayı tercih ederdi…”[8]

“Ciddi duruşunun ardında yaşamla ve kendisiyle dalga geçebilen, ironi dolu, zeki, hiç gülümsemeden ve en umulmadık hâllerde şaka yapabilen, doya doya gülmesini bilen, sorumlu ve görev adamı olgunluğunu her hâlinde yakalayabildiğiniz gerçek bir devrimci”ydi.[9]

Ve nihayet 12 Mart günlerinde Yılmaz Güney’le birlikte evlerinde sakladıkları Oktay Etiman için Fatoş Güney, “Benim için gerçekten çok özel bir yeri vardı. 14 yıldır hapishanede kalmış olmasının etkileri ve acılarını içinde taşırken dışında süzülen hüzünlü buğularını hissetmemek mümkün değildi. Sert kabuğunun içinde inci yapan bir istiridyeydi” diyordu.[10]

* * * * *

Sözünü ettiklerimiz ve edemediklerimizle O; Geçmiş güzel zamanları anmak için “Eu in Arcadia ego/ Ve ben de Arkadia’da yaşadım!” deyişindeki ölümsüzlerdendi…

Kim ne derse desin; O; ölümün kesinliğini insani edimleriyle aşan, yenen bir yaşanmışlıktı…

Evet, “Ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur,” deyişindeki üzere Joel Kovel’in…

Nihayetinde Lukretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum, o hâlde korkacak ne var?”; Epikuros’un, “Var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur; ölüm geldiği anda da biz artık yokuz,” saptamalarındaki üzere ölüm Onun için biçim; asıl olansa ölümsüzlük; toplumsal başkaldırılarla yeniden doğuştu…

Çünkü Ruhi Su’nun, “ellerinde pankartlar/ gidiyor bu çocuklar/ kalkın ayağa, kalkın/ gidiyor bu çocuklar”; Attila İlhan’ın, “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı” dizelerindeki O; Adnan Yücel’in, “bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” diye betimlediği isyana, yani başkaldıranlara aitti…

 

18 Ekim 2017 14:17:30, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:196, Kasım 2017…

[1] Edip Cansever, Umutsuzlar Parkı, Yeditepe Yay., 1958.

[2] Oktay Etiman’ın 30 Mart 2016’da Mersin’de gerçekleştirilen “68’liler Paneli”ndeki konuşmasından.

[3] “Bütün THKP’liler gibi ‘68’in efsane ismi’ gibi nitelemelerden de hiç hoşlanmazdı ve kendisin bu şekilde anılmasına prim vermezdi.” (Murat Bjeduğ, “Siyasal’lı, DEV-GENÇ’li, THKP’li, 68’li Oktay Etiman’a Veda Ederken…”, 10 Ekim 2017… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-bjedug/siyasalli-dev-gencli-thkpli-68li-oktay-etimana-veda-ederken,18264)

[4] Etiman Noah Gordon’un Hekim (Yurt Yayınları, 2001), Michael Curtis Ford’un On Binler (Yurt Yayınları, 2002), Wolfgang Sacsh’ın (der.), Kalkınma Sözlüğü (Özgür Üniversite Yayınları, 2007), Bartoloméo de las Casas’ın Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi (İmge Kitabevi Yayınları, 2009, 2011) gibi eserlerini Türkçeye kazandırmıştı.

[5] “Oktay Etiman: Devrimciler Gerçek Hayatta Yaşayan Eylemcilerdir”, 5 Ekim 2017… http://gazetehayir.com/oktay-etiman-demokrasi-uzlasma-imkânini-saglayan-bir-rejimdir/

[6] “Oktay ağbiyi Mülkiye ve Konur Sokak’ta tanımayan yoktur, yalanı dolanı bozukluğu samimiyetsizliği içten pazarlığı hiç olmadı, öyle bir yoksulluk ki insanın eli varıp yazamıyor… Çok uzun süren siyasi kavgalarımız derin uzlaşması imkânsız fikri aykırılıklarımız oldu, küsüp selamı sabahı kestiğimiz çok oldu. Ama öyle sert ve yalın ve harbi bir hayatı oldu ki, bizlere sadece “saygı” duymak düşer. 68’de kaldırdığı sol yumruğunu yetmiş yaşına kadar tek bir an hiçbir siyaset ve hiçbir ilişki, hiçbir taktik ve strateji adına, bir an olsun, hiç indirmedi. Sol yumruğu havada ve sıkılı öldü.” (Nihat Genç, “Sol Yumruğu Havada Öldü”… http://www.forumgercek.com/905481-post16.html)

[7] Ahmet Say, “Oktay Etiman”, Evrensel, 10 Ekim 2017… https://www.evrensel.net/yazi/80036/oktay-etiman

[8] Muazzez Uslu Avcı, “Bir Devrimci, Bir İnsan Oktay Etiman”, 5 Ekim 2017… http://www.realitehaber.com/2017/10/05/bir-devrimci-bir-insan-oktay-etiman/=

[9] Kemal Berişler, Cumhuriyet, 7 Ekim 2017… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/840132/Oktay_Etiman_ugurlandi..._Arkadaslari_Etiman_i_anlatti.html

[10] “6 aylık hamileyim. Tabutluk hücrede sadece çömelebiliyorum. Sonra beni sorgu odasına aldılar. Oradaki bütün polisler sorgu odasına gelmişti. Çünkü, Yılmaz Güney’in karısını merak ediyorlardı. Özellikle de ne diyeceğimi… Sorguda malum sakladığımız arkadaşları sordular, onların bizde kaldıklarını söylemedim. Oradaki polisler benimle nazik konuşmaya çalışıyorlardı ama tehditkâr sözler de söylemeden etmediler.

Beni tekrar sorguya aldılar. O sırada Oktay’ı getirdiler. ‘Bu adam mıydı o gece sakladınız?’ dediler, ‘Hayır, onu tanımıyorum’ dedim. Oktay’a ‘Bu kadın mıydı o gece saklandığınız evdeki?’ Oktay bana şöyle bir baktı ‘Hayır, bu hanımfendiyi

tanımıyorum’ dedi. Hâlbuki çok iyi tanımıştı. Oktay’ın hâli perişandı. Her hâlinden çok fazla işkence yapılmış olduğunu anlamıştım.” (Muazzez Uslu Avcı, “Fatoş Güney: Oktay Etiman’ı Yılmaz Güney Saklamıştı”, Gazete Duvar, 7 Ekim 2017… http://t24.com.tr/haber/oktay-etimani-yilmaz-guney-saklamisti,458997)

 (ÖZGÜRLÜK)

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde