Özgürlük

KIZIL VE KARA

 
 
SETH ACKERMAN
 
(Ç.N.: Günümüzde dünyadaki ve Türkiye'deki Sosyalist Sol'un en önemli yanlışlarından birisi de gelecekle ilgilenmesi gereken yerde geçmişle cebelleşmesi. Kültür, gelenekler, yenilgiler ve koşullar ve de benzeri bir çok neden bu soruna yol açan olabilir. Geçmişin, dolayısıyla geçmişin hatalarının ve kişilerinin hemen hemen her tartışmada gözler önüne serilmesi ve bu tartışmaların bölünme ve kavgalara dönüşmesi beraberinde toplumsal değişimin en büyük tetikleyicisi olan toplumsal coşku ve heyecanın yaratılmasına ön ayak olma önünde bir engel teşkil ederek ezilen halk kitlelerinin sosyalist Sol'dan gittikçe uzaklaşmasına ve onu dışlamasına yol açıyor[Her ulusal seçimde ancak binde bir oy alabiliyor]. Belki de, ezilen halkların başkaldırı ve isyanlarını çok fazla teorik zemine dayandırıp yenilgi ya da başarısızlıkları açıklamak yerine, tarihte vuku bulan her halk hareketinin kaynağında heyecan ve coşkunun rolünü görmek daha önemlidir. Çünkü heyecan ve coşku bittiğinde halk hareketi de bitiyor. Buna onlarca örnek verilebilir. Mesela 1968 Fransa Genel Grevi. Mesela Gezi Parkı. Mesela Adalet Yürüyüşü. Heyecanı ve coşkuyu yaratıp ezilen kitlelere ilham verecek olan ise Sosyalist Partiler ve liderler olmalı. Heyecanı ve coşkuyu baltalayanlar olmamalı. Bunun yolu da geçmişten değil gelecekten geçiyor. Tek yapmamız gereken ise, "Bütün ölmüş kuşakların geleneğinin bir karabasan gibi yaşayanların beynine çökmesini" engellemek...)
 
(Ç.N2.: Türkiye'de sosyalist sol olarak ekonomi bilimiyle pek ilgilenmeyiz. En önce bilinmesi gereken ekonomiyi bilmeyiz de. Hatta David Ricardo ve Adam Smith gibi ekonomistlerin teoremlerini geliştiren ve altüst eden Karl Marx'ı bir ekonomist olarak görmeyiz ve aldırış bile etmeyiz. Bizim için varsa yoksa siyasettir olan biten. Ya da devrim hayalleri...Hatta eğer satın alma paritesi, marjinal fayda, toplam verimlilik gibi kavramları kullanmaya kalkarsak kapitalist kavramlarla konuşmakla bile suçlanabiliriz. Oysaki işçi sınıfını böldüğü düşünülen beyaz yakalıların dahi gidişatın tam tersi istikametinde cereyan ederek ekonomik olarak mavi yakalılar seviyesine gün geçtikçe düştüğü ve düşürüldüğü günümüzde gelinen noktada her şey ekonomiye dayalı ve dayandırılmış vaziyette. Her bir birey aynı zamanda bir homo-economicus ve istesek de istemesek de belirleyici olan ekonomi. Bireyin ilişkilerini de, toplumsal ilişkileri de maalesef yönlendiren ve belirleyen tamamen olmasa da büyük oranda o. Mesela bir işçinin kendisini tüm toplumsal sorunlardan dışsal etkilerin yönlendirmesiyle de birlikte soyutlayarak sadece bireysel sorun olarak toplum içinde lükse ve paraya erişimi hedefe koyarak sınıf atlamaya her şeyi bu amaç uğruna mubah hale getirerek yönelmesi, pratikte ekonominin insan bilincinde ne denli etkili olduğunu gösteren örneklerden biridir. İşte bu yüzden, kısacası, yeni ekonomi modelleri bulmak zorundayız. Üretenlerin denetlediği ve eşitçe paylaşımın olduğu bir ekonomik model...Aşağıdaki yazı bunun üzerinedir. Geçmişte uygulanan modellerin analiziyle birlikte bir gelecek model arayışı çabası. Ağır bir yazı olduğundan bazı yerlerde, amatör olmamız dolayısıyla, bazı çeviri hataları olabilir. Şimdiden affınıza sığınırız. Saygılarımızla.)
 
 
Kar, kapitalizmin itici gücüdür. Sosyalizm yönetiminde ne olacak?
 
 

 
Radikallerin şartlı konuşma alışkanlıkları vardır. Dünyada görmeyi arzuladıkları değişiklikler hakkındaki tüm konuşmalarının altında yatan, toplumsal sistemimizin, şu anda ne kadar değişikliğin hayata geçirilebileceği üzerine kesin sınırlar koyduğu rahatsız edici kanaatidir. "Devrimden sonra . . ." Sol'da çok fazla severek dile getirilmiş özlem dolu, ironik önsözdür.
 
Öyleyse, neden radikaller farklı bir sistemin neye benzeyebileceği hakkında konuşmakta bu kadar tereddüt ediyorlar? Bu tür konuşmalara karşı en eski ve en etkili itirazlardan biri, onun "geleceğin aş evleri" için ütopik "yemek tarifleri"ne yönelik en sık alıntılanan hor görmesi ile Marx'tan gelir. Alıntıdan alınacak ders, tahminen, bir gelecek toplumunun bazı yazar bozuntularının soyutlanmış düşlemelerinden değil tarihin kendiliğinden oluşan dinamiklerinden ortaya çıkacağıdır. Biraz ironi olmadan olmaz, çünkü iki yıl sonra yazar bozuntusu Marx, işçi bonoları(labor tokens)[ kapitalizm altındaki paranın aksine, bazı sosyalizm modellerinde mal talebini yönetmek için önerilen bir araçtır], emtia depolarını ve işçilerin ne kadar ücret alacağını belirleyen muhasebe sistemini içeren Gotha Programı'nın Eleştirisi'nde kendi aş evi yemek tariflerini yazdı.
 
Aslında Marx'ın yorumu, suçladığı sosyal sisteme karşı somut bir alternatif önermediği için Marx'ı eleştiren filozof Auguste Comte'nin hayranları tarafından işletilen bir Paris gazetesinde aldığı negatif bir yoruma karşı sert bir yanıttı.(İşte bu yüzden orijinal vecizede, eğer yorumcular "Comteci" birilerinin yaptığı gibi yemek tariflerini görmeyi umdularsa diye alaycı bir şekilde sorar.) Genel durumu kavramak için, dönemin diğer pek çok ütopyacı yazarında olduğu gibi, Comte'nin, pratik olarak günlük hayatın hemen hemen her yönüyle ilgili kesin ve fantastik yönlendirmeler içeren neredeyse meczup bir muazzamlık tarafından işaretlenen geleceğin toplumu senaryolarını teklif ettiğini anlamalısınız. Marx'ın gerçekten de hedef aldığı saplantı haline gelmiş bu tür bir gelecek resmiydi. 
 
Suskunluk ile ilgili bir sebep de, devinim halindeki insanların ütopik şevkini bastıran bir tür teknokratik seçkincilik anlamına gelen gelecekteki toplumsal kurumlar adına fikirleri heceleme duygusudur. Coşkunluğun kahramanca eylemlerinden ilham alan halk yığınları olmaksızın büyük toplumsal değişimler asla gerçekleşmez ve toplum işleyişinin maddi sorunlarıyla gerçekçi bir şekilde boğuşan sabırlı girişimler nadiren böyle ilham verici olur. Bu katiyen ıvır zıvır bir itiraz değildir; Sol'daki en eski yanlış düşüncelerden biri, birisinin dört dörtlük muhteşem bir planla çıkıp geldiğinde ve dehasıyla herkesi ikna etmeyi başardığında değişimin gerçekleşeceği yanılgısıdır. 
 
Yine de, başarılı radikal bir proje her duygusal izlenime hitap etmek zorundadır: sadece tarihin kapılarının açıldığı ve her şeyin mümkün göründüğü o kendinden geçirici anlarda değil, aynı zamanda iradenin yerleşik iyimserlerinin bile kuşku duyduğu ve derin düşünceye daldığı endişeli ve kritik ruh hallerinde de. Bir mücadele, Elie Halevy'nin[Fransız filozof ve tarihçi] de hatırladığı gibi, o dönemlerde "devrimci sosyalizmin en çarpıcı ütopyalarından biri görünen" günde sekiz saat hareketi kadar destansı ve coşkulu olsa bile, bürokratik bir tedbir noktasında, yasal yönergeler ve hükumet denetçileri tarafından zorlanmıştır.   
 
Sol'un böyle öngörülere şüpheyle bakmasının en temel nedeni belki de, bu öngörülerin tarihsel bitiş noktaları gibi sunulmalarıdır - ve bitiş noktaları daima hayal kırıklığı yaratacaktır. Tarihin, toplumsal çatışmanın ortadan kalkacağı ve siyasetin sona ereceği yerde aşağı yukarı son hedefe ulaşacağı fikri, doğuşundan bu yana Sol'da yanlış yönlendirilmiş bir fantezidir. Gelecek senaryoları, son ya da tersine çevrilemez olarak asla düşünülmemelidir; onları bazı gelecek hedefi şablonu olarak saymaktan ziyade, onları basitçe labirentin olası çıkış noktalarını çizen haritalar olarak görmek daha iyi olacaktır. Bir kez labirentten bir çıkalım, ne yapacağımıza karar vermek bizim elimizde. 
 
Bu makalede, kapitalizmin başlıca bozukluklarının özel kar peşinde olma ve insan ihtiyaçlarının karşılanması arasındaki çatışmadan doğduğu ortak sosyalist varsayımından yola çıkıyorum. Ardından, bu bozukluklara çare bulmak amacıyla hesaba katılacak bazı düşünceleri kabataslak çiziyorum.
 
Burada alakadar olmadığım şey, her birinin çıkarları ile herkesin çıkarları arasında ya da çatışma veya benlikçilik insanlığının temizlenmesi ile bazı nihai ve tam uyum elde eder. Şu anda sahip olduğumuz toplumdan en üretken mülkiyetin ortak sahip olunduğu topluma mümkün olan en kısa yürüyüşü arıyorum - daha radikal değişimi hariç tutmak için değil, aksine tam da bu değişimin geçerli olması için.
 
Sahip olabildiğimiz toplum türü üzerinde bu gibi sınırlayıcı limitler koyan toplumsal kurumlardan nasıl kurtulabileceğimiz hakkında somut ve pratik olarak düşünmekte bir sakınca yok. Bir şeyden dolayı emin olabiliriz: mevcut sistem ya değiştirilecek ya da sonsuza kadar devam edecektir.
 
 
Radikaller, "fiilen varolan sosyalizmin" son bulmasına çoğunluk itibariyle iki şekilde tepki gösterdi. Çoğu, ılımlı kademeli reform ya da yerelcilik ya da kişisel gelişim politikalarına geri çekilerek, kapitalizm sonrası dünya hakkında en küçük şekilde konuşmayı dahi bıraktı. 
 
Diğer tepki ise tam tersiydi - toplumsal yeniden yapılandırmanın en saf ve en uzlaşmaz vizyonlarına doğru bir kaçış. Belirli radikal çevrelerde bu dürtü, devletlerin veya piyasaların ve böylece para, ücretler ya da fiyatların olmadığı bir dünyaya doğru atılımın cazibesini son zamanlarda arttırdı: metaların özgürce üretileceği ve serbestçe alınacağı, ekonominin "herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre," ilkesi tarafından tamamen yönetileceği bir sistem. 
 
Bu tür düşünceler ne zaman dikkate alınsa, tartışmalar insan doğası hakkında büyük felsefi sorular üzerine odaklanmış gözükür. İyimserler, insanların doğal olarak işbirliği yapan türler olduğunu savunur. Savın her iki tarafı için de kanıt ileri sürülür. Ancak bu tartışmayı bir kenara bırakmak en iyisidir. İnsanın, koşullara göre değişen oranlarda işbirliği ve bencillik karışımını sergilediğini varsaymak daha güvenlidir. 
 
Piyasasız, devletsiz bir dünyanın ulvi öngörüsü, ahlaki değil ama teknik engellerle karşı karşıyadır ve bunların tam olarak ne olduklarını kavramak önemlidir.
 
Gelecekte ekonomik kalkınmanın biraz daha düşük bir aşamasına gerilemek istemeyeceğimizi varsaymak zorundayız; en azından kapitalizm altında sahip olduğumuz aynı maddi konforları yaşamak isteriz. Elbette, niteliksel düzeyde her türlü şey değişmeli ki böylece üretim gerçek insan ihtiyaçlarını ve ekolojik gereksinimleri daha iyi yerine getirebilsin. Ancak üretim gücümüzde genel bir düşüş görmek istemeyiz.
 
Ancak şu anda yapabildiğimiz üretim çeşidi emeğin muazzam ve karmaşık iş bölüşümünü gerektirir. Bu, alengirli bir sorunu da ortaya koyar. Bunun ne ifade ettiğiyle ilgili somut bir anlam çıkarmak için, sıradan vatandaşın küçük, göreceli olarak izole edilmiş aile çiftliğinde çalıştığı zamanlarda, Amerikan Devrimi döneminde Amerikalıların yaşam tarzını düşünün. Bu aileler tükettikleri şeyleri büyük oranda ürettiler ve ürettikleri şeyleri de tükettiler. Mütevazi bir artık çiftlik ürünü ellerine geçtiğindeyse, bunu yakınlardaki diğerlerine satabilir ve kazandıkları parayla bir kaç lüks mal alabilirlerdi. Ekseriya, yine de, yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyleri kendilerine sağlayan diğer insanlara bel bağlamadılar.
 
Bu durumu kendimizle karşılaştıralım. Ürünlerimiz için başkalarına sadece bel bağlamakla kalmıyoruz aynı zamanda bel bağladığımız insan sayısının çokluğu da şaşırtıcı oranlara ulaştı.
 
Oturduğunuz odada etrafa bir bakın ve sahip olduklarınızı düşünün. Şimdi de onların üretilmesinde kaç insanın doğrudan yer aldığını düşünmeye çalışın. Örneğin yazı yazdığım laptop; monitörü, bir kasası, bir DVD oynatıcısı ve bir mikroişlemcisi var. Her biri muhtemelen yüzlerce veya binlerce işçi çalıştıran çeşitli şirketler tarafından, muhtemelen farklı ülkelerde ayrı bir fabrikada üretildi. Daha sonra, bu tamamlayıcı parçalara harcanan ham plastik, metal ve lastiği bir düşünün ve bunların üretiminde yer alan tüm insanları. Fabrikaları ateşleyen yakıt üreticilerini ve bilgisayarları varış noktalarına ulaştıran gemi personelini ve kamyon filolarını da ekleyin. Masamın üzerinde duran sadece bu eşyaların üretimine milyonlarca insanın katıldığını hayal etmek o kadar da zor değil. Ve dahil olunan milyonlarca görevin haricinde her bir birey sadece çok küçük bir dizi farklı aşamaları yerine getirdi.
 
Her biri ne yapacaklarını nasıl biliyordu? Tabii ki, bu insanların çoğu çalışanlardı ve patronları onlara ne yapmaları gerektiğini söylediler. Ama patronları, ne kadar plastik üreteceklerini nereden biliyorlardı? Ve hastane ekipmanları üreticileri için ayrılan sağlam ve yüksek kalitede plastiği almaktan mutlu olacak olsa bile bilgisayar şirketine daha zayıf ve yumuşak plastik türünü göndereceklerini nasıl bildiler? Ve bu imalatçılar, ekstra kaynaklarla, daha idareli olan ve eski, basit katot ışınlı modelleri yapmak yerine güzel LCD monitorlu laptopları yapmanın değip değmeyeceğine nasıl karar verdiler?
 
Bu ikilemin toplam sayısı, milyonlarca farklı ürün ve milyarlarca işçi ve tüketiciye sahip modern bir ekonomi için hemen hemen sonsuzdur. Ve hepsi küresel olarak tutarlı bir şekilde çözümlenmelidir, çünkü belirli bir anda yeterli olmak için sadece çok fazla işçi ve makine var, bu yüzden bir şeyin çok yapılması diğerinin azalması demektir. Kaynaklar neredeyse sınırsız sayıda olası permütasyonlarla birleştirilebilir; bazıları topluluğun maddi ihtiyaçlarını ve arzularını oldukça iyi tatmin edebilirken, diğerleri, devasa miktarda istenmeyen üretimin ve arzulanan şeylerin çoğunun yapılmamasının yol açtığı felaket getiren olacaktır. Teoride başarının herhangi bir aşaması mümkündür.
 
Bu, ekonomik hesaplama sorunudur. Bir piyasa ekonomisinde fiyatlar bu işlevi yerine getirir. Ve fiyatların işe yaramasının nedeni, belirli şartlar altında insanların başka bir şeyi elde etmek için vazgeçmeye istekli oldukları şeyin ne kadar olacağına ilişkin sistematik bilgiyi aktarmalarıdır. Diğer şeyi elde etmek için bir şeyden vazgeçmede sadece insanlara ihtiyaç duyarak, belli oranlarda, göreli olarak insanların bu şeylere ne kadar değer verdikleri hakkında niceliksel bilgi oluşturulabilir. Ve sadece milyonlarca farklı şey üzerine insanların ne kadar nispi değer koyacağını bilerek üreticiler, tüm sistem karşısında insanların küçücük katkılarının ne olması gerektiği konusunda rasyonel kararlar veren bu engin ağ örgüsü içine yerleştirilebilir. 
 
Bunların hiçbiri, hesaplamaların sadece fiyatlar yoluyla gerçekleştirilebileceği ya da bir piyasada oluşan fiyatların bir şekilde ideal ve en uygun olacağı anlamına gelmez. Ancak ademi merkeziyetçi bir sistemin bazı şekillerde fiyatları kullanmaksızın bu kadar çok niceliksel bilgiyi sürekli oluşturmasının ve yaymasının hiçbir yolu yoktur. Tabii ki , ademi merkeziyetçi bir sisteme sahip olmak zorunda değiliz. Toplumun üretim kararlarının çoğunun ya da tamamının bilgisayarlarla profesyonel plancılara havale edildiği merkezi planlı bir ekonomiye sahip olabilirdik. Görevleri aşırı derecede karmaşık ve performansları belirsiz olacaktır. Fakat en azından böyle bir sistem ekonomik hesaplama için bazı yöntemler sağlayacaktır: plancılar, merkezi departmana gerekli tüm bilgileri toplamaya çalışacak ve herkesin ne yapması gerektiğini çözeceklerdi. 
 
Dolayısıyla, piyasa sisteminde fiyatların yaptığı ve merkezi olarak planlanmış sistemde plancıların yaptığı ekonomik hesaplama işlevini yerine getirmek için bir şeye ihtiyaç var. Bu gerçekleştiğinde, devletsiz ve piyasasız bir dünyada ekonomik hesaplama için tam olarak neye ihtiyaç duyulacağını en anlaşılır biçimde açıklamak için bir girişimde bulunuldu demektir. Anarşist eylemci Michael Albert ve ekonomist Robin Hahnel, merkezi bürokrasinin olmadığı "katılımcı" bir süreç yoluyla formüle edilmiş çok geniş çapta bir toplum vasıtasıyla koordine edilecek üretim ve tüketim konusunda her bireyin özgürce karar verdiği Katılımcı ekonomi diye adlandırdıkları bir sistem tasarladı. 
 
Adlandırıldığı üzere Parecon bizim amaçlarımız için ilginç bir deneme çünkü böylesi bir "anarşist" ekonomiyi işletmek için tam olarak neyin gerekeceğini titizlikle düzenliyor. Çözüm kabaca şudur: Her yılın başında herkes yıl boyunca tüketmeyi planladığı her maddenin bir listesini miktarıyla birlikte tam olarak yazmalıdır. Bu listeleri yazarken herkes ekonomideki her ürün için taslak bir fiyat listesine başvurur(yalnızca Amazon.com'un "mutfak ve yemek" kategorisinde iki milyondan fazla ürün bulunduğunu aklınızda tutun) ve bir kişinin isteklerinin toplam değeri, o yıl ne kadar çalışacağını taahhüt etmesine bağlı olarak belirlenen kişisel bütçesini aşmamalıdır.
 
Başlangıç fiyatları yalnızca geçici tahminler olduğu için doğrudan demokratik konseylerden oluşan bir ağ, planlanan üretim ve tüketim seviyelerini (arz ve talep) dengeye yakın bir konuma getirecek olan düzeltilmiş bir dizi fiyat oluşturmak için herkesin tüketim listelerini ve çalışma taahhütlerini bilgisayara aktarmalıdır. Sürecin ikinci bir "özyinelemesi"ni başlatan bu düzeltilmiş fiyat listesi ardından yayınlanır: Arz ve talep sonunda dengeleninceye kadar tüm prosedür birkaç kez tekrarlanır. Sonuç olarak, herkes birkaç olası plan arasında seçim yapmak için oy verir.
 
Albert ve Hahnel, konuşma ve yazılarında, sisteminin ne kadar cazip ve uygulanabilir olduğunu gösterecek olağanüstü süreci anlatırlar. Fakat birçok insan için - kendimi de bu gruba dahil edeceğim - sonuç tam tersi. Piyasaların ve devlet planlamasının yokluğunda niçin ekonomik hesaplamanın çoğu insanın uygulamada alışabileceği şekilde çalışmasını hayal etmenin en azından imkansız olacağının kesin bir göstergesi olarak bunun yerine açığa çıkar. Ve Parecon, "herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre" ilkesini ihlal ettiği için purist'lerin bakış açısından kendisi bir ödün vermedir - bireylerin tüketim isteklerinin iş taahhütlerini aşmasına izin verilmez. Ancak elbette bu şart koşma olmaksızın planlar hiç bir şekilde bir anlam ifade etmez.
 
Mesele, büyük ölçekli devletsiz, pazarsız bir ekonominin "işe yaramayacağı" değildir. Albert ve Hahnel'inki gibi bazı koordinasyon mekanizmalarının yokluğunda, bunun her şeyden önce öyle basitçe var olmayacağıdır. Bu nedenle eğer statükodan daha iyi bir şeyi düşünüp taşınmak istiyorsak ekonomik hesaplama sorunu ciddiye almamız gereken bir şeydir. 
 
 
Peki ya diğer alternatifler? Ekonomik hesaplama işinin, demokratik olarak hesap verebilir olan-umarız- bilgi toplama uzmanlarına teslim edildiği merkezi olarak planlanmış bir ekonomi niçin değil? Aslında bu tür sistemlere ilişkin tarihi örneklerimiz var, elbette demokratik olmaktan çok uzak örnekler. Merkezi olarak planlanmış ekonomiler bazı başarılar kaydetti: Komünizm Bulgaristan ve Romanya gibi fakir tarım ülkelerine geldiğinde çok hızlı endüstrileşebildiler, okuma yazma bilmezliği yok ettiler, eğitim seviyesini yükselttiler, cinsiyet ilişkilerini modernleştirdiler ve en sonunda pek çok insanın sağlık hizmeti almasını ve konut sahibi olmasını sağlayabildiler. Sistem ayrıca kişi başına düşen üretim miktarını çok çabuk, diyelim ki, günümüzün Laos'unun seviyesinden günümüz Bosna'sının seviyesine ya da Yemen'in seviyesinden Mısır seviyesine yükseltebildi.
 
Ancak bunun ötesinde, sistem sıkıntıya girdi. Burada önsöz niteliğinde bir not sıralanmıştır: Neoliberal Hak bir topluluğun başarısını kendi tüketim mallarının bolluğuyla ölçme alışkanlığına sahip olduğu için radikal sol, bu tür şeylerin politik olarak her durumda geçerli olduğunu inkar etme tavrına girme eğilimi gösterir. Bu bir hatadır. Rafları dolu süpermarketle ilgili sorun, onların yeteri kadar olmamasıdır - yoksa istenmeyen ya da ıvır zıvır oluşları değil. Komünist ülkelerin vatandaşları sadece sıkıntı olarak değil mamullerinin azlığı,kalitesizliği ve tekdüzeliğini gördüler; en basit haklarının ihlali olarak bunları tecrübe ettiler. Komünist Macaristan'ın bir antropoloğunun yazdığı gibi, "sosyalist devlet üretiminin mamulleri... sosyalist devlet eliyle üretilen modernitenin başarısızlığının, daha da önemlisi, rejimin kayıtsızlığının ve hatta vatandaşlarına karşı "insanlıkdışı" davranışlarının bir kanıtı olarak görülmeye başlandı."
 
Aslında, tüketici arzının perişanlığı sosyalizmin kendisinin insancıl misyonuna ihanet olarak bir çok insan tarafından hissediliyordu. Doğu Almanya'nın bir tarihçisi, sıradan tüketicilerin devlete hitap ettiği dilekçeleri şöyle dile getiriyor: "Bir Trabant için yıllarca para biriktirmek zorunda olduğum ve yedek parça sıkıntısı yüzünden ayrıca arabamı bir yıldan fazla kullanamadığım zaman bu, sosyalist toplumun merkezi olarak insanın ruhuna gerçekten aykırı," diyordu bir tanesinde. Bir diğerinde şöyle yazıyordu: " Sosyalist basında 'insan ihtiyaçlarının azami tatmini ve benzerleri' ve... 'herşey insanların menfaati için' gibi yazılar okuduğunuzda midem bulanıyor." Doğu Avrupa boyunca farklı ülke ve dillerdeki vatandaşlar, kendilerine "atılan" standart altı mamuller görüntüsünü hatırlatmak için neredeyse benzer ifadeleri kullandılar.
 
Planlama yapamama yüzünden değişik zamanlarda Macaristan'da mevcut olmayan ürünlere "Macaristan makarnası yapımında kullanılan mutfak aleti," "stokta olan kuvvetlere uygun banyo tapaları ve yeni daierelerde elektrik tesisatı için gerekli olan metal kutular" da dahildi. Yerel bir gazetenin 1960'larda şikayet ettiği gibi, bu şeyler "birinin ihtiyacı olana kadar önemli görünmez ve birden önemli olurlar!"
 
Ve toplam seviyede en iyi tahminler Komünist ülkelerin Batı Avrupa'nın gittikçe gerisine düştüğünü gösterir: İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Batı Almanya bölgelerinden biraz daha yüksek olan kişi başına düşen Doğu Almanya geliri, savaş sonrası işgal yıllarında nispeten hiç iyileşmemiş ve 1960'tan itibaren sürekli gerilemiştir. 1980'lerin sonlarına doğru Batı Alman düzeyinin en az % 40 altında kalmıştır. 
 
Devletlerin ya da piyasaların olmadığı hayalli ekonomiden farklı olarak Komünist ekonomiler ekonomik bir hesaplama mekanizmasına sahiptiler. Sadece ilan edildiği gibi çalışmadı. Problem neydi? 
 
Pek çok Batılı ekonomiste göre, cevap basitti: mekanizma çok beceriksizdi. Bu anlatımda sorun, Adam Smith'in sadece laf arasında kullanmış olduğu fakat daha sonra yazarların fiyatların, arzın ve malların tahsis edilmesinde talebin rölü hakkında onun görüşlerini yeniden yorumlayarak kendilerine mal ettikleri ifade olan "görünmez el" ile alakalıydı. Smith, piyasa ekonomilerinin karmaşadan ziyade her durumda neden bir düzen görüntüsü sergiledikleri, örneğin herhangi bir arzulanan metanın, üretildiğine bakan merkezi otorite olmasa bile niçin genellikle satışa hazır olarak rahatlıkla bulunabildiğini açıklayan fiyat sistemine başlangıçta başvurdu. 
 
Fakat on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Smith'in fikirleri, açıklayıcı hırsları çok daha gösterişli bir gelenek olan neoklasik ekonominin kurucuları tarafından biçimlendirildi. Alıcıları ve satıcıları arz ve talebin vektörleri olarak gösteren denklemler yazdılar: belirli bir pazarda arz talebi aştığında fiyat düştü; talep arzı aştığında ise fiyat çıktı. Ve arz ve talep eşit olduğunda ise söz konusu piyasa "denge"ye geldi ve fiyat da "denge fiyatı" olarak adlandırıldı. 
 
Sayısız iç içe geçmiş piyasalarıyla birlikte bir bütün olarak ekonomiye gelince, gelecekte Nobel kazanacak olan Kenneth Arrow ve Gérard Debreu'nun "genel denge" teorisinde çok önemli bir keşif olarak alkışlanan şeye, keşfettikleri, James Tobin'in sözleriyle, "ekonomik teorinin bilimsel temelinin merkezinde yatan" şeye ulaştıkları 1954'e kadar durum bu değildi. Belirlenmiş varsayımlar altında serbest piyasaların tüm piyasalarda aynı anda arz ve talabi dengeleyebilen olası denge fiyatları dizisi oluşturulmasını garanti altına aldığını matematiksel olarak ispatladılar ve malların ortaya çıkan tahsisi, önemli anlamda, "optimal" olacaktı: hiç kimse, bir başkası yoksul olamadan varlıklı hale gelemez. 
 
Bu keşiften çıkarılabilecek ders, fiyatların sadece bir düzen ve rasyonalite derecesi yaratmakta  piyasa ekonomilerinin kullandığı  bir araç olmadığı idi. Daha ziyade piyasalarda oluşturulan fiyatlar, eğer bu piyasalar serbest ve kısıtlanmamış olursa, dengedeydi ve kaynakların maksimum şekilde verimli tahsisi ile sonuçlanıyordu. Eğer Komünist sistem işe yaramadıysa, bu, bu optimal çözüme ulaşamamış planlamanın beceriksiz ve hataya düşebilir mekanizması yüzündendi.
 
Bu anlatım ekonomi mesleğinin en derin içgüdüleri arasında yankı uyandırdı. Asgari ücretlerin ya da kira denetimlerinin nihai olarak herkesi niçin daha yoksul yaptığını açıklayan ekonomi kitaplarının küçük öylesine hikayeleri, arz ve talebin, ölümlülerin kendilerini riske atarak hiçe saydığı yüksek bir mantıkla fiyatları zorla kabul ettirdiğini göstermeyi amaçlar. Bu hikayeler "kısmi denge" analizleridir - yalnızca, onu çevreleyen tüm pazarlardan yapay olarak kesilen bir piyasada neler olduğunu gösterirler. Meslekten olanların inandığı, Arrow ve Debreu'nun sağladığı şey, bu mantığın ekonominin tüm kesişen pazarlarıyla bir bütün olarak ekonomiyi genişlettiğinin kanıtıdır: genel denge teorisi. Başka bir deyişle, serbest piyasa fiyatlarının ekonomiyi bir bütün olarak optimum seviyeye getireceğinin kanıtıydı. 
 
Böylece, Batı ekonomistleri sosyalizmin dışında değişime yön vermeye çalışmak için 1989'dan sonra eski Sovyet blokuna geçtiklerinde, durmadan tekrarlanan kutsal sözleri "Fiyatları Tam İstenilen Şekilde Yapın" olmuştur. Fakat bu süre içerisinde pek çok karşı belirti de yığılmıştı. Sovyetlerin çöküşü sıralarında ekonomist Peter Murell, sosyalist planlı ekonomilerdeki etkinliğin ampirik çalışmalarını gözden geçiren Journal of Economic Perspectives'da bir makale yayınladı. Bu çalışmalar sürekli olarak neo-klasik analizi desteklemede başarısız oldular: neredeyse hemen hepsi verimliliğin standart neoklasik ölçütlerine bakarak planlı ekonomilerin piyasa ekonomilerinden daha iyi ya da çok daha iyi performans gösterdiğini ortaya çıkardı.
 
Murrell ön yargılarını ertelemeleri için okuyucularına yalvardı:
 
"Sonuçların tutarlılığı ve kalitesi, birçok okuyucuyu şaşırtacak. Bu sonuçların niteliği karşısında şaştım ve şaşırdım. Ve geçerli doktrinlerle tutarsızlıkları göz önüne alındığında, bunları metodolojik gerekçelerle reddetme eğilimi vardır. Bununla birlikte, çeşitli kaynaklardan gelen tutarlı sonuçların birikimi ile karşılaşıldığında bu reddetme giderek zorlaşmaktadır."
 
İlk olarak, teknik verimlilik üzerine on sekiz çalışmayı gözden geçirdi: bir firmanın kendisine ait olan maksimum teknoloji seviyesinde üretme derecesi. Merkezi olarak planlama yapan firmaların çalışmalarıyla aynı metodolojileri kullanarak  incelenmiş kapitalist firmaların çalışmalarını eşleştirerek çıkan sonuçları karşılaştırdı. Örneğin bir rapor kapitalist firmlarda teknik verimlilik düzeyinin %90 olduğunu ortaya koydu; bir diğeri aynı metodu kullanarak Sovyet firmalarında bunun %93 seviyesinde olduğunu buldu. Tüm sonuçlar aynı devam etti: %84'e karşılık %86, %87'e karşılık %95 vb.
 
Daha sonra Murell tahsise dayalı verim ile ilgili çalışmaları inceledi: firmalar arasında girdilerin toplam çıktıyı maksimize edeceği şekilde tahsis edildiği aşama. Bir rapor, girdilerin tümüyle en uygun şekilde yeniden tahsisi toplam Sovyet üretimini yalnızca %3-%4 oranında arttıracağını buldu. Bir diğer rapor, Sovyet verimliliğini ABD standartlarına yükseltmenin GSMH'sını % 2 oranında artıracağını tespit etti. Üçüncüsü, % 1.5 kadar düşük bir tahmin ortaya koydu. Sovyet araştırmalarının herhangi birinde bulunan en yüksek sayı% 10'du. Murrell'in de belirttiği gibi, bunlar " bir bütün olarak sosyo-ekonomik sistemi alaşağı etmeyi teşvik etmek için olası miktarlar hiç değildi. (Murell, bu anomaliyi fark eden tek ekonomist değildi: Sovyet Araştırmaları'nda aynı zamanlarda "Neden Sovyet Ekonomisi Dağıtımsal Olarak Verimli?" başlıklı bir makale ortaya çıktı.)
 
İki Alman mikroekonomisti, "planlanmış bir ekonomideki fiyatların göreceli kıtlıklarla ya da kapitalist piyasa fiyatlarının denge seviyelerine yakın olduğu [için] ekonomik değerlendirmelerle herhangi bir ilişkisi olmaksızın gelişigüzel değişim oranlarını ayarladığı "yaygın kabul görmüş" hipotezini test etti. Model farklarının, mükemmel derecede en uygun neoklasik fiyatlar altında geçerli olmasının beklenilenden ne kadar uzak olduğunu ölçmek için bir ekonominin girdilerinin endüstriler arasında dağılımını analiz eden bir teknik uyguladılar. 1987'den Doğu Alman ve Batı Almanya verilerini inceleyerek, "şaşırtıcı bir sonuca" ulaştılar: açılma Batı'da %16,1, Doğu'da yüzde %16,5 idi, önemsiz bir fark. Batı'nın lehine açık, rekabet koşulları gibi şeylerin olabileceği imalat sektörlerinde en büyük paya sahipti. Fakat, daha sonra Almanya Modeli olarak küresel çapta şapka çıkarılan Batı Alman ekonomisinin büyük bölümünde, tekeller, vergiler, sübvansiyonlar ve diğerleri aslında fiyat yapısını Berlin Duvarı'nın arkasındaki ölmek üzere olan Komünist sistemden daha optimum "verimli" olmaktan uzakta terk ettiler.
 
Neoklasik model de, Doğu Avrupa'daki sosyalizmin daha piyasalaştırılmış sürümlerinin büyük oranda başarısız deneyleri tarafından yalanlanmış görünüyordu. 1950'lerin ortalarından itibaren, bölgedeki reformist ekonomistler ve entelektüeller, üretimin rasyonalize edilmesi için piyasa mekanizmalarının başlatılması için bastırıyorlardı. Reformlar beyhude Prag Baharı da dahil olmak üzere değişen ciddiyet dereceleriyle birlikte bir takım ülkelerde denenmeye çalışıldı. Fakat bu yönde en çok ileriye giden ülke, 1968'de "yeni ekonomik mekanizmasını" başlatan Macaristan'dı. Firmalar hala devletin mülkiyetindeydi, ancak şimdi açık pazar üzerinden alıp satmaları ve kazançlarını maksimize etmeleri bekleniyordu. Sonuçlar bir hayal kırıklığı oldu. 1970'lerde Macaristan'ın gevşek tüketici ekonomisi, yabancı muhabirlerin "Sovyet blokundaki en mutlu kışla" klişesini hak etmesine rağmen, kapanık verimlilik artışı gelişmedi ve sıkıntılar hala yaygın kaldı.
 
Eğer tüm bu gerçekler ve bulgular neoklasik anlatımdan şüphe etmek için bir sebebi gösteriyorsa bunun daha çok temel bir nedeni var: ekonomistler teorinin kendisinde boşluklar buldular. Arrow ve Debreu, doğru şartlar altında serbest pazarların en uygun fiyatları üreteceğine dair ünlü kanıtlarını hazırladıklarından sonraki yıllarda teorisyenler (Debreu dahil) modelin bazı rahatsız edici özelliklerini ortaya çıkardı. Bu tür varsayımsal ekonomilerin, olası birden fazla denge fiyatları ürettikleri ortaya çıktı ve ekonominin fiyatların herhangi birinde kaotik deneme yanılmanın muhtemelen sonsuz ya da uzun döngüleri olmadan yerleşeceğini garanti eden herhangi bir mekanizma olmadı. Daha da kötüsü, modelin sonuçları açıkça gerçekçi olmayan başlangıç varsayımlarının pek gevşemesine dayanamıyordu, örneğin, gerçek dünyada neredeyse hiç var olmayan mükemmel derecede rekabetçi pazarlar olmaksızın herhangi bir denge beklemenin mantığı yoktu.
 
Hükumet müdahalelerinin, Arrow-Debreu modelinin mükemmel piyasa varsayımlarından sapan spesifik anomaliler olan "piyasa başarısızlıkları" yüzünden haklı çıktığı liberal kinayesi bile 1950'lerin başka bir keşfi tarafından zayıflatıldı: "ikinci en iyi genel teori". Richard Lipsey ve Kelvin Lancaster tarafından tanıtılan teorem, standart modelin idealize edilmiş varsayımları kabul edilse bile "pazar hatalarının" ve "çarpıklıkların" olduğu alanları(tarifeler, fiyat kontrolleri, tekeller ya da dışsallıklar gibi) düzeltmek için girişimlerin, diğer piyasa aksaklıkları düzeltilmediği sürece işleri yoluna koymaktan çok daha kötü hale getirme olasılığını kanıtlar, bu da sınırlı bilgi ve sık görülen eksik rekabet dünyasında her zaman geçerli olacaktır. 
 
Ekonomist Frank Ackerman, "genel denge teorisinin başarısızlığı" üzerine kapsamlı bir inceleme sonucunda şu sonuca varmıştır:
 
"Adam Smith hakkındaki hikaye, görünmez el ve piyasaların esası giriş kitaplarını, okul sıralarını ve çağdaş siyasi söylemi istila eder. Bu hikayenin entelektüel temelleri genel denge üzerine kuruludur. . . .Eğer herkesin favori ekonomik hikayesinin temellerinin kusurlu olduğu bilinirse... o zaman meslekten olanlar bu dünyaya bir parça açıklama borçlu olur."
 
Mesele şu şekildedir: En uygun fiyat üreten ve maksimum üretime yol açan serbest piyasalar hakkında deterministik bir hikaye artık geçerli değilse, o zaman planlı ekonomilerin başarısızlığı, bu özelliklerin yokluğuna bağlanabilir. Doğu Avrupa'da komünist sistemler çökerken, neoklasik anlatı imanını kaybeden ekonomistler alternatif bir açıklama yapılması gerektiğini savunmaya başladılar. Bu gruptaki en önde gelen teorisyen, bilgi ekonomisi üzerine çalışmasıyla ünlü olan Joseph Stiglitz'ti. Onun argümanları, planlı ekonomilerin seçkin Macar bilim adamı János Kornai ve evrimci ekonomist Peter Murrell gibi neoklasik yaklaşımda olan diğer karşıt görüşte olanlardan ayrıldı.
 
Hepsi, merkezi olarak planlanmış sistemlere bela olan problemlerden kaçınmak için piyasa ekonomilerinin becerisini daha iyi açıklayan neoklasik ekol tarafından büyük çapta göz ardı edilen bir takım özelliklere işaret ettiler. Vurguladıkları açılar bambaşka şeylerdi, ancak hepsi tek daha ziyade basit bir gerçekten kaynaklanıyordu: piyasa sisteminde firmalar kendi kendini idare eder.
 
Bu, kanunların çizdiği sınırlar içerisinde bir firmanın bir pazara girebileceği, ürünlerini ve üretim metotlarını seçebileceği, diğer firma ve bireylerle etkileşim kurabileceği ve eğer kendi kaynaklarıyla idare edemiyorsa kepenk indirmesi gerektiği anlamına gelir. Merkezi planlama üzerine bir ders kitabının onu ifade ettiği gibi, piyasa sistemlerindeki varsayımın,  planlanmış sistemlerde "ekonomik hayatın büyük bölümünde geçerli olan varsayımın uygun makamlardan izin alınmadığı sürece etkinlikte bulunamayacağı göz önünde bulundurulduğunda, "açık açık yasaklanmadığı sürece etkinlikte bulunabileceğidir". Gönüllü değiş tokuş üzerindeki kısıtlamaların minimize edildiği ya da ortadan kaldırıldığı bırakınız yapsınlar ortamında firmaların ifa ettiği bu özerkliği garantiye almakla birlikte neoklasik tespitin temel olarak konuyla alakası yoktu. 
 
Dolayısıyla, pazara serbest giriş ve sermayenin çoklu kendi kendini idare eden kaynakları, yeni üretim fikirleri olan herkesin fikirlerini uygulamak için ve bir planlama vasıtası içerisinde tek bir veto ile karşı karşıya kalmadan kaynak arayabileceği anlamına gelir. Sonuç olarak, fikirlerini uygulamak için kaynak temin etmede çok daha büyük şansları olur. Bu muhtemelen başarısız deneylerdeki yapısal israfın çoğuna, aynı zamanda  geliştirilmiş ürün ve süreçler için çok daha geniş faaliyet alanına ve verimlilik artışı ve teknolojik gelişmenin sürekli olarak daha yüksek oranlara ulaşmasına yol açar.
 
Firmaların ürün ve üretim metotlarını seçmede özerkliği, müşterilerle doğrudan iletişim kurabildikleri ve çıktılarını ihtiyaçlarına göre uyarlayabildikleri anlamına gelir - ve serbest girişle müşteriler farklı üreticilerin çıktıları arasında seçim yapabilirler: hiç bir devlet dairesinin neyin üretilmesi gerektiğini bir bir anlatmasına ihtiyaç yoktur. Bu tür bir sistemin nispi bilgilendirici etkinliğini göstermek için Stiglitz düz beyaz tişört üretimi ile ilgili bir Savunma Bakanlığı sözleşmesinden bahsetti: ihalede teklif verme için istenilen tişörtün fiziksel tanımlaması otuz küçük sayfayı geçiyordu. Başka bir deyişle, merkezileştirilmiş bir devlet dairesi asla öğrenemez ve ardından her ürünün arzu edilen niteliklerini belirleyemez.
 
Bu arada Doğu Avrupa ekonomistleri, firmaların gerçek anlamda özerk olmaları için gerekli bir ön şartın bir sermaye piyasasının varlığı olduğunu anladı ve bu, Macaristan'ın pazar odaklı reformların başarısızlığını açıklamaya yardım etti. Yeni bir piyasa sistemi altında kıtlığın devam etmesine karşı bir açıklama arayışında olan Macar ekonomist Janos Kornai, zarar eden firmaların batmalarını önlemek için devletin kaynakları onlara sürekli transfer ettiği durum olan "hassas bütçe kısıtlaması" olarak adlandırdığı bir olguyu tespit etti. Bu olgunun Macaristan'daki kıtlık probleminin altında yatan şey olduğunu savundu: şirketlerin daima iflas etmelerinin engellenmesini umarak bütçe kısıtlaması olmadan pratikte faaliyet gösterdikleri ve böylece kronik üretim darboğazlarına neden olan malzeme ve sermaye malları için sınırsız bir talep ortaya koydukları olgusu.
 
Peki neden devlet mali destek vererek sorunlu firmaları kurtarmaya devam etti? Macar makamları ilke olarak şirket iflaslarına karşıymış gibi değildi. Aslında iflaslar gerçekleştiğinde Komünist liderlik, rasyonel bir ekonomik sisteme bağlılıklarını göstermek için onlara halkla ilişkiler vakaları gibi davrandı.
 
Nihai cevap, bir sermaye piyasasının olmamasıydı. Bir piyasa ekonomisinde, sorunlu bir firma faaliyetlerinin bir bölümünü veya tamamını bir başka firmaya satabilir. Veya borç verenlerden veya yatırımcılardan sermaye arayabilir, eğer onları kendi performansını geliştirme potansiyeline sahip olduğuna ikna edebilirse. Fakat bir sermaye piyasasının olmaması durumunda, sadece pratik seçenekler iflas ya da kurtarma paketi. Sürekli kurtarmalar, şirket iflaslarının aşırı derecede yüksek ve tahripkar oranlara çıkmasını önlemek için Macaristan liderliğinin ödemesi gereken bir bedeldi. Başka bir deyişle, sermaye piyasaları, piyasa sistemlerinin zorlu bütçe kısıtlamalarının neden olduğu türbülans ile başa çıkmak için mantıklı bir yol sağlar: bir firmanın gelirinden fazlasını harcaması gerektiğinde, borç verenlere ve yatırımcılara yönelebilir. Bir sermaye piyasası olmadan bu seçenek ortadan kalkar.
 
Komünizme karşı direnç arttıkça, Doğu Avrupa'da kapitalizme dönüşü engellemek arzusunda olanlar gerekli dersleri çıkardılar. 1989'da muhalif Polonyalı reformcu ekonomistler olan Włodzimierz Brus ve Kazimierz Łaski hem sosyalistleri hem de seçkin Marxist-Keynesgil Michal Kalecki'nin müritlerini ikna ederek Doğu Avrupa reformu için muhtemel olasılıkları inceleyen bir kitap yayınladılar. Her ikisi de 1950'lerden bu yana demokratik reformların ve sosyalist piyasa mekanizmalarının etkili savunucuları olmuşlardır.
 
Sonuç şu: Akılcı bir piyasa sosyalizmine sahip olmak için, kamuya ait firmalar özerk olmalı - ve bunun için sosyalleşmiş bir sermaye piyasası gerekecekti. Yazarlar, bunun Doğu Avrupa sistemlerinin politik ekonomisinin ve aslında sosyalizmin geleneksel düşüncelerinin köklü bir şekilde yeniden düzenlenmesini gerektirdiğini açıkça belirtti. Komünizmi çökertecek olan toplumsal karışıklıkların arifesinde yazarak görüşlerini ortaya koydular: "Sahip devlet sıfatı yönetimin gözetimi altında bir otorite olarak devletten ayrılmalıdır. . . .İşletmeler. . . sadece daha geniş bir görev ifa eden devletten değil, aynı zamanda birbirinden de ayrılmalıdır."
 
Brus ve Łaski'nin tasvir ettiği vizyon özgündü: çok sayıda özerk banka ya da yatırım fonu tarafından finans edilen bir özerk şirketler topluluğun hepsi bir piyasada rekabet ve etkileşim halindedir, hatta toplumsal mülkiyette olmasına rağmen. 
 
 
Bunların tümü kritik kar sorununu gündeme getirmek için bir ön hazırlıktır. Kapitalizm altında karların işlevi üzerine düşünmenin iki yolu vardır. Marxist anlayışta kapitalistlerin kar için durmak bilmeyen arayışı, onu "sistemin  nihai itici gücü" yaparak ekonomik büyümenin temposunu ve biçimini kendi lehine çevirir, ancak daha rasyonel ve insancıl bir şeyle değiştirilmesi gereken dengesiz ve keyfekeder bir itici güç olmakla yargılanır. Öte yandan ana akım ekonomilerde karlar, toplumun ihtiyaçlarını en etkin şekilde nasıl tatmin edileceği konusunda şirket ve girişimcilere bilgi yayımlayan, basitçe yararlı düzenleyici bir sinyal olarak anlaşılır.
 
Bu örneklerin her biri bazı gerçekler içeriyor. Genel muhasebeye bir göz atın. Mantığı açıktır: bir firmanın karı, sattığı ürünlerin piyasa değeri ile satın aldığı girdilerin piyasa değeri arasındaki farktır. Dolayısıyla kar peşinde olma, firmaların az bulunur girdileri iktisatlı kullanarak toplumsal olarak arzu edilen ürünlerin üretimini maksimuma çıkartmalarına yol açar. Bu mantıkta karlar ideal bir düzenleyici araçtır. 
 
Ancak mantık, bir eşyanın piyasa değerinin aslında onun toplumsal değerinin iyi bir ölçüsü olması halinde geçerlidir. Bu varsayım geçerli mi? Solcular bu fikirle alay edecek kadar bunu iyi bilirler. Kapitalizmin tarihi, yanlış değer biçilmiş metaların kısa ve detaylı bir özetidir. Sattıkları ürünlerin piyasa değerini şişirmek(örneğin reklam yoluyla) ve satın aldıkları girdilerin değerini aşağıya çekmek(örneğin işçileri vasıfsızlaştırma yoluyla) için hile ve dolap çevirme hazinesinden yararlananlar sadece kapitalistler değil. Fakat kapitalizm, marjinal toplumsal değerlerine akla yatkın az katkı doğuran çok önemli metaların fiyatlarını sistematik olarak kendisi belirler: sadece sağlık sigortası, doğal kaynaklar, faiz oranları, ücretleri bir düşünün. 
 
Yani kar bir sinyal ise, hiç değişmeden bir sürü patırtıyla karışık gelir. Yine de burada önemli bir sinyal var. Ekonomideki milyonlarca malın çoğu sağlık sigortası ya da doğal kaynaklar gibi değildir; kauçuk bantlar, sac levhalar veya düz ekran TV'ler gibi daha sıradandırlar. Bu malların nispi fiyatları, onların nispi marjinal toplumsal değerlerine uygun rehberler olarak işlevini yerine getiriyor gibi görünür. Şirketlerin girdi ve çıktılarının bu bölümüne gelindiğinde, diyelim demir satın alan ve çelik olarak imal edip satan bir çelik şirketi, kar peşinde koşma gerçekten kapitalistlere mümkün olan en etkin şekilde insanların arzuladıkları şeyleri ürettirir. Karın mantıksızlığını üreten bu mühim yanlış değer biçilmiş metalardır-emek, doğa, bilgi, finans, risk ve benzeri.
 
Başka bir deyişle, kapitalizm altında firmalar, insanların istediği şeyleri verimli bir şekilde üreterek karlarını artırabilir. Fakat aynı zamanda, işçileri yoksullaştırarak, çevreyi bozarak, tüketicileri aldatarak ya da halkı borca sokarak da fiyatları arttırabilirler. Ötekisini elde etmeden bir diğerini nasıl temin ederiz?
 
Bu ikileme standart cevap sosyal demokratik çözüm olarak adlandırılabilecek şeydir: bırakın şirketler özel karlarının peşinden koşsunlar, fakat  devlet, onların bunu toplumsal olarak  zararlı şekillerde yapmasını yasaklamak için duruma göre müdahale etmeye haiz olmalı. Kirliliği yasakla, işçilere haklarını ver, tüketici sahtekarlığını engelle, spekülasyonları bastır. Bu gündem yabana atılmayacak bir şeydir. Sosyal kuramcı Karl Polanyi, bunu endüstriyel devrimden beri sürmekte olan uzun "çifte hareket"in parçası olarak gördü. Polanyi, liberal kapitalizmin daima her şeyi alınıp satılan şeye dönüştürmek için bir dürtü tarafından ileri götürüldüğünü savundu. Çünkü üretimin "kendi kendini düzenleyen değiş tokuş ya da takas mekanizması yoluyla kurulmasına" ihtiyaç olduğundan , "insan ve doğanın onun yörüngesine kazandırılması, arz ve talebe bağımlı olması, yani, alınıp satılan emtialar olarak, satış için üretilen metalar olarak ticareti yapılması" gerekti.  
 
Fakat bu metalaştırılmış dürtü her zaman diyalektik karşıtını da üretti; toplumun alt tabakasından gelen bir karşı hareketi, meta olmaktan çıkarma arayışını. Böylece, Polanyi'nin çifte hareketi, "her biri belirli toplumsal güçlerin desteğine sahip olan ve kendi ayırıcı yöntemlerini kullanan, kendine özgü kurumsal amaçlar koyan toplumdaki iki düzenleyici prensibin faaliyeti" idi:
 
"Biri, kendi kendini düzenleyen piyasa düzenini hedefleyen, ticaret yapan sınıfların desteğine dayanan ve çoğunlukla bırakınız yapsınlar ve serbest ticaret yöntemlerini kullanan ekonomik liberalizm prensibiydi; diğeri ise, verimli örgütlenmenin yanı sıra insan ve doğanın korunmasını hedefleyen, piyasanın zararlı eylemlerinden en çabuk etkilenenlerin, öncelikle fakat yalnızca değil, emekçi ve köylü sınıflarının durmadan değişen desteğine dayanan ve yöntemi olarak koruyucu yasaları, kısıtlayıcı birlikleri ve diğer müdahale araçlarını kullanan toplumsal koruma prensibiydi."
 
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra karşı hareketin baskısı, meta olmaktan çıkarmayı endüstrileşmiş dünya boyunca yerel politikaların onaylanmamış itici gücü yaptı. Alttan gelen baskıya karşı ciddi şekilde hassas olan işçi sınıfı partileri savaş sonrası on yılların neredeyse yüzde 40'ından fazla bir zamanda hükumette yer aldılar- savaş yıllarında bu yüzde 10'du ve hemen hemen hiç daha önce böyle olmamıştı- ve "Sol'dan gelen bulaşıcı hastalık" sağ partileri savunma amaçlı razı olmaya zorladı. Okullaşma, tıbbi tedavi, konut, emeklilik, boş zaman, çocuk bakımı, kendi geçimini sağlama, ama en önemlisi, ücretli çalışma: bunlar, piyasa baskısı, para gerektiren mallar ya da arz ve talep üzerine satın alınan ve satılan nesnelerden, toplumsal haklara ve demokratik karar nesnelerine dönüştürülerek giderek ortadan kaldırılacaktı.
 
Bu, en azından, en büyük sosyal-demokratik programdı - ve savaş sonrası dönemde belirli zamanlarda ve yerlerde başarıları heyecan vericiydi.
 
Fakat sosyal demokrat çözüm istikrarsızdı ve bu, kapitalist sistemin itici gücü olarak kar peşinde koşma üzerinde onun zorlanması ile birlikte Marxist anlayışın yükseldiği noktadır. Kapitalistlerin kar peşinde koşmasını sistemin itici gücü olacak diye kabul etme ve onu politika ve düzenlemeler vasıtasıyla sistematik olarak onarabileceğinize ve bastırabileceğinize inanma arasında temel bir çelişki vardır. Klasik Marxist tanımda çelişki açıkça ekonomiktir: kar oranlarını fazla düşüren politikalar, yetersiz yatırıma ve ekonomik krize yol açacaktır. Ancak çelişki siyasi de olabilir: kara aç kapitalistler toplumsal güçlerini gerekli politikaları engellemek için kullanırlar. Kar nakit akımlarını en üst düzeye çıkaran bireyler tarafından yönlendirilen ve ortak refahı korumak için gerekli olan karı bastıran normları, kuralları, kanunları ve düzenlemeleri yine de sürdürmesi beklenen bir sisteme nasıl sahip olunur?
 
İhtiyaç duyulan şey,  bu firmaları kamuya açık tutarak ve üretim fazlalarına dar bir kapitalist sınıf tarafından el konulmasını önleyerek, girdiler üzerinde üretimin fazlalığının oluşmasını amaçlayan, piyasa için üreten ve ticaret yapan özerk firmalara izin veren bir yapıdır. Bu tür bir sistem altında işçiler şirketlerinin yönetimi üzerinde istedikleri derecede kontrolü üstlenebilirler ve her türlü "karlar" toplumsallaştırılabilir - yani itici bir güç olmaktan ziyade bir sinyal olarak gerçekten işlev görebilirler. Ancak böyle bir sistemin ön koşulu, bir sermaye piyasasının varlığını koruyacak şekilde yapılandırılan üretim araçlarının toplumsal hale getirilmesidir. Bütün bunlar nasıl yapılabilir? 
 
Temel bilgilerle başlayın. Toplumun üretken altyapısı üzerinde özel denetim nihayetinde mali bir olgudur. Sınıf ya da bireyler olarak, kapitalistlerin denetimi yerine getirdiği üretim araçlarını finanse etme ile ilgilidir. O zaman gereken şey finansmanın toplumsallaştırılmasıdır - yani, ortak bir sistem, kredi ve üretim araçlarının kollektif finansmanı. Fakat pratikte bu ne anlam ifade ediyor?
 
İnsanların iki çeşit varlık sahibi oldukları söylenebilir: "Kişisel" varlıklar; evler, arabalar ya da bilgisayarları içerir. Ancak finansal varlıklar, hisse senedi, tahvil ya da yatırım fonları gibi para akışlarından sağlanan alacaklar, üretken altyapıyı finanse eden şeydir. Özel şahsa ait tüm finansal varlıkların "zorunlu satın alım"ı olarak kibarca adlandırılabilecek olan şeye soyunmak için bir kamu ortak fonu kurulduğunu farz edelim.Örneğin, kişinin banka mevduat hesabına para yatırarak, piyasa fiyatlarında bir kişinin menkul kıymet yatırım fonu hisselerini "satın" alacaktır. Bu sürecin sonunda bireylerin tüm finansal serveti banka mevduatlarına dönüştürülken(ortak fon şimdi tüm hisselere sahip olduğu için ancak söz konusu olan bankalarla birlikte şimdi ortaklaşa sahip) ortak fon tüm önceki şahsa ait finansal varlıklara sahip olacaktır.
 
Kimse herhangi bir servet kaybetmedi; herkes hisse senet ve tahvillerini basitçe nakde çevirdi. Fakat bunun etki alanı geniş sonuçları da var. Topluluğun üretim araçları ve kredi şimdi bir kamu fonunun varlıklarını oluştururken, bireylerin finansal servet bakiyeleri artık onun yükümlülükleridir. Başka bir deyişle, bireylerin para tasarrufları ile toplumun kapitalist bankalar, yatırım fonları vb. tarafından uygulanmaya alışkın olunan üretken fiziksel varlıkları arasında arabuluculuk yapma işi artık sosyalleşmiştir. Ortak fon, şimdi, üretim araçları arasında sermayeye sahip olan ve tahsis eden çok sayıda toplumsallaştırılmış banka ve yatırım fonlarıyla birlikte toplumsallaşmış bir temelde "ehlileştirilen" bir sermaye piyasasını yeniden kurabilir.
 
Burada alınacak ders, farklı bir sisteme geçişin felaket olması gerekmez. Tabii ki anlattığım durum devrimci bir şey olacaktır - ancak eski toplumun tamamen çöküşünü ve onun yerine tümüyle tanınmaz bir şeyin Promethean[Özgürlük] gözbağcılığını içermesi gerekmez. 
 
Sürecin sonunda artık şirketler karlarını maksimize etmenin yollarını arayan şahıslara ait değiller. Bunun yerine, oluşturabilecekleri her hangi bir artık değerle("karlar") birlikte bir bütün olarak topluma aittirler. Şirketler hala piyasada alım ve satım yaptıkları için, yararlılıklarını yargılamada kullanılabilecek bir fazlalık(ya da eksiklik) yine de üretebilirler. Fakat hiç kimse bu fazlalıkları cebine indiremez demek, hiç kimse kapitalizm altında sık görülen metaların kar odaklı yanlış değer biçilmesini kullanma ve bunun peşinde koşmada herhangi bir çıkar elde edemez. Sistemin itici gücü olarak sistematik olarak kara dayanırken, kamu yararını savunmak için kar güdüsüne titizlikle ket vuran, bir zamanlar bir çelişki olan "sosyal demokratik çözüm" artık uzlaştırabilir.
 
Aynı amaçla, bireylerin banka mevduatlarına faiz tahakkukuna belirli bir servet eşiğinde tavan limit konabilir ve bu seviyenin ötesinde enflasyonu basitçe telafi etmek için sınırlı olabilir. (Veya sosyal fazlalık herkes arasında eşit olarak bölünebilir ve sadece bir sosyal temettü olarak ödenebilir.) Bu, gelir sahibine değil ancak gelir sahibinin toplumdaki "çıkarına" tam anlamıyla acısız ölüm sağlamaktır. Ve bireyler hala iş kurmada özgür olabilirler, şirketleri belirli bir boyuta, dönem ve öneme erişir erişmez "halka açılmak" zorunda kalacaklardır: sahipleri tarafından toplumsallaştırılmış piyasaya satılır.
 
Tanımladığım şey, bir açıdan, yüzyıllardır kapitalizm altında süre gelen bir eğilimin doruk noktasıdır: mülkiyetin denetimden giderek artan ayrılması. Zaten ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Marx, şimdi şirketler olarak adlandırdığımız şeyin çabuk üremesine hayret etti: "Genel olarak - kredi sistemi ile geliştirilen hisse senedi şirketleri - ister kendi özmalı ister borç alınmış olsun, sermaye sahipliğinden kaynaklanan bir görev olarak bu yönetim işini ayırmak için artan bir eğilime sahiptir. Tıpkı burjuva toplumunun gelişiminin, vasıfları feodal zamanlarda kalan hakimlerin ve idarecilerin görevlerinin toprak mülkiyetinden ayrılmasına tanık olduğu gibi." Marx bu gelişimin büyük önem taşıdığını düşündü: "Bu, kendisinin kapitalist üretim çerçevesinde özel mülkiyet olarak sermayeyi ortadan kaldırmasıdır."
 
1930'lara gelindiğinde Adolf Berle ve Gardiner Means Modern Şirketler ve Özel Mülkiyet adlı çalışmalarında sinyalini verdiği gibi, bu "toplumsallaştırılmış özel mülkiyet" Amerikan kapitalizminde hakim üretken biçim haline geldi.Yönetimsel-kurumsal model, gevşemiş kar oranlarından memnun kalmayan kapitalist mal sahipleri kaygısız ve boş veren olarak şirket yöneticilerinde gördükleri şeye karşı bir saldırı başlattıklarında 1980'lerde bir zorlukla karşı karşıya kalmış göründü. Bu, on yıldan fazla süren şirket kontrolü için devasa sınıf içi kavgayı tetikledi. Fakat 1990'ların sonuna gelindiğinde sonuç her iki tarafın da çıkarına olan anlaşmaydı: CEO'lar sermaye piyasalarında özerkliklerini sürdürdü, ancak "hissedar değeri" ideolojisini kabul etti. hisse senedi paketleri firmanın kar ve borsa performansına daha duyarlı hale getirildi, ancak aynı zamanda aşırı şişirildi. Aslında, hiçbiri mülkiyetin ve kontrolün ayrılması sorununu teknik olarak çözemedi çünkü yeni ödeme planları, mal sahipleriyle birlikte yöneticilerin maddi menfaatlerini gerçekten aynı hizaya getirmeye asla yaklaşmadı. MIT ve Federal Rezerv ekonomistleri tarafından 1936'dan 2005 yılına kadar üst düzey yöneticilere ödeme konusunda yapılan kapsamlı bir inceleme, şirketlerin performansı ve yöneticilerinin toplam ücreti arasındaki oranın, yalnızca yüzyıl ortası işletmecilik yaklaşımı döneminde değil tüm yüzyıl boyunca göz ardı edilebilir olduğunu buldu. 
 
Diğer bir deyişle kapitalizm laboratuvarı, işletme karları ve onu kontrol edenlerin payına düşen ödüller arasında bire bir bağlantıyı ayırdığında ekonomik bir sistemin işleyip işleyemeyeceğini test etmek için bir yüzyıl boyunca deney yapmaktaydı. Deney başarılı oldu. Sahiplik ve kontrolün oldukça radikal ayrılmasıyla birlikte modern kapitalizmde arıza ya da hastalıklar eksik olmaz ancak karı ihmal etme onlardan biri değil.
 
Bu toplumsallaştırılmış firmalar aslında nasıl yönetilmelidir? Bu sorunun tam cevabı, böyle bir makale kapsamının çok ötesindedir; hayali işletmelerin tüzüklerini ve içtüzüklerini çok dikkatli ve tam olarak tanımlamak gerçekte Marx'ın haklı olarak alay ettiği gibi bir tür Comteci aşevi tarifidir. Ancak temel nokta yeterince açık: bu firmalar piyasada alıp sattıkları için, performansları rasyonel olarak değerlendirilebilir. Bir firma bütünüyle işçiler tarafından kontrol edilebilir, bu durumda sermaye kullanım bedelini ödedikten sonra net gelirinin tamamını toplayabilirler. Ya da toplumsallaştırılmış sermaye piyasasında aynı kuruluş tarafından seçilmiş bir yönetim ya da bunu şirket içinde dengelemek için işçilerin yönetime katıldığı güçlü bir sistemle bir kuruluş tarafından "sahiplenilebilir". Bu yöneticiler ve "sahipler" şirketin ürettiği nispi kazanç üzerinden değerlendirilebilir, ancak karların mutlak kütlesi üzerinde hiçbir özel mülkiyet hakkına sahip olmayacaklardır. Gelecekteki performans beklentilerinin bir şekilde "nesnel" olarak değerlendirilmesi gerekiyorsa, bu, sosyalleşmiş sermaye piyasalarının yapabileceği bir şey demektir.
 
Böyle bir program bir ütopya anlamına gelmez; bir Milat ilan etmez ya da topluma beyaz bir sayfa açmaz. Yapmaya çalıştığı şey, insan ihtiyaçlarının karşılanmasında kar önceliğinin peşinden koşmayı reddeden bir rasyonel ekonomik sistem taslağı çizmektir. Ne de insanların birbirleriyle ve çevreyle etkileşim biçiminde daha esaslı değişimleri göz ardı eder, tam tersine ilerideki değişimlerin önündeki engelleri azaltır.
 
Isaac Deutscher'e takdir içinde tarihçi  Ellen Meiksins-Wood onun, " mucizevi bir şekilde insanları Shelly'nin sözleriyle 'suçluluktan ve acıdan' 'azat eden' tüm insan hastalıklarını iyileştirecek olan romantik ilüzyonlara yataklık etmeksizin insanlığın kurtuluşu adına verdiği sözü kabul eden sosyalizmin ölçülü vizyonu"ndan övgüyle söz eder. Deutscher'in yazdığı, sosyalizm, "evrimin son ve mükemmel ürünü ya da tarihin sonu değildir, ancak bir bakıma sadece tarihin başlangıcıdır." Sol umudun bu ana temelini kaybetmediği sürece, o kapitalizm ötesinde ufukta görünecektir.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
www.jacobinmag.com
Reason in Revolt

Nurettin DÖNMEZ

Nurettin DÖNMEZ 
 
12 Eylül faşist cuntasının ihbarcı faşistleri tarafından 29.09.1980 tarihinde katledilen Sefaköy'ün yiğit Devrimcisi Nurettin Dönmez Yoldaşımızı katledilişinin 37. yılında saygıyla anıyoruz. 
Tohum oldun savruldun, 
Dört bir yana yeşerdin, 
Kıraç kıraç çiçeklendin, 
Güllendin. 
 
Burjuvalar Unutur. Küçük burjuvalar unutur. Politikacılar unutur. Köylüler unutur. İşçiler unutur. İnsan unutur. Herkes unutur. 
Ama sosyalistler unutmaz. 
 
Kanunlar unutturur. Mahkemeler unutturur. Hapishaneler unutturur. İşkenceler unutturur. Kurşunlar unutturur. Hain pusular unutturur.
Ama sosyalistler unutturmaz.
 
Kimleri mi?
 
Adı sanı duyulmamış,
Yüreği sadece ama sadece tek bir şey,
Tek bir aşk,
Tek bir sevda için,
Kana kana özgürlüğü,
Doya doya ekmeği,
Paylaşmak için
Paylaştırmak için
Atanları,
Yoksulun, fakirin, ezilenin gözyaşlarını bin parça sevgiyle silenleri
Nurettin Dönmezleri
Unutmaz
Unutturmaz
 
MÜCADELE TARİHİMİZDE PIRIL PIRIL PARLAYAN... NURETTİN DÖNMEZ, anılarıyla öğretmeye devam ediyor. Nurettin Dönmez, Devrimci hareketin 12 Eylül faşist cuntasına karşı onurlu direnişinde ilk kaybettiklerimizden biridir. Bugün onun ve onların mücadeleleri yok sayılmaya çalışılsa da, onların izinden yürüyenler, her 12 Eylül faşist cuntası yıl dönümlerinde yoldaşlarını anarken, aynı zamanda onları gelecek kuşaklara aktarmayı bir görev olarak da görmelidirler. Nurettin, Sefaköy Fevzi Çakmak mahallesinde yaşayan Bulgaristan göçmeni iki çocuklu işçi bir ailenin tek erkek çocuğuydu. 19 Kasım 1961'de Bulgaristan'ın Şumnu kentine bağlı Yeniköy'de dünyaya gelmişti. Askerliğini Bulgaristan'da yapmıştı. Göçmenlerin tüm ülkelerde tecrübe ettikleri gibi, kendisi ve ailesi en ağır işlerde çalışarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Aynı zamanda en düşük ücretle sosyal koşulların tamamen bozuk ortamlarında Nurettin de işçilik yaşamına atılmıştı. Sefaköy o dönemlerde İstanbul’un önemli işçi semtlerinden birisiydi, aynı zamanda faşizme karşı mücadelede önemli direniş noktalarından birisi olarak devletinde hedef olarak gördüğü pilot bölge konumundaydı. Nurettin de Zetip iplik Fabrikasında çalışırken, orada devrimcilerle tanıştı ve kısa zamanda onlarla iş yerindeki haksız ve yanlış uygulamalara karşı örgütlü bir şekilde tavır alarak, iş yerindeki ekonomik ve sosyal kısıtlamaların engellenmesine yönelik işçilerin örgütlenmesi için yoğun çabalar içeresine girdi. Bu arada ortaya çıkan Toplu İş Sözleşmesi anlaşmazlığı sonucunda Zetip Fabrikası işçileri greve gitmek zorunda kaldılar. Bu dönem içeresinde Nurettin bizzat grevin örgütlenmesinde ve işverenle iş birliği yapan faşistlerin saldırılarına karşı direnişte yer alan en öndeki devrimcilerden biri oldu. Bunun için grev çadırında ve etrafında nöbet tutarak grevin kırılmaması için büyük emek sarf etti. O dönemler, işverenler bu tür grevleri kırmak için MHP'li faşistleri grev çadırlarına saldırtarak emekçileri yıldırıp korkutmaya çalışırdı. Aynı zamanda, Zetip Fabrikasındaki uzun süren grev ile ilgili devrimcilerin dayanışma kampanyasında mahallerde önemli çalışmalar yaparak grevci işçilere erzak sağlanması noktasında önemli çalışmaları oldu. Nurettin sesiz, sakin ve aynı zamanda işini en iyi bir şekilde yapmaya çalışan devrimcilerden biriydi. 12 Eylül faşist cuntasının gelmesiyle birlikte, bu karanlığa karşı direnmenin bir görev olduğunu kavrayarak direnişte yerini o da aldı. Devrimci Yol'un faşist cuntaya karşı direniş kararıyla birlikte cuntacıları teşhir kampanyası çerçevesinde gerçekleşen eylemlerde yerini çekinmeden aldı. Bu dönemde cuntacı Generallerin devrimci hareketleri etkisiz hale getirmek için kara kampanyalar sürdürürken aynı zamanda halkı ihbarcılığa teşvik etmekteydiler. Devrimciler de bu propaganda ve ihbar kampanyalarını boşa çıkarmak için doğrudan halka giderek kendi propagandalarını yaparken aynı zamanda ihbarcılık yapmamaları noktasında uyarılar yapıyorlardı. Nurettin'de bu kampanya çerçevesinde Sefaköy Sultan Murat Mahallesinde devrimcilere karşı ihbarcılık faaliyeti yürüten bir aileyi iki arkadaşıyla uyarmaya gidiyor. Arkadaşlarıyla birlikte bu aileyle cuntanın ne olduğunu, ihbarcılığın ne kadar kötü bir olay olduğunu anlatırken o esnada ihbarcı aileyle aralarında çatışma çıkıyor. Nurettin orada ölürken, bir arkadaşı da yaralanıyor. İhbarcı aileden de iki kişi ölüyor. Nurettin Dönmez, 12 Eylül faşizmine karşı direnişte Devrimci Yolun ilk kaybettiklerinden birisidir. Onun mücadelesi fabrikasından başlarken, aynı zamanda Fevzi Çakmak mahallesinde ve faşist cuntaya karşı direnişte de sürdü. Devrimci Yol'un onurlu direniş ve mücadelesinde yoldaşları, arkadaşları ve dostları Nurettin’i unutmayacaklar. Bizimle yaşayacak ... selam olsun faşizmin dur dediği yerde durmayanlara... 
 
 Mustafa KUMANOVA ve Himmet BOZYEL.

Barzani referandumu ve sonrası

Yurt içinde sayıları 15 milyonu bulan Türkiyeli Kürt yurttaşların hissiyatlarını dikkate alan, onları rencide etmeyen bir duruş ve analiz gerekirdi. Bu ne yazık ki yapılamadı. Oysa yapılabilirdi. Nasıl?Yurt içinde sayıları 15 milyonu bulan Türkiyeli Kürt yurttaşların hissiyatlarını dikkate alan, onları rencide etmeyen bir duruş ve analiz gerekirdi. Bu ne yazık ki yapılamadı. Oysa yapılabilirdi. Nasıl?

DECCAL


 

Üçüncü Bölüm: Lenin ve Ulusal Sorun

 
 
 
"Milletçe homojen olan devletlerde burjuva devrimcileri, Fransa'da olduğu gibi, belirli bir topluluğa bağlılığın üstesinden gelme ya da İtalya ve Almanya'da olduğu gibi, ulusal ikiliğin üstesinden gelme fikrini destekleyerek güçlü, merkeze doğru yaklaşan eğilimler geliştirdiler; buna karşın, Türkiye, Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi, milletçe heterojen olan devletlerde gecikmiş burjuva devrimi merkezkaç kuvvetini serbest bıraktı."(L Troçki, Rus Devrimi Tarihi, s.890)
 
Devrim öncesi Rusya, ağır bir şekilde dış emperyalizme bağımlı son derece geri kalmış, yarı feodal bir ülkeydi. Dolayısıyla, bugünkü birçok Üçüncü Dünya ülkesine çok benziyordu. Dahası, milliyet sorunu Rusya'nın siyasi hayatında merkezi bir yer işgal etti. Çarlık Rusya, Balkanlar'daki baskı gören küçük ulusları koruma kisvesi altında kendi yayılmacı politikasını gizlemek istemesine rağmen tam bir uluslar hapishanesiydi. Çarlık Rusya'nın nüfusunun yüzde elli yedisini Ukraynalı, Gürcü, Polonyalı, Finli ve diğer baskı altındaki uluslar teşkil ederken, yüzde kırk üçü egemen Büyük Rus milliyetinden oluşuyordu.
 
Yetmiş milyon Büyük Rus yaklaşık doksan milyon Rus olmayana hükmetti ve bütün hepsine çarist devletin bürokratik kastı tarafından hükmedildi ve zulüm edildi. Bir de bu yetmezmiş gibi, en azından Rusya'nın batılı topraklarında, ezilen halkların ekonomik ve kültürel seviyesi genellikle Rusya'ya has olandan çok daha yüksek idi. Rusya'nın doğuya doğru Kafkasya'ya ve özellikle Orta Asya'ya doğru ilerlemesinin belirli bir ilerici rolü olduğu söylenebilirse de, bu, Polonya, Finlandiya ve Baltık ülkelerinde geçerli değildir. Yaşlı Engels'in yorumladığı gibi: "Finlandiya Finli ve İsveçli, Beserabya Romanyalı, Polonya krallığı Polonyalıdır. Bunda, hepsi Rusların ismini taşıyan dağınık ve aynı soydan ırkların birleşmesiyle ilgili herhangi bir sorun artık yoktur;
bunda, kaba kuvvet ile yabancı toprakların apaçık fethinden, basit hırsızlıktan başka bir şey görmüyoruz."(Marx ve Engels Toplu Eserler, cilt.27, sf.28)
 
En başından itibaren Bolşevik parti, ulusal sorun üzerinde titiz bir tavır takındı. Bu kitleleri, özellikle de köylüleri kazanmak için gerekliydi. Ulus sorunu normal olarak işçi sınıfını çok fazla etkilemez, ancak küçük burjuva kitlesini, özellikle de köylülüğü etkiler ve tarihsel olarak konuşmak gerekirse ulusal sorun ve tarımsal sorun[toprakların yeniden dağıtılması] çok yakından bağlantılıdır. Bazen oldukça eğitimli Marxistler bile bu sorunu kavramakta başarısız olurlar. Küçük burjuva kitlelerinin dikkatini elde etmek ve devrim gayesi adına onları kazanmak için, demokratik ve özellikle de kendi kaderini tayin etme hakkı talebi gibi diğer kısmen etkili taleplerin kullanımı kesinlikle gerekliydi. Ancak böyle sloganların kullanımı sadece, burjuva ve küçük burjuva parti ve eğilimlerine karşı doğrudan mücadelede kitlelerin liderliğini kazanmak için proletarya ve onun partisi adına mücadelenin bir parçası olarak bir anlam ifade ediyordu. Bu nedenle, devrimci kanadın başarısı için ön şart, milliyetçi küçük burjuvaziye ve burjuvaziye karşı amansız bir mücadeledir. Ve böyle bir mücadeleyi yürütmek için, ulusal sorun konusunda açık bir duruş gereklidir.
 
Lenin gibi Troçki de ulusal sorun üzerine kapsamlı olarak yazdı. Bu konu üzerine Bolşevik Parti'nin duruşunu her şeyden çok daha iyi özetleyen Rus Devriminin Tarihi'nde ulusal sorun üzerine teferruatlı değinme muhteşem bir bölümdür. Fakat ulusal sorun üzerine Marxist duruşu geliştiren ve genişleten hepsinden önce Lenin'dir. Troçki, Bolşevik tutumu özetleyerek şunları yazdı: 
 
"Lenin Rusya'daki merkezden uzaklaşan ulusal hareketlerin gelişimini kaçınılmaz olarak erken öğrendi ve devletler olarak ayrılma sorununu halleden ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını oluşturan eski parti programının ünlü 9. paragrafı için bilhassa Rosa Luxemburg'a karşı mücadele etti. Bunda, Bolşevik Parti her ne şekilde olursa olsun ayrılmanın müjdesini üstlenmedi. Sadece, genel devlet sınırlarının arasında bu ya da şu milliyetin zorla tutulması da dahil, ulusal baskının her şekline karşı acımasızca mücadele etmek için bir yükümlülük aldı. Rus proletaryası ancak bu yolla yavaş yavaş baskı gören milliyetlerin güvenini kazanabilirdi. 
 
"Ancak bu meselenin sadece bir yanıydı. Ulusal çevrede Bolşevizmin politikasının, görünüşte ilkiyle çelişen ama gerçekte onu tamamlayan başka bir yanı daha vardı. Parti ve genel olarak işçi örgütleri çerçevesinde Bolşevizm, işçilerin aralarını bozan ya da içlerine fitne sokan milliyetçiliğin her türlü yozlaşmasına karşı her ne olursa olsun savaşan sıkı bir merkeziyetçilik üzerinde ısrarcıydı. Burjuva devletlerinin ulusal azınlıklar üzerinde zorunlu vatandaşlık ya da resmi dil bile dayatmasını kesinlikle reddederken, Bolşevizm aynı zamanda, gönüllü sınıf disiplini yoluyla farklı milliyetlerin işçilerini mümkün olduğunca birbirine kenetlemek için bunu gerçekten kutsal bir görev bildi. Devrimci bir örgüt, gelecek devletin bir prototipi değildir aynı zamanda adeta onun yaratılmasının bir vasıtasıdır. Bir vasıta, ürüne biçim verme için uyarlanmalı; ürünü kaplamamalı. Böylece, merkezileştirilmiş bir örgüt, devrimci bir mücadelenin başarısını garanti altına alabilir; görev, milliyetlerin merkezileşmiş baskılarını yok etmek olsa bile."(Troçki, Rus Devriminin Tarihi, ss. 890-1.)
 
 
ULUS NEDİR?
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönemde, Lenin ulusal soruna ve özellikle de Otto Bauer'in revizyonist teorilerine cevap vermek için çok zaman ayırdı. 1908-10 döneminde Lenin sürgündeydi ve neredeyse tamamen izole edilmişti. Rusya ile irtibata geçme eksikliği ve ortak çalışanların yetersizliği göz önüne alındığında, gerçekte onun tarafından bilinmeyen genç bir Gürcü olan Stalin'in gelişini coşkuyla karşıladı. Her zamanki gibi, genç yoldaşlara yaptığı gibi, yeni gelenleri cesaretlendirmek için çok zaman harcadı. İlave bir sürpriz olarak Stalin, ezilen bir milletin üyesi, bir Gürcü idi. Lenin, ulusal sorun üzerine politikasının temel çizgileri hususunda son derece özenli olduğunu kanıtlayan öğrencisine ders verme fırsatını yakaladı. Sonuç, 1912 yılı sonunda, Prosveshcheniye dergisinin ("Aydınlanma") sayfalarında Ulusal Sorun ve Marksizm başlığı altında çıkan uzun bir makaleydi.
 
1914'te makale Ulusal Sorun ve Marksizm başlıklı bir broşür şeklinde çıktı. Stalin'in eserlerinin ikinci cildinde yayınlandı. Yıllarca ulusal sorun üzerine standart Parti çalışması olarak görüldü ve aslında, biraz biçimsel bir sunuma rağmen kötü bir makale değildi. Bununla birlikte, bu, Stalin'in teorik dehasının sonucu değildi. Aslında, bu yazı Stalin'in eseri değildi. E.H. Carr'ın dikkati çektiği gibi: "Dış ve iç kanıtlar, Lenin'in parlak fikri etkisi altında yazılmış olduğunu gösteriyor."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt, 1, s. 425-6.) Bu makaledeki fikirler tamamen Lenin'in fikirleriydi.
 
Ünlü Beyliss davası["Beilis davası" olarak bilinen ünlü 1913 davası; Rus İmparatorluğunda, Kiev'de ayin cinayetiyle suçlanan Rus Yahudisi Menahem Mendel Beilis'in davası] etrafında anti-semitik ajitasyonun zirvesinde yazılmış bu makaleye giriş, "milliyetçilik dalgasının işçi sınıfı kitlelerini içine çekmekle tehdit ederek ve gücünü arttırarak önüne kattığı" konusunda uyarıda bulunur. Ve ekler: "Bu çok önemli zamanlar, Sosyal Demokratik Parti üzerine milliyetçiliğe direnmek ve kitleleri genel 'salgın'dan korumak için büyük bir misyon yükledi. Sosyal Demokratlar adına, sınıf mücadelesinin bölünmezliği ve birlikteliği olan enternasyonalizmin denenmiş silahını milliyetçiliğe karşı kullanarak bunu tek başlarına sosyal demokratlar yapabilirler."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Temel sorun, bir ulusun nasıl tanımlanabileceğiydi. Bu soru hiç göründüğü kadar kolay değildir. Daha çok zamanı tanımlamak gibidir. Saint Augustine, zamanın ne olduğunu bildiğini söyledi, ancak birisi onu tanımlamış olsaydı, bunu yapamazdı. Ulus da tıpatıp aynısıdır. Herkes onun ne olduğunu bildiğini düşünüyor, ancak tanımlanması istendiğinde, neredeyse herkes zorlanıyor. Stalin'in imzası ile yayınlanan broşür böyle bir tanım sağlamaya çalışıyor. Sonuç, tatmin edici açık ve kesin bir ifadeye muhtemelen en yakın olanıdır. Bauer'in öznel tanımına karşı bir ulus burada bilimsel Marksist anlamda tanımlanır: "Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam, ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Böylelikle, bir ulusun ortak bir dil ve toprak, paylaşılan bir tarih ve kültüre sahip olması ve ayrıca kuvvetli ekonomik bağlarla birliktelik sağlaması gerekir. Hiç kuşkusuz doğru olan ve her halükarda Otto Bauer'in "psikolojik" yaklaşımına ve "ulusal-kültürel özerklik" destekçilerine son derece üstün olan genel tanımlamaya bir bakın. Bununla birlikte, tüm genel tanımlarda olduğu gibi, bu asla hiçbir şekilde sorunu sona erdirmez. Gerçek hayatta biri her zaman, tanımın bir ya da daha fazla ayrıntısında aksini iddia edebilecek somut değişkenler bulur. 
 
Örneğin dili ele alalım. Bir ulus için dilin önemi açıktır. Milliyetin en ayırt edici izi olarak görünür. Troçki, Rus Devrimi Tarihinde dilin önemini şöyle ifade eder: Troçki, "Dil, insan iletişiminin ve dolayısıyla zekasının en önemli aracıdır. Ulusları birleştiren ticaret borsalarının zaferiyle birlikte ulusal hale gelir. Bu temel üzerinde ulusal devlet, kapitalist alışverişin hareket serbestliği için en uygun, karlı ve normal alan olarak tesis edilmiştir." diye yazar. (Troçki, Rus Devriminin Tarihi, S. 889.)
 
Ancak bu en önemli kural için bile istisnalar olabilir. Bazı insanlar, örneğin İsviçre'nin bir ulus olduğunu inkar eder. İsviçre ulusal kimliği, esasen Avusturya'ya karşı özgün bir ulusal kimliği sürdürmek için yüzyıllarca süren mücadelelerle yaratılmıştır. Lenin'in de belirttiği gibi, İsviçreli ortak bir dile sahip değildir: "İsviçre'de üç devlet dili var, ancak bir referanduma sunulan yasalar beş dilde, yani üç devlet diline ek olarak iki 'Latince kökenli' lehçede basılıyor. 1900 nüfus sayımına göre bu iki lehçe 3,315,443 nüfuslu İsviçre'nin 38,651'i tarafından konuşuluyor, başka bir deyişle nüfusun yüzde birinden biraz fazlası. Orduda, subaylar ve astsubayların "kendi adamlarıyla kendi ana dillerinde özgürce konuşmasına izin verilir'. Graubünden ve Wallis kantonlarında(her biri yüz binin üzerinde nüfusu olan) her iki lehçe de tam eşitlikten yararlanır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Sorunun anlaşılmasında çözüm, bir ulusun "tarihsel olarak yavaş yavaş geliştirilmiş" bir varlık olduğu ilk önermesinde yatar. Diyalektik, soyut şekilsel tanımlardan değil gelişen, değişen ve evrimleşen şeylerin, canlı süreçlerin somut bir tahlilinden ortaya çıkar. Bir ulus sabit ve statik bir şey değildir. Değişir ve evrimleşir, değişebilir ve evrimleşebilir. Daha önce hiçbir zaman var olmamış uluslar yaratılabilir. Modern ulusların nasıl doğduğu tam olarak işte budur. Fransa, İtalya ve Almanya'da olan budur. Sonradan, Hint ulusal bilinci, İngiliz emperyalizmi tarafından elbette kazara yaratılmıştır. Şimdi, kapitalizmin çürümesi ve Hint burjuvazisinin bir çıkış yolu bulamamasından dolayı, bu milli bilincin zayıflamasına ve parçalanmasına dair açık işaretler var ki bu da Hindistan'ın geleceği için büyük tehlike oluşturuyor.
 
Tarihsel olarak uluslar, eski ilişkileri ve sınırları sona erdiren ve yenilerini yaratan savaş, istila ve devrimlerin koşulları altında uygun ham maddelerden oluşturulabilir. Bu tarihsel kağıtları yeniden karma işleri tersine çevirebilir. Dünün baskı gören ulusu ya da köleleştirilmiş sömürgesi canavarca en baskıcı ve emperyalist devlete dönüşebilir. En iyi örnek, aslında Britanya'nın bir kolonisi olan ve şimdi dünyanın en güçlü ve en gerici emperyalist devleti olan ABD'nin kendisidir. Benzer şekilde, yakın zamanda kendilerini yabancı boyunduruğundan kurtaran ve büyük ölçekli emperyalist güçler karşısında bağımlı bir konumda kalan burjuva devletleri buna rağmen kendilerine yakın zayıf ülkeleri ezip sömürmek için yerel emperyalist güçler rolü oynamaktadır. Çarlık Rusya, sermaye ihraç etmemiş ve İngiltere, Fransa ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerle yarı-sömürge ilişkisi içinde yerini alan yarı feodal ve geri kalmış bir ülke olmasına rağmen 1917'den önce ana emperyalist güçlerden biriydi.
 
 
SINIF SORUNU
 
Ulusal sorun, diğer bütün sosyal sorunlar gibi esasında bir sınıf meselesidir. Bu, Lenin'in bakış açısıydı ve hakiki Marksistlerin bakış açısıydı. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler kitabında Lenin Marxizmin bu temel önermesini takdire şayan netlikle açıklar:
 
"Gelişmemiş olsa bile her ulusal kültür, demokratik ve sosyalist kültürel unsurları barındırır; zira her ulusta, demokrasi ve sosyalizm ideolojisine kaçınılmaz olarak yol açan yaşam şartları sömürülen ve ezilen kitleler vardır. Ancak her ulus ayrıca, yalnızca "unsurların" değil aynı zamanda egemen kültürün de şeklini alan burjuva kültürüne de sahiptir(ve çoğu ulus ayrıca KaraYüzler[Rusya'da ultra milliyetçi hareket] ve ruhani kültüre de sahiptir). Bu nedenle, genel 'ulusal kültür', arazi sahiplerinin, din adamlarının ve burjuvazinin kültürüdür. "(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Her ulusa egemen olan fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olduğu gerçeği bir Marxist için bu işin ABC'sidir. Lenin, bir "ulusal kültürün" kabulünün, ne fazla ne eksik o ulusun burjuvazisinin egemenliğinin kabulü olduğu konusunda ısrar eder. Ulusal sorun bir sınıf sorunudur. Marxistler sınıf çelişkilerini geçiştirmemeli, aksine onları gözler önüne sermeli. Ezen ulusta olduğu gibi ezilen ulus durumunda da bu o kadar zorunludur. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler'de Lenin, "Anonim şirketlerin yönetim kurullarında farklı milletlerin kapitalistleri tamamen birbirleriyle kaynaşarak bir arada otururlar. Fabrikalarda farklı ulusların işçileri yan yana çalışırlar. Bütün ciddi ve etkili siyasi sorunlarda taraflar uluslara göre değil sınıflara göre ele alınır," diye açıklar.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Başka bir çalışmasında şöyle yazar: "İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları tam bir dayanışma ve tüm ulusların işçilerinin çok yakın birlikteliğini gerektirir; her milliyetin burjuvazisinin milliyetçi politikalarına karşı direnişi gerektirir."
 
Ve ayrıca: "Yahudi ya da diğer burjuvazi yerine ister Büyük Rus burjuvazisi ister Polonyalı burjuvazi tarafından en çok sömürülsün işçi için fark etmez. Sınıf çıkarlarını anlamaya başlayan işçi, Büyük Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıklarına ve Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin devlet ayrıcalığı elde ettiklerinde dünyayı cennete çevirme vaatlerine aynı derecede kayıtsızdırlar. 
 
"Her durumda işçi bir sömürü nesnesi olacaktır. Sömürüye karşı herhangi bir başarılı mücadele, proletaryanın milliyetçilikten uzak ve tabiri caizse çeşitli ulusların burjuvazileri arasında sürmekte olan kavgada kesinlikle tarafsız olmasını gerektirir. Herhangi bir ulusun proletaryası "kendi" ulusal burjuvazisinin ayrıcalıklarına en ufak bir destek veriyorsa, bu kaçınılmaz olarak diğer ulusların proletaryası arasında güvensizliği tetikler; bu, burjuvazinin keyfi için işçilerin uluslararası sınıf dayanışmasını zayıflatacak ve onları bölecektir. Ve kendi kaderini tayin etme veya ayrılma hakkını reddetme, kaçınılmaz olarak egemen ulusu destek anlamına gelir. "(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Her zaman Lenin'in savındaki ana unsur burjuvazi karşısında baskı gören kitlelerin ve işçilerin birlikteliğine olan gereksinimdi. Lenin şunu belirtir: "Burjuvazinin ulusal kültürü bir gerçektir (ve tekrar ediyorum burjuvazi her yerde toprak sahipleri ve din adamları ile anlaşma yapmaktadır). İşçileri aptallaştıran savaşçı burjuva milliyetçiliği işçileri kandırır ve aralarını bozar, bunun için de burjuvazi, günümüzün de temel gerçeği olan, yular takarak onlara yol gösterebilir. 
 
"Proletaryaya kim hizmet etmek isterse tüm ulusların işçilerini birleştirmeli ve değişmez bir şekilde 'vatan' ve ülke dışı ayrımı yapan burjuva milliyetçiliğine karşı savaşmalıdır." (Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Bu sorun üzerinde Lenin her zaman amansızdı. Benzer özdeyişler onun makaleleri ve konuşmalarından düzinelerce çıkarılabilir.
 
 
SINIF BAĞIMSIZLIĞI
 
Ulusal taleplerin sosyalist değil, demokratik bir karakteri vardır. Baskının tüm diğer türlerinde olduğu gibi en çok zararı işçiler görmesine rağmen ulusal baskı sadece işçi sınıfını etkilemez. Ulusal sorun tüm insanları, tüm kitleleri ve özellikle de küçük burjuvaziyi etkiler. Yine de, gösterdiğimiz gibi, Lenin her zaman bunu bir sınıf bakış açısıyla ele aldı ve biz de ulusal soruna aynen öyle yaklaşıyoruz.
 
Lenin'in eserlerini okurken insanı kuvvetli bir şekilde çarpan şey ulusal sorunun ne kadar derin ve açıkça Lenin tarafından ifade edildiğidir. Elbette bu sorun, 1903'te Rus Sosyal Demokrat Parti'nin İkinci Kongresi'nde Genel Yahudi Emek Federasyonu ile yapılan tartışmalar ile başlamakla birlikte Rus işçi hareketi içerisinde uzun bir tarihe sahiptir. Lenin ulusal meseleyi nasıl ele aldı? Aslına bakılırsa, bu sorun üzerinde negatif bir tutum takındı. Yüzlerce kez açıkladığı gibi Rus Bolşevikleri ulusal baskının her türlüsüne karşıydılar. Bu, neyin taraftarı değil neyin karşısında olduğunuz sorusudur. Karşı olduğumuz şeyi söylememiz yeterlidir. Her türlü ulusal, dilsel ve ırksal baskının karşısındayız ve ulusal baskının her çeşidiyle savaşacağız. Ve bu, sınıf bağımsızlığını sürdürürken istikrarlı bir demokrasi politikasına dayanmayı arzulayan proleter bir eğilim için oldukça yeterlidir. 
 
Lenin'in asla söylemediği şey; Marxistlerin ulusal burjuvaziyi ya da milliyetçi küçük burjuvaziyi desteklemesi gerektiğidir. Aksine, Lenin'in ulusal sorun üzerinde duruşunun temel önceliği mutlak bir sınıf bağımsızlığı ile ilgiliydi. Leninizmin birinci prensibi, burjuvaziye, hem ezen hem de ezilen ulusların burjuvazisine karşı her zaman savaşmak gerektiğiydi. Lenin'in ulusal meseleyle ilgili yazdıklarının tamamında, yalnızca milliyetçi burjuvazinin değil, aynı zamanda milliyetçi küçük burjuvazinin de acımasız eleştirisi vardır. Bu bir tesadüf değildir. Lenin'in tüm düşüncesi, toplumun devrimci dönüşümüne kadar kitlelere öncülük etmek için işçi sınıfının kendisini ulusun başına koyması gerektiğiydi. Nitekim Ulus Sorunu Üzerine Eleştirel Tezler'de şunları yazar:
 
"İnsanların bağımsızlığı ve ulusların bağımsızlığı için kitlelerin feodal uykudan uyanışı, tüm ulusal baskılara karşı mücadeleleri ilericidir. Dolayısıyla, ulusal sorunun her noktasında en kararlı ve tutarlı demokrasiyi sürdürebilmek bir Marksistin sınırlanmış görevidir. Görev esas olarak olumsuzdur. Fakat proletarya, milliyetçiliği desteklemede bunun ötesine geçemez; ötesinde milliyetçiliği güçlendirmek için burjuvazinin 'pozitif' eylem mücadelesi başlar." 
 
Daha büyük bir vurgu için ardından ekler: "Evet, kesinlikle-her tür ulusal baskıya karşı savaş. Ulusal kalkınmanın her türü, genel itibariyle 'ulusal kültür' için savaş-kesinlikle hayır."
 
Ve tekrar, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı eserinde Lenin yazdı: "Proletaryanın, hiçbir ülkeye hiçbir garanti vermeden ve diğer ulusun hesabına hiçbir şey vermeyi üstlenmeden kendi kaderini tayin hakkının tanınması için olumsuz talebe karşı deyim yerindeyse kendini sınırlandırmasının nedeni budur."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Lenin, başka bir çalışmada, milliyetçiliğin işçi hareketine zararlı etkileri üzerine yazar: "Sonuç, tüm liberal burjuva milliyetçiliğinin işçiler arasında çok büyük bir yozlaşmaya sebep olduğu ve proleter sınıf mücadelesi ve özgürlük hakkına muazzam zarar vermesidir. Bu artan bir şekilde tehlikelidir çünkü burjuva(ve burjuva-köle-edinme) eğilimi 'ulusal kültür' sloganı tarafından gizlenir. Ulusal kültür adına, Büyük Rus, Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı ve diğerleri, KaraYüzler gericileri ve din adamları ve ayrıca tüm ulusların burjuvazisi onların kirli işlerini yaparlar. 
 
"Boş 'genel prensipler', hitabet ve ifadelerin bakış açısından değil de, sınıf mücadelesi görüş açısından incelendiğinde ve sloganlar, sınıfların çıkarlarına ve politikalarına göre sınandığında, bunlar günümüz ulusal yaşantısının gerçekleridir.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Bu açık değil mi? İşçilerin her türlü ulusal ayrımcılığa ve baskıya karşı gelmeleri görevi icabıdır. Aynı zamanda işçiler her tür ve şekildeki milliyetçiliği desteklemeyi reddetmek zorundadır. Leninist bir politika izledikleri yanlışlığı içinde IRA, ETA ya da KLA'nın bayraktarlığını yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan şu kendinden menkul Marxistler için ne büyük bir çelişki! Marxizm ve milliyetçilik arasındaki uyuşmazlık tezini bulandırmak Lenin'in temsil ettiği her şeyin ihlalidir. Milliyetçiler tarafından pazarlanan kötücül yalanlarla savaşmak için Lenin uyarır: "Proletarya milliyetçiliğin herhangi bir bütünleşmesini destekleyemez, aksine, ulusal ayırımları yok etmeye ve ulusal engelleri ortadan kaldırmaya yardım eden her şeyi destekler, milliyetler arasındaki bağları daha da sıkılaştıran ya da ulusların karışmasına yol açan her şeyi destekler. Farklı davranmak, gerici milliyetçi cahilliğin tarafını tutmak demektir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Leninizm'in milliyetçilikle ilgili gerçek konumu budur. "Kendi Kaderini Tayin Hakkı Adına!" her şeyi tek bir basit slogana indirgemenin yollarını arayan bayağı çarpıtmadan ne kadar farklı. Bu tam da gerici milliyetçi cahillik içine düşmektir ve Marxizmi, yani proleter bakış açısını terk etmektir. Milliyetçiliği yüceltme ve ayrılıkçılık yoluyla yeni engellerin yaratılmasından uzakta Marx gibi Lenin de "küçük ulus dar görüşlülüğü" ile ilgili çok zayıf bir fikre sahipti. Her ikisi de her zaman, tüm diğer faktörlerin eşit olduğu, en geniş olası devletlerin taraftarıydı. Lenin sınırların kaldırılmasının savunucusu oldu, yenilerinin kurulmasının değil. Hakların kaynaşmasının ve hatta asimilasyonun bile(gönüllü olduğu sürece) savunucusu oldu, diğerinin aleyhine olarak bir ulusun kültür ve dilinin hiç bir suretle yüceltilmesinin değil. Sözü ona bırakalım:
 
"Bununla birlikte proletarya, her ulusun ulusal gelişimini savunmayı üstlenmez, ancak kitleleri bu gibi yanılsamalara karşı uyarır, kapitalist münasebete karşı tamamıyla özgürlüğü savunur ve zorla asimilasyon hariç her türlü asimilasyonu ya da ayrıcalık üzerine kurulu olanları hoş karşılar."
 
Ve yineler: "Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizmi, bunlar, kapitalist dünyanın her tarafında iki büyük sınıf topluluğuna karşılık gelen iki uzlaştırılamaz şekilde düşman simgesözlerdir ve ulusal sorunda iki politikayı(bundan da ötesi, iki dünya görüşünü) ifade ederler."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Buna dair hiç şüphe yok. Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizm, iki düşman sınıfın uyumsuz dünya görüşünü yansıtan tamamen uyuşmayan iki politikadır. Bu bariz gerçeği eğip bükmek ve gizlemek faydasızdır. Lenin, her ne şekilde olursa olsun gerçeği gizlemeye yardımcı milliyetçiliğe karşı durdu ve kesin olarak proleter enternasyonalizmi savundu. Her türlü ulusal baskıya karşı çıktığı ve ezilen insanların halinden anladığı gerçeği, bu tartışılmaz hakikati örtbas etmek için kullanılmamalıdır. Lenin milliyetçiliğin düşmanıydı. 
 
 
ROSA LUXEMBURG VE LENİN
 
Marx gibi Lenin de ulusal sorun üzerine mücadele ortaya koymak zorunda kaldı. Milliyetçi burjuvanın ve proleter öncü kuvvet üzerinde küçük burjuvazinin baskısını yansıtan Otto Bauer gibilerin oportünist ve revizyonist fikirlerinin etkisine karşı kavga etmek gerekliydi. Fakat aynı zamanda, ulusal sorunun önemini yadsıyanlara karşı da mücadele etmek gerekliydi. Lenin, Parti'ye doğru duruşu benimsetmek için ulusal sorun üzerine uzun yıllar Rosa Luxemburg'a karşı keskin bir polemik yürüttü. Sonrasında Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal sorunun artık geçerli olmadığını iddia eden ve kendi kaderini tayin hakkı talebine karşı olan Bukharin ve Pyatakov'a karşı mücadele ortaya koymak zorunda da kaldı. Rosa Luxemburg, söylemeye bile gerek yok, büyük bir devrimci ve karalı bir enternasyonalistti, ancak onun enternasyonalizmi soyut bir karaktere sahipti. Böylece Polonya halkının kendi kaderini tayin hakkını reddetti ve entelektüel bir icat olarak Ukraynalı bir milliyet düşüncesini tanımladı. 
 
Polonyalı .Sosyal Demokratlar yanlış duruşa, soyut bir duruşa sahip olmalarına rağmen özgün enternasyonalistlerdi ve Pilsudski'nin Polonya Sosyalist Partisi olarak adlandırılan gerici küçük burjuva milliyetçiliği ile savaşma gerekliliği tarafından motive edildiler. PPS(Polska Partija Socialistyczna) hiç bir surette sosyalist bir parti değildi, aslında 1892'de kurulan küçük burjuva milliyetçi partisiydi. Ayrılıkçılığı savundu ve bilinçli olarak Polonyalı işçileri Rus işçilerden koparmaya çabaladı. Bütün kitlesel küçük-burjuva milliyetçi hareketleri gibi, PPS'de bir sağ ve sol kanat vardı. 1906'da iki kanat birbirinden ayrıldı. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında Sol, milliyetçilikten uzaklaştı ve Aralık 1918'de Polonya'nın Sosyal Demokratları ile kaynaşarak Polonyalı Komünist İşçi Partisi'nin kurulmasını sağladı. Bununla birlikte, sağ kanat şovenizme saplandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Alman emperyalizminin saflarında savaşan Polonyalı Birliği'ni örgütlediler.
 
Lenin'in kendisi bir Rus, yani Büyük Rusların, ezen ulusun bir üyesiydi. Rosa Luxemburg ise bir Polonyalı(ve ayrıca Yahudi) idi. Lenin, Rus Çarlığı tarafından ezilen halklara karşı aşırı duyarlılığın gerekliliğini anlamıştı. Yaklaşık olarak, Polonyalı yoldaşlarına kendisini şu sözlerle anlattı: "Bakın, sizin durumunuzu anlıyoruz. Siz Polonyalı Sosyal Demokratlarsınız. Sizin ilk göreviniz Polonyalı milliyetçilere karşı mücadele etmektir. Elbette bunu yapmalısınız. Fakat lütfen Rus yoldaşlara, Polonya halkının kendi kaderini hakkı sloganını programımızdan çıkarmamız gerektiğini söylemeyin. Çünkü Rus sosyal demokratları olarak, ilk görevimiz kendi burjuva sınıfımıza, Rus burjuvalarına ve çarlığa karşı savaşmaktır. Sadece bu şekilde Rusya Sosyal Demokratları Polonyalılara, onları baskı altına alma arzumuzun olmadığını ispatlayabilir ve böylece her iki halkın da devrimci mücadelede birleşmesine zemin hazırlarız."
 
Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkı duruşu, parlak ve diyalektik bir biçimde, Rus ve Polonya'daki işçileri, halkları bölmek değil, tersine onları bir araya getirmek demekti.
 
 
İŞÇİ ÖRGÜTLENMELERİNİN BİRLİKTELİĞİ
 
Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını neden destekledi? Sınıf mücadelesini ileri götürme ve işçi sınıfını birleştirme bakımından sırf böyle yaptı. Bolşevikler için ulusal sorun sadece bir problemi ve bir engeli değil aynı zamanda devrimci bir potansiyeli de simgeledi. Ulusal sorun konusunda doğru bir duruş olmaksızın Ekim Devrimi asla gerçekleşmeyecekti. Fakat Lenin'in ulusal sorun üzerindeki politikasının ayrılmaz bir parçası, 1903'ten bu yana, işçi sınıfı ve örgütlerinin milliyet, dil, ırk veya din ayrımlarının üstünde kutsal birlik kurma gereksinimi konusundaki ısrarıydı. Böylelikle, Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun Yahudi işçileri Rus işçilerden ayrı olarak örgütleme girişimlerine yatıştırılamaz bir şekilde karşı çıktı. Bu noktada çok ısrarlıydı:
 
"Dil sorunu ve benzerleri üzerine farklı burjuva kesimlerinin milliyetçi didişmelerinin aksine işçilerin demokrasisi talebini ortaya koyuyor: eğitsel ve diğer her şekilde her türlü burjuva milliyetçiliğine karşılık tüm işçilerin örgütlenmelerinde tüm milliyetlerin işçi, sendika, kooperatif, tüketicilerin mutlak birlikteliği ve tam kaynaşması. Sadece böyle bir birliktelik, demokrasiyi koruyabilir; çoktan çok daha fazla uluslararası hale gelmiş ve gittikçe büyüyen sermayeye karşı işçilerin çıkarlarını koruyabilir; tüm ayrıcalıkların ve tüm sömürülerin yabancı olduğu yeni bir yaşam şekline doğru insanoğlunun gelişiminin çıkarlarını koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Troçki doğru bir şekilde belirttiği gibi, kendi kaderini tayin hakkı, Lenin'in ulusal sorun üzerine fikrinin yalnızca bir yüzüydü. Madalyonun diğer yüzü, ulusal çizgiler boyunca işçi hareketinin herhangi bir bölünmesine karşı aman vermez bir muhalefetti. Bu iki ilke arasında açık bir şekilde ayrım yapmamız gerekir. Kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ya da daha doğrusu demokratik bir burjuva talebidir. Programın bu diğer yarısı  bir bütün olarak ulusa aittir. Fakat proletaryaya gelince, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölme kesinlikle söz konusu değildi. Lenin bu hususta tamamen açık ve yanlış anlaşılmaya müsait olmakla birlikte, bugün kendilerini "Troçkist" olarak adlandıran sefil hiziplerin her biri, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölen suç siyasetini sadece desteklemekle kalmamış fiilen bunu savunmuş ve yürütmüşlerdir.
 
Bu, ulusal ve ırksal çizgiler üzerinden sendikaları bölmek için Leninizm ile ortak hiç bir payda taşımayan tam bir canavarlıktır. İskoçya'da, Marxizmin en temel prensiplerinin acemi ihlali olan petrol işçileri adına ayrı bir İskoç sendikasının kurulmasını desteklediler. Benzer örneklere her ülkede rastlanabilir. Açık konuşalım: farklı ulusal ve ırk grupları için ayrı örgütlerin kurulması, yalnızca işçi hareketini parçalara ayırıp zayıflatmaya neden olabilecek bir suç eylemidir. Çoğunluk ulusu içinde ırkçılık ve şovenizmle savaşacak tek şey var. İşçi sınıfını ulusal, dilsel, dini ya da ırksal çizgiler üzerinden bölen tam olarak diğer şey. 
 
Bu, asla Bolşevik Parti'nin ya da ondan önceki Rusya Sosyal Demokrat İşçi Parti'sinin(RSDLP) duruşu değildi. Rusya Sosyal Demokrasi'sinin hiç bir eğilimi(eğer Jewish Bund'ı[Genel Yahudi Emek Federasyonu] saymazsak) ulusal çizgiler üzerinden hareketin bölünmesine katılmadılar. Menşevikler de Bolşevikler gibi bu sorun üzerinde aynı duruşa sahiptiler. RSDLP içinde Yahudi Sosyal Demokratlara ayrı bir örgütlenme verme talebi öne sürüldüğü zaman, ilk dönemde sorun baştan sona tartışıldı. Büyük bir Yahudi nüfusun bulunduğu Rusya ve Litvanya'nın batısında çok güçlü olan Bund(Yahudi Sosyal Demokrat örgüt), yalnızca Yahudi işçiler adına konuşma hakkına sahip olma ve ayrıca ayrı bir Yahudi Sosyal Demokrat örgüt kurma hakkı talep etti. Bu talep, işçilerin tek bir partisi ve tek bir sendikası olması gerektiğinde ısrar eden Lenin ve Rus Marxistleri tarafından tereddütsüz reddedildi. Bu bugünkü duruşumuz olmaya devam ediyor. İşçi sınıfının elindeki en önemli silah birliktir. Bu ne pahasına olursa olsun savunulmalıdır. İşçi sınıfının milliyet, ırk, dil, din veya herhangi bir başka şey üzerinden bölünmesine radikal bir şekilde karşı çıkıyoruz. Başka bir deyişle, sınıf duruşu sergiliyoruz.
 
 
YAHUDİ SORUNU
 
Can sıkıcı bir sıklıkla işçi hareketini milliyet, ırk ya da cinsiyet üzerinden bölmeden yana olanlar, yaygaracı demogojiye ya da acıklı duygusallığa başvurarak, ortak örgütler içinde Siyahların ve Beyazların, erkeklerin ve kadınların, Protestanların ve Katoliklerin vesairenin birlikteliğinin "imkansızlığı"nın kanıtı olarak ezilenlerin kötü durumundan ve katlandıkları korkunç adaletsizliklerden medet umarak duruşlarını haklı çıkarmaya çalışırlar. Lenin'in Yahudi Bund'ı konusunda gösterdiği tutum gibi, bu sahte sav Bolşevizmin kendi tarihi tarafından çürütüldü. Rusya'daki Yahudiler sistematik bir ayrımcılık tarafından acımasızca ezildiler, Pale of Settlement[Rusya'da Yahudilerin yaşamasına izin verilen bölgeye verilen ad, çevrili bölge] içinde ayrı yaşamaya zorlandılar ve periyodik olarak kanlı pogromlara maruz kaldılar. Devlet hizmetlerine ve devlete ait orta ve yüksek okullara sadece sınırlı sayıda Yahudi kabul edildi. 1917'ye gelindiğinde Yahudilerin haklarını kısıtlayan yasaların sayısı 650 idi. İşte en ağır ve en acımasız türdeki ulusal zulüm örneği. 
 
Lenin her zaman işçilerin kendi burjuvazilerine karşı savaşmakla görevli olduğunu ifade etti. Demek oluyor ki, tüm işçiler-hatta en ezilenler bile. Bu nedenle Rus Sosyal Demokratları daima Yahudi Sosyal Demokratların taleplerini reddetti. Yahudilerin en korkunç zulümden acı çektikleri gerçeği tartışılmazdı. Yahudi Sosyal Demokratlar(Bund), Otto Bauer ve Avusturya-Marxistlerinin programından aşırılan ulusal-kültürel özerklik sloganını ileri sürdü. Fakat bu slogan, Rus Yahudileri olayında Avusturya-Macaristan'a nazaran daha az anlam ifade etti. Dağınık nüfusu ile ağırlıklı olarak kentte yaşayan Yahudiler, bir ulus için ilk koşullardan biri olan açıkça tanımlanmış bir bölge gösteremediler. Ulusal-kültürel özerklik fikri, dağınık Yahudi halkını okullar ve sırf diğer Yahudi kurumları etrafında birleştirmek içindi. Troçki'nin gerici bir Ütopya olarak nitelendirdiği bu talep, halkın geri kalanında Yahudi ötekileştirmeyi derinleştirme ve ırksal gerilim ve sürtüşmeleri artırma etkisine sahip olacaktı.
 
Yahudiler ne ortak bil bölgeye ne de ortak bir dile sahiptiler. Rusya ve Doğu Avrupa'daki Yahudilerin çoğu Eskenazi dili konuşsalar da, pek çoğu konuşmuyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde Yahudiler yaşadıkları ülkenin dilini konuştu. Nitekim, İspanya kökenli Sefarad Yahudileri İspanya'dan atıldıktan ve Akdeniz'e dağılmış olduktan sonra.bile yüzyıllar boyunca kendi dilleri olarak İspanyolca'yı korudu. Yahudilerin gidebildikleri neresi olursa her yerde ikamet ettikleri ülkenin halkını benimsediler. Fakat ortaçağ Katolik Kilisesi'nin fanatikliği ve karamsarlığı bunu engelledi. Yahudiler toplumdan zorla dışlandı ve ötekileştirildi. Toprak almaları yasaklandı, ticaret ve para borç verme de dahil olmak üzere feodal toplumun kıyısında diğer geçim kaynaklarına başvurmaya mecbur edildi. Gerici Çarlık Rusya'da Yahudilerin zorla yabancılaştırılması daha da barizdi.
 
Hatta Lenin Yahudileri sınıflandırmakta zorlandı. Aşağıdaki bölümün gösterdiği gibi ulaştığı en yakın tanım özel ezilen bir kast oldu: "Yahudiler, en çok ezilen ve zulüm gören ulus için aynı şey geçerli. Yahudi ulusal kültürü hahamların ve burjuvazinin sloganı, düşmanlarımızın sloganıdır. Ancak Yahudi kültüründe ve Yahudilerin tarihinin her aşamasında başka unsurlar da vardır. Dünya genelinde on buçuk milyon yahudinin yarısından biraz fazlası Galiçya ve Rusya'da, Yahudileri zorla kast durumuna sokan geri kalmış ve yarı barbar ülkelerde yaşar. Diğer yarısı uygar dünyada yaşar ve orada Yahudiler kast olarak ayrı tutulmaz. Orada, Yahudi kültürünün ilerlemiş batı dünyası özellikleri kendini açıkça hissettirir: onun enternasyonalizmi, onun çağın gelişmiş hareketlerine tepkisi(demokratik ve proleter hareketlerdeki Yahudilerin yüzdesi her yerde nüfusun tamamı içindeki Yahudilerin yüzdesinden daha yüksektir").(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Her ne kadar Yahudiler bir ulusun niteliklerinden yoksun olsalar da ve Lenin onları öyle düşünmediyse de, yine de  Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevikler Yahudilere, çok azı bunu tercih etmesine rağmen eğer isterlerse göç edebilecekleri bir vatanı onlara bağışlayarak kendi kaderini tayin hakkını önerdiler. Bu, Filistin'de, bin yıldan fazladır Araplar tarafından işgal edilen ve böylece Orta Doğu'da sonsuz kan dökülmesine ve savaşlara neden olan topraklarda  Orta Doğu'da  bir Yahudi devletinin kurulmasına son derece tercih edilirdi. İsrail devletinin kurulması, o sırada Markxistlerin karşı çıktığı gerici bir eylemdi. Troçki, Yahudi halkı için acımasız bir tuzak olacağı konusunda önceden uyarıda bulundu. Ve son yarım yüzyılın tarihi, bunun doğru olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, İsrail şimdi bir devlet olarak var ve zaman geri çevrilemez. İsrail bir ulusdur ve onun kaldırılmasını talep edemeyiz. Filistin ulusal sorununun çözümüne(daha sonra ele alacağız), Arapların ve İsraillilerin kendi özerk bölgeleriyle birlikte olabildiği Orta Doğu'daki bir sosyalist federasyonun kurulmasıyla ve tüm ulusal haklara tam saygıyla sadece ulaşılabilir. 
 
Rusya'daki Siyonizm'in destekçileri daima küçük bir azınlıktı. Rusya'daki devrimci hareket kadrolarının önemli bir kısmı Yahudi kökenliydi, çünkü en gelişmiş Yahudi entelektüeller ve işçiler, geleceklerinin toplumun devrimci bir yeniden yapılanmasına bağlı olduğunu anlamıştı. Bunun doğru olduğu gösterildi. Ekim Devriminden sonra Rusya'da Yahudi halk tam bir sivil kurtuluş ve eksiksiz bir eşitlik elde etti. Bundan memnunlardı ve bu nedenle çok azı Sovyet devletinin sınırları içinde bir vatan teklifinin peşine düştü.
 
 
KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması talebi Lenin'in ulusal sorun üzerindeki duruşunun merkezinde yer alır. Bu genellikle bilinir. Ancak Hegel'in bir zamanlar gözlemlediği gibi, bilinen şeylerin anlaşılması zorunlu değildir. Lenin, ulusal sorunla ilgili yoğun bir şekilde yazdı ve onun yazıları, çok zengin, çok yönlü ve diyalektik bir yolla geliştirdiği bu konu üzerinde temel Marxist duruşu ortaya koydu. Gerçi, bugün Lenin'in mirasına sahip çıktığını iddia eden toplulukların literatürüne en ufak bir göz atış bile insanı, hiç kimsenin Lenin'i okumadığına ve onun makalelerini okusalar bile tek bir kelime dahi anlamadıklarına ikna etmeye yeter. Özellikle, ulusal sorun üzerinde hiç şüphesiz Lenin'in düşüncesinin en önemli ilkelerinden biri olan kendi kaderini tayin hakkı talebi kendi gerçek bağlamından kopartıldı ve mekanik ve tek yönlü bir şekilde sunuldu, sanki Lenin'in tek ilgilendiği şey oymuş gibi.
 
Leninin savunduğu ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir Marxist için alfabenin ABC önermesidir. Fakat alfabede ABC'den sonra da birçok harf var ve sürekli "ABC"yi tekrarlayan bir okul çocuğunun pek fazla akıllı olacağı düşünülemez. Lenin'in defalarca açıkladığı gibi diyalektik, olaylarla her yönüyle ilgilenir. Karmaşık bir denklemde tek bir unsuru soyutlamak ve onu diğer tüm unsurlara karşı ileri sürmek, felsefe tarihinde sofizm[evreni dışarıda bırakan genelde insanı ölçü alan bilgicilik olarak adlandırılan Antik Yunan'daki felsefe akımı] olarak bilinen diyalektiğin çocukça kötü kullanılmasıdır. Bu tür kötüye kullanımlar, en mantıklı olanın mantığında bile hatalara yol açar. Siyaset ve özellikle de ulusal sorunun siyasetinde bu tür kötü kullanımlar, doğrudan gerici milliyetçiliği savunmaya ve sosyalizmi terk etmeye neden olur. Ulusal sorun, karşıya geçmek için çok güvenilir bir pusulaya ihtiyaç olan bir mayın tarlasıdır. Sınıf konumundan bir santimetre uzaklaştığınız anda kaybolursunuz. Bu nedenle, bugün Lenin'in kendi kaderini tayin hakkını savunmasını delil göstermeye çalışanların çoğu, Lenin'in duruşunun tam tersi olan küçük burjuva milliyetçiliğinin ısrarcı baskısı karşısında taviz verme tuzağına düşer. Bırakalım o konuşsun:
 
"Küçük ulusları her ne pahasına olursa olsun korumaktan yana değiliz;" "diğer koşullar eşit olduğunda, merkezileşmeyi kesinkes destekliyoruz ve federal bağların safça idealine karşı çıkıyoruz," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.) Lenin her durumda küçük ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemedi. Dikkatli bir şekilde açıkladığı üzere, diğer şeyler eşit olduğunda, biz her zaman küçüklere karşı daha büyük ulusal birimleri ve demokratik bir zeminde adem-i merkezileşmeye karşı merkezileşmeyi destekliyoruz. Fakat diğer koşullar ister istemez eşit olmaz. Bir ulusun bir başka ulus tarafından ezilmesinin gerçeği, proletaryayı ve örgütlerini ulusal baskıya karşı savaşmaya ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaya zorlar. 
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ve biz Marxistler her demokratik talebi desteklediğimiz gibi bunu da destekliyoruz. Fakat genel olarak demokratik taleplere verilen destek, Markxistler tarafından bir tür Kategorik Zorunluluk olarak asla düşünülmemiştir. Lenin'in açık bir şekilde anlattığı gibi, bu tür talepler her zaman işçi sınıfının çıkarları ve sosyalizm mücadelesine bağlıdır: "Pratikte proletarya politik bağımsızlığını sadece, burjuvaziyi yenmek için devrimci mücadelesine, cumhuriyete olan talebi dışlayarak değil, tüm demokratik talepler için mücadelesini tabi kılarak koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.)
 
Bu özellikle yeni veya şaşırtıcı bir şey değildir. Demokratik talepler üzerine genel Marxist tutum ile uyumludur. Örneğin, bizim de desteklediğimiz boşanma hakkı demokratik bir taleptir. Bu hak neden oluşur? Bu, bir erkek ve bir kadının, birbirleriyle geçindikleri ve mutlu oldukları sürece beraber yaşayabilecekleri anlamına gelir. Fakat iki insan arasında ilişki bozulursa, o zaman ayrılma hakları vardır. Kimse onları birlikte yaşamaya zorlayamaz. Veya kürtaj hakkını göz önüne alalım. Bu neden oluşur? Bir kadının çocuk sahibi olup olmamaya karar verme hakkı vardır, bir kadının, uygun gördüğü için vücudu üzerinde tasarrufta bulunma hakkı olduğu da açıktır. Bu demokratik hakları savunuruz, fakat boşanma ve kürtajın kendisinin iyi bir şey olduğunu söyler miyiz? Herkesin kürtaj yaptırması gerektiğini ya da her evli çiftin boşanması gerektiğini söyler miyiz? Bu saçma olurdu. Boşanma ve kürtaj iyi şeyler değildir, ancak belirli koşullar altında kötünün iyisi. Bizim savunduğumuz şey ne boşanma ne de kürtaj yalnızca boşanma ve kürtaj hakkı. Kendi kaderini tayin hakkı ile aynı şey. Kendi kaderini tayin hakkını böyle desteklemekle kendi kaderini tayin hakkını desteklemek arasında büyük bir fark var. Bu, Marxist bir politika ve küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki farktır. Bu hususta Lenin çok açıktı: "'Kendi kaderini tayin hakkımızı ihlal etmemek için,' bu yüzden, şımarık Bay Semskovsky'nin varsaydığı gibi, 'ayrılmaya oy vermeye' değil, ancak bu soruna kendisi karar vermesi için bölgenin ayrılma hakkına oy vermeye zorunluyuz."(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Bu, meselenin düğüm noktasıdır. Lenin için kendi kaderini tayin hakkı, işçilerin "ayrılma için oy kullanma zorunluluğu" olduğu anlamına gelmez, sadece her türlü ulusal baskıya karşı çıkmak ve herhangi bir ulusun başka bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasını önlemek için halkın konuyla ilgili özgürce karar vermesine izin vermektir. Bu, Bolşeviklerin savunduğu temel demokratik bir haktır. Fakat o zaman bile, sağ, mutlak bir şey olarak hiç düşünülmezdi, dünya devrimine ve sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabiydi. Lenin'in politikası ayrılma değil, gönüllü birliktelikti. Ayrılmayı ima etmekten uzak olan kendi kaderini tayin hakkı sloganı, ayrılmaya karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. Lenin devam eder: "Kendi kaderini tayin hakkının tanınması, 'en esaslı adımlarla burjuva milliyetçiliğinin ekmeğine yağ sürüyor,' diye Bay Semkovsky bizi temin eder. Bu, çocukça saçmalıktır; çünkü hakkın tanınması ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyonu ne de burjuva milliyetçiliğini teşhiri dışarıda bırakır. Ancak bir devletten ayrılma hakkının reddinin, Büyük Rus KaraYüzler[Rusya'daki sovyet devrimi öncesinde görülen aşırı-milliyetçi, Yahudi karşıtı, çar yandaşı bir karşı-devrimci örgüt birleşimi] milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdüğü kesinlikle tartışılmaz!(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Modern bir örnek alalım. Quebec'in Fransızca konuşan halkı Kanada tarafından eziliyor. Quebecois milliyetçileri ayrılmak için baskı yapıyorlar. Bir Marxist Quebecois'e şunu söyleyebilir: evet, kendi kaderini tayin hakkına sahipsiniz. Bu hakkı biz savunacağız. Fakat biz bu ayrışmanın Quebecois ve Kanada'daki tüm insanlara zarar vereceğini düşünüyoruz. Bir referandum olursa ayrılmaya karşı kesinlikle propaganda yapacağız ve oy kullanacağız. Sorunlarımızın tek çözümü olarak, ulusal hakkı tam esas alarak sosyalist bir Kanada'da sosyalist bir Quebec'in tarafını tutuyoruz. Yaklaşık olarak Lenin'in ulusal meseledeki tutumu buydu.
 
Lenin hiçbir şekilde kendi kaderini tayin hakkını her koşul altında evrensel olarak uygulanabilir, her derde deva olarak gözetmedi. Bu ahmaklık, bunun ne olduğuna dair en ufak bir düşünceye sahip olmadan Marxism ve Leninizme inanır gibi yapan topluluklar tarafından daha sonra yapılmaya başlandı. Lenin, kendi kaderini tayin hakkına, zaman ve mekan dışında mutlak bir hak olarak bakmadı, fakat sadece proletaryanın iktidar mücadelesinin bir parçası  ve bu mücadeleye tamamen bağlı olarak göz önüne aldı. Neredeyse Lenin tarafından dikte edilen ve hiç şüphesiz bu sorun üzerinde onun görüşlerini ifade eden Stalin'in Ulusal Sorun ve Marxizm adlı makalesinde bu düşünce açıkça ifade edilmiştir:
 
"Bir ulusun, hayatını özerk çizgiler üzerinde düzenleme hakkı vardır. Hatta devletten ayrılma hakkı dahi vardır. Fakat bu, özerkliğin ya da ayrılmanın her koşulda böyle yapmak gerektiği, her yerde ve her zaman bir ulus için, diğer bir deyişle, halkın çoğunluğu için, diğer bir deyişle, eziyet gören katmanlar için avantajlı olacağı anlamına gelmez."(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20) Ve devam eder:
 
"Ancak, eziyete katlanan kitlelerin çıkarları ile bağdaşan çözüm ne olacaktır? Özerklik, federasyon ya da ayrılma?
 
"Tüm bunlar, çözümü bahsi geçen ulusun kendi bulduğu, somut tarihsel koşullara bağlı olacak sorunlardır.
 
"Bundan başka, daha fazla. Her şey gibi koşullar da değişir ve belirli bir zamanda doğru olan bir karar, bir başka zamanda tamamen uygunsuz çıkabilir.(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20-21)
 
Bu kesinlikle doğru. Marksistlerin kendi kaderini tayin hakkı talebiyle ilgili alacağı tutum önceden belirlenemez. Bu, her olayın somut koşullarına ve dünya sosyalist devrimi ve proletaryanın gayesi adına onun çıkarımlarına bağlıdır. Lenin'in tutumu her zaman buydu. Böylelikle, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nda yazar: "Tüm bu genel tarihsel ve somut durum koşullarını dikkate almaksızın ulusal programlarını kaleme alan herhangi bir ülkenin Marxistleri söz konusu olamaz.(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.401)
 
Ulusal sorun üzerinde aşırı sol bir görüşe sahip ve esas itibariyle kendi kaderini tayin hakkını reddeden Polonya Sosyal Demokratlarına karşı tartışmada, diğer şeylerin arasında, kendi kaderini tayin hakkı için her bir ve her mücadeleyi desteklemek sosyal demokrasinin görevi değildir diye Lenin açıklar. Lenin şunları söylüyor: "Genel teorinin bakış açısından bu sav felakettir, çünkü açıkçası mantıksızdır, öncelikle, özel genele tabi olmadıkça kötüye kullanıma yol açmayan tek bir demokratik talep yoktur ve olamaz. Ne bağımsızlık için her mücadeleyi ne de her cumhuriyetçi ya da din karşıtı hareketi desteklemekle yükümlüyüz."(Lenin Toplu Eserler, Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tartışma Özeti, cilt.22, syf.349)
 
Lenin'in, ulusların kendi kaderini tayin hakkına destek çıkmamayı açıkça belirttiği bir dava var: işçileri savaşa sürükleyecek olduğunda. Kendi kaderini tayin hakkı talebine(özünde haklı olsa bile), eğer büyük güçleri savaşa sürüklüyorsa, canavarca bir öneri olarak baktı. Belirli bir olayda Bolşeviklerin ulusal mücadeleyi destekleyip desteklememeleri somut koşullara bağlıydı ve her durumda Lenin, dar milliyetçilik bakış açısından değil, dünya devrimi açısından meseleye yaklaştı. Temmuz 1916'da Lenin, Polonyalıları ulusal bağımsızlık mücadelesi başlatmamaları için uyardı. Polonya halkının mücadelesinin kaderinin Rusya ve Almanya'daki devrim perspektifiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu açıkladı: "Bugün Polonya'nın bağımsızlık sorununu öne sürmek," "komşu emperyalist güçlerle mevcut ilişkiler altında, bir ütopyanın peşinden gitmek, dar görüşlü milliyetçiliğe meyletmek ve tüm Avrupa ya da en azından Rus ve Alman devrimlerine gerekli temel dayanağı unutmaktır kesin olarak.
 
Söz konusu durumda, Polonyalılara, kendi kaderini tayin hakkı mücadelelerini Rusya ve Almanya'daki devrimin perspektifine tabi kılmalarını önerdi. Öyle oldu ki, Lenin'in haklı olduğu kanıtlandı. Bağımsız bir Polonya devletinin kurulması için koşullar yaratan yalnızca Rus devrimi idi, oysa diğer her girişim felaketle sonlanmıştı. Bu, Lenin, "ütopya peşinde koşmaya" ve "dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmeye" karşı uyardığında kastettiği şeydi. Lenin'in Polonya halkına verdiği tavsiye neye yarar! Ve o, Lenin'in duruşunun ne canavarca bir karikatürüdür ki Yugoslavya'nın parçalanmasını kendi kaderini tayin hakkının sahte gerekçelerine dayanarak savunur! Bu kesinlikle ütopyaların(ve gerici olanlarının bile) peşinden gitme ve en kötüsünden dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmektir.
 
 
LENİN VE 'UYGULANABİLİRLİK'
 
Ütopyacılıkla ilgili Marxistleri suçlamak için milliyetçiliğe teslim olan Marxizmin bu küçük burjuva eleştirmenleri tarafından sıklıkla kullanılan bir hile vardır. "İşçileri birleştirme konusundaki konuşmanız ütopyacılıktır"; "Sosyalist federasyon fikrinin tatbiki mümkün değildir"; "Şimdi bir şeyler yapmalıyız!" ve vesaire. Onun açısından herkesçe malum olan bu sava Lenin nasıl cevap verdi?
 
"Ulusal meselede 'uygulanabilirlik' talebi neyi ima eder?" diye Lenin sordu ve yanıtladı: "Ya tüm ulusal özlemleri desteklemeyi ya da her ulusun olayında ayrılma sorusuna 'evet' veya 'hayır' cevabı vermeyi ve yahut ulusal taleplerin genelde derhal 'uygulanabilir' olduğunu." 
 
Ve devam ediyor: "Uygulanabilirlik" talebinin üç olası anlamını inceleyelim.
 
"Her ulusal hareketin başlangıcında doğal olarak hegemon(lider) olarak ortaya çıkan burjuvazi, tüm ulusal özlemlere desteğin uygulanabilir olduğunu söylüyor. Fakat proletaryanın ulusal sorundaki politikası(diğer sorunlarda olduğu gibi) burjuvaziyi yalnızca belirli bir yönde desteklemektedir; burjuvazinin politikasıyla hiçbir zaman örtüşmez. İşçi sınıfı burjuvaziyi yalnızca, (burjuvazinin gerçekleştiremeyeceği ve sadece demokrasiyle elde edilebilecek olan) ulusal barışı sağlamak için, eşit şartları sağlamak ve sınıf mücadelesi adına en iyi koşulları yaratmak için destekler. Bu nedenle, burjuvazinin uygulanabilirliğine karşıdır, ki proleterler ulusal sorunda onların ilkelerini geliştirirler. Her zaman burjuvaziye koşullu destek verirler. Ulusal ilişkilerde burjuvazi her zaman ya kendi ulusu adına imtiyazlar veyahut onun lehine ayrıcalıklı avantajlar için çabalar ve buna 'uygulanabilirlik' denir. Proletarya tüm ayrıcalıklara, istisnacılığa karşıdır. 'Uygulanabilir'i talep etmek, burjuvazinin yolunda izini sürmek, oportünizme düşmektir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Lenin bu satırları 1914'te yazdığında, hala Rusya'da demokratik burjuva devrimi perspektifine sahipti. Bolşevikler, demokratik burjuva tarafının en sol kanadı olarak savaşıyorlardı. Amaç, işçi sınıfına iktidarın aktarılması için değil(Lenin yalnızca 1917'de bu sonuca ulaştı), fakat Rusya'da en radikal burjuva demokratik devrim gerçekleştirmek için proletaryanın önderliğinde kitleleri harekete geçirmek  ve böylece kapitalizmin gelişimi ve sınıf mücadelesi için en uygun koşulları yaratmaktı. Elbette, Lenin'in bakış açısı burada sona ermedi. Rusya'da kazanılmış bir burjuva demokratik devrimin Batı Avrupa'daki sosyalist devrim için güçlü bir itici güç sağlayacağını ve bunun da Rus işçilerinin -Avrupalı çalışanlarla birlikte- burjuva demokratik devrimini sosyalist bir devrime dönüştüreceğini öngörüyordu. Fakat devrimin acil görevleri burjuva-demokratikti ve bunun da merkezinde tarımsal devrim ve ulusal sorun vardı.
 
Lenin hala burjuva demokratik devrim perspektifine sahip olsa dahi, proletaryanın burjuvaziden tam bağımsız olmasına duyulan ihtiyacı ısrarla vurguladı. Ulusal meselede işçiler milliyetçi burjuvaziden bağımsız olmalıdırlar. Ulusal baskıya karşı savaşmalılar, fakat kendilerine ait politikaları ve yöntemleriyle kendi bayrakları altında savaşmalılar. Ezen ulusa karşı kavgada ulusal burjuvazi bir adım atmış olsaydı, elbette işçi sınıfının onlara destek olacağı kesindi. Ama öncelikle bu destek oldukça şartlı idi ve kati surette işçilerin her durumda ulusal burjuvaziyi desteklemesi zorunlu değildi. Lenin, ulusal burjuvazinin ihaneti, bencil açgözlülüğü ve gerici eğilimleri konusunda uyarıda bulundu ve işçileri, 'birlik' adına burjuvazinin milliyetçi demagojisine kendilerini tabi kılmamaları için zorladı. Ulusal sorun konusunda Marxist tutuma karşı burjuva ve küçük burjuva milliyetçilerinin argümanı her zaman aynıdır: "Bu sosyalizm ve sınıf mücadelesi sohbeti ütopyacıdır. Biz şu anda ulusal baskıdan acı çekiyoruz ve sorunumuzu çözmek için uygulanabilir önlemler almalıyız." Lenin bu demagojiye derhal cevap verdi:
 
"Her ulus örneğinde ayrılma sorununa karşı 'evet' ya da 'hayır' talebi çok 'uygulanabilir' olan olarak görünüyor. Gerçekte saçma; teoride metafiziktir ve pratikte proletaryayı burjuvazinin menfaatlerine boyun eğdirmiştir. Burjuvazi her zaman ulusal taleplerini en ön sıraya koyar. Onları kategorik olarak geliştirir. Bununla birlikte, proletarya için bunların talepleri sınıf mücadelesinin çıkarlarından sonra gelir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Tekrar: "Ezilen ulusların burjuvazisi proletaryayı, arzularını, taleplerinin 'uygulanabilir' olduğu  savı üzerinden koşulsuz olarak desteklemeye çağırıyor. En pratik prosedür, bütün ulusların ayrılmasını desteklemek yerine belli bir ulusun ayrılması lehine bir 'evet' demektir!
 
"Proletarya bu uygulanabilirliğe karşıdır. Bir ulusal devlete eşitlik ve eşit haklar tanımakla birlikte, tüm ulusların proleter ittifakını her şeyin üstünde değerlendirir ve yerleştirir ve her ulusal talebi, her ulusal ayrılmayı, işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirir. Bu, burjuva özlemlerini eleştirmeden kabule çağrıdır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Bu satırlarda, Lenin'in, proletaryanın kendi kaderini tayin etmek için her talebi destekleme zorunda olduğunu düşünmediği; işçileri, ulusal olarak ezilen insanlarla işçilerin doğal sempatilerini kazanarak onları milliyetçiliği desteklemeye zorlayan burjuva milliyetçilerinin(küçük burjuvaları da ekleyebiliriz) girişimlerine karşı koymak için çağırdığı; ulusal sorunun her zaman proletaryanın genel çıkarları ve sınıf mücadelesine tabi olduğu ve kendi kaderini tayin hakkı üzerinde, yalnızca belirli durumlarda proletaryanın ve sosyalizm mücadelesinin ilerletilmesi temelinde tavır alma gerektiği çok açıktır. Başka her durumda proletarya onu desteklemekten çok uzak olmak zorunda, onu katı surette reddetmelidir.
 
Her halükarda, Lenin'in ulusal meseledeki tutumu, Rus devriminin doğası hakkındaki genel görüşleri değiştiği gibi zamanla gelişti. Lenin, Şubat devriminden sonra, Rus devriminin karakteristik olarak burjuva demokratik olacağı("proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü") önceki görüşünü terk etti ve 1904-05'ten beri Troçki tarafından savunulan konuma geçti. Troçki, nesnel olarak Rus devriminin görevleri burjuva-demokratik nitelikte olmasına rağmen devrime ancak yoksul köylülerle ittifak halinde proletaryanın yol açacağını açıkladı. Rus burjuvazisi ilerici bir rol oynamak için tarih sahnesinde yerine çok geç kalmıştı. Bu koşullar altında burjuva-demokratik devriminin görevini sadece iktidarı ele geçirir geçirmez işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat bu, "proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü" değildir, proletarya diktatörlüğüdür. Bu bakış açısı, Ekim 1917'de parlak bir şekilde doğrulandı.
 
Bundan önce bile, gördüğümüz gibi, Lenin hiçbir zaman ulusal burjuvaziye destek vermeyi savunmadı ya da, en azından, sözde ilerici burjuvazinin entrikalarından bağımsızlığını koruması için proletaryanın ihtiyacı olana daima vurgu yapmakla birlikte, belli şartlar altında koşullu ve çok sınırlı desteği ön gördü. Fakat 1917'den sonra, Çarlık Rusya gibi geri kalmış yarı-sömürge ülkelerde sözde ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamaktan tamamen aciz olduğunu anladı. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde Lenin ulusal burjuvaziye karşı duruşunu açıkça değiştirdi. Bu noktadan hareketle, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamayacağını düşünüyordu. Sonra gelen tarihin tümü bu sorun üzerinde onu haklı çıkardı.
 
DEVAM EDECEK.......

 

ALİ BAŞPINAR

Ali Başpınar: Sevdası Devrimci Yol
 
      
 
                  Efil efil
                  Kaç yeşil baharlar esip geçti damından
                  Kaç gözyaşı ıslattı voltaladığın havalandırmayı
                  Kaç gülüş soldu yosunlu hücrende
                  Kaç çığlık yapıştı alabildiğince uzanan solğun duvarlarına
                  Ve kaç devrim türküleri söylendi sevda ekili koğuşlarında
                  Efil efil
                                                         Muhittin Çoban
 
Ölümü doğum gibi normal karşılamamız gerektiğini biliyorum. Ama kimi zamam birşeyi bilmek yetmiyor. O nedenle kimi ölümleri bir türlü normal  karşılamasını öğrenemedim. Bu gidişle hiç bir zamanöğrenemeyeceğim. Doğrusu öğrenmekte istemiyorum. Bunu öğrenirsem sanki insani değerlerimi unutacakmışım gibime geliyor, bunu da yapamam.
Kimi ölümlere alışılmıyor!

Kimi ölümler kabullenilemiyor!

Kimi 
ölümler sindirilemiyor!
Ali Abi (Başpınar)`in ölümüde böyle.

Ali Abi dedim, yanlış algılamadınız.

Bu insan binlercemizin Abisiydi, hemde "neşeli" abisi.

Haa! bu bizim bildiğimiz klasik (feodal) abilerimizden değildi. Hani, o herşeyi bilen, herşeye müdahale eden, kanunlar koyan, dediği dedik olan, sözünden çıkılmayan, karşısında tirtir titrenen, akıl veren... bir insan, bir abi değildi.
Tam tersine insani demokrasiyi içsellestirmis bir abiydi, yoldaştı.
Adını duymuştum Ali Başpınar`ın, ama 12 Eylül öncesinden değil, mahkemeler sürecinde duydum. Devrimci Yolun askeri komutanıydı.Tanımak istediğim kişilerden biri oldu.

Bu fırsatı yakaladım çok geç olsada. Ceyhan Özel Tip Cezaevi‘ne getirildi bir gurup arkadaşıyla birlikte Mamaktan. Bende ordaydım. İlk karşılayanlardan biri de bendim. Meraklıydım, bir çocuk kadar heyecanlıydım. Cezaevi‘nin yemek hane kapısından almışlardı içeriye, sanırım güvenlik gerekçesiyle bunu yaptılar. Ee nede olsa gelenlerin her bir önemli kişilerdi, kaça bilir, kaçırılabilirdi. Kim yoktu ki? Mehmet Ali Yılmaz, Oğuzhan Müftüoğlu, Tevfik Güneş, Mehmet Üresin, Ertuğrul Ak, Mustafa Arslan, Necmettin Özdemir, Özgür Ovacık…
Karşımda orta yaşlı, orta boylu, laz burunlu biri duruyordu. Güleç yüzlü, sempatik bir edası vardı. En belirğin özelliği daima gülüyor olmasıydı.
Bu mu dedim komutanımız?

Buydu komutanımız.

Cezaevi‘nde aynı koğusta üç yıl beraber kaldım. Birlikte sabah sporları yaptık,  (futbolu severdi) çekişmeli, idiali fubol maçları yapardık, çok kez aynı takımda olurduk, beni takımına alırdı, benimle oynamaktan haz alırdı, ben de ayın hazzı alırdım. Sporu severdi, hiç üşenmez, sabahın köründe kalkar ağır spor yapardı, sigara içmez, sağlıklı olmanın yollarını arardı, düşmana inat birgün fazla yaşamak adına. Bize yemekler yapardı, hiç gocunmadan. İlk kez kaburga dolmasını onun ellerinden tattım. Uzun soluklu, bol esprili sobetlerimiz olurdu. Görüş günleri görüşe giderken ya da avukatı geldiğinde yanında mutlaka bir iki kişi gider korurduk olası bir saldırıya karşı. Çünkü o sıralar cezaevinde faşisitlerde kalıyordu. Herhanği bir tezgaha düşürülmesini istemiyorduk. Korunmaktan rahatsız olur,  engel olmak isterdi. Korunmaktan utanırdı. Laz mahçubiyeti otururdu korunmaktan iyimser yüzüne.

İyi ki tanıdım seni Ali Abi.
Bana öğrettiğin herşey için sana minnettarım. Devrimci Yolu Devrimci Yol yapan insanlardan biri olduğun için de sana minnettarım. Zorsunmadan ömrünü Türkiye halkının mutluluğu için vermenden dolayıda sana nasıl teşekkür etmem.
Kimi 
ölümleri kabullenmek zordur demiştim.
Bu yaşama silinmez ayak izi bırakanların ölümü sıradan bir ölüm değildir. İri bir  çınarın devrilmesi gibi g
örkemli olur. Senin geniş ve serin gölgen sadece Lazlar için değildi, tüm insanlar içindi
Sana ne yakışmıyordu ki?
Gülmelerin gözümün önünde, unutamam. Kavgan gibi, sevmen gibi Devrimci Yolun da sana yakışıyordu, buna inanıyorum.
Ya ölüm, ölüm sana yakıştı mı? Ama yakıştıysa da erken yakıştı, vakitsiz geldi, tamamlayamadın devrimini.
Şu an yanında olmak, gülen yüzüne bakmak isterdim. cesaretlenmek adına, yaşamı ve insanı ve de tabii inançları yememek adına.

Bağışla beni yanına gelemeyecek kadar uzaktayım, imkansızlıklar içerisindeyim. Yanında olmayı,  yumruklu yıldızımıza gönderirken seni taşımak isterdim omuzlarımda. Ama binlerce kavgadaşın seni yalnız bırakmadı. Neden bıraksınlar ki, sen onları hiç yalnız komadın ki.

 Ali Abi sen hem benim, hem bizim, hem Türkiyenin Abisisin, böylede kalacaksın.
Sen Türkiyenin güzel bir evladı oldun.
Ceyhan Cezaevi‘nden tahliye olduğumuz günü anımsıyor musun? Ben o günü hiç unutamıyorum. On bir yıllık esaretimizin bittiği gündü. Sen bizden sanırım üç gün önce bırakılmıştın. Seni özgürlüğe yolcularken nasılda sarılmıştım, nasılda sarılmıştın. Şimdi de öyle sarılıyorum sana, masum yanaklarınadan öpüyorum
 
                                      
                                                 2. Bölüm
                 
 
                                                       Uyandırın anamı
                                                       Söyleyin gidiyorum
                                                       Yolumu gözlemesin
                                                       Dönemem belki geri
                                                      Arkadaşlarım duysun
                                                      Kardeşlerim bunu bilsin
                                                      Söyleyin gidiyorum
                                                      Dönemem belki geri
                                                                           Nihat Berham
 
Neşeli bir gündü, çok neşeli. Bulutlar, öbek öbek beyaz, açık gri bulutlar gülümsemiyordu güne, güneşte, efil efil esen Çukurova yeli de gülümsüyordu.
Bu neşeli hava Çukurovanın yazısına kurulan mahpuhanedekileri de neşelendirmişti. İlk yatağından kalkanlardan biriydi Ali Abi. Gardiyan kapıları açmadan uyanmış, spor kıyafetlerini giyinmiş bekliyordu. Mapusta sağlıklı yaşamı seçenlerden biriydi. Yemesine dikkat ettiği gibi yatmasına da dikkat ediyordu. Gece birlere kadar oturmaz saat on dedi mi yatmayı tercih ederdi, ender kalırdı on ikilere birlere kadar. Bazen uykusu bölündüğünde yataktan çıkar aşağıya, mutfağa iner, biraz zaman geçirir tekrar ranzasına döner, kaygılı, özlemli uykusuna dalardı. Ali Abi mutfağın kapısında göründüğünde eğer o esna da Tuttu Fritti izleniyorsa ivedilikle kanal değiştirilir, filmlerden biri izleniyormuş imajı verilir ama bu pek inandırıcı olmaz, “Neden erotik kanalları izliyorsunuz?” diye de sormaz, kimseyi utandırmaz, bu durumda fazla mutfakta kalmaz, ranzasına çıkar, yarım bıraktığı kitabını eline alırdı.
Sağlıklı ve uzun yaşamak için sigarayı da bırakmıştı. Çok efkârlanırsa bir sigara yakar, dumanını da içine çekmemeye özen gösterirdi. Nazımın şiirini bize anımsatır, “Düşmana inat bir gün fazla yaşayalım” derdi. Bu yüzden uzun süreli yemek grevlerinden yana tavır koymaz, ölüm oruçlarına sıcak bakmazdı. "Faşistlerin bize yapamadığını biz mi kendimize yapacağız?” der, “Ast olan yaşamaktır, yaşatmaktır devrimcilerin görevi” der, ölüm oruçlarına yatmadan da hak alınacağına inanırdı.
Sabah sporuna kalkanlardan biri de bendim, Ali Abi kadar düzenli kalkmasam da. Birlikte koşardık. Spor hocalığımızı yapardı. Onun bilgisine bırakırdık sağlıklı spor yapmayı. Ama bir tek Mehmet Üresin tek takılırdı sporda. Sen spor yaptırmasını mı biliyorsun der, kendi sistemine göre sporunu yapardı. Ağır da spor yapardı, iyi de kilo verdiğini söylerdi Mustafa Arslan.
Kahvaltıdan sonra hava hızla ısınmaya, serin yel yerini sıcaklığa başlamıştı. Kırmızı güneş tepelere tırmandıkça Çukurovanın kırmızı toprağı da kavrulmaya başlıyor, insanları boncuk boncuk ter döküyordu. Çoğumuz şortla askılı tişörtlerle dolanırdık. Ali abi de duştan sonra şortunu giymiş, yarım kollu tişörtünü üzerine geçirmişti. Başka türlü Çukurovanın sarı sıcağına katlanılamazdı.
O yıl erken gelmişti yine yaz. İlkbaharda yaz yaşanıyordu. Kahvaltıdan sonra herkes kendi özel hayatına çekilmişti. Ali Abi de ranzasına uzanmış, eline kitabını almış, sayfaların içine yeni hayata dalar gibi dalmıştı. Bir buçuk saat sonra kendinden geçmiş, yaptığı ağır sporun tesiriyle bedeni gevşemiş, göz kapakları ağırlaşınca kitabı kenara bırakmış, derin bir uykuya dalmış, top atılsa topu duymaz olmuştu.
Karavananın çın çın sesini duyunca aşağıya inmişti. Öğlen yemeğinden sonra yüksek bahçe duvarının ılık gölgesinde Mithat Gönenç’ le volta atmaya çıktı.  Mehmet Üresin de tabureye oturmuş, sırtını sıcak duvara vermiş, üzerini çıkarmış güneşleniyordu. Başkada kimse yoktu havalandırmada. Göze alınıp bahçeye çıkılacak bir hava yoktu. Kimimiz koğuşta, kimimiz mutfaktaydık. Koğuşta olanlar kitap okurken, mutfakta olanlar da ya sohbet ediyor, ya satranç oynuyor, ya da domino oynanıyordu.
Mithat’la akşam serinliğinde oynanacak maçı konuşuyorlardı. Rakip takımın kaptanı da Oğuzhan Abiydi. Üresin’ e söz attı: Bu maçın hakemi Üresin olsun dedi. “Sen her karara itiraz ediyorsun, ben hakemlik yapmam” dedi. “İtiraz yok, söz” dedi.
Bu esnada koğuş kapısı açıldı, Başgardiyan içeri girdi ve seslendi:
“Ali Başpınar nerdesin, avukatın geldi” dedi.
O sırada kapı önünde olan Cevdet Uçar, “Ali Abi Avukatın gelmiş” diye bağırdı.
Sesi duyunca kapıya geldi. Yukarı çıktı, pantolonunu giydi, geldi. Bu sırada Zeynel Orduzu ile Ziya Arıkan da hazırlanmıştı. Başgardiyan koridorda yanında kapı gardiyanıyla konuşuyordu. Kapı açıldı birlikte çıktılar. Ali abi Zeynel’le Ziya’nın da çıktığını görünce, hayırdır, siz nereye geliyorsunuz diye baktı. Bu duruma alışık olan gardiyanlarsa hiç yadırgamamıştı. Bakışlarından ne demek istediği anlayınca, açıklama gereği duydular. “Seni tek başına yollayamayız, ya faşistler bir tezgâh kurdularsa, Devrimci Yolcular bir arkadaşını koruyamadı dedirtemeyiz” dedi Zeynel.
Mamakdakilerin gelmesiyle birlikte buna daha bir önem verilmeye başlanmıştı. Türkiye’nin en önemli, çok cinayetli faşistleri Ceyhan Cezaevi’nde kalıyordu. Görüş günleri olmak üzere koruma önlemleri alınıyordu. Özellikle belli başlı arkadaşlarımız avukat görüşüne giderken bir veya iki arkadaşımız kapı altına kadar birlikte gider birlikte gelirlerdi. Ne gardiyanlara, ne de müdürlere güvenmezdik. Pusucu bir kültürü olan bir halktık sonuçta. Avukat görüşü var diye çağrılıp, koridorda faşistlerle karşılaştırılıp şişlenebilirdik. Bu olmayacak şey değildi. Tesadüflere de, kadere de bırakamazdık hayatlarımızı.
Korunmaya alışık olmayanın vereceği bir tepkiyi vermişti Ali Abi. Belli ki alışık değildi korumalarla bir yere gitmeye. Hayatı militan olarak geçen biri için bu durum haliyle ağır geliyordu. Gelmeyin. Tek giderim diye baktı, ama gelmeyin diyemedi gardiyanların yanında.
Yapılanın yanlış olmadığını anlamıştı o an, ama yine de bu korunan kişi kendisi olmamalıydı. Kendini koruyabileceğine inanıyordu. Buna rağmen itirazını sürdürmedi. İki yoldaşının yanında, başgardiyanın arkasında avukatına doğru yürüdü, yoldaşları tarafından önemsenmekten gururlandı, korunma duygusu da bir süre utandırdı.
 
 
                                    3. Bölüm
 
 
                                        Gel kıyma bana
                                        Ve korkuyorum deme
                                        Otur yaz her gün
                                        Her gece bana yaz, kavuşuncaya kadar
                                                                       Ahmet Arif
 
Elindeki kitabı aniden kapadı Ali Abi (Başpınar). Daha önce olsa kitabı kaparken arasına ayraç koyar, başucuna çantanın üzerine kayıp düşmeyecek şekilde bırakır, ranzasından kalkar, uyuyacaksa yatağına uzanır üzerini itinayla öterdi. Kitabı yan tarafa koydu, eğildi ranzasının altından pembe dosyasını aldı, içinden beyaz çizgisiz parşömen kâğıdı aldı, ikiye katladı, dosyanın üzerine koydu, sırtını duvara verdi, yazmaya başladı.
Kendisi için kıymetli olan, her halini merak eden, sürekli görüşüne gelen yeğenine mektup yazacaktı. Kitap okurken de yazacaklarını düşünmüştü. Bu yüzden okuduğu on sayfadan bir şey anlamamıştı, kendisini kitaba verememişti. Aslında kitap okumak için de ranzasına oturmamıştı. Sabah yaptığı spor, öğlenden sonra yaptığı futbol maçı bir hayli yormuştu. Bir amacı ranzasında dinlenmekti, diğer bir amacı da yeğeninin dört gün önce eline geçtiği mektubuna yanıt vermekti. Kitap birazda ne yazacağını düşünmek için araçtı. Tahliyelerin başladığı bir günde kimsenin kitaba kendini verecek ruh hali yoktu.
Herkeste bir heyecan, bir telaş, bir sevinç vardı. İki kişi bir araya geldiğinde özgürlüğe dair sohbet ediliyor, hayaller birbirlerine aktarılıyordu. Tüm bunlar yapılırken herkesin kulağı da kapıdaydı. Her an başgardiyan veya müdür kapıda görünür, elindeki liste okunur diye beklenti içindeydi. Ali Abi biraz da bu heyecanını bastırmak için mektup yazmak istemişti.
Başlığı attı, aniden durdu. Yazacakları, kitap okurken kurduğu cümleler birden aklından kafesinden uçan güvercinler gibi uçmuştu. Kalem parmaklarının arasında döndü durdu, bir kelime bile yazamadı. Başını kaldırdı, yüzünü kanatları açık pencereye döndü, bakışlarını uçsuz bucaksız beyaz gökyüzüne çevirdi. Kocaman, avuçlarına sığmayacak kadar bir boşluk gördü, derin ve manasız bir boşluk gibi geldi o an. Birden anlamlandıramadı şartlı tahliye oluşunu. Boşluk içine kuşkuyu oturttu. İşkencede, on bir yıllık mahpusluk yaşamından öldüremediler, bunu başaramadılar, şimdi dışarı salarak bunu mu yapacaklar bize der gibiydi manasız bakışları. Sonra saçmalıyorum dercesine bakışlarını ak parşömene çevirdi. Kalemi oynattı, ama bu oynatma sadece nokta şeklinde düştü ak kâğıda. Devamı gelmedi, kalem bir kuğu gibi dans etmiyordu kâğıdın üzerinde. Önceden olsaydı kelimeler su gibi dökülürdü parşömene, nerde duracağını bilmezdi, yazdıkça yazar, akıttıkça akıtırdı içini.
Parşömenin beyazlığı içinde bir bulut gibi dağıldı. Yakalandığı güne gitti, o günü, talihsizlik dediği, hatta çoğu zaman utanç günüm dediği o günü anımsadı. Her yakalanma birazda utançtır, ayıptır derdi. Özellikle kendi yakalanmasını utanca benzetirdi. Hiç böyle bir yakalanmayı tasarlamamıştı. Düşmanının pususuna böylede düşülür mü der, böyle düşmesine de kızardı her anımsamasında. Ak kâğıdın içinde bulutlaşmasının nedeni de buydu. Yüzüne aniden oturan bu ayıbını silmek için yan döndü, hazırladığı çantasına sırtını verdi. Kenara bıraktığı kalemi eline aldı, “Sevgili Yeğenim” diye attığı başlık üzerinden bir kez daha geçti, yazı kalınlaştı.
Devamını getiremedi. Zihnini bir türlü toparlayamıyordu. Bakışlarını tek tek ranzalarda gezdirdi. Ranzaların kenarlarına düzülen, üst üste konulan çantalara baktı. Bugün, yarın ya da en geç öbür gün bu koğuşta kimse kalmayacak, gülmeler, sohbetler, ayak sesleri, horlamalar, sayıklamalar olmayacak, gardiyanların ayak sesleri duyulmayacak, sayım var denildiğinde havalandırmaya çıkılmayacak, mal gibi tek tek saymayacaklar dedi, derin bir keder çöktü içine. Kendini o an dışarı atmak istedi Ali Abi.
Yapamadı. Yeğenine yazmaya kararlıydı, başladığını yarım bırakmak istemiyordu. Aslında inatçılığının nedeni de biraz da son mektubunu yazmaktı. Yazamıyordu, kelimeleri teşbih tanesi gibi ardı ardına düzemiyordu, düzemedikçe içi daralıyordu.
Yazacağı çok şey vardı. Anayasa Mahkemesi Turgut Özal’ın meclisten geçirdiği Şartlı Salıverilme Yasasını Anayasaya aykırı bulmuş, kapsamını genişletmiş 146/1 den yargılananları da bu kapsamın içine almıştı. Bunları da yazacaktı. Bu kararın haberini alınca koğuşta yaşanan sevinçten bahsedecek, arkadaşlarının ve kendisinin halet i ruhiyesinden söz edecek, özlemlerinden bahsedecekti.
Kalem parmağının arasında döndü durdu, bir kelime yazamadı.
Merdiven başında Süleyman Eryılmaz’ın sesi yankılandı, koğuşa kadar geldi:
“Arkadaşlar sütlaca.”
Oguzhan Abini (Müftüoğlu) yaptığı son sütlaçtı bu. Bunu birazda bilinçli olarak yapmıştı. Hem yoldaşlarının tavan yapmış heyecanını, hem de kendisini sakinleştirmek istemişti. İki saat boyunca sütlaçla uğraşmıştı.
Mektubu bıraktı, aşağıya indi. Üstü kızarmış sütlacını yerken yazacağı mektubu düşünüyordu, bir daha yazamayacağını bilmeden. Sütlaçtan sonra üç arkadaşıyla bulaşıkları yıkadı, duruladı.  Mehmet Ali Yılmaz’ın seslenmesiyle havalandırmaya çıktı. Bir süre volta attılar, konuşurlarken bir yandan da yazacağı mektubu kurguluyordu.
Kapı açıldı, önden Başgardiyan, arkasından birinci müdür koğuşa girdi, elindeki listeyi başgardiyana verdi, gür sesiyle okudu. Üçüncü sırada okunan isim Ali Başpınar’ındı. Adını duyunca kalbi bir kuğunun kanatları gibi çırptı.
Son mektubunu yazamadan valizlerini aldı, kapı önüne geldi, tahliyesini bekleyen yoldaşlarıyla vedalaştı.
Volta atacağı uzun ve geniş alana adımını birazda ürkerek attı.
 
 
 
                                      4. Bölüm
 
 
                                                    Ben ne zaman
                                                   Öyle durup dururken
                                                   Öyle damdan düşer gibi
                                                   Açıp seni okumaya başlasam
                                                   Anlıyorum ki
                                                   Bahar gelmiş
                                                                Orhan Veli Kanık
 
 
Sevgili Ali Abi (Ali Butto),
Bu sana yazacağım hem ilk mektup olacak, hem son mektup. İlk ve son mektuba ne, ne kadar sığdırılır bilemiyorum. Gerçi bilmediğimiz ne kadar çok şey var aslında. Her şeyi bilseydik, her sorunun yanıtına yanıtımız olsaydı eğer karanlık ve dipsiz bir kuyudan aşağı döne döne düşüyor olmazdık, Tanrının varlığını, yokluğunu tartışmazdık. Bilinmezlikler bilinir olur, tartışmaların yerini “hı hı’lar” alırdı; e bu da kanımca çok sıkıcı olurdu. Hayata anlam katanda sorular ve sorulara aranan yanıtlardır, yani çabadır.
Mesele anlıyorum demekte değil, mesele anlamak için çabalamaktadır. Her bir şeyi anlayan her bir şeyi bilendir, her bir şeyi bilen de doğrusu bana ukala gibi gelendir. Erdemlilik daha çok çabalamakta yatar, mütevazılıkta.
Yaklaşık seninle üç yıl aynı mapusta, aynı koğuşta kaldım, seni anladım mı, anladıysam ne kadar anladım, bilinmezliklerini ne kadar bilinir kıldım, Ali Butto dediklerin de seni kaç sayfa anlatır, kaç saat konuşurum? İşte bu da benim bilinmezliğim.
Ama şunu itiraf etmeliyim. Bu geç kalmış bir itiraf olacak ama daha da geç kalmakta vardı.
Ceyhan Cezaevi’ne geldiğinizi duyunca iki duyguyu aynı anda yaşadım. Şunu bil ki gelmenize sevindim, samimiyetimle sevindim. Devrimci Savaş Birlikleri Komutanını görecek, tanıyacak, aynı mekânı paylaşacaktım, bu bir şanstı. Doğrusu sevindiğim kadar da kaygılandım. Ya hayatımız berbat ve çekilmez olursa ne yapardık? Sonuçta üç merkez komite üyesi geliyordu yani üç Politbüro üyesi. O an Sovyet Politbüro üyelerinin tesbih tanesi gibi dizili hiç gülmeyen, çok ciddi duran sert ve asık yüzlü fotoğrafları geldi gözümün önüne. Böyle liderlerin karşısında gülemezsin, izin almadan konuşamazsın, oturup kalkamazsın, yanlarından geçerken durup selam vermen gerek. Yani tamamen mumya gibi sus-pus bir hayat, bu hayat çekilir mi? Bağıra çağıra top oynayamayacağız, keyfimize göre yemek yiyemeyeceğiz. Mapusane içinde mapusaneyi yaşamak demekti. Huzurumu kaçırmıştı bu düşünceler açıkçası Ali Abi.
Her geçen gün böyle saçma şeyleri düşündüğüm için utandım. Beni yanılttınız. İyi ki yanıldım, yoksa bedbaht olacaktı günlerimiz.
Lider olmayan liderliği sizlerle keşfettim. Bizden biriydiniz. Ne suratınız mahkeme duvarı gibi asık, ne Politbüro üyeleri gibi ciddi, ne de Kanun Hükmünde Kararnameler çıkaran bir Diktatördünüz. Hayatımız sizlerin gelmesiyle daha bir güzelleşti, nitelikli ve sevimli oldu.
Sinirliydin ama sevimliydin.
Gülen bir yüzün vardı. Neşeli edaların vardı. Senden insan korkmazdı, ancak sinirine basmadıkça. Varlığın bana hep güven verdi, huzur verdi. Seninle aynı takımda oynamakta keyifliydi. Birlikte nice takımları yendik, ama en çokta Oguzhan Abinin (Müftüoğlu) takımını yenmek bizi keyiflendiriyordu, çünkü gün boyu esprilerle galibiyetin tadını çıkarıyorduk sohbetlerimizde.
                            
                              Sevdalı
                             Dostluklu
                            Meşakkatli bir yoldu biz yolcuların yolu
                            Zaferlerimiz milimetrik mücadelelerimizde saklıydı
                            Devrimlerimizi an’larımızda yapıyorduk
                            Aşklarımız gülüşlerimizden damlayan şıralardı
                            Sen Ali Butto en çabuklarımızdandın sevdamızın
 
Evet, en çabuklarımızdandın, abartmıyorum. Her bir şeyin çabuktu. Konuşman çabuk, yürümen çabuk, yemen, içmen, oturman kalkman çabuktu. Hayatı terk etmen de çabuk oldu, ağırdan alamadın hepimizin sonunda gideceği yere olan yere gitmeni.
Suç çarçabuk gidende mi, geç gidende mi?
Bak bunu da bilmiyorum.
Amma erken gittiğini biliyorum. Devrimlerini yarım bıraktın, gülüşün ve sevdan yarım kaldı.
Yalnız, yarımlar yarım kalmaz bunu iyi biliyorum.
Tasalanma Ali Butto, devrimin yarım kalmayacak!
 
 
 
 
 
 

 

                                                                                          Muhittin Çoban
 

FACEBOOK SAYFAMIZ