Özgürlük

ÇEKOSLAVAKYA 1948

JOSEPH GRIM FEINBERG

 

(Ç.N.: Tarihteki devrimci deneyimlere Avusturya ve İsveç'ten sonra Çekoslavakya ile devam ediyoruz.)

 

Yetmiş yıl önce, halk devrimi Komünist Partiyi Çekoslovakya'da iktidara sürükledi. Hızlı bir şekilde gizli bir darbe olduğunu kanıtladı. 

Çekoslovak halk milisleri, Şubat 1948. Çek Radyosu arşivi

 

21 Şubat 1948'de, on binlerce işçi ve öğrenci Prag'ın Eski Şehir Meydanı'na döküldü. Akşama kadar halk milisleri ve devrimci "eylem komiteleri" tüm Çekoslavakya'da oluşmaya başlamıştı ve Cumhurbaşkanı Edvard Beneš'e halkın iradesine saygı duymasını ve baştan sona yeni bir sosyalist hükumet tayin etmesini talep ederek bir heyet gönderdiler.

 

İki gün sonra, yaklaşık 2,5 milyon işçi greve gitti (toplam 11 milyonluk bir nüfusta) ve eylem komiteleri ülke çapında devlet dairelerini işgal etti. 25 Şubat'ta, göstericiler devasa Wenceslas Meydanı'nı doldurdular ve eğer cumhurbaşkanı boyun eğmeyi reddederse, hükumet merkezinin olduğu Prag Kale'sine yürümekle tehdit ettiler. Akşam üzerine doğru Benes, devrimcilerin yeni bir hükumet önerisini kabul etti ve Komünist lider Klement Gottwald, tezahürat yapan kalabalığa zaferi duyurmak için Wenceslas Meydanı'na geri döndü.

 

Milan Kundera, 1969 tarihli Yaşam Başka Yerde adlı kitabında, Çekoslovak Komünist Partisi'nin 1948'de iktidarı ele geçirmesini kitlesel coşkunun bir anı olarak resmeder. “Muzaffer Şubat” olarak anılmaya başlayan şeyin ilk yıldönümü, samimi bir coşkuyla kutlandı. Fakat baskı çoktan başlamıştı ve giderek artan çirkin gerçekliğini görmezden gelmeyi (romanın şiirsel kahramanı gibi) biraz kolaylaştıran sadece devrimin güzel idealleri idi. Eskiden sosyalist realist bir şair olan Kundera'nın kendisi hayatının geri kalanını alayvari sıkıcı yazılara adayacaktı.

 

Yine de, birçok insanın, çok büyük çekicilik tükendiğinde bile yeni düzeni desteklemek için yeterli nedenleri vardı. Zenginliklerin yeniden bölüşümü çoğunluğa açık yararlar getirdi ve hızlı sanayileşme ülkenin en fakir kesimlerindeki müthiş yoksulluğu ortadan kaldırdı. Fakat bu ilerleyen güvence büyüyen halk iktidarıyla birlikte gelmedi. Sendikalar, fabrika konseyleri, eylem komiteleri ve milisler Komünist Parti kontrolü altına alındı ve partinin kendisi kendi üyeleri tarafından değil, liderleri ve Moskova'daki liderleri tarafından kontrol edildi. 

 

Muzaffer Şubat'tan hemen sonra, Sağ ve Sol muhalefet, güçlü bir polis aygıtı tarafından bastırıldı ve 1950'de bir göstermelik duruşma, partinin en önde gelen eleştirmenlerinin bazılarının infaz edilmesine yol açacaktı. 1952'de, Genel Sekreter Rudolf Slánský ve Dışişleri Bakanı Vladimír Clementis de dahil olmak üzere partinin önde gelen bazı şahsiyetleri Sovyet yönetimindeki göstermelik duruşmada kurban gideceklerdi.

 

Fakat 1948 başlarında, bunun bir Komünist zaferin sapabileceği yön olduğu neredeyse hiç belli değildi. Sovyetler Birliği'nde Stalinizmin gerçekliğini bilenler için bile, Çekoslovak devriminin farklı bir yol izleyebileceğine inanmak için iyi bir sebep vardı. Komünist Parti bizzat, savaşlararası Çekoslavakya Cumhuriyeti'nin demokratik geleneklerine saygı gösteren ve onları yerine getiren "sosyalizme giden Çekoslavak yolu"na desteğini ilan etmişti. Çekoslovak Komünist Partisi, Orta ve Doğu Avrupa'nın çoğundaki benzerlerinden farklı olarak, büyük ölçüde kendi başına sivrildi.

 

Kurulduğu andan itibaren, Komintern'in en büyük gruplarından biriydi ve 1928'de  Sovyetler Birliği dışındaki en büyük Komünist Parti haline gelerek Almanya Komünist Partisi'ni geçti - kişi başına değil, fakat mutlak sayılarla (138.000 ile üyeleri, Fransız Komünist Partisi'nin iki katından fazla ve Çin'deki parti üyelerinin sayısının yaklaşık beş katıydı). Aynı zamanda, partinin politik faaliyeti, güçlü bir işçi hareketi ve kuvvetli bir entelektüel kadro ile tamamlandı - ülkenin önde gelen çoğu yazarı ve sanatçısı Komünist veya parti üyesi olmasa da destekleyen yoldaşlar idi.

 

Çekoslovakya ayrıca son derece sanayileşmiş bir ekonomik temele ev sahipliği yapıyordu. Bu sanayileşme bölgesel olarak değişken olsa da, Çekoslavak Komünistleri, Bolşeviklerin kapitalizmin neredeyse hiç oluşmaya başlamadığı koşullar içinde sosyalizmi oluşturma ikilemiyle asla karşı karşıya kalmadılar. Endüstrileşmiş batıda (Çekoslovakya'nın Çek bölgesi) Komünizm gerçekten işçi sınıfının kitlesel bir hareketiydi. Slovakya'da hareket daha yavaş büyüdü, ancak Komünistler güçlü bir anti-faşist direniş mücadelesinde önderlik yaptıktan sonra, kendilerini gerçekten bir halk gücü olarak ispatladılar. 

 

Bir çok açıdan Çekoslovakya sosyalist devrim açısından ders kitaplarında okutulacak bir örnek niteliğindeydi. Ortodoks Marksizm tarafından talep edilen kriterlerin hiçbiri eksik değildi. Ancak karmaşık bir unsur vardı: Kendi kurumsal ihtiyaçlarını demokratik yapıların hakimiyetine sokmakta başarılı olduğu kadar halk iktidarı görüntüsünü yansıtmakta da başarılı olan Komünist Parti. 

 

Savaşın sona ermesi Avrupa'daki sosyalist fikirlerde bir yükseliş yarattığında, Çekoslovak Komünistler fikirleri gerçeğe dönüştürmede öncü bir rol üstlenmek için iyi bir konumdalardı. Savaş sonrasının ilk seçim zamanı, 1946'da üye sayıları çoktan 1 milyona ulaşmıştı. Ve faşist partilerin ve onların işbirlikçilerinin yasaklanmasının ardından, geriye kalan partiler uzun süredir devam eden Komünist talepleri içeren bir program etrafında birleştiler: sosyal refahı iyileştirmek, büyük ve hatta orta ölçekli sanayiyi ulusallaştırmak ve işçi kontrolünü kademeli olarak arttırmak için. 

 

1946 seçimlerinde Komünistler oyların yüzde 38'ini alarak kazandılar - rekabetçi bir seçimde herhangi bir Komünist Partisi'nin şimdiye kadar aldığı en iyi sonuçlardan biri idi. Karşılaştırma yoluna gidersek, güçlü Fransız Partisi aynı yıl seçimlerde oyların yüzde 28'ini kazandı; İtalyan Komünist Partisi 1948'de yüzde 30 oy almadan önce oyların yüzde 19'unu kazandı ve 1945'te Macaristan Komünist Partisi oyların sadece yüzde 17'sini kazandı. Çekoslavak Komünistleri ayrıca, savaştan radikalleşerek çıkan ve Komünistlerle işbirliğine doğru meyleden, oyların bir yüzde 12'sini daha alan Sosyal Demokrat Parti ile birleştiler. Oyların geri kalanı, ulusal kurtuluşun ve sosyal ilerlemenin hakim atmosferine adapte olanların hepsi, bir dizi geleneksel olarak merkezci partiler arasında dağıldı.

 

Savaş sonrası seçimlerin Sovyet askeri işgali altında yapıldığı Macaristan ve Polonya'nın aksine, Kızıl Ordu 1945 yılının sonunda Çekoslovakya'dan çekildi. Parlamenter demokrasi çerçevesinde Komünistler, Ulusal Cephe olarak bilinen bütün siyasi partileri kapsayan büyük bir koalisyon hükümetine girdiler. Komünist lider Gottwald başbakan oldu.

Komünist yanlısı gösteriler, 18 Eylül 1947.

Ulusal Arşivler / Wikimedia

 

Mayıs 1945'te Nazilerin yenilgisi ile Komünistlerin Şubat 1948'deki zaferi arasındaki dönem çelişkiyle doluydu. Çek topraklarında Nazi işgalinin sonu, ulusun nihayet, Çekoslovakya'nın ilk cumhurbaşkanı sol eğilimli filozof Tomáš Garrigue Masaryk tarafından desteklenen sosyal ideallere ulaşabileceği umudunu beraberinde getirdi. Savaş zamanı diktatörlüğü yurt içinde büyüten Slovakya'da partizanlar, toplumsal devrime atılacak bir adım olarak ulusal kurtuluşun alternatif bir direniş anlatısını aşılamışlardı. Geniş kapsamlı entelektüel ve politik özgürlük atmosferinde, geleceğe yönelik vizyonlar ateşli bir şekilde tartışıldı ve savaş arasının solcu kültürel eğilimler dönemi zindelikle geri döndü.

 

Ama aynı zamanda bu bir hayal kırıklığı dönemiydi. Devletleştirme programı tamamlanmış olsa da, sonunda radikal değişim anının gelip çattığını düşünen çoğu kişi için hala çok yavaştı. Kendisini “demokratik” bir devrimin lideri olarak sunma niyetinde olan Komünist Parti, başlangıçta sendikalardan ve Sosyal Demokretlar'dan gelen baskıya rağmen, zamanın sosyalizm için henüz olgunlaşmadığı konusunda ısrar ederek, devletleştirme meselesini gündeme getirmekten çekinmiştir. Üstelik, yeni yasama sanayi üzerinde bir miktar işçi kontrolüne izin vermesine rağmen, Komünist liderler, işçilerin "geçici" kemer sıkma tedbirlerini kabul etmeye ve savaş sonrası yeni bir toplum inşa etmenin menfaatine greve gitmekten kaçınmaya  ayrıca davet ettiler. Ve bugün çok muhabbetle hatırlanan özgür tartışma ortamı, 2-3 milyon etnik Almanın haklarından mahrum edildiği ve ülkeden sürüldükleri bir zamanda gerçekleşirken, benzer bir kader, sadece bir kısmı gerçekleşse de, yarım milyon Macar için de ortaya atıldı. 

 

İktidar partileri yalnızca insani ilerleme ve toplumsal eşitliğe yönelik retorik taahhütlerinde değil, aynı zamanda Almanlardan arınmış Çek ve Slovakların ulusal denetimi altında bir ikili devlet kurma arzusunda da birleşmişlerdir. Yine de, sıradan aktivistlerin bildirisi, toplumsal değişim taleplerini uluslararası kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak gördükleri konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. 

 

Komünist Parti, Şubat 1948'de devrimci devlet karşıtı eylem çağrısında bulundu, bunu halihazırdaki iktidar partisinin belirsiz duruşundan dolayı böyle yaptı. Bir bakış açısından alttan gelen bir devrim gibi görünen şey, bir saray darbesi gibi de görülebilir. 1946 seçimlerinden sonra parti, siyasi muhalifleri taciz etmek için kullanmaya başladığı İçişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere dokuz bakanlığın kontrolünü ele geçirdi.

 

Nihayetinde içişleri bakanının komünist olmayan çeşitli subayları siyasi krizi tetikleyen ulusal polis gücünden arındırma girişimi oldu. 13 Şubat'ta merkez partilerinin bakanları, eğer talepleri karşılanmazsa, hükumetten istifa etmekle tehdit ederek, polisin tasfiyesine ilişkin resmi olarak bir soruşturma talebinde bulundular. Başka müzakerelere ya da yeni seçimlere sürükleyerek, hükumeti düşürme becerileri üzerine bahislerini oynadılar. Buna karşılık, Komünist Parti hükumet krizini böylece politik bir krize dönüştürdü.

 

Çekoslovak Komünist Partisi, Şubat ayındaki krizi kışkırtmak için devlet mekanizmasının stratejik denetimini kullansa bile, devlet yapıları içindeki konumunun çok ötesine uzanan bir destek olmaksızın krizden muhtemelen çıkamayabilirdi. Komünistler, Sovyet birliklerinin yanında savaşın çoğunda mücadele eden Ludvík Svoboda'nın lideri olduğu Çekoslovak Ordusu subayları arasında dikkate değer desteğin keyfini sürdüler. Fakat daha da önemlisi, devletin resmi yapılarının dışından baskı uygulayabilen kitle örgütleriydi. 

 

Sendika hareketi savaştan sonra hızla büyüdü ve Komünist liderlik sendikacıların sendikalist ve aşırı sol eğilimlerinden şikayetçi olsa bile, Komünist eylemciler iç sendika seçimlerinde çoğunluğa sahip oldular. Fabrika konseyleri aynı zamanda ülke genelinde hızla yayıldı ve 1946'nın ortasına kadar 12.000 iş yerinde kuruldu. Bunlar, üyeleri Komünist liderliğindeki hükümetin uygulamaya istekli olduğundan daha radikal bir değişim talep eden resmi olarak özerk kurumlardı, ancak Komünistler konseylerin seçilmiş liderliğinin büyük bir kısmını oluşturdular. Komünist Partinin solunda kendini tutarlı olarak konumlandırmış bir güç olmadığı için, Komünist politikalarla hayal kırıklığına uğrayan radikaller için hiç bir örgütsel taban ortaya çıkmadı. 

 

Sosyal Demokratların sol kanadı, işçi kontrolünü ve grev hakkını savunmasında Komünist Parti'den bazen daha radikal olsa da, bu aynı zamanda Komünistler ile çalışmaya partinin en meyilli kanadıydı. Kendisini açık bir alternatif olarak sunmak istemiyordu ve sendika ve fabrika konseylerindeki Komünist hakimiyet ile asla ciddi bir şekilde mücadele etmedi. 

 

Komünist Parti, savaşın sonunda oluşan, üyeleri yeni ordunun bir kısmı -İşçi Sendikaları Merkez Konseyi'nin kontrolü altındaki silahlı güçlerin bir bölümü- gibi resmi olarak tanınma talebini seslendiren silahlı işçilerin "devrimci muhafızları"nı fesih etmekten de sorumluydu. Partinin kararı o zamanın en radikal işçilerini hayal kırıklığına uğratsa da, 1948'de partinin bariz kan değişikliği karşısında uygun şekilde onlar da kullanılabilirdi. Parti lideri, “ulusal demokratik devrimden” sosyalist devrime doğru ani bir geçişi hızlandıracak halk milislerinin ve devrimci eylem komitelerinin kurulmasını talep ederek Şubat krizine karşılık verdiğinde, üç yıl önce sabırsız devrimcileri terk ettikleri yerden toplama olarak bu eylemi görebilen kaç insanın olduğunu anlamak çok kolaydır. Ancak burada da, bu yeni organların faaliyetlerini yönlendirebilecek olan, bağımsız işçilerin doğrudan iradesi yerine, iyi örgütlenmiş Komünist Parti idi.

 

21 Şubat'ta yaptığı bir konuşmada, Başbakan Gottwald, Komünistlerin haşin taktiklerine karşı protesto eden bakanlar tarafından temsil edilen hikayeyi tersine çevirdi. Gottwald, demokratik halk koalisyonunu bozmaya çalışanın Komünist Parti olmadığına dair kalabalığa güvence verdi.Bunu yapan, işçileri desteklemekten ziyade onları bastırmak için Devlet Güvenliği'nin kullanıldığı zamanlara belki de dönmek istedikleri için ufak bir teknik sorun -sekiz polis memurunun yer değişikliği- üzerine istifa etmekle tehdit eden gerici partilerdi. Fakat eğer merkezci partiler, hükumetin ilerici program sözünden dönmesi ile Komünistleri korkutmayı umdularsa, komünistler hodri meydan demeye hazırlardı. Gottwald, bakanların istifasını kabul etmesi ve onları Ulusal Cephenin “orijinal ruhu” na sadık yeni bakanlar ile yer değiştirmesi için cumhurbaşkanına çağrıda bulundu. Komünist Parti, hem hükumetteki önde gelen parti hem de mevcut haliyle hükumetin en başta gelen muhalifi olarak, her protestonun iki tarafına da oynayabilirdi. 

 

23 Şubat'ta, kurulu devlete karşı devrimin en yoğun dönemiyle birlikte Komünist kontrolündeki Devlet Güvenlik birimleri devlet karşıtı komplo kanıtı için merkez partilerin karargahlarını aramaya başladı. 24 Şubat'ta, genel grev günü, devrimci eylem komiteleri merkez sağ Halk Partisi ve merkez sol Ulusal Sosyalistler'in gazetelerini devraldı. Matbaadaki işçiler zaten merkez sağ Demokrat Parti gazetesini basmayı reddetmişlerdi.

 

Aynı zamanda, partilerini Komünist yanlısı çizgilere zorlayan ve protestocu bakanları makamlarına girmelerini engelleyen,  Komünist olmayan tüm partiler içindeki aktivistler tarafından eylem komiteleri oluşturuldu. Akşama doğru milisler Sosyal Demokrat Parti genel merkezini de ele geçirmişlerdi ve Sosyal Demokratlar anlaşmazlıkta taraf olmaya nihayetinde mecbur edildiler. Fakat parti bölündü. Üç Sosyal Demokrat bakandan ikisi protesto olarak istifa etti, ancak onların istifaları hükumetten geri kalan içinde Komünistlerin konumunu sadece güçlendirdi. Bir parti içi tartışma sonrasında partinin Komünist yanlısı kanadı, devrimin eli kulağında olduğunu ve karşı devrimciler rolü oynamayı tercih etmediklerini gerekçe göstererek üstün çıktılar. Merkezlerini işgal eden milislerin tarafına geçtiler ve Komünist Parti ile daha yakın çalışma niyetlerini ilan ettiler.

 

25 Şubat'ta Wenceslas Meydanı'nda devrimi hızlandırmak için 100.000'den fazla gösterici toplandı ve 5.000-10.000 öğrenci Komünist eylemleri protesto etmek için Prag Kalesi'ne doğru yürüdü. Savunma Bakanı Ludvík Svoboda ordunun Komünist yanlısı protestoları bastırmaya müdahale etmeyeceğini açıklarken, polis Komünist muhaliflere saldırdı ve tutukladı.

Artık çoğu Komünist yanlısı eylem komitelerinin elinde olan sabah gazeteleri, 153 önde gelen aydın tarafından imzalanan Komünistlere destek bildirisini bastılar. Komünist liderler, yalnızca kitlelerin, aydınların, polisin ve ordunun desteğini değil, aynı zamanda ülkenin sınırlarında konuşlanan Kızıl Ordunun da desteğini aldıklarını iddialara göre ona hatırlatarak cumhurbaşkanı ile iletişim kurdular. Görünüşe göre daha fazla çatışmaya karşı ihtiyatlı olan Başkan Beneš, yeni iktidar dengesine karşı çıkmamayı tercih etti. Gottwald toplanmış kalabalığa haberleri getirdiğinde, "Madem ki her türlü gerici saldırıyı defettik, işe geri dönüyoruz, yapıcı iki yıllık plan çalışmasına, daha fazla mutlu olacağız..." diye ilan etti. Protesto etme zamanı - belki de gelecekteki hükümet eylemlerine karşı protesto etmek de dahil - sona erdi.

 

Resmi olarak konuşmak gerekirse yeni hükümet, hala geniş bir koalisyondu. Ancak Komünistler artık bakanlık makamlarının çoğunluğunu ellerinde tutuyorlardı ve Komünist yanlısı gruplar ülkenin bütün büyük siyasi oluşumlarını kontrol altına aldılar. Yeni örgüt liderlerinin gerçekte Komünist Parti tarafından kontrol edilip edilmedikleri ya da her örgütlenme ile birlikte ortaya çıkan gerçek demokratik güçler olarak kendilerini gördükleri gibi gözükmelerine rağmen ilerici değişimi destekleyip desteklemedikleri ilk başlarda kolay anlaşılabilir değildi. Komünist liderlik, her halükarda, durumu açıklığa kavuşturdu.

 

Güvenilmez politik rakipler işlevsiz hale getirildi ve açıksözlü muhalifler tutuklandı. 11 Mart'ta, politik olarak bağımsız ve Komünist Partinin güvenmediği geride tek kalan hükumet bakanı olan Jan Masaryk(eski cumhurbaşkanının oğlu), üçüncü kattaki odasının tuvaletinin penceresinin altındaki kaldırımda ölü bulundu, davada intihar olduğuna hükmedildi ancak kesin olarak asla çözülmedi. 30 Mayıs'ta yeni seçimler yapıldı ve seçmenlere Komünist liderlik tarafından hazırlanan tek bir aday listesi sunuldu. Haziran sonunda, Komünist yönetimi hayal kırıklığına uğratıp solcuların desteğini çekebilecek tek büyük politik örgütlenmeyi saf dışı bırakarak, Sosyal Demokrat Parti'yi zorla Komünist Parti'ye entegre ettiler. 

 

Kundera, Yaşam Başka Yerde kitabında, 1948'den sonra Prag'taki Komünist şairlerin hikayesinden 1968 Paris'indeki asi öğrenciler sahnesine aniden atlar. Açık sonuç, bir yerlerde uzlaşmaz devrim şarkısının kulağa çalınmasıdır, güzel idealleri soran herkese baskı için zemin sessizce hazırlanır. Kundera, tabii ki Paris solunu anlamak için hiç çaba sarf etmedi. Diğer şeylerin yanı sıra, Mayıs ‘68'deki Paris ayaklanmaları, ‘48 Şubat'ının sonucunu belirleyen en önemli faktörden yoksundu: Komünist Partinin aktif katılımı. Fakat Kundera'nın yetersizce haklı çıkardığı edebi konudan sapma bize, alttan gelen iktidarı üstten iktidara dönüştürenin sadece parti liderliği olmadığını hatırlatır. Liderlere, önemli anlarda liderlerine iktidarlarını devreden ve liderlerini eleştirenlere sessiz kalan katılımcı kitleler tarafından yardım edilir. Ve liderlerini eleştirenlere sessiz kalanlar, kendi geleceklerine de sessiz kalırlar.

 

Komünistlerin, insanların memnuniyetini ve ilgisizliğini maddi rahatlık vaatleriyle satın aldıkları söylenir. Ancak, Şubat 1948'te geçerli olan böyle bir toplumsal sözleşme yoktu. Komünistlerin önerdikleri şey, maddi kazançtan çok gücü yeniden bölüştürmek idi. Güçsüz kılma ve tasfiyeyi şart koşan hüküm ancak daha sonra gün yüzüne çıktı. Devrimler bazen kendi gizli darbelerini gizler.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

RADİKAL REFORMİST [MEİDNER'İN İSVEÇ MODELİ]

PETER GOWAN
 
(Ç.N.: Gelişmişlik ve sosyal devlet söz konusu olduğunda çoğu insanın hemencecik örnek vereceği ülkedir İsveç. Tabii ki bu gelişmeler her şeyi bilen "birinin" dediği gibi, "hasbelkader" olmamıştır. Tahmin de edilebileceği üzere, bu gelişmelerin altına imza atanlar elbetteki Solculardı. Avusturya-Marksistler Okulu'ndan sonra bir başka deneyimi daha sizlerle paylaşmak istiyoruz. Bu deneyimler, reform ve devrim arasındaki farkları tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Yalnız, geçmiş ve günümüz arasında bir fark var: o zamanlar reform da olsa bir çaba vardı; insanlar kurtuluş yollarını en azından deniyorlardı, ancak günümüzde bu tür girişimler artık yok... Dünyanın son sürat savaşlara itelendiği ve ülkelerin gerici milliyetçilik pençesinde diktatörlüklere meylettiği, sermaye sahipliğinin gün geçtikçe daha da az ellerde toplanıp feodal çağların aristokrasisi benzeri bir sınıfa evrildiği, şirketlerin konglomeralara dönüşüp adeta devletleşme sürecine girdiği günümüzde, geçmiş deneyimlere bakışlarımızı çevirmek ve onlardan gerekli dersleri alıp yeni örgütlü mücadeleleri yapılandırmak çok daha fazla önem arz ediyor. Umarız çabalarımız bir nebze de olsa işe yarar. Saygılarımızla.]
 
İsveçli işçi sınıfı ekonomisti Rudolf Meidner tüm kariyerini, gücü işletmelerden işçilere geçiren radikal reformları kabul ettirmeye çalışmakla harcadı. 
İşçiler, 1947 yılında İsveç'in Motala kentindeki AB Electrolux fabrikasında montaj yaparlarken. Tekniska Museet / Wikimedia
 
İsveç’in ünlü sosyal demokrat modelinin ilk mimarlarından biri olan Rudolf Meidner, bir zamanlar özel mülkiyeti, "işçi hareketinin tapınağına doğrultulan silah" olarak tanımladı. Kariyerini, işçi sınıfı lehine açmazı çözmeye çalışan bir sendika ekonomisti olarak harcadı. 
 
Fevkalade güçlü bir Sosyal Demokratik Parti(SAP) ve işçi hareketi tarafından şekillendirilen Meidner'in ekonomik modeli, II. Dünya Savaşı sonrasındaki on yıllar boyunca işçilere sürekli maddi kazanç sağladı(çok sağlıklı büyüme, özel iş sayesinde). İsveçli işçiler, gelişmiş bir ekonomi üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir kontrol ve nüfuz uygularken, büyüyen bir refah devletinin meyvelerinin tadını çıkarıyorlardı.
 
Bu kafi değildi; silah yerinde duruyordu ve 1970'lerde Meidner, İsveçli işçi hareketi ile birlikte, alternatif bir mülkiyet modelinin gerekli olduğu sonucuna vardı. "Tahakküm ettikleri gücün sermaye sahiplerine son vermek istiyoruz," diye Meidner açıkladı.
 
"Tüm deneyimler, nüfuz ve kontrolün yeterli olmadığını gösterir - mülkiyet önemli bir rol oynar. Marx ve Wigforss'a atıfta bulunurum: diğer yandan mülkiyeti temelden değiştirmeksizin toplumu temelden dönüştüremeyiz."
 
Hem Marx'a hem de baş Keynesçi maliye bakanı Ernst Wigroffs'a yapılan atıflar, Meidner'in toplumsal değişime sentetik yaklaşımını simgeledi. Toplumsal dönüşüme kendini adamış bir radikaldi - ancak ekonomik modellerin pürüzlü detayları üzerine takıntılı bir radikal. Onun çabaları, gücü katı surette sermaye sahiplerinden işçilere geçirmek için gelişmiş kapitalist bir ekonomide çok etkileyici bir girişim olan "Meidner Planı" ile doruğa ulaştı. 
 
Eğer Meidner'in hamlesi başarılı olsaydı, özel sermaye silahsız bırakılırdı ve işçi sınıfı sonunda tehditlerden kurtulurdu. Çok daha büyük ölçüde Meidner'in kariyerinin yanı sıra, planın başarısızlığı sol reformizimin vaat ve tehlikelerini resmeder. 
 
GENÇ RUDOLF
 
Rudolf Meidner 1914 yılında, günümüzde Polonya'nın Wroclaw şehri olan, Almanya'nın Breslau kentinde bir Yahudi ailesinde dünyaya geldi. 
 
Onun ilerici değerleri daha erken yaşlarda gelişti ve bir delikanlı olarak Öğrencilerin Sosyalist Klübü'ne katıldı. Hitler iktidarı ele geçirdikten sonra, mülteci oldu - önce trenle Kopenhag'a, daha sonra İsveç Malmö'ye geçti ve 2 Nisan 1933'te de Stokholm'de sona erdi. Henüz on sekiz yaşındaydı. 
 
Meidner, ekonomi alanına yoğunlaştığı ve daha sonra  Brown v. Board of Education'da yer alan araştırmasıyla Nobel Ödülü'nü kazanan Sosyal Demokrat ekonomist ve parlamento üyesi olan Gunnar Myrdal nezaretinde çalıştığı Stockholm Üniversitesi'ne kaydoldu. 
 
Çalışmak için daha iyi bir yer seçemezdi. Sosyal Demokratların savaş arası yönetimi sırasında hükumet politikalarının oluşturmasına yardımcı olan Myrdal ve “Stockholm Okulu",  Keynes'den daha Keynesçiler idi.[Ç.N.: İleriki çevirilerimizde Keynesçiliğe de değineceğiz.]
 
Myrdal ve meslektaşlarının tavsiyeleri üzerine hareket eden parti, Başbakan Albin Hansson'un "folkhemmet," ya da "halkın evi" olarak adlandırdığı şeyi inşa ederek, Yeni Düzen benzeri bayındırlık işleri meclislerini, düzenlemeleri ve yeniden bölüşümü yürürlüğe koydular.
 
Bu arada, Meidner’in annesi ve kız kardeşi, 1943’te vatandaşlık kazandıkları İsveç’e kaçtılar. Holokost’ta arkadaşlarının ve akrabalarının çoğu öldü, savaş sona erdiğinde Almanya’ya geri dönmek için çok az nedeni vardı. Folkhemmet artık Meidner'in de eviydi ve baş sendika federasyonu olan Landsorganisationen'de (LO) araştırmanın başı olarak 1945'te kalıcı bir pozisyonu kabul etti - 1979'a kadar bu görevde kalacaktı.
 
Sosyal Demokratlar ve LO, savaşın sona ermesinin, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşananlar gibi ekonomik bir çöküşü tetikleyeceğine ikna olmuşlardı. Yine de, teşvik edici maliye politikası ve Avrupa'daki İsveç ürünlerine olan yüksek talep (ABD'nin Marshall Planı tarafından kısmen de olsa desteklendi) sayesinde ekonomi kalkışa geçti. Sorun durgunluk değildi, ancak kontrolden çıkmış enflasyon tehlikesiydi.
 
Sosyal Demokratlar, fiyat denetimleri getirerek ve sendikaların ücret dondurmalarını talep ederek karşılık verdi. LO buna uyarken, Meidner gördüklerini beğenmedi. Ona kalırsa, enflasyonla mücadele sendikaların işi değildi - işçiler için daha yüksek ücretler ve daha iyi koşullar sağlamaktı. Tam tersini yapmaları, sıradan insanlar arasındaki desteklerinin altını oymaktı.
 
Bir alternatif bulmaya kararlıydı.
 
REHN-MEİDNER MODELİ
 
1949 sonbaharında, iktidardaki Sosyal Demokratlar LO'nin ücretlerin dondurulmasını uzatmasını istediler, fakat farklı bir yaklaşım gerekli görüldüğünden Meidner ve LO'dan meslektaşı Gösta Rehn da davet edildi. Meidner lafını esirgemedi. O, "yüksek ihracat karı ile birlikte gelişen bir ekonomide ücret dondurma . . . en başından beri başarısızlığa mahkum saçma bir politikadır," diye ileri sürdü.
 
Rehn ve Meidner bunun yerine bir iş bölüşümü önerdi:.sendikalar, devlet işçilerin ihtiyaçları doğrultusunda daha geniş bir oyun alanı inşa ederken işçilerin doğrudan çıkarları için savaşmalıdır. Eğer devlet toplam talebi kontrol etmeye ve tam istihdamı teşvik etmeye odaklansaydı, sendikalar işçilerin herkesi kapsayan-özellikle de düşük ücretli işçileri-  sağlıklı ücret artışları almalarını sağlama alırdı. 
 
Rehn ve Meidner kısa vadede galip gelemediler - Sosyal Demokratlar ücret kısma stratejisi izlemeye devam ettiler. Ancak iki yıldan az bir zaman sonra hükumet o "saçma politikaya" Rehn ve Meidner'in parmak izlerini taşıyan bir takım önlemlerden yana son verdi. SAP yönetimi altında devlet tam istihdamı ilerletirken ve dikkatli müdahaleler yoluyla "işsizlik adacıklarını" yok ederken, kontrol altında aşırı talebi ve  enflasyonu sürdürdü. Bir sonraki adım, LO'nun "dayanışma ücreti" politikasını tamamladı. 
 
Ülke ekonomisinin devasa alanlarının standartlarını belirleyen İsveç İşverenler Federasyonu ile müzakerelerde LO, böylelikle en yüksek ücretli işçi ve en düşük ücretli arasındaki uçurumu daraltarak alttakiler için daha yüksek ücretleri zorladı. Bununla birlikte, netice, bazı firmaların işçilerin zararını yeterince karşılamadan ayakta kalamayacakları idi. Daha önce yetersiz ücret ödedikleri işçileri ya kovuyorlardı ya da iflas bayrağını çekiyorlardı. Bu devletin geldiği yerdir: sosyal programlar işine son verilenlere yardım için orada olacak ve iş gücü piyasası politikaları onlara daha verimli şirketlerde yeni iş bulmada yardımcı olacaktır. 
 
Güçlü toplu pazarlık, güçlü kuvvetli refah devleti, yüksek vergiler, seçici iş gücü piyasası politikaları ve dayanışma ücreti bileşimi, Rehn-Meidner modeli ya da sadece “İsveç modeli” olarak adlandırıldı. Gösterdiği ekonomik büyüme, düşük işsizlik ve enflasyon ve sürekli sosyal ilerleme dünyayı kıskandırdı.
 
Rehn-Meidner modelinin ekonomik başarısı, tüm yapılanlar harcanabilir gelirde büyük artış kaydederken, Sosyal Demokrat hükumetin genel sağlık bakımı, genel çocuk parası yardımı, genel doğum izni, bedava kapsamlı eğitim, yetişkin eğitimi, devlet emekliliği, ücretli hastalık izni, on yıl içerisinde bir milyon ev inşasını yerine getirmesine olanak sağladı. 1940'ların sonları ile 1973'teki petrol krizi arasındaki dönem, İsveç'te “rekor yıllar” olarak bilinir.
 
Yine de, Meidner ufukta değişim gördü. Emek ile sermaye arasındaki doğal, kaçınılmaz çatışma çirkin yüzünü yakında gösterecekti. Emeğin gelecek zorluklarla başa çıkması için yeni bir stratejiye ihtiyacı vardı.
 
MEİDNER PLANI
 
1969-1970 yılları arasındaki kanunsuz grevler ve özel yatırımlardaki düşüş, İsveç ekonomisindeki yükselen çalkantıyı dramatik hale soktu. 
 
Meidner, tıpkı işçi hareketinin savaş sonrası modelinin "ideolojik bir itiş gücü" sağladığı gibi, şu anda da yeni manzaraya hitap edebilecek bir gündemin ustalıkla oluşturulması gerektiğini ileri sürdü. Özel yatırım gereksinimine üstün gelen onun ilkesel hedefi, kolektif sermaye oluşumu onun yeni düsturu oldu. Onun gözünde, devlet ve işçi hareketi, üretken çabaları finanse etmede özel yatırımcıların rolünün yerini almalıydı.
 
Meidner, Rehn ile birlikte tasarladığı modeldeki bir boşluğu da doldurmaya çalıştı. Üretken şirketler üretken olmayan şirketlerin düzenli olarak yerini aldı, fakat, işçileri -dayanışma ücreti ilkesi doğrultusunda- herkes gibi aynı artışları elde edecekleri için en üretken şirketler "aşırı karların" keyfini sürdü. Sonuç olarak, Rehn-Meidner modeli hem çok yüksek bir ücret eşitliği seviyesi yarattı hem de bazı bireylere aşırı yüksek sermaye gelirleri sağladı. Meidner en başından beri böyle olacağını beklerken, diğer taraflarda muazzam bir sosyal ilerleme kaydedeceği için başlangıçta bunu modelin kabul edilebilir sonucu olarak gördü. "Rekor yılları"nın sonuna doğru bakış açısı değişti.
 
Kolektif sermaye oluşumu sorununu ele almak için işçilerin, sendikalarının liderliğine şart koşmalarından iki yıl sonra, 1973'te LO, Meidner ve diğer iki iktisatçıyı üç probleme cevap üretmekle görevlendirdi: aşırı karlar, yoğunlaşmış özel sermaye ve yetersiz işçi kontrolü. "Meidner Group” iki yıl sonra bir çözümle geri döndü. On sekiz bin işçi ile yapılan istişarelere dayanan önerileri, yıllık karların bir bölümünü sendika kontolündeki "ücretli fonlarına" aktaracak, çoğunluk kontrolüne sahip olana kadar bu ortaya konan parayı aşamalı olarak arttıracak bir sistemi öngörüyordu. Süreç aşamalı olacaktı, ancak eğer tasarlandığı gibi uygulansaydı, bugün İsveç ekonomisi ağırlıklı olarak sendika hakimiyetindeki sosyal refah fonlarının sahip olduğu şirketlerden oluşacaktı. Basitçe söylemek gerekirse, “Meidner Planı” İsveç ekonomisini kademeli olarak sosyalleştirecekti.
 
Öneri, ülkenin konuşulan gündemi oldu. Muhafazakar basın “devrim” konusunda uyardı. Önceden karlardan büyük para kazanan ve çoğunlukla partizan politikaların dışında kalan İsveç iş dünyası kapitalist sistem adına örgütlenmeye ve seferber olmaya başladı. LO boyun eğmemişti. Delegeler "Enternasyonel" marşını söylerlerken 1976 kongresinde alkışlarla rapor kabul edildi. Başbakan Olof Palme'nin seçim kampanya gezisinde Meidner Planı'na tümüyle destek vermede isteksizliğine rağmen, aynı yıl Sosyal Demokratlar politikayı uygulayacaklarını ilan ettiler. 
 
Fakat ekonominin OPEC petrol krizinin bir sonucu olan durgunluk yaşamasıyla birlikte SAP, kırk dört yıl sonra ilk kez seçimde kaybetti. Bu felaket bir yenilgi değildi - sol kanat blok 349 koltuğun sadece 6'sını alarak döküldü. Bununla birlikte, Liberal, Merkez ve ılımlı partiler önümüzdeki altı yıl boyunca ülkeyi yönetirken Meidner Planı da askıya alındı. İktidar partileri ekonomik politika etrafında çok az değişiklik yaptılar. Sosyal Demokratlar 1982'de hükumete döndüklerinde değişen şey, Meidner’in ekonomisine karşı tutumlarıydı.
 
Yeni maliye bakanı Kjell-Olof Feldt, Rehn-Meidner modelinin, "çobanlar, dolandırıcılar, acayip manipülasyonlar, yanlış ihtiraslar ve yeni adaletsizlikler toplumu" yarattığına inandı ve bir parlamento tartışması sırasında partisinin ücretli fonlar için sulandırılmış önerisiyle dalga geçen bir şiir yazdığı görüldü. Palme yalnızca birazcık daha olumlu, politikayı sadece ismen benimsemeye daha istekli idi.
 
Meidner, sulandırılmış fonları "içler acısı bir döneklik" olarak mahkum etti ve emekliliğinde, LO'nun 1971'de giriştiği vazifelerin hiçbirini yerine getirmedikleri için Sosyal Demokratları şiddetle eleştirdi. Meidner, partinin sendikalarda oluşturulan ve onların uzmanlarınca geliştirilen fikirleri benimsemesi gerektiğine inanıyordu - işçiler inisiyatif alır ve Sosyal Demokratlar ve sendikalar arasındaki koalisyonun ideolojik birliği, "parti, sendikaların bakış açısını benimsediğinde sadece yeniden kurulur".
 
Ücretli fonlar üzerinde ani değişiklik, bu yüzden Meidner tarafından dayanışmanın temel bir ihlali olarak görülüyordu ve bunu daha fazla değişiklikler izleyecekti: Sosyal Demokratlar kısa bir süre sonra açık alınla LO'nun gönüllü ücret sınırlamasına dönmesini talep edeceklerdi ve işverenler akabinde merkezileştirilmiş toplu pazarlıktan çekildiler.
 
İsveç Modeli, Sosyal Demokratların Meidner Planı üzerinde eskiden savunduklarının tersini savunmaya başlamalarına rağmen hayatta kalacaktı fakat kesin olarak daha az ihtiraslı bir devlette.
 
İŞ DÜNYASININ SİLAHINI ELİNDEN ALMA
 
Rudolf Meidner radikal bir reformistti. O, "bilinmedik hiç bir adımın atılmadığı, her bir adımın yalnızca sağlam zemin üzerinde atıldığı adım adım politika"yı savundu. Hem Sovyetler Birliği'nin "bürokratik devlet kapitalizminin sakat tutumunu" hem de serbest piyasa kapitalizmini reddederek devleti genel otorite sahibi olarak muhafaza ederken . . . öz yönetim ve spesifik işletmelerle sınırlı olmayan nüfuz ile nitelendirilen bir ekonomiyi uygun gördü.
 
O bir sosyal demokrattı fakat emeğin haysiyet mücadelesinin kaçınılmaz olarak iş dünyasını çok öfkelendirdiğinin farkındaydı. "Emek bir meta değildir ve ücret bir fiyat," diye 1980'de yazdı. Varlıkları ve bununla birlikte mütevazi başlangıçları vasıtasıyla sendikalar, piyasa ekonomisine yabancı gelen, onun eğilimleriyle çelişen ve onu sınırlarını geçmekle tehdit eden bir unsur doğurdu."
 
Meidner için çözüm yolu, işçi hareketindeki birliği korumaktı. "Bölünme, piyasa güçlerinin birbirine tesir etmesi için ardına kadar açık bir alan bırakır," diye ileri sürdü. İsveç işçi hareketi başarılara ulaştı çünkü sendikalar tek bir ses oldu; başka emek hareketlerinin göreceli zayıflığı, şirket içerisinde, şirketler arasında ya da endüstriler arasında işçilerin birbirlerine karşı oyuna getirilmiş olmalarının bir sonucuydu. Devlet politikası emek dayanışmasını pekiştirmelidir, böylece iş dünyasının saldırılarını püskürtebilir. 
 
Meidner'in yaşamının sonunda tam tersi oldu: neoliberalizm yerküreyi sildi süpürdü ve işçi sınıfı geri püskürtüldü. Ölümden yedi yıl önce, 1998 yılında yazan yaşlı ekonomist, yeni modelin böylece sağlama alındığını ileri sürdü. "Sistemin toptan başarısızlığının tecrübesine sahip olmalısınız. Neredeyse herkes tarafından mevcut liberal piyasa yaklaşımının işe yaramadığı açıkça hissedilmelidir." Sol'un entelektüel ve politik inzivada ne kadar kalacağı sorulduğunda, "çok uzun sürecek - belki yirmi yıl, " dedi.
 
10 yıl sonra mali kriz küresel ekonomiye diz çöktürttü. 20 yıl sonra iş dünyası hala çok fazla silahlı, kemer sıkma milyonları sefalete sürükledi ve sosyal demokrat partiler çökmüş durumdalar. 
 
Yine de Meidner haklıydı. Liberal piyasaların ve kemer sıkmanın başarısızlığı, emekçi insanlar ve onların aileleri adına güç ve servet dengesinde temelden ve geri döndürülemez bir değişimi gerçekleştirebilecek olanlar da dahil olmak üzere, gerçek alternatifler konusunda entelektüel ve politik ilgiyi canlandırdı.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

KAPİTALİZM SAĞLIĞINIZA ZARARLIDIR

Anton Daro
19 Mart 2018
 
(Ç.N.: Siz hiç, "Oğlum/Kızım büyüyünce sosyalist olacak," diyen bir anne-baba gördünüz mü? Ancak, "Oğlum/Kızım büyüyünce çok zengin olacak," sözlerini pek çok defa duymuşsunuzdur. Oysa, acımasızca kan döken ve insafsızca göz yaşı döktüren kapitalist sistemde zengin olmanın koşullarının ne olduğunu insanlar bal gibi bilirler. Buna rağmen, ne pahasına olursa olsun zengin olmaktan da, zengin olmayı çocuklarına telkin etmekten de bir türlü vazgeçmezler. Çünkü kapitalizm kötü bir alışkanlık gibidir. Zararları bilinmesine rağmen vazgeçilemeyen bir alışkanlık. Çünkü maskelenmiş görüntüsüyle bilinçlerimize bir yanılsama olarak çocukluğumuzdan itibaren yerleştirilmiştir. Ve bu müptelalık belasından kurtulmak, bireysel krizleri ve bunalımları ve modern kapitalist toplum dışına itilmeyi gerektirir. Ve bu kriz ve bunalımları toplumsal olarak aşmanın yolu da örgütlü olmaktan geçer. Aksi takdirde kapitalist kötü alışkanlık bireyleri de toplumu da yer bitirir!)
 
Devrimci bir örgüt inşa etmeyi taahhüt etme büyük bir ilerleme kaydetmektir. Tıp alanında çalışan bir yoldaş yaşadıklarını paylaşıyor.
Hmmm! Sorunun Kapitalizm!
 
Bir sağlık çalışanı olarak, düzenli olarak hasıl olan en büyük mücadelelerden biri de, faydaları yazılı kanıtlara dayanan sigarayı bırakmaya hastaları teşvik etmektir. Nikotin bağımlılığı, terk edilmesi zor biyolojik olarak kendini şekillendiren ve güçlendiren bir alışkanlık haline getiren birçok sosyal ve ekonomik engellerle birlikte karmaşık bir tıbbi hastalıktır. 
 
Bırakma oranlarını arttırmak için çalışan strateji doktorlarından biri, hayatlarını değiştirmek için hastalarımızda iç kavramasını teşvik etmenin yollarını arayan motivasyonel mülakata çağrıldı. Birine ne yapacağını söylemek yerine, birisinin zaten yapmak istediği bir şeyi başarmasına yardımcı oluruz. Durumu abartmak istememe rağmen, bunu, kapitalizmi devirmeye adanmış Marksist bir örgüt inşa etme gerekliliği konusunda insanları ikna etmeyle benzer buldum. Bırakın açıklayayım.
 
Motivasyonel mülakatta, hastalar davranış değişikliğinin çeşitli aşamalarından geçerler. İlk adım, karar öncesi aşamadır. Hemen hemen herkes sigara içmenin zararlı olduğunu biliyor, ancak hayatlarında bırakma konusunda gerçekçi düşünebilecekleri noktada olmayabilirler. Hastalarınıza eğer sigarayı bırakmayla ilgileniyorlar ise diye sorduğunuzda, çoğu kez "hayır" diyeceklerdir. Sorun yok. Sorunu zorlamak yerine, doktor-hasta ilişkinizi kurar, onları teşvik eder ve diğer sağlık sorunlarına geçersiniz.
 
Benzer şekilde, eğer sokakta köşebaşında Socialist Revolution dergisi satan biriyseniz ve olur da birilerine "sosyalizm ile ilgileniyor musunuz?" diye sorarsanız "hayır" demeleri olası. Hepimiz kapitalizm altında hayatın baskılarını hissediyoruz, fakat insanlar, çoğu kez  bunları bireysel sorunlar olarak görmezler ve sadece daha sonra çok daha kapsamlı olarak sahip olduklarını anlamaya başlarlar. Gündelik hayat hepimize ağır gelir ve çoğu insanın, sosyalist bir devrime ihtiyacımız olduğu sonucuna varmadan önce, çok fazla zaman ve deneyime ihtiyacı vardır. Bu yüzden, endişelenmeyin yoldaşlar! Kapitalizmin kendisi, çürümüşlüğü konusunda insanları ikna etmek için yükü omuzlarımızdan kaldıracak - fakat insanlar bir sonraki aşamaya geçtiklerinde orada olmak zorundayız. 
 
Bir sonraki aşama düşünceye dalma aşamasıdır, bırakmayı düşünen ama bir planı olmadığını söyleyen hastadır. Bu, "Sizi bırakmaktan alıkoyan nedir?" diye o kişiye sorduğunuz zamandır ve sonra onların plan yapmalarına ve hazırlanmalarına yardımcı olursunuz. Onları önündeki engelleri ve bunlarla nasıl başa çıkacaklarını öğrenmelerine yardım edersiniz. Sigara içen arkadaşlarla bir bara mı gidiliyor? Arkadaşları neden sigara içmek için dışarı çıkmadıklarını sorduklarında ne söyleyeceklerini bulmalarına yardım edersiniz. Onların bir bırakma tarihi belirlemelerine yardımcı olursunuz ve tüm sigaraları atmalarını, onlara artık ihtiyaçları olmadığını söylersiniz. Onlara nikotin sakızına, bantlarına ve bırakmak için ne gerekiyorsa onlara başlamalarını sağlarsınız.
 
Bu, devrimci sonuçlar çıkarmaya başlayan ancak nereden başlayacağını bilmeyen kişiye benzer. Onları cesaretlendirmelisiniz - başka bir dünya mümkün ve bunun için savaşmamıza yardım edebilirler! Eğer sosyalist olduklarını söylerlerse ailelerinin tatillerde ne söyleyecekleri konusunda endişe ediyorlarsa, onlara yardım edebilirsiniz. Arkadaşlarının, "Danimarka sosyalist mi?" "Komünist Manifesto nedir?" ve "Şu Stalin denen adamdan ne haber?" gibi soracağı sorulara cevap vermelerinde onlara bilgi vererek ve güven kazandırarak yardımcı olabilirsiniz. Bu yolculukta yalnız değiller - onları, işçi sınıfının toplumu nasıl dönüştürebileceğini gösteren teori, tarih ve perspektiflerle destekleyebilirsiniz. 
 
Sonraki iki aşama, yıllarca devam edebilecek olan eylem ve sürdürme aşamalarıdır. Bu, işlerin nasıl gittiğini görmek için hastanızla düzenli olarak iletişim kurmanız ve geri dönüşler olsa bile, doğru yolda devam etmelerine yardımcı olmanız gereken aşamadır. Bazen insanlar ne kadar ilerlediklerini belirten onlara cesaret verici sözlerinize ihtiyaç duyarlar. Birisi Enternasyonel Marksist Eğilim'e yeni katıldığınıda, derginin arkasındaki programda özetlenen ve devrimci teori biçiminde genellenmiş tarihin derslerini inceleyerek daha iyi Marksist olmalarında onlara yardımcı olmak isteriz. Bu fikirlerin, daha iyi bir dünya için savaşmak isteyen herkesin erişimine açık olması gerektiğine inanıyoruz, bu yüzden her üyeyi bilimsel sosyalizmin fikirleri, yöntemleri ve geleneklerinde eğitmeye çok önem veriyoruz. 
 
Açıkçası, bu biraz şaka yolludur; insanların sigara içmeye devam etmesinin nedenleri, insanların Marksist devrimci örgütlenmeye katılma nedenlerinden farklıdır. Her analojinin sınırları vardır, ancak ancak insanların yaşamlarında nasıl büyük değişiklikler yaptığını anlamak, daha fazla insanı devrimci bir örgütlenme ihtiyacına ikna etmemize yardımcı olabilir.
 
Enternasyonel Marksist Eğilim'in oluşumuna katılan biri olarak, dergi satışında karşılaştığım çoğu insanın bir sonraki hafta yerel şubemizin toplantısına gelmeyeceklerinin farkına varıyorum. Onlarla ilk konuşmada sahip olmak zorunda olduğum beş dakikanın zamanlarının geri kalanıyla kıyaslandığında hiç bir şey olmadığının farkındayım. Ayrıca devrimci bir örgüte katılmanın ve zamanınızı böylesine büyük bir amaca adamanın büyük bir adım olduğunu biliyorum. Fakat eğer bu yazıyı okuyorsanız, kapitalizm altındaki angarya yaşamdan bir çıkış yolu arıyorsanız, eğer çoğunluğumuzu ve enerjimizi sosyalizm mücadelesinde bir araya getirirsek başka bir dünyanın mümkün olduğunu bilin!
 
*www.socialistrevolution.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
     (ÖZGÜRLÜK)

TRUMP SAVAŞ İSTİYOR SHAHED GHOREISHI

John Bolton'u ulusal güvenlik danışmanlığına getirmek, Trump'ın önlemek için söz verdiği savaşlara hazırlandığını gösteriyor.

John Bolton, 22 Şubat 2018'de Maryland National Harbor'daki Muhafazakar Siyasi Eylem Konferansı'nda konuşurken. Alex Wong / Getty
 
Geçtiğimiz Perşembe günü, Cumhurbaşkanı Trump, tercih edilen kabineyi tamamlamaya bir adım daha yaklaştı. Trump'ın sıkıcı olduğunu söylediği General H. R. McMaster'ın yerine ulusal güvenlik danışmanı olarak ultra-şahin John Bolton getirildi. Bu, Pamela Geller'ın Başkan Obama hakkındaki nefret dolu kitabı için kalem oynatan, İran'ı nükleer silahla vurması için İsrail'e çağrıda bulunan, ABD'nin İran ve Kuzey Kore'yi bombalamasınd ısrar eden, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'nın kadın çalışanını taciz eden, Ulusal Tüfek Birliği adına Rus vatandaşlarının daha fazla silahlanma haklarını savunan ve hala Irak savaşını savunan aynı John Bolton'dur. Devam da edebilirdim.
 
Trump'ın diğer atamaları da benzer özelliklere sahiptir. Dışişleri Bakanlığı'nı devralmaya hazırlanan Mike Pompeo, İran'ı İslam Devleti ile kıyasladı ve "Amerika'yı yıkma niyeti" olan "eşkiya bir polis devleti" olarak nitelendirdi. CIA'yı devralmaya hazırlanan Gina Haspel Bush yönetimi altında tutuklulara işkence etmesiyle tanınıyor. Yıllar sonra işkence kayıtlarını bile yok etti. Bu arada John Kelly Beyaz Saray genel sekreteri olarak rizikolu bir konumda kalır. 
 
Bu takım kötülük çetesini oluşturur. Destekledikleri diplomasi karşıtı, işkence ve savaş yanlısı inisiyatifler sayısız cana mal oldu ve ABD'nin ulusal güvenlik ve uluslararası saygınlığı zararına Orta Doğu'da istikrarsızlık yarattı. İlaveten, Bolton ve Pompeo'nun ülkede bölünmeyi teşvik eden nefret gruplarıyla bağlantıları var(Trump'ın onları sevmesine şaşmamalı). Ayrıca, Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Nikki Haley ve CIA’nın İran operasyonlarının başı olan Michael D’Andrea dahil olmak üzere başlangıç atamaları bu aynı çeteye mensuplar.
 
Yaklaşan üç tarih muhtemelen Trump'un bu hızlı değişiklikleri yapmasını teşvik etti.
 
KUZEY KORE VE İRAN
 
Trump, önümüzdeki Mayıs ayında Kim Jong-Un ile doğrudan görüşecek. Trump’ın kabinindeki değişiklikleri zaman yaklaştıkça hazırlıklara gölge düşürdü. Ancak, değişiklikler tesadüf değildir. Trump, başkanlığının başlangıcından beri Kuzey Kore'ye karşı savaş dilini kullanmıştır.
 
Yanına kendine benzeyen dışişleri bakanı ve ulusal güvenlik danışmanı alarak Kim Jong-Un'a maksatlı bir işaret gönderiyor. Trump baş diplomatı oynasa bile, karşı bir güç olarak tehdit edici mevcut kabine üyelerine hala sahip. Ancak, birçok analistin tekrar ettiği gibi, müzakerelere bu kadar yüksek düzeyde bir başlangıç yapıldığında, Trump-Kim tartışmaları başarısız olursa diplomasiye başvurmak için çok az yer kalıyor. Bolton böyle bir durumda bir sonraki hamleye geçmek ve agresif bir duruş sergilemek için ideal bir insan olacaktır. Başkanın kendi partisindeki bazıları savaşın sonuçlarını ya da sınırlı bir saldırının sonuçlarının iyiye delalet olmadığını, müzakere başarısız olsa da(ya da gerçekleşmese de), umursamıyorlar. 
 
İran'ın nükleer anlaşması endişe verici başka bir durum. 12 Mayıs'ta Trump, anlaşmanın yeniden onaylanıp onaylanmayacağına karar vermelidir. Anlaşmanın uygulanmasını denetlemekle görevlendirilen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran'ın uluslararası toplumun yararına anlaşmaya uyduğunu söyledi. Bu arada, Avrupalılar ve İranlılar, Washington’un anlaşmayı yırtıp atma tehditleriyle ilgili olarak hayal kırıklığına uğradılar. Avrupalılar, İran'ın balistik füzelerine ilişkin ilave madde eklemeyi teklif ettiler, ancak İranlılar buna sahip değillerdi. İran, Trump'ın savaş diline kabahati atan yabancı şirket ve bankaların yatırım yapmaması yüzünden öfkelidir.
 
Yakın zamanda Bolton'un işe alınması, ABD’nin saldırgan görüntüsünü ikiye katladığının işaretini İran'ın liderlerine gönderiyor. Bu kastendir. Trump ya İran'ı anlaşmadan çekilmesi için provake ediyor -böylece suçlamaları Washington'dan uzaklaştırıyor- ya da anlaşmanın doğrudan ihlali ve dolayısıyla anlaşmayı öldürerek Mayıs ayında yeni yaptırımlar eklemek istiyor. Her iki durumda da Bolton’un varlığı, ABD’nin müttefiklerini ilgilendiren bir çatışma ihtimalini artırıyor.
 
İran'ın bazı bölgesel düşmanları bir Amerikan müdahalesini destekleyeceklerdir. Bolton'un duyurulması ile ölümcül Yemen müdahalesinden sorumlu şahin Suudi veliaht prensi Muhammed bin Salman'ın Washington ziyaretinin çakışması büyük olasılıkla bir tesadüf değil.
 
KASIM
 
Her şey Kasım ayına işaret ediyor. Başkan ve Cumhuriyetçi Parti, seçim akşamı "mavi bir dalga"nın acısını çekmelerinin olası olduğunu biliyorlar. Bu, Trump’ın son hareketlerine ilham veren üçüncü tarihtir.
 
Başkan özünde bir şovmendir. İçerikten çok aldatıcı bir görüntüdür. Trump'ın, mavi bir dalgaya karşı tepki ya da onu engelleme olarak İran ve Kuzey Kore ile gerilimi tetiklemesi olasıdır. Elbette, Trump'ın herhangi bir büyük müdahale için Kongre'nin pek mümkün görünmeyen onayına ihtiyacı olacaktır, ancak müdahalenin usullere uygun bir silahlı çatışma olması gerekmez. Siber alemde de olabilir. Ya da daha az kongre gözetimi gerektiren gizli bir şey de olabilir.
 
Kampanya sırasında, Trump, “felaket” dediği Irak savaşına karşı olduğunu söylemekten hoşlanıyordu. Görünüşe göre Bolton ile yapılan görüşmelerde Trump, “hiçbir savaşa başlamayacağına” dair ona söz verdirdi. Ancak, bölgede “harcanan trilyonlarca dolara ve binlerce can kaybına” rağmen Büyük Orta Doğu için Amerika'nın savaşına devam eden yine bu aynı Trump.
 
Başkanın birçok özelliği var, ama tutarlılık bunlardan biri değil. Pompeo ve Bolton'u bu kadar büyük iktidar koltuklarına oturtmak, Trump ve onun kötü adam çetesinin kaçınmaya söz verdiği çatışmalara hazırlandığını gösteriyor.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 
 (ÖZGÜRLÜK)

DOLANDIRICI VE HAFTADA 4 SAAT ÇALIŞMA

MEAGAN DAY
 
(Ç.N.: Türkiye birkaç haftadır "Tosuncuk" ile yatıyor "Tosuncuk" ile kalkıyor. İşin iç yüzünün ne olduğu da belli değil. Ya da daha tepelerde kimlerin neleri örtmek için "Tosuncukları" piyasaya sürdüğü. Oysa, "Tosuncuklar" salt ahlaki ya da hukuksal bir sorun değildir. Kapitalist sistemin özünde var olanın sürekli olarak ürettiği bizzat kendi varlığının bir tezahürüdür. Sadece sınıf atlayabilen bir avuç insana "cennetin" vaat edildiği bu sistemde "Tosuncuklar" ve "Tosuncuklar"a kanan tosuncuk adayları her daim var olacaktır. Kapitalist sistem yıkılana dek!)
 
Kişisel gelişim milyoneri Tim Ferriss bir dolandırıcıdır. Fakat onun başarısı modern kapitalizm ve tatminsizliği hakkında çok şey söyler.
azar Tim Ferriss Okuyucuyla Buluşma sırasında konuşurken: Tim Ferriss "4 Saatlik Vücut" 26 Mayıs 2011 New York Soho Apple Store'de. Jemal Countess / Getty
 
 
Haftada 4 Saat Çalışma: 9-5'ten Kurtul, Herhangi Bir Yerde Yaşa ve Yeni Zenginlere Katıl yayınlandığında 2007 yılında otuz yaşındaydı. Şimdi, on yıl sonra, kitap bir milyondan fazla sattı ve Ferriss, bataklık sarmaşığı[sarmaşık birliği: Amerika'nın en iyi sekiz üniversitesinin oluşturduğu birlik] eğitimli teknoloji girişimciliğinden liste başı yaşam gurusuna ve Silikon Vadisi melek yatırımcısına  birden dönüşüverdi. İnsanlar, Ferriss'in on yıl önce satmaya başladıklarını satın almaya devam ediyorlar: sonu gelmez beyaz-yakalı esaretten uzağa tek yönlü gidiş bilet. 
 
Genç seçkin yazarın ortalama orta yaşlı masa başı ofis çalışanının her şeyine nasıl vakıf olduğunu Tanrı biliyor ve Haftada 4 Saat Çalışma onların korkuları, hayal kırıklıkları ve hayalleri üzerine zekice oynanan bir kumardır. İnsanlar, sadece tıkırdayan klavyelerin sesini duyarak, sadece mikrodalgada ısıtılan çorbayı koklayarak, flüoresan lambaların altında ruhsuzlaşmak istemiyorlar. İnsanlar bir el sanatında ustalaşmak, doğal yanık bir tene sahip olmak, çocuklarının büyüdüğünü görmek ve Roma'yı ziyaret etmek istiyorlar. Bireysel tercih ve kurtuluş konusunda kapitalist kurallara rağmen insanlar özgür olmak isterler ve günün sonunda olmadıklarında endişe duyarlar. 
 
Ferriss'in kitabının dehası, neredeyse herkesin yüreğinin derinliklerinde beslediği belli belirsiz bir şeyi yankılamasıdır: aslında böyle olmak zorunda değil. Elbette, bugün dünyada yaşamak için bir yere parası yetmesi ya da yaşlandığında finansal güvenceyi elde etmesi için insanın kurumsal kontrol ve piyasa disiplini için tüm hayatının on yıllarından feragat etmek zorunda olması karşı gelinemez bir kural değildir. İki haftalık tatil karşılığında 50 haftalık sürekli stres hasarlarına ve ev ile iş arasında acınası gidip gelmelere katlanmalı mıyız? Kim demiş? Haftada 4 Saat Çalışma, kuralların keyfekeder olduğu ve başkasının lehine esnetildiği konusunda insanların sezgilerini olumlar. 
 
Bu değerli içgörüden yola çıkan Haftada 4 Saat Çalışma, kestirme yollar teranesinden ve aynı zamanda yanlış yönlendirilmiş, yıkıcı olanlarından oluşan bir çözüm sunar. Gerçek şu ki, sihirli teknikler yok. İnsanların özgür olmamasının nedeni kapitalizmdir ve bunun yolu sadece sınıf mücadelesinden geçer.
 
BİR DOLANDIRICI OLMAK, FECİ BİR DOLANDIRICI OLMAK
 
Haftada 4 Saat Çalışma, ekonomi çökmeden birkaç ay önce, Bush yönetiminin sayılı günlerinde yayınlandı. Ferriss, The Office'i ülkenin en popüler televizyon dizilerinden biri yapan benzer durgunluk öncesi beyaz yakalı keyifsizlikten faydalandı. Birden hızla yükselen verimliliğe rağmen, ortalama işçi maaşı on yıllar öncesinde zaten durağan bir noktaya gelmişti ve çok az kıpırdama işareti gösteriyordu. Toplam gelir artışının yarısından fazlası önceki yirmi yılda yüzde 1 tarafından ele geçirilmişti. Bu arada tüketici borçları da çoğalıyordu. 
 
Yaygın bir düş kırıklığı duygusu orta gelirli masabaşı işçilerine musallat oldu. Bu vaziyet, The Office'de bir karakterin, bir satıcının coşkuyla, "Şubemizi küçültmek zorunda kalmayabilirler. Ve burada yıllarca çalışabilirdim . . . ve yıllarca . . .ve . . .yıllarca," diyerek başlayan sahnesi ile en iyi yakalanır. Maddi rahatlık elde etme karşılığında haftada kırk saat boyunca telefonla kağıt satmanın monoton bir sonsuzluk olduğu kafasına dank edince yüzü düşer. 
 
Tim Ferriss Haftada 4 Saat Çalışma'da, "Dünyadaki tüm insanların işlerini yapmak için tam olarak 8 saate ihtiyaç duymaları nasıl mümkün olabilir? Olamaz. 9-5 keyfidir," diye yazıyor. Ferriss'in hedef kitlesi, benzer çöküntü hissi, korku ve hayal kırıklığı duygusu yaşayan insanlardan oluşuyordu - ve onlara bir can simidi satıyordu. Kitaplar satışları uçtu. Ve tavsiyesinin dağılan ekonomiye daha iyi denk düştüğünün yeni bir açıklayan yeni baskısıyla birlikte ekonomik çöküşten sonra da satmaya devam etti.
 
Eğer bu kitabı seçtiyseniz, 62 yaşına kadar bir masanın arkasında oturmak istememe şansınız var. İster hayaliniz mücadele ortamından kaçma olsun isterse gerçek hayatta fantazi yolculuğu, uzun dönem dolaşma, dünya rekoru kırma ya da basitçe büyük bir kariyer değişikliği olsun, bu kitap, çoğu kez ele geçmez "emeklilik yerine burada şimdi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğunuz tüm araçları size verecektir. Sonuna kadar beklemeden zorlu çalışma hayatına karşı ödülleri almanın bir yolu var.
 
Sayfalarca kişisel gelişim ve zaman yönetimi klişelerinden (Zehirli insanlar sizin zamanınızı hak etmiyorlar," "Bu akşamdan itibaren yarın yapılacaklar listenizi düzenleyin," "Odak noktanızı bulun ve kendi tarzınızı oluşturun") sonra Ferriss sihirli kurşun[bkz:sihirli kurşun kuramı] çözümünü ortaya koydu: onun izinden gidin ve sahte bir uzman haline gelin. "“Temel güvenilirlik göstergelerini anlıyorsanız uzman statüsü dört haftadan kısa bir sürede oluşturulabilir.”
 
Ardından can atan şarlatanlar için yöntemini sundu: iki ticaret örgütüne katıl ve en çok satan üç kitabı oku. Karşılaştığınız fikirleri kendi sözcüklerinizle bir araya getirin ve tefsir edin, saha sonra en yakındaki üniversiteye öğrencileri davet eden bedava seminer posterlerini asın. Bir şirket kampüsünde başka bir seminer vermek için bu deneyimi kullanın. Semineri kaydedin. Ticaret dergileri için birkaç makale yazın. Kayıtları ve makaleleri web sitenize yerleştirin. Artık işin içindesiniz.
 
Ama bu sadece işin yarısı. Diğer yarısı daha da önemlidir. Bir kere dükkanı açtığınızda, Ferriss, sahte uzmanlığınızı ilerleterek ve onu, saatte 5 dolara gelişen dünyadaki "sanal yardımcılara" dışarıda yaptırarak köşeyi dönmenizi tavsiye eder. Bu yardımcılar, markanızın ve işinizin her yönüyle ilgilenirken, sizin bayrağınız altında içerik oluşturmaya devam edeceklerdir. Yapmanız gereken sadece onları yönetmek. Daha sonra, sistemi kurduktan ve işletmeye başladıktan sonra, sanal yardımcılarınızı yönetmek için kolay iletişime geçebileceğiniz ABD merkezli uzaktan kumandalı -yerel taşeron- bir yardımcı işe alın. Artık tek vazifeniz yerel taşeronu yönetmek. 
 
Tebrikler: "full" otomasyon" aşamasına ulaştınız, "artık haftada dört saat çalışıyorsunuz. Zenginsiniz ve dünyayı gezmekte özgürsünüz."
 
KESTİRME YOL YOK
 
Kapitalizm şöyle çalışır: üretim araçlarına sahip küçük bir insan sınıfı ve hayatta kalmak için emek gücünü satan diğer herkes. Kapitalistler için emek gücünün maliyeti ne kadar düşük olursa karlar o kadar yüksek olur. Kapitalist bir teşebbüsün kendini sürdürmek için kar üretmeye devam etmesi gerekir, bu nedenle işgücü maliyetlerini - baskılanan ücretler, uzun çalışma saatleri ve acımasız iş güvensizliği yoluyla - en aza indirgemek her zaman temel amaçlarından biridir.
 
Tim Ferriss'in kapitalist çalışması Haftada 4 Saat Çalışma ile başından sonuna kadar özdeşleşen sorun geçerlidir ve derinden hissedilir. Toplumun işlemeyi sürdürmesi için çalışmak istiyoruz ve çalışmak zorundayız. Bu işleri hepsi eğlenceli olmayacak. Ayrıca seyahat etmek, bir spor ya da sanatta başarı göstermek, değer verdiğimiz ilişkilere yönelmek ya da sadece gevşemek istiyoruz. Bu basit lükslerin tadını çıkarmak için boş zamana ve ihtiyari harcanabilir gelire ihtiyacımız var. Ve bu şeylerden mahrum edilmemizin sebebi kapitalizmdir ya da daha spesifik olarak,   kapitalistlerin toplumu kendi çıkarlarına ve bizimkine aykırı olarak düzenlemelerini durdurmaya adanmış muhalif bir politik gücün olmayışı; diğer bir deyişle sınıf mücadelesine adanmış olanın yokluğu.
 
Zamanı ve parayı işverenlerden zorla çekip almak için işçiler bu muhalefeti inşa etmek zorunda olacaklar. Ferris, bir anlamda, “sonuna kadar beklemeden, zorlu çalışma hayatına karşı ödülleri almanın bir yolu olduğunu” vaat ettiğinde haklıdır. Ancak hayat yazarları yok, sihirli hileler yok ve bireyler olarak bir yol bulamayız. Beyaz ya da mavi yakalı fark etmez, eğer kapitalist ücret sistemine direnmek, ekonomiyi demokratikleştirmek ve kapitalist karların değil de toplumun ihtiyaçları etrafında bizzat örgütlenmek için birleşirsek, o zaman sadece emeğimizin tam karşılığını alabiliriz.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

Yemen'deki Uluslararası Müdahalenin Acınası Üçüncü Yılı Ve İnsanlık Felaketi - Bölüm 2

HELEN LACKNER 24 Mart 2018
 
 
Trump’ın son dönemdeki üst düzey atamaları, şu anki Suudi rejimi ile kesinlikle örtüşen, giderek şiddetlenen İran karşıtı bir stratejiyi öngörüyor. Bu durumların hiçbirisi olmayabilirdi.
Başkan Donald Trump, 20 Mart 2018'de Beyaz Saray'daki Oval Ofisinde Suudi Arabistan Kralı Prens Muhammed bin Salman ile bir araya geldiğinde bir askeri silah satış planını gösterirken. SipaUSA / Press Association. Her hakkı saklıdır.
 
 
İster kasten ister kazaen olsun, Yemen iç savaşına uluslararası askeri müdahalenin üçüncü yıldönümü, Muhammed bin Salman'ın, Suudi Arabistan'ın veliaht prensi olarak ABD'ye ilk resmi ziyaretiyle aynı zamana denk geldi. 
 
Muhammed bin Salman(MBS), Yemen'de iktidarın hırsız seçkinler sınıfının birinden diğerine yer değiştirmesi olarak kabaca tasvir edilebilecek olan, 2011 halk ayaklanmalarından sonra kurulan geçiş rejimini iktidara geri getirmeyi aslında tasarlayan koalisyonun arkasındaki beyin idi. Geçmişe bakmaksızın, Sana kentine yapılan ilk hava saldırısının üçüncü yıl dönümünde oluşan bu durum, MBS'nin etkili şekilde öncülük ettiği rejime karşı kayda değer rahatsızlık uyandırıyor. 
 
Geçtiğimiz Mayıs ayında Riyad'da abartılı bir şekilde zevksizlik örneği kraliyet karşılaması ile ağırlanmasından bu yana sıkı bir destekçi olan Trump bile, korkunç insani etkileri yüzünden geçen Aralık ayında Yemen limanlarına uygulanan ablukanın kaldırılması için Suudilere çağrıda bulundu.
 
19 Mart'ta yaptıkları toplantıda, birbirlerinden milyarlarca dolar elde etmeye odaklanan tiksindirici müttefiklikleri, Yemen ile ilgili olarak, Trump ve MBS'nin çatışmaya karşı politik bir çözümün gerekli olduğu konusunda hem fikir olmadan öteye gitmedikleri anlamını taşıyor.
 
YEMENLİLER NASIL ÖLÜYORLAR?
 
Böylece savaş içinde üç yıl; gelin, toplam ölü sayısı ile başlayarak, insanların bildiklerinin yanlış olduğunu göstermek amacıyla durum ile ilgili doğruları açıklayalım. Birleşmiş Milletler'e göre "sadece" 10.000 insan öldürüldü, devam eden kara savaşı, hava saldırıları ve dünyanın en kötü insanlık vaziyetine rağmen 2016'nın başından bu yana bu sayı neredeyse hiç değişmedi. Ağlanacak bir durum olmasaydı gülünç olurdu!
 
Gerçekte, bu rakam sadece, hala çalışır olan tıbbi tesislerin yüzde 45'inde kaydedildiği üzere doğrudan savaşla bağlantılı ölümlere işaret eder. Ya, Ekim 2016'da Sana’a'daki Great Hall'da öldürülen 140 erkek, kadın ve çocuğa ya da koalisyon hava saldırılarında "yanlışlıkla" bombalanıp öldürülen yüzlerce belki de binlerce erkek, kadın ve çocuğa ne dersiniz? Ya Husi bombardımanı? Peki ya ülke boyunca döşenen mayınlar? Ya da açlıktan ve salgından ölenler? Onlar savaş kayıpları sayılmıyor mu? 
 
Bir şey çok açık: abluka ve ekonomik savaş askeri hareketten çok daha fazla insanı doğrudan öldürdü. Hastalıktan, yetersiz beslenmeden ve yan etkilerden binlerce kişi öldü. "Kıtlık eşiğinde" olan 8 milyonun binlercesi kesinlikle çoktan öldü, Yemenliler, yiyecek alacak paraları olmaması yüzünden sevdiklerinin öldüğünü itiraf etmekten utandıkları için ancak elimizde hiçbir sayı yok. Bu yüzden bu ölümler halka duyurulmayacak.
 
İNSANLIK FELAKETİ
 
Yemen, şu anda iki dünya rekoruna sahip olmanın kuşkulu onurunu yaşıyor: İlki, basit İngilizce ile temel kabul edilebilir yaşam standartlarına sahip olamayan, insani yardıma ihtiyacı olan 29 milyon insanın 22 milyondan fazlasının en kötü insanlık krizini yaşaması.
 
"Normal şartlar" gözüyle bakılan savaş öncesinde yığınla temel gıda maddeleri ithal ediliyordu[pirinç, çay, şeker, buğday]. Abluka, ihtiyaçların % 90'ını karşılayan ticari ithalatı önemli ölçüde bitirdi. Mevcut gıda fiyatları, daha yüksek nakliye maliyetleri [denetleme mekanizması yüzünden gecikmeler, limanlarda koalisyonun uyguladığı kısıtlamalar yüzünden ilave gecikmeler, Yemen'e giden gemilere uygulanan yüksek sigortalar], yüksek maliyetli akaryakıt[benzer sınırlamaların etkilediği] yüzünden yükseldi.
 
Merkez Bankası'nın Sana’a'dan Aden'e Ağustos 2016'da aktarımı, durumu daha da kötüleştirerek, çoğu ithalatçının uluslararası ticaret için gerekli olan kredi mektuplarını almasını engelledi. Sonunda, tüm bu faktörlere bağlı olarak, riyalin çöküşü sorunlara bir yenisini daha ekledi. Böylece, insanların gelirleri erirken daha yüksek fiyatlarda daha az gıda ile karşı karşıya kaldılar. 18 milyon insanın yiyecek sıkıntısı var, yani açlar. Niçin?
 
Su yaşam için şarttır, temiz su temel bir insan gereksinimidir, onsuz hayat düşünülemez. Yemen'in ikinci dünya rekoru kolera salgını ile ilgilidir çünkü su yolu ile taşınan hayli bulaşıcı kolera, insanlar kirli su içmeye mecbur bırakıldıkları için ülke boyunca yayıldı.
 
Çoğu insanın "arıtılmış" içme suyu satın almaya ya da ister musluktan isterse tanker, kuyu ya da kaynaklardan gelsin suyu kaynatmaya gücü yetmez. Kasabalarda ve şehirlerde zaten sınırlı olan sıhhi tesisat yapılarının bozulması, suyun kirlilik seviyesini artırmıştır. Her ne kadar kolera kolayca tedavi edilse de, salgının hızlı yayılması, tıbbi tesislerin yarısından fazlasının işlevsiz olmasıyla birlikte sağlık hizmetlerinin korkunç hali düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir. Şu an itibariyle 1,1 milyon kolera vakası bildirildi ve 2.200'den fazla kişi öldü, son haftalarda ise bir difteri salgını başladı. Tüm bu salgın hastalıklar, ülkenin politikacılarının birazcık merhametli olmasıyla önlenebilirdi.
 
PEKİ YEMENLİLER NASIL HAYATTA KALIYOR?
 
Diğer birçok ülkede olduğu gibi, milyonlarca Yemenli devlet işlerine bağımlıdır. Ülke genelinde, maaşların çoğu 18 ay boyunca ödenmemiştir ve sadece birkaç kişi istihkaklarının asgari kısmını almıştır. Ülkede 1,25 milyon kamu çalışanı var, bu yüzden bu gelire bağımlı olan kişi sayısı 10 milyon ya da ülke nüfusunun üçte birinden fazla. Özel sektör neredeyse yarı yarıya küçüldü, böylece geride geliri olmayan milyonlar kaldı. 
 
Nüfusun %70'nin kırsal bölgelerde yaşadığı bir ülkede, insanlar ailelerin neden kendi mahsul ve besi hayvanları ile geçinmediklerini sorabilirler.Savaştan önce bile, kırsal kesimde yaşayan ailelerin çoğunun ana geliri evin erkeklerinin gündelik kentsel işlerde çalışmasından geliyordu ve tarım sadece bir tamamlayıcı idi. Bunun nedeni, nüfus arttıkça azalan kaynakların, yağmurların öngörülemezliğinin, sulama suyunun maliyetinin de aralarında bulunduğu faktörlerin birleşimidir. Bu arada savaş ve abluka durumu tekrardan daha da kötüleştirdi: daha yüksek yakıt ve girdi fiyatları, üretim düşerken pazarlama ve dağıtımı daha da zorlaştırdı. Ülkenin GSYİH'si son üç yılda % 47 azaldı.
 
Bu bağlamda şaşırtıcı olan kaç insanın başa çıkabildiğidir. Çoğu kişi yemek öğün sayısını azaltarak ya da yemek kalitesini düşürerek "başarmaya" çalışıyor, bu yüzden gittikçe zayıflıyor ve hastalığa yenik düşüyorlar. Birkaçının, insani yardım örgütleri ile ilgili ya da Kamu İşleri ve Gelişim Projeleri Sosyal Fonu gibi kalan yabancı kaynaklı acil durum projelerinde işi var. 
 
Diğerleri, çoğunlukla Suudi Arabistan[binlerce Yemenliyi de etkileyen Suud olmayan işçileri kovma kampanyasına rağmen iki milyon Yemenlinin yaşadığı yer]  ve yurtdışında yaşayan akrabalarından yardım alıyorlar. Fakat diğer pek çokları, özellikle genç erkekler, hatta çocuklar birinden diğerine orduya katılıyorlar; maaşların gerçekte ödendiği tek çalışma biçimi. Bu arada Yemenlilerin çoğu aşırı yoksul ve umutsuz hale geldi.
 
ULUSLARARASI TOPLUM VE İNSANLIK KRİZİ
 
BM, kriz kötüleştikçe artan yıllık gereksinimler ile birlikte yıllardır Yemen'de Acil İnsani Yardım Planı(HRP) uygulamaktadır. 2017 yılında talep edilen fonların% 72'sini aldı ve bu yıl 2,96 milyar dolarlı yardım başvurusu yaptı. Cenevre'de Nisan ayı başlarında bir taahhüt konferansı düzenlenecek ve taahhüt edilen miktarın ne kadarının gerçekleşeceği belli olacaktır.
 
Bununla birlikte, bu yıllık kutlamalar, çok sözü verip az veren devletler için halkla ilişkiler uygulamalarından biraz daha fazla anlam ifade eder; geçtiğimiz beş yılda ortalama Acil Yardım Planı'nın % 60'ı karşılandı. HRP finansmanı çeşitli BM kuruluşları (WFP, UNICEF, WHO vb.) arasında paylaştırılmaktadır. Bunun birçoğu, hem doğrudan projeleri uygulayan ve hem de yerel STK'lara yardım yapan ve bu arada önemli ek yükler alan çok sayıda daha fazla veya daha az verimli ve saygın Uluslararası Hükümet Dışı Organizasyonlara (INGO) gider.
 
Mart 2015'te Kararlılık Fırtınası Operasyonu'nun başlamasından iki ay sonra, en fakir Arap ülkesindeki ayrım gözetmeyen bombalama ve masum kurbanları öldüren saldırı altında Suudi rejimi, tüm dünyaya hitap ettiğini iddia eden Kral Salman İnsani Yardım ve Bağış Merkezi'ni kurdu. Ancak, uygulamada temel odak noktası Yemen'dir:  Kuruluşu ile 2018 Şubat sonu arasında harcanan 1.044 milyar ABD dolarının 900 milyon doları Yemen içindi. Bu halkla ilişkiler uygulaması imaj düzeltme niyetli olmasına karşın, insani yardım örgütleri, insani yardım faaliyetinin tarafsızlık ilkeleri konusunda kafalarda soru işareti bırakan onun karışık ve sınırlayıcı prosedürleri hakkında ciddi kaygılarını dile getirdiler.
 
Bu üçüncü yıldönümünde, ABD Kongresi, İngiliz Parlamentosu ve Avrupalı devlet kurumlarının hepsi Suudi liderliğindeki koalisyonu, çoğunlukla da kötüleşen yıkımsal insani duruma, silah satışlarına ve başlıca koalisyon ortaklarına verilen askeri desteğe, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne odaklanarak eleştirirler. Bunun üzerine, bu Ocak ayında, Suudi liderliğindeki koalisyon, "Yemen'deki çatışmaya karşılık olarak milyar dolarlık insani yardım ve destek taahhüdünde bulunan Yemen Çok Amaçlı İnsani Hareket'i"(YCHO) kurdu. Eldeki sınırlı bilgi, iki gerçek amacının olduğunu gösteriyor: ilki, Mart sonuna kadar vaad ettiği 1 milyar doları ödeyeceği BM'nin HRP'si üzerinde maksimum kontrol. İkinci amacı, dağıtım yollarını kontrol etmek ve normal şartlar altında Yemen'in ithalatının %80'inin ulaştığı ve ülke nüfusunun büyük kısmına en iyi erişimi sağlayan Husi kontrolündeki Hodeida Limanı'nın oynadığı kilit rolü zayıflatmaktır. 
Ağustos 2015'te hedefe tam isabet bombalama yoluyla kullanılamaz hale getirildikten sonra ABD finansmanlı 4 adet vincin kurulumuna izin verilmesine baskı yapan Suudiler, vinçlerin yenilenmesini önlediler. İran'ın Hodeida Limanı yoluyla Husilere silah ve başka malzeme kaçakçılığı yaptığı bahanesiyle koalisyon limanın işletimini büyük ölçüde durdurmuştur. İlgili karar merciileri, Yemen'e giden kaçakçılık yollarının Arap Denizi kıyısı boyunca uzandığını biliyorlar çünkü Hodeida limanı birincisi BM Denetleme Mekanizması tarafından ve ikincisi doğrudan koalisyon kısıtlamaları ile kontrol ediliyor. YCHO, Yemen ithalatı için alternatif yollar öneriyor, çoğu Husi kontrolü dışında ve yoğun nüfusun ve ihtiyacın olduğu bölgelerin çok uzağında. Kasıtlı olarak milyonlarca Yemenli'nin çektiği acıları daha da kötüleştirmiyorlar mı?
 
ÜÇ YIL SÜREN SAVAŞ: NE ELDE ETTİLER?
 
Yemen krizi uluslararası bir hal aldığından beri üç yıl geçti, şu anda neredeyiz? Müzakereli bir çözüme ulaşmaya yönelik üç BM girişimi başarısızlığa uğradı, en son 2016 Ağustos'unun ortalarına doğru insani kriz bir kabustu, Husiler kuzeydeki dağlık bölgelerin kontrolüne sahipler, "kurtarılmış" bölgeler, bir takım yerel oluşumların değişik seviyelerde yönetimi zorla kabul ettirdikleri hükumetsiz bölgelerdir, Yemen parçalandı, güney ayrılıkçılığı yükselişte, cihatçı örgütler BAE destekli Selefi güvenlik güçlerinin ve ABD drone ve hava akınlarının saldırılarından kaçınmak için etrafta geziniyorlar, ve bu ay, ABD/İngiltere'nin Suudi Arabistan'a milyarlarca dolarlık silah satışlarına şahit oldu. Trump’ın son dönemdeki üst düzey atamaları, şu anki Suudi rejimi ile kesinlikle örtüşen, giderek şiddetlenen İran karşıtı bir stratejiyi öngörüyor. Bu durumların hiçbirisi  olmayabilirdi.
 
Ancak, bir umut ışığı var. BM Güvenlik Konseyi'nde, bazı üyeler UNSC 2216'nın kısıtlamalarıyla halihazırda felç olmuş olan müzakerelerin yenilenmesini sağlayacak yeni bir Karar için çalışıyorlar.
 
Yeni BM Özel Elçisi, selefinin olumsuz ilişkilerinden muaf ve başka yerlerde başarılara sahip. Avrupa Birliği ve bazı Avrupa ülkeleri, 19 Mart haftasında Sana için üst düzey delegasyon tarafından açıklananı çözüme kavuşturmak için güçlü bir çaba gösteriyorlar. Hatalarına rağmen, ABD Kongresi'nin Suudi liderliğindeki koalisyona ABD'nin aktif desteğine son verme girişimi,  ABD'de bu savaştan rahatsız olanların sayısının giderek arttığını gösterir.
 
Birkaç Yemenli, bu üçüncü yıldönümünde Husilerin kutlama yapan ruh halini paylaşacak ancak milyonlarca insan bu anlamsız savaşın sona ermesi için özlem duyuyor. Gelecek yıl bu kez kutlamak için nedenleri olacağını umalım.
 
*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde