Özgürlük

Üçüncü Bölüm: Lenin ve Ulusal Sorun

 
 
 
"Milletçe homojen olan devletlerde burjuva devrimcileri, Fransa'da olduğu gibi, belirli bir topluluğa bağlılığın üstesinden gelme ya da İtalya ve Almanya'da olduğu gibi, ulusal ikiliğin üstesinden gelme fikrini destekleyerek güçlü, merkeze doğru yaklaşan eğilimler geliştirdiler; buna karşın, Türkiye, Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi, milletçe heterojen olan devletlerde gecikmiş burjuva devrimi merkezkaç kuvvetini serbest bıraktı."(L Troçki, Rus Devrimi Tarihi, s.890)
 
Devrim öncesi Rusya, ağır bir şekilde dış emperyalizme bağımlı son derece geri kalmış, yarı feodal bir ülkeydi. Dolayısıyla, bugünkü birçok Üçüncü Dünya ülkesine çok benziyordu. Dahası, milliyet sorunu Rusya'nın siyasi hayatında merkezi bir yer işgal etti. Çarlık Rusya, Balkanlar'daki baskı gören küçük ulusları koruma kisvesi altında kendi yayılmacı politikasını gizlemek istemesine rağmen tam bir uluslar hapishanesiydi. Çarlık Rusya'nın nüfusunun yüzde elli yedisini Ukraynalı, Gürcü, Polonyalı, Finli ve diğer baskı altındaki uluslar teşkil ederken, yüzde kırk üçü egemen Büyük Rus milliyetinden oluşuyordu.
 
Yetmiş milyon Büyük Rus yaklaşık doksan milyon Rus olmayana hükmetti ve bütün hepsine çarist devletin bürokratik kastı tarafından hükmedildi ve zulüm edildi. Bir de bu yetmezmiş gibi, en azından Rusya'nın batılı topraklarında, ezilen halkların ekonomik ve kültürel seviyesi genellikle Rusya'ya has olandan çok daha yüksek idi. Rusya'nın doğuya doğru Kafkasya'ya ve özellikle Orta Asya'ya doğru ilerlemesinin belirli bir ilerici rolü olduğu söylenebilirse de, bu, Polonya, Finlandiya ve Baltık ülkelerinde geçerli değildir. Yaşlı Engels'in yorumladığı gibi: "Finlandiya Finli ve İsveçli, Beserabya Romanyalı, Polonya krallığı Polonyalıdır. Bunda, hepsi Rusların ismini taşıyan dağınık ve aynı soydan ırkların birleşmesiyle ilgili herhangi bir sorun artık yoktur;
bunda, kaba kuvvet ile yabancı toprakların apaçık fethinden, basit hırsızlıktan başka bir şey görmüyoruz."(Marx ve Engels Toplu Eserler, cilt.27, sf.28)
 
En başından itibaren Bolşevik parti, ulusal sorun üzerinde titiz bir tavır takındı. Bu kitleleri, özellikle de köylüleri kazanmak için gerekliydi. Ulus sorunu normal olarak işçi sınıfını çok fazla etkilemez, ancak küçük burjuva kitlesini, özellikle de köylülüğü etkiler ve tarihsel olarak konuşmak gerekirse ulusal sorun ve tarımsal sorun[toprakların yeniden dağıtılması] çok yakından bağlantılıdır. Bazen oldukça eğitimli Marxistler bile bu sorunu kavramakta başarısız olurlar. Küçük burjuva kitlelerinin dikkatini elde etmek ve devrim gayesi adına onları kazanmak için, demokratik ve özellikle de kendi kaderini tayin etme hakkı talebi gibi diğer kısmen etkili taleplerin kullanımı kesinlikle gerekliydi. Ancak böyle sloganların kullanımı sadece, burjuva ve küçük burjuva parti ve eğilimlerine karşı doğrudan mücadelede kitlelerin liderliğini kazanmak için proletarya ve onun partisi adına mücadelenin bir parçası olarak bir anlam ifade ediyordu. Bu nedenle, devrimci kanadın başarısı için ön şart, milliyetçi küçük burjuvaziye ve burjuvaziye karşı amansız bir mücadeledir. Ve böyle bir mücadeleyi yürütmek için, ulusal sorun konusunda açık bir duruş gereklidir.
 
Lenin gibi Troçki de ulusal sorun üzerine kapsamlı olarak yazdı. Bu konu üzerine Bolşevik Parti'nin duruşunu her şeyden çok daha iyi özetleyen Rus Devriminin Tarihi'nde ulusal sorun üzerine teferruatlı değinme muhteşem bir bölümdür. Fakat ulusal sorun üzerine Marxist duruşu geliştiren ve genişleten hepsinden önce Lenin'dir. Troçki, Bolşevik tutumu özetleyerek şunları yazdı: 
 
"Lenin Rusya'daki merkezden uzaklaşan ulusal hareketlerin gelişimini kaçınılmaz olarak erken öğrendi ve devletler olarak ayrılma sorununu halleden ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını oluşturan eski parti programının ünlü 9. paragrafı için bilhassa Rosa Luxemburg'a karşı mücadele etti. Bunda, Bolşevik Parti her ne şekilde olursa olsun ayrılmanın müjdesini üstlenmedi. Sadece, genel devlet sınırlarının arasında bu ya da şu milliyetin zorla tutulması da dahil, ulusal baskının her şekline karşı acımasızca mücadele etmek için bir yükümlülük aldı. Rus proletaryası ancak bu yolla yavaş yavaş baskı gören milliyetlerin güvenini kazanabilirdi. 
 
"Ancak bu meselenin sadece bir yanıydı. Ulusal çevrede Bolşevizmin politikasının, görünüşte ilkiyle çelişen ama gerçekte onu tamamlayan başka bir yanı daha vardı. Parti ve genel olarak işçi örgütleri çerçevesinde Bolşevizm, işçilerin aralarını bozan ya da içlerine fitne sokan milliyetçiliğin her türlü yozlaşmasına karşı her ne olursa olsun savaşan sıkı bir merkeziyetçilik üzerinde ısrarcıydı. Burjuva devletlerinin ulusal azınlıklar üzerinde zorunlu vatandaşlık ya da resmi dil bile dayatmasını kesinlikle reddederken, Bolşevizm aynı zamanda, gönüllü sınıf disiplini yoluyla farklı milliyetlerin işçilerini mümkün olduğunca birbirine kenetlemek için bunu gerçekten kutsal bir görev bildi. Devrimci bir örgüt, gelecek devletin bir prototipi değildir aynı zamanda adeta onun yaratılmasının bir vasıtasıdır. Bir vasıta, ürüne biçim verme için uyarlanmalı; ürünü kaplamamalı. Böylece, merkezileştirilmiş bir örgüt, devrimci bir mücadelenin başarısını garanti altına alabilir; görev, milliyetlerin merkezileşmiş baskılarını yok etmek olsa bile."(Troçki, Rus Devriminin Tarihi, ss. 890-1.)
 
 
ULUS NEDİR?
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönemde, Lenin ulusal soruna ve özellikle de Otto Bauer'in revizyonist teorilerine cevap vermek için çok zaman ayırdı. 1908-10 döneminde Lenin sürgündeydi ve neredeyse tamamen izole edilmişti. Rusya ile irtibata geçme eksikliği ve ortak çalışanların yetersizliği göz önüne alındığında, gerçekte onun tarafından bilinmeyen genç bir Gürcü olan Stalin'in gelişini coşkuyla karşıladı. Her zamanki gibi, genç yoldaşlara yaptığı gibi, yeni gelenleri cesaretlendirmek için çok zaman harcadı. İlave bir sürpriz olarak Stalin, ezilen bir milletin üyesi, bir Gürcü idi. Lenin, ulusal sorun üzerine politikasının temel çizgileri hususunda son derece özenli olduğunu kanıtlayan öğrencisine ders verme fırsatını yakaladı. Sonuç, 1912 yılı sonunda, Prosveshcheniye dergisinin ("Aydınlanma") sayfalarında Ulusal Sorun ve Marksizm başlığı altında çıkan uzun bir makaleydi.
 
1914'te makale Ulusal Sorun ve Marksizm başlıklı bir broşür şeklinde çıktı. Stalin'in eserlerinin ikinci cildinde yayınlandı. Yıllarca ulusal sorun üzerine standart Parti çalışması olarak görüldü ve aslında, biraz biçimsel bir sunuma rağmen kötü bir makale değildi. Bununla birlikte, bu, Stalin'in teorik dehasının sonucu değildi. Aslında, bu yazı Stalin'in eseri değildi. E.H. Carr'ın dikkati çektiği gibi: "Dış ve iç kanıtlar, Lenin'in parlak fikri etkisi altında yazılmış olduğunu gösteriyor."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt, 1, s. 425-6.) Bu makaledeki fikirler tamamen Lenin'in fikirleriydi.
 
Ünlü Beyliss davası["Beilis davası" olarak bilinen ünlü 1913 davası; Rus İmparatorluğunda, Kiev'de ayin cinayetiyle suçlanan Rus Yahudisi Menahem Mendel Beilis'in davası] etrafında anti-semitik ajitasyonun zirvesinde yazılmış bu makaleye giriş, "milliyetçilik dalgasının işçi sınıfı kitlelerini içine çekmekle tehdit ederek ve gücünü arttırarak önüne kattığı" konusunda uyarıda bulunur. Ve ekler: "Bu çok önemli zamanlar, Sosyal Demokratik Parti üzerine milliyetçiliğe direnmek ve kitleleri genel 'salgın'dan korumak için büyük bir misyon yükledi. Sosyal Demokratlar adına, sınıf mücadelesinin bölünmezliği ve birlikteliği olan enternasyonalizmin denenmiş silahını milliyetçiliğe karşı kullanarak bunu tek başlarına sosyal demokratlar yapabilirler."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Temel sorun, bir ulusun nasıl tanımlanabileceğiydi. Bu soru hiç göründüğü kadar kolay değildir. Daha çok zamanı tanımlamak gibidir. Saint Augustine, zamanın ne olduğunu bildiğini söyledi, ancak birisi onu tanımlamış olsaydı, bunu yapamazdı. Ulus da tıpatıp aynısıdır. Herkes onun ne olduğunu bildiğini düşünüyor, ancak tanımlanması istendiğinde, neredeyse herkes zorlanıyor. Stalin'in imzası ile yayınlanan broşür böyle bir tanım sağlamaya çalışıyor. Sonuç, tatmin edici açık ve kesin bir ifadeye muhtemelen en yakın olanıdır. Bauer'in öznel tanımına karşı bir ulus burada bilimsel Marksist anlamda tanımlanır: "Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam, ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Böylelikle, bir ulusun ortak bir dil ve toprak, paylaşılan bir tarih ve kültüre sahip olması ve ayrıca kuvvetli ekonomik bağlarla birliktelik sağlaması gerekir. Hiç kuşkusuz doğru olan ve her halükarda Otto Bauer'in "psikolojik" yaklaşımına ve "ulusal-kültürel özerklik" destekçilerine son derece üstün olan genel tanımlamaya bir bakın. Bununla birlikte, tüm genel tanımlarda olduğu gibi, bu asla hiçbir şekilde sorunu sona erdirmez. Gerçek hayatta biri her zaman, tanımın bir ya da daha fazla ayrıntısında aksini iddia edebilecek somut değişkenler bulur. 
 
Örneğin dili ele alalım. Bir ulus için dilin önemi açıktır. Milliyetin en ayırt edici izi olarak görünür. Troçki, Rus Devrimi Tarihinde dilin önemini şöyle ifade eder: Troçki, "Dil, insan iletişiminin ve dolayısıyla zekasının en önemli aracıdır. Ulusları birleştiren ticaret borsalarının zaferiyle birlikte ulusal hale gelir. Bu temel üzerinde ulusal devlet, kapitalist alışverişin hareket serbestliği için en uygun, karlı ve normal alan olarak tesis edilmiştir." diye yazar. (Troçki, Rus Devriminin Tarihi, S. 889.)
 
Ancak bu en önemli kural için bile istisnalar olabilir. Bazı insanlar, örneğin İsviçre'nin bir ulus olduğunu inkar eder. İsviçre ulusal kimliği, esasen Avusturya'ya karşı özgün bir ulusal kimliği sürdürmek için yüzyıllarca süren mücadelelerle yaratılmıştır. Lenin'in de belirttiği gibi, İsviçreli ortak bir dile sahip değildir: "İsviçre'de üç devlet dili var, ancak bir referanduma sunulan yasalar beş dilde, yani üç devlet diline ek olarak iki 'Latince kökenli' lehçede basılıyor. 1900 nüfus sayımına göre bu iki lehçe 3,315,443 nüfuslu İsviçre'nin 38,651'i tarafından konuşuluyor, başka bir deyişle nüfusun yüzde birinden biraz fazlası. Orduda, subaylar ve astsubayların "kendi adamlarıyla kendi ana dillerinde özgürce konuşmasına izin verilir'. Graubünden ve Wallis kantonlarında(her biri yüz binin üzerinde nüfusu olan) her iki lehçe de tam eşitlikten yararlanır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Sorunun anlaşılmasında çözüm, bir ulusun "tarihsel olarak yavaş yavaş geliştirilmiş" bir varlık olduğu ilk önermesinde yatar. Diyalektik, soyut şekilsel tanımlardan değil gelişen, değişen ve evrimleşen şeylerin, canlı süreçlerin somut bir tahlilinden ortaya çıkar. Bir ulus sabit ve statik bir şey değildir. Değişir ve evrimleşir, değişebilir ve evrimleşebilir. Daha önce hiçbir zaman var olmamış uluslar yaratılabilir. Modern ulusların nasıl doğduğu tam olarak işte budur. Fransa, İtalya ve Almanya'da olan budur. Sonradan, Hint ulusal bilinci, İngiliz emperyalizmi tarafından elbette kazara yaratılmıştır. Şimdi, kapitalizmin çürümesi ve Hint burjuvazisinin bir çıkış yolu bulamamasından dolayı, bu milli bilincin zayıflamasına ve parçalanmasına dair açık işaretler var ki bu da Hindistan'ın geleceği için büyük tehlike oluşturuyor.
 
Tarihsel olarak uluslar, eski ilişkileri ve sınırları sona erdiren ve yenilerini yaratan savaş, istila ve devrimlerin koşulları altında uygun ham maddelerden oluşturulabilir. Bu tarihsel kağıtları yeniden karma işleri tersine çevirebilir. Dünün baskı gören ulusu ya da köleleştirilmiş sömürgesi canavarca en baskıcı ve emperyalist devlete dönüşebilir. En iyi örnek, aslında Britanya'nın bir kolonisi olan ve şimdi dünyanın en güçlü ve en gerici emperyalist devleti olan ABD'nin kendisidir. Benzer şekilde, yakın zamanda kendilerini yabancı boyunduruğundan kurtaran ve büyük ölçekli emperyalist güçler karşısında bağımlı bir konumda kalan burjuva devletleri buna rağmen kendilerine yakın zayıf ülkeleri ezip sömürmek için yerel emperyalist güçler rolü oynamaktadır. Çarlık Rusya, sermaye ihraç etmemiş ve İngiltere, Fransa ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerle yarı-sömürge ilişkisi içinde yerini alan yarı feodal ve geri kalmış bir ülke olmasına rağmen 1917'den önce ana emperyalist güçlerden biriydi.
 
 
SINIF SORUNU
 
Ulusal sorun, diğer bütün sosyal sorunlar gibi esasında bir sınıf meselesidir. Bu, Lenin'in bakış açısıydı ve hakiki Marksistlerin bakış açısıydı. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler kitabında Lenin Marxizmin bu temel önermesini takdire şayan netlikle açıklar:
 
"Gelişmemiş olsa bile her ulusal kültür, demokratik ve sosyalist kültürel unsurları barındırır; zira her ulusta, demokrasi ve sosyalizm ideolojisine kaçınılmaz olarak yol açan yaşam şartları sömürülen ve ezilen kitleler vardır. Ancak her ulus ayrıca, yalnızca "unsurların" değil aynı zamanda egemen kültürün de şeklini alan burjuva kültürüne de sahiptir(ve çoğu ulus ayrıca KaraYüzler[Rusya'da ultra milliyetçi hareket] ve ruhani kültüre de sahiptir). Bu nedenle, genel 'ulusal kültür', arazi sahiplerinin, din adamlarının ve burjuvazinin kültürüdür. "(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Her ulusa egemen olan fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olduğu gerçeği bir Marxist için bu işin ABC'sidir. Lenin, bir "ulusal kültürün" kabulünün, ne fazla ne eksik o ulusun burjuvazisinin egemenliğinin kabulü olduğu konusunda ısrar eder. Ulusal sorun bir sınıf sorunudur. Marxistler sınıf çelişkilerini geçiştirmemeli, aksine onları gözler önüne sermeli. Ezen ulusta olduğu gibi ezilen ulus durumunda da bu o kadar zorunludur. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler'de Lenin, "Anonim şirketlerin yönetim kurullarında farklı milletlerin kapitalistleri tamamen birbirleriyle kaynaşarak bir arada otururlar. Fabrikalarda farklı ulusların işçileri yan yana çalışırlar. Bütün ciddi ve etkili siyasi sorunlarda taraflar uluslara göre değil sınıflara göre ele alınır," diye açıklar.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Başka bir çalışmasında şöyle yazar: "İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları tam bir dayanışma ve tüm ulusların işçilerinin çok yakın birlikteliğini gerektirir; her milliyetin burjuvazisinin milliyetçi politikalarına karşı direnişi gerektirir."
 
Ve ayrıca: "Yahudi ya da diğer burjuvazi yerine ister Büyük Rus burjuvazisi ister Polonyalı burjuvazi tarafından en çok sömürülsün işçi için fark etmez. Sınıf çıkarlarını anlamaya başlayan işçi, Büyük Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıklarına ve Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin devlet ayrıcalığı elde ettiklerinde dünyayı cennete çevirme vaatlerine aynı derecede kayıtsızdırlar. 
 
"Her durumda işçi bir sömürü nesnesi olacaktır. Sömürüye karşı herhangi bir başarılı mücadele, proletaryanın milliyetçilikten uzak ve tabiri caizse çeşitli ulusların burjuvazileri arasında sürmekte olan kavgada kesinlikle tarafsız olmasını gerektirir. Herhangi bir ulusun proletaryası "kendi" ulusal burjuvazisinin ayrıcalıklarına en ufak bir destek veriyorsa, bu kaçınılmaz olarak diğer ulusların proletaryası arasında güvensizliği tetikler; bu, burjuvazinin keyfi için işçilerin uluslararası sınıf dayanışmasını zayıflatacak ve onları bölecektir. Ve kendi kaderini tayin etme veya ayrılma hakkını reddetme, kaçınılmaz olarak egemen ulusu destek anlamına gelir. "(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Her zaman Lenin'in savındaki ana unsur burjuvazi karşısında baskı gören kitlelerin ve işçilerin birlikteliğine olan gereksinimdi. Lenin şunu belirtir: "Burjuvazinin ulusal kültürü bir gerçektir (ve tekrar ediyorum burjuvazi her yerde toprak sahipleri ve din adamları ile anlaşma yapmaktadır). İşçileri aptallaştıran savaşçı burjuva milliyetçiliği işçileri kandırır ve aralarını bozar, bunun için de burjuvazi, günümüzün de temel gerçeği olan, yular takarak onlara yol gösterebilir. 
 
"Proletaryaya kim hizmet etmek isterse tüm ulusların işçilerini birleştirmeli ve değişmez bir şekilde 'vatan' ve ülke dışı ayrımı yapan burjuva milliyetçiliğine karşı savaşmalıdır." (Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Bu sorun üzerinde Lenin her zaman amansızdı. Benzer özdeyişler onun makaleleri ve konuşmalarından düzinelerce çıkarılabilir.
 
 
SINIF BAĞIMSIZLIĞI
 
Ulusal taleplerin sosyalist değil, demokratik bir karakteri vardır. Baskının tüm diğer türlerinde olduğu gibi en çok zararı işçiler görmesine rağmen ulusal baskı sadece işçi sınıfını etkilemez. Ulusal sorun tüm insanları, tüm kitleleri ve özellikle de küçük burjuvaziyi etkiler. Yine de, gösterdiğimiz gibi, Lenin her zaman bunu bir sınıf bakış açısıyla ele aldı ve biz de ulusal soruna aynen öyle yaklaşıyoruz.
 
Lenin'in eserlerini okurken insanı kuvvetli bir şekilde çarpan şey ulusal sorunun ne kadar derin ve açıkça Lenin tarafından ifade edildiğidir. Elbette bu sorun, 1903'te Rus Sosyal Demokrat Parti'nin İkinci Kongresi'nde Genel Yahudi Emek Federasyonu ile yapılan tartışmalar ile başlamakla birlikte Rus işçi hareketi içerisinde uzun bir tarihe sahiptir. Lenin ulusal meseleyi nasıl ele aldı? Aslına bakılırsa, bu sorun üzerinde negatif bir tutum takındı. Yüzlerce kez açıkladığı gibi Rus Bolşevikleri ulusal baskının her türlüsüne karşıydılar. Bu, neyin taraftarı değil neyin karşısında olduğunuz sorusudur. Karşı olduğumuz şeyi söylememiz yeterlidir. Her türlü ulusal, dilsel ve ırksal baskının karşısındayız ve ulusal baskının her çeşidiyle savaşacağız. Ve bu, sınıf bağımsızlığını sürdürürken istikrarlı bir demokrasi politikasına dayanmayı arzulayan proleter bir eğilim için oldukça yeterlidir. 
 
Lenin'in asla söylemediği şey; Marxistlerin ulusal burjuvaziyi ya da milliyetçi küçük burjuvaziyi desteklemesi gerektiğidir. Aksine, Lenin'in ulusal sorun üzerinde duruşunun temel önceliği mutlak bir sınıf bağımsızlığı ile ilgiliydi. Leninizmin birinci prensibi, burjuvaziye, hem ezen hem de ezilen ulusların burjuvazisine karşı her zaman savaşmak gerektiğiydi. Lenin'in ulusal meseleyle ilgili yazdıklarının tamamında, yalnızca milliyetçi burjuvazinin değil, aynı zamanda milliyetçi küçük burjuvazinin de acımasız eleştirisi vardır. Bu bir tesadüf değildir. Lenin'in tüm düşüncesi, toplumun devrimci dönüşümüne kadar kitlelere öncülük etmek için işçi sınıfının kendisini ulusun başına koyması gerektiğiydi. Nitekim Ulus Sorunu Üzerine Eleştirel Tezler'de şunları yazar:
 
"İnsanların bağımsızlığı ve ulusların bağımsızlığı için kitlelerin feodal uykudan uyanışı, tüm ulusal baskılara karşı mücadeleleri ilericidir. Dolayısıyla, ulusal sorunun her noktasında en kararlı ve tutarlı demokrasiyi sürdürebilmek bir Marksistin sınırlanmış görevidir. Görev esas olarak olumsuzdur. Fakat proletarya, milliyetçiliği desteklemede bunun ötesine geçemez; ötesinde milliyetçiliği güçlendirmek için burjuvazinin 'pozitif' eylem mücadelesi başlar." 
 
Daha büyük bir vurgu için ardından ekler: "Evet, kesinlikle-her tür ulusal baskıya karşı savaş. Ulusal kalkınmanın her türü, genel itibariyle 'ulusal kültür' için savaş-kesinlikle hayır."
 
Ve tekrar, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı eserinde Lenin yazdı: "Proletaryanın, hiçbir ülkeye hiçbir garanti vermeden ve diğer ulusun hesabına hiçbir şey vermeyi üstlenmeden kendi kaderini tayin hakkının tanınması için olumsuz talebe karşı deyim yerindeyse kendini sınırlandırmasının nedeni budur."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Lenin, başka bir çalışmada, milliyetçiliğin işçi hareketine zararlı etkileri üzerine yazar: "Sonuç, tüm liberal burjuva milliyetçiliğinin işçiler arasında çok büyük bir yozlaşmaya sebep olduğu ve proleter sınıf mücadelesi ve özgürlük hakkına muazzam zarar vermesidir. Bu artan bir şekilde tehlikelidir çünkü burjuva(ve burjuva-köle-edinme) eğilimi 'ulusal kültür' sloganı tarafından gizlenir. Ulusal kültür adına, Büyük Rus, Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı ve diğerleri, KaraYüzler gericileri ve din adamları ve ayrıca tüm ulusların burjuvazisi onların kirli işlerini yaparlar. 
 
"Boş 'genel prensipler', hitabet ve ifadelerin bakış açısından değil de, sınıf mücadelesi görüş açısından incelendiğinde ve sloganlar, sınıfların çıkarlarına ve politikalarına göre sınandığında, bunlar günümüz ulusal yaşantısının gerçekleridir.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Bu açık değil mi? İşçilerin her türlü ulusal ayrımcılığa ve baskıya karşı gelmeleri görevi icabıdır. Aynı zamanda işçiler her tür ve şekildeki milliyetçiliği desteklemeyi reddetmek zorundadır. Leninist bir politika izledikleri yanlışlığı içinde IRA, ETA ya da KLA'nın bayraktarlığını yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan şu kendinden menkul Marxistler için ne büyük bir çelişki! Marxizm ve milliyetçilik arasındaki uyuşmazlık tezini bulandırmak Lenin'in temsil ettiği her şeyin ihlalidir. Milliyetçiler tarafından pazarlanan kötücül yalanlarla savaşmak için Lenin uyarır: "Proletarya milliyetçiliğin herhangi bir bütünleşmesini destekleyemez, aksine, ulusal ayırımları yok etmeye ve ulusal engelleri ortadan kaldırmaya yardım eden her şeyi destekler, milliyetler arasındaki bağları daha da sıkılaştıran ya da ulusların karışmasına yol açan her şeyi destekler. Farklı davranmak, gerici milliyetçi cahilliğin tarafını tutmak demektir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Leninizm'in milliyetçilikle ilgili gerçek konumu budur. "Kendi Kaderini Tayin Hakkı Adına!" her şeyi tek bir basit slogana indirgemenin yollarını arayan bayağı çarpıtmadan ne kadar farklı. Bu tam da gerici milliyetçi cahillik içine düşmektir ve Marxizmi, yani proleter bakış açısını terk etmektir. Milliyetçiliği yüceltme ve ayrılıkçılık yoluyla yeni engellerin yaratılmasından uzakta Marx gibi Lenin de "küçük ulus dar görüşlülüğü" ile ilgili çok zayıf bir fikre sahipti. Her ikisi de her zaman, tüm diğer faktörlerin eşit olduğu, en geniş olası devletlerin taraftarıydı. Lenin sınırların kaldırılmasının savunucusu oldu, yenilerinin kurulmasının değil. Hakların kaynaşmasının ve hatta asimilasyonun bile(gönüllü olduğu sürece) savunucusu oldu, diğerinin aleyhine olarak bir ulusun kültür ve dilinin hiç bir suretle yüceltilmesinin değil. Sözü ona bırakalım:
 
"Bununla birlikte proletarya, her ulusun ulusal gelişimini savunmayı üstlenmez, ancak kitleleri bu gibi yanılsamalara karşı uyarır, kapitalist münasebete karşı tamamıyla özgürlüğü savunur ve zorla asimilasyon hariç her türlü asimilasyonu ya da ayrıcalık üzerine kurulu olanları hoş karşılar."
 
Ve yineler: "Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizmi, bunlar, kapitalist dünyanın her tarafında iki büyük sınıf topluluğuna karşılık gelen iki uzlaştırılamaz şekilde düşman simgesözlerdir ve ulusal sorunda iki politikayı(bundan da ötesi, iki dünya görüşünü) ifade ederler."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Buna dair hiç şüphe yok. Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizm, iki düşman sınıfın uyumsuz dünya görüşünü yansıtan tamamen uyuşmayan iki politikadır. Bu bariz gerçeği eğip bükmek ve gizlemek faydasızdır. Lenin, her ne şekilde olursa olsun gerçeği gizlemeye yardımcı milliyetçiliğe karşı durdu ve kesin olarak proleter enternasyonalizmi savundu. Her türlü ulusal baskıya karşı çıktığı ve ezilen insanların halinden anladığı gerçeği, bu tartışılmaz hakikati örtbas etmek için kullanılmamalıdır. Lenin milliyetçiliğin düşmanıydı. 
 
 
ROSA LUXEMBURG VE LENİN
 
Marx gibi Lenin de ulusal sorun üzerine mücadele ortaya koymak zorunda kaldı. Milliyetçi burjuvanın ve proleter öncü kuvvet üzerinde küçük burjuvazinin baskısını yansıtan Otto Bauer gibilerin oportünist ve revizyonist fikirlerinin etkisine karşı kavga etmek gerekliydi. Fakat aynı zamanda, ulusal sorunun önemini yadsıyanlara karşı da mücadele etmek gerekliydi. Lenin, Parti'ye doğru duruşu benimsetmek için ulusal sorun üzerine uzun yıllar Rosa Luxemburg'a karşı keskin bir polemik yürüttü. Sonrasında Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal sorunun artık geçerli olmadığını iddia eden ve kendi kaderini tayin hakkı talebine karşı olan Bukharin ve Pyatakov'a karşı mücadele ortaya koymak zorunda da kaldı. Rosa Luxemburg, söylemeye bile gerek yok, büyük bir devrimci ve karalı bir enternasyonalistti, ancak onun enternasyonalizmi soyut bir karaktere sahipti. Böylece Polonya halkının kendi kaderini tayin hakkını reddetti ve entelektüel bir icat olarak Ukraynalı bir milliyet düşüncesini tanımladı. 
 
Polonyalı .Sosyal Demokratlar yanlış duruşa, soyut bir duruşa sahip olmalarına rağmen özgün enternasyonalistlerdi ve Pilsudski'nin Polonya Sosyalist Partisi olarak adlandırılan gerici küçük burjuva milliyetçiliği ile savaşma gerekliliği tarafından motive edildiler. PPS(Polska Partija Socialistyczna) hiç bir surette sosyalist bir parti değildi, aslında 1892'de kurulan küçük burjuva milliyetçi partisiydi. Ayrılıkçılığı savundu ve bilinçli olarak Polonyalı işçileri Rus işçilerden koparmaya çabaladı. Bütün kitlesel küçük-burjuva milliyetçi hareketleri gibi, PPS'de bir sağ ve sol kanat vardı. 1906'da iki kanat birbirinden ayrıldı. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında Sol, milliyetçilikten uzaklaştı ve Aralık 1918'de Polonya'nın Sosyal Demokratları ile kaynaşarak Polonyalı Komünist İşçi Partisi'nin kurulmasını sağladı. Bununla birlikte, sağ kanat şovenizme saplandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Alman emperyalizminin saflarında savaşan Polonyalı Birliği'ni örgütlediler.
 
Lenin'in kendisi bir Rus, yani Büyük Rusların, ezen ulusun bir üyesiydi. Rosa Luxemburg ise bir Polonyalı(ve ayrıca Yahudi) idi. Lenin, Rus Çarlığı tarafından ezilen halklara karşı aşırı duyarlılığın gerekliliğini anlamıştı. Yaklaşık olarak, Polonyalı yoldaşlarına kendisini şu sözlerle anlattı: "Bakın, sizin durumunuzu anlıyoruz. Siz Polonyalı Sosyal Demokratlarsınız. Sizin ilk göreviniz Polonyalı milliyetçilere karşı mücadele etmektir. Elbette bunu yapmalısınız. Fakat lütfen Rus yoldaşlara, Polonya halkının kendi kaderini hakkı sloganını programımızdan çıkarmamız gerektiğini söylemeyin. Çünkü Rus sosyal demokratları olarak, ilk görevimiz kendi burjuva sınıfımıza, Rus burjuvalarına ve çarlığa karşı savaşmaktır. Sadece bu şekilde Rusya Sosyal Demokratları Polonyalılara, onları baskı altına alma arzumuzun olmadığını ispatlayabilir ve böylece her iki halkın da devrimci mücadelede birleşmesine zemin hazırlarız."
 
Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkı duruşu, parlak ve diyalektik bir biçimde, Rus ve Polonya'daki işçileri, halkları bölmek değil, tersine onları bir araya getirmek demekti.
 
 
İŞÇİ ÖRGÜTLENMELERİNİN BİRLİKTELİĞİ
 
Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını neden destekledi? Sınıf mücadelesini ileri götürme ve işçi sınıfını birleştirme bakımından sırf böyle yaptı. Bolşevikler için ulusal sorun sadece bir problemi ve bir engeli değil aynı zamanda devrimci bir potansiyeli de simgeledi. Ulusal sorun konusunda doğru bir duruş olmaksızın Ekim Devrimi asla gerçekleşmeyecekti. Fakat Lenin'in ulusal sorun üzerindeki politikasının ayrılmaz bir parçası, 1903'ten bu yana, işçi sınıfı ve örgütlerinin milliyet, dil, ırk veya din ayrımlarının üstünde kutsal birlik kurma gereksinimi konusundaki ısrarıydı. Böylelikle, Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun Yahudi işçileri Rus işçilerden ayrı olarak örgütleme girişimlerine yatıştırılamaz bir şekilde karşı çıktı. Bu noktada çok ısrarlıydı:
 
"Dil sorunu ve benzerleri üzerine farklı burjuva kesimlerinin milliyetçi didişmelerinin aksine işçilerin demokrasisi talebini ortaya koyuyor: eğitsel ve diğer her şekilde her türlü burjuva milliyetçiliğine karşılık tüm işçilerin örgütlenmelerinde tüm milliyetlerin işçi, sendika, kooperatif, tüketicilerin mutlak birlikteliği ve tam kaynaşması. Sadece böyle bir birliktelik, demokrasiyi koruyabilir; çoktan çok daha fazla uluslararası hale gelmiş ve gittikçe büyüyen sermayeye karşı işçilerin çıkarlarını koruyabilir; tüm ayrıcalıkların ve tüm sömürülerin yabancı olduğu yeni bir yaşam şekline doğru insanoğlunun gelişiminin çıkarlarını koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Troçki doğru bir şekilde belirttiği gibi, kendi kaderini tayin hakkı, Lenin'in ulusal sorun üzerine fikrinin yalnızca bir yüzüydü. Madalyonun diğer yüzü, ulusal çizgiler boyunca işçi hareketinin herhangi bir bölünmesine karşı aman vermez bir muhalefetti. Bu iki ilke arasında açık bir şekilde ayrım yapmamız gerekir. Kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ya da daha doğrusu demokratik bir burjuva talebidir. Programın bu diğer yarısı  bir bütün olarak ulusa aittir. Fakat proletaryaya gelince, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölme kesinlikle söz konusu değildi. Lenin bu hususta tamamen açık ve yanlış anlaşılmaya müsait olmakla birlikte, bugün kendilerini "Troçkist" olarak adlandıran sefil hiziplerin her biri, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölen suç siyasetini sadece desteklemekle kalmamış fiilen bunu savunmuş ve yürütmüşlerdir.
 
Bu, ulusal ve ırksal çizgiler üzerinden sendikaları bölmek için Leninizm ile ortak hiç bir payda taşımayan tam bir canavarlıktır. İskoçya'da, Marxizmin en temel prensiplerinin acemi ihlali olan petrol işçileri adına ayrı bir İskoç sendikasının kurulmasını desteklediler. Benzer örneklere her ülkede rastlanabilir. Açık konuşalım: farklı ulusal ve ırk grupları için ayrı örgütlerin kurulması, yalnızca işçi hareketini parçalara ayırıp zayıflatmaya neden olabilecek bir suç eylemidir. Çoğunluk ulusu içinde ırkçılık ve şovenizmle savaşacak tek şey var. İşçi sınıfını ulusal, dilsel, dini ya da ırksal çizgiler üzerinden bölen tam olarak diğer şey. 
 
Bu, asla Bolşevik Parti'nin ya da ondan önceki Rusya Sosyal Demokrat İşçi Parti'sinin(RSDLP) duruşu değildi. Rusya Sosyal Demokrasi'sinin hiç bir eğilimi(eğer Jewish Bund'ı[Genel Yahudi Emek Federasyonu] saymazsak) ulusal çizgiler üzerinden hareketin bölünmesine katılmadılar. Menşevikler de Bolşevikler gibi bu sorun üzerinde aynı duruşa sahiptiler. RSDLP içinde Yahudi Sosyal Demokratlara ayrı bir örgütlenme verme talebi öne sürüldüğü zaman, ilk dönemde sorun baştan sona tartışıldı. Büyük bir Yahudi nüfusun bulunduğu Rusya ve Litvanya'nın batısında çok güçlü olan Bund(Yahudi Sosyal Demokrat örgüt), yalnızca Yahudi işçiler adına konuşma hakkına sahip olma ve ayrıca ayrı bir Yahudi Sosyal Demokrat örgüt kurma hakkı talep etti. Bu talep, işçilerin tek bir partisi ve tek bir sendikası olması gerektiğinde ısrar eden Lenin ve Rus Marxistleri tarafından tereddütsüz reddedildi. Bu bugünkü duruşumuz olmaya devam ediyor. İşçi sınıfının elindeki en önemli silah birliktir. Bu ne pahasına olursa olsun savunulmalıdır. İşçi sınıfının milliyet, ırk, dil, din veya herhangi bir başka şey üzerinden bölünmesine radikal bir şekilde karşı çıkıyoruz. Başka bir deyişle, sınıf duruşu sergiliyoruz.
 
 
YAHUDİ SORUNU
 
Can sıkıcı bir sıklıkla işçi hareketini milliyet, ırk ya da cinsiyet üzerinden bölmeden yana olanlar, yaygaracı demogojiye ya da acıklı duygusallığa başvurarak, ortak örgütler içinde Siyahların ve Beyazların, erkeklerin ve kadınların, Protestanların ve Katoliklerin vesairenin birlikteliğinin "imkansızlığı"nın kanıtı olarak ezilenlerin kötü durumundan ve katlandıkları korkunç adaletsizliklerden medet umarak duruşlarını haklı çıkarmaya çalışırlar. Lenin'in Yahudi Bund'ı konusunda gösterdiği tutum gibi, bu sahte sav Bolşevizmin kendi tarihi tarafından çürütüldü. Rusya'daki Yahudiler sistematik bir ayrımcılık tarafından acımasızca ezildiler, Pale of Settlement[Rusya'da Yahudilerin yaşamasına izin verilen bölgeye verilen ad, çevrili bölge] içinde ayrı yaşamaya zorlandılar ve periyodik olarak kanlı pogromlara maruz kaldılar. Devlet hizmetlerine ve devlete ait orta ve yüksek okullara sadece sınırlı sayıda Yahudi kabul edildi. 1917'ye gelindiğinde Yahudilerin haklarını kısıtlayan yasaların sayısı 650 idi. İşte en ağır ve en acımasız türdeki ulusal zulüm örneği. 
 
Lenin her zaman işçilerin kendi burjuvazilerine karşı savaşmakla görevli olduğunu ifade etti. Demek oluyor ki, tüm işçiler-hatta en ezilenler bile. Bu nedenle Rus Sosyal Demokratları daima Yahudi Sosyal Demokratların taleplerini reddetti. Yahudilerin en korkunç zulümden acı çektikleri gerçeği tartışılmazdı. Yahudi Sosyal Demokratlar(Bund), Otto Bauer ve Avusturya-Marxistlerinin programından aşırılan ulusal-kültürel özerklik sloganını ileri sürdü. Fakat bu slogan, Rus Yahudileri olayında Avusturya-Macaristan'a nazaran daha az anlam ifade etti. Dağınık nüfusu ile ağırlıklı olarak kentte yaşayan Yahudiler, bir ulus için ilk koşullardan biri olan açıkça tanımlanmış bir bölge gösteremediler. Ulusal-kültürel özerklik fikri, dağınık Yahudi halkını okullar ve sırf diğer Yahudi kurumları etrafında birleştirmek içindi. Troçki'nin gerici bir Ütopya olarak nitelendirdiği bu talep, halkın geri kalanında Yahudi ötekileştirmeyi derinleştirme ve ırksal gerilim ve sürtüşmeleri artırma etkisine sahip olacaktı.
 
Yahudiler ne ortak bil bölgeye ne de ortak bir dile sahiptiler. Rusya ve Doğu Avrupa'daki Yahudilerin çoğu Eskenazi dili konuşsalar da, pek çoğu konuşmuyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde Yahudiler yaşadıkları ülkenin dilini konuştu. Nitekim, İspanya kökenli Sefarad Yahudileri İspanya'dan atıldıktan ve Akdeniz'e dağılmış olduktan sonra.bile yüzyıllar boyunca kendi dilleri olarak İspanyolca'yı korudu. Yahudilerin gidebildikleri neresi olursa her yerde ikamet ettikleri ülkenin halkını benimsediler. Fakat ortaçağ Katolik Kilisesi'nin fanatikliği ve karamsarlığı bunu engelledi. Yahudiler toplumdan zorla dışlandı ve ötekileştirildi. Toprak almaları yasaklandı, ticaret ve para borç verme de dahil olmak üzere feodal toplumun kıyısında diğer geçim kaynaklarına başvurmaya mecbur edildi. Gerici Çarlık Rusya'da Yahudilerin zorla yabancılaştırılması daha da barizdi.
 
Hatta Lenin Yahudileri sınıflandırmakta zorlandı. Aşağıdaki bölümün gösterdiği gibi ulaştığı en yakın tanım özel ezilen bir kast oldu: "Yahudiler, en çok ezilen ve zulüm gören ulus için aynı şey geçerli. Yahudi ulusal kültürü hahamların ve burjuvazinin sloganı, düşmanlarımızın sloganıdır. Ancak Yahudi kültüründe ve Yahudilerin tarihinin her aşamasında başka unsurlar da vardır. Dünya genelinde on buçuk milyon yahudinin yarısından biraz fazlası Galiçya ve Rusya'da, Yahudileri zorla kast durumuna sokan geri kalmış ve yarı barbar ülkelerde yaşar. Diğer yarısı uygar dünyada yaşar ve orada Yahudiler kast olarak ayrı tutulmaz. Orada, Yahudi kültürünün ilerlemiş batı dünyası özellikleri kendini açıkça hissettirir: onun enternasyonalizmi, onun çağın gelişmiş hareketlerine tepkisi(demokratik ve proleter hareketlerdeki Yahudilerin yüzdesi her yerde nüfusun tamamı içindeki Yahudilerin yüzdesinden daha yüksektir").(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Her ne kadar Yahudiler bir ulusun niteliklerinden yoksun olsalar da ve Lenin onları öyle düşünmediyse de, yine de  Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevikler Yahudilere, çok azı bunu tercih etmesine rağmen eğer isterlerse göç edebilecekleri bir vatanı onlara bağışlayarak kendi kaderini tayin hakkını önerdiler. Bu, Filistin'de, bin yıldan fazladır Araplar tarafından işgal edilen ve böylece Orta Doğu'da sonsuz kan dökülmesine ve savaşlara neden olan topraklarda  Orta Doğu'da  bir Yahudi devletinin kurulmasına son derece tercih edilirdi. İsrail devletinin kurulması, o sırada Markxistlerin karşı çıktığı gerici bir eylemdi. Troçki, Yahudi halkı için acımasız bir tuzak olacağı konusunda önceden uyarıda bulundu. Ve son yarım yüzyılın tarihi, bunun doğru olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, İsrail şimdi bir devlet olarak var ve zaman geri çevrilemez. İsrail bir ulusdur ve onun kaldırılmasını talep edemeyiz. Filistin ulusal sorununun çözümüne(daha sonra ele alacağız), Arapların ve İsraillilerin kendi özerk bölgeleriyle birlikte olabildiği Orta Doğu'daki bir sosyalist federasyonun kurulmasıyla ve tüm ulusal haklara tam saygıyla sadece ulaşılabilir. 
 
Rusya'daki Siyonizm'in destekçileri daima küçük bir azınlıktı. Rusya'daki devrimci hareket kadrolarının önemli bir kısmı Yahudi kökenliydi, çünkü en gelişmiş Yahudi entelektüeller ve işçiler, geleceklerinin toplumun devrimci bir yeniden yapılanmasına bağlı olduğunu anlamıştı. Bunun doğru olduğu gösterildi. Ekim Devriminden sonra Rusya'da Yahudi halk tam bir sivil kurtuluş ve eksiksiz bir eşitlik elde etti. Bundan memnunlardı ve bu nedenle çok azı Sovyet devletinin sınırları içinde bir vatan teklifinin peşine düştü.
 
 
KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması talebi Lenin'in ulusal sorun üzerindeki duruşunun merkezinde yer alır. Bu genellikle bilinir. Ancak Hegel'in bir zamanlar gözlemlediği gibi, bilinen şeylerin anlaşılması zorunlu değildir. Lenin, ulusal sorunla ilgili yoğun bir şekilde yazdı ve onun yazıları, çok zengin, çok yönlü ve diyalektik bir yolla geliştirdiği bu konu üzerinde temel Marxist duruşu ortaya koydu. Gerçi, bugün Lenin'in mirasına sahip çıktığını iddia eden toplulukların literatürüne en ufak bir göz atış bile insanı, hiç kimsenin Lenin'i okumadığına ve onun makalelerini okusalar bile tek bir kelime dahi anlamadıklarına ikna etmeye yeter. Özellikle, ulusal sorun üzerinde hiç şüphesiz Lenin'in düşüncesinin en önemli ilkelerinden biri olan kendi kaderini tayin hakkı talebi kendi gerçek bağlamından kopartıldı ve mekanik ve tek yönlü bir şekilde sunuldu, sanki Lenin'in tek ilgilendiği şey oymuş gibi.
 
Leninin savunduğu ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir Marxist için alfabenin ABC önermesidir. Fakat alfabede ABC'den sonra da birçok harf var ve sürekli "ABC"yi tekrarlayan bir okul çocuğunun pek fazla akıllı olacağı düşünülemez. Lenin'in defalarca açıkladığı gibi diyalektik, olaylarla her yönüyle ilgilenir. Karmaşık bir denklemde tek bir unsuru soyutlamak ve onu diğer tüm unsurlara karşı ileri sürmek, felsefe tarihinde sofizm[evreni dışarıda bırakan genelde insanı ölçü alan bilgicilik olarak adlandırılan Antik Yunan'daki felsefe akımı] olarak bilinen diyalektiğin çocukça kötü kullanılmasıdır. Bu tür kötüye kullanımlar, en mantıklı olanın mantığında bile hatalara yol açar. Siyaset ve özellikle de ulusal sorunun siyasetinde bu tür kötü kullanımlar, doğrudan gerici milliyetçiliği savunmaya ve sosyalizmi terk etmeye neden olur. Ulusal sorun, karşıya geçmek için çok güvenilir bir pusulaya ihtiyaç olan bir mayın tarlasıdır. Sınıf konumundan bir santimetre uzaklaştığınız anda kaybolursunuz. Bu nedenle, bugün Lenin'in kendi kaderini tayin hakkını savunmasını delil göstermeye çalışanların çoğu, Lenin'in duruşunun tam tersi olan küçük burjuva milliyetçiliğinin ısrarcı baskısı karşısında taviz verme tuzağına düşer. Bırakalım o konuşsun:
 
"Küçük ulusları her ne pahasına olursa olsun korumaktan yana değiliz;" "diğer koşullar eşit olduğunda, merkezileşmeyi kesinkes destekliyoruz ve federal bağların safça idealine karşı çıkıyoruz," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.) Lenin her durumda küçük ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemedi. Dikkatli bir şekilde açıkladığı üzere, diğer şeyler eşit olduğunda, biz her zaman küçüklere karşı daha büyük ulusal birimleri ve demokratik bir zeminde adem-i merkezileşmeye karşı merkezileşmeyi destekliyoruz. Fakat diğer koşullar ister istemez eşit olmaz. Bir ulusun bir başka ulus tarafından ezilmesinin gerçeği, proletaryayı ve örgütlerini ulusal baskıya karşı savaşmaya ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaya zorlar. 
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ve biz Marxistler her demokratik talebi desteklediğimiz gibi bunu da destekliyoruz. Fakat genel olarak demokratik taleplere verilen destek, Markxistler tarafından bir tür Kategorik Zorunluluk olarak asla düşünülmemiştir. Lenin'in açık bir şekilde anlattığı gibi, bu tür talepler her zaman işçi sınıfının çıkarları ve sosyalizm mücadelesine bağlıdır: "Pratikte proletarya politik bağımsızlığını sadece, burjuvaziyi yenmek için devrimci mücadelesine, cumhuriyete olan talebi dışlayarak değil, tüm demokratik talepler için mücadelesini tabi kılarak koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.)
 
Bu özellikle yeni veya şaşırtıcı bir şey değildir. Demokratik talepler üzerine genel Marxist tutum ile uyumludur. Örneğin, bizim de desteklediğimiz boşanma hakkı demokratik bir taleptir. Bu hak neden oluşur? Bu, bir erkek ve bir kadının, birbirleriyle geçindikleri ve mutlu oldukları sürece beraber yaşayabilecekleri anlamına gelir. Fakat iki insan arasında ilişki bozulursa, o zaman ayrılma hakları vardır. Kimse onları birlikte yaşamaya zorlayamaz. Veya kürtaj hakkını göz önüne alalım. Bu neden oluşur? Bir kadının çocuk sahibi olup olmamaya karar verme hakkı vardır, bir kadının, uygun gördüğü için vücudu üzerinde tasarrufta bulunma hakkı olduğu da açıktır. Bu demokratik hakları savunuruz, fakat boşanma ve kürtajın kendisinin iyi bir şey olduğunu söyler miyiz? Herkesin kürtaj yaptırması gerektiğini ya da her evli çiftin boşanması gerektiğini söyler miyiz? Bu saçma olurdu. Boşanma ve kürtaj iyi şeyler değildir, ancak belirli koşullar altında kötünün iyisi. Bizim savunduğumuz şey ne boşanma ne de kürtaj yalnızca boşanma ve kürtaj hakkı. Kendi kaderini tayin hakkı ile aynı şey. Kendi kaderini tayin hakkını böyle desteklemekle kendi kaderini tayin hakkını desteklemek arasında büyük bir fark var. Bu, Marxist bir politika ve küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki farktır. Bu hususta Lenin çok açıktı: "'Kendi kaderini tayin hakkımızı ihlal etmemek için,' bu yüzden, şımarık Bay Semskovsky'nin varsaydığı gibi, 'ayrılmaya oy vermeye' değil, ancak bu soruna kendisi karar vermesi için bölgenin ayrılma hakkına oy vermeye zorunluyuz."(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Bu, meselenin düğüm noktasıdır. Lenin için kendi kaderini tayin hakkı, işçilerin "ayrılma için oy kullanma zorunluluğu" olduğu anlamına gelmez, sadece her türlü ulusal baskıya karşı çıkmak ve herhangi bir ulusun başka bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasını önlemek için halkın konuyla ilgili özgürce karar vermesine izin vermektir. Bu, Bolşeviklerin savunduğu temel demokratik bir haktır. Fakat o zaman bile, sağ, mutlak bir şey olarak hiç düşünülmezdi, dünya devrimine ve sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabiydi. Lenin'in politikası ayrılma değil, gönüllü birliktelikti. Ayrılmayı ima etmekten uzak olan kendi kaderini tayin hakkı sloganı, ayrılmaya karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. Lenin devam eder: "Kendi kaderini tayin hakkının tanınması, 'en esaslı adımlarla burjuva milliyetçiliğinin ekmeğine yağ sürüyor,' diye Bay Semkovsky bizi temin eder. Bu, çocukça saçmalıktır; çünkü hakkın tanınması ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyonu ne de burjuva milliyetçiliğini teşhiri dışarıda bırakır. Ancak bir devletten ayrılma hakkının reddinin, Büyük Rus KaraYüzler[Rusya'daki sovyet devrimi öncesinde görülen aşırı-milliyetçi, Yahudi karşıtı, çar yandaşı bir karşı-devrimci örgüt birleşimi] milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdüğü kesinlikle tartışılmaz!(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Modern bir örnek alalım. Quebec'in Fransızca konuşan halkı Kanada tarafından eziliyor. Quebecois milliyetçileri ayrılmak için baskı yapıyorlar. Bir Marxist Quebecois'e şunu söyleyebilir: evet, kendi kaderini tayin hakkına sahipsiniz. Bu hakkı biz savunacağız. Fakat biz bu ayrışmanın Quebecois ve Kanada'daki tüm insanlara zarar vereceğini düşünüyoruz. Bir referandum olursa ayrılmaya karşı kesinlikle propaganda yapacağız ve oy kullanacağız. Sorunlarımızın tek çözümü olarak, ulusal hakkı tam esas alarak sosyalist bir Kanada'da sosyalist bir Quebec'in tarafını tutuyoruz. Yaklaşık olarak Lenin'in ulusal meseledeki tutumu buydu.
 
Lenin hiçbir şekilde kendi kaderini tayin hakkını her koşul altında evrensel olarak uygulanabilir, her derde deva olarak gözetmedi. Bu ahmaklık, bunun ne olduğuna dair en ufak bir düşünceye sahip olmadan Marxism ve Leninizme inanır gibi yapan topluluklar tarafından daha sonra yapılmaya başlandı. Lenin, kendi kaderini tayin hakkına, zaman ve mekan dışında mutlak bir hak olarak bakmadı, fakat sadece proletaryanın iktidar mücadelesinin bir parçası  ve bu mücadeleye tamamen bağlı olarak göz önüne aldı. Neredeyse Lenin tarafından dikte edilen ve hiç şüphesiz bu sorun üzerinde onun görüşlerini ifade eden Stalin'in Ulusal Sorun ve Marxizm adlı makalesinde bu düşünce açıkça ifade edilmiştir:
 
"Bir ulusun, hayatını özerk çizgiler üzerinde düzenleme hakkı vardır. Hatta devletten ayrılma hakkı dahi vardır. Fakat bu, özerkliğin ya da ayrılmanın her koşulda böyle yapmak gerektiği, her yerde ve her zaman bir ulus için, diğer bir deyişle, halkın çoğunluğu için, diğer bir deyişle, eziyet gören katmanlar için avantajlı olacağı anlamına gelmez."(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20) Ve devam eder:
 
"Ancak, eziyete katlanan kitlelerin çıkarları ile bağdaşan çözüm ne olacaktır? Özerklik, federasyon ya da ayrılma?
 
"Tüm bunlar, çözümü bahsi geçen ulusun kendi bulduğu, somut tarihsel koşullara bağlı olacak sorunlardır.
 
"Bundan başka, daha fazla. Her şey gibi koşullar da değişir ve belirli bir zamanda doğru olan bir karar, bir başka zamanda tamamen uygunsuz çıkabilir.(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20-21)
 
Bu kesinlikle doğru. Marksistlerin kendi kaderini tayin hakkı talebiyle ilgili alacağı tutum önceden belirlenemez. Bu, her olayın somut koşullarına ve dünya sosyalist devrimi ve proletaryanın gayesi adına onun çıkarımlarına bağlıdır. Lenin'in tutumu her zaman buydu. Böylelikle, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nda yazar: "Tüm bu genel tarihsel ve somut durum koşullarını dikkate almaksızın ulusal programlarını kaleme alan herhangi bir ülkenin Marxistleri söz konusu olamaz.(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.401)
 
Ulusal sorun üzerinde aşırı sol bir görüşe sahip ve esas itibariyle kendi kaderini tayin hakkını reddeden Polonya Sosyal Demokratlarına karşı tartışmada, diğer şeylerin arasında, kendi kaderini tayin hakkı için her bir ve her mücadeleyi desteklemek sosyal demokrasinin görevi değildir diye Lenin açıklar. Lenin şunları söylüyor: "Genel teorinin bakış açısından bu sav felakettir, çünkü açıkçası mantıksızdır, öncelikle, özel genele tabi olmadıkça kötüye kullanıma yol açmayan tek bir demokratik talep yoktur ve olamaz. Ne bağımsızlık için her mücadeleyi ne de her cumhuriyetçi ya da din karşıtı hareketi desteklemekle yükümlüyüz."(Lenin Toplu Eserler, Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tartışma Özeti, cilt.22, syf.349)
 
Lenin'in, ulusların kendi kaderini tayin hakkına destek çıkmamayı açıkça belirttiği bir dava var: işçileri savaşa sürükleyecek olduğunda. Kendi kaderini tayin hakkı talebine(özünde haklı olsa bile), eğer büyük güçleri savaşa sürüklüyorsa, canavarca bir öneri olarak baktı. Belirli bir olayda Bolşeviklerin ulusal mücadeleyi destekleyip desteklememeleri somut koşullara bağlıydı ve her durumda Lenin, dar milliyetçilik bakış açısından değil, dünya devrimi açısından meseleye yaklaştı. Temmuz 1916'da Lenin, Polonyalıları ulusal bağımsızlık mücadelesi başlatmamaları için uyardı. Polonya halkının mücadelesinin kaderinin Rusya ve Almanya'daki devrim perspektifiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu açıkladı: "Bugün Polonya'nın bağımsızlık sorununu öne sürmek," "komşu emperyalist güçlerle mevcut ilişkiler altında, bir ütopyanın peşinden gitmek, dar görüşlü milliyetçiliğe meyletmek ve tüm Avrupa ya da en azından Rus ve Alman devrimlerine gerekli temel dayanağı unutmaktır kesin olarak.
 
Söz konusu durumda, Polonyalılara, kendi kaderini tayin hakkı mücadelelerini Rusya ve Almanya'daki devrimin perspektifine tabi kılmalarını önerdi. Öyle oldu ki, Lenin'in haklı olduğu kanıtlandı. Bağımsız bir Polonya devletinin kurulması için koşullar yaratan yalnızca Rus devrimi idi, oysa diğer her girişim felaketle sonlanmıştı. Bu, Lenin, "ütopya peşinde koşmaya" ve "dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmeye" karşı uyardığında kastettiği şeydi. Lenin'in Polonya halkına verdiği tavsiye neye yarar! Ve o, Lenin'in duruşunun ne canavarca bir karikatürüdür ki Yugoslavya'nın parçalanmasını kendi kaderini tayin hakkının sahte gerekçelerine dayanarak savunur! Bu kesinlikle ütopyaların(ve gerici olanlarının bile) peşinden gitme ve en kötüsünden dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmektir.
 
 
LENİN VE 'UYGULANABİLİRLİK'
 
Ütopyacılıkla ilgili Marxistleri suçlamak için milliyetçiliğe teslim olan Marxizmin bu küçük burjuva eleştirmenleri tarafından sıklıkla kullanılan bir hile vardır. "İşçileri birleştirme konusundaki konuşmanız ütopyacılıktır"; "Sosyalist federasyon fikrinin tatbiki mümkün değildir"; "Şimdi bir şeyler yapmalıyız!" ve vesaire. Onun açısından herkesçe malum olan bu sava Lenin nasıl cevap verdi?
 
"Ulusal meselede 'uygulanabilirlik' talebi neyi ima eder?" diye Lenin sordu ve yanıtladı: "Ya tüm ulusal özlemleri desteklemeyi ya da her ulusun olayında ayrılma sorusuna 'evet' veya 'hayır' cevabı vermeyi ve yahut ulusal taleplerin genelde derhal 'uygulanabilir' olduğunu." 
 
Ve devam ediyor: "Uygulanabilirlik" talebinin üç olası anlamını inceleyelim.
 
"Her ulusal hareketin başlangıcında doğal olarak hegemon(lider) olarak ortaya çıkan burjuvazi, tüm ulusal özlemlere desteğin uygulanabilir olduğunu söylüyor. Fakat proletaryanın ulusal sorundaki politikası(diğer sorunlarda olduğu gibi) burjuvaziyi yalnızca belirli bir yönde desteklemektedir; burjuvazinin politikasıyla hiçbir zaman örtüşmez. İşçi sınıfı burjuvaziyi yalnızca, (burjuvazinin gerçekleştiremeyeceği ve sadece demokrasiyle elde edilebilecek olan) ulusal barışı sağlamak için, eşit şartları sağlamak ve sınıf mücadelesi adına en iyi koşulları yaratmak için destekler. Bu nedenle, burjuvazinin uygulanabilirliğine karşıdır, ki proleterler ulusal sorunda onların ilkelerini geliştirirler. Her zaman burjuvaziye koşullu destek verirler. Ulusal ilişkilerde burjuvazi her zaman ya kendi ulusu adına imtiyazlar veyahut onun lehine ayrıcalıklı avantajlar için çabalar ve buna 'uygulanabilirlik' denir. Proletarya tüm ayrıcalıklara, istisnacılığa karşıdır. 'Uygulanabilir'i talep etmek, burjuvazinin yolunda izini sürmek, oportünizme düşmektir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Lenin bu satırları 1914'te yazdığında, hala Rusya'da demokratik burjuva devrimi perspektifine sahipti. Bolşevikler, demokratik burjuva tarafının en sol kanadı olarak savaşıyorlardı. Amaç, işçi sınıfına iktidarın aktarılması için değil(Lenin yalnızca 1917'de bu sonuca ulaştı), fakat Rusya'da en radikal burjuva demokratik devrim gerçekleştirmek için proletaryanın önderliğinde kitleleri harekete geçirmek  ve böylece kapitalizmin gelişimi ve sınıf mücadelesi için en uygun koşulları yaratmaktı. Elbette, Lenin'in bakış açısı burada sona ermedi. Rusya'da kazanılmış bir burjuva demokratik devrimin Batı Avrupa'daki sosyalist devrim için güçlü bir itici güç sağlayacağını ve bunun da Rus işçilerinin -Avrupalı çalışanlarla birlikte- burjuva demokratik devrimini sosyalist bir devrime dönüştüreceğini öngörüyordu. Fakat devrimin acil görevleri burjuva-demokratikti ve bunun da merkezinde tarımsal devrim ve ulusal sorun vardı.
 
Lenin hala burjuva demokratik devrim perspektifine sahip olsa dahi, proletaryanın burjuvaziden tam bağımsız olmasına duyulan ihtiyacı ısrarla vurguladı. Ulusal meselede işçiler milliyetçi burjuvaziden bağımsız olmalıdırlar. Ulusal baskıya karşı savaşmalılar, fakat kendilerine ait politikaları ve yöntemleriyle kendi bayrakları altında savaşmalılar. Ezen ulusa karşı kavgada ulusal burjuvazi bir adım atmış olsaydı, elbette işçi sınıfının onlara destek olacağı kesindi. Ama öncelikle bu destek oldukça şartlı idi ve kati surette işçilerin her durumda ulusal burjuvaziyi desteklemesi zorunlu değildi. Lenin, ulusal burjuvazinin ihaneti, bencil açgözlülüğü ve gerici eğilimleri konusunda uyarıda bulundu ve işçileri, 'birlik' adına burjuvazinin milliyetçi demagojisine kendilerini tabi kılmamaları için zorladı. Ulusal sorun konusunda Marxist tutuma karşı burjuva ve küçük burjuva milliyetçilerinin argümanı her zaman aynıdır: "Bu sosyalizm ve sınıf mücadelesi sohbeti ütopyacıdır. Biz şu anda ulusal baskıdan acı çekiyoruz ve sorunumuzu çözmek için uygulanabilir önlemler almalıyız." Lenin bu demagojiye derhal cevap verdi:
 
"Her ulus örneğinde ayrılma sorununa karşı 'evet' ya da 'hayır' talebi çok 'uygulanabilir' olan olarak görünüyor. Gerçekte saçma; teoride metafiziktir ve pratikte proletaryayı burjuvazinin menfaatlerine boyun eğdirmiştir. Burjuvazi her zaman ulusal taleplerini en ön sıraya koyar. Onları kategorik olarak geliştirir. Bununla birlikte, proletarya için bunların talepleri sınıf mücadelesinin çıkarlarından sonra gelir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Tekrar: "Ezilen ulusların burjuvazisi proletaryayı, arzularını, taleplerinin 'uygulanabilir' olduğu  savı üzerinden koşulsuz olarak desteklemeye çağırıyor. En pratik prosedür, bütün ulusların ayrılmasını desteklemek yerine belli bir ulusun ayrılması lehine bir 'evet' demektir!
 
"Proletarya bu uygulanabilirliğe karşıdır. Bir ulusal devlete eşitlik ve eşit haklar tanımakla birlikte, tüm ulusların proleter ittifakını her şeyin üstünde değerlendirir ve yerleştirir ve her ulusal talebi, her ulusal ayrılmayı, işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirir. Bu, burjuva özlemlerini eleştirmeden kabule çağrıdır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Bu satırlarda, Lenin'in, proletaryanın kendi kaderini tayin etmek için her talebi destekleme zorunda olduğunu düşünmediği; işçileri, ulusal olarak ezilen insanlarla işçilerin doğal sempatilerini kazanarak onları milliyetçiliği desteklemeye zorlayan burjuva milliyetçilerinin(küçük burjuvaları da ekleyebiliriz) girişimlerine karşı koymak için çağırdığı; ulusal sorunun her zaman proletaryanın genel çıkarları ve sınıf mücadelesine tabi olduğu ve kendi kaderini tayin hakkı üzerinde, yalnızca belirli durumlarda proletaryanın ve sosyalizm mücadelesinin ilerletilmesi temelinde tavır alma gerektiği çok açıktır. Başka her durumda proletarya onu desteklemekten çok uzak olmak zorunda, onu katı surette reddetmelidir.
 
Her halükarda, Lenin'in ulusal meseledeki tutumu, Rus devriminin doğası hakkındaki genel görüşleri değiştiği gibi zamanla gelişti. Lenin, Şubat devriminden sonra, Rus devriminin karakteristik olarak burjuva demokratik olacağı("proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü") önceki görüşünü terk etti ve 1904-05'ten beri Troçki tarafından savunulan konuma geçti. Troçki, nesnel olarak Rus devriminin görevleri burjuva-demokratik nitelikte olmasına rağmen devrime ancak yoksul köylülerle ittifak halinde proletaryanın yol açacağını açıkladı. Rus burjuvazisi ilerici bir rol oynamak için tarih sahnesinde yerine çok geç kalmıştı. Bu koşullar altında burjuva-demokratik devriminin görevini sadece iktidarı ele geçirir geçirmez işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat bu, "proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü" değildir, proletarya diktatörlüğüdür. Bu bakış açısı, Ekim 1917'de parlak bir şekilde doğrulandı.
 
Bundan önce bile, gördüğümüz gibi, Lenin hiçbir zaman ulusal burjuvaziye destek vermeyi savunmadı ya da, en azından, sözde ilerici burjuvazinin entrikalarından bağımsızlığını koruması için proletaryanın ihtiyacı olana daima vurgu yapmakla birlikte, belli şartlar altında koşullu ve çok sınırlı desteği ön gördü. Fakat 1917'den sonra, Çarlık Rusya gibi geri kalmış yarı-sömürge ülkelerde sözde ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamaktan tamamen aciz olduğunu anladı. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde Lenin ulusal burjuvaziye karşı duruşunu açıkça değiştirdi. Bu noktadan hareketle, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamayacağını düşünüyordu. Sonra gelen tarihin tümü bu sorun üzerinde onu haklı çıkardı.
 
DEVAM EDECEK.......

 

ALİ BAŞPINAR

Ali Başpınar: Sevdası Devrimci Yol
 
      
 
                  Efil efil
                  Kaç yeşil baharlar esip geçti damından
                  Kaç gözyaşı ıslattı voltaladığın havalandırmayı
                  Kaç gülüş soldu yosunlu hücrende
                  Kaç çığlık yapıştı alabildiğince uzanan solğun duvarlarına
                  Ve kaç devrim türküleri söylendi sevda ekili koğuşlarında
                  Efil efil
                                                         Muhittin Çoban
 
Ölümü doğum gibi normal karşılamamız gerektiğini biliyorum. Ama kimi zamam birşeyi bilmek yetmiyor. O nedenle kimi ölümleri bir türlü normal  karşılamasını öğrenemedim. Bu gidişle hiç bir zamanöğrenemeyeceğim. Doğrusu öğrenmekte istemiyorum. Bunu öğrenirsem sanki insani değerlerimi unutacakmışım gibime geliyor, bunu da yapamam.
Kimi ölümlere alışılmıyor!

Kimi ölümler kabullenilemiyor!

Kimi 
ölümler sindirilemiyor!
Ali Abi (Başpınar)`in ölümüde böyle.

Ali Abi dedim, yanlış algılamadınız.

Bu insan binlercemizin Abisiydi, hemde "neşeli" abisi.

Haa! bu bizim bildiğimiz klasik (feodal) abilerimizden değildi. Hani, o herşeyi bilen, herşeye müdahale eden, kanunlar koyan, dediği dedik olan, sözünden çıkılmayan, karşısında tirtir titrenen, akıl veren... bir insan, bir abi değildi.
Tam tersine insani demokrasiyi içsellestirmis bir abiydi, yoldaştı.
Adını duymuştum Ali Başpınar`ın, ama 12 Eylül öncesinden değil, mahkemeler sürecinde duydum. Devrimci Yolun askeri komutanıydı.Tanımak istediğim kişilerden biri oldu.

Bu fırsatı yakaladım çok geç olsada. Ceyhan Özel Tip Cezaevi‘ne getirildi bir gurup arkadaşıyla birlikte Mamaktan. Bende ordaydım. İlk karşılayanlardan biri de bendim. Meraklıydım, bir çocuk kadar heyecanlıydım. Cezaevi‘nin yemek hane kapısından almışlardı içeriye, sanırım güvenlik gerekçesiyle bunu yaptılar. Ee nede olsa gelenlerin her bir önemli kişilerdi, kaça bilir, kaçırılabilirdi. Kim yoktu ki? Mehmet Ali Yılmaz, Oğuzhan Müftüoğlu, Tevfik Güneş, Mehmet Üresin, Ertuğrul Ak, Mustafa Arslan, Necmettin Özdemir, Özgür Ovacık…
Karşımda orta yaşlı, orta boylu, laz burunlu biri duruyordu. Güleç yüzlü, sempatik bir edası vardı. En belirğin özelliği daima gülüyor olmasıydı.
Bu mu dedim komutanımız?

Buydu komutanımız.

Cezaevi‘nde aynı koğusta üç yıl beraber kaldım. Birlikte sabah sporları yaptık,  (futbolu severdi) çekişmeli, idiali fubol maçları yapardık, çok kez aynı takımda olurduk, beni takımına alırdı, benimle oynamaktan haz alırdı, ben de ayın hazzı alırdım. Sporu severdi, hiç üşenmez, sabahın köründe kalkar ağır spor yapardı, sigara içmez, sağlıklı olmanın yollarını arardı, düşmana inat birgün fazla yaşamak adına. Bize yemekler yapardı, hiç gocunmadan. İlk kez kaburga dolmasını onun ellerinden tattım. Uzun soluklu, bol esprili sobetlerimiz olurdu. Görüş günleri görüşe giderken ya da avukatı geldiğinde yanında mutlaka bir iki kişi gider korurduk olası bir saldırıya karşı. Çünkü o sıralar cezaevinde faşisitlerde kalıyordu. Herhanği bir tezgaha düşürülmesini istemiyorduk. Korunmaktan rahatsız olur,  engel olmak isterdi. Korunmaktan utanırdı. Laz mahçubiyeti otururdu korunmaktan iyimser yüzüne.

İyi ki tanıdım seni Ali Abi.
Bana öğrettiğin herşey için sana minnettarım. Devrimci Yolu Devrimci Yol yapan insanlardan biri olduğun için de sana minnettarım. Zorsunmadan ömrünü Türkiye halkının mutluluğu için vermenden dolayıda sana nasıl teşekkür etmem.
Kimi 
ölümleri kabullenmek zordur demiştim.
Bu yaşama silinmez ayak izi bırakanların ölümü sıradan bir ölüm değildir. İri bir  çınarın devrilmesi gibi g
örkemli olur. Senin geniş ve serin gölgen sadece Lazlar için değildi, tüm insanlar içindi
Sana ne yakışmıyordu ki?
Gülmelerin gözümün önünde, unutamam. Kavgan gibi, sevmen gibi Devrimci Yolun da sana yakışıyordu, buna inanıyorum.
Ya ölüm, ölüm sana yakıştı mı? Ama yakıştıysa da erken yakıştı, vakitsiz geldi, tamamlayamadın devrimini.
Şu an yanında olmak, gülen yüzüne bakmak isterdim. cesaretlenmek adına, yaşamı ve insanı ve de tabii inançları yememek adına.

Bağışla beni yanına gelemeyecek kadar uzaktayım, imkansızlıklar içerisindeyim. Yanında olmayı,  yumruklu yıldızımıza gönderirken seni taşımak isterdim omuzlarımda. Ama binlerce kavgadaşın seni yalnız bırakmadı. Neden bıraksınlar ki, sen onları hiç yalnız komadın ki.

 Ali Abi sen hem benim, hem bizim, hem Türkiyenin Abisisin, böylede kalacaksın.
Sen Türkiyenin güzel bir evladı oldun.
Ceyhan Cezaevi‘nden tahliye olduğumuz günü anımsıyor musun? Ben o günü hiç unutamıyorum. On bir yıllık esaretimizin bittiği gündü. Sen bizden sanırım üç gün önce bırakılmıştın. Seni özgürlüğe yolcularken nasılda sarılmıştım, nasılda sarılmıştın. Şimdi de öyle sarılıyorum sana, masum yanaklarınadan öpüyorum
 
                                      
                                                 2. Bölüm
                 
 
                                                       Uyandırın anamı
                                                       Söyleyin gidiyorum
                                                       Yolumu gözlemesin
                                                       Dönemem belki geri
                                                      Arkadaşlarım duysun
                                                      Kardeşlerim bunu bilsin
                                                      Söyleyin gidiyorum
                                                      Dönemem belki geri
                                                                           Nihat Berham
 
Neşeli bir gündü, çok neşeli. Bulutlar, öbek öbek beyaz, açık gri bulutlar gülümsemiyordu güne, güneşte, efil efil esen Çukurova yeli de gülümsüyordu.
Bu neşeli hava Çukurovanın yazısına kurulan mahpuhanedekileri de neşelendirmişti. İlk yatağından kalkanlardan biriydi Ali Abi. Gardiyan kapıları açmadan uyanmış, spor kıyafetlerini giyinmiş bekliyordu. Mapusta sağlıklı yaşamı seçenlerden biriydi. Yemesine dikkat ettiği gibi yatmasına da dikkat ediyordu. Gece birlere kadar oturmaz saat on dedi mi yatmayı tercih ederdi, ender kalırdı on ikilere birlere kadar. Bazen uykusu bölündüğünde yataktan çıkar aşağıya, mutfağa iner, biraz zaman geçirir tekrar ranzasına döner, kaygılı, özlemli uykusuna dalardı. Ali Abi mutfağın kapısında göründüğünde eğer o esna da Tuttu Fritti izleniyorsa ivedilikle kanal değiştirilir, filmlerden biri izleniyormuş imajı verilir ama bu pek inandırıcı olmaz, “Neden erotik kanalları izliyorsunuz?” diye de sormaz, kimseyi utandırmaz, bu durumda fazla mutfakta kalmaz, ranzasına çıkar, yarım bıraktığı kitabını eline alırdı.
Sağlıklı ve uzun yaşamak için sigarayı da bırakmıştı. Çok efkârlanırsa bir sigara yakar, dumanını da içine çekmemeye özen gösterirdi. Nazımın şiirini bize anımsatır, “Düşmana inat bir gün fazla yaşayalım” derdi. Bu yüzden uzun süreli yemek grevlerinden yana tavır koymaz, ölüm oruçlarına sıcak bakmazdı. "Faşistlerin bize yapamadığını biz mi kendimize yapacağız?” der, “Ast olan yaşamaktır, yaşatmaktır devrimcilerin görevi” der, ölüm oruçlarına yatmadan da hak alınacağına inanırdı.
Sabah sporuna kalkanlardan biri de bendim, Ali Abi kadar düzenli kalkmasam da. Birlikte koşardık. Spor hocalığımızı yapardı. Onun bilgisine bırakırdık sağlıklı spor yapmayı. Ama bir tek Mehmet Üresin tek takılırdı sporda. Sen spor yaptırmasını mı biliyorsun der, kendi sistemine göre sporunu yapardı. Ağır da spor yapardı, iyi de kilo verdiğini söylerdi Mustafa Arslan.
Kahvaltıdan sonra hava hızla ısınmaya, serin yel yerini sıcaklığa başlamıştı. Kırmızı güneş tepelere tırmandıkça Çukurovanın kırmızı toprağı da kavrulmaya başlıyor, insanları boncuk boncuk ter döküyordu. Çoğumuz şortla askılı tişörtlerle dolanırdık. Ali abi de duştan sonra şortunu giymiş, yarım kollu tişörtünü üzerine geçirmişti. Başka türlü Çukurovanın sarı sıcağına katlanılamazdı.
O yıl erken gelmişti yine yaz. İlkbaharda yaz yaşanıyordu. Kahvaltıdan sonra herkes kendi özel hayatına çekilmişti. Ali Abi de ranzasına uzanmış, eline kitabını almış, sayfaların içine yeni hayata dalar gibi dalmıştı. Bir buçuk saat sonra kendinden geçmiş, yaptığı ağır sporun tesiriyle bedeni gevşemiş, göz kapakları ağırlaşınca kitabı kenara bırakmış, derin bir uykuya dalmış, top atılsa topu duymaz olmuştu.
Karavananın çın çın sesini duyunca aşağıya inmişti. Öğlen yemeğinden sonra yüksek bahçe duvarının ılık gölgesinde Mithat Gönenç’ le volta atmaya çıktı.  Mehmet Üresin de tabureye oturmuş, sırtını sıcak duvara vermiş, üzerini çıkarmış güneşleniyordu. Başkada kimse yoktu havalandırmada. Göze alınıp bahçeye çıkılacak bir hava yoktu. Kimimiz koğuşta, kimimiz mutfaktaydık. Koğuşta olanlar kitap okurken, mutfakta olanlar da ya sohbet ediyor, ya satranç oynuyor, ya da domino oynanıyordu.
Mithat’la akşam serinliğinde oynanacak maçı konuşuyorlardı. Rakip takımın kaptanı da Oğuzhan Abiydi. Üresin’ e söz attı: Bu maçın hakemi Üresin olsun dedi. “Sen her karara itiraz ediyorsun, ben hakemlik yapmam” dedi. “İtiraz yok, söz” dedi.
Bu esnada koğuş kapısı açıldı, Başgardiyan içeri girdi ve seslendi:
“Ali Başpınar nerdesin, avukatın geldi” dedi.
O sırada kapı önünde olan Cevdet Uçar, “Ali Abi Avukatın gelmiş” diye bağırdı.
Sesi duyunca kapıya geldi. Yukarı çıktı, pantolonunu giydi, geldi. Bu sırada Zeynel Orduzu ile Ziya Arıkan da hazırlanmıştı. Başgardiyan koridorda yanında kapı gardiyanıyla konuşuyordu. Kapı açıldı birlikte çıktılar. Ali abi Zeynel’le Ziya’nın da çıktığını görünce, hayırdır, siz nereye geliyorsunuz diye baktı. Bu duruma alışık olan gardiyanlarsa hiç yadırgamamıştı. Bakışlarından ne demek istediği anlayınca, açıklama gereği duydular. “Seni tek başına yollayamayız, ya faşistler bir tezgâh kurdularsa, Devrimci Yolcular bir arkadaşını koruyamadı dedirtemeyiz” dedi Zeynel.
Mamakdakilerin gelmesiyle birlikte buna daha bir önem verilmeye başlanmıştı. Türkiye’nin en önemli, çok cinayetli faşistleri Ceyhan Cezaevi’nde kalıyordu. Görüş günleri olmak üzere koruma önlemleri alınıyordu. Özellikle belli başlı arkadaşlarımız avukat görüşüne giderken bir veya iki arkadaşımız kapı altına kadar birlikte gider birlikte gelirlerdi. Ne gardiyanlara, ne de müdürlere güvenmezdik. Pusucu bir kültürü olan bir halktık sonuçta. Avukat görüşü var diye çağrılıp, koridorda faşistlerle karşılaştırılıp şişlenebilirdik. Bu olmayacak şey değildi. Tesadüflere de, kadere de bırakamazdık hayatlarımızı.
Korunmaya alışık olmayanın vereceği bir tepkiyi vermişti Ali Abi. Belli ki alışık değildi korumalarla bir yere gitmeye. Hayatı militan olarak geçen biri için bu durum haliyle ağır geliyordu. Gelmeyin. Tek giderim diye baktı, ama gelmeyin diyemedi gardiyanların yanında.
Yapılanın yanlış olmadığını anlamıştı o an, ama yine de bu korunan kişi kendisi olmamalıydı. Kendini koruyabileceğine inanıyordu. Buna rağmen itirazını sürdürmedi. İki yoldaşının yanında, başgardiyanın arkasında avukatına doğru yürüdü, yoldaşları tarafından önemsenmekten gururlandı, korunma duygusu da bir süre utandırdı.
 
 
                                    3. Bölüm
 
 
                                        Gel kıyma bana
                                        Ve korkuyorum deme
                                        Otur yaz her gün
                                        Her gece bana yaz, kavuşuncaya kadar
                                                                       Ahmet Arif
 
Elindeki kitabı aniden kapadı Ali Abi (Başpınar). Daha önce olsa kitabı kaparken arasına ayraç koyar, başucuna çantanın üzerine kayıp düşmeyecek şekilde bırakır, ranzasından kalkar, uyuyacaksa yatağına uzanır üzerini itinayla öterdi. Kitabı yan tarafa koydu, eğildi ranzasının altından pembe dosyasını aldı, içinden beyaz çizgisiz parşömen kâğıdı aldı, ikiye katladı, dosyanın üzerine koydu, sırtını duvara verdi, yazmaya başladı.
Kendisi için kıymetli olan, her halini merak eden, sürekli görüşüne gelen yeğenine mektup yazacaktı. Kitap okurken de yazacaklarını düşünmüştü. Bu yüzden okuduğu on sayfadan bir şey anlamamıştı, kendisini kitaba verememişti. Aslında kitap okumak için de ranzasına oturmamıştı. Sabah yaptığı spor, öğlenden sonra yaptığı futbol maçı bir hayli yormuştu. Bir amacı ranzasında dinlenmekti, diğer bir amacı da yeğeninin dört gün önce eline geçtiği mektubuna yanıt vermekti. Kitap birazda ne yazacağını düşünmek için araçtı. Tahliyelerin başladığı bir günde kimsenin kitaba kendini verecek ruh hali yoktu.
Herkeste bir heyecan, bir telaş, bir sevinç vardı. İki kişi bir araya geldiğinde özgürlüğe dair sohbet ediliyor, hayaller birbirlerine aktarılıyordu. Tüm bunlar yapılırken herkesin kulağı da kapıdaydı. Her an başgardiyan veya müdür kapıda görünür, elindeki liste okunur diye beklenti içindeydi. Ali Abi biraz da bu heyecanını bastırmak için mektup yazmak istemişti.
Başlığı attı, aniden durdu. Yazacakları, kitap okurken kurduğu cümleler birden aklından kafesinden uçan güvercinler gibi uçmuştu. Kalem parmaklarının arasında döndü durdu, bir kelime bile yazamadı. Başını kaldırdı, yüzünü kanatları açık pencereye döndü, bakışlarını uçsuz bucaksız beyaz gökyüzüne çevirdi. Kocaman, avuçlarına sığmayacak kadar bir boşluk gördü, derin ve manasız bir boşluk gibi geldi o an. Birden anlamlandıramadı şartlı tahliye oluşunu. Boşluk içine kuşkuyu oturttu. İşkencede, on bir yıllık mahpusluk yaşamından öldüremediler, bunu başaramadılar, şimdi dışarı salarak bunu mu yapacaklar bize der gibiydi manasız bakışları. Sonra saçmalıyorum dercesine bakışlarını ak parşömene çevirdi. Kalemi oynattı, ama bu oynatma sadece nokta şeklinde düştü ak kâğıda. Devamı gelmedi, kalem bir kuğu gibi dans etmiyordu kâğıdın üzerinde. Önceden olsaydı kelimeler su gibi dökülürdü parşömene, nerde duracağını bilmezdi, yazdıkça yazar, akıttıkça akıtırdı içini.
Parşömenin beyazlığı içinde bir bulut gibi dağıldı. Yakalandığı güne gitti, o günü, talihsizlik dediği, hatta çoğu zaman utanç günüm dediği o günü anımsadı. Her yakalanma birazda utançtır, ayıptır derdi. Özellikle kendi yakalanmasını utanca benzetirdi. Hiç böyle bir yakalanmayı tasarlamamıştı. Düşmanının pususuna böylede düşülür mü der, böyle düşmesine de kızardı her anımsamasında. Ak kâğıdın içinde bulutlaşmasının nedeni de buydu. Yüzüne aniden oturan bu ayıbını silmek için yan döndü, hazırladığı çantasına sırtını verdi. Kenara bıraktığı kalemi eline aldı, “Sevgili Yeğenim” diye attığı başlık üzerinden bir kez daha geçti, yazı kalınlaştı.
Devamını getiremedi. Zihnini bir türlü toparlayamıyordu. Bakışlarını tek tek ranzalarda gezdirdi. Ranzaların kenarlarına düzülen, üst üste konulan çantalara baktı. Bugün, yarın ya da en geç öbür gün bu koğuşta kimse kalmayacak, gülmeler, sohbetler, ayak sesleri, horlamalar, sayıklamalar olmayacak, gardiyanların ayak sesleri duyulmayacak, sayım var denildiğinde havalandırmaya çıkılmayacak, mal gibi tek tek saymayacaklar dedi, derin bir keder çöktü içine. Kendini o an dışarı atmak istedi Ali Abi.
Yapamadı. Yeğenine yazmaya kararlıydı, başladığını yarım bırakmak istemiyordu. Aslında inatçılığının nedeni de biraz da son mektubunu yazmaktı. Yazamıyordu, kelimeleri teşbih tanesi gibi ardı ardına düzemiyordu, düzemedikçe içi daralıyordu.
Yazacağı çok şey vardı. Anayasa Mahkemesi Turgut Özal’ın meclisten geçirdiği Şartlı Salıverilme Yasasını Anayasaya aykırı bulmuş, kapsamını genişletmiş 146/1 den yargılananları da bu kapsamın içine almıştı. Bunları da yazacaktı. Bu kararın haberini alınca koğuşta yaşanan sevinçten bahsedecek, arkadaşlarının ve kendisinin halet i ruhiyesinden söz edecek, özlemlerinden bahsedecekti.
Kalem parmağının arasında döndü durdu, bir kelime yazamadı.
Merdiven başında Süleyman Eryılmaz’ın sesi yankılandı, koğuşa kadar geldi:
“Arkadaşlar sütlaca.”
Oguzhan Abini (Müftüoğlu) yaptığı son sütlaçtı bu. Bunu birazda bilinçli olarak yapmıştı. Hem yoldaşlarının tavan yapmış heyecanını, hem de kendisini sakinleştirmek istemişti. İki saat boyunca sütlaçla uğraşmıştı.
Mektubu bıraktı, aşağıya indi. Üstü kızarmış sütlacını yerken yazacağı mektubu düşünüyordu, bir daha yazamayacağını bilmeden. Sütlaçtan sonra üç arkadaşıyla bulaşıkları yıkadı, duruladı.  Mehmet Ali Yılmaz’ın seslenmesiyle havalandırmaya çıktı. Bir süre volta attılar, konuşurlarken bir yandan da yazacağı mektubu kurguluyordu.
Kapı açıldı, önden Başgardiyan, arkasından birinci müdür koğuşa girdi, elindeki listeyi başgardiyana verdi, gür sesiyle okudu. Üçüncü sırada okunan isim Ali Başpınar’ındı. Adını duyunca kalbi bir kuğunun kanatları gibi çırptı.
Son mektubunu yazamadan valizlerini aldı, kapı önüne geldi, tahliyesini bekleyen yoldaşlarıyla vedalaştı.
Volta atacağı uzun ve geniş alana adımını birazda ürkerek attı.
 
 
 
                                      4. Bölüm
 
 
                                                    Ben ne zaman
                                                   Öyle durup dururken
                                                   Öyle damdan düşer gibi
                                                   Açıp seni okumaya başlasam
                                                   Anlıyorum ki
                                                   Bahar gelmiş
                                                                Orhan Veli Kanık
 
 
Sevgili Ali Abi (Ali Butto),
Bu sana yazacağım hem ilk mektup olacak, hem son mektup. İlk ve son mektuba ne, ne kadar sığdırılır bilemiyorum. Gerçi bilmediğimiz ne kadar çok şey var aslında. Her şeyi bilseydik, her sorunun yanıtına yanıtımız olsaydı eğer karanlık ve dipsiz bir kuyudan aşağı döne döne düşüyor olmazdık, Tanrının varlığını, yokluğunu tartışmazdık. Bilinmezlikler bilinir olur, tartışmaların yerini “hı hı’lar” alırdı; e bu da kanımca çok sıkıcı olurdu. Hayata anlam katanda sorular ve sorulara aranan yanıtlardır, yani çabadır.
Mesele anlıyorum demekte değil, mesele anlamak için çabalamaktadır. Her bir şeyi anlayan her bir şeyi bilendir, her bir şeyi bilen de doğrusu bana ukala gibi gelendir. Erdemlilik daha çok çabalamakta yatar, mütevazılıkta.
Yaklaşık seninle üç yıl aynı mapusta, aynı koğuşta kaldım, seni anladım mı, anladıysam ne kadar anladım, bilinmezliklerini ne kadar bilinir kıldım, Ali Butto dediklerin de seni kaç sayfa anlatır, kaç saat konuşurum? İşte bu da benim bilinmezliğim.
Ama şunu itiraf etmeliyim. Bu geç kalmış bir itiraf olacak ama daha da geç kalmakta vardı.
Ceyhan Cezaevi’ne geldiğinizi duyunca iki duyguyu aynı anda yaşadım. Şunu bil ki gelmenize sevindim, samimiyetimle sevindim. Devrimci Savaş Birlikleri Komutanını görecek, tanıyacak, aynı mekânı paylaşacaktım, bu bir şanstı. Doğrusu sevindiğim kadar da kaygılandım. Ya hayatımız berbat ve çekilmez olursa ne yapardık? Sonuçta üç merkez komite üyesi geliyordu yani üç Politbüro üyesi. O an Sovyet Politbüro üyelerinin tesbih tanesi gibi dizili hiç gülmeyen, çok ciddi duran sert ve asık yüzlü fotoğrafları geldi gözümün önüne. Böyle liderlerin karşısında gülemezsin, izin almadan konuşamazsın, oturup kalkamazsın, yanlarından geçerken durup selam vermen gerek. Yani tamamen mumya gibi sus-pus bir hayat, bu hayat çekilir mi? Bağıra çağıra top oynayamayacağız, keyfimize göre yemek yiyemeyeceğiz. Mapusane içinde mapusaneyi yaşamak demekti. Huzurumu kaçırmıştı bu düşünceler açıkçası Ali Abi.
Her geçen gün böyle saçma şeyleri düşündüğüm için utandım. Beni yanılttınız. İyi ki yanıldım, yoksa bedbaht olacaktı günlerimiz.
Lider olmayan liderliği sizlerle keşfettim. Bizden biriydiniz. Ne suratınız mahkeme duvarı gibi asık, ne Politbüro üyeleri gibi ciddi, ne de Kanun Hükmünde Kararnameler çıkaran bir Diktatördünüz. Hayatımız sizlerin gelmesiyle daha bir güzelleşti, nitelikli ve sevimli oldu.
Sinirliydin ama sevimliydin.
Gülen bir yüzün vardı. Neşeli edaların vardı. Senden insan korkmazdı, ancak sinirine basmadıkça. Varlığın bana hep güven verdi, huzur verdi. Seninle aynı takımda oynamakta keyifliydi. Birlikte nice takımları yendik, ama en çokta Oguzhan Abinin (Müftüoğlu) takımını yenmek bizi keyiflendiriyordu, çünkü gün boyu esprilerle galibiyetin tadını çıkarıyorduk sohbetlerimizde.
                            
                              Sevdalı
                             Dostluklu
                            Meşakkatli bir yoldu biz yolcuların yolu
                            Zaferlerimiz milimetrik mücadelelerimizde saklıydı
                            Devrimlerimizi an’larımızda yapıyorduk
                            Aşklarımız gülüşlerimizden damlayan şıralardı
                            Sen Ali Butto en çabuklarımızdandın sevdamızın
 
Evet, en çabuklarımızdandın, abartmıyorum. Her bir şeyin çabuktu. Konuşman çabuk, yürümen çabuk, yemen, içmen, oturman kalkman çabuktu. Hayatı terk etmen de çabuk oldu, ağırdan alamadın hepimizin sonunda gideceği yere olan yere gitmeni.
Suç çarçabuk gidende mi, geç gidende mi?
Bak bunu da bilmiyorum.
Amma erken gittiğini biliyorum. Devrimlerini yarım bıraktın, gülüşün ve sevdan yarım kaldı.
Yalnız, yarımlar yarım kalmaz bunu iyi biliyorum.
Tasalanma Ali Butto, devrimin yarım kalmayacak!
 
 
 
 
 
 

 

                                                                                          Muhittin Çoban
 

Nurettin DÖNMEZ

Nurettin DÖNMEZ 
 
12 Eylül faşist cuntasının ihbarcı faşistleri tarafından 29.09.1980 tarihinde katledilen Sefaköy'ün yiğit Devrimcisi Nurettin Dönmez Yoldaşımızı katledilişinin 37. yılında saygıyla anıyoruz. 
Tohum oldun savruldun, 
Dört bir yana yeşerdin, 
Kıraç kıraç çiçeklendin, 
Güllendin. 
 
Burjuvalar Unutur. Küçük burjuvalar unutur. Politikacılar unutur. Köylüler unutur. İşçiler unutur. İnsan unutur. Herkes unutur. 
Ama sosyalistler unutmaz. 
 
Kanunlar unutturur. Mahkemeler unutturur. Hapishaneler unutturur. İşkenceler unutturur. Kurşunlar unutturur. Hain pusular unutturur.
Ama sosyalistler unutturmaz.
 
Kimleri mi?
 
Adı sanı duyulmamış,
Yüreği sadece ama sadece tek bir şey,
Tek bir aşk,
Tek bir sevda için,
Kana kana özgürlüğü,
Doya doya ekmeği,
Paylaşmak için
Paylaştırmak için
Atanları,
Yoksulun, fakirin, ezilenin gözyaşlarını bin parça sevgiyle silenleri
Nurettin Dönmezleri
Unutmaz
Unutturmaz
 
MÜCADELE TARİHİMİZDE PIRIL PIRIL PARLAYAN... NURETTİN DÖNMEZ, anılarıyla öğretmeye devam ediyor. Nurettin Dönmez, Devrimci hareketin 12 Eylül faşist cuntasına karşı onurlu direnişinde ilk kaybettiklerimizden biridir. Bugün onun ve onların mücadeleleri yok sayılmaya çalışılsa da, onların izinden yürüyenler, her 12 Eylül faşist cuntası yıl dönümlerinde yoldaşlarını anarken, aynı zamanda onları gelecek kuşaklara aktarmayı bir görev olarak da görmelidirler. Nurettin, Sefaköy Fevzi Çakmak mahallesinde yaşayan Bulgaristan göçmeni iki çocuklu işçi bir ailenin tek erkek çocuğuydu. 19 Kasım 1961'de Bulgaristan'ın Şumnu kentine bağlı Yeniköy'de dünyaya gelmişti. Askerliğini Bulgaristan'da yapmıştı. Göçmenlerin tüm ülkelerde tecrübe ettikleri gibi, kendisi ve ailesi en ağır işlerde çalışarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Aynı zamanda en düşük ücretle sosyal koşulların tamamen bozuk ortamlarında Nurettin de işçilik yaşamına atılmıştı. Sefaköy o dönemlerde İstanbul’un önemli işçi semtlerinden birisiydi, aynı zamanda faşizme karşı mücadelede önemli direniş noktalarından birisi olarak devletinde hedef olarak gördüğü pilot bölge konumundaydı. Nurettin de Zetip iplik Fabrikasında çalışırken, orada devrimcilerle tanıştı ve kısa zamanda onlarla iş yerindeki haksız ve yanlış uygulamalara karşı örgütlü bir şekilde tavır alarak, iş yerindeki ekonomik ve sosyal kısıtlamaların engellenmesine yönelik işçilerin örgütlenmesi için yoğun çabalar içeresine girdi. Bu arada ortaya çıkan Toplu İş Sözleşmesi anlaşmazlığı sonucunda Zetip Fabrikası işçileri greve gitmek zorunda kaldılar. Bu dönem içeresinde Nurettin bizzat grevin örgütlenmesinde ve işverenle iş birliği yapan faşistlerin saldırılarına karşı direnişte yer alan en öndeki devrimcilerden biri oldu. Bunun için grev çadırında ve etrafında nöbet tutarak grevin kırılmaması için büyük emek sarf etti. O dönemler, işverenler bu tür grevleri kırmak için MHP'li faşistleri grev çadırlarına saldırtarak emekçileri yıldırıp korkutmaya çalışırdı. Aynı zamanda, Zetip Fabrikasındaki uzun süren grev ile ilgili devrimcilerin dayanışma kampanyasında mahallerde önemli çalışmalar yaparak grevci işçilere erzak sağlanması noktasında önemli çalışmaları oldu. Nurettin sesiz, sakin ve aynı zamanda işini en iyi bir şekilde yapmaya çalışan devrimcilerden biriydi. 12 Eylül faşist cuntasının gelmesiyle birlikte, bu karanlığa karşı direnmenin bir görev olduğunu kavrayarak direnişte yerini o da aldı. Devrimci Yol'un faşist cuntaya karşı direniş kararıyla birlikte cuntacıları teşhir kampanyası çerçevesinde gerçekleşen eylemlerde yerini çekinmeden aldı. Bu dönemde cuntacı Generallerin devrimci hareketleri etkisiz hale getirmek için kara kampanyalar sürdürürken aynı zamanda halkı ihbarcılığa teşvik etmekteydiler. Devrimciler de bu propaganda ve ihbar kampanyalarını boşa çıkarmak için doğrudan halka giderek kendi propagandalarını yaparken aynı zamanda ihbarcılık yapmamaları noktasında uyarılar yapıyorlardı. Nurettin'de bu kampanya çerçevesinde Sefaköy Sultan Murat Mahallesinde devrimcilere karşı ihbarcılık faaliyeti yürüten bir aileyi iki arkadaşıyla uyarmaya gidiyor. Arkadaşlarıyla birlikte bu aileyle cuntanın ne olduğunu, ihbarcılığın ne kadar kötü bir olay olduğunu anlatırken o esnada ihbarcı aileyle aralarında çatışma çıkıyor. Nurettin orada ölürken, bir arkadaşı da yaralanıyor. İhbarcı aileden de iki kişi ölüyor. Nurettin Dönmez, 12 Eylül faşizmine karşı direnişte Devrimci Yolun ilk kaybettiklerinden birisidir. Onun mücadelesi fabrikasından başlarken, aynı zamanda Fevzi Çakmak mahallesinde ve faşist cuntaya karşı direnişte de sürdü. Devrimci Yol'un onurlu direniş ve mücadelesinde yoldaşları, arkadaşları ve dostları Nurettin’i unutmayacaklar. Bizimle yaşayacak ... selam olsun faşizmin dur dediği yerde durmayanlara... 
 
 Mustafa KUMANOVA ve Himmet BOZYEL.

CHE GUEVARA NEPAL'DE

 
 
DAVID SEDDON
 
 
Che Guevara aslında Nepal'i hiç ziyaret etmedi. Ancak onun mirası ülkeye damga vurdu.
 
 
Nepal, Bhaktapur'da İşçi ve Köylü Partisi'nin bürosunun dışında duran billboarddaki Che Guevara resmi. Juha Uitto / Flickr
 
Bir isyankar olarak geçirdiği uzun yıllar boyunca Che Guevara aslında Nepal'i hiç ziyaret etmedi. Ancak onun mirası ülkeye bir şekilde hala damgasını vuruyor.
 
Birkaç Nepalli devrimci lider, Guevara örneğinden doğrudan ilham aldıklarını iddia ediyor; ve içlerinden biri(Ram Raja Prasad Singh) anılarında gerçekten onunla(Birmanya'da[Myanmar]) karşılaştığını anımsıyor. Che Guevara, günümüz aktivistleri için can damarı bir referans olarak kalmaya devam ediyor. Che'nin devrimle ilgili fikirleri, ülkenin radikal geleneğinin içinden parlak bir şua gibi geçiyor.
 
C.K. Lal'in "savaşçı devrimci" olarak tanımladığı Nepalli politik bir aktivist olan Singh, 1936'da terai(ovalar) üzerindeki Saptari bölgesinde doğdu. O tarihlerde, Nepal ile Hindistan'ın Bihar eyaleti arasındaki sınır neredeyse mevcut değildi. Singh, Mahatma Gandi'nin destekçilerinin şiddetsiz protestolarında acımasız ve bazen kanlı baskılarla karşı karşıya kaldıkları 1940'lı yılların siyasi karışıklıklarında yetişti. 
 
Ram Raja Singh, çocukluğundan dikkate değer bir olayı anımsıyor: Hindistan'ı Terk Et Hareketi tarafından düzenlenen bir toplantı sırasında sınırın öbür yanındaki evlerinden ateşli silahla vurulmaya şahit olur. Protestocu öldüğünde, bazı muhalifler, "Şehitlik mertebesine erişti; o bir şehittir," diye bağırarak onun kanını alınlarına sürerler. Olay Singh'in hafızasında uzun yıllar canlı kalır. Anılarında, "Devrimci bir kanın nasıl kutsal olduğunun farkına vardım," diye yazar.
 
Ram Raja ayrıca, fiziksel gücünden, asabiyetinden ve korkusuz doğasından dolayı Jangali Babu olarak bilinen babası Jay Mangal Prasad singh'in Hanumananagar hapishanesine yapılan saldırıda oynadığı rolün altını çiziyor. 
 
Hintli sosyalist liderler Dr Ram Manohar Lohiya ve Jaya Prakash Narayan, kadrolarını silahlı mücadele için eğitirken Singh ailesinin evine sığınmışlardı. Nepalli yetkililer onları Hindistan'a iadeleri kararlaştırılıncaya kadar hapse attı.
 
Bir grup Nepal sempatizanı hapishaneye saldırdı, bütün tutsakları serbest bıraktı ve Lohiya ve Narayan'ın kaçmasına yardım etti. Ram Raja Singh babasının, arkadaş olduğu ve kurtardığı Hintli devrimciler hakkında herhangi bir ayrıntıyı açığa vurmayı reddettiği için tutuklandığını ve işkence gördüğünü hatırladı.
 
Jangali Babu Katmandu'daki Merkezi Hapishanede yaklaşık iki yıl kaldı. Hintli milliyetçi liderlerin ve Nepalli yöneticilerin, Hindistan'ın bağımsızlığının kaçınılmaz olduğu yönündeki artan baskısı, sonunda serbest bırakılmasına yol açtı. Babaları hapisteyken Ram Raja ve kardeşi, hala reşit olmasalar da gözaltına alındı, ancak ikisi de resmen tutuklanmadı veya suçlanmadı. 
 
Babasının serbest bırakılmasından sonra Ram Raja, Darbhanga'da yatılı okulda okumaya başladı ve örgüte asla katılmadığında ısrar etse de, Rashtriya Swayamsevak Sangh(RSS) adlı Hindu köktendinci gruba ilgi duydu. Bir RSS şefi olan Nathuram Gode, Gandi'ye suikast düzenlediğinde, bilinen tüm RSS sempatizanları yakalandı. Ram Raja, Nepal vatandaşlığı sayesinde hapishaneden kurtuldu. Daha sadece yeniyetme bir delikanlıydı.
 
Babası daha sonra Ram Raja'yı Banaras Hindu Üniversitesi'ne(BHU) gönderdi ve orada dört yıl İngiliz edebiyatı ve sosyal birimler okudu. Fakat genel greve katılımı sonrası okuldan atıldı. Aligarh Müslüman Üniversitesi de dahil olmak üzere diğer okulları denedi, ancak sonunda devrimci kariyerine başladığı ve diğer bir çok radikalle kaynaştığı Delhi Üniversitesi'nde karar kıldı.
 
Ram Raja, anılarında Clara adında bir Güney Amerikalı kızla olan dostluğunu hatırlıyor. Clara'nın kendisi ve arkadaşlarından bazıları 1961'de Burma[Myanmar] kıyılarında bir adada Guevara ile buluşması için görüşme ayarladığını öne sürüyor.
 
C.K. Lal'ın söylediği gibi, "toplantının gerçekleştiğini doğrulamanın hiçbir yolu yoktur. Eğer singh gerçekten Che ile tanıştıysa, onun iddia ettiği gibi, bunu yapabilecek tek Nepalli kendisidir." Ne olusa olsun, Lal ilave ediyor, "bu buluşmadan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra bile, Singh hala Che'nin karizmatik hatırası önünde heyecanlanıyor."
 
Diğer kaynaklar, Ram Raja'nın Che Guevara ile tanıştığını ancak ayrıntıların farklı olduğunu belirtti. Örneğin, "Nepal Devriminin Ardındaki Hint Özgürlük Savaşçıları," Ram Raja'nın Delhi Üniversitesi'nde okuduğu sırada bir araya geldiklerini ve Che'nin kendisine bir devrime başlamasını söylediğini bildirdi.
 
 
CHE'NİN DÜNYA TURU
 
Guevara'nın uluslararası gezilerinin detayları bu iki adam arasındaki görüşmeyi ne doğrulamakta ne de olanak dışı bırakmaktadır. Haziran 1959'da Castro Guevara'yı, çoğunlukla Bandung Paktı[Endenozya, Bandung'da düzenlenen Asya-Afrika Konferansı] ülkelerini ziyaret amacıyla üç aylık bir Afrika, Asya ve Avrupa gezisine gönderdi. Bu gezi, Guevara'nın bu bölgelerdeki radikal liderlerle ve potansiyel devrimcilerle iletişim kurmasına imkan sağlayacaktı.
 
Guevara, 12 Haziran 1959'da Havana'dan ayrıldı. Otuzuncu doğum gününü Madrid'de kutladı ve ardından Mısır'ı ziyaret ederek Başkan Nasır ve Brezilya cumhurbaşkanı Janio Quadro ile bir araya geldi. Daha sonra, 30 Haziran gecesi Palam üzerinden Delhi'ye uçtu. Hindistan'da iken Başbakan Jawaharlal Nehru ve diğer siyasi liderlerle bir araya geldi. Doğu Pakistan'a(şimdi Bangladeş) doğru devam etti ve daha sonra Endonezya ve Japonya'ya seyahat etmeden önce Burma'ya uğradı.
 
Che'nin Burma'ya yaptığı ziyaretin ayrıntıları mevcut değil. Muhtemelen, 1960'a kadar  görünüşte sosyalist bir geçici hükumete öncülük eden General Ne Win'le tanışacaktı, (Ne Win, U Nu'nun demokratik olarak seçilen hükümetini devirip 1962'de iktidara tekrar dönecekti.)
 
Jakarta'da Guevara, en son Endonezya devrimini tartışmak ve ülkeler arasında ticari ilişkiler kurmak için Başkan Sukarno ile bir araya geldi. Adamları çabucak bağladı. Sukarno, Guevara'nın enerjik ve gayri resmi yaklaşımına ilgi duydu ve devrimci ve antiemperyalist politikaları paylaştılar. 15-27 Temmuz tarihleri arasında Guevara, Küba'nın ticaret ilişkilerini daha da genişletme umuduyla Japonya ile müzakerelerde bulundu.
 
Che, dönüş yolculuğunda Singapur'u ziyaret etti ve Seylan'da(şimdiki Sri Lanka'da) durdu, ardından Afrika ve Avrupa'ya yaptığı ziyaretleri başlattı. Castro'nun sağlık sorunu hakkında söylentiler duyulmaya başlayınca, 8 Eylül'de Havana'ya döndü.
 
Fakat bu, Asya'daki seyahatlerinin sonu değildi. Gelecek Kasım ayında kendisi ve diğer uluslararası komünist delegeler Çin'de Başkan Mao ile bir araya geldi. İki saatlik bir konuşma sırasında, iki devrimcinin karşılıklı söyleşisi şöyleydi:
 
Başkan Mao: Geçen yıl birkaç Asya ülkesini ziyaret ettiniz mi?
 
Guevara: Hindistan, Siam [Tayland], Endonezya, Burma, Japonya ve Pakistan gibi birkaç ülke.
 
Mao: Çin hariç tüm büyük Asya ülkelerinde bulundunuz.
 
Guevara: İşte bu yüzden şimdi Çin'deyim.
 
Mao: Hoş geldiniz.
 
Che aynı yıl Çekoslovakya, Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Macaristan ve Doğu Almanya'yı da ziyaret etti. 17 Aralıkta Doğu Berlin'de bir ticaret anlaşması imzaladı. Orada daha sonra Tania olarak bilinen Tamara Bunke, Che'nin tercümanı olarak çalıştı. Yıllar sonra Bolivya'da onunla birlikte öldürüldü.
 
Ram Raja'nın kendisine görüştüğünü iddia ettiği 1961'de, Guevara'nın seyahatleri hakkında daha az ayrıntı var. Yılın ilk yarısında kesinlikle Küba'daydı çünkü biliyoruz ki o Nisan Domuzlar Körfezi Çıkarması[Domuzlar Körfezi Çıkarması, 1961 yılında ABD´nin desteğini arkasına alan sürgündeki Kübalıların, Fidel Castro rejimini yıkmak için gerçekleştirdikleri başarısız işgal girişimi. Adını, çıkarmanın yapıldığı körfez olan Playa Giron'dan almıştır] ile uğraşıyordu. Guevara asıl muharebeye katılmadı: Bin dört yüz Amerikan eğitimli sürgün Küba'nın güney sahillerine çıkarma yapmadan bir gün önce, denizcileri taşıyan bir savaş gemisi, Guevara'nın emrindeki askerlerin dikkatini çekmek için batıya sahte bir saldırı düzenledi. Ne olursa olsun, tarihçiler, silahlı kuvvetler adına talimat veren yönlendirici olarak gösterdiği çabalar sayesinde Küba'nın zaferi için ona övgüden bir pay verirler. 
 
Che'nin 1961'in ikinci yarısında Burma'yı ziyaret ettiğini hiç bir bağımsız bulgu göstermiyor. Yani, o zamana kadar, Küba'nın uluslararası yüzü oldu ve dünya çapında devrimci hareketlere yardım etmek için Küba deneyimlerini nasıl aktarabileceğini görmek için çok seyahat etti.
 
Daha önce Che'nin Kongo devrimcilere 1965'te nasıl yardım etmeye çalıştığını resmettim ve araştırmalarım sırasında, 1960'ların başında dünyanın diğer bölgelerinde Küba desteğinden yararlanacak sorunların belirlenmesi için önemli bir zaman harcadığını açıkça ortaya koydum.
 
Ram Raja'nın iddia ettiği gibi, 1961'de Burma'yı ziyaret etmiş olsaydı muhtemelen seçilmiş bir başbakan olan U Nu ile konuşacaktı. Ayrıca, diğer ülkelerden genç devrimcilerle de görüşebilirdi. 1959'daki ziyaretinden sonra, Burma'da kalıcı bir miras bıraktığından kesinlikle eminim.
 
Çoğu raporlar, ikonik bir Burma siyasi muhalifi olan Aung San Suu Kyi'nin Che Guevara'yı ilahlaştırdığını ortaya koyar. Kasım 2010'da ev tutuklamasından serbest bırakıldığında, partisinin genel merkezinde söylentilere bakılırsa, "Che Guevara'nın ve ülkenin İngiltere'den bağımsızlığını müzakere etmesine yardım eden bir Burma özgürlük savaşçısı olan babası Aung San'ın eski püskü posterleri" ön plana çıkarıldı. 
 
1980'lerin sonunda silahlı direniş hareketini harekete geçirmek isteyen  Burma Öğrenci Demokratik Cephesi(ABSDF) de Guevara gibi devrimcilerden ilham aldı.
 
Mirası bugüne dek sürüyor. 1988'de ordunun ülke çapında meydana gelen protestoları bastırması sonrasında ülkeden kaçmak zorunda kalan Burmalı muhalif Myat Thu'nun özgeçmişi, "Che Guevara ve Aung San Suu Kyi resimlerinin balkonlardan sarktığı," Thayland sınırı boyunca uzanan küçük bir şehir olan Mae Sot'ta işlettiği restoranı resmeder.
 
Bazıları Ram Raja'nın hikayesinin doğruluğuna ikna olmuşa benziyor. R. D. U. Lal, Ram Raja'nın "hukuk çalışmaları sırasında Burma'da Devrimci Lider Che Guevara ile tanışan Nepal'den gelen tek lider olduğunu ve bu görüşmede ondan cumhuriyetçi feyiz aldığına inanılır" diye yazdı. 
 
 
KENDİNİ ADAMIŞ DEVRİMCİLER GRUBU
 
Daha önce kendini Marxist olarak tanımlamakta tereddütlü davranmasına rağmen Guevara, Eylül 1960'daki Birinci Latin Amerika Kongresi'nde Küba'nın ideolojisini şu şekilde açıkladı: "Bunu Marxist olarak tanımlayacağı. Devrimimiz yöntemleri ile Marx'ın işaret ettiği yolları keşfetti." 
 
Daha sonraki açıklamalarda Guevara, "gerçekler o denli açık ki, insanların bilgisinin o kadar bir parçası ki, onları tartışmak artık yararsızdı," diyen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni yineledi. Bir kimse, fizikte 'Newtoncu' veya biyolojide 'Pasteurcü' olduğu  doğallıkta Marksist olabilmeli." 
 
Guevara'ya göre, Küba'nın "pratik devrimcileri" "bilim adamı Marx'ın öngördüğü yasaları basitçe yerine getirme"yi amaçladılar, aynı zamanda Che ahlaki bağlılık görevini de ciddiye aldı. C.K. Lal'ın sözleriyle:
 
"Che'nin formülasyonunda, devrimi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan tek şey kendini adamış devrimci bir gruptu. Yaygın bir gerilla gücü, görevli hükumeti yenmek için yeterli bir düzeye o zaman yükseltilebilirdi. Geleneksel Marksistlerden farklı olarak, halkın tutumunun daha önemli olduğunu ve bir devrime başlamak için "özel savaş koşullarına" ihtiyaç olmadığını düşünüyordu. Sonuçta, yoksul ülkelerde gerilla savaşı için "taban alanı" olarak kırsal çok önemliydi."
 
Lal, "Çoğunun izi şu anda sürülemese de, Singh'in Che'nin bazı denemelerini Nepalce'ye çevirdiğini," bize söyledi. Ram Raja Singh'in Nepal Komünist Partisi(Maocu) ve onun Halk Savaşı'nın başlıca ideologlarından Babu Ram Bhattarai'ye, "her devrimin kendine özgü bir yaratıcılığı vardır" dediğini ayrıca hatırlıyor. "Hiçbir devrimci, diğerinin deneyimini taklit edemez. Her devrim kendine özgü olmalı. olmalı."
 
Hiç şüphe yok ki, Bhattarai ve diğer Maoist liderler, 1996'da Halk Savaşı'nı başlatmaya karar verdiklerinde bu öneriyi kalben aldılar. Fakat Ram Raja'nın Singh'in kendi devrimci kariyeri farklı bir şekil aldı.
 
 
DEMOKRASİ ADINA
 
Ram Raja, Delhi'de eğitimini tamamladıktan sonra Bihar Üniversitesi'nde hukuk okurken 1964'te Nepal'e geri döndü. Üç yıl sonra, meclis seçimlerinde ulusal mezunlar için ayrılan dört sandalyeden birine adaylığını koydu.
 
"Nepal'deki siyasi dönüşümün temsil, ikna, ajitasyon ve devrim süreci geçirmesi gerektiği" risalesi savını ana hatlarıyla ortaya koydu. "Devrimciler," "eski düzenin yok edilmesi"için hazırlıklı olmalıydı. Kıyamet görme vizyonu ile tutuklandı, seçim yasaklandı ve sedanlıkla suçlandı. Böyle bir gelecekle ilgili görüntü dikkate alınınca tutuklandı, seçimlerden men edildi ve isyana teşvikle suçlandı.
 
Hint düzenine olan ailevi bağları dolayısıyla ve mahkemeyi yalnızca devrimin teorik aşamalarını tartıştığına ve bu nedenle de suçsuz olduğuna ikna ederek serbest kalmayı garantiledi.
 
Savunması, askeri kanadı eğitmeye başlamak ve bir sabotaj harketi başlatmak için Afrika Ulusal Kongresi'nin(ANC) kararını savunduğu zaman 1963-64'te Rivonia Duruşması'nda üç saatlik konuşması boyunca Nelson Mandela'nın ortaya koyduğu savı hatırlatır. Mandela, siyasi faaliyet alanındaki artan kısıtlamaları göz önüne alarak, ANC'nin anayasal yöntemlere ve şiddet içermeyen muhalefete daha önceki güvenini terk etmeye karar verdiğini açıkladı.
 
1970'lerde Ram Raja ve partisi olan Nepal Kongresi Partisi (NCP), Nepal'de demokrasiyi inşa etmek için en iyi strateji konusunda sürtüşmeye başladı. Parti liderliği silahlı mücadeleye olan inancını kaybetmiş ve silahlarını Doğu Pakistan'daki isyancılara teslim etmişti. Tersine, Ram Raja ile birlikte NCP'deki pek çokları ve Nepal komünist hareketi, içeriden reform yapılmasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Silaha sarılmaya karar verdiler.
 
1968'de Nepal Komünist Partisi (CPN) kurucusu Pushpa Lal, CPN (Pushpa Lal) olarak bilinen bir ayrı grup kurmak için ana gövdeden ayrıldı. Bu asıl bölünmeden daha fazla komünist gruplaşmalar çıktı. 1971'de CPN liderleri - Manmohan Adhikari, Shambhu Ram ve Mohan Bikram Singh - hapisten çıktılar ve Pushpa Lal'ın grubuyla birleşmeye çalışan Central Nucleus'u kurdular. Bu başarısız oldu ve Central Nucleus parçalandı.
 
Adhikari, Hindistan Komünist Partisi(Marksist) ile yakın ilişkiler geliştiren Nepal Komünist Partisi'ni(Manmohan) kurdu; M. B. Singh'in grubu Nepal Komünist Partisi (4. Kongre) olarak tanındı; diğer dağılmış gruplar, Nepal İşçi ve Köylüler Partisi, Nepal Komünist Partisi(Krishna Das), Nepal Komünist Partisi(Burma) ve Nepal Komünist Partisi(Manandhar) idi. 1975'te Pushpa Lal'ın grubu, Nepal Komünist Partisi(Marksist-Leninist) haline geldi.
Orijinal CPN, pek çok hizipten sadece birisiydi ve sonunda CPN(Amatya) adını aldı ve Sovyet yanlısı bir konum benimsedi. 
 
Ram Raja bir kere daha 1971'de ulusal meclis için diplomalı seçim adayı oldu. Demokratik olmayan "panchayat" sistemini[öz-yönetime dayanan siyasi yönetim şekli] sona erdirme çağrısında bulunduğu bir tasarının tanıtımını yaparak ateşli bir ülke turuna çıktı. Kışkırtıcı risalesi, "anlamını çok zor anlayan gençleri şiddetli öfkeye sürükledi," diye yazar C.K. Lal.
 
22 Ekim 1971'de Naya Sande haftalık dergisi, Ram Raja'nın Biratnagar'da yaptığı konuşmada, adayın "sınırların ötesine geçtiğini" yazarak "panchayat sistemi huzur içinde kaldırılmazsa...  Ağaçların yaprakları bombaya dönüşecek, çeltik taneleri mermi olacak," diye izleyicilere söylediğini bildirdi.
 
Onu hizmete ant içmesinden alıkoyan ve tutuklayan rejime karşı önemli bir bozguna damgasını vurarak yer edindi. Özel bir mahkeme onu suçlu bulduktan sonra, Kral Mahendra, Ram Raja'yı saraya çağırdı; bu, monarşinin muhalifleri ikna etmek için kullandığı bir yöntemdi. Kral Mahandra, ona mecliste yerini almasına imkan veren kraliyet affını bahşetti.
 
1975'te, bu sefer bir NCP aktivisti ve milletvekili olarak resmi görevle yeniden ülkeyi dolaştı. Uyandırıcı konuşmaları, rejimin ulus üzerindeki anti-demokratik kontrolunü kötüledi. Bir kez daha ulusal meclisten ihraç edildi ve tutuklandı. Gerçekten de, gelecek bir kaç yıl zamanının çoğunu hapise girip çıkmakla geçirdi.
 
1976'da Nepal Demokratik Cephesi'ni sol kanat bir siyasi hareket olarak kurdu; Parti, 1980 yılında panchayat sisteminin geleceğine karar vermek için Kral Birendra'ya referandum çağrısında bulunarak adını Çok Partili Demokratik Cephe olarak değiştirdi.
 
Oylamaya hazırlanmak için diğer önde gelen NCP aktivistleri hapisten tahliye edildi. Komünist partilerin tümü -bunlardan bazıları M.B. Singh'in liderliği altında CPN (Dördüncü Düzen) veya CPN(Masal) gibi- referandumu desteklemeyi reddetti, ancak referanduma katılmaya hazırlandı. Ram Raja'nın kendisi sadece çok partili demokrasi için değil aynı zamanda kurucu meclis için de çağrıda bulunmaya başladı. Bu arada, bir gerilla savaşı için omuz vermeye başladı.
 
 
RAM RAJA'NIN GERİLLA SAVAŞI
 
Ram Raja silah ve destek ararken, NCP'nin sol kanadından savaşçıları toplamaya başladı. Bihar'da çok sık uğranılan mekanında eğitim kampları kurmayı ve suikaste kurban gitmiş Bangladeşli başbakan Mujibur Rahman'ın yeğeni olan Tiger Siddiqui ve Tamil özgürlük savaşçılarına ulaşmayı denedi. Tüm bunlar sonuçsuz kaldı.
 
Böylece, Chambal'a gitti ve oradaki haydutlardan silahlar aldı. Birisi silahlardan ziyade patlayıcı kullanmasını önerdi ve bu tavsiyeye kulak verdi. Genç gerillalarını eğitmek için Nepal ordusundan eski bir askeri görevlendirdi.
 
K. Lal, "Singh ve onun gerillalar grubunun 1980 ve 1985 yılları arasında neler yaptıkları fazlaca bilinmiyor - Kuzey Hindistan'ın çeşitli yerlerinde silahlar ve patlayıcılar konusunda eğitildiklerini iddia ediyor," diye belirtir
 
Ne yapıyor olurlarsa olsun, 1985 yazında kendilerini harekete geçmeye hazır hissettiler. O Mayıs, NCP, komünist partilerin çoğu da dahil olmak üzere diğer sol görüşlü aktivistlerden destek alan bir sivil itaatsizlik eylemi çağrısında bulundu. Medya olayı fırtına kopacağının işareti olarak nitelendirdi. Daha sonra, 20 Haziran 1985'de, başkentte ve diğer şehirlerde bir dizi koordine edilmiş patlama Nepal'i şok etti.
 
Parlamento üyeleri de dahil olmak üzere en az sekiz kişi öldü. Katmandu'da patlamalar kraliyet sarayının yakınlarında, Hotel de l'Annapurna'da, başbakanlık ofisinde ve bir politikacının öldüğü ulusal meclis yakınlarında devam etti.  Annapurna Otel'de çalışan bir kişi de hayatını kaybetti.
 
Pokhara'da, Birgunj'taki başka bir kadınla birlikte bombalardan sorumlu kişi öldürüldü. Bhairahawa havaalanında, batıda Nepalganj ve Mahendranagar'da, doğudaki Janakpur, Biratnagar ve Jhapa'da bombalamalar devam etti.
 
Aynı şekilde, gerillalar patlayıcı maddeleri Annapurna Hotel'in çimlerinde gizlemişti, ancak birisi bilmeyerek onları lobiye yerleştirdi. Bir kez daha, ANC'nin eylemleriyle paralellikler dikkat çekiyor: Mandela, apartheid devletine karşı savaş yürütmek istediklerini ve kimseyi öldürmek gibi bir niyetleri olmadığını açıkladı.
 
Patlamalardan sonra yüzlerce kişi tutuklandı. Ram Raja Singh suçlandı ve gıyabında suçlu bulundu. O, kardeşi Laxman, Bisheshwar Mandal ve Prem Bahadur Vishwakarma'ya ölüm cezası verildi; diğerleri ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ve birçoğunun mülklerine el kondu. Bu adlandırılmış liderler yeraltına girdiler, fakat beş kişi gözaltında kayboldu.
 
İlk görkemli saldırılardan sonra Ram Raja'nın teçhizatının arkası gelmedi. Nepal Kongresi sivil itaatsizlik çağrısını geri çekti, aynı zamanda patlamalar için sarayı suçladı. Başbakan Rajiv Gandhi, "bombalamalardan duydukları derin ve şok edici üzüntüsünü" açıkladı ve terörizme karşı güçlü duruşunu yineledi.
 
Singh Hindistan'da tutuklandı ancak devlet daha sonra onu gizlice bıraktı ve Patna'da sessizce yaşamasına izin verdi. 
 
Devrim neredeyse bir iz bırakmadan bir yıldan kısa sürede sona erdi. Ram Raja, 2008 yılında grubunun kararını açıklamaya çalıştı. Bomba saldırılarının, NCP'nin sivil itaatsizliğini artırmak için yapıldığını ve onları Hindistan'ı Terk Et Hareketi sırasındaki protesto gösterilerine destek olan silahlı devrimcilerin faaliyetleriyle karşılaştırdığını belirtti.
 
1990'da G.P. Koirala, çok partili demokratik düzenin ilk seçilmiş başbakanı oldu ve devlet Ram Raja hakkındaki tüm suçlamaları geri çekti. Hatta, 1994 ortasında yapılan seçimlerde NCP adayı olarak yerini aldı ancak kötü bir şekilde kaybetti ve emekliye ayrıldı.
 
 
MİRAS DEVAM EDİYOR
 
Yeni demokratik düzenin ilerici potansiyeli tarafından ikna edilemeyen Nepal'in çeşitli komünist partileri, 1990'ların başında devrimci dönüşümü teşvik edecek bir yol bulmak için mücadele ettiler. Keshar Jung Rayamaji'nin hizibi saray ile aynı hizaya geldi; bir diğeri CPN(Birleşik Marksist Leninist) adı altında bir koalisyon kurdu. Bu parti, geniş çapta UML olarak anılmaya başlandı ve kısaca 1994'te seçimlere katıldı, kısacası bir mevki sahibi oldu.
 
1985'te Maoistler, özellikle M. B. Singh'in CPN'si(Masal) iki ana gruba ayrıldı: CPN (Masal) ve yeni CPN (Mashal). Yeniden bölündü ve Prachanda ve Babu Ram Bhattarai'yi de içeren bir grup genç devrimci, amaçlarını gerçekleştirmek için silahlı mücadele çağrısında bulundu ve 1996'da Halk Savaşı'nı başlatan parti CPN'yi (Maoist) oluşturdu.
 
Halk Savaşına katılan eski bir Demokratik Cephe işçisi olan Ram Karki, Bhattarai ve eşi Hisilia Yami'yi de yanına alarak, o zamana kadar karanlık bir gizlilik içinde yaşayan Ram Raja ile görüştüler. C. K. Lal, "Singh, toplantı tarihini hatırlamıyor ancak Gyanendra'nın tahttan çıkmasından kısa bir süre sonra olduğuna inanıyor," ifadesini kullandı. Ram Raja daha sonra New Delhi'deki güvenli evinde Prachanda ile tanıştı.
 
Bu liderlerin Ram Raja ve Che Guevara ile paylaştıkları bir inanç nedeniyle kısmen silahlı direnişlerini başlatmaya karar verdikleri biraz şüpheli olabilir: "devrimi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan şey, kararlı bir grup devrimciydi". 1996'da, çok az kişi şartları devrim için uygun görüyordu. Bununla birlikte, Bhattarai ve yoldaşları Halk Savaşı'nı başlattı ve 21. yüzyıla taşıdı.
 
Bhattarai kendisi, bir öğrenci iken, "daha önce hiç duymadığım biriyle ilgili küçük bir kitapla karşılaştım. . . Ve hayatımı allak bullak etti. Bu Che Guevara'nın biyografisiydi ve okuduktan sonra halkımın gerçek ekonomik ve sosyal özgürlük içinde yaşamasına yardımcı olmak için elimden gelen her şeyi yapmaya yemin ettim," diye iddia eder.
 
Che Guevara'nın Nepal devrimcileri üzerindeki etkisi devam ediyor. Aralık 2010'da, Maoist Nepal Ulusal Bağımsız Öğrenci Birlikleri - Devrimci (ANNISU-R), Manuel Abimael Guzman'ın oğlu ve Che Guevara'nın torununu on sekiz ülkeden Maoist öğrenci liderleri ile birlikte konferansına davet etti.
 
2015 yılında Ranjit Bhushan Prachanda'yı, "bir tür Asyalı Fidel Castro ya da Che Guevara, büyük komünist yer altı savaşçıları" birliğinin bir üyesi olarak nitelendirdi. Bhushan, Prachanda ile yaptığı "nadir röportaj" dediği şeyleri de aktardı. Bu konuşmada, Prachanda'ya kendini "Mao, Fidel Castro, Che Guevara ve diğerleri gibi devrimlere liderlik eden kahraman komünist liderler" arasında sayıp saymadığı soruldu. Prachanda şu cevabı verdi:
 
"Bir devrimin tekrar edilemeyeceğinin doğruluğu komünist hareket içinde ortaya kondu. Devrim, her ülkenin ve her ulusun kendi somut koşullarına göre sadece geliştirilebilir."
 
Lenin'in Sovyetler Birliği'nde başlattığı devrim tekrar edilemez, ne Çin'de Mao'nun, ne de Küba'da Castro ve Guevara'nın.  Başka bir deyişle - aslında, Che kelimeleri ile - "her devrim kendine özgü bir yaratımdır; hiçbir devrimci, diğerinin yaşadıklarını taklit edemez; her devrimci kendine özgü olmalıdır."
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 

DECCAL


 

İkinci Bölüm: Marx ve Engels ve Ulusal Sorun

 
 
Ulusal sorunun, Marksizmin teorik cephaneliğinde çok uzun bir geçmişi vardır. Zaten Marx ve Engels'in yazılarında, ulusal sorun hakkında çok ilginç ve içe işleyen bazı sözler bulabilirsiniz. Daha sonra Lenin de, kendi klasik uluslar teorisini geliştirirken bu yazılara bel bağlar. Örneğin Marx, 19. yüzyılda Avrupa işçi hareketinin dikkatini meşgul eden Polonya ve İrlanda sorununu ayrıntılı bir şekilde inceledi. Ulusal soruna bir slogan olarak değil de diyalektik olarak yaklaşan Marx'ın konumunu her iki konuya göre değiştirdiğini görmek ilginçtir.
 
Devrimci diyalektik ile soyut düşünme arasındaki fark, Birinci Enternasyonal'in zamanında Marx ve Proudhon arasındaki ulusal sorun üzerinde yapılan tartışmalarda çarpıcı bir biçimde gösterildi. Fransız sosyalist ve anarşizmin öncüsü olan Proudhon, ulusal sorunun varlığını reddetti. Hareketin tarihi boyunca, sınıf mücadelesinin soyut anlayışını meydana koyan bağnaz kimseler her zaman vardı. Onlar, var olduğu gibi toplumun somut gerçekliğinde ilerlemiyorlar, fakat kendi hayal dünyalarının cansız soyutlamalarında hareket ediyorlar. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyindeki Proudhonistler Polonyalıların, İtalyanların ve İrlandalıların ulusal kurtuluş mücadelelerini önemsiz saydı. Gerekli olan tek şey Fransa'da bir devrimdi ve hepsi mükemmel olacaktı; herkes beklemeliydi. Ancak ezilen insanlar bekleyemezdi ve beklemeyeceklerdir. 1866'da Marx, Engels'e Paris'teki "Proudhonist klik"i kınayan bir yazı yazdı: "... milliyetleri saçmalık olarak ilan ediyor ve Bismarck ve Garibaldi'ye saldırıyor. Şovenizme karşı polemik olarak, taktikleri faydalı ve açıklanabilir. Fakat Proudhon'a inananlar(burada iyi arkadaşlarım, Lafargue ve Longuet de o gruba aittir), Fransa'daki beyler fakirlik ve cehaleti kaldırıncaya kadar tüm Avrupa'nın sessizce ve barış içinde oturabileceğini ve oturacağını düşünüyorlar - gülünç oluyorlar. " (Marx ve Engels, Seçilmiş Yazışmalar, 7 Haziran 1866 Mektubu. Bundan böyle MESY olarak atıfta bulunulacak.)
 
Birinci Uluslararası ya da Uluslararası Emekçiler Birliği(IWA) Genel Konseyi'nde Marx, iki cephede savaşmak zorunda kaldı; bir taraftan Mazzini gibi küçük-burjuva milliyetçilere karşı, diğer yandan ulusal sorunun varlığını tamamen reddeden Proudhon'un yarı anarşist takipçilerine karşı. Marx, 20 Haziran 1866'da şunları yazdı: "Dün, Uluslararası Konsey'de devam eden savaş üzerine tartışma vardı... Tartışma, beklenildiği gibi, genel olarak "milliyet sorunu" ve bununla ilgili takındığımız tutumla birlikte gergindi... Genç Fransa'nın(işçiler hariç) temsilcileri, bütün milliyetlerin ve hatta milletlerin eski önyargılar olduğunu dile getirdiler. Proudhonlaştırılmış Stirnerism[bireyci anarşist Max Stirner]... Tüm dünya, toplumsal devrim için Fransızların olgunlaşmasını bekliyor..." Fakat Marx ve Engels, Proudhon'a karşı olarak, ulusal soruna gerekli ilgiyi göstermelerine rağmen, onu "işçi sorunu"na tabi olarak her zaman düşündüler - yani, onlar, sosyalist devrimin ve işçi sınıfının bakış açısından onu sadece değerlendirdiler.
 
POLONYA SORUNU
 
Lenin gibi Marx da, her zaman uluslararası devrim ve proletaryanın genel çıkarlarının bakış açısından yaklaştığı ulusal sorun konusunda çok esnek bir konuma sahipti. 1840'lı, 1850'li ve 1860'lı yıllarda bir ara, Marx sadece Polonya için kendi kaderini tayin hakkını değil, tamamen bağımsızlığı savundu. Bu, Polonya'daki bağımsızlık hareketinin gerici Polonyalı aristokratlar tarafından yönetilmesine rağmen gerçekleşti. Ancak Marx'ın bu konumu almasının nedeni, milliyetçiliğe bazı duygusal bağlılıklar değildi ve hiç değildi çünkü o kendi kaderini tayin hakkını bir tür evrensel her derde deva ilaç olarak gördü.
 
Rus Çarlığın Dış Politikası adlı son çalışmalarından birinde Engels, Polonya halkının, Rusya tarafından yenildiği ancak Fransız Devrimi'ni kurtardığı zaman 1792-94'te olduğu gibi, çarlık Rusya'sına karşı kahramanca mücadelelerle Avrupa'nın geri kalanında bir çok kez devrimi kurtardığını ifade eder. Fakat Polonya sorununun başka bir yanı vardı. "Her şeyden önce, tamamen dağınık, soylular cumhuriyeti olan Polonya, bütün ulusal eylemi imkansız kılan bir anayasa ile köylülere karşı yağma ve zulüm üzerine kuruldu ve böylece ülkeyi komşuları için kolay bir av yaptı.Yüzyılın başından bu yana, Polonyalıların söylediği gibi, yalnızca düzensizlik yoluyla var oldu ...; tüm ülke, ülkeyi... genellikle ödeme yapmayı unuttukları yeme içme evine çeviren yabancı birlikler tarafından ortak olarak işgal edildi."(Marx ve Engels, Toplu Eserler, cilt 27, s.18)
 
19. yüzyılda Polonya sorunu Avrupa siyasetinde merkezi bir yer işgal etti ve işçi sınıfı hareketini derinden etkiledi. Ocak 1863'te Polonyalılar ayaklandı. Ayaklanma, Polonya'nın dört bir yanına yayıldı ve ulusal bir hükumetin kurulmasına yol açtı. Fakat isyanın önderliği, kitleleri ayaklanmaya sevk edecek canlandırma kabiliyetinden yoksun olan az sayıdaki soylunun elindeydi. Güç, Fransa ve İngiltere'den diplomatik müdahale umarak sonradan gelen büyük toprak sahiplerinin eline geçtiğinde, çar ile, onun gecikmeden bozduğu, anlaşmaya vardılar. Hareket Ruslar tarafından ezildi. Doğal olarak, İngiliz ve Fransız parmağını bile kıpırdatmadı. Ancak Polonya isyanı, Avrupa işçilerinin sempatisini ve dayanışmasını uyandırdı. Birinci Enternasyonal, Polonyalıların devrimci hareketine yardımcı olmak için doğrudan uluslararası bir girişimin sonucu olarak 1863'te kuruldu. Engels, Polonya ayaklanmasının tek umudunun Avrupa işçi sınıfı olduğuna dikkat çekti: 11 Haziran 1863'te Marx'a "Eğer tutarsa" diye yazdı; "onları kurtaracak olan genel bir Avrupa hareketinde nihayet yer alabilirler; öte yandan eğer işler kötü giderse Polonya on yıl içinde bitmiş olacak, uzun yıllar boyunca süren bu tür bir ayaklanma halkın savaşma gücünü tüketir."(MESY, p. 150.)
 
 Marx'ın Polonya sorunu karşısındaki tutumunu belirleyen dünya devrimi için genel devrimci stratejisi idi. Özellikle de Almanya'da olmak üzere Avrupa'da canavar bir gerici güç olan o zamanki Çarlık Rusya işçi sınıfının ve demokrasinin ana düşmanıydı. O dönemde Rusya'da işçi sınıfı olmadığından, Rusya'da hazır bir devrim imkanı yoktu. Lenin daha sonra şunu ifade etti: "Rusya hala uykudaydı ve Polonya kaynıyordu". (Lenin Seçme Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs, 1914, cilt 20, s. 108.) Dolayısıyla, Marx, Polonya'nın bağımsızlığını, ana düşman olan Rus Çarlığı'na karşı bir darbe vurmak amacıyla destekledi. Fakat 1851 yılı itibariyle Marx "şövalye gibi üşengeç" Polanya konusunda kötümser sonuçlara vardı, bir başka ifadeyle, Polonya aristokrasisinin öncülüğünde ayaklanmalarda başarılı olma beklentisinden şüphe etti.
 
Hem Marx hem de Lenin için kendi kaderini tayin etme talebi ve genel olarak ulusal sorun her zaman sınıf mücadelesi ve proleter devrimin perspektifine oranla daha alt bir konumda bulunuyordu. Kendi kaderini tayin  hakkı için Marksistlerin her hareketi desteklemesi asla mutlak bir zorunluluk değildi. Aslen Polonya bağımsızlığını destekleyen aynı Marx, Çeklerin bağımsızlığına kökten karşı çıktı ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Balkanlar'da sözde kurtuluş hareketlerine karşıydı. Görünüşte çelişkili olan bu iki tutum, aslında birbiriyle aynı devrimci düşünceler tarafından harekete geçirilmişti. Marx, Polonyalıların zaferinin Rus Çarlığına karşı devrimci sonuçlar doğuracak bir darbeyi temsil edeceğini, Güney Slavlarının ulusal hareketinin Çarlık tarafından Balkanlar'daki genişleme politikasının bir aracı olarak kullanıldığını anladı. Tarihte çok sık vuku bulduğu gibi, küçük ulusların mücadeleleri, gerici büyük güçler tarafından dolap çevirmek için bozuk para gibi kullanılır. Ulusal sorunun bu yönünü kavramayan kimse kaçınılmaz olarak gericiliğin tuzağına düşer.
 
Hayatının sonuna doğru Engels, olağanüstü bir ileri görüşlülük ile Rusya'daki devrimci karışıklıkları öngördü: "Ve işte meselenin özüne geliyoruz. 1856'dan bu yana, Hükumetin kendisi tarafından ilerlemesine yardım edilen Rusya'nın iç gelişimi görevini tamamladı. Toplumsal devrim büyük adımlar attı. Rusya günden güne giderek daha fazla batılılaşıyor; modern imalatlar, buhar, demiryolları, tüm ödemelerin aynı cinsten parasal ödemelere dönüşmesi ve bununla birlikte toplumun eski temellerinin parçalanması hiç görülmedik bir hızda gelişme gösterdi. Fakat aynı derecede, oluşmakta olan yeni toplum ile birlikte despotik çarlığın uyuşmazlığını da yavaş yavaş geliştiriyor. Hükumetin ancak artan zalimlik yardımıyla üstesinden gelebileceği anayasal ve devrimci muhalefet partileri oluşuyor. Ve Rus diplomasisi, Rus halkının duyulmayı talep ettiği günü korkuyla seyredecek ve  kendi iç meselelerini çözme ile baş başa kaldıklarında Konstantinapol'un, Hindistan'ın fethi ya da dünyanın üstünlüğünü ele geçirme gibi böyle çocuksu davranışlarla ilgilenmeye ne zaman ne de istek olacak. Polonya sınırına dayanan 1848 devrimi, şimdi Rusya'nın kapısını çalıyor ve devrimin kapısını aralamak için sadece doğru zamanı bekleyen bol miktarda müttefik var."(MECW, vol. 27, p. 45.)
 
Amma sıra dışı satırlar. İlk Rus Devrimi'nden 15 yıl ve Ekim Devrimi'nden 27 yıl önce, henüz 1890 yılında Engels bu büyük olayları tahmin ediyor ve aynı zamanda Avrupa'daki ulusal sorunun kaderini Rus Devrimi'ne bağlıyordu. Olaylar Engels'in haklı olduğunu gösterdi. Lenin'in daha sonra açıkladığı gibi, 1880'lerden itibaren, Rusya'daki işçi sınıfının gelişimi Rusya'nın kendisinde devrim olasılığını yükseltiği için Polonya'ya bağımsızlık sloganı uygun bir slogan değildi.
 
FRANSA-PRUSYA SAVAŞI
 
Birinci Enternasyonal, Marx ve Engels'in etkisi altında bütün temel konular üzerinde ilkeli bir enternasyonalist tavır aldı. Enternasyonal'in duruşu sadece teorik değildi aynı zamanda pratikti. Örneğin, bir ülkede bir grev sırasında Enternasyonal'in üyeleri, yabancı grev kırıcıların kullanılmasını engellemek için diğer ülkelerdeki meseleleri kışkırtacak ve açıklayacaklardı. 
 
Gördüğümüz gibi, 19. yüzyılın ilk yarısında işçi sınıfının önündeki en büyük sorunlardan biri Almanya'nın birleşmesiydi. Marx ve Engels, bu nesnel olarak ilerici eylem Bismarck tarafından gerici araçlarla gerçekleştirilmesine rağmen Almanya'nın birleşmesine dikkatli düşünce ve muhakemeye dayanan bir destek vermeye mecbur kaldılar. Fakat bu hiç bir şekilde Bismarck'a şartlı teslim olma ya da sınıf konumunu terk etme manasına gelmez. Birinci Enternasyonal başlangıçta 1870-71 yılları arasındaki Fransa-Prusya savaşını Almanya'nın savunmacı bir mücadelesi olarak görüyordu. Şüphesiz bu doğruydu. Napolyon III'ün gerici Bonapartist rejimi, Almanya'nın ulusal birleşmesini güç kullanımı ile engelleme niyetindeydi. Fakat yanlış hesapladı. Prusya ordusu, morali bozulmuş Fransız kuvvetlerini tereyağın içinden geçen sıcak bıçak gibi boydan boya kesti.
 
Fransa-Prusya savaşı vakası Marx'ın esnek ve devrimci konumuna iyi bir örnektir. Savaşın ilk safhasında, savunmacı bir karaktere sahipken, Prusya'ya eleştiri niteliğinde destek verdi. Burada Marx'ın konumunu belirleyen, yüzeysel ve duygusal düşünceler(gerici Prusyalı Bismarck'tan nefret ederdi) değil, fakat kesinlikle uluslararası devrimin ve proletaryanın çıkarlarının bakış açısı idi. Bir yandan Prusya'nın zaferi, tarihsel olarak ilerici bir görev olan Almanya'nın birleşmesini getirecektir. Öte yandan, Fransa'nın yenilgisi, Bonaparte'nin Bonapartist rejiminin devrilmesi, Fransa'daki devrimci gelişmeler perspektifinin geliştirilmesi anlamına gelecekti. Ayrıca, Almanya'yı zayıf ve bölünmüş tutmak için kendisini Paris'teki Bonapartist hükumete yaslayan Rus Çarlığı'na karşı bir darbeyi de temsil edecekti. Marx, Prusya zaferinin en azından bir süre Bismarck'ı güçlendirme etkisi olmasına rağmen, Prusya'yı Fransa ile savaşında başlangıçta destekledi.
 
Fakat bu genel beyan, Marksistlerin savaşa karşı tutumunu boşa çıkarmaz. Ulusal soruna her zaman bir sınıf bakış açısı ile yaklaşmak gereklidir. Belli bir ulusal mücadele ilerici bir içeriğe sahip olsa dahi, proletaryanın sınıf bağımsızlığını burjuvaziden koruması her zaman gereklidir. Savaş sırasında Marx konumunu değiştirdi. Loui Bonaparte devrilir devrilmez ve Fransa'da cumhuriyet ilan edilir edilmez, Prusya tarafında savaşın karakteri, ulusal kurtuluş savaşından Fransa halkına karşı yönlendirilen agresif bir mücadeleye dönüştü. İlerici bir karaktere sahip olmaya son verdi ve bu yüzden Marx bunu kınadı. Prusya'nın Alsace-Lorraine'i ele geçirmesi, Almanya'nın birleşmesinin ilerici bir görev olduğuna atıfta bulunma tarafından haklı gösterilemeyecek kadar adamakıllı gerici bir hareketti. Sadece Fransa ile Almanya arasındaki ulusal nefreti artırmaya ve 1914-18'in emperyalist katliamına zemin hazırlamaya hizmet ediyordu.
 
Fransız ordusunun yenilgisi, Fransa'da devrimine ve Paris Komünü'nün görkemli vak'asına derhal yol açtı. Marx Paris'in işçilerine beklemelerini tavsiye etti, ancak onlar harekete geçer geçmez de kendisi hemen Paris Komünü'nün savunmasına girişti. Bu noktada savaşın doğası değişti. Marx için ulusal sorun her zaman sınıf mücadelesine("emek sorunu") tabidir. Bu konumun doğruluğu, her savaşta egemen sınıfın tutumlarının aynaya yansıyan görüntüsünde ortaya çıkar. Savaşan devletlerin egemen sınıfları arasındaki ulusal karşıtlığın derecesi ne kadar büyük olursa olsun, işçileri yenmek için her zaman birleşeceklerdir. Böylece, düşmanları olan gerici Versaillese güçleri Paris'e saldırırken ve Paris Komünü'nü katlederken Prusyalı generaller kenara çekildi.
 
 
İRLANDA KONUSUNDA MARX
 
Polonya'da olduğu gibi, buna benzer İrlanda sorununda da Marx'ın duruşu yalnızca devrimci düşünceler tarafından belirlendi. Marx, mazlum İrlandalılarla doğal olarak sempati duyarken, burjuva ve küçük burjuva milliyetçi liderlerini daima caydırıcı bir eleştiriye maruz bıraktı. Marx ve Engels, İrlanda'nın ulusal kurtuluşunun başta toprak sorununa devrimci bir çözüm olmak üzere toplumsal kurtuluş sorunu ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılı olduğunu açıkladı. Bu ileri görüşlü analiz, sadece İrlanda da değil genel olarak ulusal kurtuluş mücadelelerinde büyük bir duruş biçimine sahiptir. 
 
Engels, 26 Haziran 1882 tarihli Eduard Bernstein'a gönderdiği bir mektupta İrlanda hareketinin iki eğilimi kapsadığına işaret etti: kendi politik ifadesini devrimci demokraside bulan ve köylülerin kendiliğinden oluşan doğrudan eylemine dönüşen radikal kırsal hareket ve "kentsel burjuvazinin liberal-ulusal muhalefeti". Bu, tüm dönemlerdeki köylü hareketi için de geçerlidir. Kentsel merkezlerde bir liderlik bulması sadece bir dereceye kadar başarılı oldu. Modern koşullar altında bu ya burjuvazi ya da proletarya anlamına gelir. Fakat burjuvazi, tarih boyunca, ulusal bağımsızlık sorunu da dahil olmak üzere, burjuva-demokratik devrimin yarattığı temel sorunların hiçbirini çözemediğini gösterdi. Bunun klasik örneği İrlanda'dır.
 
Marx ve Engels'in duruşunun merkezinde İrlanda, İngiltere, İskoçya ve Galler'in ittifakının gönüllü bir görüngesi vardır. Ve bu bakış açısı iktidarı ele geçiren işçilerin bakış açısıyla her zaman bağlantılıydı. O halde, bu da işçi sınıfının birliğinin koşulsuz olarak savunulmasını gerektirir. Böylece, Engels Ocak 1848'de şunları yazdı:
 
"İrlanda halkı, Halk Bildirgesi'nin altı vurgusunu-yıllık parlamentolar, genel oy hakkı, oy pusulası ile oy verme, parlamento üyeleri için mülk sahipliğini kanıtlayan belgenin kaldırılması, milletvekillerine ödeme ve eşit seçim bölgelerinin kurulması- kazanabilmek için gayretli ve İngiliz işçi sınıfıyla ve Chartistler ile yakın ilişki içinde mücadele etmelidir. Sadece bu altı husus kazanıldıktan sonra, [Birliğin] Feshi İrlanda için herhangi bir faydaya sahip olacaktır."(Engels, Feargus O'Connor ve İrlanda Halkı, 9 Ocak 1848)
 
Ta başından beri Marx ve Engels, şarlatan ve İrlanda halkına ihanet eden olarak ilan ettikleri Daniel O'Connell gibi İrlandalı orta sınıf milliyetçi liberallere karşı bitmeyen bir mücadele yürüttüler. Daha sonra, bir müddet küçük burjuva İrlanda'nın bağımsızlığı taraftarlarına(Fenians) önemli destek verdiler. Bu, 20. yüzyılın başlarına kadar büyük bir çoğunlukla tarımsal toplum olarak kalan İrlanda'da işçi hareketinin henüz var olmadığı bir zamanda doğal ve doğruydu. Fakat Marx ve Engels asla İrlanda bağımsızlık taraftarlarının amigosu gibi davranmadılar, her zaman sadece bağımsız sınıf duruşunu benimsediler. Bağımsızlık taraftarlarının maceracı taktikleri, terörist eğilimlerini, ulusal darlıklarını ve İngiliz işçi hareketiyle bağlanma gereksinimini kabul etmeye reddetmelerini şiddetle eleştirdiler. Bağımsızlık taraftarlarının İrlanda devrimci demokratik hareketin en gelişmiş kanadı olmaları gerçeğine ve hatta sosyalist eğilimler göstermesine rağmen Marx ve Engels onlar konusunda yanılgıya düşmediler. Engels, 29 Kasım 1867'de Marx'a şunları yazdı:
 
"Bağımsızlık taraftarlarına gelince oldukça haklısın. İngilizlerin canavarlıkları, bu tarikat liderlerinin çoğunlukla ahmak ve kısmen sömürücü olduklarını bize unutturmamalı ve her komploda vuku bulan aptallıklar için herhangi bir şekilde kendimizi sorumlu kılamayız. Ve bunun olacağından emin olsunlar."
 
Engels kısa bir sürede haklı çıktı. Sadece iki hafta sonra, 13 Aralık 1867'de bir grup bağımsızlık taraftarı tutuklu yoldaşlarını serbest bırakmak için başarısız bir girişimde bulunarak Londra'daki Clerkenwell Hapishanesi'nde bomba patlattı. Patlama, birkaç komşu evi tahrip etti ve 120 kişi yaralandı. Tahminen olay, halkta İrlandalı karşıtı bir duygu selini serbest bıraktı. Ertesi gün Marx öfkeyle Engels'e şunları yazdı:
 
"Bağımsızlık taraftarlarının Clerkenwell'deki son kahramanlığı çok aptalca bir şeydi. İrlanda için büyük sempati gösteren Londra halk yığınları, bu yüzden vahşi hale getirilecekler ve hükumet partisinin kucağına sürüklenecekler. Kimse, bağımsızlık taraftarlarının temsilcilerinin onurunun şişirilmesi için kendilerine izin verileceğini Londra proletaryasından bekleyemez. Böyle gizli, melodramatik bir tür komplonun üstünde her zaman bir çeşit uğursuzluk vardır."
 
Birkaç gün sonra, Engels 19 Aralık'ta şöyle cevapladı: "Clerkenwell'deki aptalca olay açıkçası birkaç uzmanlaşmış fanatiğin eseriydi; onları böyle aptallıklara sürükleyen tüm komploların talihsizliğidir, çünkü 'sonunda bir şey olmalı, sonunda bir şey yapılmalı'. Özellikle, Amerika'da bu havaya uçurma ve kundakçılık işi konusunda bayağı bir yaygara koptu ve daha sonra birkaç dangalak geldi ve bu saçmalığı kışkırttı.Dahası, mahkemede Kraliçe'nin safında yer alarak suç ortağı aleyhine çoktan ifade vermiş gibi görünen ve ardından Londra'daki terzi dükkanını ateşe vererek İrlanda'yı özgürleştirdiğini sanan bu Allen gibi, bu yamyamlar genelde en büyük korkaklardır." 
 
Eğer Marx ve Engels bağımsızlık taraftarları hakkında bu kadar utandırıcı hükümlerle yazıyorlarsa, önemsiz çocuk oyunu olan "Clerkwell vahşeti" ile karşılaştırıldığında son 30 yılda IRA'nın terörist taktikleri hakkında kim bilir neler söyleyeceklerdi sadece bir hayal edin. Burjuva devletini zayıflatmayan, sadece güçlendiren bu bireysel terörizm ile ilgili en gerici özellik, işçi sınıfının bölünmesine ve sömürücülerin karşısında zayıflamasına hizmet etmesidir. Bu, "bu seçkinler karşısında tüm işçi hareketi hakim olan siyasi doktrinlere karşı gelen saf düşüncedir ve İrlanda köylüsünün, Avrupa'da sosyalist işçilerin kendisinin tek müttefiki olduğunu bilmesine hiç bir surette izin verilmemelidir," diye yazdığında Engels'in eleştirdiği bağımsızlık taraftarlarının hiç şüphesiz en zayıf noktasıydı. (MESC, Engels'ten Marx'a, 9 Aralık 1869)
 
Doğal olarak, Marx ve Engels, İngiliz devletinin hastalıklı davranışları karşısında bağımsızlık taraftarı tutsaklarını müdafaa ettiler. İrlanda halkının kaderini kendi tayin etme hakkını her zaman savundular. Fakat bunu milliyetçi değil, sosyalist bir bakış açısıyla yaptılar. Tutarlı devrimciler ve proleter enternasyonalizmin destekçileri olarak Marx ve Engels, İrlanda'nın kaderi ve İngiltere proleter devriminin görüngesi arasındaki bağlantıyı daima vurguladılar. Marx, 1840'lı ve 1850'li yıllarda İrlanda'nın bağımsızlığını ancak İngiliz işçi sınıfının zaferi yoluyla kazanabileceğini düşündü. Daha sonra 1860'lı yıllarda fikrini değiştirdi ve İrlanda'daki zaferin İngiltere'deki devrimi ateşleyen kıvılcım olabileceğinin daha muhtemel olduğu görüşünü benimsedi. Marx'ın İrlanda sorunu üzerine yazdıklarının en gelişigüzel okuması bile, 1860'dan sonra İrlanda'nın bağımsızlığını savunmasının, dünya devriminin başarısı için kilit ülke olarak gördüğü özellikle İngiltere'de proleter devrimin genel çıkarları tarafından sadece belirlendiğini gösterir. Marx, Mart 1870'te yazılmış olan Genel Konsey üyelerine yapılan gizli bir bildirimde görüşlerini şöyle açıklıyor:
 
"Devrimci girişim muhtemelen Fransa'dan gelecek olsa da, İngiltere tek başına ciddi bir ekonomik devrimin manivelası olabilir. Artık köylülerin olmadığı ve toprak mülkiyetinin birkaç elde toplandığı tek ülkedir. Kapitalist oluşumun olduğu, başka bir deyişle neredeyse tüm üretimi kucaklayan kapitalist efendilerin altında büyük çapta emeği birleştiren tek ülkedir. Nüfusun büyük çoğunluğunun ücretli işçilerden oluştuğu tek ülkedir. Sınıf savaşının ve Sendikalar tarafından işçi sınıfının örgütlenmesinin belirli bir olgunluk ve evrensellik derecesi kazandığı tek ülkedir. Dünya pazarındaki egemenliğinden dolayı, ekonomik meselelerdeki her devrimin derhal tüm dünyayı etkilemesi gereken tek ülkedir. Eğer toprak ağalığı ve kapitalizm İngiltere'de klasik örnekler ise, öte yandan, yıkımları için maddi koşullar da burada en olgun haldedir." (Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Bu açıdan bakıldığında, İrlanda ulusal sorunu yalnızca, dünya sosyalist devrimi perspektifinin daha geniş resminin bir parçasıydı. Marx'ın bu bağlamın dışında bir değerlendirmeyle İrlanda'ya karşı tutumunu anlamak olanaksızdır. 1860'dan sonra Marx'ın İrlanda'nın bağımsızlığını niçin desteklediğinin nedeni, İrlanda'da en önemli üsleri olan İngiliz toprak sahiplerinin çıkarlarının, toprak sorununun radikal çözümüne ayrılmaz şekilde bağlı olan ulusal kaderini tayin hakkı talebi içinde olan İrlanda köylülüğüne dayanan devrimci hareket tarafından çok kolayca yenilebileceği sonucuna varmasıydı. Aynı bildiride Marx açıkladı: "Eğer İngiltere toprak mülkiyetinin ve Avrupa Kapitalizminin kalesi ise, birinin resmi İngiltere'yi en sert vurabileceği nokta İrlanda'dır."
 
"Her şeyden önce, İrlanda İngiliz toprak ağalığının kalesiydi. İrlanda düşerse, İngiltere'de düşecekti. İrlanda'da bu, oradaki ekonomik mücadele yalnızca arazi sahipleri mülkiyeti üzerine yoğunlaştığı için, bu mücadele aynı zamanda ulusal olduğu için ve oradaki insanlar İngiltere'den daha çok devrimci ve kızgın oldukları için yüz kere daha kolaydır. İrlanda'daki toprak ağalığı yalnızca İngiliz ordusu tarafından korunmaktadır. İki ülke arasındaki zoraki birliğin sona erdiği andan itibaren, çağın gereksinimlerini karşılamayan şekillerde olsa da, İrlanda'da hemen bir toplumsal devrim patlak verecek. İngiliz toprak ağalığı sadece büyük bir servet kaynağını değil, aynı zamanda büyük manevi güç, bir başka deyişle İrlanda üzerindeki İngiltere'nin hakimiyetini temsil eden şeyi de kaybedecektir. Öte yandan, İrlanda'da kendi toprak ağalarının gücünü koruyarak, İngiliz proletaryası İngiltere'de kendiliğinden onları incitilemez yapıyor.
 
"Ondan sonra, İngiliz burjuvazisi, İngiltere'de işçi sınıfını yoksul İrlandalıları göçe zorlayarak baskı altında tutmak için İrlanda yoksulluğunu sadece sömürmedi, aynı zamanda proletaryayı iki düşman kampa da böldü. Kelt işçisinin devrimci ateşi, sert ama yavaş olan Anglo-Sakson işçinin doğasıyla rast gitmiyor. Buna karşılık, İngiltere'deki bütün büyük sanayi merkezlerinde İrlandalı proletaryası ve İngiliz proletaryası arasında derin bir karşıtlık vardır. Ortalama bir İngiliz işçisi, ücretleri ve yaşam standardını düşüren rakip olarak gördüğü İrlanda işçisinden nefret eder. Onun için ulusal ve dini karşıt duygular besler. Ona, Kuzey Amerika'nın Güney Eyaletlerinin fakir beyazlarının siyah kölelere baktığı gözle bakıyor. İngiltere proleterleri arasındaki bu düşmanlık, yapay olarak besleniyor ve burjuvazi tarafından destekleniyor. Gücünü sürdürmenin gerçek sırrının bu ihtilaf olduğunu biliyor."(Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Ve Marks sonuçlandırıyor: "Genel Konsey'in İrlandalı genel affı üzerindeki kararları, uluslararası adaletten epey uzakta olan günümüz zoraki birliğini(başka bir deyişle İrlanda'nın köleleştirilmesi) eşit ve özgür konfederasyona, eğer mümkünse, icabında tamamen ayrılmaya dönüştürmek için İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunun bir ön şart olduğunu tasdik edecek diğer kararlara bir giriş olarak sadece hizmet eder."(Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Marx'ın sözlerini burada ne kadar dikkatli seçtiğini ve ulusal sorunun proleter pozisyonunu ne derece titizce ifade ettiğini not ediniz. Öncelikle, İrlanda sorunu, ayrılmaz bir parçası olarak görülen dünya sosyalist devriminin pekspektifinden ayrı bir şekilde görülemez. Daha öncelikli olarak, İngiltere'de sosyalist devrimin başlangıç noktası olarak görülür. Ve sonrasında? Marx, İrlanda'daki ulusal kurtuluş mücadelesinin muhakkak İngiltere'den ayrılmayla  sonuçlanacağına kesin gözüyle bakmaz. İki olasılığın olduğunu söyler: ya "eşit ve özgür konfederasyon" - açıkça tercih edilen (mümkünse) veyahut olası ancak çok da arzu edilmeyen sonuç olarak düşündüğü "tam ayrılma". İki değişkenin hangisinin ortaya çıkacağı, her şeyden önce, İngiliz proletaryasının davranışına ve tutumuna ve İngiltere'nin kendisinde muzaffer bir sosyalist devrimin perspektifine açıkçası bağlı olacaktır. 
 
Böylece Marx'ın bakış açısı her zaman proleter devrim ve enternasyonalizmin bakış açısıydı. Bu ve sadece bu, İrlanda sorununa ve ulusal sorunun diğer bütün tezahürlerine karşı tutumunu belirleyen şeydi. Marx ve Engels için "emek sorunu" her zaman merkezi bir sorundu. Onların İrlanda sorunu üzerine propaganda ve ajitasyonlarını, "askerler defolun!" gibi basit, tek çizgiye ya da milliyetçilere karşı ücretsiz danışmanların davranışına indirgemek asla akıllarına gelmeyecekti. Aksine, burjuva ve küçük burjuva İrlandalı milliyetçilerin zararlı demagojilerine karşı ve İrlandalı ve İngiliz işçi sınıfının devrimci birliği için inatla bir mücadele yürütüyorlardı. 
 
Tarih, Marx ve Engels'in, İrlanda'daki burjuva ve küçük burjuva milliyetçileri hakkındaki değerlendirmelerinde haklı olduklarını göstermiştir. 1922'de İrlandalı milliyetçi burjuvazi, Kuzey ve Güney arasındaki bölüşümü kabul ederek ulusal kurtuluş mücadelesine ihanet etti. O günden bu yana küçük burjuva milliyetçileri, "sınır meselesini" çözmekte tamamen aciz olduklarını gösterdiler. Marx ve Engels tarafından keskin bir şekilde eleştirilen bireysel terörizm taktiği, hem zarar verici hem de etkisiz olduğunu gösterdi. Kuzey İrlanda'da otuz yıllık sözümona "silahlı mücadele"nin ardından İrlanda'nın birleşmesi her zamankinden çok daha fazla uzaktadır. İrlanda'da ulusal sorunun bıraktırdığı şeyi çözmenin tek yolu, sınıf temelinde, Marx'ın ve büyük proleter devrimci ve şehidi olan James Connolly'nin politikası olan sosyalist ve uluslararası politikadır.
 
Sadece işçi sınıfı, Londra ve Dublin'deki burjuvaziye karşı amansız bir mücadele yürütmek için bir sınıf programı etrafında birleşerek sorunu çözebilir. Başarı için ön koşul, işçi sınıfının birliğidir. Bu, milliyetçi çizgi üzerinden asla başarılamaz. Küçük burjuva milliyetçiliği, Kuzey İrlanda'daki işçi birliğinin oluşmasına tarifsiz zarar verdi. Yaralar iyileşebilir ve iyileştirilmelidir. Ancak bu, milliyetçilikle temiz bir kopuş ve sınıf politikalarının benimsenmesi, Larkin ve Connolly'nin ruhunun ve düşüncelerinin canlandırılması temelinde yapılabilir. İrlanda'daki ulusal sorun toplumun sosyalist dönüşümü ile çözülecek ya da hiç çözülmeyecektir.
 
 
İKİNCİ ENTERNASYONEL
 
1889'da başlatılan Sosyalist Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'in aksine kitlesel Sosyal Demokrat partiler ve sendikalar biçimindeki kitle örgütlerinden oluşuyordu. İkinci Enternasyonelin talihsizliği, uzun süreli bir kapitalist yükselme döneminde doğmuş olmasıydı. 1870-1900 döneminde dünya petrol üretimi iki buçuk kat arttı. Demiryolları iki buçuk kat büyüdü. Almanya ve ABD, Büyük Britanya'nın hegemonyasına meydan okumaya başladı. Bir çekişme dünyayı katmanlara ve kolonilere bölmeye başladı. Endüstrinin hızla büyümesi, gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve örgütlerinin paralel olarak büyümesi anlamına geliyordu. 19. yüzyılın son otuz yılında ABD ve Rusya'da işçi sınıfı üç kattan fazla büyüdü. Britanya'da sendikalar, 1876-1900 yılları arasında dört kat büyüdü. Almanya'da sendika üyeliği on binlerden milyonlara yükseldi. Buna paralel olarak kitlesel Sosyal Demokrat Partilerin üyeliği, oyları ve nüfuzunda istikrarlı bir artış vardı.
 
Fakat en başından beri, teoride Marxiz'in savunusu olmasına rağmen, yeni Enternasyonel, Marx ve Engels'in mevcudiyetleri tarafından güvence altına alınan teorik açıklığa sahip değildi. Bunun açık bir örneği, ulusal soruna karşı yeni Enternasyonel'in tutumuydu. İkinci Enternasyonal, toplantılarında tatmin edici bir muamele görmeyen ulusal sorunu gerçekten anlamadı. 1896 yılında Enternasyonel'in Londra Toplantısı şu kararı onayladı:
 
"Toplantı, tüm milliyetler için tam özerlik adına, askeri, ulusal ve diğer despotizmlerin boyunduruğu altında şu anda acı çeken herhangi bir ülkenin işçileriyle olan duygudaşlığını ilan eder ve bütün böyle ülkelerin işçilerini, uluslararası kapitalizmi alt edilmesi ve uluslararası sosyal demokrasinin kurulması yolunda örgütlenmek için, dünyanın sınıf bilinçli işçileriyle birlikte omuz omuza aynı şekilde hareket etmeye çağırır."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt 1, s. 423'te belirtilmiştir.)
 
Bununla birlikte, İkinci Enternasyonal'in sömürge(kolonyal) sorunundaki konumu belirsiz ve muğlaktı. Sol, sömürgecilik karşıtı bir tavır sergilemekle birlikte, onun öne sürülen "medenileştirme misyonu" nedeniyle koloniciliği haklı çıkarmaya razı olanlar vardı. Böylece, 1904 Amsterdam toplantısında sömürge sorunuyla ilgili tartışmalarda Hollandalı delege van Kol, açık bir şekilde sömürgeciliği savundu. O belirtilen bir kararı teklif etti:
 
"İşçi sınıfının zaferi ve onun ekonomik kurtuluşu ardından kendini hissettirecek olan yeni ihtiyaçlar, hatta gelecek hükumetin sosyalist sistemi altında bile, kolonilerin sahipliğini gerekli kılacaktır. " Ve toplantıda sordu: "Yerkürenin yarısını, toprağın altında yatan devasa serveti işlenmemiş ve gezegenin en verimli kısımlarını ekilmemiş bırakan henüz emekleme çağındaki insanların kaprislerine bırakabilir miyiz?"(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.5)
 
Toplantı, Kongre, Hindistan Ulusal Kongresi'nin kurucusu ve başkanı Dadabhai Naoroji'ye coşkulu bir hoşgeldin dedi, ancak Hindistan üzerine kararında, kendi kendini yönetme icap ederken, Hindistan'ın İngiliz egemenliği altında kalacağını belirtti. Van Kol'un görüşleri ne desteklendi ne de reddedildi. Göç üzerine tartışmada, ırkçı bir karar, American Hillquit tarafından teklif edildi ve   Avusturyalılar ve Hollandalılar tarafından desteklendi. Fakat geri çekmek zorunda kaldığı böyle bir protesto fırtınasına sebep oldu. Bununla birlikte, böyle bir kararın Enternasyonal  bir toplantıda teklif edilebilmiş olması, Sosyalist Taraflar üzerindeki burjuva ve milliyetçi fikirlerin baskısının bir belirtisiydi.
 
1905 Rus devrimi, İran, Türkiye, Mısır ve Hindistan'da onların ulusal özlemlerini savunmada kitlelere ilham vererek harekete geçiren sömürge devrimine güçlü bir soluk getirdi. Bu, Sosyalist Enternasyonal saflarında sömürge ve ulusal sorunlardaki farklılıkları keskinleştirmeye yaradı. Lenin ve Rosa Luxemburg'un savaş üzerine ünlü yasa değişikliklerini teklif ettiği 1907'nin Stuttgart toplantısında, sömürge sorunu üzerinde Lebedour tarafından temsil edilen Sol Taraf(gerçekte merkezci) ve revizyonist Edurad Bernstein tarafından öncülük edilen Sağ arasında keskin bir mücadele vardı. Tipik küçük burjuva emperyalistleri olan Hollanda delegeleri yine sömürgeciliğin en açık sözlü savunucularıydı. Sol, buna karşı koymada azınlıkta idi. Ateşli bir tartışma sırasında, Bernstein aşağıdaki yorumları yaptı:
 
"Kolonileri basitçe terk etmenin ütopik düşüncesinden uzak durmalıyız. Böyle bir görüşün nihai sonuçları Birleşik Devletleri Kızılderililere tekrar vermek olacaktır. Koloniler oradalar; bunla ilgili üzücü durumu yavaş yavaş kabullenmeliyiz. Sosyalistler de, medenileşmemiş insanların koruyucuları gibi bir miktar davranmak için medenileşmiş insanların ihtiyacını kabul etmeli."(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.10)
 
Polonyalı temsilci Karski(Julian Marchlewski), sömürgeciliğin "uygarlaştırıcı" rolü hakkındaki argümanları yeniden gündeme getirerek şunları söyledi: "David, bir ulusun diğeri üzerinde vesayet kullanma hakkını ileri sürdü. Ancak biz Polonyalılar, hem Rus çarı hem de Prusyalı hükumet bizim koruyucularımız gibi("çok iyi"!) davrandıkları için, bu vesayetin gerçek anlamını biliyoruz. David, her ulus kapitalizmden geçmeli görüşünü desteklemek için Marx'tan alıntı yapıyor, ancak ancak burada bunu yapmakta haklı değil. Marx'ın söylediği şey, kapitalist gelişime çoktan başlayan ülkelerin tamamlanana kadar sürece devam etmesi gerektiğidir. Ancak bunun, bütün uluslar için mutlak bir ön koşul olduğunu asla söylemedi.
 
"Biz sosyalistler, basitçe söylemek gerekirse kapitalist Avrupa'nın yanında başka medeniyetlerin de olduğunu anlıyoruz. Sözde medeniyetimiz hakkında kendini beğenmiş olmak için kesinlikle hiç bir dayanağımız yok, ne de eski medeniyetleriyle Asyalı insanlara medeniyetimizi dayatmak için. ("Bravo!") David kolonilerin kendi haline bırakılması durumunda batacağını düşünüyor. Hindistan'ın durumunda sanki zor gibi. Aksine, eğer bağımsız olsaydı, Hindistan'ın gelecek gelişiminde Avrupa medeniyetinin etkisinden kazanç sağlamaya devam edeceğini ve bu yolla en son potansiyeline kadar büyüyeceğini resmederim."(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.11)
 
Sonuçta, Hindistan hakkında karar oya sunulmadı.
 
Her ne kadar Enternasyonel liderleri hamamın namusunu kurtarmaya kalkışsalar da, bunun sonucunda olan, Ruslar ve Sırplar haricinde, İkinci Enternasyonel'in partilerinin her biri enternasyonalizmin ilkelerine ihanet ettikleri ve emperyalist savaşı destekledikleri zaman olan Ağustos 1914 felaketidir. Gerçek bir devrimci enternasyonalist politikanın bulunmaması, İkinci Enternasyonel, sosyal şovenizmin çizgileri boyunca çöktüğünde, 1914 yazında büsbütün açığa çıkmıştır.
 
 
'ULUSAL-KÜLTÜREL ÖZERKLİK'
 
Ulusal Sorunun İkinci Enternasyonal'deki tuhaf bir biçimi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturya Sosyal Demokratları tarafından öne sürülmüştür. Sözde ulusal-kültürel özerklik teorisini savunuyorlardı. Aynı durum Rusya'da Yahudi Federasyonu tarafından da benimsendi. Avusturya Sosyal Demokratlarının Brno Konferansı'nda (1899) Güney Slavlar tarafından da savunulan ulusal-kültürel özerklik fikri reddedildi. Bunun yerine, Konferans, yetersiz olsa da kesinlikle daha iyi olan toprak özerkliği sloganını kabul etti. Daha sonra, merkezci teorisyen Otto Bauer ve yoldaşı Karl Renner'in(Rudolf Springer takma adıyla yazan) etkisi altında Parti konumunu değiştirdi ve ulusal-kültürel özerklik çizgisini benimsedi.
 
Ulus ve toprak arasındaki bağlantıyı reddeden Bauer, bir ulusu, "bir karaktere bağlı topluluk" olarak tanımladı.(Otto Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal Demokrasi, Viyana 1924, s.2.) Ancak ulusal karakter nedir? Bauer bunu, "bir ulusun insanlarını diğer ulusun insanlarından ayıran karakter özelliklerinin toplamı - bir ulusu diğerinden ayıran karmaşık ve manevi karakter özellikleri," olarak tanımlıyor.(Aynı Eser, s.6.) Bu tanımın doğallığı göz kamaştırıcıdır. Bu saf bir totolojidir[tartışmaya hiçbir şey katmayan, sözün tekrar kullanımı]: ulusal karakter, bir ulusu diğerinden farklı kılan şeydir! Ve bir ulusu diğerlerinden farklı yapan nedir? "Bir insanın karakteri, hiç bir şey tarafından, hatta kader tarafından bile belirlenmez... Bir ulus, sadece insanların geçim araçlarını ürettikleri ve emeklerinin ürünlerini dağıttıkları şartlar altında [belirlenen] bir kader topluluğundan başka bir şey değildir."(Aynı Eser, s. 24.)
 
Bauer'e göre, bir ulus, böylece "kader topluluğu tarafından karakter topluluğuna bağlanan bir araya getirilmiş insanlar"dır. (Aynı Eser, s.135.) Renner şöylece tanımlamıştır: "Bir ulus benzer şekilde düşünen ve benzer şekilde konuşan kişilerin birliğidir, [o], artık toprağa bağlı olmayan modern insanların kültürel topluluğudur." (R. Springer, Ulusal Problem, Leipzig-Viyana, 1902, s.35.) Ulusal soruna yönelik bu yaklaşım bilimsel değil, öznel ve "psikolojik", hem de mistikti. Avusturya-Macaristan imparatorluğunda burjuva milliyetçiliğine taviz vermek suretiyle ulusal sorun için bir çözüm aramak başarısız ve oportünist bir girişimdi. Buna karşın, Marksizm ulusal soruna tarihi-ekonomik bakış açısıyla yaklaşır.
 
Çarlığın devrimci bir yolla yıkılması aracılığıyla ulusal probleme bir çözüm arayan Bolşeviklerin tersine Avusturyalı sosyal Demokratlar soruna ufak tefek reformlar ve değişimi yavaş yavaş gerçekleştirmenin ruhuyla yaklaştılar. Bauer şunu yazdı: "Biz bu nedenle ilk önce, Avusturya ulusunun, aynı anda hep birlikte var oldukları aynı birlik içinde kalacaklarını zannettik ve bu birlik içindeki ulusların kendi aralarında ve devlete karşı ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerini soruşturduk."Stalin, Ulusal Sorun ve Marxizm'den Alıntı, p.23.) 
 
Ulus ve toprak arasındaki bağlantı bir kere koptuğunda, farklı bölgelerde yaşayan farklı milliyet mensuplarını genel bir sınıflararası ulusal birlik içerisine toplama talebi ortaya atıldı. Farklı ulusal grupların üyeleri, konferanslarda bir araya gelecek ve hangi milliyete ait olduklarına karar vermek için oy kullanacaktı. Almanlar, Çekler, Macarlar, Polonyalılar vb., Bauer'in dizayn ettiği gibi, "ulusun kültürel parlamentosu", kendi Milli Konseyleri için daha sonra oy kullanacaktı. Bu yolla Avusturyalı Sosyal Demokratlar, Hapsburg devletiyle açık bir çatışmayı önlemeye çalıştılar ve ulusal sorunu sadece kültürel-dilsel bir meseleye indirgediler. Bauer işi, milliyetler için yerel özerkliğin, "insanlığı ulusal olarak sınırlandırılmış topluluklara bölerek" ve "kişilerin ve kurumların ulusal birlikteliklerinin değişik olaylarla dolu bir resmini sunarak sosyalizme doğru bir ilk adım olacağı raddesine kadar vardırmıştı. 
 
Bu felsefe, Marksizmin sınıfsal bakış açısı ve enternasyonalist prensipleri ile tamamen farklılık göstermektedir. Bu, küçük burjuva milliyetçiliğini "sosyalist" deyimlerle gizler. Bu sebeple, Lenin bu konu hakkında sertti. Farklı milliyetler için ayrı okullar fikrine özellikle husumet gösterdi. Lenin şunu yazdı: "'Kültürel-ulusal özerklik' kesinlikle en incelikli ve bu nedenle de en zararlı milliyetçiliği ifade eder, ulusal kültürün sloganı ve milliyetlere bakarak okulların son derece zarar verici ve hatta anti-demokratik bölünmesinin propagandası vasıtasıyla işçilerin yozlaşmasını ifade eder. Kısacası, bu program kuşkusuz proletaryanın enternasyonalizmi ile çelişmektedir ve yalnızca milliyetçi küçük burjuvazinin idealleriyle uyumludur. "(Lenin Toplu Eserler, RSDLP Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19)
 
Hiçbir yerde, bu küçük burjuva teorisinin zararlı etkisi eğitim alanında olduğundan daha belirgin değildir. Böylece, Lenin dil için ayrıcalıklı herhangi bir statüye karşıydı, ancak Otto Bauer'e ve "ulusal-kültürel özerklik"in savunucularına karşı olarak, farklı ulusların çocukları için ayrı okullar kurmaya şiddetle karşı çıktı: "'Kendi sınırları dışında kalan'(belirli bir ulusun üzerinde yaşadığı toprakla bağlantısız, dışında olan) ya da 'kültürel-ulusal özerklik' için planın pratik uygulaması tek bir anlam ifade eder: milliyete göre eğitimle ilgili işlerin ayrılması vb., okul işlerinde ulusal bir 'curiae'ye[ç.n:milliyetlerin taleplerinin tanınması] giriş... Onun tamamıyla gerici karakterini, hatta demokrasi yönünden bile, sosyalizm adına proleter sınıf mücadelesini olduğu gibi bırakmasını anlamak için meşhur Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun(kısaca, 'Bund') planının gerçek özünü açıkça tasavvur etmek yeterlidir.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Tezler,  Ekim-Aralık 1913, cilt.20)
 
Burada Leninizm ile küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki temel farklılığı görüyoruz. Marksistler, dil baskısı da dahil olmak üzere her türlü ulusal zulme karşı savaşacaklar. Bir erkeğin ya da bir kadının kendi dilini konuşma, onu öğrenme, bir mahkemede veya diğer herhangi bir resmi görevde onu kullanma hakkından yoksun bırakılması kabul edilmez. Genel olarak, "resmi" bir dilin varlığı ya da herhangi bir özel ayrıcalığın diğeri yerine bir dile verilmesi için özel bir sebep yoktur. Ancak, çocukları ulusal, dilsel veya dini temelde ayırmak tümüyle gerici ve yozlaşmadır. Okulların ayrılması, Güney Afrika ve ABD'de gerici bir rol oynamıştır. Kuzey İrlanda'daki Katolik ve Protestan çocukların sözde dini okullarda ayrılması daha az kötücül bir rol oynamaz. Dinin eğitim sisteminde yeri yoktur ve kökten koparılması gerekir. Kiliseler doktrinlerini öğretmek istiyorlarsa, devletten değil, kendi cemaatlerinden beslenen kendi zaman ve kendi sermayeleriyle bunu yapmak zorundadır. Ve okullar, farklı dile ait grupların ihtiyaçlarını karşılamaya mecbur olmakla ve bu amaç için sermaye bulunması gerekmekle birlikte, ulusal-dilsel çizgiler üzerinde çocukları ayırmak ve böylece daha sonra hayatta  ön yargılar ve çatışmalar için zemin yaratmak bütün yönleriyle kabul edilemez.
 
Belçika'daki Flaman nüfus arasında Fransız düşmanlığı, nesiller boyu süren Flaman dili ayrımcılığının ve Fransızcanın zorla dayatılmasının bir ürünüdür. Bununla birlikte, bu sorun üzerine her çeşit muhalif fikir cereyanları olabilir. Güney Afrika'da(İngilizce yerine) okullarda yerli dil öğretimi ulusal baskının bir ölçüsüdür. Benzer şekilde Rus olmayan milliyetlerin temsilcileri de çocuklarına Rusçayı öğretmeye kendileri çabaladı. Örneğin, Ermeni kilise okullarında çocuklara zorunlu olmamasına rağmen Rusça öğretildi. Bolşevikler, herhangi bir dile karşı ayrımcılığa, zorla asimilasyona ve zorla hakim bir kültürün ve dilin dayatılmasına karşıydı. Fakat herhangi bir dilin bir tekel olmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. İsviçre'de iki de değil, tam üç resmi dil vardır. Artık modern teknoloji ile insanların seçtikleri herhangi bir dilde eğitim almamaları ve parlamento ya da bir mahkemede iletişime geçmemeleri için hiçbir neden yok. Ancak kabul edilemez olan, milliyetçi veya dini zehrin okullara sokulmasıdır:
 
"Değerli milliyetçi-sosyalist Marksistler, örneğin tamamen laik okullar talep eden genel bir okul programına sahiptirler. Marxistlerin görüş açısından, bu genel programdan ayrılmaya demokratik bir devletin hiçbir yerinde asla izin verilmez(ve herhangi bir 'yerel' konu, diller ve bu tarzda şeylerde uygulama sorunu, yerel halkın kararı tarafından belirlenir). Eğitimin 'devletin yetki sahasından geri alınıp' uluslara devredilmesi ilkesinden hareketle, bununla birlikte, bundan şu sonuç çıkar; biz işçiler, demokratik bir devlette "uluslara," insanların parasını rahip okullarında harcaması için izin vermeliyiz! Bunun farkında olmadan Liebmann, "kültürel-ulusal özerklik"in gerici doğasını açıkça ortaya koydu!"(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Bu konuda, ulusal sorunun her diğer yönü gibi, zulüm ve ayrımcılığın istisnasız tüm tezahürleriyle kararlılıkla mücadele ederken Marksistler sınıfsal bir konum alırlar. Böylelikle, dil sorununu kullanarak ulusal çizgiler konusunda İşçi Hareketini ve Belçika toplumunu bölmeye, ne yazık ki bazı başarılı girişimlerle, çalışan  Flaman ve Walloon milliyetçilerin olduğu Belçika'da Belçikalı Marksistler dil konusu üzerinde geçici talepler için çözüm ürettiler. Örneğin, bir işçi, işverenler tarafından Flamanca veya Fransızca öğrenmeye mecbur edildiğinde, işçi örgütlerinin kontrolü altında patronlar tarafından ödenen kurslar ve çalışılmayan saatler için tam ödeme ve dahası yeni beceriler öğrenmek için ekstra ödeme alma hakkı verilmesini talep ettiler.  
 
Bütün bunlardan açıkça görüleceği üzere Lenin, ulusal soruna kesinlikle bir sınıf bakış açısıyla yaklaşılması gereğini ısrarla vurguladı. Lenin, "İşçi demokrasisinin sloganı," "'ulusal kültür' değil, demokrasinin ve dünya işçi sınıfı hareketinin uluslararası kültürüdür," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Ve yeniden: "İşçi demokrasisinin ulusal programı: herhangi bir ulus veya herhangi bir dil için kesinlikle ayrıcalık yok; ulusların siyasal kendi kaderini tayin etme hakkı meselesinin çözülmesi, başka bir deyişle, mutlaka özgür ve demokratik bir şekilde devletlerinin ayrılması; herhangi bir ulusa herhangi bir şekilde ayrıcalık bahşeden, ulusal bir azınlığın haklarını ya da ulusların eşitliğini ihlal eden yasa dışı ve hükümsüz her tedbirin açığa vurulması ve bütün ülkeyi kapsayan bir yasanın yürürlüğe girmesi - bu kanundan dolayı devletin her vatandaşı, anayasaya aykırı böyle bir tedbiri yürürlükten kaldırmayı ve onu tatbik etmeye başlayanların cezai soruşturmaya tabi tutulmasını talep etme hakkına sahip olacaktır.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
"Kültürel-ulusal özerklik"in bölücü doğası, Avusturya'daki işçi birliği üzerindeki zararlı etkileri ile açıkça gösterildi. Wimberg Kongresini takiben, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi ulusal partilere bölünmeye başladı. Bütün ulusların bulunduğu birleşik bir işçi partisi yerine altı ayrı parti kuruldu -Alman, Çek, Polonyalı, Ruthenian, İtalyan ve Yugoslav. Bu, şovenist düşüncenin yayılmasını ve işçi hareketi içinde ulusal karşıtlıkları teşvik etti: Çek Partisinin Alman Partisi ile hiç bir ilişkisi yoktu, vb.
 
Her zaman olduğu gibi, reformizmin sözde pratik politikaları, niyet edilenin aksine sonuçlara ulaştı. Ulusal-kültürel özerklik programı, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun dağılmasını önlemeye yönelikti fakat tam tersi bir etki yaptı. Hapsburgların devrilmesi, Rusya'daki Şubat devriminde olduğu gibi, proleter bir devrime yol açabilirdi. Fakat iktidarı almakta işçi sınıfının başarısızlığa uğraması, halbuki, Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin politikası, ezilen ulusların çoğunun işçilerini ve köylülerini birleştirme etkisine sahipken, ve böylelikle sovyet federasyonunun koşullarını yaratacakken, ulusal çizgiler konusunda Avusturya-Macaristan'ın dağılmasına doğrudan yol açtı. Bu, ayrılıkçılık değil, Bolşevizmin toplumsal durumuydu. 1917'den sonra parlak bir şekilde doğruluğu kanıtlandı.
 
Devam Edecek....
 
 
www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ