Özgürlük

MARKSİZM VE ULUSAL SORUN


 

KABUSLAR ANLATILMALI

 
 
JESSIE KINDIG
 
Yirmi beş yıldan beri, Japon ordusunun seks köleliğinden kurtulanlar hesaplaşma istiyorlar.
 
Seul'un merkezinde Japon büyükelçiliği dışındaki "seks kölesi" heykeli. YunHo LEE / Flickr
 
Geçen ay, Japon ordusunun seks kölelerinin ilk video görüntüsü, Seul Ulusal Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından iki yıllık bir çaba sonrasında ABD Ulusal Arşivleri'nde bulundu. On yedi saniyelik sessiz film, Japonya'nın bölgeden çekilmesinin ardından Çinli bir memur tarafından sorgulanan 1944'te Çin'in Yunnan Eyaletinde köleleştirilen yedi Koreli kadını gösteriyor.
 
Kadınlar, saçları arkadan toplanmış, kombinezon elbise ve eşarp giymiş art arda duruyorlar ve birbirlerini tutmaya çalışıyorlar ya da birbirlerine destek olmaya. Çinli genç askerler kadraja dikkatle bakıyorlar, kameraya gülümsiyerek, fakat kadınlar, memurun sorularını kısaca cevaplayan hariç, yere bakıyorlar. Filmi çekene dikkatle bir bakın, sanki vücutlarının başka türlü kullanıldığından şüpheli gibi. Bir kadın doğrudan kameraya bakıyor. Yıllar sonra, bakışları hala suçluyor. 
 
Filmdeki kadın gibi, Kore'de halmoni ya da "büyükanne"olarak bilinen Japon ordusu seks köleliğinden kurtulanlar, 1990'lardan beri hakları doğrultusunda suçlamada bulunmakta, anlatmakta ve seslerini duyurmada ısrar ediyorlar. Halmoni ve destekçileri, şu anda dünya tarihindeki en uzun haftalık protesto mitinginde, kadınları fiziksel olarak kötüye kullanan ve hikayelerini yanlış yönlendiren ya da baskılayan sayısız devlet ve ordu kurumlarının tamamen hesap vermelerini hala talep ediyorlar.
 
Birkaç hafta önce, son halmoni'lerden biri olan Kim Kun-Ja, doksan yaşında öldü. Şu anda bilinen sadece 37 kurtulan kişi hayatta.
 
HÜCUM #1*
 
1932 ve 1945 yılları arasında topluca Pasifik Savaşları olarak bilinen ve II. Dünya Savaşı'nı kapsayan emperyalist yayılım savaşları sırasında, Japonya savaş zamanı seferberliği politikasını izledi ve kontrolü altındaki ülkelerdeki emekçileri, fabrika işçilerini ve cinsel köleleri zorla askere aldı. 1910'dan itibaren Japonya tarafından sömürgeleştirilen Korelilerin, kendi dillerini konuşmaları veya Korece isimleri kullanmaları bile yasaklandı ve sömürgeci gözetim altındaydılar. Artık Japon ordusu için zorla askere alınan en geniş nüfus olmuşlardı.
 
Koreli işbirlikçilerin ve günümüzde insan kaçakçısı olarak adlandırılacak olanların yardımıyla Japonya ordusu, askerlerine cinsel hizmet sağlayan "umumi tuvaletler"de hizmet etmeleri için az sayıda Çinli, Güney Asyalı ve el konmuş Hollandalı kadınların yanı sıra iki yüz binden fazla Koreli kadını kaçırdı, dağa kaldırdı ve zorla köleleştirdi. 
 
"Umumi tuvaletler" elbette öyle bir şey değildi. Savaşan devletin niyetinin altını çizmek için Japon askerlerine "Hücum #1" markalı prezervatifler dağıtıldı. 
 
Kim Kun-Ja, kuzeydoğu Çin'de tuzağa çekildiğinde on yedi yaşındaydı ve Hunchan'da umumi tuvaletlerde hizmet etmeye zorlandı. Kim gibi genç kadınlara, işe alım memurları tarafından genellikle iyi ödeme yapan fabrika ya da restoran işi vaat edildi, ne var ki öldüresiye seks köleliğine mecbur edildiler. 
 
Umumi tüvaletler, Japonya ve Kore'den, Çin'in doğu kıyısına, Tayvan'a ve Güneydoğu Asya'nın ada ülkelerine kadar Asya Pasifik bölgesini nokta nokta kapladı. Her bir kadına, içinde sadece bir lavabo ve japon şiltesi olan genellikle el konmuş okul binalarında ufak bir oda tahsis edildi. Her bir kadına, içinde sadece bir lavabo ve japon şiltesi olan genellikle el konmuş okul binalarında ufak bir oda tahsis edildi ve Kim, geceden sabaha kadar silahlı muhafızlar tarafından gözetlendi.
 
Kim muhabirlere, günde kırk erkeğe kadar hizmet vermeye zorlandığını anlattı. Japon askerlerin günlüklerinin yanı sıra tarihsel döküman ve ifadeler, bir çok umumi tuvaletlerde olanın bu olduğunu su yüzüne çıkarıyor. Kurtulanlar ve tanıklar, askerlerin kendilerine sıra gelmesi için binaların dışında uzun kuyruklar oluşturduğunu ifade ediyor. 
 
"Seks köleleri" dayaklara, sigara yanıklarına ve acı vermeyi canı çeken askerlerin her türlü barbarlığına maruz kaldılar. Askerlerin sağlığını ve savaşma kapasitelerini korumak için cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı haftalık taramaya tabi tutuldular.
 
Kim, dayak nedeniyle kulaklarından birinde kalıcı bir hasara uğradı, birçok cinsel yolla bulaşan enfeksiyona yakalandı ve bir hamilelik ve kürtaj geçirdi. Köleleştirilmesi sırasında yedi kez intihar girişiminde bulundu. 
 
 
SUSTURMA
 
1945'te Japonya'nın yenilmesinden sonra umumi tuvaletlerdeki kadınlar, geri çekilen Japon askerleri tarafından genelde terk edildiler ya da öldürüldüler. Eve dönüş yolunu bulanlar ise memnuniyetle karşılanmadı. 
 
Birçok feminist akademisyenin savunduğu gibi, Kore ataerkil gelenekleri, kurtulanların algısını saptırdı: Japonlar tarafından cinsel istismara uğrayan kadınlar, Kore'nin ulusal iktidarsızlığının "kirli," utanç verici simgeleri olarak görülüyordu. Eve dönen kadınların kişisel travma hikayelerinin Kore devletinin rezillik hikayelerine dönüşmesi kurtulanları daha çok sessizliğe gömdü. Çoğu ne ailelerine anlatabildi ne de evlerine dönebildi. 
 
Kim evine ulaşmadan otuz yedi gün boyunca yürüdü. Vardıktan sonra, genç sevgilisi, ailesi evlenmelerini yasaklayınca intihar etti. Genç çocukları ölünce Kim yalnız yaşamaya terk edildi. 
 
ABD destekli bir dizi diktatörlüğün devrilmesini öngören demokratikleşme hareketi tarafından mahmuzlanan 1980'lerde Koreli kadın aktivistler ve feminist akademisyenler, Japon askeri cinsel köleliği araştırmaya başladı.
 
1990'da, Kore Kadınlar Konseyi, Japonya tarafından Askeri Cinsel Kölelik amacıyla görevlendirilen Kadınlar adına farklı feminist grupların çatı örgütü olarak oluşturuldu. Ertesi yıl Kim Hak-Soon, köleleştirme hikayesini halka açıklayan ilk kurtulan oldu. Kim'in tanıklığından bu yana, 238 kadın, daha önce kendilerinin de eski cinsel köleler olduklarını söylediler. Kim Kun-Ja, 2007'de hikayesini anlattı.
 
1990'ların başına kadar tecavüz, uluslararası bir insan hakları sorunu olarak ciddiye alınmadı ya da Birleşmiş Milletler tarafından genel savaş suçlarından ayrı olarak listeye geçirildi. Fakat, Bosna savaşlarındaki kitlesel cinsel şiddetin bir neticesi, Kore'de telafi ve tanınma arayış çabası, savaş zamanı şiddete karşı yeni uluslararası dikkat ile birlikte yeni bir ivme kazandı.
 
Kim Kun-Ja 2007'de tanıklık yaparken.
 
1992 yılından bu yana Kore Konseyi, Seul'deki Japon büyükelçiliği dışında yapılan haftalık Çarşamba Gösterilerine parasal destek sağladı. Bugün hala, hayatta kalanlara tıbbi destek ve danışmanlık sağlıyorlar, Seul'de Savaş ve Kadın Hakları Müzesi'ne ev sahipliği yapıyorlar ve Kim Kun-Ja'nın da yaşadığı kurtulanlar için bir barınak olan Paylaşım Evi'ni işletiyorlar. Kore Konseyi'nin araştırma programı bir çok kaynak ve arşiv kullanarak cinsel kölelik sistemini titizlikle belgelediğinden kimse varlığını inkar edemez.
 
 
DEVLET ŞİDDETİ DEVLET TARAFINDAN ÇÖZÜLEMEZ
 
Japon hükumeti, dikkatlerin cinsel istismar üzerine yönelmesinden memnun olmadı. İlk aleni suçlamalardan sonra Japonya, Kim Hak-soon ve Kim kun-Ja gibi kadınların "seks kölesi" değil, gönüllü fahişeler olduklarını öne sürdü. ABD, Japonya'yı uluslararası savaş suçlarından dolayı yargılamama kararı aldığı için, savaş sonrası uluslararası alanda bu konudaki ilgi eksikliği, bu aklamaya yardım etti.
 
Ayrıca Güney Kore Devleti de sağ kurtulanların kısmen susmasında yardımcı oldu. 1990'lı yıllardan itibaren hükumet, vatanseverliği ve Japon karşıtı hassaslığı canlandırmak için "seks köleleri" konusunu etkin kullandı. Aktivist-bilimadamı Lee Na-Young'ın belirttiği gibi, Japonya'nın "gerçeği söyleme" konusundaki ısrarı, konuyu Koreli ve Japon erkekler ve kadınların kendilerinden mahrum bırakılmış temsilciliği arasında bir mesele haline dönüştürdü. Kadınların hikayelerini araçsallaştırma, Koreli işbirlikçilerin kadınların köleleştirilmesi konusundaki aktif işbirliğini örtbas ederken, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin de önünü açtı. 
 
Japonları şeytan gibi gösterme üzerine odaklanma, Doğu Asya'daki tecavüz, savaş, modern zaman fahişeliği ve seks turizmi arasındaki bağlantıları da ört bas etti. 1945'ten sonra yenilen Japonlar, hem Japonya hem de Güney Kore'de askeri işgalleri sürdüren ABD'ye umumi tuvaletleri devrettiler. Bu umumi tuvaletler ve belirlenmiş fahişe bölgeleri, devlet düzenlemeli fahişelik sistemlerine ve zamanla Kore'de hala her ABD askeri üssünün yanında yer alan Korece gijichon ya da bayağı şehir anlamına gelen yerlere dönüştü. Bu üst üste binen tarih, Kore savaşı sırasında ve sonrasında hem Koreli hem de Japon kadınlar için eşit olmayan, cinselleştirilmiş ve sıklıkla şiddet içeren bir manzara yarattı.
 
Japonya ve Koreli aktivistleri yatıştırmak amacıyla 1995 yılında Japonya, hayatta kalanlar için tazminat öngören Asya Kadın Fonu'nu kurdu. Fakat çoğu eylemci ve hayatta kalanlar, yasal suçluluktan ziyade Japonların ahlaki sorumluluğuna vurgu yapmanın ve fonun kar amacı gütmeyen statüsünün bunu natamam ve kısmi bir karşılık haline getirdiğini savunarak, hafifletici olduğu için buruk bir şekilde reddettiler. 
 
2015'te Japon ve Güney Kore hükumetleri başka bir anlaşmaya vardılar. Bu anlaşma, kadınlarla ilgilenmek için Japonları bir devlet fonu kurmaya davet ediyordu. Daha sonra muhafazakar başkan Park Geun-Hye, uzlaşmayı, "son ve geri çevrilemez karar" olarak nitelendirdi. Ancak geride kalanlar ve onların temsilcileri müzakerelere dahil edilmediler ve Japonya hala yasal suçluluğu kabul etmedi. Aktivistler bunu öfkeyle kınadılar. Kim Kun-Ja gibi kadınlar için, "son ve geri çevrilemez karar" asla mümkün olmadı.
 
Bu hoşa giden bir gelişme oldu, hiç olmazsa aktivistler ve hayatta kalanlar, şimdiye dek geride kalanlar için devletin konuşma çabalarına dikkat edecekler. Buna karşılık aktivistler onların hikayelerini anlatmalarının öneminde ısrar ediyorlar.
 
 
HAYKIR BÖYLECE BİZİ DUYABİLİRLER
 
Geçtiğimiz yirmi beş yılda her Çarşamba sabahı, Kore Konseyi aktivistlerinden, kurtulan kadınlarından ve destekçilerden oluşan bir kalabalık, Seul'un merkezindeki Japon büyükelçiliğinin dışında toplandı. 1992'de resmi bir özür ve hukuki tazminat talep etmek üzere başlatılan Çarşamba Gösterisi,  destekçilerin ve hayatta kalanların küresel barış çağrısında bulunduğu  ve tanınma, tazminat ve hesap verme talep etmeye devam ettiği bir alana yayıldı. 
 
Şimdiye dek Çarşamba Gösterisi hayli ritüelleşmiş bir şeydi. Sahne ve ses sistemleri için açık kasalı bir kamyon, oturmak için şilteler ve ıstırap çekmekten kurtulan kadınların hareketinin sembolü, sinek ve kelebek şeklinde afişler dağıtan parlak sarı yelekli gönüllüler grubu var. El yapımı tabelaları olan üniformalı okul çocuklar, bir grup rahibe ve küçük bir grup gazeteci ile sahnenin önüne yerleştikçe haşır neşir olurlar. Bir DJ, harekete damga vuran, "Like a Rock" şarkısını çalıyor.
 
Protestonun neşesi onu temsil eden korkutmayı gizler. Japon büyükelçiliği, saatler süren gösteri boyunca her hafta kapanır ve Güney Koreli polis otobüsleri kalıcı olarak korunaklı ve muhafazalı büyükelçiliğin önünde yerini alır. Protesto alanını kordona almak için her hafta bir polis hattı oluşturulur. Toplanmanın sonunda kalabalık yüzlerini büyükelçiliğe döner ve "haykır böylece seni duyabilirler" çağrısı yapar.
 
Gösterinin merkezinde geleneksel giysileri içinde yalın ayak bir Koreli kızın altın bronz heykeli yer alıyor. Yumruklarını sıkarak ve caddenin karşısındaki Japon büyükelçiliğine suçlama dolu sert bakışlar içinde gözlerini dikerek bir sandalyede oturuyor. Barışın bir sembolü olan kuş omuzuna yaslanıyor ve onun peşi sıra, yaşlı, kambur bir halmoninin heykel şekli verilmiş gölgesi uzayıp gidiyor.
 
Yanında boş bir sandalye var. Oturabilir ve dayanışma içinde büyükelçiliğe gözlerinizi dikebilirsiniz. Oturabilir elini tutabilirsiniz. Oturabilir ve haykırabilirsiniz çünkü o bir heykel ve sessiz kalmalı.
 
Aralık 2011'de bininci Çarşamba Gösterisi anısına olması için tasarlanan heykel, tanınma ve hesaplaşma için mücadelenin sembolik bir mihenk taşına dönüştü. Japonya defalarca heykelin kaldırılmasını talep etti. Buna karşılık aktivistler etrafında toplanmaya devam ediyorlar ve ona bakıyorlar: kış boyunca ona sıcak tutacak şapkalar, atkılar, eldivenler ve battaniyeler giydiriyorlar, yazın ayaklarının dibine çiçek ve küçük hediyeler bırakıyorlar.
 
Ön tarafta, elektrikli bir fan ile bir gölgelik altında, genellikle birkaç halmoni var. Protestolarda gülümsüyorlar, şarkıları alkışlıyorlar ve periyodik olarak heykele dokunuyorlar. Vaktin sonunda kendilerine saygı sunmak ve fotoğraf çektirmek isteyen protestocuları kabul ediyorlar.
 
Ölümüne kadar Kim Kun-Ja bu haftalık gösterilere katıldı.
 
 
ANLATMA
 
Başından itibaren tanınma ve onarma için harekete halmoni öncülük etti ve onların tanıklıkları tarafından yönlendirildi. Kore Konseyi aktivistleri, feministler ve akademisyenler, halmoninin şahitliğini merkeze almaya ve kaçırma, cinsel işkence ve zorla susturulma hikayeleriyle ilgilenmenin kişisel ve politik önemini anlamaya çalıştılar. Kendi hikayelerini anlatırken, halmoniler deneyimlerini ve acılarını merkezileştirirler ve anlatırken benimserler. 
 
Kore Konseyi'nin bir projesi olan Seul'deki Savaş ve Kadınların İnsan Hakları Müzesi'nde, ziyaretçilere yolculuklarında onlara rehberlik edecek bir kadın resmini ve hikayesini içeren bir giriş kartı verilir. Müzenin ısrarla durduğu istatistikler ve rakamlar sadece askeri cinsel köleliğin büyük gerçekliğini anlatmıyor. Her bir kadının hikayesinin özelliğine, acısına ve direncine dikkat etmemiz gerekiyor: onların adlarını bilmeliyiz: Park Ok-Lyon. Lee Soo-San. Park Ok-Seon. Kim Soon-Ok. Gong Jeem-Yup. Park Du-Ri. Kim Hak-Soon. Lee Ok-Sun. Mardiyam. Jan Ruff-O'Hare. Tsai Fang Mi. Han Oo-Soo. Ve daha fazlası. 
 
Müzenin mimarisi, her halmoni'nin genç bir kadın olarak yaşadığı duygusal ve tarihi manzaraya rehberlik ediyor. Halmoni'ye ait, deneyimlerini ayrıntılarıyla anlatan resim ve çizimler duvarları süslüyor.
 
Halmoni, kendi anılarını bir araya getirirken, onları susturmaya veya ifadelerini farklı uçlara yönlendirmeye çalışan birçok devleti de reddediyor: Japonya'yı kabul etmeme, savaş sonrası Kore kültürünün kirlenme ve suçlamaya vurgusu, en son, askeri cinsel köleliği ulusal onurun aşağılanması olarak gören Güney Kore hikayeleri.
 
Halmoni ve onların eylemci destekçileri, hikayenin sadece Pasifik Savaşları ya da sadece Kore gururu ve Japon saldırganlığı hakkında olmasını istemiyor. Onlarınki, çatışma bölgelerinde cinsiyet şiddetine karşı uluslararası mücadelenin bir parçası. Müzedeki özel sergiler, Vietnam Savaşı sırasında ABD'nin yanında savaşan Güney Koreli askerler tarafından tacize uğramış Vietnamlı kadınlara sesleniyor. Halmoni Kim Bok-Dong ve Gil Won-Ok tarafından başlatılan Kelebek Fonu, çatışma bölgelerindeki kadınlara ve çocuklara para gönderiyor.
 
Tanıklık kendi başına savaş zamanı cinsel şiddeti engelleyemez ancak gerçek hesaplaşma adına atılan ilk adımdır. Askeri cinsel köleliğin tarihi, cinsel şiddetin devlet çatışmalarına ve devlet inşasına nasıl özgü ve kadın vücutlarının savaş sonrası vatanseverliğin yeniden tesisinin yanı sıra savaş tahribatı için de savaş alanı haline dönüştüğünün kanıtı olduğunu gösterir.
 
Çizimlerle, tanıklıklarla ya da parçalanmış anılarla, kendi hikayelerini kendi yollarıyla anlatmakta ısrarda halmoni, hikayelerinin ve vücutlarının daha başka kullanımlarını reddeder. Çözüm olmayabilir ama onların sözleri bizi bir tane aramaya zorlar.
 
"Ne kadar acı bir hayat yaşadığım! Bana gençliğimi geri getirin."
 
"Benim gibi acı çeken kadınlara umut olmak istiyorum."
 
"Sağ kalmış olmam sanki bir rüya gibi. Rüya olamayacak kadar vahşi bir kabus."
 
 
*"assault" kelimesi aynı zamanda ırza geçmek ve tecavüz anlamlarına geliyor.
 
**www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

DEMOKRATİK, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE EŞİTLİKÇİ BİR ANAYASA İÇİN

Anayasa, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi değil, Avrupa sosyal şartı, Birleşmiş Milletler kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesi ve tavsiye kararları gibi, Türkiye’nin taraf olduğu tüm ilgili sözleşme, direktif ve sözleşmeler referans alınarak hazırlanmalıdır.

1) Anayasanın, her türlü ayrımcılığın, ırkçılığın ve sorunların şiddet yoluyla çözümünü reddeden, toplumsal barış ve uzlaşmayı amaçlayan, farklılıklarımızı kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışına sahip, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına dayalı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne önem veren, eşitlikçi, çoğulcu, katılımcı ve özgürlükçü bir demokrasi ve sosyal adalet ilkelerine bağlı, çevreye ve hayvan haklarına duyarlılığı gözeten, demokratik ve laik cumhuriyetin kurum ve kurallarını içeren bir anayasal düzen içinde yaşama kararlılığını net bir biçimde ifade etmeyi sağlaması gerekir.

2)Demokrasiyi, insan onurunu koruyan, kadın erkek eşitliğini fiilen sağlayan, kişilerin hak ve özgürlüklerini sosyal hukuk devleti ve adalet ilkelerine aykırı olarak sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal bütün engelleri kaldıran, insanların maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlayan bir Anayasa olmalıdır.

3) Herkesin, dil, ırk, etnik köken, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, siyasal düşünce, felsefi inanç, din mezhep, medeni hal, yaş, engellilik ve benzeri nedenlerle ayrım gözetilmeksizin yasa önünde eşitliliğini savunmalıdır.

4)Her türlü ayrımcılığı yasaklamalıdır.

5)Devlet, kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olmasının fiili olarak gerçekleştirilmesi, kadınların önündeki mevcut engellerin kaldırılması, hayatın tüm alanlarında gerçek bir fırsat ve uygulama eşitliği yaratılması, atamayla ve seçimle oluşan tüm karar organlarında kadınların eşit temsil katılımını sağlamak dahil hukuksal ve kurumsal tüm geçici özel önlemleri almakla yükümlüdür. Bu özel önlemler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.

6) Seçimlerde, sayım ve döküm esaslarına göre cinsiyetler arası eşit temsil ve katılımı fiilen sağlayacak şekilde özel önlemler almayı,

7) Siyasi partiler yasasının demokratik hale getirmeyi, seçim sisteminin toplumun her kesimini temsil etmesini hedeflemeyi,

8) Kamu hizmetlerine girme konusunda, göreve alınmada görevin gerektirdiği nitelikler saklı kalmak kaydıyla cinsiyetler arası eşitliği sağlamak ve her türlü destek ve önlem almayı,


9) Ailenin korunmasını, eşler arasında eşitliği, ev işleri, çocukların bakımı ve yetiştirilmesinde eşit sorumluluğu getirmeyi,

10) Aile içi şiddet ve namus cinayetlerinin ortadan kaldırmayı,

11) Çalışma esasları ile ilgili olarak da, kamu ve özel sektör işe alımlarında eşitlik ilkesi esasına dayanmayı ve önlem almayı ,

12) Evlilik, hamilelik ve doğum nedeniyle işten çıkarmayı engellemeyi,

13) Kamusal tüm görev ve sorumluluklarda cinsiyetler arası eşit temsil ve katılım ilkesini uygulamayı ihtiva etmelidir.

14) Anayasa’ da, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın bir aracı olarak ulusal eylem planları hazırlayacak ve uygulanmasını denetleyecek, kendine ait bir bütçesi olan bağımsız bir kadın erkek eşitliği ulusal mekanizmasına yer verilmesi için Anayasa tartışmalarına katkı sağlamak gerekmektedir.

Şükriye Ercan

YUNANİSTAN'IN GELECEĞİ

YUNANİSTAN'IN GELECEĞİ
 
COSTAS LAPAVITSAS
İLE RÖPORTAJ
 
Syriza kemer sıkma uygulamalarını izlemeye devam ediyor. Fakat Yunanistan'da herkes umutsuz değil.
 
2012 yılında Atina, Yunanistan. Dimitris Alexakis / Flickr
 
Yunanistan'da, sol parti Syriza'nın "yükselişi ve düşüşü" hakkında konuşmak epey zor. "Yükseliş ve duraklama" daha uygun olacak. 
 
Syriza Ocak 2015'te, "troyka"ya(Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu) karşı koyma sözü vererek Yunanistan'ın borç krizinden çıkmasını sağlamak ve Yunanlıların ıstırap çektikleri kemer sıkmaya son vermek için iktidara geldi. Troyka tarafından sunulan anlaşmaya Yunan halkının yankılanan bir "Oxi," "hayır" dedikleri ulusal referandumla son bulan dramatik müzakereler dizisinin beş ayı böylece start aldı.
 
Yine de bu tarihi tepki karşısında Syriza başbakanı Alexis Tsipras, görülmemiş aşırılıkta kemer sıkma ve özelleştirmelere destek ile ülkeyi iflasa götüren üçüncü muhtırayı imzalayarak alacaklılara yöneldi. 
 
Tsipras'ın eşi benzeri görülmemiş şartlı teslimiyetini bir diğeri takip etti: muhtıra hükümlerini uygulamak için iktidarda kalma kararı. Birçoklarına göre, Syriza'nın devletin tepesine hızlı tırmanması, müzakerelerdeki sert konuşması ve "Grexit" doğrultusundaki aldatmaca, Yunanistan'daki sınıf mücadelesinin hızlanmasının sinyalini verdi. Artık parti, zombiler gibi, tarihte görülmemiş büyüklükteki işçi karşıtı ve sol karşıtı tedbirleri aptalca uygularken hantal hantal yürümek durumunda.
 
Kostas Lapavitsas, Syriza'nın bir milletvekili ve Avrupa Para Birliğini terk etmek ve uluslararası alacaklılarla Yunan halkının karşılaşmaya hazırlanması için çağrı yapan parti içerisinde bir blok olan Sol Platformu üyesi olarak,  baş döndürücü sürecinin her adımına eşlik etti. Sol Platform, Syriza'daki stratejik ve siyasi tartışmayı kazanmış olsaydı, Yunanistan muhtemelen çok farklı bir yola girmişti.
 
Bugün ne Lapavitsas ne de Sol Platform Syriza'nın bir parçası olmaya devam ediyorlar. Gerçi, Lapavitsas, Sol Platform'un temel savlarından feragat etmedi: Yunan işçi sınıfına tabi olma kaçınılmazdır. 
 
Floransa'daki Avrupa Üniversitesi Enstitüsünde tarih bölümünde doktora adayı olan George Souvlis ve eski bir Syriza danışmanı ve şu anda radikal sol girişimi ARK'nın üyesi olan Petros Stavrou, Syriza hükumeti, Avrupa çapında kemer sıkmaya karşı mücadele ve Yunan solunu canlandırma umudu konularında Jacobin adına Lapavitsas ile konuştu. 
 
DÜŞÜNSEL ETKİLER
 
Giriş üzerinden, sizi güçlü bir şekilde etkileyen oluşumsal akademik ve politik tecrübelere dayanarak kendinizi tanıtır mısınız?
 
Yunanistan'da diktatörlüğün düşmesinden sonra dünyayı anlamaya başlayan nesilden geliyorum. Bu dönemde, radikalleşme Yunan toplumunun önemli bir özelliğiydi. Kendi ailem solda kaldı, bu yüzden üniversite çalışmalarıma başlamadan çok önce doğal olarak radikalleştim. Fakat, İngiltere'de 1980'lerin daha kapsamlı şartları oluşumumda hayati önem taşıdı. Bu dönemde, dünyanın çok daha büyük olduğunu ve 1970'lerde Yunanistan'da tecrübe ettiğimden çok daha fazla, ideolojik ve siyasi meselelerin çok daha engin olduğunu fark ettim. Başka bir deyişle, siyasi olgunluğumun çoğu İngiltere'de gerçekleşti. O zamandan beri İngiliz solu saflarında aktifim. Benim için önemli bir entelektüel deneyim de, yaklaşık 30 yıl önce Japon Marksizmini keşfetmekti. Bana, kapitalizme daha kapsamlı bir şekilde bakmanın yanı sıra Marksizmi ve ekonomileri daha geniş bir bakış açısıyla görmenin olanağını sağladı.
 
Marksist bir ekonomist olarak entelektüel oluşumunuz için çok önemli olan entelektüellerin bir kısmının (ekonomistler ve siyasal kuramcılar gibi) isimini verebilir misiniz?
 
Politik ekonomide okuduğum ilk kitap, çok gençken Sweezy ve Baran'ın Tekel Sermayesi'ydi. 20. yüzyılda Marksizme önemli katkıları olan mükemmel bir kitaptı ve Sweezy'nin ekonomisi bende kalıcı bir saygı uyandırdı. Söylemeye gerek yok, ben de Marx'ın yazılarının çoğunu dikkatlice okudum, ancak asla kutsal metinler olarak görmedim. Benim için Marx harika bir düşünür ve devrimci idi, ama bundan ibaret. Ayrıca Marksist klasiklerin olağan tam takımını okudum. Ayrıca Marksist klasiklerin alışılagelmiş olan tamamlayıcılarını da okudum. Özellikle, Rus Devrimi, Sovyetler Birliği'nin gelişimi ve iki dünya savaşı arası faşizmin ortaya çıkışı üzerine yazıları beni çok etkileyen Troçki'ye ayrı bir paragraf açmalıyım. Uzun süreden beridir Solun Sovyetler Birliği'ni ağır eleştiren, hatta reddiyeci kısmına aittim. Son olarak, Marksist ekonomi konusundaki benim anlayışım, birincisi, 1970'lerin ve 1980'lerin Anglo-Sakson Marksist rönesansının ve ikincisi, Uno Okulu Japon Marksizminin bir karışımıdır. Birçoğuna büyük borcum var ama İngiltere'de Ben Fine ve Laurence Harris ile Japonya'daki Makoto Itoh ve Tomohiko Sekine'nin yerlerini ayrı tutacağım.
 
SYRİZA BİR ALTERNATİFE SAHİP Mİ?
 
Haydi Yunanistan'ı tartışalım. Syriza, yeni kurtarma paketi yenilgisinden sonra, ileri gitmenin tek yolunun bu olduğunu ileri sürerek bu gelişimin kaçınılmaz doğası hakkında bir hikaye yarattı. Bu olayları anlayışını paylaşıyor musunuz? Değilse, öteki yol neydi? Ekonomi açısından, Syriza bu gelişmelerden kaçınmak için ne yapmalıdır?
 
İlginçtir ki, Syriza'nın şimdiki liderliğinden gelen temel argüman, yapılabilecek başka bir şeyin bulunmamasıydı. Bu, aynı zamanda, Yeni Demokrasi, PASOK ve on yıllardır Yunanistan'ı yöneten diğer herkes tarafından etkin kullanılan bir argüman. Ancak Syriza, Yunanistan ve Avrupa'da gerçek değişimi sağlayacak başka bir yol vaat ederek iktidara geldi.
 
O sırada Syriza'yı destekledim, çünkü başka bir yol gerçekten de mümkündü. Değilse, Syriza'nın anlamı tam olarak neydi? Yeni Demokrasinin Antonis Samaraları yerine Alexis Tsipras'ın başbakan olması mı? Hükumette kendilerine "sol" diyen ve kurtarma politikalarını umutla daha "yumuşak" bir şekilde uygulamak isteyen insanlara sahip olmak mı? Bu görüşü tamamıyla reddediyorum. 
 
Syriza'nın gerçek sorunu, başka yolun olmaması değildi. Asıl sorun liderliğinin uyguladığı stratejinin baştan sağlam olmaması idi. Bu, yanlış siyaset, yanlış ekonomi, yanlış dünya anlayışıydı. Kısacası, Avrupa para birliğinde kalarak, borç verenlere karşı koymayı ve Yunanistan'ı değiştirmeyi hedeflediler. Syriza'daki diğer bazı kişilerle birlikte o sırada tartıştığım gibi, bu mümkün değildi. Liderliğe karşı çıkarak ve Avrupa Para Birliği'nden çıkarak ve ulusal borcu reddeden alternatif bir yol ileri sürerek savaş verdik. Yunanistan için yeni bir radikal sosyal değişim yolunu açan tek gerçekçi alternatif buydu.
 
Olaylar gösterdi ki, biz kesinlikle doğruyduk ve liderliğin stratejisi saçmalıktı. Fakat biz siyasi tartışmayı kazanamadık ve bu çok önemli bir şeydi. Stratejisinin başarısızlığından sonra Tsipras borç verenlere teslim olmuş ve politikalarını benimsemişti. Syriza teslimiyeti tüm Avrupa solu için kara bir lekedir.
 
Yukarıda öne sürdüğünüz şey, makro ekonomik düzeyde. Sizce diğer kısa vadeli taktik alternatifler olduğunu düşünmüyor musunuz?( iktidarı ele geçirdikleri ilk günden itibaren sermaye ve bankacılık denetimleri uygulama, daha öncesinde bir referandum düzenleme gibi.) Çünkü sonunda olan şey, Yunan devleti ekonomik olarak neredeyse felce uğradığında, çok zor bir konjonktürde son dakikada sermaye denetimleri uygulamaya koymak oldu.
 
Ne için? Eğer Syriza tüm yolu, Avrupa Para Birliği'nden çıkarak ve borçların yükümlülüğünü yerine getirmeyerek almaya hazırlanmadıysa, erken denetimlerin taktik uygulaması ne anlam ifade edecekti ki?
 
Benim görevim değil, ancak bazıları, bu hareketlerin, Syriza ile troika arasındaki görüşmelerde, kurtarma anlaşmasının getirdikleriyle karşılaştırıldığında daha iyi sonuçlar alacağını iddia ediyor. Bu duruşu paylaşıyor musun?
 
Neyi başarmak için daha iyi müzakere? Bu sadece yanlış düşünme. Tsipras, Varoufakis ve diğerlerinin müzakere yöntemleri başından beri de beceriksiz olmasına rağmen Syriza'nın sorunu taktik değildi. Gittiğiniz yol boyunca çelik gibi değilseniz, kışkırtıcı bir tarz ve laf kalabalığı borç verenleri kızdırmaktan başka ne anlam ifade eder? Gerektiği zaman yükümlülüğü yerine getirmeyeceğini ilan etmek için dik durmaya hazırsan takım elbise giymek ve kravat takmak çok daha iyi. 
 
Ancak Syriza ile ilgili sorun, yöntemleri değil, stratejisi idi. Avrupa'nın neyle meşgul olduğunu, borç verenin ne kadar amansız olduğunu anlamadılar. Her şeyden önce, Avrupa Merkez Bankası'nın ekonomideki likidite mevcudiyeti üzerindeki muazzam gücüyle mücadelenin tek yolunun ulusal para birimi üretmek olduğunu anlamıyorlardı. Sol bir hükumet için başka seçenek yoktu. Tsipras'a özel konuşmada bunu söyledim, ancak duymak istemedi, çünkü bu, Avrupa Birliği kurumlarıyla gerçek bir kopuştan bahsediyordu. Bu kırılma onun politik görüntüsüyle, yaradılışıyla, eğitimiyle ilgili olarak istediği şey değildi. 
 
Bence Syrizanın başarısızlığı için önemli - ve bu benim görüşüme - parti müzakereler sırasında Yunan halkına gerçeği söylemedi. İki taraf arasında neler olup bittiği ve hangi çıkarların olduğu söz konusu oldu. Eminim ki, bu süre zarfında parti adına üretilen ana söylem her şeyin kontrol altında olduğu, her iki tarafın da fayda sağlayacağı konusunda adil bir anlaşma olacağı idi. Sanırım bu yanlış bir taktik adım oldu, çünkü Syriza halkı hareketsizleştirdi, müzakerelerin sürecini bir grup uzmana, yani Tsipras'ın çevresindeki ekibe devretti. Böylece Syriza, insanları er ya da geç çıkarlarının lehine bir çözüm olacağına inandırdı. Halk, ne Brüksel'de neler olduğu konusunda doğru bir şekilde bilgilendirildi, ne de troika tehditlerine karşı topluca protesto etmeye hazırdı. B Planı'nın, AB ile olası bir ayrılık için gerekli olduğu kadar Yunan halkını hazırlamayı içerdiğine inanıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?
 
İşçi sınıfının ve daha geniş sosyal katmanların yaygın desteği ve siyasi hazırlığı, Yunanistan'da gerçekten bir şeyler değiştirmek isteyen radikal bir hükumet için büyük önem taşırdı. Syriza, resmi muhalefet haline geldiği 2012 seçimlerinden sonra buna kalkışma fırsatı bulmuştu, ancak bunu yapmadı. 
 
Bunun yerine liderlik, Alexis Tsipras'ı bir sonraki başbakan ve küresel sol figür olarak yükseltme yolunu izledi. İktidara geldikten sonra, kilit sorularda, hatta insanlar cevaplarını istedikleri halde bile, asla gerçeği bütün açıklığıyla söylemediler. Son derece kararlı oldukları tek nokta, Avrupalı kurumların bünyesinde kalmak istemeleridir. Bu dürüst oldukları az sayıdaki konudan biri. Avrupalılığa bağlandılar ve bağlı kalmaya devam ettiler.
 
O halde, halkı Avrupalı kredi verenlere karşı büyük bir çatışma için hazırlayabilirler mi? Açıkçası bir kopuş noktası haline gelebilecek olan Temmuz 2015 referandumunda bile, savaşa hazırlanmaktan titizlikle kaçındılar. Yunanistan ve yurtdışındaki güçlü merkezler, "Hayır" ın Avrupa Para Birliği'nden çıkış ve felaket anlamına geleceğini söyleyerek Yunanlıları korkutmaya çalışıyordu. Syriza ve liderliği asla böyle söylemedi ancak her zaman referandumun borç verenlerle yapılan görüşmelerde diğer bir silah olduğunu söyledi. Ve sonuçta teslim oldular ve "Hayır"ı "Evet"e çevirdiler. Asla gerçek bir kavga istemediler. 
 
Sizce bu stratejik seçim, Avrokomünist partilerin 1970'lerde benimsedikleri strateji ile mi bağlantılıydı yoksa sadece Tsipras'ın çevresindeki insanlar tarafından verilen bir karar mıydı? Örneğin, çevre ve enerji bakanı ve Tsipras'ın en önemli ekonomik danışmanlarından biri olan Giorgos Stathakis, Kasım 2016'dan itibaren iktidardaki partinin tek gerçekçi seçeneğinin derhal troyka ile bir muhtıra imzalamak olduğunu söyledi. 
 
Bundan ne ediniyorsunuz? Bu seçim, ideolojik, ekonomik veya kişisel nedenlerle açıklanabilir mi yoksa kabul edilen stratejiyi etkili bir şekilde çözebilecek bu faktörlerin bazı bileşkesi mi?
 
Syriza fiyaskosunu doğrudan Avrokomünist geleneğe bağlayabileceğimizi sanmıyorum. Syriza'da yer alan Sol'da birçok tarihsel akımlar var. Bazıları Avrokomünizmden geldi, ancak en seçkin örneklerin bazıları Yunan Komünist Partisinin Stalinist geleneğinden geldi. Syriza'nın önde gelen kadrosunun önemli bir kısmı,hayal gücünü zorlamaya hiç gerek yok, tamamen Komünist Parti kadrosu idi, Avrokomünist değil.
 
Syriza'nın asıl sorunu, Eurocommunizm değil, partinin nasıl kurulduğu ve neye dönüştüğü idi. Syriza, 1990'ların başında belirsiz bir şekilde, işçi sınıfı içinde kök salmayan ve her zaman gerekenden fazla yöneticinin bulunduğu Komünist Parti'nin etkileyici yan ürünü, daha çok Synaspismos olarak başladı. 2000'lerde Syriza oldu, küçük bir ekip kendisini potansiyel olarak Yunan siyasetinde önemli bir oyuncu olarak görüyordu, çünkü çoğulcu, demokratik ve benzeri bir şekilde siyaset yapmanın yeni bir yolunu öneriyor gibi görünüyordu. Syriza'da en büyük değişim, Sol'da belki de neslinin en yetenekli politikacısı olan Alekos alavanos liderliğinde gerçekleşti. Syriza, sürekli tartışmalar ve görüş alışverişinde bulunulan bir ortamda Sol'un birçok farklı akımını cezbeden yeni bir kitle partisinin özelliklerini edindi. Aynı zamanda bilinçli bir eylemciydi.
 
Alavanos'un yaptığı felaket getiren hata, yeni, taze ve radikal bir neslin önünü açmayı düşünerek, Tsipras'ı ve küçük grubunu Syriza'nın yeni liderliği olarak atamaktı. Tsipras partiyi devralmak için aşırı derecede hırslı ve aynı derecede hünerliydi. 011-12 sezonunda Syriza'yı büyük bir seçim başarısına doğru taşıdı. 2010 civarlarında Syriza, Sol'daki birçokları arasında sadece küçük bir parti idi ve açık sözlü olmak gerekirse, yayılmakta olan krizin doğasına ilişkin en büyük anlamsız sözleri cafcaflı bir şekilde söyledi. Tsipras, daha sonra Yunan şehirlerinin meydanlarında vuku bulan kitle protestolarına katılması  için Syriza'yı cesurca zorladı. Hepsinden önemlisi, Tsipras, Sol'un diğer liderlerinin aksine, yönetmeye hazır olduğunu söylemeye hazırlandı. Yönetme istekliliği ile meydanlardaki hareketlere Syriza'nın dahil olmasının biraraya gelmesi partiyi 2012 seçimlerinde ileriye doğru sürükledi. Sırada bekleyen hükumet idi.
 
Kısa bir süre için, Syriza, sadece Yunanistan'da değil, aynı zamanda Avrupa'da da Sol'un geleceği olabilecek yeni bir örgüt oluşumunu temsil eder gibi göründü. Seçmenlerin desteğini çekebilecek güçlü kadro ile devamlı tartışmalarla uğraşan çeşitli akımların gevşek ittifakı ve parti hükumet oldu. Gerçek, 2015'te netleşti. Syriza, Sol için politika yapmanın yeni bir yolu değildi, sadece Yunan politik düzeninin hükmetmeye devam ettiği en yeni yoldu. Bitmeyen politik tartışma ve hareketçilik, ne iç demokrasinin bir garantisini ne de  kapitalizme karşı mücadeleyi ortaya koydu. Syriza, gerçek politik tartışmanın olmadığı ve en tepede mutlak güçe sahip bir liderle birlikte sınırları belli olmayan politik bir organ olan hükumette tamamen kendini demokratik olmayan bir şekilde gösterdi. Bu, Yunan devletiyle iç içe olan ve yalnızca iktidarda kalmaya çalışan bir seçim makinesi. Syriza modelinde Sol'un geleceği yok, bu kesin.
 
Temmuz 2015 anlaşmasından sonra Yunanistan hükümetinin resmi açıklamasını bildiren açıklayıcı bir slogan, şu ana kadar karşı karşıya kaldığı pek çok sıkıntıya rağmen, hükumetin mali performansının, 2016 Gayri Safi Yurt İçi Hasılası'nın kabaca yüzde 4'ü kadar devletin ana bütçe fazlasını arttırması nedeniyle bir başarı öyküsü olarak tanımlanabilir. Bu iyimserliği Yunan Hükümeti adına paylaşır mısınız? Ekonomik performansını başarılı olarak tanımlayabilir miyiz?
 
Bazı şeyleri sıraya koymalıyım. Yunanistan'daki büyük ekonomik daralma 2013'te sona erdi. 2014 yılından beri Yunan ekonomisi etkili bir biçimde durgundu: bir parça yukarı, bir parça aşağı. Krizin en kötü kısmı, Syriza iktidarı almadan bir yıl önce sonlanmıştı. Dolayısıyla Syriza'nın Yunanistan ya da Yunan halkı için bir çeşit başarı sağladığını söylemek gülünç bir şey. Gerçekçi kavramlar içinde, Syriza yönetimi ele geçirdikten sonra ekonomik durgunluk hafifledi ve 2016 boyunca ve bir yere kadar  2017'de farklı bir yol izledi. Tabii ki, Yunan siyasetinde yalancılıkların sürekli tekrarlanması yoluyla paralel bir gerçeklik yaratmak mümkündür ve Syriza bu konuda çok iyidir. Ancak gerçekler, rakamsal verilerde ve insanların yaşanmış deneyimlerinde açıktır. 
 
Gerçek ekonomi politikaları açısından Syriza, krizin başlangıcından bu yana Yunanistan'ın sahip olduğu en itaatkar hükumet olduğu kanıtlanmıştır. Kredi verenin ekonomik politikalarını kabul ettiler, Ağustos ayında üçüncü kurtarma anlaşmasını imzaladılar ve uygulanmasında çok titiz davrandılar. Bağımsızlıkla ilgili bir belirti, egemenlikle ilgili bir deneme yok. Bu bağlamda, Mayıs 2017'de imzaladıkları üçüncü kurtarma planının ikinci kez gözden geçirilmesini tamamlayan son anlaşma, borç verenlerin emirlerini bir kez daha itaatkar bir biçimde takip etti. 
 
İktidara yükseliş sırasında Syriza, önceki "yumuşak" Yunan hükumetlerinin aksine, sert müzakere etme, sert olma ve borç verenlere karşı ayaklanma konusunda ortalığı çok büyük velveleye verdi. Pratikte, kriz sırasında Yunanistan'ın sahip olduğu en kötü müzakereciler olduklarını kanıtladılar. Borç verenler, herhangi bir borç hafifletme olanağı sağlamaksızın, kemer sıkma tedbirleri, vergiler ve emeklilik kesintileri dayatarak tamamıyla onlara egemen oldular.
 
Gelecek Yunanistan için kasvetli görünüyor. Muhtemelen durgunlaşmaya devam edecektir: büyüme muhtemelen biraz azalacaktır, daha sonra biraz gerileyecektir ve sonra yine aynı olacaktır. Sürekli yüksek işsizlik oranı ve yüksek gelir eşitsizliği olan bir ülke; eğitimli gençlerin terk edecekleri fakir bir ülke; devasa borçla boğuşan yıpranmış bir ülke; Avrupa'nın saçaklarında ilgisiz küçük bir ülke haline gelecektir. Egemen sınıf bu olası sonucu kabul etti, bu onun egemenliğinin tarihi iflasıdır. Syriza da bu felakette rol oynamaktadır.
 
Borç ne olacak? Syriza yakında borcun hafifletileceğini iddia etti.
 
Mayıs 2016'da, esasen para birliğini yürüten organ olan Eurogroup, Syriza'nın kabul ettiği Yunan borçları için bir taslağa karar verdi. Bir "kesinti" olmayacak çünkü para birliği içerisinde bir devletin kayıplarını diğer devletin politikalarından alacak bir mekanizma yok. Taslağa göre, Yunan borcu, borcun ödenmesinin toplam maliyeti(faiz ve ana para) yıllık GSYİH'nin %15'ini geçmediği sürece sürdürülebilir olarak kabul edilecek. Faiz indirimi sağlanarak ve var olan borçların vadesini uzatarak bu "sürdürülebilirlik"i başarması için Yunanistan'a yardım edilebilir. Bu, Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ndeki "ortakları"ndan umut edebileceklerinin en iyi olanıdır. Bunun için, Yunanistan, uzunca bir süre, çok önemli bir faiz dışı fazla elde etmek için maliye politikasını şekillendirmek zorunda kalacak. Yani, onlarca yıl sürecek olan düşük hükumet harcamaları ve yüksek vergilendirme, derin kemer sıkma politikaları... Sonuç olarak, büyüme oranları düşürülecektir. Bu, Yunanistan borçlarını orta ve uzun vadede kesin bir şekilde sürdürülemez hale getiren korkunç bir açmazdır. 
 
Mayıs 2017'de Syriza hükumeti, tam da bu taslağa dayalı başka bir anlaşma imzaladı. 2022 yılına kadar yüzde 3,5'luk faiz dışı bütçe fazlalığın büyük miktarda temini için emeklilik maaşlarını düşürmek ve vergilendirmek suretiyle yeni tedbirler yasası çıkarttılar. Ayrıca, 2060 yılına kadar yılda ilave yüzde 2  faiz dışı fazla elde etmeyi kabul ettiler! Bu olağanüstü acımasız tedbirlerini yasalaştırmaya rağmen, kesinlikle bir borç indirimi almadılar. Bu inanılmaz beceriksizliktir. Böylelikle işsizliği düşürerek Yunan ekonomisinin iyileşmesine olanak verecek koşulları sağlamada berbat halde başarısız olurken, emekçi kesim üzerinde acımasız tedbirler dayatarak ve ulusal egemenliğin son kalıntılarını teslim ederek taviz verdiler. 
 
Yunanistan'da olan bu durumu, 1980'ler krizi esnasında Latin Amerika devletlerinde olanla karşılaştırabilir miyiz, çünkü her iki olayda da borç belirleyici bir özellikti; ne düşünüyorsunuz?
 
Bir ölçüde, evet, çünkü Yunan krizi özünde bir ödeme dengesi krizi idi. Dahası, kriz IMF tarafından ele alındı, bu nedenle birisi Latin Amerika'yla benzer sonuçlar bulabilir. Bununla birlikte, Yunanistan için gerçek benzerlik, Latin Amerika değil, I. Dünya Savaşı'ndan sonraki Alman krizi, savaş tazminatı krizidir. Savaşı kaybettikten sonra Almanya, daha çok muzaffer olan Fransa'ya büyük tazminatlar ödemek zorunda kalırken aynı zamanda ekonomisi üzerinde ihracat kapasitesini kısıtlayan ve böylece gerekli ödemeleri yapamadığı sorunlar ile karşı karşıya kaldı. 1920'li yıllar boyunca, John Maynard Keynes'in de hemen fark ettiği gibi, Almanya olmayacak bir konuma yerleşti. Tabii ki nihai sonuç, borcu kaldıracağını duyuran ve II. Dünya Savaşı hazırlığı için ekonomiyi askerileştiren Hitler'in yükselişi oldu. Yunanistan bugün benzer bir konumdadır. Çok büyük bir dış borcu vardır ve dış ödemeler yapmakla yükümlüdür, ancak dış fazla(ihracat fazlası) üretemez; çünkü para birliği ona etkili bir şekilde izin vermez. Günümüzde bütçe fazlası, iç ekonomiyi sıkıştırarak büyüme potansiyelini azaltarak yaratılmaktadır. Yunanistan için, ancak tuzaktan özgürlüğünü zor kullanarak kurtarması yoluyla çözülebilecek imkansız bir durum. 
 
Eski maliye bakanı Yanis Varoufakis yakın zamanda bir B Plan'ının olduğunu teyit etti. Bu ifadeye inanıyor musunuz? Eğer vardıysa, manevra yapmak için halen zaman ve boşluk varken, neden müzakereler sırasında Tsipras'ın ekibi tarafından bir seçenek olarak kullanılmadı? Tsipras'ın bu kartı oynaması halinde, bu ekonomik ve siyasi açıdan ne gibi bir etki yaratacaktı, ne düşünüyorsunuz?
 
Kendinle yaşamana imkan veren geçmiş hakkında hikaye anlatmak yaygın bir şey. Aynı zamanda, günümüzün ihtiyaçlarına daha çok uygun gelen geçmişi yeniden keşfetmeye yönelmek de yaygındır. Şahsen bunu elimden geldiğince önlemeye çalışsam da, insanlar siyasette sıklıkla bunu yapar. Gerçek anlamda bir B Planı olmamıştır - yani, Yunanistan'ı para birliğinden çıkarıp Avrupa Birliği ile ipleri koparacak bir plan. En fazla, borç verenlerin baskısı artarsa ne yapılacağına ilişkin yuvarlak hesaplar vardı. Halkın desteğine dayanan tutarlı bir bütün olarak talep ettikleri ve önerdikleri gibi bir Plan B'yi hiç ifade etmediler. Syriza için olamazdı da, çünkü böyle bir plan Avrupa Para Birliği'nden çıkmayı muhakkak gerektirecekti. Yanis Varoufakis de dahil olmak üzere Syriza liderleri, Avrupa'dan ayrılmayı tasvip etmeyen Avrupacıları görevlendirdiler. Avrupacı olmayan ve ayrılma talep eden Syriza üyeleri sonunda Tsipras tarafından kenara itildi.
 
Son zamanlarda siz ve Theodore Mariolis, RL Enstitüsü tarafından yayınlanan "Euro Bölgesi başarısızlığı, Alman politikaları ve Yunanistan için yeni bir yol" adlı analitik bir rapor yazdınız; burada Yunan halkının çoğunluğu için yıkıcı sonuçlar doğurmaksızın uygulanabilir bir proje olan Grexit için gelecekteki hükumete yol gösterecek adımları tarif ettiniz. Olası bir Grexit'i uzun vadede bir başarı hikayesi haline getirmek için gelecekteki bir hükumet ne yapmalıdır?
 
Grexit'in adımları epeydir iyi anlaşıldı. Gizem yok. Grexit, öncelikle parasal egemenliğin bir parlamento kanalıyla yeniden ele geçirilmesini, böylece ulusun yasal parasının yeniden tanımlamasını gerektirir. Yunan yasası uyarınca sözleşmelerde, para akışlarında ve toplam parada 1:1 kambiyo oranı derhal uygulanacaktır. Aynı zamanda, banka kamulaştırması, sermaye kontrolleri, bankacılık denetimleri ve ekonominin dönene kadar başlangıç döneminde ilaçların, yiyecek ve enerjinin düzenli tedarikini sağlamak için adımlar atılacaktır. En ciddi ekonomik problem New Drachma'nın devalüasyonu olacaktır; bu da büyük ölçüde cari hesabın durumuna ve ekonominin gücüne bağlı olacaktır. Yunanistan'da bunu tahmin etmek kolay değil, fakat dengenin yeni konumunda yüzde 20-30'luk bir devalüasyon olacağını tahmin ediyorum. Uluslararası pazarlarda ve yurt içinde rekabet gücünü geri kazanması gereken Yunan endüstrisi için devalüasyon olumlu olacaktır. İstihdam korunuyor olacağı için orta vadede işçiler de faydalanacaktır, fakat kısa vadede destek isteyeceklerdir, özellikle de vergi indirim ve devlet yardımları vasıtasıyla... Bu herhangi bir hayal gücünü zorlayan kolay bir yol değil, ancak mükemmel şekilde uygulanabilir ve kararlılık ve yaygın katılım gerektiren bir yol. Belki de altı aydan on iki aya kadar büyük zorluklar dönemi yaşanacaktır, ancak ekonomi geri dönecektir.
 
Bununla birlikte, çıkış Yunan sorunları için tek başına bir tedavi değildir. Bunu, her zaman, sermayeye karşı ve emeğin yararına olan toplumsal güçler dengesini değiştirecek, böylece ülkeyi farklı bir yola sokacak ekonomi politikalarının farklı bir grubunun bir parçası gibi anladım. Başka bir deyişle, Yunanistan'ın ilerici bir çıkışa ihtiyacı var.
 
Bunun için iki adım önemlidir. İlk olarak, hükumet faiz dışı fazlalık için saçma ve yıkıcı yüzde 3,5 amacından vazgeçerek kemer sıkma yükümlülüğünü kaldırmalıdır. Bu, istihdamın çok çabuk yaratılabildiği yer olduğu için çoğunlukla hizmetlere yönelik yatırım ve diğer şeylerde kamu harcamalarını yükseltecektir. İkincisi, hükumet, hizmetlerden ziyade sanayi ve tarım yararına ekonomiyi dengelemek için kamu kaynaklarını kullanan bir endüstriyel strateji benimsemelidir. Bu politikalar benimsenirse, emekçilere yararları değerli olur, sınıf gücünün dengesi değişir, ücretli emek koşulları iyileştirilir ve gelir ve servetin yeniden dağıtılması için bir niyet olurdu.
Yunanistan'ın, toplumun sosyalist yeniden yapılanmasına yol açabilecek güçlü antikapitalist bir karaktere sahip farklı bir gelişme yoluna girmesi konusunda konuşmak mümkündür.
 
Muhtemel bir Grexit senaryosunda, AB dışında bir Yunanistan küresel ekonomide nereye oturacaktır - kimle, hangi ticareti yapacaktır; AB ile bir ticaret savaşı beklenir mi?
 
"Ticaret savaşı" argümanı tipik olarak kurtarma politikalarına devam etmek isteyen ya da radikal değişimi düşünmekten bile korkan insanlar tarafından kullanılır. Kırılma yoluna girmesi halinde Yunanistan kesinlikle zorluklarla karşı karşıya kalacaktır, zira kaçınılmaz olarak borcunu ödememek zorunda kalacaktır. Zaten Yunan borçlarının sürdürülemez olduğu yaygın olarak biliniyor ve kabul edildi. Yükümlülüğü yerine getirememe ciddi bir iş, ancak günümüzde savaşa, boykotlara ve diğer renkli sonuçlara yol açmıyor. Ülkeler faaliyet göstermeye ve hayatta kalmaya devam ediyor. Sonuçta, yükümlülüğü yerine getirmeyen devlet, bireysel üretken unsurlar değil. 
 
Yükümlülüğü yerine getirmemeden daha riskli olan şey, yükümlülüğü yerine getirmeme nedeniyle basitçe gerçekleşmeyecek olan, aynı zamanda AB'nin ekonomi politikalarıyla çelişecek olanları Yunanistan uygulayacağı için, Avrupa Birliği'nden ayrılma ihtimalidir. Yunanistan, ekonomisini düzene sokmak için bunun için hazırlıklı olmalıdır. Kestirme yol yok. Özel şartlar, muafiyetler vb. müzakere etmek zorunda kalacak ve ihtiyaç duyduğu politikaları uygulama adına bir kavga için hazırlıklı olunmalıdır. İşçiler ve halk tabakaları kararlı olurlarsa, ülke başarılı olabilir. 
 
AVRO BÖLGESİNİN GELECEĞİ
 
Şimdi AB gelişmelerine geçelim. Avro bölgesinin geleceği nedir sizce ve AB için Almanya'nın şu andaki planı olarak görünen Avrupa Komisyonu'nun çok hızlı bir Avrupa için senaryolarını nasıl görüyorsunuz?
 
Avro bölgesi krizi, AB'nin tarihsel gelişiminde belirgin bir dönem olarak hemen hemen bitmiştir. Almanya kendi çözümünü dayattı ve tüm muhalefeti yendi. Amaç yeniden başlatmayı taşıyor: Almanya üstün geldi ve isteklerini on yıl boyunca Avrupa'ya dayattı. Tartışılmaz baskın ülke olarak ortaya çıktı. Bu gerçekleştikçe, yeni Avrupa'nın merkez ve birkaç çevre ülkeyle beraber oldukça tabakalaşmış bir oluşum olduğu belirgin hale geldi. Marksistlerin hakkında konuşmaya alışık oldukları merkez ve merkezin dışında kalanın eski ayırımı, Avrupa'da yeni ve düşmanca yollarla tekrar ortaya çıktı. Merkez, daha belirli bir biçimde, esas olarak otomobil, kimyasal maddeler ve imalat makinelerinden oluşan sanayi üssü Almanya'dır. Kuzey İtalya istisna olmakla birlikte, Avrupa'da Almanya ile uzaktan karşılaştırılabilecek başka hiçbir sanayi kompleksi yok. 
 
Merkez birkaç periferi(çevre ülke) tayin etti; ikisi ön plana çıkıyor. Birincisi, Almanya'nın endüstriyel merkezine doğrudan doğruya bağlıdır: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya ve Slovenya. Bu perifer, hepsi de Almanya'ya akan, emek, kaynak ve üretken kapasite sağlayarak Almanya sanayi sermayesinin bir hinterlantı olarak görevini yapıyor. İkinci perifer güneyde: Yunanistan, Portekiz ve İspanya. Bunlar zayıf endüstrileri ile, düşük verimlilik artışının ve rekabet gücünün olduğu, istihdam sağlayan ancak artık bunu yapamayan büyük bir kamu sektörüne sahip ekonomilerdir. Görevleri, Alman merkeze vasıflı iş gücü  sağlamaktır. 
 
Avrupa'nın bu tabakalaşması muazzam bir Alman siyasi iktidarının da temelini oluşturmaktadır. Almanya'nın üstünlüğü Alman tarihsel bloğunun bir planından kaynaklanmadı, ancak bir noktadan sonra bilinçli bir politika haline geldi. Almanya'nın üstünlük sağlamasının en önemli kaldıracı, Almanya'ya Avrupa'ya ticari olarak hakim olma imkanı sağlayan ve Almanya'nın sanayi sermayesi için bir üs vazifesini görerek Çin ve ABD'ye ihraç etmesi ve diğer şeyler için temel oluşturan para birliğidir. Para birliği sayesinde Almanya büyük bir küresel güç olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu türün herhangi bir kapitalist sürecinde olduğu gibi, gerilim ve iç çelişkiler de ortaya çıktı. Bunlar çoğunlukla Avrupa'nın merkeziyle ilgilidir ve iki konu büyük önem taşımaktadır.
 
İlki, Almanya'nın kendisi ile ilgilidir. Almanya'nın sanayi sermayesi ihracatı Alman işçilerinin omuzları üzerinde gerçekleşti: Almanya'da sürekli kemer sıkma politikaları, ücret sınırlaması, kamu harcamalarında kısıtlama, yurt içi yatırım eksikliği ve iç talebin sıkıştırması. Bu, Avrupa'nın Alman kapitalist egemenliğinin temelini oluşturuyor ve Alman sermayesinin dünya pazarında pay sahibi olmasını sağlamıştır. Uzun vadede açıkça istikrarsız ve dayanılmaz bir durum. Alman emeğinin üçte ikisi, düşük ücret ve zorlu iş koşullarıyla, istikrarsız şartlarla ayakta kalıyor. 
 
İkincisi, Almanya, Fransa ve İtalya arasındaki ilişkilerdir. Bu büyük bir zayıflık noktasıdır. Fransa elbette merkezin bir ülkesidir, ancak Almanya'ya dayanamaz çünkü sanayi üssüne, rekabet gücüne ve para birliğini şekillendirme becerisine sahip değildir. Gerçekte, tarihi bloğun Almanya ile nasıl yüzleşeceğine dair stratejik bir planı yok ve hızla Berlin'e boyun eğiyor. İtalya daha da kötü. Önemli bir sanayi üssü var ancak para birliğindeki varlığı derinden sorunlu çünkü makul şartlarda rekabet edemiyor ve büyüme oranı çok zayıf. İtalya yıllardır düşük seviyeli kemer sıkma durumunda. Bu sonsuza kadar süremez ve gerginlikler bir noktada patlar. Özetlemek gerekirse, Almanya'nın yükselişi, muazzam bir gerginlik yaratarak Avrupa'yı daha önce hiç görmediği şekilde tabakalaştırdı. İşte bu noktada patlamalar ve tarihin ivme kazanacağı yılların gelmesinin bekliyorum.
 
Bu patlamaların yukarıdan mı aşağıdan mı geleceğini düşünüyorsunuz?
 
Son yıllarda sağ kanat popülizmin ve otoriterciliğin faşist biçimde, Avrupa'nın bir çok yerinde yükselişini gördük. Bu, Avrupa'nın tabakalaşmasının ve Alman egemenliğinin ortaya çıkmasının bir sonucudur. Ayrıca, Avrupa giderek daha eşitsiz hale geldiği için demokrasinin gerilemesinin de bir sonucudur. Avrupa'da tezahür eden parlamenter demokrasinin başarısızlığı ve siyasi sürecin emekçilerin endişelerinden kopuk olması, Alman sermayesinin Avrupa'nın dört bir yanındaki üstünlüğünün bir parçasıdır. Reaksiyon kaçınılmaz olarak daha fazla egemenlik talep etme biçimini almış ve aşağıdan gelmektedir: İnsanlar nerede yaşadıkları, nerede çalıştıkları, yasaları kimin yaptığı, yasaları kimin uyguladığı, kimlerin ve nasıl hesap verebilir olduğu üzerinde güç kaybettiklerini hissederler. Avrupa çapında yaygın ve ulusal egemenlik için talepler var. 
 
Geçmişte, Avrupa'daki Sol güçler, bu talepleri, emekçilerin ihtiyaçlarını ve isteklerini ifade etmek için, Avrupa'da büyük şirketlere ve Alman egemenliğine karşı koyarak formüle ederlerdi. Trajedi, Sol'un Avrupa'da artık bu rolü oynamaması ve hatta yaygın taleplere karşı otoriter bir eğilime yönelen ve Sol'un ifade şeklini kendine mal eden, sonuç olarak, Sağ'a yol vermesidir. Fakat bu gelişmede kaçınılmaz hiçbir şey yoktur. Her şey Sol'un şu andan itibaren nasıl tepki vereceğine bağlı olacaktır. Emekçilerin Avrupa'daki aşırı sağa sıkı bir bağlılığı yoktur. Asıl mesele, Sol'un birlikte hareket edip etmeyeceği ve etkili bir şekilde müdahale edip etmeyeceği. 1990s and 2000s. It is time for the Left to break out of that and once again play its historic role in Europe. Eksik olan şey, Sol'un çoğu 1990'ların ve 2000'lerin çerçevesinde hareket etmeye devam ettiği için Avrupa'daki yakıcı politik sorunların net anlaşılmasıdır.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BİZLER ASLANIZ, MÜDÜR BEY

 
 
NAVENDU MISHRA / MARCUS BARNETT
 
 
1976'da Londra'daki bir grup Asyalı göçmen, bir döneme damga vuran bir grev başlattı.
 
Yasu Patel, Jayaben Desai ve Johnny Patel, Grunwick Grevi sırasında. (Resim: Getty)
 
1970'lerde İngiltere, derin ekonomik krize tepki gösteren yüreklendirilmiş sendika hareketleri olarak grev eylemleriyle doluydu. Kömür madencilerinden kamyon şoförlerine, kamu sektörü çalışanlarından mezar kazıcılara kadar ekonominin her sektörünün ulusal huzursuzluk dalgasından etkilendiği görülüyordu. Fakat en beklenilmedik grevler kuzeybatı Londra'da, Grunwick film yapım fabrikasında gerçekleşti. Orada, Ağustos 1976'da, çoğunluğu güneydoğu Asya kökenli göçmen kadınlardan oluşan bir grup, zorba yönetim tarafından uygulanan kötü koşullara, cezalandırmaya ve onur kırıcı davranışlara karşı greve gitti.
 
İki yıl süren militanlıktan sonra dağılan grev, Thatcher İngiltere'sinde neyin gelmekte olduğunun habercisiydi. Elli yıl önceki Genel Grev'den bu yana en yüksek sayı olan 550'nin üzerinde sendikacının mücadele boyunca tutuklanmasıyla birlikte polisin davranışları şiddet doluydu. Muhafazakar Parti bunu önemli bir an, hem göçmenleri hem de işçileri disipline etmek için bir fırsat olarak görüyordu. Partideki sert sağcılar, savaş sonrası sosyal demokrat uzlaşmayı halletme yoluyla grevi ezmek için dolap çeviren muhalif kabine bakanlarının ve işverenlerin yasal ücretlerini ödediler. Ancak Grunwick, aynı zamanda modern İngiliz tarihindeki sınıf dayanışmasının en etkileyici gösterilerinden biriydi. Grevcilerin ve destekçilerinin kararlılığı, işçi sınıfı mücadelelerinin daha fazla çok ırklı ve daha fazla militan olacağı bir çağı başlattı.
 
İŞÇİLER VE GÖÇMENLER
 
Birçok eski Britanya kolonisinin bağımsızlığını kazanmasından kısa bir süre sonra, palazlanmakta olan devletler "Afrikalılaştırma" politikalarına giriştiler. Ulusal bağlamda farklılık gösterse de, bu politikalar genelde Britanya yönetimi altında Afrika'ya göç eden Güneydoğu Asya kökenli insanlara yönelik ayrımcılıkla karakterize edilmiştir.
 
Sonuç olarak, Commonwealth vatandaşı olan bu Asyalıların birçoğu Birleşik Krallık'a taşındı ve Afrika ile nesiller boyu süren dostluğun ve aşinalığın yanı sıra ofis işlerini ve küçük işletmelerini de geride bıraktılar. Çoğu İngiltere'nin sanayi merkezlerine yöneldi, ancak, 1930'lardan beri en yüksek işsizlik oranlarını yaşayan ülkede, sadece vasıfsız ve güvensiz iş buldular. 
 
Kısa bir sürede alışılmadık çok kötü mali koşullar, kadın erkek göçmen ailelerin iş yerine sıkıştırılmaları anlamına geliyordu. Akıcı İngilizceleriyle yeterince çabuk kaynaşmaları ve maaş çekine duyulan çaresiz gereksinim aşırı sömürücü patronların işe almada onları görmesini sağladı. Bu güneydoğu Asyalı insanların daha az paraya daha çok çalışacakları düşünülüyordu. İngiliz meslektaşlarıyla çok az temaslarının ve hatta İngiliz emek hareketiyle çok az bağlantılarının olduğu zor işler genelde onlara verildi.
 
Londra'nın kuzeybatısında, Willesden'deki Grunwick film yapım fabrikası böyle bir iş yeriydi. Koşullar, 1976 yazının kavurucu sıcaklığı boyunca edebi bir karakter halini alacak olan şey, "terhane" olarak tanımlandı. Kağıt üzerinde haftalık 40 saat çalışma zorunlu ilave saatleri içeriyordu ve işçiler sadece başlangıçtaki temel ücreti kazanıyorlardı. Koşullar giderek zorlaşıyordu, iş dışında hiç bir şey yoktu sadece iş; yönetim sertti, işçiler ihtiyaç molaları için izin rica etmek zorundaydılar. Bu küçük şeylerle uğraşma, daha sonra gerginlikleri azdıracak ırkçı ve kadınlardan nefret eden tutumların gizli etkisiyle birleşti.
 
20 Ağustos Cuma günü Grunwick'teki işçilerden biri düzme gerekçelerle görevden alındı. Dayanışma girişimi içinde başka bir işçi, Jayaben Desai, dışarıya çıktı ve beraberinde beş başka işçi getirdi. Anlaşmazlığın patlak vermesi sırasında, Desai'nin müdürü onu ve çalışma arkadaşlarını "geveze maymunlar" ile kıyasladı; Desai buna cevap verdi:
 
"Burada işlettiğiniz bir fabrika değil bir hayvanat bahçesi. Fakat hayvanat bahçesinde bir çok cins hayvan vardır. Bazıları parmak uçlarında dans eden maymunlardır. Başkaları da kafanızı ısırıp kopartan aslanlardır. Bizler aslanız, Müdür Bey."
 
GREV
 
Takip eden Pazartesi günü, altmış işçiden oluşan kitlesel bir yürüyüş grevcilerin saflarını büyüttü. Desai'nin oğlu Sunil - aynı zamanda yoldaşıydı - grev hattını örgütleme görevini üstlendi. Grevin etkili olduğu görülür görülmez daha çok işçi katıldı ve sayıları bir kaç gün içinde yüzün üzerine çıktı. 
 
Sonraki adımda ne yapacağından emin olamayan Sunil Desai, kendisine Brent Ticaret Konseyi ve İş Sendikası Kongresi(TUC) ile irtibata geçmesini tavsiye eden yerel Vatandaş Danışma Bürosu'na yakınlaştı. Grevciler, çalışanların basınla iletişim kurmalarına ve kavgalarını daha geniş bir kamusal meşruluğa kavuşturmalarına yardımcı olan APEX'e(Profesyonel, İdareci, Yazı ve Bilgisayar Görevlileri Derneği) hızlı bir şekilde katılmaya karar verdiler. Çok geçmeden Grunwick işçilerinin temel talebi iş yerlerinde sendikanın tanınmasıydı.
 
Bu talep reddedildi ve grev hattındaki 137 işçi işten atıldı. O sıralarda APEX, aralarından birkaçının "yasaklanmış" sol kanat örgütlerin listesini tuttuğu ve 1970'lerin sol eğilimli TUC'una karşı muhalif olan sağ-kanat liderliğin etkisi altındaydı. 
 
Fakat yerel dayanışma kısa sürede APEX'in muhafazakarlığına bir panzehir olarak geldi. Şu anda Jeremy Corbyn'in Muhalif Çalışma Bakanı olan Brent Ticaret Konseyi başkanı Tom Durkin ve sekreter Jack Dromey, grev bülteni ve destek komitelerinin yanı sıra grevcilere günlük grev toplantıları ve düzenli grev gözcülüğü örgütlemede yardım etmek için düşük seviyeli sendika yetkilileri ile ilişki kurdular. Ekim 1976'da TUC'un lideri Len Murray, sendikaları Grunwick'teki grevcilere her türlü yardımı vermeye çağırdı. Yerel posta görevlileri, yardım için ne yapabileceklerini tartıştıktan sonra Grunwick fabrikasına gönderilen tüm posta teslimatlarını durdurmaya karar verdiler. Bu çok önemli bir gelişmeydi: iş çoğunlukla tatillerde ve önemli günlerde film ruloları postalayan müşterilere dayanıyordu.
 
Kasım ayında Grunwick'in sahibi olan George Ward, posta işçilerini dava etmeye çalıştı. Hindistan'da hali vakti yerinde bir ailede doğan Ward'ın yüksek mevkilerde arkadaşları vardı. Bunlardan birisi, sendika karşıtı grup olan Ulusal Özgürlük Birliği'ni(NAFF) yöneten ve  kendi kişisel hesabından Ward'ın işçiler üzerine saldırılarını desteklemek için 80,000 pound harcayan sert biri olan Tory MP John Gorst'du. Dava en sonunda reddedildi, ancak Posta İşçileri Sendikası, daha başka yasal işlemler korkusuyla fabrikaya gelen postaların işleme konmamasını terk etmeye zorlandı.
 
Ward, aynı zamanda Muhafazakar muhalefet lideri ve onu "özgürlük şampiyonu" olarak nitelendiren Margaret Thatcher'ın politik destekçiliğini de yapıyordu. Ancak Thatcher'ın partisi o kadar da hemfikir değildi. Anlaşmazlık, uzlaşma arayan Muhalif Kabine bakanları ve gelecek yıllarda partinin ve nihayetinde ülkenin gidişatını belirleyecek olan neoliberal öncü birliği arasındaki farklılıkları öne çıkartmaktaydı. 
 
Margaret Thatcher'ın yakın bir sırdaşı olan Keith Joseph, grevin siyasi projeleri için kilit rol oynadığını gördü. Yaygın iş yeri mücadeleleri döneminde, Grunwick anlaşmazlığını mevcut düzen için bir "kırılma noktası" olarak nitelendirdi. İşçi sınıfının kaybetmeye mecbur olduğunu ileri sürdü ya da Grunwick'teki zafer, "hepimizin yarınlarını" temsil edecekti.
 
 
GERİ İTME
 
1976'nın sonunda, anlaşmazlık had safhadaydı. Toplantılar düzenli olarak Hindistan Bağımsızlık mücadelesine atıfta bulundu; Desai işçileri, İngilizlere karşı Mahatma Gandhi örneğini takip etmeleri için cesaretlendiriyordu. Grevciler, TUC tarafından sunulan geniş bağlantılar ve kaynaklardan yola çıkarak, destek ve dayanışma çekmek için hikayelerini ülkedeki tüm ana sanayi bölgelerine yaydılar. 
 
Grevin başlangıcından yaklaşık bir yıl sonra, 13 Haziran 1977'de özel bir Kadın Destek Günü düzenlendi. İçlerinden 100 kadın grev hattı üzerinde bir araya geldi, polis, sıra dışı bir gaddarlık içinde 84'ünü tutukladı. Ertesi gün, grev kırıcıları taşıyan bir otobüs grev hattını geçti ve 14 Haziran'da Londra bölgesi Posta Dağıtıcıları Sendikası, Londra posta işçilerine tekrardan Grunwick'e gelen postaları dağıtmamaları tavsiyesinde bulundu. Neredeyse, "Bayan Desai'ye hayır deme," diye alaycı şekilde belirten sandalyeleriyle  tamamı beyaz olan sendika şubesi kararı kabul etti. Birkaç gün sonra sol kanat İşçi Partisi Üyesi Audrey Wise, onu takiben 23 Haziran'da madencilerin lideri Arthur Scargill grev hattında tutuklandılar.
 
Polisin davranışını üzerine oluşan öfke sonrasında Jayaben Desai destek toplamak için ülke çapında bir tura çıktı ve ertesi cuma günü, grev hattında destek veren 1300 kişi vardı. TUC tarafından 11 Temmuz'da yapılan bir gösteride, yaklaşık 30.000 kömür madencisi, elektrikçi, posta işçisi, yazıcı, mühendis, liman işçisi ve öğretmen, grevle dayanışma içinde bir araya geldi. 
 
İşçi Partili Başbakan James Callaghan, Lord Scarman yönetiminde grev hakkında bir araştırma başlattı.Bilindiği üzere Scarman Raporu, onu görevlendiren ılımlı İşçi Partisi liderini yansıtıyordu: fabrikada sendikayı tanıma ve işçileri işe geri dönmesi çağrısında bulunda, rapor ayrıca büyük çapta protesto gösterisini, Posta İşçileri Sendikası'nın "şantajını" ve polisle karşılıklı meydan okumayı eleştiriyordu. 
 
Grunwick'in sahibi Ward tavsiyelerini kabul etmeyi reddetti ve 1977'nin geri kalan kısmına on binlerce insanın katıldığı büyük çapta protesto gösterileri damga vurdu. Kasım ayında Londra Metropolitan Polisi'nin Özel Devriye Birliği'nin(SPG) özellikle agresif saldırısı 243 göstericinin yaralanmasına ve 113 kişinin tutuklanmasına sebep oldu.  İçişleri Bakanı Merlyn Rees, kalabalığı sakinleştirmek için geldiğinde ve yuhalanmalarla karşılandığında atmosfer yeterince ciddiydi.
 
Aynı anlarda Apex greve karşı kararsızlığını göstermeye başladı. Karşılıklı meydan okumaya değmediği fikri sendika liderliği arasında büyüdü. APEX'in liderlik sunmayı reddetmesini protesto etmek için, grev komitesinden Jayaben Desai, Vipin Magdani, Johnny Patel ve Yasu Patel -TUC'un karargahı olan Kongre Sarayı'nın dışında bir günlük açlık grevleri düzenlediler. 
 
Yıl sonuna doğru, ACAS'ın(Danışma, Uzlaşma ve Tahkim hizmetleri) hazırladığı bir rapor grevcilerin lehine bulundu ve grevde hoş bir sonuç elde etmek için kullanılabilirdi - ancak Temyiz Mahkemesi tarafından reddedildi. Greve devam etme girişimleri, yeterli sendika desteği olmadan başarısız oldu ve Mayıs 1978'de ulusal destekçileri konferansıyla birlikte mücadeleyi yeniden başlatma çabalarına rağmen, komite grevini Temmuz ayına kadar durdurma kararı aldı.
 
 
DERSLER
 
İngiliz işçi sınıfı tarihinde ikonik statülere sahip olan bir çok mücadelede olduğu gibi, Grunwick de grevi kazanamadı. Aslında Grunwick 1980'lerde yaygınlaşacak olan, sosyalistlerin ve sendikacıların Özel Şube veri tabanını oluşturma, çevik kuvvet tarafından gösterilerde olağan dışı şiddet uygulanması ve grev ve örgütlenme hakkını sınırlayan drakon kanunları gibi otoriter sendika karşıtı taktiklerin çoğuna esin kaynağı oldu.
 
Fakat bu sonuçlara rağmen, uzun vadeli dersler de çıkarıldı. İngiliz çevik kuvvet polisleriyle kavga eden sari[geleneksel Hint kadın giysisi] giyen kadınları izlerken, İngiliz işçi hareketinin bazı sakıngan kesimleri göçmen işçilere karşı ön yargılarını aştı, kolektif eylemin ve sendikacılığın prensiplerini içselleştirmek için onları artık koyun gibi görmediler.
 
Grunwick'de beyaz ve Asyalı işçiler arasında görülen beraberlik, Britanya şehirlerinin çoğunda giderek çeşitlenen işçi sınıfını daha doğru şekilde yansıtabilecek yeni tür sınıf ittifakı potansiyeli olduğunu gösterdi. Antifaşist dayanışmanın yanı sıra 1980'lerde madenciler için destek veren lesbiyen ve gaylerin eylemlerine de ilham kaynağı oldu. Bu benzeri olmayan militanların sömürülmeleri karşısında greve gittiklerini görmek Britanyalı sendikacılara ilham verici olduğu gibi, Grunwick çalışanlarının hareket ve sınıftan aldıkları dayanışma dünya görüşlerini de kökten değiştirdi. Kamlesh Gandhi'nin hatırlattığı üzere "işçiler ülkenin dört bir yanından geldi ... bütün gece seyahat ettiler, tatilden vazgeçtiler, ücretlerini kaybettiler, yağmurun altında durdular, polis tarafından dövüldüler ama yine de geldiler!"
 
TUC ve işçi hareketi çok fazla zayıflığa sahipti, fakat Grunwick deneyimi, o zaman yaygın olanın aksine göçmen örgütlenmesi üzerine politikalara ve onu daha iyi anlamaya yol açtı. Gelişim için belirgin bir boşluk kalmasına rağmen, İngiliz sendikalarının siyah şubeleri ve İşçi Partisi'nin BAME bölümü, Avrupalı meslektaşlarının önünde sokaklarda yer alıyor. Bunda, eğer grevin kendisi olmasaydı, Grunwick işçileri, saygı ve tanınma adına bir zafer elde edemezlerdi.
 
Jayaben Desai, 2010'da aramızdan ayrıldı. Grevin bir fotoğrafında ölümsüzleşti: gösteride sari giymiş halde havada bir levha tutuyor, "birleşmiş işçiler asla yenilmeyecek". Onun ve Grunwick grevcilerin tamamının mirası, efendilerinin kafalarını kopartan çok daha fazla sayıda aslan olmaya devam etmektir.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 

ÇAĞIMIZIN EN BÜYÜK BELASI

 

Dünyamızın en kötücül belası olma yolunda milliyetçilikle, kendisini yaratan burjuva sınıfı yarattığı yaratıkla övünç duymalı. Ancak bir süre sonra yarattığı yaratık yaratıcısına da saldıracak.

 

Milliyetçilik artık ipliği pazara çıkarılacak, etkileri üzerinde analiz yapılacak, tüm yönleriyle masaya yatırılacak, nedenleri, nasılları ve niçinleri bilimin ışığında sosyolojik kavramlarla tartışılacak bir olgu olmaktan çıkıp ruhsal bir hastalığa dönüştü. Üzerinde yaşanılan toprağa bağlılıktan ve bu bağlılığın yarattığı sevgiden uzaklaşıp, kendinden olmayan gördüklerine ya da algıladıklarına karşı üstünlüğünü ispat etme ve dayatma adına, ki bunun temelinde de ortak komplekslerin ve çıkarların kullanılması ve bu ortaklığın siyasi olarak bir ortaklık paylaşımı çerçevesinde oluşturulması yatar, tarihin hiç bir evresinde yer almayan ancak son iki yüz yılda egemen sınıf olan burjuvazi tarafından tamamen ekonomik çıkarlar doğrultusunda yaratılan milliyetçiler ve onların eseri milletler, ekonomik krizler belirginleştikçe canavarlaşma ve barbarlaşma yolunda kanlı ve ölümcül bir hale dönüşmektedirler. Ve daha da kötüsü bu dönüşüm, insanların bilinçlerinde gerçekleşmekte ve kendilerinden olmayan kimliklere karşı öldürücü bir davranış ve tutum şekline bürünmektedir. Uğruna ölmek ve öldürmek olağan hale sokulmakta ve her daim gerçekleri örtme vazifesiyle bilinçsizce hareket eden yetersiz ve çıkarcı politikacılar tarafından el altından ve aleni olarak tedavüle sokulmaktadır. Düşman yaratmada kullanılan en etkili ve en kolay bulunabilir araçlardan biri  de milliyetçiliktir. Ve böylece para da sıfırlanabilir, para kutuları da evlerde istiflenebilir, gözlerden ırak. Ne de olsa çoğunluğun önüne atılacak "onlar" var, çoğunluk "bizden" olmayan...

 

Milliyetçilik artık işçi sınıfı mücadelesinde de şekilenmektedir. Artık bir işçi için emeği ezilen ve sömürülen olmakla, Türk, Kürt, Müslüman olmak önemli hale getirilmiştir. Çıkarının emek mücadelesinden değil, milliyetçilikten dincilikten, Türklükten Müslümanlıktan geçtiği bilince çıkartılmıştır.Bu çoğu durumda‘‘sol‘a‘‘ da yansıyabilmektedir.Sendikalar gün geçtikçe kimliklere dayalı siyaset belirlemekte ve çoğunluğa ait kimlikleri ön plan almaktadır. Liberaller ve ana akım medya bireyin haklarından ziyade kimliğin haklarına yönelmişlerdir. Tabii ki kapitalist sistemde bazı kimliklerin sanki doğuştan geliyormuş gibi imtiyazını göz ardı ederek ya da görmezden giderek..

 

Ve bütün bunlar ırkçı aşırı sağın yükselmesine ortam sağlamaktadır. Ve en son amerika Virginia'da yaşanan olay bu söylediklerimizin resmi gibidir. Genç bir beyaz gerici milliyetçi ırkçı karşıtı gösterilerde bulunanların arasına arabasını sürmüş ve geride onlarca yaralı ve bir ölü bırakmıştır. Günümüzde neo-naziler ve aşırı sağcıların sayısı giderek artmaktadır. Neredeyse dünyada milliyetçi olmayan ülke ve insan yoktur. Şu anda cereyan eden bütün savaşların, iç savaşların ve karışıklıkların esas nedeni milliyetçiliktir. Örneğin, Yemenliler her gün katledilmektedir ve tüm dünya gözlerini yummuş seyretmektedir. Yemen unutulmuştur. Hakkında ana akım medyada ve hatta solcu sitelerde dahi bir tek yazı, haber ve makale göremezsiniz. "Emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşaması" değildir sadece, milliyetçiliğin de en yüksek aşamasıdır ve en yüksek perdeden dayatılmasıdır. Yaratılmasından itibaren milliyetçilik giderek artan oranda gerici hale getirilmiştir. Mikro milliyetçilikler bile yaratılmıştır.

 

 

Türkiye'ye gelirsek, Türkiye'de gerici bir milliyetçiliğin toplumun her kesimine zehrini nasıl enjekte ettiğini her gün haberlerde görmekteyiz. Bu yüzden, milliyetçilikle savaşmak sosyalistlerin ilk önceliğidir. Ve işe Türklüğü ve Kürtlüğü reddetmekle başlamak gerekir.

 

Türk, Kürt, Türklük, Kürtlük diye bir şey yoktur. Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi vardır. Milliyetçilikle beslenen liderler ve reisler vardır. Sosyalizmin karşısına demokratik cumhuriyet alternatifini, Marksizmi zayıflattığını sanıp koyanlar da buna dahil, nasıl bir güç zehirlenmesi içerisinde oldukları görülmektedir.

 

Bunu kavramakla ilk adımı atabiliriz.

Özgür Devrim

FACEBOOK SAYFAMIZ