Özgürlük

GREVCİLER, GREV KIRICILAR VE ŞEKER TÜCCARLARI

 
 
NATASHA VARNER
 
Göçmen işçi mücadeleleri, bugün bildiğimiz Hawaii'ye nasıl şekil verdi?
 
İşçiler tarlada şeker kamışı keserken. Güney Kaliforniya Üniversitesi Kütüphanesi ve Kaliforniya Tarihi Toplumu
 
Geçen Aralık ayında Hawaii'nin kalan son şeker fabrikası da faaliyetlerine ara verdi. Hawaii Commercial & Sugar Co.'nun son nakliyesine damga vuran kutlamada konuşan aile şirketi çiftliğin CEO'su ve başkanı Chris Benjamin, modern Hawaii'nin yaratılmasında şeker kamışının rolünü adeta şiirselleştirdi:
 
"Şeker sanayisinin yaptığı gibi, bir kültür, muhteşem bir çoklu etnik kültür yaratmaya yardımcı olan ve bir yeri böylesine etkileyen ve şekillendiren bir sanayi nadiren bulunur. Hawaii'de tadını çıkardığımız çeşitli ırk ve ulustan insanları birbiriyle uyumlu eritme potası, ne yazık ki çoğu ülke için utanç verici olan tecritçiliğin ve bölücülüğün aksine muhteşemdir." 
 
Benjamin kısmen haklıydı. Şeker endüstrisinin gücünü abartmak zor olsa da, "uyumlu bir eritme potasına" yol açtığı fikri, kapitalist komploları, işçi ayaklanmalarını ve daha beyaz bir işçi sınıfı yaratmak için yanlış düşünülmüş girişimi içeren ve hepsi de sürmekte olan Yerli Hawaiilerin direnişine arka planda karşı çıkan, Hawaii'nin gerçek tarihini örtbas eder.
 
19. yüzyılın ortalarında şeker endüstrisi çatışma ve sömürgeleştirmeden çıkar sağladı: haole(beyaz) mal sahipleri, malına mülküne el konmuş Yerli Hawaiililerin topraklarında çiftlikler kurdular ve Kaliforniya'ya Altına Hücum sırasında beyaz yerleşimcilerin batıya yönelen istilalarının yanı sıra İç Savaş'tan dolayı anakara şeker bolluğu, başarılarına katkıda bulundu.
 
Endüstrileşme sonrası yıllar gevşek ihracat vergileri, toprak ilhakı ve daha sonra bölgesel statü şekerin gittikçe daha karlı olmasını sağladı. 1870 yılına gelindiğinde, beş büyük plantasyon güçlerini birleştirdi. Hawaii'nin şeker kamışı tarihine ilişkin ufuk açıcı bir metin yazan Gary Okihiro, Büyük Beşli adını verdiği bu üretici grubunun, yüzyılın yarısını aşkın bir kısmında adanın üzerinde büyük bir siyasi ve ekonomik etki yaptığını kaydetti.
 
İşçiler genellikle daha iyi ücret ve koşullar talep ederek patronlarına karşı başkaldırdı. Japon ve Filipinli göçmenler sonuçta adilane ücretler ve daha kısa çalışma saatleri kazandıkları grevler düzenlediler. Aynı zamanda emekçiler patronlarının denetimini kırmak için uğraşıyorlardı. Sonunda, endüstrinin üretimden dağıtıma varıncaya kadar faaliyetini durduran, beyaz rıhtım işçileri ile bir ittifak kurdular.
 
Hawaii şeker plantasyonlarındaki işçi direnişinin hikayesi, bize sadece devletin hikayesine ilişkin bilgi vermez aynı zamanda etnik, ırkçı ve ulusal bölünmeler karşısında işçi mücadeleleri inşa etmenin önemini de bize hatırlatır.
 
 
EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET
 
Büyük Beşli'nin zirvedeki saltanatı boyunca, çoğunluğunu şeker endüstrisiyle olan bağlarıyla böbürlenen beyaz seçkinlerin oluşturduğu, yalnızca seksen kişi, tüm Hawaii adalarının topraklarının neredeyse yarıya yakınına sahipti. Şeker tüccarları, bankalardan tutun da sigorta şirketlerine, ulaşıma ve kamu kuruluşlarına varıncaya kadar kendi sanayileriyle ilgili tüm ticareti ve kamu hizmetlerini kontrol ediyorlardı. 
 
Fakat Şeker Kralı'nın ucuz emeğe ve karını yükseltmeye ihtiyacı vardı. 1898'de ABD adaları kendi topraklarına kattığı zaman geri kalan Hawaii'nin asıl nüfusunun sadece yüzde 20'si ile birlikte bu işçilerin pek çoğunun başka yerden gelmesi gerekiyordu. Washington'dan gelen, "geleneksel Amerikan çizgilerine uygun Bölgeyi geliştirme"-adayı beyazlaştırma olarak okuyun- emrine rağmen plantasyonlar Asya'dan kadın ve erkek ithal etmeye başladı.
 
Plantasyon sahipleri ilk olarak Hawaii'ye Çin'den işçiler getirdi, ancak 1882'deki Çin Göç Kanunu üreticilere yeni işçi kaynakları arayıp bulmada ilham kaynağı oldu. 
Kazançlı, kısa dönem sözleşmeler vaadiyle binlerce adam topladıkları Japonya'ya döndüler. 1885-1894 yılları arasında yaklaşık yirmi dokuz bin Japon göçmen, Hawaii şeker tarlalarında sözleşmeli işçiler olarak hizmet vermeye başladı. Yeni yüzyılın başında adalarda en büyük etnik grup haline geldiler.
 
Hawaii'ye varış göçmenlerin refah hayallerini yok etti. İşçiler, beklenmedik sıkıntılar, insanlık dışı koşullar ve içler acısı ücretlerle karşılaştılar. Saatte altı centten daha azına günde on iki saat çalıştılar. Aşırı kalabalık barakalar ve yetersiz beslenme hastalıkların artmasına yol açtı. Kaçmaya teşebbüs edenler dövüldüler ve sözleşmelerine aykırı davrandıkları için hapse atıldılar.
 
İş için giyinme süreci bile çaba gerektiriyordu. Plantasyon işçileri, düğmelenmiş tozluklar, uzun iç çamaşırı, kol koruyucular ve derilerini korumak ve giysilerin içine böceklerin girmesini engellemek için örtünme anlamında ne varsa diğer herşeyle bir zırh içerisinde kendilerini kaplamak için şafaktan önce kalkıyorlardı. Japon Amerikan Ulusal Müzesi (Barbara Kawakami Koleksiyonu)
 
Yeni hayatlarının acımasız gerçekliği karşısında yıkılan kadın işçiler öfkelerini şarkılara döktüler. Tarlalarda beraber çalışırken söyledikleri holehole bushi diye adlandırılan bir müzik türü yarattılar.
 
Hawaii, Hawaii
Rüyada gördüğüm
Şimdi gözyaşlarım akıyor
Şeker kamışı tarlalarında.
 
Şeker Kamışı Tarlası Şarkıları filmi bu müziğin tarihini kaydeder. Belgeselde, ilk plantasyon işçilerinden biri olan Katie Asakura film yapımcılarına, "Şarkının söylediği gibi, şeker kamışı tarlalarında sabah akşam ağladım," der.
 
Fakat işçiler, plantasyon hayatındaki zorlukları pasif olarak kabul etmediler. Çoğu, direnişin hem açık hem de üstü kapalı şekillerine kalkıştılar. İş bıraktılar, 'luna'lara(plantasyon müdürü) saldırdılar ve yangın çıkarttılar. Ayrıca daha sessiz yıkıcı araçlarla, kasten adımlarını yavaşlatarak, hasta numarası yaparak ve emirlere itaatı reddederek, deneyim kazandılar.
 
Asakura, "Sınırın sonuna geldiğimizde, bir araya geleceğiz ve destanı konuşacağız," diye anımsadı.
 
"Müdür belirli bir mesafede geri dururdu. Bizi kontrol etmeye at sırtında geldiklerinde, biri boğazını yüksek sesle temizlemeye gider gibi bizi uyarırdı. Bu noktada hepimiz işe geri dönerdik. Yani, düz bir çizgi meydana getirmekten ziyade biraz daha sol tarafa doğru kalırdık, böylece müdür geldiğinde sıraya girmekle meşgul olduğumuzu görecekti."
 
1909'da işçilerin hoşnutsuzluğu kaynama noktasına ulaştı. Japon göçmenler plantasyonların işgücünün yüzde 60'ını oluşturuyorlardı, ancak aynı işi yapan Porto Rikolu ve Portekiz işçiler daha iyi evlerde yaşıyor ve Japon benzerlerinden ayda beş dolar daha fazla kazanıyorlardı.
 
Üreticiler, işçileri birbiriyle anlaşmazlık içinde tutmak ve böylece örgütlenmeye daha aza yönelmelerini sağlamak için milliyete dayalı ücret yapısını kurdular. Fakat Japon göçmenler merdivenin alt basamağında olmayı kabullenmeyi geri çevirdiler. 
 
1900-1915 yılları arasında Honolulu'da yaşayan Japon işçiler ve aileleri için kalacak yerler. Kongre Kütüphanesi
 
Japonca yayın yapan Nippu Jiji gazetesinin çağrısına yanıt olarak, birçok plantasyondaki işçiler, basit bir talebi kazanmak için Yüksek Ücretler Birliğini (HWA) kurdu: denklerine yapıldığı gibi aynı davranışı ve ödemeyi talep ettiler.
 
Plantasyonlar taleplerini görmezden gelince Japon işçiler ayaklandı. Mayıs 1909'da dört gün içinde, Oahu'nun önemli plantasyonlarından yedi bin emekçi, Hawaii'nin işçi sınıfı tarihindeki ilk genel grevi düzenledi.
 
Polis greve giden işçileri topluca tutukladı. Çoğu, onları derhal plantasyon konutlarını terk etmeye zorlayan, yirmi dört saat içinde tahliye ihbarı aldı. Honolulu şehri aniden beş bin yersiz kişiye barınacak yer bulmak zorundaydı. Nippu Jiji'nin editörü Yasutaro Soga, "Honolulu şehri, her şeyin büyük bir kargaşa içinde olduğu bir savaş alanı gibiydi," diye yazdı.
 
Grev dört ay sürdü, ancak işten çıkarma ve erzağın gittikçe azalması sonunda bazı işçileri tarlalara geri döndürdü. 5 Ağustos 1909'da örgütleyiciler resmi olarak grevi sona erdirdiler. İşçiler doğrudan bir zafer kazandıklarını iddia etmedikleri halde, üreticiler, o yılın ilerleyen aylarında Japon işçilerin talep ettiği, en düşük maaşı aylık yirmi iki dolara yükseltiler.
 
 
BEKLENMEDİK BİR TERTİP
 
Japon işçiler sonuçta bazı kazançlar elde ettiler, ancak çiftlik üreticilerinin böl ve yönet taktikleri acısını çıkardı. Hawaii Şeker Üreticileri Birliği(HSPA) başkanı S. M. Damon, yıllık halka sesleniş toplantısında 1909'un ada tarihindeki en yüksek şeker mahsulünü veren yıl olduğunu belirtti. O, diğer işçilerin "uzun süren iş gücü rahatsızlığının" etkilerini telafi ettiklerini açıkladı.
 
Grevin ardından patronlar, Japon göçmenleri daha da güçsüzleştirmek için iş gücünü çeşitlendirmeye yönelik çabalarını iki katına çıkardılar. Damon'un da söylediği gibi, "daha savaşçı unsurları el altında tutmak için," daha fazla Filipinli işçi ithal etmeye başladılar. Damon aynı konuşmada ayrıca, emeği çeşitlendirmek için Filipinleri cazip bir yer haline getiren şu anki Amerikan emperyalizmine de değindi.
 
"Filipinlileri Amerikanlaştırmada ev sahibi hükumete yardım etmemiz için bize fırsatlar sunulmadı mı?... Buradaki farklı adalarda geçici süre kalan Filipinli eğer bu yöntemlerle tanışırsa, fiziksel ve entelektüel ve umut ediyoruz ki politik manada ülkesine daha iyi bir insan olarak döner." 
 
Aynı zamanda, adaların beyaz üstünlüğü giderek daha belirginleşti. Hawaii Advertiser'a yazı yazanlardan biri, "beyaz göçün mevcut kaynaklarının hepsinin imtihana tabi tutulması gerektiğine dair genel bir his var gibi görünüyor," diye fikrini belirtti.
 
Şekercilerin, Oahu valisinin ve bir Rus demiryolu müteahhitin beklenilmedik ittifakı, Rusya'dan işçi ithal ederek nüfusu beyazlaştırmak için ırkçı bir tertip tasarladı. Yüksek ücretlerle, bedava atlarla ve ekip biçtikleri topraklarda olası bir paylaşımla kandırılmış 1500 kadar Sibiryalı işçi 1909 ve 1910 yılları arasında Hawaii'ye geldi. Bununla birlikte, onlardan önceki Japon göçmenleri gibi, çabucak işe alanların yalan söylediğini fark ettiler. Plantasyonların korkunç koşullarını kaldırmayı reddederek ayaklandılar ve çoğu varışlarından kısa bir süre sonra geri döndü.
 
Kosov Andrei Anikeevich ve ailesi 1912'de Hawaii'ye göç etti. Daha iyi bir iş arayışında ailesini San Fransisco'ya taşımadan önce Big İsland ve Kuaui plantasyonlarında çalıştı. Manoa'daki Hawaii Üniversitesi, Hamilton Kütüphanesi Rus Koleksiyonları
 
1911'de Hawaii Şeker Üreticileri Birliği projeyi rafa kaldırdı. O yılki başkanlık konuşmasında W. Pfotenhauer hayal kırıklığını gizlemek için çok az şey yaptı. Ayrıca, acımasız çalışma koşullarının işçilerin uyumsuzluğunda rol oynadığını kabul etmek yerine "provokatörleri" sorumlu tuttu:
 
"Bana kalırsa, kendilerine tümüyle yabancı çevre koşullarını ilk önce kendileri öğrenmeden, aralarındaki hoşnutsuzluk nedeniyle gelecek vaat eden çoğu işçinin tamamiyle yeni bir sınıfının bu kitlesel akınının -ve bir süre sonra büyük bir ihtimalle nüfusumuza arzu edilen katılımının- durmasına kendi kışkırtıcı insanlarının yol açması üzücüdür."
 
Birinci Dünya Savaşı, Avrupalı göçmenleri daha çok işe alma girişimlerini engelledi, bu nedenle Japon ve Filipinli işçiler tarlaların birincil iş gücü olarak hizmet etmeye devam ettiler. Fakat yine de ırka dayalı ücretler, kötü konutlar ve sağlıksız koşullardan acı çektiler. İşçi talepleri ve direniş döngüsü devam etti.
 
Ocak 1920'de Filipinli ve Japon göçmenler, bir avuç İspanyol ve Portekizli emekçinin de katıldığı Hawaii'deki ilk ırklararası işçiler grevine öncülük etti. "Hawaii'de Şeker Plantasyonları Grevi Hakkında Gerçekler" adlı bir broşür işçilerin eylemlerini şöyle anlatıyordu:
 
"Grev yapmak istemiyoruz. Barış ve düzen istiyoruz; Emeği ve üretimi seviyoruz. Ancak, ne olursa olsun mücadele eden işçilerin halinden anlamayan, onların çığlıklarına kulaklarını tıkayan ve onların "kışkırtıcılar" tarafından öne sürüldüğü bahanesiyle makul taleplerini ve hak ettiklerini reddeden kapitalistler topluluğunu düşündüğümüzde, sessiz kalamayız."
 
Oahu'nun iş gücünün yüzde 77'si olan yaklaşık 8.300 işçi greve katıldı ve üretimi durma noktasına getirdiler. Üreticiler, grip salgınının ortasında on iki bin işçiyi mahkeme kararıyla evlerinden çıkarttı. Ve kendi işçilerinin talep ettiklerinin iki katından fazlasını vererek grev kırıcılar kiralamaları yaraya tuz bastı.
 
Beyaz seçkinler, işçiler arasında yeniden ırk ayrımcılığını körükledi. "Sarı tehlike" propagandası, Japon göçmenleri potansiyel ulusal güvenlik tehditi olarak tasvir etti. İşçilerin ayaklanması sırasında parasal çıkarlar, Japon işçi liderlerini politik amaçlar doğrultusunda ada yönetimini ele geçiremeye kastedecek sorun çıkarıcılar olarak çarpıtarak bu korkuları kötüye kullandılar. Rüşvetler, hastalıklar ve düşük moraller ile birleşen bu yabancı düşmanı taktikler hareketi zayıflattı ve kademeli olarak işçileri işlerine geri dönmek zorunda bıraktı. 
 
Grev Temmuz ayında sona erdi. 1909'da belirlenen modeli takiben, işverenler nihayetinde nominal ücret artışlarını, ırka dayalı ödeme yapısının sona ermesini onayladılar ve işçi konutlarında ve sağlık koşullarında mütevazı iyileştirmeleri yerine getirdiler.
 
Bu arada, plantasyon sahipleri, Washington'a iş gücüne hakim olduklarını ve adaları başarılı bir şekilde beyazlattıklarını ispatlamak istediler. Kongreye katılan, sonra Hawaii Şeker Üreticileri Birliği sekreteri olan Royal D. Mead, organizasyonun beyaz üstünlük yanlısı bağlılığını dile getirdi:
 
"Hawaii Bölgesi şimdi ve artık Amerikalı olacak; her türlü şartlar altında Amerikan kalacak ve biz oralarda durumu denetlemek için gidiyoruz. . . . Hawaii'de beyaz ırk, beyaz insanlar, Amerikalılar baskın olacak ve egemen olacak."
 
Gerçekte ise her yıl binlerce Filipinli yeni göçmen adaya geldi. 1924'te Filipinli göçmenler yeniden örgütlendiler ve kötü çalışma koşulları ve ödemelere tepki olarak toplu bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Bu sefer, benzerlerinden herhangi bir destek görmeksizin çalıştılar ve şiddetli baskıyla karşılaştılar. Grev sona erdiğinde on altı işçi ve dört polis hayatını kaybetti.
 
 
ILWU'NUN[SENDİKA] ÇOK IRKLI DAYANIŞMASI
 
Yeni filizlenmeye başlayan Hawaii işçi hareketinin 1924 grevini atlatması için bir on yılı geçmesi gerekti, ancak bu olduğunda yeni bir dayanışma ruhu kök saldı.
 
San Francisco'da Harry Bridges öncülüğündeki hareketten etkilenen, doklarda dubalara şeker yükleyen liman işçileri tüm milletlerden işçilerin dahil olduğu bir sendika oluşturdular. 1936'da Hilo liman işçileri greve gittiklerinde Honolulu'daki yoldaşları da onlara katıldılar. Bu seviyede koordine edilmiş birleşmenin Hawaii tarihinde eşi benzeri görülmemiştir ve bu Şeker Kralı'nın yavaş ölümünün başlangıcına damga vurdu.
 
Kısa süre içinde tüm milletlerden liman ve plantasyon işçileri Uluslararası Liman İşçileri Sendikası(ILWU) altında birleştiler. Toplu pazarlık üzerine çalıştılar ve 1940'ta bir plantasyonla ilk sözleşmelerini imzaladılar. Bir Hristiyan Bilim İzleme muhabiri, "yerli beyaz sakinlerin uzun zamandır uyguladıkları sıkı denetimleri sendika hareketinin zayıflattığı konusunda plantasyon sahiplerinin giderek daha fazla kaygılandığını belirtti.
 
Pearl Harbor'dan sonra Büyük Beşli sıkıyönetim altında bazı güçleri ABD ordusuna bırakmak zorunda kaldı, ancak savaş sonuçta üreticilere yaradı. "Savaş zamanı zorunlulukları" adı altında ücretleri baskıladılar ve büyüyen işçi hareketini altüst etmek için "sarı tehlike" korkusunu kötüye kullanmaya devam ettiler. ILWU Kauai şubesi başkanı Ichiro Izuka sendikal bildiri dağıtmaktan tutuklandı ve ardından "şüphe" iddiasıyla askeri yetkililerce dört ay hapse atıldı.
 
Nihayetinde bu taktikler geri püskürtüldü, yine de işçiler için bir şey çok açıktı; sadece toplu pazarlık şartlarını iyileştirebilirdi. Savaş biter bitmez plantasyon işçileri üyelik kartlarını imzalamak için sürüler halinde toplandılar.
 
Yeni bir biçimde örgütlenen sendika artışlar ve gecikmiş ödemeleri kazandı, ancak sendika liderleri, haftada kırk saat çalışma ve 65 cent asgari saat başı ücreti şart koşan bir sözleşmeyi şiddetle talep ettiklerinde, üreticiler ayak dirediler. Müzakereler ağırdan aldıkça işçiler greve gitmeyi oyladılar.
 
1 Eylül 1946'da, yirmi beş bin sendika üyesi, Hawaii'deki otuz dört plantasyondan biri hariç hepsini kapatarak işlerini bıraktı. ILWU, daha önceki grevleri tahrip etmiş olan mahkeme kararıyla evden çıkarmaları durdurmak için plantasyon sahipleriyle başarılı müzakereler yaptı, ancak patronların Filipinler'den grev kırıcılar getirmelerini engelleyemediler. Sonuçta, işçilerin gücü, Büyük Beşli'yi, iş günlerini kısaltmak da dahil olmak üzere bazı taleplerine teslim olmaya zorladı.
 
Koltuğunun altında büyük bir zaferle ILWU kesinlikle kuvvetli bir güç olarak kendini kabul ettirdi. Çokuluslu işçiler koalisyonu, iş yerlerinde ve ötesinde kazanç sağlamaya devam etti. 1954'te, plantasyon dostu ve ağırlıklı olarak beyaz yönetim olan Cumhuriyetçilerin uzun saltanatına son veren "devrime" öncülük etmede yardımcı oldular. Bu politik altüst oluş daha çok Büyük Beşli'nin altını oydu ve örgütlü emeği güçlendirdi.
 
Şeker Kralı'nın saltanatı sona ermesine rağmen, sanayi ve onun işçi ayaklanmaları adaların etnik yapısı, siyaseti ve toplumsal düzeni üzerinde kalıcı bir etkisi oldu. Eyalet şu anda ABD'de, "çoğunluğun azınlık" halk olduğu beş eyaletinden biridir ve çoğunluğun asla beyaz halk olmadığı tek eyaletidir. Ayrıca, özgün plantasyon işçilerinin, yerli Hawaiililerin ve haole'lerin soyundan gelenlerin çok ırklı koalisyonunu içeren üyelikle birlikte ülkede en yoğun şekilde sendikalaşmış eyaletlerden biri olarak kalmıştır. 
 
Hawaii tarihi belki çok şey değil ama ahenkli, aynı zamanda birleşik bir göçmen emek gücünün kuvvetinin de kanıtı. Ülke, ne tür göçmenler Amerikalı olmak için "yeterince iyidir" konusundaki eski tartışmaların yörüngesinde döndükçe, Hawaii'nin geçmişi bize, göçmenlerin her zaman Amerika Birleşik Devletleri'ni daha adil ve kapsayıcı bir yer yapmak için mücadelede kilit bir rol oynadıklarını hatırlatır.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

CHE GUEVARA NEPAL'DE

 
 
DAVID SEDDON
 
 
Che Guevara aslında Nepal'i hiç ziyaret etmedi. Ancak onun mirası ülkeye damga vurdu.
 
 
Nepal, Bhaktapur'da İşçi ve Köylü Partisi'nin bürosunun dışında duran billboarddaki Che Guevara resmi. Juha Uitto / Flickr
 
Bir isyankar olarak geçirdiği uzun yıllar boyunca Che Guevara aslında Nepal'i hiç ziyaret etmedi. Ancak onun mirası ülkeye bir şekilde hala damgasını vuruyor.
 
Birkaç Nepalli devrimci lider, Guevara örneğinden doğrudan ilham aldıklarını iddia ediyor; ve içlerinden biri(Ram Raja Prasad Singh) anılarında gerçekten onunla(Birmanya'da[Myanmar]) karşılaştığını anımsıyor. Che Guevara, günümüz aktivistleri için can damarı bir referans olarak kalmaya devam ediyor. Che'nin devrimle ilgili fikirleri, ülkenin radikal geleneğinin içinden parlak bir şua gibi geçiyor.
 
C.K. Lal'in "savaşçı devrimci" olarak tanımladığı Nepalli politik bir aktivist olan Singh, 1936'da terai(ovalar) üzerindeki Saptari bölgesinde doğdu. O tarihlerde, Nepal ile Hindistan'ın Bihar eyaleti arasındaki sınır neredeyse mevcut değildi. Singh, Mahatma Gandi'nin destekçilerinin şiddetsiz protestolarında acımasız ve bazen kanlı baskılarla karşı karşıya kaldıkları 1940'lı yılların siyasi karışıklıklarında yetişti. 
 
Ram Raja Singh, çocukluğundan dikkate değer bir olayı anımsıyor: Hindistan'ı Terk Et Hareketi tarafından düzenlenen bir toplantı sırasında sınırın öbür yanındaki evlerinden ateşli silahla vurulmaya şahit olur. Protestocu öldüğünde, bazı muhalifler, "Şehitlik mertebesine erişti; o bir şehittir," diye bağırarak onun kanını alınlarına sürerler. Olay Singh'in hafızasında uzun yıllar canlı kalır. Anılarında, "Devrimci bir kanın nasıl kutsal olduğunun farkına vardım," diye yazar.
 
Ram Raja ayrıca, fiziksel gücünden, asabiyetinden ve korkusuz doğasından dolayı Jangali Babu olarak bilinen babası Jay Mangal Prasad singh'in Hanumananagar hapishanesine yapılan saldırıda oynadığı rolün altını çiziyor. 
 
Hintli sosyalist liderler Dr Ram Manohar Lohiya ve Jaya Prakash Narayan, kadrolarını silahlı mücadele için eğitirken Singh ailesinin evine sığınmışlardı. Nepalli yetkililer onları Hindistan'a iadeleri kararlaştırılıncaya kadar hapse attı.
 
Bir grup Nepal sempatizanı hapishaneye saldırdı, bütün tutsakları serbest bıraktı ve Lohiya ve Narayan'ın kaçmasına yardım etti. Ram Raja Singh babasının, arkadaş olduğu ve kurtardığı Hintli devrimciler hakkında herhangi bir ayrıntıyı açığa vurmayı reddettiği için tutuklandığını ve işkence gördüğünü hatırladı.
 
Jangali Babu Katmandu'daki Merkezi Hapishanede yaklaşık iki yıl kaldı. Hintli milliyetçi liderlerin ve Nepalli yöneticilerin, Hindistan'ın bağımsızlığının kaçınılmaz olduğu yönündeki artan baskısı, sonunda serbest bırakılmasına yol açtı. Babaları hapisteyken Ram Raja ve kardeşi, hala reşit olmasalar da gözaltına alındı, ancak ikisi de resmen tutuklanmadı veya suçlanmadı. 
 
Babasının serbest bırakılmasından sonra Ram Raja, Darbhanga'da yatılı okulda okumaya başladı ve örgüte asla katılmadığında ısrar etse de, Rashtriya Swayamsevak Sangh(RSS) adlı Hindu köktendinci gruba ilgi duydu. Bir RSS şefi olan Nathuram Gode, Gandi'ye suikast düzenlediğinde, bilinen tüm RSS sempatizanları yakalandı. Ram Raja, Nepal vatandaşlığı sayesinde hapishaneden kurtuldu. Daha sadece yeniyetme bir delikanlıydı.
 
Babası daha sonra Ram Raja'yı Banaras Hindu Üniversitesi'ne(BHU) gönderdi ve orada dört yıl İngiliz edebiyatı ve sosyal birimler okudu. Fakat genel greve katılımı sonrası okuldan atıldı. Aligarh Müslüman Üniversitesi de dahil olmak üzere diğer okulları denedi, ancak sonunda devrimci kariyerine başladığı ve diğer bir çok radikalle kaynaştığı Delhi Üniversitesi'nde karar kıldı.
 
Ram Raja, anılarında Clara adında bir Güney Amerikalı kızla olan dostluğunu hatırlıyor. Clara'nın kendisi ve arkadaşlarından bazıları 1961'de Burma[Myanmar] kıyılarında bir adada Guevara ile buluşması için görüşme ayarladığını öne sürüyor.
 
C.K. Lal'ın söylediği gibi, "toplantının gerçekleştiğini doğrulamanın hiçbir yolu yoktur. Eğer singh gerçekten Che ile tanıştıysa, onun iddia ettiği gibi, bunu yapabilecek tek Nepalli kendisidir." Ne olusa olsun, Lal ilave ediyor, "bu buluşmadan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra bile, Singh hala Che'nin karizmatik hatırası önünde heyecanlanıyor."
 
Diğer kaynaklar, Ram Raja'nın Che Guevara ile tanıştığını ancak ayrıntıların farklı olduğunu belirtti. Örneğin, "Nepal Devriminin Ardındaki Hint Özgürlük Savaşçıları," Ram Raja'nın Delhi Üniversitesi'nde okuduğu sırada bir araya geldiklerini ve Che'nin kendisine bir devrime başlamasını söylediğini bildirdi.
 
 
CHE'NİN DÜNYA TURU
 
Guevara'nın uluslararası gezilerinin detayları bu iki adam arasındaki görüşmeyi ne doğrulamakta ne de olanak dışı bırakmaktadır. Haziran 1959'da Castro Guevara'yı, çoğunlukla Bandung Paktı[Endenozya, Bandung'da düzenlenen Asya-Afrika Konferansı] ülkelerini ziyaret amacıyla üç aylık bir Afrika, Asya ve Avrupa gezisine gönderdi. Bu gezi, Guevara'nın bu bölgelerdeki radikal liderlerle ve potansiyel devrimcilerle iletişim kurmasına imkan sağlayacaktı.
 
Guevara, 12 Haziran 1959'da Havana'dan ayrıldı. Otuzuncu doğum gününü Madrid'de kutladı ve ardından Mısır'ı ziyaret ederek Başkan Nasır ve Brezilya cumhurbaşkanı Janio Quadro ile bir araya geldi. Daha sonra, 30 Haziran gecesi Palam üzerinden Delhi'ye uçtu. Hindistan'da iken Başbakan Jawaharlal Nehru ve diğer siyasi liderlerle bir araya geldi. Doğu Pakistan'a(şimdi Bangladeş) doğru devam etti ve daha sonra Endonezya ve Japonya'ya seyahat etmeden önce Burma'ya uğradı.
 
Che'nin Burma'ya yaptığı ziyaretin ayrıntıları mevcut değil. Muhtemelen, 1960'a kadar  görünüşte sosyalist bir geçici hükumete öncülük eden General Ne Win'le tanışacaktı, (Ne Win, U Nu'nun demokratik olarak seçilen hükümetini devirip 1962'de iktidara tekrar dönecekti.)
 
Jakarta'da Guevara, en son Endonezya devrimini tartışmak ve ülkeler arasında ticari ilişkiler kurmak için Başkan Sukarno ile bir araya geldi. Adamları çabucak bağladı. Sukarno, Guevara'nın enerjik ve gayri resmi yaklaşımına ilgi duydu ve devrimci ve antiemperyalist politikaları paylaştılar. 15-27 Temmuz tarihleri arasında Guevara, Küba'nın ticaret ilişkilerini daha da genişletme umuduyla Japonya ile müzakerelerde bulundu.
 
Che, dönüş yolculuğunda Singapur'u ziyaret etti ve Seylan'da(şimdiki Sri Lanka'da) durdu, ardından Afrika ve Avrupa'ya yaptığı ziyaretleri başlattı. Castro'nun sağlık sorunu hakkında söylentiler duyulmaya başlayınca, 8 Eylül'de Havana'ya döndü.
 
Fakat bu, Asya'daki seyahatlerinin sonu değildi. Gelecek Kasım ayında kendisi ve diğer uluslararası komünist delegeler Çin'de Başkan Mao ile bir araya geldi. İki saatlik bir konuşma sırasında, iki devrimcinin karşılıklı söyleşisi şöyleydi:
 
Başkan Mao: Geçen yıl birkaç Asya ülkesini ziyaret ettiniz mi?
 
Guevara: Hindistan, Siam [Tayland], Endonezya, Burma, Japonya ve Pakistan gibi birkaç ülke.
 
Mao: Çin hariç tüm büyük Asya ülkelerinde bulundunuz.
 
Guevara: İşte bu yüzden şimdi Çin'deyim.
 
Mao: Hoş geldiniz.
 
Che aynı yıl Çekoslovakya, Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Macaristan ve Doğu Almanya'yı da ziyaret etti. 17 Aralıkta Doğu Berlin'de bir ticaret anlaşması imzaladı. Orada daha sonra Tania olarak bilinen Tamara Bunke, Che'nin tercümanı olarak çalıştı. Yıllar sonra Bolivya'da onunla birlikte öldürüldü.
 
Ram Raja'nın kendisine görüştüğünü iddia ettiği 1961'de, Guevara'nın seyahatleri hakkında daha az ayrıntı var. Yılın ilk yarısında kesinlikle Küba'daydı çünkü biliyoruz ki o Nisan Domuzlar Körfezi Çıkarması[Domuzlar Körfezi Çıkarması, 1961 yılında ABD´nin desteğini arkasına alan sürgündeki Kübalıların, Fidel Castro rejimini yıkmak için gerçekleştirdikleri başarısız işgal girişimi. Adını, çıkarmanın yapıldığı körfez olan Playa Giron'dan almıştır] ile uğraşıyordu. Guevara asıl muharebeye katılmadı: Bin dört yüz Amerikan eğitimli sürgün Küba'nın güney sahillerine çıkarma yapmadan bir gün önce, denizcileri taşıyan bir savaş gemisi, Guevara'nın emrindeki askerlerin dikkatini çekmek için batıya sahte bir saldırı düzenledi. Ne olursa olsun, tarihçiler, silahlı kuvvetler adına talimat veren yönlendirici olarak gösterdiği çabalar sayesinde Küba'nın zaferi için ona övgüden bir pay verirler. 
 
Che'nin 1961'in ikinci yarısında Burma'yı ziyaret ettiğini hiç bir bağımsız bulgu göstermiyor. Yani, o zamana kadar, Küba'nın uluslararası yüzü oldu ve dünya çapında devrimci hareketlere yardım etmek için Küba deneyimlerini nasıl aktarabileceğini görmek için çok seyahat etti.
 
Daha önce Che'nin Kongo devrimcilere 1965'te nasıl yardım etmeye çalıştığını resmettim ve araştırmalarım sırasında, 1960'ların başında dünyanın diğer bölgelerinde Küba desteğinden yararlanacak sorunların belirlenmesi için önemli bir zaman harcadığını açıkça ortaya koydum.
 
Ram Raja'nın iddia ettiği gibi, 1961'de Burma'yı ziyaret etmiş olsaydı muhtemelen seçilmiş bir başbakan olan U Nu ile konuşacaktı. Ayrıca, diğer ülkelerden genç devrimcilerle de görüşebilirdi. 1959'daki ziyaretinden sonra, Burma'da kalıcı bir miras bıraktığından kesinlikle eminim.
 
Çoğu raporlar, ikonik bir Burma siyasi muhalifi olan Aung San Suu Kyi'nin Che Guevara'yı ilahlaştırdığını ortaya koyar. Kasım 2010'da ev tutuklamasından serbest bırakıldığında, partisinin genel merkezinde söylentilere bakılırsa, "Che Guevara'nın ve ülkenin İngiltere'den bağımsızlığını müzakere etmesine yardım eden bir Burma özgürlük savaşçısı olan babası Aung San'ın eski püskü posterleri" ön plana çıkarıldı. 
 
1980'lerin sonunda silahlı direniş hareketini harekete geçirmek isteyen  Burma Öğrenci Demokratik Cephesi(ABSDF) de Guevara gibi devrimcilerden ilham aldı.
 
Mirası bugüne dek sürüyor. 1988'de ordunun ülke çapında meydana gelen protestoları bastırması sonrasında ülkeden kaçmak zorunda kalan Burmalı muhalif Myat Thu'nun özgeçmişi, "Che Guevara ve Aung San Suu Kyi resimlerinin balkonlardan sarktığı," Thayland sınırı boyunca uzanan küçük bir şehir olan Mae Sot'ta işlettiği restoranı resmeder.
 
Bazıları Ram Raja'nın hikayesinin doğruluğuna ikna olmuşa benziyor. R. D. U. Lal, Ram Raja'nın "hukuk çalışmaları sırasında Burma'da Devrimci Lider Che Guevara ile tanışan Nepal'den gelen tek lider olduğunu ve bu görüşmede ondan cumhuriyetçi feyiz aldığına inanılır" diye yazdı. 
 
 
KENDİNİ ADAMIŞ DEVRİMCİLER GRUBU
 
Daha önce kendini Marxist olarak tanımlamakta tereddütlü davranmasına rağmen Guevara, Eylül 1960'daki Birinci Latin Amerika Kongresi'nde Küba'nın ideolojisini şu şekilde açıkladı: "Bunu Marxist olarak tanımlayacağı. Devrimimiz yöntemleri ile Marx'ın işaret ettiği yolları keşfetti." 
 
Daha sonraki açıklamalarda Guevara, "gerçekler o denli açık ki, insanların bilgisinin o kadar bir parçası ki, onları tartışmak artık yararsızdı," diyen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni yineledi. Bir kimse, fizikte 'Newtoncu' veya biyolojide 'Pasteurcü' olduğu  doğallıkta Marksist olabilmeli." 
 
Guevara'ya göre, Küba'nın "pratik devrimcileri" "bilim adamı Marx'ın öngördüğü yasaları basitçe yerine getirme"yi amaçladılar, aynı zamanda Che ahlaki bağlılık görevini de ciddiye aldı. C.K. Lal'ın sözleriyle:
 
"Che'nin formülasyonunda, devrimi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan tek şey kendini adamış devrimci bir gruptu. Yaygın bir gerilla gücü, görevli hükumeti yenmek için yeterli bir düzeye o zaman yükseltilebilirdi. Geleneksel Marksistlerden farklı olarak, halkın tutumunun daha önemli olduğunu ve bir devrime başlamak için "özel savaş koşullarına" ihtiyaç olmadığını düşünüyordu. Sonuçta, yoksul ülkelerde gerilla savaşı için "taban alanı" olarak kırsal çok önemliydi."
 
Lal, "Çoğunun izi şu anda sürülemese de, Singh'in Che'nin bazı denemelerini Nepalce'ye çevirdiğini," bize söyledi. Ram Raja Singh'in Nepal Komünist Partisi(Maocu) ve onun Halk Savaşı'nın başlıca ideologlarından Babu Ram Bhattarai'ye, "her devrimin kendine özgü bir yaratıcılığı vardır" dediğini ayrıca hatırlıyor. "Hiçbir devrimci, diğerinin deneyimini taklit edemez. Her devrim kendine özgü olmalı. olmalı."
 
Hiç şüphe yok ki, Bhattarai ve diğer Maoist liderler, 1996'da Halk Savaşı'nı başlatmaya karar verdiklerinde bu öneriyi kalben aldılar. Fakat Ram Raja'nın Singh'in kendi devrimci kariyeri farklı bir şekil aldı.
 
 
DEMOKRASİ ADINA
 
Ram Raja, Delhi'de eğitimini tamamladıktan sonra Bihar Üniversitesi'nde hukuk okurken 1964'te Nepal'e geri döndü. Üç yıl sonra, meclis seçimlerinde ulusal mezunlar için ayrılan dört sandalyeden birine adaylığını koydu.
 
"Nepal'deki siyasi dönüşümün temsil, ikna, ajitasyon ve devrim süreci geçirmesi gerektiği" risalesi savını ana hatlarıyla ortaya koydu. "Devrimciler," "eski düzenin yok edilmesi"için hazırlıklı olmalıydı. Kıyamet görme vizyonu ile tutuklandı, seçim yasaklandı ve sedanlıkla suçlandı. Böyle bir gelecekle ilgili görüntü dikkate alınınca tutuklandı, seçimlerden men edildi ve isyana teşvikle suçlandı.
 
Hint düzenine olan ailevi bağları dolayısıyla ve mahkemeyi yalnızca devrimin teorik aşamalarını tartıştığına ve bu nedenle de suçsuz olduğuna ikna ederek serbest kalmayı garantiledi.
 
Savunması, askeri kanadı eğitmeye başlamak ve bir sabotaj harketi başlatmak için Afrika Ulusal Kongresi'nin(ANC) kararını savunduğu zaman 1963-64'te Rivonia Duruşması'nda üç saatlik konuşması boyunca Nelson Mandela'nın ortaya koyduğu savı hatırlatır. Mandela, siyasi faaliyet alanındaki artan kısıtlamaları göz önüne alarak, ANC'nin anayasal yöntemlere ve şiddet içermeyen muhalefete daha önceki güvenini terk etmeye karar verdiğini açıkladı.
 
1970'lerde Ram Raja ve partisi olan Nepal Kongresi Partisi (NCP), Nepal'de demokrasiyi inşa etmek için en iyi strateji konusunda sürtüşmeye başladı. Parti liderliği silahlı mücadeleye olan inancını kaybetmiş ve silahlarını Doğu Pakistan'daki isyancılara teslim etmişti. Tersine, Ram Raja ile birlikte NCP'deki pek çokları ve Nepal komünist hareketi, içeriden reform yapılmasının mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Silaha sarılmaya karar verdiler.
 
1968'de Nepal Komünist Partisi (CPN) kurucusu Pushpa Lal, CPN (Pushpa Lal) olarak bilinen bir ayrı grup kurmak için ana gövdeden ayrıldı. Bu asıl bölünmeden daha fazla komünist gruplaşmalar çıktı. 1971'de CPN liderleri - Manmohan Adhikari, Shambhu Ram ve Mohan Bikram Singh - hapisten çıktılar ve Pushpa Lal'ın grubuyla birleşmeye çalışan Central Nucleus'u kurdular. Bu başarısız oldu ve Central Nucleus parçalandı.
 
Adhikari, Hindistan Komünist Partisi(Marksist) ile yakın ilişkiler geliştiren Nepal Komünist Partisi'ni(Manmohan) kurdu; M. B. Singh'in grubu Nepal Komünist Partisi (4. Kongre) olarak tanındı; diğer dağılmış gruplar, Nepal İşçi ve Köylüler Partisi, Nepal Komünist Partisi(Krishna Das), Nepal Komünist Partisi(Burma) ve Nepal Komünist Partisi(Manandhar) idi. 1975'te Pushpa Lal'ın grubu, Nepal Komünist Partisi(Marksist-Leninist) haline geldi.
Orijinal CPN, pek çok hizipten sadece birisiydi ve sonunda CPN(Amatya) adını aldı ve Sovyet yanlısı bir konum benimsedi. 
 
Ram Raja bir kere daha 1971'de ulusal meclis için diplomalı seçim adayı oldu. Demokratik olmayan "panchayat" sistemini[öz-yönetime dayanan siyasi yönetim şekli] sona erdirme çağrısında bulunduğu bir tasarının tanıtımını yaparak ateşli bir ülke turuna çıktı. Kışkırtıcı risalesi, "anlamını çok zor anlayan gençleri şiddetli öfkeye sürükledi," diye yazar C.K. Lal.
 
22 Ekim 1971'de Naya Sande haftalık dergisi, Ram Raja'nın Biratnagar'da yaptığı konuşmada, adayın "sınırların ötesine geçtiğini" yazarak "panchayat sistemi huzur içinde kaldırılmazsa...  Ağaçların yaprakları bombaya dönüşecek, çeltik taneleri mermi olacak," diye izleyicilere söylediğini bildirdi.
 
Onu hizmete ant içmesinden alıkoyan ve tutuklayan rejime karşı önemli bir bozguna damgasını vurarak yer edindi. Özel bir mahkeme onu suçlu bulduktan sonra, Kral Mahendra, Ram Raja'yı saraya çağırdı; bu, monarşinin muhalifleri ikna etmek için kullandığı bir yöntemdi. Kral Mahandra, ona mecliste yerini almasına imkan veren kraliyet affını bahşetti.
 
1975'te, bu sefer bir NCP aktivisti ve milletvekili olarak resmi görevle yeniden ülkeyi dolaştı. Uyandırıcı konuşmaları, rejimin ulus üzerindeki anti-demokratik kontrolunü kötüledi. Bir kez daha ulusal meclisten ihraç edildi ve tutuklandı. Gerçekten de, gelecek bir kaç yıl zamanının çoğunu hapise girip çıkmakla geçirdi.
 
1976'da Nepal Demokratik Cephesi'ni sol kanat bir siyasi hareket olarak kurdu; Parti, 1980 yılında panchayat sisteminin geleceğine karar vermek için Kral Birendra'ya referandum çağrısında bulunarak adını Çok Partili Demokratik Cephe olarak değiştirdi.
 
Oylamaya hazırlanmak için diğer önde gelen NCP aktivistleri hapisten tahliye edildi. Komünist partilerin tümü -bunlardan bazıları M.B. Singh'in liderliği altında CPN (Dördüncü Düzen) veya CPN(Masal) gibi- referandumu desteklemeyi reddetti, ancak referanduma katılmaya hazırlandı. Ram Raja'nın kendisi sadece çok partili demokrasi için değil aynı zamanda kurucu meclis için de çağrıda bulunmaya başladı. Bu arada, bir gerilla savaşı için omuz vermeye başladı.
 
 
RAM RAJA'NIN GERİLLA SAVAŞI
 
Ram Raja silah ve destek ararken, NCP'nin sol kanadından savaşçıları toplamaya başladı. Bihar'da çok sık uğranılan mekanında eğitim kampları kurmayı ve suikaste kurban gitmiş Bangladeşli başbakan Mujibur Rahman'ın yeğeni olan Tiger Siddiqui ve Tamil özgürlük savaşçılarına ulaşmayı denedi. Tüm bunlar sonuçsuz kaldı.
 
Böylece, Chambal'a gitti ve oradaki haydutlardan silahlar aldı. Birisi silahlardan ziyade patlayıcı kullanmasını önerdi ve bu tavsiyeye kulak verdi. Genç gerillalarını eğitmek için Nepal ordusundan eski bir askeri görevlendirdi.
 
K. Lal, "Singh ve onun gerillalar grubunun 1980 ve 1985 yılları arasında neler yaptıkları fazlaca bilinmiyor - Kuzey Hindistan'ın çeşitli yerlerinde silahlar ve patlayıcılar konusunda eğitildiklerini iddia ediyor," diye belirtir
 
Ne yapıyor olurlarsa olsun, 1985 yazında kendilerini harekete geçmeye hazır hissettiler. O Mayıs, NCP, komünist partilerin çoğu da dahil olmak üzere diğer sol görüşlü aktivistlerden destek alan bir sivil itaatsizlik eylemi çağrısında bulundu. Medya olayı fırtına kopacağının işareti olarak nitelendirdi. Daha sonra, 20 Haziran 1985'de, başkentte ve diğer şehirlerde bir dizi koordine edilmiş patlama Nepal'i şok etti.
 
Parlamento üyeleri de dahil olmak üzere en az sekiz kişi öldü. Katmandu'da patlamalar kraliyet sarayının yakınlarında, Hotel de l'Annapurna'da, başbakanlık ofisinde ve bir politikacının öldüğü ulusal meclis yakınlarında devam etti.  Annapurna Otel'de çalışan bir kişi de hayatını kaybetti.
 
Pokhara'da, Birgunj'taki başka bir kadınla birlikte bombalardan sorumlu kişi öldürüldü. Bhairahawa havaalanında, batıda Nepalganj ve Mahendranagar'da, doğudaki Janakpur, Biratnagar ve Jhapa'da bombalamalar devam etti.
 
Aynı şekilde, gerillalar patlayıcı maddeleri Annapurna Hotel'in çimlerinde gizlemişti, ancak birisi bilmeyerek onları lobiye yerleştirdi. Bir kez daha, ANC'nin eylemleriyle paralellikler dikkat çekiyor: Mandela, apartheid devletine karşı savaş yürütmek istediklerini ve kimseyi öldürmek gibi bir niyetleri olmadığını açıkladı.
 
Patlamalardan sonra yüzlerce kişi tutuklandı. Ram Raja Singh suçlandı ve gıyabında suçlu bulundu. O, kardeşi Laxman, Bisheshwar Mandal ve Prem Bahadur Vishwakarma'ya ölüm cezası verildi; diğerleri ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ve birçoğunun mülklerine el kondu. Bu adlandırılmış liderler yeraltına girdiler, fakat beş kişi gözaltında kayboldu.
 
İlk görkemli saldırılardan sonra Ram Raja'nın teçhizatının arkası gelmedi. Nepal Kongresi sivil itaatsizlik çağrısını geri çekti, aynı zamanda patlamalar için sarayı suçladı. Başbakan Rajiv Gandhi, "bombalamalardan duydukları derin ve şok edici üzüntüsünü" açıkladı ve terörizme karşı güçlü duruşunu yineledi.
 
Singh Hindistan'da tutuklandı ancak devlet daha sonra onu gizlice bıraktı ve Patna'da sessizce yaşamasına izin verdi. 
 
Devrim neredeyse bir iz bırakmadan bir yıldan kısa sürede sona erdi. Ram Raja, 2008 yılında grubunun kararını açıklamaya çalıştı. Bomba saldırılarının, NCP'nin sivil itaatsizliğini artırmak için yapıldığını ve onları Hindistan'ı Terk Et Hareketi sırasındaki protesto gösterilerine destek olan silahlı devrimcilerin faaliyetleriyle karşılaştırdığını belirtti.
 
1990'da G.P. Koirala, çok partili demokratik düzenin ilk seçilmiş başbakanı oldu ve devlet Ram Raja hakkındaki tüm suçlamaları geri çekti. Hatta, 1994 ortasında yapılan seçimlerde NCP adayı olarak yerini aldı ancak kötü bir şekilde kaybetti ve emekliye ayrıldı.
 
 
MİRAS DEVAM EDİYOR
 
Yeni demokratik düzenin ilerici potansiyeli tarafından ikna edilemeyen Nepal'in çeşitli komünist partileri, 1990'ların başında devrimci dönüşümü teşvik edecek bir yol bulmak için mücadele ettiler. Keshar Jung Rayamaji'nin hizibi saray ile aynı hizaya geldi; bir diğeri CPN(Birleşik Marksist Leninist) adı altında bir koalisyon kurdu. Bu parti, geniş çapta UML olarak anılmaya başlandı ve kısaca 1994'te seçimlere katıldı, kısacası bir mevki sahibi oldu.
 
1985'te Maoistler, özellikle M. B. Singh'in CPN'si(Masal) iki ana gruba ayrıldı: CPN (Masal) ve yeni CPN (Mashal). Yeniden bölündü ve Prachanda ve Babu Ram Bhattarai'yi de içeren bir grup genç devrimci, amaçlarını gerçekleştirmek için silahlı mücadele çağrısında bulundu ve 1996'da Halk Savaşı'nı başlatan parti CPN'yi (Maoist) oluşturdu.
 
Halk Savaşına katılan eski bir Demokratik Cephe işçisi olan Ram Karki, Bhattarai ve eşi Hisilia Yami'yi de yanına alarak, o zamana kadar karanlık bir gizlilik içinde yaşayan Ram Raja ile görüştüler. C. K. Lal, "Singh, toplantı tarihini hatırlamıyor ancak Gyanendra'nın tahttan çıkmasından kısa bir süre sonra olduğuna inanıyor," ifadesini kullandı. Ram Raja daha sonra New Delhi'deki güvenli evinde Prachanda ile tanıştı.
 
Bu liderlerin Ram Raja ve Che Guevara ile paylaştıkları bir inanç nedeniyle kısmen silahlı direnişlerini başlatmaya karar verdikleri biraz şüpheli olabilir: "devrimi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan şey, kararlı bir grup devrimciydi". 1996'da, çok az kişi şartları devrim için uygun görüyordu. Bununla birlikte, Bhattarai ve yoldaşları Halk Savaşı'nı başlattı ve 21. yüzyıla taşıdı.
 
Bhattarai kendisi, bir öğrenci iken, "daha önce hiç duymadığım biriyle ilgili küçük bir kitapla karşılaştım. . . Ve hayatımı allak bullak etti. Bu Che Guevara'nın biyografisiydi ve okuduktan sonra halkımın gerçek ekonomik ve sosyal özgürlük içinde yaşamasına yardımcı olmak için elimden gelen her şeyi yapmaya yemin ettim," diye iddia eder.
 
Che Guevara'nın Nepal devrimcileri üzerindeki etkisi devam ediyor. Aralık 2010'da, Maoist Nepal Ulusal Bağımsız Öğrenci Birlikleri - Devrimci (ANNISU-R), Manuel Abimael Guzman'ın oğlu ve Che Guevara'nın torununu on sekiz ülkeden Maoist öğrenci liderleri ile birlikte konferansına davet etti.
 
2015 yılında Ranjit Bhushan Prachanda'yı, "bir tür Asyalı Fidel Castro ya da Che Guevara, büyük komünist yer altı savaşçıları" birliğinin bir üyesi olarak nitelendirdi. Bhushan, Prachanda ile yaptığı "nadir röportaj" dediği şeyleri de aktardı. Bu konuşmada, Prachanda'ya kendini "Mao, Fidel Castro, Che Guevara ve diğerleri gibi devrimlere liderlik eden kahraman komünist liderler" arasında sayıp saymadığı soruldu. Prachanda şu cevabı verdi:
 
"Bir devrimin tekrar edilemeyeceğinin doğruluğu komünist hareket içinde ortaya kondu. Devrim, her ülkenin ve her ulusun kendi somut koşullarına göre sadece geliştirilebilir."
 
Lenin'in Sovyetler Birliği'nde başlattığı devrim tekrar edilemez, ne Çin'de Mao'nun, ne de Küba'da Castro ve Guevara'nın.  Başka bir deyişle - aslında, Che kelimeleri ile - "her devrim kendine özgü bir yaratımdır; hiçbir devrimci, diğerinin yaşadıklarını taklit edemez; her devrimci kendine özgü olmalıdır."
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 

Eğer Hiç Yoksulluk Çekmediyseniz, Yoksullara Ne Yapmaları Gerektiğini Söylemeyi Kesin

 
 
HANNA BROOKS OLSEN 24 Ağustos 2017
 
 
Kilit soru; herkesi, ekonomin ihtiyaçlarına uygun hale nasıl getiririz değil, ekonomiyi herkesin ihtiyaçlarına uygun hale nasıl getiririz.
 
Zengin ve Fakir. Flickr / Sandra Cohen Rose ve Colin Rose.
 
Orjinali Everyday Feminizm'de yayınlanmıştır.
 
 
2009 ve 2010'da yaklaşık sekiz ay yaşadığım kahverengi kumtaşı bina, bazı imkanlara sahipti; apartman genellikle sızıntı boruları gibi kokuyordu, halılar pek çok yerde tel tel dökülmüştü ve birkaç epeyce dondurucu sabaha ve aşırı sıcak gecelere yol açan köşedeki buhar ısıtıcısı tamamen kontrolüm dışındaydı. Öyleydi, yine de, ev sahibinin bana söylediği, oldukça yeni ve "harika çalışan" bir gaz ocağı ve fırın vardı.
 
Ne yazık ki, dairedeki diğer her şey elektrikliydi, ki bu da ayrı bir fayda hesabı yapmam ve her ay soba ve ocağı çalıştırmak için gazın bedelini ödemem gerektiği anlamına geliyordu.
 
"Açtırmak için 10 dolar, ardından ne kadar kullandığına bağlı olarak ayda bir 20-30 dolar daha," diye izah etti. 
 
"Evet, sadece bunu yapmayacağım, daha sonra, kafamda hesap yaparken, düşündüm."
 
Bu noktada 30 dolar, devlet radyosunda staj yapmadığım zamanlarda her gün yaptığım şey olan latte[kahve] hazırlamaktan sonra eve giren paradan biraz daha azdı. Seattle'da bulabileceğim en az pahalı dairenin kirasına aylık gelirimin zaten yarısı gidiyordu. Üstüne tuz biber eken öğrenci kredisi ödemeleriyle birlikte önemli geçim masraflarını kıtı kıtına yetiştiriyordum ve gaza harcayacağım ilave para sadece buna değmezdi.
 
Yoksullukla ilk kez takılmıyordum: Parasız büyüdük ve üniversite vasıtasıyla geçindim. Ancak mezuniyet sonrası - öğrenci kredisi ödeme zarfları gelmeye başlayınca ve ucuz üniversite şehrimden,  gerçekten işler olan bir şehre taşınmak zorunda kaldım - durum korkunçtu. Ama nasıl başa çıkacağımı biliyordum.
 
Her ay, ucundan kırpacak şeyler ya da kazançlarımı artıracak yollar arayarak bütçemi gözden geçirdim.
 
Kokteyl garsonu olarak, asıl işimden başka bir işte çalıştım. Kan(tekrardan) satmayı düşündüm, ancak kliniğe otobüsle gitmek günlerime uymayacak kadar uzun sürüyordu. Bir arabam ya da sağlık bakımım (ya da ocağım) bile yoktu. Kokteyl partilerinde masa altından nakit alma ya da yiyecek tedarik eden garson olarak çalışma gibi garip işleri Craiglist üzerinden aldım. Aşevlerini ziyaret ettim. Asla giysi almadım. Traş bıçağından tasarruf etmek için traş olmayı bıraktım. 
 
Sonunda, biraz daha karlı bir iş bulabildim, serbest çalışmaya başladım ve esasen asla geriye dönüp bakmadım.
 
Genç bir yetişkin olarak kendime mümkün olan en iyi yaşamı sağlamak için elimden gelen her şeyi yaptığımdan ve seçimlerimin doğru seçimlerden olduğundan çok ama çok eminim. Şimdiki hayatım durumun bu olduğunu gösteriyor. Ve hala, kesin olarak, hayatımın o dönemi hakkında birine konuştuğum ya da yazdığım zaman, nasihat yağmuruna tutuluyorum.
 
Hayatlarında asla fakir olmamış iyi niyetli insanlar ne yapmam gerektiğini bildiklerine kanaat getiriyorlar. Bütçeme şu zekice ince ayar çekmeler bir şekilde saatte kazandığım 9.50 doları gıdım gıdım harcatabilir. Ya da bir oda arkadaşına sahip olmalıyım. Ya da daha ucuz bir yerde yaşamalıyım. Ya da daha iyi bir iş bulmalıyım.
 
Yoksulluk içinde yaşayan herkes muhtemelen bu deneyimi yaşıyor.
 
ABD'de, yoksulluğun fena halde eşit olmayan bir ekonominin bir belirtisi ya da çok sayıda sistematik başarısızlığın sonucu ya da yıllarca süren yıkım ekonomisi ürünü olmadığı, ama bunun yerine yoksul insan ve hayallerinin hayatı arasında duran tek şeyin kendi kararları, kendi seçimleri ve kendi başarısızlıkları olduğu gerçeğini böylece kabullenmeye başladık. 
 
İşte bu nedenle, yoksulluk içinde yaşayan bir arkadaş, akraba veya yabancı hakkında bir duyum üzerine ani tepki veren kim olursa, istenmeden nasihat verene kadar dillerini(ya da parmaklarını) tutmalarını, en azından yoksulluğa nelerin katkıda bulunduğunu ya da "yardımlarının" gerçekte nasıl hakaret edici, yanlış ve aleni zarar verici olduğunu düşünmeye yetecek kadar uzun süre tavsiye ederim.
 
En alışılmış tavsiyenin dahi mantıklı bir açıklaması yoktur.
 
Yoksulluğun aşırı basitleştirilmesi, parası ve şirketleri olan, diğer insanların finansal açmazları üzerinden para kazanan insanlar tarafından yaygınlaştırılan tavsiyede sıklıkla görünür. 
 
Bu yılın başlarında, bu gerçeğin altını çizen bir bilgi görseli etrafta dolaştı. InvestmentZen adlı bir şirket tarafından hazırlanan bu bilgi görseli, "asgari ücretle nasıl servet yaratılacağını" gösteriyordu.
 
Çok sayıda lojistik konuları ihtiva ettiği gerçeğinin yanında, ödenen para nedeniyle ya maaşları yüksek ve yahut düşük olduğu için çoğu eyalette tam olmayan federal asgari ücreti kullanıyordu; grafik ayrıca yoksul insanların düşüncelerinin ahlakını düzeltmek ile ilgili endişeli ve aslında birine yardım etme konusunda ise daha az endişeli görünüyordu. 
 
Grafikten gelen tavsiyeler, "YouTube'da öğrenme becerileri"ni, sadece mevsiminde yemeyi ve "hayatta en iyi şeylerin bedava" olduğunu hatırlamayı içeriyordu.
 
Grafik, "Bahaneler üretebilirsiniz ya da bunun için bir şey yapabilirsiniz," diye paylıyordu. "Yapmak sizin seçiminiz."
 
Twitter anında ağzının payını verdi; tepki öyle ısıtıldı ki, sonunda dolaşımdan sorumlu olan adamların eleştirilerin çoğunu "adil" olarak nitelendirerek sözünü geri almasına yol açtı.
 
Grafiğin çok kolay taklit ediliyor oluşundan kuşkulandım çünkü seçilen tavsiye kulağa çok tanıdık geliyordu. İnsanların yoksulluk içinde yaşamalarına ilişkin sayısız yapısal sebeplere rağmen, (çoğu zaman) iyi niyetli halkların korkunç düzeni yeniden işleyip kullanışlı hale getirmelerinin avuç dolusu "taktiği" vardı.
 
Daha ucuz bir yere taşın. Toptan satın al. Arabandan kurtul. Oda arkadaşı al. Daha az ye.
 
Bu değişiklikler basit görünüyor - eğer markette daha az para harcarsanız, daha fazla paranız olur! Eğer arabanız yoksa, sigortadan yüzlerce dolar tasarruf edersiniz! - ancak insanlığın ve varoluşun en önemli unsurunu hesaba katmakta başarısızlar: Bir şeyin dolar tutarı onun tam değerini yansıtmaz.
 
Yoksulluk içinde yaşayan insanların çoğu, genellikle haftada kırk saatten fazla gidip gelinen ve genellikle normal işe gidiş geliş saatlerinin yer almadığı işlerde harcadıkları zaman miktarı tarafından belirlenen gelirlerini sağladıkları işlerde çalışır. 
 
Fakir olduğunuzda, zamanınız - özellikle boş zamanınız - son derece değerlidir. Ve tasarruf için öngörülen taktiklerin birçoğu, boş zamanı azaltır, daha az eğlenceli kılar ve kısa vadede bilfiil daha çok paraya bile mâl olabilir.
 
Daha önce taşınmanın gerçek maliyeti hakkında yazmıştım - kamyon kiralama, kapora verme, taşınmak için işten izin almanın mali vurgunu - ancak birisine kiradan tasarruf etmek için tüm hayatını yeniden düzenlemesi tavsiyesinde bulunma, bir destek sistemiyle bir yerde yaşamanın gerçek değerini izah etmeyi unutur.
 
İster doğuştan gelsin ister sonradan olsun -bildiğiniz insanlara yakın bir yerde yaşamak sorumluluk duygusu ve yer sunar-  eğer evden çıkartılırsanız kanepe üzerinde sızmayı ya da olası bedava çocuk bakımını ya da diğer yardımları söz konusu etmeyen ailedir.
 
Bu noktayı göstermek için, başka bir bilinen taktik: arabadan vazgeçmek.
 
Toplu taşımaya geçiş, milletlerin insanların yoksulluktan kurtulmalarına yardımcı olmak için yapabildikleri tek en büyük yatırımlardan biridir. Ancak ezici çoğunlukla, toplu taşıma sistemleri yoksul kesimlerde başarısız oluyor. Ve yaşlılar ya da engelli insanlar için, eğer şehirler ve toplu taşıma yetkilileri çeşitli hareket kabiliyeti, görme ve işitme bozukluğu olanlara uygun hale getirmez ise otobüse binmek daha da zor olabiliyor.
 
Bu, bir arabadan vazgeçmenin maliyetinin(hem mecazi hem de gerçek anlamda), onu  tutmaktan daha fazla olabileceği anlamına gelir. Bu da, bir kişi para tasarruf etmek için otobüse binerek seçim yapsa bile, otobüs onlar için orada olmayabilir demektir.
 
Özellikle, eğer çok daha düzensiz otobüs hizmetine meyil eden daha küçük bir şehirde yaşıyorsanız, zaman ve rahatlık sorunu da var.
 
Buna şöyle bakabiliriz: AAA'ya[Amerikan Otomobil Birliği] göre, bir yılda bir otomobil sahibi olmak için tahmini maliyet: ayda yaklaşık 725 dolar. Bu çok para, ancak otobüse binmekle karşılaştırıldığında(çünkü gelin, bir kimsenin her havada evle iş arasında gidip gelmesi için gereksinim duyduğu bisiklet, kilit ve vites için belirli nakdi olmadığını varsayalım) aslında değil. 
 
Yaşadığım yerde, şehir içinde seyahat edeceğimi ve yalnızca toplu taşımanın basit yöntemi olan işe gidip dönmeyi kullanacağımı varsayarsak, otobüs ile ev ve iş arasında gitmenin maliyeti günde 5 dolar. Bunu haftanın beş günüyle çarpın(gerçi çoğu asgari ücretle çalışan insan bundan çok daha fazla çalışıyor), ve ayda yaklaşık 100$ eder. Bu hala 725$'dan daha az; ta ki şunu hesaba katana kadar:
 
Otuz dakikalık işe gidişle karşılaştırıldığında iki saatlik yolculuk(saat başına 13 dolar): günde 19.50$ gelir kaybıdır ya da ayda 390$.
 
İlave çocuk bakım masrafı işe gidip gelme süresi boyunca hesaba katın(saati 13$'dan ayrıca): ayda 260$
 
Haftalık alışverişe gitmeler(insanın seçimlerini sınırlayan ve fakir insanlara vermek için başka bir favori tavsiye örneği olan toplu satın alma gücünü azaltan) için otobüs kullanma masrafı ve ara sıra diğer randevular: ayda yaklaşık 50$.
 
Eder 800$ ve otobüsle yapılan market alışverişinin, çocukları olan birisi için ideal olmadığı gerçeğini hesaba katmıyorum. Ek olarak, yiyecek almak için otobüsle alışveriş yapmak, bir kişinin mağaza karşılaştırmasını, nihai tasarruf için birden çok mağazayı ziyaret etmeyi ve taze ürün veya toplu öğeler gibi taşınması daha kolay olan ürünleri satın alma olasılığını azaltır.
 
Bu misalden, bu tavsiye örneklerinin çoğunun birbirine nasıl bağlı olduğunu da görebilirsiniz.
 
"Aracınızdan kurtulun!" dünyadan kopuk hoş bir tavsiye örneğidir, ancak, "ilave para kazanmak için Uber adına araba sürün!" ile birleştiğinde, kelimenin tam anlamıyla imkansız bir şey şu anda salık verdiniz demektir. 
 
"Markette daha az harcayın," başlı başına hoş bir tavsiyedir, fakat eğer aynı zamanda birisine bisiklet ya da otobüsle işe gidip gelmeyi ve daha az yiyecek seçeneğinin olduğu düşük yoğunluklu yerlere gitmeyi tercih etmesini tavsiye ediyorsanız, hayatlarının günlük zorluklarını şimdi dört katına çıkardınız demektir. 
 
Elle tutulur ya da sayısal olmasa da bunun bir maliyeti vardır.
 
Bu, sanırım, yoksul insanlara sunma eğilimine girdiğimiz tavsiyenin tam olarak merkezindedir: sadece ucu ucuna geçinmek için kendi sahip oldukları zamanlarını yeryüzü, rahatlık, mutluluk ve hatta fiziksel sağlık ve güvenlik ile değiş tokuş etmeleri gerektiğine ya da değiş tokuş etmeye amade olmaları gerektiğine inandığımız anlamına dolaylı olarak gelmektedir.
 
Fakir olmak gerçekten pahalı.
 
"Basit tavsiye" in bir kişinin ekonomik görünümünü önemli ölçüde değiştirebileceği varsayımı, kişinin yoksulluğunun, kalıtımsal yoksulluk, sistematik ırkçılık, toplu hapsetme, cezalandırıcı göçmen politikaları, sağlık borçları ve pek çok şey de dahil olmak üzere baskının çok gerçek ve masraflı sistemlerinden ziyade kişisel başarısızlıkların yalnızca bir sonucu olduğunu varsayar.
 
Bir ailenin para kazanmak için yapabileceği kişisel tercihlere bakmaksızın, finansal ve sosyal sistemlerimiz içerisinde pişen kaçınılmaz maliyetler vardır.
 
Fazla para çekme faizleri, geçikmiş faturaların gecikme faizleri, yüksek faizli kredi kartı ödemeleri ve aybaşı alacaklıları yoksulluğun daha yüksek masraflara neden olmasının birkaç şeklidir. Genellikle maaş çekleri arasında birkaç yüz dolar para sıkıntısı olan ortalama aybaşı kredi borçlusu, başlangıç tutarından yüzde 300 daha fazla faiz ödemesine düşer.
 
Bu şirketler, insanlara onlara aşırı derecede şişirilmiş bir fiyata mal olan bir hizmet sunarak her yıl milyarlarca dolar kazanıyorlar.
 
Bankalar ayrıca parasız insanlardan yararlanmak için de yollar buluyorlar. Pek çok çek hesabı, bir kişinin hesabının minimum bir bakiye taşımasını ve her ay bu gereksinimi karşılamayanların kaliteli müşteriler olmasını gerektirir. Ve bu bir kişinin düzenli bir banka kullandığını varsayıyor! Amerikalıların tahmini % 8'i, büyük oranda düşük aylık gelirlerinden dolayı bir banka kullanmıyor. Sonuç olarak, çek bozdurma işlemlerinde veya hazır bankamatik kartları kullanarak  daha fazla ücret ödüyorlar.
 
Bu ücretlere ve para cezalarına ek olarak, eldeki paranın yetersizliği de hizmet ve ürünler için daha çok ödeme yapma anlamına gelir.  İster kredi kartına yüklenin ve faiz ödeyin ister küçük miktarlarda satın alın(ve böylece birim başına daha çok ödeyin), nakit fakiri olmanın tasarruf etmeyi zorlaştıran yüzlerce küçük çeşidi vardır.
 
Washington Post, bu konuda bir araştırma yaptı:[araştırmacılar] benzer mağazalarda benzer tüketim oranlarıyla alışveriş yapan benzer aileleri kıyasladıklarında, fakir olanın, büyük ambalajları satın almasının ya da aldıklarında indirimlerden faydalanmasının zengin ailelerden daha az olası olduğunu gördüler.
 
Fakir halk kullan-at ürünleri satın almaz çünkü toptan satın alma asla akıllarına gelmez - çoğunlukla işin aslı bunu yapmak için paraları yoktur ya da toptan ürünleri eve getirmelerinin yolu yoktur. 
 
Bozuk göçmenlik sistemimiz ayrıca, düşük gelirli işlerde yeni Amerikalılara(ve çocuklarına) kurulan tuzaktan, yetersiz konutlardan ve kanunlara uygun bir şekilde tehlikeli taşıma ve çalışma ortamlarından - yoksulluk üzerinde bileşik etkiye sahip olan her şeyden sorumludur.
 
Her yıl göçmenler vergi sandıklarımıza milyarlarca dolar ödüyor, sadece ekonomik olarak en az beğenilen şeyin kendilerine düşmesi için.
 
Yeni Amerikalıların ücret hırsızlığını rapor etme olasılığı düşüktür, konut ayrımcılığı yaşayabilirler ve tabii ki seyahat etmek, akrabalarını ülkeye getirmek ve kendi memleketlerine para göndermek için büyük miktarda para ödemek zorundalar.
 
Ve eğer vatandaşlık elde etme sürecine başlamak isterseniz? Tahmin edin, pamuk eller cebe. Sadece ABD vatandaşı olmak 900 dolara kadar mal olabilir.
 
Toplu hapsetme de sert ekonomik etkiye sahiptir, özellikle de, ömür boyunca daha düşük kazançların ve yükselen oranlarda ve örneklerde yoksulluğun görüldüğü bir nüfus olan Siyah toplumunda.
 
Toplu hapsetme çağında doğan dört siyah çocuktan biri, hapsedilmiş bir aileye sahip olacak; bu da ailenin hayat boyu kazancını ortalama yüzde 40 daraltacak. Hapsedilme döngüsü, tutuklamaların maliyeti, yasal ücretler ve cezalar, şartlı tahliye ve iş ve zaman kaybı, tahliyeler ve daha bir çok şey dolayısıyla her bir adımda pahalıdır ve içinden çıkmanın imkansız olduğu yoksulluk kısır döngüsü içinde insanlara etkili tuzak kurar.
 
Hatta hapsedilmeyenler bile hapsedilme için para öderler, bununla birlikte. Hapishanede eşini ziyaret etme bedeli(kayıp zaman ve masraflar), şişirilmiş kantin faturaları, aşırı derecede pahalı telefon faturaları, yolculuk nedeniyle kaybedilen zaman, mahkeme tarihleri ve toplantılar ve yasal ücretler, kazıp ortaya çıkarmayı bazı aileler için imkansız hale getiriyor.
 
Fakir ailelere sahip olma da dezavantaj(olmayabilir çünkü yoksul insanlar çocuk yetiştirmede yeterince kötüdür) döngüsünü harekete geçirir. Yoksul büyüyen insanların büyük çoğunluğu çeşitli karmaşık sebeplerden dolayı fakir kalmaktadır.
 
Kişisel tercihler, bozuk bir sistemi tamir etmez.
 
InvestmentZen bilgi görseliyle kesinlikle taklit edilir çünkü insanlar yoksul insanlara bir vesileyle nasihat vermeyi sevmeleri daha büyük sorunun bir belirtisidir. Bu iki farklı amaca hizmet eder:
 
    1. Bu, insanların kendi yöntemleri konusunda bir vesileyle daha iyi hissetmelerini sağlar çünkü yol boyunca onlara yardımcı olan yapıların ya da sistemlerin değil, kendi çabalarının  doğrudan bir sonucu olarak servet sahibi olmuş gibi hissederler; ve
    2. Bu, bu sistemlerle yüzleşmekten ya da onları söküp atmak için çalışmaktan ziyade insanların onlar hakkında bir vesileyle daha iyi hissetmelerini sağlar.
 
Bilgi görseli, bir kişi, "asgari ücret kazanarak pahalı bir şehirde yaşayamaz ve zengin olamaz," diye söylediğinde, yalan söylemiyorlardı, ancak büyük şehirde yaşıyorlarsa eğer, fakirlik içinde yaşamakta olan tam zamanlı çalışan insanlar için bunun iyi olduğunu dolaylı olarak kabul ediyorlar.
 
Düşünün eğer herkes bu tavsiyeye uyarsa, eğer her insan asgari ücreti hedeflerse ve daha az pahalı kiraların olduğu küçük piyasalarda çalışmak ve hayatını yaşamak için büyük şehirleri terk ederse. Şehirler tam anlamıyla işlevsiz kalırlar.
 
Yalnızca gençlerin asgari ücret için iş yapması ya da yapması gerektiği yönündeki yaygın inanca rağmen, işin aslı şu ki, her yaştan, cinsiyetten ve eğitim seviyesinden milyonlarca Amerikalı saatlik düşük ücretli işlerde çalışıp ailelerini destekliyorlar. Buna yaşlılar, engelli insanlar ve beyaz olmayan kadınlar da dahil.
 
Cevap, o halde, yoksul insanların farklı şekilde yaşamaları değil, bunun yerine, tam zamanlı çalışan insanların çalıştıkları toplulukta yaşayabilecekleri bir ekonomi ve toplum yaratmaktır.
 
Öyleyse, her yıl ardında gittikçe çok sayıda insan bırakan bir sistemden kaçınarak çalışmak için yoksul insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemek yerine, sistemin, tüm insanların ihtiyaçlarına daha uygun olacak şekilde nasıl bükülebileceğini ve değiştirilebileceğini düşünmeliyiz.
 
*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
 
 

İkinci Bölüm: Marx ve Engels ve Ulusal Sorun

 
 
Ulusal sorunun, Marksizmin teorik cephaneliğinde çok uzun bir geçmişi vardır. Zaten Marx ve Engels'in yazılarında, ulusal sorun hakkında çok ilginç ve içe işleyen bazı sözler bulabilirsiniz. Daha sonra Lenin de, kendi klasik uluslar teorisini geliştirirken bu yazılara bel bağlar. Örneğin Marx, 19. yüzyılda Avrupa işçi hareketinin dikkatini meşgul eden Polonya ve İrlanda sorununu ayrıntılı bir şekilde inceledi. Ulusal soruna bir slogan olarak değil de diyalektik olarak yaklaşan Marx'ın konumunu her iki konuya göre değiştirdiğini görmek ilginçtir.
 
Devrimci diyalektik ile soyut düşünme arasındaki fark, Birinci Enternasyonal'in zamanında Marx ve Proudhon arasındaki ulusal sorun üzerinde yapılan tartışmalarda çarpıcı bir biçimde gösterildi. Fransız sosyalist ve anarşizmin öncüsü olan Proudhon, ulusal sorunun varlığını reddetti. Hareketin tarihi boyunca, sınıf mücadelesinin soyut anlayışını meydana koyan bağnaz kimseler her zaman vardı. Onlar, var olduğu gibi toplumun somut gerçekliğinde ilerlemiyorlar, fakat kendi hayal dünyalarının cansız soyutlamalarında hareket ediyorlar. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyindeki Proudhonistler Polonyalıların, İtalyanların ve İrlandalıların ulusal kurtuluş mücadelelerini önemsiz saydı. Gerekli olan tek şey Fransa'da bir devrimdi ve hepsi mükemmel olacaktı; herkes beklemeliydi. Ancak ezilen insanlar bekleyemezdi ve beklemeyeceklerdir. 1866'da Marx, Engels'e Paris'teki "Proudhonist klik"i kınayan bir yazı yazdı: "... milliyetleri saçmalık olarak ilan ediyor ve Bismarck ve Garibaldi'ye saldırıyor. Şovenizme karşı polemik olarak, taktikleri faydalı ve açıklanabilir. Fakat Proudhon'a inananlar(burada iyi arkadaşlarım, Lafargue ve Longuet de o gruba aittir), Fransa'daki beyler fakirlik ve cehaleti kaldırıncaya kadar tüm Avrupa'nın sessizce ve barış içinde oturabileceğini ve oturacağını düşünüyorlar - gülünç oluyorlar. " (Marx ve Engels, Seçilmiş Yazışmalar, 7 Haziran 1866 Mektubu. Bundan böyle MESY olarak atıfta bulunulacak.)
 
Birinci Uluslararası ya da Uluslararası Emekçiler Birliği(IWA) Genel Konseyi'nde Marx, iki cephede savaşmak zorunda kaldı; bir taraftan Mazzini gibi küçük-burjuva milliyetçilere karşı, diğer yandan ulusal sorunun varlığını tamamen reddeden Proudhon'un yarı anarşist takipçilerine karşı. Marx, 20 Haziran 1866'da şunları yazdı: "Dün, Uluslararası Konsey'de devam eden savaş üzerine tartışma vardı... Tartışma, beklenildiği gibi, genel olarak "milliyet sorunu" ve bununla ilgili takındığımız tutumla birlikte gergindi... Genç Fransa'nın(işçiler hariç) temsilcileri, bütün milliyetlerin ve hatta milletlerin eski önyargılar olduğunu dile getirdiler. Proudhonlaştırılmış Stirnerism[bireyci anarşist Max Stirner]... Tüm dünya, toplumsal devrim için Fransızların olgunlaşmasını bekliyor..." Fakat Marx ve Engels, Proudhon'a karşı olarak, ulusal soruna gerekli ilgiyi göstermelerine rağmen, onu "işçi sorunu"na tabi olarak her zaman düşündüler - yani, onlar, sosyalist devrimin ve işçi sınıfının bakış açısından onu sadece değerlendirdiler.
 
POLONYA SORUNU
 
Lenin gibi Marx da, her zaman uluslararası devrim ve proletaryanın genel çıkarlarının bakış açısından yaklaştığı ulusal sorun konusunda çok esnek bir konuma sahipti. 1840'lı, 1850'li ve 1860'lı yıllarda bir ara, Marx sadece Polonya için kendi kaderini tayin hakkını değil, tamamen bağımsızlığı savundu. Bu, Polonya'daki bağımsızlık hareketinin gerici Polonyalı aristokratlar tarafından yönetilmesine rağmen gerçekleşti. Ancak Marx'ın bu konumu almasının nedeni, milliyetçiliğe bazı duygusal bağlılıklar değildi ve hiç değildi çünkü o kendi kaderini tayin hakkını bir tür evrensel her derde deva ilaç olarak gördü.
 
Rus Çarlığın Dış Politikası adlı son çalışmalarından birinde Engels, Polonya halkının, Rusya tarafından yenildiği ancak Fransız Devrimi'ni kurtardığı zaman 1792-94'te olduğu gibi, çarlık Rusya'sına karşı kahramanca mücadelelerle Avrupa'nın geri kalanında bir çok kez devrimi kurtardığını ifade eder. Fakat Polonya sorununun başka bir yanı vardı. "Her şeyden önce, tamamen dağınık, soylular cumhuriyeti olan Polonya, bütün ulusal eylemi imkansız kılan bir anayasa ile köylülere karşı yağma ve zulüm üzerine kuruldu ve böylece ülkeyi komşuları için kolay bir av yaptı.Yüzyılın başından bu yana, Polonyalıların söylediği gibi, yalnızca düzensizlik yoluyla var oldu ...; tüm ülke, ülkeyi... genellikle ödeme yapmayı unuttukları yeme içme evine çeviren yabancı birlikler tarafından ortak olarak işgal edildi."(Marx ve Engels, Toplu Eserler, cilt 27, s.18)
 
19. yüzyılda Polonya sorunu Avrupa siyasetinde merkezi bir yer işgal etti ve işçi sınıfı hareketini derinden etkiledi. Ocak 1863'te Polonyalılar ayaklandı. Ayaklanma, Polonya'nın dört bir yanına yayıldı ve ulusal bir hükumetin kurulmasına yol açtı. Fakat isyanın önderliği, kitleleri ayaklanmaya sevk edecek canlandırma kabiliyetinden yoksun olan az sayıdaki soylunun elindeydi. Güç, Fransa ve İngiltere'den diplomatik müdahale umarak sonradan gelen büyük toprak sahiplerinin eline geçtiğinde, çar ile, onun gecikmeden bozduğu, anlaşmaya vardılar. Hareket Ruslar tarafından ezildi. Doğal olarak, İngiliz ve Fransız parmağını bile kıpırdatmadı. Ancak Polonya isyanı, Avrupa işçilerinin sempatisini ve dayanışmasını uyandırdı. Birinci Enternasyonal, Polonyalıların devrimci hareketine yardımcı olmak için doğrudan uluslararası bir girişimin sonucu olarak 1863'te kuruldu. Engels, Polonya ayaklanmasının tek umudunun Avrupa işçi sınıfı olduğuna dikkat çekti: 11 Haziran 1863'te Marx'a "Eğer tutarsa" diye yazdı; "onları kurtaracak olan genel bir Avrupa hareketinde nihayet yer alabilirler; öte yandan eğer işler kötü giderse Polonya on yıl içinde bitmiş olacak, uzun yıllar boyunca süren bu tür bir ayaklanma halkın savaşma gücünü tüketir."(MESY, p. 150.)
 
 Marx'ın Polonya sorunu karşısındaki tutumunu belirleyen dünya devrimi için genel devrimci stratejisi idi. Özellikle de Almanya'da olmak üzere Avrupa'da canavar bir gerici güç olan o zamanki Çarlık Rusya işçi sınıfının ve demokrasinin ana düşmanıydı. O dönemde Rusya'da işçi sınıfı olmadığından, Rusya'da hazır bir devrim imkanı yoktu. Lenin daha sonra şunu ifade etti: "Rusya hala uykudaydı ve Polonya kaynıyordu". (Lenin Seçme Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs, 1914, cilt 20, s. 108.) Dolayısıyla, Marx, Polonya'nın bağımsızlığını, ana düşman olan Rus Çarlığı'na karşı bir darbe vurmak amacıyla destekledi. Fakat 1851 yılı itibariyle Marx "şövalye gibi üşengeç" Polanya konusunda kötümser sonuçlara vardı, bir başka ifadeyle, Polonya aristokrasisinin öncülüğünde ayaklanmalarda başarılı olma beklentisinden şüphe etti.
 
Hem Marx hem de Lenin için kendi kaderini tayin etme talebi ve genel olarak ulusal sorun her zaman sınıf mücadelesi ve proleter devrimin perspektifine oranla daha alt bir konumda bulunuyordu. Kendi kaderini tayin  hakkı için Marksistlerin her hareketi desteklemesi asla mutlak bir zorunluluk değildi. Aslen Polonya bağımsızlığını destekleyen aynı Marx, Çeklerin bağımsızlığına kökten karşı çıktı ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Balkanlar'da sözde kurtuluş hareketlerine karşıydı. Görünüşte çelişkili olan bu iki tutum, aslında birbiriyle aynı devrimci düşünceler tarafından harekete geçirilmişti. Marx, Polonyalıların zaferinin Rus Çarlığına karşı devrimci sonuçlar doğuracak bir darbeyi temsil edeceğini, Güney Slavlarının ulusal hareketinin Çarlık tarafından Balkanlar'daki genişleme politikasının bir aracı olarak kullanıldığını anladı. Tarihte çok sık vuku bulduğu gibi, küçük ulusların mücadeleleri, gerici büyük güçler tarafından dolap çevirmek için bozuk para gibi kullanılır. Ulusal sorunun bu yönünü kavramayan kimse kaçınılmaz olarak gericiliğin tuzağına düşer.
 
Hayatının sonuna doğru Engels, olağanüstü bir ileri görüşlülük ile Rusya'daki devrimci karışıklıkları öngördü: "Ve işte meselenin özüne geliyoruz. 1856'dan bu yana, Hükumetin kendisi tarafından ilerlemesine yardım edilen Rusya'nın iç gelişimi görevini tamamladı. Toplumsal devrim büyük adımlar attı. Rusya günden güne giderek daha fazla batılılaşıyor; modern imalatlar, buhar, demiryolları, tüm ödemelerin aynı cinsten parasal ödemelere dönüşmesi ve bununla birlikte toplumun eski temellerinin parçalanması hiç görülmedik bir hızda gelişme gösterdi. Fakat aynı derecede, oluşmakta olan yeni toplum ile birlikte despotik çarlığın uyuşmazlığını da yavaş yavaş geliştiriyor. Hükumetin ancak artan zalimlik yardımıyla üstesinden gelebileceği anayasal ve devrimci muhalefet partileri oluşuyor. Ve Rus diplomasisi, Rus halkının duyulmayı talep ettiği günü korkuyla seyredecek ve  kendi iç meselelerini çözme ile baş başa kaldıklarında Konstantinapol'un, Hindistan'ın fethi ya da dünyanın üstünlüğünü ele geçirme gibi böyle çocuksu davranışlarla ilgilenmeye ne zaman ne de istek olacak. Polonya sınırına dayanan 1848 devrimi, şimdi Rusya'nın kapısını çalıyor ve devrimin kapısını aralamak için sadece doğru zamanı bekleyen bol miktarda müttefik var."(MECW, vol. 27, p. 45.)
 
Amma sıra dışı satırlar. İlk Rus Devrimi'nden 15 yıl ve Ekim Devrimi'nden 27 yıl önce, henüz 1890 yılında Engels bu büyük olayları tahmin ediyor ve aynı zamanda Avrupa'daki ulusal sorunun kaderini Rus Devrimi'ne bağlıyordu. Olaylar Engels'in haklı olduğunu gösterdi. Lenin'in daha sonra açıkladığı gibi, 1880'lerden itibaren, Rusya'daki işçi sınıfının gelişimi Rusya'nın kendisinde devrim olasılığını yükseltiği için Polonya'ya bağımsızlık sloganı uygun bir slogan değildi.
 
FRANSA-PRUSYA SAVAŞI
 
Birinci Enternasyonal, Marx ve Engels'in etkisi altında bütün temel konular üzerinde ilkeli bir enternasyonalist tavır aldı. Enternasyonal'in duruşu sadece teorik değildi aynı zamanda pratikti. Örneğin, bir ülkede bir grev sırasında Enternasyonal'in üyeleri, yabancı grev kırıcıların kullanılmasını engellemek için diğer ülkelerdeki meseleleri kışkırtacak ve açıklayacaklardı. 
 
Gördüğümüz gibi, 19. yüzyılın ilk yarısında işçi sınıfının önündeki en büyük sorunlardan biri Almanya'nın birleşmesiydi. Marx ve Engels, bu nesnel olarak ilerici eylem Bismarck tarafından gerici araçlarla gerçekleştirilmesine rağmen Almanya'nın birleşmesine dikkatli düşünce ve muhakemeye dayanan bir destek vermeye mecbur kaldılar. Fakat bu hiç bir şekilde Bismarck'a şartlı teslim olma ya da sınıf konumunu terk etme manasına gelmez. Birinci Enternasyonal başlangıçta 1870-71 yılları arasındaki Fransa-Prusya savaşını Almanya'nın savunmacı bir mücadelesi olarak görüyordu. Şüphesiz bu doğruydu. Napolyon III'ün gerici Bonapartist rejimi, Almanya'nın ulusal birleşmesini güç kullanımı ile engelleme niyetindeydi. Fakat yanlış hesapladı. Prusya ordusu, morali bozulmuş Fransız kuvvetlerini tereyağın içinden geçen sıcak bıçak gibi boydan boya kesti.
 
Fransa-Prusya savaşı vakası Marx'ın esnek ve devrimci konumuna iyi bir örnektir. Savaşın ilk safhasında, savunmacı bir karaktere sahipken, Prusya'ya eleştiri niteliğinde destek verdi. Burada Marx'ın konumunu belirleyen, yüzeysel ve duygusal düşünceler(gerici Prusyalı Bismarck'tan nefret ederdi) değil, fakat kesinlikle uluslararası devrimin ve proletaryanın çıkarlarının bakış açısı idi. Bir yandan Prusya'nın zaferi, tarihsel olarak ilerici bir görev olan Almanya'nın birleşmesini getirecektir. Öte yandan, Fransa'nın yenilgisi, Bonaparte'nin Bonapartist rejiminin devrilmesi, Fransa'daki devrimci gelişmeler perspektifinin geliştirilmesi anlamına gelecekti. Ayrıca, Almanya'yı zayıf ve bölünmüş tutmak için kendisini Paris'teki Bonapartist hükumete yaslayan Rus Çarlığı'na karşı bir darbeyi de temsil edecekti. Marx, Prusya zaferinin en azından bir süre Bismarck'ı güçlendirme etkisi olmasına rağmen, Prusya'yı Fransa ile savaşında başlangıçta destekledi.
 
Fakat bu genel beyan, Marksistlerin savaşa karşı tutumunu boşa çıkarmaz. Ulusal soruna her zaman bir sınıf bakış açısı ile yaklaşmak gereklidir. Belli bir ulusal mücadele ilerici bir içeriğe sahip olsa dahi, proletaryanın sınıf bağımsızlığını burjuvaziden koruması her zaman gereklidir. Savaş sırasında Marx konumunu değiştirdi. Loui Bonaparte devrilir devrilmez ve Fransa'da cumhuriyet ilan edilir edilmez, Prusya tarafında savaşın karakteri, ulusal kurtuluş savaşından Fransa halkına karşı yönlendirilen agresif bir mücadeleye dönüştü. İlerici bir karaktere sahip olmaya son verdi ve bu yüzden Marx bunu kınadı. Prusya'nın Alsace-Lorraine'i ele geçirmesi, Almanya'nın birleşmesinin ilerici bir görev olduğuna atıfta bulunma tarafından haklı gösterilemeyecek kadar adamakıllı gerici bir hareketti. Sadece Fransa ile Almanya arasındaki ulusal nefreti artırmaya ve 1914-18'in emperyalist katliamına zemin hazırlamaya hizmet ediyordu.
 
Fransız ordusunun yenilgisi, Fransa'da devrimine ve Paris Komünü'nün görkemli vak'asına derhal yol açtı. Marx Paris'in işçilerine beklemelerini tavsiye etti, ancak onlar harekete geçer geçmez de kendisi hemen Paris Komünü'nün savunmasına girişti. Bu noktada savaşın doğası değişti. Marx için ulusal sorun her zaman sınıf mücadelesine("emek sorunu") tabidir. Bu konumun doğruluğu, her savaşta egemen sınıfın tutumlarının aynaya yansıyan görüntüsünde ortaya çıkar. Savaşan devletlerin egemen sınıfları arasındaki ulusal karşıtlığın derecesi ne kadar büyük olursa olsun, işçileri yenmek için her zaman birleşeceklerdir. Böylece, düşmanları olan gerici Versaillese güçleri Paris'e saldırırken ve Paris Komünü'nü katlederken Prusyalı generaller kenara çekildi.
 
 
İRLANDA KONUSUNDA MARX
 
Polonya'da olduğu gibi, buna benzer İrlanda sorununda da Marx'ın duruşu yalnızca devrimci düşünceler tarafından belirlendi. Marx, mazlum İrlandalılarla doğal olarak sempati duyarken, burjuva ve küçük burjuva milliyetçi liderlerini daima caydırıcı bir eleştiriye maruz bıraktı. Marx ve Engels, İrlanda'nın ulusal kurtuluşunun başta toprak sorununa devrimci bir çözüm olmak üzere toplumsal kurtuluş sorunu ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılı olduğunu açıkladı. Bu ileri görüşlü analiz, sadece İrlanda da değil genel olarak ulusal kurtuluş mücadelelerinde büyük bir duruş biçimine sahiptir. 
 
Engels, 26 Haziran 1882 tarihli Eduard Bernstein'a gönderdiği bir mektupta İrlanda hareketinin iki eğilimi kapsadığına işaret etti: kendi politik ifadesini devrimci demokraside bulan ve köylülerin kendiliğinden oluşan doğrudan eylemine dönüşen radikal kırsal hareket ve "kentsel burjuvazinin liberal-ulusal muhalefeti". Bu, tüm dönemlerdeki köylü hareketi için de geçerlidir. Kentsel merkezlerde bir liderlik bulması sadece bir dereceye kadar başarılı oldu. Modern koşullar altında bu ya burjuvazi ya da proletarya anlamına gelir. Fakat burjuvazi, tarih boyunca, ulusal bağımsızlık sorunu da dahil olmak üzere, burjuva-demokratik devrimin yarattığı temel sorunların hiçbirini çözemediğini gösterdi. Bunun klasik örneği İrlanda'dır.
 
Marx ve Engels'in duruşunun merkezinde İrlanda, İngiltere, İskoçya ve Galler'in ittifakının gönüllü bir görüngesi vardır. Ve bu bakış açısı iktidarı ele geçiren işçilerin bakış açısıyla her zaman bağlantılıydı. O halde, bu da işçi sınıfının birliğinin koşulsuz olarak savunulmasını gerektirir. Böylece, Engels Ocak 1848'de şunları yazdı:
 
"İrlanda halkı, Halk Bildirgesi'nin altı vurgusunu-yıllık parlamentolar, genel oy hakkı, oy pusulası ile oy verme, parlamento üyeleri için mülk sahipliğini kanıtlayan belgenin kaldırılması, milletvekillerine ödeme ve eşit seçim bölgelerinin kurulması- kazanabilmek için gayretli ve İngiliz işçi sınıfıyla ve Chartistler ile yakın ilişki içinde mücadele etmelidir. Sadece bu altı husus kazanıldıktan sonra, [Birliğin] Feshi İrlanda için herhangi bir faydaya sahip olacaktır."(Engels, Feargus O'Connor ve İrlanda Halkı, 9 Ocak 1848)
 
Ta başından beri Marx ve Engels, şarlatan ve İrlanda halkına ihanet eden olarak ilan ettikleri Daniel O'Connell gibi İrlandalı orta sınıf milliyetçi liberallere karşı bitmeyen bir mücadele yürüttüler. Daha sonra, bir müddet küçük burjuva İrlanda'nın bağımsızlığı taraftarlarına(Fenians) önemli destek verdiler. Bu, 20. yüzyılın başlarına kadar büyük bir çoğunlukla tarımsal toplum olarak kalan İrlanda'da işçi hareketinin henüz var olmadığı bir zamanda doğal ve doğruydu. Fakat Marx ve Engels asla İrlanda bağımsızlık taraftarlarının amigosu gibi davranmadılar, her zaman sadece bağımsız sınıf duruşunu benimsediler. Bağımsızlık taraftarlarının maceracı taktikleri, terörist eğilimlerini, ulusal darlıklarını ve İngiliz işçi hareketiyle bağlanma gereksinimini kabul etmeye reddetmelerini şiddetle eleştirdiler. Bağımsızlık taraftarlarının İrlanda devrimci demokratik hareketin en gelişmiş kanadı olmaları gerçeğine ve hatta sosyalist eğilimler göstermesine rağmen Marx ve Engels onlar konusunda yanılgıya düşmediler. Engels, 29 Kasım 1867'de Marx'a şunları yazdı:
 
"Bağımsızlık taraftarlarına gelince oldukça haklısın. İngilizlerin canavarlıkları, bu tarikat liderlerinin çoğunlukla ahmak ve kısmen sömürücü olduklarını bize unutturmamalı ve her komploda vuku bulan aptallıklar için herhangi bir şekilde kendimizi sorumlu kılamayız. Ve bunun olacağından emin olsunlar."
 
Engels kısa bir sürede haklı çıktı. Sadece iki hafta sonra, 13 Aralık 1867'de bir grup bağımsızlık taraftarı tutuklu yoldaşlarını serbest bırakmak için başarısız bir girişimde bulunarak Londra'daki Clerkenwell Hapishanesi'nde bomba patlattı. Patlama, birkaç komşu evi tahrip etti ve 120 kişi yaralandı. Tahminen olay, halkta İrlandalı karşıtı bir duygu selini serbest bıraktı. Ertesi gün Marx öfkeyle Engels'e şunları yazdı:
 
"Bağımsızlık taraftarlarının Clerkenwell'deki son kahramanlığı çok aptalca bir şeydi. İrlanda için büyük sempati gösteren Londra halk yığınları, bu yüzden vahşi hale getirilecekler ve hükumet partisinin kucağına sürüklenecekler. Kimse, bağımsızlık taraftarlarının temsilcilerinin onurunun şişirilmesi için kendilerine izin verileceğini Londra proletaryasından bekleyemez. Böyle gizli, melodramatik bir tür komplonun üstünde her zaman bir çeşit uğursuzluk vardır."
 
Birkaç gün sonra, Engels 19 Aralık'ta şöyle cevapladı: "Clerkenwell'deki aptalca olay açıkçası birkaç uzmanlaşmış fanatiğin eseriydi; onları böyle aptallıklara sürükleyen tüm komploların talihsizliğidir, çünkü 'sonunda bir şey olmalı, sonunda bir şey yapılmalı'. Özellikle, Amerika'da bu havaya uçurma ve kundakçılık işi konusunda bayağı bir yaygara koptu ve daha sonra birkaç dangalak geldi ve bu saçmalığı kışkırttı.Dahası, mahkemede Kraliçe'nin safında yer alarak suç ortağı aleyhine çoktan ifade vermiş gibi görünen ve ardından Londra'daki terzi dükkanını ateşe vererek İrlanda'yı özgürleştirdiğini sanan bu Allen gibi, bu yamyamlar genelde en büyük korkaklardır." 
 
Eğer Marx ve Engels bağımsızlık taraftarları hakkında bu kadar utandırıcı hükümlerle yazıyorlarsa, önemsiz çocuk oyunu olan "Clerkwell vahşeti" ile karşılaştırıldığında son 30 yılda IRA'nın terörist taktikleri hakkında kim bilir neler söyleyeceklerdi sadece bir hayal edin. Burjuva devletini zayıflatmayan, sadece güçlendiren bu bireysel terörizm ile ilgili en gerici özellik, işçi sınıfının bölünmesine ve sömürücülerin karşısında zayıflamasına hizmet etmesidir. Bu, "bu seçkinler karşısında tüm işçi hareketi hakim olan siyasi doktrinlere karşı gelen saf düşüncedir ve İrlanda köylüsünün, Avrupa'da sosyalist işçilerin kendisinin tek müttefiki olduğunu bilmesine hiç bir surette izin verilmemelidir," diye yazdığında Engels'in eleştirdiği bağımsızlık taraftarlarının hiç şüphesiz en zayıf noktasıydı. (MESC, Engels'ten Marx'a, 9 Aralık 1869)
 
Doğal olarak, Marx ve Engels, İngiliz devletinin hastalıklı davranışları karşısında bağımsızlık taraftarı tutsaklarını müdafaa ettiler. İrlanda halkının kaderini kendi tayin etme hakkını her zaman savundular. Fakat bunu milliyetçi değil, sosyalist bir bakış açısıyla yaptılar. Tutarlı devrimciler ve proleter enternasyonalizmin destekçileri olarak Marx ve Engels, İrlanda'nın kaderi ve İngiltere proleter devriminin görüngesi arasındaki bağlantıyı daima vurguladılar. Marx, 1840'lı ve 1850'li yıllarda İrlanda'nın bağımsızlığını ancak İngiliz işçi sınıfının zaferi yoluyla kazanabileceğini düşündü. Daha sonra 1860'lı yıllarda fikrini değiştirdi ve İrlanda'daki zaferin İngiltere'deki devrimi ateşleyen kıvılcım olabileceğinin daha muhtemel olduğu görüşünü benimsedi. Marx'ın İrlanda sorunu üzerine yazdıklarının en gelişigüzel okuması bile, 1860'dan sonra İrlanda'nın bağımsızlığını savunmasının, dünya devriminin başarısı için kilit ülke olarak gördüğü özellikle İngiltere'de proleter devrimin genel çıkarları tarafından sadece belirlendiğini gösterir. Marx, Mart 1870'te yazılmış olan Genel Konsey üyelerine yapılan gizli bir bildirimde görüşlerini şöyle açıklıyor:
 
"Devrimci girişim muhtemelen Fransa'dan gelecek olsa da, İngiltere tek başına ciddi bir ekonomik devrimin manivelası olabilir. Artık köylülerin olmadığı ve toprak mülkiyetinin birkaç elde toplandığı tek ülkedir. Kapitalist oluşumun olduğu, başka bir deyişle neredeyse tüm üretimi kucaklayan kapitalist efendilerin altında büyük çapta emeği birleştiren tek ülkedir. Nüfusun büyük çoğunluğunun ücretli işçilerden oluştuğu tek ülkedir. Sınıf savaşının ve Sendikalar tarafından işçi sınıfının örgütlenmesinin belirli bir olgunluk ve evrensellik derecesi kazandığı tek ülkedir. Dünya pazarındaki egemenliğinden dolayı, ekonomik meselelerdeki her devrimin derhal tüm dünyayı etkilemesi gereken tek ülkedir. Eğer toprak ağalığı ve kapitalizm İngiltere'de klasik örnekler ise, öte yandan, yıkımları için maddi koşullar da burada en olgun haldedir." (Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Bu açıdan bakıldığında, İrlanda ulusal sorunu yalnızca, dünya sosyalist devrimi perspektifinin daha geniş resminin bir parçasıydı. Marx'ın bu bağlamın dışında bir değerlendirmeyle İrlanda'ya karşı tutumunu anlamak olanaksızdır. 1860'dan sonra Marx'ın İrlanda'nın bağımsızlığını niçin desteklediğinin nedeni, İrlanda'da en önemli üsleri olan İngiliz toprak sahiplerinin çıkarlarının, toprak sorununun radikal çözümüne ayrılmaz şekilde bağlı olan ulusal kaderini tayin hakkı talebi içinde olan İrlanda köylülüğüne dayanan devrimci hareket tarafından çok kolayca yenilebileceği sonucuna varmasıydı. Aynı bildiride Marx açıkladı: "Eğer İngiltere toprak mülkiyetinin ve Avrupa Kapitalizminin kalesi ise, birinin resmi İngiltere'yi en sert vurabileceği nokta İrlanda'dır."
 
"Her şeyden önce, İrlanda İngiliz toprak ağalığının kalesiydi. İrlanda düşerse, İngiltere'de düşecekti. İrlanda'da bu, oradaki ekonomik mücadele yalnızca arazi sahipleri mülkiyeti üzerine yoğunlaştığı için, bu mücadele aynı zamanda ulusal olduğu için ve oradaki insanlar İngiltere'den daha çok devrimci ve kızgın oldukları için yüz kere daha kolaydır. İrlanda'daki toprak ağalığı yalnızca İngiliz ordusu tarafından korunmaktadır. İki ülke arasındaki zoraki birliğin sona erdiği andan itibaren, çağın gereksinimlerini karşılamayan şekillerde olsa da, İrlanda'da hemen bir toplumsal devrim patlak verecek. İngiliz toprak ağalığı sadece büyük bir servet kaynağını değil, aynı zamanda büyük manevi güç, bir başka deyişle İrlanda üzerindeki İngiltere'nin hakimiyetini temsil eden şeyi de kaybedecektir. Öte yandan, İrlanda'da kendi toprak ağalarının gücünü koruyarak, İngiliz proletaryası İngiltere'de kendiliğinden onları incitilemez yapıyor.
 
"Ondan sonra, İngiliz burjuvazisi, İngiltere'de işçi sınıfını yoksul İrlandalıları göçe zorlayarak baskı altında tutmak için İrlanda yoksulluğunu sadece sömürmedi, aynı zamanda proletaryayı iki düşman kampa da böldü. Kelt işçisinin devrimci ateşi, sert ama yavaş olan Anglo-Sakson işçinin doğasıyla rast gitmiyor. Buna karşılık, İngiltere'deki bütün büyük sanayi merkezlerinde İrlandalı proletaryası ve İngiliz proletaryası arasında derin bir karşıtlık vardır. Ortalama bir İngiliz işçisi, ücretleri ve yaşam standardını düşüren rakip olarak gördüğü İrlanda işçisinden nefret eder. Onun için ulusal ve dini karşıt duygular besler. Ona, Kuzey Amerika'nın Güney Eyaletlerinin fakir beyazlarının siyah kölelere baktığı gözle bakıyor. İngiltere proleterleri arasındaki bu düşmanlık, yapay olarak besleniyor ve burjuvazi tarafından destekleniyor. Gücünü sürdürmenin gerçek sırrının bu ihtilaf olduğunu biliyor."(Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Ve Marks sonuçlandırıyor: "Genel Konsey'in İrlandalı genel affı üzerindeki kararları, uluslararası adaletten epey uzakta olan günümüz zoraki birliğini(başka bir deyişle İrlanda'nın köleleştirilmesi) eşit ve özgür konfederasyona, eğer mümkünse, icabında tamamen ayrılmaya dönüştürmek için İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunun bir ön şart olduğunu tasdik edecek diğer kararlara bir giriş olarak sadece hizmet eder."(Bkz. Birinci Enternasyonal'in Genel Konseyi Tutanakları, 1868-70.)
 
Marx'ın sözlerini burada ne kadar dikkatli seçtiğini ve ulusal sorunun proleter pozisyonunu ne derece titizce ifade ettiğini not ediniz. Öncelikle, İrlanda sorunu, ayrılmaz bir parçası olarak görülen dünya sosyalist devriminin pekspektifinden ayrı bir şekilde görülemez. Daha öncelikli olarak, İngiltere'de sosyalist devrimin başlangıç noktası olarak görülür. Ve sonrasında? Marx, İrlanda'daki ulusal kurtuluş mücadelesinin muhakkak İngiltere'den ayrılmayla  sonuçlanacağına kesin gözüyle bakmaz. İki olasılığın olduğunu söyler: ya "eşit ve özgür konfederasyon" - açıkça tercih edilen (mümkünse) veyahut olası ancak çok da arzu edilmeyen sonuç olarak düşündüğü "tam ayrılma". İki değişkenin hangisinin ortaya çıkacağı, her şeyden önce, İngiliz proletaryasının davranışına ve tutumuna ve İngiltere'nin kendisinde muzaffer bir sosyalist devrimin perspektifine açıkçası bağlı olacaktır. 
 
Böylece Marx'ın bakış açısı her zaman proleter devrim ve enternasyonalizmin bakış açısıydı. Bu ve sadece bu, İrlanda sorununa ve ulusal sorunun diğer bütün tezahürlerine karşı tutumunu belirleyen şeydi. Marx ve Engels için "emek sorunu" her zaman merkezi bir sorundu. Onların İrlanda sorunu üzerine propaganda ve ajitasyonlarını, "askerler defolun!" gibi basit, tek çizgiye ya da milliyetçilere karşı ücretsiz danışmanların davranışına indirgemek asla akıllarına gelmeyecekti. Aksine, burjuva ve küçük burjuva İrlandalı milliyetçilerin zararlı demagojilerine karşı ve İrlandalı ve İngiliz işçi sınıfının devrimci birliği için inatla bir mücadele yürütüyorlardı. 
 
Tarih, Marx ve Engels'in, İrlanda'daki burjuva ve küçük burjuva milliyetçileri hakkındaki değerlendirmelerinde haklı olduklarını göstermiştir. 1922'de İrlandalı milliyetçi burjuvazi, Kuzey ve Güney arasındaki bölüşümü kabul ederek ulusal kurtuluş mücadelesine ihanet etti. O günden bu yana küçük burjuva milliyetçileri, "sınır meselesini" çözmekte tamamen aciz olduklarını gösterdiler. Marx ve Engels tarafından keskin bir şekilde eleştirilen bireysel terörizm taktiği, hem zarar verici hem de etkisiz olduğunu gösterdi. Kuzey İrlanda'da otuz yıllık sözümona "silahlı mücadele"nin ardından İrlanda'nın birleşmesi her zamankinden çok daha fazla uzaktadır. İrlanda'da ulusal sorunun bıraktırdığı şeyi çözmenin tek yolu, sınıf temelinde, Marx'ın ve büyük proleter devrimci ve şehidi olan James Connolly'nin politikası olan sosyalist ve uluslararası politikadır.
 
Sadece işçi sınıfı, Londra ve Dublin'deki burjuvaziye karşı amansız bir mücadele yürütmek için bir sınıf programı etrafında birleşerek sorunu çözebilir. Başarı için ön koşul, işçi sınıfının birliğidir. Bu, milliyetçi çizgi üzerinden asla başarılamaz. Küçük burjuva milliyetçiliği, Kuzey İrlanda'daki işçi birliğinin oluşmasına tarifsiz zarar verdi. Yaralar iyileşebilir ve iyileştirilmelidir. Ancak bu, milliyetçilikle temiz bir kopuş ve sınıf politikalarının benimsenmesi, Larkin ve Connolly'nin ruhunun ve düşüncelerinin canlandırılması temelinde yapılabilir. İrlanda'daki ulusal sorun toplumun sosyalist dönüşümü ile çözülecek ya da hiç çözülmeyecektir.
 
 
İKİNCİ ENTERNASYONEL
 
1889'da başlatılan Sosyalist Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'in aksine kitlesel Sosyal Demokrat partiler ve sendikalar biçimindeki kitle örgütlerinden oluşuyordu. İkinci Enternasyonelin talihsizliği, uzun süreli bir kapitalist yükselme döneminde doğmuş olmasıydı. 1870-1900 döneminde dünya petrol üretimi iki buçuk kat arttı. Demiryolları iki buçuk kat büyüdü. Almanya ve ABD, Büyük Britanya'nın hegemonyasına meydan okumaya başladı. Bir çekişme dünyayı katmanlara ve kolonilere bölmeye başladı. Endüstrinin hızla büyümesi, gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve örgütlerinin paralel olarak büyümesi anlamına geliyordu. 19. yüzyılın son otuz yılında ABD ve Rusya'da işçi sınıfı üç kattan fazla büyüdü. Britanya'da sendikalar, 1876-1900 yılları arasında dört kat büyüdü. Almanya'da sendika üyeliği on binlerden milyonlara yükseldi. Buna paralel olarak kitlesel Sosyal Demokrat Partilerin üyeliği, oyları ve nüfuzunda istikrarlı bir artış vardı.
 
Fakat en başından beri, teoride Marxiz'in savunusu olmasına rağmen, yeni Enternasyonel, Marx ve Engels'in mevcudiyetleri tarafından güvence altına alınan teorik açıklığa sahip değildi. Bunun açık bir örneği, ulusal soruna karşı yeni Enternasyonel'in tutumuydu. İkinci Enternasyonal, toplantılarında tatmin edici bir muamele görmeyen ulusal sorunu gerçekten anlamadı. 1896 yılında Enternasyonel'in Londra Toplantısı şu kararı onayladı:
 
"Toplantı, tüm milliyetler için tam özerlik adına, askeri, ulusal ve diğer despotizmlerin boyunduruğu altında şu anda acı çeken herhangi bir ülkenin işçileriyle olan duygudaşlığını ilan eder ve bütün böyle ülkelerin işçilerini, uluslararası kapitalizmi alt edilmesi ve uluslararası sosyal demokrasinin kurulması yolunda örgütlenmek için, dünyanın sınıf bilinçli işçileriyle birlikte omuz omuza aynı şekilde hareket etmeye çağırır."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt 1, s. 423'te belirtilmiştir.)
 
Bununla birlikte, İkinci Enternasyonal'in sömürge(kolonyal) sorunundaki konumu belirsiz ve muğlaktı. Sol, sömürgecilik karşıtı bir tavır sergilemekle birlikte, onun öne sürülen "medenileştirme misyonu" nedeniyle koloniciliği haklı çıkarmaya razı olanlar vardı. Böylece, 1904 Amsterdam toplantısında sömürge sorunuyla ilgili tartışmalarda Hollandalı delege van Kol, açık bir şekilde sömürgeciliği savundu. O belirtilen bir kararı teklif etti:
 
"İşçi sınıfının zaferi ve onun ekonomik kurtuluşu ardından kendini hissettirecek olan yeni ihtiyaçlar, hatta gelecek hükumetin sosyalist sistemi altında bile, kolonilerin sahipliğini gerekli kılacaktır. " Ve toplantıda sordu: "Yerkürenin yarısını, toprağın altında yatan devasa serveti işlenmemiş ve gezegenin en verimli kısımlarını ekilmemiş bırakan henüz emekleme çağındaki insanların kaprislerine bırakabilir miyiz?"(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.5)
 
Toplantı, Kongre, Hindistan Ulusal Kongresi'nin kurucusu ve başkanı Dadabhai Naoroji'ye coşkulu bir hoşgeldin dedi, ancak Hindistan üzerine kararında, kendi kendini yönetme icap ederken, Hindistan'ın İngiliz egemenliği altında kalacağını belirtti. Van Kol'un görüşleri ne desteklendi ne de reddedildi. Göç üzerine tartışmada, ırkçı bir karar, American Hillquit tarafından teklif edildi ve   Avusturyalılar ve Hollandalılar tarafından desteklendi. Fakat geri çekmek zorunda kaldığı böyle bir protesto fırtınasına sebep oldu. Bununla birlikte, böyle bir kararın Enternasyonal  bir toplantıda teklif edilebilmiş olması, Sosyalist Taraflar üzerindeki burjuva ve milliyetçi fikirlerin baskısının bir belirtisiydi.
 
1905 Rus devrimi, İran, Türkiye, Mısır ve Hindistan'da onların ulusal özlemlerini savunmada kitlelere ilham vererek harekete geçiren sömürge devrimine güçlü bir soluk getirdi. Bu, Sosyalist Enternasyonal saflarında sömürge ve ulusal sorunlardaki farklılıkları keskinleştirmeye yaradı. Lenin ve Rosa Luxemburg'un savaş üzerine ünlü yasa değişikliklerini teklif ettiği 1907'nin Stuttgart toplantısında, sömürge sorunu üzerinde Lebedour tarafından temsil edilen Sol Taraf(gerçekte merkezci) ve revizyonist Edurad Bernstein tarafından öncülük edilen Sağ arasında keskin bir mücadele vardı. Tipik küçük burjuva emperyalistleri olan Hollanda delegeleri yine sömürgeciliğin en açık sözlü savunucularıydı. Sol, buna karşı koymada azınlıkta idi. Ateşli bir tartışma sırasında, Bernstein aşağıdaki yorumları yaptı:
 
"Kolonileri basitçe terk etmenin ütopik düşüncesinden uzak durmalıyız. Böyle bir görüşün nihai sonuçları Birleşik Devletleri Kızılderililere tekrar vermek olacaktır. Koloniler oradalar; bunla ilgili üzücü durumu yavaş yavaş kabullenmeliyiz. Sosyalistler de, medenileşmemiş insanların koruyucuları gibi bir miktar davranmak için medenileşmiş insanların ihtiyacını kabul etmeli."(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.10)
 
Polonyalı temsilci Karski(Julian Marchlewski), sömürgeciliğin "uygarlaştırıcı" rolü hakkındaki argümanları yeniden gündeme getirerek şunları söyledi: "David, bir ulusun diğeri üzerinde vesayet kullanma hakkını ileri sürdü. Ancak biz Polonyalılar, hem Rus çarı hem de Prusyalı hükumet bizim koruyucularımız gibi("çok iyi"!) davrandıkları için, bu vesayetin gerçek anlamını biliyoruz. David, her ulus kapitalizmden geçmeli görüşünü desteklemek için Marx'tan alıntı yapıyor, ancak ancak burada bunu yapmakta haklı değil. Marx'ın söylediği şey, kapitalist gelişime çoktan başlayan ülkelerin tamamlanana kadar sürece devam etmesi gerektiğidir. Ancak bunun, bütün uluslar için mutlak bir ön koşul olduğunu asla söylemedi.
 
"Biz sosyalistler, basitçe söylemek gerekirse kapitalist Avrupa'nın yanında başka medeniyetlerin de olduğunu anlıyoruz. Sözde medeniyetimiz hakkında kendini beğenmiş olmak için kesinlikle hiç bir dayanağımız yok, ne de eski medeniyetleriyle Asyalı insanlara medeniyetimizi dayatmak için. ("Bravo!") David kolonilerin kendi haline bırakılması durumunda batacağını düşünüyor. Hindistan'ın durumunda sanki zor gibi. Aksine, eğer bağımsız olsaydı, Hindistan'ın gelecek gelişiminde Avrupa medeniyetinin etkisinden kazanç sağlamaya devam edeceğini ve bu yolla en son potansiyeline kadar büyüyeceğini resmederim."(Lenin'in Devrimci Bir Parti için Mücadelesi, s.11)
 
Sonuçta, Hindistan hakkında karar oya sunulmadı.
 
Her ne kadar Enternasyonel liderleri hamamın namusunu kurtarmaya kalkışsalar da, bunun sonucunda olan, Ruslar ve Sırplar haricinde, İkinci Enternasyonel'in partilerinin her biri enternasyonalizmin ilkelerine ihanet ettikleri ve emperyalist savaşı destekledikleri zaman olan Ağustos 1914 felaketidir. Gerçek bir devrimci enternasyonalist politikanın bulunmaması, İkinci Enternasyonel, sosyal şovenizmin çizgileri boyunca çöktüğünde, 1914 yazında büsbütün açığa çıkmıştır.
 
 
'ULUSAL-KÜLTÜREL ÖZERKLİK'
 
Ulusal Sorunun İkinci Enternasyonal'deki tuhaf bir biçimi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturya Sosyal Demokratları tarafından öne sürülmüştür. Sözde ulusal-kültürel özerklik teorisini savunuyorlardı. Aynı durum Rusya'da Yahudi Federasyonu tarafından da benimsendi. Avusturya Sosyal Demokratlarının Brno Konferansı'nda (1899) Güney Slavlar tarafından da savunulan ulusal-kültürel özerklik fikri reddedildi. Bunun yerine, Konferans, yetersiz olsa da kesinlikle daha iyi olan toprak özerkliği sloganını kabul etti. Daha sonra, merkezci teorisyen Otto Bauer ve yoldaşı Karl Renner'in(Rudolf Springer takma adıyla yazan) etkisi altında Parti konumunu değiştirdi ve ulusal-kültürel özerklik çizgisini benimsedi.
 
Ulus ve toprak arasındaki bağlantıyı reddeden Bauer, bir ulusu, "bir karaktere bağlı topluluk" olarak tanımladı.(Otto Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal Demokrasi, Viyana 1924, s.2.) Ancak ulusal karakter nedir? Bauer bunu, "bir ulusun insanlarını diğer ulusun insanlarından ayıran karakter özelliklerinin toplamı - bir ulusu diğerinden ayıran karmaşık ve manevi karakter özellikleri," olarak tanımlıyor.(Aynı Eser, s.6.) Bu tanımın doğallığı göz kamaştırıcıdır. Bu saf bir totolojidir[tartışmaya hiçbir şey katmayan, sözün tekrar kullanımı]: ulusal karakter, bir ulusu diğerinden farklı kılan şeydir! Ve bir ulusu diğerlerinden farklı yapan nedir? "Bir insanın karakteri, hiç bir şey tarafından, hatta kader tarafından bile belirlenmez... Bir ulus, sadece insanların geçim araçlarını ürettikleri ve emeklerinin ürünlerini dağıttıkları şartlar altında [belirlenen] bir kader topluluğundan başka bir şey değildir."(Aynı Eser, s. 24.)
 
Bauer'e göre, bir ulus, böylece "kader topluluğu tarafından karakter topluluğuna bağlanan bir araya getirilmiş insanlar"dır. (Aynı Eser, s.135.) Renner şöylece tanımlamıştır: "Bir ulus benzer şekilde düşünen ve benzer şekilde konuşan kişilerin birliğidir, [o], artık toprağa bağlı olmayan modern insanların kültürel topluluğudur." (R. Springer, Ulusal Problem, Leipzig-Viyana, 1902, s.35.) Ulusal soruna yönelik bu yaklaşım bilimsel değil, öznel ve "psikolojik", hem de mistikti. Avusturya-Macaristan imparatorluğunda burjuva milliyetçiliğine taviz vermek suretiyle ulusal sorun için bir çözüm aramak başarısız ve oportünist bir girişimdi. Buna karşın, Marksizm ulusal soruna tarihi-ekonomik bakış açısıyla yaklaşır.
 
Çarlığın devrimci bir yolla yıkılması aracılığıyla ulusal probleme bir çözüm arayan Bolşeviklerin tersine Avusturyalı sosyal Demokratlar soruna ufak tefek reformlar ve değişimi yavaş yavaş gerçekleştirmenin ruhuyla yaklaştılar. Bauer şunu yazdı: "Biz bu nedenle ilk önce, Avusturya ulusunun, aynı anda hep birlikte var oldukları aynı birlik içinde kalacaklarını zannettik ve bu birlik içindeki ulusların kendi aralarında ve devlete karşı ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerini soruşturduk."Stalin, Ulusal Sorun ve Marxizm'den Alıntı, p.23.) 
 
Ulus ve toprak arasındaki bağlantı bir kere koptuğunda, farklı bölgelerde yaşayan farklı milliyet mensuplarını genel bir sınıflararası ulusal birlik içerisine toplama talebi ortaya atıldı. Farklı ulusal grupların üyeleri, konferanslarda bir araya gelecek ve hangi milliyete ait olduklarına karar vermek için oy kullanacaktı. Almanlar, Çekler, Macarlar, Polonyalılar vb., Bauer'in dizayn ettiği gibi, "ulusun kültürel parlamentosu", kendi Milli Konseyleri için daha sonra oy kullanacaktı. Bu yolla Avusturyalı Sosyal Demokratlar, Hapsburg devletiyle açık bir çatışmayı önlemeye çalıştılar ve ulusal sorunu sadece kültürel-dilsel bir meseleye indirgediler. Bauer işi, milliyetler için yerel özerkliğin, "insanlığı ulusal olarak sınırlandırılmış topluluklara bölerek" ve "kişilerin ve kurumların ulusal birlikteliklerinin değişik olaylarla dolu bir resmini sunarak sosyalizme doğru bir ilk adım olacağı raddesine kadar vardırmıştı. 
 
Bu felsefe, Marksizmin sınıfsal bakış açısı ve enternasyonalist prensipleri ile tamamen farklılık göstermektedir. Bu, küçük burjuva milliyetçiliğini "sosyalist" deyimlerle gizler. Bu sebeple, Lenin bu konu hakkında sertti. Farklı milliyetler için ayrı okullar fikrine özellikle husumet gösterdi. Lenin şunu yazdı: "'Kültürel-ulusal özerklik' kesinlikle en incelikli ve bu nedenle de en zararlı milliyetçiliği ifade eder, ulusal kültürün sloganı ve milliyetlere bakarak okulların son derece zarar verici ve hatta anti-demokratik bölünmesinin propagandası vasıtasıyla işçilerin yozlaşmasını ifade eder. Kısacası, bu program kuşkusuz proletaryanın enternasyonalizmi ile çelişmektedir ve yalnızca milliyetçi küçük burjuvazinin idealleriyle uyumludur. "(Lenin Toplu Eserler, RSDLP Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19)
 
Hiçbir yerde, bu küçük burjuva teorisinin zararlı etkisi eğitim alanında olduğundan daha belirgin değildir. Böylece, Lenin dil için ayrıcalıklı herhangi bir statüye karşıydı, ancak Otto Bauer'e ve "ulusal-kültürel özerklik"in savunucularına karşı olarak, farklı ulusların çocukları için ayrı okullar kurmaya şiddetle karşı çıktı: "'Kendi sınırları dışında kalan'(belirli bir ulusun üzerinde yaşadığı toprakla bağlantısız, dışında olan) ya da 'kültürel-ulusal özerklik' için planın pratik uygulaması tek bir anlam ifade eder: milliyete göre eğitimle ilgili işlerin ayrılması vb., okul işlerinde ulusal bir 'curiae'ye[ç.n:milliyetlerin taleplerinin tanınması] giriş... Onun tamamıyla gerici karakterini, hatta demokrasi yönünden bile, sosyalizm adına proleter sınıf mücadelesini olduğu gibi bırakmasını anlamak için meşhur Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun(kısaca, 'Bund') planının gerçek özünü açıkça tasavvur etmek yeterlidir.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Tezler,  Ekim-Aralık 1913, cilt.20)
 
Burada Leninizm ile küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki temel farklılığı görüyoruz. Marksistler, dil baskısı da dahil olmak üzere her türlü ulusal zulme karşı savaşacaklar. Bir erkeğin ya da bir kadının kendi dilini konuşma, onu öğrenme, bir mahkemede veya diğer herhangi bir resmi görevde onu kullanma hakkından yoksun bırakılması kabul edilmez. Genel olarak, "resmi" bir dilin varlığı ya da herhangi bir özel ayrıcalığın diğeri yerine bir dile verilmesi için özel bir sebep yoktur. Ancak, çocukları ulusal, dilsel veya dini temelde ayırmak tümüyle gerici ve yozlaşmadır. Okulların ayrılması, Güney Afrika ve ABD'de gerici bir rol oynamıştır. Kuzey İrlanda'daki Katolik ve Protestan çocukların sözde dini okullarda ayrılması daha az kötücül bir rol oynamaz. Dinin eğitim sisteminde yeri yoktur ve kökten koparılması gerekir. Kiliseler doktrinlerini öğretmek istiyorlarsa, devletten değil, kendi cemaatlerinden beslenen kendi zaman ve kendi sermayeleriyle bunu yapmak zorundadır. Ve okullar, farklı dile ait grupların ihtiyaçlarını karşılamaya mecbur olmakla ve bu amaç için sermaye bulunması gerekmekle birlikte, ulusal-dilsel çizgiler üzerinde çocukları ayırmak ve böylece daha sonra hayatta  ön yargılar ve çatışmalar için zemin yaratmak bütün yönleriyle kabul edilemez.
 
Belçika'daki Flaman nüfus arasında Fransız düşmanlığı, nesiller boyu süren Flaman dili ayrımcılığının ve Fransızcanın zorla dayatılmasının bir ürünüdür. Bununla birlikte, bu sorun üzerine her çeşit muhalif fikir cereyanları olabilir. Güney Afrika'da(İngilizce yerine) okullarda yerli dil öğretimi ulusal baskının bir ölçüsüdür. Benzer şekilde Rus olmayan milliyetlerin temsilcileri de çocuklarına Rusçayı öğretmeye kendileri çabaladı. Örneğin, Ermeni kilise okullarında çocuklara zorunlu olmamasına rağmen Rusça öğretildi. Bolşevikler, herhangi bir dile karşı ayrımcılığa, zorla asimilasyona ve zorla hakim bir kültürün ve dilin dayatılmasına karşıydı. Fakat herhangi bir dilin bir tekel olmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. İsviçre'de iki de değil, tam üç resmi dil vardır. Artık modern teknoloji ile insanların seçtikleri herhangi bir dilde eğitim almamaları ve parlamento ya da bir mahkemede iletişime geçmemeleri için hiçbir neden yok. Ancak kabul edilemez olan, milliyetçi veya dini zehrin okullara sokulmasıdır:
 
"Değerli milliyetçi-sosyalist Marksistler, örneğin tamamen laik okullar talep eden genel bir okul programına sahiptirler. Marxistlerin görüş açısından, bu genel programdan ayrılmaya demokratik bir devletin hiçbir yerinde asla izin verilmez(ve herhangi bir 'yerel' konu, diller ve bu tarzda şeylerde uygulama sorunu, yerel halkın kararı tarafından belirlenir). Eğitimin 'devletin yetki sahasından geri alınıp' uluslara devredilmesi ilkesinden hareketle, bununla birlikte, bundan şu sonuç çıkar; biz işçiler, demokratik bir devlette "uluslara," insanların parasını rahip okullarında harcaması için izin vermeliyiz! Bunun farkında olmadan Liebmann, "kültürel-ulusal özerklik"in gerici doğasını açıkça ortaya koydu!"(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Bu konuda, ulusal sorunun her diğer yönü gibi, zulüm ve ayrımcılığın istisnasız tüm tezahürleriyle kararlılıkla mücadele ederken Marksistler sınıfsal bir konum alırlar. Böylelikle, dil sorununu kullanarak ulusal çizgiler konusunda İşçi Hareketini ve Belçika toplumunu bölmeye, ne yazık ki bazı başarılı girişimlerle, çalışan  Flaman ve Walloon milliyetçilerin olduğu Belçika'da Belçikalı Marksistler dil konusu üzerinde geçici talepler için çözüm ürettiler. Örneğin, bir işçi, işverenler tarafından Flamanca veya Fransızca öğrenmeye mecbur edildiğinde, işçi örgütlerinin kontrolü altında patronlar tarafından ödenen kurslar ve çalışılmayan saatler için tam ödeme ve dahası yeni beceriler öğrenmek için ekstra ödeme alma hakkı verilmesini talep ettiler.  
 
Bütün bunlardan açıkça görüleceği üzere Lenin, ulusal soruna kesinlikle bir sınıf bakış açısıyla yaklaşılması gereğini ısrarla vurguladı. Lenin, "İşçi demokrasisinin sloganı," "'ulusal kültür' değil, demokrasinin ve dünya işçi sınıfı hareketinin uluslararası kültürüdür," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Ve yeniden: "İşçi demokrasisinin ulusal programı: herhangi bir ulus veya herhangi bir dil için kesinlikle ayrıcalık yok; ulusların siyasal kendi kaderini tayin etme hakkı meselesinin çözülmesi, başka bir deyişle, mutlaka özgür ve demokratik bir şekilde devletlerinin ayrılması; herhangi bir ulusa herhangi bir şekilde ayrıcalık bahşeden, ulusal bir azınlığın haklarını ya da ulusların eşitliğini ihlal eden yasa dışı ve hükümsüz her tedbirin açığa vurulması ve bütün ülkeyi kapsayan bir yasanın yürürlüğe girmesi - bu kanundan dolayı devletin her vatandaşı, anayasaya aykırı böyle bir tedbiri yürürlükten kaldırmayı ve onu tatbik etmeye başlayanların cezai soruşturmaya tabi tutulmasını talep etme hakkına sahip olacaktır.(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
"Kültürel-ulusal özerklik"in bölücü doğası, Avusturya'daki işçi birliği üzerindeki zararlı etkileri ile açıkça gösterildi. Wimberg Kongresini takiben, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi ulusal partilere bölünmeye başladı. Bütün ulusların bulunduğu birleşik bir işçi partisi yerine altı ayrı parti kuruldu -Alman, Çek, Polonyalı, Ruthenian, İtalyan ve Yugoslav. Bu, şovenist düşüncenin yayılmasını ve işçi hareketi içinde ulusal karşıtlıkları teşvik etti: Çek Partisinin Alman Partisi ile hiç bir ilişkisi yoktu, vb.
 
Her zaman olduğu gibi, reformizmin sözde pratik politikaları, niyet edilenin aksine sonuçlara ulaştı. Ulusal-kültürel özerklik programı, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun dağılmasını önlemeye yönelikti fakat tam tersi bir etki yaptı. Hapsburgların devrilmesi, Rusya'daki Şubat devriminde olduğu gibi, proleter bir devrime yol açabilirdi. Fakat iktidarı almakta işçi sınıfının başarısızlığa uğraması, halbuki, Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin politikası, ezilen ulusların çoğunun işçilerini ve köylülerini birleştirme etkisine sahipken, ve böylelikle sovyet federasyonunun koşullarını yaratacakken, ulusal çizgiler konusunda Avusturya-Macaristan'ın dağılmasına doğrudan yol açtı. Bu, ayrılıkçılık değil, Bolşevizmin toplumsal durumuydu. 1917'den sonra parlak bir şekilde doğruluğu kanıtlandı.
 
Devam Edecek....
 
 
www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 

 

SACCO VE VANZETTİ'NİN ÖLDÜRÜLMESİ

 
 
MARY ANNE TRASCIATTI
 
 
Sacco ve Vanzetti'nin doksan yıl önce idamı, Amerikan devletinin radikallere nasıl davrandığının bugün bir hatırlatıcısıdır.
 
Bartolomeo Vanzetti (solda), Nicola Sacco'ya kelepçeli (sağda). Dedham, Massachusetts Yüksek Mahkemesi, 1923. PBS.
 
22 Ağustos 1927 gecesi hava gerginlik doluydu. İtalyan göçmeni anarşistler olan Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti gece yarısı idam edildi.
 
Yaklaşık sekiz yüz polis, iki kişinin tutulduğu Massachusetts, Charlestown'daki devlet hapishanesini korumak için bir "çelikten bir kordon" oluşturdu. Makineli tüfekler ve projektörler ölüm evinin güney ve batı duvarlarını kapladılar. Yetkililerin kullanıma hazır gaz ve göz yaşartıcı bombaları vardı. Boston yakınlarında projektörler hükumet binasının çatısından aşağıya doğru parıldadı. Silah kuşanmış polis ışıkların arasında aralıklarla kendini konumlşandırdı. New York Times'a göre, "Massachusetts'in tarihinde böyle bir sahnenin ortaya konmasıyla ilk kez karşılaşılıyordu".
 
Geceyarısı yaklaşırken binlerce kişi Boston Common ve Beacon Caddesi'nde toplandı. Polis, Hükumet Binası önünde "ölüm izleme" nedeniyle toplanan kalabalığın arasından 156 kişiyi tutukladı. Benzer bir gece nöbeti New York'ta gerçekleşti. O zamanlar sadece on yaşında olan besteci Anton Coppola, ağzına kadar dolu Union Square'de ve elektrikle idam için  güç Massachusetts'e aktarıldığı için ışıkların karartıldığının söylendiğini anımsadı. Öldürülecek iki kişiden ilki olan Sacco'nun 12:19'da öldüğü ilan edildi. 12:26'da onu Vanzetti takip etti.
 
Umulduğu üzere tepki olarak isyan patlak verdi. Ancak gösteriler ve protestolar ABD ile sınırlı değildi. Sacco ve Vanzetti destekçileri Meksika ve Uruguay'da genel grev çağrısı yaptılar. On binlerce protestocu Sydney'de sokaklara döküldü. Berlin, Londra, Paris ve diğer Avrupa şehirlerinde ayaklanmalar gerçekleşti. Tarihçi Lisa McGirr kaydettiği gibi, Sacco-Vanzetti davası, "uluslararası işçilere yol gösteren bir protestonun" fitilini ateşledi. 
 
O şekilde başlamadı. 1920'de iki adam tutuklandığında, neredeyse tanınmıyorlardı ve ABD'ye İtalya'dan göç eden 4 milyondan fazla İtalyan'dan ayırt edilmeleri olanaksızdı. 
 
Sacco ve Vanzetti, 1908'de kendi ülkelerinden ayrıldılar. Sacco, güneydoğu İtalya'nın Puglia bölgesindeki Torremaggiore kasabasında hayata gözlerini açtı. On yedi yaşında ABD'ye geldiğinde, Massachusetts, Milford'a gitti. Kalifiye bir ayakkabı işçisi oldu, evlendi ve bir aile kurdu. Yirmi yaşındaki Vanzetti, Piedmont'un kuzeybatısındaki Villafalletto'dan geldi. New York'ta kısa bir süre kaldıktan sonra Plymouth, Massachusetts'e yerleşti ve orada bir aile edindi ve gezici bir balık satıcısı olarak çalıştı.
 
İki adam İtalya'yı terk ettikleri zaman anarşist değillerdi. "Özgürlükler ülkesi" yerine, çok sık çekilen acıları görmezden gelen politik bir sistem ve çaresiz yoksulluk içinde yaşayan insan yığınları buldukları ABD'de radikal hale geldiler. Vanzetti, hala İtalya'da kalan kız kardeşi Lugia'ya yazdığı mektupta hayal kırıklığını dile getirdi:
 
"Amerika'da işler çok kötüye gidiyor. Bir kaplanın kalbini yumuşatmaya yetecek kadar büyük bir işsizlik ve yeterli sefalet var. Sorumlu olanlar hiç umursamıyor. Bu ulusun mevcut durumunun farkında olmuyorsun. Bu, artık hayal gücünü heyecanlandıran Amerika değil. Sevgili kız kardeşim, Amerika, özgürlük ülkesi olarak bilinir, ancak dünya üzerinde başka hiç bir ülkede bir adam buradaki yoldaşı gibi daha önce ürpermedi." 
 
Sacco ve Vanzetti'ye göre, kapitalist devlet kurtarılmanın ötesinde bir şeydi. Bir alternatif arayışı sırasında anarşizmi buldular ve her ne şekilde olursa olsun hükumeti ve kapitalizmi devirmeyi vaaz eden militan, örgüt karşıtı ve karizmatik Luigi Galleani'ye kendilerini adayan takipçiler oldular. 1917'de ikili, İtalya'yı süpürüp atacağına inandıkları devrimi planlamak için birkaç Galleanisti ile birlikte Meksika'ya gitti. Gerçekleşmediğinde, ABD'ye döndüler ve devlete karşı savaşlarını sürdürdüler. Onların militanlığı, ilk kızıl korkuya zemin hazırlamaya yardımcı oldu.
 
2 Haziran 1919 akşamı Galleanistler, Başsavcı A.Mitchel Palmer'da dahil olmak üzere, hükumet yetkililerinin ve çeşitli iş adamlarının evlerinde bombalar patlattılar. Valdinoci, an Italian anarchist and Galleani supporter.
Bombacı, patlayıcıları Palmer'ın kapısının önüne yerleştirirken bomba patladı ve kendisini parçalara ayırdı. Kafa derisinin bir parçası da dahil olmak üzere yeteri kadar kanıt bıraktı ve güvenlik polisi için onu Carlo Valdinocci, bir İtalyan anarşist ve Galleani destekçisi olarak tanımlayan bir bildiri, "Düz kelimelerle" isimlendirildi.
 
Misilleme olarak Palmer, FBI'ın selefi olan Soruşturma Bürosu'ndan ajanlarını, kamu ve özel toplantı alanlarına yapılan yetki belgesiz saldırıları yürütmek, basılmış broşür, genelge ve diğer ögeleri izinsiz ele geçirmek ve şüpheli gördükleri herkesi tutuklamak için yönlendirdi. Ajanlar, "Düz Kelimelerin" izini bir el broşüründen bir matbaaya ve dizgiciye, Roberto Elia ve Andrea Salsedo'ya kadar sürdü ve onları acımasız sorguya tabi tutarak ve New York'taki Park Row Binası'nın ondördüncü katındaki bir ofiste gizlice ve suç olmaksızın tutarak, adamları tutukladılar.
 
Salsedo'nun ölümünden sadece iki gün sonra polis Sacco ve Vanzetti'yi Brockton, Massachusetts yakınlarındaki bir tramvayın içinde yakaladı. Polis, South Baintree yakınlarındaki Slater and Morrill Ayakkabı Fabrikasında yakın zaman önce gerçekleştirilen soygun ve cinayetin şüphelilerini arıyordu. Önceki ay iki silahlı adam, veznedar Frederick Parmenter ve koruması olan Alessandro Berardelli'yi maaş bürosundan para transfer ederlerken durdurdu. Adamlar Parmenter ve Berardelli'yi vurdu ve sonra üç tane suç ortaklarıyla birlikte bir Buick'le kaçtılar. 
 
Sacco ve Vanzetti'nin neden tutuklandıklarına dair hiç bir fikri yoktu(polis, Braintree suçlarından bahsetmeksizin onların "şüpheli karakterler" olduğunu öne sürdü), ancak radikallerin sınır dışı edilmek üzere toplandığını biliyorlardı. İkisi de silahlıydı ve Sacco'nun üzerinde, federal hükumetin Salsedo'ya vahşice muamelesini ve Elia'nın sınır dışı edilmesini protesto eden bir toplantıyı duyuran bir broşür vardı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, politik görüşleri sorulduğunda her ikisi de anarşist olduklarını inkar ettiler. Ancak el ilanı onları "Kızıllar" olarak açığa çıkardı. Baintree suçlarıyla sorumlu tutulmanın yanı sıra polis Vanzetti'ye Bridgewater yakınlarındaki acemice yapılmış soygunu da yükledi.
 
Vanzetti, 1920 yazında Bridgewater hırsızlığı davasıyla ilgili hakim karşısına çıktı. Suç olduğunda başka yerde olduğunu kanıtlamasına rağmen(Noel Arifesi akşam yemeği için İtalyan müşterilerine yılan balığı satıyordu), onun adına şahitlik yapan İtalyan tanıklar jüriyi ikna etmeyi başaramadılar. Onu suçlu buldular ve hakim acımasızca on iki ila on beş yıl arasında hapis cezasına hükmetti. Baintree suçları için hakim karşısına çıktığında, Vanzetti çoktan mahkum edilmiş bir suçlu olarak jüriyle yüz yüze gelecekti.
 
Başlangıçta, ABD'deki Sacco ve Vanzetti'ye verilen destek anarşist çevrelerle sınırlıydı. Boston merkezli anarşistler, Vanzetti'nin bir yazar ve yayıncı ve bir arkadaşı olan(buna rağmen bir Galleanist değildi) Aldino Felicani'nin öncülüğünde, davanın farkındalığını artırmak ve yasal masraflar için para toplama amaçlı Sacco Vanzetti Savunma Komitesi kurdular. Dünyanın Sanayi İşçileri eski örgütçüsü ve daha sonra New York City'de İşçileri Savunma Birliği sekreteri olan Elizabeth Gurley Flynn, Felicani ve iki mahkumla buluştuğunda destek çemberi katlanarak genişledi. 
 
Önümüzdeki altı yıl boyunca Flynn, Sacco ve Vanzetti'yi kendi davası yaptı. Basın bültenleri ve el ilanlarının yayınlanmasına nezaret etti, onları çağırdığı gibi, "çocuklar" adına konuşmalar yapmak üzere ülke genelinde seyahat etti ve önde gelen liberallerden ve ana akım radikal emek örgütlerinden savunma fonuna destek ve bağışlar temin etti. Emekçi gazeteci Mary Heaton Vorse'le birlikte Flynn, davayı desteklemek için oy kullanan ACLU[Amarika Sivil Özgürlükler Birliği] ulusal kurulu üyelerine bir sunum yaptı ve Massachusetts şubesini davayı takip etmeye ikna etti.
 
İngilizce konuşanlarla yapılan ilk Sacco ve Vanzetti toplantıları 1920'nin yazında New York'ta sadece 25 kişinin ve Boston'da bundan biraz daha fazla bir kitlenin ilgisini çekti. Fakat takip eden Nisan'da, konuşma günleri talebinin çarpıcı bir şekilde arttığını Flynn bildirdi. İşçi Savunma Birliği, haftalık tanıtım bültenlerini beş yüzü aşkın gazeteye gönderiyordu. Savunma Komitesi, "İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve Almanca dillerinde yüz binlerce broşür ve el ilanı" bastırıyordu. Ve işçiler bu harcamalarının çoğununun masraflarını kendileri karşılamaktaydı. Flynn daha sonra şunları söyledi: "Sacco ve Vanzetti için New England ve New York'taki işçiler arasındaki ajitasyon ilk bakışta küçük bir kıvılcım olarak başladı. Ancak sonunda dünyaya yayıldı."
 
Savunma Komitesi'nin ısrarı üzerine, Flynn ve New York'lu anarşist Carlo Tresca, yasal takıma katılması için California'lı avukat Fred Moore'u üye yaptılar. Bir noktada, "Massachusetts'de cinayetle suçlanan bir İtalyan'ın, güneyde tecavüz suçlamasıyla yaargılanan bir Siyah kadar adil yargılanma şansına sahip olduğunu," yazarak, Bay State'de[Massachusetts'in takma ismi] davayı politik ve etnik hoşgörüsüzlük üzerine bir halk oylamasına dönüştüren kişiydi Moore.
 
Braintree suçları davası, 31 Mayıs 1921'de Massachusetts'te Dedham'da açıldı. Yaklaşık altı hafta sürdü. Anarşi çıkarmakla suçlanan bir adam için "suçsuz" juri kararına dönüşen, juriyi daha önce şiddetli şekilde azarlayan Yüksek Mahkeme Hakimi Webster Thayer mahkemeye başkanlık etti. Vanzetti'nin Bridgewater davasına baktıktan sonra atama talep etti. Thayer'in sanıkları aşağılaması aşikardı. Yorum yapan bir arkadaşına, "Geçen gün iki anarşist piçe naptığımı gördün mü?" diye söylediği bildirildi. 
 
Hem Sacco'nun hem de Vanzetti'nin suçun işlendiği gün nerede olduklarına dair tanıkları vardı. Savcılık, görgü tanığı ifadelerine (çoğu çelişkili), tutuklanmalarında tutuklanmaları esnasında sözüm ona garip davranışlarına dayandırılan bir "suçluluk bilinci" argümanına ve kesin olmayan balistik delillere güveniyordu. Uydurma olduğu belli bir davaya rağmen, jüri sadece birkaç saatlik görüşmenin ardından oy birliğiyle "suçlu" kararına vardı.
 
Verilen karara ilişkin yılmadan savunma hazırlandı ve yeni bir yargılama için beş ek itirazda bulunuldu. Temyiz süreci devam ederken, iki anarşist adına yapılan gösteriler sayıca, hacimce ve militanca büyüdü. "Sacco ve Vanzetti'yi Kurtar!" çığlığı yerkürenin her tarafında yankılanıyordu.
 
Kamuoyu önünde mahkemelerde öç almak Moore'un stratejisinin başlangıcı olsa da, hukuk mahkemelerinde ve bu müvekkillerle çok da geçerli değildi. 1924 yazında Moore istifa etti. Kısa süre sonra Yargıç Thayer, yeni bir dava için yapılan beş itirazın hepsini reddetti. 
 
Moore'nin ayrılışının ardından Savunma Komitesi yeniden yapılandı ve müessese avukatı William Thompson'u kiraladı. Ancak eski Boston bölgesi avukatı yeni bir dava elde etmekte daha başarılı değildi. Sacco'nun hapishane arkadaşı soygun ve cinayeti itiraf ettiğinde bir umut ışığı doğmuşken Thayer sonuçta Thompson'un temyizini reddetti. 
 
9 Nisan 1927'de devam eden gösteriler arasında hakim hükmünü verdi. Sacco ve Vanzetti elektrikli sandalyede öleceklerdi. 
 
Thayer'in kararından hemen önce, Harvard Law School'da daha sonra profesör olan Felix Frankfurter, Atlantic Monthly'de davanın şu an ünlü olan bir analizini yayınladı. Sacco ve Vanzetti'nin suçluluğuna ya da masumiyetine değil fakat davanın kusurlu yürütülme şekline odaklandı. Frankfurter'in yazısı, davaya yaygın kamuoyu ilgisini çekmede çoğu kez başarılı sayıldı. Ve şüphesiz, onun ağırbaşlılığı Sacco ve Vanzetti'nin davasına saygınlık bahşetti. 
 
Ayrıca davayı yedi yıl boyunca canlı tutan Flynn ve Felicani gibi radikallerdi. Kurdukları mücadele, toplumsal cinsiyet, ırk ve etnisite ve hatta politik ideoloji ve sınıf sınırlarının üzerinde bir çekicilikte olağandışıydı. 1927 itibariyle ABD'de Sacco ve Vanzetti taraftarlarının listesine, romancı Upton Sinclair, şair Katherine Anne Porter, Boston sosyal bilgileri Elizabeth Glendower Evans, New York'taki kongre üyesi Fiorello LaGuardia, anarşist Lucy Parsons, sosyalist A. Philip Randolph, Smith College öğrencileri, Kuzeydoğu Pennsylvania'daki göçmen kömür madencileri, Amerikan İşçi Federasyonu ve ABD Komünist Partisi dahildi. 
 
Fakat hiçbir şey yargısal ezici gücü durduramazdı. Hakimin ölüm kararından kısa bir süre sonra, Massachusetts Valisi Alvan Fuller, baskıya boyun eğdi ve kanıtları ve davanın yürütülme şeklini tekrardan gözden geçirecek bir komite bir araya topladı. Harvard Üniversitesi Başkanı ve Göçmenlik Kısıtlama Birliği kurucusu A. Lawrence Lowell'in başkanlığı nedeniyle Lowell Komitesi olarak bilinen bu toplu görüşme, davnın adil olduğu ve Sacco ve Vanzetti'nin hiç bir şüpheye yer bırakmayan şekilde suçlu olduklarının kanıtlandığıyla sonuçlandı.
 
Vali Fuller merhamet başvurularını reddetti ve Massachusetts Yüksek Mahkemesine ve Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesine itirazlar da başarısız oldu.
 
Çok sayıda destekçileri için umud kırıcı olduğu gibi, Sacco-Vanzetti davası, Haymarket ve Rosenbergs arasındaki bir zaman çizgisine sıkıştırılmış, radikallere karşı uygulanan ölümcül bir yargı şiddeti dönemiydi. Diğer pek çok radikal devletin baskısını omuzlarında değişik şekillerde hissetti ancak çoğunun isimleri unutuldu asla bilinmese de.
 
"Yabancıları" arayıp tarayıp bulma ve karşıt görüşü haşat etme çabaları Trump çağında da sürüyor. Başbakan beyaz üstünlüğü savunucularını hoş görüyor ve şiddet gösterilerine karşı çıkan anti-faşistleri suçluyor ve  Adalet Bakanlığı, göreve başlama sırasında protestolarda bulunan genel hatlarıyla örgütlü aktivistler topluluğu olan DisruptJ20'nin web sitesini ziyaret eden herkesin IP adresleri için tutuklama emri peşinde koşuyor.
 
Ancak baskının hedefindeki Sol'un uzun tarihçesine, devlet şiddeti karşısında ve sivil özgürlüklerin savunmasında  karşı koymanın tarihi de eşlik eder. 1920'lerde Elizabeth Gurley Flynn, Fred Moore ve diğerleri, Sacco ve Vanzetti lehine sokakları doldurmak için çeşitli bölünmelerin üstesinden geldiler. Trump çağında, onların bıraktığı yerden biz devralıyoruz.  
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

1917 KÖYLÜ DEVRİMLERİ


 

FACEBOOK SAYFAMIZ