Özgürlük

PENTAGON'DAKİ KARANLIK PARA BRANKO MARCETIC

Araştırmacılar, açıklanamayan askeri harcamalara giden trilyonlarca doları meydana çıkardılar. Bu paraların nereye gittiğini asla öğrenemeyebiliriz. 
 
Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı Merkezi, Pentagon, Ocak 2008'de uçaktan çekilen görüntüsü. David B. Gleason / Wikimedia
 
2017 ilkbaharında, Michigan State Üniversitesi'nde kamu finansında uzmanlaşmış bir ekonomist olan Mark Skidmore'un hatalı ama ilginç olduğunu düşündüğü bir iddia kulağına geldi: bir Pentagon raporu Ordu'nun 2015 yılı için 6,5 trilyon dolar değerinde belgelenmemiş muhasebe ayarlamaları yaptığını gösterdi. Bir hata var diye düşündü - rakam kesinlikle "trilyon" değil "milyar" olmalıydı, ne olduğu bilinmeyen bir ayarlama için zaten yüksekti; Ordu'nun bütçesinin 122 milyar dolar ve Savunma Bakanlığı(DoD) için 2015 bütçesinin tamamının 565 milyar dolar olduğunu bildiği halde ilgisini çekti. 
 
Donup kaldı, raporu kendisinin incelemesi üzerine böyle bir hata bulamadı: rakam 6,5 trilyon dolardı, Kongre tarafından verilen harcama yetkisinin 54 kat fazlası. Konuyu daha da araştırmak için Skidmore, Çevre ve Şehircilik bakanının eski asistanı olan Catherine Austin Fitts ile ve Skidmore'u böylesine dehşete düşüren iddiayı ilk ortaya atan kişiyle temasa geçti. 
 
İki lisansüstü öğrencinin yardımlarıyla birlikte Skidmore ve Fitts, benzer belgelenmemiş ayarlamaları bulmak için binlerce hükumet raporunu taradı. Buldukları karşısında dehşete düştüler: 1998 yılından beri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 350 milyar dolar tutarında kayıt tuttuğu halde, Pentagon en az 21 trilyon dolar değerinde belgelenmemiş ayarlamayı deftere geçirmişti.
 
 
KAYIP PARA
 
Skidmore ve Fitts'in bulgularının ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak önemlidir. Tartıştıkları devasa meblağlar, açıklanmayan harcama farklarının çok karışık bir söyleme şekli olan, "belgelenmemiş kasa dekontu ayarlamaları" olarak bilinir. 
 
Bazı muhasebe farkları olduğunda -örneğin, başlangıçta bütçelenenden daha fazla para olduğunda- muhasebe için bir "ayarlama"yı imleyen bir kasa dekontu yaratılır. Bu dekontlar çoğunlukla "belgelenmemiş" durumdadır - diğer bir deyişle, makbuz ve diğer belgeler ya da bu paranın ne için olduğu ve nerede kullanıldığına ilişkin bir ekli belge ile doğrulanmamıştır. 
 
Ancak uzmanlar, 21 trilyon doları tartışırken mübalağaya karşı dikkatli olmakta gecikmezler. 
 
İsmi var cismi yok konseptini yüceltmek için kurulan bir heyet olan Pentagon'u Teftiş'in direktörü Rafael DeGennaro, "'kayıp' ya da 'ortadan kaybolmuş"dan ziyade doğru şekilde hesaplanmadığını söylemek daha doğru olur," der. Maryland Üniversitesi Kamu Politikası Fakültesi'nde profesör olan Donald Kettl, "Bu, çok derin muhasebe sorunlarının bir göstergesidir," der. "İlle de yasa dışı harcamaların bir göstergesi değil."
 
Bu, ciddi bir mesele olmadığı anlamına gelmiyor. Bilhassa dolandırıcılık sorunu var. Skidmore, yöneticilerin bu gibi ayarlamaları başka tarafa yönlendirilen fonları gizlemek ve sahte bir şekilde geliri artırmak da dahil olmak üzere çeşitli sahtekar amaçlar için kullandıkları bir takım çok gündeme getirilen vakıalara işaret eden muhasebe profesörlerinden Jack E. Kiger ve Delwyn D. DeVries'e atıfta bulunur. Konuştuğum tüm uzmanlar bu vakıada dolandırıcılığın kesin mümkün olduğu konusunda hemfikirdi, ancak toplam meblağın ne kadarının olduğunu bilmek imkansızdır. O halde, çoğu defa, Pentagon'nun muhasebesinin aldatıcı doğası ve şeffaflıktan yoksunluk söz konusu. Skidmore,  2015 yılında  sadece 800 milyar doların hazineden orduya transfer edildiğini gösteren bir raporu aralarından seçti; dipnota göre bunun çoğunluğunun, "önceki yıllarda düzeltilmiş olması gereken mizandan gelen bütçe uygulama ayarlamaları" ile ilişiği vardı. 
 
Fakat Skidmore'un bağımsız haber bülteni USAWatchdog'a verdiği demeçte olduğu gibi, önceki yıllar için bildirilen belgelerde bu ayarlamaların gerekli olduğu yer almadı. Kongre Bütçe Ofisi ve Hükumet Sorumluluk Ofisi(GAO) Genel Müfettişi'nin bürosunu bir cevap almak için aradı, fakat raporların yazılmasına karışan hiç kimseyi bulamadı. Böyle büyük meblağların büyük bir tehlike işareti olup olmadığını sorduğunda, kendisine gerçekten bir sorun olursa, bu konuda bir kongre duruşması olacağı söylendi; bu mantık ona dolambaçlı olarak geldi. Daha sonra, raporlar hakkında bilgi almak istemesinin ardından, halka açık olan hükumet belgeleri ile ilgili linkler aniden devre dışı bırakıldı(daha önce kopyaları indiren Skidmore, onları halkın görmesi için sonradan yeniden yükledi).
 
 
HESAP VERMEDEN KAÇINMA
 
Bu hiçbiri, Savunma Bakanlığı'nın yetmiş yıllık tarihinde ilk kez olan, Pentagon'un yaklaşmakta olan teftişi için hayra alamet değildi. 
 
Pentagon'u teftiş edilmeye zorlama hatırlayabildiğim kadarıyla, tüm federal müesseselerin denetlenebilir olmasını gerektiren Finans Direktörleri Yasası Kongreden geçtiği 1990'a kadar gider. Ve bundan sonra her kurum denetlendi - yıllardır bundan kaçmayı başaran Savunma Bakanlığı hariç. En yakın olanı, Deniz Piyadeleri'nin 2013'ün sonunda 2015 itibariyle fesih edilene kadar açık bir denetim kararı aldığı zamandır. Şu anda, Skidmore'un bulduklarının USAWatchdog'ta yayınlanmasından dört gün sonra bir teftiş emri çıkartıldı - Skidmore'un tesadüf olduğuna inanmadığı bir şey. 
 
Fakat bir teftiş olsa dahi nasıl başarılı olacaktı? Eğer Savunma Bakanlığı'nın tuttuğu kayıtlar bu şişirmeler ise, kolaylıkla denetlenemez olabilir miydi?
 
Uluslararası Politika Merkezi'ndeki Silah ve Güvenlik Projesi direktörü William Hartung, "Geçmiş harcamaları belgeleme ile ilgili tüm sorunları halletmek mümkün olmayabilir" dedi. "Pentagon'un, kendi eksikliklerini gizleyebilen, çözülemeyen sır olan kayıtlardan memnun olup olmama sorusu var."
 
Politika Araştırmaları Enstitüsü Ulusal Öncelikler Projesi'nin program yöneticisi Lindsay Koshgarian, "28 yıl geçirdiler ve eğer bu bir öncelik olsaydı bunu yapmış olurlardı," dedi.
 
Donald Kettl nispeten daha iyimser.
 
Girişimin, temiz bir denetleme ortaya koymadan en az 847 milyon dolarla son bulacağı tahminine dikkat çekerek, "Pentagon'un tuttuğu kayıtlar denetlenebilir - fakat büyük bir bedelle," der.
 
Bütün bunlar, on yıllardır süren devasa savunma harcamalarının başka yerlerdeki çok gerekli yatırımları nasıl etkilediğine odaklanan Koshgarian için çok sinir bozucu.
 
Kasa açığı şahinleri gibi çoğunun ayrıca daha büyük askeri bütçeler için çağrıda bulunan asıl şahinler olduğunu belirtirken, "Her sene borç ve açık, sosyal harcamalara karşı öne sürmek için kullanılır," der. "Bu, evrensel bir sağlık sistemi, daha güvenilir bir iş programı gibi şeylere Amerika'da niçin karşılık ayrılmadığını gösterir." 
 
 
YÜKLENİCİLERİ KAPI DIŞARI ETMEK
 
Denetim olursa ve olduğunda, Kettle, "onun vergi mükelleflerine bir gıdım yararı dokunmayacaktır"a katılmaz, denetimin Savunma Bakanlığı'nın şişirme kayıt tutmasını teşhir edeceğine ve gelecek gelişmelere bir yön vereceğine inanır.
 
Hiçbir fikir sıkıntısı yok. Pentagon'un program değerlendirme ve kendileri için ayrılan fondan kesinti yapılıp yapılmayacağına karar vermeden sorumlu olan bağımsız denetim bürosunu güçlendirmekten gelecekteki harcamaların daha iyi izlenebilmesi için yeni prosedürlerin uygulanmasına kadar sıralanır. DeGennaro, denetim görmediği takdirde Savunma Bakanlığı'nın keyfi bütçesinin yarısını kesecek olan, on yedi yıl önce 11 Eylül'deki Bush'un Askeri Güç Kullanma Yetkisi'ne karşı tek başına oy vermesiyle tanınan Cumhuriyetçi Barbara Lee tarafından sunulan 2017'nin Pentagon Teftiş Yasası gibi mevcut yasalara uymayı reddedenler için mali cezalar getiren mevzuata ayrıca işaret eder.
 
Özellikle etkili bir yol, en son hesaplamada tüm federal sözleşmelerin bedelinin neredeyse yüzde 60'ını içine çeken savunma yüklenicileri(müteahhit) üzerine odaklanabilir. Hatırlayabildiğim kadarıyla 2008'de Hükumet Sorumluluk Ofisi, Savunma Bakanlığı'nın giderek artan yüklenicilere olan bağımlılığının onu," sözleşme dolandırıcılığına, kayba ya da vergi mükelleflerinin dolarlarını yanlış ve kötüye kullanmaya karşı korunmasız" bıraktığı konusunda uyarıda bulundu. Kar Amacı Gütmeyen Organizasyon'un[devlet yolsuzluklarını araştıran bağımsız kuruluş] şirketler listesinde yer alan ilk on yüklenici - içlerinden ikisi orduya üretim yapan ve diğer tümü savunma yüklenicisi- bazı durumlarda düzinelerce görevi kötüye kullanma davasıyla dosyalarda yer aldı.
 
DeGennaro, "Mal ve hizmet sağlayan Savunma Bakanlığı müteahhitleri, şişirilmiş faturalardan tutun da sınırsız dolandırıcılığa kadar sistemle her şekilde oynuyorlar," diyor. " "Diğer müteahhitler tarafından sıklıkla gözetim yapılmaktadır, bu nedenle müteahhitler müteahhitleri izlemektedir."
 
Hartung, "Hükümet işten çıkarılmayı ya da adli takibatı hak eden bireylerin peşinde olabilir ve onlara bir mesaj gönderebilir," diyor. "Ancak çoğunlukla hafif bir ceza ile onları zor durumdan kurtarırlar."
 
Bu kısmen savunma sektörünün bir iş ayarlama olarak önemli algılanması yüzündendir: yeşil enerji, eğitim ve sağlık hizmetlerine yapılan yatırımlar Pentagon tarafından harcanandan yüzde 50-140 arasında daha fazla iş yaratsa bile, özellikle seçilmiş olan birkaç yetkili memleketlerinde binlerce insanı istihdam eden bir şirketi işe almaya can atıyor. Yine de, bu sektörlere hükümet tarafından yapılan güçlü yatırımların yokluğunda, savunma imalatı şehirdeki tek devlet iş programıdır.
 
Yasa değişikliklerine ya da muhasebe iyileştirmelerine dayanmayan başka bir çözüm daha var: dış politika değişikliği. 
 
"Pentagon'un en büyük para israfı, ABD'nin tüm dünyadaki sorunları çözmek için orduyu kullanması gerektiği düşüncesidir," diyor Koshgarian. 
 
Hartung, "Daha iyi muhasebe, Pentagon'un dünya ve Amerika'yı daha güvenli yapmayan bu kadar çok şey üzerinde neden bu kadar çok harcama yaptığı sorusunu çözmeyecektir," diyor. "Bunun için daha az müdahaleci dış politika ve ordu-sanayi kompleksinin lobicilik gücüne karşı savaşmanın yolları lazım." 
 
Elbette, söylemesi kolay yapması zor. Fakat dış politikada müdahale karşıtı bir duruş sergilemenin seçmenlerle ilgili önemli çıkarları olduğunu zaten biliyoruz - daha fazla savaşlara karşı ahlaki ve pratik itirazlarla birlikte bu gerçek, herhangi bir atılımcı politikacı için bunu giderek yükselen kilit bir öncelik yapabilir.
 
Pentagon'un zayıf muhasebe uygulamaları, politikalarının yarattığı katliam ve öfke karşında daima ikinci sırada değerlendirilecektir. Yine de ne olduğu bilinmeyen paranın garip bir biçimde bu kadar devasa toplamı, DeGennaro'nun sözleriyle, ordunun dönüştüğü, "dev bir kendini yalayan dondurma külahı"nı ve ulusal öncelikler etrafında kamusal ve politik tartışmanın yanı sıra dikkatlice incelemeyi de görünüşe göre söküp atan birini bir şekilde tasvir eder. Pentagon'un yaklaşan denetimi her derde deva olmayabilir, ancak devletin karanlıkta kalan bir köşesini aydınlatmakta çok ihtiyaç duyulan bir ışık olabilir.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

EKONOMİK YOK OLUŞ

"Reel sosyalizm"in "başarısızlığı" sonrasında Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte kalınan enkazın altında yaşanan bireysel bunalım ve buhranlar, bir çıkış noktası olarak, yenilgiyi kabul eden sosyalistlerin bazılarını yenilginin nedeni olarak gördükleri insan doğasını sorgulamaya itti. Bu felsefi görüşe göre ortaya konulan sav insanın bencil olmasıydı. Çünkü "kapitalizm paylaşım ekonomisinin kalbine" sahiptir. Ve paylaşmak her ne kadar en güzel şey olsa da kimse kimseyle bedavaya bir şeyi paylaşmaz. Yani insan bencildir ve işbirlikçi değildir. Görünüşte bu savın haklılık payı elbette vardır. Ancak insan doğuştan bencil ya da paylaşım karşıtı değildir. Aksi olsaydı bugün insan toplumu diye bir şey olmazdı. Kıskançlık ve bencillik en başında insanları birbirine düşürüp yok ederdi. Bu yüzden daha doğru bir görüş, insanların bencil ve kolektif olamamalarının belli şartlara ve durumlara göre değiştiğidir. Burada da en büyük etken insanların çıkarlarıdır ve ekonomik durumlarıdır. Herkes her şeye sahip değildir. Ve eğer bir toplumda birileri zengin oluyorsa, bu, birileri de fakir oluyor demektir. Bir taraf varsıllaşırken diğer taraf yoksullaşmaktadır. Ve bu uçurum açıldığı oranda da toplumda bozulma derinleşmektedir. Ve "içten içe çürüme" meydana gelmektedir.
 
Roma İmparatorluğu'ndan bu yana toplumsal çürümenin en önemli etkenlerinden biri hiç kuşkusuz ki ekonomidir. Ekonomik parametreler bir bireyin de, bir şirketin de veyahut bir ülkenin de konumunun ve durumunun ne olduğunun en güzel göstergeleridir. Çünkü gidişatı gösterirler. Ve bu gidişat demokrasi ve özgürlüklerle de yakından ilgilidir. Toplumdaki insanların, diğer bir deyişle alt sınıfların ne kadar çok refahı artarsa, ne kadar çok kazançları artarsa, toplumda yaşanabilirlik oranı da o kadar çok artar. Belki sömürü tamamen ortadan kalkmaz ama en azından ezilen insanların rahat nefes alabilecekleri ve daha öz güvenli mücadele edebilecekleri bir ortam hasıl olur. Sonuçta demokrasi ve özgürlük olmadan ekonomik eşitlik olmaz. Ekonomik eşitlik olmadan da demokrasi ve özgürlük yaşanmaz. Bu saç ayağının biri olmadan diğeri ayakta kalamaz.
 
Hem demokrasi ve özgürlüklerin törpülendiği hem de ekonomik bozulmanın yok oluşa doğru sürüklediği toplumlarda ise çürümenin ne kadar içerilere doğru sirayet ettiği ekonomik parametrelerde kendini gösterir. Ve sömürü ve yağmalamanın ulaştığı boyutlar sonrası zenginiyle fakiriyle, Türkü Kürdüyle, Müslümanı Alevisiyle hepsini içine çekecek olan toplumsal yıkım ve felaketin getireceği yok oluş kaçınılmazdır. Bu bağlamda da Türkiye ekonomisi toplumsal kriz çanlarını çalmaya başlamıştır.
 
2017 TÜRKİYE EKONOMİSİ EKONOMİK GÖSTERGELERİ(Temmuz 2017 İtibariyle)*
 
Toplam İhracat: 77 milyar $
Toplam İthalat : 108 milyar $
Cari Açık         : -31 milyar $
 
İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranı: %78,7
 
Kısa Vadeli Toplam Dış Borç: 102 milyar $
Orta Vadeli Toplam Dış Borç: 310 milyar $
Toplam Dış Borçlar: 412 milyar $ (2017'nin İlk Çeyreği) (Kamu+Özel)
 
Dolar Kuru (TL/$): 1.93 (Temmuz 2013); 3.83(26 Ekim 2017)
Euro Kuru (TL/EUR): 2.52(Temmuz 2013); 4.48(26 Ekim 2017)
 
Toplam Kamu İç Borcu: 495 milyar TL (2017'nin İkinci Çeyreği)
 
Toplam Kamu Bütçesi Gelirleri: 598 milyar TL
Toplam Kamu Bütçesi Harcamaları: 645 milyar TL
Kamu Bütçesi Açığı: -47 milyar TL ["İtibardan tasarruf olmaz" açığı]
 
Toplam Yurt İçi Mevduat: 1 trilyon 428 milyar TL 
Toplam Yurt İçi Krediler: 1 trilyon 810 milyar TL
Fark: -382 milyar TL [Bankalar topladıkları mevduattan çok daha fazla miktarda kredi dağıtmışlar. Değirmenin suyu nereden geliyor?Tabii ki, borç, borç, yine borç] 
 
Enflasyon Oranı: %6,05 (Ocak-Temmuz)
Yıllık Enflasyon Oranı: %9,79 (Bir önceki yılın aynı ayına göre) [Pazarda tezgahlardaki enflasyon oranı ise keyfi; hangi sebze ve meyvede ne kadar artacağına o gün karar veriliyor, insafa kalmış artık]
 
Merkez Bankası Borç Verme Faiz Oranı: %12,25 (2017 İlk Altı Ay) [Geç likidite adıyla uydurulan bir tür kılıf]
Banka Kaynaklı(T.C. Kalkınma Bankası) Orta Vadeli Kredi Faiz Oranı: %12,8(Haziran Ayı - Yatırım)
Banka Kaynaklı(T.C. Kalkınma Bankası) Orta Vadeli Kredi Faiz Oranı: %12,3(Haziran Ayı - İşletme)
Mevduat Faiz Oranı-TL: %14.5(Haziran Ayı İtibariyle Yıllık)
 
Kayıtlı Toplam İşsiz Sayısı: 2.491.000 (Ocak-Haziran 2017-TUİK Verilerine Göre)[Siz bu resmi rakamı ikiyle çarpın]
 
 
"Karanlık bir tünele" girmiş bulunuyoruz ve Türkiye'de kandırılan çoğunluğun "umut diye sarıldığı şey sadece bir tren farı." 
 
Öyle ya da böyle kararı ezilen halk verecek. Ya bir devrim yapacak ya da yok olup gidecek.
 
 
 
*Türkiye Kalkınma Bankası verileri.
 Özgür Devrim

SİVİL ÇETELERE ÖLDÜRME YETKİSİ VE TEK TİP ELBİSE

Devrimci 78'liler Federasyonu

 

 

SİVİL ÇETELERE ÖLDÜRME YETKİSİ VE TEK TİP ELBİSE

Federasyonumuz son gelişmelerle ilgili aşağıdaki açıklamayı yapma gereği duymuştur.

Ülkeyi OHAL ilan ederek KHK'lerle yöneten AKP en son 695 ve 696 sayılı KHK lerle yeni saldırı yasalarını uygulamaya koydu. Bu uygulama kapsamında bir 12 Eylül klasiği olan tek tip elbise ve adalet dağıtımını çetelere devreden bir anlayış devreye sokmuştur. Muhalif kesimlerin seslerini kısma ve yok etme yetkisini sivil çetelere devretmiştir.

Sivil çetelerin katliamlarına ve öldürümlerine yasal kılıf getiren, meşrulaştıran bir uygulama devreye sokulmuştur. İşledikleri suçlara cezasızlık kanun haline getirmişlerdir.

"(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır."

Her ne kadar 15-16 Temmuz'u kapsıyor savunması yapılsa da her AKP muhalifinin "vatan haini", "terörist", "terör örgütlerine yardım etmek"le suçladığı bu günlerde her demokratik eylemin kanla ve kinle bastırılmasının yolu açılmıştır. Kaldı ki 15-16 Temmuz'da suç işleyen kişilerin de yargılanması gerekir.

12 Eylül darbecileri Anayasaya geçici 15. maddeyi ekleyerek halka ve demokrasiye karşı işledikleri suçlardan dolayı uzun süre yargılanamamıştı. Şimdiki uygulama ile yeni bir dokunulmazlık zırhı oluşturulmaktadır. Suçlu ve katiller yasa kalkanıyla korunmakta ve yeni suçlarının önü açılmaktadır.

Bu Kararname ileSivil Çetelere Öldürme yetkisi verilmektedir.

Bu bir iç savaş ve muhalifleri yargısız infazlarla sivil tetikçilerle yok etme hazırlığıdır.

Bu bir iç savaş ve katliam hazırlığıdır.

Bu kanun hükmünde Kararnamenin seçimler öncesinde çıkarılması çok manidardır. Seçimle geldik seçimle gideriz yerine seçimle geldik silahla kalırız demek istemektedirler.

696 sayılı KHK kapsamında, "Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar" iddiasıyla cezaevinde hükümlü ve tutuklu bulunanlar, duruşmalara badem kurusu ve gri renkte tulum giyerek getirilecek.

Bir 12 Eylül uygulaması olan Tek Tip elbise ile tutuklu kişiler mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilmekte, toplum tarafından suçlu olarak algılanmasını sağlayarak, Algı operasyonu yapılmaktadır.

Kişinin giyim ve kuşamının cezasının bir parçası olarak görülmesini, kişinin kimliğinin ve kendine güveninin ortadan kaldırılması hedeflenmektedir.

Aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir hamle yaparak, İtaatkâr ve biat eden insanlar yaratmak istenmekte, İnsan haklarına aykırı, insan onuruna aykırı bir uygulamayla İnsanların düşünce ve fikirleri itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.

İnsanı toplumu ve yaşamı tek tipleştirmeyi amaçlayan bu faşizan uygulamayı kabullenmek asla mümkün değildir.

Halkın ve demokrasinin üzerinde tehdit ve şantaj unsuru olan OHAL kaldırılmalı çıkarılan tüm KHK'ler iptal edilmelidir.

Bilinsin ki darbelere boyun eğmeyenler bu hukuksuzluklara da boyun eğmezler.

Ne darbe ne sivil diktatörlük.

Devrimci 78liler federasyonu

26/12/2017

 

(ÖZGÜRLÜK)

BARLARI KAMULAŞTIRMA

PHIL MELLOWS
 
 
Yüz yıl önce İngiltere barlarının yüzlercesini kamulaştırdı ve daha iyi bir içme kültürü yarattı.
Carlisle'da devlet tarafından yönetilen bir pub olan Cumberland Arms'ın iç mekanı. Devlet Yönetimi Hikayesi.
 
 
Yüz yıl önce, Birinci Dünya Savaşı'nın zirvesinde İngiliz hükumeti bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Somme'deki katliam[1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır] doruk noktasına ulaşırken, İngiltere ve İskoçya arasındaki sınırda on dört kilometrekareyi kapsayan muazzam büyüklükte bir mühimmat fabrikası inşa edildi. Yaklaşık 12,000 işçi, artı binlerce inşaat ustası ve bir askeri karakol bölgede görevlendirildi.
 
Çoğu, Kuzey İngiltere'de bir şehir olan Carlisle'den ancak kısa bir tren yolculuğuyla ulaşılan sınırın İskoç tarafında yer alan Gretna'ya yakın kasabalarda konaklıyordu. Her akşam 50 bin yöre insanıyla dolup taşan Carlisle'nin barları, kendilerini eğlendirmekten başka yapacak çok az şeyleri olan işçiler ve çoğunlukla onların şişkin cüzdanları için bir ev oldu. Carlisle istasyonuna yakın bir bar olan Boustead's'de iş sonrası trenden inen ilk müşteriler için hazır vaziyette 500 bardak viski tezgah boyunca sıralanırdı. 
 
1916 yazına gelindiğinde şehirdeki sarhoşluk suçları altı kat artmıştı. Fakat, elbette bu, yetkilileri öncelikli olarak ilgilendiren bir rahatsızlık değildi. O zamanlar savunma bakanı olan geleceğin başbakanı David Lloyd George, "Almanya, Avusturya ve içki ile savaşıyoruz ve gördüğüm kadarıyla bu üç ölümcül düşmanın en büyüğü içki" diye beyan ettiğinde, alkolün etkilerinin üretimi tehdit ettiği yaygın görüşünden söz ediyordu.
 
Resmen yasaklama bir müddet gündemdeydi; dört yıl sonra üretim, ithalat ve alkol satışı Amerika'da anayasal bir yasak oldu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle İngiltere'deki içki içmeme hareketi doruk noktasını ardında bırakmıştı. 1908'de Lordlar Kamarası İngiltere ve Galler'de 96 bin bardan 30 bininin kapanmasını öneren kanun tasarısını reddetti.
 
Ancak savaş bir kez daha içki sorununu keskinleştirdi ve bir şeyler yapılmalıydı. Bu ortam karşısında, bilinen haliyle, Carlise Deneyi doğdu.
 
 
İÇKİLİ MEKAN
 
Takip eden aylarda, savaş sırasında alkol ticaretini kısıtlamak için kurulan hükumetin Merkezi Denetim Kurumu(MDK), 750 kilometrekare alan içinde ve 339 bar ve 5 bira fabrikası da dahil olmak üzere, Carlisle bölgesinin tüm içki ticaretinin yasal haklarını satın aldı. Sahiplerine tazminat olarak 900 bin pound ödendi; bugünün parasıyla 74 milyon pound. 
 
Carlisle'nin kendisinde MDK, şehrin 188 barından 53'ünü kapattı ve kalan 63'ünü kendi idaresi altına aldı. Geriye kalanlar ise kuzey Cumbria üzerinden ve İskoçya'dan Gretna'ya ve ötesine kadar yayılmıştı. 
 
Birkaç emsal daha vardı. Bir avuç bar, kuzey Londra'daki Enfield Lock ve kuzeydoğu İskoçya'daki Invergordan'daki silah fabrikalarının çevresindekiler o yılın başlarında devlet kontrolü altına alındı. Fakat Carlisle en büyük olandı. 
 
O zamanlar çoğu kimse, kamulaştırmanın bürokrasinin gelişimi engelleyen eli ve sert bir otoriterlik ile bar zevkini boğmasından korkuyordu. En azından bazı hususlarda bunun nedeni, İçişleri Bakanlığı'nın "Devlet Yönetim Şeması"nın ilk hamlesinin savaş zamanı yetki yasalarının uygulanmasını sağlamasıydı. 
 
Bunlar, barlarda daha fazla içki satma nedeni olmayan maaşlı "umursamaz bir yönetim" tarafından idare edilecekti. Bu, barların kamu vakıfları mülkiyetinde olduğu 1860'ların İsveç'inin Gothenburg sisteminden ödünç alınan bir konsept idi(İskoçya'da bugün hala vakıf mülkiyetinde olan bir kaç "Gotlara ait bar" var).
 
Çalışma saatlerine bağlı kalma ve içki ısmarlamayı yasaklamanın yanı sıra bar çalışanlarına, sarhoşları defetme, içkileri büyük bardaklarda suyla seyrelterek servis etme, veresiyeyi reddetme, "istenmeyen" kadınları(sex işçileri) geri çevirme ve bir müşteri istediğinde sıcak içecekler hazırlama talimatı verildi. MDK ayrıca, haftasonları şehirdeki sarhoşluğu çarpıcı bir şekilde düşüren "içkisiz Cumartesiler"i parlamentoya sundu. 
 
Bu bağlamda, devlet yönetimi amaçlarına hızla ulaştı. Eylül ayı ortasına gelindiğinde, sarhoşluk seviyeleri hızla düştü ve sonraki Mayıs'ta silah fabrikası öncesinde olandan daha düşüktü. 
 
1919'da araştırma gezisine katılan bir grup sendikacı bilhassa etkilendi. "Carlisle bölgesinde yeniden yapılandırılan barlarda ruhsatlı mülkün neye dönüşebileceğini gördük," diye bildirdiler. "Barları güvenilir bir saygınlık ve güzelliğe dönüştürmek için yapılan açık girişimlerden etkilendik."
 
Ancak bu sadece başlangıçtı. Devlet yönetiminde Carlisle'ın pub'ları, programın ilk iki yılında 107.000 £ tutarında önemli bir kazanç elde etti. Yüzyılın bar deneyimlerinden ayrılan ve savaş sonrası yeni bir kültür tanımlayan içki içme devrimi yakında gerçekleşecekti.
 
 
SOSYAL DEMOKRASİ, SOSYAL İÇİCİLİK
 
Devlet tarafından yönetilen barlar sadece farklı şekilde işletilmedi; bir çok durumda yeni bir tür içki ortamı ve yeni bir içki içme şekli yaratmak için de tasarlandı.
 
Önceden bölgedeki pek çok pub'ın koşulları zayıftı. Umumi tuvalet gibi sıkışık, güvenliği olmayan ve yetersiz temel ögeler hem çalışanlar hem de müşteriler için tehlikeliydi. Bara Sahip Çıkma adlı kitabın yazarı David Gutzke, barların "sıkışık, perişan yaşam alanlarını" en son kitabında şöyle anlatır:
 
"Dış taraflarda birkaç giriş-çıkışa, büyük isim levhalarına, tanınmış içki reklamlarına, şişe tanıtımlarına ve büyük şatafatlı aynalı camlara sahipti. İçeride, odaları küçük, donuk renkte, çirkin ışıklı, pis, dumanlı, havasız alanları zevksiz döşeli eşyalarla birlikte bölen duvarlar ve küçük odalar vardı. Halk tipi gariban barları bir baştan bir başa kaplayan oturaksız bar tezgahları "içkicilerin dikey durmalarını" kolaylaştırıyordu. Gizli oda müşterileri koltuklara oturuyordu fakat yarim litreye daha çok para ödüyorlardı. İçkiciler burada ya da halk işi gariban barlarında içkiden başka bir şey alamıyordu: ne yiyecek vardı, ne eğlence ne de konfor. Bir eleştirmen, onları "adi küçük içki batakhaneleri" olarak haksız yere önemsemedi."
 
Tüm bunlar devlet idaresi altında değişmek üzereydi. İdareci ve çalışanların birbirini görmesini sağlamak için bölmeler ortadan kaldırıldı. "Dikey içmeyi" azaltmak ve gürültücü ve iğrenç erkek davranışlarını seyrelterek ve yumuşatarak kadınların barları ziyaret etmesini teşvik etmek için güzel koltuklar ve masalar yerleştirildi.
 
Yemek, eğlence ve dart, domino, snooker ve bowling gibi oyunlar tanıtıldı. Bazı barlar, besleyici değeri yüksek devlet-yapımı turtaların servis edildiği aş evleri olarak isimlendirildi. Diğerleri billardo masalarına ve bowling salonuna sahip olmakla övünüyordu. Hatta bir tanesinde sinema salonu bile vardı.
 
Artık içki mesele değildi. Modern barlar beklenilmedik şekilde Carlisle'nin beşiğinde doğuyordu. 
 
Tasarı kendi mimarını, 19. yüzyıl sonunda sosyalist William Morris ve onun güzel sanatlar ve el sanatları akımından etkilenen Harry Redfern'i kiraladı. Aslında 1939'da düşmanlıklar tekrardan başlayana dek geçen yirmi yıl boyunca ; Redfern "yeni model bir bar" görüşünü geliştirmek için devlet yönetiminden gelen fırsatı değerlendirdi.
 
On beş bar yıkıldı ve onun çizimlerine göre tekrar inşa edildi ve bir başka seksen yedi bar radikal olarak biçim değiştirdi. Carlisle'nin en işlek caddesi Botchergate'deki çok süslü biçimde panellerle süslenmiş Cumberland Inn'de ya da dışkirişleri boyunca kazınmış tuhaf hayvanların geçit törenin resmedildiği Cummerdale'nin bir köyündeki Spinners Arms'ta bugün hala izlerini görebilirsiniz.
 
En çok dikkat çeken şey Redfern ve MDK'nın vizyonuna örnek oluşturan yeni yedi model bar inşasıydı. Temmuz 1916'da açılan, ilk devlet mülkiyetindeki pub, Gretna Tavernası, aslında Carlisle'ın ana posta ofisi idi. Bankosu bir bara dönüştürüldü ve arkadaki tasnif odası üç yuvarlak masa, bir gazete standı, bir yazı masası ve eğlence sağlayan bir piyano ve gramafon ile birlikte yemek salonu haline geldi.  
 
Gıda satışlarından gelen yüzde 55'lik kazançta görülen dikkate değer artışla birlikte kırmızı deri koltuklar ve muşamba zemini de dahil olmak üzere ertesi yıl yenilikler yapıldı.
 
Bu barların en görkemlisi, yine de, Gracie's Bank olmalıydı. 1916'da açılan bar, savaş malzemeleri fabrikasında çalışan işçilerin beş binden biraz daha fazla olan yerel nüfusa bin kadar içki içen erkeği eklediği İskoç sınırının hemen karşısındaki Annan'da kuruldu. 
 
Kasabanın barlarında tıkanıklığı hafifletmek için tasarlanan Gracie's, Redfern için bir barda nelerin mümkün olabileceğini göstermek için de bir fırsattı. Denetimler daha da arttı. Sert içki satılmadı ve bar tezgahının üzerine dizilen içkiye izin verilmedi.
 
Yeşil ve beyaz renklerle dekore edilmiş ve cam ekranlarla bölünmüş zarif tek katlı tuğla ve kereste bina, her ikisinde de bir düzine personel tarafından tam bir masa hizmeti sunulan üç yüz kişilik oturma yerleri olan bir birahane ve yüz kişilik kapalı bir restoran barındırıyordu. Bir uçta "mütevazi boyutta" bir orkestrayı yerleştirecek ya da bir çay odası olarak kullanılabilecek bir balkon vardı. Diğer uçta ise iki bilardo masası, domino, dama ve satranç oynama odası vardı. Dışarıda ise bowling oynama ve halka atma oyunu sahası vardı.
 
Ana binaya bitişik olarak üç yüz kapasiteli bir sinema vardı; burada sinemanın ilk seyircileri Charlie Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve Theda Bara gibi sessiz yıldızları hayranlıkla şaşkın bakışlar içinde seyrederdi.
 
Ayrıca Cuma ve Cumartesi günleri Gracie's, müşterilerinin tasarruflarını çekebileceği ya da para yatırabileceği ve barın verandasına konulan kutu vasıtasıyla cephedeki sevdiklerine kartpostal göndermek için satın alabileceği pulların olduğu bir pop-up postane haline gelecekti. 
 
 
KALICI MİRAS
 
Daha 1917'de Carlisle tasarısının başarısı ardından MDK İngiltere çapında içki ticaretinin kamulaştırılmasını ısrarla istedi ve tartışmalar savaş sonrası da devam etti.
 
Bu asla olmamasına rağmen, devlet tarafından yönetilen model o kadar iyi çalıştı ki, "deney" barış zamanında ve sonrasında da devam etti. Kamu mülkiyetinin böyle bir başarı öyküsünden utanan Ted Health'in Tory hükumeti nihayetinde barların tümünü partiler halinde bira yapımcılarına 1973'te satmadan önce kamulaştırılmış mülkler bar satın almalarla birlikte çok uzaklara kadar bile yayıldı.
 
Fakat Devlet Yönetimli Tasarının etkisi sürdü. Redfern'in yeni model barları, MDK'ya üye olan iki bira üreticisi tarafından ön ayak olunan "gelişmiş bar hareketi"ne ilham verecekti. İçki içen çok fazla genç erkeğin savaş alanlarında ölümlerinin yanı sıra ülke çapında çok daha fazla sınırlayıcı ruhsat vermenin kısmen sebep olduğu alkol tüketimindeki azalma bira satışlarının düşmesi anlamına geliyordu. Bu, bira üreticilerini, rahat, iyi döşenmiş ve güvenli ortamlarda iyi yemek ve eğlence sunarak daha geniş bir kitleyi (kadınlar ve aileler) çekebilecekleri pubları tasarlamaları için teşvik etti.
 
Hareket eleştiriden muaf değildi - bazıları, işçi sınıfı geleneklerine orta sınıf değerleri empoze etmeye çalıştığını savundu. Ancak onun koşulları düzeltmesi şüphe götürmezdi ve hareket hiç kuşku yok ki kısmen kendini koruma tarafından motive edilmiş olsa da, onun öncülük eden biçimlerinin ilerici politikaları geniş halk kitlelerine tanıttığı değişimleri ifade ediyordu.
 
Bu döneme ait barların hala itibarı var ve çoğunlukla sosyal faaliyetlerde merkez olarak hizmet vermeye devam ediyorlar - hükumetin Özel Mimariye Sahip Binalar ya da Tarihi İlginç Yerler Listesi'ne günümüzde bu barlardan doksanının yansıdığı bir gerçek. 
 
Bununla birlikte bunun tersi geçerli; geçen son on yılda ve fazlasında yitik barlar seline kapısına kilit vurulan haftada en az yirmi tane hali hazırda çalışan bar kapılıyor.
 
Ekonomik durgunluk, sigara içme yasakları ve değişen yaşam tarzları, ek olarak büyük zincirler tarafına doğru karı emen endüstri yapısı tüm yeniliklere rağmen toplulukların merkezinde yer alan barların mücadelede yenilmesi anlamına geliyor.
 
Elli bin barın küçük bir kesimi hala açık, başarısız yerellerin yönetimini devralmak için topluluklar harekete geçtikçe kolektif mülkiyet şekli bir çözüm olacaktır. İngiltere'deki kooperatif barların sayısı kriz sırasında yarım düzineden bu yıl elliye hızla yükseldi ve yakın tarihli bir rapora göre bir diğer doksan bar sırada bekliyor. 
 
En son yılın barı seçilen George & Dragon gibilerin çoğu, küçük şehirlerin düşüş seline kapılmayı önlemek için kırsal bölgelerde girişimde bulunuyor ancak çoğu bu işe şehirlerde peydahlanıp başlamışlardı. 2014 yılında Brighton'daki Bevy toplu konut sitesinde kolektif sahip olunan ilk bar oldu ve şu anda korodan tutun da yerel engelli hizmetlerine kadar bir çok hizmet veren bir topluluk merkezi oldu.
 
Fakat her şeyi yapamazlar. Bazen sadece devlet bir endüstriyi kurtarmaya yetecek büyüklük ve cesarettedir. Elde ettikleri başarı göz önüne alındığında barların kamulaştırılmasının siyasi gündeme alınmasının zamanı çoktan geldi. Kulağa inanılmaz geliyor olabilir - ancak bir zamanlar Başbakan James Corbyn de öyleydi. 
 
 
www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
www.jacobinmag.com
Reason in Revolt

      ÖZGÜRLÜK

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN[*]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak.”[1]

 

Onu yitirmemizin ardından, yaşadıklarına ilişkin bir haberde, “Film Senaryosu Gibi Bir Hayat” betimlenmesi dillendirilmişti.

Çukurova’lı devrimcinin yaşadıklarına dair bu saptama bile yetersizdir…

Mahir ve yoldaşları ile eylemlere katılan… 12 Mart Muhtırası sonrası hakkında idam cezası talep edilen, af yasası ile cezası 30 yıla düşürülen… İnfaz hükümleri ile ömrünün 14 yılını zindanlarda geçiren O’ydu…

THKP-C’li Oktay Etiman’dı; cezaevinden çıktığında bir boşluğa çıktığını; ancak kendisini ayakta tutan şeyin devrimci bilinci, duruşu, direnci olduğunun altını çizendi…

Dik duran yaşamı bir direnç abidesiydi; hem de son ana dek!

Çok direndi; hiç hasta olduğunu kabul etmeden Ankara’da her eylemde -başta Nuriye Semih’inkiler olmak üzere!- bulunmaya çalışan koca yürekli devrimciydi.

* * * * *

1947 yılında Adana’da dünyaya gelmişti.

Öğrenci olduğu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ilk yıldan itibaren devrimci mücadele içinde yer aldı; defalarca tutuklandı. THKP-C’liydi.

Selamiçeşme Akbank soygununa katıldığı iddia edilen Oktay Etiman, Mahir Çayan ile birlikte İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp, öldürülmesi eylemini gerçekleştirmekle suçlandı. (Eylemin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek ve tutuklu devrimcilerin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştı…)

12 Mart 1971 darbesinden sonra açılan THKP-C davasından yargılandı ve hakkında idam talep edildi. Ancak 1974 çıkarılan af yasası ile cezası önce müebbet hapise, sonra da 30 yıla düşürüldü. İnfaz hükümleri ile hayatının 14 yılı cezaevinde geçirdi.

Oktay Etiman 68 kuşağından hapse girenler arasında en çok işkence görenlerden biri olarak bilinir. Bir söyleşisinde kendisine yapılan işkenceyi şöyle aktarmıştı:

“Ben üç defa ciddi işkence gördüm. Bir tanesi 12 Mart darbesinden önce Demirel’in başbakanlığı döneminde. O zaman öğrencilere kaba dayağın dışında elektrik filan böyle şeyler yapılmazdı. İlk kez bu 70 yılında yapmaya başladılar. Demirel zamanında bugünkü Konya yolundaki Emniyet’in binasında 8. katta siyasi şubede elektrik de dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek her türlü şekilde işkenceye maruz kaldım.

Darbeden sonra tutukladığımda yine işkenceden geçtim. Cezaevindeki 13. yılımda Malatya Cezaevinde -12 Eylül’den sonra kurulmuştu orası- hapishanedeki tavrımdan dolayı olsa gerek böyle bir denk düşürüp beni koğuştan alıp işkence bölümüne götürdüler. Falaka da dahil olmak üzere sigara söndürmeye kadar böyle bir şey yaptılar. Hoş değil tabii. 38 yaşındasın, cezanı yatıyorsun. Hapishanedesin zaten. Ne yapabilirsin ki? Dışarıya baş kaldırdı, isyan etti, silah çekti derler. Hepsi palavradır. Bu bir hınçtır, kindir, öfkedir. Bu öfke cezaevindeki 13. yılını tamamlamakta olan bir insana karşı bile yönelebilmektedir. Cezaevindeki var oluş tarzım, kurallar karşısındaki tutumum demek ki bir yere yazıldı, yazıldı, birikti ve bir gün denk düşürüp aldılar götürdüler. Geçen yıl ameliyat olduğumda anestezist sordu bu sırtınızdaki izler nedir diye. Söyledim sigarayla yakıldığını. İki tane iz hâlâ duruyor. Bunlar normal. Bir devrimcinin fikirlerinden dünyaya bakışından hapishanede taviz vermediği takdirde uğrayacağı, maruz kalacağı davranışlardır. Bir devrimci olarak ben de yaşadım. Zaten bunları göze alarak devrimci mücadele içinde bulundum. Çok da şaşırtıcı gelmedi bana.”[2]

Kimilerinin “THKP-C kurucularındandı” dediği Oktay Etiman, Mersin’deki ‘Kızıldere ve THKP-Kurucuları Anlatıyor’ başlıklı söyleşisinde, “Ben THKP kurucusu değilim, hapiste idim ve kurulduğunu hapisteyken arkadaşlardan öğrendim. Ama kendimi, bugün de o zaman da THKP’nin militanı olarak görürüm,” demişti.

68 kuşağının devrimcileri zindandan çıktıklarında, hem dünya hem de Türkiye’nin çok değişmiş olduğunu fark ettiler.

14 yıl sonra Oktay Etiman’da hapisten çıktığında, SBF öğrenciliği yarım kalmıştı, bir başına Adana-İskenderun ve en son Ankara’ya gitmek zorunda kaldı.

En güvendiği insanlar başka ikbal kapılarına yönelmiş, Oktay Etiman’dan adeta köşe bucak kaçar olmuşlardı. Geleceğin valisi, üst düzey bürokratı gibi parlak bir geleceği feda edip devrimci mücadeleye (k)atılan ve THKP’nin istisnasız bütün eylemlerinde yer alan Oktay Etiman Ankara’ ya geldiğinde kalacak yer bulamaz ve çok ciddi maddi sıkıntı içerisindedir ve aylarca parkta, bankların üzerinde yatar.

“Oktay Etiman; “68’in efsane ismi”, Ankara’ya 14 yıl hapisten sonra döndüğünde kalacak yeri olmadığı için Kurtuluş Parkı’nda, bankların üstünde aylarca yatmış. Bilim ve Sanat dergisinin bir biçimde haberdar olmasıyla dergi bürosunda akşamları kalabileceği söylenmiş kendisine. Kış geldiği için Oktay derginin bürosunda akşamları herkes gittikten sonra yan yana dizdiği iskemlelerin üzerinde uyumaya çalışmış kış boyu. Sonra Ana Britannica ansiklopedisine çeviriler yapmış, haftada 35 lira ücretle. İşte bu ücretle simit, çorba gibi son derece sağlıklı ve zengin mönüyle beslenmiş…”[3]

2012’de verdiği söyleşide “Şu anda ne ile geçiniyorsunuz” sorusuna şöyle yanıt vermişti:

“Şu anda çeviri yaparak geçiniyorum. 95-99 yıllarında Özgür Gündem gazetesinde yazılar yazmıştım. Hakkında davalar açılıyor işte başka bir isimle yayın hayatına devam ediyordu. O zamanlar işte dayanışma amaçlı orada yazılar yazmıştım. Aynı zamanda çevirinin yanı sıra bant deşifrasyonu denilen bir iş var onu da yapıyorum. On parmak yazmayı öğrenmişim bir zamanlar. İki saatlik üç saatlik bir konferansı icabında gözüm kapalı yazabiliyorum. İngilizce konferansları deşifre ettirdiler bana en başta. Sonra da Türkçe de yapar mısın dediler, olur dedim. Evimin balkonunda otururken gökyüzünü seyrederken de yazabiliyorum. Ama asıl çeviriden, yani hapishaneden çıktıktan sonra asıl ondan para kazanmaya başladım. İngilizceyi maarif vekaletinin lisesinde okudum, orada okutulan İngilizce çok sınırlıdır. Hapishanede iken o dört duvar arasında dış dünyaya bir pencere daha açabilir miyim, başka kaynakları da okuyabilir miyim diye düşündüm. Türkçeye çevrilmeyen metinleri ya da kitapları da okumak istedim. Önce gramer çalıştım. Sonra önüme bir kitap koydum, hiç unutmam Puşkin’in Yüzbaşının Kızı diye bir kitabıydı. Pugaçov ayaklanmasını anlatır. Çok hoş bir öyküydü. Puşkin bir de çok sade yazan, modern Rus dilinin de kurucularından biridir. Çok hoştu, onunla ben başladım. Yani hapishanede ne kadar geliştiyse öyle gelişti. Sonra hapishaneden çıkınca Britannica’nın çevrisinde çalışır mısın dediler. Birkaç madde çevirdim. İyi olduğunu söylediler, devam et dediler, devam ettim...”[4]

Boyacılıktan çevirmenliğe hayatını kazanma serüveninde 23 Eylül 2017 gününü Hacettepe Hastanesi’nde karşıladı…

* * * * *

“Benim hocam Karl Marx’tır. Dünyayı nasıl algılamam gerektiğini ben Marx’tan öğrendim öğrenebildiğim kadarıyla. Bu mücadele bilincini bugüne taşımalıyız,” vurgusuyla şunları diyendi Oktay Etiman:

“Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir. Bundan dolayı devrimcilerin bir efsane gibi değil, kendileri hayatta iken de hayattan ayrıldıktan sonra da hakikât içinde, hakikâtlerin arasında yaşamış insanlar olarak algılanmalarını doğru bulurum. Ama elbette ki insanlar devrim mücadelesine en çok emek vermiş insanları bir şekilde tanımlarlar. Hatta onlardan biri de ‘efsane’ olmaktır ama tabii bunu bir sevgi saygı ifadesi olarak alırım ben. Bir devrimci her zaman kendisinin hayatla hesaplaşması, nasıl yaptığının bilinmesi ve buna değer verilmesi bakımından hayatının anlamlandırılmasını düşünür…

Şimdi tabii, 68’in kendisi de insanlık tarihi ve macerasındaki anlardan biridir. 68’i bir an olarak almak doğru değildir. 68 Spartaküs hareketinin bir devamıdır, önceki isyancıların 68 yılında ulaşmış olduğu takipçiler hareketidir. Bu yüzden bir bakıma Spartaküs’üz, bir bakıma Ege’de, Doğu’da mücadele eden hareketlerin bir devamcısı olduğumuz kanaatindeyiz. Tek başına 68 diye ortaya çıkmış bir şey değildir, bir devam hareketidir…

Batıdaki bazı örgütlerin Kürt sorunu konusunda yeterince duyarlı olmamaları, hatta karşıt olmaları söz konusu. Sosyalizm pozisyonundan çıkarak, ırkçılık değilmiş gibi yapıp ırkçılık yapmalarının arkasında Kemalist ideolojisinin sosyalist örgütlere sızmış olması vardır. Aslında Kemalist ideoloji de her zaman her şeyi ifade etmiyor. ‘Devletin kuruluş ideolojisi’ diyelim. Yani Türkçülük, milliyetçilik… Bunun değişik varyasyonlarla, nüanslarla sızmış olması… Tıpkı itirazcılık bir sınırın ötesine nasıl geçmeyi gerektiriyorsa, ideolojik olarak da enternasyonalizmin prensiplerinin hayata geçmiş olması bunu gerektiriyor…

‘İşçilerin vatanı yoktur’u nasıl diyebiliyorsak, halkların eşitliği, kardeşliği konusunu da elbette bizim savunmamız gerekiyor. Teorik olarak bunu savunmak yetmez. Önemli olan, halkların hakikâten kardeş gibi yaşayabildiği bir toplumsal yapının kurulması için çaba harcamaktır. Yoksa bir devlet bir halkı ezerken ‘Halklar kardeştir!’ demek de, bu baskıyı gizlemenin bir vasıtası olabilir. Hakikâten halkların haklarıyla eşit olduğu bir toplumu yaratmak için mücadele etmek icap ediyor…”[5]

* * * * *

Muarızlarının bile saygı duymak zorunda kaldığı O;[6] Ertuğrul Kürkçü’nün, “Doğruluk ve cesaret timsali, 68’lilerin yüz akı”; Alper Taş’ın, “Yumruğunu hiç indirmeyen”; Ahmet Say’ın, “Birinci sınıf bir insandı,”[7] diye betimlediğiydi…

“Kendisinden övgü ile yüzüne karşı bahsedilmesinden hiç hoşlanmazdı. İçinde bulunduğu sıkıntısını anlatmayı sevmez ama karşısındakinin içinde bulunduğu ruh durumunu kavrar ve dolayısıyla rahatlatmaya çalışırdı. Tüm inceliğini, kalın bir kabuk içinde saklamayı yeğlerdi. Belki de o yüzden asık yüzlü durmayı tercih ederdi…”[8]

“Ciddi duruşunun ardında yaşamla ve kendisiyle dalga geçebilen, ironi dolu, zeki, hiç gülümsemeden ve en umulmadık hâllerde şaka yapabilen, doya doya gülmesini bilen, sorumlu ve görev adamı olgunluğunu her hâlinde yakalayabildiğiniz gerçek bir devrimci”ydi.[9]

Ve nihayet 12 Mart günlerinde Yılmaz Güney’le birlikte evlerinde sakladıkları Oktay Etiman için Fatoş Güney, “Benim için gerçekten çok özel bir yeri vardı. 14 yıldır hapishanede kalmış olmasının etkileri ve acılarını içinde taşırken dışında süzülen hüzünlü buğularını hissetmemek mümkün değildi. Sert kabuğunun içinde inci yapan bir istiridyeydi” diyordu.[10]

* * * * *

Sözünü ettiklerimiz ve edemediklerimizle O; Geçmiş güzel zamanları anmak için “Eu in Arcadia ego/ Ve ben de Arkadia’da yaşadım!” deyişindeki ölümsüzlerdendi…

Kim ne derse desin; O; ölümün kesinliğini insani edimleriyle aşan, yenen bir yaşanmışlıktı…

Evet, “Ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur,” deyişindeki üzere Joel Kovel’in…

Nihayetinde Lukretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum, o hâlde korkacak ne var?”; Epikuros’un, “Var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur; ölüm geldiği anda da biz artık yokuz,” saptamalarındaki üzere ölüm Onun için biçim; asıl olansa ölümsüzlük; toplumsal başkaldırılarla yeniden doğuştu…

Çünkü Ruhi Su’nun, “ellerinde pankartlar/ gidiyor bu çocuklar/ kalkın ayağa, kalkın/ gidiyor bu çocuklar”; Attila İlhan’ın, “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı” dizelerindeki O; Adnan Yücel’in, “bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” diye betimlediği isyana, yani başkaldıranlara aitti…

 

18 Ekim 2017 14:17:30, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:196, Kasım 2017…

[1] Edip Cansever, Umutsuzlar Parkı, Yeditepe Yay., 1958.

[2] Oktay Etiman’ın 30 Mart 2016’da Mersin’de gerçekleştirilen “68’liler Paneli”ndeki konuşmasından.

[3] “Bütün THKP’liler gibi ‘68’in efsane ismi’ gibi nitelemelerden de hiç hoşlanmazdı ve kendisin bu şekilde anılmasına prim vermezdi.” (Murat Bjeduğ, “Siyasal’lı, DEV-GENÇ’li, THKP’li, 68’li Oktay Etiman’a Veda Ederken…”, 10 Ekim 2017… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-bjedug/siyasalli-dev-gencli-thkpli-68li-oktay-etimana-veda-ederken,18264)

[4] Etiman Noah Gordon’un Hekim (Yurt Yayınları, 2001), Michael Curtis Ford’un On Binler (Yurt Yayınları, 2002), Wolfgang Sacsh’ın (der.), Kalkınma Sözlüğü (Özgür Üniversite Yayınları, 2007), Bartoloméo de las Casas’ın Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi (İmge Kitabevi Yayınları, 2009, 2011) gibi eserlerini Türkçeye kazandırmıştı.

[5] “Oktay Etiman: Devrimciler Gerçek Hayatta Yaşayan Eylemcilerdir”, 5 Ekim 2017… http://gazetehayir.com/oktay-etiman-demokrasi-uzlasma-imkânini-saglayan-bir-rejimdir/

[6] “Oktay ağbiyi Mülkiye ve Konur Sokak’ta tanımayan yoktur, yalanı dolanı bozukluğu samimiyetsizliği içten pazarlığı hiç olmadı, öyle bir yoksulluk ki insanın eli varıp yazamıyor… Çok uzun süren siyasi kavgalarımız derin uzlaşması imkânsız fikri aykırılıklarımız oldu, küsüp selamı sabahı kestiğimiz çok oldu. Ama öyle sert ve yalın ve harbi bir hayatı oldu ki, bizlere sadece “saygı” duymak düşer. 68’de kaldırdığı sol yumruğunu yetmiş yaşına kadar tek bir an hiçbir siyaset ve hiçbir ilişki, hiçbir taktik ve strateji adına, bir an olsun, hiç indirmedi. Sol yumruğu havada ve sıkılı öldü.” (Nihat Genç, “Sol Yumruğu Havada Öldü”… http://www.forumgercek.com/905481-post16.html)

[7] Ahmet Say, “Oktay Etiman”, Evrensel, 10 Ekim 2017… https://www.evrensel.net/yazi/80036/oktay-etiman

[8] Muazzez Uslu Avcı, “Bir Devrimci, Bir İnsan Oktay Etiman”, 5 Ekim 2017… http://www.realitehaber.com/2017/10/05/bir-devrimci-bir-insan-oktay-etiman/=

[9] Kemal Berişler, Cumhuriyet, 7 Ekim 2017… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/840132/Oktay_Etiman_ugurlandi..._Arkadaslari_Etiman_i_anlatti.html

[10] “6 aylık hamileyim. Tabutluk hücrede sadece çömelebiliyorum. Sonra beni sorgu odasına aldılar. Oradaki bütün polisler sorgu odasına gelmişti. Çünkü, Yılmaz Güney’in karısını merak ediyorlardı. Özellikle de ne diyeceğimi… Sorguda malum sakladığımız arkadaşları sordular, onların bizde kaldıklarını söylemedim. Oradaki polisler benimle nazik konuşmaya çalışıyorlardı ama tehditkâr sözler de söylemeden etmediler.

Beni tekrar sorguya aldılar. O sırada Oktay’ı getirdiler. ‘Bu adam mıydı o gece sakladınız?’ dediler, ‘Hayır, onu tanımıyorum’ dedim. Oktay’a ‘Bu kadın mıydı o gece saklandığınız evdeki?’ Oktay bana şöyle bir baktı ‘Hayır, bu hanımfendiyi

tanımıyorum’ dedi. Hâlbuki çok iyi tanımıştı. Oktay’ın hâli perişandı. Her hâlinden çok fazla işkence yapılmış olduğunu anlamıştım.” (Muazzez Uslu Avcı, “Fatoş Güney: Oktay Etiman’ı Yılmaz Güney Saklamıştı”, Gazete Duvar, 7 Ekim 2017… http://t24.com.tr/haber/oktay-etimani-yilmaz-guney-saklamisti,458997)

 (ÖZGÜRLÜK)

BEDEL...

Aşağıda ABD Dışişleri Bakanı'nın IKBY Başkanı Barzani'ye mektubunu neden reddedildiğini sorgularken, "Böyle bir mektup gitmediği" ile ilgili itirazlar olduğu görülüyor. Diyelim ki öyle olsun ve ABD böyle bir mektup göndermemiş olsun.

Değişen nedir? Bu bize neyi anlatır, esas olarak hiç bir şey.

Her siyasal yapının üzerine oturduğu bir "reel politik" vardır. Güney Kürdistan'daki reel politik Saddam'ın Enfal saldırıları sonrası BM'nin de onayı ile 1991 yılından 2003'e kadar ABD'nin fiilen uyguladığı "36. PARALELE UÇUŞ YASAĞI"dır. Bununla da yetinmemiş, bu yasağın kontrolü için Türkiye'de "ÇEKİÇ GÜÇ" konuşlandırmıştır.

Güney'in kendine gelmesi 30 yıl boyunca Irak, İran ve TC'nin askeri tehdidinin dışında kalması bu sayede mümkün olmuştur.

Keza 1996'da KDP ile YNK arasındaki çatışmalı anlaşmazlıkların çözümünden, 2005 Irak Anayasa'sının oluşturulmasına kadar Kürdistan'ın hem Irak'ta hem BM düzeyinde Federe Devlet statüsü kazanması da bu ittifakın sonucudur.

2014 yılında da IŞID kimsenin beklemediği bir atakla Irak'ta birçok bölgeyi bir anda ele geçirdiği gibi, Kürdistan bölgesine yönelip neredeyse Erbil'in düşme tehlikesi ABD-Koalisyon uçaklarının müdahalesi ile durdurulabilmişti.

Dolayısıyla benim temelde sorguladığım IKBY'nin bu ittifakı ve koruyucu şemsiyeyi neden DIŞLADIĞIDIR... ABD, söz konusu türde bir mektup yazmamış olsa bile, kendileriyle bağımsızlık gibi önemli bir adım atılırken hiç konuşulmamış mıdır? Hiç eğilim alınmamış mıdır?

Mektubu duymasak, görmesek bile ABD, "referandumu doğru görmediğini ve sonuçlarını tanımayacağını açıkça" herkese söylemedi mi? Şimdi eğer bir önderlik koruyucu kalkanı kalkarsa, alesta bekleyen sömürgeci bölge devletlerinin üzerine çökeceğini ÖNGÖREMEZ Mİ, HESAPLAYAMAZ MI?

30 yıldır her krizde arkanızda olmuş bir müttefiğin açıktan ifade ettiği tüm önerilerini bile reddettiğinizde, onun da "o zaman ne haliniz varsa görün" demeyeceğinin ne garantisi var? Belli ki Saddam yönetimi ve IŞID'la savaşım sırasında ilerleyen işbirliği Kürt siyasi önderliklerinde "ABD bize muhtaçtır, her halükarda bizi korur" özgüveni yaratmış olmalı.

Liderlik doğru hesap yapmayı, öngörülü olmayı gerektirir.

Sonuçta bana göre Irak'ı, İran'ı, TC'yi IKBY üzerine yönelmeye CESARETLENDİREN şey ABD'nin koruyucu şemsiyesini kaldırmış olmasıdır. Bozulan bu iki denge, içerdeki çelişmeyi de TETİKLEMİŞ oldu.

         

Recep Maraşlı

          

FACEBOOK SAYFAMIZ