Özgürlük

FUTBOLU GERİ ALMAK

GÜZELİM OYUNU MAHVETME
 
BRANDON JORDAN MIGUEL SALAZAR
 
 
Çok para nasıl etki altına alıyor ve gevşek mali düzenlemeler, insan haklarını ihlal edenlerin toplumsal imajlarını futbol yoluyla aklamalarına nasıl izin veriyor.
 
 
 
2010'da Barselona Katar Vakfı ile bir dönüm noktası olan 175 milyon dolarlık beş yıllık sponsorluk ilan ettiğinde, sanki futbol dünyasında yeni bir çağın kapıları açıldı gibi göründü. Daha önce bir forma reklamı için böyle bir miktar üzerinde hiçbir zaman anlaşmaya varılmamıştı. Kulübün genel başkan yardımcısı Javier Faus anlaşmayı, "futbol tarihindeki ve ayrıca ekonomik kriz dönemindeki en büyük" anlaşma olarak göklere çıkardı. Büyük paralarla oynayan sponsorlara karşı davadan dönmeyen son kalanlardan biri olan Barselona şaşırtıcı bir şekilde nihayetinde pes etti. Forma sponsorluğu, klübün 111 yıllık tarihinde ilk kez oluyordu.
 
2010 anlaşması başlangıçta insani bir girişim olarak afişe edildi. Katar emiri Şeyh Hamad bin Halife Al-Thani tarafından 1995 yılında kurulan ve emirin eşi tarafından başkanlığı yürütülen Katar Vakfı, ülke içinde eğitimi ve kalkınmayı güçlendirmeyi amaçlıyordu. Barcelona'nın uzun süredir oluşturduğu marka, basit bir sloganda özetlenen kimlikle güzelce birleşti: "Bir Kulüpten Daha Fazlası." Bununla birlikte, taraftarlar tam olarak ikna edilemedi ve kısa bir süre sonra anlaşmanın Barselona'nın kimliğini tehlikeye atıp atmayacağı merak edildi. Kulüp satılmış mıydı?
 
Çok geçmeden tam bir cevap aldılar. 2013 yılı itibariyle Barcelona, benzer bir isim altında farklı bir sponsorla anlaşmaya vardı: Qatar Airways. Katar, dünyada en çok peşinde olunan reklam alanlarından birine kendi markasını başarıyla yerleştirdi; artık hayır işleri maskesi altında değildi. Katar kraliyet ailesiyle bağlantılı olan havayolu, kulübün ilk kurumsal sponsoru oldu ve Barcelona'nın felsefesini alaşağı etti.
 
 
HARCAMADA YENİ BİR DÖNEM
 
Barcelona sponsorluğu, çoğu kişi için profesyonel futbolda uzun zamandır olacağı belli olan bir dönüm noktasını işaret etti. Mevcut popülerliğine karşın, yüzyılın başlarında televizyon fiyatlarındaki serbest düşüş, dünya çapında yüz milyonlarca potansiyel hayranı sporun etkisine maruz bıraktı. Uluslararası en çok satanlar listesine giren Soccernomics adlı kitapta Gazeteci Simon Kuper ve ekonomist Stefan Szymanski'ye göre taraftar sayısı katlanarak büyüdü; 2003'te 75 milyon olan Manchester United destekçilerinin sayısı beş yılda üç kat artarak 2008'de 333 milyona ulaştı.
 
Avrupa kulüpleri yaz turu programları yapmaya ve Çin, ABD ve Hindistan gibi ülkelerde ortaklıklar geliştirmeye başladılar. Onları yurtdışında izleyen yeni hayran kitleleriyle birlikte TV anlaşmaları ve buna bağlı olarak forma sponsorlukları sürekli artmaya devam etti. Sonra Katar geldi ve onunla birlikte yeni bir harcama türü de geldi. Barcelona'nın Katar Vakfı'yla yaptığı 35 milyon dolarlık ortaklık ilan edildiği sırada en büyük rakip Real Madrid, iddia bayii Bwin sponsorluğundan bunun sadece yarısını kazanıyordu. O zamandan beri, sponsorluklar ve yayın hakları, İngiliz Premier Ligi için geçen sezonun rekor kıran 6.6 milyar dolarlık TV hakları anlaşmasında görüldüğü gibi katlanarak yükseldi.
 
 
FİNANSAL DOPİNG
 
Son yıllarda Katar'ın futbola aktardığı devasa paralar sporun ticarileşmesinin somut örneği oldu. 2011-2012 yılları arasında devlet destekli bir mali güç olan Qatar Sports Investments (QSI), Fransız kulüp Paris Saint-Germain'in(PSG) tam mülkiyetini elde etmek için 130 milyon dolar değerinde bir dizi yatırım gerçekleştirdi. İki yıl sonra PSG Başkanı Nasır el-Khelaifi, Financial Times'a takım için her zaman net bir vizyonu olduğunu söyledi: "Avrupa'nın en iyi kulüplerinden biri olmak." Bir kaç yıl içinde PSG, Zlatan Ibrahimović ve Ángel Di María gibi yüksek profilli yetenekleri elde etmek için yüz milyonlarca dolar para saçtı.
 
Öte yandan Barselona, bazı değişiklikler yapıyordu. 1 Temmuz'da Qatar Airways sponsorluğunu Japon internet servis sağlayıcısı Rakuten ile değiştirdiler. Sanki misilleme yapıyormuş gibi, Katar bir kez daha Katalan kulübünü bir başka rekor kıran anlaşmaya bulaştırdı. Ancak bu kez anlaşma, çok büyük, eşi benzeri görülmemiş 264 milyon dolarlık bir mukaveleyle PSG'ye katılan kulübün yirmi beş yaşındaki Brezilyalı yıldızı Neymar da Silva Santos Júnior adlı bir oyuncu içindi.
 
Neymar'ın gidişi transfer piyasasını sarstı; bu, Manchester United'ın Juventus'tan  Paul Pogba'yı çekmek için 116 milyon dolar ödediğinde, 2016'da kırılan daha önceki transfer rekorunun iki mislinden fazlaydı. Transfer, endişeyle ve öfkeyle karşılandı: İspanya birinci liginin başkanı Javier Tebas, "finansal bir doping" örneği olarak PSG'nin yapmış olduğu transferi kınadı. Liverpool teknik direktörü Jurgen Klopp da dahil olmak üzere diğer pek çok kişi bunu, aşırı harcamayı denetleyen Avrupa'nın futbol yapısını yöneten UEFA tarafından oluşturulan Finans Fair Play kurallarıyla alay etme olarak gösterdi. 
 
Mevcut Avrupa yönetmelikleri uyarınca, kulüplerin borçlarının 30 milyon avroyu ya da üç yıllık dönemde 35 milyon avroyu aşmasına izin verilmez. Şu anda Avrupa'nın ağır sikletlerinden biri olarak düşünülen PSG, diğer kaynaklar yanında sponsorluklardan, yayın gelirlerinden ve bilet satışlarından her sezon yüz milyonlarca dolar kazanıyor. Ancak Forbes'a göre, bu gelir tek başına Neymar'ın 264 milyon dolarlık fiyat etiketini ve 53 milyon dolarlık yıllık maaşını telafi etmek için yeterli değildir. Dergi, PSG'nin Katar devletinin bir birimi olan Qatar Tourism Authority ile yaptığı 175 milyon avroluk ne olduğu belli olmayan sponsorluğun, kulüplerin zararları öz sermaye ile dengelemesini yasaklayan Finansal Fair Play kurallarını atlatmak için kulüplerin çözüm yolu olduğuna işaret etti.
 
 
AÇIK HAPİSHANE
 
Yine de neden Körfez ülkesi futbol oyunun her yerinde bu kadar çok para harcıyor ve çok fazla risk alıyor? Neymar'ın transferi, FIFA'nın 2022 Dünya Kupası'nın ev sahibi olarak Katar'ı tayin etmesiyle futbol dünyasına yaşattığı şoktan beri ufak çapta bozulan toplumsal imajını iyileştirme girişimlerinden sadece sonuncusu olarak gözüküyor. İlan etmenin ardından kısa bir süre sonra bir rapor sağnağı teklif sunma sürecini sorgulamaya başladı; FIFA tarafından teftiş edilen dokuz ülkenin tek "yüksek riskli" ülkesi olarak etiketlenen Katar ihalenin her turunda bir şekilde ilerlemeyi başardı.
 
Daha sonra, Katar'ın Dünya Kupası tekliflerini gözden geçirmekle görevli FIFA İcra Komitesi yetkililerini yönlendirmek için "lobicilik" ile 27 milyar dolar ödediği ortaya çıktı. Yetkililer, özel jetler, ticaret anlaşmaları ve anlaşmanın bir parçası olarak İspanya'nın oyunu almak için Barcelona ve Qatar Airways arasındaki şu anki kötü şöhretli sponsorluğu kabul ettiler. Katar hatta, eski bir futbolcu ve Barselona antrenörü olan Pep Guardiola'yı Dünya Kupası teklifini desteklemesi için işe aldı. 
 
İhale, özellikle de FIFA'nın sürecin iç denetlemesini yürütmesi talebinde bulunan kurumsal destekçiler arasında öfkeli bir ters tepki yarattı. 2014'te yayınlanan ve Katar'ın yaptığı herhangi bir yanlışı temizleyen iç denetim raporunu tamamlamak için bağımsız bir müfettiş kiralandı. Ancak rapor piyasaya sürüldükten saatler sonra, araştırmacı Michael Garcia, raporda "maddi olarak eksik ve yanlış gösterilmiş sayısız madde" bulunduğunu iddia eden bir bildiri yayınladı. Geçtiğimiz Haziran, bir Alman gazetesi bildiriyi yayınlamaya niyet ettikten sonra uluslararası bir organ raporu piyasaya sürdü.
 
FIFA'nın herhangi bir olası cezalandırmasından kurtulan Katar, "önyargı ve ırkçılık" eleştirileriyle suçlayarak saldırıya geçti. O dönemde dış işleri bakanı olan Halid el-Attiyah, Reuters'e verdiği demeçte, "Sanki bir Arap devletinin böyle bir hakkı olamaz gibi, bir Arap İslam ülkesinin bu turnuvaya sahip olmasını sindirmek bazıları için çok zor," dedi. 
 
Katar önümüzdeki yıllarda, en az 200 milyar dolarlık bir yığın stadyum ve spor tesisleri yapacak, ancak bu paranın çok azı ülke iş gücünün yüzde 90'ından fazlasını oluşturan göçmen emekçilere kalacak. Göçmen işçiler çok az iş güvencesiyle, o da varsa, yaşarlar ve sıkça 50 dereceyi aşan sıcaklık altında uzun çalışma saatlerine maruz kalırlar. Çoğuna son derece berbat ücretler ödenir, ülkeyi terk etme istekleri reddedilir ve bazen, Katar'ın Nepal büyükelçisinin körfez ülkesini "açık bir hapishane" olarak adlandırmasına neden olan koşullar, katlanılamaz çalışma koşulları altında ölürler. Yüzlerce, hatta belki binlerce olduğu varsayılan ölümlerin sayısını tutan kesin bir rakam yok. Katar, "tek bir işçinin hayatını kaybetmediği" konusunda ısrar ediyor.
 
Prestijli turnuvalar adına stadyum inşa etmek için emeğin sömürülmesi Katar'a özgü değildir. Rusya ve Brezilya'nın her ikisinin de kendi stadyumları için ucuz iş gücünü kötüye kullandıkları bildirildi. Bu yılın başlarında Rusya, ülkenin iş gücü piyasası düzenlemelerinde Dünya Kupası'yla bağlantılı iş verenleri muaf tutan 2013 yasasından sonra Kuzey Koreli işçileri "köle benzeri koşullarda" çalışmaya zorlamakla suçlandı. Bu arada, 2014 Dünya Kupası öncesi tekrarlanan emek hakları ihlallerinin yanı sıra Brezilya'nın köyler ve teneke mahalleleri temizlemek için savaş benzeri stratejiler de yürüttüğü bildirildi. Bu tür uygulamalar ve bunları kullanan devletler için hesap verebilirlik eksikliği, Katar'ın emeğin eşi benzeri görülmemiş kötüye kullanımına küresel denetlemenin gözleri önünde zemin hazırladı.
 
Katar, iğrenç emek uygulamalarını sona erdirmek yerine halkla ilişkiler cephesini parlatmak için daha gösterişli yöntemler geliştirdi. Eski bir Barselona yıldızı olan ve şimdi Haziran ayında 2022 Dünya Kupası için bir büyükelçi olan Xavi, "ablukaya son verilmesi" çağrısında bulundu. Ülke ayrıca, Dünya Kupası adına bir büyükelçi olarak Neymar'ı işe almak için anlaşmaya varıldığı söylentileriyle çalkalanıyor. Yakın geçmişte Katar'a ait PSG, her zaman Financial Fair Play yaptırımlarından kaçınarak, muhtemel kazanç olasılığı olan on sekiz yaşındaki Kylian Mbappé'yi kapmak için Monoco ile 214 milyon dolar değerinde çok katmanlı bir anlaşmayı ustaca yapmak için manşetlerden inmedi. Buna karşılık UEFA, kulübün mali kurallara uyumu konusunda resmi bir soruşturma başlattı.
 
 
FUTBOLU GERİ ALMAK
 
Bunların hiçbiri özellikle yeni değil. Uluslararası futbol ve özellikle de Avrupa bir grup gevşek finansal düzenlemeleri çoktan sahiplendi; Katar'ın çekinmesiz harcamaları, zaten yıllardan beri yayılmakta olan kanseri sadece hızlandırdı. Futbolun küreselleşmesi Avrupa'nın en iyi kulüpleri için yeni bir uluslararası hayran kitlesinin kilidini açtığına göre, Barcelona ve PSG gibi takımlar daha fazla forma satıyor, daha fazla sandalye dolduruyor ve şişmiş bütçelerle aynı seçkin oyuncular için birbirleriyle yarışıyor. 
 
Sonuç olarak, Avrupa kulüplerinin daralan bir grubu, tüm dünyadaki futbolcuların değerini, ücretlerini ve nihayetinde başarısını belirliyor. Gençlik geliştirme programları en büyük kaybedenlerden biri haline geldi, çünkü kulüpler, kestirme çözümlere parası yettiğinden altyapıdan yeni yetenekler yetiştirme güdüsünü kaybettiler. Barcelona bile bir zamanların meşhur futbol akademisi olan La Masia'dan futbolcu seçmelerini yavaşlatmaya başladı.
 
Bu da yetmezmiş gibi bazı takımlar, bilet fiyatlarını akıl almaz miktarlara yükselterek yerli taraftarları sağmaya giriştiler. Geçtiğimiz sene, Liverpool taraftarları stadyum bilet fiyatlarındaki zam üzerine ilk kez bir yürüyüş gerçekleştirdiler ve sonunda kulüp planı rafa kaldırmak zorunda kaldı. Bu tür bir baskı, İngiltere'deki bazı kulüplerin bilet satışlarını dondurmasına veya yardımlar sunmasına yol açtı. Futbol Taraftarları Federasyonu başkanı Malcolm Clarke, geçen yıl düzenlenen bir röportajda Premier League'in en son TV anlaşması uyarınca ligin "her bir taraftarın maça bedava girmesine izin verecek kadar parasının yettiğini ve hala aynı miktarda paraya sahip olabileceğini," açıkladı.
 
Taraftarlar daha önce kulüplerin kurumsallaştırılmasına direndiler. Avusturya'da, Red Bull, SV Austria Salzburg'u devraldığı ve ismini FC Red Bull Salzburg'a çevirdiği zaman, bir kısım kulüp taraftarı kulübün orijinal ismiyle yeni bir takım oluşturarak buna karşılık verdi. 
 
Daha yüksek bir seviyede, Financial Fair Play FFP düzenlemeleri yoluyla futbolda giderek artan eşitsizliğin yavaşlatılmasına yönelik bir girişim var, ancak sanki çok şey beyhude gibi.PSG, 2014 yılında UEFA'nın borç tavanını ihlal ettiği için zaten para cezasına çarptırılmıştı, oysa son olaylar mali düzenlemelerin kulübün gözünü artık korkutmadığını gösteriyor gibi görünüyor. 
 
Bölgesel konfederasyonların, özellikle de UEFA'nın, küçük klüplerin bir avuç varlıklı kulüp tarafından gölgede bırakılmamasını sağlayarak daha sert ve kolayca uygulanabilir kurallar koymaları gerekiyor. Diğer taraftan yerel ligler, TV yayın haklarının adil dağıtımını şiddetle talep edebilir ve  oyuncu sendikalarını destekleyebilir. Günümüzde, dünyadaki on profesyonel oyuncudan dördü parasını zamanında alamıyor.
 
Bununla birlikte daha sert reformları tatbik etmek zorlu olabilir. Son zamanlarda, Avrupa'nın en büyük kulüpleri, bölgenin en büyük dört liginin her birine- İspanya, İtalya, Almanya ve İngiltere- kıtanın en prestijli yarışması olan Şampiyonlar Ligi'nde dört garantili yer vermesi için UEFA'ya şantaj yaptı. Kulüpler, Avrupa rekabetinin etkili bir şekilde yerini değiştirecek kapalı bir süper lig oluşturmakla tehdit etti. UEFA bu plana karşı direniş gösterdi, fakat FIFA müdahale edene kadar, bunu etkili bir şekilde frenlemek için mücadele edecekti.
 
Dünya Kupası'na gelince, medya ilgisi Katar'daki işgücünün kötüye kullanımına odaklanmaya devam etmeli. İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2013'te Birleşik Arap Emirlikleri'nin İngiliz kulübü Manchester City'yi, "birbirini izleyen insan hakları ihlalleri işleyen bir ülkenin itibarını etkin bir biçimde aklamak" için kullanmasını kınadı. Aynı şey şimdi Katar için de yapılmalı.
 
Şu anda en hayati reform yolsuzluğu ortadan kaldırmaktır. FIFA ve UEFA içerisindeki yakın tarihli çalkantılar - FIFA'da çok sayıda yüksek profilli tutuklamaya neden olan bir ABD soruşturmasıyla başlatıldı - ve yolsuzlukla mücadele çabalarına yönelik artan halk desteği, yeni bir fırsat sunuyor. UEFA'nın yeni başkanı Aleksander Ceferin, çıkar gruplarına karşı teslim olmama ve Avrupa liglerinde "dengesizlikleri düzeltme" sözü verdi. FIFA'daki durum daha az umut vericidir, ancak iki bağımsız organ oluşturmak için basit bir çare bulunmaktadır: biri rüşvet ve yolsuzlukla aktif şekilde mücadele etmek, diğeri ise futbolun kendisini teşvik etmektir. FIFA üzerinde daha fazla inceleme ve halkın baskısı lehte olsa da, bu mümkün, ancak sonuçta gelecek yıllar boyunca savaşılacak bir kavga zorunlu olabilir. Ancak taraftarlar daha fazla farkındalık yaymaya ve yöneticilerin kaprislerine karşı direnmeye başladıkça, hala daha güzel ve daha adil bir oyun için umut var.
 
 
*www.jacobinmag.com adlı sitedeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

DECCAL


 

Üçüncü Bölüm: Lenin ve Ulusal Sorun

 
 
 
"Milletçe homojen olan devletlerde burjuva devrimcileri, Fransa'da olduğu gibi, belirli bir topluluğa bağlılığın üstesinden gelme ya da İtalya ve Almanya'da olduğu gibi, ulusal ikiliğin üstesinden gelme fikrini destekleyerek güçlü, merkeze doğru yaklaşan eğilimler geliştirdiler; buna karşın, Türkiye, Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi, milletçe heterojen olan devletlerde gecikmiş burjuva devrimi merkezkaç kuvvetini serbest bıraktı."(L Troçki, Rus Devrimi Tarihi, s.890)
 
Devrim öncesi Rusya, ağır bir şekilde dış emperyalizme bağımlı son derece geri kalmış, yarı feodal bir ülkeydi. Dolayısıyla, bugünkü birçok Üçüncü Dünya ülkesine çok benziyordu. Dahası, milliyet sorunu Rusya'nın siyasi hayatında merkezi bir yer işgal etti. Çarlık Rusya, Balkanlar'daki baskı gören küçük ulusları koruma kisvesi altında kendi yayılmacı politikasını gizlemek istemesine rağmen tam bir uluslar hapishanesiydi. Çarlık Rusya'nın nüfusunun yüzde elli yedisini Ukraynalı, Gürcü, Polonyalı, Finli ve diğer baskı altındaki uluslar teşkil ederken, yüzde kırk üçü egemen Büyük Rus milliyetinden oluşuyordu.
 
Yetmiş milyon Büyük Rus yaklaşık doksan milyon Rus olmayana hükmetti ve bütün hepsine çarist devletin bürokratik kastı tarafından hükmedildi ve zulüm edildi. Bir de bu yetmezmiş gibi, en azından Rusya'nın batılı topraklarında, ezilen halkların ekonomik ve kültürel seviyesi genellikle Rusya'ya has olandan çok daha yüksek idi. Rusya'nın doğuya doğru Kafkasya'ya ve özellikle Orta Asya'ya doğru ilerlemesinin belirli bir ilerici rolü olduğu söylenebilirse de, bu, Polonya, Finlandiya ve Baltık ülkelerinde geçerli değildir. Yaşlı Engels'in yorumladığı gibi: "Finlandiya Finli ve İsveçli, Beserabya Romanyalı, Polonya krallığı Polonyalıdır. Bunda, hepsi Rusların ismini taşıyan dağınık ve aynı soydan ırkların birleşmesiyle ilgili herhangi bir sorun artık yoktur;
bunda, kaba kuvvet ile yabancı toprakların apaçık fethinden, basit hırsızlıktan başka bir şey görmüyoruz."(Marx ve Engels Toplu Eserler, cilt.27, sf.28)
 
En başından itibaren Bolşevik parti, ulusal sorun üzerinde titiz bir tavır takındı. Bu kitleleri, özellikle de köylüleri kazanmak için gerekliydi. Ulus sorunu normal olarak işçi sınıfını çok fazla etkilemez, ancak küçük burjuva kitlesini, özellikle de köylülüğü etkiler ve tarihsel olarak konuşmak gerekirse ulusal sorun ve tarımsal sorun[toprakların yeniden dağıtılması] çok yakından bağlantılıdır. Bazen oldukça eğitimli Marxistler bile bu sorunu kavramakta başarısız olurlar. Küçük burjuva kitlelerinin dikkatini elde etmek ve devrim gayesi adına onları kazanmak için, demokratik ve özellikle de kendi kaderini tayin etme hakkı talebi gibi diğer kısmen etkili taleplerin kullanımı kesinlikle gerekliydi. Ancak böyle sloganların kullanımı sadece, burjuva ve küçük burjuva parti ve eğilimlerine karşı doğrudan mücadelede kitlelerin liderliğini kazanmak için proletarya ve onun partisi adına mücadelenin bir parçası olarak bir anlam ifade ediyordu. Bu nedenle, devrimci kanadın başarısı için ön şart, milliyetçi küçük burjuvaziye ve burjuvaziye karşı amansız bir mücadeledir. Ve böyle bir mücadeleyi yürütmek için, ulusal sorun konusunda açık bir duruş gereklidir.
 
Lenin gibi Troçki de ulusal sorun üzerine kapsamlı olarak yazdı. Bu konu üzerine Bolşevik Parti'nin duruşunu her şeyden çok daha iyi özetleyen Rus Devriminin Tarihi'nde ulusal sorun üzerine teferruatlı değinme muhteşem bir bölümdür. Fakat ulusal sorun üzerine Marxist duruşu geliştiren ve genişleten hepsinden önce Lenin'dir. Troçki, Bolşevik tutumu özetleyerek şunları yazdı: 
 
"Lenin Rusya'daki merkezden uzaklaşan ulusal hareketlerin gelişimini kaçınılmaz olarak erken öğrendi ve devletler olarak ayrılma sorununu halleden ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını oluşturan eski parti programının ünlü 9. paragrafı için bilhassa Rosa Luxemburg'a karşı mücadele etti. Bunda, Bolşevik Parti her ne şekilde olursa olsun ayrılmanın müjdesini üstlenmedi. Sadece, genel devlet sınırlarının arasında bu ya da şu milliyetin zorla tutulması da dahil, ulusal baskının her şekline karşı acımasızca mücadele etmek için bir yükümlülük aldı. Rus proletaryası ancak bu yolla yavaş yavaş baskı gören milliyetlerin güvenini kazanabilirdi. 
 
"Ancak bu meselenin sadece bir yanıydı. Ulusal çevrede Bolşevizmin politikasının, görünüşte ilkiyle çelişen ama gerçekte onu tamamlayan başka bir yanı daha vardı. Parti ve genel olarak işçi örgütleri çerçevesinde Bolşevizm, işçilerin aralarını bozan ya da içlerine fitne sokan milliyetçiliğin her türlü yozlaşmasına karşı her ne olursa olsun savaşan sıkı bir merkeziyetçilik üzerinde ısrarcıydı. Burjuva devletlerinin ulusal azınlıklar üzerinde zorunlu vatandaşlık ya da resmi dil bile dayatmasını kesinlikle reddederken, Bolşevizm aynı zamanda, gönüllü sınıf disiplini yoluyla farklı milliyetlerin işçilerini mümkün olduğunca birbirine kenetlemek için bunu gerçekten kutsal bir görev bildi. Devrimci bir örgüt, gelecek devletin bir prototipi değildir aynı zamanda adeta onun yaratılmasının bir vasıtasıdır. Bir vasıta, ürüne biçim verme için uyarlanmalı; ürünü kaplamamalı. Böylece, merkezileştirilmiş bir örgüt, devrimci bir mücadelenin başarısını garanti altına alabilir; görev, milliyetlerin merkezileşmiş baskılarını yok etmek olsa bile."(Troçki, Rus Devriminin Tarihi, ss. 890-1.)
 
 
ULUS NEDİR?
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönemde, Lenin ulusal soruna ve özellikle de Otto Bauer'in revizyonist teorilerine cevap vermek için çok zaman ayırdı. 1908-10 döneminde Lenin sürgündeydi ve neredeyse tamamen izole edilmişti. Rusya ile irtibata geçme eksikliği ve ortak çalışanların yetersizliği göz önüne alındığında, gerçekte onun tarafından bilinmeyen genç bir Gürcü olan Stalin'in gelişini coşkuyla karşıladı. Her zamanki gibi, genç yoldaşlara yaptığı gibi, yeni gelenleri cesaretlendirmek için çok zaman harcadı. İlave bir sürpriz olarak Stalin, ezilen bir milletin üyesi, bir Gürcü idi. Lenin, ulusal sorun üzerine politikasının temel çizgileri hususunda son derece özenli olduğunu kanıtlayan öğrencisine ders verme fırsatını yakaladı. Sonuç, 1912 yılı sonunda, Prosveshcheniye dergisinin ("Aydınlanma") sayfalarında Ulusal Sorun ve Marksizm başlığı altında çıkan uzun bir makaleydi.
 
1914'te makale Ulusal Sorun ve Marksizm başlıklı bir broşür şeklinde çıktı. Stalin'in eserlerinin ikinci cildinde yayınlandı. Yıllarca ulusal sorun üzerine standart Parti çalışması olarak görüldü ve aslında, biraz biçimsel bir sunuma rağmen kötü bir makale değildi. Bununla birlikte, bu, Stalin'in teorik dehasının sonucu değildi. Aslında, bu yazı Stalin'in eseri değildi. E.H. Carr'ın dikkati çektiği gibi: "Dış ve iç kanıtlar, Lenin'in parlak fikri etkisi altında yazılmış olduğunu gösteriyor."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt, 1, s. 425-6.) Bu makaledeki fikirler tamamen Lenin'in fikirleriydi.
 
Ünlü Beyliss davası["Beilis davası" olarak bilinen ünlü 1913 davası; Rus İmparatorluğunda, Kiev'de ayin cinayetiyle suçlanan Rus Yahudisi Menahem Mendel Beilis'in davası] etrafında anti-semitik ajitasyonun zirvesinde yazılmış bu makaleye giriş, "milliyetçilik dalgasının işçi sınıfı kitlelerini içine çekmekle tehdit ederek ve gücünü arttırarak önüne kattığı" konusunda uyarıda bulunur. Ve ekler: "Bu çok önemli zamanlar, Sosyal Demokratik Parti üzerine milliyetçiliğe direnmek ve kitleleri genel 'salgın'dan korumak için büyük bir misyon yükledi. Sosyal Demokratlar adına, sınıf mücadelesinin bölünmezliği ve birlikteliği olan enternasyonalizmin denenmiş silahını milliyetçiliğe karşı kullanarak bunu tek başlarına sosyal demokratlar yapabilirler."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Temel sorun, bir ulusun nasıl tanımlanabileceğiydi. Bu soru hiç göründüğü kadar kolay değildir. Daha çok zamanı tanımlamak gibidir. Saint Augustine, zamanın ne olduğunu bildiğini söyledi, ancak birisi onu tanımlamış olsaydı, bunu yapamazdı. Ulus da tıpatıp aynısıdır. Herkes onun ne olduğunu bildiğini düşünüyor, ancak tanımlanması istendiğinde, neredeyse herkes zorlanıyor. Stalin'in imzası ile yayınlanan broşür böyle bir tanım sağlamaya çalışıyor. Sonuç, tatmin edici açık ve kesin bir ifadeye muhtemelen en yakın olanıdır. Bauer'in öznel tanımına karşı bir ulus burada bilimsel Marksist anlamda tanımlanır: "Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam, ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Böylelikle, bir ulusun ortak bir dil ve toprak, paylaşılan bir tarih ve kültüre sahip olması ve ayrıca kuvvetli ekonomik bağlarla birliktelik sağlaması gerekir. Hiç kuşkusuz doğru olan ve her halükarda Otto Bauer'in "psikolojik" yaklaşımına ve "ulusal-kültürel özerklik" destekçilerine son derece üstün olan genel tanımlamaya bir bakın. Bununla birlikte, tüm genel tanımlarda olduğu gibi, bu asla hiçbir şekilde sorunu sona erdirmez. Gerçek hayatta biri her zaman, tanımın bir ya da daha fazla ayrıntısında aksini iddia edebilecek somut değişkenler bulur. 
 
Örneğin dili ele alalım. Bir ulus için dilin önemi açıktır. Milliyetin en ayırt edici izi olarak görünür. Troçki, Rus Devrimi Tarihinde dilin önemini şöyle ifade eder: Troçki, "Dil, insan iletişiminin ve dolayısıyla zekasının en önemli aracıdır. Ulusları birleştiren ticaret borsalarının zaferiyle birlikte ulusal hale gelir. Bu temel üzerinde ulusal devlet, kapitalist alışverişin hareket serbestliği için en uygun, karlı ve normal alan olarak tesis edilmiştir." diye yazar. (Troçki, Rus Devriminin Tarihi, S. 889.)
 
Ancak bu en önemli kural için bile istisnalar olabilir. Bazı insanlar, örneğin İsviçre'nin bir ulus olduğunu inkar eder. İsviçre ulusal kimliği, esasen Avusturya'ya karşı özgün bir ulusal kimliği sürdürmek için yüzyıllarca süren mücadelelerle yaratılmıştır. Lenin'in de belirttiği gibi, İsviçreli ortak bir dile sahip değildir: "İsviçre'de üç devlet dili var, ancak bir referanduma sunulan yasalar beş dilde, yani üç devlet diline ek olarak iki 'Latince kökenli' lehçede basılıyor. 1900 nüfus sayımına göre bu iki lehçe 3,315,443 nüfuslu İsviçre'nin 38,651'i tarafından konuşuluyor, başka bir deyişle nüfusun yüzde birinden biraz fazlası. Orduda, subaylar ve astsubayların "kendi adamlarıyla kendi ana dillerinde özgürce konuşmasına izin verilir'. Graubünden ve Wallis kantonlarında(her biri yüz binin üzerinde nüfusu olan) her iki lehçe de tam eşitlikten yararlanır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Sorunun anlaşılmasında çözüm, bir ulusun "tarihsel olarak yavaş yavaş geliştirilmiş" bir varlık olduğu ilk önermesinde yatar. Diyalektik, soyut şekilsel tanımlardan değil gelişen, değişen ve evrimleşen şeylerin, canlı süreçlerin somut bir tahlilinden ortaya çıkar. Bir ulus sabit ve statik bir şey değildir. Değişir ve evrimleşir, değişebilir ve evrimleşebilir. Daha önce hiçbir zaman var olmamış uluslar yaratılabilir. Modern ulusların nasıl doğduğu tam olarak işte budur. Fransa, İtalya ve Almanya'da olan budur. Sonradan, Hint ulusal bilinci, İngiliz emperyalizmi tarafından elbette kazara yaratılmıştır. Şimdi, kapitalizmin çürümesi ve Hint burjuvazisinin bir çıkış yolu bulamamasından dolayı, bu milli bilincin zayıflamasına ve parçalanmasına dair açık işaretler var ki bu da Hindistan'ın geleceği için büyük tehlike oluşturuyor.
 
Tarihsel olarak uluslar, eski ilişkileri ve sınırları sona erdiren ve yenilerini yaratan savaş, istila ve devrimlerin koşulları altında uygun ham maddelerden oluşturulabilir. Bu tarihsel kağıtları yeniden karma işleri tersine çevirebilir. Dünün baskı gören ulusu ya da köleleştirilmiş sömürgesi canavarca en baskıcı ve emperyalist devlete dönüşebilir. En iyi örnek, aslında Britanya'nın bir kolonisi olan ve şimdi dünyanın en güçlü ve en gerici emperyalist devleti olan ABD'nin kendisidir. Benzer şekilde, yakın zamanda kendilerini yabancı boyunduruğundan kurtaran ve büyük ölçekli emperyalist güçler karşısında bağımlı bir konumda kalan burjuva devletleri buna rağmen kendilerine yakın zayıf ülkeleri ezip sömürmek için yerel emperyalist güçler rolü oynamaktadır. Çarlık Rusya, sermaye ihraç etmemiş ve İngiltere, Fransa ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerle yarı-sömürge ilişkisi içinde yerini alan yarı feodal ve geri kalmış bir ülke olmasına rağmen 1917'den önce ana emperyalist güçlerden biriydi.
 
 
SINIF SORUNU
 
Ulusal sorun, diğer bütün sosyal sorunlar gibi esasında bir sınıf meselesidir. Bu, Lenin'in bakış açısıydı ve hakiki Marksistlerin bakış açısıydı. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler kitabında Lenin Marxizmin bu temel önermesini takdire şayan netlikle açıklar:
 
"Gelişmemiş olsa bile her ulusal kültür, demokratik ve sosyalist kültürel unsurları barındırır; zira her ulusta, demokrasi ve sosyalizm ideolojisine kaçınılmaz olarak yol açan yaşam şartları sömürülen ve ezilen kitleler vardır. Ancak her ulus ayrıca, yalnızca "unsurların" değil aynı zamanda egemen kültürün de şeklini alan burjuva kültürüne de sahiptir(ve çoğu ulus ayrıca KaraYüzler[Rusya'da ultra milliyetçi hareket] ve ruhani kültüre de sahiptir). Bu nedenle, genel 'ulusal kültür', arazi sahiplerinin, din adamlarının ve burjuvazinin kültürüdür. "(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Her ulusa egemen olan fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olduğu gerçeği bir Marxist için bu işin ABC'sidir. Lenin, bir "ulusal kültürün" kabulünün, ne fazla ne eksik o ulusun burjuvazisinin egemenliğinin kabulü olduğu konusunda ısrar eder. Ulusal sorun bir sınıf sorunudur. Marxistler sınıf çelişkilerini geçiştirmemeli, aksine onları gözler önüne sermeli. Ezen ulusta olduğu gibi ezilen ulus durumunda da bu o kadar zorunludur. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler'de Lenin, "Anonim şirketlerin yönetim kurullarında farklı milletlerin kapitalistleri tamamen birbirleriyle kaynaşarak bir arada otururlar. Fabrikalarda farklı ulusların işçileri yan yana çalışırlar. Bütün ciddi ve etkili siyasi sorunlarda taraflar uluslara göre değil sınıflara göre ele alınır," diye açıklar.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Başka bir çalışmasında şöyle yazar: "İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları tam bir dayanışma ve tüm ulusların işçilerinin çok yakın birlikteliğini gerektirir; her milliyetin burjuvazisinin milliyetçi politikalarına karşı direnişi gerektirir."
 
Ve ayrıca: "Yahudi ya da diğer burjuvazi yerine ister Büyük Rus burjuvazisi ister Polonyalı burjuvazi tarafından en çok sömürülsün işçi için fark etmez. Sınıf çıkarlarını anlamaya başlayan işçi, Büyük Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıklarına ve Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin devlet ayrıcalığı elde ettiklerinde dünyayı cennete çevirme vaatlerine aynı derecede kayıtsızdırlar. 
 
"Her durumda işçi bir sömürü nesnesi olacaktır. Sömürüye karşı herhangi bir başarılı mücadele, proletaryanın milliyetçilikten uzak ve tabiri caizse çeşitli ulusların burjuvazileri arasında sürmekte olan kavgada kesinlikle tarafsız olmasını gerektirir. Herhangi bir ulusun proletaryası "kendi" ulusal burjuvazisinin ayrıcalıklarına en ufak bir destek veriyorsa, bu kaçınılmaz olarak diğer ulusların proletaryası arasında güvensizliği tetikler; bu, burjuvazinin keyfi için işçilerin uluslararası sınıf dayanışmasını zayıflatacak ve onları bölecektir. Ve kendi kaderini tayin etme veya ayrılma hakkını reddetme, kaçınılmaz olarak egemen ulusu destek anlamına gelir. "(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Her zaman Lenin'in savındaki ana unsur burjuvazi karşısında baskı gören kitlelerin ve işçilerin birlikteliğine olan gereksinimdi. Lenin şunu belirtir: "Burjuvazinin ulusal kültürü bir gerçektir (ve tekrar ediyorum burjuvazi her yerde toprak sahipleri ve din adamları ile anlaşma yapmaktadır). İşçileri aptallaştıran savaşçı burjuva milliyetçiliği işçileri kandırır ve aralarını bozar, bunun için de burjuvazi, günümüzün de temel gerçeği olan, yular takarak onlara yol gösterebilir. 
 
"Proletaryaya kim hizmet etmek isterse tüm ulusların işçilerini birleştirmeli ve değişmez bir şekilde 'vatan' ve ülke dışı ayrımı yapan burjuva milliyetçiliğine karşı savaşmalıdır." (Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Bu sorun üzerinde Lenin her zaman amansızdı. Benzer özdeyişler onun makaleleri ve konuşmalarından düzinelerce çıkarılabilir.
 
 
SINIF BAĞIMSIZLIĞI
 
Ulusal taleplerin sosyalist değil, demokratik bir karakteri vardır. Baskının tüm diğer türlerinde olduğu gibi en çok zararı işçiler görmesine rağmen ulusal baskı sadece işçi sınıfını etkilemez. Ulusal sorun tüm insanları, tüm kitleleri ve özellikle de küçük burjuvaziyi etkiler. Yine de, gösterdiğimiz gibi, Lenin her zaman bunu bir sınıf bakış açısıyla ele aldı ve biz de ulusal soruna aynen öyle yaklaşıyoruz.
 
Lenin'in eserlerini okurken insanı kuvvetli bir şekilde çarpan şey ulusal sorunun ne kadar derin ve açıkça Lenin tarafından ifade edildiğidir. Elbette bu sorun, 1903'te Rus Sosyal Demokrat Parti'nin İkinci Kongresi'nde Genel Yahudi Emek Federasyonu ile yapılan tartışmalar ile başlamakla birlikte Rus işçi hareketi içerisinde uzun bir tarihe sahiptir. Lenin ulusal meseleyi nasıl ele aldı? Aslına bakılırsa, bu sorun üzerinde negatif bir tutum takındı. Yüzlerce kez açıkladığı gibi Rus Bolşevikleri ulusal baskının her türlüsüne karşıydılar. Bu, neyin taraftarı değil neyin karşısında olduğunuz sorusudur. Karşı olduğumuz şeyi söylememiz yeterlidir. Her türlü ulusal, dilsel ve ırksal baskının karşısındayız ve ulusal baskının her çeşidiyle savaşacağız. Ve bu, sınıf bağımsızlığını sürdürürken istikrarlı bir demokrasi politikasına dayanmayı arzulayan proleter bir eğilim için oldukça yeterlidir. 
 
Lenin'in asla söylemediği şey; Marxistlerin ulusal burjuvaziyi ya da milliyetçi küçük burjuvaziyi desteklemesi gerektiğidir. Aksine, Lenin'in ulusal sorun üzerinde duruşunun temel önceliği mutlak bir sınıf bağımsızlığı ile ilgiliydi. Leninizmin birinci prensibi, burjuvaziye, hem ezen hem de ezilen ulusların burjuvazisine karşı her zaman savaşmak gerektiğiydi. Lenin'in ulusal meseleyle ilgili yazdıklarının tamamında, yalnızca milliyetçi burjuvazinin değil, aynı zamanda milliyetçi küçük burjuvazinin de acımasız eleştirisi vardır. Bu bir tesadüf değildir. Lenin'in tüm düşüncesi, toplumun devrimci dönüşümüne kadar kitlelere öncülük etmek için işçi sınıfının kendisini ulusun başına koyması gerektiğiydi. Nitekim Ulus Sorunu Üzerine Eleştirel Tezler'de şunları yazar:
 
"İnsanların bağımsızlığı ve ulusların bağımsızlığı için kitlelerin feodal uykudan uyanışı, tüm ulusal baskılara karşı mücadeleleri ilericidir. Dolayısıyla, ulusal sorunun her noktasında en kararlı ve tutarlı demokrasiyi sürdürebilmek bir Marksistin sınırlanmış görevidir. Görev esas olarak olumsuzdur. Fakat proletarya, milliyetçiliği desteklemede bunun ötesine geçemez; ötesinde milliyetçiliği güçlendirmek için burjuvazinin 'pozitif' eylem mücadelesi başlar." 
 
Daha büyük bir vurgu için ardından ekler: "Evet, kesinlikle-her tür ulusal baskıya karşı savaş. Ulusal kalkınmanın her türü, genel itibariyle 'ulusal kültür' için savaş-kesinlikle hayır."
 
Ve tekrar, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı eserinde Lenin yazdı: "Proletaryanın, hiçbir ülkeye hiçbir garanti vermeden ve diğer ulusun hesabına hiçbir şey vermeyi üstlenmeden kendi kaderini tayin hakkının tanınması için olumsuz talebe karşı deyim yerindeyse kendini sınırlandırmasının nedeni budur."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Lenin, başka bir çalışmada, milliyetçiliğin işçi hareketine zararlı etkileri üzerine yazar: "Sonuç, tüm liberal burjuva milliyetçiliğinin işçiler arasında çok büyük bir yozlaşmaya sebep olduğu ve proleter sınıf mücadelesi ve özgürlük hakkına muazzam zarar vermesidir. Bu artan bir şekilde tehlikelidir çünkü burjuva(ve burjuva-köle-edinme) eğilimi 'ulusal kültür' sloganı tarafından gizlenir. Ulusal kültür adına, Büyük Rus, Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı ve diğerleri, KaraYüzler gericileri ve din adamları ve ayrıca tüm ulusların burjuvazisi onların kirli işlerini yaparlar. 
 
"Boş 'genel prensipler', hitabet ve ifadelerin bakış açısından değil de, sınıf mücadelesi görüş açısından incelendiğinde ve sloganlar, sınıfların çıkarlarına ve politikalarına göre sınandığında, bunlar günümüz ulusal yaşantısının gerçekleridir.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Bu açık değil mi? İşçilerin her türlü ulusal ayrımcılığa ve baskıya karşı gelmeleri görevi icabıdır. Aynı zamanda işçiler her tür ve şekildeki milliyetçiliği desteklemeyi reddetmek zorundadır. Leninist bir politika izledikleri yanlışlığı içinde IRA, ETA ya da KLA'nın bayraktarlığını yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan şu kendinden menkul Marxistler için ne büyük bir çelişki! Marxizm ve milliyetçilik arasındaki uyuşmazlık tezini bulandırmak Lenin'in temsil ettiği her şeyin ihlalidir. Milliyetçiler tarafından pazarlanan kötücül yalanlarla savaşmak için Lenin uyarır: "Proletarya milliyetçiliğin herhangi bir bütünleşmesini destekleyemez, aksine, ulusal ayırımları yok etmeye ve ulusal engelleri ortadan kaldırmaya yardım eden her şeyi destekler, milliyetler arasındaki bağları daha da sıkılaştıran ya da ulusların karışmasına yol açan her şeyi destekler. Farklı davranmak, gerici milliyetçi cahilliğin tarafını tutmak demektir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Leninizm'in milliyetçilikle ilgili gerçek konumu budur. "Kendi Kaderini Tayin Hakkı Adına!" her şeyi tek bir basit slogana indirgemenin yollarını arayan bayağı çarpıtmadan ne kadar farklı. Bu tam da gerici milliyetçi cahillik içine düşmektir ve Marxizmi, yani proleter bakış açısını terk etmektir. Milliyetçiliği yüceltme ve ayrılıkçılık yoluyla yeni engellerin yaratılmasından uzakta Marx gibi Lenin de "küçük ulus dar görüşlülüğü" ile ilgili çok zayıf bir fikre sahipti. Her ikisi de her zaman, tüm diğer faktörlerin eşit olduğu, en geniş olası devletlerin taraftarıydı. Lenin sınırların kaldırılmasının savunucusu oldu, yenilerinin kurulmasının değil. Hakların kaynaşmasının ve hatta asimilasyonun bile(gönüllü olduğu sürece) savunucusu oldu, diğerinin aleyhine olarak bir ulusun kültür ve dilinin hiç bir suretle yüceltilmesinin değil. Sözü ona bırakalım:
 
"Bununla birlikte proletarya, her ulusun ulusal gelişimini savunmayı üstlenmez, ancak kitleleri bu gibi yanılsamalara karşı uyarır, kapitalist münasebete karşı tamamıyla özgürlüğü savunur ve zorla asimilasyon hariç her türlü asimilasyonu ya da ayrıcalık üzerine kurulu olanları hoş karşılar."
 
Ve yineler: "Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizmi, bunlar, kapitalist dünyanın her tarafında iki büyük sınıf topluluğuna karşılık gelen iki uzlaştırılamaz şekilde düşman simgesözlerdir ve ulusal sorunda iki politikayı(bundan da ötesi, iki dünya görüşünü) ifade ederler."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Buna dair hiç şüphe yok. Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizm, iki düşman sınıfın uyumsuz dünya görüşünü yansıtan tamamen uyuşmayan iki politikadır. Bu bariz gerçeği eğip bükmek ve gizlemek faydasızdır. Lenin, her ne şekilde olursa olsun gerçeği gizlemeye yardımcı milliyetçiliğe karşı durdu ve kesin olarak proleter enternasyonalizmi savundu. Her türlü ulusal baskıya karşı çıktığı ve ezilen insanların halinden anladığı gerçeği, bu tartışılmaz hakikati örtbas etmek için kullanılmamalıdır. Lenin milliyetçiliğin düşmanıydı. 
 
 
ROSA LUXEMBURG VE LENİN
 
Marx gibi Lenin de ulusal sorun üzerine mücadele ortaya koymak zorunda kaldı. Milliyetçi burjuvanın ve proleter öncü kuvvet üzerinde küçük burjuvazinin baskısını yansıtan Otto Bauer gibilerin oportünist ve revizyonist fikirlerinin etkisine karşı kavga etmek gerekliydi. Fakat aynı zamanda, ulusal sorunun önemini yadsıyanlara karşı da mücadele etmek gerekliydi. Lenin, Parti'ye doğru duruşu benimsetmek için ulusal sorun üzerine uzun yıllar Rosa Luxemburg'a karşı keskin bir polemik yürüttü. Sonrasında Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal sorunun artık geçerli olmadığını iddia eden ve kendi kaderini tayin hakkı talebine karşı olan Bukharin ve Pyatakov'a karşı mücadele ortaya koymak zorunda da kaldı. Rosa Luxemburg, söylemeye bile gerek yok, büyük bir devrimci ve karalı bir enternasyonalistti, ancak onun enternasyonalizmi soyut bir karaktere sahipti. Böylece Polonya halkının kendi kaderini tayin hakkını reddetti ve entelektüel bir icat olarak Ukraynalı bir milliyet düşüncesini tanımladı. 
 
Polonyalı .Sosyal Demokratlar yanlış duruşa, soyut bir duruşa sahip olmalarına rağmen özgün enternasyonalistlerdi ve Pilsudski'nin Polonya Sosyalist Partisi olarak adlandırılan gerici küçük burjuva milliyetçiliği ile savaşma gerekliliği tarafından motive edildiler. PPS(Polska Partija Socialistyczna) hiç bir surette sosyalist bir parti değildi, aslında 1892'de kurulan küçük burjuva milliyetçi partisiydi. Ayrılıkçılığı savundu ve bilinçli olarak Polonyalı işçileri Rus işçilerden koparmaya çabaladı. Bütün kitlesel küçük-burjuva milliyetçi hareketleri gibi, PPS'de bir sağ ve sol kanat vardı. 1906'da iki kanat birbirinden ayrıldı. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında Sol, milliyetçilikten uzaklaştı ve Aralık 1918'de Polonya'nın Sosyal Demokratları ile kaynaşarak Polonyalı Komünist İşçi Partisi'nin kurulmasını sağladı. Bununla birlikte, sağ kanat şovenizme saplandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Alman emperyalizminin saflarında savaşan Polonyalı Birliği'ni örgütlediler.
 
Lenin'in kendisi bir Rus, yani Büyük Rusların, ezen ulusun bir üyesiydi. Rosa Luxemburg ise bir Polonyalı(ve ayrıca Yahudi) idi. Lenin, Rus Çarlığı tarafından ezilen halklara karşı aşırı duyarlılığın gerekliliğini anlamıştı. Yaklaşık olarak, Polonyalı yoldaşlarına kendisini şu sözlerle anlattı: "Bakın, sizin durumunuzu anlıyoruz. Siz Polonyalı Sosyal Demokratlarsınız. Sizin ilk göreviniz Polonyalı milliyetçilere karşı mücadele etmektir. Elbette bunu yapmalısınız. Fakat lütfen Rus yoldaşlara, Polonya halkının kendi kaderini hakkı sloganını programımızdan çıkarmamız gerektiğini söylemeyin. Çünkü Rus sosyal demokratları olarak, ilk görevimiz kendi burjuva sınıfımıza, Rus burjuvalarına ve çarlığa karşı savaşmaktır. Sadece bu şekilde Rusya Sosyal Demokratları Polonyalılara, onları baskı altına alma arzumuzun olmadığını ispatlayabilir ve böylece her iki halkın da devrimci mücadelede birleşmesine zemin hazırlarız."
 
Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkı duruşu, parlak ve diyalektik bir biçimde, Rus ve Polonya'daki işçileri, halkları bölmek değil, tersine onları bir araya getirmek demekti.
 
 
İŞÇİ ÖRGÜTLENMELERİNİN BİRLİKTELİĞİ
 
Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını neden destekledi? Sınıf mücadelesini ileri götürme ve işçi sınıfını birleştirme bakımından sırf böyle yaptı. Bolşevikler için ulusal sorun sadece bir problemi ve bir engeli değil aynı zamanda devrimci bir potansiyeli de simgeledi. Ulusal sorun konusunda doğru bir duruş olmaksızın Ekim Devrimi asla gerçekleşmeyecekti. Fakat Lenin'in ulusal sorun üzerindeki politikasının ayrılmaz bir parçası, 1903'ten bu yana, işçi sınıfı ve örgütlerinin milliyet, dil, ırk veya din ayrımlarının üstünde kutsal birlik kurma gereksinimi konusundaki ısrarıydı. Böylelikle, Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun Yahudi işçileri Rus işçilerden ayrı olarak örgütleme girişimlerine yatıştırılamaz bir şekilde karşı çıktı. Bu noktada çok ısrarlıydı:
 
"Dil sorunu ve benzerleri üzerine farklı burjuva kesimlerinin milliyetçi didişmelerinin aksine işçilerin demokrasisi talebini ortaya koyuyor: eğitsel ve diğer her şekilde her türlü burjuva milliyetçiliğine karşılık tüm işçilerin örgütlenmelerinde tüm milliyetlerin işçi, sendika, kooperatif, tüketicilerin mutlak birlikteliği ve tam kaynaşması. Sadece böyle bir birliktelik, demokrasiyi koruyabilir; çoktan çok daha fazla uluslararası hale gelmiş ve gittikçe büyüyen sermayeye karşı işçilerin çıkarlarını koruyabilir; tüm ayrıcalıkların ve tüm sömürülerin yabancı olduğu yeni bir yaşam şekline doğru insanoğlunun gelişiminin çıkarlarını koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Troçki doğru bir şekilde belirttiği gibi, kendi kaderini tayin hakkı, Lenin'in ulusal sorun üzerine fikrinin yalnızca bir yüzüydü. Madalyonun diğer yüzü, ulusal çizgiler boyunca işçi hareketinin herhangi bir bölünmesine karşı aman vermez bir muhalefetti. Bu iki ilke arasında açık bir şekilde ayrım yapmamız gerekir. Kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ya da daha doğrusu demokratik bir burjuva talebidir. Programın bu diğer yarısı  bir bütün olarak ulusa aittir. Fakat proletaryaya gelince, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölme kesinlikle söz konusu değildi. Lenin bu hususta tamamen açık ve yanlış anlaşılmaya müsait olmakla birlikte, bugün kendilerini "Troçkist" olarak adlandıran sefil hiziplerin her biri, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölen suç siyasetini sadece desteklemekle kalmamış fiilen bunu savunmuş ve yürütmüşlerdir.
 
Bu, ulusal ve ırksal çizgiler üzerinden sendikaları bölmek için Leninizm ile ortak hiç bir payda taşımayan tam bir canavarlıktır. İskoçya'da, Marxizmin en temel prensiplerinin acemi ihlali olan petrol işçileri adına ayrı bir İskoç sendikasının kurulmasını desteklediler. Benzer örneklere her ülkede rastlanabilir. Açık konuşalım: farklı ulusal ve ırk grupları için ayrı örgütlerin kurulması, yalnızca işçi hareketini parçalara ayırıp zayıflatmaya neden olabilecek bir suç eylemidir. Çoğunluk ulusu içinde ırkçılık ve şovenizmle savaşacak tek şey var. İşçi sınıfını ulusal, dilsel, dini ya da ırksal çizgiler üzerinden bölen tam olarak diğer şey. 
 
Bu, asla Bolşevik Parti'nin ya da ondan önceki Rusya Sosyal Demokrat İşçi Parti'sinin(RSDLP) duruşu değildi. Rusya Sosyal Demokrasi'sinin hiç bir eğilimi(eğer Jewish Bund'ı[Genel Yahudi Emek Federasyonu] saymazsak) ulusal çizgiler üzerinden hareketin bölünmesine katılmadılar. Menşevikler de Bolşevikler gibi bu sorun üzerinde aynı duruşa sahiptiler. RSDLP içinde Yahudi Sosyal Demokratlara ayrı bir örgütlenme verme talebi öne sürüldüğü zaman, ilk dönemde sorun baştan sona tartışıldı. Büyük bir Yahudi nüfusun bulunduğu Rusya ve Litvanya'nın batısında çok güçlü olan Bund(Yahudi Sosyal Demokrat örgüt), yalnızca Yahudi işçiler adına konuşma hakkına sahip olma ve ayrıca ayrı bir Yahudi Sosyal Demokrat örgüt kurma hakkı talep etti. Bu talep, işçilerin tek bir partisi ve tek bir sendikası olması gerektiğinde ısrar eden Lenin ve Rus Marxistleri tarafından tereddütsüz reddedildi. Bu bugünkü duruşumuz olmaya devam ediyor. İşçi sınıfının elindeki en önemli silah birliktir. Bu ne pahasına olursa olsun savunulmalıdır. İşçi sınıfının milliyet, ırk, dil, din veya herhangi bir başka şey üzerinden bölünmesine radikal bir şekilde karşı çıkıyoruz. Başka bir deyişle, sınıf duruşu sergiliyoruz.
 
 
YAHUDİ SORUNU
 
Can sıkıcı bir sıklıkla işçi hareketini milliyet, ırk ya da cinsiyet üzerinden bölmeden yana olanlar, yaygaracı demogojiye ya da acıklı duygusallığa başvurarak, ortak örgütler içinde Siyahların ve Beyazların, erkeklerin ve kadınların, Protestanların ve Katoliklerin vesairenin birlikteliğinin "imkansızlığı"nın kanıtı olarak ezilenlerin kötü durumundan ve katlandıkları korkunç adaletsizliklerden medet umarak duruşlarını haklı çıkarmaya çalışırlar. Lenin'in Yahudi Bund'ı konusunda gösterdiği tutum gibi, bu sahte sav Bolşevizmin kendi tarihi tarafından çürütüldü. Rusya'daki Yahudiler sistematik bir ayrımcılık tarafından acımasızca ezildiler, Pale of Settlement[Rusya'da Yahudilerin yaşamasına izin verilen bölgeye verilen ad, çevrili bölge] içinde ayrı yaşamaya zorlandılar ve periyodik olarak kanlı pogromlara maruz kaldılar. Devlet hizmetlerine ve devlete ait orta ve yüksek okullara sadece sınırlı sayıda Yahudi kabul edildi. 1917'ye gelindiğinde Yahudilerin haklarını kısıtlayan yasaların sayısı 650 idi. İşte en ağır ve en acımasız türdeki ulusal zulüm örneği. 
 
Lenin her zaman işçilerin kendi burjuvazilerine karşı savaşmakla görevli olduğunu ifade etti. Demek oluyor ki, tüm işçiler-hatta en ezilenler bile. Bu nedenle Rus Sosyal Demokratları daima Yahudi Sosyal Demokratların taleplerini reddetti. Yahudilerin en korkunç zulümden acı çektikleri gerçeği tartışılmazdı. Yahudi Sosyal Demokratlar(Bund), Otto Bauer ve Avusturya-Marxistlerinin programından aşırılan ulusal-kültürel özerklik sloganını ileri sürdü. Fakat bu slogan, Rus Yahudileri olayında Avusturya-Macaristan'a nazaran daha az anlam ifade etti. Dağınık nüfusu ile ağırlıklı olarak kentte yaşayan Yahudiler, bir ulus için ilk koşullardan biri olan açıkça tanımlanmış bir bölge gösteremediler. Ulusal-kültürel özerklik fikri, dağınık Yahudi halkını okullar ve sırf diğer Yahudi kurumları etrafında birleştirmek içindi. Troçki'nin gerici bir Ütopya olarak nitelendirdiği bu talep, halkın geri kalanında Yahudi ötekileştirmeyi derinleştirme ve ırksal gerilim ve sürtüşmeleri artırma etkisine sahip olacaktı.
 
Yahudiler ne ortak bil bölgeye ne de ortak bir dile sahiptiler. Rusya ve Doğu Avrupa'daki Yahudilerin çoğu Eskenazi dili konuşsalar da, pek çoğu konuşmuyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde Yahudiler yaşadıkları ülkenin dilini konuştu. Nitekim, İspanya kökenli Sefarad Yahudileri İspanya'dan atıldıktan ve Akdeniz'e dağılmış olduktan sonra.bile yüzyıllar boyunca kendi dilleri olarak İspanyolca'yı korudu. Yahudilerin gidebildikleri neresi olursa her yerde ikamet ettikleri ülkenin halkını benimsediler. Fakat ortaçağ Katolik Kilisesi'nin fanatikliği ve karamsarlığı bunu engelledi. Yahudiler toplumdan zorla dışlandı ve ötekileştirildi. Toprak almaları yasaklandı, ticaret ve para borç verme de dahil olmak üzere feodal toplumun kıyısında diğer geçim kaynaklarına başvurmaya mecbur edildi. Gerici Çarlık Rusya'da Yahudilerin zorla yabancılaştırılması daha da barizdi.
 
Hatta Lenin Yahudileri sınıflandırmakta zorlandı. Aşağıdaki bölümün gösterdiği gibi ulaştığı en yakın tanım özel ezilen bir kast oldu: "Yahudiler, en çok ezilen ve zulüm gören ulus için aynı şey geçerli. Yahudi ulusal kültürü hahamların ve burjuvazinin sloganı, düşmanlarımızın sloganıdır. Ancak Yahudi kültüründe ve Yahudilerin tarihinin her aşamasında başka unsurlar da vardır. Dünya genelinde on buçuk milyon yahudinin yarısından biraz fazlası Galiçya ve Rusya'da, Yahudileri zorla kast durumuna sokan geri kalmış ve yarı barbar ülkelerde yaşar. Diğer yarısı uygar dünyada yaşar ve orada Yahudiler kast olarak ayrı tutulmaz. Orada, Yahudi kültürünün ilerlemiş batı dünyası özellikleri kendini açıkça hissettirir: onun enternasyonalizmi, onun çağın gelişmiş hareketlerine tepkisi(demokratik ve proleter hareketlerdeki Yahudilerin yüzdesi her yerde nüfusun tamamı içindeki Yahudilerin yüzdesinden daha yüksektir").(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Her ne kadar Yahudiler bir ulusun niteliklerinden yoksun olsalar da ve Lenin onları öyle düşünmediyse de, yine de  Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevikler Yahudilere, çok azı bunu tercih etmesine rağmen eğer isterlerse göç edebilecekleri bir vatanı onlara bağışlayarak kendi kaderini tayin hakkını önerdiler. Bu, Filistin'de, bin yıldan fazladır Araplar tarafından işgal edilen ve böylece Orta Doğu'da sonsuz kan dökülmesine ve savaşlara neden olan topraklarda  Orta Doğu'da  bir Yahudi devletinin kurulmasına son derece tercih edilirdi. İsrail devletinin kurulması, o sırada Markxistlerin karşı çıktığı gerici bir eylemdi. Troçki, Yahudi halkı için acımasız bir tuzak olacağı konusunda önceden uyarıda bulundu. Ve son yarım yüzyılın tarihi, bunun doğru olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, İsrail şimdi bir devlet olarak var ve zaman geri çevrilemez. İsrail bir ulusdur ve onun kaldırılmasını talep edemeyiz. Filistin ulusal sorununun çözümüne(daha sonra ele alacağız), Arapların ve İsraillilerin kendi özerk bölgeleriyle birlikte olabildiği Orta Doğu'daki bir sosyalist federasyonun kurulmasıyla ve tüm ulusal haklara tam saygıyla sadece ulaşılabilir. 
 
Rusya'daki Siyonizm'in destekçileri daima küçük bir azınlıktı. Rusya'daki devrimci hareket kadrolarının önemli bir kısmı Yahudi kökenliydi, çünkü en gelişmiş Yahudi entelektüeller ve işçiler, geleceklerinin toplumun devrimci bir yeniden yapılanmasına bağlı olduğunu anlamıştı. Bunun doğru olduğu gösterildi. Ekim Devriminden sonra Rusya'da Yahudi halk tam bir sivil kurtuluş ve eksiksiz bir eşitlik elde etti. Bundan memnunlardı ve bu nedenle çok azı Sovyet devletinin sınırları içinde bir vatan teklifinin peşine düştü.
 
 
KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması talebi Lenin'in ulusal sorun üzerindeki duruşunun merkezinde yer alır. Bu genellikle bilinir. Ancak Hegel'in bir zamanlar gözlemlediği gibi, bilinen şeylerin anlaşılması zorunlu değildir. Lenin, ulusal sorunla ilgili yoğun bir şekilde yazdı ve onun yazıları, çok zengin, çok yönlü ve diyalektik bir yolla geliştirdiği bu konu üzerinde temel Marxist duruşu ortaya koydu. Gerçi, bugün Lenin'in mirasına sahip çıktığını iddia eden toplulukların literatürüne en ufak bir göz atış bile insanı, hiç kimsenin Lenin'i okumadığına ve onun makalelerini okusalar bile tek bir kelime dahi anlamadıklarına ikna etmeye yeter. Özellikle, ulusal sorun üzerinde hiç şüphesiz Lenin'in düşüncesinin en önemli ilkelerinden biri olan kendi kaderini tayin hakkı talebi kendi gerçek bağlamından kopartıldı ve mekanik ve tek yönlü bir şekilde sunuldu, sanki Lenin'in tek ilgilendiği şey oymuş gibi.
 
Leninin savunduğu ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir Marxist için alfabenin ABC önermesidir. Fakat alfabede ABC'den sonra da birçok harf var ve sürekli "ABC"yi tekrarlayan bir okul çocuğunun pek fazla akıllı olacağı düşünülemez. Lenin'in defalarca açıkladığı gibi diyalektik, olaylarla her yönüyle ilgilenir. Karmaşık bir denklemde tek bir unsuru soyutlamak ve onu diğer tüm unsurlara karşı ileri sürmek, felsefe tarihinde sofizm[evreni dışarıda bırakan genelde insanı ölçü alan bilgicilik olarak adlandırılan Antik Yunan'daki felsefe akımı] olarak bilinen diyalektiğin çocukça kötü kullanılmasıdır. Bu tür kötüye kullanımlar, en mantıklı olanın mantığında bile hatalara yol açar. Siyaset ve özellikle de ulusal sorunun siyasetinde bu tür kötü kullanımlar, doğrudan gerici milliyetçiliği savunmaya ve sosyalizmi terk etmeye neden olur. Ulusal sorun, karşıya geçmek için çok güvenilir bir pusulaya ihtiyaç olan bir mayın tarlasıdır. Sınıf konumundan bir santimetre uzaklaştığınız anda kaybolursunuz. Bu nedenle, bugün Lenin'in kendi kaderini tayin hakkını savunmasını delil göstermeye çalışanların çoğu, Lenin'in duruşunun tam tersi olan küçük burjuva milliyetçiliğinin ısrarcı baskısı karşısında taviz verme tuzağına düşer. Bırakalım o konuşsun:
 
"Küçük ulusları her ne pahasına olursa olsun korumaktan yana değiliz;" "diğer koşullar eşit olduğunda, merkezileşmeyi kesinkes destekliyoruz ve federal bağların safça idealine karşı çıkıyoruz," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.) Lenin her durumda küçük ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemedi. Dikkatli bir şekilde açıkladığı üzere, diğer şeyler eşit olduğunda, biz her zaman küçüklere karşı daha büyük ulusal birimleri ve demokratik bir zeminde adem-i merkezileşmeye karşı merkezileşmeyi destekliyoruz. Fakat diğer koşullar ister istemez eşit olmaz. Bir ulusun bir başka ulus tarafından ezilmesinin gerçeği, proletaryayı ve örgütlerini ulusal baskıya karşı savaşmaya ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaya zorlar. 
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ve biz Marxistler her demokratik talebi desteklediğimiz gibi bunu da destekliyoruz. Fakat genel olarak demokratik taleplere verilen destek, Markxistler tarafından bir tür Kategorik Zorunluluk olarak asla düşünülmemiştir. Lenin'in açık bir şekilde anlattığı gibi, bu tür talepler her zaman işçi sınıfının çıkarları ve sosyalizm mücadelesine bağlıdır: "Pratikte proletarya politik bağımsızlığını sadece, burjuvaziyi yenmek için devrimci mücadelesine, cumhuriyete olan talebi dışlayarak değil, tüm demokratik talepler için mücadelesini tabi kılarak koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.)
 
Bu özellikle yeni veya şaşırtıcı bir şey değildir. Demokratik talepler üzerine genel Marxist tutum ile uyumludur. Örneğin, bizim de desteklediğimiz boşanma hakkı demokratik bir taleptir. Bu hak neden oluşur? Bu, bir erkek ve bir kadının, birbirleriyle geçindikleri ve mutlu oldukları sürece beraber yaşayabilecekleri anlamına gelir. Fakat iki insan arasında ilişki bozulursa, o zaman ayrılma hakları vardır. Kimse onları birlikte yaşamaya zorlayamaz. Veya kürtaj hakkını göz önüne alalım. Bu neden oluşur? Bir kadının çocuk sahibi olup olmamaya karar verme hakkı vardır, bir kadının, uygun gördüğü için vücudu üzerinde tasarrufta bulunma hakkı olduğu da açıktır. Bu demokratik hakları savunuruz, fakat boşanma ve kürtajın kendisinin iyi bir şey olduğunu söyler miyiz? Herkesin kürtaj yaptırması gerektiğini ya da her evli çiftin boşanması gerektiğini söyler miyiz? Bu saçma olurdu. Boşanma ve kürtaj iyi şeyler değildir, ancak belirli koşullar altında kötünün iyisi. Bizim savunduğumuz şey ne boşanma ne de kürtaj yalnızca boşanma ve kürtaj hakkı. Kendi kaderini tayin hakkı ile aynı şey. Kendi kaderini tayin hakkını böyle desteklemekle kendi kaderini tayin hakkını desteklemek arasında büyük bir fark var. Bu, Marxist bir politika ve küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki farktır. Bu hususta Lenin çok açıktı: "'Kendi kaderini tayin hakkımızı ihlal etmemek için,' bu yüzden, şımarık Bay Semskovsky'nin varsaydığı gibi, 'ayrılmaya oy vermeye' değil, ancak bu soruna kendisi karar vermesi için bölgenin ayrılma hakkına oy vermeye zorunluyuz."(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Bu, meselenin düğüm noktasıdır. Lenin için kendi kaderini tayin hakkı, işçilerin "ayrılma için oy kullanma zorunluluğu" olduğu anlamına gelmez, sadece her türlü ulusal baskıya karşı çıkmak ve herhangi bir ulusun başka bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasını önlemek için halkın konuyla ilgili özgürce karar vermesine izin vermektir. Bu, Bolşeviklerin savunduğu temel demokratik bir haktır. Fakat o zaman bile, sağ, mutlak bir şey olarak hiç düşünülmezdi, dünya devrimine ve sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabiydi. Lenin'in politikası ayrılma değil, gönüllü birliktelikti. Ayrılmayı ima etmekten uzak olan kendi kaderini tayin hakkı sloganı, ayrılmaya karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. Lenin devam eder: "Kendi kaderini tayin hakkının tanınması, 'en esaslı adımlarla burjuva milliyetçiliğinin ekmeğine yağ sürüyor,' diye Bay Semkovsky bizi temin eder. Bu, çocukça saçmalıktır; çünkü hakkın tanınması ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyonu ne de burjuva milliyetçiliğini teşhiri dışarıda bırakır. Ancak bir devletten ayrılma hakkının reddinin, Büyük Rus KaraYüzler[Rusya'daki sovyet devrimi öncesinde görülen aşırı-milliyetçi, Yahudi karşıtı, çar yandaşı bir karşı-devrimci örgüt birleşimi] milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdüğü kesinlikle tartışılmaz!(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Modern bir örnek alalım. Quebec'in Fransızca konuşan halkı Kanada tarafından eziliyor. Quebecois milliyetçileri ayrılmak için baskı yapıyorlar. Bir Marxist Quebecois'e şunu söyleyebilir: evet, kendi kaderini tayin hakkına sahipsiniz. Bu hakkı biz savunacağız. Fakat biz bu ayrışmanın Quebecois ve Kanada'daki tüm insanlara zarar vereceğini düşünüyoruz. Bir referandum olursa ayrılmaya karşı kesinlikle propaganda yapacağız ve oy kullanacağız. Sorunlarımızın tek çözümü olarak, ulusal hakkı tam esas alarak sosyalist bir Kanada'da sosyalist bir Quebec'in tarafını tutuyoruz. Yaklaşık olarak Lenin'in ulusal meseledeki tutumu buydu.
 
Lenin hiçbir şekilde kendi kaderini tayin hakkını her koşul altında evrensel olarak uygulanabilir, her derde deva olarak gözetmedi. Bu ahmaklık, bunun ne olduğuna dair en ufak bir düşünceye sahip olmadan Marxism ve Leninizme inanır gibi yapan topluluklar tarafından daha sonra yapılmaya başlandı. Lenin, kendi kaderini tayin hakkına, zaman ve mekan dışında mutlak bir hak olarak bakmadı, fakat sadece proletaryanın iktidar mücadelesinin bir parçası  ve bu mücadeleye tamamen bağlı olarak göz önüne aldı. Neredeyse Lenin tarafından dikte edilen ve hiç şüphesiz bu sorun üzerinde onun görüşlerini ifade eden Stalin'in Ulusal Sorun ve Marxizm adlı makalesinde bu düşünce açıkça ifade edilmiştir:
 
"Bir ulusun, hayatını özerk çizgiler üzerinde düzenleme hakkı vardır. Hatta devletten ayrılma hakkı dahi vardır. Fakat bu, özerkliğin ya da ayrılmanın her koşulda böyle yapmak gerektiği, her yerde ve her zaman bir ulus için, diğer bir deyişle, halkın çoğunluğu için, diğer bir deyişle, eziyet gören katmanlar için avantajlı olacağı anlamına gelmez."(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20) Ve devam eder:
 
"Ancak, eziyete katlanan kitlelerin çıkarları ile bağdaşan çözüm ne olacaktır? Özerklik, federasyon ya da ayrılma?
 
"Tüm bunlar, çözümü bahsi geçen ulusun kendi bulduğu, somut tarihsel koşullara bağlı olacak sorunlardır.
 
"Bundan başka, daha fazla. Her şey gibi koşullar da değişir ve belirli bir zamanda doğru olan bir karar, bir başka zamanda tamamen uygunsuz çıkabilir.(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20-21)
 
Bu kesinlikle doğru. Marksistlerin kendi kaderini tayin hakkı talebiyle ilgili alacağı tutum önceden belirlenemez. Bu, her olayın somut koşullarına ve dünya sosyalist devrimi ve proletaryanın gayesi adına onun çıkarımlarına bağlıdır. Lenin'in tutumu her zaman buydu. Böylelikle, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nda yazar: "Tüm bu genel tarihsel ve somut durum koşullarını dikkate almaksızın ulusal programlarını kaleme alan herhangi bir ülkenin Marxistleri söz konusu olamaz.(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.401)
 
Ulusal sorun üzerinde aşırı sol bir görüşe sahip ve esas itibariyle kendi kaderini tayin hakkını reddeden Polonya Sosyal Demokratlarına karşı tartışmada, diğer şeylerin arasında, kendi kaderini tayin hakkı için her bir ve her mücadeleyi desteklemek sosyal demokrasinin görevi değildir diye Lenin açıklar. Lenin şunları söylüyor: "Genel teorinin bakış açısından bu sav felakettir, çünkü açıkçası mantıksızdır, öncelikle, özel genele tabi olmadıkça kötüye kullanıma yol açmayan tek bir demokratik talep yoktur ve olamaz. Ne bağımsızlık için her mücadeleyi ne de her cumhuriyetçi ya da din karşıtı hareketi desteklemekle yükümlüyüz."(Lenin Toplu Eserler, Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tartışma Özeti, cilt.22, syf.349)
 
Lenin'in, ulusların kendi kaderini tayin hakkına destek çıkmamayı açıkça belirttiği bir dava var: işçileri savaşa sürükleyecek olduğunda. Kendi kaderini tayin hakkı talebine(özünde haklı olsa bile), eğer büyük güçleri savaşa sürüklüyorsa, canavarca bir öneri olarak baktı. Belirli bir olayda Bolşeviklerin ulusal mücadeleyi destekleyip desteklememeleri somut koşullara bağlıydı ve her durumda Lenin, dar milliyetçilik bakış açısından değil, dünya devrimi açısından meseleye yaklaştı. Temmuz 1916'da Lenin, Polonyalıları ulusal bağımsızlık mücadelesi başlatmamaları için uyardı. Polonya halkının mücadelesinin kaderinin Rusya ve Almanya'daki devrim perspektifiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu açıkladı: "Bugün Polonya'nın bağımsızlık sorununu öne sürmek," "komşu emperyalist güçlerle mevcut ilişkiler altında, bir ütopyanın peşinden gitmek, dar görüşlü milliyetçiliğe meyletmek ve tüm Avrupa ya da en azından Rus ve Alman devrimlerine gerekli temel dayanağı unutmaktır kesin olarak.
 
Söz konusu durumda, Polonyalılara, kendi kaderini tayin hakkı mücadelelerini Rusya ve Almanya'daki devrimin perspektifine tabi kılmalarını önerdi. Öyle oldu ki, Lenin'in haklı olduğu kanıtlandı. Bağımsız bir Polonya devletinin kurulması için koşullar yaratan yalnızca Rus devrimi idi, oysa diğer her girişim felaketle sonlanmıştı. Bu, Lenin, "ütopya peşinde koşmaya" ve "dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmeye" karşı uyardığında kastettiği şeydi. Lenin'in Polonya halkına verdiği tavsiye neye yarar! Ve o, Lenin'in duruşunun ne canavarca bir karikatürüdür ki Yugoslavya'nın parçalanmasını kendi kaderini tayin hakkının sahte gerekçelerine dayanarak savunur! Bu kesinlikle ütopyaların(ve gerici olanlarının bile) peşinden gitme ve en kötüsünden dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmektir.
 
 
LENİN VE 'UYGULANABİLİRLİK'
 
Ütopyacılıkla ilgili Marxistleri suçlamak için milliyetçiliğe teslim olan Marxizmin bu küçük burjuva eleştirmenleri tarafından sıklıkla kullanılan bir hile vardır. "İşçileri birleştirme konusundaki konuşmanız ütopyacılıktır"; "Sosyalist federasyon fikrinin tatbiki mümkün değildir"; "Şimdi bir şeyler yapmalıyız!" ve vesaire. Onun açısından herkesçe malum olan bu sava Lenin nasıl cevap verdi?
 
"Ulusal meselede 'uygulanabilirlik' talebi neyi ima eder?" diye Lenin sordu ve yanıtladı: "Ya tüm ulusal özlemleri desteklemeyi ya da her ulusun olayında ayrılma sorusuna 'evet' veya 'hayır' cevabı vermeyi ve yahut ulusal taleplerin genelde derhal 'uygulanabilir' olduğunu." 
 
Ve devam ediyor: "Uygulanabilirlik" talebinin üç olası anlamını inceleyelim.
 
"Her ulusal hareketin başlangıcında doğal olarak hegemon(lider) olarak ortaya çıkan burjuvazi, tüm ulusal özlemlere desteğin uygulanabilir olduğunu söylüyor. Fakat proletaryanın ulusal sorundaki politikası(diğer sorunlarda olduğu gibi) burjuvaziyi yalnızca belirli bir yönde desteklemektedir; burjuvazinin politikasıyla hiçbir zaman örtüşmez. İşçi sınıfı burjuvaziyi yalnızca, (burjuvazinin gerçekleştiremeyeceği ve sadece demokrasiyle elde edilebilecek olan) ulusal barışı sağlamak için, eşit şartları sağlamak ve sınıf mücadelesi adına en iyi koşulları yaratmak için destekler. Bu nedenle, burjuvazinin uygulanabilirliğine karşıdır, ki proleterler ulusal sorunda onların ilkelerini geliştirirler. Her zaman burjuvaziye koşullu destek verirler. Ulusal ilişkilerde burjuvazi her zaman ya kendi ulusu adına imtiyazlar veyahut onun lehine ayrıcalıklı avantajlar için çabalar ve buna 'uygulanabilirlik' denir. Proletarya tüm ayrıcalıklara, istisnacılığa karşıdır. 'Uygulanabilir'i talep etmek, burjuvazinin yolunda izini sürmek, oportünizme düşmektir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Lenin bu satırları 1914'te yazdığında, hala Rusya'da demokratik burjuva devrimi perspektifine sahipti. Bolşevikler, demokratik burjuva tarafının en sol kanadı olarak savaşıyorlardı. Amaç, işçi sınıfına iktidarın aktarılması için değil(Lenin yalnızca 1917'de bu sonuca ulaştı), fakat Rusya'da en radikal burjuva demokratik devrim gerçekleştirmek için proletaryanın önderliğinde kitleleri harekete geçirmek  ve böylece kapitalizmin gelişimi ve sınıf mücadelesi için en uygun koşulları yaratmaktı. Elbette, Lenin'in bakış açısı burada sona ermedi. Rusya'da kazanılmış bir burjuva demokratik devrimin Batı Avrupa'daki sosyalist devrim için güçlü bir itici güç sağlayacağını ve bunun da Rus işçilerinin -Avrupalı çalışanlarla birlikte- burjuva demokratik devrimini sosyalist bir devrime dönüştüreceğini öngörüyordu. Fakat devrimin acil görevleri burjuva-demokratikti ve bunun da merkezinde tarımsal devrim ve ulusal sorun vardı.
 
Lenin hala burjuva demokratik devrim perspektifine sahip olsa dahi, proletaryanın burjuvaziden tam bağımsız olmasına duyulan ihtiyacı ısrarla vurguladı. Ulusal meselede işçiler milliyetçi burjuvaziden bağımsız olmalıdırlar. Ulusal baskıya karşı savaşmalılar, fakat kendilerine ait politikaları ve yöntemleriyle kendi bayrakları altında savaşmalılar. Ezen ulusa karşı kavgada ulusal burjuvazi bir adım atmış olsaydı, elbette işçi sınıfının onlara destek olacağı kesindi. Ama öncelikle bu destek oldukça şartlı idi ve kati surette işçilerin her durumda ulusal burjuvaziyi desteklemesi zorunlu değildi. Lenin, ulusal burjuvazinin ihaneti, bencil açgözlülüğü ve gerici eğilimleri konusunda uyarıda bulundu ve işçileri, 'birlik' adına burjuvazinin milliyetçi demagojisine kendilerini tabi kılmamaları için zorladı. Ulusal sorun konusunda Marxist tutuma karşı burjuva ve küçük burjuva milliyetçilerinin argümanı her zaman aynıdır: "Bu sosyalizm ve sınıf mücadelesi sohbeti ütopyacıdır. Biz şu anda ulusal baskıdan acı çekiyoruz ve sorunumuzu çözmek için uygulanabilir önlemler almalıyız." Lenin bu demagojiye derhal cevap verdi:
 
"Her ulus örneğinde ayrılma sorununa karşı 'evet' ya da 'hayır' talebi çok 'uygulanabilir' olan olarak görünüyor. Gerçekte saçma; teoride metafiziktir ve pratikte proletaryayı burjuvazinin menfaatlerine boyun eğdirmiştir. Burjuvazi her zaman ulusal taleplerini en ön sıraya koyar. Onları kategorik olarak geliştirir. Bununla birlikte, proletarya için bunların talepleri sınıf mücadelesinin çıkarlarından sonra gelir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Tekrar: "Ezilen ulusların burjuvazisi proletaryayı, arzularını, taleplerinin 'uygulanabilir' olduğu  savı üzerinden koşulsuz olarak desteklemeye çağırıyor. En pratik prosedür, bütün ulusların ayrılmasını desteklemek yerine belli bir ulusun ayrılması lehine bir 'evet' demektir!
 
"Proletarya bu uygulanabilirliğe karşıdır. Bir ulusal devlete eşitlik ve eşit haklar tanımakla birlikte, tüm ulusların proleter ittifakını her şeyin üstünde değerlendirir ve yerleştirir ve her ulusal talebi, her ulusal ayrılmayı, işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirir. Bu, burjuva özlemlerini eleştirmeden kabule çağrıdır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Bu satırlarda, Lenin'in, proletaryanın kendi kaderini tayin etmek için her talebi destekleme zorunda olduğunu düşünmediği; işçileri, ulusal olarak ezilen insanlarla işçilerin doğal sempatilerini kazanarak onları milliyetçiliği desteklemeye zorlayan burjuva milliyetçilerinin(küçük burjuvaları da ekleyebiliriz) girişimlerine karşı koymak için çağırdığı; ulusal sorunun her zaman proletaryanın genel çıkarları ve sınıf mücadelesine tabi olduğu ve kendi kaderini tayin hakkı üzerinde, yalnızca belirli durumlarda proletaryanın ve sosyalizm mücadelesinin ilerletilmesi temelinde tavır alma gerektiği çok açıktır. Başka her durumda proletarya onu desteklemekten çok uzak olmak zorunda, onu katı surette reddetmelidir.
 
Her halükarda, Lenin'in ulusal meseledeki tutumu, Rus devriminin doğası hakkındaki genel görüşleri değiştiği gibi zamanla gelişti. Lenin, Şubat devriminden sonra, Rus devriminin karakteristik olarak burjuva demokratik olacağı("proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü") önceki görüşünü terk etti ve 1904-05'ten beri Troçki tarafından savunulan konuma geçti. Troçki, nesnel olarak Rus devriminin görevleri burjuva-demokratik nitelikte olmasına rağmen devrime ancak yoksul köylülerle ittifak halinde proletaryanın yol açacağını açıkladı. Rus burjuvazisi ilerici bir rol oynamak için tarih sahnesinde yerine çok geç kalmıştı. Bu koşullar altında burjuva-demokratik devriminin görevini sadece iktidarı ele geçirir geçirmez işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat bu, "proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü" değildir, proletarya diktatörlüğüdür. Bu bakış açısı, Ekim 1917'de parlak bir şekilde doğrulandı.
 
Bundan önce bile, gördüğümüz gibi, Lenin hiçbir zaman ulusal burjuvaziye destek vermeyi savunmadı ya da, en azından, sözde ilerici burjuvazinin entrikalarından bağımsızlığını koruması için proletaryanın ihtiyacı olana daima vurgu yapmakla birlikte, belli şartlar altında koşullu ve çok sınırlı desteği ön gördü. Fakat 1917'den sonra, Çarlık Rusya gibi geri kalmış yarı-sömürge ülkelerde sözde ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamaktan tamamen aciz olduğunu anladı. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde Lenin ulusal burjuvaziye karşı duruşunu açıkça değiştirdi. Bu noktadan hareketle, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamayacağını düşünüyordu. Sonra gelen tarihin tümü bu sorun üzerinde onu haklı çıkardı.
 
DEVAM EDECEK.......

 

ALİ BAŞPINAR

Ali Başpınar: Sevdası Devrimci Yol
 
      
 
                  Efil efil
                  Kaç yeşil baharlar esip geçti damından
                  Kaç gözyaşı ıslattı voltaladığın havalandırmayı
                  Kaç gülüş soldu yosunlu hücrende
                  Kaç çığlık yapıştı alabildiğince uzanan solğun duvarlarına
                  Ve kaç devrim türküleri söylendi sevda ekili koğuşlarında
                  Efil efil
                                                         Muhittin Çoban
 
Ölümü doğum gibi normal karşılamamız gerektiğini biliyorum. Ama kimi zamam birşeyi bilmek yetmiyor. O nedenle kimi ölümleri bir türlü normal  karşılamasını öğrenemedim. Bu gidişle hiç bir zamanöğrenemeyeceğim. Doğrusu öğrenmekte istemiyorum. Bunu öğrenirsem sanki insani değerlerimi unutacakmışım gibime geliyor, bunu da yapamam.
Kimi ölümlere alışılmıyor!

Kimi ölümler kabullenilemiyor!

Kimi 
ölümler sindirilemiyor!
Ali Abi (Başpınar)`in ölümüde böyle.

Ali Abi dedim, yanlış algılamadınız.

Bu insan binlercemizin Abisiydi, hemde "neşeli" abisi.

Haa! bu bizim bildiğimiz klasik (feodal) abilerimizden değildi. Hani, o herşeyi bilen, herşeye müdahale eden, kanunlar koyan, dediği dedik olan, sözünden çıkılmayan, karşısında tirtir titrenen, akıl veren... bir insan, bir abi değildi.
Tam tersine insani demokrasiyi içsellestirmis bir abiydi, yoldaştı.
Adını duymuştum Ali Başpınar`ın, ama 12 Eylül öncesinden değil, mahkemeler sürecinde duydum. Devrimci Yolun askeri komutanıydı.Tanımak istediğim kişilerden biri oldu.

Bu fırsatı yakaladım çok geç olsada. Ceyhan Özel Tip Cezaevi‘ne getirildi bir gurup arkadaşıyla birlikte Mamaktan. Bende ordaydım. İlk karşılayanlardan biri de bendim. Meraklıydım, bir çocuk kadar heyecanlıydım. Cezaevi‘nin yemek hane kapısından almışlardı içeriye, sanırım güvenlik gerekçesiyle bunu yaptılar. Ee nede olsa gelenlerin her bir önemli kişilerdi, kaça bilir, kaçırılabilirdi. Kim yoktu ki? Mehmet Ali Yılmaz, Oğuzhan Müftüoğlu, Tevfik Güneş, Mehmet Üresin, Ertuğrul Ak, Mustafa Arslan, Necmettin Özdemir, Özgür Ovacık…
Karşımda orta yaşlı, orta boylu, laz burunlu biri duruyordu. Güleç yüzlü, sempatik bir edası vardı. En belirğin özelliği daima gülüyor olmasıydı.
Bu mu dedim komutanımız?

Buydu komutanımız.

Cezaevi‘nde aynı koğusta üç yıl beraber kaldım. Birlikte sabah sporları yaptık,  (futbolu severdi) çekişmeli, idiali fubol maçları yapardık, çok kez aynı takımda olurduk, beni takımına alırdı, benimle oynamaktan haz alırdı, ben de ayın hazzı alırdım. Sporu severdi, hiç üşenmez, sabahın köründe kalkar ağır spor yapardı, sigara içmez, sağlıklı olmanın yollarını arardı, düşmana inat birgün fazla yaşamak adına. Bize yemekler yapardı, hiç gocunmadan. İlk kez kaburga dolmasını onun ellerinden tattım. Uzun soluklu, bol esprili sobetlerimiz olurdu. Görüş günleri görüşe giderken ya da avukatı geldiğinde yanında mutlaka bir iki kişi gider korurduk olası bir saldırıya karşı. Çünkü o sıralar cezaevinde faşisitlerde kalıyordu. Herhanği bir tezgaha düşürülmesini istemiyorduk. Korunmaktan rahatsız olur,  engel olmak isterdi. Korunmaktan utanırdı. Laz mahçubiyeti otururdu korunmaktan iyimser yüzüne.

İyi ki tanıdım seni Ali Abi.
Bana öğrettiğin herşey için sana minnettarım. Devrimci Yolu Devrimci Yol yapan insanlardan biri olduğun için de sana minnettarım. Zorsunmadan ömrünü Türkiye halkının mutluluğu için vermenden dolayıda sana nasıl teşekkür etmem.
Kimi 
ölümleri kabullenmek zordur demiştim.
Bu yaşama silinmez ayak izi bırakanların ölümü sıradan bir ölüm değildir. İri bir  çınarın devrilmesi gibi g
örkemli olur. Senin geniş ve serin gölgen sadece Lazlar için değildi, tüm insanlar içindi
Sana ne yakışmıyordu ki?
Gülmelerin gözümün önünde, unutamam. Kavgan gibi, sevmen gibi Devrimci Yolun da sana yakışıyordu, buna inanıyorum.
Ya ölüm, ölüm sana yakıştı mı? Ama yakıştıysa da erken yakıştı, vakitsiz geldi, tamamlayamadın devrimini.
Şu an yanında olmak, gülen yüzüne bakmak isterdim. cesaretlenmek adına, yaşamı ve insanı ve de tabii inançları yememek adına.

Bağışla beni yanına gelemeyecek kadar uzaktayım, imkansızlıklar içerisindeyim. Yanında olmayı,  yumruklu yıldızımıza gönderirken seni taşımak isterdim omuzlarımda. Ama binlerce kavgadaşın seni yalnız bırakmadı. Neden bıraksınlar ki, sen onları hiç yalnız komadın ki.

 Ali Abi sen hem benim, hem bizim, hem Türkiyenin Abisisin, böylede kalacaksın.
Sen Türkiyenin güzel bir evladı oldun.
Ceyhan Cezaevi‘nden tahliye olduğumuz günü anımsıyor musun? Ben o günü hiç unutamıyorum. On bir yıllık esaretimizin bittiği gündü. Sen bizden sanırım üç gün önce bırakılmıştın. Seni özgürlüğe yolcularken nasılda sarılmıştım, nasılda sarılmıştın. Şimdi de öyle sarılıyorum sana, masum yanaklarınadan öpüyorum
 
                                      
                                                 2. Bölüm
                 
 
                                                       Uyandırın anamı
                                                       Söyleyin gidiyorum
                                                       Yolumu gözlemesin
                                                       Dönemem belki geri
                                                      Arkadaşlarım duysun
                                                      Kardeşlerim bunu bilsin
                                                      Söyleyin gidiyorum
                                                      Dönemem belki geri
                                                                           Nihat Berham
 
Neşeli bir gündü, çok neşeli. Bulutlar, öbek öbek beyaz, açık gri bulutlar gülümsemiyordu güne, güneşte, efil efil esen Çukurova yeli de gülümsüyordu.
Bu neşeli hava Çukurovanın yazısına kurulan mahpuhanedekileri de neşelendirmişti. İlk yatağından kalkanlardan biriydi Ali Abi. Gardiyan kapıları açmadan uyanmış, spor kıyafetlerini giyinmiş bekliyordu. Mapusta sağlıklı yaşamı seçenlerden biriydi. Yemesine dikkat ettiği gibi yatmasına da dikkat ediyordu. Gece birlere kadar oturmaz saat on dedi mi yatmayı tercih ederdi, ender kalırdı on ikilere birlere kadar. Bazen uykusu bölündüğünde yataktan çıkar aşağıya, mutfağa iner, biraz zaman geçirir tekrar ranzasına döner, kaygılı, özlemli uykusuna dalardı. Ali Abi mutfağın kapısında göründüğünde eğer o esna da Tuttu Fritti izleniyorsa ivedilikle kanal değiştirilir, filmlerden biri izleniyormuş imajı verilir ama bu pek inandırıcı olmaz, “Neden erotik kanalları izliyorsunuz?” diye de sormaz, kimseyi utandırmaz, bu durumda fazla mutfakta kalmaz, ranzasına çıkar, yarım bıraktığı kitabını eline alırdı.
Sağlıklı ve uzun yaşamak için sigarayı da bırakmıştı. Çok efkârlanırsa bir sigara yakar, dumanını da içine çekmemeye özen gösterirdi. Nazımın şiirini bize anımsatır, “Düşmana inat bir gün fazla yaşayalım” derdi. Bu yüzden uzun süreli yemek grevlerinden yana tavır koymaz, ölüm oruçlarına sıcak bakmazdı. "Faşistlerin bize yapamadığını biz mi kendimize yapacağız?” der, “Ast olan yaşamaktır, yaşatmaktır devrimcilerin görevi” der, ölüm oruçlarına yatmadan da hak alınacağına inanırdı.
Sabah sporuna kalkanlardan biri de bendim, Ali Abi kadar düzenli kalkmasam da. Birlikte koşardık. Spor hocalığımızı yapardı. Onun bilgisine bırakırdık sağlıklı spor yapmayı. Ama bir tek Mehmet Üresin tek takılırdı sporda. Sen spor yaptırmasını mı biliyorsun der, kendi sistemine göre sporunu yapardı. Ağır da spor yapardı, iyi de kilo verdiğini söylerdi Mustafa Arslan.
Kahvaltıdan sonra hava hızla ısınmaya, serin yel yerini sıcaklığa başlamıştı. Kırmızı güneş tepelere tırmandıkça Çukurovanın kırmızı toprağı da kavrulmaya başlıyor, insanları boncuk boncuk ter döküyordu. Çoğumuz şortla askılı tişörtlerle dolanırdık. Ali abi de duştan sonra şortunu giymiş, yarım kollu tişörtünü üzerine geçirmişti. Başka türlü Çukurovanın sarı sıcağına katlanılamazdı.
O yıl erken gelmişti yine yaz. İlkbaharda yaz yaşanıyordu. Kahvaltıdan sonra herkes kendi özel hayatına çekilmişti. Ali Abi de ranzasına uzanmış, eline kitabını almış, sayfaların içine yeni hayata dalar gibi dalmıştı. Bir buçuk saat sonra kendinden geçmiş, yaptığı ağır sporun tesiriyle bedeni gevşemiş, göz kapakları ağırlaşınca kitabı kenara bırakmış, derin bir uykuya dalmış, top atılsa topu duymaz olmuştu.
Karavananın çın çın sesini duyunca aşağıya inmişti. Öğlen yemeğinden sonra yüksek bahçe duvarının ılık gölgesinde Mithat Gönenç’ le volta atmaya çıktı.  Mehmet Üresin de tabureye oturmuş, sırtını sıcak duvara vermiş, üzerini çıkarmış güneşleniyordu. Başkada kimse yoktu havalandırmada. Göze alınıp bahçeye çıkılacak bir hava yoktu. Kimimiz koğuşta, kimimiz mutfaktaydık. Koğuşta olanlar kitap okurken, mutfakta olanlar da ya sohbet ediyor, ya satranç oynuyor, ya da domino oynanıyordu.
Mithat’la akşam serinliğinde oynanacak maçı konuşuyorlardı. Rakip takımın kaptanı da Oğuzhan Abiydi. Üresin’ e söz attı: Bu maçın hakemi Üresin olsun dedi. “Sen her karara itiraz ediyorsun, ben hakemlik yapmam” dedi. “İtiraz yok, söz” dedi.
Bu esnada koğuş kapısı açıldı, Başgardiyan içeri girdi ve seslendi:
“Ali Başpınar nerdesin, avukatın geldi” dedi.
O sırada kapı önünde olan Cevdet Uçar, “Ali Abi Avukatın gelmiş” diye bağırdı.
Sesi duyunca kapıya geldi. Yukarı çıktı, pantolonunu giydi, geldi. Bu sırada Zeynel Orduzu ile Ziya Arıkan da hazırlanmıştı. Başgardiyan koridorda yanında kapı gardiyanıyla konuşuyordu. Kapı açıldı birlikte çıktılar. Ali abi Zeynel’le Ziya’nın da çıktığını görünce, hayırdır, siz nereye geliyorsunuz diye baktı. Bu duruma alışık olan gardiyanlarsa hiç yadırgamamıştı. Bakışlarından ne demek istediği anlayınca, açıklama gereği duydular. “Seni tek başına yollayamayız, ya faşistler bir tezgâh kurdularsa, Devrimci Yolcular bir arkadaşını koruyamadı dedirtemeyiz” dedi Zeynel.
Mamakdakilerin gelmesiyle birlikte buna daha bir önem verilmeye başlanmıştı. Türkiye’nin en önemli, çok cinayetli faşistleri Ceyhan Cezaevi’nde kalıyordu. Görüş günleri olmak üzere koruma önlemleri alınıyordu. Özellikle belli başlı arkadaşlarımız avukat görüşüne giderken bir veya iki arkadaşımız kapı altına kadar birlikte gider birlikte gelirlerdi. Ne gardiyanlara, ne de müdürlere güvenmezdik. Pusucu bir kültürü olan bir halktık sonuçta. Avukat görüşü var diye çağrılıp, koridorda faşistlerle karşılaştırılıp şişlenebilirdik. Bu olmayacak şey değildi. Tesadüflere de, kadere de bırakamazdık hayatlarımızı.
Korunmaya alışık olmayanın vereceği bir tepkiyi vermişti Ali Abi. Belli ki alışık değildi korumalarla bir yere gitmeye. Hayatı militan olarak geçen biri için bu durum haliyle ağır geliyordu. Gelmeyin. Tek giderim diye baktı, ama gelmeyin diyemedi gardiyanların yanında.
Yapılanın yanlış olmadığını anlamıştı o an, ama yine de bu korunan kişi kendisi olmamalıydı. Kendini koruyabileceğine inanıyordu. Buna rağmen itirazını sürdürmedi. İki yoldaşının yanında, başgardiyanın arkasında avukatına doğru yürüdü, yoldaşları tarafından önemsenmekten gururlandı, korunma duygusu da bir süre utandırdı.
 
 
                                    3. Bölüm
 
 
                                        Gel kıyma bana
                                        Ve korkuyorum deme
                                        Otur yaz her gün
                                        Her gece bana yaz, kavuşuncaya kadar
                                                                       Ahmet Arif
 
Elindeki kitabı aniden kapadı Ali Abi (Başpınar). Daha önce olsa kitabı kaparken arasına ayraç koyar, başucuna çantanın üzerine kayıp düşmeyecek şekilde bırakır, ranzasından kalkar, uyuyacaksa yatağına uzanır üzerini itinayla öterdi. Kitabı yan tarafa koydu, eğildi ranzasının altından pembe dosyasını aldı, içinden beyaz çizgisiz parşömen kâğıdı aldı, ikiye katladı, dosyanın üzerine koydu, sırtını duvara verdi, yazmaya başladı.
Kendisi için kıymetli olan, her halini merak eden, sürekli görüşüne gelen yeğenine mektup yazacaktı. Kitap okurken de yazacaklarını düşünmüştü. Bu yüzden okuduğu on sayfadan bir şey anlamamıştı, kendisini kitaba verememişti. Aslında kitap okumak için de ranzasına oturmamıştı. Sabah yaptığı spor, öğlenden sonra yaptığı futbol maçı bir hayli yormuştu. Bir amacı ranzasında dinlenmekti, diğer bir amacı da yeğeninin dört gün önce eline geçtiği mektubuna yanıt vermekti. Kitap birazda ne yazacağını düşünmek için araçtı. Tahliyelerin başladığı bir günde kimsenin kitaba kendini verecek ruh hali yoktu.
Herkeste bir heyecan, bir telaş, bir sevinç vardı. İki kişi bir araya geldiğinde özgürlüğe dair sohbet ediliyor, hayaller birbirlerine aktarılıyordu. Tüm bunlar yapılırken herkesin kulağı da kapıdaydı. Her an başgardiyan veya müdür kapıda görünür, elindeki liste okunur diye beklenti içindeydi. Ali Abi biraz da bu heyecanını bastırmak için mektup yazmak istemişti.
Başlığı attı, aniden durdu. Yazacakları, kitap okurken kurduğu cümleler birden aklından kafesinden uçan güvercinler gibi uçmuştu. Kalem parmaklarının arasında döndü durdu, bir kelime bile yazamadı. Başını kaldırdı, yüzünü kanatları açık pencereye döndü, bakışlarını uçsuz bucaksız beyaz gökyüzüne çevirdi. Kocaman, avuçlarına sığmayacak kadar bir boşluk gördü, derin ve manasız bir boşluk gibi geldi o an. Birden anlamlandıramadı şartlı tahliye oluşunu. Boşluk içine kuşkuyu oturttu. İşkencede, on bir yıllık mahpusluk yaşamından öldüremediler, bunu başaramadılar, şimdi dışarı salarak bunu mu yapacaklar bize der gibiydi manasız bakışları. Sonra saçmalıyorum dercesine bakışlarını ak parşömene çevirdi. Kalemi oynattı, ama bu oynatma sadece nokta şeklinde düştü ak kâğıda. Devamı gelmedi, kalem bir kuğu gibi dans etmiyordu kâğıdın üzerinde. Önceden olsaydı kelimeler su gibi dökülürdü parşömene, nerde duracağını bilmezdi, yazdıkça yazar, akıttıkça akıtırdı içini.
Parşömenin beyazlığı içinde bir bulut gibi dağıldı. Yakalandığı güne gitti, o günü, talihsizlik dediği, hatta çoğu zaman utanç günüm dediği o günü anımsadı. Her yakalanma birazda utançtır, ayıptır derdi. Özellikle kendi yakalanmasını utanca benzetirdi. Hiç böyle bir yakalanmayı tasarlamamıştı. Düşmanının pususuna böylede düşülür mü der, böyle düşmesine de kızardı her anımsamasında. Ak kâğıdın içinde bulutlaşmasının nedeni de buydu. Yüzüne aniden oturan bu ayıbını silmek için yan döndü, hazırladığı çantasına sırtını verdi. Kenara bıraktığı kalemi eline aldı, “Sevgili Yeğenim” diye attığı başlık üzerinden bir kez daha geçti, yazı kalınlaştı.
Devamını getiremedi. Zihnini bir türlü toparlayamıyordu. Bakışlarını tek tek ranzalarda gezdirdi. Ranzaların kenarlarına düzülen, üst üste konulan çantalara baktı. Bugün, yarın ya da en geç öbür gün bu koğuşta kimse kalmayacak, gülmeler, sohbetler, ayak sesleri, horlamalar, sayıklamalar olmayacak, gardiyanların ayak sesleri duyulmayacak, sayım var denildiğinde havalandırmaya çıkılmayacak, mal gibi tek tek saymayacaklar dedi, derin bir keder çöktü içine. Kendini o an dışarı atmak istedi Ali Abi.
Yapamadı. Yeğenine yazmaya kararlıydı, başladığını yarım bırakmak istemiyordu. Aslında inatçılığının nedeni de biraz da son mektubunu yazmaktı. Yazamıyordu, kelimeleri teşbih tanesi gibi ardı ardına düzemiyordu, düzemedikçe içi daralıyordu.
Yazacağı çok şey vardı. Anayasa Mahkemesi Turgut Özal’ın meclisten geçirdiği Şartlı Salıverilme Yasasını Anayasaya aykırı bulmuş, kapsamını genişletmiş 146/1 den yargılananları da bu kapsamın içine almıştı. Bunları da yazacaktı. Bu kararın haberini alınca koğuşta yaşanan sevinçten bahsedecek, arkadaşlarının ve kendisinin halet i ruhiyesinden söz edecek, özlemlerinden bahsedecekti.
Kalem parmağının arasında döndü durdu, bir kelime yazamadı.
Merdiven başında Süleyman Eryılmaz’ın sesi yankılandı, koğuşa kadar geldi:
“Arkadaşlar sütlaca.”
Oguzhan Abini (Müftüoğlu) yaptığı son sütlaçtı bu. Bunu birazda bilinçli olarak yapmıştı. Hem yoldaşlarının tavan yapmış heyecanını, hem de kendisini sakinleştirmek istemişti. İki saat boyunca sütlaçla uğraşmıştı.
Mektubu bıraktı, aşağıya indi. Üstü kızarmış sütlacını yerken yazacağı mektubu düşünüyordu, bir daha yazamayacağını bilmeden. Sütlaçtan sonra üç arkadaşıyla bulaşıkları yıkadı, duruladı.  Mehmet Ali Yılmaz’ın seslenmesiyle havalandırmaya çıktı. Bir süre volta attılar, konuşurlarken bir yandan da yazacağı mektubu kurguluyordu.
Kapı açıldı, önden Başgardiyan, arkasından birinci müdür koğuşa girdi, elindeki listeyi başgardiyana verdi, gür sesiyle okudu. Üçüncü sırada okunan isim Ali Başpınar’ındı. Adını duyunca kalbi bir kuğunun kanatları gibi çırptı.
Son mektubunu yazamadan valizlerini aldı, kapı önüne geldi, tahliyesini bekleyen yoldaşlarıyla vedalaştı.
Volta atacağı uzun ve geniş alana adımını birazda ürkerek attı.
 
 
 
                                      4. Bölüm
 
 
                                                    Ben ne zaman
                                                   Öyle durup dururken
                                                   Öyle damdan düşer gibi
                                                   Açıp seni okumaya başlasam
                                                   Anlıyorum ki
                                                   Bahar gelmiş
                                                                Orhan Veli Kanık
 
 
Sevgili Ali Abi (Ali Butto),
Bu sana yazacağım hem ilk mektup olacak, hem son mektup. İlk ve son mektuba ne, ne kadar sığdırılır bilemiyorum. Gerçi bilmediğimiz ne kadar çok şey var aslında. Her şeyi bilseydik, her sorunun yanıtına yanıtımız olsaydı eğer karanlık ve dipsiz bir kuyudan aşağı döne döne düşüyor olmazdık, Tanrının varlığını, yokluğunu tartışmazdık. Bilinmezlikler bilinir olur, tartışmaların yerini “hı hı’lar” alırdı; e bu da kanımca çok sıkıcı olurdu. Hayata anlam katanda sorular ve sorulara aranan yanıtlardır, yani çabadır.
Mesele anlıyorum demekte değil, mesele anlamak için çabalamaktadır. Her bir şeyi anlayan her bir şeyi bilendir, her bir şeyi bilen de doğrusu bana ukala gibi gelendir. Erdemlilik daha çok çabalamakta yatar, mütevazılıkta.
Yaklaşık seninle üç yıl aynı mapusta, aynı koğuşta kaldım, seni anladım mı, anladıysam ne kadar anladım, bilinmezliklerini ne kadar bilinir kıldım, Ali Butto dediklerin de seni kaç sayfa anlatır, kaç saat konuşurum? İşte bu da benim bilinmezliğim.
Ama şunu itiraf etmeliyim. Bu geç kalmış bir itiraf olacak ama daha da geç kalmakta vardı.
Ceyhan Cezaevi’ne geldiğinizi duyunca iki duyguyu aynı anda yaşadım. Şunu bil ki gelmenize sevindim, samimiyetimle sevindim. Devrimci Savaş Birlikleri Komutanını görecek, tanıyacak, aynı mekânı paylaşacaktım, bu bir şanstı. Doğrusu sevindiğim kadar da kaygılandım. Ya hayatımız berbat ve çekilmez olursa ne yapardık? Sonuçta üç merkez komite üyesi geliyordu yani üç Politbüro üyesi. O an Sovyet Politbüro üyelerinin tesbih tanesi gibi dizili hiç gülmeyen, çok ciddi duran sert ve asık yüzlü fotoğrafları geldi gözümün önüne. Böyle liderlerin karşısında gülemezsin, izin almadan konuşamazsın, oturup kalkamazsın, yanlarından geçerken durup selam vermen gerek. Yani tamamen mumya gibi sus-pus bir hayat, bu hayat çekilir mi? Bağıra çağıra top oynayamayacağız, keyfimize göre yemek yiyemeyeceğiz. Mapusane içinde mapusaneyi yaşamak demekti. Huzurumu kaçırmıştı bu düşünceler açıkçası Ali Abi.
Her geçen gün böyle saçma şeyleri düşündüğüm için utandım. Beni yanılttınız. İyi ki yanıldım, yoksa bedbaht olacaktı günlerimiz.
Lider olmayan liderliği sizlerle keşfettim. Bizden biriydiniz. Ne suratınız mahkeme duvarı gibi asık, ne Politbüro üyeleri gibi ciddi, ne de Kanun Hükmünde Kararnameler çıkaran bir Diktatördünüz. Hayatımız sizlerin gelmesiyle daha bir güzelleşti, nitelikli ve sevimli oldu.
Sinirliydin ama sevimliydin.
Gülen bir yüzün vardı. Neşeli edaların vardı. Senden insan korkmazdı, ancak sinirine basmadıkça. Varlığın bana hep güven verdi, huzur verdi. Seninle aynı takımda oynamakta keyifliydi. Birlikte nice takımları yendik, ama en çokta Oguzhan Abinin (Müftüoğlu) takımını yenmek bizi keyiflendiriyordu, çünkü gün boyu esprilerle galibiyetin tadını çıkarıyorduk sohbetlerimizde.
                            
                              Sevdalı
                             Dostluklu
                            Meşakkatli bir yoldu biz yolcuların yolu
                            Zaferlerimiz milimetrik mücadelelerimizde saklıydı
                            Devrimlerimizi an’larımızda yapıyorduk
                            Aşklarımız gülüşlerimizden damlayan şıralardı
                            Sen Ali Butto en çabuklarımızdandın sevdamızın
 
Evet, en çabuklarımızdandın, abartmıyorum. Her bir şeyin çabuktu. Konuşman çabuk, yürümen çabuk, yemen, içmen, oturman kalkman çabuktu. Hayatı terk etmen de çabuk oldu, ağırdan alamadın hepimizin sonunda gideceği yere olan yere gitmeni.
Suç çarçabuk gidende mi, geç gidende mi?
Bak bunu da bilmiyorum.
Amma erken gittiğini biliyorum. Devrimlerini yarım bıraktın, gülüşün ve sevdan yarım kaldı.
Yalnız, yarımlar yarım kalmaz bunu iyi biliyorum.
Tasalanma Ali Butto, devrimin yarım kalmayacak!
 
 
 
 
 
 

 

                                                                                          Muhittin Çoban
 

Nurettin DÖNMEZ

Nurettin DÖNMEZ 
 
12 Eylül faşist cuntasının ihbarcı faşistleri tarafından 29.09.1980 tarihinde katledilen Sefaköy'ün yiğit Devrimcisi Nurettin Dönmez Yoldaşımızı katledilişinin 37. yılında saygıyla anıyoruz. 
Tohum oldun savruldun, 
Dört bir yana yeşerdin, 
Kıraç kıraç çiçeklendin, 
Güllendin. 
 
Burjuvalar Unutur. Küçük burjuvalar unutur. Politikacılar unutur. Köylüler unutur. İşçiler unutur. İnsan unutur. Herkes unutur. 
Ama sosyalistler unutmaz. 
 
Kanunlar unutturur. Mahkemeler unutturur. Hapishaneler unutturur. İşkenceler unutturur. Kurşunlar unutturur. Hain pusular unutturur.
Ama sosyalistler unutturmaz.
 
Kimleri mi?
 
Adı sanı duyulmamış,
Yüreği sadece ama sadece tek bir şey,
Tek bir aşk,
Tek bir sevda için,
Kana kana özgürlüğü,
Doya doya ekmeği,
Paylaşmak için
Paylaştırmak için
Atanları,
Yoksulun, fakirin, ezilenin gözyaşlarını bin parça sevgiyle silenleri
Nurettin Dönmezleri
Unutmaz
Unutturmaz
 
MÜCADELE TARİHİMİZDE PIRIL PIRIL PARLAYAN... NURETTİN DÖNMEZ, anılarıyla öğretmeye devam ediyor. Nurettin Dönmez, Devrimci hareketin 12 Eylül faşist cuntasına karşı onurlu direnişinde ilk kaybettiklerimizden biridir. Bugün onun ve onların mücadeleleri yok sayılmaya çalışılsa da, onların izinden yürüyenler, her 12 Eylül faşist cuntası yıl dönümlerinde yoldaşlarını anarken, aynı zamanda onları gelecek kuşaklara aktarmayı bir görev olarak da görmelidirler. Nurettin, Sefaköy Fevzi Çakmak mahallesinde yaşayan Bulgaristan göçmeni iki çocuklu işçi bir ailenin tek erkek çocuğuydu. 19 Kasım 1961'de Bulgaristan'ın Şumnu kentine bağlı Yeniköy'de dünyaya gelmişti. Askerliğini Bulgaristan'da yapmıştı. Göçmenlerin tüm ülkelerde tecrübe ettikleri gibi, kendisi ve ailesi en ağır işlerde çalışarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Aynı zamanda en düşük ücretle sosyal koşulların tamamen bozuk ortamlarında Nurettin de işçilik yaşamına atılmıştı. Sefaköy o dönemlerde İstanbul’un önemli işçi semtlerinden birisiydi, aynı zamanda faşizme karşı mücadelede önemli direniş noktalarından birisi olarak devletinde hedef olarak gördüğü pilot bölge konumundaydı. Nurettin de Zetip iplik Fabrikasında çalışırken, orada devrimcilerle tanıştı ve kısa zamanda onlarla iş yerindeki haksız ve yanlış uygulamalara karşı örgütlü bir şekilde tavır alarak, iş yerindeki ekonomik ve sosyal kısıtlamaların engellenmesine yönelik işçilerin örgütlenmesi için yoğun çabalar içeresine girdi. Bu arada ortaya çıkan Toplu İş Sözleşmesi anlaşmazlığı sonucunda Zetip Fabrikası işçileri greve gitmek zorunda kaldılar. Bu dönem içeresinde Nurettin bizzat grevin örgütlenmesinde ve işverenle iş birliği yapan faşistlerin saldırılarına karşı direnişte yer alan en öndeki devrimcilerden biri oldu. Bunun için grev çadırında ve etrafında nöbet tutarak grevin kırılmaması için büyük emek sarf etti. O dönemler, işverenler bu tür grevleri kırmak için MHP'li faşistleri grev çadırlarına saldırtarak emekçileri yıldırıp korkutmaya çalışırdı. Aynı zamanda, Zetip Fabrikasındaki uzun süren grev ile ilgili devrimcilerin dayanışma kampanyasında mahallerde önemli çalışmalar yaparak grevci işçilere erzak sağlanması noktasında önemli çalışmaları oldu. Nurettin sesiz, sakin ve aynı zamanda işini en iyi bir şekilde yapmaya çalışan devrimcilerden biriydi. 12 Eylül faşist cuntasının gelmesiyle birlikte, bu karanlığa karşı direnmenin bir görev olduğunu kavrayarak direnişte yerini o da aldı. Devrimci Yol'un faşist cuntaya karşı direniş kararıyla birlikte cuntacıları teşhir kampanyası çerçevesinde gerçekleşen eylemlerde yerini çekinmeden aldı. Bu dönemde cuntacı Generallerin devrimci hareketleri etkisiz hale getirmek için kara kampanyalar sürdürürken aynı zamanda halkı ihbarcılığa teşvik etmekteydiler. Devrimciler de bu propaganda ve ihbar kampanyalarını boşa çıkarmak için doğrudan halka giderek kendi propagandalarını yaparken aynı zamanda ihbarcılık yapmamaları noktasında uyarılar yapıyorlardı. Nurettin'de bu kampanya çerçevesinde Sefaköy Sultan Murat Mahallesinde devrimcilere karşı ihbarcılık faaliyeti yürüten bir aileyi iki arkadaşıyla uyarmaya gidiyor. Arkadaşlarıyla birlikte bu aileyle cuntanın ne olduğunu, ihbarcılığın ne kadar kötü bir olay olduğunu anlatırken o esnada ihbarcı aileyle aralarında çatışma çıkıyor. Nurettin orada ölürken, bir arkadaşı da yaralanıyor. İhbarcı aileden de iki kişi ölüyor. Nurettin Dönmez, 12 Eylül faşizmine karşı direnişte Devrimci Yolun ilk kaybettiklerinden birisidir. Onun mücadelesi fabrikasından başlarken, aynı zamanda Fevzi Çakmak mahallesinde ve faşist cuntaya karşı direnişte de sürdü. Devrimci Yol'un onurlu direniş ve mücadelesinde yoldaşları, arkadaşları ve dostları Nurettin’i unutmayacaklar. Bizimle yaşayacak ... selam olsun faşizmin dur dediği yerde durmayanlara... 
 
 Mustafa KUMANOVA ve Himmet BOZYEL.

ŞUBAT BİRLİĞİNDEN SONRA

 
 
CHRIS READ
 
Ekim Devrimi, Şubat'ın kazançlarının erozyonuyla birlikte kitlesel memnuniyetsizlik tarafından tahrik edildi.
 
 

Geçici Hükumet birliklerinin 4 Temmuz 1917'de ateş açması sonrasında Petrograd'daki sokak gösterisi(şimdiki St. Petersburg). Viktor Bulla / Wikimedia
 
Şubat Devrimi sırasında Rus imparatorluğu eşi benzeri görülmemiş bir dayanışma seviyesinin keyfini sürdü. Bütün sınıflar, etnik gruplar ve ulusal gruplar, II. Nicholas'ın devrilmesini içtenlikle karşıladı. Köylüler, aydınlar, işçiler, müdürler, bankacılar ve hatta toprak sahiplerinin yanı sıra Ermeniler, Çeçenler, Çukçiler[Sibirya'da yaşayan bir halk], Finliler, Kazaklar, Polonyalılar ve Özbekler çarın düşüşünü kutladılar.
 
Ancak bu dayanışma uzun sürmeyecekti.
 
Bir yıl sonra Çarlık Rusya bölündü ve böyle olmaya devam edecekti ta ki, 1919'da en üst sınırında, en az yirmi ayrı topluluk, bir zamanlar birleşik imparatorluk olanın tamamını ya da parçalarını kontrol etmek için hak iddia edene kadar. Birbirini takip eden mücadeleler, o zamana kadar Avrupa'da görülen bazı en barbarca antisemitizm olaylarını da içeriyordu ve on milyonlarca can aldı.
 
İmparatorluk halkının kutuplaşması tarihi değiştirdi, ancak tarihçiler, onun sonuçlarına özellikle de ulusal kendi kaderini tayin hakkı ve Bolşeviklerin zaferinin yükselişine hatırı sayılır derecede önem verirlerken, altında yatan aşamaları büyük oranda göz ardı ettiler.
 
Şubat dayanışmasına ne olduğunu incelemek, Rus Devrimini daha iyi anlamamıza yardımcı olur ve politik radikalleşmede iktisat ve sosyal hayatın rolü hakkında bize yeni bilgiler verir.
 
 
ÇATIRDAYAN BİR YANILSAMA
 
Şubat Devrimi için verilen destek ilk başlarda çok yoğun ve baskılıydı, ancak bu ittifakta çatlaklar hızla kendini gösterdi. Sol kanat politikacılar Birinci Dünya Savaşı üzerinden bölündüler, fakat birinci Geçici Hükumet üzerinde çok az etkileri vardı. Aslında, Petrograd ve Moskova'nın devrimci merkezlerinde, ana kentlerde ve köylerde hala büyük ölçüde vatansever hava hakimdi.
 
Tarihçiler sıklıkla, Şubat Devrimi'nin içerdiği savaş yanlısı duyguları, en azından Rusların imparatorluk topraklarını Almanlar'dan ve onların müttefiklerinden korumak istedikleri ölçüde, bir derece gözden kaçırırlar. Savaşa rağbetin çoğu kayboldu, ancak kimse teslim olmaya hazır değildi. Vatandaşlar savaşmaktan bıktılar, aynı zamanda ulusun kötü vaziyetinden sorumlu sayılanları, özellikle de çar, çariçe ve  saltanatın ve hükumetin başındaki hayali Alman yanlısı partiyi reddettiler. En azından ilk zamanlar, birçok devrimci, imparatorluk çöküşünü gerçekleştirmediği için savaş gayretine yeniden enerji vermek için Nicholas'ı çökertti.
 
Tabii ki savaş yanlılarının yanı sıra barış yanlısı protestocular da sokaklara döküldü. Ancak, devrimci şehrin günlüğünü nefis tutan N. N. Sukhanov'un anlattığı gibi, savaş karşıtı sloganlar taşıyanlar tehditlerle karşılaştı ve çoğu kez gösterilerden çıkarıldılar. Seçkinlerin dışında hiç kimse savaş istemiyordu, fakat sıradan vatandaşlar Alman işgali olasılığından da pek hoşlanmıyordu. Seçkinlerin dışında hiç kimse savaş istemiyordu, fakat sıradan vatandaşlar Alman işgali olasılığından da pek hoşlanmıyordu. Savaşı teslim olmak dışında herhangi bir yolla sona erdireceklerini umuyorlardı, bu yüzden barış çağrısında bulunan eylemcilerin Alman yanlısı komplonun bir parçası olduğuna inandılar.
 
Diğer önemli bölünmeler anında kabarmaya başladı. Bütün ana partiler, demokratik yollarla seçilen bir Kurucu Meclis'in gerektiğini kabul etti, ancak bu uzlaşma, kimin hükmedeceği sorununa bir çözüm getirmedi. 
 
Sol, yeni kurulan sovyetlerin kilit kurum olarak varlığını kabul etti. Bununla birlikte, daha sonra ortaya çıkacak ikili güç düzenini tahmin edemeyeceklerdi. Aslında, geçici hükumet, akla gidebileceği tek yapıyı temsil ediyor gibiydi. Sovyetler Şubat'ın ulusal birlikteliği üzerine kuruldu ve kurucu meclis seçimleri yürürlüğe girene kadar hüküm vereceklerini taahhüt etti. Ne var ki, Lenin geri döndüğünde, ileriye doğru bu yol hakkında hiç kimse ciddi şüpheler ortaya koymadı. 
 
Bu arada, Duma'da bir grup liberal politikacılardan, üst düzey ordu komutanları ve seçkin üyelerden oluşan Çar Nicholas'ın tahttan vazgeçmesinin mimarlarının, Nicholas'ın düşüşünü takiben ne yapılması gerektiği konusunda ortak fikirleri yoktu. Pavel Miliukov da dahil olmak üzere pek çok kişi, Nicholas'ın kardeşi Michael'ı bir şekilde yeni çar olarak görmek istiyordu. Bununla birlikte halk direnişi monarşistleri aniden hayal kırıklığına uğrattı. Çok bilinen bir olayda işçiler, yeni çara desteği savunan Miliukov'un konuşmasını bağırarak kestiler.
 
Devrimin teşvikini değil de yayılışını önleme arzusu seçkinleri bir araya getirdi. Bu yanılsamanın tamamen yıkımı kutuplaşma hikayemizde ayrılmaz bir rol oynamaktadır. Alman istilası karşısında ulusal birlik umudu, saf ve güçsüz olarak kısa süre içinde kendini gösterdi. 
 
Nüfusun büyük kısmı Şubat Devrimi'ni kutlarken, çelişkili bakış açılarına kucak açtılar. Mülk sahipleri bunun yenilenen bir savaş çabasına işaret edeceğini ve şovenizm dalgasının devrimi boğacağını ümit ettiler. Ordu liderleri, gelecek yıl kendilerine daha çok zaferler verecek bir moral patlaması beklediler.  İşçiler yaşam koşullarının nihayetinde iyileşeceğini düşündüklerken, fabrika sahipleri işçilerin huzursuzluğunu azaltacağını ümit ettiler. Köylüler toprak sahiplerine dersini vermek - ve sonuçta devirmek - istiyorlardı. Bu patlayıcı uyuşmazlıklar derhal ortaya çıkmaya başladı.
 
 
BELİRSİZ HÜKUMET
 
Geçici hükumet, Şubat ayı ruhunu somutlaştırdı. Başkaları onun politikalarını incelerken, ben daha çok onun evrimiyle ilgileniyorum. Şaşılacak derecede, hatta yüz yıldan fazladır, Şubat ayında yapılanların belgeli bir açıklaması yok.
 
Başlangıçta hükumet, demokrasi doğrultusunda ülkeye rehberlik etmesi gerektiğine inanan liberallerden oluşuyordu, ancak bu umut ölümcül bir ikilem sundu. Eğer demokratik bir sistem kursalardı, seçmenler muhtemelen onları Sol için terk edeceklerdi. Devrimin ilk anlarından itibaren çoğunluk, belki yüzde 80 civarında, Sosyalist Devrimciler ve sosyal demokratlar gibi sol partileri destekledi. 
 
Meşruti Demokratik ve Octobrist[Rusya'da 1905 devrimi sonrasında ekim ayında çarın anayasayı kabul etmesiyle beraber kurulan meşruti monarşiyi ve anayasayı savunan burjuva demokratlarının geneline verilen ad] partilerden onların milliyetçi müttefiklerine kadar geçici hükumet liberalleri, eğer ulusal seçimler yapılırsa yok oluşla yüz yüze geleceklerini biliyorlardı. Sol da bunun farkındaydı ve bu onları, koalisyon ortaklarının sözlerini yerine getirmeyeceği düşüncesiyle daha da şüpheci yaptı. 
 
Bu birliktelikteki ilk önemli gedik, Lenin sürgünden geri döndüğünde ve "geçici hükumete destek yok," diye duyurduğunda açıldı. Derhal hükumeti devirme çağrısından uzak olsa da, bir sonraki akılcı devrimci adımı atıyordu.
 
Lenin bunu anladığı için, burjuvaziyle birliktelik çarizme karşı mücadelede faydalıydı, ancak çar düşer düşmez, burjuvazi halkın baş düşmanı haline geldi. Radikal devrimci güçler, burjuvalara bulaşmamalıdır. Lenin, reformcu sosyalizmin solculara, proletaryayı kapitalizmin nazik merhametlerine teslim etmesine müsaade ettiğine inanıyordu. 
 
Siyasi elitin ideolojik kutuplaşması yavaşça ama giderek artan bir hızla ilerlemeye başladıkça kitleler arasındaki paralel süreç de devrimi ileriye doğru itti.
 
 
ASKERİ KUTUPLAŞMA
 
Bununla birlikte, köleliğin geç ortadan kaldırılmasının eksik değerlendirilmiş bir sonucu olarak kutuplaşmanın Rus toplumunda uzun zamandır bir norm olduğunu belirtmeliyiz. Sonuç olarak önemsiz olan, toprak sahibi ve köle arasındaki boşluğa köprü kurabilir.  XIX. Yüzyılın sonlarında Rus toplumu ve ekonomisi evrimleşiyor olsa da, büyük bir boşluk halen sıradan insanları seçkinlerden ayırıyordu.
 
Bu geleneksel kutuplaşma, devrim boyunca önemli bir alanda üsteledi: ordu. Birçok çalışmanın belirttiği gibi, ordu açıkçası bölündü ve subaylar bu hiyerarşiyi sert bir disiplinle tatbik ediyorlardı.
 
Mecburi askerlik, askere yazılmış entelektüeller ve orta sınıf subayların astların duygularını paylaştıkları için bunu biraz hafifletmişti. Bu durumda, askerlerin kafasına boyun eğmeyi sokmaları ya da Kornilov'un teklif ettiği gibi disiplinsizlik yüzünden onları infaz etmeleri gerektiğine inanan meslektaşlarının çoğuna karşı geldiler.
 
Şubat bile orduda birlikteliği doğurmadı. Ulus kutladığında, askerler en sert komutanlarına karşı şiddetli misillemeler ortaya koydular. En başından beri, askerler ve denizciler devrimde hayati rol oynadılar. Başlarına gelen olaylar, gittikçe yayılan bir kutuplaşmayla başladı. Bunda, tırmanan şiddet, düşen yaşam standartları ve elitlerin devrimci dürtüleri içeren beceriksiz girişimleri tarafından kısa sürede kutuplaşacak olan kırsal ve kentsel işçilerin bir adım önündeydiler.
 
 
KONTROL İÇİN SAVAŞ
 
1917 yılı boyunca Rus kitlelerin olağanüstü gücü, yaratıcılığı, stratejik içgüdüsü ve istikrarının tarihte eşi benzeri görülmemiştir. Bu, kayıtsız şartsız kutlayabileceğimiz devrimin yönlerinden biriydi. Köylerde, fabrikalarda, savaş gemilerinde ve barakalarda olağanüstü yerel siyasi savaşlar kaynama noktasına geldi.
 
En çarpıcı örnekler köylülerden geldi. Genellikle eğitimli toplum ve çağa ayak uyduran seçkinler köylülerin ilerleme önünde bir engel olduklarına inandılar. Kırsal kesimdeki kitleleri, ürkek, riayetkar ve kurnaz, dar görüşlü, paragöz ve gelenek, din ve batıl inanç yönünden aptallar olarak gösterdiler. 
 
Sağcı entelektüeller ve aktivistler, Çar Nicholas II'nin kendisi de dahil olmak üzere, radikallerin hırsları karşısında köylülerin geleneksel değerlerin bir kalesini oluşturduğuna inanarak bu aynı nitelikleri idealleştirdiler. Solda bulunanların çoğu da bu görüşü paylaştı ve kırsal işçileri sadece kendi küçük çiftliklerini güvence altına almak isteyen cahil muhafazakarlar olarak gördüler.
 
Marx, herkesin çok iyi bildiği, köylülerin, "medeniyet içerisinde barbarlığı temsil eden sınıf" olarak resmini çizdi. Daha sonraki yıllarında daha sofistike görüşler geliştirdi, ancak Sol onun daha erken yazılarını daha çok tanıdı. Troçki ve Gorki onun görüş açısını paylaştılar ve köylülükten nefret ettiler.
 
Liberaller ve diğerleri de "temny liudi," kara yığınlar olarak adlandırdıkları köylülere itimat etmediler.
 
Bununla birlikte, 1917 boyunca, sözüm ona bu geç kavrayan insanlar aydınlar kesimi içindeki destekçilerini akıllı devrimci eylemleriyle şaşırttılar. Her bölge ve köyün kendi farklılıkları olsa da, bu geniş ölçüde kendiliğinden olan politikaların ana yapıları pek çok özellik taşıyordu. 
 
İlk olarak, köylüler bir araya gelerek köy komiteleri kurdular. Güvenilir köylü olmayanların bazen katılmasına izin verilmesine karşın, bu örgütleri köylü komiteleri olarak da adlandırdılar: öğretmenler, rahipler ve hatta toprak sahipleri kendilerini komite eylemlerine katılmış buldular. Kırsal kesim işçileri, bu örgütlenmeye hakim olmaya çalışan gruplardan herhangi birini hemen dışladı.
 
Köylüler ani bir bastırma ile karşı karşıya gelmeyeceklerinin farkına varır varmaz, komiteleri artan eylemlere kalkışmaya başladı. Toprak sahiplerine karşı geleneksel tahrik edici bir şey olarak yasa dışı yakacak odun topladılar ve otlakları gasp etmeye ve özel mülkiyetli arazilere tohum ekmeye başladılar. Daha yüksek ücret ve daha düşük kira talep ettiler.
 
Arazilerin yeniden dağıtılmasını umutsuzca istemelerine rağmen, "Kara Bölünme" zamanı henüz gelmediğinin farkındaydılar. Ancak, aylar geçtikçe ve hiç bir mukabele gelmedikçe eylemleri daha cesur hale geldi.
 
Şubat ve Ekim Devrimleri arasındaki zamanı üç kısma bölebiliriz. Yaz boyunca Nicholas'ın bırakmasıyla başlayan ilk evre, radikalleşmenin genişlediğini gösterdi. Temmuz Günlerinin silahlı olarak bastırılmasını takiben, hükumetteki gerici ve sağcı unsurlar, halkın kazandıklarını eski haline getirmeye çabaladılar. İronik olarak, Şubat Devrimi gibi, bu olay da yeni bir radikalleşme dönemi başlattı.
 
Temmuz ayından önce köylüler, topraklarının yeniden dağıtılmasını sağlayana kadar zaferlerinin devam edeceğine inandılar. Ancak Temmuz ayından sonra karşıtlarının tam da bunu engellemeye çalıştığını fark ettiler. Bu, devrimi korumak için onu derinleştirdikleri süre boyunca savunma amaçlı radikalleşme dönemine köylüleri ve de işçileri sürükledi. 
 
Köylüler için bu, toprağı ele geçirme ve daha çok uzlaşmaz ve düşmanca davranan toprak sahiplerine karşı şiddeti etkin kullanma demekti. Köylülerin komite oluşturmaktan şiddet içeren şekilde arazinin yeniden sahiplenmesine kadar eylemlerinin tırmanması kutuplaşmanın nasıl aktif bir şekil aldığını sergiler. Ayrıca bu, devrimi durdurma girişimlerinin sadece süreci hızlandırdığı gerçeğinin altını çizer. 
 
İşçi eylemleri de benzer bir yol izledi. Mart ayı başlarında kentsel işçi sınıfı uzun süren mücadeleleri kazandı: çalışma günlerini azalttılar ve daha yüksek ücretler kazandılar. Fakat, kırsal kesim yoldaşları gibi kentsel işçilerin radikal eylemleri de hızlandı ve onların kutuplaşması, hükumetin onlardan bu hakları geri almak istediği belirginleştiği için gittikçe büyüdü. Yaz sonu ve sonbaharın başında, istekleri ücret taleplerinin ötesine geçti. Kontrol istiyorlardı ve fabrika devralmaları giderek yaygınlaştı.
 
Birkaç tarihçinin kapsamlı çalışmaları sayesinde bunun nasıl olduğunu çok iyi anlıyoruz. Radikalleşmenin başlıca itici gücü politikadan ziyade enflasyon oldu. Mart ayının ücret artışları kısa bir sürede ortadan kalktı ve özellikle Petrograd'daki savaş baskısı, saat sınırlamasını geçersiz kıldı. İşçiler ve aileleri kısa sürede kendilerini hiç olmadığı kadar kötü bir durumda buldu.
 
Bu durum, misilleme olarak işverenlerin fabrikaları kapatmasıyla birlikte, ki böylece işveren direnişini oluşturan militanlığı teşvik etti. Bazı fabrika sahipleri, işgücünü boyun eğdirmeye yönelik olarak lokavtlara niyet ettiklerini itiraf etti; diğer yandan patronlar, üretimi sürdürmek için ham madde ve yakıttan mahrum olduklarını öne sürdü.
 
İşçilerin tepkisi müdürlerini ve muhtemelen kendilerini bile şaşırttı. Vazgeçmek yerine harekete geçtiler ve kendi işyerlerini yönetmeye başladılar. Fabrika sahipliği üzerinden bir sınıf mücadelesi gelişti. İşsizlik bu kutuplaşmayı tahrik etti. Fabrikanın kapanması, yetersiz ücretlerle haftadan haftaya ayakta kalmaya çalışan ve hiç bir tasarrufları ve son çare olarak başvuracakları grev fonları olmayan işçilerin ve ailelerinin yoksullukla yüz yüze gelmeleri anlamına geliyordu.
 
Kırsal ve kentsel işçiler daha radikal pozisyonlar geliştirdikçe, hükumet meşruluğunu sürdürmek için mücadele etti.
 
 
EKİM'E DOĞRU
 
Hem şehirde hem de ülkede Ekim'e zemin hazırlayan olaylar, bir tane daha çok önemli manzaraya iştirak etti. Geçici hükumet, daha çok ılımlı sosyalist denenleri içine çektiği için, onlara oy verenler onlara karşı çıktılar. 
 
Bu, Lenin'in Nisan öngörüsünü haklı çıkardı. Lenin, hükumetin aslında bir burjuva, kapitalist ve emperyalist oluşum olduğunu ileri sürmüştü. Haddi zatında, Lenin uyardı; hükumet desteklenmemelidir. Hükumetin ölüm döşeğindeki son haftaları bu öngörülmüş sorununun haklılığını kanıtladı. 
 
Köylülerin arazi talebi giderek arttı, fakat sosyalist bakanların çoğu ve sözde köylü odaklı Sosyalist Devrimcilerin(SR) büyük bir kısmı ile birlikte hükumet, ulusal birliktelik adına buna aldırış etmedi ya da toprak gasplarına etkin bir şekilde karşı çıktı. Baskıcı önlemler emreden bölge valilerinin çoğu Sosyalist Devrimciler'e aitti. Bu köylüleri hayal kırıklığına uğrattı ve parti, ılımlı üyeler ve toprak ele geçirmeleri candan destekleyen Bolşeviklere nihayetinde katılan bir sol kanat arasında bölündü.
 
Benzer şeyler fabrikalarda da gözler önüne serildi. Menşevik ve Sosyalist Devrimci bakanlar grevlerin ve devralmaların bastırılmasını izliyorlardı. Sonuç olarak, işçiler Bolşeviklere yöneldiler. Ilımlı sosyalistler, doğrudan kendilerinin kurucu unsurlarına karşı olan kapitalist çıkarların idaresini destekleyenler tarafından geçici hükumetin tuzağına çekilmekten kendilerini kurtarmakta başarısız oldular. 
 
Tarih bize, devrimci eylemin en az politik olanlar kadar ekonomik ve sosyal itkilerden gelişebileceğini söyler.  Tarlalarda ve fabrikalardaki sıradan Rus insanlar için yokluk radikalleştirilen bir güçtü. Daha ötesi, köylülerin sözde devrimci olmayan doğası ve onların iddia edildiğine göre ölümcül yerelliğinin doğru koşullar göz önüne alındığında üstesinden gelinebilirdi. Devlet, bir ya da birkaç köy isyanıyla baş edebilir, ancak aynı anda yükselen on binlercesi hükumete boyun eğdirir. Bu gelişmeler, politikacıların üzerine binmeye çalışmak zorunda kaldıkları bir huzursuzluk dalgası yarattı. 
 
Lenin ve destekçilerinin işçiler ve köylülerin yanında savaşmaya hazırlanan tek kesim olduğu açığa çıktığında, kitle hareketi onları iktidara doğru itti. Rus Devrimi gerçekten, liderlerin ve entelektüellerin halkın isteklerine ayak uydurmak zorunda kaldığı alttan gelen bir hareketti.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

FACEBOOK SAYFAMIZ