Özgürlük

Yemen'deki Uluslararası Müdahalenin Acınası Üçüncü Yılı Ve İnsanlık Felaketi - Bölüm 2

HELEN LACKNER 24 Mart 2018
 
 
Trump’ın son dönemdeki üst düzey atamaları, şu anki Suudi rejimi ile kesinlikle örtüşen, giderek şiddetlenen İran karşıtı bir stratejiyi öngörüyor. Bu durumların hiçbirisi olmayabilirdi.
Başkan Donald Trump, 20 Mart 2018'de Beyaz Saray'daki Oval Ofisinde Suudi Arabistan Kralı Prens Muhammed bin Salman ile bir araya geldiğinde bir askeri silah satış planını gösterirken. SipaUSA / Press Association. Her hakkı saklıdır.
 
 
İster kasten ister kazaen olsun, Yemen iç savaşına uluslararası askeri müdahalenin üçüncü yıldönümü, Muhammed bin Salman'ın, Suudi Arabistan'ın veliaht prensi olarak ABD'ye ilk resmi ziyaretiyle aynı zamana denk geldi. 
 
Muhammed bin Salman(MBS), Yemen'de iktidarın hırsız seçkinler sınıfının birinden diğerine yer değiştirmesi olarak kabaca tasvir edilebilecek olan, 2011 halk ayaklanmalarından sonra kurulan geçiş rejimini iktidara geri getirmeyi aslında tasarlayan koalisyonun arkasındaki beyin idi. Geçmişe bakmaksızın, Sana kentine yapılan ilk hava saldırısının üçüncü yıl dönümünde oluşan bu durum, MBS'nin etkili şekilde öncülük ettiği rejime karşı kayda değer rahatsızlık uyandırıyor. 
 
Geçtiğimiz Mayıs ayında Riyad'da abartılı bir şekilde zevksizlik örneği kraliyet karşılaması ile ağırlanmasından bu yana sıkı bir destekçi olan Trump bile, korkunç insani etkileri yüzünden geçen Aralık ayında Yemen limanlarına uygulanan ablukanın kaldırılması için Suudilere çağrıda bulundu.
 
19 Mart'ta yaptıkları toplantıda, birbirlerinden milyarlarca dolar elde etmeye odaklanan tiksindirici müttefiklikleri, Yemen ile ilgili olarak, Trump ve MBS'nin çatışmaya karşı politik bir çözümün gerekli olduğu konusunda hem fikir olmadan öteye gitmedikleri anlamını taşıyor.
 
YEMENLİLER NASIL ÖLÜYORLAR?
 
Böylece savaş içinde üç yıl; gelin, toplam ölü sayısı ile başlayarak, insanların bildiklerinin yanlış olduğunu göstermek amacıyla durum ile ilgili doğruları açıklayalım. Birleşmiş Milletler'e göre "sadece" 10.000 insan öldürüldü, devam eden kara savaşı, hava saldırıları ve dünyanın en kötü insanlık vaziyetine rağmen 2016'nın başından bu yana bu sayı neredeyse hiç değişmedi. Ağlanacak bir durum olmasaydı gülünç olurdu!
 
Gerçekte, bu rakam sadece, hala çalışır olan tıbbi tesislerin yüzde 45'inde kaydedildiği üzere doğrudan savaşla bağlantılı ölümlere işaret eder. Ya, Ekim 2016'da Sana’a'daki Great Hall'da öldürülen 140 erkek, kadın ve çocuğa ya da koalisyon hava saldırılarında "yanlışlıkla" bombalanıp öldürülen yüzlerce belki de binlerce erkek, kadın ve çocuğa ne dersiniz? Ya Husi bombardımanı? Peki ya ülke boyunca döşenen mayınlar? Ya da açlıktan ve salgından ölenler? Onlar savaş kayıpları sayılmıyor mu? 
 
Bir şey çok açık: abluka ve ekonomik savaş askeri hareketten çok daha fazla insanı doğrudan öldürdü. Hastalıktan, yetersiz beslenmeden ve yan etkilerden binlerce kişi öldü. "Kıtlık eşiğinde" olan 8 milyonun binlercesi kesinlikle çoktan öldü, Yemenliler, yiyecek alacak paraları olmaması yüzünden sevdiklerinin öldüğünü itiraf etmekten utandıkları için ancak elimizde hiçbir sayı yok. Bu yüzden bu ölümler halka duyurulmayacak.
 
İNSANLIK FELAKETİ
 
Yemen, şu anda iki dünya rekoruna sahip olmanın kuşkulu onurunu yaşıyor: İlki, basit İngilizce ile temel kabul edilebilir yaşam standartlarına sahip olamayan, insani yardıma ihtiyacı olan 29 milyon insanın 22 milyondan fazlasının en kötü insanlık krizini yaşaması.
 
"Normal şartlar" gözüyle bakılan savaş öncesinde yığınla temel gıda maddeleri ithal ediliyordu[pirinç, çay, şeker, buğday]. Abluka, ihtiyaçların % 90'ını karşılayan ticari ithalatı önemli ölçüde bitirdi. Mevcut gıda fiyatları, daha yüksek nakliye maliyetleri [denetleme mekanizması yüzünden gecikmeler, limanlarda koalisyonun uyguladığı kısıtlamalar yüzünden ilave gecikmeler, Yemen'e giden gemilere uygulanan yüksek sigortalar], yüksek maliyetli akaryakıt[benzer sınırlamaların etkilediği] yüzünden yükseldi.
 
Merkez Bankası'nın Sana’a'dan Aden'e Ağustos 2016'da aktarımı, durumu daha da kötüleştirerek, çoğu ithalatçının uluslararası ticaret için gerekli olan kredi mektuplarını almasını engelledi. Sonunda, tüm bu faktörlere bağlı olarak, riyalin çöküşü sorunlara bir yenisini daha ekledi. Böylece, insanların gelirleri erirken daha yüksek fiyatlarda daha az gıda ile karşı karşıya kaldılar. 18 milyon insanın yiyecek sıkıntısı var, yani açlar. Niçin?
 
Su yaşam için şarttır, temiz su temel bir insan gereksinimidir, onsuz hayat düşünülemez. Yemen'in ikinci dünya rekoru kolera salgını ile ilgilidir çünkü su yolu ile taşınan hayli bulaşıcı kolera, insanlar kirli su içmeye mecbur bırakıldıkları için ülke boyunca yayıldı.
 
Çoğu insanın "arıtılmış" içme suyu satın almaya ya da ister musluktan isterse tanker, kuyu ya da kaynaklardan gelsin suyu kaynatmaya gücü yetmez. Kasabalarda ve şehirlerde zaten sınırlı olan sıhhi tesisat yapılarının bozulması, suyun kirlilik seviyesini artırmıştır. Her ne kadar kolera kolayca tedavi edilse de, salgının hızlı yayılması, tıbbi tesislerin yarısından fazlasının işlevsiz olmasıyla birlikte sağlık hizmetlerinin korkunç hali düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir. Şu an itibariyle 1,1 milyon kolera vakası bildirildi ve 2.200'den fazla kişi öldü, son haftalarda ise bir difteri salgını başladı. Tüm bu salgın hastalıklar, ülkenin politikacılarının birazcık merhametli olmasıyla önlenebilirdi.
 
PEKİ YEMENLİLER NASIL HAYATTA KALIYOR?
 
Diğer birçok ülkede olduğu gibi, milyonlarca Yemenli devlet işlerine bağımlıdır. Ülke genelinde, maaşların çoğu 18 ay boyunca ödenmemiştir ve sadece birkaç kişi istihkaklarının asgari kısmını almıştır. Ülkede 1,25 milyon kamu çalışanı var, bu yüzden bu gelire bağımlı olan kişi sayısı 10 milyon ya da ülke nüfusunun üçte birinden fazla. Özel sektör neredeyse yarı yarıya küçüldü, böylece geride geliri olmayan milyonlar kaldı. 
 
Nüfusun %70'nin kırsal bölgelerde yaşadığı bir ülkede, insanlar ailelerin neden kendi mahsul ve besi hayvanları ile geçinmediklerini sorabilirler.Savaştan önce bile, kırsal kesimde yaşayan ailelerin çoğunun ana geliri evin erkeklerinin gündelik kentsel işlerde çalışmasından geliyordu ve tarım sadece bir tamamlayıcı idi. Bunun nedeni, nüfus arttıkça azalan kaynakların, yağmurların öngörülemezliğinin, sulama suyunun maliyetinin de aralarında bulunduğu faktörlerin birleşimidir. Bu arada savaş ve abluka durumu tekrardan daha da kötüleştirdi: daha yüksek yakıt ve girdi fiyatları, üretim düşerken pazarlama ve dağıtımı daha da zorlaştırdı. Ülkenin GSYİH'si son üç yılda % 47 azaldı.
 
Bu bağlamda şaşırtıcı olan kaç insanın başa çıkabildiğidir. Çoğu kişi yemek öğün sayısını azaltarak ya da yemek kalitesini düşürerek "başarmaya" çalışıyor, bu yüzden gittikçe zayıflıyor ve hastalığa yenik düşüyorlar. Birkaçının, insani yardım örgütleri ile ilgili ya da Kamu İşleri ve Gelişim Projeleri Sosyal Fonu gibi kalan yabancı kaynaklı acil durum projelerinde işi var. 
 
Diğerleri, çoğunlukla Suudi Arabistan[binlerce Yemenliyi de etkileyen Suud olmayan işçileri kovma kampanyasına rağmen iki milyon Yemenlinin yaşadığı yer]  ve yurtdışında yaşayan akrabalarından yardım alıyorlar. Fakat diğer pek çokları, özellikle genç erkekler, hatta çocuklar birinden diğerine orduya katılıyorlar; maaşların gerçekte ödendiği tek çalışma biçimi. Bu arada Yemenlilerin çoğu aşırı yoksul ve umutsuz hale geldi.
 
ULUSLARARASI TOPLUM VE İNSANLIK KRİZİ
 
BM, kriz kötüleştikçe artan yıllık gereksinimler ile birlikte yıllardır Yemen'de Acil İnsani Yardım Planı(HRP) uygulamaktadır. 2017 yılında talep edilen fonların% 72'sini aldı ve bu yıl 2,96 milyar dolarlı yardım başvurusu yaptı. Cenevre'de Nisan ayı başlarında bir taahhüt konferansı düzenlenecek ve taahhüt edilen miktarın ne kadarının gerçekleşeceği belli olacaktır.
 
Bununla birlikte, bu yıllık kutlamalar, çok sözü verip az veren devletler için halkla ilişkiler uygulamalarından biraz daha fazla anlam ifade eder; geçtiğimiz beş yılda ortalama Acil Yardım Planı'nın % 60'ı karşılandı. HRP finansmanı çeşitli BM kuruluşları (WFP, UNICEF, WHO vb.) arasında paylaştırılmaktadır. Bunun birçoğu, hem doğrudan projeleri uygulayan ve hem de yerel STK'lara yardım yapan ve bu arada önemli ek yükler alan çok sayıda daha fazla veya daha az verimli ve saygın Uluslararası Hükümet Dışı Organizasyonlara (INGO) gider.
 
Mart 2015'te Kararlılık Fırtınası Operasyonu'nun başlamasından iki ay sonra, en fakir Arap ülkesindeki ayrım gözetmeyen bombalama ve masum kurbanları öldüren saldırı altında Suudi rejimi, tüm dünyaya hitap ettiğini iddia eden Kral Salman İnsani Yardım ve Bağış Merkezi'ni kurdu. Ancak, uygulamada temel odak noktası Yemen'dir:  Kuruluşu ile 2018 Şubat sonu arasında harcanan 1.044 milyar ABD dolarının 900 milyon doları Yemen içindi. Bu halkla ilişkiler uygulaması imaj düzeltme niyetli olmasına karşın, insani yardım örgütleri, insani yardım faaliyetinin tarafsızlık ilkeleri konusunda kafalarda soru işareti bırakan onun karışık ve sınırlayıcı prosedürleri hakkında ciddi kaygılarını dile getirdiler.
 
Bu üçüncü yıldönümünde, ABD Kongresi, İngiliz Parlamentosu ve Avrupalı devlet kurumlarının hepsi Suudi liderliğindeki koalisyonu, çoğunlukla da kötüleşen yıkımsal insani duruma, silah satışlarına ve başlıca koalisyon ortaklarına verilen askeri desteğe, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne odaklanarak eleştirirler. Bunun üzerine, bu Ocak ayında, Suudi liderliğindeki koalisyon, "Yemen'deki çatışmaya karşılık olarak milyar dolarlık insani yardım ve destek taahhüdünde bulunan Yemen Çok Amaçlı İnsani Hareket'i"(YCHO) kurdu. Eldeki sınırlı bilgi, iki gerçek amacının olduğunu gösteriyor: ilki, Mart sonuna kadar vaad ettiği 1 milyar doları ödeyeceği BM'nin HRP'si üzerinde maksimum kontrol. İkinci amacı, dağıtım yollarını kontrol etmek ve normal şartlar altında Yemen'in ithalatının %80'inin ulaştığı ve ülke nüfusunun büyük kısmına en iyi erişimi sağlayan Husi kontrolündeki Hodeida Limanı'nın oynadığı kilit rolü zayıflatmaktır. 
Ağustos 2015'te hedefe tam isabet bombalama yoluyla kullanılamaz hale getirildikten sonra ABD finansmanlı 4 adet vincin kurulumuna izin verilmesine baskı yapan Suudiler, vinçlerin yenilenmesini önlediler. İran'ın Hodeida Limanı yoluyla Husilere silah ve başka malzeme kaçakçılığı yaptığı bahanesiyle koalisyon limanın işletimini büyük ölçüde durdurmuştur. İlgili karar merciileri, Yemen'e giden kaçakçılık yollarının Arap Denizi kıyısı boyunca uzandığını biliyorlar çünkü Hodeida limanı birincisi BM Denetleme Mekanizması tarafından ve ikincisi doğrudan koalisyon kısıtlamaları ile kontrol ediliyor. YCHO, Yemen ithalatı için alternatif yollar öneriyor, çoğu Husi kontrolü dışında ve yoğun nüfusun ve ihtiyacın olduğu bölgelerin çok uzağında. Kasıtlı olarak milyonlarca Yemenli'nin çektiği acıları daha da kötüleştirmiyorlar mı?
 
ÜÇ YIL SÜREN SAVAŞ: NE ELDE ETTİLER?
 
Yemen krizi uluslararası bir hal aldığından beri üç yıl geçti, şu anda neredeyiz? Müzakereli bir çözüme ulaşmaya yönelik üç BM girişimi başarısızlığa uğradı, en son 2016 Ağustos'unun ortalarına doğru insani kriz bir kabustu, Husiler kuzeydeki dağlık bölgelerin kontrolüne sahipler, "kurtarılmış" bölgeler, bir takım yerel oluşumların değişik seviyelerde yönetimi zorla kabul ettirdikleri hükumetsiz bölgelerdir, Yemen parçalandı, güney ayrılıkçılığı yükselişte, cihatçı örgütler BAE destekli Selefi güvenlik güçlerinin ve ABD drone ve hava akınlarının saldırılarından kaçınmak için etrafta geziniyorlar, ve bu ay, ABD/İngiltere'nin Suudi Arabistan'a milyarlarca dolarlık silah satışlarına şahit oldu. Trump’ın son dönemdeki üst düzey atamaları, şu anki Suudi rejimi ile kesinlikle örtüşen, giderek şiddetlenen İran karşıtı bir stratejiyi öngörüyor. Bu durumların hiçbirisi  olmayabilirdi.
 
Ancak, bir umut ışığı var. BM Güvenlik Konseyi'nde, bazı üyeler UNSC 2216'nın kısıtlamalarıyla halihazırda felç olmuş olan müzakerelerin yenilenmesini sağlayacak yeni bir Karar için çalışıyorlar.
 
Yeni BM Özel Elçisi, selefinin olumsuz ilişkilerinden muaf ve başka yerlerde başarılara sahip. Avrupa Birliği ve bazı Avrupa ülkeleri, 19 Mart haftasında Sana için üst düzey delegasyon tarafından açıklananı çözüme kavuşturmak için güçlü bir çaba gösteriyorlar. Hatalarına rağmen, ABD Kongresi'nin Suudi liderliğindeki koalisyona ABD'nin aktif desteğine son verme girişimi,  ABD'de bu savaştan rahatsız olanların sayısının giderek arttığını gösterir.
 
Birkaç Yemenli, bu üçüncü yıldönümünde Husilerin kutlama yapan ruh halini paylaşacak ancak milyonlarca insan bu anlamsız savaşın sona ermesi için özlem duyuyor. Gelecek yıl bu kez kutlamak için nedenleri olacağını umalım.
 
*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

Nafiz Hamiş: Sevdası Devrimci Yol

Muhittin ÇOBAN

 

 

                                                          Unutulmuyor

                                                          Be delikanlım

                                                          Dağlarımızda yaktığın

                                                          Sarı kırmızı sevda kokan ateşin

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Be yiğidim

                                                           Çukurovanın aç, sefil

                                                           Sokaklarına bıraktığın

                                                           İşgal işgal ayak izlerin

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Be kavgadaşım

                                                           Bahar bahar gülüşün

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Anılarımıza kattığın anıların

 

                                                           Dün gibi değil

                                                           Bugün gibi

                                                                                            M.Çoban

 

Kalmalar gibi bir de gitmeler vardır. Her kalış güzellikte kalış olmadığı gibi her gidişte güzelliğe gidiş değildir; tıpkı unutmak ve unutmamak gibi.

Hepimizin için de dayanılması güç gitme sevdası vardır. Gitmelere yönelik renkli, heyecanlı,  serüvenli, zaferli hayaller kurarız.

Gitmek hep bir güzelliktir bizim için. Bizi bekleyen bir güzellik vardır gitmek istediğimiz yerde. O güzellik bir kurtuluştur, bir başarıdır, tarifsiz bir zaferdir. O zaferi tatma sevdasıyla sarı kırmızı yanar dururuz.

Giderken kalanlara dönüp şöyle bir bakarız; ya bakarken bakışlarımızda kalanlara yönelik bir küçümseme edası vardır, ya da gitmenin verdiği bir hüzün.

Giderken bazen bir kolumuzdan geride kalanlar çeker, bir kolumuzdan bizi bekleyenler. Gitmelerle kalmaların ortasında kalırız. En tehlikelisi de tam da burasıdır. Kararsızsak çekiştirilir dururuz. Sonrası lime lime olmaktır.

Sen bizim hep gidenlerimizden oldun Nafiz, kararsızlık yaşamayan gidenlerimizden.

Yolu seçtin!

Yolculuğu seçtin.

Çukurovanın sarı kırmızı güneşinde yana yana gitmeler için de oldun.

Kalmak senin için tükenmekti, yaşarken ölmekti.

Yolun şiirli, öykülü, türkülü bir sevdaydı.

Bu sevda hiç sönemedi yüreğinde.

Hani dedik ya unutmak ve unutmamak!

Bir de unutulmak ve unutulmamak vardır, gitmelerin kalmaların yanında.

Hani kimi şeyleri unutmak isteriz ya, unutursak huzura kavuşacağız, uykularımız haram olmayacak deriz ya, işte öyle. Bir de hiç unutmak istemediklerimiz vardır, dönüp dönüp anımsamak istediklerimiz, yani kulağımız da küpe gibi taşıdıklarımız.

Unutunca ihanet etmiş gibi gelen!

Senin de unutmak istediklerin çoktu, tıpkı unutmak istemediklerin gibi.

İşte bunlardı sana doğruları bulduran, işte bunlardı hiç usanmadan, yılmadan yolcu yapan, işte bunlardı seni sarı kırmızıya sevdalı kılan,  zifiri gecenin içinde toplu iğne başı gibi ışıldayan sarı kırmızı umuttu seni yollara düşüren.

İnsanlık tarihi sandığımız gibi vefalı tarih değildi, bunu bilendin.

Tarihimiz unutulanlarla dolu.

Kim bilir belki (kim bilir belki si burada fazla) bizler de unutulanların safında yerimizi alacağız.

Esamemiz bile okunmayacak!

Varsın okunmasın diyecek kadar da mütevazıydın.

Unutulmamak için, tarih yazmak için, popüler bir lider olmak için yola çıkanlar her yolu mubah sayar, bunu bilenlerimizdendin.

Bunu bilerek yola çıkan bir yolcuydun.

Her gidiş zamanlı gidiş değildir, tıpkı her kalışın zamanlı bir kalış olmadığı gibi.

Sen de tıpkı öteki sarı kırmızı sevdalılarımız gibi zamansız gidenlerimizden oldun.

Çok zamansız!

 

                                                        xxx

 

Unutmamak!

Unutturmamak kalanlara düşen bir görevdir.

Sen gittin, erken gitmeyi seçtin.

Biz kaldık; şimdilik kaldık!

Her hayat elbet bir gün ebedi bir gidişle nihayetlenecek.

Bundan kaçış yok!

Tıpkı bu hayatın tekrarı olmadığı gibi!

Unutmalı, vefasızlı gitmeler vardır!

Sen bunların safında yer almayacak kadar hayatın umut yüklü sokaklarına ayak izlerini bırakanlardansın.

Seni anlatmak, ayak izlerini çizmek, sarı kırmızı umudunu umut olarak destanlaştırmak biz kalanlara düşer.

Hep derim, hep demeye devam edeceğim, her bir kitap karanlık sokaklarımızı aydınlatan bir sokak lambasıysa eğer, her bir devrimcide cehaletimizi cehaletsizleştiren bir bilgedir.

Bilgeler bilgeliyle vardır, tıpkı bilgelikleriyle bilgi taşıdıkları gibi.

Sen bu hayata yük olmamayı seçenlerimizdendin.

Bilgelikte burada başlıyor sanırım.

Rahatsızlığını (kanseri) hepimizden örgüt sırrı gibi sakladın.

İstemedin hastalığının konuşulmasını.

Senin hastalığından daha önemli dertleri vardı insanın.

Savaş gibi, barış gibi!

Hatta tüm bunlardan daha önde olan yoksulluk gibi, açlık gibi.

İşsizlik artarken, hayatta pahalanıyordu.

Alım gücü azalıyor, sağlıklar bozuluyordu.

Faşizm her yerde örgütlenirken, güçlenirken, şiddetini artırırken Halk örgütsüzleşiyor, zayıflıyor, eziliyordu.

İşte bunlar konuşulmalıydı.

Sen bu dertlerinin önüne geçmek istemedin.

Sağlıklı olarak doğduğun gibi son ana kadar dimdik yaşayacaktın.

Yaşadın da.

Bilip de soranlara bile gülerek iyiyim dedin son gününe kadar.

 

                                          xxx

 

Gülen bir yüzdün sen.

Seni böyle tanıdık. Böyle yazıldın hafıza defterimize.

Ee sahi biz nasıl, nerde tanıştık?

O günü anımsamaya çalıştım alınca o talihsiz acı haberini.

17.01.2018 günüydü.

İnanamadım.

O an kabullenemedim temelli gidişini.

Anılarımız bir biri ardına koptu, üşüştü aklıma.

İnsanın içini acıtan dönüşü olmayan gidiş olduğu gibi bir daha geride bırakacak anıları yaşayamamaktı.

1979 senesinde tanışmıştık Adana Kiremithane mahallesinde.

Birlikte çalışmalar yaptık, geceyi gündüzü paylaştık, kavgalarımız kavgamız oldu.

Kiremit ocaklarının boz tozunu soluyarak gece kondular da yaşadın.

Doğansemt faşistlerin egemenliğindeydi.

Faşist işgali kırmak için nice çatışmalara girdin çıktın.

Polislerle de saklambaç oynardın.

Futbolu da güzel oynayanlardandın. Sadece Cezaevi’nin avlusunda futbol oynamadık seninle, Kiremithane İlk Okulunun bahçesinde de futbol oynardık. Basketbol direkleri bizim minyatür kalemiz olurdu. Çok kibar çalımlar atardın. Hepimizi sıraya dizerdin.

Ha bir de tatlıyı pek severdin; yanlış oldu, pek değil, pek çok severdin. Tatlı yemediğin gün krize girerdin.

Harput lokantasının yanında kahvehane, önünde de devasa bir sıtma ağacı (Okaliptüs) vardı. Öğleden sonra Okaliptüsun koyu gölgeliğinde tablasıyla gelir dururdu tatlıcı. Cemakenli tablasında ne yoktu ki? Şam tatlı, halka tatlı, taş kadayıf, baklava… Seni görünce yüzü gülerdi, tabi senin de.

Bulamayınca tatlı şekerli öksürük şurubu bile içerdin. Böyle demiştin: Gece uyanmışsın, canın tatlı istemiş, evde de tatlı olmayınca şurup içmişsin.

 

                                                    xxx

 

12 Eylül Cuntası olduğunda geceleri evlerde barınamaz olmuştuk. Güvenli bulmuyorduk evleri.

Akşamları kırlara çekiliyorduk.

İncirlik Hava Üssünün arkasındaki ağaçlık alana giderdik.

Kaç kez seninle nöbet tuttuk bilmiyorum ama sigaralarımızı avuçlarımızın içinde saklaya saklaya içerdik.

Yatmadan önce sessizce konuşarak 12 Eylülün değerlendirmesini yapardık, ne yapılmalı derdik.

İlk dağa seninle birlikte çıktım.

12 Eylülün ilk nüfus sayımı yapılacaktı. Sokağa çıkma yasağı olacaktı. Aranmıyorduk ama kıs kıvrakta yakalanmak istemiyorduk, e devrimciydik!

Ne yapalım dedik?

Mercimek Köyüne, yani bizim köye gidelim dedim. Bindik otobüse, Sen, ben ve Hüseyin Tepebaşı. Kadirli otobüsü bulamamıştık. Kadirli, Ceyhan Osmaniye yol çatısında indik. Hava kararmıştı. Epey yürümemiz gerekiyordu. Yürürken bir askeriye Cemsesiyle karşılaşabilirdik. Uzaktan her araç farını gördüğümüzde ta ki geçene kadar otların içine yatıyorduk. Kazasız vardık köye, doğru kalacağımız eve girdik. Sabahı yumuşak döşeklerde karşıladık.

Kalacağımız evi güvenli bulmadık. Sayım memurları geldiğinde bizi görür ihbar edebilirdi. Gece yatmadan bunu konuştuk. Sabah Noga çaylarımızı içtikten sonra Kızıldere köyüne gittik. Hüseyin’in tanıdıkları vardı. Bizi dağa çıkardılar. İki gece iki gündüz kaldık. Kayaların üzerinde battaniyelerimize sarılarak pinekledik.

O an dağın meşakkati dayanılmaz gelmişti.

Şehre, yani Adana’ya döndüğümüzde Nafiz’le çalışma yerlerimiz ayrıldı.

Mapusta buluşuncaya kadar birbirimizi bir daha göremedik.

 

                                                  xxx

 

12 Eylül’e rağmen köşesine çekilmemiş, başının çaresine bakıp kendi imkânlarıyla saklanmamış, izini kaybettirmemiş, aksine Cuntaya karşı daha bir örgütlü mücadele verilmesi gerektiğini savunmuş, örgütlü mücadelenin içinde safını alanlardan biri olmuştu Nafiz.

Kente kalamaz duruma gelince bir süre gizlenmek için yine üç arkadaşıyla Kızıldere köyüne gitmiş, arkadaşları tarafından Cebeli dağına çıkarılmış, Nur tepesinde konaklamışlardı. Burada kalacaklardı. Yanlarına battaniye almışlardı. Nur tepesine çıkarken mola verdiklerinde battaniyeleri unutmuşlardı. Nafiz tekrar geri dönerek alıp getirmiş.

Yanlarında getirdikleri erzaktan biraz yediler. Çok acıkmışlardı. Nur tepesine çıkartan arkadaşları üç gün sonra görüşürüz diyerek yanlarından ayrıldı. Sabaha kadar sırayla nöbet tutular. İlk nöbeti Hüseyin Tepebaşı, ikinci nöbeti Nafiz, üçüncü nöbeti Durhasan Şahin aldı. Hava aydınlanınca hepsi kalktı. Yatamamışlardı doğru dürüst. Yer sert gelmiş, sarındıkları battaniye ısıtmamıştı.

Durhasan arkadaşlarının uyandığını görünce, ben biraz çevreyi keşfe çıkayım demiş, Nur tepesinin sarp kayalıklı tepesine doğru tırmanmıştı. Bir daha arkadaşlarının yanına dönmedi.

Arkadaşları iki saat bekledi. Gelen giden yoktu. Bir saat daha beklediler. Geleceğini umdular. Gelmedi. Telaşlandılar. Telaşları kaygıya, sonra korkuya döndü. Durhasan’ı aramaya çıktılar. Yukarılara çıktılar aşağıya indiler, kampın etrafında tur attılar. Yoktu. Sesi soluğu çıkmıyordu. Kaçıp gitme ihtimaline hiç yer vermediler. Yakalandığını düşündüler. Bulundukları yerin güvenceli olamayacağını düşünerek hava kararmak üzereyken dağdan indiler, Adana’ya döndüler.

Durhasan Nur tepesine çıkarken çiğden kayganlaşan kayalığa basınca kaymış, aşağıya doğru yuvarlanmıştı. Çarpmalar sonucunda bayılmıştı. Ne kadar baygın kaldı bilmiyordu. Yüzüne dökülen suyla uyandığında başında çobanı gördü. Üstü başı kan içindeydi, vücudu morluklarla doluydu. Çobanın yardımıyla dağdan indirildi.

Birkaç gün sonra arkadaşlarıyla iletişim kurdu Nafiz. Randevulaştılar. Buluşacakları yer Kiremithane de Harput Lokantasıydı. Çok kez Nafiz’le yemek yediğimiz lokantaydı. Randevu saatinde gitti. Her şey normaldi. Ta lokantaya girene kadar! İçeriden tek çıkamadı. Pusu kurmuştu polis. Geleceğini öğrenmişti. Eli arkadan kelepçelenerek çıkarıldı. İddianameye yakalanma tarihi 17.03.1981 olarak geçti.

25.05.1981 gününe kadar işkencede kaldı. Mahkemeye çıkarıldı, tutuklandı.

117 nolu “Yasadışı THKP/ C Devrimci Yol Örgütü Adana Grubu Sanığı” olarak toplu davaya dâhil edildi.

“Mensubu bulunduğu yasadışı Dev-Yol örgütü adına sorumlu yönetici mevkiinde görev alarak, örgütün gelişmesi, eylem ortaya koyması hususunda planlı çalışma gösterip, değişik yer ve zamanlarda bildiri dağıtmak, pankart asılması olaylarına katılmak, yönetmek, korsan gösterileri tertip etmek, örgüte ait silahları muhafaza etmek, gerektiğinde ilgililere tevdi etmek, saklamak ve bulundurmaktan eylemine uyan TCK.nun 146/1, 55/3, 173/2 maddeleri gereğince cezalandırılmasına…” diyerek hakkında dava açılmıştı.

Mapusta zorlu günler yaşadı. Arkadaşları gibi kendisinin de payına bitmek bilmeyen işkenceler düştü. Direndi.

13.02.1985 günü tahliye oldu.

Yasami boyunca boynu bükülmedi.

  (ÖZGÜRLÜK)

ALİ BEYKÖYLÜ VEFAT ETTİ...

Kürt ulusal demokratik hareketinin emektar simalarından Ali Beyköylü, dün gece tuzun zamandır tedavi görmekte olduğu Erzurum'da hastanede vefat etti. Ali Abi uzun zamandır tekrar nükseden kanser illetiyle mücadele ediyordu.

Merhumun cenazesi bugün Tekman'ın Gundê Mîran köyünde toprağa verilmiş.

Ali Abi ile 1973 Diyarbakır As.Cezaevinden beri tanışıyoruz. DDKO davasından yargılandı ve ceza aldı. 
Komal Yayınevi Rizgari dergisinin kuruluşunu ve çalışmalarını maddi ve manevi olarak destekledi.

12 Eylül döneminde Rizgari örgütü davasından yargılandı ve ceza aldı. Uzun yıllar cezaevinde kaldı. 
90'lı yıllarda Komal yayınevinin yeniden kurulmasında yer aldı. 
Kürt Kav, DEP ve daha sonra HAK-PAR yönetimi ve organlarında çalıştı.

2000'li yıllarda Erzurum'da gençlerin, üniversitelilerin uğrak yeri olan bir Kitabevi işletmekteydi.

Ali Abi sağlam bir Kürt yurtseveriydi, ideolojik dogmaları bulunmazdı. Hoş sohbet ve şakacı kişiliğiyle tanınırdı.

Hepsini çok yakından tanıyıp sevdiğim, yakın arkadaşım, yoldaşım olan çocuklarına, ailesine, yakınlarına, arkadaşlarına ve halkımıza baş sağlığı ve sabırlar diliyorum.

Recep Maraşlı,

 

Bizimle Hep Yaşayacak! 

 (ÖZGÜRLÜK)

Güzel bir dünya yaratmak biz kadınların elindedir.

İnsanın toplu yaşayışa geçişi ve sınıfların ortaya çıkışı ile birlikte savaş karşısında barış olgusu toplumsal tarihin hemen her döneminde arzulanan, özlenen ve aranılan olmuştur. Toplumsal sisteme geçişin öncesinde de, antropologların en son elde ettikleri kanıtlar ışığında, insan türleri arasında gerçekleşen rekabet, yok etme ya da melezleşme göz önüne alındığında, komünal tarzda yaşam içerisinde kıskançlık ve bencillikten uzak üretim yapıp paylaşan insan toplulukları arasında dahi barışın tesisi insan soyunun devamı için öncelik ihtiva etmiştir. Aksi takdirde insan soyu bugüne kadar varlığını sürdüremezdi. Ne zaman ki devletler ve sınıflı toplum ortaya çıktı büyü de bozuldu. 

 

Özgür yurttaşlar ve köleler, patrici ve plebler, asiller ve köleler, toprak ağaları ve köylüler ve nihayetinde patronlar ve işçiler... Kapitalizm ile birlikte emeğin yoğunlaşması ve sermaye ile çatışması günümüze değin gelişerek gelen her süreçte ezen, sömüren, yöneten egemen sınıfın saltanatını sürdürme uğruna toplumsal, başka bir deyişle sınıflar, kültürler ve cinsiyetler arası barışı zedelemelerine ve sömürülerini gizlemek ve maskelemek adına barışın tesis edilmesini önlemelerine sahne olmuştur.  Barışa dinamit koyarak çıkarlarını katlayanlar, sermaye sahibi ve yönetenler ya da yönetenleri belirleyenler olmuştur.Toplumsal dokuyu bozmuş, insanları ve halkları bir birine düşürmüş ve sonuçta bir birine düşman halklar yaratarak düzenlerini 'güven' içinde sürdürmüşlerdir. Çoğu zaman cinsler arası düşmanlığı körükleyen ve kadınları aşağılayan, yok sayan, meta durumunda gören zihniyeti geliştirmiştir. Zaman zaman halklar ve kimlikler arası çatışmaları gündeme getirmiş, kimi zamanda emek sermaye çelişkisinin en azgın biçimde sürdürerek toplumsal dokuyu zedeleyen ve barış iklimini sabote eden durumları yaratarak egemenliklerini sürdürmüştürler.

 

Kapitalizm ile birlikte kadın ve çocuk emeğini nasıl pazarladıklarını, karlarını nasıl katladıklarını biliyoruz. Sermaye nerede bir çıkar görürse oraya her türlü egemenliğinin kurarak, düzeninin oluşturur. İnsani ve vicdani her türlü değeri özne yerine koyarak metalaştırır. Artık akıl da vicdan da metalaştırılmıştır ve artık özne alınıp satılan bir nesnedir. 

 

Egemen sınıf, her türden, "cinsler arası, kültürler arası, halklar arası, inançlar arası" ortamı terörize ederek militarist rejimleri ya da yönetimleri işbaşına getiriyor. Ülkemizde ise 30 yılı aşkındır çatışma ortamı sürüyor. Bu çatışmanın özünde de Kürt halkını yok sayan imha ve inkar politikası yatıyor.

 

Yıllardır egemen güçler, kardeşi kardeşe düşman ederek bir arada yaşamın varlığını ortadan kaldırıyor. Düşmanlığın ve linç kültürünün gelişmesi için her türlü ortamı oluşturup saldırılarını o ölçekte gerçekleştiriyor. Bu çatışmada kadınlar ve çocuklar her zaman olduğu gibi iki kere katlediliyor. Onlara karşı her türlü fesat 'kültürünü' geliştiriyor ve şiddetin en alasını uyguluyor. Savaşın acıması yoktur. Çatışmanın hangi ucunda olursa olsun bundan daha çok kadınlar ve çocuklar etkileniyor. Yaşamları karartılarak bir bütün halk yokluğa ve yoksulluğa mahkum ediliyor.

 

Sistem bir taraftan imha ederken, diğer taraftan da tedavi eder gibi görünerek baskı ve şiddetin dozajını arttırmaya devam ediyor. Kimi-  'demokratik' adımlar atılıyor gibi görünse de, sistematik olarak muhalefet edenlerin en demokratik hakları dahi ellerinden alınıyor. Polis copu, gazı, kurşunu hiç eksik olmuyor. Bir mezhebin egemenliği hala devlet güvencesinde korunuyor ve kollanıyor. İşte, biz kadınlar toplumun şekillenmesinde üzerimize düşen görevi başkalarına ya da erkekler devrettiğimiz için olumsuzluklara müdahil olmada geç kalıyoruz. İrademizi oluşturmada etkisiz kalıyoruz. Biz kadınların etkisiz kalmasını bizzat sistem istemekte, üretenin kadın olduğunu ,insan yaşamında ne kadar önemli bir konumda olduğumuzu ve etki gücümüzü bildiğinden her türlü engellemeleri yapıyor. Bizleri bölüp parçalayarak yönetim sistemlerinin geleceğini teminat altına alıyor. Her türden ayrımcılığı körükleyip toplumun her kesiminden taraftar yaratarak bizim etki gücümüzü azaltıyor. Laik, dinsiz, türbanlı, başı açık gibi kavramlarla toplumu politikanın dışında tutmada sorunlarına yabancılaşmayı sağlamada başarılı oluyorlar. Ölenin de öldürenin de kardeş olduğunu haykırarak, tüm anaların gözyaşının dinmesi gerektiğini savunarak, barış ortamı içinde halkların, inançların, kültürlerin, yaşam tarzlarının bir arada olduğu daha yeşil bir çevre, insanca yaşanacak bir ülke ve daha güzel bir dünya yaratmak biz kadınların elindedir.

         Sükriye Ercan 05.02 2018

 (ÖZGÜRLÜK)

 

İBRAHİM GEZGİN YOLDAŞ'IN GÜZEL ANISINA

Bazı devrimciler vardır ölmeden gömülürler. Gözyaşlarıyla gezerler.
Oysa onlar devrim için en ön sırada göğüs gerenlerdir.

"Ancak kendinde devrim yapanlar devrimci olabilir," demişti Ludwig Wittgenstein bir zamanlar. Samuel Beckett peşi sıra geldi: "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil."

Hangimiz yenilmedik ki? Gel gör ki, düzenin istediği yenilgiyi kabul etmemiz değildi, kendimize yenilmemizdi. Eğer bugün onlarca, yüzlerce, binlerce yenilgiye rağmen halen yenilmediysek, toplumsal muhalefetin yerlerde süründüğü bir dönemde halen ayakta durabiliyorsak, korkular, baskılar, acılar karşısında gözyaşlarıyla da olsa halen haykırabiliyorsak, bu, unutmadığımız, unutturulmak için ellerinden geleni ardına koymayanların varlığına rağmen unutturmayacağımız geçmişimiz ve o geçmişi yürekleri ve sevgileriyle örüp bize teslim edenler sayesindedir.

Unutmayacaklarımızdan biri de sensin İbrahim Gezgin Yoldaş. Mücadelen ve biriktirdiklerin bizlerin hazinesidir. Ta ki emperyalist kapitalist sistemi yerle bir edene dek.

KanaryalI İbo, 17 Mart 1962 yılında Tekirdağ'ın Muratlı ilçesinde doğdu, İbo'nun CHP'li olan emekçi ailesi İstanbul'un Kanarya semtine taşınır. Aile bir taraftan yaşam mücadelesi verirken, babası bakkalcılık yapamaya başlar. Ibo ortaokuldan sonra YeşilköyTicaret Lisesi'nde ögrenimine devam ederken, okuldaki öğretmenin etkisiyle sol anlayış ve fikirlerle buluşur. Devrimci hareketle tanışan İbo, okulunda forum, boykot vs türünden işlerin örgütlenmesinde doğrudan yer almaya başlar. Okul dönüşlerinde trenlerde 30 Mart, 1 Mayıs katliamı protestolarını tüm yolcuların içinde gerçekleştirilmesinde en öndedir. O dönemin hızlı bir şekilde artan faşist saldırı ve katliamlarına karşı direniş çizgisi izleyen Devrimci Yol'un başta Kanarya olmak üzere tüm Sefaköy çalışmalarında yer alır. Kanarya'daki faşist yuvaların dağıtılmasında korkusuzca davranarak faşistlerin korkulu rüyası olur. Faşistler ona ve ailesine gözdağı vermek için bakkal dükkanlarını bombalarlar, İbo'yu kurşunlarlar; o hiç umutsuzluğa ve korkuya kapılmadan mücadelesine devam eder.

Faşizme karşı mücadelenin daha da yükseltilmesi için basta Türkiye'de önemli bir merkez olan Sancak Tül Fabrikasi olmak üzere, Küçükçekmece'de etkili MHP'nin dağıtılmasına yönelik kurulan ilk ekipte çekinmeden yerini almıştır. Küçükçekmece ve çevresinde ciddi anlamda faşist yuvaları dağıtmaya yönelik saldırı ve operasyonların katılımcısı ve aynı zamanda da örgütleyicisidir. Artık faşist çeteler tamamen rahatsızdırlar. Bu dönemde faşistlerin, çeşitli kahvehane taramalarını ve ilerici, sol ve CHP'li kişilerin öldürülmelerine yönelik saldırı planlarını rahat bir şekilde gerçekleştirmeleri mümkün olamamaktadır. Çeşitli saldırı ve cinayetleri isleyen faşist gruplar Sancak Tül fabrikasına saklanmaktadır. Bu fabrikaya adeta Türkiyenin çeşitli illerinden komandolar getirilerek Küçükçekmece'ye yönelik susturma, yok etme ve ezme faaliyetlerinin tasarlanıp gerçekleştirildiği bir merkezdir. İbo'nun da içinde olduğu Devrimci Yol timi bir gece Sancak Tülün bombalanması ve Küçükçekmece'de çeşitli faşist yuvalara yönelik saldırıları başarıyla gerçekleştirerek güvenli bir şekilde geri çekilirler. Grup kaza ve kayıp vermeden ayrıldıktan sonra İbo ve bir arkadaşı Kanarya'da bağlantıları olan bir eve giderler. Orada silah bakimi, temizligi vs yaparken İbo'nun elindeki silah patlar ve İbo ayağından vurulur. Yanındaki arkadaşı hafif yaralanır. Silah sesinin duyulması üzerine ev halkı uyanır. İbo kanlar içindedir. Diğer yaralı arkadaşı da aranmaktadır. İbo evdekilerin yardımıyla bir ev doktoruna götürülür. Diğer arkadaşı hafif yaralı olduğu için evi terk eder. İbo bir ihbarla yakalanır. Uzun süre Sağmacılar Cezaevi'nde hapis yatar, 12 Eylül sonrasında tahliye olur. Cunta koşullarında arkadaşlarıyla beraber cuntaya direnme ve teşhir faaliyetleri ve örgütlenmesini yaparken yakalanır. Mahkemeden tahliye olur. Yaşam mücadelesi, savrulmalar derken hayatın tüm zorlukları onun amansız bir hastalığa yaklanmasına yol açar.

Uzun bir süre bu hastalığa faşizme karşı vermiş olduğu mücadele gibi direndi, ancak 17 ocak 2018 günü hastalığa yenik düşerek hayata gözlerini yumdu. O sıra neferiydi, "Bizimle Hep Yaşayacak!"
Mustafa Kumanova

 (ÖZGÜRLÜK)

AŞI KARŞITLIĞI VE BİLİME GÜVEN KRİZİ A. Vernadsky November 30, 2017

Kapitalizm altında gerçekleştirilen tüm üretimlerde olduğu gibi, bilimsel üretim de demokratik bir şekilde işçi sınıfı tarafından kontrol edilmez. İşçilerin bilimsel ilerlemenin etmenleri olabileceğini ve olması gerektiğini savunuyoruz.
 
Bilim ateşiyle-"bilimsel bir ruh"la- tutuşan herkes derin bir çelişki ile karşılaşır:herhangi bir kişinin ilgisi olduğu dünya hakkında her şeyi derinlemesine anlaması basitçe mümkün değildir. Aynı sebepten ötürü, öngörülebilir bir gelecekte-hatta sosyalizmi inşa etmeye başladıktan sonra bile-  teknik iş bölümünü ortadan kaldırmak mümkün değildir, çünkü herkes her şeyi yapamaz ve bilemez.
 
Kapitalizm yönetimi altında karlar özel olarak tahsis edilse de, toplum kolektif üretim, bölüşüm ve değişime bağlıdır; iş herhangi bir insan emeğine geldiğinde, bütün parçalarının toplamından çok daha büyüktür. Bunun bir sonucu, dünyamız ile ilgili tüm diğer bireylerin taleplerini, özellikle de bilimsel olanları, büyük bir zaman, çaba ve kaynak olmaksızın gerçekleştirmenin her birey için imkansız olmasıdır.
 
 
KAPİTALİZM ALTINDA BİLİMSEL ÜRETİM
 
Büyük bir mali yük almaksızın, eğitim yoluyla bir takım kendimize ait uzmanlığı kazanabildiğimiz değil sadece, aynı zamanda, kendi başımıza sonuçlarını çabucak tasdik edemediğimiz bilimsel araştırmaları yapanlara da güvendiğimiz bir toplumda yaşamayı sevdiğimizi söylemek muhtemelen tartışma götürmez. Bununla birlikte, kapitalizm altında az ya da çok "doğal" bir epistemik(bilgisel) engelin yanı sıra büyük bir finansal engelle de karşılaşmıyoruz sadece, aynı zamanda başka bir şey daha var ve kapitalizm ağır aksak ilerlemeye devam ettikçe bilimsel itibarı daha fazla tehdit ederek büyüyor: bilimin kendisinin kar güdüsü.
 
Bilim, malların ve hizmetlerin üretiminde önemli bir yere sahiptir. Hem piyasada yeni emtiaların ortaya çıkmasında hem de mevcut malların üretim süreçlerinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Bu bilimin üretimi bizzat emektir ve genellikle bilim emekçileri, özellikle de üniversitelerdeki araştırmacılar ve öğretmenler, doktora sonrası araştırmacılar, öğrenci asistanları ve hatta öğretim üyeleri için inanılmaz derecede rizikoludur. Aslında bilimsel üretim bir toplumun ekonomik başarısında büyük bir faktör olmuştur ve olmaya devam eder. Doğal olarak, her modern ekonomi bilimsel üretimi şu ya da bu derece öncelikli kılar. 
 
Bilimsel araştırmaların dikkate değer bölümü kamu sektöründe yer alır. Özel sektörden farklı olarak kamu sektörü, "temel" araştırma denilen şeyin çoğunluğunun üretilmesinden sorumludur. Ticarileştirilip ticarileştirilmeyeceği ve bir şekilde pazarda son bulup bulmayacağı açısından uzun vadeli ve yüksek risklidir. 
 
Temel araştırmaların çoğunluğu, üniversiteler başta olmak üzere devlet tarafından yapılmaktadır. Bu araştırmalar, devlete karşılığında çok az ya da hiç ödeme yapılmadan çoğunlukla özelleştirilir. Örneğin, Apple'ın İphone'undaki her "temel" teknoloji büyük oranda devlet tarafından finanse edildi. Tabii ki Apple, bu tür girişimler için vergi ödemelerini en aza indirmeyi öncelikli yapar ve bunu yaparken yalnız olmaktan çok uzaktadır. Bir bakıma, kapitalizm altındaki bilim, kapitalizm altındaki diğer tüm üretimlerden farklı değildir - riskleri devletleştirme ve ödülleri özelleştirme ile nitelendirilir.
 
Eğer araştırma pazarın başarısına yol açmazsa, finansmanının devam etmesi olası değildir ve eğer karlılık eksiksiz bir şekilde tahmin edilemiyorsa, bu her şeye karşın gerekli araştırma devletin üstlendiği mali yük haline gelir. 
Kapitalizmdeki tüm üretimlerde olduğu gibi, bilimsel üretim de işçi sınıfı tarafından demokratik olarak kontrol edilmez. Bilim-hem temel hem de uygulamalı- üretimi üzerinde var olan devlet düzenlemesi ve gözetimi denen şey, ortalama bireyin çıkarı için değil, ancak sermayenin çıkarı için vardır.
 
Bir ilaç şirketi için asla bir çözüm değil de tedavi üretmek ve teknolojik sıçramalar için çabalamak yerine kademeli "ilerlemeler" sunmak çok daha işlevsel-karlı- olduğu gün gibi ortadadır. Bununla birlikte, sadece işlevsel değildir. Kar üretmek ve bu üretimin insanlığın yararına olmasına bakılmaksızın daha fazla kar üretmek için zorunluluk kapitalizmin temel taşıdır. Bu, her ne pahasına olursa ve her ne şekilde olursa, ekonomik durgunluk, depresyon ve nihayetinde devrimi önlemek için sermayenin çok iyi açıklanmış genişleme gereksiniminin bir tezahürüdür. 
 
Bu nedenle, kapitalizm altında bilimin ürettiği hakiki geçerliliği, derli toplu ve güvenilir bir formül vasıtasıyla doğru, güvenilir ya da bir bütün olarak toplumun yararına olarak değerlendirmeye sahip değiliz. Ve biliriz ki, bilimsel üretimini kontrol eden bir kaç azınlık için -kamu finansçıları, düzenleme kurumları ve pazarlanabilir emtia üretmek için bilimi kullanan ve ona el koyan özel endüstriler- ekonomik kaygılar bizim ihtiyaçlarımızdan önce gelir. 
 
 
HASIL OLAN ŞÜPHECİLİK
 
Kapitalizm altındaki bilimin çoğunluğun insan ihtiyaçlarına önem vermediği göze çarpar hale geldikçe, gitgide daha çok insan işlevselciliğin tuzağına düşer. Muğlak bir şekilde, kar güdüsünün ilgisi olduğunu ve bunun hem bilimsel düzeneği ve hem de bilimin kendisini yozlaştırdığını anlarlar, ancak  sistematik anlayış ve düzenin geniş tabanlı reddinden mahrumiyetlerinden ötürü yanlış sonuçlar çıkarırlar. 
 
Bu, güveni sarsan kanıtlara dayanarak, aşılara ilişkin bilim insanları arasındaki çok kuvvetli fikir birliğini reddeden "aşı karşıtı" savunucuları tarafından çok yaygın olarak ifade edilir. Bilimin bu komplocu reddinin nihai ironisi, "düzen karşıtı bilim" olarak adlandırılabilecek olan şeyin, kapitalizm altında doğal olarak ortaya çıkan korkunç güven eksikliğinden kar sağlamasıdır. Bilimsel fikir birliğinin reddi, bilimsel ilaçlar yerine mistisizmin ve homeopatik[alternatif] tedavilerin satılmasına yol açar.
 
Bununla birlikte, bu işlevselliğin türevi, "basit raslantı" olarak adlandırabileceğimiz, kar için üretilen X, Y ya da Z ürününün niteliği gereği tüketicilere zararlı olma ihtimalini es geçer. Biri, örneğin aşıların birine ya da birinin çocuğuna nihayetinde zarar verdiği sonucuna vardığında, düşünceye sürükleyebilecek sözde kanıtların ufacık bir parçasına dayanan niteliği gereği zarar verdiği için devlet tarafından düzenlenen ya da kapitalizm altında üretilen tüm ürünleri bertaraf etmek de prensipte nitekim kolay olmalı.
 
Daha açık ve kesin kavrayış, devletin bu tür şeyler üzerinde uygulamaya koyduğu düzenlemelerin sermayenin kısa dönem çıkarlarından ziyade uzun dönem çıkarlarını gözetmesidir. Sermaye, ne de olsa, bozuk aşılarca sakat bırakılmamış ya da çiçek hastalığı salgınından muzdarip olmayan işgücüne ihtiyaç duyar. 
 
Devletin bu düzenlemeleri ne kadar başarılı ya da başarısız uygulayabileceği, seçilmemişlerden oluşan bürokrasinin bu gibi konulara gelince gerçekte ne kadar öngörü sahibi olduğu ve sermayenin, ilaç, yiyecek ve diğerleri gibi zehirli atıkları dışarıda bırakarak elde ettiği kolay ve hızlı karların peşinde bu düzenlemelere karşı ne kadar kuvvetli çırpınacağı, bu daha da karmaşıktır.
 
Gerçek şu ki, sermaye bu tür düzenlemelere tüm gücüyle direniyor. Bu, birçok kişinin aşıların lüzumsuz veya gereksiz riskler olduğuna hükmetmesine yol açar. Hakikatte bu yanlıştır, fakat bilimin tamamen reddinden biraz farklıdır. Bilimin güvenirliğini bilmemenin güvensizliğe gerekçe oluşturduğu kabulünü içerir. Bu paranoyanın altında gerçeğin bir parçası yatar: mal ve hizmet üretiminde sermayenin rolüne ilişkin kısmi bir sezgi ve bilimin üretimi de dahil, çoğu insanın üretim araçlarına nasıl bağlı olduğunun parçalanmış bir kavrayışı.
 
 
ÇÖZÜM
 
Bilime güvenimizi oturtarak hepimizin tamamen temize çıkarabileceği bir dünya yaratmak için kestirme bir yol yok. Güvensizliğin kokuşmuş merkezinde yatan kar güdüsüdür ve bu, en azından Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler vasıtasıyla ortadan kaldırılamaz. Bunlar hizmetkarları oldukları sermayeye göbekten bağlıdırlar ve amaçları sermayenin sürekli birikimi ve hakimiyeti için yolu temizlemektir. Akıldışı kar sistemi yok edilmelidir ve bilimsel gelişmenin gidişatının işçi sınıfı tarafından demokratik olarak kontrol edildiği, baskıdan ve anlamlı bilimsel ilerlemeyi engelleyen küçük çıkarlardan uzak mantıklı bir sistem ile değiştirilmelidir. Sosyalizme ulaşmanın kolay olup olmayacağının onun zorunluluğu ve aciliyeti ile ilgisi yoktur.
 
Bilimde mükafatın olmadığı ancak insanlığın yararına keşfetme ve dahası gerçeği bilme arzusunun olduğu bir dünyada komplo teorilerinin ve aşı karşıtı harekette ve başka yerlerde gördüğümüz türde bir güvensizliğin ne bir dayanağı ne de bir sebebi olacaktır. Günümüz dünyasının iğrenç ve çileden çıkaran gerçekliği, milyarlarca kişinin tedavi edilebilir hastalıklardan gereksiz yere acı çekmesi; gezegenimiz ve insanlarının yenilenebilir enerji türlerini şirketlerin reddetmesi yüzünden acı çekmesi; ve çoğunluğun bunların hiçbirine hayır dememesidir.
 
Milyonlar, içinde uzmanlara güvenebileceğimiz ve kendimizin uzman olabileceği ve bilimin insanlığın ve doğanın tümünün iyiliği adına bir güç olduğu bir dünya arıyor. İşte bu yüzden biz Marxistiz ve işte bu yüzden sosyalizm uğruna mücadele ediyoruz!
 
*www.socialistrevolution.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
  (ÖZGÜRLÜK)

FACEBOOK SAYFAMIZ