Özgürlük

YANIS VAROUFAKIS'İN AVRUPALI RÜYALARI

YANIS VAROUFAKIS
İLE BİR RÖPORTAJ
 
(ç.n.: Yanis Varoufakis milliyetçiliği sosyolojik bir kavram olarak almadığı ve almak aklının ucundan bile geçmediği için boşlukta sallanan yetersiz yorumlar yapıyor. Çağımızın vebası milliyetçiliğin ve milletlerin ne olmadıklarını [yani, sonradan yaratıldığını, ulusal olan ile politik olanın çakışması olduğunu] bilmeden ve milliyetçiliği ve milletleri milliyetçilerin tarif ettikleri mevcut tanımlarla paylaşılan bir ortaklık ve bir gönül bağı olarak kabullenerek Avrupa'daki gelecek kopmalara ya da siyasi çekişmelere çözüm bulamazsınız. Hatta önerdiğiniz Avrupalılık da kılık değiştirmiş yeni bir milliyetçilik olur. Özünde yaptığınız sadece sınırları genişletmek olur. Bu sefer politika ile çakışan ulusal olan değil Avrupalı olan olur. Ve böylece bizden olanlar ve bizden olmayanlar ayrımcılığı devam eder. Ancak Avrupa'daki tüm milliyetçilikleri ve milletleri reddederek bir başlangıç yapabilirsiniz. Yanis Varoufakis gibi bir marxistin yapması gereken de bu olmalıdır. Fransız İhtilali'nin ideallerine geri dönmek. Ve dünyanın sadece Avrupa'dan ve Avrupalı'dan ibaret olmadığını unutmamak.)
 
İtalya'nın bütçesi üzerine kavga, Avrupa Birliği'ni yeni bir kaosa sürüklemekle tehdit ediyor. Yanis Varoufakis, Jacobin 'e AB' yi kendinden kurtarma planlarını anlattı.
Geçtiğimiz Cuma günü, Yanis Varoufakis, önümüzdeki Mayıs ayında yapılacak olan Avrupa seçimlerine kıta çapında aday olanların listesinin, Avrupa Baharı'nın tanıtımını yapmak için İtalya'daydı. Eski Yunan maliye bakanı, Brüksel'in üye devletlerin harcamalarını kısıtlama yetkisi üzerine kopartılan gürültüyü daha da alevlendiren, Avrupa Komisyonu'nun İtalyan hükümetinin bütçe teklifini hükümsüz kılmasından sadece birkaç gün sonra İtalya'yı ziyaret etti.
 
Basın toplantısında Varoufakis, hem popülist sağa hem de neoliberal merkeze alternatif olarak “radikal bir Avrupalıcılık” çağrısı yaptı. 2015 yılında başlattığı DiEM 25 hareketinin etrafında inşa edilen Avrupa Baharı girişimi, 2015 yılında başlattığı DiEM 25 hareketinin etrafında inşa edilen Avrupalı Bahar girişimi, Fransa'daki Benoît Hamon’un Génération'larından Danimarka'daki Alternativet'e güçleri bir araya getiriyor.
 
Jacobin’den David Broder, Avrupa kurumlarının İtalyan bütçesinin ele alınması, AB yapıları içinde ilerici bir alternatif oluşturmanın getireceği beklentiler ve Brexit sonrasında Britanya'yı nasıl bir geleceğin beklediği konusunda Varoufakis ile bir söyleşi yaptı.
 
 
Şu anda Beş Yıldız/Lega ile Avrupa'nın İtalyan hükümeti bütçesi üzerine çarpışma yaşadığı önemli politik savaşın olduğu Roma'dayız. Başbakan yardımcısı ve Lega lideri Matteo Salvini, vergi kesintisi gündemi olmasına rağmen, yüzde 2,4'lik bir açığı kapatma planları, ki böylece kendisine İtalyan kamu harcamalarının savunucusu süsü vermeye olanak tanıyan planlar üzerine Brüksel ile bir kavgaya tutuştu. Avrupa Komisyonu başkanı Pierre Moscovici, İtalyan hükümetinin sorumsuzluğunu kınayarak görünüşte Salvini'nin ekmeğine yağ sürdü.
 
Kesinlikle, Moscovici bodoslama tuzağa düştü.
 
Fakat sizin öncelikli Avrupa vizyonunuzda Avrupa Komisyonu ulusal bütçelere herhangi bir şekilde sınırlama getirmede ya da Dönem gibi kontrol mekanizmalarını sürdürmede bir rol oynayacak mı?
 
Amerika Birleşik Devletleri örneğine bakalım. Eyalet hükümetleri için sadece denk bütçeleriniz olabilir, çünkü dükkana bakan bir federal hükümetiniz vardır. Avrupa'da, Mali Sıkılaştırma ile birlikte Dönem süreci denilen şeyin etkili olduğu denk bütçeler, rasyonaliteye karşı bir saldırı, nefret edilen bir şeydir. Çünkü, bankacılık sistemleriyle ilgilenmek zorunda olan, onları maddi olarak destekleyerek kurtarmak zorunda olan ve kamu yatırımlarını gözetmek zorunda olan hükümetleriniz vardır. Bunu denk bir bütçe ile yapmak imkansız. Yani, kurallar, en azından açık veren ülkeler tarafından ihlal edilmek üzere oradalarmış gibi oluşturulur.
 
Bankaları kurtaran Merkez Bankası'nın olmadığı, kamu altyapı harcamalarının, Tıbbi Bakım Sigortası harcamalarının ve diğer şeylerin olmadığı bir Birleşik Devletler hayal edin. Missouri, Mississippi, hatta Kaliforniya için birlik içinde kalmak imkansız olurdu. Yani, ciddi bir sorunumuz var.
 
Sorunuzu cevaplamaya gelince, evet, euro bölgesinde bankacılık sisteminini, banka kurtarma sistemini, genel kamu yatırımlarını -umarım yeşil yatırımları- ve ABD'deki örneğin gıda pulu programı gibi yoksulluk karşıtı planları Avrupalılaştırdığınız sürece [AB üyesi] devletlere sınırlar koyabilirsiniz.
 
Geçmişte, Mütevazı Teklifiniz de dahil olmak üzere, krizlere karşı Avrupa çapında bir müdahalenin bir parçası olarak Euro tahvilleri gibi bazı mekanizmalardan bahsettiniz. Aynı zamanda, böyle bir müdahalenin parasal bir birliğin oluşumunu ya da genellikle tanımlandığı gibi, Alman vergi mükelleflerinin Güney Avrupa ülkelerine para ödemelerini gerektirmediğini söylediniz. Ayrıca, mevcut Avrupa antlaşmalarının genel olarak yeniden düzenlenmesini teklif etmek yerine bu antlaşmalar içinde hareket etme yönünde konuştunuz.
 
Peki, euro bölgesinde rota değiştirmek için esasen hangi mekanizmalar var? Ve daha katı politik düzeyde, kıta çapında bunlar halka nasıl "satılabilir"?
 
Anlaşmalar değişmeli ve kurallar değiştirilmelidir. Aptalcadır; işlemezler. Fakat! Politik olarak konuşmak gerekirse, eğer kalkıp da insanlara, "Bize oy verin, çünkü sizi mahveden krizi iyileştirmek için kuralları değiştirmemiz gerektiğine inanıyoruz," derseniz, insanlar size şöyle bir bakacak ve "Peki, kuralları değiştirmek yirmi yılı alacak: bu arada ölmemizi mi istiyorsunuz?" diyeceklerdir. 
 
İşte, bu yüzden Mütevazı Teklif üzerinde çalışıyorum. Soru şu ki, krizi etkili bir şekilde dengelemek, vatandaşların hayatlarını istikrara kavuşturmak - bu cezalandırıcı kemer sıkma kurallarını ortadan kaldırmak için yarın sabah ne yapılabilir? Bu, kuralları değiştirmek istemediğim için değil, fakat kuralları değiştirmenin tek yolu, krizin kurbanlarının gelirlerini arttıran, ki böylece ne tür kurallar istediğimiz konusunda gerçek bir tartışmaya başlayabileceğimiz politik alana sahip olabileceğimiz, yeşil yatırımın başı çektiği bir tür büyüme yaratmak olduğu içindir. 
 
Bir önek vermem gerekirse, yeşil yatırımı ele alın:  Franklin D. Roosevelt'in Yeni Anlaşması gibi bir şey değil ihtiyacımız olan. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın yüzde 5'i altyapıya harcanabilir. Günümüzde, 1930'lu yılların aksine, yeşil altyapıya ihtiyacımız var. Yeşil enerji, yeşil bir ulaşım sistemi: Avrupa, tüm bu alanlarda gerçekten çok geride. Yani, yılda beş ila altı yüz milyar avroya ihtiyacımız var.
 
Para nereden gelir? [AB üyesi] devletler bunu karşılayamazlar ve bin bir çeşit kural var. Yasal olarak yarın sabah yapabileceğimiz bir şey var mı? Sanırız, evet.
 
Çok net bir teklif yapıyoruz. Hepimize ait olan Avrupa Yatırım Bankası var. Şu anda, şu korkunç kredi kurumları tarafından bile AAA değer biçilen yirmi beş, otuz yıllık çürük tahvilleri ihraç ediyorlar. Yani , her yıl beş yüz milyar ihraç ediyorlar. Fakat bazıları şöyle diyor, "Hayır, bunu yapamazsınız, [tahvillerin] fiyatları düşecek, faizleri yükselecek" ve benzeri şeyler.
 
Halbuki sadece bir basın toplantısına bakar. Avrupa Merkez Bankası, başkaları değil sadece bu tahviller için eğer faizleri yükselmeye başlarsa onları satın alacağını beyan edebilir. Ama bölünmeyecekler. Çünkü Avrupa'da bugün, bankacılık ve finansal sistemde iki buçuk trilyon avro civarında boşta duran, dökülüp saçılan, sadece konut fiyatlarını arttıran ve yatırıma yönelmeyen ama zarar veren para var. Yani, sadece bir basın toplantısına ihtiyacımız var. Tabii ki, liderlerin, bunun gerçekleşmesi için emir vermesi için politik iradeye ihtiyacınız var. Ama burada, “O halde çözüm nedir?” diye soran insanlara cevap verebileceğiniz bir örnek var. 
 
Bunun uygulanacağını söylemiyorum. Ancak yabancılara, Müslüman, Yahudi, yunanlı, Alman ya da diğerlerine değil düzene kızgın olan insanları kazanmak için yapmanız gereken şey öfkeyi doğru bir şekilde rasyonel bir öfkeye yöneltmektir. 
 
Bu kriz gereksizdir: yarın sabah bunu değiştirebiliriz. Bu sosyalizme sahip olacağız, mümkün olan tüm dünyalar içinde en iyisine sahip olacağız demek değil. Ama bu, bugün sahip olduğumuzun ötesinde, çok daha ötesinde bir şey. Bu, politik sermayenizi bir ilerici olarak nasıl geliştirirsiniz. 
 
 
Ancak, siyasi irade bakımından: Yunanistan'ın Syriza hükümetinin deneyimi, tek bir AB ülkesinin diğerlerini ele geçirme ya da müttefik olmadan Avrupa'yı yeniden modelleme çabalarının zorluklarını gösterdi. Avrupa yanlısı ve bu anlamda, hem tek başına Fransa hem de Fransa ve diğer devletler, ayrılma tehdidiyle bir takım kopmaları dayatabilir ana düşüncesine sahip olan Jean-Luc Mélenchon ve diğerlerinden farklı olan bir hareketi şu anda öneriyorsunuz. Bununla birlikte, aynı zamanda, Avrupa Parlamentosu'nun kıtadaki adayları da dahil olmak üzere, Avrupa çapında bir hareket oluşturmayı planlıyorsunuz. Yine de, belirli bir ulus-devlette iktidar gücü vasıtasıyla olmasa da, ideal senaryoda bile, aslında gerçekte ortaya çıkan kıta çapında politik bir değişim sürecini nasıl öngörüyorsunuz?
 
Krizin son on yılı içinde kurulu düzenin büyük başarısı, uluslararası bir grup insanın, uluslararacıların, bankerlerin krizini bir bankacılık krizi olarak ele almaları ve bu adamları kurtarmak için Yunanlıları Almanlar, İtalyanları Fransızlar aleyhine çevirmeleridir. Kurbanları aldılar ve birbirlerine karşı doldurdular.
 
İlerici olarak yapabileceğimiz tek şey, Avrupa ve Yunanlar arasında bir çatışma olmadığı, Kuzey ile Güney arasında bir çelişki olmadığını söyleyerek Avrupa'yı bir baştan bir başa koşmaktır. Hem Kuzey hem de Güney'de masum kurbanlar var. Bu yüzden ulusötesi bir harekete geçtik.
 
Jean-Luc Mélenchon'un sorunu ve bizim anlaşmazlığımızın sebebi, ulus devlete geri dönmekten bahsetmeye başladığınızda, Le Pen'in yelkenlerini yüzey rüzgarlarıyla doldurduğunuz gerçeğidir. Bugün Avrupa Birliği'nin dağılmasından yararlanacak olanlar, Sağcı güçleridir. Hatta eğer tek ülkede sosyalizm bakımından düşünen iyi niyetli bir solcu olsanız bile [gülüyor], sonunda bu yeniden canlanan ulus devlette iktidarı kazanan kişi siz olmayacaksınız. Le Pen olacak, Salvini olacak. Buna kesinlikle kani olduk.
 
İşte bu yüzden, bizim Lexit[ayrılma yanlıları] arkadaşlarımız Avrupa Birliği'ni eleştirmede çok iyi bir noktaya sahip olsalar da, hiç şüphe yok ki Avrupa Birliği berbat olsa da, kepaze kurumların geriye giden bir kümesi olsa da, onun parçalanması ilericileri ileriye götürmeyecektir. 
 
 
Lexit konusunda, 20 Ekim'in, Londra’da, İngiltere’nin Avrupa’yı terk etme kararına ilişkin olarak başka bir referandum yapılmasını talep eden büyük bir “Halkın Seçimi” yürüyüşüne sahne olması dikkat çekici. Fakat siz kendini radikal bir Avrupalıcı olarak tanımlayan bir olsanız da, böyle bir oylamaya karşı çıktığınızı söylediniz. Peki neden? Ve İngiltere ve Avrupa arasında gelecek ilişkileri nasıl görüyorsunuz?
 
Tam açıklama: Brexit'e karşı savaştım ve Tarık Ali gibi dostlarımla ve Avrupa Birliği'nden ayrılannayı destekleyen Sol'dan diğerleriyle anlaşmazlık içinde oldum. Benim görüşüm Roma'da gördüğüm manzarayla aynıydı - yani, eoru bölgesi içinde kalan İtalya [lehine]. Avrupa Birliği'nin dağılması, sonunda, İngiliz toplumunun en zayıf üyeleri üzerinde zararlı etkilere sahip olacak. 
 
İkinci referandumun korkunç bir fikir olduğunu düşünmemin nedeni, doğası gereği, referandumların ikiden seçimli olmasıdır. Şu anda en az dört seçeneğimiz var: Brexit'e hayır; anlaşılamayan bir Brexit [diğer bir deyişle, Birleşik Krallık ve AB, Brexit'in resmi tarihi olan 29 Mart 2019 için bir uzlaşmaya varmazlar]; Theresa May ile Brüksel'den birlikte geri gelen işe yaramaz çözüm; ya da bizim önerdiğimiz "Norveç artı" çözümü [diğer bir ifadeyle, İngiltere,  AB karar alma yapılarına doğrudan katılmadan, tek bir pazarın, gümrük birliğinin parçası kalan ve sermayenin ve insanların serbest dolaşımını kabul eden Norveç benzeri bir ilişkiye sahip olabilir].
 
Yani, ikiden fazla alternatifiniz olduğunda, ihtiyacınız olan şey yeni bir hükümet. Bu yüzden Jeremy Corbyn’in yeni seçim çağrısını destekliyoruz. Açık bir muhasebeye, yapılması gerekenlerin tam bir tartışmasına ihtiyacımız var, böylece Avam Kamarası bir karar verebilir.
 
 
Jeremy Corbyn'in Brexit'ten herhangi bir fırsat çıkarabileceğini düşünüyor musunuz? Anlamı, Haziran 2016'da gerçekleşen referanduma saygı meselesinin ötesinde, Avrupa Birliği'nden ayrılan İngiltere'den elde edilebilecek olumlu şeyler de var mı?
 
Demiryollarını daha kolay ulusallaştırabildiği ölçüde, bu bir artıdır ve her şeyde bir hayır vardır. Ancak, referandum tartışmalarını yeniden başlatmayalım: İnsanların oylarının sonucuna saygı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Sanki bir önceki yanlış insanların oyuymuş gibi başka referendum için kampanya yürütenlerin bir "Halkın Oy"una ihtiyaç ile ilgili konuşma tarzlarını gerçekten adam yerine koymam. Bu tür zehirli dil ilerici politikalara uymuyor.
 
Şimdi benim için önemli olan şey İngiltere için - ve muhtemelen ben ve Jeremy bu konuda hemfikir değiliz - hareket özgürlüğünü korumak. Sol her zaman sınırları kaldırmak ve insanlar arasında yeni sınırlar yaratmamak için savaşmalıdır. Öyleyse, benim için “Norveç artı” çözümü İngiltere için ideal olurdu ve bu olmasa bile, DieM 25'in önerdiği Avrupa için Yeni Düzen'inimiz, zorlu bir Brexit sonrasında [İngiltere'nin tüm AB ile ilgili yapılardan ayrılması], Britanya'nın ayrılmaz ve ilerici bir parçası olduğu bir Avrupa Birliği benzerini yaratma yolunda nasıl koordine edilebileceğini ayrıntılı anlatabilir.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

NEDEN VE HANGİSİ

Siyasi seçimler yalnız kaybetmek ya da kazanmak değildir. İçinde bulunduğunuz ülkenin sınırlarının dışına bir bakın. Brezilya'ya bir bakın. Hindistan'a bir bakın. Almanya'ya, ABD'ye bir bakın. Ve diğer onlarcasına. Muhafazakar, gerici milliyetçi ve kökten dinci aşırı sağın yükselişi artık bir gerçek. Ve faşizmin ayak seslerinin duyulmaya başlandığı da bir gerçek. Faşizm tehdidinin artık her ülkenin kapısında belirdiği de bir gerçek. Dünya ikliminin değiştiği ve doğanın yok olma ile yüz yüze geldiği de bir gerçek. Ve hepsinden önemlisi kapitalizmin yıkıcı ve yakıcı olduğu ve kendiyle birlikte tüm insanlığı bir uçuruma doğru götürdüğü de bir gerçek.
 
Peki, tüm bu gerçeklere ve tüm bu gerçekler günümüzde artık ilkokul çocukları tarafından bile bilinmesine rağmen neden ezilenler kendilerini en çok ezenleri iktidara taşıyor? Bunun nedeni sadece çıkarlar mı? Yoksa bilincimizin önündeki en büyük engel gurur, kibir ve egolarımıza sunulan kimlikler mi? Diğer bir deyişle, dini, milliyetçi ,etnik, cinsiyetçi aklınıza gelebilecek tüm kimlikler mi?. Azınlık kimlikleri ezen erkek egemen, gerici milliyetçi, kökten dinci çoğunluğa ait kimlikler... Sahi kimlikler, karnımızın doymasından, barınmaktan, giyinmekten çok mu daha önemli? Aksi halde tüm açlığımıza rağmen kimliklerle doymayı tercih etmezdik? Tüm açlığımızın ve yoksulluğumuzun sebebi bir avuç seçkinler sınıfı olmasına ve bunun böyle olduğu herkes tarafından bilinmesine rağmen biz ezilenler bizi en çok ezen bu insanları bizi daha da çok ezmeleri için iktidarlara getirmezdik? Onların çıkarları uğruna sınırların içinde ve dışında onlar tarafından yaratılan milletler adına ölmek için onların ordusuna nefer yazılmayı canı gönülden kabul etmezdik? Peki ya gerçekler?
 
Gerçekleri gizlemenin bir yolu olarak yanlış algıların sömüren kişilerce sömürülenler üzerinde tesis edilmesi sonucu gerçekler sadece görüntüden ibaret hale geliyor. Böyle olunca da gerçeğin öz olduğunu anlatabilmek giderek zorlaşıyor. İnsanlar gördüklerinin bir görüntü olduğunun farkına varmak ve görünenin de her zaman inanılan olduğundan, daha doğrusu "ben gördüğüme inanırım" düsturu genel geçer kural olduğundan o görünenin aslında kendilerine gösterilen bir yanılsama ve sahte bir görüntü olduğunu özün gerçekliğini kavrayamıyorlar. Dolayısıyla özü gözler önüne seren düşünceler de görmezden geliniyor.
 
Örneğin, günümüz modern burjuva medeniyetinde ve onun modern kapitalist toplumunun dayandığı bütün üst yapı işleyişinde görüntüde mükemmel gösterilen bir demokrasi ve insan hakları anlayışı var. Ve bu görüntü de, büyük bir aydınlanma ve burjuva tarihi birikimine dayandırılıyor. Bu görüntünün içi bütün ideolojik, felsefi, sosyolojik ve de aklınıza gelebilecek bütün kavramlarla doldurulmuş durumda. Oysa ki gerçek çok farklı tekabül ediyor. İnsan hakları da demokrasi de özde mutlu sömüren bir azınlık lehine işliyor ve işletiliyor. 
 
Her şeyin ötesinde her insan çıplak ve özgür doğuyor. Hayatı boyunca hayattan ne anlam çıkardığına göre seçimlerini özgürce(?) yapıyor ve bireyin tutkuları-sonraki kimlik arayışları- hangi yolda ilerleyeceğini seçmesinde belirleyici oluyor. Bunlar gerçekten özgür olan bir birey için geçerli. Ama birey yalnız başına değildir ve bir toplum içinde yaşıyor. Ve o toplumda sınıflardan oluştuğu için ve toplumun alt yapısı sömürüye dayandığı için kimlik seçiminde bireyler ne kadar özgür davranabiliyor? Ve özün gerçek olmadığı, görüntünün gerçekmiş gibi sunulduğu bir medeniyette sunulan kimlikler birilerinin dayatmasından ibaret olmadan alt yapısı sömürmeye dayanan bir toplumda nasıl saf ve temiz olabilirler? Sömürüye dayanan bir düzen içerisinde çoğunluğun azınlığın kölesi haline getirildiği ve gittikçe de tarihsel birikimi içinde zenginliğin ve bolluğun belirli ellerde toplandığı günümüzde o çoğunluğa insan hakları ve demokrasi altında sunulan görüntüler ne kadar gerçekçiler?
 
Bugün bir Batı ülkesinde istediğinizi ifade etme, örgütlenme, iş kurma, mülkiyet, hukuk önünde eşitlik haklarına sahipsinizdir. Ama bir de toplumsal düzeni değiştirme hakkına sahip olduğunuzu ileri sürün bakalım ne olacak. Bunun için özgürce hareket etme hakkınız olduğunu ileri sürün, ekonomik eşitlik istediğinizi ve bunun için mücadele etme hakkınız olduğunu ileri sürün bakalım ne olacak...Sonunda karşılığı göz yaşartıcı gaz, cop ve gözaltı olacaktır. Her ne kadar hukuk önünde her bir vatandaş için "eşit haklar" söz konusu edilse de, bazı kimliklere daha eşit haklar düşüyor. Daha eşit haklara sahip olanlar ise, her daim baskı aracı olarak kullanılan o andaki baskın kimlikler, yani çoğunluğun kimliği olan ve her daim özün anlaşılmamasında işlev gören ve bu işlevi politika ile çakıştırılıp meşru bir zemine oturtularak başkaldırmaya yeltenenler üzerinde acımasızca uygulanan ve çoğunluğu oluşturan, duyguları okşayan dini ve milliyetçi kimlikler, cemaatleşme vasıtasıyla, toplum ve birey bilincinin gelişiminin önünde engel teşkil ediyorlar. Çoğunluk, azınlığın başkaldırma tehlikesini ihtiva eden "kendi kendini geliştirme"sine ve başkaldıran bir bilinç oluşmasına kullandığı ideolojik, psikolojik ve sosyolojik araçlarla izin vermiyor. Bunu da, bilinci karartan görüntülerin özün görüntüsü üzerine montajlanması yoluyla yapıyor.
 
Oysa, Sartre ve Camus'un, ikisinin de haklı olarak ortaya koydukları gibi ama sonradan aralarında çekişmeye neden olan varoluşçuluk felsefesinde belirtilen "varoluşun özden önce gelmesi" ilkesi yerini "özün varoluştan önce gelmesine" bırakıyor. Çünkü varoluşta hepimiz saf, özgür ve eşit doğuyoruz. Sonradan kimlikler edinip tutkularımız, ideolojimizin, egolarımızın ve diğer komplekslerimizin oluşmasıyla kendimize yön veriyoruz ya da sömürülenler tarafından bize biçilen kimliklere girerek "özün varoluştan önce gelmesine" izin veriyoruz. Belki de olan budur. Ya da "bilincimizi oluşturan varlığımız" yani içinde bulunduğumuz maddi koşullar ve ekonomik çıkarlardır. Ya da 2017 senesinde üç yaşında bir çocuğun akıllı telefon ve tablet kullanmaya başladığı, google'nin, wikipedia'nın olduğu bir çağda bilincimize yön veren bambaşka şeylerdir.
 
Kısacası günümüzde belki de yapılması gereken bilincimizi etkileyen nedenlere daha fazla eğilmektir. Sosyalist düşünce belki de sahip olduğu geçmişin kültürünü bu anlamda geliştirip bambaşka bir bilinçlenmeye doğru evrim geçirmelidir. Velhasıl özün görünmesinin önündeki en büyük engel ezilenlerin düşünmesini engellemektir. 
 
Başkaldırı ve ayaklanma düşüncenin ürünleridir. Ve onun olmamasının önündeki engel de düşüncedir. 
Öz ve görüntü... 
Hangisi bilincimiz?
Özgür Devrim

Latin Amerika’nın Yeniden Askerileşmesi ANDREW G. REITER / BRETT J. KYLE

Jair Bolsonaro'nun yükselişinden önce dahi, Latin Amerika'nın orduları mahkeme sistemi aracılığıyla yeniden güç kazanıyordu.
11 Kasım 2017'de São Gonçalo, Brezilya'da polis ve kara kuvvetleri haberleşme emniyeti teşkilatı tarafından ortak yürütülen operasyonda sekiz sivil öldü. Hayatta kalanlar ve görgü tanıkları, helikopterler ile taşınan ve ağaçlık bir araziden ateş eden, dürbünlü lazer ışıklı tüfekleriyle siyah giyinmiş özel kuvvetleri gördüklerini bildirdiler. Ancak ordu, davayı soruşturmayı ya da sivil makamlarla işbirliği yapmayı reddetti. Bir önceki ay geçirilen yeni bir kanun sayesinde yasal olarak buna hakkı vardır.
 
Ekim 2017'de Brezilya Kongresi tarafından onaylanan 13.491 sayılı Kanun, askeri mahkemelere insan hakları ihlalleri ile suçlanan personellerini yargılama yetkisi vermektedir. Yasanın onaylanmasından önce, Savunma Bakanlığı, sivil mahkemelerin bu tür davaları ele almalarının polis operasyonlarını engellediğini kamuoyuna açıkladı. Michel Temer yönetimi, kırsal alanlardaki toprak hakları aktivistlerine veya büyük şehirlerin teneke mahallelerine ve varoşlarına karşı olsun, yerel polislik görevleri için ordu kuvvetlerini giderek daha fazla kullandı.
 
Brezilya’nın 2008’deki “pasifleştirme” politikası, askeri personelin Rio de Janeiro’daki gecekondu mahallelerine gönderilmesine ve 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyat oyunlarına doğru giderek artan oranda polislik faaliyetlerinin hızlandırılmasına yol açtı. İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre, her yıl binlerce sivil, asker ve polis tarafından öldürülüyor. Şubat ayında oluşturulan yeni Kamu Güvenliği Bakanlığı, bir ordu generali tarafından yönetiliyor ve Mayıs ayında Brezilya ordusu, ülke çapında otoyolları kapatan kamyoncuların grevine karşı konuşlandırıldı. Bu, askeri diktatörlüğün 1985'te sona ermesinden bu yana askerin bu şekilde ilk defa kullanılmasıydı.
 
Askeri mahkemeler kanunu, herhangi bir olası görevi kötüye kullanma soruşturması silahlı kuvvetlerin kendi otoritesinin yetki alanına girdiği için silahlı kuvvetlerin üyelerini suçlamalara karşı hesap verebilirlikten koruyabilmesini daha da fazlalaştırdı.
 
Brezilya adalet sistemini askerileştiren tek ülke değildir. Askeri mahkemeler Latin Amerika'da yargılama yetkisini giderek artan oranda kabul ettiriyor. Haziran 2015'te Kolombiya, ordu mensuplarının işlediği çoğu suçun yargılama yetkisini askeri mahkemelere kaydırarak, Brezilya'da kabul edilene benzer bir yasa tasarısını meclisten geçirdi. Anayasa Mahkemesi tasarının yürürlüğe girmesini iki kez reddetti, ancak hükümet bu değişikliği yapmaya kararlıydı ve o zamandan beri yürürlükte olan biraz daha daraltılmış bir yasa tasarladı. Venezüella, 2005'ten bu yana hükümete karşı protesto gösterilerine katılan sivilleri kovuşturmak için askeri mahkemeleri yoğun bir şekilde kullanıyor. Şili'de, ordu mensupları tarafından işlenen insan hakları ihlalleri davaları hala askeri mahkemelerde yargılanmaktadır.
 
Benzer yasalar, suç, uyuşturucu kaçakçılığı ve çete şiddeti ile savaşma bahanesiyle ordunun devletletler tarafından daha çok görevlendirildiği orta Amerika'da da yakında geçebilir. Meksika, sivil mahkemelerde görülen ordudan askerlerin karıştıkları insan hakları ihlallerini içeren davaları 2014 yılında kaldırdı, oysa Aralık 2017'deki İç Güvenlik Yasası, yerel polislik faaliyetlerinde bulunan ordu yedek güçlerinin ordu mahkemelerinin kullanımı ile doğru yoldan ayrılabileceğini varsayar.
 
 
Askeri Mahkemelerin Kullanımı ve Kötüye Kullanımı
 
Askeri adalet sistemlerinin sınırlı kullanımı vardır. Askeri personel, sivil dünyada benzeri olmayan itaatsizlik gibi suçlar için yargılama kurallarına tabidir. Ancak, askeri mahkemeler insan hakları ihlalleri gibi personelinin suçlarında yargılama yetkisini genişlettiğinde ve bazı durumlardan  duruşmalarda sivilleri görevlendirse dahi, bu paralel yasal sistem hukukun üstünlüğünü baltalar. Askeri mahkemeler, ordunun kendi eylemlerini yargılayabildiği zaman, personeline özel muamele sağlayabilir ve onları hesap verebilirlikten koruyabilirler.
 
Latin Amerika'da gücünü kötüye kullanan askeri mahkemelerin uzun bir geçmişi var. Askeri mahkemeler, 1970'lerde ve 1980'lerde bölgeyi yöneten otoriter rejimlerin çoğu için bir baskı aracıydı. Uruguay'da, ulusal güvenlik suçlarından yargılanan siviller askeri mahkemelerde yargılanmış ve ell Uruguaylı'dan biri askeri yönetim sırasında bir yerde hapsedilmişti. Şili'de General Augusto Pinochet diktatörlüğü yönetiminde askeri mahkemeler, özellikle 1973'te “sıkıyönetim” altında savaş dönemi mahkemelerinin kullanılması yoluyla, diktatörlüğün ilk beş yılında sivillere karşı yaygın bir şekilde kullanılmıştır.
 
Buna ek olarak, isyancılarla savaşan rejimler, ordularına geniş yargı yetkisi bağışladılar. 1980'lerin ortasına kadar, Kolombiya ordusu, cumhurbaşkanı kamu düzeninin bozulduğunu belirlediğinde kararname ile başlatılabilen herhangi bir bölgede bir sıkıyönetime geçildiğinde bir dizi suçtan sivilleri yargılayabilirdi. Bu bölgelerdeki silahlı kuvvetler tarafından işlenen herhangi bir cinayet planlı bir operasyon sırasında olduğu sürece yasal olarak meşru idi.
 
Guatemala’nın iç savaşında ordu, sivilleri yargılamak ve sıradan bir biçimde idam cezasına çarptırmak için özel yargı mahkemeleri olarak adlandırılan gizli mahkemeler oluşturdu. Peru'da, Başkan Alberto Fujimori 1990'larda Shining Path'a [Aydınlık Yol] karşı savaşı tırmandırırken askeri mahkemeleri yeniden canlandırdı. Ordunun, anlaşılmayacak şekilde terörizm olarak tanımlanan herhangi bir suç üzerinde yargılama yetkisi olduğuna hükmetti ve ordu mahkemeleri düzenli olarak sivilleri kovuşturdu.
 
Reform Mücadelesi
 
Latin Amerika'da demokrasiye geçişten sonra askeri mahkemeleri yeniden düzenleme mücadelesi uzun sürdü. Nitekim, orduların, kendilerini sivillerin yargılama yetkisi altına sokacak girişimlere kuvvetlice direnmesiyle birlikte, kanun gücü birçok ülkede otoriter yönetimin son izlerinden biriydi. Aslında, Guatemala, Kongre'nin 1990'larda nihayetinde reform yapmasına kadar, çok kapsamlı yargılama yetkisi veren 1878 askeri adalet kanunu altında yönetildi. Ordu tarafından işlenen insan hakları ihlalleri 2002 yılına kadar Dominik Cumhuriyeti'nde sivil mahkemelere kaydırılmamıştır. Bolivya'da böyle bir değişikliği gerçekleştirmek için 2004 yılında bir Anayasa Mahkemesi kararı aldı. Ekvador ve Arjantin, askeri personele yönelik askeri olmayan suçları 2008'e kadar sivil mahkemelere taşımamışlardır.
 
Kağıt üstünde yasalarda yapılan değişikliklere rağmen, birçok ülkede ordu sivil soruşturmaları delillerle kurcalamak ve tanıkları korkutmak suretiyle engellemeye devam etti. Aşırı durumlarda, ordu mensupları 2009 darbesi sonrasında Honduras'ta olduğu gibi sivil araştırmacılara karşı ölüm tehditlerinde bulundular. Guetemala'da, savunma avukatları, bir davadan bir kararı kaldırtmak için çeşitli dilekçeler vermek ya da redd-i hakim talep etmek gibi, davaları savsaklamak için bir takım geciktirici taktikler kullanırlar. 1999 yılında, askerler iki yüz kişiden fazla kişinin öldüğü 1982 Dos Erres katliamında yer aldıkları için tutuklandı. Davadaki ilk mahkumiyetler, ilk tutuklamalardan tam tamına on iki yıl sonrasına, 2011 yılına kadar gerçekleşmemiştir.
 
Bu ülkelerdeki herhangi bir reformu başarabilme, insan hakları aktivistlerinin ısrarlı eylemlerinin ve önemli mahkeme kararlarının bir sonucuydu. Yerli avukatlar ve hakimler, Amerikan Konvansiyonu'nun 7. maddesine atıfta bulunan, insan hakları ihlallerinin kovuşturulması için ordu mahkemelerinin kullanımını reddeden 1999 Amerikan Kıtası İnsan Hakları Sözleşmesi'ni nirengi noktası olarak işaret edebildiler. Bu madde, “özgürlüğünden mahrum kalan herkesin yetkili mahkemeye başvurma hakkına sahip olmasını” ve “bu hukuk yolunun kısıtlanamayacağı veya kaldırılamayacağını” gerektirmektedir.
 
Ancak çoğu durumda, hükümetlerin yargı reformu karşılığında diğer alanlarda imtiyaz bağışlamasıyla birlikte orduyla doğrudan pazarlık yoluyla reformlar sadece başarılabildi. Örneğin Arjantin'de reform, Cumhurbaşkanı Néstor Kirchner'ın askeriyenin yeni ekipman satın alma ve üretme bütçesini önemli ölçüde genişletmesiyle gerçekleşti.
 
Bölgedeki askeri kuvvetlerin yasal güçlerinden vazgeçmeye isteksiz olması belki de şaşırtıcı değildir. Bölge çapında yüzlerce ordu mensubu, Şili'de artık ölü olan general Augusto Pinochet ve Guatemala'daki Efraín Ríos Montt da dahil olmak üzere, düşük rütbeli subaylardan tutun da önceden devletin başında olanlara kadar insan hakları ihlalleri ile yargılanmaktadır.
 
Barış anlaşmalarının bir parçası olarak müzakere edilen ya da iktidarı bırakmanın ön şartı olarak kabul edilen Af kanunları, orduları korumak anlamına geliyordu, ancak sistemli bir şekilde Arjantin'de yapıcı hakimler tarafından bozuldular-yürürlükten kaldırıldılar, Peru'da Amerikan kıtası mahkemeleri ve anayasa mahkemesi tarafından hükümsüz kılındılar ve Uruguay'da insan hakları örgütlerinin baskıları altında politikacılar tarafından iptal edildiler.
 
Silahlı Kuvvetlerin Yükselişi
 
Askerî mahkemelerin ne kadar baskıcı olduğu ve sivil reformcuların nihayetinde onların dizginlerini çekip durdurmalarının ne kadar uzun ve zor olduğu göz önüne alındığında, bu mahkemelerin yeniden güçlendirilmesi korkutucu bir gelişmedir. İnsan hakları kanunu ve yargı reformunun on yıllarını eski haline getirme potansiyeline sahiptir.
 
Birçok siyasetçi, “suça karşı sert” olmayı vaat eden platformlarda devamlı konuşuyor ve orduyu Brezilya, Ekvador, Meksika, Guatemala, El Salvador ve Honduras'ta olduğu gibi iç polislik operasyonları yürütmek için görevlendiriyorlar. Uyuşturucu kaçakçılığı ve çete şiddetiyle mücadelede seçmenleri adına sonuç ortaya koymaya çalışan seçilmiş liderler ordularına yüzlerini dönüyorlar ve onları arttırılmış kanun güçleriyle donatıyorlar.
 
Bu koşullar altında demokrasi ve insan haklarının savunulması birbiriyle anlaşmazlık içinde görünür. Politikacılar kamuoyu baskısına yanıt veriyorlar ve bunu yaparken de askeri iktidarı azaltmada geçmişteki ilerlemeyle çelişen politikalar izliyorlar. Ordu mensuplarının işlediği çoğu suçların yargılamasının tekrardan askeri mahkemelere kaydırılması için Kolombiya'da 2015 tasarısı ezici bir çoğunlukla meclisten geçti; sadece solcu politikacıların bir azınlığı karşı oy kullandı. Brezilya'da 2017 yasası benzer şekilde senatoda büyük bir farkla onaylandı.
 
Ordunun kanuni yetkilendirilmesini durdurmak ve son zamanlardaki gerilemeleri tersine çevirmek için insan hakları aktivistlerinin giderek daha tetikte olmaları ve Guatemala ve Honduras gibi ülkelerde son seçimlere hükmeden ve sağda popülist liderlerin yükselişine yol açan güvenlik söylentilerini alt etmek için çalışmaları gerekecektir. Geçmişte, son zamanlarda yaşanan suç artışının altında yatan nedenleri ele almak için gerekli politikalar, servetin yeniden bölüşümü ve yoksulluk karşıtı planlar sözü vererek dalga halinde solcu politikacılar iktidara yükseldiler. Kürsüde “Abrazos, no balazos” (sarıl, silahlara değil) diye konuşan Andrés Manuel López Obrador'un en son Meksika'da seçilmesi iyiye işarettir.
 
En önemlisi, bu bölgedeki sivil yargı için büyük bir sınav olacak. Yargı reformu, geçtiğimiz otuz yılda yerli STK ve uluslararası bağışçıların çalışmalarının en önde gelenleri arasında yer aldı. Eğer sivil mahkemeler silahlı kuvvetler tarafından işlenen en kötü insan hakları ihlalleri üzerinde yargılama yetkisini ellerinde tutamazlarsa büyük ölçüde boşu boşuna olacaktır.
 
Anayasa mahkemeleri ve yüksek mahkemeler, politikacıların, ordunun ve hatta kamuoyunun arzularına karşı gelen yargıda bulunma zorunda büyük ihtimalle kalacakları bu yasalara karar vermek zorunda olacaklar. Başarı, aynı zamanda, bölgedeki demokrasinin en son koruyucusu olmaya devam eden ve aynı zamanda ulusal mahkemelere kendi pozisyonlarını güçlendirmek için yasal hükümler sunan Amerika Kıtası Mahkemesine de bağlı olacaktır.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

SOYGUN

Son iki ay içinde, faiz, döviz, borsada yaşanan inanılmaz oranlardaki yüzdesel değişimler üzerinden finans kapital içerideki işbirlikçileri yardımıyla devasa bir vurgun gerçekleştirmiştir. Önümüzdeki dönemlerde bu vurgunun boyutunun ne denli büyük olduğu ve ülkenin ne denli soyulduğu ortaya çıkacaktır. 
 
Türkiye şu anda dünyanın en çok spekülasyon yapılan ve spekülatif işlem yapılan ülkesidir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi ülke içinde de enflasyon oranı, halkın ezilen ve sömürülen kesimlerinin canını her geçen ay daha da fazla yakmaya devam etmektedir. Yine de, cumhurbaşkanı ekranlara çıkıp, ". . .  Bütün bunlara rağmen et fiyatlarının ülkemizde yüksek seyretmesinin genel refah seviyemizin artması sebebiyle talepte yaşanan yükselişle ilgili olduğunu düşünüyorum . . ," şeklinde demeç verebiliyor. Evet, doğru söylüyor. Refah seviyesi arttı ancak asgari ücretlinin refah seviyesi değil. Refah seviyesi artan kayırmacılık ekonomisinin nimetlerini toplayan bir avuç seçkinler sınıfı.
 
Kapitalistler fiyatları arttırdıkları oranda ücretleri arttırmazlar. Çünkü bu kapitalizmin doğasına aykırıdır. Onların tek derdi karlarını maksimize etmektir. Ve günümüz modern koşullarında içeride ve dışarıda rekabet zorunludur. Rekabet avantajı sağlanacak tek yer de işçilerin maaşıdır. Enflasyon işçinin soyulmasından başka bir şey değildir. Ve de kapitalist sınıfın maaşlı hizmetkarları olan siyasiler kemer sıkma programları altında bu sömürüyü halka zorla dayatırlar. Kemerleri sıkılan sadece üretici güçler olur, üretim araçlarını gasp edenler değil. Enflasyonun bir de para arzı ile ilgili olan tarafı vardır. Ancak bu konular karmaşık ve teknik konulardır. 
 
Aşırı tüketim ve "meta fetişizmi" olduğu müddetçe enflasyon da olacaktır. Kendimize şu soruyu soralım: "Eğer 'artık değer' ve 'artık ürün olmasaydı, fiziksel üretim dışında bir üretim olur muydu?". Öyleyse, nedenler ve nasıllarla değil sonuçlarla ilgilendiğimiz sürece döviz-faiz-borsa-enflasyon gibi parametreler bir sömürü fonksiyonu olarak var olacaklardır.
 
2016 yılında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Türkiye’de çocukların dörtte birinin yoksul olduğunu ortaya koyan bir rapor yayımladı. Cumhuriyet'te yer alan habere göre, OECD’nin güncellediği Gelir Eşitsizliği Raporu’na göre yoksulluk oranı yüzde 17.2 olan Türkiye’de, 18 yaş altı çocukların yüzde 25.3’ü yoksul. Oran, 18-25 yaş arası gençlerde yüzde 14.1 iken, 26-65 yaş arası yetişkinlerde 12.9 olarak belirlendi. Yaşlılarda yoksulluk oranı yüzde 18.9, çalıştığı halde yoksul olanların oranı yüzde 15.6 oldu.
 
7 Kasım 2018 itibariyle holding marketlerinde 1lt Günlük Süt'ün fiyatı 5.25-5.95TL; 1lt Pastorize Süt'ün fiyatı 3.95-4.75TL. Asgari ücretle çalışan bir baba eğer en tepede olan şahsı dinleyip de en az üç çocuk yaptıysa çocuklarına alacağı bir litre süt için aylık gelirinin yaklaşık yüzde 10'nunu vermek zorundadır. 
 
Yoksulluğun ve açlığın gittikçe ve acımasızca arttığı bir ortamda toplumsal dinamiklerin yapamadığını ekonomik dinamikler yapar. Roma İmparatorluğu'ndan beri geçerli olan şekilde...Engellemenin tek yolu ise, üretici güçlerin yaşanan adaletsizlik ve eşitliksizlik karşısında birleşip muhalefet yürütmeleridir. Aksi takdirde toplum çürüyüp yok olur gider.
 Özgür Devrim

DÖRT GÜNLÜK “Bİ ŞEY”

TEMEL DEMİRER

“Benimkisi iyimser bir kötümserlik.”[1]

 

“Bilincimizi giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna bulaştırdık, bu da yetmiyormuş gibi gözlerimizi içimize dönük birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla yadsımaya çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç sakınmadan gözler önüne serer hâle geldi,”[2] diye tarif edilmesi mümkün olan bir ufukta; Miguel de Unamuno’nun, “Gözle görülen evren, kendini-koruma içgüdüsüyle yaratılan evren, çok dar geliyor bana. Daracık bir zindan odası gibi o, demir çubuklarına ruhumun kanatlarını boş yere çarptığı. Havasızlığı boğuyor beni. Daha çok, daha çok, gittikçe de daha çok! Ben kendim olmak istiyorum, görünen ve görünmeyen nesnelerin bütünlüğü içinde birleştirmek istiyorum kendimi onlarla, uzayın sınırsızlığı içinde kendimi yaymak ve kendimi sonsuz zamanın içinde uzatıp sürdürmek istiyorum. Hep ve sonsuza dek olmamak var olmamak gibidir, hiç değilse, hep kendim olayım, ve öylece sonsuza dek. Tüm kendim olmaksa tüm başkaları olmaktır. Ya hep ya hiç!”[3] satırları hâlime tercüman oluyor…

Bu böyleyken; olup da bitmeyecek olan dört günlük “bi şey”di nihayetinde; yazılmalı mıydı veya yazılmasa da olur muydu?

Uzun süre kararsız kaldım; bir öyle bir böyle ikilemi sarmalındayken; aklıma geldi…

Ne kadar da çok gözaltına alınmış; ne kadar da çok tutuklanmıştım…

İlki ne zaman ve neredeydi; nasıldı? Hatırlamıyorum bile…

Gözaltılarım, tutuklanmalarım: En “sonuncusu”(?) dört günlük “bi şey” dışındaki hiçbirisi kayıtlı değil zihnimde; bunların “olağanlaşıp”, “vaka-ı adiye”den sayılmasından belki de…

İnsanın Terörle Mücadele’de aşina olduğu simalar, tanıdığı insanlar olabilir mi?

Emekli olanlar yanında benim hâlâ tanıdıklarım var; mesela Çerkez gibi, “Hocam” diyen gibi…

Bu kez “bencillik” deseler de kayıt altına alacağım, yazacağım şu dört günlük “bi şey”i; çok önemli olmasa da; benim hikâyemin bazı dostlarımınkilerin yanında komik sayılabilecek olmasına rağmen…

* * * * *

İlerleyen yaşıma rağmen -Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin-, “Şu hayatta korktuğum tek şey, çektiğim acılara değecek bir insan olamamaktır,”[4] uyarısını unutmamaya özen gösteren birisi olma ısrarımı hep diri tutmak aslî tutumum oldu.

Bu nedenle kötü ya da berbat bir dönemden daha geçerken duvarı yıkmaya gücüm yetmese de; önümde duvar var diye “boyun eğmeyi” kabullenememe gayretindeki biri olarak, çektiğim(iz) acılara ve umutlarımıza dair yazılacak ne varsa umutla kayıt altına alınmalıydı…

Kolay mı? Dünyada iyi, güzel ve doğru için yapılmış olan her şey umutla, ısrarla, tarihin kaydı altına alınarak yapılmamış mıydı?

Veya “Değer taşıyan tek hikâye vardır, o da bedelini sizin ödediğinizdir,” demez miydi Louis Ferdinand Céline?

* * * * *

O hâlde Martin Luther King’in, “Sizden sokakları süpürmeniz isteniyorsa Beethoven’ın beste yaptığı gibi süpürün, Sheakspeare’in şiir yazdığı gibi süpürün ve Michelangelo’nun resim yaptığı gibi süpürün. Öyle bir süpürün ki uçan ve yürüyen herkes ve her şey dursun ve burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin,” uyarısındaki içtenlikle yazmaya başlayayım…

* * * * *

Sabahın köründe geldiler; çoğunluk böyle olur zaten…

Sibel, “Polisler” dedi insan güven aşılayan her zamanki sakinliğiyle…

Sabahın 05.00 sularıydı; 2018 Ekim’inin 6’sıydı; hava daha ağarmamıştı; etraf karanlıktı; kapının önündeki Tarçın ve Mavi ile arka bahçedeki Çapul sinirli sinirli havlıyorlardı…

İki araçla 5-6 kişi gelmişlerdi…

Evi büyük bir itina, gayretkeşlikle aradılar…

Ne varsa, neresi varsa…

Gülmek tuhaf bir duygu; en olmadık zamanlarda tutuyor insanı. Polislerden biri, “Ne biçim ev bu, her odadan bir kedi fırlıyor,” diye homurdanınca Sibel’le göz göze geldik; gülümseyerek…

Bilgisayarım; üzerindeki flaş belleğime “olağan şüpheli” olarak el konuldu!

En sıkıcı olan ise, Sibel’in “korkutucu” kitaplığıydı; çok kitap vardı ve çoğunluğu da yabancı dildeydi…

Sonra mutfak ve banyo dahil tüm odalar, bodrum ve nihayet arka bahçe… Sinirleri tepesindeki -Sivas kangalı- Çapul’u sakinleştirmek kolay olmadı…

Ardından giyinirken; Sibel “İç fanilası unutma” diyerek 900 TL’yi uzatıp, ekledi: “Ya ilaçların”?

Polis, “Verilmez” dedi; bıraktık…

Sonra kucakladım Onu sımsıkı, kokusunu içime çekerek; bir de Püskül’ü öptüm…

Polisler araca binerken Tarçın ve Mavi’yi tuttum; birer öpücük de onlara kondurdum…

* * * * *

Kontağı çevirdiler; hikâye bir kere daha başladı…

Önce hastaneden sağlı raporu; sonra Kartal Emniyeti’ndeki tek kişilik nezarethane odası…

Beton üzerine uzanınca aklıma ilk, “Bana biraz bahar gerekiyor. Çok üşüdüm,” sözü geldi Maksim Gorki’nin; sonra da Malcolm X.’in, “Özgürlüğü savunanların direnme gücü, zulmedenlerin gücünden daha fazladır,” uyarısı…

* * * * *

Beni koydukları yer tam tuvaletin karşısı; yani demir parmaklıkların ardından “def-i hacet” eyleyenleri dikizlemek zorundayım istemesem de; ama buna bir çare buldum…

Ufacık mazgaldan dışarıyı seyrettim; ağaçlar görünüyor, bir de betonarme binalar; ne gam; hiç yoktan iyidir böylesi de; John Stuart Mill’in, “Memnun bir aptal olmaktansa, memnun olmayan bir Sokrates olmak daha iyidir,” diye tarif ettiği dikotomide…

* * * * *

Böylece kaç saat geçti anımsamıyorum; zamanı dışardan uzanan ışık huzmesiyle kestirmeye kalkışırken…

Genç bir polis, “Ankara’dan ekip geldi hazırlan” dedi ve iki polis nezaretinde yine hastane raporu için “Bir şeyin var mı?” diyen bir doktorun karşısındayım.

Tekrar karakola dönünce soluğu mutfakta aldık. Birileri sigaralarını çay eşliğinde tellendirirken; dört kişinin en yaşlısı, “Seni Ankara’ya biz götüreceğiz,” diyor.

Kenarda elinde naylon poşetiyle ve polise benzemeyen (sonradan adının Hewal olduğunu öğrendiğim, rafığım!) genç bir kadın.

Yola çıktığımızda saat 18.00 sularıydı…

Müthiş bir süratle ve tüm hız limitlerine aldırmadan; araç içinde içilen sigara dumanları ve baygınlık veren arabesk eşliğinde tam istim Ankara istikametinde yol alıyoruz.

Camdan dışarıyı seyrediyorum; “Kim bilir?!” kaygılarıyla…

“Abartma” diyorum kendi kendime; sonra hatırlayabildiğim dizeleri terennüm ediyorum: “Sabahlarımızı renklere boyayacak;/ İnsanlara ihtiyaç var şu dünyada,” dizeleriyle Cemal Süreya’dan… Veya “Adını yaşamak koymuşuz ya,/ kulak asma bizimkisi/ ayak sürümek dünya toprağında,” notuyla Murathan Mungan’dan…

Sonra gülüşünü anımsıyorum “Comandanta”mın; “Sana her zaman söylüyorum senin yüzünde gülmek var/ Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa,” diyen Edip Cansever eşliğinde…

* * * * *

Polis otosu tam gaz yol alırken; Hewal ile göz göze geldik; gülümsedik birbirimize iki “suç ortağı” olarak; malum “suçumuz insan olmak”tı ya her ikimizin de…

Yıl 1977 (ya da galiba 1978) idi; Antep Mahpusu’ndan Bilecik Zındanı’na sürüldüğüm gibi bu sürekli bir “déjà vu”ydü!

Bir kaçınılmazlıktı sanki; Miguel de Cervantes’in, “Çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz,” ifadesiyle karakterize olanlar için…

* * * * *

İşte ilk gençliğimin Ankara’sındayız…

Yeni Emniyet binasına aşinayım; daha önce burada Sibel ile ifade vermiştik…

Zemin kattayız; 7 hücre var; hücrelerde HDP’liler, Odakçılar da var…

Hepsiyle selamlaşırken; beni “Fethullahçı” olduğu söylenenlerin bulunduğu 7 nolu hücreye koydular.

Dört kişi olduk; biri Ankara Dışkapı Hastahanesi’nden çocuk doktoru T… Diğeri Kocaeli’den Halk Sağlıklısı Ü… Öteki de uzman çavuş K…

Hepsi itirafçıların mağduru; şaşkın ve kızgınlar…

Buzluktan çıkarılmış yemekleri yerken hasbihâl ediyoruz onlarla; kesik kesik ve kayd-ı ihtiyatla konuşuyorlar ya da konuşmuyorlar.

İster istemez bir yakınlaşma oluyor; mahpusluk, çoluk çocuk, bir de şeker hastalığından kaynaklı…

Başçavuş K, başının altındaki battaniyeyi bana verirken; şeker hastası çocuk doktoru T’de, ilacının yarısını vermeyi önerdi bana…

İkinci gün mü, yoksa üçüncü gün müydü? Kilis’ten, Siirt’li Kürt A.’yı getirdiler; “IŞİD’li” dediler…

Bileklerinde kelepçe izi; suratında morluk ve korku dolu gözler…

Sıkı işkenceden geçmişti; yemek bile yiyemiyordu; “İşkence gördüğünü söyle, çekinme” dedim; ve bir süre sonra alıp götürdüler onu…

Ardından avukatlarım geldi; güzeller güzeli S. ile E. ve M. ile E… Onlarla küçücük bir odada bile olsa kucaklaşmak, Sibel’den, kardeşten öte yoldaşım Yücel’den dışarıdan haber almak ne güzel şeydi…

Sonra yıllardır yükümü(zü) omuzlayan kadim dostum/ avukatım L. çıkageldi güven veren gülümseyişiyle…

İfademi aldılar ve öğrendim ki, “illegal bir kadın örgütü yöneticisi”ymişim!

Pek şaşırtıcı değil; 3-4 yıl önce de Kızıldere için Hatay’da yapılan basın açıklamasından ötürü “THKP-C Örgütü Yöneticiliği”nden Adana’da yargılanmamış mıydım?

Burası Türkiye’ydi ve hemen her şey mümkündü; hepimiz Josef K. ilan edilmişken…

* * * * *

Bunlar böyleyken; “İyi de olup bit(mey)en neydi?” derseniz tekrar pahasına sıralayayım!

Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturması kapsamında sabahın köründe İstanbul’daki ikametgâhım basılarak, 6 Ekim’de gözaltına alınıp;[5] Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde ilan edilen sokağa çıkma yasağını protesto eylemine katıldığı için ‘örgüt propagandası’ ve ‘örgüt yöneticiliği’ iddiasıyla sorgulanmam ardından; 9 Ekim 2018’de adli kontrol şartı ve yurtdışı yasağı konularak “serbest” bırakıldım.

Sorgumda, “KJA örgütü hakkında ne bilip, bilmediğimi sordular. Ben de böyle bir örgütü tanımadığımı söyledim. Eylemde çektiklerini iddia ettikleri fotoğrafımı gösterdiler. Bana ‘O eylemde yasadışı sloganlar atılmış ve bu eylemi yasadışı KJA örgütü yapmış. Haberi nerden aldın?’…” türünde sorular yönelttiler. Ben de “Demokratik eylemlere katılırım” yanıtını verdim.

Şaşırtıcı ama “Kadın örgütü yöneticiliği”nden “suç”lanıyordum! Kadınların kendi soru(n)larını çözeceğinden şüphe duymayan birisi olarak, “Cinsiyetim kadın örgütünün yöneticisi olmama uygun değil”di ki…

Kaldı ki şöyle de düşünülebilirdi: Ankara’nın göbeğinde yani Başkent’te illegal kadın örgütü bir etkinlik düzenliyor. Ben bu illegal kadın örgütünün yöneticisiyim. Bu ne kadar makul olabilir buna aklıselim çerçevesinde bir yanıt verilebilir mi?

Hem bu “böyle” ise -ki değil!- bu olay “olur”ken, o tarihte bu devlet neredeydi? Bu “iddia” bir komedidir, kara mizahtır.

Bir şey daha: Tanımadığım insanlarla kuruyorum bu örgütü!

Dosyadaki 8 isimden, sadece Gezi/ Haziran eylemlerinde katledilen Ethem Sarısülük’ün ağabeyi, Mustafa Sarısülük’ü tanırım; dostumdur; hemşehrimdir!

Her nasıl ise, tanımadığım bu kişilerle örgüt kuruyorum. “Bu ne biçim bir örgüt?”

Söz konusu torba davalar, uygulamalar insanları yıldırmak için kotarılıyor. Böylelikle de iktidar korku egemenliği pekiştirilip, buna uygun yılgınlık iklimi yaratmayı hedefleyip; gölgemizden bile korkmamızı istiyor: Nefes almaktan, yürümekten, fikirlerimizi ifade etmekten korkmamızı, vazgeçmemizi istiyor.

Coğrafyamızda gerçekleri perdelemek için insanları yıldırmak, susturmak üzerinden bir devlet politikası kotarılıyor; abuk sabuk “iddialar”la gözaltına alınıyor.

Bunlar ciddi bir ekonomik yıkımın, krizin orta yerinde; ayrıca Kürt sorunu hâlâ yerli yerinde duruyorken; ve de coğrafyamızda ağır bir hukuk(suzluk) sorunu, demokrasi sorunu varken oluyor!

Tablo net: İşçiler aç, Alevîlerin kimlikleri, kadınların bedenleri, canları tehdit altında…

İyi de bunlar olurken; konuşulmalıyken biz(ler) ne yapıyoruz?

“Temel hocayı tuttular, Temel hocayı bıraktılar…”

Hani derler ya: “Allah önce eşeğini kaybettirip, sonra buldururak, sevindirirmiş”…

Her şey ona benzedi!

Oysa aslında, sevinmek değil, üzülmek, tepki göstermek gerek… Beni/ bizi gözaltına almaları için bir neden yok… Niye tutular, bıraktılar beni/ bizi.

Yaşatılanlar, toplumu manipüle etmek için bir taktiktir; bu toplumsal manipülasyona dikkat çekerek korkunun egemenliğine “Hayır” deyip, itirazı toplumsallaştırmalıyız…

Şimdilerde doğru bildiğini söyleyerek; dik durup; diklenmek kilit önemde…

Daha önce de ifade ettiğim gibi: “Dün nasıl doğru bildiğimi telaffuz ettiysem bugün yine doğru bildiğimi telaffuz edeceğim. Onlar da kendi bildiklerini yapacaklar ama bu baskıların, manipülasyonlar hiçbir şekilde yurtseverleri, devrimcileri, sosyalistleri yıldırmayacaktır. Bu karanlık günleri geride bırakacağız.”

Çünkü coğrafyamızda uygulanan totaliter politikalar sürdürülebilir değil.

“Neden” mi?

Bir politikanın, davranışın fiziksel sınırları vardır her zaman.

“Nasıl” mı?

“Türkiye’de ekonomisiyle, siyasetiyle, sosyolojisiyle aklınıza gelecek tüm toplumsal formasyonlarıyla sınırına doğru ilerliyor. Toplumdaki memnuniyetsizlikler büyüdükçe bu politikalar daha da sürdürülemez olacaktır. Açık söylüyorum bugün Kürt illerinde, Türkiye’de var olan hoşnutsuzluğun büyümesi bu uygulamaların sonuna denk düşecektir. Dolmuşta, otobüste, pazarda insanlar hoşnutsuzluklarını her yerde dile getiriyor. Bu bağlamda önümüzdeki dönemde uygulanan politikalarının sürdürülemeyeceği sinyalini vermektedir. Bunu için 40 yıl beklemeyeceğiz, rahat olun bu iş bu kadar uzun sürmez. Hep beraber yaşayacağız ve göreceğiz, bugün yaşadıklarımız tarihseldir ama geçicidir kalıcı olan adalettir, kardeşliktir, barıştır.”[6]

* * * * *

Bana Can Yücel’in, “Ne kadar çok elimiz varmış meğer/ İlkin, senin elinle tutuşan benimki/ Sonra çocuklarınki/ Gençlerinki/ Tekel işçilerininki/ Sonra, ellerin elleri…/ Ne kadar çok elimiz oldu, baksana/ Tutuşa tutuşa/ Bir orman yangını gibi,” dizelerini anımsatan[7] yaşa(tıl)dıklarımın faydası da olmadı değil…

Öncelikle OHAL’i olağanlaştıran totaliter keyfiliğin beni de unutmaması, payıma düşeni almak -ne yalan söyleyeyim- beni rahatlattı…

Sonra da Sibel’in, “Dayanışma gücümüzdür!” diye tarif ettiği inceliğin saadetini yaşattı bana…

8 Ekim 2018 Pazartesi günü saat 12.30’da Ankara Mülkiyeliler Birliği Lokali’nde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi ve Aydın ve Sanatçı Girişimi’nin düzenlediği basın toplantısına Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Ahmet Telli, TTB Merkez Konsey Üyesi Selma Güngör, SES Eşbakanı İbrahim Kara, TİHV Genel Sekteri Metin Bakkalcı ve HDP Mersin Milletvekili Rıdvan Turan da gibi birçok sanatçı, yazar, akademisyen, emek, meslek ve insan hakları örgütü temsilcisi vardı…

Ortak açıklamayı okuyan Fikret Başkaya, “Bu Kafka’vari bir durum” vurgusuyla, “Demirer’in göz altısı son zamanlarda bütün büyük çaplı göz altılarda olduğu gibi alelacele kotarılan ‘torba örgütler’ savının bayatlığının yeni bir örneğidir. Bu ve bunun gibi suçlamaların bizleri yıldırmayacağını bilmelidirler,” dedi.

Ayrıca “Demirer’in gözaltına alınmasının sadece muhalifleri sindirmek amaçlı bir imalat olduğunu da biliyoruz” diyen Başkaya basın açıklamasının ardından sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu rejim muhalifi düşman farklı düşüneni hain sayan bir rejimdir. En değerli aydınlarını katletmediği zaman hapislerde çürütmüştür, açlığa ve işsizliğe mahkûm etmiştir, sürgüne zorlamıştır. Bütün bunlar özgürlük ve eşitlik mücadelesi verenleri caydırmamıştır, bundan sonra da caydırmayacaktır. Kapitalizm reforme edilebilir olmadığı gibi devlet de ehlileştirilebilir değildir. Ellerinde sadece iki koz var birisi para birisi terör. Baskıyla şiddetle bir şey yapmaları mümkün değil, bizi yıldıramazlar. Cümle âlem bilmelidir ki Temel Demirer’i hiçbir zaman yalnız bırakmayacağız.”[8]

Bir ülkenin çağdaşlığının o ülkede ifade özgürlüğünün dinamik işleyip işlemediğiyle alâkâlı olduğunu vurgulayan İsmail Beşikçi de, “Mükemmel yollarınız, hava yollarınız olabilir, çağdaşlığın göstergesi toplumsal, siyasal hayatta ifade özgürlüğünün olup olmamasıdır. Türkiye’de ise bu sınırlıdır, kısıtlıdır. Gerek devletin gerek sivil toplum örgütlerinin bu konu üzerinde düşünmesi gerekir,” diye ekledi.

OHAL’in ardından kalıcı hâle gelen OHAL uygulamalarıyla 12 güne varan gözaltı sürelerine dikkat çeken İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise, “Muhalifler terör örgütü suçlamasıyla gözaltına alınacak, tutuklanacak, davasını açmayacaksınız. Aydınlar, yazarlar baskı altına alınacak, ifade özgürlüğüne aykırı suç tiplerinden yargılanacaklar. Bu çok denendi ama tutmayacak. Temel Hoca’nın da karşılaştığı ilk değil. Zaten devam eden davaları vardı ifade özgürlüğü kapsamında. Bu rejime otoriter demeye devam edeceğiz… Buradan kolluğu uyaralım. Temel hocamızın başına bir şey gelmesin bunun altında kalırsınız,” diye ekledi.[9]

Bu ara her zaman ki gibi, dayanışmanın isimsiz kahramanlarından, son saat işçileri Y., M., M., M., R., S., E.’den söz etmeden geçemem…

* * * * *

Ve sosyal medyadan zikrederek geçemeyeceklerime gelince; bir kaçını aktarmakla yetineyim…

• “40 yıldan beri bağımsız aydın kimliğiyle tanınan ve defalarca hakkında açılmış soruşturmalara-davalara giden, adresi-mekanı belli Demirer neden gözaltına alınır ki?”[10]

• “Temel hocayı 2000 yılında Mamak halkevinde bi panelinde tanımış dinlemiştim. Gümüş bir tespihi vardı hâlâ aklımdadır… Yarın bırakmak zorunda kalacakları birini neden alırlar anlam veremiyorum.”[11]

• “Temel Demirer’i de gözaltına almışlar. Bravo AKP! Elinizden geleni ardınıza koymayın, bütün aydın ve sanatçıları tutuklayın!”[12] • “Orada bulunamasak da yanınızdayız!”[13] • “Temel hoca’nın öğrencisiyiz.”[14] • “Keyfi gözaltılara son verilsin. Temel Demirer’in öğrencileriyiz.”[15]

• “Yazar, mütevazı aydın-entelektüel T. Demirer tutuklanıyor… T. Demirer’lere ‘Bırakın onu! O Anadolu’dur! O Mesopotamya’dır!’ derler mi acaba? Umudu ile…”[16]

• “Dün inşaat işçileri bugün tüm direnenlerin yanında olan Temel Demirer’i gözaltına almakla barbarlığa karşı direnenleri korkutarak susturamayacaksınız!”[17]

• “Ailemizin parçasıdır. Büyük düşümüzün işçisidir. Hastane yatağı başında, düğün halayında, dara düştüğümüzde, mutlu olduğumuzda hep yanı başımızda olmuştur. Canım abim Temel Demirer gözaltına alınmış. Onu orda tutmanız saçmalık. Bu yanlıştan dönün.”[18]

• “Temel’i almışlar. Hayır, alıp ne yapacaksınız Temel’i. Temel içerde de olsa, dışarıda da olsa sizin için aynı bela. Sizin sorununuz bizim ‘varlığımız’. Öldürseniz de yok edemeyeceğinizi bildiğiniz varlığımız.”[19] • “Uzakta olsak da aklımız Temel Abi’de...”[20] • “Temel Demirer: O kadar çok gözaltı vardı ki emniyet görevlileri bizi basketbol sahasına götürdü.”[21] • “Dünya yuvarlaktır diyen Temel Demirer yalnız değildir.”[22]

• “Yaşadığımız karanlık dönemi aydınlatan direngenliğine, devrimci coşkuna selam ederiz Temel hoca!”[23] • “İyice azıttınız meydan boş değil!!!#TemelDemirerDerhalBırakılsın.”[24] • “Saldırıyorlar, çünkü korkuyorlar! #TemelDemirerDerhalBırakılsın.”[25]

• “Demirer’e ‘kadın örgütü yöneticisi’ suçlaması Savcı, Temel Demirer’in fotoğraftaki mor t-shortunu da delil olarak sunarsa şaşmam...”[26]

• “O koca sakallarıyla PKK kadın örgütlenmesinin yöneticisi olmakla suçlanmış ve adli kontrolle mahkemeye sevk edilmiş. Komik bile değil bunlar.”[27] • “Temel Demirer Serbest Bırakılsın Fikirlerinden dolayı İnsanlara eziyet etmekten vazgeçin.”[28]

• “Hocam geçmiş olsun ülkemin güzel insanlarını niçin bu kadar üzüyorlar çünkü hocamızın kaleminden korkuyorlar.”[29] • “İnsan gibi, adam gibi düşünenden korkar bunlar.”[30]

• “Temel Demirer bir kez daha siyasi iktidarın hedefi olmuştur. Gözaltına alınan dostumuz Demirer’in yanındayız. Asla diz çökmeyecektir.”[31]

• “Hocama çok selam söyleyin. Avukatlarımız sıkıca sarılsınlar Temel hocama. Onun yoldaşı olmaktan onur duyduğumuzu söylesinler.”[32] • “Temel Demirer Hocamız asla diz çökmez, biat etmez.”[33] • “Temel hoca bu coğrafyanın kutup yıldızıdır. Onun ışığını söndüremezsiniz.”[34]

• “Bırakın yaşlı komünisti....! Dev gibi genç yüreği var onun. Gördünüz tabi kavgada nasıl dövüştüğünü... !! Bırakın ulan...!!!”[35] • “Adı gibi sağlam ve dik Demirer ne Temel’ini esir edebilirsiniz ne de Demirer’i yıkabilirsiniz.”[36] • “Temel Demirer sesimizdir, omuz omuza yürüdüğümüzdür. Biliriz, boyun eğmez.”[37] • “Temel Demirer direniş ve kararlılık tarihidir. Susturamazsınız! Korkutamazsınız!”[38]

• “Yazar, mücadele insanı Temel Demirer İstanbul’da gözaltına alınmış. Temel hoca, ömrünü ve tüm hünerini, emeğin ve yaşamın özgürleşmesine adayan güçlü bir aydın kimliğidir.”[39]

• “Bu da geçer Temel hocam. ‘Bugünlerden geriye, bir yarına gidenler kalır bir de yarınlar için direnenler’...”[40]

• “Temel Demirer’in öğrencileriyiz! Bildiğim en net durum Temel abimizin kimseye boyun eğmeyeceği!”[41] “Hocamız, yoldaşımız, ağabeyimiz serbest bırakılsın! Onun yüreği, bir ülkeyi bin acıyı sığdırmıştır. Yeter artık!”[42]

• “Dönemin en cesur ve sorumluluk sahibi bilge insanı Temel Demirer’dir! Sadece dayanışma için yanına gidip omuz olduğu ve uğruna bedel ödediği insanlardan bir ülke kurulur!”[43] • “Temel Demirer ezilenlerin, mazlumların, emekçilerin sesidir. SUSTURAMAZSINIZ!”[44]

• “İster içerde ister dışarıda Temel abi her yerde.” (06:04-6 Ekim 2018, mesutbaybuke@mesutbaybuke)

• “İnsanlığa hem öğretmen hem öğrenci olmayı sorumluluk edinmiş. Komünist araştırmacı-yazar Temel Demirer’in fikirlerini hapsedemezsiniz. Yaşasın Devrimci Dayanışma!”[45] • “Temel Demirer yoldaşımız gözaltına alınmış, yüreğimiz kendisi ile bu böyle biline...”[46]

• “Temel Demirer’i gözaltına alan devlet neyin peşinde olabilir ki? Susturmayı mı umuyorlar? Çok beklerler...”[47] • “Ne mutlu ki Temel hocanın öğrencileriyiz.”[48]

• “Halk aydını, ezilenlerin dostu, inatçı komünist Temel Demirer yalnız değildir! Hocamıza özgürlük!”[49]

• “Sosyalizmi sevmişsem... İnsana, umuda ve yarına inanmışsam hep yazdıkların sayesindedir... Değerli insan, koca yürek Temel Demirer.”[50]

• “Temel Demirer’i ilk kez 19 yaşımda Öğrenci Koordinasyonu’nun AB’yi tartıştığımız bir seminerinde (“Solculuğu Radikal 2’den öğrenmeyin” öğüdü aklımda) gördüm. Sonra tüm eylemlerimizde, polis saldırılarında, kim mücadele ediyorsa onun yanında.”[51]

• “Özgürlük en çok sana yakışıyor... Özgürlük seninle bütünleşmiş bir kavram... Seni zindanlara hapsetseler de özgürlüğünü elinden alamazlar...”[52]

• “Bizim kuşak iyi bilir ki hep sizin yaptığınız gibi dik durmak direnmenin en onurlusudur... Bu da geçecek.”[53]

• “Olasılıklar mevcudiyetini korudukça geçmiş olsun demek yok yalnızca kendine iyi bak demek var.”[54]

• “Öyle bir hâle geldik ki; zamansız zamanlarda baskınla gözaltına alınmak, anlamsız sorularla tutuklanmak adetten oldu ve buna maruz kalmak hâlâ yaşadığına delalet sayılır oldu. Sen yeter ki susma. Bunlarda geçecek, yel kayadan kumu alacak. Kaya geriye dimdik kalacak.”[55]

• “Sevgili yoldaş sen ne badireler atlattın seni iyi bilirim; Gaziantep cezaevindeki beraberliğimizde… Bu karanlık düzen seni yolunda saptırmadı saptıramaz bunlar aydınlık gelecekte korktukları için yüzlerini karanlıkta saklamaya çalışıyor sen hep dik durdun duruşunda korkuyorlar korkacaklar da…”[56] • “O’nu dinlerken geleceğe, devrime dair bir umut yeşerir gönlümde.”[57]

• “Temel Hoca dergimizin yazarı ve bizim için çok değerli devrimci bir aydın yoldaşımız, aynı zamanda tüm devrimcilerin yoldaşı, yol arkadaşıdır. Temel Hoca bulunduğu her ortamda hep moral veren, gerçekten devrime inanmış komünist bir aydındır ve bu inanmışlığını gençlere, öğrencilere her etkinlikte her konuşmasında aşılar, aktarır. Ne zaman, hangi etkinliğe çağırılsa gelir, anlatır ve onun konuşmasını dinleyen herkes etkinliklerden büyük bir moralle çıkar. İnanmışlığını büyük bir moralle aşılayan devrimci bir aydındır.

Davanın ne olduğunun bir önemi yok, herhangi bir şey olabilirdi. Temel Hocayı susturmaya çalışıyorlar, daha önce de çok defa davalar açıldı Temel Hocaya ama susturamadılar, susturamazlar. Temel Demirer herkes ile dayanıştı, her zor durumda kalanın yanındaydı, peşindeydi, destekçisiydi. Biz de Temel Hocamız ile dayanışma içerisinde olan devrimciler olarak Temel Hocanın her zaman yanında, arkasında olmaya devam edeceğiz.”[58]

Bunlar ve zikredemediğim daha niceleri; nasıl da onurlandırdılar beni; hepsine minnet borçluyum…

* * * * *

Daha bitmedi: “Son gece”yi, Emniyet’in spor salonunda geçirdik; hücreden çok daha iyiydi…

Orada da Çorum Ortaköylü “Fethullahçı” denilen, namazında niyazında bir fizik öğretmeni hemşehrim ile tanıştık; Çorum’dan konuştuk; bir geride bıraktığı ailesine ilişkin kaygılarından…

Sabah oldu; önce sağlık kontrolü; ardından da Ankara Adliye Sarayı (neden “Saray” derler ki?)!

Koridorda bir kalabalık; içlerinde ilk gördüğüm kelepçeli ellerimle “sarılıp”, öptüğüm Sibel; (görmek de seçici bir şeymiş…)

Bu düzensiz “gayrı ciddiliğe” nizam intizam vermek isteyen prensip sahibi bir komiser, “Olmaz, yasak” diyor; “Oldu bile” diye yanıtlıyorum…

Banklar üzerine oturtuluyoruz; sevdiklerimizi görmeyelim diye önümüze çeviklerden bir insan duvarı örülüyor; ama ne fayda, yine görüyor, gülümsüyor ve el sallıyoruz onlara kelepçeli ellerimizle…

Tam bu esnada Özgürlükçü Çağdaş Avukatlar, Ankara Barosu seçimleri için bildiri dağıtırken; bizleri selamlıyorlar ki, nizam intizam sahibi prensipli komiser “Olmaz” diye müdahale edip; ellerimizdeki plastik kelepçeleri daha da sıktırıyor…

* * * * *

Mustafa, Yasin, Yücel, Ramazan, Mahmut, Sait, Hüseyin, Gültekin, Süreya, Acun, Selvi, Hacı, Veli vd’leriyle karşılıklı bakışırken kaç saat geçti; hatırlamıyorum…

Sonra… Haftada iki gün adli kontrol şartı ve yurt dışı çıkış yasağı ile serbest bırakıldık…

Birlikte gözaltına alındığım HDP eski Ankara il eş başkanı Ahmet Aday, HDP Çankaya İlçe Yöneticisi Bengü Aslı Bayramoğlu, Heval Elçi ve Nurettin Polat ile “dışarıda”yız; yoksa “İçeride miyiz?” desek acaba!

Bırakıldım bırakılmasına da, “Yurt dışı çıkış yasağı bir cezalandırmaya dönüştü… ‘Hâkime, benim zaten yurt dışı çıkış yasağım var, mükerrer olur’ dedim. ‘Ben yine de bu kararı veririm’ dedi. Ben yurt dışından emekliyim. Oturumum da orada. Bir emekli olarak en temel hakkım olan sağlıkla ilgili haklarımdan yararlanamıyorum. İncir çekirdeğini doldurmayan mevzular için insanları mahkeme kapılarında süründürüyorlar.”[59]

Sonrası mı? “Bugün yaşadıklarımız tarihseldir yani geçicidir; kalıcı olan adalettir, kardeşliktir, barıştır,”[60] demiştim ya bırakılmamın ardından!

* * * * *

Öncelikle; “Acı çekmiş hiç kimse, artık eskisi gibi değildir,” der ya Cesare Pavese; öyle “bi şey” işte…

Ya sonrası mı? Her şey karşın; “Beni öldürmeyen her şey güçlendirir,” diyen Friedrich Nietzsche gibi düşüp, davranmak gerek…

Başka uyarıları da var Friedrich Nietzsche’nin; mesela “Denizi seviyorsan dalgaları da seveceksin. Korkarak yaşarsan yalnızca hayatı seyredersin… En derin denizlerde boğula boğula becerirsin, tek bir nefesle yaşamayı,” gibi…

Bugünler de geçecek elbet!

Malum: “Gerçeği yerin altına gömseniz bile, o bir gün büyüyecek ve ortaya çıkacaktır,” Emile Zola’nın deyişindeki üzere…

Olmasına olacak da; kolay olmayacak; “İnsan, uçurumun kenarına varmadan kanatlanamaz,” uyarısındaki üzere Nikos Kazancakis’in…

Ya da “Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan; güneşi yakalayıp gözlerine yerleştirmek için beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan; yarına inanmak için gün batımına, iyi kalpli gözükmek için zayıflığa ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa; demek ki hiçbir şey anlamadın!” diyen Jacques Brel gibi…

Evet, evet Winged Creatures’un ifadesiyle, “Her şey güzel olacak. Belki bugün değil ama elbet bir gün...”

Başka açarı yok bunun! Çünkü “Dünya, ancak onu dönüştürme umudu var olduğu ama bu umudu gerçekleştirme olanağı bulunmadığı zaman katlanılmaz bir hâle gelir.”[61] Tam da bunun için “Hakiki yaşamın mevcut olmasına karar verecek olan sizsiniz,”[62] biziz! Yani o; “Benim bu dünyaya duyduğum nefret, içimdeki hislerin en saygınıdır,”[63] diyerek motorları maviliklere sürecek olan biz(ler)iz!

Tamamlıyorum: Dört günlük “bi şey”den sonra i) Frida Kahlo’nun, “Acılar geçicidir. Ama her sevinç, en derin sonsuzluğa uzanır”… ii) Nikos Kazancakis’in, “Dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demektir”… iii) Bob Bello’nun, “Gökyüzü sadece uçmaktan korkanların sınırıdır,” altını bir kez daha çizdim kalın çizgilerle unutmamak, unutturmamak için…

* * * * *

Tam bir ay sonra, unutulmasın diye, minnet duygularıyla kaleme aldığım, dört günlük “bi şey”den geriye kalan şeyler bunlardı; elbette sonrası da olacak; ona ne şüphe!

 

6 Kasım 2018 12:38:03, İstanbul.

 

N O T L A R [1] Charles Bukowski. [2] José Saramago, Körlük, Çev: Aykut Derman, Can Yay., 1999. [3] Miguel de Unamuno, Yaşamın Trajik Duygusu, Çev: M. Sait Şener, Divan Kitap, 2014. [4] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Çev: Ergin Altay, Can Yay., 2011 [5] Ankara’da da pek çok evin polis tarafından basıldığı aynı gün Gezi/ Haziran Direnişi’nde polis kurşunuyla katledilen Ethem Sarısülük ailesinin evine de polis baskın yapılıp, ağabeyi Mustafa Sarısülük’ü sormuşlar. Daha sonra Mustafa Sarısülük de, sosyal medya hesabından “Sabahın kör karanlığında PKK/KCK operasyonu adı altında beni gözaltına almak için annemin evini basan @EmniyetGM sizden korkan alçak olsun…” notunu düşmüş (08:01 - 6 Ekim 2018, Mustafa Sarısülük@direncigdem) [6] Berivan Altan-Deniz Nazlım, “Yazar Demirer: İnsanlar Korkutularak Gerçekler Perdelenmek İsteniyor”, 10 Ekim 2018… http://mezopotamyaajansi12.com/tum-haberler/content/view/36275 [7] Kardeşler(im), Dostlar(ım), Yoldaşlar(ım),

6 ila 9 Ekim 2018 kesitindeki bir hece boyundaki “maceram”da bana bir kere daha dayanışmanın devrimcilerin inceliği olduğunu hatırlattınız…

O günlerde yanıbaşımda olan hepinize minnet borçluyum.

Her zamanki üzere; ilk gençliğimdeki sözümden/ yerimden asla vazgeçmeyerek, layık olmaya çalışacağım bana verdiğiniz desteğe, şüpheniz olmasın.

Kucaklıyorum hepinizi teker teker; devrimciliğimin olanca ateşiyle…

Sağ olun, var olun. TD, 10 Ekim 2018, İstanbul. [8] “Temel Demirer’in Dostlarından ‘Serbest Bırakılsın’ Çağrısı”, 8 Ekim 2018… http://siyasihaber3.org/temel-demirerin-dostlarindan-serbest-birakilsin-cagrisi [9] “… ‘Yazar Temel Demirer Serbest Bırakılsın’ Çağrısı”, 8 Ekim 2018… https://www.evrensel.net/haber/363161/yazar-temel-demirer-serbest-birakilsin-cagrisi [10] 00:39-7 Ekim 2018, Sinan Çiftyürek@canbegyekbun [11] 21:05-6 Ekim 2018, Sanço Panza@AlpiAtes [12] 10:36-7 Ekim 2018, Ferzad Penaber@FerzadPnbr12 [13] 11:42-9 Ekim 2018, Nurcan Baysal@baysal_nurcan [14] 19:11-6 Ekim 2018, yusuf alp@yusalpo [15] 12:37-6 Ekim 2018, gürbüz deniz@deniz_1917 [16] Fevzi Kartal, “Çürümüş Armut”, 22 Ekim 2018. [17] 13:37-6 Ekim 2018, suat bozkurt@zuhatdeniz [18] 08:58-8 Ekim 2018, Orçun Masatçı@OrcunMasatci [19] 09:50-6 Ekim 2018, Ferda Koç@FerdaKoc [20] Aziz Mahmut Ak, 8 Ekim 2018… https://www.facebook.com/azizmahmutak [21] 19:15-9 Ekim 2018, Yol TV@YolTV [22] 01:14-9 Ekim 2018, Nihat Koçyiğit@NihatKocyigit [23] 12:56-8 Ekim 2018, Beleştepe@belestepe [24] 14:34-7 Ekim 2018, soley@DemirerGne [25] 23:54-8 Ekim 2018, Kara Kalem@Sverdlov48 [26] 17:45-9 Ekim 2018, h_güngör@dersimij [27] 04:26-9 Ekim 2018, Acun Karadağ@acun_karadag [28] 15:55-8 Ekim 2018, sema-güneş?@ey9035 [29] Hüsne Zincir, 9 Ekim 2018, https://www.facebook.com/profile.php?id=100009068905373 [30] Azad Agit Yıldız, 8 Ekim 2018, https://www.facebook.com/azadagit.yildiz [31] 21:14-6 Ekim 2018, 1. ÇHD Ankara Şube@chdankara [32] 13:53-7 Ekim 2018, Acun Karadağ@acun_karadag [33] 11:34-7 Ekim 2018, Veli Saçılık@velisacilik [34] 09:44 -7 Ekim 2018, Ihsanhacibektas67@Ihsanhacibekta1 [35] 07:39-7 Ekim 2018, Ufuk Senem@korkulukben [36] 13:52-12 Ekim 2018, Hasan Hüseyin Beydil@MelsBeydil [37] 01:41-6 Ekim 2018, Şenol Kayaoğlu@senol_kayaoglu [38] 01:33-6 Ekim 2018, Filiz Kalayci@filizkalayci [39] 22:45-5 Ekim 2018, Evren Barış Yavuz@evrenbarisyavuz [40] 23:08-5 Ekim 2018, Kutay Meriç@kutaymeric07 [41] 09:41-6 Ekim 2018, Pınar AYDINLAR@PinarAYDINLAR [42] 23:54-6 Ekim 2018, Pınar AYDINLAR@PinarAYDINLAR [43] 11:53-6 Ekim 2018, Meltem Servi @meltemservi62 [44] 06:11-8 Ekim 2018, Sosyalist Meclisler Federasyonu@SMFmerkez [45] 23:04-6 Ekim 2018, Dev-Lis Antalya@devlis07 [46] 12:42-6 Ekim 2018, Hamit Yayar@hamit_yayar [47] 06:40-6 Ekim 2018, Hakan Gülseven@gulsevenhakan [48] 05:27-7 Ekim 2018, Cemgil Güngör@gngrcemgil [49] 05:48-7 Ekim 2018, Naber Medya TV@Revoltistanbul [50] 08:07-7 Ekim 2018, Cem UĞUR@cem62ugur [51] 00:43-6 Ekim 2018, özge ozan@ozgeoza [52] Sait Almış, 9 Ekim 2018, 18:28, https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=10215365969997353&id=1079403708 [53] Aysun Cerek, 6 Ekim 2018, https://www.facebook.com/aysun.cerek [54] Uluç Cafer, 9 Ekim 2018, https://www.facebook.com/kutup.yildizi.188 [55] Hüseyin Aslan, 6 Ekim 2018, https://www.facebook.com/profile.php?id=706026029 [56] Ulu Çınar, 6 Ekim 2018, https://www.facebook.com/profile.php?id=100004884074637 [57] 18:31-6 Ekim 2018, birsengökdeniz@birsengokdeniz [58] “Kaldıraç Dergisi temsilcisi Hakan Dilmeç: Temel Demirer İçin Basın Açıklaması Düzenlenecek”, 7 Ekim 2018, https://www.gazetefersude.com/temel-demirer-icin-basin-aciklamasi-duzenlenecek-21920.html [59] “Adli Kontrol Kararıyla Serbest Bırakıldı”, 9 Ekim 2018… https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/10/09/yazar-temel-demireri-kadin-orgutunun-yoneticisi-olmakla-suclamislar/ [60] “Yazar Demirer: İddiaya Göre Tanımadığım Kişilerle Örgüt Kuruyorum”, 10 Ekim 2018, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/10/10/yazar-demirer-iddiaya-gore-tanimadigim-kisilerle-orgut-kuruyorum/ [61] John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak, Çev: Beril Eyüboğlu, Metis Yay., 2015. [62] Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği, Çev: Murat Erşen, Monokl Yay., 2015. [63] Albert Caraco, Kaos’un Kutsal Kitabı, Çev: Işık Ergüden, Sel Yay., 2016.

HİNDİSTAN, FAŞİZME GİDEN ÜLKE

Hem gelişmiş batılı ülkelerde hem de çeperlerindeki gelişmekte olan ülkelerde aşırı sağın gittikçe artan bir hızda yükselişi ve bunun aksine toplumun ilerici güçleri olan sol muhalefetlerin inanılmaz düşüşü ya da gerilemesi her gün gazetelerin köşe yazılarında ve manşetlerinde gözler önüne serilmektedir. İşçi sınıfı bilinci ya da işçi sınıfı mücadelesi gibi kavramlar ise bırakın gazeteleri artık ana akım sol partilerin lügatlarında bile yer bulamamaktadır.
 
Ve her geçen gün faşizmin ayak sesleri daha çok duyuluyor. Sıradaki Hindistan. Ve ülke faşizme giden yolda koşar adım ilerliyor. Narendra Modi ve onun Bharatiya Janata Partisi sol aktivistleri tutuklamak ve Hindistan'da muhalifleri susturmak için korkunç bir kampanya yürütüyor.
 
"Aşırı sağcı komünalizm yanlısı Hindu Bharatiya Janata Partisi'nin (BJP) Mayıs 2014'te Hindistan'da iktidara gelmesinden bu yana, dünyanın en büyük demokrasisi olma iddiası hızla dağılıyor. Geçtiğimiz günlerde BJP, ülkedeki sol eğilimli aktivist, yazar ve aydınlara yönelik, 1940'larda ABD'deki McCartizm'i anımsatan, korkunç bir topyekun saldırı düzenledi. Son dört yıldır iktidardaki parti, Hindistan'ı bir Hindu “rashtra” (ulus) haline dönüştürmenin yolunu açmak için kendi toplumsal gündemini ahlaksızca takip ediyor.
 
Devlet tarafından başlatılan şu anki saldırma, halka hizmetin yatıştırılamayan sesi olan ve halkların demokratik haklarının savunucuları olarak tanınmış aktivist, sendikacı ve entelektüelleri hedefleyen, şimdiye kadarki en cüretkar şeydir. Strateji, BJP hükümetinin yol açtığı ekonomik yıkımın ve vaatlerinden herhangi birini yerine getirememesinin ardından güçlenen muhaliflerin sesini frenlemektir.
 
Hint anayasasının en liberal ve eşitlikçi anayasalardan biri olarak yansıtıldığına bakılmaksızın, geleneksel kast sistemi tüm acımasızlığıyla hala yaşamını sürdürmektedir. Dokunulmazlar ya da Dalitlere[Hindistan'da kast sisteminde en çok ezilen en alttaki sınıf], bugün dahi hayatın tüm alanlarında Hindu çoğunluk tarafından ayrımcılık yapılmaktadır. Hindistan'ın “görkemli” geçmişe dönmesini isteyen BJP, toplumun kast bölünmesini savunuyor; bu, Hindu çoğunluğun “milliyetçi” içgüdülerine hitap eden bir hedef; sürekli kanlı şiddet olarak açığa vuran Dalitlere karşı ayrımcılık sadece kıvrıla kıvrıla yol almaktadır."
 
Tüm bu gelişmeler ışığında, eğer dini,  "“ezilen insanın içli ezgisi, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı, insanın  afyonu," yani salt bir inanç olarak ve milliyetçiliği, “ortak bir dil, toprak, ekonomik yaşam ve ortak bir kültürde cisimleşen psikolojik tertip temelinde tarihsel olarak oluşmuş, istikrarlı bir insan topluluğu," yani paylaşılan bir ortaklık temelinde salt bir gönül bağı olarak değerlendirirsek milliyetçiliğin ve dinin ne olmadığını bilemeyiz. Tüm bu kavramsal tanımlamalar kavramları yaratanlar tarafından algılamamızı istedikleri şekilde tarif edilmişlerdir. Bir anlamda bizlere dayatılan milletlerin ve dinlerin ezelden beri var oldukları ve bir kader olduklarıdır. Oysa "milletleri yaratanlar milliyetçilerdir," dinleri yaratanlar dincilerdir. Ve bu iki kavram da sadece politika ile kesiştiği andan itibaren bir anlam ifade ederler. Eğer bu iki kavram insanların özel alanına ait olsalardı, hiçbir anlam ifade etmeyeceklerdi. Politik alana atıldıkça egemen sınıfların kullanımına yarar birer araç haline geldiler. Feodal toplumda politika ile kesişen din kilisenin ve aristokrasinin tahakkümünün bir aracıydı. Günümüz modern toplumunda ise burjuva sınıfının, bir anlamda, "dini" milliyetçiliktir. Milliyetçilik politik olan ile ulusal olanın kesişimidir. Ve böyle olduğu için de çağımızın vebasıdır. Çok fazla örnek vermeye bile gerek yok. Suriye'ye, Yemen'e, Irak'a bakmanız kafidir. Ya da çevrenize... Ya da çevrenizdeki insanların Türklük ve Kürtlük ile birbirlerine nasıl zarar verdiğine...
 
Sonuç olarak eğer sol muhalefeti yükseltmek ve işçi sınıfı bilincini tekrardan diriltmek istiyorsak her şeyden önce din ve milliyetçilik kavramlarını üstünkörü değil bilimsel olarak masaya yatırmalıyız. Ve kesinkes tüm milletleri ve milliyetçilikleri reddetmeliyiz. Burjuva sınıfını yenmek istiyorsak yapacağımız tek şey var: "Yeryüzü vatanım, insanlık milletim" bayrağını göndere çekmek.
Özgür Devrim

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde