Özgürlük

KAPİTALİST İKTİDARIN EĞİTİM(SİZLİĞ)İ VE COĞRAFYAMIZ[1]

TEMEL DEMİRER

 

“Non vitae,

sed scholae discimus.”[2]

 

Sürdürülemez kapitalizm ve coğrafyamız gerçeklerinden hareketle eğitim ve iktidar sorununa değinmek, hem kolay hem de “zor” bir meseledir.

“Nasıl” mı? Gayet basit!

Eğer, “Tımarhane ve hapishane, iktidarların sopası olmuştur tarihte,” vurgusuyla Michel Foucault’nun, “Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?” saptamasından haberdarsanız mesele yoktur; ama değilseniz ne iktidarı ne de eğitim(sizliğ)ini kavrayamazsanız…

O hâlde kapitalist eğitim(sizliğ)ini anlamak için öncelikle iktidar meselesinden başlamamız gerekiyor.

 

I) İKTİDAR MESELESİ

 

Andrew Heywood’a göre, “En geniş anlamda iktidar, arzulanan bir sonuca ulaşma gücüdür ve zaman zaman bir şeyi yapmaya muktedir olmaya atıfla kullanılır. Bu anlam birinin kendisini hayatta tutabilmesinden ekonomik büyümeyi teşvik eden bir yönetim gücüne kadar her şeyi kapsar. Ancak, siyasette iktidar, bir ilişki olarak düşünülür; yani başkalarının davranışlarını, onların tercih etmedikleri yönde etkileme gücü olarak. Bu da ‘toplum üzerinde iktidar’ sahibi olmaya atıfla kullanılır. Daha dar anlamda iktidar, güç veya manipülasyona yakın biçimde ve içinde rasyonel iknayı da barındıran ‘etki’nin aksine cezalandırabilme veya mükafatlandırabilme gücü olarak kullanılmaktadır.”[3]

İktidar, muktedir olma durumudur ve iş bölümü var oldukça, her hâlükârda iktidar vardır, var olacaktır.

Yönetmek için gücü elinde bulunduranların yapma gücü, icra yeteneği ve yeterliliği olarak iktidar, Arapça “Kadir” sözcüğüne yani “Gücü yeten olmak” anlamına denk düşer.[4]

Özetle yapabilme becerisine sahip olmak, kudretli olmak; siyasal olarak toplumda gücü elinde bulundurmadır. Bu da rıza ile zora dayanır. İktidar, kontrol ve zorla hayata geçirilir; tartışılmaz bir gerçek olarak ve kolayca anlaşılabilir tarzda uygulanır. (Marksizm-Leninizm, siyasal iktidarı ekonomik iktidarla açıklar. Öteki iktidar biçimlerini bir görüngünün farklı veçheler olarak mütalaa eder.)

Edward Said’in, “Tekdüzeleştirme sürecinin meşruiyet kazanması ve ötekinin görünür görünmez türlü biçimlerde ortadan kaldırılması olarak” tanımladığı iktidar, hâkim olma yetisidir.

Yani başkalarının davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme ve kendi istek ve arzularına göre yönlendirebilme gücüdür. İktidarın iki öğesi bulunur: Bunlardan birisi güç ve zorlama, ikincisi ise benimse(t)mektir. İktidar araçlarıysa, i) Kuvvet kullanma, zor; ii) Ekonomik imkânlar; iii) Ödüllendirme, propaganda; iv) Meşruiyet tesisiyken; her iktidar bir gasptır.

İktidar ya da iktidar ilişkisi, “emretme ve itaate” dayanırken; üretim ve deneyime dayalı insan özneleri arasındaki ilişki olarak tanımlanır ve iktidar sahibinin, ilk refleksi onu korumaktır.

Max Weber’in tanımıyla, “İktidar, başkalarının neler yapacağını, olabildiğince doğru biçimde, önceden görebilme yeteneğinden başka bir şey değildir”.

Hannah Arendt’e göre, “İktidar (power), uyum içinde eylem kabiliyetine tekabül eder. İktidar tek bir kişiye değil gruba aittir ve grup bir arada olduğu sürece var olabilir. Bir kişi için ‘iktidarda’ derken aslında onun ait olduğu grup-topluluk adına eyleme kudretine sahip olduğundan bahsederiz. Grup ortadan kalktığında kişinin iktidarı da sona erer.”[5]

Ve aynı konuda, “İktidar, alınması düşünülen sonuçların ürünü olarak tanımlanabilir,”[6] der Bertrand Russell da…

Özetle yönetme gücünü elinde bulunduran kişi ya da kurumun, karar verebilme ve bunu uygulayabilme yeteneği olarak da kavranması mümkün olan iktidar her yerdedir; Lev Nikolayeviç Tolstoy’un, “İktidar, kitlelerin bir araya toplanan, yoğunlaşan iradelerinin açıklanan ya da açıklanmayan sessiz bir kabul edişle, seçilen idarecilerin üzerinde toplanmasıdır,” saptamasındaki üzere…

Ve nihayet “iktidar”; -“Bir Özgürlük Pratiği Olarak Kendilik Kaygısı Etiği”nde altını çizdiği bütünsellikte[7]- Michel Foucault’ya göre, bir eylem kümesinin başka bir eylem kümesi üzerindeki

eylemleridir. İktidar alıp kullanılan elle tutulan somut bir şey değildir. Bir ilişkiler ağıdır. Tek bir iktidar yoktur. İktidarlar vardır. Özgürlük ile karşılıklı vazgeçilemez bir ilişkileri vardır. Özgürlük iktidarın ön koşuludur.

Ayrıca yine Michel Foucault’nun ifadesiyle, “Tek işlevi bastırmak olsaydı, iktidar kırılgan bir şey olur”ken; güç ile karıştırılmaması gereken şeydir. İktidar ve güç terimleri eşdeğer olarak kullanılsa da birbirinden farklı anlamları vardır. Güç bir ilişkiyi anlatır.

Güç, nesneler üzerinde etki edenken; E. M. Cioran’ın, “İktidarı arzulamak, insanlığın uğradığı en büyük lanettir,” notunu düştüğü iktidar;[8] gücü elinde bulundurma yetkisi olduğu kadar, bir sınıfın diğer tüm toplumsal sınıfları yönetme becerisidir de.

Tam da bunun için bir öznenin başka bir özneye kendi iradesini sanki onun iradesiymiş gibi (ya da iradeye rağmen somut sonuçlar alabilecek şekilde) kabul ettirme sanatına iktidar denir.

Bunlarla bağıntılı olarak “iktidar”, insanlar üstünde icra edilen bir güç olmaktan çok, insanların zaten yapabilecekleri şeyleri yapabilme kudretlerine sahip olmadıklarını sandıkları anda ortaya çıkar... Kendi sorunumu çözebiliyorsam, onu çözebilecek birilerine ihtiyaç duymam![9]

İnsanlığın en büyük sorunu “iktidar”dır.[10] İnsan güce taptığı oranda iktidar hevesi pekişir, yine aynı oranda güçlü olana biat eder. İktidarın mutlaklaşmasının ölçüsü, iktidar olanın da ona tabi olanın da güce tapınma ölçüsüdür. Hiçbir durumda iktidarın dayattığı güç baskısı tek taraflı değildir, iktidarın üstten dayattığı, ona tabi olanların alttan desteklemesi olmadan fazla anlam taşımaz, süreklilik kazanamaz. Çünkü iktidar hiçbir zaman sadece dayatma değil, aynı zamanda “tanınma”dır. George Orwell’ın, “Halkı yönetme gücünü elinde bulunduran kişi ya da kişilerdir. Güç tatlıdır. Bu tadı alanlar elinden asla bırakmak istemezler. İktidara sahip olanlar bu gücü kaybetmemek için her şeyi yaparlar. İktidarın tadını alanların önemli bir kısmı, bu konumu kaybetmemek için deri değiştiren yılanlar gibi her gün başka kimliklere bürünürler,” saptamasındaki üzere…

İnsan güce sadece güç olduğu için biat etmeye veya biat ettirme meyline kapılırsa, gücün kölesi hâline gelir. İktidarda olan da gücün kölesi olur, ona tabi olanlar da! İktidarda olan her şeyini gücü elinde bulundurmaya bağladığı oranda, gücünü yitirdiği anda, her şeyini yitirme kaygısı ile kendi gücünün kölesi olur. İktidarda olmayan, zaten bu dayatmanın nesnesine dönüşür. İktidarın dayatmasına itiraz etmekte gösterilen her türden çekince ve çekingenlik iktidarın mutlaklaşma sürecini biraz daha öteye taşımaktan, itirazın imkânlarını daha da daraltmaktan başka işe yaramaz.[11]

“İktidar ve hatırlama arasındaki ittifakın bir de ileriye dönük (prospektif) yanı vardır. Hükümdarlar sadece geçmişi değil aynı zamanda geleceği gasp ederler, hatırlanmak isterler, kendilerini unutturmayacak işler yaparlar, bu eylemlerinin anlatılması, müziksel olarak işlenmesi, anıtlarda sonsuzlaşması ya da en azından arşivlenmesi için çaba gösterirler. İktidar ‘kendisine geriye yönelik meşruluk ve ileriye yönelik ebedilik kazandırır’…”[12]

Nihayet iktidar sizi nerenizden yaralarsa, orası kimliğiniz olurken; insanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır ve Michel Foucault’ya göre de, iktidarın olduğu yerde direnişde olmak zorundadır.

 

II) “NE”Yİ, “NİÇİN”İ, “NASIL”IYLA EĞİTİM

 

Eğitime gelince; o da Devletin İdeolojik Aygıtları’ndan (DİA) olup, boyun eğdiren, biçimlendiren bir iktidardır; hem de bilginin gerekliliğini, düşünmeyi, sorgulamayı, yetenekleri geliştirmeyi, ezberlemeyi, okulu, öğrenmeyi, öğreteni, öğreneni yukarıdan aşağıya zihinlerden gündelik hayatımıza dek şekillendiren türden…

Eğitim, kurumlarıyla devletin/ iktidarın sosyal fabrikalarıdır; düzene, sisteme karşı çıkmayacak, sorgulamayacak, düşünmeyecek, ezberci, tek tip bireyler yetiştirilir okullarda. Devletin elindeki en büyük silah eğitimdir. Bu yüzden sadece kendisine bağlı kurumlardan alınan eğitimi meşru kabul eder. Eğer aldığın eğitim devlet eliyle verilmemişse, resmi olarak hiçbir geçerliliği yoktur.

Eğitilen beyin, eğitim müfredatını verene hizmet eder, elbette istisnai durumlar ortaya çıkar, çünkü hiç bir uygulama homojen şekilde başarılı olamamıştır, olamaz da, çünkü bireyin özgünlüğü ve içinde bulunduğu kültürel yapısı bu farklılığı ortaya çıkarır. Eğitim toplum için birey yetiştirmez, aksine devletin gerçek sahibi sermaye sahipleri için birey yetiştirir ve onların ihtiyacı yönünde projeler üretir.

Gerçekten de, iktidar ile sosyal bilimler ilişkisinin, enerji ile fizik ilişkisi gibi olduğunu belirten Bertrand Russel’ın[13] işaret ettiği üzere, enerji fizik için neyse, iktidar da sosyal bilimler için oydu. Çünkü iktidar kamusal alanın düzenlenmesinden toplumsal yaşamı belirleyen tüm ilişkilere kadar belirleyici ve yön verici bir kavramdı.

Bu bağlamda eğitim meselesi de bir iktidar veya sınıf egemenliği meselesidir. Yönetenlerin toplum tasarımı nasıl bir eğitim sorusunun yanıtını verir. Başka açıdan bir ülkenin eğitim programına bakılarak nasıl bir toplum tasarlandığı anlaşılabilir.

DİA kavramının altını çizen Louis Althusser de, eğitimi bir DİA kurumu olarak sınıflandırılmıştı[14] ve haksız da değildi.

Tarihteki bütün sınıflı toplumlarda eğitim, egemen sınıfın ideolojisinin yeniden üretiminin ve topluma yayılmasının, kabul ettirilmesinin bir aracı olarak işlev gördü. Egemen sınıflar, hegemonik konumlarını koruyabilmek ve bireyleri üretim ilişkilerine uygun olarak yetiştirmek için eğitimi kendi çıkarları doğrultusunda kullandılar. Bu bağlamda eğitim, egemen sınıfların ideolojik araçlarından biriydi her zaman.

Eğitimin başlıca amacı, egemen sınıfların çıkarlarına göre şekillendirilen, toplumu mevcut sistemin devam etmesi gerektiğine ikna etmek, yeni kuşakları sistemin kendini yeniden üretebilmesi için gerekli formasyona sahip hâle getirmekti. Egemen sınıfın kalıpları dışına çıkan eğitim anlayışları, tarihin her döneminde şiddetle reddedilmiş, yasaklanmış ve engellenmişti.

Çünkü sistemlerin var olma süreçlerinin en iyi kurgulandığı alan eğitimdi. Eğitimin yapısal kurgusu var olan sistemin beklentilerini net olarak ortaya koyarken; okullardaki müfredat programları bu yapının birer yazılı belgesi şeklinde her şeyi açıklıyordu. Kaldı ki, eğitimin oturtulduğu zeminin tasviri zaten amacın ne olduğunun bir tarifiydi.

 

II.1) “OKUL” FASLI

 

Ve nasıl olursa olsun, sınıflı sömürücü yapılarda eğitim iktidara köle yetiştirirken; iktidarlar değişse de, sömürü sistemi için kölelik daima baki kalmaktaydı.

“Nasıl” mı? Hangi iktidar gelirse gelsin, okullarda kendi rejimini dayatacaktır. Önceden “Kemalist” şimdi “Dindar” deniliyor, ne fark eder. Okul tıpkı bir fabrika gibi iktidarın belirlediği, farklı görünen tek düşünceye sahip, kapitalizme uyumlu kişiler yetiştiriyor. İktidar olan her anlayış insanları yine mezun oldukları okullardan köle olarak çıkaracaktır. İktidarlar ve anlayışları değişse de insanların kapitalizme uyumlu bireyler hâline getirildikleri eğitim değişmeyecektir.

Mark Twain’in, “Okul hayatımın eğitimime karışmasına izin vermedim,” notunu düştüğü konuda Walther Borgius, 1930’da şöyle yazmıştı: “Okul rafine bir iktidar aracıdır. Çocuktan başlayarak bütün devlet uyruklarını itaate alıştırmak, devletin ne kadar gerekli olduğunu etinde ve kemiğinde hissettirmek, her özgürlük fikrini daha filizlenmeden bastırmak, düşünceleri çitlerle çevrili güzergâhlara yönlendirmek ve onları rahatça yönetilebilir, minnettar tebaa olarak terbiye etmek üzere kurulmuştur.”

Gerçekten de günümüzde okullarda verilen eğitimin amacı, vatandaşı kapitalist devletin istediği şekliyle sorgulamayan, korkan, sadece kendi çıkarını düşünen, günü kurtarmaya çalışan aşırı faydacı birey hâline getirmektir. Böyle bireylerden oluşan toplum kolayca yönetilebilir. Yani korku sayesinde kitlesel gücü kullanması engellenir.

Stanley Kubrick’in de, “Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek bir şey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır,” uyarısını dillendirdiği okul gerçeğine ilişkin olarak anımsatmadan geçmeyelim:

Tüm dünyada okula giden her üç öğrenciden biri zorbalığa maruz kalıyor. Okul yönetimi kimi zaman şiddete uygun tepkiyi vermiyor. Bu da okulun güvensiz, tehlikeli bir yer hâline gelmesine yol açıyor. Örneğin ABD’de korkudan okula gitmeyenler çoğalıyor.[15]

Bir korku odağı olarak kapitalist eğitim, onları manipüle ederek, insanları bir ev, bir araba almaları ve ev kurmaları için bir ömür geçirmeye ve bu süreçte etliye sütlüye karışmamaya hazırlıyor.

Ayrıca okul politik, toplumsal ve ekonomik güce sahip olanları (kodamanları) korurken; tanıdığımız ilk uzman öğretmendir. Mutlak bilgiye sahiptir. Eleştirilemez! Hatası yüzüne vurulamaz. Bu formasyonla şekillendirilen birey kendisine söylenene değil söyleyenin titrine bakmaya koşullandırılmıştır.

Egemen sınıf, aynı değerlere sahip, homojen ve kolay yönetilebilir bir toplum yaratabilmek için eğitimin başarıyla verilebilmesinin ne kadar gerekli olduğunun farkındadır. Ulus-devletlerde okulların parasız, zorunlu ve uzun süreli olması da bu yüzdendir.[16]

Okul ideolojik bir kurumdur ve devletin ideolojik bir aygıtı olarak; yönetici sınıfın egemenliğini korur; bireylere egemen sınıfa boyun eğmelerini sağlayacak bilgi, beceri, tutum ve davranışları aktararak; toplumsal düzene saygı duymalarını ve devlete itaat etmelerini öğretir. Eğitim aracılığı ile devlet, bireyleri

standartlaştırmak ve düzen içinde disipline ederek aynı hizaya sokmak istemektedir.[17] Bunu gerçekleştirebilmek için okulun, terbiye etme işlemcisi olan pedagojik bir makineye dönüşmelidir.

Okullardaki çeşitli uygulamalar, bireyleri; egemen gücün disiplinsel iktidarına özgün biçimlendirme sürecinin nesnesi hâline getirmelidir.[18] Böylece bireylerin düzene uygun yetiştirilmesi mümkün olabilir ve egemen sınıf nesneleşen bireyler üzerinde toplumsal kontrolü, onların razı olmalarını da temin ederek kurabilirler.

Okul, sisteme uygun insan tipini yetiştirerek; bireylerde otoriteryen egemenliğin ve tabi olmanın temellerini kurar. Okullardaki ezberci, tekrarcı ve nakilci bir eğitimin amacı da budur; bireylerin etkin özneler olma ihtimalini körelterek uysal bir tebaaya dönüştürebilmek… Çünkü sorgulamayı, eleştirmeyi, özgürce düşünmeyi ve düşüncelerini ifade etmeyi öğrenemeyen birey zaman içinde pasifleşir. Pasifleştirilen bireylerin oluşturduğu bir toplumu yönetmek ise daha kolaydır. Bu sebeple, eğitim konusu tartışılırken toplumsal ve siyasal yapı, siyasal iktidar ve egemen ideoloji gibi konuların ele alınıp; bu öğeler arasındaki ilişkiler de açıklanmalıdır.

Monolitik bir ulusun inşa edilmesi için, tek tip yurttaşlar yetiştirme isteği, ulus-devletlerde bireylerin öznelliği üzerinde pedagojik bir iktidar kurma çabasına dönüşür. Eğitim sisteminin her kademesinde; toplumsal düzendeki egemenlik biçiminin devamını temin etmek için resmi ideolojinin aktarımı tüm etkinliklerde sürekli öne çıkarılır. Bu ideolojinin yayılması için ders kitaplarından, özel gün ve haftalardaki, resmi bayramlardaki kutlamalara ve törenlere kadar her alanda yoğun ve sürekli bir aktarım söz konusudur.

Devlet eğitim ile bireyi kendi çıkarları doğrultusunda sosyalleştirirken; diğer taraftan da onda içselleştirilmiş bir sosyal denetim mekanizması kurmayı amaçlamaktadır. Okullarda düzene uygun kafaların yetiştirilebilmesi sayesinde, bireyler hâllerine razı olabileceklerdir. Böylece egemen sınıf kendi çıkarlarını koruyabileceği gibi düzenin devamını sağlayabilecek “kölelik toplumu”nu[19] yeniden ve yeniden üretebilir. Bu durum eğitimi ve okulları eleştiriye ve sorgulamaya açık hâle getirmektedir.

Bu kapsamda okullar; Platon’un, “Geometri bilmeyen kapımdan içeri adımını atmasın”; Firdevsi’nin, “Bilgili olan, güçlü olur”; Zygmunt Bauman’ı, “Bilginin, deyim yerindeyse, görme ya da işitmeden çok koklamaya özgü bir niteliği vardır; kokular da, bilgi gibi, yok edilemez; yalnızca daha güçlü kokularla bastırılarak ‘duyulmaması’ sağlanır,” diye betimledikleri işlevi yerine getirmekten uzaktır.

İşte bunun içindir ki Mine Söğüt’ün, “Okuldaki bilgiler gerçek hayatımızda neye yarar?”[20] sorusunu dillendirdiği koordinatlarda verili durum, Carl Edward Sagan’ın, “Bilim ve teknolojiye zarif bir şekilde bağlı olan; ancak bilim ve teknoloji hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeyenlerden oluşan bir toplumda yaşıyoruz,” diye tarif ettiği üzeredir.

 

II.2) EĞİTİM(SİZLİK) Mİ?

 

Tekrarlamak pahasına sıralayalım:

Dönüştürücü bir işlev içeren kapitalist eğitim, -genellikle- beyin yıkamak için kullanılır. Uzun vadede istenilen insan profilini oluşturabilmek için süper bir yöntemdir.[21]

Egemen eğitim felsefesi, insanı özgürleştirici değil, zihnen iğdiş edici, ehlîleştiricidir.

Prof. Dr. Veysel Bozkurt’un, “Eğitim, bilgi ve becerilerin kuşaktan kuşağa aktarılması ve bireyde istendik davranışların yaratılmasıdır”…

Bertrand Russell’ın, “People are not born stupid, they are born ignorant. Education makes them stupid”…[22]

Oscar Wilde’ın, “Eğitim takdire şayan bir şey. Fakat unutulmamalıdır ki, bilmeye değer hiçbir şey öğretilemez”…

Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Eğitim göre göre bizler birer hiç olmuşuz”…

Albert Einstein’ın, “İnsanın okulda öğrendiklerinin hepsini unuttuğunda arta kalandır,” notunu düştükleri kasıtlı kültürlen(diril)medir eğitim!

Kolay mı? Kapitalist modern zamanlarda insanı eğitmekten çok eğip bükendir; ya da Friedrich Nietzsche’ye göre, “Kamu yararı adına bireylerin yok edilmesi”dir.

Kapitalist egemen tedrisat, bir ahmaklaştırma operasyonudur; soru sordurmaz, yanıt vermez, sadece empoze eder. Bu bağlamda okullar, kapitalizmin kitlesel kontrol araçlarıdır… Özgür düşünceye ket vurulmasıdır… Ezber, itaat ve sorgulatmamaktır… İnsanları kalıplara sokmaktır… Beyin yıkamakta yöntemdir… Devlete itaat etmek ve kapitalizme köle üretmek için vardır…

Bu kapsamda sınıflı sömürücü devlet eğitimin tüm aşamalarında ideolojik ilkelerini dayatır; insanlara, bu “tek ideolojik” sınırları içinde yaşatılması öğretir/ dayatır; “statüko”yu hükümranlık objesi olarak kabullendirir.

Kapitalist eğitimi geliştirip, reforme ederek iyileştiremezsiniz. Çünkü gelişmiş eğitimle ancak daha itaatkâr, daha kalifiyeli işçiler, memurlar ya da patronlar yetiştirebilirsiniz. Kısaca onlar da kapitalizme bir şekilde entegre olurlar. Eğitim, ister eşit, ister bilimsel, ister parasız, ister anadilde, ister dayaksız, serbest kıyafetli ya da akıllı tahtalı olsun, ister özel derslerle verilsin ister sınavlı, ister sınavsız, dershanesiz olsun eğitim içeriği bakımından içinde otoriteyi, hiyerarşiyi, militarizmi, düşünce kontrolünü, tek tipleştirmeyi barındırmasıyla asla iyileştirilemez. Her değişen iktidarla yeniden düzenlenmiş, düşünce mantığını müfredatlara yerleştirmiş ve okulla düşüncelerini empoze ettiği insanları oluşturmuştur. Eğitim ne kadar reforme edilip, geliştirilse geliştirilsin, her daim köle imal edecektir. Çünkü kapitalist eğitim sistemi, burjuva ideolojisinin bir parçası ve aracıdır.

Kapitalist toplumda da eğitimin anlamı, sınıflı sömürücü öncellerinden farklı değildir. Ancak kendisinden önceki toplumlara göre çok daha karmaşık bir işleve ve işleyişe sahiptir. Kapitalizm için eğitim, bir yandan burjuva sınıfın toplum üzerindeki egemenliğini sürdürebilmesinin bir aracı ve eğitim kurumları da burjuva ideolojisinin üretildiği ve yayıldığı yerlerdir. Öte yandansa okullar, sermayenin hizmetine sunulmak üzere nitelikli işgücünün yetiştirildiği, kapitalistler sınıfı için meta üretiminin yapıldığı kurumlardır. Bu durum kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana böyledir ve bu niteliği gittikçe artmaktadır.

Bu kapsamda dini kurumlar, eğitim sistemi, hukuk sistemi, medya gibi tüm araçlar ideolojik aygıtın birer parçasıdırlar. Burjuvazi bu araçları son derece etkin bir şekilde kullanarak ve her gün bu araçlara yenilerini ekleyerek, hatta kimi zaman kendisine karşı olan araçları bile tersyüz edip içini boşalttıktan sonra topluma iade ederek ideolojik bombardımanını sürdürür.

Tam da bulardan ötürü “Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar” vurgusuyla şöyle der Jordan Maxwell: “Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hâle geldi, insanların zihnini meşgul tutmak için. Yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor.

Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var ve siz bunun farkında bile değilsiniz. Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.”

Evet kapitalist toplumda dünyaya gelen herkes, doğduğu andan itibaren bu ideolojik bombardımana maruz kalır. Önce aile içinde, sonra okulda ve ardından üniversitede verilen eğitim tek bir amaca yöneliktir; bireyi kapitalist toplumla uyumlu bir hâle getirmek ve bu şekilde tutmak. Okul evresi bittiğinde ideolojik eğitim başka araçlarla devam eder. Bu kapsamda burjuva medyanın ulaştığı güç korkutucu boyutlardadır. Medyanın yanı sıra din, kültür, ahlâk gibi araçlarla süre giden ideolojik eğitim kişiyi ölünceye kadar bırakmaz.

Burjuva devletin toplumun tamamını genel ve zorunlu bir eğitime tabi tutması kuşkusuz kendisinden önceki toplumlarla karşılaştırıldığında muazzam bir ilerlemedir. Fakat bu noktada burjuva eğitimin amacı, toplumu oluşturan bireyleri, kendisinin ve yaşadığı dünyanın bilincinde olan ve edindiği bilgiyi toplumun yararına kullanan özgür insanlara dönüştürmek değil, bu bilgiyi burjuva sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanan ve bunu da fazla soru sormadan itaatkâr bir şekilde yerine getiren ücretli kölelere dönüştürmektir.

Toplumun geneline uygulanan eğitim sistemi ile sadece küçük bir azınlığın, burjuva çocuklarının aldığı eğitim arasında, her alanda olduğu gibi derin bir uçurum vardır. Egemen sınıfın çocuklarının okuduğu okullar ile toplumun geri kalanının eğitim gördüğü okullar arasındaki fark, kapitalist toplumun sahip olduğu eşitsizlikle doğru orantılı olarak her geçen gün daha da artmaktadır.

Burjuva devletin bütün ideolojik argümanları eğitim sisteminin içeriğine de yansımıştır. Ders kitaplarında öğrencilere verilen sosyal bilgiler baştan aşağı gerici ve idealist bir içerikle doludur. Öğrencilerden bunları anlaması değil ezberlemesi istenir. Araştıran ve sorgulayan, doğru bulmadığını eleştiren, doğru bildiğini sonuna kadar savunan bir kafa yapısı burjuva eğitim anlayışıyla asla bağdaşmaz. Onun istediği kendisinin doğru dediğine doğru diyecek, yanlış dediğine yanlış diyecek, kısacası egemen ideolojiyi tartışmasız kabul etmeye yatkın, pasifleşmiş ve edilgen hâle gelmiş beyinlerdir.

 

III) SORU(N)LARI TÜRK(İYE) EĞİTİM(SİZLİĞ)İ

 

Buraya kadar değindiğimiz üzere egemen eğitim; sınıfsal, toplumsal cinsiyet, etnik ve diğer ayrıcalıkları barındıran adaletsiz, eşitsiz kapitalist sistemi yeniden üretir.

2004 verilerine göre kişi başına ortalama eğitim süresi 4.1 yıl olduğu Türkiye’deki ekonomik, sosyal tüm eşitsizlikler, gelir dağılımının son derece bozuk olması ve toplumsal adaletsizliğin çok yaygın olmasından ötürü soru(n)lar alabildiğine yaygın ve derindir.

Bu konuda verilerin kesin diline müracaat edersek; ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) eğitim endeksine göre Türkiye 38 ülke arasında ancak 35’inci sırada.[23]

OECD raporuna göre Türkiye, “eğitimde refah” sıralamasında 10 üzerinden 0 puanla Meksika’yla birlikte son sırada yer aldı.[24]

‘BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) çocukların refah koşullarına yönelik hazırladığı raporda, Türkiye, “eğitim kalitesi” kategorisinde sonuncu sırada yer aldı.[25]

‘UNESCO Küresel Eğitim İzleme Raporu’na göre, Türkiye’de öğretmenlere duyulan güven 10 üzerinden 6.5 iken, eğitim sistemine duyulan güvenin 4.5 olduğu vurgulanıyor. Türkiye’de engelli öğrencilerin yüzde 70’i okuldan erken ayrılıyor. Bu 25 Avrupa ülkesi içindeki en yüksek orandır.[26]

Türkiye’de öğretmenlere duyulan güven, eğitim sistemine duyulan güvenin üzerindeyken; öğretmenlere duyulan güven 10 üzerinden yaklaşık 6.5 iken eğitim sistemine duyulan güven yaklaşık 4.5’dir.[27]

Eğitim ve üniversite hayatımızda evet öğrenci, hoca, okul sayıları büyüyor fakat kalite gittikçe düşüyor.

WEF raporuna göre, ortaöğretimin kalitesi konusunda Türkiye uluslararası sıralamada 2008 yılında 91’inci sıradaydı. 2016-2017 raporunda 105’inci sıraya düştü![28]

PISA, uluslararası eğitim düzeyi değerlendirme sistemi. 2015 yılında ise her üç alanda da ciddi gerileme var. 70 ülke arasında sıralama yıllara göre şöyle: AKP’nin 14 yıllık iktidarında her üç alanda da ciddi gerileme yaşanıyor. Her üç alanda da 35. sıradan 50. sıraya gerileyen bir durum var.[29]

Açıklanan PISA sınavlarının sonuçlarına göre Türkiye bütün dallarda OECD ortalamasının epey gerisinde. 72 ülkeden 15 yaş civarında 540 bin öğrencinin katıldığı sınavlarda Türkiye matematikte 420 puanla 49’uncu sırada yer aldı… Fen bilimlerinde ise 425 puanla 52’nci oldu… Okuduğunu “anlama”da 428 puanla ancak 50’nci oldu…[30]

Yani OECD bünyesindeki PISA testinin 2015 sonuçları Türkiye için pek de iç açıcı değil; OECD’de sondan ikinci sırada… 2015 sonuçlarına göre, öğrencilerin ortalama puanları 2012’ye göre çok düştü: Bilimde 38, okumada 47, matematikte ise 28 puan... 2015’te bilim ve matematikte 2006 seviyesine, okumada ise 2006 puanının da altına düşmüş durumda…[31]

Özetle PISA sınav sonuçları birçok sorunun göstergesiyken;[32] OECD’nin, üye ülkelerdeki cinsiyet eşitsizliği üzerine yayımladığı bir raporda, Türkiye’yle ilgili birçok olumsuz saptamalar yer aldı. Rapora göre; genç kadınlar eğitime ulaşmada geçmişe göre daha iyi bir durumda ama üniversitede Fen, Matematik ve Bilgisayar bölümlerini seçmiyor. Kadınların erkeklerden ortalama olarak yüzde 15 daha az kazandığı vurgulanan raporda, OECD ülkelerinde kız çocuklarının ve genç kızların eğitim olanaklarına erişim açısından erkekleri yakaladığı, ancak çalışma hayatında hâlâ erkeklerin gerisinde olduğu anahtar bulgulardan biri oldu.

Ortaöğretimde erkek ve kız çocukları arasındaki farklılıkları PISA[33] testlerine dayanarak inceleyen raporda, Türkiye eğitimde cinsiyet eşitsizliğinin en çok görüldüğü OECD ülkesi oldu. Türkiye, raporun üye ülkelerde çalışma yaşamındaki cinsiyet eşitsizliğini inceleyen bölümünde de sonunculuğu kimseye kaptırmadı. OECD dışındaki ülkelerin de göz önüne alındığı sıralamalarda ise Türkiye ancak feodal gelenekler nedeniyle kimi bölgelerde kızların okula yollanmadığı Çin’i geçebildi. Raporun kadınların yasama organlarındaki temsiliyetini ele alan sıralamasında ise Türkiye ancak Macaristan ve Japonya’yı geçerek sondan üçüncü olabildi.[34]

OECD verilerine göre, “Türkiye’nin eğitim seviyesi çok düşük (25-34 yaşındakilerin yarısı lise bitirmemiş)… Kadınların eğitime katılımı çok düşük (OECD’de kadın-erkek beceri farkının en yüksek olduğu ülke).”[35]

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yatırımlara ayırdığı pay, 15 yılda yüzde 50’ye yakın oranda düştü. Özel okul enflasyonuna yol açan bu politika, yoksul çocukları tarikat yurtlarına itti. 2002’de devlet bütçesinden MEB’e yatırım yapması için verilen ödenek payı yüzde 22.34 iken, 2018’de bu oran yüzde 11.24’e düşürülüyor.[36]

‘Eğitim İzleme Raporu’na (2015-2016) göre, kapatılan dershanelerin yerine kurulan temel liselerle eğitimde özel okulların payında 2015 yılına göre 2016’da yüzde 2 oranında artış yaşandı.[37]

Bunlarla birlikte MEB 2016-2017 eğitim öğretim yılsonu örgün eğitim istatistiklerine göre, 935 bin 832’si kız, bir milyon 38 bin 42’si erkek olmak üzere toplam bir milyon 973 bin 874 çocuk eğitim dışında kalırken; ilkokul okullaşma oranı son 10 yılın en düşük seviyesine indi. Verilere göre ilkokul çağındaki çocukların net okullaşma oranı yüzde 91.18’e düştü. Geçen yıl toplamda ilkokulda 4 milyon 972 bin 430

öğrenci öğrenim görürken, 482 bin 188 çocuk ise okullaşamadı. Okullaşamayan çocuklardan 249 bin 698’i erkek, 232 bin 490’ı ise kız çocuklardan oluştu.[38]

Türkiye’nin eğitim karnesi, hem akademik başarı hem de çocuğun iyi olma hâli bakımından zayıfken; ‘Eğitim İzleme Raporu 2016- 2017’ başlıklı rapora göre, Türkiye’de 538 öğrenciye 1 psikolojik danışman ve rehber düşüyor. Çocuk işçiliği ve çocuk evliliği bazı çocukların eğitim kurumlarına erişimini engelliyor. Türkiye’de 6-18 yaş arasında ekonomik faaliyette bulunan 900 bin çocuk bulunuyor; bu çocukların yüzde 44’ü mevsimlik tarım işinde çalışıyor. Bu çocukların neredeyse yarısının okula erişimi bulunmuyor; kayıtlı mevsimlik tarım işçisi çocukların birçoğu da okula düzenli devam edemiyor.[39]

MEB istatistiklerine yansıyan rakamlar Türk öğrencilerin okula devam rakamlarının OECD ülkeleri ortalamasının bir hayli gerisinde olduğunu ortaya koyarken; “okulu asma” olarak tabir edilen derse mazeretsiz gelmeme oranlarında Türkiye yüzde 17.2, OECD ortalaması ise yüzde 5 oldu.[40]

 

III.1) AKP PATENTLİ DEVLET VE EĞİTİM(İ)

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Fiziki sorunları çözmeyi başardık ama zihinleri aynı düzeyde güçlendiremedik. Okullarımızdaki eğitimin içeriğinin kalitesinden, daha da önemlisi mantalitesinden memnun değilim,” dediği[41] Türk(iye) eğitim(sizlik)i AKP iktidarı döneminde, “yapboz tahtası”na dönüştü.

15 yıl boyunca Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı ve son olarak da İsmet Yılmaz Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı eğitim sistemi adeta yamalı bohçaya döndü.

 

AKP DÖNEMİNDE EĞİTİMDEKİ DEĞİŞİKLİKLER[42]

2003 Üniversitelere girişte kat sayı uygulamasındaki fark artırıldı...

2004 Müfredatta AKP dönemindeki ilk değişiklik yapıldı...

2005 Lise eğitimi 3 yıldan 4 yıla çıkarıldı...

2005 Liseye girişte LGS yerine OKS sınavı getirildi...

2007 OKS yerine SBS getirildi...

2009 Üniversiteye girişte ÖSS yerine YGS ve LYS getirildi...

2009 Üniversiteye girişte kat sayı uygulamasına son verildi...

2010 Liseye girişte tek sınavlı aşamaya dönüldü...

2012 5+3 temel eğitim, 4+4+4’e dönüştürüldü...

2014 Liselere girişte TEOG uygulaması başladı...

2017 Müfredat değiştirildi...

 

Bu elbette boşuna değildi. Çünkü her rejim tahayyül ettiği devlet, toplum ve birey ilişkini yaratmak için önce eğitim sistemine yönelir ve rejim değişikliğinin temeli eğitim yoluyla atılırdı. AKP tam da bu gerekçe ile “Yeni Türkiye” ve “Yeni Rejim” için toplum yapısına yöneldi. Eğitim politikasının merkezine mezhepçi bir rejimin kurumsallaşmasına sosyolojik zemin yarattı. Eğitim yoluyla emre itaat kulluk ilişkisine dayalı toplum…

Tek adama dayalı mezhepçi ve otoriter rejim inşasının temeli, tümüyle olmasa da bir ölçüde eğitim yoluyla atılmıştır. Geçmişten günümüze eğitimin dinselleştirilmesine katkı sunanlar bugünkü tablonun sorumlularıdır.[43]

AKP Milli Eğitim Bakanlığı da bu yolda İslâmcılığı referans alıp, eğitimin sistematik şekilde dinselleştirmiş ve kurumsallaştırmıştır.

Çocukların bu dünyada geleceklerini belirleme haklarını ellerinden alıp, öte dünyaya feda ettiren bir eğitim sistemini egemen kılmışlardır. AKP bunda ısrarlıdır. Bu eğitim anlayışı aynı zamandan hedeflenen mezhepçi rejimin inşasına zemin hazırlamaktır. Bu nedenle de hukukun, insan, çocuk ve eğitim haklarının evrensel değer ve ilkelerini ayaklar altına almaktadır.

Niteliksiz, mezhepçi, tekçi, paralı ve bilimsel olmayan dinselleştirilmiş eğitim ile çocuklarımızın geleceğinin gaspı kurumsallaştırılmıştır.

Bu süreç tamamlanırken, kamucu, laik, sosyal olan tahrip edilmektedir. Örneğin tüm kamu hizmetlerinde olduğu gibi, bir yandan kamu eğitimi yandaş İslâmcı piyasaya teslim ediliyor, diğer yandan din adamlarına ve din eğitimlerine zemin hazırlanıyor. Hem yeni rejimin kurucu ideolojisine, hem de yandaş İslâmcı sermayenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde, eğitimde tahrip edici dönüşümler yaşanıyor.

Yani AKP eliyle 14 yıldır eğitim sistemi, kurumsal ve ideolojik olarak yeniden yapılandırılmış ve dinselleştirilmiştir.

AKP iktidarı, OHAL ve KHK’ler ile eğitim sisteminde, kadro değişimini de hedefleyerek, 30 bin 470 öğretmen meslekten çıkardı. MEB’deki kadrolu öğretmen açığının 150 bin civarında olduğu ifade ediliyor. Eğitim sendikalarının ifadesiyle “1 milyon 511 bin 200 öğrenci öğretmensiz” kalmış.

Çıkarılan eğitimcilerin yerine, kendi yandaşlarını atayacak mekanizmalar kurmuşlardır. Örneğin, yeni öğretmen atamaları ise, yazılı sınavdan daha çok sözlü sınav ile yapılarak, yandaşlık atamasına dönüştürülmüştür.

Eğitimciler İslâmcı kesimlerden, tarikatlardan, cemaatlerden takviye edilirken, okul kitapları bilimsel ve dünyevi olmaktan daha çok ideolojik ve uhrevi hâle getirilmiştir.

AKP, sadece bugünün değil, geleceğin toplum yapısını kuşatmak için, çocuk ve genç yaşa yönelmek için eğitim politikasının merkezine laiklik ve bilimsellik karşıtlığı olan, gerici ve dinci eğitimi koymuştur.

Bir yandan eğitimi piyasa merkezli tüccar anlayışa göre yönetirlerken, özellikle de yandaş cemaat ve tarikatlara ait vakıflara ve özel okullara doğrudan destek ve teşvik adımları atılmıştır. Merkezi hükümetin ideolojik koruması altındaki vakıflara arsa, okul ve benzeri teşvikler AKP’li yerel yönetimler tarafından hızlandırılmıştır.

Eğitim, bugün aklı ve kamuculuğu değil, vahiyleri referans alarak, İslâmcı vakıflara terk edilmektedir. Böylece laik, bilimsel ve kamucu eğitim alanı yok edilmektedir. İslâmcı sermaye ve vakıflara terk edilmiş eğitim alanı giderek daralmaya yüz tutmuştur.

Siyasal İslâmcıların kendi iç çatışmaları ve eğimde alan yaratma savaşlarının sonucu, AKP dershaneleri özel okullara dönüştürüyor. Bununla da kalmıyor, kamu okullarından esirgediği kaynakları, yandaş İslâmcı vakıflara ait özel okullara aktarıyor.

Kamu kaynakları hem eğitimin ticarileştirilmesi, hem de eğitim dinselleştirilmesine hizmet ediyor.

MEB’in 2015-2016 öğretim yılı verilerine göre, 1.149 imam hatip lisesi ve 1.961 İmam Hatip ortaokulunda toplam 1 milyon 201.500 öğrenci varmış. Şimdi bu sayı daha da artacak. Çünkü kapatılan okullar imam hatipleşiyor.

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası kapatılan 1060 okulun yüzde 80’inin, hiç de ihtiyaç duyulmayan ve talep olmayan imam hatip okuluna dönüştürülmesi başka nasıl açıklanabilir? Neden ihtiyaç duyulan Fen, Sosyal Bilimle, Güzel sanatlar okullarına dönüştürülmedi?

 

AKP’NİN 15 YILLIK EĞİTİM KARNESİ’NDEN VERİLER[44]

FETÖ 2009-2011’DE

ARTTI AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 6 bakan değişti. 2002’de ilk bakan göreve geldiğinde, 1300 bakanlık yöneticisi bir gecede görevden alındı. AKP iktidarının özellikle 2009 ve 2011 yılları arasında milli eğitimde FETÖ’nün etkisinin oldukça artmış olduğu dikkat çekiyor.

4. BAKANLA BİRLİKTE 4+4+4 eğitim modeline geçildi.

5. BAKAN DÖNEMİ Dershaneler kanunu çıkarıldı. 420 MEB merkez ve 40 bin taşra yöneticisi görevden alındı.

TAŞERON EĞİTİM İsmet Yılmaz döneminde de Türkiye Maarif Vakfı kuruldu. Sözleşmeli öğretmenlik uygulaması getirildi, taşeronluk eğitim sistemine de girmiş oldu. Çok sayıda vakıf ve derneklerle protokoller imzalandı. Ortaokul düzeyinde özel yurt açılması için yasal düzenleme yapıldı.

OKULLAŞMA GERİLEDİ İktidarın son dönemlerinde okullaşma oranı, okul öncesi eğitimde yüzde 9, ilkokulda yüzde 7.6 ve ortaokulda yüzde 3 geriledi. 2017 yılı itibarıyla okullaşamayan öğrenci sayısı, okul öncesinde yaklaşık 922 bin, ilkokulda 482 bin ve ortaokulda ise ne yazık ki 249 bin olarak gerçekleşti.

ÇOCUKLAR VAKIFLARA

TESLİM AKP iktidarında 13 bin 800 köy okulu kapatıldı. Yatılı ilköğretim bölge okullarının sayısı azaltıldı. Yoksul ailelerin çocukları vakıf ve derneklerin eline teslim edildi.

ENSAR EĞİTİME GİRDİ MEB 2017’nin temmuz ayında yaptığı protokollerle İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı ve Birlik Vakfı’nın eğitim alanına girmesine neden oldu. Protokollerle vakıfların istedikleri gibi eğitim alanlarında faaliyet yapabilmesinin önü açıldı.

 

Şunları da aktaralım:

• AKP’nin eğitimi dinselleştirme politikası kapsamında sürdürdüğü “aralıksız din eğitimi” büyük çoğunluğu 2017 yılında açılan 77 bin kursla devam ediyor. İlk dönemi sona eren yaz Kur’an kurslarına 2.5 milyon çocuğun katıldığı belirtildi. İkinci dönemde ise hedef 3 milyon çocuk…[45]

• AKP, talep olmamasına rağmen sayısı giderek artırılan, mezunlarına devlet kadrolarında iş vaadi olmak üzere birçok teşvike rağmen cazibe kazandırılamayan imam hatipler için makyaja gidiyor. Fiziki durumu uygun olan imam hatip okullarının bahçelerine cami yaptırılacak. İçinde özel Kur’an okuma odaları da bulunacak okullar, gece gündüz açık olacak…[46]

• AKP Hükümeti, başarısızlıkları sınavlarla tescillenen imam hatiplilere proje okulların kapısını sınavsız açıyor…[47]

• AKP hükümetinin 15 yıllık iktidarında liselere geçiş sistemi 6. kez değişecek. Sınavsız geçişi içeren sistemle ilgili sendikalardan imam hatip ve torpil uyarısı dile getiriliyor…[48]

• Bursa Orhangazi’de AKP’li belediyenin yaptırdığı Zafer Ortaokulu’nun yönetimi, velilere çocuklarının cuma namazına götürülmesi için izin vermeleri yönünde bir belge gönderdi. Tüm velilere gönderilen belgede “Çocuğumu cuma namazına göndermek istemiyorum” diye bir seçeneğin yer almaması dikkat çekti…[49]

Toparlarsak; üniversitelerde yaşananlar, atılan, konuşması yasaklanan, tartaklanan hocalar, postallar altında çiğnenen cüppeler, yerlerde sürüklenen öğrenciler bir yanda; öte yandaysa, “Dindar ve kindar bir nesil” hedefiyle AKP amaçladığı yolda ileri adımlar attı…

-İmam hatip ortaokulları 2012-2013’te 1.099 iken, 2017’de 1.961...

-İmam hatip liseleri 2002-2003’te 450 iken 2017’de 1.149…

-15 yıl içinde imam hatipli öğrenci sayısında artış, 20 katın üstünde!

-Zorunlu din derslerine eklenen seçmeli din dersleri muhafazakâr bölgelerde zorunluya dönüştü. Uzmanlar, “Dünyada 12 yıllık zorunlu eğitimde 33 din dersi bulunan başka ülke yok” diyor. İran’da bile bizimkinden daha az din dersi var.

-Kız çocukların okullaşması azaldı. Liseyi bitirmeden ayrılma oranı yüzde 35.

-Tüm müfredat çağdaş normlardan uzaklaşıp dincileşti. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, din dersi bilgileriyle çeliştiği için iktidar zihniyetine uyduruldu.

-Eğitim kadrolarında bilgi, liyakat dışlanıp yandaşlık ve siyasal tercihler etkili oldu.[50]

- “Proje okulları”yla neredeyse tümü Anadolu ve fen liselerinden olmak üzere binlerce öğretmen rotasyon listelerine alındı... Köklü başarılı okullardan deneyimli öğretmenler uzaklaştırıldı.

-15 Temmuz sonrasında FETÖ’cü diye tutuklanan “hoca”ların yazdığı, yanlış bilgiler içeren kitaplar yıllarca öğrencilere okutuldu.

-Müfredatta 2005, 2009, 2012, 2016’da ha bire “pardon” denilip değişiklikler yapıldı...

-Sonuçta: Matematik bilmeyen, kendi dilini konuşup yazamayan, soyut düşünemeyen bir kuşak yetişti...[51]

Özetin özeti “AKP bir yandan eğitimi dinselleştirirken diğer yandan da kendi yandaş sermaye kesimine proje sağlayan, eleman temin eden bir uygulamayı hayata geçirmek istemektedir.”[52]

AKP patentli devletin, eğitim ile ilişkisine gelince; bilmeyen yok: Kendi besledikleri iktidar ortaklarıyla birlikte... Kritik noktalarda konuşlanmalarına destek oldukları veya göz yumdukları FETÖ mensuplarının... Giriştikleri 15 Temmuz kalkışmasını bahane eden iktidar... ilan ettiği OHAL çerçevesinde... yayınladığı KHK’lerle... bütün bürokraside ve üniversitelerde geniş çaplı tasfiyelere devam ediyor…[53] Mahkeme kararlarına dayanmayan ve adalet mekanizması tarafından da denetlenmeyen bu tasfiyeler, sadece idari kararlarla yapılıyor.[54]

Fırsatı ganimet bilenler, açıkladıkları MEB zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin taslağıyla da niyet ve eğilimlerini net biçimde ortaya koyuyorlar! Dini devlet arzusunu ve ümmet esaslı bir toplum modelini hedefleyen taslak müfredatta cihat, tıpkı namaz gibi, oruç gibi bir ibadet olarak görülmektedir. Böylece namaz kılsan da, oruç tutsan da aynı zamanda cihat etmiyorsan ibadetlerini tamamlamış olmayacaksın gibi bir anlayışa zemin oluşturuluyor.

Hızla kimi verileri bir kez daha sıralarsak…

• MEB eğitimi dinselleştirme çalışmaları anaokuluna kadar indi. MEB’in eğitim alanında dini vakıflarla gerçekleştirdiği protokollerin ardından İl Milli Eğitim Müdürlükleri, yeni eğitim öğretim döneminde Türkiye’nin dört bir yanında müftülükler ile protokol imzalamaya hız verdi.

Eğitimi din görevlilerine teslim eden protokoller kapsamında, anasınıfından başlayarak anne ve babalarının adlarını bile hafızlarına almakta zorlanan çocuklar dini eğitim ile karşı karşıya kalacak. Zorunlu din dersi 4. sınıfta başlasa da MEB, il müftülüklerle protokol imzalayarak bu derslerin seviyesini 4 yaşına indiriyor.

Okulöncesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kreş sayısı artıyor. Okulöncesi eğitim alan tüm çocuklar arasında bu kurumlara devam eden öğrencilerin oranı geçen yıl yüzde 1.7 iken, 2016-17’de yüzde 3.6’ya yükseldi...[55]

• MEB yürüttüğü, “Evin Okula Yakınlaşma Projesi”nin Nisan 2015 itibariyle 141 imam hatip okuluna ulaştı…[56]

• Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Cavit Çağlar Ortaokulu’nda 2016 Haziran’ında Konyevi tarikatından Seyda Muhammed Konyevi’ye ait “Ramazan Risalesi ve Üç Aylar” kitabı dağıtıldı. Kitapta, “Herhangi bir hayvan veya ölü ile cinsel ilişkide bulunarak, ya da istimna ile menisi akan kimsenin orucu bozulur, yalnız kaza gerekir” gibi skandal ifadeler yer aldı. Konuyla ilgili soruşturma başlatıldı, ancak okul müdürü Nurettin Köksal’ın Nilüfer ilçesinde Yolçatı Şehit Coşkun Çalı Orta Okulu’na okul müdürü olarak atandığı ortaya çıktı…[57]

• İki bakanlık arasında imzalanan protokolle izleme odaları oluşturulacak, şifreler emniyetle paylaşılacak… OHAL döneminde artırılan güvenlik önlemlerinin ardından, Milli Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan işbirliği protokolü ile okullardaki güvenlik tedbirleri artırılarak yenilendi. Lise, ortaokul ve ilkokullar artık İçişleri Bakanlığı tarafından risk değerlendirmesi kapsamında üç farklı grupta

derecelendirilecek, okullarda kamera sistemi ile izleme odaları oluşturulacak ve kameralar polis tarafından uzaktan takip edilecek. Bu protokol dışında, İçişleri Bakanlığı yayınladığı genelge ile okul binaları, yurt ve öğrenci pansiyonlarının dört cepheden resimleri ile krokilerini il milli eğitim müdürlüklerinden isterken, Milli Eğitim Bakanlığı da okullardaki güvenlik tedbirlerine ilişkin denetimlerini artıracak…[58]

• Yeni öğretim döneminde Ensar Vakfı okullarda daha etkin olacak. MEB’in yenilediği protokole göre Ensar, ülke genelinde ortaokul ve liselerde kültürel, sportif kurslar açabilecek. Ensar, “kamuya yararlı” bir vakıf. Bundan beş yıl önce vergi muafiyeti kazanmış. Ona “kamuya yararlı” vakıf statüsü kazandıran Bakanlar Kurulu kararının altında, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın imzaları var. Vakfın, ekonomik aktörlerle bağlarının güçlenmesi de zaten bu statüden sonra yoğunlaşıyor. Kamuya yararlı vakıf olmanın iki önemli avantajı mevcut: İzin almadan yardım toplayabiliyor. Damga vergisi, KDV istisnası, veraset ve intikal vergisi, mülkiyetindeki gayrimenkullerin emlak vergisi gibi muafiyetleri var…[59]

• Adalet Bakanlığı, zorunlu din dersinden muaf olmak isteyen öğrencinin velisinin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda tartışma yaratacak bir savunma yaptı. Bakanlık, AİHM’in zorunlu din dersi uygulaması nedeniyle Türkiye aleyhine verdiği kararlara rağmen zorunlu din dersini, AİHM’in İsviçre’ye karşı açılan “yüzme dersinden muafiyet” kararına dayanarak savundu…[60]

• Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), daha çok Alevî yurttaşların başvurusu üzerine Türkiye’deki din dersinin bu hâliyle zorunlu okutulamayacağına dair kararlar almış, Türkiye’yi gerek müfredatı gerekse muafiyet koşullarını değiştirmeye çağırmıştı, ancak hükümet oralı olmamıştı. Hükümet son olarak ise müfredatta makyaj niteliğinde değişiklikler yapacağını açıklamıştı. Ancak Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, toplantıda kararı tanımadıklarını bir kez daha ortaya koyarak “Zorunlu din eğitiminin devam etmesi uygundur,” dedi…[61]

• MEB’in, milyonlarca çocuğun eğitimini, okuyacakları kitapları ve derslerin işlenişini belirleyecek müfredat taslaklarına göre, 7. sınıftan itibaren çocuklara cihat kavramı anlatılacak. Yeni müfredatta cihat, birçok dersin “değerler” başlığı altında sayıldı…[62]

• Cihad, zorunlu din dersi kapsamında da öğrencilere anlatılacak. Cihad, “İslâm dininde temel ibadetler” ünitesinde okutulacak...[63]

• Evrimin yer almadığı, cihadın eklendiği müfredatı savunan İsmet Yılmaz, “Cihat bizim dinimizde bir unsur. 15 Temmuz büyük cihadın bir parçasıdır” dedi ve evrim için de “Düşünsel felsefi altyapı yok” savunması yaptı…[64]

• Ayrıca yine İsmet Yılmaz, yeni müfredatta cihat kavramının bulunmasını savunarak şunları dedi: “Arapça’da ‘güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak’ mânasındaki ‘cihad’ kavramı günümüzde, bağlamından koparılarak ve farklı anlamlar yüklenerek tanımlanmakta, salt savaş ile özdeş hâle getirilmekte, böylece gençlerimizin zihnini bulandırma ve kavram kargaşası oluşturma yoluna gidilmektedir. Oysa ki anlam genişliği dikkate alındığında ‘savaş’, cihad kavramının anlamlarından yalnızca biridir. Savaş anlamında kullanıldığında ise cihad kavramı, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları gibi vatan savunması söz konusu olduğu zamanlarda motive edici bir işlev gördüğü göz ardı edilmemelidir. Öğretim programlarında cihad ve benzeri kavramlar anlam genişlikleri ve derinlikleri göz önünde bulundurularak verilmesi hedeflenmiş, böylece kavramı kötüye kullanma hevesinde olan yapıların (IŞİD, FETÖ, vb...) beyhude çalışmalarının boşa çıkarılması amaçlanmıştır”…[65]

• Temel Yeterlilik Testi (TYT)’nin 8 Kasım 2017 gecesi saat 22.00’de tarihi de içeriği de değişti. YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu), daha önce açıklanan TYT’nin içeriği ve tarihinin değiştiğini açıkladı. 120 soruya 135 dakika verildi. Fen Bilimleri testi ile Felsefe ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi testleri yeniden sınavın içine alındı…[66]

• Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Eğitim Sen üyesi yaklaşık 1000 öğretmen okulların açılmasına günler kalan sürgün edildi. Sürgün edilen eğitimcilerden Rıdvan Polat, “Buradaki çocukları dinci, faşist ve gerici bir sistemle eğitmek istiyorlar,” dedi…[67]

• Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 yılını hedef alan “Öğretmen Strateji Belgesi”ne göre, öğretmenler dört yılda bir sınava tabi tutulacak…[68]

• Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara dağıtımını durdurduğu 57 kitabın düzeltme ve yeni baskılarının maliyetinin 43 milyon 741 bin TL olduğu ortaya çıktı. MEB verilerine göre; 15 Temmuz darbe girişiminin ardından okul kütüphanelerinden FETÖ bağlantılı yayınevlerine ait 216 bin 223 kitap tespit edildi. Bu kitapların kayıtlardan düşülmesi için çalışmalara başlandı. Söz konusu on binlerce kitap, kayıtlardan düşürüldükten sonra okul kütüphanelerinden tamamen kalkacak. 12 Eylül döneminde 39 ton kitabın imha edildiğini belirten Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, bu kitapların imhasının 70 tona yakın olacağını kaydetti…[69]

 

III.2) HÂL VE GİDİŞ YA DA DURUM

 

Söz konusu veriler ışığında Türk(iye) eğitim(sizliğ)inin hâl ve gidişine ya da durumuna gelince[70] yine somuttan hareket ederek sıralayalım!

• Türkiye’nin beşte biri İmam Hatiplere mahkûm…[71]

• İmam hatip lisesi açılması için gerekli olan 50 bin nüfus şartını, yayımladığı yönetmelikle 5 bine kadar düşüren ve Türkiye’nin 5’te birini bu okullara mecbur eden MEB, ilgili yönetmelikte 15 Eylül 2017’de yaptığı değişiklikle nüfus şartını tamamen kaldırdı. Bu değişiklikle bir bölgede imam hatip lisesi ihtiyacı olup olmadığına ilişkin kararı valiliklere bırakıldı. Yani bakanlığın istediği bölgeye imam hatip lisesi açabilmesi için valilikten teklif gelmesi yeterli olacak…[72]

• Kartal’ın en başarılı okullarından biri olan Mahmut Kemal İnal Ortaokulu’nun imam hatip olmasına karar verildi…[73]

• MEB’in din öğretimine ayırdığı bütçe yüzde 68 artırıldı. İmam hatip liselerine harcanacak bütçe, MEB’in toplam yatırım bütçesine denkken; 2018 bütçesinde de aslan payı imam hatiplere gitti…[74]

• YÖK, imam hatip liselerinin “dezavantajlı” duruma geldiği eleştirilerinin ardından yeni Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nı 3. kez değiştirdi…[75]

• Hükümetin bütün çabalarına karşın imam hatip okullarına giden öğrenci sayısı, iki yılda yüzde 9.34 azaldı…[76]

• Liselere yerleştirmede uygulanacak yeni sistemde sınavla girilecek 600 “nitelikli” okulun en az yarısının imam hatip liseleri olması öngörülüyor. Yüzde 10’luk dilimde yer alan en başarılı 120 bin öğrencinin en az yarısının -diğer okullarda kontenjan kalmayacağı için- imam hatip liselerine mecbur bırakılma riski bulunuyor…[77]

• Antalya Kepez İlçe Milli Eğitim Müdürü Hüdai Vural, ilçedeki tüm imam hatip ortaokullarına gönderdiği talimat yazısında, “2017-2018 eğitim öğretim yılında mevcut ortaokullarımızdaki 5’inci sınıf öğrenci sayılarınızın en az yüzde 35’ini İmam Hatip Ortaokullarımıza kazandırmak için gerekli özenin ve hassasiyetin gösterilmesi hususunda gereğinin yapılmasını rica ederim” ifadelerine yer verdi…[78]

• Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı ve tartışmaya açtığı yeni müfredat içeriğine göre, “Ortaöğretim Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi” dersinde bilim eğitim başlığı altında öğretilecekler şöyle sayılıyor: Tekke, Zaviye, Sahnıseman, Darülmuallimat, Darülfünun, Enderun...[79]

• MEB yeni müfredatında sekülerizm ve pozitivizm satanizmle birlikte “inanç problemi” olarak gösteriliyor…[80]

• Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, tartışmalı projelerine göre, “4- 6 yaş grubu çocukların velilerine de değerler eğitimi verilmesi”, “din hizmetleri alanında radyo tiyatrolarının hazırlanması”, “Kur’an kurslarına devam eden öğrenci sayısının 200 binden 305 bine çıkarılması”, “üniversite kampuslarına yaz Kur’an kursu açılması” hedefleniyor. Vaaz ve hutbelerde, terör olaylarının “dini ve ahlâki eksiklikler” neticesinde ortaya çıktığı vurgulanacak. Birlik ve beraberliği tehdit eden unsurlar belirlenecek, sorunların çözümü için konferans ve sempozyum düzenlenecek. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2017 yılı performans programına koyduğu hedefler arasında “İslâmın toplumun tüm kesimleri tarafından doğru öğrenilmesine ve anlaşılmasına katkı sağlamak” amacıyla, yurtiçinde toplamda 15 bin 500 konferans, panel, sempozyum, seminer, çalıştay ve eğitim programı düzenlenmesi de öngörülüyor. Personel ve ailesine evlilik ve aile ile ilgili eğitimler de verilecek…[81]

 

EĞİTİM-İŞ’İN 2016-2017 ÖĞRETİM YILI DEĞERLENDİRME RAPORU[82]

OKULLULAŞMA

DÜŞÜŞTE İlkokul ve ortaokulda okullaşma oranlarında belirgin bir düşüş yaşandı. 2013-2014 öğretim yılında okullaşma oranı ilkokullarda yüzde 99.57 iken, bu yıl bu oran yüzde 98.13’e düştü. 2013-2014 öğretim yılında yüzde 99.61 olarak gerçekleşen kız çocuklarının okullaşma oranı ise geçen yıl yüzde 98.90’a bu yıl ise yüzde 98.19’a geriledi.

BİR DERSLİĞE 25

ÖĞRENCİ Derslik başına düşen öğrenci sayısı geçen yıllara göre az da olsa düşmekle birlikte, özellikle göç alan illerde hâlâ ortalamanın üstünde bulunuyor. Resmi okullara bakıldığında, ilkokullarda derslik başına düşen öğrenci sayısı ortalama 21, ortaokullarda 25, liselerde ise 22 olarak görülse de birkaç öğrencili köy okulları, göç veren birçok şehirde boşalan sınıflardaki az öğrenci sayıları istatistiği aşağıya çekiyor, gerçekte birçok okulda sınıf mevcutlarının yüksek olduğu, ikili eğitime devam edildiği görülüyor.

ÖĞRENCİ AÇIK LİSEYE

MAHKÛM Mesleki açık öğretim lisesi de dahil olmak üzere açık öğretim lisesinde okuyan toplam öğrenci sayısı 1 milyon 287 bin 249. Bu sayı 2011-2012 öğretim yılında 940 bin 268’di. 4+4+4 düzenlemesinin ardından açık lisede okuyan öğrenci sayısı yüzde 73 oranında arttı. Açık öğretim ortaokulunda kayıtlı 142 bin 557 öğrenci sayısı da dikkate alınınca, toplam 1 milyon 429 bin 806 öğrencinin örgün eğitimden koptuğu ortaya çıktı.

İMAM HATİP ÇOK,

TALEP YOK Darbe girişiminin ardından cemaate ait kapatılan 1061 okulun yüzde 80’i, en fazla kontenjan açığı imam hatiplerde olmasına rağmen, imam hatip okuluna dönüştürüldü.

BÜTÇEDE EĞİTİM YOK MEB bütçesi, okul, derslik, öğretmen ihtiyacı ve altyapı sorunlarına rağmen 2017 yılı için sadece 85 milyar 49 milyon TL olarak belirlendi. MEB bütçesinin büyük bölümü personel giderlerine (yüzde 79) ayrıldı. Mal ve hizmet alım giderlerinin payı yüzde 10, cari transferler yüzde 3, diğer giderler ise yüzde 8 oldu.

 

• MEB Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğü, Halk Eğitim’lerdeki “halkoyunları” kurslarının açılmasını durdurdu. “Pişmaniye Yapımı” kursunun da bulunduğu halk eğitim merkezlerinde verilen kurslardan bazıları şöyle: i) Kur’an-ı Kerim (Elifba) okuma; iii) Yabancılar için Türkçe; iv) İşaret dili; v) Kur’an-ı Kerim tecvitli okuma; vb’leri…[83]

• Nabi Avcı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndaki son genelgesinin “sema ayini”nin doğru icra edilmesine yönelik oldu. Avcı, genelgesinde, ayinin icazet, elhiyet ve liyakat sahibi kişiler tarafından yapılmamasının rencide edici olduğunu belirterek, ayinin madde madde nasıl yapılacağını anlattı.[84]

• Fıkıh Okumaları kitabında kürtajın cinayet olduğu belirtilerek şöyle denildi: “Kürtaj, gayri meşru ilişki sonucu hamile kalan, hayat standardını düşürmemek için ikinci ya da üçüncü bebeği istemeyen kadınlar için bir kurtuluş yolu olarak gösterilmektedir. İslâm, çocuğun aldırılmasını kabul etmemektedir.”

Evrimin kaldırıldığı, cihadın okutulduğu,[85] kadına erkeğe itaatin emredildiği yeni müfredatta kürtaj da lanetleniyor. İmam hatip liselerinde okutulan Fıkıh Okumaları dersinin, Teknoloji ve Tıp başlıklı 6’ıncı ünitesinde yer alan kürtaj bölümünde “Kürtaj annenin veya bir başkasının maddi veya manevi müdahalesi ile ceninin henüz rahimdeyken veya rahimden dışarı çıkarılarak öldürülmesidir” denildi.

Kürtajın İslâm dinine göre cinayet olduğu belirtilen kitapta, “İslâm’a göre ana rahmindeki çocuğu (cenini) herhangi bir döneminde öldürmek, düşürmek, aldırmak cinayettir. Bu cinayeti kasten işleyenlerin cezası üzerinde eski fakihlerin farklı görüşleri olsa da “cezası yoktur” diyen bir fakih yoktur…[86]

• Talim ve Terbiye Kurulu (TTK) Başkanı Alparslan Durmuş, müfredattan çıkarılması tartışma yaratan Evrim Teorisi’ne ilişkin “Evrim bir teori midir? Teoridir. Geçerli bir teoridir. Tornavidaya inanıyor musunuz, penseye inanıyor musun? Penseyi kullanıyorum diyorsun. Ben evrime inanıyor muyum? Hayır evrime inanmıyorum ama evrimi kullanıyorum” dedi.

Hz. Muhammed’in Hayatı dersine yönelik hazırlanan kitaplardaki evlilik ve kadının itaat etmesine ilişkin ilk soruda böyle bir tartışmanın olmadığını söyleyen, kitapta “eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları diye bir başlık var” yanıtını veren Durmuş, kitaptan bölümlerin gösterilmesi üzerine “İslâm dininden bahsediyoruz ve erkekler kadınlar üzerinde onların geçimlerini sağlamaktan kaynaklı bir üstünlüğe sahiptir” diyor. “İslâm’da genel bir ilkedir, ‘zamanın değişimine göre hükümler de değişebilir’. Orada diyor ki, zamanı itibariyle böyle bir işbölümü varsa, bunun gereği olarak kadın da ona itaat eder” ifadelerini kullandı. “Evin geçimini kadının sağlaması durumunda kadına mı itaat etmek gerekir” sorusuna Durmuş, “Görev ve sorumluluklar da değişirse roller de değişir. Bu aklın bir gereğidir” dedi.

Müfredattaki cihad kavramını da savunan Durmuş, “Geri adım atacak bir şey yok. Net bir şekilde cihadı, DAEŞ gibi, FETÖşistler gibi birtakım kendine dini isnat eden sözde dinsel gruplar var. Biz bütün derslerimizde, yanlışı temizlemeye ve doğruyu inşa etmeye çalışırız” diyen Durmuş ekledi: “… ‘Evrimi kaldırdık mı’ cümlesi ‘Siz Fransız İhtilali’ni, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını programlardan kaldırdınız mı’ cümlesi kadar saçma bir cümledir. Evrim teorisine dair es geçtiniz mi diye sorabilirsiniz? Çünkü var olan bir şeyi kaldırmazsınız. Ya yeni bir model sunarsınız ya da bunu es geçersiniz”…[87]

• MEB tarafından hazırlanan 6. sınıf Kur’an-ı Kerim ders kitabında Kral Nemrut ile Nemrut Dağı’nın karıştırıldığı, Hz. İbrahim peygamberin Kral Nemrut ile mücadelesinin anlatıldığı bölümde Kommagene Krallığı’nın Nemrut Dağı’nda inşa ettiği heykellerin görsellerinin altında, “Nemrut ve halkı putlara tapıyordu (Nemrut Dağı-Adıyaman)” şeklinde bir ifade kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Tarihi kayıtlara göre Hz. İbrahim’i ateşe attığı rivayet edilen Nemrud ile Komagene Krallığı arasında yaklaşık 2200 yıllık bir fark bulunuyor…[88]

• İzmir’de MEB’e bağlı bir okulda fiili medrese eğitimine geçildi. Karabağlar Kestanepazarı İmam Hatip Ortaokulu’nda öğrenciler okula ayakkabılarını çıkarmadan giremiyor. Fiziki yapının okuldan çok camiye dönüştürüldüğü okulda kitaplık yok, ayakkabılıklar var. Girişte ayakkabılarını dolaplara bırakan öğrenciler, terlik ya da çoraplarla öğrenim görüyor. Üstelik okulda MEB’in haftalık öğrenim programının da kenara bırakıldığı iddia ediliyor. “Cuma günü” eğitime ara verilirken, o günkü eğitimlerin cumartesi günü öğrencilere aktarıldığı ileri sürülüyor…[89]

• Erdoğan’ın “Ders kitaplarından fazla şikâyet gelmeye başladı, tedbir alınacak” talimatının ardından MEB, kitaplardan FETÖ izlerini ve tartışmalı içeriği temizlemek için harekete geçti. MEB’in 518 farklı ders kitabını toplatıp baştan yazdırması, binlerce kitabın çöpe gitmesi demek…[90]

• Munzur Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Candan Badem’in kızının din dersinden muaf tutulmasına yönelik açtığı dava reddedildi. Erzurum 2. İdare Mahkemesi’nde görülen davada mahkeme heyeti, Badem ailesinin din dersi muafiyetiyle ilgili talebine yönelik ret kararını, müfredatın değişmesiyle gerekçelendirdi. Mahkeme ret gerekçesinde yeni müfredatla din dersinin “nesnel ve rasyonel” bir yapıya kavuştuğunu iddia etti…[91]

• Din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmenlerinin çoğu yönetici olarak atanınca bu ders için öğretmen açığı ortaya çıktı. Okullarda hem seçmeli hem zorunlu çok sayıda dini içerikli ders olunca, 400 bin öğretmen adayının atama beklemesine rağmen MEB çözümü, “ücretli öğretmen” adı altında mahalle imamlarına ders verdirerek çözüyor. Görevlendirme maddesinde, “MEB öğretmen ve yöneticilerin ders ve ek ders saatlerine ilişkin bakanlar kurulu kararının 9-(1)/a-1 maddesine göre öğretmen sayısının yetersiz olması sebebiyle ilçe müftülüğünün resmi din görevlisi ders ücreti karşılığında 4 saat din kültürü ve ahlâk bilgisi dersine girebilir” ifadesi yer alıyor…[92]

• Küçükçekmece İlçe Milli Eğitim Müdürü Cemal Yılmaz, okullarda yılbaşı eğlenceleri ve organizasyonlarının yapılmaması için “tedbir” alınmasını istedi. İstanbul Küçükçekmece İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrencilerin yılbaşı etkinliklerinin önüne geçmek için tedbir alınmasını istedi...[93]

• İstanbul Erkek Lisesi’nde (İEL) Noel etkinliklerinin ve Alman Konsolosluğu’nda öğrencilerin katılımıyla düzenlenen geleneksel Noel konseri iptal edildi. AKP milletvekili Mustafa Şentop, Twitter adresinden yaptığı açıklamalarda, İEL’deki Alman öğretmenlerin misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğunu iddia etti...[94]

• Isparta’da hizmete açılan erkek öğrenci yurduna Nurcuların fikir babası olarak bilinen Said Nursi’nin unvanı olan “Bediüzzaman” ismi verildi...[95]

• Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı Kredi ve Yurtlar Kurumu, Bakanlar Kurulu tarafından vergi muafiyeti tanınan vakıf ve kamu yararına çalışan derneklere ait yükseköğretim yurtlarına “beslenme ve barınma” yardımına ilişkin yönetmelik yayımladı. Bu kapsamda hükümetten dini vakıflara yeni bir bütçe kapısı yaratılmış oldu. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun (KYK) yeni yönetmeliğiyle artık Ensar, TÜRGEV, TÜGVA ve İlim Yayma gibi dini vakıflara öğrenci başına bütçe aktarabilecek. Yönetmelikte ayrıca “devlet büyüklerine hakaret eden öğrenciler yararlanamaz” maddesi de yer aldı…[96]

• Cemaate ait yurtdışındaki okulları devralmak için MEB kadar geniş yetkilerle kurulan ve muhalefet tarafından “Paralel MEB” olarak eleştirilen Türkiye Maarif Vakfı’na Bakanlar Kurulu kararı ile 241 milyon TL aktarıldı…[97]

• Türkiye’de, “Marifet Derneği” adıyla birçok ilde öğrenci yurdu açan Nakşibendi geleneğinin ülkedeki en etkin grubu olan İsmailağa Cemaati’ne bağlı İlkseç Vakfı’nın İmam-ı Azam İslâmi İlimler Akademisi’nin yeni dönem ders müfredatı açıklandı. Cemaat lideri Ali Ulvi Uzunlar, okullarına kayıt olacak öğrencilerin yaşıtlarına oranla avantajlı olacağını iddia ederek, öğrencilere liseyi dışarıdan bitirme önerisinde bulundu…[98]

• Afyonkarahisar’ın Bolvadin ilçesinde 2017-2018 eğitim öğretim döneminde açılması planlanan erkek öğrenci yurdu, ani bir kararla kapatılarak binası İlim Yayma Cemiyeti’ne devredildi. İlim Yayma Cemiyeti de bu binada kendi yurdunu açtı. Devlet yurduna kayıt yaptıran ve bir süre para ödeyen öğrenciler ise ortada kaldı. İlçede devlet yurdu olmaması nedeniyle erkek öğrenciler, tarikat veya özel yurtlara mahkûm oldu…[99]

• Konya’da Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün gerçekleştirdiği, “Din Öğretiminde Etkililiği Artırma ve İyi Örnekler Çalıştayı”nda “Dinden taviz vermeyen bir gençlik” yetiştirilmesi vurgusu öne çıktı. Dini etkinlikler daha da artacak…[100]

• Adana Seyhan’da tüm okullara gönderilen resmi talimatta, Diyanet’in “öğrenci, veli ve öğretmenlere özel” düzenlediği umre turlarının duyurulması emredildi. Seyhan İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü Hakan Üstün, 30 Ekim 2017’de ilçedeki okulların yöneticilerine resmi bir yazı yolladı. Sadece devlet okullarının değil ilçedeki özel okulların yöneticilerine de gönderildiği öğrenilen 11095130/100-17982014 sayılı resmi yazının konu kısmı ise şuydu: “Öğretmen Öğrenci ve Veliler İçin Umre Turu.”

Söz konusu resmi yazıda, “Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2018 yılında gerçekleşecek olan öğretmen öğrenci ve veliler için umre turu ile ilgili ilgi yazı ve ekleri ilişikte gönderilmiştir. Söz konusu yazının okulunuz öğrenci öğretmen ve velilerine duyurulması hususunda gereğini rica ederim” ifadeleri yer aldı…[101]

• Burdur’un Ağlasun’daki anaokullarında din eğitimi ve Arapça ders veriliyor…[102]

• Silifke’nin Narlıkuyu Köyü’nde devletin izni ve atadığı öğretmen ile cami içinde anaokulu sınıfı açıldığı ortaya çıktı…[103]

• İstanbul’da Eyüp Belediyesi, okula yeni başlayacak çocukların okul korkusunu yenmesinin çözümünü Osmanlı döneminde düzenlenen ‘Âmin Alayları’nda buldu. İstanbul Eyüp Belediyesi, Osmanlı döneminde “Sıbyan Mektepleri”ne başlayacak olan çocuklara yönelik uygulanan, Âmin Alayları etkinliğinin 2017-2018 eğitim-öğretim döneminde okula başlayacak çocuklara yönelik yeniden düzenleneceğini duyurdu…[104]

• Mersin Müftülüğü’nden 4-6 yaş grubu çocukların da eğitim göreceği Kur’an kursu seminerinde “Kendinizi sevdirmek için” başlığı altında eğitimcilere “Dokunmak, başını, yanaklarını okşamak, sarılmak, öpmek” gibi davranışlarda bulunmaları önerildi. Sunumda müftülüğün, çocuk gelişimi konusunda uzman olmayan din eğiticilerine yaptığı “dokunma” tavsiyesinin gerekçesi ise “Kendinizi sevdirmek için” denilerek

açıklandı. Çocukların istismarının önünü açabilecek tavsiyeler içinde “dokunma” başlığı altında “yanaklarını okşamak, sarılmak, öpmek” gibi davranışlar da sunumda yer aldı…[105]

• TÜBİTAK yarışması kapsamında ortaokul ve liselerde “15 Temmuz Darbe Girişimi” konulu anket yapılmasına izin verildi. Ankette “Darbecilere karşı tavrınız nedir?”, “15 Temmuz gecesi milli iradenin kazandığını düşünüyor musunuz?” benzeri 15 soru yer alıyordu…[106]

• Uşak’taki Besim Atalay Güzel Sanatlar Lisesi’nde kadın din öğretmeni Öğretmen Ş.Ş. öğrencilerin bir sorusu üzerine, kız ve erkek öğrenciyi tahtaya çıkardı. Ardından iki öğrencinin arkasını dönmesini istedi ve devamında, “Eğer ben bir erkek olsaydım ve mıncıklamak istediğim birisi olsaydı, B.’nin kalçalarını mıncıklardım,” dedi...[107]

• Çorlu İmam Hatip Ortaokulu 8’inci sınıf öğrencisi M.E.A., müdür yardımcısı A.N.Y. tarafından dövüldü. Durum, çocuğun okulun yakınındaki büfeye sığınmasıyla ortaya çıktı. Büfenin sahibi Sediye Selçuk şunları anlattı: “Yüzünü görür görmez ‘Kiminle kavga ettin sen?’ dedim. O da ‘Abla Abdullah hoca dövdü’ dedi. Yalvarmasına rağmen çocuğu dövmeye devam etmiş. Boynunda kızarıklık ve kafasında da üç tane şişlik vardı. Abdullah hocanın sürekli öğrencileri darp ettiğini, çocukların ondan korktuğunu söyledi. ‘Abla artık dayanamıyorum ne olacaksa olsun, polisi arar mısın’ dedi. Ben de aradım. Polis geldi ve öğrenciyi götürdü”…[108]

• İzmir’de okul müdürünün tacizine uğradıkları iddia edilen ve yaşları 6 ile 11 arasında değişen 6 kız öğrenci için Adli Tıp Kurumu “ruh sağlıkları bozuk” raporu verdi. Uzmanlara yaşadıklarını anlatarak bir kez daha travma yaşayan çocuklar “Anlattıklarımızdan sonra o çıkmaz değil mi” diye sorduğu öğrenildi...[109]

• Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde lise öğrencisi bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan tutuklanan ve ifadesinde suçunu itiraf eden öğretmen Erdem Özdemir’in babasının AKP’li Gölbaşı Belediye Başkanı Yusuf Özdemir olduğunun ortaya çıkmasının ardından amcasının da İlçe Milli Eğitim Müdürü Ali Şeyh Özdemir olduğu ortaya çıktı...[110]

 

IV) ÜNİVERSİTE VE KIYIM GERÇEĞİ

 

Meryem Koray’ın, “Batı, ‘güneş değil dünya dönüyor’ diyen Galile’nin Kilise tarafından cezalandırılmasından bu yana çok yol aldı ama Türkiye’de yalnız yönetimler ve İslâm değil üniversiteler bile ezberi öne çıkarırken düşünmeyi hapseden medrese eğitimi ile güce tabi olmanın kolaycılığını üzerinden atabilmiş değiller. Bu gidişle akademide kıyımların bitmeyeceğini, ama asıl kıyımın topluma yapıldığını da söylemek durumundayım,”[111] notunu düştüğü Türk(iye) üniversiteleri, “Etliye sütlüye karışmaması tembih edilmiş, başını kuma gömmüş insanlar ile dolu”dur.[112]

Bu hâli Tayfun Atay, “Saraylı Üniversiteler,”[113] olarak yorumlarken; Aydın Engin de, “AK-ademisyenler,”[114] realitesinin altını çizer.

İş böyle olunca Türkiye, 77 ülkeden bin üniversitenin değerlendirmeye alındığı ‘Dünyanın En İyi Üniversiteleri’ sıralamasında 2017 yılına göre daha geriye düşmesinde şaşırtıcı bir şey yoktur. Evet Oxford’un birinci olduğu sıralamaya Türk üniversiteleri ancak 301-350 bandından başlayarak girebildi.

Yükseköğretim Derecelendirme Kuruluşu ‘Times Higher Education’un (THE) 77 ülkeden bin üniversitenin yer aldığı ‘Dünyanın En İyi Üniversiteleri Sıralaması’nda Türkiye’den 16 üniversite bulunuyor ancak bu sayının yarısı 2016 yılına göre gerilere düştü.[115]

Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi’nin, İslâmi İlimler Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’ne aradığı 11 yardımcı doçentin alımı için verdiği gazete ilanında, “Kur’an ve Sünnet rehberliğinde şeytanla mücadele edecek insan eğitimi üzerine çalışmaları olmak” şartını getirdiği[116] coğrafyamızda bu hâl şaşırtıcı değil; çünkü Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nin (CNRS), “siyasi tasfiye yapılıyor” diyerek eleştirdiği TÜBİTAK’ın o günlerde dikkat çeken projelerinden bazıları şunlardı: i) Cuma namazının sosyalleşmeye ve toplumsallaşmaya etkisi-Şarkikaraağaç ilçesi örneği; ii) Tebessüm ve selamın temiz dünyalara etkisinin araştırılması; iii) EKG önlüğü ile mahremiyeti korumak; iv) Milli karakterlerin çocuk ve gençlerin oyun ve kırtasiye objelerine yerleştirilmesi ile rol model alınmasını sağlamak…[117]

Evet, evet Türk(iye) üniversiteleri tam da burada ve böyleyken; işte birkaç örnek!

• OHAL ilanının ardından çıkarılan 672, 675, 677 ve 679 sayılı kanun hükmünde kararnamelerle üniversitelerde görev yapan toplam 4478 öğretim elemanı ihraç edildi. En çok akademisyen ihraç eden üniversiteler, Süleyman Demirel, İstanbul ve Gazi üniversiteleri oldu. Böylelikle kamu üniversitelerinde görev yapan akademik personelin yüzde 3.46’sının ihraç edildi…[118]

• Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak’ın, 2016 yılında OHAL ve KHK’leri bilimsel olarak değerlendirdiği “açık ders”e karşı üniversite

yönetiminin başlattığı soruşturma 10 ay sonra sonuçlandı. 26 Ekim 2016’da gerçekleşen ders nedeniyle soruşturulan Altıparmak’a, dersten 2 ay sonra çıkartılan bir hükme dayandırılarak kınama cezası verildi…[119]

• Elazığ Fırat Üniversitesi’nde final sınavında sorduğu soruda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesine hakaret ettiği suçlamasıyla açığa alınan akademisyen Tümer Coşkun, 28 Aralık 2016 akşamı gözaltına alındı. Coşkun hakkında soruşturma başlatıldı ve söz konusu sınav iptal edildi…[120]

• Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nde 2015’de Roboskî Katliamı’nda yaşamını yitirenler için basın açıklaması yapan öğrenciler, haklarında açılan dava sürerken “mahkeme kararıyla kesinleşmiş olmak kaydıyla suç işlemek” gerekçesiyle üniversiteden atıldı. Üniversiteden atılanlar arasında mezun olan öğrenciler de vardı…[121]

• Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidara yakın kanallarda yaptığı dini sohbetlerle milyonlarca lira kazandığı iddia edilen Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu’nu YÖK üyeliğine atadı…[122]

• Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, resmi twitter hesabı üzerinden “Parti içine sızan hırsızlar daha doğmadan ben siyasetin içindeyim ve ben genel başkanımızın Mardin temsilcisiyim, size geçit yok... Biz Milli Nizam’dan beri, 50 yıldır bu davadayız” ifadelerinin yer aldığı paylaşımlarda bulundu…[123]

• Bahçeşehir Üniversitesi eski Rektörü, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Deniz Ülke Arıboğan, rektörlerin referandumda “Evet” diyeceklerini açıklamasına tepki gösterip, “Rektör kimlikleriyle siyasi açıklama yapamazlar. Yönetmeliğe göre disiplin suçudur,” dedi…[124]

• Adıyaman Üniversitesi’ne rektör yapılmış bir zat, “Bir erkek ve kadının, nikâhsız olarak ellerinin birbirine değmesi ve yalnız kalmaları caiz değildir. Bir kadınla tokalaşma ateş tutmaktan daha korkunç” diyor…[125]

• Denizli’de Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Bağ, İslâmi İlimler Enstitüsü’ne sekreter olarak atadığı öğretmen eşi Derya Bağ’ın, tepkiler üzerine devlet memurluğundan ve görevinden istifa etmesinin ardından Rektörlük personelinin görev yerini değiştirmesini, Twitter hesabında bir belge paylaşarak şöyle savundu: “Neden mi soruşturma açtım, yerini değiştirdim. İşte bir kanıt, çok gizli ibareli olarak eline verdiğim evrak aynı gün içinde basına verilmiş”…[126]

• Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Talha Gönüllü, sosyal medyada yaptığı ve tepkilere neden olan ‘Kadınla tokalaşmak, ateş tutmaktan daha korkunç’ paylaşımının ardından bugün yaptığı yazılı açıklamada, “Ülkemizin birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bu zamanda lüzumsuz bir meşguliyete sebep oldum,” dedi...[127]

• Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü’nde yaşanan ve hâlâ süren 2 ayrı taciz skandalıyla ilgili olarak mağdurlar konuştu. Darp raporu ve şikâyetlere rağmen duyarsız kalındı. Öğrenci olmamasına karşın mizah kulübünde eğitmenlik yapan A.S.’nin tacizine maruz kalan Ö.Ş. isimli öğrenci, “Dekanlık herhangi bir işlem yapmadı,” dedi…[128]

• 2017 ÖSYS sonuçlarında tercih yapma oranının kimi belirlemelere göre neredeyse yüzde 50 gerilemesi gündeme bomba gibi düştü. 214 bin 430 boş kontenjan var. Bunun ilk yerleştirmede daha da artacağı, 350 binleri bulacağı öngörülüyor. Eğer öyle olursa toplam 910 bin kontenjanın üçte birinden fazlası boş kalacak yani…[129]

• KHK ile Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ihraç edilen akademisyen Cenk Yiğiter, sınavda Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü kazanmıştı. Ancak Ankara Üniversitesi, 8 Ağustos 2017 tarihinde çıkardığı yönetmeliğin okula kayıtla ilgili bölümüne “kamu görevinden çıkarılmamış olması gerekir,”[130] maddesi ekledi…[131]

• Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (Mülkiye) 157 yıllık bir gelenek olarak kutlanan ‘İnek Bayramı’ etkinliği yasaklandı. Etkinlik günlerdir gericiler tarafından hedef gösteriliyordu. Sözlü olarak duyurulan yasak “resmileşti”. Dekanlık, yaptığı yasaklama açıklamasında bayramın, “güvenlik” gerekçeyle iptal edildiğini duyurdu…[132]

• OHAL döneminde ODTÜ yönetimi de “güvenlik uygulamaları” için harekete geçti. Rektörlük yayımladığı 17 maddelik genelgeyle ikinci bir düzenlemeye kadar güvenlik tedbirlerinin üst düzeye çıkarıldığını duyurdu. Alınan güvenlik önlemleri kapsamında üniversite girişlerinde tüm taşıt pulu olan araçlarda kimlik kontrolü yapılacağı, akademik ve idari personelin ziyaretçilerinin önceden ‘dahili hat telefon ile’ girişlere bildirilmesi gerektiği, diğer üniversitelerin akademik personelinin de misafir kartı ile giriş yapabileceği duyuruldu. Güvenlik personelinin gerekli gördüğü durumlarda araçların bagajlarını ve altını kontrol edebileceği, yayalara da üst araması yapabileceği bildirildi. Uygulama kapsamında derslerin ardından sabaha kadar bölüm binaları içinde çalışma imkânı olan akademisyen ve öğrenciler, artık sadece mesai saatleri içinde faaliyetlerine devam edebilecek. Mesai saatleri dışında çalışmaya devam edenler ise özel izne tabi

olacak. Mesai dışı saatlerde ders yapılmayan amfi ve dersliklerin bölüm başkanlıkları tarafından kilitleneceğini belirten rektörlük, öğrencilerin bu alanlarda yaptığı etkinliklere de izin vermeyecek. Kültürel etkinliklerin mesai saatleri içerisinde yapılmasını isteyen Rektörlük, katılımcı listesinin de 3 iş günü öncesinden Genel Sekreterliğe gönderilmesini talep etti. Üniversite yönetimi ayrıca kütüphane kullanım izinlerinin de ihtiyaç hâlinde kısıtlanabileceğini duyurdu…[133]

• Türkiye’nin YÖK’ten bağımsız ilk üniversitesi olacak Türk-Japon Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin kurulmasına ilişkin kanun TBMM’de kabul edildi. Japonya ile yapılan ikili anlaşma neticesinde ‘özel statülü devlet üniversitesi’ olarak YÖK Yasası’ndan muaf tutulan üniversite, kendi akademik kadrolarının statüsünü belirlemek konusunda özgür olacak, YÖK ve Sayıştay tarafından denetlenemeyecek… İstanbul Pendik’te Sabiha Gökçen Havalimanı bölgesine kurulması planlanan üniversite için 1600 dönüm içinde yer alan orman vasıflılar dahil olmak üzere mülkiyeti hazineye ait taşınmazlar başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın bedelsiz olarak tahsis edildi…[134]

• Alternatif tıp’ adı altındaki sülüklü, hipnozlu tedavi merkezleri Bakanlığın desteği ile hızla yaygınlaşıyor. Bursa’da “sülük, arı ve müzik terapi” gibi 14 branşın yer alacağı ‘Tıp Merkezi’ kuruluyor. Bilim insanları “tıbbın alternatifi olmaz” dese de sülük uygulaması, kupa tedavisi, hipnoz gibi “alternatif tıp” yöntemleri Sağlık Bakanlığı’nın desteğiyle hızla kurumsallaşıyor.

Üç yıl önce bir yönetmelik ile uygulamaya konulan Geleneksel, Tamamlayıcı, Alternatif Tıp Uygulamaları ile sağlık alanında Ortaçağ’a dönüş yaşanıyor.

İstanbul Yeditepe Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi gibi köklü üniversitelerde Uygulama Merkezleri, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de Eğitim Merkezi açıldı. Sağlık Bakanlığı Bursa’da da “sülük, arı ve müzik terapi” gibi 14 branşta hizmetin verileceği “Tamamlayıcı Tıp Merkezi” kuruluyor. Emine Erdoğan’ın ilk günden bu yana hamiliğini üstlendiği bu uygulamalar, kamu desteği ile bilimsel tıbbın alternatifi olmaya başladı…[135]

Verilerde somutlanan hâl, üniversite kavramına hakaretten başka anlam taşımazken; “Üniversitelerdeki özgürlük ortamını en başta savunması gereken akademik yöneticiler, meslektaşlarını korumak ve savunmak yerine, kıyıma çanak tutuyor. YÖK ve yöneticiler topu birbirlerine atarak bir “akademik faili meçhul” döneminin başlatıldığı izlenimi veriyor,”[136] diyor Fikret Şenses…

 

IV.1) BARIŞ İÇİN AKADEMİSYENLER

 

‘İhraç Edilen Akademisyenler, Çölleştirilen Üniversiteler’ başlıklı raporda, OHAL ile üniversitelerde yaratılan baskı ortamının 12 Eylül’ü aştığı, KHK’lerle üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin kaldırıldığı “rektör atamalarının Saray’a bağlandığı” vurgulandı.

Rapora göre AKP’nin 2002-2010 arası 10 yıllık döneminde YÖK Kanunu’nda 15, YÖK Personel Kanunu’nda 19 kez değişiklik yapıldı. Böylece zaten son derece sınırlı olan akademik, idari ve mali özerklikler daha da daraltıldı.

 

OHAL’DE 21 KHK İLE 8 FARKLI DALGA YAŞANDI

15 üniversite kapandı 191 üniversitenin 15’i KHK ile kapatıldı. Bunların tamamı AKP iktidarında kurulan, kapsamı, müfredatı ve kapasitesi sınırlı kurumlardı. Kapatılan üniversitelerde 64 bin 533 öğrenci ve 2 bin 805 öğretim elemanı vardı. 15 üniversiteden “ODTÜ’deki toplam akademik kadro kadar akademisyen” ihraç edildi ve ODTÜ öğrenci sayısının yaklaşık iki katı kadar öğrenci mağdur oldu.

4 bin 811 ihraç 112 üniversiteden toplam 4 bin 811 akademisyen ihraç edildi. 16’sı başka bir göreve iade edildi. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan 312 akademisyen ihraç edildi.

En çok imzacı Sosyoloji ve

Siyasetten Sosyoloji ve siyaset bilimi bölümlerinden 19’ar, gazetecilik bölümlerinden 14, iktisat bölümlerinden 13, hukuk bölümlerinden 10, kamu yönetimi bölümlerinden 10 akademisyen ihraç edildi.

Bölümler kapanma noktasında Çok sayıda bölüm ihraçlarla birlikte fiilen kapandı. Ankara Üniversitesi Tiyatro, Eğitim Bilimleri fakülteleri, Ege Üniversitesi Felsefe ve Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin tüm bölümleri en ağır kayıpları veren bölümler oldu. Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’ndeki 11 hocanın 7’si ihraç edilince, bölüm çalışmalarına devam edebilsin diye coğrafya dalından öğretim üyesi görevlendirildi. İletişim Fakültesi’nde 108 öğretim üyesinden 25’i ihraç edildi.

Emekli hocalara ders yok İhraçlar sonrası üniversitelerde bütçe yetersizliği gerekçe gösterilerek çok sayıda emekli öğretim üyesinin dışarıdan verdiği dersler iptal edildi.

 

Özetle “OHAL KHK’leri ile üniversiteler tam anlamıyla çölleştirilmektedir” denilen raporda, ihraçların hiçbirinde herhangi bir soruşturmanın olmadığı vurgulandı. İsimleri rektörlükler tarafından YÖK’e bildirilen, YÖK tarafından da hükümete iletilen akademisyenlerin okullarından uzaklaştırıldığı belirtilen raporda, “Akademisyenlere savunma hakkı tanınmamış, en ufak bir delil önlerine konulmamış, Barış İçin

Akademisyenler Bildirisi’ne atılan imzalar gerekçe gösterilmiştir.[137] İhraçlar yargısız infaz niteliğindedir,” denildi.[138]

Konuya ilişkin olarak şunları da anımsatmadan geçmek olmaz…

• Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan ve Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde 2010-2016 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalışırken doktorası bitince işten çıkarılan Mehmet Fatih Traş intihar edip,[139] yaşamına son verdi…[140]

• ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız!’bildirisine imza atıp ihraç edildikten sonra kirasını ve borçlarını ödeyemeyen Cansever Güner (34), “KHK ile ihraç edilen tüm imzacı akademisyenler sadece kamu görevlerinden uzaklaştırılmamış aynı zamanda bir fişleme yöntemiyle nerdeyse sivil ölüme mahkûm edilmiştir. Bu sürecin en somut ve en acı örneklerinden birisi Mehmet Fatih Tıraş’ın intiharıdır. Buna intihar demek doğru değil, siyasi cinayettir. Özel sektörde işe giremiyoruz. Alanımız dışında sigortalı işe girmekte bile sıkıntı yaşıyoruz. SSK numaralarımıza kadar ihraç edildiğimiz belirtilmiş,” dedi…[141]

• Çok sayıda akademisyenin OHAL KHK’si ile ihraç edilmesinde sorumlu tutulan Ankara Üniversitesi Rektörlüğü, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yeni bir tasfiye süreci başlattı. 886 milyon lira bütçesi olan Ankara Üniversitesi, saati 17 liraya ders veren Mülkiye’nin efsane hocalarının derslerine ‘bütçe yetersizliği’ nedeniyle son verdi. SBF yıllarca emek vermiş, duayen hocaların, dışarıdan ders vermesi engellendi. Emekli profesörler Bilsay Kuruç, Cevat Geray, Sina Akşin, Ruşen Keleş, Seyhan Erdoğdu, Gülay Toksöz ve Mesut Gülmez’in yüksek lisans ve doktora dersleri iptal edildi…[142]

• Mardin Artuklu Üniversitesi’nden ihraç edilen şair, yazar, akademisyen ve çevirmen Selim Temo, Artuklu Üniversitesi’nde akademisyen kıyımının KHK’lardan önce başladığını, 2 yıldır aralarında yabancıların da bulunduğu pek çok akademisyenin üniversiteden uzaklaştırıldığını, üniversitenin İhvancı kadrolarla doldurulduğunu, İhvan metinlerinin derste okutulduğunu kaydetti…[143]

• Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın üniversitedeki 124 akademisyen hakkında hiçbir belgeye ve bilgiye dayanmadan hazırladığı fişleme dosyasını savcılığa gönderdiği ortaya çıktı. Akademisyenler hakkında “A”, “B” ve “C” kategorisinde oluşturulan listeyi TBMM gündemine taşıyan Millletvekili Mevlüt Dudu, “Taşaltın’a bu fişleme listesi siyasi baskı ile mi yaptırılmıştır? İtirafçı olması karşılığında görevde kalması yönünde bir zorlama yapılmış mıdır” diye sordu…[144]

• 689 sayılı KHK ile Mersin Üniversitesi’nde 21 akademisyen meslekten ihraç edildi…[145]

• ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attıkları için 14 akademisyenin işine son veren Mersin Üniversitesi, destek veren meslektaşlarına ve öğrencilere de soruşturma açtı. Akademisyen Esra Ergüzeloğlu Kilim’i şarkılarla uğurlayan akademisyenlere ve öğrencilere soruşturma açan rektörlük, uğurlama etkinliğini “izinsiz gösteri ve basın açıklaması” olarak niteledi…[146]

Elbette bu haksızlıklara “Hayır” deyip; itiraz edenler de var. Örneğin ve öncelikle Selçuk Üniversitesi’nde Edebiyat bölümünde okutman olarak görev yapan Nuriye Gülmen, KHK ile açığa alındıktan sonra, 7 Kasım 2016’da tek başına “İşimi geri istiyorum” eylemlerine başlaması gibi…

Bir kafede karton kâğıt üzerine yazdığı “Açığa alındım işimi geri istiyorum” yazısı ile eylemlerine başlayan ve daha sonra ihraç edilen Gülmen’in Ankara Yüksel Caddesi’nde bulunan İnsan Hakları önündeki tek kişilik direnişine, 14’üncü gün sınıf öğretmeni Semih Özakça, 29’uncu gün ise sosyal bilgiler öğretmeni Acun Karadağ katıldı.[147] Nuriye Gülmen ile Semih Özakça, eylemlerini bir süre sonra açlık grevine dönüştürdüler.

İhraç edilen Marmara Üniversitesi Anayasa Hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “Türkiye’de insan hakları ve demokrasinin, hukuk devleti ekseninde temellenmesi için son nefesime kadar, devam edeceğim,” demesi[148] gibi…

 

V) GENÇLİĞİN KONUMU VE GELECEK(SİZLİĞ)İ

 

Buraya kadar izaha gayret ettiğimiz tabloda gençliğin bugünkü konumu; geleceksizlikte ifadesini bulmaktadır. İşte bunun somut verileri!

Mesela Hayri Kozanoğlu’nun, “Kadınlar ve gençler iş aramasalar, işsizlik sıfır olacaktı,”[149] ironisiyle betimlendiği işsizlik:[150]

• OECD’nin, ‘Bir Bakışta Eğitim 2017’ raporuna göre, kuruluşa üye 35 ülke içinde Türkiye, işsizlik ve eğitimsizlikte zirvede…[151]

• Türkiye’de yetişkin nüfusun yüzde 5’i ilkokul mezunu bile değil. Genç nüfusun neredeyse üçte biri ne eğitime ne de ekonomiye katılıyor…[152]

• Ekim 2017’de toplam işsiz sayısı 3.5 milyonken; genç işsizliği yüzde 21’e yükseldi…[153]

• Gençliğimiz hakkında dikkatimizi yöneltmemiz gereken bir diğer gerçek, 15-24 yaş nüfusu içinde “ne eğitimde ne de istihdamda olan” kesimin, yüzde 25.8 gibi ciddi bir oran teşkil etmesiyken;[154] araştırmalar, üniversite bitirmiş her üç gençten birinin işsiz olduğunu gösteriyor. Çalışanlarınsa büyük bölümünün aldığı ücret tatmin edici değil…[155]

• Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 20-24 yaş arası gençlerin yüzde 33.7’si, 25-29 yaş arası gençlerin ise yüzde 34.5’i ne eğitim alıyor ne de bir işleri var…[156]

• 2016 yılı ocak-eylül döneminde İŞKUR’a başvuranların sayısı 2 milyon 496 binken bu sayı 2017 yılında yüzde 42 artışla 3 milyon 553 bine dayandı. İş bekleyenler arasında 708 doktora mezunu, 12 bin 366 yüksek lisans ve 329 bin 822 üniversite mezunu yer alıyor. Sadece 2017’nin eylül ayında kuruma başvuran işsiz sayısı 2016 yılına göre yüzde 26 artış göstererek 489 bine çıktı…[157]

Mesela hapishaneler: (Öncelikle, ‘Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği/Türkiye Hapishane Çalışmaları Merkezi’ (CİSST/TCPS), mahpus öğrenci sayısının 70 bin olduğu yönündeki haberlere ilişkin yapılan açıklamada, “Adalet Bakanlığı’nın verdiği rakamların çelişkili olduğunu belirtti. Bakanlık CHP milletvekillerine verdiği cevaplarda Gamze Akkuş İlgezdi’ye mahpus öğrenci sayısını 69 bin 301, Sezgin Tanrıkulu’na 35 bin 647 olarak belirtti,”[158] notunun altını çizerek aktaralım.):

• Adalet Bakanlığı, cezaevlerinde 69 bin 301 öğrencinin olduğunu açıkladı. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’deki cezaevlerinde 2013 Mayıs ayı itibariyle 2 bin 776 tutuklu ve hükümlü öğrenci bulunuyordu. Bu sayı 2016 yılı sonu itibariyle 25 kat artarak, 69 bin 301’ e yükseldi. Bu tarihin en yüksek mahkûm sayısı…[159]

• Adalet Bakanlığı verilerine göre hâlen hapiste 70 bine yakın öğrenci var. Hüküm giydiği için okuldan atılmış, kaydını dondurmuş, tutuksuz yargılanan, zaten cezaevinde kalmış, uzun tutukluluktan serbest bırakılan ama yine her an cezaevine konulma riski bulunan binlerce öğrenciyi de bu sayıya eklediğimizde rakam 100 bini geçiyor. Hapisteki öğrenciler, OHAL nedeniyle ders kitaplarına ulaşamıyor, sınavlara giremiyor, üniversiteyi kazananlar kayıt yaptıramıyor…[160]

• Adalet Bakanlığı verilerine göre, “2016 yılı sonu itibariyle Ceza İnfaz Kurumlarında lise ve dengi okullar ile ön lisans ve lisans programlarına kayıtlı toplam 36 bin 33 hükümlü ve tutuklu, açık öğretim programlarına kayıtlı ise 33 bin 263 hükümlü ve tutuklu bulunuyor.”

Verilere göre 2013 yılının Mayıs ayında 2776 olan tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı, 2016 yılı sonu itibariyle 69 bin 301’e çıkarak 25 kat arttı. “Bakanlık kayıtlarında veri olmadığı” gerekçesiyle paylaşılmayan kayıt dondurarak eğitimleri kısıtlanan öğrenci sayısı ise bilinmiyor.

2016 yılı sonunda 197 bin 297 olan tutuklu ve hükümlü sayısı 15 Haziran 2017 tarihi itibariyle 85 bin 105’i tutuklu, 139 bin 773’ü hükümlü olmak üzere 224 bin 878 kişiye ulaştı. Açık öğretim programlarındaki mahpusları öğrenci kategorisinin dışına çıkardığımız ve 2017 yılı boyunca tutuklanan öğrencileri bu sayıya eklemediğimiz durumda bile, yaklaşık 35 bin sayısıyla, neredeyse her altı mahpustan birinin öğrenci olduğunu görüyoruz! Bu sayının azımsanmayacak bir bölümünü ise AKP’nin tedrisatından geçip “itaatkâr, kanaatkâr ve kindar” bir nesil olmayı reddeden tutsak öğrenciler oluşturuyor. Devletin geleneklerine en iyi şekilde sahip çıkan AKP, bir sindirme aracı olan cezaevleriyle tarihin en yüksek sayısına ulaşarak gençlik üzerindeki baskısını üst noktaya ulaştırmış bulunuyor.

İktidarı boyunca işçi sınıfına yönelik saldırılarda rekor üstüne rekor kıran AKP hükümeti, OHAL sürecinde de performansına ivme kazandırarak yeni rekorlara imza atıyor. Cezaevleri kapasitesini aşıp taşıyor, kimi infaz kurumlarında 7 kişilik koğuşlarda 40 kişi kalıyor. 220 bini aşkın tutuklu ve hükümlüden 22 bini kapasite fazlası! Bir yanda tahtlarına kuruldukları saraylar inşa ederlerken, öte yanda bir telaşla zindan üstüne zindan inşa ediyorlar. Bakanlık verilerine göre Türkiye’deki 381 cezaevinin 139’u son 10 yılda, 38’i ise 2016 yılında kuruldu…[161]

Ve uyuşturucu:[162]

• İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şevki Sözen, uyuşturucu kullanımının 3-4 kat arttığını ve ilkokul çağına kadar düştüğü vurgusuyla, “9-10 yaş seviyesinde dahi ölümlerle karşılaşıyoruz. Yaş küçüldükçe bedenin de bu tip maddelere karşı olan tepkisi çok daha şiddetli olduğundan ölüm oranları çok daha fazla oluyor,” dedi…[163]

• Sentetik uyuşturucuya bağlı ölümlerde Türkiye birinci sırada.[164]

• Uyuşturucu kullanımı yüzde 17 arttı.[165]

• Yoksul evlerin yüzde 18’inde madde bağımlısı çocuklar yaşıyor. Uyuşturucu kullanım yaşı 9’a kadar geriledi. 2014’te uyuşturucudan ölenlerin 4’te 1’i 15 -19 yaşları arasındaydı…[166]

• Son 5 yılda uyuşturucu kullanma yaşı 10’a indi…[167]

• Resmi verilere göre, Türkiye’de 2013’de uyuşturucuya kurban gidenlerin sayısı 162 iken bu rakam 2014’de 232 kişi doğrudan, 416 kişi dolaylı olmak üzere toplam 648 kişi oldu…[168]

• ‘Uyuşturucu Madde Bağımlılıkları ve Alkolizmle Mücadele Federasyonu’nun (UBAM) raporuna göre Türkiye’deki 100 uyuşturucu bağımlısının 89’u ise “Bonzai” kullanıyor. Bağımlıların yüzde 82’si 20 ile 35 yaş aralığında en iken, küçük bağımlı yaşı 11, en üst yaş ise 51.[169]

• Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekim Yardımcısı Murat Himoğlu’na göre, günde 60 uyuşturucu bağımlısı AMATEM’e başvuruyor. Yaş ortalaması ise 25…[170]

• 2007 yılında 38 bin 61 olan madde bağımlılığı merkezlerinde tedavi görenlerin sayısı, 2013’te 7 kat artarak 258 bin 441’e çıktı.

TÜİK’in verilerine göre de uyuşturucuyla ilgili suçlardan cezaevlerine girenlerin sayısı 2009-2013 yılları arasında yüzde 355 oranında artış kaydederek 2 bin 605’ten,11 bin 851’e kadar çıktı. Uyuşturucu madde ticareti yaptıkları için cezaevlerine girenlerin sayısı bu dönemde yüzde 482 oranında artarak bin 576’dan 9 bin 177’ye, uyuşturucu kullanma ve satın alma suçlarından girenler ise yüzde 160 oranında artarak bin 9’dan 2 bin 674’e çıktı. 2010’da ortaya çıkan ve Bonzai ismiyle bilinen sentetik uyuşturucunun kullanımında bugüne kadar yüzde 300 artış oldu. Adeta bir Bonzai patlaması yaşanmaktadır.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 3 Şubat 2015 tarihi itibariyle cezaevlerinde bulunan 162 bin 261 tutuklu ve hükümlüden 28 bin 312’sinin uyuşturucuyla ilgili suçlardan cezaevlerinde; bunların 304’ünü ise çocuklar oluşturuyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre ise polise yansıyan uyuşturucu olayları 2009-2013 yılları arasında yüzde 111.3 oranında arttı…[171]

• ‘Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi’nin (TUBİM) 2013 Türkiye Uyuşturucu Raporu’na göre, madde bağlantılı ölümler 2011 yılına göre yüzde 54.3 artış göstermesine karşın madde bağımlılığı tedavisi veren merkezler kapanıyor. Toplumsal bir mücadele alanına dönüştürülmesi gereken madde bağımlığı tedavisi gören kişilerin yüzde 59’unu işsizler, yüzde 30’unu düzenli bir işi olanlar yüzde 2.5’unu da öğrenciler oluşturuyor. Verilerine göre, madde bağımlılığı yüzde 2.9’la en yüksek 15-24 yaş arasında görülüyor. Ortalama ise yüzde 2.7 civarı. Ancak, uzmanlar bağımlılığa yakalanma oranlarının istatistiklere yansıyan oranlardan daha yüksek olduğunu belirtiyor. [172]

• UBAM verilerine göre, Çukurova Bölgesi’nde uyuşturucu bağımlılığı hızla artıyor. Bağımlılık yaşının 9’dan başladığı bölgede, uyuşturucunun en yoğun olarak kullanıldığı il ise, eroin bağımlılığıyla öne çıkan Adana. Yeni bağımlılık tedavi merkezlerinden biri burada açılacak. Adana’yı bağımlılıkta Mersin, Hatay ve Osmaniye takip ediyor. Çukurova, Marmara ve İç Anadolu’dan sonra uyuşturucu bağımlılığında 3. sırada…[173]

• HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, Doğu ve Güneydoğu illerinde madde bağımlılığı yaşının 12’ye düştüğünü, her üç çocuktan birinin madde bağımlısı olduğunu söyledi. Baluken açıklamasında, Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre 2004’te uyuşturucu bağımlılığından yatarak tedavi görenlerin sayısının 11 bin 239’u ayakta tedavi görenlerin sayısının 1.517’ye, 2012’de ise ayakta tedavi görenlerin sayısının 218 bin 515’e, yatarak tedavi görenlerin sayısının ise 8 bin 783’e çıktığına dikkati çekti.[174]

Evet gençliğin kapitalizmin bugündeki durumu;[175] geleceksizlikte ifadesini buluyorken; coğrafyamızda gençler yurtdışına gitmenin yollarını arıyor. Yabancı liselerin mezunlarının yaklaşık yarısı yurtdışındaki üniversitelere başvurdu. Eğitim için yurtdışına gitmek isteyen gençlerin oranı 2016 yılına oranla 2017’de yaklaşık yüzde 30 oranında arttı. Yurtdışındaki kimi üniversitelere girebilmek için açılan sınavlara hazırlık kurslarına devam eden öğrenci sayısı üçe katlandı…[176]

Oysa gençlik bu değildir; olmamalıdır!

Gençliğe layık olduğu geleceği kazandıracak olan baş eğmek, kaçmak değil; kapitalizme karşı mücadeledir…

Kimse aksini inkâra kalkışmasın: Gençler, kapitalizm altında manevi ve fiziki niteliklerini geliştiremez!

Bu düzen gençliğe, ruhunu ve vücudunu yıpratıp mahvedeceği koşullardan başka bir şey sunmaz/ sunamaz.

O hâlde, devrimciliğin artık demode olduğu yalanına inat, bugün kapitalizmle çelişkisi olan tüm gençler kendileri olabilmek için “bireyselleşme” palavrasına değil, Marksizm-Leninizm’in toplumcu ve devrimci düşüncelerine dört elle sarılmalıdır.

Gençlik geleceği için modern diye yutturulmaya çalışılan yoz ve boş bir yaşam tarzının girdabında öğütülmeye “Hayır” diyerek; işçi sınıfı yolunda geleceğini inşa etmeli ve bunun mücadelesini eğitim alanında vermelidir.

Ücretli köleliğin egemen olduğu bir toplumda ne bilim ne de eğitim asla tarafsız olamazken; burjuva ideolojisinin, genç insanları avlamak maksadıyla “iyi bir eğitim, iyi bir gelecek!” benzeri sahte mutluluk vaatlerine kanılmamalıdır.

Gençlik heyecan, coşku ve duyarlılıkla yüklüdür. Kapitalizmin tarihi boyunca, dünyanın neresinde olursa olsun, devrimci mücadeleye katılan gençlik bu olumlu özelliklerini kavga alanına taşımıştır ve de taşıyacaktır da. Çünkü gençliğin devrimci romantizmi, gözüpekliği ve fedakârlığı olmasaydı devrimin safları donuk ve kuru olurdu…

 

VI) ALTERNATİF EĞİTİM

 

O hâlde gençliğin kapitalist dayatmalara karşı alternatif bir eğitime gereksinimi var.

Çünkü Mihail Kalinin’in de işaret ettiği gibi, “Burjuva toplumunda emekçi insan, doğumundan ölümüne dek egemen sınıflar için uygun olan düşünce, duygu ve alışkanlıkların sürekli etkisi altında bulunmaktadır. Bu, bazen güç seçilir biçimler alarak, sayısız yollar-yöntemler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Kilise, okul, sanat, basın, sinema, tiyatro, çeşitli örgütler, hepsi birden kitlelerin bilincine burjuva dünya görüşünü, burjuva ahlâkını, alışkanlıklarını vb. aşılamak için birer silah görevini yükümlenmektedir.”

Bu noktada Ivan Pavlov gibi, “Pê bawer ne be ku tu her tiştî dizanî, bi rastî tu pirzana be jî tê her tim bizavdar be ku dikaribî ji xwe re bibêjî; ‘ez nezan im’...”[177] dedirten alternatif eğitimin ilk özelliği yaratıcılığı destekleyen özgürleştirici niteliğidir. (“Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil; kendimi öğrenmektir,” der Montaigne…)

Söz konusu gereksinimine ilişkin olarak Jean-Paul Satre’ın “Bilinç ile dünya birlikte dururlar” tespiti her şeyi çok net ortaya koyarken; öğretmen ve öğrenci özgürleşmeden yaratıcı ortam sağlanamaz.

New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Selçuk Şirin’in, “İtaat edenden kâşif de olmaz mucit de. Çünkü itiraz etmeden ilerleme olmuyor,”[178] uyarısı eşliğinde böyle bir eğitimin “sırrı”, “İnsan eğitilmez ancak kendini eğitir,” ilkesinden hareketle öğrenciye saygı duyup, onu nesneleştirmekten öte, özneleştirmekten geçer.

Paris Komünü ile Ekim Devrimi, bunu bir yere kadar gerçekleştirdi.

Çünkü alternatif bağlamlı parasız ve zorunlu eğitimin yaygınlaşmasında sınıf mücadelesinin ciddi bir payı vardı. İlk kez Paris Komünü’nde işçi ve emekçi halk kitleleri, sadece ilköğretimi değil eğitimin tüm kademelerini parasız hâle getirdi. Eğitim sistemini merkezileştirip, komünlerde örgütlenmiş halkın (öğretmenlerden, öğrenci velilerinden ve uzmanlardan oluşan komisyonlar eliyle) denetlediler. Eğitime, demokratik, bilimsel, laik ve pedagojik bir içerik kazandırdılar. Bundan sonra alternatif bağlamlı parasız, eşit ve nitelikli eğitim hakkı, işçi-emekçi sınıfların temel ve vazgeçilmez taleplerinden birisi oldu.

1917 Ekim Devrimiyle kurulan işçi devleti ise, pek çok alanda olduğu gibi eğitim alanında da muazzam yeniliklere sahne oldu. Devrimden sonra V. İ. Lenin, Nadejda Krupskaya ve Anatoli Lunaçarski önderliğinde eğitim sistemi baştan aşağı yeniden kuruldu.

Tüm Rusya’da politeknik eğitim okulları açılmaya başlandı. Eğitim herkes için vazgeçilmez ve temel bir hak olarak tanımlandı, parasız hâle getirildi. İlköğretim zorunluydu ve belirli bir yaşa kadar çocukların çalıştırılmasına izin verilmiyordu. Lise ve üniversite düzeyinde eğitim görmek isteyen işçi ve emekçilere yardımcı olmak maksadıyla devlet, ya onlara öğrenimleri boyunca maaş vererek barınma dâhil tüm ihtiyaçlarını karşılıyor ya da çalışan işçiler için akşam okulları açıyordu. Temel eğitimini alamamış işçiler içinse, onları yüksek öğretime hazırlayan “işçi fakülteleri” kurulmuştu. İşçiler ve emekçiler bu okullarda, bir yandan temel fen derslerini alıyor, bir yandan mesleki bir eğitim görüyor, diğer yandan da bedensel ve ruhsal gelişimleri için her türlü imkân önlerine sunularak ilgi alanlarının genişlemesi ve yeteneklerinin ortaya çıkması sağlanıyordu. Üstelik tüm bunlar, son derece kıt kaynaklara sahip bir işçi devletinin olanaklarıyla gerçekleştiriliyordu.

Sovyetler Birliği’nde halka sağlanan eğitim olanakları ve uygulanan eğitim yöntemleri, kapitalist dünyayı da önemli ölçüde etkilemiştir. Sovyetler Birliği’nin yarattığı basıncın yükselen sınıf mücadelesiyle birleşmesi, hemen tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde burjuvaziyi, daha pek çok alanda olduğu gibi eğitim alanında da işçi sınıfına tavizler vermeye zorlayacaktı. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra kapitalizmin içine girdiği uzun ekonomik genişleme dönemiyle birlikte, eğitim sistemi pek çok bakımdan bugünkü hâlini aldı ve 8-12 yıllık ilköğretim pek çok ülkede parasız ve zorunlu hâle geldi.

Evet Epictetus’un, “Tenê yên perwerde bûyî azadin”;[179] Lord Brougham’ı, “Eğitim görmüş bir halkı idare etmek kolay, köleleştirmek imkânsızdır,” notunu düştüğü alternatif eğitim Noam Chomsky’nin, “Çocuk kafasının içi bilgiyle doldurulacak bir kap değildir, istediğince açmasına yardım edilecek bir çiçektir”…

Epikuros’un, “Bilginin amacı; insanı bilgisizlik ve boş inançlardan tanrı ve ölüm korkusundan kurtarmaktır. Ve bu olmadan mutlu olmaya imkân yoktur”…

Erich Fromm’un, “Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı yönlendirmedir”…

John Davidson’un, “Eğitim ve öğretimin felsefesi, yaşamı güzelleştirmek olmalıdır”…

Özetle alternatif eğitimin asli görevi sürü değil, toplumcu birey yetiştirmektir.

Bu çerçevede alternatif eğitim (ve okul): i) Birlikte çalışmak ve karşılıklı yardım için kendimizi eğitmek; ii) Yapacaklarımız konusunda kararları kendimizin vermesini sağlamak; iii) Toplumculuğu, dayanışmaya, paylaşımcılığa değer vermek ve onu gerçekleştirmeyi öğrenmektir.

Bu yolda;

• Öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçları ön plana alınır ve yaşantısal öğrenme önem kazanır (yaşayarak öğrenme).

• Öğrencilere soru(n) çözme becerisi kazandırılır.

• Eğitim bir süreç olarak kavranır.

• Bireyin bilişsel gelişimi yanında, bedensel ve sosyal yönden gelişmesine de önem verilir.

• Eğitim programlarının yapısı disiplinler arası olur.

• Eğitim verilirken demokratik ve etkileşimli bir ortam yaratılır.

• Buluş yoluyla öğretim, soru(n) çözme, araştırma, proje çalışmalarıyla işbirliğine dayalı öğrenme yöntemleri kullanılır.

• Temelinde güçlü bir toplumculuk, demokrasi ve dayanışma olur ve öğretmenler asla otoriter değildirler.

• Öğretmen konu aktarıcısı değil, öğrencilere rehberlik eden ve öğrenmeyi kolaylaştırandır.

• Grup çalışması, dayanışması, paylaşımı özendirilir.

Böylelikle insan(lık) yeniden inşa edilirken;

• Yaşam sürekli değiştiğinden insan her an onu yeniden inşa eder.

• Bireyin ilgi ve ihtiyaçlarını önemserken, aslolanın toplum ve dayanışma olduğunun altı çizilir.

• “Öğrenen merkezli” eğitime, “toplum merkezli” eğitim boyutu eklenir.

• Okullar sadece sorunların analiz edildiği ve yorumlandırıldığı yerler değil, sorunlara çözüm önerilerinin üretildiği, gereğinde öğretmen ve öğrencilerin de eyleme geçtiği yerlerdir.

• Yaşam sürekli değiştiğinden insan her an onu yeniden inşa etmek zorundadır.

• Eğitim programlarında toplumcu demokrasiyi gerçekleştirme ve insanların toplumcu demokratik yaşam biçimini benimsemesini sağlayıp, çözüm üretme ve uygulama, yaşamı yeniden kurma önceliklidir.

• Eğitim programlarında sosyal bilgiler öne çıkartılmakta ve sosyal, ekonomik ve politik sorunlar üzerinde durulmalıdır.

• Ulusal ve uluslararası sorunlarla ilgilenilmelidir (işsizlik, çevre, etnik ve dini sorunlar).

• Demokratik sınıf ortamında tartışma, eleştirel düşünme, problem çözme yöntemleri kullanılırken cezaya asla başvurulmamalıdır.

• Öğretmenin temel görevi, öğrencilerin, insanlığın karşı karşıya olduğu problemlerin farkında olmalarına yardımcı olmaktır.”

Burada güncel önemi nedeniyle, “İslâmcı tahakküme itiraz: Laik eğitim!”[180] saptamasının altını özenle daha çizmekte yarar var.

Vurgulamadan geçmeyelim; Edgar Quinet’in 1846 yılında yazdığı ‘Halk Eğitimi’ başlıklı yapıtta şunlar yazılıdır:

“Birbirinden farklı kiliselerin arasındaki çelişmelere karşın, toplumun varlığını sürdürmesi için genç kuşakların, bu inan ve dogma konusunda çarpıcı farklılıklara karşılık, toplumun tüm üyelerinin tek bir aile olduğunu öğrendikleri bir yer olmalı. Oysa, katı inançlar ve kiliselerin zıtlaştıkları ortamda, birliğin, barış ve uygar uyumun öğrenildiği yer laik okuldur.”[181]

Evet laik eğitim, insan(lık) için aklın özgürleştirilmesidir; Almanya’da bir lise müdürü, her öğretim yılı başında öğretmenlere gönderdiği şu mektubundaki gereklilikleri atlamadan:

“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini çok iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar... Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden istediğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar

üretmesin. Okuma, yazma, matematik çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”[182]

 

VII) BİR KAÇ ŞEY DAHA

 

V. İ. Lenin’in, vurguladığı gibi, “Gerçek daima devrimcidir” ve biz gerçeklerden hareketle sadece umut etmeyi değil; umudu yaratmayı başarmalıyız.

Tıpkı Aristoteles’in, “Umut insanı uyandıran bir rüyadır… Umut, uyanık insanın rüyasıdır,” saptamasındaki ya da Nâzım Hikmet’in, “gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar./ dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır./ safları sıklaştırın çocuklar,/ bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır,” dizelerindeki üzere…

Kolay mı? Dünya genelinde kapitalizm karşıtı hareketlenmelerle paralel olarak, kapitalist eğitim(sizlik)e karşı tepkilerin çoğaldığı yerkürede yaşıyoruz.

Unutmayın: ‘Barış İçin Akademisyenler’ bildirisine imza attığı gerekçesiyle KHK ile Ege Üniversitesi’nden ihraç edilen Prof. Dr. Melek Göregenli’nin, “Sosyal psikoloji bize öğretir: Dünyayı değiştirenler, ısrarlı ve tutarlı azınlıklardır, ‘makul ve makbul çoğunluklar’ değil… Bir Yaşar Kemal romanı yazabiliriz, bunu yapabileceğimize inanalım yeter,”[183] derken; yine KHK ile Ege Üniversitesi’nden ihraç edilen Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç da ekliyor: “Kötüyü görme ve gösterme inadımızdan, direncimizden vazgeçmemeliyiz. Konuşarak, yazarak, resmederek, şarkı söyleyerek, her biçimde. Herkes sustuğunda, bu herkesi yok eden kötülük, iyiyi gösterenlerin çizeceği sınırdan da kurtulmuş olur. Bu sınırı tutmalı ve mümkün olduğu kadar genişletmeliyiz.

Aristoteles der ki, korku insana aittir; cesaret ise neyin korkmaya değer olduğuna karar vermektir. İnsan artık tarihsel, kültürel bir varlık; onu insan yapan tek şey canlılığını sürdürmek olamaz. Sahip olduğu kimlik kendi insan olmaklığını tanımladığı şeydir… Hâlâ insan kalmanızı sağlamasının tek yolu, odanızdan çıkmanız, kendi olmanın ön koşulunun diğerlerinin varlığı olduğunun bilinciyle eylemenizdir. İyiyi isteme, kendiniz için iyiyi isteme değildir; herkesin iyiyi isteme hak ve gücüne sahip bir iyiye yönelmedir.”[184]

İnsan olmak ve kalmak kadar hiçbir şeyin önemli olmadığı yerkürede; eşkıyanın da dünyaya hükümdar olamayacağı bilinciyle hatırlatalım:

“AKP’nin eğitimi dinselleştirme adımlarının toplumu gerdiği, 81 ilin valisi ile gerçekleştirilen toplantıda itiraf edildi. Jandarma istihbarat görevlileri, valilere, müfredat ve eğitimde dinselleşme tartışmaları üzerinden sol grupların Gezi eylemlerine benzer eylemler yapabileceği uyarısında bulundu.”[185]

Haksız değiller; zulme karşı isyan sadece mümkün değil kaçınılmazdır da.

Kaldı ki toplumsal mücadeleler tarihimizde gençlerin, liselilerin isyancılığı da “es” geçilemeyecek kadar önemli ve kapsamlıdır. Gençlerin, üniversitelilerin, liselilerin arkasında güçlü bir isyancı miras vardır, var olmuştur…

Geçmişimizde, yaşadıkları dönemin liselileri sayılacak medrese öğrencilerinin ayaklanmaları da oldu. Yani liselilerin, gençlerin gericiliğine karşı çıkışlarının bir tarihi var. Osmanlı’da medreseler isyan duygularını dile getirmekten, itirazlarını açığa çıkarmaktan hiç çekinmediler, diğer coğrafyalardaki kardeşleri gibi. Genel olarak da ilerlemeden, aydınlanmadan yana tavır aldılar. Tabii hepsi böyledir denemez, ayaklanan liselilerin bu ayaklanmayı kendi çıkarları için yaptığı, içinde bulundukları topluma zarar verdikleri de olmuştur. Suhte İsyanları örneğin, bunlardan biri, belki de en önemlisidir.

Suhte, lise çağındaki medrese öğrencilerine verilen isim. Suhte İsyanları’nı, Mustafa Akdağ’dan öğrendik.[186]

Anadolu’nun hemen her yerine yayıldıkları gibi başkente yakın Silivri’de bile görüldüler. Kanuni Sultan Süleyman’ın son dönemlerinde iyice büyüyen Suhte İsyanları, İkinci Selim döneminde ayyuka çıktı.

Sonraki isyanları elbette çok daha farklı, öğrencilerin siyasal kararlara etki etme amaçlı kalkışmalarıydı. Konuya ilişkin olarak İlter Turan, “Osmanlı tecrübesinin son yıllarının diğer bir özelliği de, orta öğretim kurumlarındaki öğrencilerin yaşlarından beklenmeyen bir siyasal ilgi ve örgütlenme yeteneği göstermiş olmalarıdır,”[187] der ve örnek olarak da Kuleli Vakası’nı, Talebe-i Ulum İsyanı’nı anımsatır.

Kuleli Vakası 1859’da medrese öğrencilerinin Abdülmecid’i tahttan indirip, Abdülaziz’i çıkarmak isteyen memurlarla, askerlerle birleşerek faaliyette bulunmaları olayıdır. Öğrencilerin ülkenin siyasal tartışmalarının tam olarak içinde olduğunu gösteren bir olaydı bu.

Özetle özgürlüklerine yapılan müdahalelere karşı en duyarlı kesimi oluşturuyor liseliler. Tüm yaşamlarını etkileyecek kararlar alınırken onlara kimse fikirlerini sormuyor çünkü. O nedenle bazen çok basit görünen talepler için büyük, kitlesel eylemler gerçekleştiriyorlar.[188]

Ha… Tam da bu noktada “Siz kimsiniz de bu düzeni değiştireceksiniz diye soran olursa; ‘Fakiriz biz olum! Bir elimizle pantolonumuzu tutmazsak düşüyor. İki elimizi birden kaldıramıyoruz; teslim olmayı da bilmiyoruz o nedenle. Ayrıca Nâzım yazmış şiirimizi, Yılmaz çekmiş filmimizi zaten, halkız biz ulan!’ deyiverin,”[189] Selahattin Demirtaş gibi ve ekleyin:

“Bütün bu sıkıntılı süreçlerin sonu muhteşem olacak. Buna inanmak zor değil, çünkü gerçekten on milyonlarca insan bunu istiyor ve bunun için mücadele ediyor. Mutlaka kazanacağız.”[190]

Çünkü Turgut Uyar’ın, “biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/ ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/ işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz,” dizesindeki üzeredir her şey…

Ve Adnan Yücel’in, “saraylar saltanatlar çöker/ kan susar birgün/ zulüm biter./ menekşeler de açılır üstümüzde/ leylaklarda güler./ bugünlerden geriye,/ bir yarına gidenler kalır/ bir de yarınlar için direnenler,” dizelerindeki kesinlikle…

 

16 Kasım 2017 14:39:22, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] 26 Kasım 2017 tarihinde Antalya’da Dev-Lis’in örgütlediği etkinlikte yapılan konuşma… Newroz, Aralık 2017…

[2] “Hayat için değil, okul için öğreniyoruz.”

[3] Andrew Heywood, Siyaset, Çev: Kolektif, Adres Yay., 16. Baskı, 2015

[4] “Yönetmek için gereken vasıflarla iktidara gelmek için gerekenlerin aynı olmadıklarını söyle ona. İşlerin iyi idaresi insanın kendini unutup sadece başkalarıyla, özellikle de en muhtaç durumdakilerle ilgilenmesini gerektirir. Oysa iktidara gelmek için insanların en açgözlüsü olup kendinden başka hiçbir şeyi düşünmemek, en yakın dostlarını bile ezmeye bile hazır olmak lazım.” (Amin Maalouf, Semerkant, Çev: Esin Talu Çelikkan, Yapı Kredi Yay., 2001.)

[5] Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, Çev. Bülent Peker, İletişim Yay., 1997, s.57.

[6] Bertrand Russell, İktidar, Çev: Mete Ergin, Cem Yayınevi, 4. Baskı, 2014.

[7] “İktidardan söz edildiği zaman, insanların aklına hemen bir siyasi yapı, bir hükümet, hâkim bir toplumsal sınıf, kölenin karşısındaki efendi, vb. gelir. ‘İktidar ilişkileri’ terimini kullandığımda düşündüğüm şey bu değil. Demek istiyorum ki, ne olursa olsun bütün insan ilişkilerinde -ister şu anda yaptığımız gibi sözlü iletişim sağlama, ister bir aşk ilişkisi ya da kurumsal veya ekonomik bir ilişki söz konusu olsun- iktidar hep vardır: bir kişinin başkasının davranışlarını yönlendirdiği ilişkiyi kastediyorum. Bunlar, dolayısıyla farklı biçimler altında farklı düzeylerde rastlanabilecek olan ilişkilerdir: bu iktidar ilişkileri hareketli ilişkilerdir, yani değişikliğe uğrayabilirler, kesin ve değişmez biçimde verili değillerdir. Söz gelimi, benim daha yaşlı olmam ve sizin ilk başta bu yüzden çekingen olmanız durumu konuşma içerisinde tersine dönebilir ve tam da daha genç olduğu için birinin önünde çekingen durumuna düşen ben olabilirim. Demek ki iktidar ilişkileri değişebilir, tersine dönebilir ve kalıcı olmayan şeylerdir. Ayrıca, özneler özgür olmayınca iktidar ilişkilerinden söz edilemeyeceği de belirtilmelidir. Eğer iki kişiden biri tamamen ötekinin yönetiminde olur ve onun şeyi, üzerinde sınırsız ve sonsuz bir şiddet uygulayabileceği nesnesi hâline gelirse, burada iktidar ilişkileri olmaz. Bir iktidar ilişkisinin uygulanabilmesi için her iki tarafta da en azından belli bir özgürlük olmalıdır. İktidar ilişkisi tamamen dengesiz olduğu zaman, birinin diğeri üzerinde tüm iktidara sahip olduğu söylenebildiği zaman bile, bir iktidar başkası üzerinde yalnızca o başkası için kendini öldürme, pencereden atlama ya da ötekini öldürme imkânnı açık olduğunda uygulanabilir. Bu demektir ki, iktidar ilişkilerinde mutlaka direniş imkânnı vardır, zira hiç bir direniş imkânnı (şiddetli direniş gösterme, kaçıp kurtulma, hileye başvurma, durumu tam tersine çeviren stratejiler) olmasaydı iktidar ilişkisi de olmazdı. Genel biçim böyle olunca bana sık sık yöneltilen ‘ama iktidar her yerdeyse, o zaman özgürlük yoktur’ sorusunu cevaplamayı reddediyorum. Şöyle cevaplarım: her toplumsal alanda iktidar ilişkilerine rastlanıyorsa, bunun nedeni her yerde özgürlüğün de olmasıdır. Şimdi fiilen tahakküm durumları da vardır. Pek çok örnekte iktidar ilişkileri öyle bir şekilde sabitlenmiştir ki hep asimetrik durumdadırlar ve bu yüzden özgürlüğe düşen pay son derece sınırlı kalır. Kuşkusuz çok şematik olan bir örnek seçersek: on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılların toplumundaki geleneksel karı koca ilişkisinde, yalnızca erkek iktidarının bulunduğunu söyleyemeyiz. Kadın da bir sürü şey yapabilecek güçtedir: kocasını aldatabilir, ondan para koparabilir, onunla cinsel ilişkiye girmeyi reddedebilir. Ama gene de kadın, bütün bunlar eninde sonunda bir takım hilelerden başka bir şey olmaması ve durumun asla tersine dönmemesi ölçüsünde bir tahakküm ilişkisine tabiydi. Ekonomik, toplumsal, kurumsal ya da cinsel nitelikli bu tahakküm örneklerinde, asıl sorun direnişin nerede örgütleneceğini öğrenmekte yatar. Örneğin, direnişi siyasi tahakküme -sendikayla, partiyle- karşı koyacak bir işçi sınıfında mı olacak ve hangi biçimi -grev, genel grev, devrim ya da parlamenter mücadele- alacaktır? Böyle bir tahakküm durumunda, bütün bu sorular çok özgül bir yaklaşımla, tahakkümün işlevine ve kesin biçimine bakarak cevaplanmalıdır. Kaldı ki ‘iktidar her yerde olduğu için özgürlüğe yer yok’ şeklindeki açıklama da bana hiç uygun gözükmüyor. İktidarın her şeyi denetleyen ve özgürlüğe hiçbir şekilde yer bırakmayan tahakküm sistemi olduğu fikri bana atfedilemez.” (Michel Foucault, Özne ve İktidar, Çev: Osman Akınhay-Işık Ergüden, Ayrıntı Yay., 2000.)

[8] 23 Ekim 1977 - El Pais Fernando Savater, Cioran’a sorar: - “İktidar nedir Cioran?”

Cioran yanıtlar: - “İktidarın kötü, çok kötü olduğuna inanıyorum. Onun varlığı karşısında mütevekkil ve kaderciyim, ama bir musibet olduğunu düşünüyorum. Bakın, iktidara ulaşmış kimseler tanıdım ve bu korkunç bir şey. Ünlü olmayı başaran bir yazar kadar korkunç bir şey. Üniformalı olmak gibi bir şey bu; üzerinizde bir üniforma varsa, artık aynı insan olamazsınız: işte iktidara ulaşmak da, daima aynı olan görünmez bir üniforma giymektir. Kendime soruyorum: normal olan, ya da normal gibi görünen bir insan, iktidarı neden kabul eder? Sabahtan akşama meşgul yaşamayı neden kabul eder? Muhtemelen hükmetmek bir zevk, bir zaaf olduğu içindir bu. Bunun içindir ki kendi isteğiyle iktidardan feragat eden hiçbir diktatör ya da mutlak şef örneği yoktur: sulla vakası hatırladığım tek örnek. İktidar şeytanidir: şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.” (https://calledelorco.com/2015/07/20/el-pensamiento-fragmentario-permanece-libre-emil-cioran/)

[9] “Nasıl oluyor da iktidar sahibi insanlar, hangi alanda olursa olsunlar, bizi kederli bir tarzda duygulandırmaya, etkilemeye ihtiyaç duyuyorlar? Neden kederli tutkular gereksiniyorlar? Evet, kederli tutkular tattırmak iktidarın işleyişi için zorunludur.”

“Eyleme geçme gücünüzü azaltan kederde hiçbir şey üzüntünüz içinde sizi kederle etkileyen bedenlerle sizin aranızda ortak olan herhangi bir şeyin ortak mefhumunu oluşturmanıza el vermeyecektir. Çok basit bir nedenle, çünkü sizi kederle duygulandıran beden sizinkine uygun olmayan bir ilişki çerçevesinde duygulandırdığı ölçüde kederle duygulandırmaktadır. Spinoza çok çok basit bir şey söylemek istemektedir: keder insanı zeki kılmaz. Kederlenince hapı yutmuşsunuz demektir. İşte bu yüzdendir ki iktidarların yönetilenlerin üzüntülerine ihtiyaçları vardır. Endişe hiçbir zaman zekânın ya da bir hayatın kültürel oyunu hâline gelememiştir. Ne zaman ne sürece kederli bir duygunuz varsa, bunun nedeni sizin bedeniniz üzerinde bir bedenin, sizin ruhunuz üzerinde bir ruhun, sizinkine uygun olmayan bir ilişkiler ve koşullar çerçevesinde sizi etkilemesidir. O andan itibaren kederde hiçbir şey sizi ortak bir mefhuma götürmeyecektir. Yani, iki beden ve ruh arasında ortak olan herhangi bir şeyin fikrini oluşturamayacaksınız.” (Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine On Bir Ders, Çev: Ulus Baker, Kabalcı Yay., 2008.)

[10] “İktidar; ne bunu yapacak hakka, ne bilgeliğe, ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek, yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. İktidar her türlü işlemle, her türlü hareketle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. İktidar kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır; en ufak bir direnişte, ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, azarlanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkûm edilmek, kurşuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır; alay edilmek, gülünç duruma düşürülmek, öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. İktidar budur, onun adaleti budur, onun ahlâki budur...” (Pierre-Joseph Proudhon.)

[11] Nuray Mert, “İktidar”, Milliyet, 14 Nisan 2011.

[12] Jan Assmann, Kültürel Bellek, Çev: Ayşe Tekin, Ayrıntı Yay., 2001, s.80.

[13] Bertrand Russel, İktidar, çev: Mete Ergin, Cem Yayınevi, 2014.

[14] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev: Yusuf Alp-Mahmut Özışık, Birikim Yay., 1978.

[15] ABD’den günde 160 bin çocuk zorbalığa uğrama korkusuyla okula gitmiyor… ABD’deki öğrencilerin yüzde 28’i 6-12. sınıflarda zorbalığa maruz kalıyor… Öğrencilerin yüzde 20’si 9-12. sınıflarda zorbalıkla karşılaşıyor… Gençlerin yüzde 70.6’sı okullarında zorbalığa tanık olduklarını söylüyor… (“Okulda Güvende Değilim”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2017, s.3.)

[16] Ancak “Şu kesin bir şekilde açıkça ortaya konulmalıdır: Bir çocuk, eşit nitelikte okul eğitimi hakkına sahip olmakla zengin bir çocuğun konumunu nadiren elde edebilir. Aynı okula, aynı yaşta başlasalar bile fakir çocuklar, orta sınıf çocuklar için pekâlâ mümkün olan eğitim olanaklarının çoğundan mahrumdurlar. Bu avantajlar evdeki sohbetlerden ve kitaplardan, çocuğun hoşlanacağı tatil gezilerine ve hem okulda hem de okul dışında yer alabileceği farklı ilgi alanlarına dek uzanmaktadır. Daha fakir çocuklar, gelişim ve eğitim amacıyla okula bağımlı kaldıkları sürece, genellikle diğerlerinden geri kalacaktır. Fakirlerin, iddia edilen dengesizlikleri gidermek için sertifika almaya değil, öğrenme edimlerini gerçekleştirmelerini mümkün kılacak yardımlara ihtiyaçları vardır.” (Ivan Illich, Okulsuz Toplum, Çev: Mehmet Öza, Şule Yay., 2005.)

[17] Catherine Baker, Zorunlu Eğitime Hayır, çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yay., 1991.

[18] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2000.

[19] “Sınav insanları gözetim altında tutmayı sağlayan ve hiyerarşiyle onları standartlaştıran ceza tekniklerini bir araya getirir. Sınav nesne olanı köleleştirir; köle olanı nesneleştirir. Kendi değerini sınavla belirlemek ‘derebeyine teslim olmak’tan öte bir anlam taşımaz.” (Michel Foucault.)

[20] Mine Söğüt, “Okuldaki Bilgiler Gerçek Hayatımızda Neye Yarar?”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2017, s.11

[21] Öğretim ile eğitim,çoğu zaman karıştırılan, birbirinin yerine kullanılan bir kelimedir. Oysa ki eğitim, öğretimi kapsar, daha geneldir. Eğitim her an ve her yerdedir; öğretim ise yalnızca okulda olur, planlı ve programlıdır, belirli yaş gruplarına hitap eder.

[22] “İnsanlar aptal doğmaz, cahil doğarlar. Eğitim onları aptallaştırır.”

[23] “OECD Raporu: Türkiye, 38 Ülke Arasında Eğitimde Sondan Dördüncü”, 27 Ekim 2016… http://www.diken.com.tr/oecd-raporu-turkiye-38-ulke-arasinda-egitimde-sondan-dorduncu/

[24] “… ‘Otur, Sıfır’: Türkiye Eğitimde Refah Sıralamasında Son Sırada”, 17 Ağustos 2017… http://www.diken.com.tr/otur-sifir-turkiye-egitimde-refah-siralamasinda-son-sirada/

[25] “Utandıran Rapor: UNICEF’e Göre Türkiye ‘Eğitim Kalitesi’nde Sonuncu”, 15 Haziran 2017… http://www.diken.com.tr/utandiran-rapor-unicefe-gore-turkiye-egitim-kalitesinde-sonuncu/

[26] Figen Atalay, “Sisteme Güven Yok”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2017, s.2.

[27] “264 Milyon Çocuk Okul Görmüyor!”… http://www.halkinbirligi1.net/264-milyon-cocuk-okul-gormuyor/

[28] Taha Akyol, “YÖK ve Bilim”, Hürriyet, 25 Eylül 2017, s.16.

[29] Erdal Atabek, “PISA Neyi Ölçüyor?”, Cumhuriyet, 12 Aralık 2016, s.4.

[30] Taha Akyol, “Eğitim Sorunu”, Hürriyet, 7 Aralık 2016, s.18.

[31] Uğur Gürses, “Pastayı Büyütecek PISA’da Ağır Seyir”, Hürriyet, 7 Aralık 2016, s.13.

[32] Taha Akyol, “Çağın Neresindeyiz?”, Hürriyet, 8 Aralık 2016, s.18.

[33] MEB yetkililerinden alınan bilgiye göre PISA ile TIMSS’e rakip olarak ölçmek ve eğitimi etkileyen faktörleri ortaya çıkarmak için “ölçme değerlendirme merkezleri” kurulacak. 2016’da ilk kez uygulanmaya başlayan ABİDE çalışması, kurulacak merkezler ile tüm öğrencilere uygulanacak. (“PISA Ölçümlerinden Mutsuz Olan MEB, Başarıyı ABİDE ile Ölçecek”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2017, s.2.)

[34] “Türkiye Eğitimde Cinsiyet Eşitsizliğinin En Çok Görüldüğü OECD Ülkesi Oldu”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2017, s.2.

[35] Özlem Yüzak, “Çöküş Toplumu!”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2016, s.9.

[36] “MEB Yoksulu Gözden Çıkardı”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2017, s.2.

[37] Deniz Ülkütekin, “Eğitim Özelleşiyor”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2016, s.2.

[38] Çağlar Ballıktaş, “İki Milyon Çocuk Okula Gitmiyor”, Birgün, 14 Eylül 2017, s.2.

[39] Figen Atalay, “Eğitim Çıkmazda”, Cumhuriyet, 6 Ekim 2017, s.3.

[40] Dersi kırma alanında Türkiye yüzde 15, OECD ortalaması yüzde 6.6 olurken, derse geç kalmada Türkiyeli öğrenciler yüzde 16.6 OECD ülkelerindeki yaşıtları ise yüzde 15.4 oranını tutturdu. Toplamda bu üç tür devamsızlık konusunda 15 yaş üzeri öğrencilerde Türkiyeli öğrencilerin devamsızlık oranı yüzde 48.8, OECD ortalaması yüzde 27 oldu. (Deniz Ülkütekin, “Mutsuz Öğrenci Okulu Kırıyor”, Cumhuriyet, 22 Mart 2017, s.3.)

[41] Eyüp Serbest, “Eğitimin Mantalitesinden Memnun Değilim”, Hürriyet, 3 Aralık 2016… http://www.hurriyet.com.tr/egitimin-mantalitesinden-memnun-degilim-40296106

[42] Hüseyin Şimşek, “İstikrar Yok Kaos Var”, Birgün, 19 Eylül 2017, s.7.

[43] Turan Eser, “Vahiylerin Eğitimine #HAYIR 2”, Birgün, 31 Ocak 2017, s.7.

[44] “İşte AKP Hükümetinin 15 Yıllık Eğitim Karnesi”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2017, s.2.

[45] Mustafa Mert Bildircin, “2.5 Milyon Öğrenci Kur’an Kurslarında”, Birgün, 14 Temmuz 2017, s.3.

[46] Ozan Çepni, “Medreseler Diriliyor”, Cumhuriyet, 14 Ekim 2017, s.6.

[47] Çağlar Ballıktaş, “İmam Hatiplilere Sınavsız Proje Okul”, Birgün, 11 Ağustos 2017, s.6.

[48] Ozan Çepni, “Eğitimde İflas İtirafı”, Cumhuriyet, 17 Eylül 2017, s.7.

[49] “Çocukları Cuma Namazı ile Fişliyorlar”, Cumhuriyet, 30 Eylül 2017, s.2.

[50] “Otoriter rejimlerin belirleyici özelliklerinden biri de toplumu liyakat açısından özürlü hâle getirmeleridir. ‘Fareler’i cesaretlendiren, işini iyi yapmanın değil merkeze yakın durmanın yeterli olabileceğini fark etmeleridir. O zaman yakınlıklar kurmak bir sızma aracı hâline gelir. Kayırmacılık ve himaye ilişkileri, lobiler böyle şekillenir. Bir ‘hami’nin çevresinde öbeklenenler sadece biat ederek hayatlarını sürdürme olanağını bulurken ‘hami’ler de etraflarına topladıkları kalabalıkla ana güç merkezine, iktidara yaklaşmaya, yer kapmaya uğraşırlar. Ortaya, üretim ve yeniden üretimin değil, ilişkiler üzerinden yer kapmanın kural olduğu, parçalanmış bir toplum manzarası çıkar.

Pre-modern toplumlar, diktatörlükler, otoriter rejimlerde ortak olarak gözlemlenebilen bu olguya, siyasal ve entelektüel yaşamda yer edinebilmiş ‘-izm’ler çevresinde de rastlanır. Her ‘-izm’in bir ‘mukaddime’ dönemi olur. Fikirler canlıdır, içleri henüz boşaltılmamış, yaşamdan kopuk boş hamaset malzemesi hâline getirilmemişlerdir. Sofokles’in ‘Antigone’sini eleştiren Hölderlin’in altını çizdiği gibi, sözler ifade ettikleri kavramlara çok daha yakındır, onların ateşini yansıtmaktadırlar. Sonra sel gider, kum kalır. ‘Devrim’ ateşi küllenir, fikirler ‘meta’, kahramanlar ‘ikon’ olur, her ‘-izm’in tüccarları türer, ‘hamaset’ satıp yer kapmaya bakarlar. Sattıkları fikir iktidardaysa ‘statükocu’, değilse ‘protest’ takılırlar, ama işin özü değişmez; onların ‘evinde’ de liyakat geçmez; önemli olan kurulu düzenin sürmesi, dükkânın açık kalmasıdır. Fareler sadece iktidar çevresinde değil, bu zihniyetin geçerli olduğu her yerde cirit atar. Ne yazık ki ‘her yer’ memleketimizde çok geniş bir yüzölçümüne sahiptir.” (Ayşe Emel Mesci, Diktatörler ve Fareler” Cumhuriyet, 25 Eylül 2017, s.15.)

[51] Zeynep Oral, “15 Yıldır Ne İstedi de Alamadı?”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2017, s.15.

[52] Atilla Özsever, “… ‘Proje Okul’un Diğer Bir Adı Özelleştirme”, Birgün, 18 Ekim 2016, s.3.

[53] Mehmet Beşer, KHK ile mesleğinden ihraç edilen binlerce öğretmenden biri. Ş. Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde 11 yıl 10 ay boyunca beden eğitimi öğretmenliği ve idarecilik yaptı. Çocukların okuması, spora yönelmesi için mücadele etti. Meslek yaşamı boyunca 7 teşekkür, 2 takdir, 2 başarı belgesi ve 1 aylıkla ödüllendirildi. Öğrencileriyle katıldığı turnuvalardan 11 teşekkür belgesiyle döndü. Voleybol alanında başarılı öğrencilerin yetişmesi için kurduğu kulüp, geçen hafta yıldızlar kategorisinde Ş. Urfa il şampiyonu oldu.

2004’ten bu yana ilçede, ilde ve bölgede dereceler elde etti. Mehmet Beşer, 7 Şubat’ta hiçbir gerekçe gösterilmeden ihraç edildi. İhraç edildiğini arkadaşlarından öğrendiğini belirten Beşer, “Çok büyük şaşkınlık hissettim. O gece sabaha kadar yatamadım. Dik durdum, kimseye yaşadıklarımı hissettirmemeye çalışıyorum. O kadar emek, o kadar çaba o kadar eziyetten, o kadar başarıdan sonra ihraç edilmek insanın onurunu kırıyor. Yaptıklarımdan da daha yapacaklarım da asla taviz vermem” dedi. Eşinin ev hanımı olduğunu ve çalışmadığını, 3 ve 5 yaşındaki iki çocuğu olduğunu söyleyen Beşer, “Çocuklarım ihraç edildiğimi bilmiyor. ‘Baba nereye gidiyorsun?’ dediklerinde ‘işe gidiyorum’ diyorum. Eşim çok kötü etkilendi. ‘Önce sen güçlü ol ki ben senden güç alayım’ dedim. O zor süreci atlattık, şimdi ihraç edilen arkadaşlarıma güç veriyorum” dedi. (Selin Görgüner, “Bir Gün Mutlaka Döneceğiz”, Cumhuriyet, 26 Mart 2017, s.11.)

[54] Emre Kongar, “Öğretim Üyeleri Tasfiye Edilirken Erdal İnönü’yü Anmak”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2017, s.2.

[55] Ozan Çepni, “Protokol İmzalandı... Anaokulları Müftülüğe Emanet”, Cumhuriyet, 6 Ekim 2017, s.3.

[56] Serbay Mansuroğlu, “141 İmam Hatibe ‘Ayrıcalık’…”, Birgün, 22 Ekim 2016, s.3.

[57] “… ‘Hayvanlar ve Ölülerle Cinsel İlişkiye Girilebilir’ Yazan Kitabı Dağıtan Müdüre Ödül Gibi Ceza”, Cumhuriyet, 10 Şubat 2017, s.2.

[58] Ozan Çepni, “Okul Kamerasına Polis Erişimi”, Cumhuriyet, 8 Şubat 2017, s.3.

[59] Ne var ki, Ensar bu önemli mali ve ekonomik ayrıcalıklarına rağmen vergilerimizden pay alacak gibi görünüyor. MEB Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü’nün Ensar Vakfı ile imzaladığı protokole göre, Vakıf’tan gelen öğretmen, eğiticilerin ücreti bakanlıkça ödenecek.

Yani Milli Eğitim bütçesinden. Hepimizden toplanan vergilerle hazırlanan bütçeden sicilinde -bizim bildiğimiz- üç şubesinde gerçekleşip mahkûmiyetle sonuçlanan çocuk tacizi bulunan bir vakfa kaynak aktarılacak yani.

Karaman’daki, Rize’deki, Çorum’daki şubelerinde görevli pedofil öğretmenlerin çocukların hayatını karartmasının hesabını verememiş Ensar’ın, başka çocukların geleceğini karartmayacağının nasıl bir garantisi var? (Çiğdem Toker, “Eğitimdeki Yakın Tehlike”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2017, s.8.)

[60] Kemal Göktaş, “Zorunlu Din Dersine Havuz Savunması”, Cumhuriyet, 5 Nisan 2017, s.3.

[61] “Ağırlaştırılmış Din Dersi ‘Zamanın Ruhu’ymuş!”, Özgürlükçü Demokrasi, 9 Şubat 2017, s.2.

[62] Ozan Çepni, “MEB’in Yeni ‘Değer’i Cihat”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2017, s.3.

[63] Gamze Kolcu-Esra Ülkar- Gülseven Özkan, “Zorunlu Derste de Cihat”, Hürriyet, 21 Temmuz 2017… http://www.hurriyet.com.tr/zorunlu-derste-de-cihat-2162017-40527625

[64] Burcu Cansu, “FETÖ, PKK, IŞİD ve Cihat Yeni Müfredatta: ‘15 Temmuz Cihattır’…”, Birgün, 19 Temmuz 2017, s.13.

[65] Selda Güneysu, “Gerçek Cihat Bu Değil”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2017, s.7.

[66] “Üniversite Giriş Sınavı Dün Gece Yine Değişti”, Hürriyet, 9 Kasım 2017… http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-ygs-gorunumlu-tyt-yok-yksyi-degistirdi-40640047

[67] Mahmut Oral, “Güneydoğu’da Sürgün Sayısı 1000’e Çıktı”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2017, s.2.

[68] Ozan Çepni, “Öğretmenlikten Köleliğe Geçiş”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2017, s.2.

[69] İklim Öngel, “70 Ton Kitaba İmha!”, Cumhuriyet, 7 Şubat 2017, s.3.

[70] İlk ve ortaöğretimde amaç, “Matematiği, feni, yabancı dili nasıl daha iyi öğretiriz” sorusunun cevabını aramak yerine din temelli bir sistemi oturtmak olunca sadece imam hatiplerde değil, tüm lise türlerinde başarı oranı giderek düşüyor. Eğitimci Alaattin Dinçer, yerleştirme sonuçlarına göre lise türlerindeki geriye gidişi şöyle değerlendirdi: “Liselerin bütün programlara yerleşme oranlarına bakıldığında özel liseler hariç olmak üzere 2013 yılına göre 2017 yılında düşüş yaşandığı görülmektedir. Örneğin, genel liselerden başvuranların yüzde 40.37’si 2013 yılında yerleşme olanağı bulurken bu oran 2017 yılında yüzde 33.13’e gerilemiştir. Özel liselerde 2013’te oran yüzde 46.48 2017’de yüzde 54.49, Anadolu liselerinde 2013’te yüzde 59.63, 2017’de yüzde 46.03, yabancı dil ağırlıklı eğitim yapan özel liselerde 2013 yılında ortalama yüzde 61.85, 2017’de yüzde 55.50 olduğu görülmektedir. Örneklem alınan diğer liselerde de benzer sonuçlar görülmektedir. Fen lisesi 2013’te yüzde 62.09, 2017’de yüzde 54.86, özel fen lisesi 2013’te yüzde 65.34 2017’de yüzde 60.95, öğretmen lisesi 2013’te yüzde 61.05, 2017’de yüzde 50.84, imam hatip lisesi 2013’te yüzde 46.99, 2017’de yüzde 39.53’tür. (Figen Atalay, “Eğitimde Sorun İHL’den Büyük”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2017, s.2.)

[71] Türkiye’nin 5’te 1’i İmam Hatiplere Mahkûm”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2017, s.3.

[72] Ozan Çepni, “İmam Hatibe Sınır Yok”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2017, s.11.

[73] Serbay Mansuroğlu, “Kartal’da Bir Ortaokul Daha İmam Hatibe Dönüştürülüyor”, Birgün, 19 Nisan 2017, s.3.

[74] Ozan Çepni, “Aslan Payı İmam Hatibe”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2017, s.6.

[75] Ozan Çepni, “YSK’ye İmam Hatip Düzenlemesi”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2017, s.3.

[76] “İHL Dayatması Tutmadı”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2017, s.3.

[77] Figen Atalay, “EN Zekiler İHL’ye!”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2017, s.2.

[78] Mustafa Mert Bildircin, “5’inci Sınıfların Yüzde 35’ini İmam Hatibe Kazandırın”, Birgün, 24 Ağustos 2017, s.3.

[79] Orhan Bursalı, “Yeni Müfredat Önerilerinde Büyük Yanlışlıklar: Osmanlı’ya Eleştirel Bakmazsan...”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2017, s.6.

[80] Ozan Çepni, “MEB’in Sorunu Bilimle”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2017, s.3.

[81] Sinan Tartanoğlu, “Üniversitelere Kur’an Kursu”, Cumhuriyet, 15 Kasım 2016, s.3.

[82] Deniz Ülkütekin, “1.5 Milyon Öğrenci ‘Açık’ta”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2017, s.2.

[83] Malatya Gazi Anadolu Lisesi’nde müdür yardımcılığı yapan resim-iş öğretmeni N.T., sosyal medya hesabı üzerinden halkoyunu oynayan öğrencilerin fotoğraflarını paylaşıp, resmin üzerine şunları yazmıştı: “Allah aşkına şu güzelim memleketimizin hangi yöresinde böyle kızlı erkekli bir halkoyunu, maalesef gençlerimize çocuklarımıza Halkoyunları adı altında halt oyunları oynatılıyor. Hangi baba 16 - 17 yaşındaki kızının elini bir erkeğin tutmasını, diz dize, göz göze, kol kola sarmaş dolaş halt oyunu oynamasını ister. Namusu için cinayet işleyen adam buna izin verir mi? Bence de vermez. Bu şekilde bir halkoyununun neresi İslâma uygun. Geleneksel kıyafetler giyince bu durum helal mi oluyor? İslâmdaki zina mevzusunu okumalı ey analar, babalar.” (“Halk Oyunları da Yasak”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2017, s.2.)

[84] Şeyma Paşayiğit, “Giderek ayak ‘Şuurlu Olun’ Uyarısı”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2017, s.2.

[85] “Cihat öğrenimi ‘Diriliş Muştusu’nun bir unsuru ve tanımına göre, ‘Cihad, Allah yolundaki her türlü faaliyet ve hareketin adıdır. Hakkı üstün ve hâkim kılmak için gayret sarf etmektir. Başka bir ifadeyle cihad, İslâmın aksiyon yönüdür, onun hamle gücüdür.’ Şüphesiz ki ‘savaş’da bunların içindedir. Nitekim kavram açıklanırken deniyor ki: ‘Allah yolunda olma şartı; Kur’an namına ve İslâm uğrunda olma şartı. ‘Savaş ve cidal’ ancak bu şartın gerçekleşmesi hâlinde ‘cihad’ olurlar.” (Orhan Bursalı, “Cihat Eğitimi ve Karanlık Niyetler Üzerine, Mesela...”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2017, s.6.)

[86] Mustafa Kömüş, “Kürtaj da Yasak”, Birgün, 20 Eylül 2017, s.7.

[87] Ozan Çepni, “Skandal Müfredata Garip Savunma... Ne Talim Var ne de Terbiye”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2017, s.6.

[88] İdris Emen, “O Kitabın Dağıtımını Durdurun”, Hürriyet, 3 Kasım 2017… http://www.hurriyet.com.tr/o-kitabin-dagitimini-durdurun-40633418

[89] Hakan Dirik, “Medrese Gibi İmam Hatip Lisesi”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2017, s.2.

[90] Sinan Tartanoğlu, “Eğitimde ‘Kitap’ Kaosu”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2017, s.7.

[91] Rabia Yılmaz, “Zorunlu Din Dersi Muafiyeti Talebine Mahkemeden İlginç Ret: Din Dersi Nesnel ve Rasyonelmiş!”, Birgün, 7 Mart 2017, s.3.

[92] Figen Atalay, “Öğretmenler İşsiz, Derslere İmamlar Giriyor”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2017, s.2.

[93] Serbay Mansuroğlu, “Okul Müdürlerine Whatsapp’tan Yılbaşı Uyarısı: Yılbaşına Tedbir Alınsın”, Birgün, 25 Aralık 2016, s.3.

[94] Deniz Ülkütekin, “İstanbul Erkek’te Alman Öğretmenler Hedefte”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2016, s.3.

[95] Mustafa Mert Bildirinci, “Bediüzzaman’ın Adı Devlet Yurduna Verildi”, Birgün, 19 Eylül 2017, s.6.

[96] Ozan Çepni, “Devlet Tarikatları Doyuracak”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2017, s.2.

[97] “Paralel MEB’e Servet: 241 Milyon TL”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2017, s.2.

[98] Mustafa Mert Bildircin, “Bizim Akademiye Gelin Liseyi Dışarıdan Bitirin”, Birgün, 15 Ağustos 2017, s.7.

[99] Alican Uludağ, “Üniversiteliler Tarikatlara Emanet!”, Cumhuriyet, 23 Ekim 2017, s.6.

[100] Çağlar Ballıktaş, “Dini Etkinlikler Daha da Artacak”, Birgün, 29 Mayıs 2017, s.3.

[101] “Öğrencilere Umre Turu”, Cumhuriyet, 3 Kasım 2017, s.7.

[102] “Anaokulunda Kur’an Kurs”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2017, s.2.

[103] İklim Öngel, “Cami İçinde Anaokulu”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2017, s.7.

[104] Âmin Alayları nedir? Osmanlı Devleti’nde 4 yıl 4 ay 4 günlük çocuklar Sıbyan Mektepleri’ne başlatılırdı. Çocukların eğitime başlama törenleri olarak ifade edilen Âmin Alayları kapsamında çocuklar sabah namazı ardından mücevher ya da parıltılı taşlarla süslü elbiseler giydirilerek faytonlarla camiye götürülür, burada dua etmeleri sağlanırdı. (Mustafa Mert Bildircin, “Okulun İlk Günü İçin Belediye’den ‘Âmin Alayları’…”, Birgün, 11 Eylül 2017, s.3.)

[105] Ozan Çepni, “Müftülükten Kur’an Kursu Öğreticilerine Skandal Tavsiye: Çocuğa Dokunun, Öpün”, Cumhuriyet, 16 Temmuz 2017, s.3.

[106] Abidin Yağmur, “Çocuklar ‘Darbe’ Anketinde Denek”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2016, s.2.

[107] Uğur Şahin, “Kadın Din Öğretmeninden Kız Öğrenciye Cinsel Aşağılama”, 14 Kasım 2017… https://www.birgun.net/haber-detay/kadin-din-ogretmeninden-kiz-ogrenciye-cinsel-asagilama-190312.html

[108] Eylem Nazlıer-Meryem Koçer, “İmam Hatipte Öğretmenin Dövdüğü Öğrenci Büfeye Sığındı: Artık Dayanamıyorum”, 14 Kasım 2017… http://www.diken.com.tr/imam-hatipte-ogretmenin-dovdugu-ogrenci-bufeye-sigindi-artik-dayanamiyorum/

[109] Taylan Yıldırım, “… ‘Tacizci Müdür Çıkar’ Korkusu”, Milliyet, 29 Aralık 2016, s.12.

[110] Dilek Şen, “İstismar Sanığı Özdemir’in Amcası İlçe Milli Eğitim Müdürü Çıktı”, Cumhuriyet, 9 Mart 2017, s.3.

[111] Meryem Koray, “Kişisel Deneyimden Akademi Kıyıma...”, Birgün, 17 Şubat 2017, s.8.

[112] İlker Birbil, “Üniversite de Bir Yere Kadar”, Birgün Pazar, Yıl:14, No:541, 23 Temmuz 2017, s.6.

[113] Tayfun Atay, “Saraylı Üniversiteler”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2016, s.6.

[114] Aydın Engin, “AK-ademisyenler...”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2017, s.10.

[115] Figen Atalay, “Akademi Kan Kaybediyor”, Cumhuriyet, 6 Eylül 2017, s.7.

[116] “Şeytanla Savaşacak Doçent Aranıyor”, Cumhuriyet, 3 Kasım 2017, s.7.

[117] Serbay Mansuroğlu, “Fransız Bilim İnsanları: TÜBİTAK ile İlişkilerini Oybirliğiyle Dondurdular”, Birgün, 1 Mayıs 2017, s.3.

[118] “Rektörler OHAL’i Fırsata Çevirdi... İşte İhraç Tablosu”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2017, s.6.

[119] “Akademide OHAL Konuşana Ceza”, Cumhuriyet, 9 Ağustos 2017, s.10.

[120] “Elazığ’da ‘Erdoğan’a Hakaret’ten Uzaklaştırma Alan Akademisyene Gözaltı”, 29 Aralık 2016… http://www.diken.com.tr/erdogana-hakarette-bugun-akademisyen-sinav-sorusu-nedeniyle-aciga-alindi/

[121] Hüseyin Şimşek, “Mahkemeden Önce Üniversite Ceza Verdi”, Birgün, 18 Ekim 2016, s.6.

[122] Ozan Çepni, “YÖK’ün Yeni Üyesi Televizyon Yıldızı”, Cumhuriyet, 12 Mart 2017, s.10.

[123] “… ‘Evet’çi Rektör: Ben Genel Başkanımızın Temsilcisiyim!”, Birgün, 11 Ağustos 2017, s.8.

[124] Deniz Ayhan, “Prof. Deniz Ülke Arıboğan: Evet Diyen Rektörler Disiplin Suçu İşliyor”, Sözcü, 31 Ocak 2017, s.4.

[125] Aydın Engin, “Rektörüne Bak YÖK’ünü Al, YÖK’üne Bak...”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2017, s.10.

[126] “Pamukkale Üniversitesi Rektörü Bağ, Görevden Almayı Belgeyle Savundu”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2017, s.5.

[127] “… ‘Kadınla Tokalaşmak, Ateş Tutmaktan Daha Korkunç’ Diyen Rektör’den Açıklama”, Hürriyet, 17 Ekim 2017… http://www.hurriyet.com.tr/kadinla-tokalasmak-ates-tutmaktan-daha-korkunc-diyen-rektorden-aciklama-40613070

[128] Erk Acarer, “Marmara Üniversitesi’nde İki Ayrı Taciz Skandalı”, Birgün, 26 Mayıs 2017, s.3.

[129] Tayfun Atay, “Üniversite Fiyaskosu”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2017, s.6.

[130] Rektör İbiş, ihraç edilen akademisyene açtığı tazminat davasında “İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız” sözünü de şikâyet konusu yaptı. Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, KHK ile ihraç edilen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Cenk Yiğiter hakkında 1000 TL manevi tazminat talepli dava açtı. İbiş, Yiğiter’in sosyal medya hesaplarından kendisi için kullandığı “üniversite katili, sarayın ibişi, AKP Siyaset Akademisi Hocası, Ak Rektör” gibi ifadelerin yanı sıra İbiş hakkında ByLock iddialarına ilişkin haberleri paylaşmasının da kişilik haklarını ihlâl ettiğini ileri sürdü. İbiş’in hakaret olarak gördüğü bir diğer ifade ise Yiğit’in kendisine yönelik yaptığı “İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız” esprisi oldu. (Kemal Göktaş, “Rektörden ‘İkimiz Bir Fidanın Güller Açan Dalıyız’ Şarkı Sözüne Dava”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2017, s.2.)

[131] “İhraç Edilen Akademisyen Aynı Üniversiteyi Yine Kazanınca Okul Yönetmeliği Değiştirdi”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2017, s.6.

[132] Burcu Cansu, “İnek Bayramı Resmen Yasaklandı”, Birgün, 4 Mayıs 2017, s.3.

[133] “ODTÜ’de Sıkıyönetim”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2016, s.11.

[134] Ozan Çepni, “Bir Garip Üniversite! YÖK’ten Bağımsız, Sayıştay Denetiminden Muaf”, Cumhuriyet, 20 Haziran 2017, s.4.

[135] Burcu Cansu, “Sülük Hastanesi Kuruluyor”, Birgün, 19 Eylül 2017, s.2.

[136] Fikret Şenses, “Üniversiteme Dokunma”, Cumhuriyet, 24 Mart 2017, s.14.

[137] Ankara Bölge İdare Mahkemesi, Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attığı için sözleşmesi yenilenmeyerek ilişiği kesilen Anadolu Üniversitesi öğretim üyesi Abdullah Deveci’nin açtığı davada bildiriye imza atmanın başlı başına ihraca bir gerekçe olamayacağına karar verdi. Mahkemenin öğretim üyelerinin bir ülkenin gelişmişlik düzeyini sağlayan önemli unsurlardan biri olduğu belirtilerek “doğrudan kamu düzenini bozucu bir faaliyeti saptanmadan” yapılan ilişik kesme işleminin hukuka aykırı olduğu vurgulandı. Mahkemenin kararı son KHK ile imzacı akademisyenlerin ihracının da hukuka aykırı olduğu yönünde önemli bir tespit oldu. Açtığı ilişik kesme davasını kazanarak haklılığını tescil ettiren Deveci ise son KHK ile ihraç edildiği için görevine dönemeyecek. (Kemal Göktaş, “Mahkemenin Haklı Bulduğu Akademisyen KHK İle İhraç Edildi”, Cumhuriyet, 16 Şubat 2017, s.6.)

[138] “Akademi Çölleşti”, Cumhuriyet, 26 Mart 2017, s.11.

[139] Barış Bildirisi imzacılarından olduğu için sözleşmesi yenilenmeyen ve intihar eden Akademisyen Mehmet Fatih Traş için Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği açıklamasında, “Traş’ın yaşamına son verme nedeninin; yaşadığı linç, inkâr, tehdit gibi çeşitli olumsuzluklar olduğu” belirtildi. (“Mehmet Fatih Traş, Siyasi Bir Linç Kampanyasının Kurbanı”, Evrensel, 28 Şubat 2017, s.2.)

[140] “Nefretiniz Can Aldı”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2017, s.11.

[141] Zehra Özdilek, “KHK ile İhraç Edilen Akademisyen: Sivil Ölüme Mahkûm Edildik”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2017, s.10.

[142] Sinan Tartanoğlu, “Sıkıyönetim Tasfiyesi Gibi”, Cumhuriyet, 17 Şubat 2017, s.10.

[143] Mahmut Oral, “KHK ile İhraç Edilen Selim Temo: Derste İhvan Metinleri Okutuluyor”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2017, s.10.

[144] “Harran Rektörü Tek Tek Fişlemiş”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2017, s.12.

[145] Abidin Yağmur, “Yrd. Doç. Dr. Şener: Hukuk Devleti Kesinlikle Bitti”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2017, s.6.

[146] “İhraç Edilen Akademisyenleri Uğurlayanlara Soruşturma”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2017, s.6.

[147] Hüseyin Şimşek, “Eğitim Emekçileri 100 Gündür Kendi Hikâyelerini Yazıyor”, Birgün, 17 Şubat 2017, s.10.

[148] Hilal Köse, “KHK ile İhraç Edilen Kaboğlu: Kurşunlayıp Öldürseler Daha Az Etkilerdi”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2017, s.11.

[149] Hayri Kozanoğlu, “Kadınlar ve Gençler İş Aramasalar, İşsizlik Sıfır Olacaktı”, 7 Kasım 2017… http://www.diken.com.tr/hayri-kozanoglu-kadinlar-ve-gencler-aramasalar-issizlik-sifir-olacakti/

[150] Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO’nun) verilerine göre, 2016 itibarıyla genç nüfus (15- 24 yaş grubu) arasında işsizlik dünya ölçeğinde 71 milyona ulaştı. Söz konusu 71 milyon genç işsizin 53.5 milyonunu aralarında Türkiye’nin de bulunduğu “yükselen piyasa ekonomilerine” ait olduğu vurgulanmakta. Yükselen piyasa ekonomilerinde işsizlik oranı yüzde 13.6 olarak tahmin edilmekte. Aynı oran gelişmiş ekonomilerde yüzde 14.5; dünya ortalaması ise yüzde 13.1.

Genç emekçilerin sorunları sadece işsiz kalma tehdidiyle sınırlı değil. ILO’nun değerlendirmelerine göre, çalışma olanağı bulan gençler arasında “yoksulluk” çok önemli bir diğer sosyal sorun olarak izleniyor. ILO’nun bulgularına göre günümüzde dünya ölçeğinde 156 milyon genç emekçi “mutlak yoksulluk” sınırının altında yaşıyor. Mutlak yoksulluk sınırını günde 3.10 dolar olarak belirleyen ILO uzmanlarına göre, yoksul genç işçiler toplam genç istihdamın yüzde 37.7’si; yani her üç genç çalışandan birisi mutlak yoksulluk sınırının altında gelir elde edebiliyor. (Erinç Yeldan, “Küresel Kapitalizmin Yanıtlayamadığı Sorunlar”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2017, s.9.)

[151] “Utandıran Rapor: Türkiye ‘İşsizlik ve Eğitimsizlikte’ Zirvede”, 13 Eylül 2017… http://www.diken.com.tr/utandiran-rapor-turkiye-issizlik-ve-egitimsizlikte-zirvede/

[152] Deniz Ülkütekin, “Eğitim Kalitesi Yetersiz Temel Beceriler Eksik”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2017, s.2.

[153] “Toplam İşsiz Sayısı 3.5 Milyon: Genç İşsizliği Yüzde 21’e Yükseldi”, 16 Ekim 2017… http://www.diken.com.tr/toplam-issiz-sayisi-3-5-milyon-genc-issizligi-yuzde-21e-yukseldi/

[154] Hatice Karahan, “Gençliğimiz-II”, Yeni Şafak, 23 Aralık 2016, s.4.

[155] Uğur Şahin, “Yüzbinlerce Genç, İcra Tehlikesiyle Karşı Karşıya”, Birgün, 24 Ağustos 2017, s.6.

[156] “20-29 Yaş Arası Gençlerin Üçte Biri Hiçbir Şey Yapmıyor”, 9 Kasım 2017… http://www.diken.com.tr/20-29-yas-arasi-genclerin-ucte-biri-hicbir-sey-yapmiyor/

[157] “İşsizlik Başvuruları Yüzde 42 Arttı: Doktoralılar da İŞKUR Kapısında”, 8 Kasım 2017… http://www.diken.com.tr/issizlik-basvurulari-yuzde-42-artti-doktoralilar-da-iskur-kapisinda/

[158] “Adalet Bakanlığı Mahpus Öğrenci Sayısını Neden Farklı Açıklıyor?”, 2 Kasım 2017… http://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/191176-adalet-bakanligi-mahpus-ogrenci-sayisini-neden-farkli-acikliyor

[159] Hüseyin Şimşek, “Cezaevlerindeki Öğrenci Sayısı Açıklandı: Tarihin En Yüksek Mahkûm Sayısı”, Birgün, 11 Eylül 2017, s.7.

[160] Figen Atalay, “70 Bin Öğrenci Hapiste”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2017, s.6.

[161] Suna Akaltan, “Eğitim de Tutsak: Cezaevinde 69 Bin Öğrenci!”, 4 Ekim 2017… http://marksist.net/suna-akaltan/egitim-de-tutsak-cezaevinde-69-bin-ogrenci.htm

[162] BM Uyuşturucu ve Suç İle Mücadele Dairesi’nin (UNODC) raporuna göre dünya üzerinde 29.5 milyon kişi uyuşturucu bağımlısı. (Seyhan Avşar, “Madde Kullanımı Ülkenin Hâli ile İlgili”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2017, s.2.)

BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) 2016 yılı ‘Dünya Uyuşturucu Raporu’na göre, dünya genelinde uyuşturucu bağımlılarının 29 milyona, en az bir kez uyuşturucu madde kullanan 15-64 yaş arası insan sayısının da 250 milyona dayandığı belirtiliyor. Madde bağımlılarının son 6 yılda 27 milyondan 29 milyona çıktığı, bunların içinden ancak 6 kişiden birinin tedavi gördüğü belirtiliyorken; 2016 yılında 207 bin kişinin uyuşturucudan öldüğü de tespit ediliyor. (“Kapitalizm Çürüyor, Madde Bağımlılığı Artıyor!”, 31 Ekim 2017… http://marksist.net/okurlarimizdan/kapitalizm-curuyor-madde-bagimliligi-artiyor.htm)

BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi Direktörü Yury Fedotov, dünya genelinde her gün 600 kişinin uyuşturucu kullanımına bağlı hayatını kaybettiğini bildirdi. (“Dünyada Her Gün 600 Kişi Uyuşturucudan Ölüyor”, Radikal, 26 Haziran 2015… http://www.radikal.com.tr/dunya/dunyada_her_gun_600_kisi_uyusturucudan_oluyor-1386561)

2015 Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Raporu açıklandı: Dünyada 20 kişiden biri uyuşturucu kullanıyor.

BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi 2015 Dünya Uyuşturucu Raporu’nda, dünyada her 20 kişiden birinin esrar, kokain ve eroin gibi yasadışı uyuşturucu madde kullandığı açıklandı. Raporda, yaklaşık 27 milyon insanın uyuşturucu bağımlısı ve yarısının da uyuşturucu maddeyi kana enjekte ederek kullandığı kaydedildi. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, her türlü önlemin alınmasına karşın ülkemizde uyuşturucu kullanma yaşı 10’a indiğini söyledi.

Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Sevil Atasoy, dünyada 246 milyon insan yani 15-64 yaş arasındaki dünya nüfusunun, yüzde 5’inden fazlasının 2013 yılında yasadışı uyuşturucu madde kullandığı söyledi. (“Uyuşturucu Yaşı 10’a İndi”, Cumhuriyet, 27 Haziran 2015, s.24.)

[163] “Profesör’den Korkunç Sözler: 9 Yaşında Ölümlerle Karşılaşıyoruz”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2017, s.3.

[164] Dünya genelinde 15-64 yaş arasında 250 milyon kişi en az bir kere uyuşturucu madde denedi.

-2016 yılında dünyada 207 bin kişi uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybetti.

-10 madde kullanıcısından biri maddeye bağlı hastalıklara maruz kalıyor.

-Uyuşturucu maddeyi ilk kullanma yaşı ortalaması 13.8 olarak tespit edildi.

-Yatarak tedavi gören bağımlıların yaklaşık üçte biri 15-24 yaş grubunda.

-Gençler arasında doğrudan kana karışan uyuşturucu madde kullanımı daha yaygın.

-Sentetik uyuşturucu kullanımı sonucunda yaşanan ölümlerde Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada yer aldı. 2015 yılı verilerine göre 580 kişi yüksek dozda uyuşturucu kullanımı nedeniyle yaşamını yitirdi. (Seyhan Avşar, “Madde Kullanımı Ülkenin Hâli ile İlgili”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2017, s.2.)

[165] “Aylin Nazlıkaya: Uyuşturucu Kullanımı Yüzde 17 Arttı”, Birgün, 7 Eylül 2015, s.3.

[166] Melis Alphan, “Yara Bere İçinde Çocuklar mı Ülkenin Geleceğine Sahip Çıkacak?”, Hürriyet, 3 Aralık 2016, s.6.

[167] “31 Bin Çocuk Gelin 1 Milyon Çocuk İşçi Var”, Milliyet, 24 Nisan 2016, s.20.

[168] “Uyuşturucu 648 Can Aldı”, Cumhuriyet, 23 Mart 2015, s.3.

[169] Meltem Yılmaz, “Uyuşturucu Ağında Büyük Tehlike”, Cumhuriyet, 6 Ocak 2014, s.9.

[170] Hazal Ocak, “Ürküten Tablo”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2013, s.20.

[171] Güler Yılmaz, “CHP’li Vekil Çıray: AKP Döneminde Uyuşturucu Patladı”, Taraf, 24 Şubat 2015, s.2.

[172] Olcay Büyüktaş, “11 Yaşında Bağımlı Tedaviye Gelen Var”, Cumhuriyet, 13 Eylül 2014, s.3.

[173] Meltem Yılmaz, “Bölge Alarm Veriyor: 9 Yaşında Uyuşturucu Bağımlısı”, Cumhuriyet, 23 Haziran 2014, s.3.

[174] Nurcan Gökdemir, “Baluken: Uyuşturucuyu Devlet Teşvik Ediyor”, Birgün, 1 Haziran 2014, s.9.

[175] İstanbul’da farklı yaş gruplarından oluşan 400 kişiyi kapsayan araştırmaya göre, özellikle Z kuşağı olarak kabul edilen 14-17 yaş arasındaki gençler geleneksel medya araçlarını terk etme eğiliminde. Cep telefonları ile yaşayan genç kuşak artık TV’ye de ilgi göstermiyor. (Figen Atalay, “Cep Onlara Yetiyor”, Cumhuriyet, 24 Ağustos 2017, s.2.)

[176] Figen Atalay, “Gençler Kaçıyor”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2017, s.2.

[177] “Her şeyi bildiğini sanma, çok bilgili olsan da ‘ben cahilim’ diyebilecek cesaretin daima olsun.”

[178] Meltem Yılmaz, “Prof. Dr. Selçuk Şirin: İtiraz Etmeden İlerleme Olmaz”, Birgün, 11 Eylül 2017, s.13.

[179] “Sadece eğitilmiş olanlar özgürdür.”

[180] Güven Gürkan Öztan, “Laiklik Demekten Korkmayın”, Birgün, 11 Eylül 2017, s.3.

[181] aktaran: Hikmet Çetinkaya, “Laik Eğitim...”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2017, s.5.

[182] Cumhuriyet, 31 Temmuz 2012.

[183] Pınar Öğünç “Prof. Dr. Melek Göregenli ve Prof. Dr. Nilgün Toker Hâlâ Ders Veriyor”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2017, s.7.

[184] Pınar Öğünç “Prof. Dr. Melek Göregenli ve Prof. Dr. Nilgün Toker Hâlâ Ders Veriyor”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2017, s.7.

[185] Ozan Çepni, “Gerici Müfredata Karşı İsyan Korkusu”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2017, s.2.

[186] Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası-Celâli İsyanları, Yapı Kredi Yay., 2009.

[187] İlter Turan, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Döneminde Öğrenci Siyasal Faaliyeti”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, No:29, 1970, s.171-190.

[188] Mustafa K. Erdemol, “Suhte İsyanlarından Aydınlanma Mücadelesine Liseliler”, Birgün, 14 Haziran 2017, s.5.

[189] Selahattin Demirtaş, “Halkız Biz”, Birgün, 13 Ekim 2017, s.13.

[190] Nazan Özcan, “Selahattin Demirtaş: Biz Zindanı Özgürleştirdik Siz de Dışarıyı Zindan Etmeyin”, Cumhuriyet, 9 Ekim

 (ÖZGÜRLÜK)

EKONOMİK YOK OLUŞ

"Reel sosyalizm"in "başarısızlığı" sonrasında Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte kalınan enkazın altında yaşanan bireysel bunalım ve buhranlar, bir çıkış noktası olarak, yenilgiyi kabul eden sosyalistlerin bazılarını yenilginin nedeni olarak gördükleri insan doğasını sorgulamaya itti. Bu felsefi görüşe göre ortaya konulan sav insanın bencil olmasıydı. Çünkü "kapitalizm paylaşım ekonomisinin kalbine" sahiptir. Ve paylaşmak her ne kadar en güzel şey olsa da kimse kimseyle bedavaya bir şeyi paylaşmaz. Yani insan bencildir ve işbirlikçi değildir. Görünüşte bu savın haklılık payı elbette vardır. Ancak insan doğuştan bencil ya da paylaşım karşıtı değildir. Aksi olsaydı bugün insan toplumu diye bir şey olmazdı. Kıskançlık ve bencillik en başında insanları birbirine düşürüp yok ederdi. Bu yüzden daha doğru bir görüş, insanların bencil ve kolektif olamamalarının belli şartlara ve durumlara göre değiştiğidir. Burada da en büyük etken insanların çıkarlarıdır ve ekonomik durumlarıdır. Herkes her şeye sahip değildir. Ve eğer bir toplumda birileri zengin oluyorsa, bu, birileri de fakir oluyor demektir. Bir taraf varsıllaşırken diğer taraf yoksullaşmaktadır. Ve bu uçurum açıldığı oranda da toplumda bozulma derinleşmektedir. Ve "içten içe çürüme" meydana gelmektedir.
 
Roma İmparatorluğu'ndan bu yana toplumsal çürümenin en önemli etkenlerinden biri hiç kuşkusuz ki ekonomidir. Ekonomik parametreler bir bireyin de, bir şirketin de veyahut bir ülkenin de konumunun ve durumunun ne olduğunun en güzel göstergeleridir. Çünkü gidişatı gösterirler. Ve bu gidişat demokrasi ve özgürlüklerle de yakından ilgilidir. Toplumdaki insanların, diğer bir deyişle alt sınıfların ne kadar çok refahı artarsa, ne kadar çok kazançları artarsa, toplumda yaşanabilirlik oranı da o kadar çok artar. Belki sömürü tamamen ortadan kalkmaz ama en azından ezilen insanların rahat nefes alabilecekleri ve daha öz güvenli mücadele edebilecekleri bir ortam hasıl olur. Sonuçta demokrasi ve özgürlük olmadan ekonomik eşitlik olmaz. Ekonomik eşitlik olmadan da demokrasi ve özgürlük yaşanmaz. Bu saç ayağının biri olmadan diğeri ayakta kalamaz.
 
Hem demokrasi ve özgürlüklerin törpülendiği hem de ekonomik bozulmanın yok oluşa doğru sürüklediği toplumlarda ise çürümenin ne kadar içerilere doğru sirayet ettiği ekonomik parametrelerde kendini gösterir. Ve sömürü ve yağmalamanın ulaştığı boyutlar sonrası zenginiyle fakiriyle, Türkü Kürdüyle, Müslümanı Alevisiyle hepsini içine çekecek olan toplumsal yıkım ve felaketin getireceği yok oluş kaçınılmazdır. Bu bağlamda da Türkiye ekonomisi toplumsal kriz çanlarını çalmaya başlamıştır.
 
2017 TÜRKİYE EKONOMİSİ EKONOMİK GÖSTERGELERİ(Temmuz 2017 İtibariyle)*
 
Toplam İhracat: 77 milyar $
Toplam İthalat : 108 milyar $
Cari Açık         : -31 milyar $
 
İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranı: %78,7
 
Kısa Vadeli Toplam Dış Borç: 102 milyar $
Orta Vadeli Toplam Dış Borç: 310 milyar $
Toplam Dış Borçlar: 412 milyar $ (2017'nin İlk Çeyreği) (Kamu+Özel)
 
Dolar Kuru (TL/$): 1.93 (Temmuz 2013); 3.83(26 Ekim 2017)
Euro Kuru (TL/EUR): 2.52(Temmuz 2013); 4.48(26 Ekim 2017)
 
Toplam Kamu İç Borcu: 495 milyar TL (2017'nin İkinci Çeyreği)
 
Toplam Kamu Bütçesi Gelirleri: 598 milyar TL
Toplam Kamu Bütçesi Harcamaları: 645 milyar TL
Kamu Bütçesi Açığı: -47 milyar TL ["İtibardan tasarruf olmaz" açığı]
 
Toplam Yurt İçi Mevduat: 1 trilyon 428 milyar TL 
Toplam Yurt İçi Krediler: 1 trilyon 810 milyar TL
Fark: -382 milyar TL [Bankalar topladıkları mevduattan çok daha fazla miktarda kredi dağıtmışlar. Değirmenin suyu nereden geliyor?Tabii ki, borç, borç, yine borç] 
 
Enflasyon Oranı: %6,05 (Ocak-Temmuz)
Yıllık Enflasyon Oranı: %9,79 (Bir önceki yılın aynı ayına göre) [Pazarda tezgahlardaki enflasyon oranı ise keyfi; hangi sebze ve meyvede ne kadar artacağına o gün karar veriliyor, insafa kalmış artık]
 
Merkez Bankası Borç Verme Faiz Oranı: %12,25 (2017 İlk Altı Ay) [Geç likidite adıyla uydurulan bir tür kılıf]
Banka Kaynaklı(T.C. Kalkınma Bankası) Orta Vadeli Kredi Faiz Oranı: %12,8(Haziran Ayı - Yatırım)
Banka Kaynaklı(T.C. Kalkınma Bankası) Orta Vadeli Kredi Faiz Oranı: %12,3(Haziran Ayı - İşletme)
Mevduat Faiz Oranı-TL: %14.5(Haziran Ayı İtibariyle Yıllık)
 
Kayıtlı Toplam İşsiz Sayısı: 2.491.000 (Ocak-Haziran 2017-TUİK Verilerine Göre)[Siz bu resmi rakamı ikiyle çarpın]
 
 
"Karanlık bir tünele" girmiş bulunuyoruz ve Türkiye'de kandırılan çoğunluğun "umut diye sarıldığı şey sadece bir tren farı." 
 
Öyle ya da böyle kararı ezilen halk verecek. Ya bir devrim yapacak ya da yok olup gidecek.
 
 
 
*Türkiye Kalkınma Bankası verileri.
 Özgür Devrim

ZAPATİSTALARIN 33. YILI: BİR DEĞERLENDİRME[1

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz:

Bir o renksiz, o yalnız, o sürgün medüzalar

Aşar söylediklerimizi çeker gideriz.

Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz”[2]

 

33. yıl dedim, ama tabii -Zapatistalara ilişkin pek çok söz gibi- bu da nereden baktığınıza bağlı, arızî bir söylem.

Yoksa “başlangıç”ı başka birçok tarihe taşımak mümkün.

 

Başlangıç?

 

Örneğin Meksika’nın NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması) üyeliğinin yürürlüğe gireceği günün gecesinde, Meksika’nın en yoksul eyaleti, nüfusun % 35.2’sinin anadilinin yerli (esas olarak Maya: Tzotzil, Tzeltal, Tojolabal, Chol ve -daha ender olarak- Mam) dillerinden biri olduğu Chiapas’da Lacandon ormanlarının derinliklerinden 5 000 kadar silahlı kadın ve erkek Maya yerlisinin Meksika ordusu başta olmak üzere tüm devleti gafil avladığı, yani EZLN’nin “açığa çıktığı” 1 Ocak 1994…

Ancak çok daha gerilere gitmek mümkün. Çünkü EZLN homojen bir örgütlenme değil. En kestirmesi, Meksikalı Marksist devrimciler ile bölgede önce İspanyol işgalcilere, ardından da mestizo devlete karşı 500 yıldır direnen Mayalar arasında bir harmanlanmanın ürünü. Bu nedenledir ki, o zamanki adıyla Subcommandante Marcos EZLN’nin “doğum tarihi”ni iki hareketin kaynaştığı 17 Kasım 1983 olarak verir.[3]

Açımlayayım:

Avrupalıların (Latin Amerika için esas olarak İspanyol ve Portekizlilerin) kıtayı istila etmeye başladıkları 16. yüzyıl tarihi, kıta yerlileri için (“Beyaz Tarih”in sözünü etmekten hiç haz etmediği) direniş ve ayaklanmaların tarihidir aynı zamanda. Chiapas bu konuda bir istisna değildir.

Avrupalılar 1520’lerin başında bugün Chiapas adıyla anılan topraklara ulaştıklarında, siyasal, iktisadî, kültürel ve askerî açıdan gelişkin bir uygarlıkla karşılaştılar. Bölgede Chiapa halkının askerî ve kültürel hegemonyası altında kimi zaman uyum, kimi zaman da çatışkı içinde çeşitli halklar yaşıyordu. Ve Latin Amerika yerlilerinin tarihinde sıkça rastlandığı üzere, Avrupalı fatihler hâkim unsurla çelişen müttefikler bulmakta gecikmediler. Zinecanteco’lardan aldıkları destek, İspanyolların bölgeye nüfuzunu kolaylaştıracaktı. Ancak beyazların denetim sağlaması yine de pek kolay olmadı. 1524 yılında başlayan fetih savaşları,1528’e dek sürdü.

Mayalar yenilgiye uğrasalar da sömürgecilerin kendilerine dayattığı ağır çalışma koşulları ve dayanılmaz vergilere karşı -kimi zaman pasif, kimi zaman da açık ayaklanmalar biçimini alan- direnişi elden bırakmadılar. 1712’deki ayaklanma, bölgede kısa ömürlü bir “Tzeltal Cumhuriyeti” kurulmasına yol açacak kertede başarılı olmuştu örneğin. 19. ve 20. yüzyıllar da tüm Meksika’da olduğu gibi, Chiapas’da da yerli direniş ve isyanları süregitti. Meksika’nın bağımsızlık savaşını aktif biçimde destekleyen Mayalar, Meksika Devrimi sırasında Emiliano Zapata’nın Güney Kurtuluş Ordusu saflarında ulusun kuruluşuna etkin destek verdiler.[4]

Kıtada 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında kurulan pek çok ulusal devlet için olduğu gibi, Meksika ulusal devleti de bağımsızlık ve kuruluş mücadelelerine çoğunlukla aktif destek sağlayan yerliler için bir düşkırıklığı olacaktı. Cumhuriyet rejimlerinin kurucusu mestizo elitler, bir yandan türdeş, birleşik bir “ulus” yaratma çabaları içinde yerlilerin asimilasyonu çabalarını yoğunlaştıracak, bir yandan da topraklarına kapitalist ilişkilerin nüfuz etmesini sağlayabilmek için, sömürge yönetimlerinin yerli cemaatlere tanıdığı, atasal toprakları kolektif olarak temellük etme hakkını gasp ederek özel mülkiyete açma girişimlerine hız vereceklerdi.

Chiapas’da yerli cemaatlerin kolektif mülkiyetindeki ejido’ların özel mülkiyete açılması sonucu yaşam alanlarından olan yerli cemaatler için öngörülen çözümlerden biri de onların Lacandon ormanları çeperlerine yerleştirilmesiydi. 1930’ların sonlarında başlayan bu yeniden yerleştirme, topraksız köylülerin plantasyonlarda, kereste işletmelerinde çalışmak üzere bölgeye göçüyle 20. yüzyıl sonuna dek süregitti; 1990’lara gelindiğinde, Lacandon ormanlarında 600 kadar kolonide farklı Maya dillerini konuşan 200 000 kadar yerli yaşıyordu. Merkezî ya da federal kurumların yokluğunda, yerleşimciler altyapı, kamu düzeni, gruplar arası gerilimler gibi sorunlarını kendi başlarına (ve/veya bölgedeki Protestan ve Katolik misyonların yardımıyla) çözmek

zorundaydı; bunu ortak çalışma ve ortaklaşa karar alma yolundaki yerli geleneklerine dayanarak hâllettiler. 1960’ların ortalarında, tüm bölgede periyodik olarak toplanan meclislere (asambleas) dayanan özerk yerel hükümetler oluşmuştu.

Bu gelişmeler bölgede güçlü bir “Maya kimliği” duygusunun oluşmasına yol açacaktı.

1970’lerin ortalarından itibaren, Lacandon yerleşimleri Meksikalı solcu eylemcilerin de desteğiyle, tarımsal üretimin geliştirilmesi, toprak hakları, kolonilerin kolektif çıkarlarının savunulması amaçlı bağımsız örgütlerin (kooperatif, sendika, siyasal dernekler vb.) kuruluşuna sahne oldu. 1980’lerde üretim kooperatifleri birliği Unión de Uniones (UU) bölgenin başat iktisadî siyasal ve toplumsal örgütlenmesi hâline gelmişti; kurucu cemaatlerin temsilcilerinden oluşan bir meclisin yönettiği UU, fiiliyatta bir yerli özerk yönetimi konumuna gelmişti. Ve bir yandan Lacandon ormanlarını sömürgeleştiren sığır yetiştiricileri ve plantasyon sahipleri, bir yandan da bölgedeki her türlü yerli özerklik girişimini “bölücülük” olarak gören eyalet yönetiminin saldırılarıyla karşı karşıyaydı.[5]

EZLN’yi oluşturacak harmanlanmanın ikinci unsuru, Meksikalı (mestizo) devrimcilerin bölgeye girişi, böyle bir ortamda gerçekleşecekti.

Meksika’nın Olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmaya hazırlandığı 1968 yılında, üniversite öğrencileri de ayaktaydı. Hükümetin vahşi saldırıları olmasa barışçıl gösteriler hâlinde gelişecek olan öğrenci olayları, yetkililerin bastırma emri üzerine, 2 Ekim’de Mexico City’nin Tres Culturas meydanında polis ve paramiliterlerin saldırısıyla yüzlerce öğrencinin öldürüldüğü, yaralandığı ve kaybedildiği bir katliama dönüştü.

Katliam, aynı zamanda gençliğin yasal/barışçıl bir dönüşüm umudunu yitirdiği bir momente işaret ediyordu. Marksist-Leninist Fuerzas de Liberación Nacional (FLN = Ulusal Kurtuluş Güçleri) bu “kopuş”un tecessümü olarak 6 Ağustos 1969’da Monterrey’de kuruldu. 1972’de örgüt kurucularından Cesar Germán Yañez Chiapas eyaletinde üslenmişti; örgüt kısa bir sürede eyalet çapında geniş bir ilişki ağına sahip olmuştu.

Ne ki, Şubat 1974’te örgütün karargâhlarından birine düzenlenen ve beş gerillanın ölümü,16’sının tutuklanmasıyla sonuçlanan baskınla birlikte Meksika polisi FLN’e ülke çapında bir operasyon başlattı. Chiapas üssü de bu operasyondan nasibini alacak, polisten kaçabilen militanlar Lacandon ormanlarının derinliklerinde izlerini kaybettireceklerdi…

FLN 1974-83 arasında Lacandon yerleşimcileri arasında örgütlenme çabalarına hız verdi. Bu dönemde Chiapas eyaleti FLN’in merkez üssü hâline gelmişti. Bölgede daha önce çalışma yapan yerel örgütlerle kısa sürede kaynaştılar: Maoist gruplar, kooperatif önderleri, Kurtuluş Teolojisine bağlı Katolik rahiplerin taban cemaatleri…

Orta Amerika’daki silahlı cephelerin deneyimleri, örneğin El Salvador’daki Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi, Nikaragua’daki Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi ve Guatemala’daki otuz yıllık iç savaş, FLN’i gerilladansa düzenli bir ordu kurma gereğine ikna etmişti; Chiapas’da yürüttükleri başarılı örgütlenme çalışması FLN-EZLN’de meyvesini verdi. Yüksek ölçüde siyasallaşmış Maya yerlilerinin desteğiyle Garrapata (“Kene”) adlı ilk Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu kampı, 17 Kasım 1983’te kuruldu…[6]

Yerlilerle temaslar başlangıçta bir hayli ikircimliydi. Kentli, üniversiteli mestizo gerillaların ormanların derinliklerinde var olma savaşı veren yoksul Maya yerlilerinin güvenini kazanması kolay olmadı. 1994 ayaklanmasıyla birlikte açığa çıktığı günlerden bu yana uzun süre EZLN’nin sözcülüğünü yürüten (o zamanki mahlasıyla) Subcommandante Marcos, bir söyleşide başlangıçta yerlilerden “sığır hırsızı, büyücü ya da eşkıya muamelesi” gördüklerini söyler.[7]

Yerli cemaatlerle temas FLN militanlarında derin bir dönüşüme yol açacaktır: “Bir yeniden eğitim, yeniden biçimlendirilme sürecinden geçtik. Sanki bizi silahsızlandırmışlardı. Sanki bizi biz yapan herşey -Marksizm, Leninizm, sosyalizm, kent kültürü, şiir, edebiyat- biz farkına varmadan bizi oluşturan herşeyi dağılmaya uğratmışlardı. Bizi silahsızlandırdılar, ardından yeniden silahlandırdılar, ama farklı bir tarzda. Ve bu hayatta kalabilmenin tek yoluydu.”[8]

Ancak yalnızca mestizo gerillaların kültürel “ihtida”sı değil… 1988-89’a gelindiğinde, tarım ürünlerinin fiyatlarındaki ani düşüşün üretim kooperatiflerini krize sürüklemesi, hükümetin yardım ya da kredi desteği sağlamayı reddetmesi ve güvenlik güçlerinin süregiden düşmanca davranışları, EZLN’yi Lacandon’daki yerli cemaatleri için bir çekim merkezi hâline getirecekti. 1990’da UU liderlerinin çoğunluğu başta olmak üzere Lacandon cemaatleri EZLN üyesiydi ve gizliden gizliye devletle nihaî bir hesaplaşmaya hazırlanıyorlardı. Ayaklanma kararı Ocak 1992’de Salinas hükümetinin tarım reformu yasasını yürürlükten kaldırılması üzerine 400 cemaat tarafından alındı. Merkezi hükümetin bu hamlesi, cemaatlerin topraklarının tapusunu barışçıl yollardan alabilme umudunu yok etmişti.

EZLN ayaklanma kararının ardından UU’nun meclis modeline göre yeniden örgütlendi. Ocak 1993’deki bölgesel meclis toplantısında siyasal denetim cemaat temsilcilerinden oluşan ve üyeleri “Comandante” sanını taşıyan cemaat temsilcileri komitesine (CCRI) devredildi. CCRI üyelerinden üçü coğrafi bölgeleri, dördü ise Tzeltal, Tzotzil, Tojolabal ve Ch’ol etnik gruplarını temsil etmekteydi. Mevcudu 5000’i bulan ordu ise üç düzlemden

oluşmaktaydı: tam zamanlı askerler (“insurgentes”=isyancılar), yedekler (“milicianos”=milisler) ve orduya lojistik destek sağlayan sivillerden oluşan “bases de apoyo” (destek üsleri)[9]

 

Ayaklanma ve Sonrası

 

1 Ocak 1994 gününün erken saatlerinde Chiapas eyaletinin kimi kentlerinde çok “tuhaf” bir şey oldu. ABD, Kanada ve Meksika arasında her türlü ticari engelin kaldırılmasını öngören Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın yürürlüğe girişinden birkaç saat sonra, 130 “subay”ın yönetiminde hemen tümüyle genç yerli kadın ve erkeklerden oluşan 5000 kişilik bir ordu ormanın derinliklerinden çıkarak Orta ve Doğu Chiapas’daki kent, kasaba ve çiftlikleri işgal etti. Yüzleri maskeliydi, ellerindeki silahlar, yarı otomatik makinelilerden tahtadan oyulma oyuncak tüfeklere dek değişiklik gösteriyordu. Meksika federal hükümetine ve Meksika ordusuna savaş açtıklarını ilan eden isyancı ordu bir günde yedi kenti işgal edivermişti: San Cristóbal de las Casas, Ocosingo, Las Margaritas, Altamirano, Chanal, Oxchuc ve Huixtán. Zapatista komutanları, işgal ettikleri her kentte belediye binalarının balkonundan Zapatistaların savaş ilanı, Lacandon Ormanından Birinci Bildirge’yi okudular: Meksika toplumu devasa adaletsizlikler içinde boğuluyordu; Zapatistaların mücadeleleri iş, toprak, barınma hakkı, ekmek, sağlık, eğitim, demokrasi, özgürlük, barış ve adalet üzerinde odaklanmaktaydı. Bildirgede aynı zamanda Zapatistalar Mexico City üzerine yürüyüp federal orduyu yenilgiye uğratma, devlet başkanını devirme ve tüm Meksikalılara kendi liderlerini özgürce ve demokratik bir biçimde seçme olanağını sağlama hedefi de açıklanıyordu.[10]

Ancak Meksika devletinin şaşkınlığı kısa sürdü. Acil koduyla Chiapas’a sevk edilen ordu birlikleri, kanlı çatışmalar sonucu isyancıları işgal ettikleri kentlerden sürdü. Zapatistalar ormana çekilirken yanlarında San Cristóbal yakınlarındaki Rancho Nuevo’da bulunan 31. Askerî Bölge üssünden ele geçirdikleri silah ve mühimmatın yanısıra, 1982-88 arasında Chiapas valiliği yapmış ve zalimliğiyle tüm eyalette ün salmış General Absalón Castellanos Domínguez’i de rehin olarak götürüyorlardı. Bugün Subcommandante unvanıyla EZLN’nin sözcülüğünü yapan Binbaşı Moises’in rehin aldığı general, sonradan eyalet zindanlarındaki yüzlerce EZLN savaşçısıyla takas edilecekti.[11]

Kısa süre içinde eyaletin her yerine konuşlanan onbinlerce Meksikalı asker, ayaklanma bastırmada deneyimli tüm Latin Amerika ordularının taktiklerini uygulamaya koyuldu: yerli halkla isyancıların bağlarını koparmak üzere halkı yıldırma girişimleri: iki adımda bir kurulan askeri karakollar, ev baskınları, keyfi gözaltılar, “kayıp”lar, paramiliterlerin sahaya sürülmesi… Bu arada ordu birlikleri San Cristóbal çevresindeki tepeleri rasgele bombalıyor, isyancıları yakalamak için ormanı tarıyordu.

Ancak hem Meksika içinden, hem de uluslararası arenadan savaşa son verilmesine yönelik şiddetli bir tepki yükselmekte gecikmedi. Meksika hükümetini acilen Chiapas’daki askerî operasyonlara son vermeye çağıran tepkiler yükseldikçe, Başkan Salinas de Gortieri geri adım atma işaretleri vermeye başladı. Bu arada EZLN yeni bir bildiriyle, hükümetle müzakere koşullarını açıkladı: savaşçı bir güç olarak tanınma, iki taraflı ateşkes, federal birliklerin çekilmesi, bombardımana son verilmesi, Ulusal Uzlaşma Komisyonu’nun kurulması…

12 Ocak 1994 günü başkent Mexico City’nin merkezi meydanı Zócalo’da savaşa derhâl son verilmesi talebiyle düzenlenen ve 100 000’in üzerinde kişinin katıldığı dev gösteri, Gortieri’nin havlu atmasına neden oldu: Başkan tek taraflı ateşkes ilan edip Zapatistalarla müzakerelere başlayacağını ilan etti.

Ordu güçleri operasyon bölgesini basına ve gözlemcilere kapattığı için 12 günlük savaşın ölü ve yaralılar açısından bilançosunu çıkarmak kolay değil; bu konuda verilen rakamlar değişken. Ancak Meksika İnsan Hakları Ulusal Komisyonu 1993-94 raporunda 16 asker, 38 sivil güvenlik görevlisi, 67 sivil, 48 Zapatista isyancı ve 38 teşhis edilemeyen olmak üzere 207 ölüm, 407’si sonradan bulunacak 427 sivil “kayıp” bildirmekteydi. San Cristóbal de las Casas Piskoposluğu ise ölü sayısının 400’ü bulduğu, Meksika ordusunun uyguladığı aşırı şiddeti örtbas etmek üzere cesetleri yok ettiğini ileri sürüyordu. Zapatistaların açıklaması ise, beş günlük çatışmalarda kendilerinin 9 kayıp 20 ağır yaralı verdikleri, Meksika ordusundaki hasarın ise 27 ölü 40 yaralı olduğu, 180 savaş esirinin ise kısa sürede serbest bırakıldığı yolundaydı.[12]

Ateşkesi izleyen günlerde Zapatistalar federal hükümet temsilcisini kabul ettiler. Görüşmeler San Cristóbal Piskoposu Don Samuel Ruiz aracılığında kentin katedralinde gerçekleşecekti. Hükümetin Zapatistaların özür dilemesi karşılığında genel af önerisine Zapatistalar “Bizi ne için affedecekler?” başlıklı bildiriyle tepki vereceklerdi:

“Ne için özür dileyeceğiz? Bizi ne için affedecekler? Açlıktan ölmediğimiz için mi? Dilimizi tutarak sefalete katlanmadığımız için mi? Devasa tarihsel nefret ve ihmal yükünü uysalca kabullenmediğimiz için mi? Tüm yolların tıkandığını gördüğümüzde silaha sarıldığımız için mi? Kim özür dileyecek, kim bağışlayacak?

Yıllar ve yıllar boyu ölüm her gün bizim soframızda yerini alır ve artık kendisinden korkmayacağımız kadar bizim olurken dolu sofralarında tıkınanlar mı? Ceplerimizi ve ruhlarımızı bildirgeler ve vaatlerle dolduranlar mı?”

Katedraldeki barış görüşmeleri, bütün dünyadan bölgeye akın eden binlerce gazeteci ve bu” tarihsel an”a tanıklık etmek üzere San Cristobal de las Casas’a akın eden binlerce yerli ve yabancı gözlemci ve turistin yoğun ilgisi altında gerçekleşecekti.[13]

Zapatistalara Meksika ve uluslararası “sivil toplum”la yakın ilişkiler kurma olanağı sağlayan Barış görüşmeleri 2 Mart’ta sona erdi. Hükümet tarafı EZLN’ye 2 bildirge ve 32 öneri sunmuş, EZLN heyeti ise önerileri tartışılmak üzere cemaatlere taşımayı kabul etmişti.

Aslına bakılırsa San Cristobal görüşmeleri hem askerî gücü son derece sınırlı olan EZLN, hem de bir yandan iç kamuoyu bir yandan da uluslararası arenada zor duruma düşmeme gayretindeki iktidar partisi PRI için bir can simidi işlevi görmüştü; EZLN bundan böyle silahlı mücadeledense “sivil toplum”la muhataplık ilişkisini öne çıkartacaktı.

Ne ki görüşmeler Chiapas’ın demilitarizasyonu ve EZLN’yi çevreleyen askerî kuşatmanın kaldırılması anlamına gelmemişti. Zapatistalar bu duruma tepkisi, bağımsız siyasal partileri geçici bir hükümet oluşturmaya, sivil toplumu ise “Ulusal Demokratik Konvansiyon”a (Convención Nacional Democratica = CND) çağıran “Lacandon Ormanı’ndan İkinci Bildirge”yi yayınlamak oldu. 5Ağustos günü Lacandon Ormanı derinliklerinde bir mezra olan ve simgesel olarak Meksika devrimi sırasında devrimcilerin toplandığı Aguascalientes kentinin adıyla anılan Guadelupe Tepeyac’da toplanan CND’ye tüm Meksika’dan 7000 kişi katılacaktı: aktivistler, çeşitli siyasal ve sivil toplum örgütlerinin üyeleri… Katılımcılar beş gün boyunca demokratikleşmenin barışçıl yolları, yerli hakları, sivil toplumun rolü, ulusal bir proje oluşturmanın yolları vb. üzerine tartıştılar.

CND’nin ikinci toplantısı 1994’ün Ekim ayında gerçekleşti. EZLN askeri kuşatmanın kaldırılmaması ve ordunun yerli halka karşı tacizlerini sürdürmesini hükümetin iyi niyet yoksunluğunun bir işareti saydığını açıklayarak her türlü görüşmeden çekildiğini duyurdu. 19 Ekim günü Zapatistalar barışçıl bir yürüyüşle kuşatmayı yarıp 1111 özerk cemaati kapsayan 38 belediyede varlıklarını açıkladılar. Aynı gün Meksika tarihinin en kötü mali krizi patlak verecekti: peso % 40 oranında değer kaybetti, binlerce işletme kapandı, bir milyona yakın insan işsiz kaldı.

Yıl sona ermeden EZLN ile hükümet arasındaki görüşmeler Comición Nacional de Intermediación (CONAI=Ulusal Arabuluculuk Komisyonu) arabuluculuğunda yeniden başladı.

Zapatistalar 1 Ocak 1995’te Üçüncü Bildirge’lerini yayınlayarak sivil topluma “ulusal kurtuluş” çağrısı çıkardılar. İktisadî kriz ve siyasal skandallarla çalkalanan hükümet ise faturayı EZLN’ye çıkartmaya kararlıydı; yeni PRI’li başkan Ernesto Zedillo 9 Şubat 1995’de kameralar karşısına geçerek Zapatistalar’a savaş ilan ettiğini açıkladı. Meksika ordusu ateşkesi bozarak Zapatista cemaatler üzerine harekete geçti: Köy baskınları, evleri ateşe verme, yerlileri öldürme, hayvanlarını boğazlama, kadınlara tecavüz… Guadelupe Tepeyac Aguascalientes’i yıkıldı; halkı ormanın derinliklerine kaçarak canını kurtarabildi. Hakkında tutuklama kararı çıkartılan Marcos karargâhını orman içlerindeki La Realidad’a taşıdı.

Aynı gün, içeriden bir ihanet sonucu esrarengiz EZLN “subcommandante”sinin kimliği TV ekranlarından açıklanacaktı: Özerk Metropoliten Üniversitesi’nden felsefe hocası, FLN militanı, 38 yaşındaki Rafael Sebastian Guillén Vicente.

Ama bu “ifşa” pek işe yaramadı. Ertesi gün Mexico City’de sokaklara dökülen 100 bin kişi, haykırıyordu: “Hepimiz Marcos’uz”. “Subcommandante”, “Marcos”un öldüğünü açıklayıp paramiliterler tarafından öldürülen yoldaşı Galeano’nun adını alana, yani 2014 yılına dek resmi çevreler dışında kimse onu Rafael adıyla anmadı. O, Marcos’du…

İktidarın EZLN ve Chiapas yerlileri üzerindeki basıncı, Meksika ve uluslararası toplumun yoğun tepkileri sonucu bir kez daha kırılacak ve barış görüşmeleri, bu kez Comición por la Concordia y Pasificación (COCOPA= Uzlaşı ve Barış Komisyonu) gözetiminde bir kez daha (Nisan 1995’te) başlayacaktı. Bu kez görüşmelerin merkezi, San Andrés Larrainzar ya da Zapatista adıyla San Andrés Sacamch’ en de los pobres idi. Görüşmeler dört başlık üzerinden (yerli hakları ve kültürü, demokrasi ve adalet, refah ve kalkınma, kadın hakları) sürdürülürken Zapatista temsilciler ülkeyi boydan boya kat ederek bir milyona yakın Meksikalı ile istişarede bulundular (consulta).

Zapatistalar 1996’nın ilk günü yayınladıkları Lacandon Ormanı’ndan Dördüncü Bildirge ile, ulusal çapta yürütülen istişarelerin sonucu ulusal seçimlere katılmayacak ve herhangi bir şekilde iktidarı ele geçirmeyi hedeflemeyen sivil bir siyasal gücün oluşumunu desteklediklerini açıkladılar. Hedefleri, seçim sisteminden bağımsız bir sivil hareket yaratmaktı. 16 Şubat’ta hükümetle San Andres’de yerli hakları ve kültürü üzerine ilk anlaşmayı imzalama kararı aldı.

Yerli halkların kolektif haklarını, özerkliğini -yerel ve bölgesel özyönetim hakkı- ve toprak üzerindeki kolektif mülkiyet hakkını tanıyan anlaşma imzalandı… Ancak iktidar, kendi imzaladığı anlaşmayı yasalaştırma yolunda tek bir adım dahi atmadı. San Andres anlaşması, ölü doğmuştu...

Zapatistalar uluslararası destek arayışını 1996 yazında beş Aguascalientes’de (Oventic, La Realidad, Francisco Gomez, Roberto Barrios ve Morelia) düzenledikleri ve -Türkiye dahil- 42 ülkeden yaklaşık 5 000 kişinin katıldığı Neoliberalizme Karşı, İnsanlık İçin Birinci Kıtalararası Buluşma ile sürdürdüler.

Aynı yıl, Guerrero eyaletinde kuruluşunu açıklayan silahlı devrimci örgüt, Ejército Popular Revolucionario (EPR=Devrimci Halk Ordusu), bir yandan San Andres’de süregitmekte olan barış görüşmelerini sekteye uğratırken, bir yandan da EPR’nin silahlı mantığını mahkûm eden EZLN’yi iktidarın “kabul edilebilir/muhatap alınabilir” bulduğu bir örgüt durumuna düşürecekti… Zapatistalar silahlı mücadele fikrinden tümüyle kopmuşlar ve meşruiyet adına devrimci pozisyonlarını yitirmişlerdi![14]

1997 Temmuz’u Meksika siyaseti için de tarihi bir ana sahne olacaktı: 1927’den beri tek başına iktidarda olan PRI, kongredeki çoğunluğunu kaybederken, Mexico City belediye başkanlığına da solcu lider Cuauhtémoc Cárdenas seçildi. Aynı yıl EZLN ise 1 111 Zapatista ile (özerk cemaatlerin temsilcileri) Mexico City’ye bir yürüyüş başlattı (La Marcha). Temsilciler İkinci Ulusal Yerli Kongresi’ne katılacaklardı. Bu yürüyüş, aynı zamanda EZLN’den “bağımsız” bir Zapatista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FZLN) kuruluşunun ilanıydı. İktidar iddiasında bulunmadığı için kentlerde sınırlı bir destek bulabilecek bir siyasal örgüt!

Ne “silahsız/barışçıl çözüm” vurgusu, ne iktidarda gözü olmadığını tekrar tekrar ilan etmesi, ne de sağladığı geniş ulusal ve uluslararası destek, EZLN’yi iktidar nezdinde tam “güvenilir” kılmaya yetmiş değildi. Meksika devleti, uluslararası arenada profilini düşürmemek için EZLN ve yerli tabanıyla “uygar ve demokratik bir diyalog”u sürdürür “müş gibi” yaparken bir yandan da bölgede el altından (çoğu rakip yerli cemaatlerden devşirilme) paramiliter örgütlenmeleri desteklemekteydi. Bu örgütlenmeler Zapatistaları destekleyen yerli cemaatler üzerinde terör estiriyordu: 22 Aralık 1997’de 60 kadar yerli PRI militanının ellerinde maşetler ve AK-47 tüfeklerle Tzotzil Acteal köyüne saldırıp çoğu kadın ve çocuk 45 yerliyi katletmesiyle zirve yapan bir terör!

Paramiliter örgütlerin ön plana çıktığı bu “düşük yoğunluklu savaş” sürerken hükümet Chiapas’daki yabancı uyruklu Zapatista destekçilerine bir cadı avı başlatacaktı. Bu, EZLN yerleşimlerinin pek çok Avrupalı ve ABD’li destekçisini yitirmesine yol açtı; önemli bir kısmı Zapatista cemaatlerine gönüllü olarak tıp, mühendislik, bilişim vb. konularda destek veren çok sayıda Zapatista sempatizanı sınırdışı edildi.

“Sopa” politikası “havuç”la da desteklenmekteydi: Meksika hükümeti sempatizan komünleri Zapatistalardan kopartmak için kesenin ağzını açmıştı: köylülere tarım makinaları ve büyükbaş hayvanlardan inşaat malzemelerine, basketbol sahalarına, elektrikten okullara dek çok sayıda “lütuf” rüşvet olarak dağıtılıyordu. Bu durum yalnızca Zapatista cemaatlerden kopuşları hızlandırmakla kalmıyor, Zapatista ve PRI destekçileri arasındaki gerilimi tırmandırıyordu.

Chiapas, Meksika’nın 2000 yılındaki seçimlerine bu koşullar altında girdi - Meksika’nın “demokrasi” tarihinde PRI dışından bir başkanın göreve geldiği ilk başkanlık seçimi: Türkiye’de muadili ANAP olabilecek PAN’ın (Ulusal Eylem Partisi) Chiapas’daki çelişkileri “15 dakikada çözeceği”ni iddia eden lideri, eski Coca Cola CEO’su Vicente Fox, Meksika’nın yeni devlet başkanıydı.

Fox “Chiapas sorunu”nu 15 dakikada çözemedi tabii… Ama bol miktarda güzel “lâf”lar etti: kendisiyle görüşmeye gelen uluslararası bir yerli temsilcileri heyetine, San Andres Anlaşması’nı bir an önce onaylaması için Kongre’ye göndereceği gibi lâflar…

Zapatistalar’ın bu söylem ve vaadlere tepkisi, San Andres Anlaşması ya da kamuoyunda bilinen adıyla COCOPA Yasası’nı savunmak üzere tüm Zapatista cemaatlerin üst komutasını oluşturan CCRI-CG’nin bir heyetinin Kongre’de söz almak üzere Mexico City’ye gönderileceğini açıklamak oldu.

24 Zapatista komutanının Mexico City’ye uzun yürüyüşü (La Marcha Zapatista) böylelikle 24 Şubat 2001’de başladı. 15 gün süren yürüyüş boyunca komutanlar “yerli hakları” konusunu sivil toplumun gündemine yerleştirebilmek için görüşmelerde bulundular, kitle iletişim araçlarında boy gösterdiler, toplantılara, mitinglere katıldılar. “Yürüyüş,” diyor Mentinis (2006: 27-28) Zapatistalara kendilerini yeniden Meksika’da radikal bir güç olarak tanımlama ve yeniden devrimci bir profil verme olanağını sundu. Böylece, söylemini düşmanı PRI’nin hegemonik rolü olarak tanımlamaktan, kendilerini ihmal eden, aşağılayan sistemi hedef olarak görmeye doğru kaydırdı. Aynı zamanda Marcos silahlı mücadele, EPR ve diğer silahlı gruplara karşı söylemini değiştirerek EZLN’nin bu mücadeleleri tanıdığını belirtip etki alanlarında Zapatistalar’ın başkente yürüyüşüne destek verdikleri için teşekkür etti.

Mexico City’de ise “siyaset sınıfı” uzun ve şiddetli tartışmalar ve bir hayli direncin sonunda Zapatista komutanlara Senato kürsüsünü açma kararını alacaktı. Dört EZLN komutanı (Esther, David, Zebedeo, Tacho) Kongre üyelerine seslenerek COCOPA Yasası’nın bir an önce kabul edilmesini istediler.

Gerçekten de Kongre 25 Nisan’da yerli haklarına ilişkin bir “şey”i kabul etti. Sulandırılmış, değişikliğe uğratılmış, kuşa çevrilmiş, karikatüre dönüştürülmüş bir “şey”: Kabul edilen Anayasa değişikliğinde yerli cemaatleri “kamusal haklara haiz” kendilikler olarak değil, “kamusal çıkarlara haiz” kendilikler olarak tanımlanmaktaydı: yani kamusal politikaların (pratikte “hayır” faaliyetlerinin) muhatabı olabilecek ama kolektif haklardan yoksun topluluklar. Yeni Anayasa yerli özerkliğini büyük ölçüde sınırlayıp çeşitli koşullara bağlıyordu. EZLN bu Anayasa değişikliğini anında bir “şaka” olarak niteleyip reddetti. Bu, “Meksika Güneydoğusu’ndaki dağlardan uzun süre için son bildirge oldu… EZLN bundan sonra uzun süreli bir sessizliğe gömüldü. Birkaç ay sonra ise, El Salvador’da toplanan Meksika ve diğer Orta Amerika devletleri, Çokuluslu şirketleri bölgede yatırım yapmaya ikna edecek gerekli altyapıyı sağlamayı hedefleyen ve Zapatistalar dahil tüm bölge yerli cemaatlerinin yaşam alanları ve doğal kaynaklarını yok edeceği gerekçesiyle şiddetle karşı çıktığı Plan Pueblo Pueblo Panama’yı (PPP) kabul etti.

 

İçe Dönüş

 

Zapatistalar böylelikle iktidarla tüm ilişkilerini keserek Anayasa değişikliklerinin kendilerine tanımadığı özerkliği fiilen inşa faaliyetlerine ağırlık verecekti.

Zapatista köylüler daha isyanın başladığı 1 Ocak 1994’ten itibaren büyük toprak sahipleri ve devlet mülkiyetindeki toprakları işgale başlamışlardı. 2007’de işgal toprakları 251 000 hektarı bulmuştu. Zapatistalar Aralık 1994’te özerk konseylerin kurulduğunu ilan etmişti. Bunlar “Meksika devletinden özerk olarak, bir teriyoryadaki hem Zapatista destekçileri hem de diğer sakinleri yöneten sivil kurumlardı. Pek çok durumda resmi ve isyancı belediye aynı kasaba ya da köyde yanyana varlığını sürdürmekteydi: Zapatista ve resmi okul ya da sağlık ocağı gibi.” (Jan Rus, s.3718)

2007’de 2000’in üzerinde köyü ve 100 000’in üzerinde Zapatista’yı kapsayan özerk belediyelerin sayısı 40’tı ve Chiapas eyaletinin yarısı özerk belediyeler eliyle yönetilmekteydi. Bu belediyeler, 2003 yılında EZLN’nin -Meksika ve uluslararası sivil toplumun kimi üyelerinin birer “hayırseverlik odağı” hâline getirdiği eleştirileriyle beş Aguascalientes’i lağvedip yerlerine oluşturduğu beş Caracol (her biri yeniden adlandırılan Oventik, Morelia, Roberto Barris, La Garrucha ve La Realidad) tarafından koordine edilmekteydi. Caracol’lar hem yönetim birimleri hem de Zapatistalar’ın ulusal ve uluslararası sivil toplumla buluşma alanlarıydı. Böylelikle onlarla eşzamanlı olarak tesis edilen Juntas de Buen Gobierno (JBG= İyi Yönetim Konseyleri) eliyle bir yandan sivil idareyi koordine ediyor, bir yandan uluslararası işbirliği fon ve projelerini yönetiyor, bir yandan da cemaatlerin geçimini, temel gereksinim ve haklarını güvence altına alacak faaliyetleri sevk ve idare ediyor, bir yandan da cemaatler arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümüne çalışıyorlardı. Konsey üyeliği dönüşümlü, geri çağırmalı ve ücretsiz bir hizmetti; yöneticilerin tek avantajı, görevde oldukları sırada cemaatin diğer üyelerinin onun geçimini sağlayacak faaliyetleri üstlenmesiydi.

Caracol’lar zapatista-olmayan cemaatlere de açıktı ve onlara sağlık, eğitim, yiyecek, ticaret, adalet ve güvenlik gibi hizmetler sağlamaktaydı. İyi Yönetim Konseyleri’nin gözetimi altında Zapatista cemaatler ortaklaşa topraklarını işliyor, ürünler Zapatista kooperatiflerce satın alınıp pazarlanıyordu. Cemaati ilgilendiren kararlar, topluca alınmaktaydı. Bu, yerlilerin Avrupalıların kıtayı işgalinden önce köylerinde uygulayageldikleri ve sömürge yönetimi boyunca da sürdürmeye çalıştıkları modeldi[15]…

Ne ki bir yandan devletin özerk bölgelere (askeri, paramiliter faaliyetler ve yatırımlar ve sosyal yardımlarla) nüfuz çabalarını sürdürmesi, bir yandan da EZLN bölgelerindeki yerli nüfusun siyaseten homojen olmayışı nedeniyle, Zapatist özyönetimi, hem resmi yetkililerin, hem de yerel güçlerin meydan okumasıyla sıkça karşılaşmaktadır. Zapatista destekçileri hükümeti tümüyle boykot ederken (oy vermeme, çocuklarını kamu okullarına göndermeme, vergi ödememe, resmi makamlar ya da yarı-resmi kurumların mali ya da maddi yardımlarını kabul etmeme, resmi mahkemeleri boykot…) hükümet ise basıncı daha çok zaman zaman yoğunlaşan ve anaakım medyada “yerli cemaatler arasındaki çatışmalar” olarak yansıtılan paramiliter faaliyetler aracılığıyla uygulamaktadır.

EZLN’nin ulusal ve uluslararası sahnede yeniden boy gösterişi, Meksika’nın yeni başkanlık seçimine hazırlandığı 2005’de yayınladığı Altıncı Bildirge ve onunla koşut olarak başlattığı Öteki Kampanya ile olacaktı. Altıncı Bildirge Meksika ölçeğinde antikapitalist örgüt ve özneleri yeni bir Anayasa ve yeni bir ulusal programı hayata geçirmeye yönelik ulusal bir sivil ayaklanma için geniş, tabandan yukarı yönelen, yatay bir ağda örgütlenmeye çağırıyordu. Öteki Kampanya 2006 seçimlerine yönelik bir boykot çağrısı içermese de anaakım

adayları sert bir dille eleştirmekteydi; “Önce yoksullar” sloganıyla yola çıkan ve büyük kentlerdeki sol kesimlerin büyük ölçüde desteğini kazanan sosyal-demokrat aday Andrés Manuel López Obrador da bu eleştirilerden payını bolca almaktaydı. 2006 Başkanlık Seçimlerini PAN’ın muhafazakâr adayı Felipe Calderón kıl payı bir farkla (yüzde yarım) kazandı. Obrador’un yenilgisi büyük ölçüde seçim yolsuzluklarına ama kısmen de Zapatista’ların eleştirileri nedeniyle uğradığı oy kaybına bağlandı - Obrador’da Latin Amerika sol liderler kuşağının Meksika versiyonunu gören sol kamuoyu tarafından. EZLN’nin bu tutumu, kentlerdeki sol çevrelerde önemli bir prestij yitimine neden olacaktı.

Öteki Kampanya, öte yandan, devletin de tepkilerini çekiyordu. Kampanya çevresinde toplanan örgütler sık sık polis ve paramiliter şiddetinin hedefi olmaktaydı.

EZLN bir yandan yüzyüze olduğu devlet terörünü, bir yandan da Obrador’un seçim yenilgisindeki payının Meksika solunda yarattığı olumsuz havayı dengeleyebilmek için 2008’in son günlerinde Mexico City ve Chiapas’da yerli-yabancı 2500 kadar sivil toplum temsilcisi, aktivist, çevreci, sanatçı vb.’nin katıldığı ve kapitalist küreselleşmenin yıkıcı etkileri ile alternatiflerin tartışıldığı “Küresel Saygın Öfke Festivali”ni örgütledi.

Yine de, hareketin 2006’dan itibaren Meksika siyasal sahnesindeki (ve uluslararası arenadaki) görünürlüğünü büyük ölçüde yitirdiği bir vakı’adır. Subcommandante Marcos’un aynı yıl kamunun gözü önünden çekilmesi, bu görünmezliği daha da arttıracaktı. Öyle ki, Meksika anaakım medyası 2006’dan itibaren Zapatistalar’ın “ölüm ilanları”nı yayınlamakta ve Chiapas’da durumun “nihayet normale dönmekte” olduğunu müjdelemekteydi (!)… 2012 Başkanlık seçimlerini PRI’den Enrique Peña Nieto’nun kazanması bu “normalleşme”nin belirtisi olarak selamlanıyordu.[16]

 

Peki Ya Bugün?

 

Meksika’da özlenen “normalleşme” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bugün ülke uyuşturucu kartellerinin faaliyetleri ve ABD destekli “uyuşturucuya karşı savaş”ı arasında çürümekte… PRI iktidarının Zapatista cemaatlerini bastırmak için DE kullandığı bir kirli savaş! Son on yıl içinde 100 000 kişinin ölümüne, 30 000 kişinin de kaybolmasına[17] yol açan bir iç savaş!…

Zapatistalar bu on yıl boyunca gerçekten de kamuoyu önünde pek boy göstermediler. Belki birkaç istisna dışında: örneğin 21 Aralık 2012’de 50 000 Zapatista’nın katıldığı Sessiz Yürüyüş, 2014 yıl başında Chiapas ayaklanmasının 20. yıldönümü anısına Caracol’larda basına kapalı olarak düzenlenen kutlamalar ve aynı yıl Zapatista deneyimlerini paylaşmak üzere Caracol’larda Meksika içinden ve dışından “öğrenciler”e kapılarını açan escuelita’lar (= “küçük okul/okulcuk) dışında.[18]

Bu süreç içerisinde hareket dahilindeki iki kritik gelişmeden biri, EZLN’nin Meksika’da o güne dek varlığı pek az hissedilen pan-Meksika yerli örgütü Ulusal Yerli Konseyi’ni (CNI) canlandırması oldu. EZLN-CNI arasında yoğunlaşan ilişkiler, pek açık biçimde telaffuz edilmese de EZLN’nin pratikte Meksika’da (toplumun diğer muhalif kesimleriyle birlikte) “devrim yapmaya”, ülkenin siyasal-toplumsal yapısını köklü biçimde değiştirmeye değil, yerli hakları/özerkliği üzerine odaklanmış bir harekete dönüşmekte olduğunu simgelemektedir.

Bu durum, kanımca 2006’dan bu yana sahneden geri durmaya özen gösteren Subcommandante Marcos’un “simgesel ölümü”nde de açığa çıkar - ikinci kritik gelişme…

Olay tam olarak şöyle olur:

“25 Mayıs 2014 günü, sabaha karşı saat 2.08’de EZLN’nin güneybatı muharebe cephesinde İsyancı Subcommandante Marcos adıyla bilinen kişinin artık var olmadığını ilan ediyorum.” Bunlar 2009’dan bu yana kamuoyu karşısına ilk kez çıkan Marcos’un sözleridir. Subcommandante Marcos, bundan böyle Subcommandante Galeano adını alacaktır.

Galeano, Marcos’un 2 Mayıs 2014 günü iktidar destekli paramiliter CIOAC-Histórica örgütünün Zapatista La Realidad özerk cemaati üzerine düzenlediği saldırıda okul ve sağlık ocağının yakılmasını önlemeye çalışırken öldürülen Escuelita öğretmeni Jose Luis Solis Lopez’in kod adıydı. Marcos yukarıdaki açıklamayı, Galeano anısına La Realidad caracol’unda düzenlenen toplantıda yapmıştı.[19]

Bu salt ölen yoldaşın adını kavgada yaşatmaya yönelik bir isim değişikliğinden ibaret değildi. Aynı zamanda EZLN’nin (Meksika’nın siyasal sahnesine çıktıklarından bu yana bir kaç kez sergiledikleri) strateji değişikliğine işaret ediyordu. Kurulduğundan bu yana önce iktidarı silah yoluyla devirerek ülkede rejim değişikliğine önayak olma iradesini beyan eden, ardından silahlı güçleri olabildiğince geriye çekerek, bir yandan hâkim olduğu bölgelerde savunucusu olduğu özerkliği fiilen inşa etme, bir yandan da Meksika sivil

toplumunun çeşitli kesimleriyle diyalog içinde demokratikleşmenin önünü açma yolunu seçen, ancak her iki yönelişinde de egemen politikalara ve seçim siyasetine derin güvensizliğini her vesileyle beyan eden örgüt, bundan böyle egemenlerin demokrasi “oyun”una katılmaya karar vermiş gözüküyordu.

Bu strateji değişikliğinin en önemli emaresi, Ekim 2016’da San Cristóbal de las Casas kentinde beşinci kez toplanan Ulusal Yerli Kongresi’nde EZLN’nin 2018 seçimlerinde yerli bir adayı destekleyeceğini açıklamasıydı. EZLN böylelikle ilk kez ülkenin siyaset sahnesinde doğrudan rol almaya soyunuyordu.

CNI 1 Ocak 2017’de Meksika’daki 525 yerli cemaatini temsil edecek bir Yerli Hükümet Konseyi (CIG) oluşturduğunu açıkladı. Konsey Mayıs ayında yerli bir kadını sözcü olarak atayacak, bu kişi 2018 başkanlık seçimlerinde yerlilerin adayı olacaktı.[20]

Öyle de oldu. Nahua yerlisi, 57 yaşındaki şifacı María de Jesús Patricio Martínez’in 2018 başkanlık seçimlerinde CNI’nin ortak adayı olduğu açıklandı.

EZLN bir kez daha aynı seçimlere “solun adayı” olarak katılmaya soyunan López Obrador’la karşı karşıya gelmişti… Evet, “Patricio’nun adaylığı ülkedeki başat siyasal partilerinkinden çok farklı bir siyaset modeline dayanmaktadır,” belki… “Gerçekte, konumu aşağıdan yukarı doğru işleyen demokratik bir karar alma ve yönetişime dayanan yatay, cemaat örgütlenmesine mündemiçtir. Göreve talip olmasına karşın Patricio adaydan çok CNI ve Zapatistaların sözcüsüdür. Demokratik yerli yönetim konseyini, onun cemaatlerle ve yerel yerli adetleriyle istişarelerini yansıtmakta ve temsil etmektedir. Adaylığının bir hedefi, Meksika siyasal sistemini reddedip bu ağı ve yönetim modelini genişletmektir”[21] belki, ama Zapatistalar bizatihi seçimlere dahil olma kararıyla anaakım politikanın içine girmişlerdir ister istemez. Nitekim, “Sol’un adayı” Obrador EZLN’nin kararını açıklamasının hemen ardından hareketin “liderlerinin hükümetle aynı oyunu oynadıklarını ve aday destekleme kararlarının grubun gerçek bir argümanı olmadığının kanıtı olduğunu”, “EZLN’nin güçlü bir varlık gösterdiği bölgelerde insanların PRI’ye oy verdiğini, bu seçim girişiminden korkmadığını, çünkü insanların onların adayını ka’ale almayacağını” duyuruyordu[22]. Meksika hükümeti ise “Zapatista destekli aday dahil tüm siyasal ve toplumsal ifadeleri demokrasinin güçlenmesine katkıda bulunduğu için memnuniyetle karşıladığını”[23] açıklamakta gecikmeyecekti. Bir başka deyişle, Zaapatistalar, niyet ve söylemleri ne olursa olsun, bu hamleleriyle anaakım politikaya dahil olmuşlardı![24]

 

Sonuç Yerine: Bir Değerlendirme Girişimi

 

Sosyalist sistemin dağıldığı, sosyalist bloka bağlı ülkelerin birbiri ardısıra dağıldığı, Neoliberal saldırganlığın “Tarihin sonu”nu, kapitalizmin ebediyetini ilan ettiği bir ortamda, Lacandon ormanlarından zuhur edip yalnızca Meksika hükümetine değil, küresel kapitalizme meydan okuyan eli silahlı, yüzü maskeli kadın ve adamlar, dünya solu için hiç kuşku yok ki haklı bir umut ve coşku kaynağı olmuştu. Zapatistaların “Başka bir dünya mümkün!” çağrısı, kısa sürede küresel kapitalizmin yıkımlarına karşı sokağa dökülen yüzbinlerin şiarı oldu.

Karanlık, umutsuz bir dönemde Meksika’nın en yoksul eyaletinin en yoksul kesimlerinden bir umut ışığı yakmaları, Zapatistaları küresel ölçekli haklı bir ilginin odağına yerleştirdi. Bir yandan ana gövdesini Beyaz sömürgeciliğin elinde çoktan tarihe gömüldükleri sanılan yerlilerin oluşturması, bir yandan da kar maskeli, pipolu, esrarengiz ve belagatı yüksek liderlerinin karizması, bu ilgiyi daha da yoğunlaştırmaktaydı.

Zapatista hareketi, bu nedenledir ki Kuzey’in muhalif/alternatif kesimlerinin en çok “satın aldıkları” konu hâline geldi. Haklarında raflar dolusu yayın kapladı kısa sürede ortalığı; sosyal medyayı kullanmadaki becerileri onları “sanal ortam kahramanları”na dönüştürdü. Meksika’nın yoksul ve unutulmuş kolonyal kenti San Cristobal de las Casas bir-iki yıl içinde küreselleşme karşıtlarının, anarşistlerin, feministlerin, Yeni Sol’cuların, çevrecilerin, aktivistlerim, yerli hakları savunucularının… Kâbe hâline geldi. (Öyle ki, Chiapas Valisi, ABD’den direkt uçuşlara açık bir havaalanı inşa etme niyetlerini açıklarken, EZLN’ye ‘bölge turizmine yaptığı katkı’dan dolayı teşekkür edecekti!)

Öte yandan, EZLN sosyalist sistemin dağılması ve neoliberal kapitalizmin tasallutunun dumura uğrattığı ve faturayı Marksizm’e, Leninizm’e, sosyalizme kesmeye çabalayan Yeni Sol için de son derece elverişli ve heyecan verici bir “model” olarak algılandı.

Böylelikle her biri “kendi modeli”ni doğrulamaya çabalayan onlarca “EZLN okuması” çıktı ortaya.

Mihalis Mentinis,[25] bu “okumalar”ı dört kategoride topluyor: Gramsci’ci, Radikal Demokrasi, akademik otonomist Marksist ve akademik-olmayan radikal sol perspektifler… Özetle: “Gramsci’nin yapıtı Latin Amerika üzerinde çok etkili olmuş, Latin Amerika solunun tartışma ve stratejilerinin yenilenmesinde bir araç, bir katalizör görevi görmüştür. Tartışmaların ‘paradigmatik sınıf ideolojisi’ gibi Ortodoks Marksist nosyonların eleştirisi üzerine odaklanmasıyla sol, bunun özselci-olmayan bir kavrayışına ve direnişin

örgütlenmesinde kültürle siyaset arasındaki ilişkiye yeni bir yaklaşıma yönelmekteydi. Tedrici bir toplumsal dönüşüm projesi için farklı çıkarların eklemelenme süreci olarak hegemonya fikri, ulusal gerçeklik arayışı, iktidarı ele geçirmek için bir ayaklanma eylemi olarak değil de entelektüel ve ahlâksal bir reform olarak devrim, birlikte Latin Amerika solunu 1980’lerde olası bir kopuştan ‘kurtardı’ ve ona yeni bir yön sağladı. Silahlı mücadele stratejisinin ‘yenilgisinden’ sonra, ve Gramsci’nin kuramının etkisiyle, solun otoriter rejimlere karşı direnişi devrimdense demokrasi nosyonu üzerinde odaklanıyordu. (…) Zapatistalara Gramsci’ci yaklaşım, bekleneceği üzere, kimlik vurgusuyla birlikte hegemonya ve hegemonyanın ihtiva ettiği çoğulculuk üzerinde odaklanır. Argümana göre kolektif iradenin aşağıdan inşası olarak hegemonya, özerk kolektif siyasal öznelerin çeşitliliği içerisindeki birlik arayışını ifade etmektedir.”

Böylelikle Gramsci’ci okumaya göre, Zapatistaların demokrasi, eşitlik gibi anahtar kavramları yeni bir etik-siyasal mekân ve kimlik ve demokrasi yani çoğulculuk vurgulu bir kolektif iradeyi yansıtmaktadır. Hâkim siyasal sistem karşısına yerli “boyun eğerek komuta etme” ilkesi üzerine temellenen kolektivist, eşitlikçi, anti-hiyerarşik, yatay ilişkilere ve istişareye dayalı bir alternatifle çıkan Zapatista modeli, böylelikle çokuluslu şirketlerin neoliberal dayatmaları karşısında geçerli bir seçenek olarak biçimlenmekteydi.

Gramsci’ci yorum, Zapatistaların ahlâksal yetkelerinin iktidarı ele geçirmekten değil, ancak sivil toplumun hegemonyasının önünü açacak toplumsal, kültürel ve siyasal ve koşulları yaratma çabalarından kaynaklandığını düşünür. Sivil toplum kurumları tedricen devletin denetimini ele geçirecek ve devlet kurumlarını yeniden yapılandırarak onu dönüştürecektir. Böylelikle devletle toplum arasında yeni bir ilişki tipi mümkün olacaktır… Devlet ile büyük sermayenin içiçeliğini göz ardı eden, sermayenin (“ne”den ibaret olduğu hiçbir zaman net olarak tanımlanmayan) “sivil toplum”un bu “müdahalesi” karşısında alacağı olası tutumları hesaba katmayan, hayli idealist bir analiz…

EZLN’yi Laclau ve Mouffe’un Marksizm’e içkin olduğunu düşündükleri totaliterlikten ve “sınıf indirgemeciliğinden” kaçınmak üzere formüle ettikleri “radikal demokrasi” açısından okuyanlar için ise, post-yapısalcı “herşey söylemdir/söylemden ibarettir” ilkesi, aslîdir. Antagonizmalar da öyle. Ve Chantal ve Mouffe’a göre iki tip toplumsal antagonizma vardır: popüler ve demokratik. “Popüler antagonizma toplumsal mekânın basitleştirilmesini ve tüm toplumsal mekânın iki zıt kampa bölünmesini içerir. Öte yandan, demokratik antagonizmalar dünyayı artan ölçüde karmaşıklaştırarak yeni toplumsal hareketlerde olduğu gibi yalnızca ikincil toplumsal mekânları böler ve böylelikle de çeşitli muharebe alanları oluştururlar. Gerçekte hegemonik faaliyet koşulları ancak, toplumsalın açıklığı veri kabul edildiğinde, demokratik antagonizmaların çoğalmasının genelleşmiş bir krize ve yüzergezer gösterenlerin çoğulluğuna yol açtığında ortaya çıkar. O zaman bir ‘master gösteren’ devreye girerek geriye dönük olarak yüzergezer gösterenlerin kimliğini paradigmatik bir denklikler zinciri içinde oluşturur (örn. komünizm).”

Laclau ve Mouffe, sol hegemonyanın ancak ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’ yüzergezer gösterenlerinin toplumsal mekânların çoğullaş(tırıl)ması yoluyla demokratik bir söylem içerisinde sabitlenmesiyle kurulabileceği kanısındadırlar. Bunun toplumsal mücadelelere tercümesi, sol hegemonyanın yeni toplumsal hareketlerle -kadın, LGBTI, çevre, etnisite, barış- işçi hareketlerini, herhangi birinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmaksızın, radikal ve çoğulcu bir demokrasi temelinde birleştirmekle mümkün olabileceğidir. Çoğulculuk, ancak bütün gruplaşmaların kendi geçerlilik ilkeleri üzerinde temellenmeleri ile “radikal” olabilir; yani hiç birinin bir diğerinin mantığına tabi olmamasıyla. Böylelikle, “radikal ve çoğulcu bir demokrasi projesi, birincil anlamında alanların denklikçi-eşitlikçi mantığın genelleşmesi temelinde azami özerkleşmesinden ibarettir.” Bunun için, her türlü tahakküm ilişkisini gayrımeşru gören bir duruş gereklidir.

Pek çok “yeni sol” kuramcı açısından çok sayıda toplumsal hareketi eklemleyen bir toplumsal mekân oluşturma girişimleriyle EZLN, Laclau ve Mouffe’un tariflediği “radikal ve çoğulcu demokrasi” modeline uygundur. “Boyun eğerek komuta etme”, “buluşma” “birbirinden öğrenme”, Zapatistaların yerli hareketinin geleneksel söylemlerinden yeniden üreterek küresel bir antikapitalist duruşa kattıkları eşitlikçi/denklikçi söylemlerdir.

Öte yandan “radikal/çoğulcu demokrasi”ye dayalı analize göre bizatihi EZLN yerli/anti-küreselleşmeci/feminist/çevreci söylemleri eklemleyen bir harekettir. İktidara talip olmaksızın, toplumu aşağıdan yukarı doğru -ve Meksika sivil toplumuyla birlikte- dönüştürme iradesi de onu “radikal/çoğulcu demokrasi hattına yaklaştırmaktadır.

1950’lerin İtalyan operaismo’suna dayandırılabilecek akademik otonomist Marksist kuram ise Marksizm’in kapitalist sömürü mekanizmaları odaklı “yapısal” yorumları karşısında işçi sınıfının etkinliği üzerindeki vurgusuyla ayırt edilir. Bu görüşe göre örneğin kriz kapitalist sistemin iç işleyişi ya da içsel mantığından kaynaklanan bir görüngü değil, büyük ölçüde sermayeyi kendini yeniden dizayn etme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakan sınıf mücadelesinin bir sonucudur.

Otonomist Marksistler (örn. Negri ve Hardt) için değer yaratan bir pratik olarak emek her zaman verili bir tarihsel bağlamın mevcut değerlerine bağımlıdır. Bu nedenledir ki herhangi bir faaliyet değil, toplumsal olarak değer üreticisi kabul edilen özgül bir faaliyettir. Tarihsel ve toplumsal özgüllüğü, tanımının da kayganlığını verir.

Böylelikle, otonomist Marksistlerce geliştirilen “fabrika toplum” kavramına göre, emek süreci fabrikanın dışına çıkmış ve tüm topluma yayılmıştır. Günümüzde fabrika rejimi, yani kapitalist üretim ilişkileri toplumun tümüne nüfuz etmiştir. Bu nosyon, sanayi proletaryasının kapitalist süreç içindeki merkezîliğini yitirmesi ve artı değer ediniminin artık hemen her toplumsal alandan mümkün olabileceği anlamına gelmektedir. Bu kabul edildiğinde, geleneksel sınıf kavramı ve herhangi bir sınıfın sosyalizmin taşıyıcısı olduğu fikrinden de vaz geçmenin gereği ortaya çıkmaktadır. Böylelikle, örneğin “işçi sınıfı” tüm üretken faaliyeti ve işgüçleri kapitalizm koşullarında doğrudan ya da dolaylı biçimde sömürülen herkesi (köylüler, öğrenciler, kadınlar…) kapsayacak kertede genişletilir… “Sınıf” kavramı bir konumu değil, bir süreci imlemektedir; işçi sınıfını işçi sınıfı yapan, yalnızca emeğin sömürüsü değil emeğin sömürüsüne (yani “işçi sınıfı” olmaya) karşı verdiği mücadeledir.

Bu mülahazaları Zapatistalara uyguladıklarında, otonom Marksistler Chiapas’ın, o güne dek sermaye birikim süreci açısından merkezi bir yer tutmayan ve kırsal tahakküm ve sömürü biçimlerine sahne olan yerlere saldıran sermayenin yeniden yapılanması ve yeniden örgütlenmesinin hedeflerinden sadece biri olduğunu öne sürmektedirler. Zengin biyoçeşitliliği, engin doğal kaynakları ve ucuz proleter ordusuyla Chiapas, pek çok bakımdan bu jeo-iktisadi entegrasyonda stratejik bir alandır; ama aynı zamanda iki farklı sermaye birikim biçiminin, iki teknolojik çağın, çelişki ve çatışma alanıdır: toprak sahipleri, yerli halk, Çokuluslu şirketler… Bunun sonucu olarak, Zapatistaların mücadelesi bir tarım reformu ya da yerli hakları mücadelesinden ibaret değildir; aynı zamanda işçi sınıfının sermayenin genişlemesine karşı yürüttüğü mücadeledir. Bu anlamda Zapatista deneyimi marjinal, izole bir olay değil, emeğin küresel yeniden biçimlenişinin bir parçasıdır.

Otonomist Marksist olmayan Latin Amerika uzmanı James Petras’ın tahlilleri de paralel bir yaklaşım içermektedir: Latin Amerika solunun bu “üçüncü dalga”sının neoliberalizme karşı bir sınıf mücadelesi veren köylü hareketlerinin yeniden canlanışıyla karakterize olduğunu ve bu “üçüncü dalga”nın gerek gerilla savaşlarının “birinci”, ve neoliberal yönelimli ılımlı sol partilerin ikinci dalgası karşısında yüksek ölçüde eleştirel bir tutum izlediğini iddia eder. Yatay olarak örgütlenmiş yapılar, şeffaf ekonomiler, az sayıda maddi kaynak ve/fakat yoğun bir gizemcilik, siyasal partiler karşısında özerkliğini koruma, legalist ve doğrudan eylem-yönelimli stratejilerin karışımıyla bu hareketler sol partilerin ve sendikaların bıraktığı siyasal boşluğu doldurmaktadır. Zapatistalar böylelikle Brezilya’nın topraksız köylüleri (MST), yerli köylüler, Bolivyalı eski madenciler vb. hareketlerle aynı kategoriye yerleştirilmektedir.

Evet, Zapatistalar’a yönelik “okuma”lar, muhteliftir. Gerek Avrupa ve Kuzey Amerikalı post-yapısalcı, post-Marksist, post-modern sol entelektüeller, gerekse onların Meksikalı denkleri, EZLN’yi görmek ya da olmasını istedikleri gibi tarifte adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Genel eğilim, Zapatistaları Marksizm’den esinlenmekle birlikte Leninist-olmayan, hatta kimilerine göre anti-Leninist bir yeni toplumsal hareket olarak tanımlama yönündedir: anti-otoriter, anti-hiyerarşik, iktidarı ele geçirmeyi hedeflemektense toplumu aşağıdan yukarıya doğru dönüştürmeye çabalayan, sivil, komünoter, (Batallo, Esteva ve Illich gibi özgül olarak Latin Amerika solunu etkileyen) yerelcilikle damgalı…

Gerçekte Zapatista hareketi, sözcüsü Subcommandante Marcos’un söylemlerinde dile geldiği üzere bir dizi “yeni sol”, post-kalkınmacı, post-yapısalcı fikri kapsamakta, kalıttığı “yerli” söylemini “yeni sol” çıkışlarla harmanlayarak yeniden formüle etmektedir…

Ne ki EZLN’nin her şeyden önce pragmatik bir hareket olduğu vurgulanmalı. Sıkça görülen söylem ve strateji değişiklikleri, kuramsal yönelişlerden çok kendi sınırlılıklarıyla yüzleşme zorunluluğundan doğmuşa benzemektedir.

Böylece Lacandon Ormanı’ndan yayınlanan Birinci Bildirge ya da “Savaş İlanı”ndaki (31 Aralık 1993) askeri ton[26] Meksika halkının Bildirge’nin ayaklanarak EZLN saflarına katılmaları yolundaki çağrısına uymaması ve Meksika ordusunun ani ve şiddetli tepkisi üzerine hızla değişecektir. İkinci Bildirge, EZLN’nin ateşkese bağlılığını duyurmakta, “sivil toplum” ve siyasal partiler ülkenin demokratikleştirilmesi yolunda girişimlerde bulunmaya çağırılmaktadır. Üçüncü Bildirge (1 Ocak 1995) Zapatistalar’ın tüm Meksika’da demokrasi, adalet ve özgürlük için mücadele ettiğinin altını çizerken, yerli özerkliği talebini dile getirmekte ve bunun ayrılıkçılık anlamına gelmediğini vurgulamaktadır. Burada unutulmaması gereken, Üçüncü Bildirge’nin EZLN ile Hükümet arasında yerlilerin özerkliği üzerine görüşmelerin (gel-gitlerle) sürdüğü bir momente yaslandığıdır: EZLN bu süreçte bir “yerli hareketi” olduğu yönünde emareler vermeye başlamıştır. Üç bildirge zarfında (ve bir yıl içinde) EZLN tüm ezilenleri saflarına çağıran “öncü bir savaş örgütü” resminden “Meksika 

sivil toplumuyla birlikte hareket etmeye istekli, Meksika’nın demokratikleşmesi ve yerli özerkliğini talep eden bir yerli örgütü” pozisyonuna doğru kaymıştır: Bu “kayma”da ise etkili olan, hareketin “ideolojik mülahazalar”ından çok, nesnel sınırlılıkların ayırdına varması olduğu söylenebilir.

Bildirgeler hükümet ile EZLN arasındaki, “sivil toplum”un medyatörlüğünü üstlendiği gelgitli görüşmeler sürecinin ruhuna uygun olarak ton ve vurgu değişiklikleriyle süregider. Beşinci Bildirge (Temmuz 1998), bir yerli bildirgesidir: Meksika’nın çeşitli muhalif kesimlerini iktidarın San Andres Anlaşması’nı uygulamadaki ayak sürçmelerine karşı yerlilerin özerklik talebini desteklemeye çağırmaktadır.

Lacandon Ormanı’ndan yayınlanan son (Altıncı) Bildirge ise, “Öteki Kampanya”nın duyurusu niteliğini taşır ve Zapatistaların Chiapas’dan çıkarak toplumun diğer ezilen ve muhalif kesimleriyle, “alttakilerle” buluşma ve onlarla birlikte “politik toplum”un dışında örgütlenme iradesini dile getirir. Bir başka deyişle “Altıncı” (ya da “Öteki”) EZLN’nin bir kez daha “yerlilik” ve yerellik sınırlarını aşarak işçi sınıfı, emekçiler ve sola açılma iradesinin beyanıdır.

Bu yön değiştirmeler -bir kez daha vurgulayalım ki- ideolojik mülahazalardan çok EZLN’nin karşılaştığı somut durumların sonucudur.

Bu böyleyse eğer, EZLN’yi belirli bir ideolojik yönelim (“post-Marksist”, “yeni Sol”, “yeni toplumsal hareket”…) olarak tanımlamaktansa, 20. yüzyıl sonlarında, sosyalist sistemin çözülmesinin ardından kesin ve nihai zaferini ilan eden kapitalist sistemin yöneldiği küresel neoliberal vahşet karşısında bir çıkış olarak değerlendirmek gerek. Gövdesi geçmiş mücadeleler içerisinde pişmiş, kaybedecek bir şeyleri olmayan yoksul ve onurlarını geri isteyen yerlilerle, yenik, katledilmiş devrimcilerin ısrarından oluşan bir karşı duruş. Karşılarında ABD tarafından eğitilip silahlandırılmış güçlü, düzenli bir ordu, feleğin çemberinden geçmiş bir iktidar, Çokuluslu şirketler, onları “evcilleştirmeye, sürekli olarak “sivil yol”a çekmeye çalışan Batılı danışmanlar vardır; çürümekte olan Meksika’da talana uğrayan emekçiler birleşik, örgütlü bir siyasi iradeden yoksundur, “ne”ye karşı oldukları bilinmekle birlikte “neyi” istedikleri konusunda bir görüş birliği yoktur.

Bu koşullar altında Zapatistalar’ın çıkışı, başlangıçtaki iddialarının çok gerisinde, nesnel ve zorunlu sınırlar dahilinde kalabilmiştir ancak: Fiiliyatta, Maya yerli cemaatlerin, Meksika devletinin erişiminden uzak bir bölgede hayatta kalmalarına, ayakta durabilmelerine olanak sağlayan asgari koşulları (eğitim, sağlık, geçim) kendi başlarına oluşturmalarına olanak veren sınırlı bir özerklik. Bu “özerklik” Meksika devletini “fazla” rahatsız etmemektedir: dünya kamuoyunda oluşan duyarlılık Lacandon ormanı derinliklerindeki komünlerinde hayatlarını saygın biçimde sürdürmeye çalışan 100 bin kadar yoksul yerliyi ezmelerine engeldir. Caracol’lar Meksika devletinin süreğenliği için bir tehdit oluşturmamaktadır. Kaldı ki Zapatistalar Meksika ulusu içinde yer alma iradelerini daha ilk bildirgelerinde ifade etmişlerdir, ifade edegelmektedirler.

Ancak yine de egemenler açısından bir “can sıkıntısı”dırlar: yayılmasını, çevreyi etkilemesini istemedikleri, belirli sınırlar içerisinde ihata etmeye çalıştıkları bir örnek. Gerek Zapatista sempatizanı, gerekse Zapatista-olmayan cemaatler üzerindeki paramiliter terörün bir nedeni yerel çıkarlar ise eğer, bunların Federal hükümetçe engellenmemesinin nedeni Zapatista örneğinin nüfusunun üçte biri yerlilerden oluşan bir ulus için örnek teşkil etmemesi kaygısıdır.

Meksika’nın koşullarında apansız ve şiddetli bir olumsuzluk yaşanmadığı sürece, Zapatistalar gelgitli, ama asla kalıcı, gerçek bir barış ve demokrasiye dönüşemeyecek gerilimli bir ateşkes sürecinde uzun bir süre yaşayabilirler…

Mayalar dahil Meksika halklarının, Meksikalı emekçilerin gerçek bir eşitlik, özgürleşme, barış ve demokrasiye kavuşması ise, bir devrim meselesidir. Ülke ekonomisini ve yaşam alanlarını talan eden çokuluslu şirketleri topraklarından kovacak, üretim araçlarını emekçilerin eline verecek Meksika’nın çürüyen kapitalizmini kolektivist ve eşitlikçi bir sistemle ikame edecek bir sosyalist devrim meselesi…

 

27 Ekim 2017 14:49:29, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] 12 Kasım 2017 tarihinde HDK’nın İstanbul’da düzenlediği “100. Yılında Ekim Devrimi” başlıklı sempozyumda yapılan konuşma… Newroz, Aralık 2017…

[2] Edip Cansever.

[3] “… ‘Yeter!’ diye bağırmak için on yıldır sessizce hazırlandık (…) Acımızı içimizde tutarak acı içinde haykırmaya hazırlandık, çünkü biz anlamadıklarını bile anlamayanlar tarafından anlaşılmayı daha fazla bekleyemez ve umut edemezdik.” (Paul Salgado, “Zapatistalar: Yenilmez Bir Hareket”, 1 Haziran 2016… http://sendika10.org/2016/06/zapatistalar-yenilmez-bir-hareket-paul-salgado/)

[4] Raùl Romero, “A Brief History of the Zapatista Army of National Liberation”, Roarmag.org, 4 Ocak 2014… https://zcomm.org/page/11/?s=zapatistas&post_type%5B0%5D=znetarticle&post_type%5B1%5D

[5] Jan Rus, “Zapatista National Liberation Army (or Ejército Zapatista de Liberación Nacional, EZLN),” The Oxford Encyclopedia of Mesoamerican Cultures, 2001, Oxford University Press, Oxford ve New York, c. 3, ss.368-370.

[6] Raùl Romero, “A Brief History of the Zapatista Army of National Liberation”, Roarmag.org.

[7] Yvonne Le Bot (1997). Subcomandante Marcos.El sueño zapatista. Entrevistas con el Subcomandante Marcos, el mayor Moisés y el comandante Tacho, del Ejercito Zapatista de Liberación Nacional (Subcomandante Marcos, Zapatista düşü: Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’ndan Subcomandante Marcos, Binbaşı Moisés ve Komutan Tacho ile Görüşmeler). México: Plaza & Janés, ss.137-138.

[8] a.y. s.151.

[9] Jan Rus, a.y.

[10] Alex Khasnabish, Zapatistas, Rebellion from the Grassroots to the Global, Londra, New York, Zed Books, 2010: 5-6.

[11] Gözlemciler, Zapatistaların sivillere zarar vermeme konusunda azami özeni gösterdikleri konusunda görüşbirliği içindedirler. Hatta 1 Ocak günü ilk şaşkınlıklarını attıktan sonra San Cristóbal meydanında toplanan turistlerin, piposundan derin nefesler çekerek çevresini saran gazetecilere demeçler veren, isyancıların “subcommandante” diye seslendikleri kar maskeli mestizo’ya o gün için (tarihi bir Maya merkezi olan) Palenque’e gitmeyi programladıklarını belirtip, yolun ne zaman açılacağını sordukları aktarılmaktadır. Pipolu adamın yanıtı kısa ve nettir: “Palenque yolu kapalı. Ocosingo’u aldık. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz, ama bu bir devrim!” (Mihail Mentinis, Zapatistas: The Chiapas Revolt and what it means for Radical Politics, Pluto Press, Londra, Ann Arbor, 2006: 8.)

[12] Khasnabish, a.y. ss.10-11.

[13] Bir Kolombiyalı gerillanın Yvonne le Bot tarafından aktarılan şu “sitem”i ilginçtir: “Oniki gün savaştılar, bir avuç belediyeyi işgal ettiler… biz ise 30 yıldır savaşıyoruz, ulusal topraklrın büyük bölümünün denetimi elimizde… buna rağmen kimse bizim eylemlerimize ilgi göstermiyor; onlarınki ise tüm dünyada hezeyan yarattı.” (akt.: Mentinis, s.11)

[14] Mentinis, s.19. [15] Laura Carlsen, “Zapatistas at Twenty”, 18 Ocak 2014… https://zcomm.org/znetarticle/zapatistas-at-twenty/

[16] Nieto, bizim “yabancımız” değil. İşte Nilgün Cerrahoğlu’nun kaleminden bir betimleme:

“Mexico City’de ‘Burası bize asla uzak değil. Kendimi hiç yabancı hissetmiyorum’ demeçleri veren Cumhurbaşkanı Erdoğan yurda dönünce ayağının tozuyla, gönlündeki aslanın “Meksika usulü başkanlık modeli” olduğunu açık etti.

‘Google’a İspanyolca ‘Meksika başkanlık sistemi’ yazınca, çok fazla açıklama gerektirmeyen yandaki karikatür önünüze geliyor…

Karikatürün yanı başında Meksika Devlet Başkanı Enrique Pena Nieto için ‘750 milyon dolara’ alınan yeni cumhurbaşkanlığı uçağı dikkat çekiyor.

Başkanın ‘sığınağı’ olarak da kullanılabilen uçağın havasının ‘nem oranı’ çok yüksek olacakmış, pencereleri büyük, perdeleri elektrokromatikmiş. Mexico City’den kalkan uçak ayrıca durmadan Kahire’ye de uçabilecekmiş.

Bu süper teknolojik, süper lüks uçak haberlerini taradıktan sonra, “Başkan”ın süper lüks malikhanesini içeren bir başka haber ilgi çekiyor.

Başkanın “tatil evi” diye kullandığı yapının iki bin (rakamla “2000”) metrekare olduğu anlatılıyor…

Yapı etrafındaki 4000 dönümlük alanda ayrıca golf sahaları, bir büyük park, bir yapay göl, konukevi bulunduğu belirtiliyor.

Başkan bu saray-evi, ‘inşaatçı bir dosttan’ uygun bir konut kredisiyle almış.

Akabinde ‘inşaatçı dost’un ‘yürü ya kulum’ hesabı, kamu ihalelerinde kısmeti açılmış.

Artık yollar mı dersiniz, hastaneler mi, hava alanları mı… ‘dost’un sırtı yere gelmez olmuş…

Guardian’da bir yorum, Pena Nieto’nun büyük iş çevreleriyle bu teklifsiz ilişkilerini yeriyor.

Hatta bu yüzden Nieto’nun martta İngiltere’ye yapacağı seyahat hedef tahtasına yerleştiriliyor. İngiliz yayın organı, Nieto’nun skandal ‘saray evi’ ile birlikte kendisi ve partisinin ‘iş çevreleriyle aşırı yakın bağlarını’ merceğe alıyor.

2006’dan bu yana yüz bin ölü (doğru okudunuz ‘100.000’) ve yirmi bin ‘kayıp’la sonuçlanan insan haklarındaki rekor ihlâllere dikkat çekerek ‘ayaklarına işte kırmızı hâli sermeye hazırlandığınız Meksika başkanının profili bu’ deniyor.” (Nilgün Cerrahoğlu, “Meksika Usulü Başkanlık”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2015, s.12.)

[17] Paulina Villegas, “In a Mexico ‘Tired of Violence,’ Zapatista Rebels Venture Into Politics”, New York Times, 26 Ağustos 2017… https://www.nytimes.com/2017/08/26/world/americas/mexico-zapatista-subcommander-marcos.html.

[18] “2013 yazında Zapatista cemaatler cemaatlerini ve evlerini tüm dünyadan gelen 2000 kadar kişiye açarak konuklarına Zapatistaların yaşam ve mücadelelerine birinci elden tanıklık etme olanağını sundular. La Escuelita’da ‘birinci sınıf dersi’ olarak betimlenen Zapatistalara Göre Özgürlük konusu işlenmişti. İlk sınıf o denli popüler oldu ki 2013 sonu ve 2014 başında tekrarlandı. (…) La Escuelita’daki ikametleri sırasında her bir öğrenciye tam zamanlı bir ‘koruyucu/öğretmen’ atandı ve Chiapas eyaletindeki binlerce beş bölgede yer alan binlerce özerk Zapatista cemaatinden birindeki Maya ailelerinden birinin yanında kaldılar. Birinci sınıf derslerinde öğrencilere dört kitap ve Özerk Hükümet ile Kadınların Güçlendirilmesi üzerinde odaklanan iki videodan oluşan bir paket dağıtıldı. Katılımcılar sabahları cemaat işlerinde görev almakta, öğleden sonraları ve akşamları özel öğretmenleriyle ders yapmakta, bu arada cemaat üyelerinin gündelik yaşamını deneyimlemekteydi.” (“La Escuelita”… http://www.schoolsforchiapas.org/advances/schools/la-escuelita/) [19] Leonidas Oikonomakis, “Farewell Marcos, long live Subcomandante Galeano!”… https://zcomm.org/znetarticle/farewell-marcos-long-live-subcomandante-galeano/. “Düşen bir yoldaşın kod adının alınması ne Meksika’nın devrimci tarihi ne de EZLN’nin tarihinde yenidir,” diyor Oikonomakis.“Hatta düşen yoldaşın unutulmayıp ‘yaşatılması’na yönelik bir gelenektir. Örneğin, 1910 Meksika Devrimi’nden söz edecek olursak Pancho Villa’nın gerçek adının Doroteo Arango olduğunu unutmayalım. Pancho Villa onun köy muhafızları tarafından öldürülen yoldaşının adıydı. Doroteo arkadaşının adını onu yaşatmak için aldı.

Marcos kod adı da benzer bir durumdur. Mario Marcos, EZLN’nin ana örgütü FLN üyesiydi ve Subcommandante’nin aziz dostu ve Sub’un sözleriyle, uzun, gizli yolculukları boyunca kendisine Meksika tarihini öğreten kişiydi. Marcos 1983’de Puebla’da öldürüldü ve -o güne dek ‘Zacarias’ adıyla bilinen- dostu ve yoldaşı onun kod adını alarak 25 Mayıs 2014’e dek İsyancı Subcommandante Marcos adıyla tanındı. Bundan böyle ise İsyancı Subcommandante Galeano adıyla bilinecektir.” [20] Rasec Niembro, “The Zapatista Candidate”, Jacobin, 29.1.2017… https://www.jacobinmag.com/2017/01/ezln-zapatista-2018-elections-subcommandante-marcos-lopez-obrador-pena-nieto/ [21] Benjamin Dangl, “Dismantling Power: The Zapatista Indigenous Presidential Candidate’s Vision to Transform Mexico from Below“, Counterpunch, 10 Temmuz 2017… https://www.counterpunch.org/2017/07/10/dismantling-power-the-zapatista-indigenous-presidential-candidates-vision-to-transform-mexico-from-below/ [22] Rasec Niembro, a.y.

[23] Paulina Villegas, a.y.

[24] Nitekim, Amerikalı sosyalistlerin dergisi Jacobin, sayfalarında Zapatistaların bu hamlesini, EZLN’nin, tıpkı Uruguay’daki MLN, El Salvador’daki FMNL, Brezilya’daki MR8 ve Kolombiya’daki FARC gibi, toplumun ezilenleri için bir siyasal seçenek oluşturma girişimi olması temennisini dile getirmekte gecikmeyecekti. (Rasec Niembro, “The Zapatista Candidate”, Jacobin, 29.1.2017.)

[25] Mihail Mentinis, Zapatistas: The Chiapas Revolt and what it means for Radical Politics, Pluto Press, Londra, Ann Arbor, 2006: 31-63.

[26] “Bu nedenle, bu savaş ilanı uyarınca, askeri kuvvetlerimiz EZLN’ye şu emirleri veriyoruz:

Bir: Ülkenin başkentine ilerlenecek, Meksika Federal Ordusu yenilgiye uğratılacak, ilerleyişimiz sırasında sivil halk korunacak, kurtarılan bölgelerdeki halka kendi idari yetkilerini özgürce ve demokratik bir biçimde seçme hakkı verilecektir. (…)

Beş: Can kayıplarını önlemek için düşman karargâhlarının koşulsuz teslim olmasını talep ediyoruz.” (Zapatistas! Documents of the New Mexican Revolution… http://lanic.utexas.edu/project/Zapatistas/,ss.33-35.)

 (ÖZGÜRLÜK)

BARLARI KAMULAŞTIRMA

PHIL MELLOWS
 
 
Yüz yıl önce İngiltere barlarının yüzlercesini kamulaştırdı ve daha iyi bir içme kültürü yarattı.
Carlisle'da devlet tarafından yönetilen bir pub olan Cumberland Arms'ın iç mekanı. Devlet Yönetimi Hikayesi.
 
 
Yüz yıl önce, Birinci Dünya Savaşı'nın zirvesinde İngiliz hükumeti bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Somme'deki katliam[1916 yılındaki Fransa'da gerçekleşen 1 milyondan fazla zayiat ile I. Dünya Savaşı'nın en büyük çarpışmalarından biri. İngilizler tarafından ilk defa tankın kullanıldığı savaştır] doruk noktasına ulaşırken, İngiltere ve İskoçya arasındaki sınırda on dört kilometrekareyi kapsayan muazzam büyüklükte bir mühimmat fabrikası inşa edildi. Yaklaşık 12,000 işçi, artı binlerce inşaat ustası ve bir askeri karakol bölgede görevlendirildi.
 
Çoğu, Kuzey İngiltere'de bir şehir olan Carlisle'den ancak kısa bir tren yolculuğuyla ulaşılan sınırın İskoç tarafında yer alan Gretna'ya yakın kasabalarda konaklıyordu. Her akşam 50 bin yöre insanıyla dolup taşan Carlisle'nin barları, kendilerini eğlendirmekten başka yapacak çok az şeyleri olan işçiler ve çoğunlukla onların şişkin cüzdanları için bir ev oldu. Carlisle istasyonuna yakın bir bar olan Boustead's'de iş sonrası trenden inen ilk müşteriler için hazır vaziyette 500 bardak viski tezgah boyunca sıralanırdı. 
 
1916 yazına gelindiğinde şehirdeki sarhoşluk suçları altı kat artmıştı. Fakat, elbette bu, yetkilileri öncelikli olarak ilgilendiren bir rahatsızlık değildi. O zamanlar savunma bakanı olan geleceğin başbakanı David Lloyd George, "Almanya, Avusturya ve içki ile savaşıyoruz ve gördüğüm kadarıyla bu üç ölümcül düşmanın en büyüğü içki" diye beyan ettiğinde, alkolün etkilerinin üretimi tehdit ettiği yaygın görüşünden söz ediyordu.
 
Resmen yasaklama bir müddet gündemdeydi; dört yıl sonra üretim, ithalat ve alkol satışı Amerika'da anayasal bir yasak oldu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle İngiltere'deki içki içmeme hareketi doruk noktasını ardında bırakmıştı. 1908'de Lordlar Kamarası İngiltere ve Galler'de 96 bin bardan 30 bininin kapanmasını öneren kanun tasarısını reddetti.
 
Ancak savaş bir kez daha içki sorununu keskinleştirdi ve bir şeyler yapılmalıydı. Bu ortam karşısında, bilinen haliyle, Carlise Deneyi doğdu.
 
 
İÇKİLİ MEKAN
 
Takip eden aylarda, savaş sırasında alkol ticaretini kısıtlamak için kurulan hükumetin Merkezi Denetim Kurumu(MDK), 750 kilometrekare alan içinde ve 339 bar ve 5 bira fabrikası da dahil olmak üzere, Carlisle bölgesinin tüm içki ticaretinin yasal haklarını satın aldı. Sahiplerine tazminat olarak 900 bin pound ödendi; bugünün parasıyla 74 milyon pound. 
 
Carlisle'nin kendisinde MDK, şehrin 188 barından 53'ünü kapattı ve kalan 63'ünü kendi idaresi altına aldı. Geriye kalanlar ise kuzey Cumbria üzerinden ve İskoçya'dan Gretna'ya ve ötesine kadar yayılmıştı. 
 
Birkaç emsal daha vardı. Bir avuç bar, kuzey Londra'daki Enfield Lock ve kuzeydoğu İskoçya'daki Invergordan'daki silah fabrikalarının çevresindekiler o yılın başlarında devlet kontrolü altına alındı. Fakat Carlisle en büyük olandı. 
 
O zamanlar çoğu kimse, kamulaştırmanın bürokrasinin gelişimi engelleyen eli ve sert bir otoriterlik ile bar zevkini boğmasından korkuyordu. En azından bazı hususlarda bunun nedeni, İçişleri Bakanlığı'nın "Devlet Yönetim Şeması"nın ilk hamlesinin savaş zamanı yetki yasalarının uygulanmasını sağlamasıydı. 
 
Bunlar, barlarda daha fazla içki satma nedeni olmayan maaşlı "umursamaz bir yönetim" tarafından idare edilecekti. Bu, barların kamu vakıfları mülkiyetinde olduğu 1860'ların İsveç'inin Gothenburg sisteminden ödünç alınan bir konsept idi(İskoçya'da bugün hala vakıf mülkiyetinde olan bir kaç "Gotlara ait bar" var).
 
Çalışma saatlerine bağlı kalma ve içki ısmarlamayı yasaklamanın yanı sıra bar çalışanlarına, sarhoşları defetme, içkileri büyük bardaklarda suyla seyrelterek servis etme, veresiyeyi reddetme, "istenmeyen" kadınları(sex işçileri) geri çevirme ve bir müşteri istediğinde sıcak içecekler hazırlama talimatı verildi. MDK ayrıca, haftasonları şehirdeki sarhoşluğu çarpıcı bir şekilde düşüren "içkisiz Cumartesiler"i parlamentoya sundu. 
 
Bu bağlamda, devlet yönetimi amaçlarına hızla ulaştı. Eylül ayı ortasına gelindiğinde, sarhoşluk seviyeleri hızla düştü ve sonraki Mayıs'ta silah fabrikası öncesinde olandan daha düşüktü. 
 
1919'da araştırma gezisine katılan bir grup sendikacı bilhassa etkilendi. "Carlisle bölgesinde yeniden yapılandırılan barlarda ruhsatlı mülkün neye dönüşebileceğini gördük," diye bildirdiler. "Barları güvenilir bir saygınlık ve güzelliğe dönüştürmek için yapılan açık girişimlerden etkilendik."
 
Ancak bu sadece başlangıçtı. Devlet yönetiminde Carlisle'ın pub'ları, programın ilk iki yılında 107.000 £ tutarında önemli bir kazanç elde etti. Yüzyılın bar deneyimlerinden ayrılan ve savaş sonrası yeni bir kültür tanımlayan içki içme devrimi yakında gerçekleşecekti.
 
 
SOSYAL DEMOKRASİ, SOSYAL İÇİCİLİK
 
Devlet tarafından yönetilen barlar sadece farklı şekilde işletilmedi; bir çok durumda yeni bir tür içki ortamı ve yeni bir içki içme şekli yaratmak için de tasarlandı.
 
Önceden bölgedeki pek çok pub'ın koşulları zayıftı. Umumi tuvalet gibi sıkışık, güvenliği olmayan ve yetersiz temel ögeler hem çalışanlar hem de müşteriler için tehlikeliydi. Bara Sahip Çıkma adlı kitabın yazarı David Gutzke, barların "sıkışık, perişan yaşam alanlarını" en son kitabında şöyle anlatır:
 
"Dış taraflarda birkaç giriş-çıkışa, büyük isim levhalarına, tanınmış içki reklamlarına, şişe tanıtımlarına ve büyük şatafatlı aynalı camlara sahipti. İçeride, odaları küçük, donuk renkte, çirkin ışıklı, pis, dumanlı, havasız alanları zevksiz döşeli eşyalarla birlikte bölen duvarlar ve küçük odalar vardı. Halk tipi gariban barları bir baştan bir başa kaplayan oturaksız bar tezgahları "içkicilerin dikey durmalarını" kolaylaştırıyordu. Gizli oda müşterileri koltuklara oturuyordu fakat yarim litreye daha çok para ödüyorlardı. İçkiciler burada ya da halk işi gariban barlarında içkiden başka bir şey alamıyordu: ne yiyecek vardı, ne eğlence ne de konfor. Bir eleştirmen, onları "adi küçük içki batakhaneleri" olarak haksız yere önemsemedi."
 
Tüm bunlar devlet idaresi altında değişmek üzereydi. İdareci ve çalışanların birbirini görmesini sağlamak için bölmeler ortadan kaldırıldı. "Dikey içmeyi" azaltmak ve gürültücü ve iğrenç erkek davranışlarını seyrelterek ve yumuşatarak kadınların barları ziyaret etmesini teşvik etmek için güzel koltuklar ve masalar yerleştirildi.
 
Yemek, eğlence ve dart, domino, snooker ve bowling gibi oyunlar tanıtıldı. Bazı barlar, besleyici değeri yüksek devlet-yapımı turtaların servis edildiği aş evleri olarak isimlendirildi. Diğerleri billardo masalarına ve bowling salonuna sahip olmakla övünüyordu. Hatta bir tanesinde sinema salonu bile vardı.
 
Artık içki mesele değildi. Modern barlar beklenilmedik şekilde Carlisle'nin beşiğinde doğuyordu. 
 
Tasarı kendi mimarını, 19. yüzyıl sonunda sosyalist William Morris ve onun güzel sanatlar ve el sanatları akımından etkilenen Harry Redfern'i kiraladı. Aslında 1939'da düşmanlıklar tekrardan başlayana dek geçen yirmi yıl boyunca ; Redfern "yeni model bir bar" görüşünü geliştirmek için devlet yönetiminden gelen fırsatı değerlendirdi.
 
On beş bar yıkıldı ve onun çizimlerine göre tekrar inşa edildi ve bir başka seksen yedi bar radikal olarak biçim değiştirdi. Carlisle'nin en işlek caddesi Botchergate'deki çok süslü biçimde panellerle süslenmiş Cumberland Inn'de ya da dışkirişleri boyunca kazınmış tuhaf hayvanların geçit törenin resmedildiği Cummerdale'nin bir köyündeki Spinners Arms'ta bugün hala izlerini görebilirsiniz.
 
En çok dikkat çeken şey Redfern ve MDK'nın vizyonuna örnek oluşturan yeni yedi model bar inşasıydı. Temmuz 1916'da açılan, ilk devlet mülkiyetindeki pub, Gretna Tavernası, aslında Carlisle'ın ana posta ofisi idi. Bankosu bir bara dönüştürüldü ve arkadaki tasnif odası üç yuvarlak masa, bir gazete standı, bir yazı masası ve eğlence sağlayan bir piyano ve gramafon ile birlikte yemek salonu haline geldi.  
 
Gıda satışlarından gelen yüzde 55'lik kazançta görülen dikkate değer artışla birlikte kırmızı deri koltuklar ve muşamba zemini de dahil olmak üzere ertesi yıl yenilikler yapıldı.
 
Bu barların en görkemlisi, yine de, Gracie's Bank olmalıydı. 1916'da açılan bar, savaş malzemeleri fabrikasında çalışan işçilerin beş binden biraz daha fazla olan yerel nüfusa bin kadar içki içen erkeği eklediği İskoç sınırının hemen karşısındaki Annan'da kuruldu. 
 
Kasabanın barlarında tıkanıklığı hafifletmek için tasarlanan Gracie's, Redfern için bir barda nelerin mümkün olabileceğini göstermek için de bir fırsattı. Denetimler daha da arttı. Sert içki satılmadı ve bar tezgahının üzerine dizilen içkiye izin verilmedi.
 
Yeşil ve beyaz renklerle dekore edilmiş ve cam ekranlarla bölünmüş zarif tek katlı tuğla ve kereste bina, her ikisinde de bir düzine personel tarafından tam bir masa hizmeti sunulan üç yüz kişilik oturma yerleri olan bir birahane ve yüz kişilik kapalı bir restoran barındırıyordu. Bir uçta "mütevazi boyutta" bir orkestrayı yerleştirecek ya da bir çay odası olarak kullanılabilecek bir balkon vardı. Diğer uçta ise iki bilardo masası, domino, dama ve satranç oynama odası vardı. Dışarıda ise bowling oynama ve halka atma oyunu sahası vardı.
 
Ana binaya bitişik olarak üç yüz kapasiteli bir sinema vardı; burada sinemanın ilk seyircileri Charlie Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve Theda Bara gibi sessiz yıldızları hayranlıkla şaşkın bakışlar içinde seyrederdi.
 
Ayrıca Cuma ve Cumartesi günleri Gracie's, müşterilerinin tasarruflarını çekebileceği ya da para yatırabileceği ve barın verandasına konulan kutu vasıtasıyla cephedeki sevdiklerine kartpostal göndermek için satın alabileceği pulların olduğu bir pop-up postane haline gelecekti. 
 
 
KALICI MİRAS
 
Daha 1917'de Carlisle tasarısının başarısı ardından MDK İngiltere çapında içki ticaretinin kamulaştırılmasını ısrarla istedi ve tartışmalar savaş sonrası da devam etti.
 
Bu asla olmamasına rağmen, devlet tarafından yönetilen model o kadar iyi çalıştı ki, "deney" barış zamanında ve sonrasında da devam etti. Kamu mülkiyetinin böyle bir başarı öyküsünden utanan Ted Health'in Tory hükumeti nihayetinde barların tümünü partiler halinde bira yapımcılarına 1973'te satmadan önce kamulaştırılmış mülkler bar satın almalarla birlikte çok uzaklara kadar bile yayıldı.
 
Fakat Devlet Yönetimli Tasarının etkisi sürdü. Redfern'in yeni model barları, MDK'ya üye olan iki bira üreticisi tarafından ön ayak olunan "gelişmiş bar hareketi"ne ilham verecekti. İçki içen çok fazla genç erkeğin savaş alanlarında ölümlerinin yanı sıra ülke çapında çok daha fazla sınırlayıcı ruhsat vermenin kısmen sebep olduğu alkol tüketimindeki azalma bira satışlarının düşmesi anlamına geliyordu. Bu, bira üreticilerini, rahat, iyi döşenmiş ve güvenli ortamlarda iyi yemek ve eğlence sunarak daha geniş bir kitleyi (kadınlar ve aileler) çekebilecekleri pubları tasarlamaları için teşvik etti.
 
Hareket eleştiriden muaf değildi - bazıları, işçi sınıfı geleneklerine orta sınıf değerleri empoze etmeye çalıştığını savundu. Ancak onun koşulları düzeltmesi şüphe götürmezdi ve hareket hiç kuşku yok ki kısmen kendini koruma tarafından motive edilmiş olsa da, onun öncülük eden biçimlerinin ilerici politikaları geniş halk kitlelerine tanıttığı değişimleri ifade ediyordu.
 
Bu döneme ait barların hala itibarı var ve çoğunlukla sosyal faaliyetlerde merkez olarak hizmet vermeye devam ediyorlar - hükumetin Özel Mimariye Sahip Binalar ya da Tarihi İlginç Yerler Listesi'ne günümüzde bu barlardan doksanının yansıdığı bir gerçek. 
 
Bununla birlikte bunun tersi geçerli; geçen son on yılda ve fazlasında yitik barlar seline kapısına kilit vurulan haftada en az yirmi tane hali hazırda çalışan bar kapılıyor.
 
Ekonomik durgunluk, sigara içme yasakları ve değişen yaşam tarzları, ek olarak büyük zincirler tarafına doğru karı emen endüstri yapısı tüm yeniliklere rağmen toplulukların merkezinde yer alan barların mücadelede yenilmesi anlamına geliyor.
 
Elli bin barın küçük bir kesimi hala açık, başarısız yerellerin yönetimini devralmak için topluluklar harekete geçtikçe kolektif mülkiyet şekli bir çözüm olacaktır. İngiltere'deki kooperatif barların sayısı kriz sırasında yarım düzineden bu yıl elliye hızla yükseldi ve yakın tarihli bir rapora göre bir diğer doksan bar sırada bekliyor. 
 
En son yılın barı seçilen George & Dragon gibilerin çoğu, küçük şehirlerin düşüş seline kapılmayı önlemek için kırsal bölgelerde girişimde bulunuyor ancak çoğu bu işe şehirlerde peydahlanıp başlamışlardı. 2014 yılında Brighton'daki Bevy toplu konut sitesinde kolektif sahip olunan ilk bar oldu ve şu anda korodan tutun da yerel engelli hizmetlerine kadar bir çok hizmet veren bir topluluk merkezi oldu.
 
Fakat her şeyi yapamazlar. Bazen sadece devlet bir endüstriyi kurtarmaya yetecek büyüklük ve cesarettedir. Elde ettikleri başarı göz önüne alındığında barların kamulaştırılmasının siyasi gündeme alınmasının zamanı çoktan geldi. Kulağa inanılmaz geliyor olabilir - ancak bir zamanlar Başbakan James Corbyn de öyleydi. 
 
 
www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
www.jacobinmag.com
Reason in Revolt

      ÖZGÜRLÜK

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN[*]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak.”[1]

 

Onu yitirmemizin ardından, yaşadıklarına ilişkin bir haberde, “Film Senaryosu Gibi Bir Hayat” betimlenmesi dillendirilmişti.

Çukurova’lı devrimcinin yaşadıklarına dair bu saptama bile yetersizdir…

Mahir ve yoldaşları ile eylemlere katılan… 12 Mart Muhtırası sonrası hakkında idam cezası talep edilen, af yasası ile cezası 30 yıla düşürülen… İnfaz hükümleri ile ömrünün 14 yılını zindanlarda geçiren O’ydu…

THKP-C’li Oktay Etiman’dı; cezaevinden çıktığında bir boşluğa çıktığını; ancak kendisini ayakta tutan şeyin devrimci bilinci, duruşu, direnci olduğunun altını çizendi…

Dik duran yaşamı bir direnç abidesiydi; hem de son ana dek!

Çok direndi; hiç hasta olduğunu kabul etmeden Ankara’da her eylemde -başta Nuriye Semih’inkiler olmak üzere!- bulunmaya çalışan koca yürekli devrimciydi.

* * * * *

1947 yılında Adana’da dünyaya gelmişti.

Öğrenci olduğu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ilk yıldan itibaren devrimci mücadele içinde yer aldı; defalarca tutuklandı. THKP-C’liydi.

Selamiçeşme Akbank soygununa katıldığı iddia edilen Oktay Etiman, Mahir Çayan ile birlikte İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp, öldürülmesi eylemini gerçekleştirmekle suçlandı. (Eylemin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını önlemek ve tutuklu devrimcilerin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştı…)

12 Mart 1971 darbesinden sonra açılan THKP-C davasından yargılandı ve hakkında idam talep edildi. Ancak 1974 çıkarılan af yasası ile cezası önce müebbet hapise, sonra da 30 yıla düşürüldü. İnfaz hükümleri ile hayatının 14 yılı cezaevinde geçirdi.

Oktay Etiman 68 kuşağından hapse girenler arasında en çok işkence görenlerden biri olarak bilinir. Bir söyleşisinde kendisine yapılan işkenceyi şöyle aktarmıştı:

“Ben üç defa ciddi işkence gördüm. Bir tanesi 12 Mart darbesinden önce Demirel’in başbakanlığı döneminde. O zaman öğrencilere kaba dayağın dışında elektrik filan böyle şeyler yapılmazdı. İlk kez bu 70 yılında yapmaya başladılar. Demirel zamanında bugünkü Konya yolundaki Emniyet’in binasında 8. katta siyasi şubede elektrik de dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek her türlü şekilde işkenceye maruz kaldım.

Darbeden sonra tutukladığımda yine işkenceden geçtim. Cezaevindeki 13. yılımda Malatya Cezaevinde -12 Eylül’den sonra kurulmuştu orası- hapishanedeki tavrımdan dolayı olsa gerek böyle bir denk düşürüp beni koğuştan alıp işkence bölümüne götürdüler. Falaka da dahil olmak üzere sigara söndürmeye kadar böyle bir şey yaptılar. Hoş değil tabii. 38 yaşındasın, cezanı yatıyorsun. Hapishanedesin zaten. Ne yapabilirsin ki? Dışarıya baş kaldırdı, isyan etti, silah çekti derler. Hepsi palavradır. Bu bir hınçtır, kindir, öfkedir. Bu öfke cezaevindeki 13. yılını tamamlamakta olan bir insana karşı bile yönelebilmektedir. Cezaevindeki var oluş tarzım, kurallar karşısındaki tutumum demek ki bir yere yazıldı, yazıldı, birikti ve bir gün denk düşürüp aldılar götürdüler. Geçen yıl ameliyat olduğumda anestezist sordu bu sırtınızdaki izler nedir diye. Söyledim sigarayla yakıldığını. İki tane iz hâlâ duruyor. Bunlar normal. Bir devrimcinin fikirlerinden dünyaya bakışından hapishanede taviz vermediği takdirde uğrayacağı, maruz kalacağı davranışlardır. Bir devrimci olarak ben de yaşadım. Zaten bunları göze alarak devrimci mücadele içinde bulundum. Çok da şaşırtıcı gelmedi bana.”[2]

Kimilerinin “THKP-C kurucularındandı” dediği Oktay Etiman, Mersin’deki ‘Kızıldere ve THKP-Kurucuları Anlatıyor’ başlıklı söyleşisinde, “Ben THKP kurucusu değilim, hapiste idim ve kurulduğunu hapisteyken arkadaşlardan öğrendim. Ama kendimi, bugün de o zaman da THKP’nin militanı olarak görürüm,” demişti.

68 kuşağının devrimcileri zindandan çıktıklarında, hem dünya hem de Türkiye’nin çok değişmiş olduğunu fark ettiler.

14 yıl sonra Oktay Etiman’da hapisten çıktığında, SBF öğrenciliği yarım kalmıştı, bir başına Adana-İskenderun ve en son Ankara’ya gitmek zorunda kaldı.

En güvendiği insanlar başka ikbal kapılarına yönelmiş, Oktay Etiman’dan adeta köşe bucak kaçar olmuşlardı. Geleceğin valisi, üst düzey bürokratı gibi parlak bir geleceği feda edip devrimci mücadeleye (k)atılan ve THKP’nin istisnasız bütün eylemlerinde yer alan Oktay Etiman Ankara’ ya geldiğinde kalacak yer bulamaz ve çok ciddi maddi sıkıntı içerisindedir ve aylarca parkta, bankların üzerinde yatar.

“Oktay Etiman; “68’in efsane ismi”, Ankara’ya 14 yıl hapisten sonra döndüğünde kalacak yeri olmadığı için Kurtuluş Parkı’nda, bankların üstünde aylarca yatmış. Bilim ve Sanat dergisinin bir biçimde haberdar olmasıyla dergi bürosunda akşamları kalabileceği söylenmiş kendisine. Kış geldiği için Oktay derginin bürosunda akşamları herkes gittikten sonra yan yana dizdiği iskemlelerin üzerinde uyumaya çalışmış kış boyu. Sonra Ana Britannica ansiklopedisine çeviriler yapmış, haftada 35 lira ücretle. İşte bu ücretle simit, çorba gibi son derece sağlıklı ve zengin mönüyle beslenmiş…”[3]

2012’de verdiği söyleşide “Şu anda ne ile geçiniyorsunuz” sorusuna şöyle yanıt vermişti:

“Şu anda çeviri yaparak geçiniyorum. 95-99 yıllarında Özgür Gündem gazetesinde yazılar yazmıştım. Hakkında davalar açılıyor işte başka bir isimle yayın hayatına devam ediyordu. O zamanlar işte dayanışma amaçlı orada yazılar yazmıştım. Aynı zamanda çevirinin yanı sıra bant deşifrasyonu denilen bir iş var onu da yapıyorum. On parmak yazmayı öğrenmişim bir zamanlar. İki saatlik üç saatlik bir konferansı icabında gözüm kapalı yazabiliyorum. İngilizce konferansları deşifre ettirdiler bana en başta. Sonra da Türkçe de yapar mısın dediler, olur dedim. Evimin balkonunda otururken gökyüzünü seyrederken de yazabiliyorum. Ama asıl çeviriden, yani hapishaneden çıktıktan sonra asıl ondan para kazanmaya başladım. İngilizceyi maarif vekaletinin lisesinde okudum, orada okutulan İngilizce çok sınırlıdır. Hapishanede iken o dört duvar arasında dış dünyaya bir pencere daha açabilir miyim, başka kaynakları da okuyabilir miyim diye düşündüm. Türkçeye çevrilmeyen metinleri ya da kitapları da okumak istedim. Önce gramer çalıştım. Sonra önüme bir kitap koydum, hiç unutmam Puşkin’in Yüzbaşının Kızı diye bir kitabıydı. Pugaçov ayaklanmasını anlatır. Çok hoş bir öyküydü. Puşkin bir de çok sade yazan, modern Rus dilinin de kurucularından biridir. Çok hoştu, onunla ben başladım. Yani hapishanede ne kadar geliştiyse öyle gelişti. Sonra hapishaneden çıkınca Britannica’nın çevrisinde çalışır mısın dediler. Birkaç madde çevirdim. İyi olduğunu söylediler, devam et dediler, devam ettim...”[4]

Boyacılıktan çevirmenliğe hayatını kazanma serüveninde 23 Eylül 2017 gününü Hacettepe Hastanesi’nde karşıladı…

* * * * *

“Benim hocam Karl Marx’tır. Dünyayı nasıl algılamam gerektiğini ben Marx’tan öğrendim öğrenebildiğim kadarıyla. Bu mücadele bilincini bugüne taşımalıyız,” vurgusuyla şunları diyendi Oktay Etiman:

“Devrimciler gerçek hayatta yaşayan eylemcilerdir. Bundan dolayı devrimcilerin bir efsane gibi değil, kendileri hayatta iken de hayattan ayrıldıktan sonra da hakikât içinde, hakikâtlerin arasında yaşamış insanlar olarak algılanmalarını doğru bulurum. Ama elbette ki insanlar devrim mücadelesine en çok emek vermiş insanları bir şekilde tanımlarlar. Hatta onlardan biri de ‘efsane’ olmaktır ama tabii bunu bir sevgi saygı ifadesi olarak alırım ben. Bir devrimci her zaman kendisinin hayatla hesaplaşması, nasıl yaptığının bilinmesi ve buna değer verilmesi bakımından hayatının anlamlandırılmasını düşünür…

Şimdi tabii, 68’in kendisi de insanlık tarihi ve macerasındaki anlardan biridir. 68’i bir an olarak almak doğru değildir. 68 Spartaküs hareketinin bir devamıdır, önceki isyancıların 68 yılında ulaşmış olduğu takipçiler hareketidir. Bu yüzden bir bakıma Spartaküs’üz, bir bakıma Ege’de, Doğu’da mücadele eden hareketlerin bir devamcısı olduğumuz kanaatindeyiz. Tek başına 68 diye ortaya çıkmış bir şey değildir, bir devam hareketidir…

Batıdaki bazı örgütlerin Kürt sorunu konusunda yeterince duyarlı olmamaları, hatta karşıt olmaları söz konusu. Sosyalizm pozisyonundan çıkarak, ırkçılık değilmiş gibi yapıp ırkçılık yapmalarının arkasında Kemalist ideolojisinin sosyalist örgütlere sızmış olması vardır. Aslında Kemalist ideoloji de her zaman her şeyi ifade etmiyor. ‘Devletin kuruluş ideolojisi’ diyelim. Yani Türkçülük, milliyetçilik… Bunun değişik varyasyonlarla, nüanslarla sızmış olması… Tıpkı itirazcılık bir sınırın ötesine nasıl geçmeyi gerektiriyorsa, ideolojik olarak da enternasyonalizmin prensiplerinin hayata geçmiş olması bunu gerektiriyor…

‘İşçilerin vatanı yoktur’u nasıl diyebiliyorsak, halkların eşitliği, kardeşliği konusunu da elbette bizim savunmamız gerekiyor. Teorik olarak bunu savunmak yetmez. Önemli olan, halkların hakikâten kardeş gibi yaşayabildiği bir toplumsal yapının kurulması için çaba harcamaktır. Yoksa bir devlet bir halkı ezerken ‘Halklar kardeştir!’ demek de, bu baskıyı gizlemenin bir vasıtası olabilir. Hakikâten halkların haklarıyla eşit olduğu bir toplumu yaratmak için mücadele etmek icap ediyor…”[5]

* * * * *

Muarızlarının bile saygı duymak zorunda kaldığı O;[6] Ertuğrul Kürkçü’nün, “Doğruluk ve cesaret timsali, 68’lilerin yüz akı”; Alper Taş’ın, “Yumruğunu hiç indirmeyen”; Ahmet Say’ın, “Birinci sınıf bir insandı,”[7] diye betimlediğiydi…

“Kendisinden övgü ile yüzüne karşı bahsedilmesinden hiç hoşlanmazdı. İçinde bulunduğu sıkıntısını anlatmayı sevmez ama karşısındakinin içinde bulunduğu ruh durumunu kavrar ve dolayısıyla rahatlatmaya çalışırdı. Tüm inceliğini, kalın bir kabuk içinde saklamayı yeğlerdi. Belki de o yüzden asık yüzlü durmayı tercih ederdi…”[8]

“Ciddi duruşunun ardında yaşamla ve kendisiyle dalga geçebilen, ironi dolu, zeki, hiç gülümsemeden ve en umulmadık hâllerde şaka yapabilen, doya doya gülmesini bilen, sorumlu ve görev adamı olgunluğunu her hâlinde yakalayabildiğiniz gerçek bir devrimci”ydi.[9]

Ve nihayet 12 Mart günlerinde Yılmaz Güney’le birlikte evlerinde sakladıkları Oktay Etiman için Fatoş Güney, “Benim için gerçekten çok özel bir yeri vardı. 14 yıldır hapishanede kalmış olmasının etkileri ve acılarını içinde taşırken dışında süzülen hüzünlü buğularını hissetmemek mümkün değildi. Sert kabuğunun içinde inci yapan bir istiridyeydi” diyordu.[10]

* * * * *

Sözünü ettiklerimiz ve edemediklerimizle O; Geçmiş güzel zamanları anmak için “Eu in Arcadia ego/ Ve ben de Arkadia’da yaşadım!” deyişindeki ölümsüzlerdendi…

Kim ne derse desin; O; ölümün kesinliğini insani edimleriyle aşan, yenen bir yaşanmışlıktı…

Evet, “Ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur,” deyişindeki üzere Joel Kovel’in…

Nihayetinde Lukretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum, o hâlde korkacak ne var?”; Epikuros’un, “Var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur; ölüm geldiği anda da biz artık yokuz,” saptamalarındaki üzere ölüm Onun için biçim; asıl olansa ölümsüzlük; toplumsal başkaldırılarla yeniden doğuştu…

Çünkü Ruhi Su’nun, “ellerinde pankartlar/ gidiyor bu çocuklar/ kalkın ayağa, kalkın/ gidiyor bu çocuklar”; Attila İlhan’ın, “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı” dizelerindeki O; Adnan Yücel’in, “bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” diye betimlediği isyana, yani başkaldıranlara aitti…

 

18 Ekim 2017 14:17:30, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:196, Kasım 2017…

[1] Edip Cansever, Umutsuzlar Parkı, Yeditepe Yay., 1958.

[2] Oktay Etiman’ın 30 Mart 2016’da Mersin’de gerçekleştirilen “68’liler Paneli”ndeki konuşmasından.

[3] “Bütün THKP’liler gibi ‘68’in efsane ismi’ gibi nitelemelerden de hiç hoşlanmazdı ve kendisin bu şekilde anılmasına prim vermezdi.” (Murat Bjeduğ, “Siyasal’lı, DEV-GENÇ’li, THKP’li, 68’li Oktay Etiman’a Veda Ederken…”, 10 Ekim 2017… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-bjedug/siyasalli-dev-gencli-thkpli-68li-oktay-etimana-veda-ederken,18264)

[4] Etiman Noah Gordon’un Hekim (Yurt Yayınları, 2001), Michael Curtis Ford’un On Binler (Yurt Yayınları, 2002), Wolfgang Sacsh’ın (der.), Kalkınma Sözlüğü (Özgür Üniversite Yayınları, 2007), Bartoloméo de las Casas’ın Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi (İmge Kitabevi Yayınları, 2009, 2011) gibi eserlerini Türkçeye kazandırmıştı.

[5] “Oktay Etiman: Devrimciler Gerçek Hayatta Yaşayan Eylemcilerdir”, 5 Ekim 2017… http://gazetehayir.com/oktay-etiman-demokrasi-uzlasma-imkânini-saglayan-bir-rejimdir/

[6] “Oktay ağbiyi Mülkiye ve Konur Sokak’ta tanımayan yoktur, yalanı dolanı bozukluğu samimiyetsizliği içten pazarlığı hiç olmadı, öyle bir yoksulluk ki insanın eli varıp yazamıyor… Çok uzun süren siyasi kavgalarımız derin uzlaşması imkânsız fikri aykırılıklarımız oldu, küsüp selamı sabahı kestiğimiz çok oldu. Ama öyle sert ve yalın ve harbi bir hayatı oldu ki, bizlere sadece “saygı” duymak düşer. 68’de kaldırdığı sol yumruğunu yetmiş yaşına kadar tek bir an hiçbir siyaset ve hiçbir ilişki, hiçbir taktik ve strateji adına, bir an olsun, hiç indirmedi. Sol yumruğu havada ve sıkılı öldü.” (Nihat Genç, “Sol Yumruğu Havada Öldü”… http://www.forumgercek.com/905481-post16.html)

[7] Ahmet Say, “Oktay Etiman”, Evrensel, 10 Ekim 2017… https://www.evrensel.net/yazi/80036/oktay-etiman

[8] Muazzez Uslu Avcı, “Bir Devrimci, Bir İnsan Oktay Etiman”, 5 Ekim 2017… http://www.realitehaber.com/2017/10/05/bir-devrimci-bir-insan-oktay-etiman/=

[9] Kemal Berişler, Cumhuriyet, 7 Ekim 2017… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/840132/Oktay_Etiman_ugurlandi..._Arkadaslari_Etiman_i_anlatti.html

[10] “6 aylık hamileyim. Tabutluk hücrede sadece çömelebiliyorum. Sonra beni sorgu odasına aldılar. Oradaki bütün polisler sorgu odasına gelmişti. Çünkü, Yılmaz Güney’in karısını merak ediyorlardı. Özellikle de ne diyeceğimi… Sorguda malum sakladığımız arkadaşları sordular, onların bizde kaldıklarını söylemedim. Oradaki polisler benimle nazik konuşmaya çalışıyorlardı ama tehditkâr sözler de söylemeden etmediler.

Beni tekrar sorguya aldılar. O sırada Oktay’ı getirdiler. ‘Bu adam mıydı o gece sakladınız?’ dediler, ‘Hayır, onu tanımıyorum’ dedim. Oktay’a ‘Bu kadın mıydı o gece saklandığınız evdeki?’ Oktay bana şöyle bir baktı ‘Hayır, bu hanımfendiyi

tanımıyorum’ dedi. Hâlbuki çok iyi tanımıştı. Oktay’ın hâli perişandı. Her hâlinden çok fazla işkence yapılmış olduğunu anlamıştım.” (Muazzez Uslu Avcı, “Fatoş Güney: Oktay Etiman’ı Yılmaz Güney Saklamıştı”, Gazete Duvar, 7 Ekim 2017… http://t24.com.tr/haber/oktay-etimani-yilmaz-guney-saklamisti,458997)

 (ÖZGÜRLÜK)

BEDEL...

Aşağıda ABD Dışişleri Bakanı'nın IKBY Başkanı Barzani'ye mektubunu neden reddedildiğini sorgularken, "Böyle bir mektup gitmediği" ile ilgili itirazlar olduğu görülüyor. Diyelim ki öyle olsun ve ABD böyle bir mektup göndermemiş olsun.

Değişen nedir? Bu bize neyi anlatır, esas olarak hiç bir şey.

Her siyasal yapının üzerine oturduğu bir "reel politik" vardır. Güney Kürdistan'daki reel politik Saddam'ın Enfal saldırıları sonrası BM'nin de onayı ile 1991 yılından 2003'e kadar ABD'nin fiilen uyguladığı "36. PARALELE UÇUŞ YASAĞI"dır. Bununla da yetinmemiş, bu yasağın kontrolü için Türkiye'de "ÇEKİÇ GÜÇ" konuşlandırmıştır.

Güney'in kendine gelmesi 30 yıl boyunca Irak, İran ve TC'nin askeri tehdidinin dışında kalması bu sayede mümkün olmuştur.

Keza 1996'da KDP ile YNK arasındaki çatışmalı anlaşmazlıkların çözümünden, 2005 Irak Anayasa'sının oluşturulmasına kadar Kürdistan'ın hem Irak'ta hem BM düzeyinde Federe Devlet statüsü kazanması da bu ittifakın sonucudur.

2014 yılında da IŞID kimsenin beklemediği bir atakla Irak'ta birçok bölgeyi bir anda ele geçirdiği gibi, Kürdistan bölgesine yönelip neredeyse Erbil'in düşme tehlikesi ABD-Koalisyon uçaklarının müdahalesi ile durdurulabilmişti.

Dolayısıyla benim temelde sorguladığım IKBY'nin bu ittifakı ve koruyucu şemsiyeyi neden DIŞLADIĞIDIR... ABD, söz konusu türde bir mektup yazmamış olsa bile, kendileriyle bağımsızlık gibi önemli bir adım atılırken hiç konuşulmamış mıdır? Hiç eğilim alınmamış mıdır?

Mektubu duymasak, görmesek bile ABD, "referandumu doğru görmediğini ve sonuçlarını tanımayacağını açıkça" herkese söylemedi mi? Şimdi eğer bir önderlik koruyucu kalkanı kalkarsa, alesta bekleyen sömürgeci bölge devletlerinin üzerine çökeceğini ÖNGÖREMEZ Mİ, HESAPLAYAMAZ MI?

30 yıldır her krizde arkanızda olmuş bir müttefiğin açıktan ifade ettiği tüm önerilerini bile reddettiğinizde, onun da "o zaman ne haliniz varsa görün" demeyeceğinin ne garantisi var? Belli ki Saddam yönetimi ve IŞID'la savaşım sırasında ilerleyen işbirliği Kürt siyasi önderliklerinde "ABD bize muhtaçtır, her halükarda bizi korur" özgüveni yaratmış olmalı.

Liderlik doğru hesap yapmayı, öngörülü olmayı gerektirir.

Sonuçta bana göre Irak'ı, İran'ı, TC'yi IKBY üzerine yönelmeye CESARETLENDİREN şey ABD'nin koruyucu şemsiyesini kaldırmış olmasıdır. Bozulan bu iki denge, içerdeki çelişmeyi de TETİKLEMİŞ oldu.

         

Recep Maraşlı

          

FACEBOOK SAYFAMIZ