Özgürlük

1 MAYIS'TA ALANLARA!

Yaşadığımız zamanlar mutlu zamanlar değil. Gerçi gözyaşlarımızın eksik olmadığı zamanlar oldu mu ki? Acılar, işkenceler, toplu katliamlar, yargısız infazlar, cinayetler ve ortadan kaybetmeler ile geçen onlarca seneler. Düşünebiliyor musunuz bu kadar tehdide rağmen hala vazgeçmedik. Günümüzde delice bir hızla yükselen ulusal gerilimlere, gerici milliyetçi söylemlere, ırkçı kışkırtmalara, militarist baskılara, despotlara, diktatörlere, faşistlere, korkutmalara, sindirmelere, şantaja, komploya ve de ezilenlerin gittikçe artan bir sayıda aşırı milliyetçi ve dinci duygular tuzağına düşerek devrimci demokratik mücadeleden uzaklaşmasına rağmen hala yılmadık. Neden mi? Çünkü bizler umudumuzu hiçbir zaman kaybetmedik! Çünkü bizler sosyalizme olan bağlılığımızı hiçbir zaman yitirmedik! Çünkü bizler düşüncelerimizin metalaştırılmasına ve paranın tahakkümüne ve bizi ele geçirmesine karşı çıktık. Çünkü bizler biliyoruz ki özgürlük, adalet, eşitlik ve sevgi paylaştıkça güzel. Çünkü bizler "Yeryüzünü vatan, tüm insanlığı millet" yapmaya ant içtik!

 

İşte sırf bu yüzden yarın, 1 Mayıs'ta meydanlardayız!

 

1 MAYIS İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI

DEVRİMİN ŞANLI YOLUNDA İLERLEYENLERİN BAYRAMI

Özgür  Devrim

(ÖZGÜRLÜK)

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK![*]

SİBEL ÖZBUDUN

 

“İyi, basit;

kötü ise çok yönlüdür.”[1]

 

Deyişin yaygınlaşmasını Rosa Luxemburg’a borçluyuz. Luxemburg onu Friedrich Engels’e atfediyor. Daha titiz araştırmalar[2] ise Krl Kautsky’yi işaret ediyor.

İlk kez kimin ağzından ya da kaleminden çıkmış olursa olsun, günümüzü bundan iyi tarif edecek bir ifade bulmak zor.

Öyle ya, genç insanlar için çok gerilerde kalmış gibi gözükebilir; ancak sosyalist sistemin hemen ardından 1980’lerde dünya sahnesine muzaffer bir kumandan edasıyla giriş yapan neoliberal ideologların “tarihin sonu”nu ilan edişleri bizim kuşağın aklında mıh gibi çakılı. Tarih, sınıflar mücadelesi, baskıcı ulus devletler, Jakobenizm… velhasıl bireyi özgürlüğünden eden herşey bitmiş, (neo-) liberalizmin sonsuz şafağı başlamıştı. Bundan böyle dünya sadece “sivil” toplum ve şirketlerden ibaretti; ulus devletin baskılarının sona erdiği, devletin etki alanının asgarîye çekildiği, sınıf mücadelesi retoriğinin hegemonik olmaktan çıkıp tavanarasına kaldırıldığı, bir iklimde, tüm bastırılmış, ötelenmiş kimlikler açığa çıkacak, birbirleri ve şirketlerle müzakereler içerisinde görünürlüklerini ve yaşam alanlarını sürdüreceklerdi. Küresel ve ebedî serbest piyasa, kendisine erişim yetisinden başka hiçbir şey talep etmediği bireylere bol, sınırsız, her dem yenilenen hazlar vaat ediyordu; kişiler birey ya da cemaat mensupları olarak bu bitimsiz liberal hedonizm oyununa katılabilecek, kendi paylarını arttırabilmek üzere ustalıklarını sergileyeceklerdi. Parçalı, çoğul kimlikler bu “oyun” içerisinde, birbirlerine düşmeden, yan yana, barış ve alışveriş içerisinde yaşayıp gidecekti.

Bu “öfori”ye kapılanların tatlı düşlerinden uyanması uzun sürmedi. Kapitalist dünyada 1970’lerin petrol krizine yanıt olarak formüle edilen ve sosyalist sistemin dağılmasının sağladığı avantajlarla küresel sermayenin emekçilere karşı açtığı devasa seferberliğe dönüşen neoliberal talan, küresel servet dağılımını bir avuç zengin lehine radikal biçimde etkilemişti. Credit Suisse’in ‘Küresel Refah Raporu’na’ göre, dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin dünya değerlerinden aldığı pay, 2000 yılında yüzde 45.5’den, 2017’de yüzde 50’ye yükseldi.[3]

Bir yandan ülkeler içinde gelir dağılımı dengelerinin iyiden iyiye bozulması, bir yandan da servet dağılımında devasa boyutlara varan eşitsizlikler, dünya ekonomisine hâkim olma mücadelesindeki birkaç çokuluslu şirketin dünya enerji hatları ve kaynaklarının denetimini ele geçirme hırslarının tetiklediği savaşlar, küresel ısınma ve bölgeler arası dengesizliklerin artışının tetiklediği göçler, “küresel ekonomi”nin “cennet” vaatlerinin aslında bir cehennemin reklamından ibaret olduğunu gösterdi kısa sürede.

Nasıl mı?

Orta Doğu’yu kasıp kavuran savaşlar bir yana; bilmiyor olamazsınız: ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, küresel ölçekte tırmanışta; aşırı sağcı, ya da daha isabetli bir tanımla faşizm Avrupa ölçeğinde, siyasal İslâm ise Orta Doğu çapında mevzi üzerine mevzi kazanıyor.

Örneğin Fransa:

“Fransız toplumunda ırkçı ve yabancı düşmanı fikirlerin son yıllarda yükselişte olduğu, bir devlet kurumu olan İnsan Hakları Ulusal Danışma Komisyonu (CNCDH) tarafından bugün yayımlanan raporla adeta tescillendi. Rapora göre, günümüz Fransa’sında nüfusun yüzde 84’ü ırkçılığın ‘yaygınlaştığını’ düşünüyor. İstatistikler 2013 yılı sonunda Fransızların yüzde 35’inin kendisini ‘ırkçı’ veya ‘biraz ırkçı’ olarak tanımladığını gösteriyor. Bu oran 2012 yılında yüzde 29 olarak kaydedilmişti. Daha da vahimi her 10 Fransız’dan 6’sı (yüzde 61) ‘bazı davranışların’ ırkçı eylemleri ‘meşru kılabileceğini’ söylüyor. Bu oran kendisini ‘sağcı’ olarak tanımlayan arasında yüzde 73’e kadar çıkıyor. Rapordaki verilere göre, Fransızların yüzde 74’ü ‘Fransa’da aşırı sayıda göçmen var’ deyişiyle hemfikir olduğunu ifade ediyor. Yüzde 60’ı da aşırı göçmenleri ima ederek ‘Bugün artık insan Fransa’da kendisini evinde hissetmiyor’ diyor.

Tüm bunlara paralel olarak Fransa’da ırkçı eylemlerde de artış gözlemleniyor. Bu eylemler 2013 yılında bir önceki yıla oranla yüzde 11.3 oranında arttı. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Fransa’da polis ve jandarma 2013 yılında Müslümanlara karşı 226 ırkçı eylem kaydetti. Bunların 62’si ‘doğrudan eylem’, 164’ü ise ‘tehdit’ biçiminde gerçekleşti. Müslümanlara karşı en fazla ırkçı eylem gerçekleştirilen bölge Paris ve banliyöleri oldu. Sözlü gerçekleşen ırkçı saldırıların ise sadece yüzde 8’inin polis ve jandarmaya ihbar edildiği belirtiliyor.”[4]

Ya da Almanya:

Uluslararası Hak İhlâlleri İzleme Merkezi’nin, ‘Geçmişten Bugüne Almanya İhlâl Karnesi Raporu’nda, Federal Kriminal Dairesi’nin 2013 yılı verilerine göre, Almanya’da 1990-2011 yılları arasında işlenen ırkçı cinayetlerin sayısının 746 olduğu ve bunların tamamına yakınının adi suç kapsamında değerlendirildiği belirtilerek, Almanya Federal Hükümeti’nin resmi rakamlarına göre, 2001-2011 yılları arasında her yıl ortalama 22 caminin saldırıya uğradığı, 2012’de bu rakamın 40’a yükseldiği, Almanya’da son 15 yıl içinde 300’ün üzerinde cami saldırısının gerçekleştiği kaydedildi.

Rapora göre Almanya’da “Her yıl 10 bin ırkçı/ İslâmofobik suç işleniyor, üretime katkı sağlayan insanlar evlerinde diri diri yakılarak katlediliyor.”

Ülkede 5 bin 239 ırkçı suçun kayıt altına alındığı aktarılan raporda, şu tespitlerde bulunuldu:

“Bu rakam ülkede her yıl 10 bin civarında ırkçı/ İslâmofobik suç işlendiğini ortaya koymaktadır. Almanya’da 90’lı yılların başından itibaren tırmanışa geçen ırkçı ve İslâmofobik saldırılarda son derece vahşi yöntemlere başvurulmakta, Almanya’da okuyan, çalışan, vergi veren, üretime katkı sağlayan sivil insanlar, evlerinde diri diri yakılarak katledilmektedir. Almanya Federal Kriminal Dairesi’nin verilerine göre, Ocak 2016 itibariyle Almanya’da 14-17 yaşları arasında 4 bin 749 mülteci çocuk kayıptır. Diğer pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da kayıp durumda olan Suriyeli kadın ve çocukların fuhuş ve organ tacirlerinin eline düştüğü noktasındaki ciddi endişeler Alman resmi makamlarınca da kabul edilmektedir.”[5]

Bu bağlamda Almanya’daki ırkçılık vak’aları arasında en çarpıcısı, hiç kuşku yok ki, 2000’li yılların başlarında 8’i Türkiye kökenli, 9 göçmenin birbiri ardısıra katledilmesiydi. Olayı çarpıcı kılan, “dönerci cinayetleri” olarak anılan cinayetlerin kendisi değil, sonradan açığa çıkan karmaşık bağlantılardı. Yıllar sonra ortaya çıktı ki katliamlar bir Alman Neo-Nazi örgütü NSU’nun (Nationalsozialistischer Untergrund/ Nasyonal Sosyalist Yeraltı) işiydi ve katiller Alman ajanlarından destek almaktaydı.

Neonazi grubu NSU’nun yargılandığı davada ortaya çıkan belgelere göre, katiller içlerinde Alman ajanların da yer aldığı kişilerden araba, silah ve para desteği almıştı. Ortaya çıkarılmasalardı, aralarında Prof. Dr. Faruk Şen’in de yer aldığı 68’i Türk 88 kişiyi daha öldürecekleri infaz listeleri de vardı. Bunlara rağmen, dört ay içinde tamamlanması beklenen davanın “Neo-Nazilerin devlet içindeki uzantıları” araştırılmadan kapatılacaktı. Çünkü Alman yasalarına göre, bir grubun terör örgütü sayılması için en az silahlı üç kişiden oluşması gerekiyordu. Nazi grubu NSU’nun bugüne kadar ortaya bilinen üç sanığından ikisi intihar etmişti. Yani, artık bir “Nazi örgütü yoktu” ortada... Ama onlara ev, para ve evrak sağladığını itiraf eden kişiler hiçbir şekilde yargılanmadı.

Ve ABD:

ABD Federal Merkez Bankası’nın Demos analizi, 2010 yılında ülke nüfusunun yüzde 64’ünü oluşturan beyazların ülke servetinin yüzde 88’den fazlasını elinde tuttuğunu gösteriyor. Ülke nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturan siyahların toplam servetten aldıkları pay ise, yüzde 2.7.

ABD’de Latino öğrencilerin yüzde 80’i, siyah öğrencilerin ise yüzde 74’ü ırksal olarak ayrışmış okullarda okuyor.

ABD’de siyahlar aynı suçu işlemiş beyazlara göre yüzde 19.5 oranında daha uzun süreli cezalara mahkum ediliyorlar.[6]

Bu veriler ABD’de ırkçılığın hiçbir zaman sönümlenmemiş yapısal bir görüngü olduğunu gösteriyor, göstermesine; ancak bir şey daha var: “Donald Trump başkan seçileli beri ABD’de ırkçı olaylar yükselişte. Salı gününden beri rahatsız edici olaylara ilişkin ayrıntılar sosyal medyada boygösteriyor ve bazı uzmanlar bunların 2001 terörist saldırılarından sonra bu tip olaylardaki en büyük yükseliş olduğunu söylüyorlar.

Güney Yoksulluğu Hukuk Merkezi başkanı Richard Cohen USA Today’e ‘Bay Trump’ın seçilmesinden sonra Vandalizm, tehdit, korkutma olaylarında büyük bir sıçramaya tanık olduk,’ diyor. ‘Beyaz ırkçılar onun zaferini kutluyor ve moralleri son derece yüksek.’ Seçimlerden bu yana merkeze 200’ün üzerinde şikâyet gelmiş.

ABD’deki İslâmi camia kendini özellikle tehdit altında hissediyor. ‘Amerikan Müslüman cemaati için son derece gerilimli günler,’ diyor Amerikan-İslâm İlişkileri Konseyi İletişim direktörü İbrahim Hooper, ‘İnsanlar geleceğe ilişkin çok kaygılı.’

Olayların sayısı artarken pek çok kişi Trump’ı saldırıları kınamaya çağırıyor. New York Times başyazısında, ‘Tüm olaylar doğrulanabilir olmasa da, korku atmosferi kuşku götürmez bir gerçek ve öyle görünüyor ki büyümeyi sürdürecek,’ denilmekte. ‘Bay Trump bunu durdurmayı başaramayabilir, ama elinden gelen herşeyi yapmalı’…”[7]

Yapmıyor… Yapmayacak da. Kuşkunuz mu var?

O zaman, buyurun, Virginia eyaletinin Charlottesville kentinde yaşananlar:

Unutmuş olamazsınız, 2017 Ağustos’unda, ABD İç Savaşı’nda köleciliğin sürmesi için savaşan Güney Ordusu komutanı Robert E.Lee’nin heykelinin kaldırılması ve heykelin bulunduğu parkın adının değiştirilmesi

yolunda bir karar alınmıştı. Kendine ‘Sağı Birleştir/ Unite the Right’ adını veren ve bir süredir internette örgütlenen ırkçıların bu kararı protesto için toplanması ve ırkçı gösterilerde silah taşınması, ırkçılık karşıtları arasında büyük bir tepkiye yol açtı ve kentte ırkçıları protesto eden bir dizi gösteri düzenlendi. Bu gösterilerden birine dalan otomobil, bir göstericinin ölümüne, 18 göstericinin ise yaralanmasına yol açtı. Kentte olağanüstü hâl ilan edildi. Kamuoyu ayaklandı. Irkçı şiddete tepki yağdı.

Ve Donald Trump sustu… Twitter sevdalısı Amerikan başkanı, olaylardan sonra iki gün boyunca bu konuda tek bir kelam etmedi. Nihayetinde ise, “şiddete başvuran iki tarafı da kınayan” alel usul bir açıklamayla geçiştirdi. Daha kötüsü, North Carolina’nın Durham kentinde önceki “kınama”sını da te’vil etti:

“O görüntülere çok yakından baktım. Sizin baktığınızdan da daha yakın. Ve bir tarafta bir grup vardı ve çok kötüydü. Karşı tarafta da bir grup vardı ve onlar da çok şiddetliydi. Daha önce Neo Nazileri kınadım. Farklı grupları kınadım. Ama o insanların hepsi Neo Nazi değillerdi, bana inanın. O insanların hepsi beyazların üstünlüğünü savunmuyordu.”

Donald Trump, hızını alamayarak ırkçılık karşıtı eylemcilerin, bir mahkeme binası önünde 93 yıldır duran ve kölelik yanlısı Konfederasyon askerlerini onurlandıran heykeli yıkmalarını da eleştirdi:

“George Washington köle sahibi miydi? Evet. Bu durumda George Washington’ın heykelini yıkacak mıyız? Afedersiniz ama George Washington’un heykelini yıkacak mıyız? Ya Thomas Jefferson hakkında ne düşünüyorsunuz? Onu seviyor musunuz? Peki tamam… Büyük bir köle sahibi olduğu için Onun heykelini de yıkacak mıyız?”

Irkçılar Trump’ın bu tavrını pek sevdiler. Öyle ki, Ku Klux Klan’ın eski lideri David Duke, twitter hesabından “Chalottesville hakkında cesaretle doğruları söylediğiniz ve solcu teröristleri de kınadığınız için teşekkürler Başkan Donald Trump” mesajını paylaşacaktı.[8]

Evet, Trump Charlottesville’deki ırkçı hezeyanı, geçiştirdi. Nasıl geçiştirmesin ki?

Çünkü Charlottesville’deki olayların baş aktörü ‘Sağı Birleştir’ hareketi, kendilerine “Alt-Right, yani Alternatif Sağ diyen yeni bir akımın temsilcileri. Mevcut sağ akım ve partileri beğenmiyor, sistemin, solcular, liberaller veya Yahudiler tarafından ele geçirildiğini, gerçek sağ ideolojinin büyük bir baskı altında olduğunu iddia ediyorlar.

Alternatif Sağ denilen bu hareket içinde, aralarında kendine ‘Beyaz Milliyetçiler’ diyen düpedüz ırkçı ve faşist gruplar var. Neo-Naziler, Ku Klux Klan derken hepsi aynı öfke dalgasının neferleri. Siyahlardan nefret ediyorlar. Onunla da bitmiyor Siyahlar dışında Obama’dan, Yahudilerden, LGBTİ camiasından, Müslümanlardan, solculardan, liberallerden... Kısacası ‘beyaz adam’ düzenini sarsan her türlü renk ve kimlikten nefret ediyorlar. Hayalleri var: Mevcut sistemi bu insanlardan temizleyip “Kendi ülkelerini kurmak” istiyorlar.

En önemli temsilcileri Beyaz Saray’da! Söz ettiğim, ABD Başkanı Donald Trump değil, ki kuşkusuz o da bu grupların desteğini kazanmış bir lider. Ancak Donald Trump’ın yakın danışmanı ve stratejisti Steve Bannon, bizzat Alternatif Sağ hareketinin beyinlerinden. Kurucusu olduğu Breitbert News ve Cambridge Analytica gibi yayınlar, bu hareketin yayılmasını, trolleşmesini ve nihayetinde Donald Trump gibi marjinal bir ismi iktidara getirmesini sağladı. Kurulu medya düzenine karşı, fakat ‘yalan haber’ ve sansasyon üzerine inşa edilen inanılmaz bir medya gücü var.”[9]

Yalnızca Steve Bannon da değil: Donald Trump’ın danışmanlarından Sebastian Gorka’nın ise Macaristan’daki Yahudi karşıtı gruplarla bağlantılı olduğu iddia ediliyor. 2016 yılında ABD başkanlık seçimi öncesi kampanyalar sürerken, Demokrat Parti’nin adayı Hillary Clinton da Donald Trump’ı Alt-Right hareketini ana akım siyasete taşımakla eleştirmişti. Alt-Right hareketinden olanlar kendilerinin ‘beyaz kimliğinin’ ve ‘geleneksel Batı medeniyetinin korunmasından’ yana olduğunu söylüyor.[10]

“Ya İngiltere?” mi?

Her yıl yenilenen ‘Britanya Toplumsal Tutumlar Araştırması’, kendilerini farklı gruplara karşı az ya da çok önyargılı hissedenlerin oranlarının yükselmekte olduğunu ortaya koyuyor. 2013’deki araştırma, Britanyalıların yüzde 30’unun kendini az ya da çok “ırkçı”olarak nitelediğini göstermekte. Irkçılık oranı sosyal sınıflara göre de değişiklik sergilemekte: Serbest meslek sahipleri ve yöneticiler arasında yüzde 26 oan “ırkçılık” skalası, vasıfsız işçiler arasında yüzde 41’e çıkıyor. İşin kötü yanı, işçi sınıfı ırkçılığının yükselmesi: 1991 araştırmasında vasıfsız işçiler arasındaki ırkçılık oranı yüzde 20 ile, meslek grupları arasındaki en düşük “ırkçılık oranı”nı temsil etmekte imiş. Bir başka deyişle, 20 yıl içerisinde ırkçılık oranının en hızlı ve yüksek artış kaydettiği kesimi, vasıfsız işçiler oluşturuyor.[11]

Daha çarpıcı bir gerçek ise, Brexit sonrasında Britanya’da ırkçılık ve dinsel ayırımcılıkla ilgili suçlarda bir sıçrama yaşanması. Polis kayıtları, AB referandumunu izleyen 11 ay içerisinde, nefret suçlarında bir önceki yıla göre yüzde 23’lük bir artış kaydedildiğini gösteriyor: Bu güne dek görülmemiş bir artış! Bazı bölgelerdeki artışların ise yüzde elliyi bulduğu kaydedilmekte. Nefret suçları arasında hicap giymiş kadınların yerlerde

sürüklenmesi, Müslüman bir çiftin yüzüne asit atılması, iki Polonyalı erkeğin sokakta saldırıya uğraması ve birinin yaşamını yitirmesi gibi olaylar aktarılmakta. Müslüman çocuklarının okullara kaydedilmemesi ya da Müslüman çalışanların işten çıkartılmasına ise hiç değinmiyorum.[12]

Örnekleri çoğaltabiliriz: Belçika, Holanda, İtalya. Ya da kendileri Batı’da ayırımcılık ve ırkçılığa maruz kalan Doğu Avrupa ülkeleri…

Mesela Bulgaristan…

Bulgaristan’da polis veya güvenlik görevlisi rolüne soyunarak ülkeye kaçak yollardan giren göçmenleri yakalayarak sözde “gözaltına” alan “ırkçı Bulgar gönüllü göçmen avcıları”nın icraatlarından biri amatör bir kamera tarafından görüntülendi. BTV News haber sitesinde yayımlanan görüntülerde, Türkiye sınırını kaçak yollardan aşarak Bulgaristan topraklarına giren üç Afgan göçmenin “gönüllü göçmen avcıları” tarafından alıkonup ellerinin arkadan bağlanmasından sonra yere yatırıldıkları görülüyor.

Türk sınırı yakınlarındaki Yıldız (Istranca) Dağları’nda çekildiği bildirilen görüntülerin ortaya çıkmasından sonra BTV’ye konuşan Bulgar sınırından sorumlu Emniyet Müdürü Antonio Angelov, göçmenlerin bu şekilde alıkonulmasının yasadışı olduğunu söyledi.

Ancak Bulgar polisinin buna rağmen “gönüllü avcılara” hiçbir yaptırım uygulamaması dikkat çekiyor. Bulgaristan’da daha önce de Dinko Valev adlı bir tüccar, Türkiye sınırında “göçmenleri avlamak” için devriye gezmeye başlamıştı. Valev’in sınırda 12 Suriyeli erkek, 3 kadın ve 1 çocuğu yakalaması, ülke genelinde “memnuniyetle karşılanmıştı”. Balkan Insight News haber sitesinin haberine göre Bulgaristan sınır polisi Türkiye sınırı yakınlarında 23 göçmeni yakalayan bir “gönüllü sınır devriyesine” ödül vermişti.[13]

Ya da Macaristan…

Mültecileri engellemek için sınırına tel örgü çeken Macaristan, “Meclisinin onayı olmadan, AB’nin Macar vatandaşı olmayan kişilerin Macaristan’da ikametine karar vermesini istiyor musunuz?” referandumuna giderken;[14] Macaristan’ın Sırbistan üzerinden gelen göçmenlere karşı tutumunu katılaştırıldı. Macar güvenlik güçleri, ülkeye giriş yapmak isteyen mültecilere göz yaşartıcı gaz ve coplarla müdahale etti.[15]

Ayrıca Roszke mülteci kampında, Macar polisinin tel örgünün arkasındaki yaklaşık 150 kişiye yiyecek fırlatması ve mültecilerin yiyeceği kapmak için verdiği mücadele görüntülendi. Macar polisi, mültecilere “hayvan” muamelesi yapmakla suçlandı.[16]

Batı ölçeğindeki bu sağcılaşma, siyasal tercihlerde de ifadesini bulmakta.

Kuşkusuz ki, onyılın “sürpriz”i, Donald Trump’tı. Kendisini başkanlık koltuğuna taşıyan seçim propagandalarında, Müslümanlar için ‘Hepimizi havaya uçurmak istiyor. Onları Amerika’dan atacağım’...

Meksikalılar için ‘Kadınlarımıza tecavüz ediyor, Meksika’ya karşı duvar öreceğim’...

Çinliler için ‘İş yerlerimizi elimizden çalıyor, onları bu ülkeden kovacağım’...

İranlılar için ‘Onlarla yapılan nükleer anlaşmayı tanımayacağım’...

Gazeteciler için ‘Hep yalan yazıyorlar’...

Afro-Amerikalılar için ‘Hiç güvenilmez’... Demokrat Partili rakibi Hillary Clinton için ‘Kazanırsam hapse attıracağım’...” diyen Donald Trump![17] Kavgam’ı başucu kitabı olarak tutacak kertede ırkçı, kadın düşmanı,[18] homofobik,[19] anti-entelektüel[20], izolasyonist,[21] milliyetçi…

Ancak Trump, tek değil. Bir “yanılgı”, “yol kazası”, “rastlantı” filan hiç değil. 2000’lerin başından bu yana, dünya siyaset sahnesinde sağın, üstelik de “(neo)liberal politikaların savunucusu ve sürdürücüsü klasik (“merkez” olarak nitelenen) “sağ”ın değil (o Janus ikizi “sosyal demokrasi”yle birlikte hızla yitiriyor zeminini), ırkçılık, yabancı düşmanlığı, anti-entellektüalizm, homofobi, misojininin irredantizm ve yayılmacılıkla karıldığı, “neo-faşist” yönelimli sağın yükselişine tanık oluyoruz. Kararlı adımlarla…

Sıralayalım: Yunanistan’da faşist Altın Şafak Partisi, 2015’te yapılan son seçimlerde yüzde 7 oy aldı. Macaristan’da 2014’te yapılan seçimlerde faşist Jobbik Partisi yüzde 20 oy aldı. Bulgaristan’da seçimlerde Türklerin oy kullanmasını engellemek için sınıra barikat kurmasıyla gündeme gelen neo-faşist Ataka’nın oy oranı yüzde 10’u buluyor. Fransa’da neo-faşist FN-Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalarak, ikinci turda yüzde 34 oy aldı. Hollanda’da ırkçı faşist PVV-Özgürlük Partisi son seçimlerde yüzde 13 oy alarak ikinci parti oldu. Avusturya’da 2015’te yapılan eyalet seçimlerinde ırkçı Özgürlük Partisi (FPÖ) Steirmark’ta oylarını yüzde 10,6’dan yüzde 27,1’e, Burgenland’da ise, yüzde 9’dan yüzde 15’e çıkardı. İngiltere’de aşırı sağcı UKIP 2015 seçimlerinde yüzde 16 oy aldı. Yine Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) parlamentoya girecek kadar güçlenmesi ve İtalya (Kuzey Ligi), İsviçre (SVP), Danimarka (Halk Partisi-DF), İsveç (Demokratlar Partisi), Finlandiya (Hakiki Finler Partisi), Belçika (Flaman Çıkarı-Vlaams Blang) gibi ülkelerde aşırı sağcı-faşist partilerin etkinliğinin giderek artması, işçi-emekçi halk kitlelerinin neo-liberalizme tepkilerinin gerici hareketlere yedeklenmesinin bir sonucu olarak

karşımıza çıkmaktadır. Burada AB’nin kışkırtmasıyla Ukrayna’da yapılan faşist darbeyi de ayrıca not etmek gerekiyor.

Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, şiddetperestliğin hem toplumsal hem de siyasal sahnede bu denli yaygınlaşmasını nasıl açıklamalı?

Deneyelim:

Tarih bize faşizmin, kapitalizmin aşılamayan bir ekonomik krizi içinde ortaya çıkan bir siyasi, toplumsal hatta kültürel akım, bir devlet “biçimi” olduğunu gösteriyor.

Neoliberalizm, ideologlarının “komünizmin çöktüğünü, bundan böyle yeryüzünün küresel piyasanın işlerliği aracılığıyla ebedî bir “serbest piyasa ekonomisi” içinde yaşayacağımızı ilan edişinden bu yana, krizlerden kendini kurtaramadı: 1980’lerde ABD, 1990’da Japonya, 1994’de Meksika, 1997’de Güneydoğu Asya, 2001’de başta Brezilya olmak üzere Latin Amerika, 2008’de tüm ABD ve Avrupa’yı etkisi altına alan malî kriz, 2009’daki “büyük resesyon”. “Malî kurumları destekleyecek tarzda yürürlüğe sokulan dramatik politikalar ve ekonomilerin dev bütçe açıkları sayesinde Büyük Bunalım’a benzeyen bir senaryonun tekrarı engellendi, ama makro politikalar yapısal bir krizi tedavi edemez,” diyor Gerard Duménil ve Dominique Lévy, “2010’larda, ‘dünya’ artık krizde değil, ama -bugün ‘durgunluk’ olarak tanımlanan düşük büyüme hızları ve büyük bir hızla artan hükümet borçlarıyla ABD ve dahası, Avrupa krizden çıkabilmiş değil.”[22]

Kronik(leşen) krizi bir yana, sermayenin sınırsız büyüme özgürlüğü, emeğin örgütsüzleş(tiril)mesi, esnekleş(tiril)mesi, deregülarizasyonu, her şeyin, ama her şeyin metalaştırılması, yeryüzü kaynaklarının hoyratça ve sınırsızca talanı, ve bu talanın yol açtığı ekolojik krizler, tüketimciliğin dizginlerinden boşanması, enerji kaynak ve koridorlarının kontrolü için yükselen ve gerileyen emperyalist güçler arasında (genellikle “insan hakları, terörizme karşı mücadele” vb. kisveler altında yürütülen savaşlar… düşünüldüğünde, neoliberal kapitalizmin kendisi, dizginlenemez bir krizden ibarettir. Dünya nüfusunun yüzde 1’inin dünya servetinin yarısından fazlasına sahip olduğu, yoksulluğun çapı durmaksızın genleşirken servetin giderek daha az sayıda elde temerküz ettiği bir düzen(sizlik), sürdürülemezdir.

Gerisi için Ergin Yıldızoğlu’na kulak verelim:

“Kriz kronikleşirken, bir taraftan işsizlik, yoksullaşma, güvensizlik (sosyal statüsünü kaybetme korkusu), diğer taraftan finans sermayesinin asalak yapısının gözler önüne serilmesi, sınıf çelişkilerini keskinleştiriyor, kapitalist sınıfın hegemonik fraksiyonun halktan aldığı rızayı zayıflatıyor, toplumsal dokuyu çözmeye başlıyor. Bu çözülme, 1930’larda öncelikle ‘orta-küçük burjuva’ olarak tanımlayabileceğimiz işletme sahiplerinin yaşam dünyalarını etkiliyor, örgütlü işçi hareketinden, onun siyasi ifadelerinden, komünizmden korkmalarına yol açıyordu.

Düzenin seçkinlerini, özellikle finans sermayesini, ulusal ahengi bozan ‘yabancı’ unsurları hedef alan, güvensizliğe çare, güçlü bir lider, organik bir toplum öneren faşist hareket bu kesimin içinden doğdu. Faşist hareket, ırkçı, şoven milliyetçi, otoriter- eril, duygulara hitabeden eklektik demagojik bir söylemle orta sınıfları etkisi altına aldı. O noktada, büyük sermayenin toplumsal çözülmeyi önlemek, emek disiplinini, emperyalist genişleme politikalarını dayatmak, bir sosyalist devrim olasılığına karşı önlem olmak üzere faşist hareketi desteklediğini, iktidara taşıdığını görüyoruz.

Kapitalizm 1970’lerden bu yana uzun bir yapısal kriz içinde. Bu krizi yöneten ekonomik model tükenirken, 2007 mali krizi patlak verdi: İşsizlik, yoksullaşma, bu kez özellikle beyaz Hıristiyan işçi sınıfı içinde güvensizlik, sosyal statüsünü kaybetme korkusu yaratmaya başladı; krizin kaynağı olarak görülen finans sektörünün, yöneticilerinin maaşlarının müstehcen düzeyi, gelir dağılımı tartışmaları toplumun gündemine oturdu.

Dün ekonomik durumu bozulduğu, sosyal statüsünü kaybetmeye başladığı için, faşist demagogların ırkçı otoriter çağrılarına cevap veren orta küçük mülk sahibi sınıfların yanına bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi de ekleniyor.

Krizdeki sermaye birikim rejimi işçi sınıfına bir çözülme yaşatıyor, onlar elindekini koruma çabası içinde. Bu eskiye yönelik bir nostalji, olana sarılan muhafazakâr bir refleks, bu duruma yol açan egemen sınıf seçkinlerine, düzen partilerine karşı büyük bir güvensizlik üretiyor.

Diğer taraftan, kriz içinde işçi sınıfının bir kesimi çözülürken, yeni teknolojilere, sermayenin girmeye başladığı yeni değerlenme alanlarına bağlı olarak yeni emek biçimleri ve yeni işçi sınıfı kesimleri şekillenmeye başlıyor. Yeni teknolojiler dün elektrikli makineler, hareketli bant sistemi vb., iken bugün, dijitalleşme, robotlar, bilişim ağları olarak düşünülebilir. Hizmet, özellikle sağlık ve eğitim sektörü, kültürel (simgesel) üretim alanları da bize sermayenin 1980’lerden bu yana hızla girmekte olduğu yeni alanları verir.

İşçi sınıfının çözülmekte olan kesimi, ırkçı faşist demagogların çağrılarına kapılabilirken, işçi sınıfının yeni şekillenen kesimi, bu kesime katılmaya hazırlanan gençler örneğin İngiltere’de Brexit tartışmasında farklı

bir tavır sergiliyorlar; bir ankete göre, bu kesime katılmak üzere yetişen Manchester Üniversitesi öğrencilerinin yüzde 95’i, AB’den çıkmak istemiyor.

Dün Yahudileri tehlike olarak saptayan ideolojik kültürel eğilim bu kez yabancı işçileri, giderek Müslüman göçmenleri hedef almaya başlıyor, işçi sınıfının yeni daha eğitimli kesiminin bu konuda da daha temkinli davrandığı görülüyor. (…)

1930’larda olduğu gibi yine, bir kapitalizm ölüyor, yeni bir kapitalizm, ya da sosyalizm henüz doğamıyor. Tarihin bu çatlağından yine sınıflı toplumların, kapitalizmin en çirkin canavarları, sahneye çıkıyor...”[23]

Faşizm, 1930’larda yükselen işçi sınıfı mücadelesi, SSCB’nin emekçiler üzerindeki etkisi karşısında paniğe kapılan, Büyük Bunalım yorgunu kapitalizm için bir “can simidi” olmuştu. İşçi hareketini zecri tedbirlerle bastıran, komünist ve genelde sol partileri tasfiye eden faşizm Alman ve İtalyan sanayicilerine bir “hayat öpücüğü” sağladı.

Mali, iktisadi ve toplumsal krize yıkarak-dökerek de olsa bir çare oluşturan faşizm, öyle gözüküyor ki neoliberal kapitalizmin mevcut krizine bir tepki, ama aynı zamanda bir yatıştırıcı, bir manipülasyon aracı olarak bir kez daha çıktı sahneye.

Neoliberalizmin yerinden ettiği, aşağılara doğru sürüklediği orta ve alt-orta sınıfların, sınaî üretimin Güney ülkelerine kayması karşısında işini ve konumunu yitirmiş sanayi işçilerinin, istihdam ve sosyal güvenlik açısından kırılganlaşmış, gelir düzeyi düşmüş emekçilerin, varlık temellerini hızla yitirmekte olan esnafın, küçük işletmecilerin, ürünlerini yok pahasına gıda tekellerine satmak zorunda kalan köylülerin, market zincirleri karşısında kapılarına kilit vurmak zorunda kalan dükkân sahiplerinin… korku ve öfkelerini, sosyalist alternatifin güdüklüğünde, tüm bu olayların gerçek sorumlusu olan kapitalizme değil de, göçmen işçilere, sığınmacılara, etnik azınlıklara, Müslümanlara… yönelterek kapitalizme bir can simidi atıyor. “Millî sermaye” ile “millî emek” arasında, korporat ilişkilerin carî olduğu, “güçlü bir devlet”e dayalı ahlaksal/ püriten bir toplum “sahte”-idealine çağrı çıkartırken, uluslararası arenada “gücü gücüne yeten” ilkesinin geçerliğini va’zediyor. Ahlaklı, çalışkan, kanaatkâr emekçiler, yatırımlarını kendi ülkesine yönelten, “millî” kapitalistler, lebensraum’unu sürekli genişletme uğraşında güçlü bir devlet… Bir başka deyişle olasız bir Max Weber kapitalizmi… Küresel piyasanın dünyanın dört bucağında dal-budak sarmış üç-beş Çokuluslu’nun denetiminde olduğu bir momentte.

Çürümekte olan sistemlerde “Altın çağ” özlemleri tırmanışa geçer. Ölmekte olan birinin en güzel anılarının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi gibi bir şey.

Neofaşist zorbalık alt ve alt-orta sınıfların öfke ve korkularını, ilerleyen ya da gerileyen emperyalist devletlerin avlağına dönüşmüş çatışma ve çöküntü alanlarından kaçarak Kuzey’in refahına sığınmaya çalışan göçmenler, mülteciler üzerine boşaltmalarını sağlayarak, ve konumunu hızla yitiren küçük patronları “altın çağ” düşleriyle avutarak kapitalizmin ömrünü bir süre daha uzatabilir. Ancak bu kez çürümenin ve dağılmanın dışında hiçbir şeyin ebesi olamaz. Kapitalist sistem, sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Merkezine “bios”u ve emeği alan alternatif bir sistem tarih sahnesine çıkmazsa, en karamsar bilim-kurgularda betimlenen distopyalar eşiktedir.

“Ya sosyalizm ya barbarlık” öngörüsü hiç bu kadar canlı, geçerli ve acil olmamıştı!

 

1 Mart 2018 09:41:08, İstanbul.

 

N O T L A R [*] 8 Nisan 2018 tarihinde Almanya/ Köln’de düzenlenen etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç Dergisi, No:201, Nisan 2018… [1] Aristo. [2] Ian Angus, “… ‘Ya Sosyalizm Ya Barbarlık’ Sözünün Kökeni”, Altüst dergi, 30 Haziran 2015, http://www.altust.org/2015/06/ya-sosyalizm-ya-barbarlik-ifadesinin-kokeni-ian-angus/ [3] “Global Gelir Dağılımı Uçurumu Tarihi Seviyede”… https://www.emlakwebtv.com/global-gelir-dagilimi-ucurumu-tarihi-seviyede/66535 [4] “Fransa’da Şok Irkçılık Raporu”… http://www.dw.com/tr/fransada-%C5%9Fok-%C4%B1rk%C3%A7%C4%B1l%C4%B1k-raporu/a-17537619 [5] “Almanya’da 21 Yılda 746 Irkçı Cinayet İşlendi”… https://www.dunya.com/dunya/039almanya039da-21-yilda-746-irkci-cinayet-islendi039-haberi-318810 [6] Braden Goyette ve Alissa Scheller, “15 Charts that prove we’re far from post-racial”… https://www.huffingtonpost.com/2014/07/02/civil-rights-act-anniversary-racism-charts_n_5521104.html [7]http://www.slate.com/blogs/the_slatest/2016/11/13/a_list_of_racist_incidents_across_the_united_states_since_donald_trump_was.html [8] “Donald Trump’tan Charlottesville Açıklaması”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2017, s.7. [9] Aslı Aydıntaşbaş, “Her Yerde Aynı Dalga”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2017, s.11. [10] Çağrı Çobanoğlu, “Kim Bu Beyaz Irkçılar? ‘Amerikan Talibanı’…”, Hürriyet, 16 Ağustos 2017, s.22. [11] “Racism on the rise in Britain”, The Guardian, 27 Mayıs 2014… https://www.theguardian.com/uk-news/2014/may/27/-sp-racism-on-rise-in-britain [12] “Brexit vote sees highest spike in religious and racial hate crimes ever recorded”, The Independant, 7 Temmuz 2017… http://www.independent.co.uk/news/uk/home-news/racist-hate-crimes-surge-to-record-high-after-brexit-vote-new-figures-reveal-a7829551.html [13] “Amatör Kamera Tarafından Görüntülendi... İnsanlığın Bittiği An”, Cumhuriyet, 13 Nisan 2016, s.20. [14] “Macaristan’da Mülteci Kotası Referandumu”, Evrensel, 2 Ekim 2016, s.9. [15] “Nazi Polisi Gibi Saldırdılar”, Gündem, 18 Eylül 2015, s.13. [16] “Macaristan’da Mültecilere ‘İnsanlık Dışı’ Muamele”, Milliyet, 12 Eylül 2015, s.22. [17] Yalçın Doğan, “Küresel Azgınlaşmaya Donald Trump Şırıngası”… http://t24.com.tr/yazarlar/yalcin-dogan/kuresel-azginlasmaya-Donald Trump-siringasi,15863 [18] “Şişko, domuz, köpek, çamur, iğrenç hayvan…” Trump’ın kadınlar için kullandığı tanımlardan birkaçı. (Bkz. Claire Cohen, “Donald Trump sexism tracker: Every offensive comment in one place”, The Telegraph, 14 Temmuz 2017… https://www.telegraph.co.uk/women/politics/donald-trump-sexism-tracker-every-offensive-comment-in-one-place/) [19] Homofobik “Aile Araştırmaları Konseyi”nin davetinde konuşan Başkan Trump “Eşcinsel davranış hem onu sürdürenler hem de genelde topluma zararlıdır, ve hiçbir zaman onaylanamaz,” dedi. (http://www.independent.co.uk/news/world/americas/donald-trump-anti-lgbt-address-hate-group-summit-meeting-first-president-us-homphobia-a7997401.html) [20] “Donald Trump başkanlığının başından beri kararlı bir şekilde anti-entelektüelizmini sürdürdü. Kendi başına ele alındığında, böylesi yanlış anlaşılmış bir konum Amerikan siyasetinde görülmemiş bir durumdur. Kaygı verici olan, başkanın geniş çaplı yetersizliğine ilişkin kanıtların yığılmasına karşın milyonlarca yurttaşın böylesine iradî bir akıl-karşıtlığını eleştirme konusunda gönülsüz kalması,” diyor Louis René Beres U.S. News’daki makalesinde. (“Trump and the Triumph of Anti-Reason”, U.S. News, 13 Temmuz 2017… https://www.usnews.com/opinion/op-ed/articles/2017-07-13/donald-trump-and-the-triumph-of-anti-reason-in-america) [21] Çin ile “yeni bir soğuk savaşın eşiğinde” olduğundan söz edilen (Peter Beinart, “Trump is preparing for a new cold war”, The Atlantic, 27 Şubat 2018); Meksika sınırına (maliyetini Meksika’ya yıkmaya çalıştığı) bir duvar inşa etme “çılgın proje”sinin sahibi biri için başka bir neiteleme olabilir mi? [22] Gerard Duménil ve Dominique Lévy, “The Crisis of Neoliberalism”… https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:oyAjzS8KuokJ:https://thenextrecession.files.wordpress.com/2015/06/dumenil-neoliberalism.doc+&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr [23] Ergin Yıldızoğlu, “Faşizm Yine Gerçek ve Yakın Tehlike”, Birgün Pazar, Yıl:14, No:485, 26 Haziran 2017, s.2-3.

 (ÖZGÜRLÜK)

Alibaba ve Amazon: Burjuvazi'nin Yaratıcı Potansiyeli Harcandı

Leroy James
11 Nisan 2018
 
(Ç.N.: Burjuva sınıfı dünyanın içine düştüğü krizin yapısal ve bunun kendi medeniyet krizi olduğunun farkında. Bir yandan Dünya Sol'unun dikkatlerini aşırı sağcı ve gerici milliyetçi diktatörler üzerinde yoğunlaştırırken, diğer taraftan kendi sınıfını kurtaracak yeni bir evrimleşmenin arifesinde dev konglomeralara dönüşen şirketleri devletleştiriyor. Liberalizm ve sosyalizmin gün geçtikçe kan kaybettiği günümüzde rüzgarlar tekrardan devletçilikten-korumacılıktan yana esiyor... Ancak bu sefer ulus-devletlerden değil şirket-devletlerden yana...İşçi sınıfı bu tehlikenin farkına varamaz ise filmlerde görmeye alışkın olduğumuz distopya muhtemelen gerçeklik kazanacak!)
Sadece işçi sınıfı, insan ihtiyaçlarına ve dayanışmaya dayalı küresel olarak birbirine bağlı bir üretim, dağıtım ve değiş tokuş ağı kurabilir.
 
İki mega e-ticaret şirketi, Alibaba ve Amazon, yeni nesil ticaret ve lojistik kontrolü üzerinde hızla tekel kuruyorlar. Alibaba Yönetim Kurulu Başkanı Jack Ma, geçtiğimiz günlerde şirketinin “ticaret alanları, pazarlar, ödemeler, lojistik, bulut bilişim, büyük veri ve diğer birçok alanı içeren ticaretin geleceği için temel dijital ve fiziki altyapıyı oluşturmaya çalıştığını," açıkladı. Artık dünyanın en zengin kişisi Jeff Bezos'un yönettiği Amazon, benzeri bir vizyonu takip ediyor. E-ticaret ve lojistik gerçek toplumsal bir ihtiyacı yerine getiriyor ve bu gelecek nesil altyapı inşa edilmek zorundadır. Ancak Ma ve Bezos'un vaatlerine rağmen, diğer kapitalistler gibi onlar da bu görevi tamamlama becerilerinde sistematik olarak sınırlı kalıyorlar.
 
Sosyalist bir gelecek, malları ve hizmetleri verimli bir şekilde taşımak ve sunmak için dünyayı birbirine bağlayan geniş bir ağ gerektirecektir. Ev eşyalarına, ilaç ve gündelik ihtiyaçlara insanlar, altyapı bunu desteklemek için oluşturulursa, her yerde ulaşabilirler. Kapitalizm, dünyadaki insan çoğunluğunu yoksullaştırma üzerine kurulmuştur ve bu altyapıyı karlı biçimde geliştirmek için gerekli olan orta-gelirli küresel tüketici tabanını sihirle şapkadan çıkartamaz. Bununla birlikte, rasyonel bir ekonomik plan olmaksızın, bu süreç sınırlı ve deforme bir şekilde gelişecektir. Yeni tekelci şirketler bu planlamayı sağlamak ve bu yönde adım atmak için çabalarken, e-ticaret ve lojistik "eskinin yeniyi nasıl doğurduğunun" bir başka örneğini sunuyor -ve bu ağları ele geçirmek ve gelişimlerini kendileri için en olası olana yöneltmek işçi sınıfına bağlıdır. 
 
Şu anda yarım trilyon doların üzerinde bir değere sahip olan bir Çin konglomerası olan Alibaba, 1999'da Jack Ma tarafından kuruldu ve 2017 yılına gelindiğinde 23.82 milyar dolar gelir elde etti. Forbes Alibaba'yı, "ayda 550 milyon aktif mobil kullanıcısı olan, cüce Amazon ve eBay ve en son yıldan yıla yüzde 99 büyüdüğü bildirilen Alibaba Cloud denilen bir bulut-hizmetleri şirketi" alıntılarını yaparak "Genişleyen Bir Ekosistem İddiası" olarak tanımladı. Amazon benzer bir yer kaplıyor ve fiziksel olarak nakliye ve lojistik dünyasına damga vurmak istiyor.
Şimdiye kadar iki şirket de aynı pazarlarda yarışmaktan kaçındılar ve kendi ülkelerindeki hakim pozisyonlarının keyfini sürüyorlar. 2017'de Amazon, ABD'deki tüm e-ticaret satışlarının yüzde 44'ünü ya da toplam parakende satışların yüzde 4'ünü gerçekleştirdiğini açıklarken, Alibaba online alışveriş platformu Çin'in online dolar alışverişlerinin yüzde 56'sını oluşturuyor. Ancak, Amazon'un 5 milyar dolar yatırım yaptığı ve Alibaba'nın, bir Hint e-ticaret şirketi olan Patym'e yarım milyar dolar yatırım yaptığı Hindistan da dahil olmak üzere yeni pazarlara girmeye devam ettikçe, şirketler birbirleriyle rekabet edecekler. Yarış, hem Amazon hem de Alibaba'nın internet altyapısına yoğun olarak yatırım yaptığı dijital ortama yayılıyor. Amazon Web Services (AWS) şu anda bu alana hakim, ancak Alibaba, 2019 yılına kadar kendi bulut bilişim çözümüyle AWS pazar payını aşmayı hedefliyor. 
 
Çin emperyalizminin sermayenin ihracatına yönelik yoğunlaşmasının bir parçası olarak, Jack Ma, firmasının vizyonunu, Avrasya'nın "altyapı boşluğunu" kapatmayı ve aynı zamanda Çin hakimiyetini temin etmeyi tasarlayan projelerdeki bir yatırım programı gibi bir Marshall Planı olan Xi Jinping'in "Kemer ve Yol Girişimi" ile açıkça uyumlu hale getiriyor. 
 
Ma, “ürünlerimizi sadece Kemer ve Yol ülkelerine satmak ya da ucuz emek ve ham maddeleri ithal etmek yerine, iş yaratmak ve denizaşırı ekonomileri teşvik etmek ve insanların geçim koşullarını iyileştirmek istiyoruz," diye belirterek, Çin'in uluslararası kalkınmaya olan yaklaşımının daha önceki Batı liderliğindeki küreselleşme yaklaşımlarından daha adil sonuçlar doğuracağını iddia etti. Ancak, işçi sınıfı tarafından bu proje üzerinde demokratik kontrol olmaksızın, sonucun farklı olmasını beklemek için bir sebep yoktur. Kapitalizm ve emperyalizm kar peşinde işçi sınıfı sömürüsüne dayanır, sermaye ister ABD'den gelsin ister Çin'den isterse başka bir yerden.
Kapitalist bir e-ticaret firması için daha önce kullanılmayan bir pazara yoğun bir şekilde girebilmek için, o ülkede, satılmakta olan malları satın almak için harcanabilir gelire sahip olan, yani “orta sınıf” olarak adlandırılan büyük bir kesimin olması gerekir. Ancak kapitalizmin küresel iş bölümü, yoksul ülkelerde işçi sınıfının büyümesi engellenmiş gelirleri şeklinde, buna bir sınır getirmektedir. Hindistan'daki "orta sınıf" ülke nüfusuna oranla çok küçüktür ve büyümemektedir ve burjuva basın, bu kesim tarafından yapılan tüketim harcamalarına karları sürdürmek için güvenilemeyeceği konusunda kapitalistleri uyarmıştır. Ayrıca Afrika'da kapitalist gelişme, sınırlı satın alma gücüyle çok küçük bir orta sınıfın oluşmasına yol açmıştır.
 
Kapitalizm'in işçilerin pahasına insafsızca kar peşinde koşması özellikle zengin ülkelerde dünya ekonomisini bir süreliğine büyütebilir. Gelecek nesil ticaret ve lojistik eski sömürgecilik dünyasını bünyesinde toplamanın yolunu arıyor ancak kapitalizmin kriz çağında bu bölgelerden büyük karlar elde etme imkanının zamanı geçti - Jack Ma ve Jeff Bezos, ileriye doğru yol gösteremezler. Zengin ülkelerde daha yaygın olan daha iyi ücretli işçiler üzerine kurulu bir altyapı geliştirme modeli, yoksul ülkeleri sürekli olarak yoksul ve borçlu tutan bir sistemde sert engellerle karşı karşıyadır. Sadece dünya işçi sınıfının müdahalesi, sömürü ve baskıya değil, dayanışma ve insani ihtiyaçlara dayanan, küresel olarak bağlantılı bir üretim, dağıtım ve değiş tokuş ağı potansiyelini gerçekleştirebilir.
 
*www.socialistrevolution.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 
 (ÖZGÜRLÜK)

Anlaşılan O Ki, Bill Gates'in Çocuklara Yardım Eli Yemen'deki Çocuklara Uzanmıyor

BY SARAH LAZARE

Milyarder hayırsever, Yemen'de çocukların ölümünü ve kitlesel açlığı seyreden Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Salman'ın önüne kırmızı halı seriyor.

 

Bill ve Melinda Gates Vakfı'nın web sitesinin açılış sayfasında hayırsever organizasyon emsalsiz 40,3 milyar dolarlık bağışını dağıtmanın kilit önceliğini belirliyor: “Daha fazla çocuk ve gencin hayatta kalmasını ve uygun şartlar içinde büyümesini sağlayın.”

 

Gelgelelim bugün Bill Gates, Yemen'de çocukların ölümünü ve kitlesel açlığı seyreden Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Salman'ı içtenlikle karşılıyor. ABD gezisinin bir parçası olarak, diğer ünvanlarının yanı sıra Savunma Bakanı olarak da hizmet veren veliaht prens, Gates'in 30 Mart'taki teknoloji odaklı toplantıda söylendiğine göre onu ağırlayacağı Seattle'a bir gezi planlıyor.

 

Ziyaret, UNICEF'e göre neredeyse ülkedeki çocukların tamamını insani yardıma çaresizce muhtaç bırakan Suudi liderliğinde Yemen'deki savaşın üçüncü yıldönümünün hemen birkaç gün sonrasında gerçekleşir. Kıtlığa ve şimdiye kadar kaydedilmemiş büyüklükte kolera salgına sürükleyen ABD gemilerinin suça katıldığı Suudi deniz ablukası, gıda ve tıbbi malzeme yardımlarını durdurdu.

 

Bu arada, ABD, İngiltere ve Körfez mütefikleri de içeren Suudi önderliğindeki koalisyon, hastaneleri, düğünleri ve cenazeleri hedef alan Yemen'in sivil altyapı tesislerine şiddetli bir bombalama operasyonu başlattı. Bombalamanın başlamasından beri tam olarak kaç Yemenli sivilin öldüğünü kimse bilmiyor, ancak BM tahminleri çoğunlukla 10.000 rakamında uzlaşıyorlar. Bu, bir yıldan uzun süredir en yaygın toplam sayı olmasına rağmen, bombalar, kıtlık ve hastalıklarla öldürülen insan sayısının hesaplanmasının zorluğu göz önünde bulundurulduğunda, gerçek sayı muhtemelen daha yüksektir.

 

ABD’nin desteğiyle Suudi liderliğindeki koalisyon sürekli olarak okulları bombaladı, bazı durumlarda aynı tesisi birden çok kez vurarak, okulların kasıtlı olarak hedeflendiğini gösterdi. Bu saldırılar, Bill ve Melinda Gates Vakfı'nın ifade ettiği eğitimin geliştirilmesine ve öğrencilerin mezun olmasının sağlanmasına odaklanma göz önüne alınırsa dikkate değerdir.

 

Prensin ziyareti, bin Salman ve Gates arasındaki ilk işbirliğine damga vurmayacak. Geçtiğimiz sonbaharda Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da prensle bir araya geldikten sonra, Gates, "temel sağlık ve kalkınma sorunlarını çözmek için yenilikleri" teşvik etmeyi amaçlayan 10 milyon dolarlık "Büyük Mücadeleler" girişimi başlatmak için Prens Muhammed bin Salman bin Abdülaziz (MiSK) Vakfı ile birlikte ortaklığını ilan etti. (Suudi devlet petrol şirketinin tahmini değerinin yüzde 0.000006'sı kadar, başlı başına acınası bir rakam.)

 

Gates, siyasi muhalifleri üzerindeki acımasız baskısını ABD basınında “reformcu” olarak yağcı yayınlarla elde eden bin Salman'ı aktif olarak onaylayan ve normalleştiren tek önemli isim değil. Oprah Winfrey ve eski dışişleri bakanı Henry Kissenger, sızan gezi programına göre bin Salman'ın görüşmeyi planladığı insanlardan sadece bir kaçı.

 

Fakat bin Salman'ın önüne kırmızı halı sererek teknoloji ikonu Gates, insanlık savunuculuğuna -anlayacağınız çocuklar- adanmış ve hayırsever olarak kendini yeniden keşfettikçe, yeni bir ahlaki tiksindiricilik seviyesi sergiliyor. 

 

Milyarder, vakfının adını insani misyonuna dayandırdı ve bu marka vasıtasıyla hayırsever bir imparatorluk geliştirdi. Dünya Sağlık Örgütü'nün en büyük özel finansörü olan Bill ve Melinda Gates Vakfı, hükümetleri bertaraf etme ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası varlıkların politik gündemini şekillendirme gücüne sahiptir.

 

ABD'nin jeopolitik düşmanları olan milletlerden gelmekle suçlanan savaş suçlularının aynı sıcak tepkiyle karşılanmayacaklarını söylemeye bile lüzum yok. Fakat Washington'un itibarı yerinde olan despotları, suçları ne kadar korkunç ve belgelenmiş olursa olsun ruhsat alırlar.  ABD Dışişleri Bakanlığı bile 2016 yılında ABD'nin Suudi Arabistan'daki Yemen bombalamasına verdiği destekle savaş suçları kovuşturmasına maruz bıraktığını anladı.

 

İnatçı aktivistlerin çalışması sayesinde, 20 Mart'ta Senato'da kıl payı başarısız olan Suudi savaşına ABD desteğini sona erdirmek için yakın zamanlı siyasi zorlama ile birlikte, Suudi Katliamı ABD Kongre'sinde giderek ortaya dökülüyor. Kanun yapıcılar ABD savaşını sona erdirmekte başarısız olurlarken, herhangi bir anlamlı kamu denetiminden korunmuş özel vakıflar hesap vermede daha az sorumludurlar.

 

Bill ve Melinda Gates Vakfı, davranış kurallarında belirtilen, ABD en büyük bağışının sorumlu hizmet sunanları olduğunu iddia ediyor: “Vakıf faaliyetlerimizde ve ilişkilerimizde dürüst, adil ve güveniliriz.” Gates'in dünyada acı çeken çocukların en kötü faillerinden biri ile devam eden ilişkisi, bu ilkenin izlendiği -en azından en temel çizgide ahlaki anlamda- konusunda güven telkin etmiyor.

 

*www.inthesetimes.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 (ÖZGÜRLÜK)

NORVEÇLİ TRUMP'IN DÜŞÜŞÜ

ELLEN ENGELSTAD
 
Radikal bir sol parti tarafından harekete geçirilen Norveç parlamentosu, ülkenin en önde gelen göçmen karşıtı politikacısını hükümetten kovdu.
Sylvi Listhaug seçim kampanyası resmi, 2008. Bård Gudim / Wikimedia
 
Norveç en son, Donald Trump Norveç gibi ülkelerden daha çok ve "b.ktan" yerlerden daha az göçmenin ABD'ye gelmesi gerektiğini belirttiği için uluslararası medyanın ilgisini çekmişti. Bu, ırkçı bir başkan için mükemmel bir fantezi yeri olan dünyadaki en beyaz ülke olarak Norveç ile dalga geçilmesine ve alay edilmesine de yol açtı. 
 
Norveç'in ne kadar beyaz olduğu sizin onu nasıl tanımladığınıza bağlıdır, ancak ırkçılık, göçmenlik ve "kültürel koruma" bu küçük ülkede gerçekten ortalığı karıştırdı. Geçen ay, hem destekçilerinin hem de aleyhtarlarının Trump ile kıyasladıkları Adalet Bakanı Sylvi Listhaug'un görevden alınması ile sona erdi.
 
Fakat gerçekte ne oldu? Ve bu sağ kanat popülizmine ne kadar büyük bir darbe oldu?
 
NORVEÇ SAĞ'I
 
Listhaug, muhafazakar sağcı parti Høyre ile 2013'ten beri hükümette bulunan, köpek gibi hırlayan bariz ırkçı tarihi ile birlikte sağcı bir oluşum olan İlerici Parti'ye(FrP) mensuptur. 
 
Uzun süre boyunca Norveç egemen çevreleri çok aşırılıkçı gördüğü FrP ile işbirliği yapmayı reddetti. Seçim çıkarlarından dolayı fikirlerini değiştirdiler. Çoğunluğu güvence altına almak için oya ihtiyaç duyan sağ partiler, FrP'yi merkeze davet ettiler ve işbirliklerini hoş karşıladılar. O zamandan beri merkez sağ partiler, popülist Norveç sağı, Avrupa'daki benzerleri gibi olmadığına, daha ılımlı ve yumuşak, tarihsel olarak daha az zararlı olduğuna dair halka güvence veriyordu. İsveç Demokratları tam bir Nazi geçmişine sahipken, Frp'nin kökleri vergi karşıtı liberal bir partiye uzanıyordu.
 
Yine de, yoksa kıtadaki en temiz petrole, en güzel fiyortlara ve en tatlı aşırı sağcı politikacılara sahibiz diye kendimizi kandırıyor muyuz acaba diye sormak makul olabilir. O zamanlar FrP'nin lideri olan Carl I Hagen'in Norveç'te yaşayan bir Müslüman adına sahte bir mektup düzenlemesinin ve bunu İslam ülkeyi ele geçirdi diye öne sürerek kullanmasının üzerinden sadece otuz yıl geçti. O yıllardan bu yana göçmen karşıtı politikalar yürütmek ve Müslüman karşıtı korkuyu kışkırtmak Frp'nin geçim kapısı oldu. Bu yıllar boyunca iki liderin, Hagen ve Siv Jensen'in geri kafalı beyanları biliniyordu.
 
Ve daha sonra Sylvia Listhaug ortaya çıktı.
 
Listhaug, hükümete daha fazla rekabet ve özel sektör katılımı için baskı yaptığı Oslo'da, 2006'da refah ve sosyal hizmetler şehir komisyonu yetkilisi(byråd) oldu. Bir danışmanlık firması için çalıştıktan sonra, 2013 yılında sağcı koalisyon hükümetine tarım ve gıda bakanı olarak girdi. Şimdiki kadar tanınmıyor olduğu halde, 2010'daki açıklamalarından dolayı çiftçiler arasında münakaşa ve korku yarattı ve Norveç'in tarım politikasının “komünist bir sistem” olduğunu söyledi.  
 
Gitgide partinin politik yıldızı ve ülkenin en lafını sakınmaz göçmen karşıtı politikacısı haline geldi. 2015'te Avrupa "göçmen krizi" sırasında "iyilik tiranlığına" hiddetlendi: sadece daha katı göçmen politikaları isteyen makul insanlar, göçmenliğin sonuçları hakkındaki tartışmaya kapatmak için ahlak bekçileri olarak kendinden menkul konumlarını kullanan "iyilik tiranları"tarafından kalpsiz ve ırkçı olarak yaftalandılar.
 
Daha sonra o Aralık ayında Listhaug yeni oluşturulan kabineye atandı: göçmenlik ve entegrasyon bakanı. Hem şok edici hem de beklenilen idi. Şok ediciydi çünkü ılımlı olduğunu iddia eden muhafazakar sağ, göçmen karşıtı en önde gelen sesi göçmenlik bakanı olarak seçmişti. Ve beklenilendi çünkü oyların yüzde 16'sını kazanan FrP koalisyona katılmıştı.İstediklerini elde etmek için yeterince güçlüydüler ve Listhaug'ın göçmenlik işlerinde olmasını ve partinin görüşünü yayacak bir platform istediler. Listhaug çabucak en iyisini yaptı. Yeni görevine başladıktan kısa bir süre sonra, 2015 Aralık sonunda, Listhaug Norveç'in iltica politikasını "Avrupa'nın en katısı" yapmaya söz verdi. 
 
O zamandan beri Listhaug Norveç aşırı sağının kahramanı, Sol ve liberal medyayı trollemekte becerikli bir provokatördür. Uluslararası dikkat çeken ve "belki de gelmiş geçmiş en Norveçli görünen insan" olarak onu etiketlemeye Jonh Oliver'ı sevkeden bir maharet gösterisinde Listhaug, Akdeniz'de ıslak bir elbise ile yüzerek "göçmen olmanın nasıl bir şey olduğunu" teste tabi tuttu. Geçen yılki seçim kampanyası sırasında, Hristiyan Demokratların lideri olan Knut Arild Hareide ve diğer politikacıların Müslüman din adamlarının k.çlarını yaladıklarını iddia etti.
 
Sağ seçimi kazandı ve yeni kabinede yeni bir görev aldı: adalet, kamu güvenliği ve göçmenlik bakanı. Seçim gecesinde, parlamento temsilciliğini ilk kez kazanan aşırı sol parti Rødt, onu görevden alacakları sözü verdi.
 
GÖNDERİ
 
Listhaug, 9 Mart'ta, büyük olasılıkla Ortadoğu'daki korkutucu görünüşlü bir grubun resmini altyazı ile postaladı: "İşçi Partisi teröristlerin haklarının ulusal güvenlikten daha önemli olduğunu düşünüyor. Beğen ve paylaş." Gönderiyi harekete geçiren güdü, mahkeme kararı olmaksızın yabancı savaşçı ve teröristlerin vatandaşlıklarını iptal etmek için adalet bakanlığına izin verecek bir yasa tasarısı idi. Kanun teklifi parlamentoda düştü. Ana muhalefet partisi olan İşçi Partisi, bilindik yabancı savaşçıların ancak dava hakim önüne geldikten sonra vatandaşlıktan yoksun kalmaları gerektiği konusunda hem fikir oldu. Anlaşmazlık dolayısıyla çok ufaktı ve vatandaşlığın kaldırılmasının tüm büyük partiler tarafından hafife alınması belki de asıl skandaldı. Demek ki, Kuzey Suriye'de Kürt özgürlük mücadelesini destekleyen çifte vatandaşlığı olan Norveçlilere de mi bu uygulanacak?
 
Gerçi Listhaug için bu tür sorular elbetteki söz konusu değildi - bu, İşçi Partisine saldırmak ve düşmanlık yaratmak için bir başka şanstı. Bu tür bir husumet, ara yol bulmaya ve fikir birliğine varmaya çalışan daha çok ılımlı sosyal demokratlardan oluşturulan İşçi Partisi göz önüne alındığında, sol bakış açısından tuhaf görünebilir. Örneğin, 2015 yılında parti muhafazakar hükümetle bir iltica anlaşması imzaladı.
 
Bununla birlikte, aşırı sağın hastalıklı hayalgücünde İşçi Partisi sınırların açılmasını destekleyen ve vatana ihanet edendir. Bu paranoya, sağcı terörist Anders Behring Breivik bir hükümet binasını bombaladığı ve İşçi Partisi gençlik kampında seri cinayetlere giriştiği 2011 yılında en tehlikeli seviyeye ulaştı. Yetmiş yedi kişi hayatını kaybetti. Saldırıdan sonra ulus bir araya geldi ve İşçi Partisi hükümeti sevgi, dostluk ve demokrasi mesajı yayınladı. Mesaj çok sıcak ve belirsizdi, ancak sonrasında Breivik'in tabuya dönüşen eylemlerini besleyen sağcı aşırıcılığa gerçekten saldıran siyasi bir iklim de yarattı. Belirtmek isterim ki, saldırının ardında yatan sebep olan sağcı nefret, deliye dönmüş yalnız bir kurdun destekçileri olarak muhaliflerin alnına leke çalma ve "22 Temmuz[katliamın gerçekleştiği tarih] kartına oynama" suçlamalarına kendini maruz bıraktı. Bu arada, Breivik'i on yıldır üye olarak sayan İlerici Parti daha da güçlendi ve hem İşçi Partisi'ne hem de göçmenlere karşı nefret yayarak aşırılıkçı websiteleri hızla çoğaldı. 
 
LISTHAUG DÜŞÜŞÜ
 
Listhaug’un 9 Mart'taki Facebook gönderisi siyasi ortamı sarstı. 2011 saldırılar hakkındaki filmin ilk açılış gününde yayınlanan yazı, Listhaug’un koalisyon ortakları da dahil olmak üzere tüm ana akım partilerin eleştirilerini tetikledi. 12 Mart Pazartesi günü, Hıristiyan Demokratların lideri, Listhaug'ın tek bir seçeneğe sahip olduğu konusunda ısrar etti: mesajı silmek ve özür dilemek. Ancak, "sil ve özür dile" Listhaug'un hareket tarzı değildi ve birkaç gün boyunca rencide edici mesajı kaldırmayı reddetti. Sonunda merhamete geldiğinde, geri adım atışının sebebi olarak telif hakları sorunlarını gösterdi. 
 
Listhaug, ertesi gün parlamento önüne çıktığında öfkeli muhalefetle karşılaştı. Dört kez özür dilemek zorunda kaldı. Oturumdan sonra İşçi Partisi, beklenmedik bir şekilde, güvensizlik oyu istedi ve Yeşiller, Sosyalist Sol ve Merkez Parti aynı şeyi yaptı. Şimdi tek gerekli olan Hristiyan Demokratlardı ve önerge çoğunluğa sahip olacaktı. Norveç parlamenter geleneğinde böyle bir hareket, Listhaug çekilmediği ya da başbakan tarafından görevden alınmadığı sürece, tüm hükümetin istifasını tetikleyecekti. Başbakan Erna Solberg, çoğunluğu korumak niyetiyle, böyle bir şey yapamayacağını söyledi. Eğer parlamento güvensizliği oylarsa, FrP ile beraber kalmaya ve hükümetin tamamını düşürmeye hazırdı.
 
19 Mart Pazartesi günü, Hıristiyan Demokratların ulusal komitesi, acil bir oturumda, Listhaug'a güvenmediğini ve başbakandan “durumu çözmek için önlemler almasını” istedi. Ertesi gün Listhaug, bakan olarak görevden alındığını ve parlamentonun düzenli bir üyesi görevine geri döndüğünü duyurdu. Basın toplantısında, bir cadı avının kurbanı olduğunu ve onun tahmininde "Norveç için bir felaket olacak" olan İşçi Partisi hükümetinden ülkeyi kurtarmak için geri adım attığını iddia etti.
 
ÇOĞUNLUK BİZİMLE
 
Tüm bunları nasıl yorumlamalıyız?
 
 
İlk olarak, Sol için bir zafer olarak görülmelidir. Norveç'in en başta gelen aşırı sağcı politikacısı hükümetten kovuldu ve 169 milletvekilinden sadece biri olarak çalışmaya sevk edildi. Bakanlık makamı olmaksızın Listhaug medyada daha az yer bulacak ve kesinlikle iktidarı ustalıkla kullanamayacak. İkinci olarak, ülkeyi sözde sadık vatandaşlar ve varsayıldığına göre hain terörist ve göçmen destekçileri olarak bölmek için tasarlanmış sağcı korku tellallığına karşı kesin bir çizgi çekti. Son ve en önemlisi olarak, ülke ve değerlerinin göçmenlerin saldırısı altında olduğuna dair sağcı hikayelere inanmayan ülke çoğunluğu için bir zaferdir.
 
2015'te Listhaug, siyasi iklimin "gerçeği konuşmayı" imkansız hale getirdiğini, mültecileri hoş karşılamanın iyi bir politika olup olmadığını sorgulamanın imkansız olduğunu iddia etti. Ve aksi yönde sonuç verdi: Avrupa çapında Sağ güçlendikçe, onlarla hem fikir olmayanları saf ve bilgisiz olarak yaftalayarak ve sessiz kalmaları için korkutarak ulusal tartışmalara gittikçe hakim oldular. Kendilerini gerçeklikte hiçbir dayanağı olmayan toplumun refahına ve sosyal reformlara adayan insanlar oldukları için daha insancıl göçmenlik politikasını destekleyen doğuştan Norveçlilere çenelerini kapamaları söylenirken, göçmenlere susmaları, minnettar olmaları ya da daha iyisi ayrılmaları söylendi. 
 
Son haftalar hikayenin değişebileceğini gösterdi. Genç bir kadın, Camilla Ahamath, onun güvensizlik hareketini saygıyla selamlayarak Rødt lideri Bjørnar Moxnes adına Sınır Tanımayan Doktorlar için bağış toplamaya yönelik bir sosyal etkinlik başlattı. Üç gün içinde kampanyada yaklaşık 80.000 kişiden 17 milyon kron(hemen hemen 2,2 milyon dolar) toplandı. Ta başından bilmemiz gerekiyordu: Listhaug'un aşırı sağcı destekçilerinin, özellikle de çevrimiçi, sesleri çok fazla çıkabilir, ancak onlar sadece azınlık. Norveçlilerin çoğunluğu zehirli konuşma ve korku tellallığından usandı. Yüz kızartıcı Facebook gönderisinden sonra ve Listhaug'un istifasından önce yapılan bir ankette, nüfusun net bir çoğunluğu, sağcı politikacıların kötü izlenim bıraktıklarını söyledi ve sadece yüzde 22'si iyi olduklarını belirtti. Listhaug istifa ettiğinde, ankete katılanların yüzde 84'ü bunun iyi bir karar olduğunu söyledi. Ve geçen yıl yapılan bir ankette, gençlerin yüzde 70'inden fazlası “ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla savaşmayı” en önemli politik sorun olarak belirtirken, “göçmenliğin sınırlandırılması” son sırada yer aldı.
 
Bu her şeyin iyi olduğu ve kazanıldığı anlamına gelmez. İlerici Parti bu olaydan sonra anketlerde hem üye sayısını hem de desteğini arttırdı ve Norveç'in daha çok bölündüğünü ve artık daha çok sol eğilimli olmadığını söylemek doğru olur. Sözde ılımlı sağ, iktidarda kalmak için aşırı sağı korumaya oldukça istekli olduğunu gösterdi. Başbakan Erna Solberg, Listhaug'a hizmetinden dolayı teşekkür etti, ileride hükümette tekrar beklediklerini söyledi ve aşırı retoriklerin “her tarafta” yer aldığını iddia ederek Listhaug'un sorumluluğunu azaltmaya çalıştı.
 
Yine de, Listhaug'un ekarte edilmesinden Norveç solunun alması gereken ders, geri basarak ya da değerlerimiz adına üzüntülerimizi sunarak değil aşırı sağa karşı dik durarak güç kazanmaktır. Sağ ne kadar başka türlü iddia etse de, çoğunluk bizimledir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

ÇEKOSLAVAKYA 1948

JOSEPH GRIM FEINBERG

 

(Ç.N.: Tarihteki devrimci deneyimlere Avusturya ve İsveç'ten sonra Çekoslavakya ile devam ediyoruz.)

 

Yetmiş yıl önce, halk devrimi Komünist Partiyi Çekoslovakya'da iktidara sürükledi. Hızlı bir şekilde gizli bir darbe olduğunu kanıtladı. 

Çekoslovak halk milisleri, Şubat 1948. Çek Radyosu arşivi

 

21 Şubat 1948'de, on binlerce işçi ve öğrenci Prag'ın Eski Şehir Meydanı'na döküldü. Akşama kadar halk milisleri ve devrimci "eylem komiteleri" tüm Çekoslavakya'da oluşmaya başlamıştı ve Cumhurbaşkanı Edvard Beneš'e halkın iradesine saygı duymasını ve baştan sona yeni bir sosyalist hükumet tayin etmesini talep ederek bir heyet gönderdiler.

 

İki gün sonra, yaklaşık 2,5 milyon işçi greve gitti (toplam 11 milyonluk bir nüfusta) ve eylem komiteleri ülke çapında devlet dairelerini işgal etti. 25 Şubat'ta, göstericiler devasa Wenceslas Meydanı'nı doldurdular ve eğer cumhurbaşkanı boyun eğmeyi reddederse, hükumet merkezinin olduğu Prag Kale'sine yürümekle tehdit ettiler. Akşam üzerine doğru Benes, devrimcilerin yeni bir hükumet önerisini kabul etti ve Komünist lider Klement Gottwald, tezahürat yapan kalabalığa zaferi duyurmak için Wenceslas Meydanı'na geri döndü.

 

Milan Kundera, 1969 tarihli Yaşam Başka Yerde adlı kitabında, Çekoslovak Komünist Partisi'nin 1948'de iktidarı ele geçirmesini kitlesel coşkunun bir anı olarak resmeder. “Muzaffer Şubat” olarak anılmaya başlayan şeyin ilk yıldönümü, samimi bir coşkuyla kutlandı. Fakat baskı çoktan başlamıştı ve giderek artan çirkin gerçekliğini görmezden gelmeyi (romanın şiirsel kahramanı gibi) biraz kolaylaştıran sadece devrimin güzel idealleri idi. Eskiden sosyalist realist bir şair olan Kundera'nın kendisi hayatının geri kalanını alayvari sıkıcı yazılara adayacaktı.

 

Yine de, birçok insanın, çok büyük çekicilik tükendiğinde bile yeni düzeni desteklemek için yeterli nedenleri vardı. Zenginliklerin yeniden bölüşümü çoğunluğa açık yararlar getirdi ve hızlı sanayileşme ülkenin en fakir kesimlerindeki müthiş yoksulluğu ortadan kaldırdı. Fakat bu ilerleyen güvence büyüyen halk iktidarıyla birlikte gelmedi. Sendikalar, fabrika konseyleri, eylem komiteleri ve milisler Komünist Parti kontrolü altına alındı ve partinin kendisi kendi üyeleri tarafından değil, liderleri ve Moskova'daki liderleri tarafından kontrol edildi. 

 

Muzaffer Şubat'tan hemen sonra, Sağ ve Sol muhalefet, güçlü bir polis aygıtı tarafından bastırıldı ve 1950'de bir göstermelik duruşma, partinin en önde gelen eleştirmenlerinin bazılarının infaz edilmesine yol açacaktı. 1952'de, Genel Sekreter Rudolf Slánský ve Dışişleri Bakanı Vladimír Clementis de dahil olmak üzere partinin önde gelen bazı şahsiyetleri Sovyet yönetimindeki göstermelik duruşmada kurban gideceklerdi.

 

Fakat 1948 başlarında, bunun bir Komünist zaferin sapabileceği yön olduğu neredeyse hiç belli değildi. Sovyetler Birliği'nde Stalinizmin gerçekliğini bilenler için bile, Çekoslovak devriminin farklı bir yol izleyebileceğine inanmak için iyi bir sebep vardı. Komünist Parti bizzat, savaşlararası Çekoslavakya Cumhuriyeti'nin demokratik geleneklerine saygı gösteren ve onları yerine getiren "sosyalizme giden Çekoslavak yolu"na desteğini ilan etmişti. Çekoslovak Komünist Partisi, Orta ve Doğu Avrupa'nın çoğundaki benzerlerinden farklı olarak, büyük ölçüde kendi başına sivrildi.

 

Kurulduğu andan itibaren, Komintern'in en büyük gruplarından biriydi ve 1928'de  Sovyetler Birliği dışındaki en büyük Komünist Parti haline gelerek Almanya Komünist Partisi'ni geçti - kişi başına değil, fakat mutlak sayılarla (138.000 ile üyeleri, Fransız Komünist Partisi'nin iki katından fazla ve Çin'deki parti üyelerinin sayısının yaklaşık beş katıydı). Aynı zamanda, partinin politik faaliyeti, güçlü bir işçi hareketi ve kuvvetli bir entelektüel kadro ile tamamlandı - ülkenin önde gelen çoğu yazarı ve sanatçısı Komünist veya parti üyesi olmasa da destekleyen yoldaşlar idi.

 

Çekoslovakya ayrıca son derece sanayileşmiş bir ekonomik temele ev sahipliği yapıyordu. Bu sanayileşme bölgesel olarak değişken olsa da, Çekoslavak Komünistleri, Bolşeviklerin kapitalizmin neredeyse hiç oluşmaya başlamadığı koşullar içinde sosyalizmi oluşturma ikilemiyle asla karşı karşıya kalmadılar. Endüstrileşmiş batıda (Çekoslovakya'nın Çek bölgesi) Komünizm gerçekten işçi sınıfının kitlesel bir hareketiydi. Slovakya'da hareket daha yavaş büyüdü, ancak Komünistler güçlü bir anti-faşist direniş mücadelesinde önderlik yaptıktan sonra, kendilerini gerçekten bir halk gücü olarak ispatladılar. 

 

Bir çok açıdan Çekoslovakya sosyalist devrim açısından ders kitaplarında okutulacak bir örnek niteliğindeydi. Ortodoks Marksizm tarafından talep edilen kriterlerin hiçbiri eksik değildi. Ancak karmaşık bir unsur vardı: Kendi kurumsal ihtiyaçlarını demokratik yapıların hakimiyetine sokmakta başarılı olduğu kadar halk iktidarı görüntüsünü yansıtmakta da başarılı olan Komünist Parti. 

 

Savaşın sona ermesi Avrupa'daki sosyalist fikirlerde bir yükseliş yarattığında, Çekoslovak Komünistler fikirleri gerçeğe dönüştürmede öncü bir rol üstlenmek için iyi bir konumdalardı. Savaş sonrasının ilk seçim zamanı, 1946'da üye sayıları çoktan 1 milyona ulaşmıştı. Ve faşist partilerin ve onların işbirlikçilerinin yasaklanmasının ardından, geriye kalan partiler uzun süredir devam eden Komünist talepleri içeren bir program etrafında birleştiler: sosyal refahı iyileştirmek, büyük ve hatta orta ölçekli sanayiyi ulusallaştırmak ve işçi kontrolünü kademeli olarak arttırmak için. 

 

1946 seçimlerinde Komünistler oyların yüzde 38'ini alarak kazandılar - rekabetçi bir seçimde herhangi bir Komünist Partisi'nin şimdiye kadar aldığı en iyi sonuçlardan biri idi. Karşılaştırma yoluna gidersek, güçlü Fransız Partisi aynı yıl seçimlerde oyların yüzde 28'ini kazandı; İtalyan Komünist Partisi 1948'de yüzde 30 oy almadan önce oyların yüzde 19'unu kazandı ve 1945'te Macaristan Komünist Partisi oyların sadece yüzde 17'sini kazandı. Çekoslavak Komünistleri ayrıca, savaştan radikalleşerek çıkan ve Komünistlerle işbirliğine doğru meyleden, oyların bir yüzde 12'sini daha alan Sosyal Demokrat Parti ile birleştiler. Oyların geri kalanı, ulusal kurtuluşun ve sosyal ilerlemenin hakim atmosferine adapte olanların hepsi, bir dizi geleneksel olarak merkezci partiler arasında dağıldı.

 

Savaş sonrası seçimlerin Sovyet askeri işgali altında yapıldığı Macaristan ve Polonya'nın aksine, Kızıl Ordu 1945 yılının sonunda Çekoslovakya'dan çekildi. Parlamenter demokrasi çerçevesinde Komünistler, Ulusal Cephe olarak bilinen bütün siyasi partileri kapsayan büyük bir koalisyon hükümetine girdiler. Komünist lider Gottwald başbakan oldu.

Komünist yanlısı gösteriler, 18 Eylül 1947.

Ulusal Arşivler / Wikimedia

 

Mayıs 1945'te Nazilerin yenilgisi ile Komünistlerin Şubat 1948'deki zaferi arasındaki dönem çelişkiyle doluydu. Çek topraklarında Nazi işgalinin sonu, ulusun nihayet, Çekoslovakya'nın ilk cumhurbaşkanı sol eğilimli filozof Tomáš Garrigue Masaryk tarafından desteklenen sosyal ideallere ulaşabileceği umudunu beraberinde getirdi. Savaş zamanı diktatörlüğü yurt içinde büyüten Slovakya'da partizanlar, toplumsal devrime atılacak bir adım olarak ulusal kurtuluşun alternatif bir direniş anlatısını aşılamışlardı. Geniş kapsamlı entelektüel ve politik özgürlük atmosferinde, geleceğe yönelik vizyonlar ateşli bir şekilde tartışıldı ve savaş arasının solcu kültürel eğilimler dönemi zindelikle geri döndü.

 

Ama aynı zamanda bu bir hayal kırıklığı dönemiydi. Devletleştirme programı tamamlanmış olsa da, sonunda radikal değişim anının gelip çattığını düşünen çoğu kişi için hala çok yavaştı. Kendisini “demokratik” bir devrimin lideri olarak sunma niyetinde olan Komünist Parti, başlangıçta sendikalardan ve Sosyal Demokretlar'dan gelen baskıya rağmen, zamanın sosyalizm için henüz olgunlaşmadığı konusunda ısrar ederek, devletleştirme meselesini gündeme getirmekten çekinmiştir. Üstelik, yeni yasama sanayi üzerinde bir miktar işçi kontrolüne izin vermesine rağmen, Komünist liderler, işçilerin "geçici" kemer sıkma tedbirlerini kabul etmeye ve savaş sonrası yeni bir toplum inşa etmenin menfaatine greve gitmekten kaçınmaya  ayrıca davet ettiler. Ve bugün çok muhabbetle hatırlanan özgür tartışma ortamı, 2-3 milyon etnik Almanın haklarından mahrum edildiği ve ülkeden sürüldükleri bir zamanda gerçekleşirken, benzer bir kader, sadece bir kısmı gerçekleşse de, yarım milyon Macar için de ortaya atıldı. 

 

İktidar partileri yalnızca insani ilerleme ve toplumsal eşitliğe yönelik retorik taahhütlerinde değil, aynı zamanda Almanlardan arınmış Çek ve Slovakların ulusal denetimi altında bir ikili devlet kurma arzusunda da birleşmişlerdir. Yine de, sıradan aktivistlerin bildirisi, toplumsal değişim taleplerini uluslararası kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak gördükleri konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. 

 

Komünist Parti, Şubat 1948'de devrimci devlet karşıtı eylem çağrısında bulundu, bunu halihazırdaki iktidar partisinin belirsiz duruşundan dolayı böyle yaptı. Bir bakış açısından alttan gelen bir devrim gibi görünen şey, bir saray darbesi gibi de görülebilir. 1946 seçimlerinden sonra parti, siyasi muhalifleri taciz etmek için kullanmaya başladığı İçişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere dokuz bakanlığın kontrolünü ele geçirdi.

 

Nihayetinde içişleri bakanının komünist olmayan çeşitli subayları siyasi krizi tetikleyen ulusal polis gücünden arındırma girişimi oldu. 13 Şubat'ta merkez partilerinin bakanları, eğer talepleri karşılanmazsa, hükumetten istifa etmekle tehdit ederek, polisin tasfiyesine ilişkin resmi olarak bir soruşturma talebinde bulundular. Başka müzakerelere ya da yeni seçimlere sürükleyerek, hükumeti düşürme becerileri üzerine bahislerini oynadılar. Buna karşılık, Komünist Parti hükumet krizini böylece politik bir krize dönüştürdü.

 

Çekoslovak Komünist Partisi, Şubat ayındaki krizi kışkırtmak için devlet mekanizmasının stratejik denetimini kullansa bile, devlet yapıları içindeki konumunun çok ötesine uzanan bir destek olmaksızın krizden muhtemelen çıkamayabilirdi. Komünistler, Sovyet birliklerinin yanında savaşın çoğunda mücadele eden Ludvík Svoboda'nın lideri olduğu Çekoslovak Ordusu subayları arasında dikkate değer desteğin keyfini sürdüler. Fakat daha da önemlisi, devletin resmi yapılarının dışından baskı uygulayabilen kitle örgütleriydi. 

 

Sendika hareketi savaştan sonra hızla büyüdü ve Komünist liderlik sendikacıların sendikalist ve aşırı sol eğilimlerinden şikayetçi olsa bile, Komünist eylemciler iç sendika seçimlerinde çoğunluğa sahip oldular. Fabrika konseyleri aynı zamanda ülke genelinde hızla yayıldı ve 1946'nın ortasına kadar 12.000 iş yerinde kuruldu. Bunlar, üyeleri Komünist liderliğindeki hükümetin uygulamaya istekli olduğundan daha radikal bir değişim talep eden resmi olarak özerk kurumlardı, ancak Komünistler konseylerin seçilmiş liderliğinin büyük bir kısmını oluşturdular. Komünist Partinin solunda kendini tutarlı olarak konumlandırmış bir güç olmadığı için, Komünist politikalarla hayal kırıklığına uğrayan radikaller için hiç bir örgütsel taban ortaya çıkmadı. 

 

Sosyal Demokratların sol kanadı, işçi kontrolünü ve grev hakkını savunmasında Komünist Parti'den bazen daha radikal olsa da, bu aynı zamanda Komünistler ile çalışmaya partinin en meyilli kanadıydı. Kendisini açık bir alternatif olarak sunmak istemiyordu ve sendika ve fabrika konseylerindeki Komünist hakimiyet ile asla ciddi bir şekilde mücadele etmedi. 

 

Komünist Parti, savaşın sonunda oluşan, üyeleri yeni ordunun bir kısmı -İşçi Sendikaları Merkez Konseyi'nin kontrolü altındaki silahlı güçlerin bir bölümü- gibi resmi olarak tanınma talebini seslendiren silahlı işçilerin "devrimci muhafızları"nı fesih etmekten de sorumluydu. Partinin kararı o zamanın en radikal işçilerini hayal kırıklığına uğratsa da, 1948'de partinin bariz kan değişikliği karşısında uygun şekilde onlar da kullanılabilirdi. Parti lideri, “ulusal demokratik devrimden” sosyalist devrime doğru ani bir geçişi hızlandıracak halk milislerinin ve devrimci eylem komitelerinin kurulmasını talep ederek Şubat krizine karşılık verdiğinde, üç yıl önce sabırsız devrimcileri terk ettikleri yerden toplama olarak bu eylemi görebilen kaç insanın olduğunu anlamak çok kolaydır. Ancak burada da, bu yeni organların faaliyetlerini yönlendirebilecek olan, bağımsız işçilerin doğrudan iradesi yerine, iyi örgütlenmiş Komünist Parti idi.

 

21 Şubat'ta yaptığı bir konuşmada, Başbakan Gottwald, Komünistlerin haşin taktiklerine karşı protesto eden bakanlar tarafından temsil edilen hikayeyi tersine çevirdi. Gottwald, demokratik halk koalisyonunu bozmaya çalışanın Komünist Parti olmadığına dair kalabalığa güvence verdi.Bunu yapan, işçileri desteklemekten ziyade onları bastırmak için Devlet Güvenliği'nin kullanıldığı zamanlara belki de dönmek istedikleri için ufak bir teknik sorun -sekiz polis memurunun yer değişikliği- üzerine istifa etmekle tehdit eden gerici partilerdi. Fakat eğer merkezci partiler, hükumetin ilerici program sözünden dönmesi ile Komünistleri korkutmayı umdularsa, komünistler hodri meydan demeye hazırlardı. Gottwald, bakanların istifasını kabul etmesi ve onları Ulusal Cephenin “orijinal ruhu” na sadık yeni bakanlar ile yer değiştirmesi için cumhurbaşkanına çağrıda bulundu. Komünist Parti, hem hükumetteki önde gelen parti hem de mevcut haliyle hükumetin en başta gelen muhalifi olarak, her protestonun iki tarafına da oynayabilirdi. 

 

23 Şubat'ta, kurulu devlete karşı devrimin en yoğun dönemiyle birlikte Komünist kontrolündeki Devlet Güvenlik birimleri devlet karşıtı komplo kanıtı için merkez partilerin karargahlarını aramaya başladı. 24 Şubat'ta, genel grev günü, devrimci eylem komiteleri merkez sağ Halk Partisi ve merkez sol Ulusal Sosyalistler'in gazetelerini devraldı. Matbaadaki işçiler zaten merkez sağ Demokrat Parti gazetesini basmayı reddetmişlerdi.

 

Aynı zamanda, partilerini Komünist yanlısı çizgilere zorlayan ve protestocu bakanları makamlarına girmelerini engelleyen,  Komünist olmayan tüm partiler içindeki aktivistler tarafından eylem komiteleri oluşturuldu. Akşama doğru milisler Sosyal Demokrat Parti genel merkezini de ele geçirmişlerdi ve Sosyal Demokratlar anlaşmazlıkta taraf olmaya nihayetinde mecbur edildiler. Fakat parti bölündü. Üç Sosyal Demokrat bakandan ikisi protesto olarak istifa etti, ancak onların istifaları hükumetten geri kalan içinde Komünistlerin konumunu sadece güçlendirdi. Bir parti içi tartışma sonrasında partinin Komünist yanlısı kanadı, devrimin eli kulağında olduğunu ve karşı devrimciler rolü oynamayı tercih etmediklerini gerekçe göstererek üstün çıktılar. Merkezlerini işgal eden milislerin tarafına geçtiler ve Komünist Parti ile daha yakın çalışma niyetlerini ilan ettiler.

 

25 Şubat'ta Wenceslas Meydanı'nda devrimi hızlandırmak için 100.000'den fazla gösterici toplandı ve 5.000-10.000 öğrenci Komünist eylemleri protesto etmek için Prag Kalesi'ne doğru yürüdü. Savunma Bakanı Ludvík Svoboda ordunun Komünist yanlısı protestoları bastırmaya müdahale etmeyeceğini açıklarken, polis Komünist muhaliflere saldırdı ve tutukladı.

Artık çoğu Komünist yanlısı eylem komitelerinin elinde olan sabah gazeteleri, 153 önde gelen aydın tarafından imzalanan Komünistlere destek bildirisini bastılar. Komünist liderler, yalnızca kitlelerin, aydınların, polisin ve ordunun desteğini değil, aynı zamanda ülkenin sınırlarında konuşlanan Kızıl Ordunun da desteğini aldıklarını iddialara göre ona hatırlatarak cumhurbaşkanı ile iletişim kurdular. Görünüşe göre daha fazla çatışmaya karşı ihtiyatlı olan Başkan Beneš, yeni iktidar dengesine karşı çıkmamayı tercih etti. Gottwald toplanmış kalabalığa haberleri getirdiğinde, "Madem ki her türlü gerici saldırıyı defettik, işe geri dönüyoruz, yapıcı iki yıllık plan çalışmasına, daha fazla mutlu olacağız..." diye ilan etti. Protesto etme zamanı - belki de gelecekteki hükümet eylemlerine karşı protesto etmek de dahil - sona erdi.

 

Resmi olarak konuşmak gerekirse yeni hükümet, hala geniş bir koalisyondu. Ancak Komünistler artık bakanlık makamlarının çoğunluğunu ellerinde tutuyorlardı ve Komünist yanlısı gruplar ülkenin bütün büyük siyasi oluşumlarını kontrol altına aldılar. Yeni örgüt liderlerinin gerçekte Komünist Parti tarafından kontrol edilip edilmedikleri ya da her örgütlenme ile birlikte ortaya çıkan gerçek demokratik güçler olarak kendilerini gördükleri gibi gözükmelerine rağmen ilerici değişimi destekleyip desteklemedikleri ilk başlarda kolay anlaşılabilir değildi. Komünist liderlik, her halükarda, durumu açıklığa kavuşturdu.

 

Güvenilmez politik rakipler işlevsiz hale getirildi ve açıksözlü muhalifler tutuklandı. 11 Mart'ta, politik olarak bağımsız ve Komünist Partinin güvenmediği geride tek kalan hükumet bakanı olan Jan Masaryk(eski cumhurbaşkanının oğlu), üçüncü kattaki odasının tuvaletinin penceresinin altındaki kaldırımda ölü bulundu, davada intihar olduğuna hükmedildi ancak kesin olarak asla çözülmedi. 30 Mayıs'ta yeni seçimler yapıldı ve seçmenlere Komünist liderlik tarafından hazırlanan tek bir aday listesi sunuldu. Haziran sonunda, Komünist yönetimi hayal kırıklığına uğratıp solcuların desteğini çekebilecek tek büyük politik örgütlenmeyi saf dışı bırakarak, Sosyal Demokrat Parti'yi zorla Komünist Parti'ye entegre ettiler. 

 

Kundera, Yaşam Başka Yerde kitabında, 1948'den sonra Prag'taki Komünist şairlerin hikayesinden 1968 Paris'indeki asi öğrenciler sahnesine aniden atlar. Açık sonuç, bir yerlerde uzlaşmaz devrim şarkısının kulağa çalınmasıdır, güzel idealleri soran herkese baskı için zemin sessizce hazırlanır. Kundera, tabii ki Paris solunu anlamak için hiç çaba sarf etmedi. Diğer şeylerin yanı sıra, Mayıs ‘68'deki Paris ayaklanmaları, ‘48 Şubat'ının sonucunu belirleyen en önemli faktörden yoksundu: Komünist Partinin aktif katılımı. Fakat Kundera'nın yetersizce haklı çıkardığı edebi konudan sapma bize, alttan gelen iktidarı üstten iktidara dönüştürenin sadece parti liderliği olmadığını hatırlatır. Liderlere, önemli anlarda liderlerine iktidarlarını devreden ve liderlerini eleştirenlere sessiz kalan katılımcı kitleler tarafından yardım edilir. Ve liderlerini eleştirenlere sessiz kalanlar, kendi geleceklerine de sessiz kalırlar.

 

Komünistlerin, insanların memnuniyetini ve ilgisizliğini maddi rahatlık vaatleriyle satın aldıkları söylenir. Ancak, Şubat 1948'te geçerli olan böyle bir toplumsal sözleşme yoktu. Komünistlerin önerdikleri şey, maddi kazançtan çok gücü yeniden bölüştürmek idi. Güçsüz kılma ve tasfiyeyi şart koşan hüküm ancak daha sonra gün yüzüne çıktı. Devrimler bazen kendi gizli darbelerini gizler.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

FACEBOOK SAYFAMIZ