Özgürlük

YAŞANABİLİR BİR ÜLKE İÇİN DİKTATÖRLÜĞE HAYIR.

YAŞANABİLİR BİR ÜLKE İÇİN DİKTATÖRLÜĞE HAYIR.     

Diktatörlük oylanırken tavır almak. Oy istemek, oy verilmesini savunmak, oy verilmesini desteklemek,oy verilmesine taraftar olmak, katılmak ve ortak tavır almak ve onunla çalışmak. Ya da sisteme karşı olmak ile demokrasi ve ekonomik/demokratik mücadele arasındaki çizgiyi karıştırıp her halükarda boykot tavrı! Arada bir fark var mı? Var... Aradaki fark, bir dünya görüşü kadarcık bir fark..!

Bu ve benzeri tartışma yazılarındaki amaç, farklı bir dünya görüşü ile tahlil edilen dünya ve Türkiye’sini teorik ve ideolojik boyutuyla tartışmaya açabilmektir. Kimseyle kişisel düzeyde sorunumuz olamayacağı gibi, ayrı bir dünya görüşünden kaynaklı siyasal tespit ve mücadeleleriyle  ayrı yolun yolcularıyla aynı yerde olunamayacağı ve bunun siyasal sorumluluğunun bilinçsiz ve bilinçli herkesin kendisinin üstlenmek durumunda olduğunu bilince taşıma çabasıdır. Bu bağlamıyla olmaması gerekenlere yapılan vurgular, olması gerekenin bilince çıkması içindir. Örneğin demokrasi anlayışsızlıkları ve sapmaları, nasıl bir demokrasi sorusuna verilen cevapları içerdiği için ele alınmaktadır. Böylesi bir saflaşma döneminde olumlu yönlerin geliştirilme çabası, aynı ölçüde yanlışı geliştirme çabası karşısında mücadeleyi de içeriyor. Bunun için eski dostluk vs. gibi yaklaşılan olayların psikolojik yanlışlarının da aşılmasını içeren ciddi bir mücadeleyi  de gerektiriyor. Bu bağlamda günümüz ve görevlerımız doğrultusunda verdiğimiz mücadelenin doğabilimsel adalet, üretim, paylaşım ve eşitlik vb. doğrultusunda bu tahribatı ortadan kaldırmaya yönelik olması da gerekmektedir. Sistem içi çıkar ilişkileri doğrultusunda kurulan ilişkilerden arınmış bir kadro ve partileşme süreci önemli görevlerimiz arasındadır.

Devrimci; sınıf partisi olamayan, üretenlerin yönetimini laf kalabalığından öte kendi içerisinde gerçekleştiremeyen, bu bağlamıyla nihai olarak sınıflar mücadelesini demokrasi yönünde geliştirmekten uzak olan partiye oy ister mi? Doğru yönlerinin gelişimi ve destek ayrı devrimci bir partiye gerek olmadığının ilanı demek olan o partiye katılmak ve çalışmak ayrı. Herkes siyasal tavırlarının sorumluluğunu kendisi üstlenmek zorundadır. Kimileri, boşlafların ötesi kendi içerisinde demokratik olamayan otokratlara katılıyor ve destekliyor! Kendini yadsımak değil bulmak bu olsa gerek! Oy düzeyini de aşıp aynı yerde buluşan bir katılıma dönüşüm. Kimi sisteme karşı olmakla demokrasi mücadelesini ayıramayan müzmin boykotcu! O da eski dost! Vurduğu yerden ses getirebilecek bir örgütlenme varken yapılan demokratik bir tercih olan seçim boykotunu mutlaklaştırmak ne menem bir dünya görüşüdür? Devrimci yoldan bu yana boykot etmedikleri seçim olmadığına göre, bu bir dünya görüşü farkıdır... Ekonomik- demokratik mücadele alanının politik mücadeleye tabi olmasına işkence edip, burjuva demokratik devrimin bile üretenlerin doğrudan yönetimince tamamlanacağı kesintisiz bir devrimi’’unutup’’ aceleci bir dünya görüşüne sahip olunduğu ortadadır. Her halükarda boykot edemez mi? Sorun ayrı dünya görüşüne sahip olmamaktan öte, aceleci dünya görüşünü savunurken başka şeyci görünme tutarsızlığıdır. Göründüğü gibi olmama olduğu gibi görünmeme sorunudur... (1)

Demokrasi mücadelesini, olmayan demokratlığı ve otokratlığıyla ayuka çıkmış ‘’partilere’’  katılma noktasına indirgemek devrimci tavır olabilir mi? Demokrasiye açık yönleri geliştirme mücadelesi hariç. Bu bağlamıyla katılım işçi sınıfının doğrudan kendi partisine ihtiyaç kalmadığının da ilanı değil mi? Dünyayı aynı görmediğimiz, aynı dünya görüşünde olmadığımız ortadadır.

Son günlerde, kendine göre siyasal gündeme odaklanmış o kadar çok yazı okumak zorunda kalıyoruz ki, bazen bunu’’nereye varmak için yazdın’’ diye sormak elzem oluyor. Bıraktığın boşluklarını doldurmak? Kendini tatmin? Kendini ispatlamak? vb. İnsanlar aleminin hastalığıdır, her gelişim ve olayı en azından iki farklı yönden ele alabilmek’’özgürlüğü’’! Böyle bir özgürlük doğabilimsel anlamda mevcut olmasada. Her gelişim ve olayın temel olarak gelişim yönünü anlatsan, amalarla başlayan on tane cümle kurulabilir! Örneğin; faşizmin temel belirleyeni sınıfsal özüdür ve buna anlatan cümleler kursan, ama ideolojik yönü unutulmuş vs. den giderek faşizmin belirleyeni ideolojidir gibi absürd sonuca varan cümleler kurulu verir. Bu yüzden kurduğun her cümlenin en az on çeşit anlaşılması mümkündür. Bu düzenin çatlaklarında yeni bir yaşamı filizlendirmek bu bağlamda bu sistemin içerisinde seçimle devrim yapmaktan tut, işçi sınıfının öncü partisi ‘’bu tabii ki kendisi’’ iktidara gelmesiyle çözülecek bir lafız olarak anlaşılabilmektedir. Kusura bakma ama kendini tatmin ya da kanıtlayım derken ne dediğini kulağın duymuyor mu? Bir de bunun üzerine bir çuval laf kalabalığı . Vallaha ben demedim, falan sosyolog dedi. O dediyse mutlaka doğrudur! Boş lafın ve laf kalabalığının ötesinde  hayatın ortaya çıkardığı tavır alışlar ortadadır. Ve herkesi layık olduğu yere doğanın vicdanı tarih zaten yerleştirmektedir.

Herkes yaşadığı hayatın teorisini yapabilir. İdeolojisi o dur. Kapasitesi o dur. Çünkü boş laf kalabalığının özünü de son kertede belirleyen maddedir... Çıkarcı, üç kağıtçının, üretmeden tüketenin, güce ve iktidara tapınanın vb. tutarlı tavır alabilmesi mümkün müdür? Tutarlı bir yaşamı olmayanın doğru düşünce üretmesi mümkün mü? Devrimci düşünce üretmesi mümkün mü? Dünya görüşü devrimci olmayanın yani yaşantısı devrimci tutarlılıkta olmayanın devrimci düşünce üretmesi mümkün değildir. Lafın ötesi, yaşamın yani mücadelenin içerisinde devrimci bir özeleştiriyle ancak... Herkes maddi olarak bulunduğu ortamın, yaşadığı hayatın düşüncesini üretir. Herkes kahramanı olduğu tarihi hatırlar! Son kertede madde düşünceyi belirler. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin İdealist felsefeden ayrımını ve temelini belirleyen kısa özetin biri de budur.

Kurulan ilişkiler yaşanılan kapitalizm şartlarına uygun biçimde değişmektedir. Bu şartlar altında devrimci ilişki tarzının geliştirilebilmesinin zorlukları ortadadır. Başka bir deyişle; yaşanılan ortamda var olmayan bir yaşamı ve ilişki tarzını geliştirebilme zorluğudur. Düşüncenin meta haline gelişiyle kurulan ilişkiler de alış veriş türü olabilmektedir. Bu bağlamda örgütlenme para ve güç meselesi, çalışmada bulunanlar organik üretim yapan kadro değil, kadrolular olarak ele alınabilir hale gelmiştir. Devrimci ilişkileri bir işi yapmak için kurulan ortaklık diye gören bir yaklaşım, kapitalizm tarafından düşüncenin meta haline getirilişinin tezahürüdür. Takım taraftarı olarak maça gitmek gibi. Bir konsere gitmek gibi vb. arızi, değişken, tesadüfi ve rastlantısal ağırlıklı olabilmektedir. Genelde üretimlerin organik birliğini oluşturmak değil, sorunlarını çözecek bir liman arayışı  yaygındır.

 Zorluk kapitalizm koşullarında devrimci bir dünyayı yeşertip yaşatmaktır. Bu sistemin işleyişine şu veya bu nedenden eklemlenmiş olanların devrim yapamayacakları ortadadır. Eklemlenme  teorileri ve bol laf kalabalığının dışında. Yapılan en önemli hatalardan biri de sistemin ilişkileriyle ya da değiştirilmesiyle devrim beklentisidir... Kapitalist ilişkilere kendine haklı nedenlerle eklemlenme durumunda ve yolunda olanların devrimci ilişki geliştirmeside mümkün değildir...

Baştan bir karar verilmesi gerekiyor. Bu düzenin içerisinde bir şeyler olmak, başarı, kariyeri yakalamak ya da devrimci olmak. Dönüldü dolaşıldı, girilip çıkıldı siyasal dengeyi tuturamamaktan tutarlılık yok oldu! Devrimcilikde dikiş tuturulamayıp kantarın topuzu şaşınca geriye yapılabilecek ne kaldı? Kimi profesör oldu, kimi sosyolog kimi kendine dünyasının abartısında ve keskinliğinde devrim ha oldu ha olacak! Akılı dizayn kurtarıcılıkla geçmişi ben şurda belirlemiştim, şu kadar fedakarlık etmiştim tefrikalarıyla bu günü kurtaracağını sananlar, bu gün de yazıyor ve söylüyorlar da neden eskiden olduğu gibi etkisi yok? Hiç kimse etkilenmiyor? Düşünceyi belirleyen yaşanılan ve kurulan ilişkiler. Düzen içi çıkar ilişkileriyle kurulanlardan devrim çıkmaz...

İç güdüsel, içinde kendine oluşturduğun vicdanına uydurduğun doğrularla devrimcilik olmaz. Bu niyetten ayrılamaz. Bu sistemin içerisinde yaşanmayan bir yaşamı ve sistemi organik biçimde üretmelisin. Dünyanın dört bir yanında kapitalizme karşı oluşturulan ortak yaşam, ortak oturma evleri, komünal deneylerin başarılı olamayıp sisteme eklemlenmesinin nedenini hiç düşündün mü? Ortak fedakarlık düşüncesinin fedakarlık ideolojisine dönüşümünü? Ortak üretimin geliştirilmesi ve ihtiyaçların tam olarak karşılanması yerine, yaşanılan ortama eklemlenip tüketime yönelik başarı arayışına nasıl geliştiğini? Düşüncenin özünü kavrayamamış keskin militanlığın sana çok anlam ifade etse de yaşamın kendisinde ayakları havada kaldığını?  Yani devrimci teorinle yaşam denilen eylemini birleştirmelisin. LAKİN YOZLAŞMA VE YABANCILAŞMA O KADAR TAHRİBAT YARATMIŞ Kİ BOŞ LAF KISMIYLA UĞRAŞMAKTAN TEORİK GELİŞİME YETERLİ ZAMAN DAHİ YOK...

Devrimcilerin dedikleri anlaşıldığı şartlarda devrim olmuş, anlaşılmadığı şartlar sonrasında gelişimin bu yönde olmuş ve açığa çıkmıştır. Bunun azınlık ve çoğunlukla olan ilişkisi de hep aynı dünya görüşlerinden yanlış yorumlanmaya çabalanmıştır. Tüm bu algı operasyonları ve yanılgılarına karşın doğabilimsel doğru acı bir deneyim ve gerçekliğin kendisi olarak açığa çıkmıştır. Unutulmaması gereken bir gerçeklik de devrimci düşünce gelişiminin başlangıcında hep azınlık olmuş tutucu düşünceler ağırlıkta olmuştur. Bunun için devrimciler toplumsal ve sınıfsal mücadelenin gelişim yönünü bilimsel tahlilleriyle  doğru tespit ederek o devrimci yolda mücadele edenlerdir. Bu gelişim içerisinde yaşadıkları şartlarda belirginleşmese de sonraki gelişmelerin bu savunulan yönde olmasıyla anlaşılır haldedir.

Düşüncenin meta haline gelişiyle kendi algılarından oluşturduğu dünyasının ve kurduğu cümlelerin gerçekle olan bağlantısıda dengesizleşmektedir. Kendi mağarasında algılarından oluşan cümleler kendine çok anlamlıyken, dışarıdakilerin de anlaması beklentisi cabası. Dışındaki maddeyle gerçeklerle olan ilinti algıları düzeyinde. Algılarda değişkenlikse boş laf kalabalığıyla ne dediğini bilmeme durumunu ortaya çıkarıyor. Bunun için size ağzından çıkanı kulağı duymuyor diye gelen şey, ona çok doğru ve haklı geliyor. Mağarasında oluşturduğu vicdan, adalet, eşitlik/eşitsizlik vb. laga lugalarla kafalar şişse de, hangi vicdan sorusunu soramayanın doğabilimsel bir vicdandan söz etmesi ve bilmesi mümkün müdür? Bilginin yeterli olmadığı, eksik olduğu bir gelişimi mutlak doğru diye sunmak cahilliğin daniskasıdır...

Hayır gerçekle olan ilintiyi geçelim bir başka değimle kendi algılarını teori haline getirmelerinin dışında, birbirlerinin dediğini de kendi dünyalarında algıladıklarından ortalık toz duman. Liberal görüşleriyle kim daha akıllı kurtarıcılık planına sahip yarışındalar. Burjuvaziyle işbirliğini kim hangi düzeye ilerletebilir yarışı. Bir sürü laf kalabalığının ardında Meral Akşener burjuvazinin diktaya karşı olanı mı? Destek mi? Değil mi? Acı gerçeğiyle karşı karşıyalar. Biri komünist mi, sosyalist mi karar veremiyor, oturan aktivist olmaya karar veriyor.(Tatanka) Sonra sıkıyor mu; diktaya karşı olan herkesimle birlikteliğe varmısınız liberaliğini ilerletiyor. Kimse kale almasa da. Diğeri daha tutarlı hiç ses yok. Birileri de, aynı yaşantıyı paylaşıyor olamlılar ki bu sözlerde keramet bulup paylaşıyor! Onların eklemlenmesi, gücü elinde bulundurana biat sonucunun arapçasıdır...

 

Toplumsal ve sınıfsal gelişmelerde ortaya çıkan olayların nedenleri değişik ve çok sayıda olabilir. İnsan vücudu ve hastalıkları gibi. Değişik nedenlere ağırlık veren değişik düşünceler geliştirilebilir! Fikir çeşitlilikleri denilenlerin bu algılama ve buna dayalı teşhisler koyma reel gerçekliği ortaya çıkar. İnsanlar aleminin düşünce gelişiminin sınırlarıyla orantılıdır. Lakin doğabilimsel gerçeklerin düşünce tarafından kavranamayıp, algılanamaması gerçekliğini ortadan kaldıramaz. Üstelik , gelişenlerin bileşkesi, yaşanan acı gerçek olarak ortada olsa bile, yine kendi dünyasında kalmak değişmez gerçekleridir. Üstelik, tarihsel gelişim ve zamanda yolculuk gerçekleri süzgeçinden geçirip acı biçimde ortaya koysa bile, hala kendi dünyasında yaşamada ısrar ederler. Sağlı ve sollu kendilerine doğru dünyaları vardır. Kuantum kendine gerçekler olarak reeldir. Kuantumunu yaşamaya devamda ısrar eden ‘’kararlılıktadırlar!’’ Bunun içindir ki; gelişen bilimsel düşünce toplumda ve sınıflar mücadelesinde reel dünyada, en azından başlangıçta azınlıktadır. Genel algılama bu dur. Bizlere göre zorunluluk olan, onlara göre bir avuç insanla devrim yapmaya kalkmaktır. Bizlere zorunluluklarımızın kolektif örgütlülüğü, öncülüğü olan, onlara kahramanlar ve kurtarıcılardır.(2) Kimsenin kendine doğrularıyla bir ‘’gerçekler’’dünyası uydurma hakkı yoktur. Bizlerin de bir parçası olduğu doğabilimsel gelişimleri doğru tahlil edebilmek için doğru bir dünya görüşü ve onun olayları tahlil yöntemine sahip olmak gerekir. BU BAĞLAMDA DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM DEVRİMCİ DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN GELİŞMELERE BAKIŞ YÖNTEMİ DİYALEKTİK, YAŞAMIN KENDİSİDİR... BU BİLİMSEL DOĞRU, YARIN GELİŞECEK BİLGİLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA GELİŞECEK BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ VE YÖNTEMİNİ DE İÇERİR. Bütün bunlara karşın doğasal zorunluluklarımız için bir anlam ifade etmese de düşüncenin gelişiminde insanlar aleminin reel gerçekliği başkadır. Bu algılama yanlışlığının kendine doğruların ve inançların ortadan kaldırılabilmesi bilimsel gelişim ve doğabilimsel zorunluluklarımız yolunda mücadelemizle mümkündür...

Soru şu: Sana doğru gelen başkası için mutlaka eksik ya da yanlıştır. Tanrının sözü denilenler bile sözü ileten elçisinin dünyadan ayrılışı sonrası, diğerlerini bırak, dört ana başlıkta ayrı algılandığı ortadadır. Bu algı farklarının birbirlerini nasıl yok etmeye çalıştıkları da ortadadır. Çözebiliyormusun? Çözüm önerin ne? Boş lafların ötesinde geçmişin yanlışlarına odaklananlar iktidar olsaydı aynı  yanlışlar yaşanmayacak mıydı? En çok demokrasiden ve baskıdan söz edenlerin iktidarı ele geçirmesiyle zalim haline gelmeleri engellenebiliyor mu? Geçmişte kendini kanıtlama! Troçki ile Lenin Rus entelijanyasını sürgün ettiydi! Acaba bilimsel gelişme mi durduydu? Ya da Stalinin dediği gibi kendi ‘’devrimci bilmimizi’’ yaratma yolunda mı ilerliyorlardı? Bu öğrenebileceğin gelişimleri yargılama hastalığıdır. Üstelik günümüz ve görevlerimiz karşısında nerede olduğumuza bakmaban. Geçmişin devrimci ders ve deneylerinden ve de yanlışlarından öğrenerek eğitilmek varken, neredeyiz? Ortaya çıkan gelişmeler o dönemin çelişkilerinin bileşkesidir. Bu dönemin çelişki ve bileşkeleriyle geçmişi yargılamak absürt. Gelişimde ortaya çıkan yeni belgeler laf kalabalığı, çelişkilerin bileşkesi olarak ortaya çıkanı değiştiriyor mu? Üstelik o dönemin gelişiminde kişiler önemli olsa da bütünü belirleyen o sürece katılanların tümü olduğunu unutup tek başına kişilere yüklemeye kalkmak ne menem bir dünya görüşüdür? Herkesin kendi sorumluluğu, lakin devrimci bir yolda gelişmediği açıktır.

Çeşitli aşama ve süreçleri belirleyen düşünce üretimleri bulunulan konuma ve şartlara göre farklılıklar içerececektir. Tüm bu çelişkilerin bir bileşke doğrultusunda hareketi zorunluluk iken, bu çelişik yönlerin doğabilimsel çözümü olmadan ortadan kalkmalarıda mümkün olamayacaktır. İnsanlar alemi bu düşünce ve çelişkilerin çözümü doğrultusunda çeşitli çözümler üretmiş ve denemiştir.

‘’Alt yapının,maddenin,madi gelişimin belirleyiciliği’’son tahlilde belirleyiciliği’’insanlar alemi gerçekliğine feda edilmeye kalkılsa da, diğer’’belirleyiciler ve çözümlerin’’bir insanlar alemi deneyi olarak tarihin sayfalarına girmesinden başka anlamı kalmamıştır...Sorun insanlar aleminde bu denge ve hareket halinin zıtlar arası sorunların vs. hangi kurallar,prensipler,otorite ve sistem etrafında çözümler getirileceğidir... Timokrasi(askerler,askeri....)Kritarsi(Yargıçlar,yargı sistemine göre....)Meri tokrasi(liyakat ve kıdem üsülüne göre....)Teokrasi(dini ve din adamları esasına göre....)Logokrasi(kurallara göre....)Etnokrasi(milliyete göre....) Plütokrasi(zenginlere ve zenginliğe göre....)Kleptokrasi(çalma ve hırsızlık esasına göre....) Kratokrasi (κρατος= Devlet) Devletçilik. Temsili, egemen bir azınlığın devleti vb. gerisini sen say...Derken günümüze doğru,başlangıçta Aristo gibiler tarafından ayak takımı sistemi diye hor görülen, Oklokrasi=Οχλοκρατια(ayak takımı devleti...)Ya da Mobokrasi (kuru kalabalıkların,zümre ve çevrelerin devleti....)diye eleştirilen,pek rabet de görmeyen Demokrasinin yeniden keşfi..! Soruya aranan cevapların yenilik cilası altında temcit pilavı gibi tekrar tekrar öne sürülmesi dışında: Pratikte yaşanan deneylerin sonucu,hangi referansla iktidar olunursa olunsun güç ve iktidarı ele geçirenlerin, genelde bir otoriteye ve de diktaya dönüşümün gelişmesidir...’’ SİSTEM-OTORİTE-BELİRLENME Yazısı

İnsanlar alemi tarihinin en son aşamada denediği ise işçi sınıfının çıkarları yani kapitalizmin  oluşturduğu piramidi ters çevrilerek tabanının genişliğinde eşit bir dikdörtgen elde etmektir. En bilimsel düşüncenin geliştirilmesi durumunda bile algı farkları, yanlış anlamlar yüklenmesi ve bilimsele karşı çıkılması sonucu ortaya çıkmıştır. Sorun genel anlamda insanlar arası ilişkilerde ve sınıfsal etnik dinsel vb. ilişikilerin hangi kurala göre çözüm aranacağına düğümlenmiştir. Unutulan; yaşanılan ve ürünü ve bir parçası olunulan doğanın zorunlulukları olmuştur. Doğayla olan ilişki insanların yararı ve çıkarları sınırına kadar olmuştur.

En bilimsel deneme sosyalizmin, yanlış yorumlamaların da etkisinde bürokrat ve oligarkların yönetimi kratokrasiye dönüşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Elde edilen deneylerin yol göstericiliğinde temsili sistemler cumhuriyet gibi burjuva demokrasisi sınırlarından doğrudan sistemlere gelişilmesi gerekliliği açığa çıkmıştır. İnsanlığın gelişim seviyesi durumu buna pek uygun görünmese de. Antik Yunanda bilim adamlarının yönetimi epistokrasi bile denenmiş, doğabilimselin yönetiminin zorunluluğu unutulmuş ya da gerçekleştirilememiştir. Doğada komünist olmayan hiçbir şey yoktur... Çünkü diyalektik ve tarihsel materyalizm hayatın kendisidir...

Diğer devrimlerde yaşanıldığı gibi sosyalist bir devrim ve mücadelesinde ortaya çıkan farklılıkların ve düşüncelerin çözümü ve yöntemlerinde sorunlar yaşanmıştır. Demokratik merkeziyetçilikten katı merkeziyetçiliğe otokratik  önderlik, liderlik, kurtarıcılık, kahramanlık türü bir gelişim yaşanmıştır. Düşünce farklılıklarının genelde güçle ikna ve bastırma genel kabul görebilmiştir. Bu bağlamda kapitalizm ve idealist dünya görüşüyle sınır çizgileri belirsizleşmiştir. Bunun içerisine kapitalistlerin fikir ayrılıklarının devrimci gelişimin sonunu getireceği‘’bilinci ve deney birikimi’’ de olaya bu yönde müdahalelerini getirince, iş daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu uğurda manipüle ve algı operasyonlarına, projelerine ayırdıkları milyar dolarlar kendi itiraflarıdır!

ONLARDA DÜŞÜNCE ÜRETİMİ GİBİ BİR SORUN OLMADIĞINDAN, SOSYALİZMDE ÇIKAN SORUNLAR DÜŞÜNCENİN GELİŞTİRİLMESİ VE GEÇMİŞ DEVRİMCİ DERS VE DENEYLER DOĞRULTUSUNDA DAHA BİLİMSEL ÇÖZÜMLER ÜRETİLMESİ VE ARANMASI OLARAK ELE ALINMALIDIR.

 

 

 

Onlar düzenin bekasını nasıl sağlayabilirizi tartışıyor. Ortaya çıkan yönetememe krizini hangi yöntemle ve biçimle daha iyi aşabileceklerini tartışıyor. Sağlı sollu partiler bunu düzenin içerisinde nasıl çözebiliriz en hayırlısı hangisi oluru tartışıyorlar. Diktatörlüğün genişletilmesi yanlılarıyla,  burjuva demokratik yöntemlerle toplumsal muhalefetin ve sınıflar mücadelesinin sistemin içine daha akıllıca kanalize edilebileceğinin saflaşmasını yaşıyorlar. Bunun gibi sol partiler de bu saflaşmada daha ilerideki çözüm projeleri olsalarda yerlerini alıyorlar. Cumhuriyetçi, çoğunlukçu, burjuva demokrasisi savunucusu, merkeziyetçi, işçi sınıfı yani onun yegane temsilcisi kendi partisinin çıkarlarını vb. savunan dünya görüşleriyle boş lafların ötesinde sistemin bekasına eklemleniyorlar. Katılmak anlamında desteklemek, savunulanın tümü ya da çoğunu benimsemek demektir. Katılmak o görüşün partinin savunduklarını savunduğunu söylemek ve teyid etmek demektir. Sonuçta Ayrı bir örgüt olarak ben daha iyisiyimi taşısada savunulanı savunuyorumu demektir. Şartlı destek; şartlar yerine getirilinceyle ilgili destek. Kerhen... Lafı uzatmadan bu adamların savunduğu dünya görüşüne katılan devrimci dünya görüşünde değil demektedir. Ağaca ve taşa birlikte ağaç ve taş desek bile içerik olarak aynı ağaç ve taşı göremediğimiz ortadadır. Onlar bu ağaçtan yapılacak mobilyanın hayalindeyken bizler yaşamın kendisini, ekolojik denge ve yaşam için gerekli oksijen değerlerini görüyoruz. Aynı algılamayı da bırakalım, aynı kavramlarla nitelendirdiklerimizi aynı içerikte göremiyoruz.

Seçeneksizliklerinden birisi de, ekonomik yıkım ve çıkmazın kime fatura edileceği tartışması. En ağır yükü ezilenlerin karşılayacağı açık olmasına karşın, sağlı sollu en akıllı fatura nasıl çıkartılır tartışmasıdır bu! Malesef düşüncenin meta haline gelişiyle bu daha da karmaşık bir hal almıştır. Genel doğru olarak pragmatik ve çıkarcı yaşam tarzıyla, ezilenlerin cebine girenle daha fazla ilgilendiği bir reel gerçeklikte yaşıyoruz. Geçmişte Menderes döneminde olduğu gibi. Nedeni ve nereden geldiği ve bedeli sorgulanmadan cebe girenlerle, Menders döneminin bolluk dönemi diye hatırlanması gibi. Ekonomik olarak zaten çıkışı olmayan bir uygulamanın manipüle ve algı operasyonuyla, peşkeh çekilmiş bir ülke gerçeğini saptırıp, kendilerine doğrulardan oluşmuş bir dünya yaratılabilmişlerdir. Değişmeyen tek gerçekleri her zaman haklılık ve buna ait bahane ve kulplar olduğundan, onlara karşı yapılan yanlışların da bir anlamı kalmıyor. Boş laf olarak ayakları havada kalıyor. 

BU BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ MESELESİDİR...

Bizler önümüzdeki dönemin nasıl bir demokrasi  mücadelesiyle belirleneceğinin bilincindeyiz. Demokrasi ve devrim mücadelesinin nasıl geliştirileceğine odaklanma zorunluluğundayız. Böylesi bir mücadelenin içerisinde saflaşmada doğrudan demokrasi anlayışını bilince taşımaya çabalıyoruz. Bu bağlamda sınıflar mücadelesinin genel anlamıyla demokrasi yönündeki her adımı  geliştirme mücadelesindeyiz. Devrimci demokrasi yolunda ezilen sınıfların nefes almasını sağlayan nefes borularını oluşturma mücadelesinde olmaya çabalıyoruz. Olumlu yönde olan gelişmeleri destekleme ve savunması değil geliştirilmesi mücadelesinde olmak zorunluluğumuz. Kötünün iyisini seçmek dünya görüşüyle değil, demokrasi mücadelesinin doğabilimsele geliştirilebilmesi dünya görüşüyle. Sana da, ona da demokrasi lafızları arasında aynı görünenin nasıl bir demokrasi olduğunun yaşamda hayat bulması bu... Görüntüde aynı bakılıyor, değerlendiriliyor sanılana farklı dünya görüşlerinden yaklaşmanın zorunlu sonucu bu.

‘’Kötünün iyisini seçmek. Ya da gelişimin doğru yönüne ağırlık vermek. Bu da bir dünya görüşü farkı.’’SEÇİMLER, YALAN İLE BLÖF ARASI yazısı.

 Bugün sistemin yapamadıkları üzerine odaklanmak yerine, sadaka anlayışıyla yaptıklarının hak olması da kenara, ezilenlerin daha iyisine layık oldukları üzerine odaklanmalıyız.

 ‘’Aslında bir anlamda Türkiye’de burjuva demokrasisi özlemleri sınıfsal mücadelenin hep önüne geçmiştir. Onu gölgelemiş ve unutturmuştur. Bir karar verilmelidir. Devrim diye burjuva demokratik devrimi mi savunulmaktadır? Yoksa işçi sınıfı ve üretenlerin devrimi mi? Uzun zamandır ‘’sol’’ ya da eski dostluğa ve yoldaşlığa bakılmaksızın; burjuva demokrasisinin kendi çıkarına gelen yönlerini ve temsili sistemleri savunmakla, işçi sınıfının kendi yönetimi doğrudan demokrasisiyi hedefleyen devrim yolunda saflaşmakta ve kararını vermiş durumdadır... Bütün bu çelişkilerin bütünlüğünde’’sol’’ arasındaki çeşitliliklere ve farklara rağmen üç ana akım halinde saflaşma sürecindedir. Birincisi klasik kurtarıcılık anlayışıyla kratokrasi savunucuları. Kratokratlar. İkincisi emperyalizm çağında liberalizm keşifleriyle sistem içi çözüm ağırlıklı liberal sol. Liberaller. Üçüncüsü devrimci teorik- ideolojik ve mücadele birliğini yeniden, üretenlerin doğrudan yönetimi doğrultusunda oluşturmaya çabalayanlar...’’ (SEÇİMLER, YALAN İLE BLÖF ARASI! Yazısı) Yani bir yol açmaya çabalayanlar.

Böylesi bir saflaşma döneminde olumlu yönlerin geliştirilme çabası aynı ölçüde yanlışı geliştirme çabası karşısında mücadeleyide içeriyor. Bunun için eski dostluk vs. gibi yaklaşılan olayların psikolojik yanlışlarının da aşılmasını içeren ciddi bir mücadeleyi  de gerektiriyor.

Doğanın ve insanın, sosyalizm ve insanın vb. organik bütünleşmesi demek olan doğabilimsel zorunluluklarımızı hayata geçirebilmek mücadelesindeyiz. Bu doğrultuda üretenlerin kendi yönetimi demek olan doğrudan demokrasiyi yaşamın tüm alanlarında hayata geçirebilmek için hep birlikte mücadeleye...

YAŞANILABİLİR BİR ÜLKE İÇİN DİKTATÖRLÜĞE HAYIR.

TEK YOL DEVRİM.

(1) Devrimci deney birikimlerinden ne kadar haberdar olunduğu da bilgi birikimleri gibi acı biçimde ortadadır. Devrimci Yol dergisinin 1 Haziran 1977 /3 sayısında’’Tek Yol Devrim’’ yazısı. 15 Haziran 1977/ 4 sayısındaki ‘’Seçim Sonrası’’yazısı. Ekim 1979 / sayı 31 ‘’Devrimcilerin Halk için Bugün Gerçekleşmesini İstedikleri Talepler’’ yazısının okunması asgari anlamda bu deney birikimlerine bir yaklaşım sağlayacağından tavsiye edilir.

15 Haziran 1977/ Sayı 4

‘’Oysa CHP seçimlere’’Halk İktidarı’’ sloganıyla girdi.Halk kitlelerinin baskı ve sömürüye karşı yükselen muhalefetini, faşizmin saldırıları karşısında artan nefretini, gerçek bir halk iktidarına duydukları özlemleri (halkın iktidar alternatifi siyasi hareketinin bulunmadığı bir ortamda) CHP kendine kanalize etmek üzere bir seçim stratejisi izledi. CHP’ nin seçim propagandasının temelini, baskı ve sömürüye karşı sloganlar, faşizme karşı sloganlar ve soyut halk iktidarı vaatleri oluşturmaktaydı. Örneğin: *’’Öğrenim özgürlüğü ve can güvenliği sağlanacaktır.’’ * ‘’Ceza kanunundan 141 ve 142’nci maddeler kaldırılacaktır.’’ * ‘’Kıyımların ve faşist uygulamaların hesabı sorulacaktır.’’ * ‘’Örgütlenme ve düşünce özgürlüğü sağlanacaktır.’’ * ‘’Devlet kurumlarını işgal etmiş çeteler temizlenecektir.’’ * ‘’ Siyasal cinayetlerin hesabı sorulacaktır.’’ V.b. vaatler CHP’nin seçim kampanyası sırasında heryerde ve bütün demeçlerde tekrar tekrar ortaya konmuştur. Bu vaatler doğrultusunda halktan oy istenmiştir. Ve emekçi halk çoğunlukla bu talepler için oy kullanmıştır.

 Şimdi bir CHP hükümetinden beklenen nedir? Biz CHP iktidarının ‘’Halk iktidarı’’ olamayacağını; temsil ettiği sınıfsal çıkarlar ve programı açısından ele alındığında CHP’nin halk iktidarı kurmaktan ne kadar uzak olduğunu çok söyledik ve yazdık. CHP’den beklenen halk iktidarı değildir. Halk iktidarından söz edebilmek için en azından:

* Ülkemizin emperyalist ülkelerle olan sömürü ve tahaküm ilişkilerinin tümüne son verilmelidir. NATO, CENTO, ORTAK PAZAR, ENERJİ AJANSI gibi emperyalist kurumlardan çıkılmalıdır.

* İşçilerin üzerindeki sendikalaşmayı, sendika seçimi ve serbestçe sendikal mücadele yürütmesini önleyen bütün baskılar kaldırılmalıdır; kadın erkek ayrımı gözetmeksizin, eşit işe eşit ücret ödenmelidir. Genel grev hakkı yasallaşmalı, çırakların çalışma süresi 6 saate düşürülmeli, işsizlik önlenmelidir.

* Toprak ağalarının elindeki tüm topraklara el konularak, topraksız ve az topraklı yoksul köylülere dağıtılmalıdır.

* Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ekonomik tedbir ve yatırımlar gündeme getirilmelidir. Bankalar, sigorta şirketleri, tüm mali kurumlar, dış ticaret, yerli ve yabancı tekeller emekçi halk iktidarı tarafından devletleştirilmelidir.

* Bugünkü devlet yapısı içerisindeki tüm faşist yasa ve kurumlar, MİT, kontr- gerilla ve onun sivil kolu olan faşist ülkü ocakları ve toplum polisi teşkilatı dağıtılmalıdır.

* Kürt ulusu üzerindeki şöven, faşist baskılar kaldırılmalıdır. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin serbestisi kayıtsız şartsız tanınmalıdır.’’

Diye devam ediyor. Bu talepleri CHP’nin gerçekleştiremeyeceği, bunun için devrim gerektiği, bu yüzden halk iktidarı olamayacağı şeklinde devam ediyor.

CHP yapamayacağına ve yapmadığına göre, günümüzde bunları artık ÖDP’ den talep edebiliriz...

 

(2) Bir düşüncenin tarihsel olarak yanlışlığının kimse tarafından savunulmaz duruma düşmesiyle açığa çıkması ne acı bir olaydır! Sovyet komünist partisi polit bürosunun konu hakındaki tavrını bekleyip tavrını açıklayan hala var mı? Acı bir örnek: Fokoculuğu savunan kimse var mı? Kendi geride kalan arkadaşları da dahil? Örneğin bizde, Sinan Cemgil torisyenlerinden birisi, neden Nurhak olayı öne çıkmaz başka şeyler öne çıkarılır? Neden bugün bulunulan yerden geçmiş de kendine uygun hale getirilir? Soruları çoğaltmak mümkün. Onlar için kendilerine doğru bir dünya, bizim içinse değerli bir eğitim unsuru ve deney birikimi olarak, birleşik devrim cephesinin yılmaz neferleri değerini hiç yitirmeyecektir.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

SUNİ DENGE

Bozuk sistemin doğru çarkı olur mu? Çark sistemi değiştiremez...

Kaybettik. Kaybettiniz. Kaybettiler. Neyi? Hesaplarını! Beklentilerini! Hesaplarına dayalı beklentilerini. Siyaset, kendi düzleminde yapılan hesap kitaplar değil, doğabilimsel zorunluluklarımıza ulaşma yolunda mücadeledir... Doğada karşımıza çıkan sorunları çözme ve aşma mücadelesidir. Yani sadece kendi düzlemimizdeki sorunları çözmek değildir. Senin doğruların. Çevrenin doğruları. İnsanlar aleminin doğruları. Doğanın doğruları. Doğabilimsel doğrular. Herkes kendi doğrularının haklılığında yaşıyor. Vicdanı ve haklılığı bildiği kadarı. Kendine yetiyor. Sorunları doğanın ve doğabilimselin karşısına kendi doğruları ve haklılık nedenlerini dikmeye kalkmaları. Gerisi her zamanki gibi zaman sorunu. Bizler bu doğasal zamanı hızlandırma mücadelesinde olacağız...

Ağcı kesmeyin, kuraklık olur. Trolle avlanmayın, balıklar yok olur. Bu cari açıkla IMF yi bitirdik yalan olur. Borç yiğidin kamçısıysa, ödeme zamanı geldiğinde borcu verenin kölesi olunur. Elindekini satarak bolluk diye yaratığının, satacak şeyin kalmayınca yıkımı, hele borç veren bulamadığında çöküşü kötü olur. ABD de Fransada bile verilmeyen yetkileri başkana veren bu sistemle’’diktatörlük’’ olur. Diktatörlerin ve zulmedenlerinin sonu kötü olur. Daha fazla anlatmaya ve söze gerek var mı? Bazıları sözle değil yaşayarak öğrenirler. Bilgi, deney birikimleri vb. değil hayat öğretir. Kuraklık var mı? Balık var mı? Olmayan balığı olmayan kavağa ne zamana kadar çıkaracaksınız? Gerisini sizlere  hayatın kendisi kendi dilinde anlatacak! Her duruma uygun kulplar ve haklı bahaneler doğanın o acımasız adaletinden kaçmanıza da yetmeyecek... Çünkü kendi düzleminizde, kendinize haklı dünyanızda yaşıyorsunuz ve bunu doğabilimsele dayatmaya çalışıyorsunuz...

Tilki tavuklara ve yumurtalarına el sürmeyeceğine yemin ediyor. Hatta vejetaryanlığı övüyor ve olduğuna yemin ediyor. Evet söylenenlerin ve netleşmesinin görece öneminin arttığı ve başta kafa karışıklıklarının mücadele içerisinde ortadan kaldırılması gerektiği bir dönem yaşanmakta. Kendi demokratik devrim sürecini de yaşamakta olan bir ülkede demokrasi anlayış ve mücadelesinin öneminin anlam bulması bu. Söylenenlerle yapılanların birbirini tutmaması fazla söze gerek duyulmadan, söz sahiplerini tutarsızlıklarının sonucu yaşamın layık olduğu yere koymasıyla sonuçlanmaktadır. Bunun için de fazla söze gerek yoktur. Hayatın acımasızca ortaya çıkardığı bu halleriyle, söylediklerinin ve yazdıklarının da anlamı bir eğitim unsuru olma haricinde ortadan kalkıyor. Birincisi, söylenenlerin yanlış olması ya  da eksikliğinden yanlış olması. İkincisi, yanlış bir yaşam ve pratik içerisindeyken yaldızlı lafların anlamsızlığının yaşanıyor olması. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Yanlış bir cümle. Söyledikleriyle yaptıklarının bütünlüğüne bakılır. Dönemin ve şartların etkisinde kimi zaman sözün kimi zaman davranışların öneminin öne çıktığı aşamalar olsa da bunların bütünlüğünün tutarlılığı kaybedildiğinde, ne söze ne tavırlara bir anlam yüklemenin gereği de ortadan kalkmaktadır. Bu noktada istenildiği kadar haklılık, adalet, vicda vb. den bahsedilsin ayakları havada kalan bir anlamsızlık haline geliyor. Kendine haklı sözlerin doğasal bir anlamı olmadığı ortadadır. Düşünceyle dünyayı ve maddeyi değiştirmek zorunluluğundaki insanın, önce düşünsel ve doğal ardılı pratiğinin bütünlüğü ve tutarlılığı kıyaslama olarak ele alınamaz, organik bütünlüğünün gidiş yönünün belirtilmesidir. Kendi bu gününü değiştiremeyenlerin, geçmişte yaşanıp, çelişkilerin bütünü olarak ortaya çıkan sonuçları değiştirebilecekmiş gibi ve bugünün tahlillerini kendi maddi yaşamlarının belirleyiciliğinde yapmak zorunda oluşlarını gizleyebileceklermiş gibi, yanlış, eksik ve doğabilimsel doğrulardan uzak oluşları, kendi idealist dünya görüşlerinin ve sonucu yaşantılarının kaçınılmaz sonudur. Suni dengenin derinleşerek gelişimindeki etkenler tüm yaşanılan deney birikimlerinin de sonucu, netleşmiş bir devrimci düşüncenin ortada olmayışı ve güvensizlik ortamının düşüncelerin alınır satılır durumuyla bütünlüklü, pratikte yaşanan satışların yaratığı güvensizliğin de bedelidir. Bu ezilen halk kitleleriyle egemen sınıflar ittifakı arasındaki derinleşen suni dengenin kırılması da kendine özgü görevleri beraberinde getirmektedir. Suni denge düşüncenin meta haline gelişiyle  ve emperyalist kapitalist ideolojinin güce dayanan haklılığının, üstünlüğünün doruklarında oluşunun sonucuyla birleşince, daha derinleşmiş haldedir. Özelleştirme adı altında satılan memleket ve değerlerin yaratığı suni para bolluğu, suni dengenin daha da derinleşmesini getirmiştir. (1) Bu ve benzeri konulara yansıyan kafa karışıklıkları tutarlılığı yitirme noktasındadır. Hayatı okuduklarına benzetme hastalığı çok da mahsun bir bilgiçlik boyutunda değildir. Yeni gelişende 18. Brumaire’i aryanları, dilinden düşmeyen keskinliklerle Mahir’i ve sömürge tipi faşizmi savunduğunu unutup, aşağıdan yukarı gelişen Hitler, Musolini faşizmi arayanları, kendi ideolojik teorik birliği ortada yokken olmayan örgütüyle cepheler kurup, pratik hesaplarıyla gelişeceğini umduğu örgütünü arayanları bulmak mümkün. Şimdi burjuvazinin büyük bir gayretkeşlikle saldırısı altındaki’’sol’a’’ ve ‘’dünya görüşüne’’ eleştiriler niye? Olumsuzluklara vurgu değil, gelişim ve olayların tüm yönleriyle daha detaylı ve özlü kavranılması mücadelesidir. Bu aynı zamanda sadece eleştiri düzeyinde kalan ve akademik bir yaklaşımdan çok, günümüz ve görevlerimiz açısından ele alıp, devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselme çabasıdır. Bu bağlamda üretim ve katkılarımızla elimizden geldiği ölçülerde çözümlere yönelmeye çabalıyoruz. Devrimcinin görevi dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir... Bu kafa karışıklığı ve güvensizliğin yozlaşma ve yabancılaşmanın ortadan kaldırılabilmesi köklü bir kültür devrimini gerekli kılmaktadır.

Yüz bin çeşit çarpıtmalar ve laf kalabalığı ile yanılgı yaratılmaya kalkılsa da, toplumların ve insanların hareket ve yaşam süreçlerinde bir aşama uzun ya da kısa süre yaşanmadan diğerine geçilemez. Diyalektik olarak herşey birbirine bağlıdır ve bıçakla kesilir gibi hiçbir şey yoktan var olmaz... Ülkemiz demokratik devrim sürecini yaşamak, üreten ve ezilen sınıfların demokrasi mücadelesi ile tamamlamak zorunluluğundadır. Önümüzdeki dönemi belirleyen demokrasi mücadelesi ve nasıl bir demokrasi mücadelesi verildiği olacaktır.

Emperyalist uluslar arası tekeller diktatörlüğü istiyor. Neden? Ekonomik satın alış teslimiyete ve çöküşe neden olacak ve toplumsal muhalefetin kontrolden çıkacak bir patlamaya dönüşmesini istemiyorlar. Burası Türkiye ve SYRIZAcılara şimdi değil daha uzun zamanda ihtiyaç duyulacağı görülüyor. Hepsinin günü gelecek toplumsal sınıfsal muhalefeti sistem sınırları içerisinde tutma yolunda ve hepisi zaman meselesi ve projesi olarak beklemede kalarak. Ekonomik yıkım ve iflas(Crash) çok uzak bir gelecek değil, onların hazırlıkları takdire şayan. Sevinecekleri nokta ufukta kafa ve tavır karışıklığından örgütlü bir muhalefette görülmüyor. Hamdolsun ve de ‘’Allaha şükür’’ herkes beklemede. Lakin mutfaktan boş tencere takırtısı gelmeye başladığında gitme zamanı geldiğinin de bilincindeler. Gelecek daha baskıcı bir dönemin ayak sesleriyle yolda. Peki ne istediler de vermedi bu memleket? İşte bu! Ekonomi batağa girdi mi kendi taraftarları bile isyana kalkışacak. Bu bolluk ve kredi cennetinin ödeme bölümünün acıları kapıda. Boş lafların ötesi kredi bulunması zorlaşacak  İstikrar teraneleri ve atmasyonla, riske atacağın parayı verirmisin? İşte kapitalizmin açmazı ve krizi. Dış düşmanlar yaratarak karın doymayacak, kriz ve yıkım kapıda. Peki ‘’muhalefet’’nerede? Tamamen anti demokratik şartlarda OHAL, binlerce tutuklu, tutuklu millet vekilleri, tutuklu cumhur başkanı adayları ile bu meşruluğunu baştan yitirmiş seçimi neden kabullendiler. Sistemin işlediğini ispat edebilmek için mi? Seçim sürecinde bu memelekete yapabilecekleri en büyük iyilik Bilgi ve İletişim Teknolojileri Merkezini(BİTEM) düzgün işletebilmekti. İcraat ortada ve yok, laf çok! Bir anlamı var mı? Kapatılan sistemin niye kapatıldığı, olumlu ya da olumsuz oy sonuçlarının açıklanmamasının nedeni çok mu önemli? Geçmişte sistemin bekası için 12 Mart idam ve katliamlarına, 12 Eylül diktatörü Evrenin işkence ve zulmüne hayır hah tavır alanlar bugün de aynı nedenle ezilen halkların demokrasi mücadelesini satmışlardır. Tarihsel görevleri olan sistemin bekasına demokrasi mücadelesini feda etmişlerdir. Demokrasi yönüne küçük bir adım bile, demokratik devrimini yaşayamamış olmanın bedeli olarak, iktidar ve ikbal mücadelesine kurban edildi. Dip dalgası kendilerini değiştirme davası değil, başkan değişme dalgasıymış meğer. Bozuk sistemle işleyen çark, sitemin işleyişini değiştiremez. Yanlış hesap Bağdat’tan dönermiş. Kaf dağından döndü.

İnsanlar aleminin çeşitli düzlemlerindeki kendine doğrularıyla bilimsel ve doğabilimsel doğrular arası uyumsuzluk, toplum bilimsel ile toplum arasındaki uyumsuzluk gibi hep var olagelmiştir. Aşamaları belirleyen kendilerine doğrular ve kavranılamayan bilimsel doğrular olsada, süreçleri belirleyen doğabilimsel zorunluluklar olmuştur. Birikimler uzun zamanlar alsa da kinetik hareket enerjisine dönüşmüş devrimler gerçekleşmiştir. Bilimsel olanların doğru algılanması da denilebilecek devrim dönemleri yeni bir kararlı dengenin oluşması diye de nitelendirilebilir. Oluşan moleküler ya da atomar yapının gelişimi ile daha gelişkin yapılara doğru hareket halinin durması ya da bozulması sonucu gelişkin organik yaşamın sağlanamayışı, dağılma ve ölümün gerçekleşmesi olarak ortaya çıkmış ve çıkacaktır. Bu anlamda doğabilimseli ve gelişimi demek olan hareket halini savunmak süreci belirleyecek, gerisi zaman sorunu ve teferuat olarak kalacaktır. İnsanlar aleminin kendi düzlemlerinin doğruları toplumsal, dinsel, ırksal vb. katagorilerine ait kendine doğrularının bilimsel, doğabilimsel gerçekler karşısındaki durumu budur. İşte yeni bir geleceğe gebe günümüzün kafa karışıklıklarının aşılabilmesi, dünya dönüyor diyebilen bir bilimsel tutarlılığa, tüm yabancılaşma ve yozlaşmalardan arındırılmış bir siyasal tutarlılığa, yani köklü bir kültür devriminide içeren domokrasi ve devrim mücadelesine ihtiyacı vardır. Geleceği belirleyen nasıl bir demokrasi anlayışı ve mücadelesi olacaktır ve hiç kimse bundan muaf kalamadığı gibi, doğanın tarihi herkesi uzun laflarının ötesinde gerçek yerlerine koyarak ilerleyecektir ve ilerliyor.

Doğada herşey birbirine bağlı ve hareket halindedir. Gelişim ve çelişki yumaklarının iyi ve kötü yönlerini bunların bileşkesinde hareket ve gidiş yönünü görerek bilimsel gelişim yönüne mücadelesini katmaktır. Sadece iyi ya da kötü yönleri görerek bütünü kaybedip bir oyana bir bu yana savrulan ne dediğini ve yaptığını bilmeyen bir tutarsızlık değildir. Bu bağlamıyla devrimci mücadele karşı olmak ve durmak değildir. Devrimci mücadele alternatif değildir. Olanın alternatifi olunur. Olmayana can vermektir. Örgütlemek organik bütünlükte hayata geçirmektir.

Üretiminde yeralmadığı şeyleri kontrolü ve eleştirisini yöneticilik sanan bir anlayış, üretmeden tüketmektir. Giderek kendi çözmesi gereken sorunları dahi başkalarının çözmesini bekler. Çözmesi gereken sorunları bile başkasının çözmesini bekleyen bir anlayış devrimci değildir. Üretmeden kritize ve kontrol, üretenlerin yönetimini oluşturamaz. Kendi istekleri ve bildikleriyle örgütsel çıkarlar bütünleşmesiyle ortaya çıkanın, doğabilimsel doğrulara ulaşması mümkün değildir. Doğabilimsel zorunluluklarımızın farkında olmayanların, doğruyu bulma ve yapması mümkün değildir. Bunun için geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen devrimci ideolojik/teorik ve mücadele birliğimizin sağlanması gerektmektedir. Böylesi bir birliğin oluşturulmadığı dönemde mücadelenin önümüze çıkardığı pratik görevler, haksızlıklara direnme, solda birlik vb. ertelenemez. Tabii ki temeli ve taliyi birbirine karıştırmadan, diyalektik bütünü koparmadan. Geçmiş devrimci deneylerin de ışığında devrimci birliğin sağlanamadığı ya da var sayılarak yapılan geniş birliklerin toparlanmayı değil dağılmayı kolaylaştırdığı açıktır.  Yolumuz birlikte üretim ve birlikte paylaşım yolunda mücadeledir.

Uzun laflar gereksiz, doğabilimsel doğruların onların dünyasına bir anlam ifade etmediği ortada. Bütün bunların ötesi doğanın ortaya çıkardığı ve bütün bu çelişkilerin bütünü olan sonuçların hatırlatılması ve gösterilmesi zamanı. Bütün boş lafların ötesinde insanların pratik yaşamlarında ortaya çıkıp yaşam denilen hareketlerinde tekrar tekrar kanıtlanmış sonuçlardır bunlar. Geçmişte bırakılan boşluklar, açık bırakılan çukurlar doldurulmadan günümüzde huzur ve adalet bulunamaz. Evrende üretiğin negatif enerji ve olumsuzluk senden eşitlenene kadar doğaya vereceğin hesap vardır. Bu açtığın çukurlar dolmadan doğada dengeni sağlayamayacaksın. Doğada madde ve enerjinin sakınımı kanunu var. Miktar sabittir. Birbirlerine dönüşseler de yoktan var, vardan yok olmazlar. Bunu iç güdüsel fark eden insanlık kendi dünyasına uygun izahlarla açıklamaya çalışmışlardır. Tüm dinlerde bile adalet izahı ve arayışı böyle bir sonuçtur. Ve boş lafın ötesi evrendeki maddenin kendinin olacağını sanan kapitalizm ve bir elin beş parmağı bir mi diyen dinci kapitalizm, kendisinin inanmadığı’’öteki dünya’’boşlaflarıyla dünya mallarının kendine ait olması hırsı ve kibiriyle insanlar alemine ve doğaya açtığı çukurlar dolmadan, adalet yerini bulmadan, huzur içinde yatamayacak ve olamayacaklar.

Bu memleketin gerici damarı 1961 de kesilen ve sonu seyredilemeyen bir bolluk filminin miras yedisi durumundaydı. Şimdi kendileri de dahil filmin sonunu izleyeceğiz. Bu emperyalizmin din maskeli uşakları, memleketi karış karış satarak ve efendilerine peşkeh çekerek ne pahasına olduğu belirsiz cebe giren paraların bolluğunu yaşarken, bir gün bedelinin ödeneceğini gizleyebilmişlerdi. Şimdi aynı biçimiyle Katardaki bakkal amcalarından ABD’nin izniyle sağladığı kredilerin sonuna gelindi. Artık bolluğun bedelini ödeme ve nedenini öğrenme zamanı. Eğer seçimleri başkaları kazansaydı enkaz devralacaklardı. Kendileri enkazı halka yıkacaklarını bildiklerinden, başkanlık sistemi gibi diktatörlük yöntemleriyle tedbirlerini almaya çabaladılar. Toplumsal muhalefet devrimci örgütlenmesinden ve bir araya gelişten uzak durumuyla bir cephe örgütlenmesinden de uzak. Çelişkilerin gidiş yönünü belirlemekten uzak durumda. Bunu belirleyecek olan malesef krizin tahammül sınırı ve ipler emperyalist uluslar arası tekellerin elinde. Bütün bunlar kendi düzlemlerinde. Ya doğanın bilimsel doğruları? Tarihin çarkını geri döndürmeye çalışan demokrasi gelişimi ve mücadelesini diktayla durdurmaya çalışan haliyle tarihin çöplüğündeki diğer diktatörlük örnekleriyle mutlaka yerini alacaktır. Sadece zaman meselesi ve doğanın vicdanı tarihin zaman ayarlarının insanlar alemi ayarlarından daha uzun olması. Sabırları zorlayacak olan budur. Biz Evren faşist diktatörlüğünün en güçlü gözüktüğü şartlarda da onlarında Hitler, Musolini, Somoza vb. faşistlerinin yanına yollanacağını söylemiştik. Doğanın vicdanı tarih ve alemlerinin dışındaki doğrularla o çöplüklerdeki yerlerini buldular. Sonuç ortada. Her toplumun olduğu gibi insanların da zaferleri ve yenilgileri vardır. Asıl yenemedikleri kendileridir...Ve şimdi de dünya dönüyor deme zamanıdır...

KAHROLSUN DİKTATÖRLÜK, YAŞASIN DOĞRUDAN DEMOKRASİ.

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ.

 

(1) Geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselme ve günümüzde suni dengenin yeni gelişmelerle aldığı biçimleri değerlendirirken, bilgi birikimlerimizin geldiği yeri de tekrar bilince çıkarmaya çabalayalım.

‘’Tekrar niteliğinde de olsa söylediklerimizi kısaca özetliyelim.

 Ülkemizin ekonomik, sosyal ve tarihi gelişiminin sonucu olarak, bir başka deyişle, geçmiş dönemlerde devletin niteliğinden dolayı, halklarımızın tepkileri ile devlet arasında bir suni denge hep süregelmiştir. Emperyalizmin, üçüncü bunalım döneminde istismar metodunda yaptığı değişiklik de böyle bir suni dengeyi kurmayı amaçlamaktadır. Bu bakımdan Amerikan emperyalizmi ülkemizde çok iyi bir zemin bulmuştur.’’ Kesintisiz Devrim II-III sf. 293 (Toplu Yazılar- Mahir Çayan)

‘’ Devrimci görüş:

 Oligarşi ile halkın düzene memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkileri arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozmanın, kitleleri devrim saflarına çekmenin temel mücadele metodu silahlı propagandadır.

 Emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik mücadelelerinin, oligarşik diktatörlük-isterse temsili görünüm içerisinde olsun- tarafından terörle bastırıldığı merkezi otoritenin ordusu, polisi, vs. ile ‘’dev’’ gibi güçlü olarak halk kitlelerine gözüktüğü, gizli işgal varolduğu bu ülkelerde,kitlelerle temas kurmanın, onları geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile devrim saflarına kazanmanın temel mücadele metodu silahlı propagandadır.

Silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir. Ferdi değil kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda , pasifistlerin idda ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır. Silahlı propaganda, belli bir devrimci stratejiden hareketle, emekçi kitlelere elle tutulur, gözle görülür somut eylemlerden hareketle, soyuta gider.’’ Kesintisiz Devrim II-III sf. 275 (Toplu Yazılar- Mahir Çayan)

‘’Suni denge kavramı, yukarıda da değindiğimiz gibi bugün eski sömürge- yarı sömürge ülkelerde olduğu gibi kendiliğinden nitelikli silahlı halk ayaklanmalarının sözkonusu olmadığı ve kitlelerin mevcut düzene karşı olan tepkilerinin kolayca güçlü silahlı hareketlere ve silahlı köylü ayaklanmalarına dönüştürülemeyeceği olgusunu vurgular. Kitlelerin tepkilerinin ve memnuniyetsizliklerinin, (öncü-savaşçı bir partinin, silahlı propagandayı temel alarak yürüteceği bir mücadele ile geniş yığınlara güven verecek bir önderliği sözkonusu olmadan, kendiliğinden bir şekilde) silahlı bir isyana dönüşmesinin(eskiden olduğu gibi) sözkonusu olmadığını açıklar. (Kitlelerin varolan tepkileri, I. Merkezi otoritenin baskısı nedeniyle eskisi gibi feodal parçalanma ve zayıf merkezi otoritenin bulunmayışı nedeniyle silahlı isyana dönüşememektedir). Suni denge kavramı işte bugün ülkemizin içinde bulunulan tarihsel dönem içinde oluşan ve eskinin sömürge ve yarı sömürgeleriyle olan tarihsel farklılaşımını açıklayan bir kavramdır. Bu arada geçen ‘’kitlelerin tepkilerinin silahlı bir isyana dönüşememesi’’ ifadesinden ve bu anlamda söylenen sözlerden kalkılarak, bugün kitlelerin mevcut düzene karşı ve hele faşist saldırılara karşı her türlü kepkisinin reddi anlamında bir sonuca varılmamalıdır. Tarihsel bir olguyu açıklamak için kullanılan bir kavramı, gerçek geçerlik anlamının dışına taşıyarak günlük ve sıradan olguların karşısına dikmek, marksist düşünce açısından doğru fikirlerin dejenerasyonundan ve saçmalaştırılmasından başka bir anlama gelmez.’’ Devrimci Yol Dergisi 21 Ağustos 1978  Sayı 21  Sf. 8 Suni denge  öncü savaşı ve iç savaş üzerine

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

SEÇİM SONRASI

Tamamen anti demokratik OHAL ve benzeri şartlarda meşruiyetini baştan yitirmiş bir‘‘seçim‘‘yaşandı. Seçim sonuçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte 25 Haziran'da  toplumun solcu, devrimci ve ilerici tüm kesimleri "başarısızlığın" sorun ve sıkıntılarıyla baş başa kaldılar. Kendi dünyalarının hesap ve kitaplarından oluşan ve buna anti görünümlü boykot tavırlarının demokrasi mücadelesini kenara bırakan aymazlıkları, sistemin bekasının sağlanmasıyla umutsuzluğa ve yılgınlığa dönüştü. Kendilerinin diğerlerinden daha doğru ve haklı olduğunun ispatı haricinde! Bu durumda, "başarıyı" uzun bir süreden beri devrimci siyasete sirayet eden sadece sandık ve seçimle sınırlayan anlayışın büyük bir payı oldu. Ayrıca, kendi bağımsız siyaset ve pratiğini geliştirmede sorumluluklarını başka güçlere dayandıran ve havale eden‘‘sol‘‘unda büyük bir payının olduğunun altını çizmekte yarar var. Uzun zaman düzenin karanlık ve ıslak delhizlerde defalarca zor dönemeçler ile baş başa kaldık. Çünkü karşı karşıya kaldığımız sadece kapitalist sistem değildi, ayrıca çoğu zaman ailemiz, arkadaşlarımız, çevremizdekiler, binlerce yıllık ne kadar yerleşik gelenek, görenek, ahlak kuralı varsa tümüyle de yüzleşmek zorunda kaldık... Yılmadan ayakta kalmamızın sebebi vardı: Devrim güzel olandı. Devrimcilik ve doğabilimseli savunmak doğru olandı. Dünya tarihi boyunca  kaybetmeler, yenilgiler hep vardı ve var olacak. Ama dünya tarihi boyunca da ezilenler yeniden ayağa kalkarak var olmayı sürdürmüşlerdir. Bu günde böylesi bir dönemden geçmekteyiz.

 

24 Haziran seçimleri tartışmaları, yaklaşımları, ittifaklar diktatörü devirmeye yönelik tüm hesaplar 25 Haziran Pazartesi ortaya çıkan sonuçlar bizlere bir daha göstermiştir ki, eksiden alıp sıfıra getirmek daha da önem arz etmektedir. Bütün mevcut siyasal partiler ve onlara sirayet eden anlayış ve yaklaşımlar düzenin bekasının sağlanmasına yönelik program ve yaklaşımlarla hareket etmişlerdir. Buna uygun "Cuhmur İttifakı" ve "Millet İttifakı" gibi oluşumlara giderek mevcut toplumsal muhalefetinde peşlerine takılmalarında etkili olduklarının da hakkını vermek gerekir. Bütün mesele bu durumun iyi görülüp değerlendirilmesidir. Cumhur İttifakı  gerici sağ, kürt düşmanı ırkçı yaklaşımları bir potaya toplamayı başarmış, Millet İttifakı "parlamenter sistemi " savunma adıyla ulusalcı kesimlerle bir kanal oluşturmayı başardı. HDP Kürtler, solun belirli bir kesimi ve liberallerle bir hat tutturmuş, ne var ki, burada Cuhmur İttifakına karşı olanların ciddi manada "Başkanlık sistemine" karşı olma noktasında belirli tutarlı çizgi ve tutum belirleyememişlerdir. Artık şiraze öyle kaçtı ki, neredeyse Meral Akşener kurtarıcı gibi gösterilmeye çalışıldı.Tüm bunlar siyasal, toplumsal, ekonomik ve demokratik sorunlara çözüm arayan toplumsal muhalefet ve buna bağlı olarak devrimci bir hareketin ortada olmamasıyla ilgili bir sorundur. Genelde solun sınıfsal ve toplumsal mücadelenin gidiş yönünü belirleme durumunun olmayışı ve devrimci bir hareketin olmadığı şartlarda: Onların düzleminde anladıkları‘‘güç‘‘olamayışımızdan kaynaklı sistem içi hesap kitaplara kitlenmek yerine, demokrasi mücadelesini ve toplumun nefes almasını sağlayacak nefes borularının açılmasını destekleyen bir mücadelede elimizden geleni yapmaya çabaladık. Elimizden geleni yapmak, yapılması gerekeni yapamamayı mazur göstermez. Salt Türkiye toplumunu suçlayarak bu durumdan sıyrılmaya çalışmak doğru değildir.

Bildiğimiz gibi, 24 Haziran da Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimi birlikte yapıldı. Köklü bir sistem değişikliği getirdiği için bu seçimin, Cumhuriyet tarihin en önemli seçimi olduğu konusunda boykotcular hariç! Herkes mutabıktı. Sonuçlar böyle olunca, doğal olarak taşlar yeniden dizilmeye başlayacak, bu da Dünya, Ortadoğu ve Türkiye'de yeni bir konsept ile siyasal iktidar efendilerine hizmet etmekte büyük bir sevk ve istekle hareket edecektir. Bu önemli konsepte parlamentodaki muhalif tüm siyasal partiler şu veya bu şekilde yer alacaklardır. Ortadoğu'da hala çözülemeyen Suriye, İran gibi önemli meseleler durmaktadır. Bu çözümlerde önemli aktörlerden bazıları Türkiye ve Kürtlerdir. Bu güçleri görmeden ya da yok sayarak sağlıklı bir çözüm pek mümkün  görünmüyor. Üstelik bu iki aktörde Ortadoğu'ya ilişkin kendi gelecekleri açısından rol alma ve iş birliğine isteklidirler. Bütün bu gelişme ve olasılıkları görerek başta emperyalizme, kapitalizme ve diktatörlüğe karşı mücadelede sistemleri dışı siyasal bir muhalefet ve kanal açmak daha da bir önem arz ediyor. Sol, devrimciler ve sosyalistler yerel seçimlerde aşağıdan gelen bir nevi halk İttifakıyla yerel adaylarını çıkararak kendi çalışmalarını örebilirler. 24 Haziran seçimleri ne kadar olumsuz değerlendirilse de toplumda bu ceberut siyasal iktidar ve onun uygulamalarına karşı çıkma ve de direnme isteği vardır. Bunun için de hiç vakit kaybetmeden ihtiyaca uygun örgütlenme yolunda adımlar atmak gerekiyor. Tarihimiz bütün bunların sayısız örnekleriyle doludur…Hatırlanırsa 96 ölüm orucu döneminde "Zindanlardaki Sesi Duy"  bir avuç insanla yapılarak o dönemde egemenleri şaşkına çevirmiştir. Bugün toplumsal birikimlere baktığımızda koşullar daha da uygundur. CHP mitingleri bu durumun göstergesidir. Aynı zamanda demokrasi mücadelesi ve doğrudan demokrasi arayışının da. Bu durum sandığa yansımamıştır. Bunun altında yatan nedenlerden bazıları siyasal güven ve alternatifsizliktir.

Kitlenin dinamizmini koruduğu ortadadır. Kitlesel bir karşı çıkış ve itirazın gelişimde büyük bir etkisi olacaktır.  Unutmayalım ki bizler en zor koşullar altında kendi canlarını ezilenler için hiçe sayan artık yıldız olmuş binlerce devrimcinin yansıması pırıltılarız... Dünya tarihi boyunca zalimler hep var oldular. Ama dünya tarihine adını yazanlar hep bu pırıltılar oldu. Hep var oldular ve var olacaklar.

Unutulmamalıdır ki, diktatörler sandıkla gelir ancak tabutla giderler.

Bu yüzden, DİKTATÖRLÜĞE HAYIR!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

SEÇİMLERE GİDERKEN

İster baskın ister darbe isterse "demokratik" olsun seçimlerin ezilenler açısından pek farkı yoktur. Ezilenler ezilmeye devam ederler. Kimi diktatörlükle ezer, kimi biçimsel demokrasi ile ezer. Belki de tek farkı en mizahi şekilde Charle Bukowski ifade etmiştir: "Demokrasi ve diktatörlük arasındaki fark şudur: Demokraside önce oy verir sonra emirler alırsınız. Diktatörlükte oy vermekle zaman kaybetmezsiniz."

 

Türkiye koşar adım sürüklendiği ekonomik çöküş ve siyasi karmaşa ortamında  24 Haziran'da sandık başına gidiyor. Ve diktatör eğer bu seçimi kazanırsa, büyük ihtimalle bir daha sandık başına gidilmesine gerek kalmayacak.

 

Bu seçime yaklaşım şöyle olmalı; mevcut siyasal ortamı ne abartmalıyız ne de küçümsemeliyiz. Bu seçim aynı zamanda "tarihin tekerini geriye doğru götürmek isteyen gerici iktidar" ve ileriye doğru götürmek isteyen ezilenler arasındaki çatışmaya da sahne olacaktır. İktidar kazanırsa toplumsal muhalefet ve ezilenler muhtemelen moral bozukluğu, travma ve karmaşa yaşayacaktır. Belki de uzun bir süre ayağa kalkmada zorlanacaktır. Bu anlamda bu seçimi sadece boykot, sandığa gitmek ya da gitmemek gibi saiklerle tartışırsak büyük bir yanlgıya düşmüş oluruz. Burada seçimlerin ne olduğunu ve nasıl olacağı tartışmalarına girmek istemiyoruz. Bugün için bunun pek de kıymetı harbiyesinin olmadığını düşünüyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, "OHAL uygulamalarıyla tutuklanan milletvekilleriyle gidilecek seçimlerin demokratik olmadığı ortadadır. Bütün bu anti-demokratik ortamda bile son seçimleri kaybettikleri ve sahte oylarla yönetmeye devam etmeye kalktıkları ortadadır. Bu gerçeğin farkında olduklarından ittifaklarıyla kaybetme riskini minimuma indirmeyi amaçlamaktadırlar. Yolsuzluk yapmalarının önüne geçilebilirse seçimler her şeye rağmen değişik bir seyir izleyebilir. Daha sonra arkasındaki adımlar tartışılmalıdır. Önce seçimin güvenliğini sağlamak üzere bir araya gelinmelidir. Çünkü seçim yolsuzluğu sonucu hükümette kalmaya çabaladıkları ortadadır.  Böylece kim katılabilir gibi saçmalıklar da aşılabilir. Seçimin güvenli olmasını sağlamak isteyen herkes katılabilir(ÖZGÜRLÜK )".

 

Türkiye bu koşullarda seçime gitmektedir. Bunun için bugün çok büyük stratejik, politik tartışmalar yapmak yerine seçimin güvenliğini sağlamak üzere genel bir birlikteliği sağlamak gerekiyor. Bu noktada seçimin güvenliğini sağlama kaygısı içinde olan toplumun her kesiminden herkes bu harekete katılabilir.

 

Bu gün seçimlere giderken şu durumu gözden kaçırmamak gerekiyor: Seçim ve referandum oylamaları, egemenlerin halkın tercihlerini ve yönelimlerini ölçmek için ideal araçları olmasının yanı sıra yükselen muhalefetin bertaraf edilmesinin de aracıdırlar. Bize göre şu aşamada sessiz bir toplumsal muhalefet yükselişi söz konusu; bunda AKP diktatörlüğünün yönetememe krizi, ekonomik sıkıntı ve Ortadoğu'da girilen bataklık gibi bir çok sorun etkilidir. Tüm bu gelişmeleri gördüğümüz için bu seçim ve sandık güvenliğini önemsiyoruz. Yoksa  halkın umutlarını düzenin sandıklarına sığdırma gibi bir niyetimiz yok. Tahrisel gelişmelere baktığımızda, bazen bir takım fırsatlar ve koşullar doğar ve bunu iyi değerlendirmek ve yerinde müdahale önem taşır. Gün geçtikçe aşırı sağın yükseldiği dünyamızda bir umut devrimci mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Artık ezilen işçilerin karar verme zamanı geliyor: Paris Komünü'nde, Şubat 1917'de olduğu gibi "tarihin lokomotifi" mi olacaklar yoksa 1968 Fransa'sında olduğu gibi "tarihin imdat freni" mi olacaklar? Artık lokomotifi ele geçirmenin zamanı geldi. İmdat frenleri bizi geçici olarak kurtarabilir. Biz bugünkü durum ve seçimleri devrimci mücadelenin gelişimi aynı zamanda yükselen toplumsal muhalefetin bir nefes borusu olarak değerlendiriyoruz. Seçimler bu yaklaşımla ele alınmalıdır. Halkın ihtiyaçlarının ve taleplerinin yüksek sesle dillendirildiği bir araca dönüştürülmelidir.

 

"Bir şey degişmez, onlar kazanır" yanılgısı ve umutsuzluğu büyük bir yanılsamadır. Hatırlamakta fayda var: umutsuzluğun dip noktasında boğulan milyonların bir nefes alma çaba ve mücadelesi olan Gezi, Haziran ve Kobane direnişleri bizlerin hazinesidir. Bu birikimler  sonrasında ortaya çıkan kalkışmalar, seçim ve referandum dönemlerinde açığa çıkan güçlü itirazlar AKP iktidarı tarafından klasik şiddet, hile ve demagoji yöntemleriyle bastırıldı. Bu yöntemler bir daha denenecektir, ama birleşik bir davranış, tavır ve muhalefet özellikle de düzen partileri dışında AKP ve diktatörün gitmelerinin yolunu açacaktır. Bu baskın seçimin önemi, AKP iktidarının devamı ve diktatör Erdoğan liderliğinin pekiştirilmesi anlamına geliyor.

 

Bu günden başlayarak 2013 Haziran'ından beri dinamik olan kitleyle bağlar kurulmalı ve bu kitlenin harekete geçmesi sağlanmaldır. Kitlenin dinamizmini koruduğu ortadadır. Kitlesel bir karşı çıkış ve itirazın gelişimde büyük bir etkisi olacaktır.

Unutulmamalıdır ki, diktatörler sandıkla gelir ancak tabutla giderler.

Bu yüzden, DİKTATÖRLÜĞE HAYIR!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ