Özgürlük

SEÇİM.

SEÇİM.

Bir soruyla başlayalım. Düşüncelerinin bire bir hayata geçmesi mümkün mü? Sen en iyisini planlasan istesen ve yapsan da hayata geçen tüm çelişkilerin bileşkesi olacaktır. Bu olması gereken olmuştur tarzı tarihçi bir bakış açısı değil, olması gereken değil çelişkilerin bileşkesi olmuştur tarzı bir tarihsel materyalist bakış açısıdır... Şimdi, tüm deney sonuçlarında hangi biçimiyle olursa olsun, temsili sistemlerde iktidar herhangi bir gücün eline geçmiş ya da dönüşmüştür. Bu toplum bilimlerinin laboratuvarı sınıflar mücadelesinin bizlere gösterdiği sonuçtur. Şimdi politik bir çözüm önermeden, aynı şeyi seninle deneyerek farklı sonuç alacağımızı mı öneriyorsun!? Buna ne denir? Yapılacaklara ait pratik düzlemi, politik çözümlemeler düzleminin içine karıştırarak, boş lafın ötesi bir şey söylene bilir mi? Burada, doğrudan sistemlere geçmenin zamanının geldiğini, ‘’onlar beceremedi ben beceririm’’ gibi içi boş lafların zamanının geçtiğini tartışmaya çabalayacağız. Haddimizi aşarak herşeyi belirleyen ve çok bilen tarzda değil genel bir çerçeve belirlenmesi bağlamında. Bir yenilgi ortamının yaratığı olumsuzlukların da etkisinde, herkesin yegane kurtarıcının kendisi olduğuna iman ettiği ve herşeyi bildiği, işin ilginci zıt görünümdekilerin de aslında kurtarıcının kendisi olabileceğini ispata kalktığı olumsuz bir ortamın ve zorluğunun bilincinde olarak.

 Bunun için, boş lafların ötesi politik bir çözüm ifade etmeyen temeli-taliye ve düzlemleri birbirine karıştıran ve de sonuçta temel politik hedefleri saptıran kafa karışıklıklarının hiç bir yere götürmediği, götüremeyeceği açıktır. Bu pratikte denenelerle bariz ortaya çıkmıştır. Sonuçta bu kafa karışıklığı, ideolojik teorik birliğin geçmiş ders ve deneylerin birikimleri üzerinde yükselerek mücadele birliğini sağlayamadığı ortam devam etmektedir. Doğadaki her gelişim yani hareket çelişkilerinin bileşkesi yönünde ve içerisinde çeşitli aşamaları içeren bir süreçtir. Bu sürecin içerisindeki aşamalar uzun ya da kısa yaşanılmadan öbürkü aşamalara geçilemez. Bir insanın kendi yaşantısında çocukluğunu yaşamadan yaşlılığını yaşayamayacağı gibi. İdealizmin kafaları karıştırma noktalarından biriside sıçramalı gelişimin yaşanmasıdır. Bu çelişki yumağına dışarıdan müdahelenin getireceği, yeni bir kuvvetin devreye girmesiyle bileşkenin gidiş yönünün değişmesi ve yeni bir sürecin başlaması demektir. Bu anlamıyla toplumsal gelişimin çeşitli evreleri içirisinde ortaya çıkardığı sistemler ve yönetim biçimleri de gelişerek günümüze kadar gelmiştir. Geçmişte yaşanıp deney birikimi haline gelmiş sistemler ve yönetim biçimleri, yönetenlerin seçimi biçimleriyle gelişerek günümüze kadar ilerlemiştir. Bu deney birikimleri kısa süreleri içerse de DOĞRUDAN YÖNETİM deneylerini de günümüze birikimlerimiz olarak taşımıştır. Bu durum genelde küçük birimler halinde yaşanıldığı, sınıfsal ayrımların keskin olmadığı şartlar ve zeminlerde, ihtiyaçtan kaynaklı yönetim işlerinin düzenlenmesi ve paylaşılması durumu olarak ortaya çıkmıştır. Temsili sistemlerin doğuşunu toplumsal ayrımların sınıf ayrımılarının ortaya çıkmasıyla belirginleşmeye başladığını söyleyebiliriz. İnsanlar aleminin istek, arzu, kendine yönelik ihtiyaçlarıyla, doğanın ihtiyaçlarına ve bilimsel zorunluluklarına cevap verebilme yolundaki  ayrımı daha derinlemesine incelemek dileğiyle bu yazının konusuna dönmeye çalışalım. Temsili sistemlerin kendi içerisinde gelişerek olgunlaştıkları en son nokta iktidarın tabana yayılması yönünde çabalardır. Sorunun özünde sovyet deneyleri ve diğer deneylerde de görüldüğü gibi iktidara gelenlerin bunu bir imtiyazdan kalıcı ayrıcalıklara dönüştürmesidir. Bunun sonucu otokrat ve oligarşik vb. sınıflar ve üst yapının oluşmasıdır. Devletçilik modeli(karatokrasi)altında bu sınıfların iktidarda kalıcı hale gelmesi ortaya çıkmıştır. Sorunun özü alt yapıda, her çeşit karşıt söylemin de değiştiremeyeceği açıklıkta sosyalizm denilen sistemlerin toplumsal ve sınıfsal çelişkileri önemli derecede azalttığı, nötralize ettiğidir. Sonradan üst yapıda bu kalıcı kastlaşmanın alt yapıda da ayrımcı imtiyazcı (Rüşvet, rant vb.) bir işleyişi getirdiğidir. Sorun reel sosyalizmler ve karşıtı görünümlü temsili cumhuriyetleri savunanlarda alt yapıda oluşanların üst yapıda belirgin hale gelemeyişi, bu imtiyazlı yönetici ve ayrıcalıklı sınıfıların kendini dayatmaya kalkmasıdır. Bu noktada kendini alternatif sayanların SYRIZA benzeri hareketlerle hızlı bir çöküş yaşayan deney birikimleri de ortada durmaktadır. Ya da yeşillerin reel sosyalizmlerde, Stalin’de eleştirip kendilerinin ölmeden değiştirilmeyen liderler yaratmaları. Sisteme yama haline gelmeleri.  Boş lafların ötesinde aynı sistemi farklarıyla savunan temsili cumhuriyet savunucularının anlamı sınıflar mücadelesi alanında açıkca ortadadır. Bu engel ve dayatmanın, doğabilimsel gelişime karşı halinin ortadan kaldırılması devrimci mücadelenin önemli görevleri arasındadır. Koskoca devrimi yapan o kadar acıya dayanan bir yönetim ekibinin bu ayrıcalık ve imtiyazlarını bırakması bir hayli zordur. İlk elden alanların birbirine karıştırılmasıyla ilgili bir sorun olan bu durum, bu ayrıcalıkların yönetimle ilgilli alanlardan başka alanlara aktarılması gerekmektedir. Bunun gibi sosyal olarak yaklaşık önemli ihtiyaçları karşılanan birilerinin neden rüşvet ve para biriktirme eğilimine girdiğine cevap verilmelidir. İmtiyazlıları görmek işin başlangıcıdır denilebilir. İmtiyaz ve ayrıcalıkların diğerlerinden farklı ve üstün olma yönünde değil ihtiyaç ve insanın gelişimine, üretimine yönelik yeniden örgütlenmesi gerekmektedir. Sorun bu pratik adımların ve olanların iki ayrı dünya görüşü olduğunu kavramayla çözüme doğru ilerleyecektir. Şimdi gelelim temsili cumhuriyet savunucularının birinci yanılgısı bilimsel anlamda çoğunluk yani işçi ve emekçi sınıfların temsilcisi doğru karar verir. İkincisi ezilen sınıflar doğru karar verir. Burada yanlış olan düzlemlerin birbirine karıştırılmasıdır. Yani yine dünya görüşüdür. Devrimci düşünce bilimsel bir doğru olduğu için pratikte önerdiği doğrular doğabilimsel zorunlukların yani bilimsel olanın birebir yerine konulamaz. Bilimsel doğrularımıza ulaşabilme yolunda işçi sınıfı demokrasisi bir aşamadır ve süreç doğabilimsel doğrularımızdır. Ya da başka bir aşamayı ifade edersek; sınıfların ortadan kaldırılmasıdır.

 Şimdi sorunun dünya görüşü özeti de olan pratikteki ağırlığını ne tarafa verdiğine, vurgunu nereye yaptığına vb. ilişkin soruna. Birincisi; senin vurgunu nereye yaptığınla ilgili değişen bir gerçeklik yoktur.  İnsanlar aleminde gidişin olumlu ya da olumsuz etkilenmesi haricinde. Düşünceye ve çözümlere ilişkin sorunların pratik sorunlar düzlemiyle karıştırılması aynı düzlemmiş gibi ele alınması yanılgıları da ortaya çıkarmaktadır. Örneğin ekonomik- Demokratik mücadele alanına ait hak aranması ve sokaklar vb. politik mücadele yerine konulmaya çalışılmaktadır. Bunun gibi ideolojik teorik birlikteliğin olmadığı bir dönemde, pratikte nereye gideceği hedefleri belirlenmemiş eylemlerin politik çözüm olacağıdır. Ve tek sığınabildikleri yer ise bunun çelişkilerin bütünlüğünde bulunmasıdır. Bu nokta çelişki yumağının gidiş yönünün doğru tahliline dayalı ve bu yöne gelişmesine kuvvetini verme doğabilimsel görevini ertelemek ve tesadüfe bırakmak olduğundan, doğru bir yere gelişmeside beklenemez. Ya da ciddi özeleştiriler sonucu olabilecektir. Bir örnekte yurt dışından. Pratikteki görevlere ait, pratik düzlemine ait göçmen hareketi mi olalım? Yoksa ikili görevler mi? Gibi politik bir tespit olmayan bir mücadelenin geleceği yer hayatın kendisinde açığa çıkmıştır. Bir deney birikimi olarak yerini almıştır. Aynı biçimiyle mücadelesinin ağırlığını sistem içi alanlara verip bundan politik bir çözüm çıkacağını bekleyenler yollarından sapma durumunda kalmışlar, kalacaklardır. Boş lafların ötesinde iktidara geldiklerinde geçmiş hakında siyasal değil pratik olan ‘’acımasız’’eleştirileriyle politik bir çözüm olamayacakları açıktır. Çünkü onlara göre bu bir kurtarıcı hatasıdır.  Ve en iyi ve akıllı dizayn kurtarıcı kendileridir. Demokratik devrimini tamamlayamamış bir ülkenin solcuları olarak kerameti kişilerde ve liderde bulan anlayışla eleştirdiği Stalin’leri biçimsel farklarla yeniden yaratmak kaçınılmazdır. Siyaset yapmanın birilerine ve düşüncelerine karşı olmak düzeyinde kavranabildiği, kendilerinin ne dediği belirsiz; düşünce, çözüm üretimi ve bunların bir potada eritilmesi değil, güçlerin, farklıların, fikirlerin toplamının politika yapmak olduğu yanılgısı vardır. Politik düzleme ait yapılacaklar ve öncelikleri ile diğer düzlemlere ait yapılacakların birbirine karıştırılmasının pratikte sonucu ortadadır. Çözümsüzlük, kafakarışıklığı ve yaymak. Bu’’demokratik merkeziyetçilik’’anlayışıyla, bu güç ve temsili sistemler anlayışıyla geçmişte’’acımasız’’eleştirdiği şeylerin daha beterini yapmak dışında ihtimal de kalmamaktadır. Çünkü temsili sistemleri farklı abalajlarla savunmaktadırlar. Bilimsel sosyalizmin bilmini yok edip sosyalizmi kalmış, oda kendi savunduklarıdır diye sunulmaktadır.

Demokratik merkeziyetçilik anlayışı ya da anlayışsızlığına gelirsek: Temsili cumhuriyet savunusuyla  çoğunluk azınlık gibi kurallar, doğabilimsel doğruların yerine konulmaktadır. İki farklı alan içiçe geçirilmekte ve sonuç çözümsüzlük olmaktadır. Bu bağlamda bizim savunduğumuz doğrudan demokrasi boş lafızlara dayalı kimin güç olacağı gibi ve temsili sistemlerde hiç bir anlamı olmayan pratik çözümler değil, politik anlamda doğabilimsel zorunluluklarımıza ulaşma yolunda bir içeriktedir. Bunun için bizim savunduğumuz doğrudan demokrasi temsilde kimin daha çok söz, karar ve yetkiye sahip olacağıyla ilgili değildir. Politik hedefi doğasal zorunluluklara ulaşmak olan bir dünya görüşü farklılığıdır. Bunun içindir ki: Devrimci mücadele fikirler koalisyonu değil fikir koalisyonlarıdır. Fikirler kulübü değil fikir federasyonlarıdır. Doğabilimsel zorunluluklara ulaşma yolunda ideolojik birliğe gelişme mücadelesidir. Vurgunu nereye yapıyorsun gibi bir sapmaya yer yoktur. Dönem bir evvelki dönemlerden farklı olarak ideolojik birliğin yeniden geçmiş ders ve deneylerin üzerinde ve de onu aşarak oluşturulması dönemidir. Lafı saptırmanın, sapla samanı karıştırmanın anlamı yoktur.

Şimdi sen hiç kimsenin denemediği bir şeyi söylüyormuş edasında temsili sistemleri savunup en iyi temsilci ben diyerek hepimizi kurtarıyorsun ya! Biz kısaca hatırlatalım denenmemiş bir şey varsa kendin karar verirsin. (1) Söylenenlerle yapılanların tutmamasını ve hayata geçirilememesini onların kötülüğü ve senin iyi niyetinle açıklayacak çocukluk dönemini geçti ülkemiz devrimci hareketinin gelişim seviyesi. Sanırız!!!

1936 senesi yeni anayasa konuşmasında Stalin‘’ hakiki hürriyet, istismarın kalktığı, bir insanın diğeri tarafından tazyike maruz bulunmadığı, işsizliğin ve yoksulluğun olmadığı, bir insanın yarınını, işini, evini, ekmeğini kaybetmekten korkmadığı yerde mevcut olabilir.’’

’’Bir parti sınıfın en önde gelen ehemmiyetli kısmını teşkil eder. Çok partili hayat ve bu partilere hürriyetler temini lüzumu ancak, menfaatlarının telifi mümkün olmayan sınıfların ( mesela, kapitalist ve işçi, arazi sahipleri ve köylüler, kulaklar ve fakir rençber gibi.) mevcud olduğu cemiyetlerde mevzuubahis ve mümkün olabilir. S. S. C. Birliğinde ise uzun zamandan beri sınıf farkı ortadan kalkmıştır. Halihazırda ancak işçi ve köylü sınıfları mevcud olup, bunların da menfaatları zıd bulunmayıp, bilakis dostane münasebetler içinde yaşamaktadırlar. Bu sebepten dolayıdır ki S. S. C. B. De birden ziyade partilere ve bunlara hürriyetler tahsisine lüzum yoktur.’’

124 cü madde vicdan hürriyetiyle ilgilidir. Bunun için kilise devletten ayrılmıştır. Herkes istediği dine inanmakta ve ibadette serbest kılınmış. Bunun gibi dinlere inanmamak ve aleyhine propaganda yapmak da anayasayla güvenceye alınmıştır.

112 Md. De yargıçlar bağımsız olup, ancak kanunlara bağlıdırlar. Anayasa sanıklara müdafa hakkı tanımıştır. Fakat devrim aleytarlığı suçu ile zanlı bulunanlar ekseriya bu haktan mahrum kalırlar. Schlesinger a. g. e. Sf. 126

102 Md. Muhtar Cumhuriyet ve Muhtar Bölge Mahkemeleri: Cumhuriyetlerin bazılarında mahkemeler üç derecelidir.. 1. Halk mahkemeleri. Her ilçede (district’de) halk tarafından gizli ve genel oyla üç seneliğine seçilen bir yargıç ile iki üyeden oluşur. Çoğunluk davalar burada görülür. 2. Arazi ve Bölge Mahkemeleri. Bölge Sovyetleri tarafından beş seneliğine seçilir. 3. Cumhuriyetlerin Yüksek Mahkemeleri: Her Cumhuriyette Yüksek Sovyet tarafından beş seneliğine seçilir. 4. Birliğin Yüksek Mahkemesi: Sovyetlerde en üst adli merciidir. Yargıçları Yüksek Sovyetçe beş seneliğine seçilir.

CUBA

Seçilmişler, bir sonraki seçimi beklemeden seçenler tarafından görevden alınabilirler. 50+1 seçilme kuralı vardır. Ulusal mecliste 612 temsilcinin % 46,4’ü aynı zamanda belediye meclislerinde görev yapmaktadırlar. Yani mahalle temelinden gelirler. % 82,68 üniversite, % 48,86’sı kadındır. Devlet konseyi’nde % 42,36 ve 10 Bakan kadındır. Seçilenler görevleri için maaş almazlar. Görevleri bir iş değil toplumsal sorumluluktur. Seçimlerde sandık güvenliği ilk öğretim öğrencileri tarafından sağlanır.’’  

Şimdi bukadar güzel sözün ardından bunların hayata neden geçirilemediğini soralım? Örneğin CUBA! Her gitiğin şehirde gizli restorant ve en azından puro satan mafyanın neden olduğunu ve bundan yönetenlerin haberlerinin olmadığını mı savunalım? Kötünün iyisi ehveni şer mi yapalım? Düşüncelerimizi birilerine göre ve onların iyiliği kötülüğüne göre mi kanıtlayalım?

Burjuva diktatörlüklerinde, içerisinde farklı uygulamalar da içeren üç ana seçim sistemi vardır. Birinci tercihleri çoğunluk sistemi. 2. Nispi temsil sistemi. 3. Baraj sistemi. Ayrıntılara girmeden konumuza dönelim. Seçim metodu olarak toplumsal gelişimin ve sınıflar mücadelesinin bizi getirdiği deney birikimlerinin en olumlu örnekleri sosyalistlerin uyguladığı metodlardır. Bölgesel ve tabandan yukarı doğru gelişen modellerdir. Bölgelerde ve komite gibi birimlerde kendi tanıdığı ve görevi en iyi yerine getireceğini bildiklerini seçme metodudur. Lakin doğru bir dünya görüşüne dayanmayan güce ve çoğunluğa dayalı bir anlayışla doğru yöne geliştiririlmesi de mümkün olmamıştır. Bu konuda genel bir çerçevenin çizilebilmesi anlamında, doğabilimsel doğruların çoğunluğa sorulması gibi bir abesle iştigal edilemeyeceği şimdiden açık olarak savunulmalıdır. Bu konulardaki detaylı gelişmeyi devrimci bir hareketin yaratılmasıyla  kendisinin gerçekleştireceğini belirterek noktalayalım.

Şimdi bu konuda politik mücadeleye bağımlı olan düzlemlere ait mücadele biçimlerinden herhangi birini abartı ve inkar sakatlığına gelelim. Bütün seçimleri ‘’düzen içi ve çözüm getirmez’’anlayışıyla demokrasi mücadelesini ya da ekonomik mücadeleyi rafa kaldırmak. Üçlü saç ayağının birini veya ikisini yerine getirememek yani diyalektik bütünlüğü koparıp vurgusunu ve ağırlığını bütünlüğü koparacak şekliyle yapmaktır. Ağırlığını vereceğin gidiş yönünü belirleyecek yön diğerlerinin yok sayılması değildir. Gerçi genelde sokaklardan dem vurup, pratik düzlemde düzen içi mücadelenin bir tarafına vurgu yapanların, seçimleri herhalükarda red gibi bir tutarsızlığı da sizin takdirlerinize bırakırız.

Demokrasiyi savunmak ve geliştirmek burjuva demokrasisi de olsa demokratik devrimini tamamlayamamış bir ülkede devrimcilerin görevi haline gelmektedir. Yerel seçimler burjuva demokrasisi içerisinde diğer alanlara göre görece daha özerk alanları temsil eder. Geliştirilebilmesi mücadelesi devrimci görevler arasındadır. Genelde siyaset yapmanın birilerine karşı olmak düzeyinde kavrandığı bir ülkede, ‘’olmaz’’ harici ne dediği belli olmayanların seçim tavrı ne olabilir? Özeti kıyaslama, başkasından ve başkasına göre kriterlerinden öteye bir anlam ifade etmeyenlerin doğruluğundan bahsedilmesi mümkün mü?  Hangi ihtiyaca cevap aranıyor? İki zıt görünümlü uç seçimle devrim beklentisindekiler ile zaten devrim olmaz anlayışsızlığındakiler altarnatör( paraidya= zıt aynılar) işleviyle aynı yerde birleşiyorlar. Aynı anlayışla herkes bir araya gelsin, sol’da birlik anlayışı! Hayır doğruyu savunma mücadelesindekiler biraraya gelsin ki bir adım ileri ata bilelim... Hepimizi aşan bir görev için ortak üretip ortak  paylaşarak bilimsel doğrulara gelişebilelim... Devrimci mücadele kişisel yetenek ve üretimlerin toplama işlemi değil, doğabilimseli savunma yolunda ortak üretim ve üleşimlerimizdir...

Yerel seçimler yaklaşıyor. Egemen sınıflar itifakının yönetememe krizi ve bu krizi baskıyla sistem sınırlarında tutma planları da sürüp gidiyor. Cumhur itifakının dağılması bu seçimleri daha da enteresan hale getiyor. Böylesi bir dünya görüşüyle, hayatın senin sormadığın soruları sorarak karşına çıkardığı soru ve sorunlara ne gibi tutarlı cevap verilebilir? Yine Fatsa’dan diğer örneklerden dem vurulacak. Eğer temsili sistemler savunucusu kurtarıcıysan Fatsa sana ne anlam ifade edebilir? Eğer devrimden sonrası için bile kimin başkan seçileceğini şimdiden tespit ediyorsan ve sözü, kararı, yetkiyi temsili olarak ona teslim edeceksen, üzerinde düşünmen gerekenlerin olduğunun farkında mısın?

Diktatörlük mü? Daha fazla diktatörlük mü? Sorusuna bile’’bana ne, o sizin sorununuz’’diyebilecek durumdakiler hariç, yine reel solun rutin tartışmaları da başlayacak. Yine iki uçta olan ve vurgusunu karşıt uçlara yapanlar sahne alacak. Vurgusunu kendine doğrulara yapayım derken abartıdan seçimle devrim beklentisi ile diğerleri seçimle bir şey olmaz abartısıyla ekonomik- demeokratik mücadelelerini politik bir şey söylemeden hayatlarına geçirecekler. Yine ortalığı her seçimde devrim oluyor telaşındakiler ve müzmin seçim boykotçuların keskin söylemler ve boş lafları kaplayacak. Siyaseti salt karşıdakilerin yapacaklarını hesaplamak ve karşı olmak, durmak şekline getirmek ilkelliktir. Politik çözümünü getirmeden pratikteki görevlerle sınırlanan bir duruş da değildir. ATOMU PARÇALAMAK DEĞİL BİRLİKTE DÜŞÜNCE ÜRETİM VE BÜTÜNLEŞTİRMELERİYLE MOLEKÜLLER OLUŞTURABİLMEKTİR.  Politik düzleme ait görevlerimiz ön planda ekonomik- demokratik alandaki görevlerimizi yerine getirmek mücadelesiyle gücümüz yettiğince; çoğunluk, güç ve hesapları değil doğruyu yapabilme çabasıyla...

Yerel seçimlerde de demokrasiyi geliştirebilecek adayları destekleyelim, gücümüzün yettiği yerlerde bu adayları kendimiz önerip çıkaralım...

BU ABLUKA DAĞILACAK,

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ MUTLAKA KAZANACAKTIR...

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ.

  • ’’Sorun insanlar aleminde bu denge ve hareket halinin zıtlar arası sorunların vs. hangi kurallar,prensipler,otorite ve sistem etrafında çözümler getirileceğidir... Timokrasi(askerler,askeri....)Kritarsi(Yargıçlar,yargı sistemine göre....)Meri tokrasi(liyakat ve kıdem üsülüne göre....)Teokrasi(dini ve din adamları esasına göre....)Logokrasi(kurallara göre....)Etnokrasi(milliyete göre....) Plütokrasi(zenginlere ve zenginliğe göre....)Kleptokrasi(çalma ve hırsızlık esasına göre....) vb.gerisini sen say...Derken günümüze doğru,başlangıçta Aristo gibiler tarafından ayak takımı sistemi diye hor görülen, Oklokrasi=Οχλοκρατια(ayak takımı devleti...)Ya da Mobokrasi (kuru kalabalıkların,zümre ve çevrelerin devleti....)diye eleştirilen,pek rabet de görmeyen Demokrasinin yeniden keşfi..! Soruya aranan cevapların yenilik cilası altında temcit pilavı gibi tekrar tekrar öne sürülmesi dışında Pratikte yaşanan deneylerin sonucu,hangi referansla iktidar olunursa olunsun güç ve iktidarı ele geçirenlerin, genelde bir otoriteye ve de diktaya dönüşümün gelişmesidir...‘‘

Bu deney ve birikimlere insanlık tarihinin son sosyalist sistemler pratiği de eklenmelidir. ° Kratokrasi/ Devlet sistemi. Kratos/ Devlet.

ÖZGÜRLÜK DERGİSİ / SİSTEM-OTORİTE-BELİRLENME…Yazısı

Alıntılar Ülker Gürkan-Evren Barut- Mehmet Cem Odacıoğlu-Şaban Göktürk-Esin Saraçoğlu çalışmaları ve aşağıdaki sitelerin çalışmaları değerlendirilerek yapılmıştır.

https://www.wikisosyalizm.org/1936_SSCB

http://www.constitutionnet.org/files/Cuba%20Constitution.pdf

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

 

EGEMENLERİN KRİZİ...

Egemenlerin Krizi 

 

"Devlet derim ona, herkesin ağı[zehir] içtiği yere, iyilerin ve kötülerin; devlet, herkesin kendini yitirdiği yer, iyilerin ve kötülerin: devlet, herkesin ağır ağır kendi canına kıymasına "hayat" denen yer." Nietzche

 

 

 

Egemenlerin Türkiye'ye ilişkin yönetememe krizi 7 Haziran seçimlerinin sonucuyla birlikte tamamen kendi yasa ve hukukunu tanımama adıyla fütursuz bir şekilde ayyuka çıktı. Muhaliflere karşı OHAL/KHK adıyla tutuklama, sindirme , işten atma gibi uygulamalar toplumu tamamen baskı altına alma operasyonları bir anlamda başarılı oldu diyebiliriz. 24 Haziran 2018 seçim sonuçları bu koşullar altında ortaya çıktı. Bu durumu engellemeye yönelik burjuva partilerinden "Millet İttifakı" gibi oluşumlar,  sol demokratik çevrelerden HDP, Haziran Hareketi gibi birliktelikler, dayatma usulü siyaset tarzı, yukarılardan bir takım konuları belirleme, aşağıdan yukarı dinamikleri dikkate almama gibi yaklaşımlar sonucunda başarı gösterememe ve dağılma zaafiyeti göstermiştir. Herkesin kendi kanatları altında bir birlik istediği ve dayattığı ortamda kitlelerde oluşan dayanışma, birleşme ve direnme eğilimlerine en önemlisi demokrasi taleplerine cevap verilebilir mi? 

 

Tüm bu olan bitenlere karşı son günlerde hararetli bir ABD-Türkiye eksenli Rahip sorunu adı altında ekonomik bir kriz ortaya çıktı. Bu konuda ekonomiye ilişkin hatırı sayılır bir çok ekonomist yazdı çizdi. Ama sorun sadece basit bir ekonomik kriz değildi, aynı zamanda egemenlerin yönetememe krizi de söz konusudur. Sürekli baskı, tehdit, şantaj ve tutuklamalarla bastırılmaya çalışılan muhalefet sindirilmişti. Ancak bu durum başta emperyalist ABD olmak üzere diğer küresel güçleri rahatsız etmekteydi. Bu kadar baskıya karşı onların bile engel olamayacakları istenmeyen gelişmeler yaşanabilirdi. Türkiye'nin daha iyi kontrolüne yönelik baskı uluslar arası tekellerin sözcüsü Donald Trump'tan geldi ve onun yaptırımları aslında bundan kaynaklanmaktadır. ABD için ekonomi ve dış politikada itaat ve IMF'nin kabul edilmesi gibi konular bile eskiye dönüşü kolayca sağlayabilir. Aynı zamanda Eylül sonunda yapılacak Merkel ,Erdoğan görüşmesi de temel ekonomik gerçekliklerin hatırlatması olacaktır. Erdoğan'ın bunları görmemesi ve duymaması durumunda iktidarında büyük sorunlar yaşayacağı aşikar. Ülkeyi ekonomik istikrara kavuşturmak için yaptığı döviz bozdurma çağrısı gibi bu da büyük bir çaresizliğin işaretidir.

 

Tüm bu gelişmeler Diktatör Erdoğan ve AKP iktidarının hemen ters yüz edileceği anlamına gelmiyor. Amerika'nın bu yaptırım ve uygulamaları farklı sonuçlar da verebilir. Diktatöre verilen destekte şu haliyle bir düşüş görünmüyor. İran, Venezuela ve Rusya'da aksi sonuçlar ortaya çıkmasına yol açtı.Uluslar arası tekelerin mutlak hakimiyetinde‘‘Serbest piyasa‘‘dedikleri  ekonomilerinde kâr garantisi yani "güven" çok önemlidir. Sermaye keyfi müdahaleler olmadan serbestçe hareket etmek ister. Merkez Bankası'na tavır, ABD'yle sürtüşme ve buna karşılık dolarla borçlanma tüm bunlar güvensiz bir ortam yaratabilir. AKP 2001 krizinin ardından iktidara tam yükselmekte olan bir dalganın üzerinde geldi. Kemal Derviş'in IMF ile imzaladığı "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" yürürlükteydi. ABD'de o dönem faizler düşük seyrediyor, yatırımcılar paralarını Türkiye gibi ülkelere yöneltiyordu. AB ile üyelik müzakerelerinin 2004'te başlaması da iyiye işaretti. O zamanlar memlekete demokrasi gelecekti. Vadedilen oydu. O yıl büyüme oranı yüzde 9,4 olarak kayda geçti. Küresel krizin baş gösterdiği 2008'e kadar da dikkat çekici büyüme rakamları yakalandı. Yabancı sermayenin dönmesi için yine ABD'de faizlerin sıkı tutulduğu 2010'u beklemek gerekti. Anlayacağınız Türkiye ekonomisi hem faiz baskısından uzak, hem de döviz bolluğu içinde yıllar geçirdi. Ta ki 2013'e kadar…2013'te yükselen doları ve başlayan krizi, Gezi direnişi anlatmaya çalıştı. Bu konuda da bir hayli başarılı olduğu söylenebilir. Normalde 2013 sonrasında ise ABD ve AB'de önce parasal genişlemenin azaltılacağı, sonra duracağı ve hatta parasal daralma dönemine girileceği ve buna ek olarak da faiz artışına gidileceği ilan edildi. Yani, Türkiye gibi ülkeler için 2002-2013 arasında kendi değimleriyle, ‘‘neoliberal‘‘ popülist birikim rejimlerin kurulmasını mümkün kılan maddi zemin ortadan kalktı. Bunun sonuçlarını, 2013 sonrasında ekonomi politikasının kilitlenmesiydi. Bu ayni zamanda Diktatör ve Merkez Bankası'nın  açık bir şekilde tartışmaya başladığı döneme tekabül eder. Bu tartışmalarla birlikte dolar ve euro yükselişe geçerken aynı zamanda yavaş yavaş darbe, OHAL ve KHK'lar gelmeye başladı. Bu aynı zamanda tekellerin Türkiye ekonomisi ve yatırımlara ilişkin bir güven bunalımı yaşamalarına gerekçedir. Tekeller için siyasal alanla birlikte, bağımsız bir Merkez Bankası'nın önemi, devletin ekonomik alandan uzaklaştırılması anlamında büyüktür. Bu durum apaçık ortadayken sonrasında Papaz krizi çıktı. Durum belli bir siyasi ve ekonomik bir krizdir. ABD Başkanı Trump'ın eli daha kuvvetliydi. Bakanlara ülkeye giriş yasağından vergi artırımına ve hatta Türkiye'nin de proje ortağı olduğu F-35'lerin teslimatını durdurmaya kadar varan yaptırımlarla birlikte alevler büyüdükçe büyüdü tüm bu gelişmeler bile başlı başına durumun ciddiyetini ortaya koyuyor. Küresel güçler Türkiye'nin bir an önce ilişkilerini“normale“döndürmesi konusunda baskı yapıyorlar. ABD ile böylesi bir sürtüşme iktidarın işlerini daha da zorlaştırıyor. Boykot vs gibi uygulamalarda Türkiye'nin etkili olabilmesinin hiç bir şansı yok. Çünkü Türkiye ABD'nin en önemli 15 ticari ortaklarından biri bile değil. Bu anlamda boykot gibi uygulamaların ABD ekonomisine etki yapması mümkün değildir.

 

Milliyetçi ve dinsel retorik seçimlerin alınmasında Cuhmur ittifakının yolunu açtı. Ne var ki, Diktatörden ve sisteminden duyulan rahatsızlık gelecek felaketin habercisidir. Bunun için de Erdoğan, Merkel ve Macron'a sarılacaktır. Bu gelişmeler yaşanırken Diktatör içeride iktidarını geliştirmeye ve güçlendirmeye çalışırken, dış politikada bir o yana bir bu yana sallanmaya çalışırken duvara toslamaması mümkün değilmiş gibi gözüküyor. Unutmamak gerekiyor ki, ne olursa olsun Diktatörlerin de belli bir döneme kadar kullanılma süresi vardır.

 Bütün bunlara rağmen sorulması gereken: Özgür ve demokratik bir Türkiye nasıl yaratılabilir? Buna da gelecek bir yazıyla cevap arayalım.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

MCKİNSEY'Lİ "TÜRK" BAHARI VE "YARATICI YIKIM !"

 

 

Türkiye gibi yeni sömürge olan ülkelerin makus talihidir emperyalist batı ülkeleri tarafından sömürülmek. Arjantin, Brezilya, Endonezya, Hindistan, Güney Afrika ve diğer pek çok gelişmekte olan ekonomi belirli aralıklarla benzer baskıları yaşamaktadır. Kronik enflasyon ve borç sarmalarında her defasında karanlık bir boşluğa tutunmaya çabalarlar... Nihayetinde denize düşen ya IMF'ye sarılacaktır ya da McKinsey'e...

 

Oysa, her şey çok basittir. Bu krizler, modern kapitalist toplumda çekirdek, yani merkezdeki ülkelerin çevre, yani periferdeki ülkelere çizmiş olduğu rol ve onları mecbur ederek üzerilerine biçtiği kaftandan başka bir şey değildir. Ve her seferinde ve her ekonomik kriz sonrası olan biten budur. Çünkü neoliberalizm ya da postmodernizm sadece ideolojik dalgalanmalar değildir aynı zamanda ekonomik düzenlemelerdir - borçlandırma, deregulasyon veya özelleştirme gibi. Görülmesi gereken,‘‘gelişmekte olan ülkeler‘‘ kendilerine biçilen bu role sadık kalmaya zorunludurlar, çünkü tarihsel olarak üretimin gelişiminin mucidi ve patent sahibi batı'dır. Onların sahip olduğunu tüketeceğim dediğin sürece de onların kurallarına uymak zorundasındır.

 

Kağıt üzerinde, dünya ekonomisi harika görünmektedir. 2018'de Dünya GSYİH'sı yüzde 3,9 büyüdü, geçen sene işsizlik rakamları düştü ve New York Borsası'ndaki Dow Jones endeksi tarihinin en yüksek seviyelerine ulaştı. Diğer bir deyişle, 2008 krizi sonrası dünyayı paraya ve kolay borçlanmaya boğan ABD ve AB merkez bankaları gelişmiş ve ‘‘gelişmekte olan ülkeler,‘‘ zengin ve fakir arasındaki uçurumun daha da derinleşmesine hizmet ettiler. Kapitalist sınıfı kurtarıp, 2008 krizi sonrası çökmenin eşiğinden çekip çıkaran karşılıksız para basıp piyasaları şişirme bir başka krizin yolunu da yaptı. Merkez bankalarının şişen bilançoları sonucu faizleri kademeli olarak arttırması yaşayan ölüler yarattı. Yaşayan ölü ülkeler, şirketler, bireyler... Yani borç alanlar, borçlananlar...

 

"Türkiye'de benzer bir durum içerisindedir. Enflasyon yüzde 18'e yükselirken, son bir yılda Lira Dolar karşısında yüzde 40 değer kaybetmiştir. İki hafta önce, Merkez Bankası Lira'nın serbest düşüşünü önlemek için faizleri 6,25 baz puan arttırdığını ilan ederek faizleri yüzde 24'e çıkardı. Kısa bir istikrar sonrası Lira Dolar karşısında kaybını sürdürdü. 2002-2008 yılları arasında büyüyen Türkiye ekonomisi bu tarihlerden bu yana giderek artan oranda spekülatif para ve ucuz krediye bağımlı hale gelmiştir.

 

Sadece Türk bankalarının borcu, 2008'den günümüze 0 net dış borçtan 100 milyar dolara çıktı. Her aya 6-9 milyar dolar borç tekamül etmektedir. Diğer yandan AKP hükümeti, siyasi tahakkümünü sürdürmek için devasa altyapı projelerine ve konut projelerine yatırım yaparak büyük bir Keynesyen harcama çılgınlığı başlattı. Böylece, 2 milyon çalışanı istihdam eden inşaat sektörü GSYİH'nın yüzde 18,7'sine tekabül etti.  Resmi rakamlara göre, 2016 yılı sonunda, Türk gayrimenkul şirketlerinin finansmanının yüzde 90'ı yabancı para cinsinden kredilere dayanıyordu. Toplamda, Türk dış borcu GSYİH'sının yüzde 52'sine ulaştı." (socialistrevolution.org)

 

Tüm bunlar ışığında, çözüm olarak, bu tür ekonomik krizlerden çıkmanın sadece iki yolu vardır: birincisi ekonomik krize düşen/düşürülen ülkeye biçilen rol gereği modern kapitalist toplumda periferdeki ülkelere merkez ülkeler tarafından her seferinde dayatılan kemer sıkma politikalarını(IMF, Dünya Bankası vb.) kabul edip uygulamaya sokmak ya da ikincisi, ezilen halkların yanında saf tutarak birlikte demokratik sosyalist ya da fikir özgürlüğü ve adil paylaşıma yönelik milli demokratik bir devrimi kucaklamak... Ancak, dayandığı binlerce yıllık despotik devlet geleneğinde dini ve ulus haline geldikten sonra da ilaveten gerici bir milliyetçilik anlayışını baş tacı eden bir ülkede sosyalist ya da milli demokratik devrimin gerçekleşmesi zor mücadeleler ve bedeller gerektirir. En çok ezilenlerin kendilerini en çok ezeni iktidara taşıdığı bir ülkede gerçeğe gözleri kapatarak değişimi ya da devrimi beklemek sadece Albert Camus'un "absürd" görüşünü haklı çıkartır. Geriye yapılacak tek şey kalır: Kollarını açıp kucağına oturmamızı bekleyen IMF. Ancak ortada bir sorun vardır. 24 Haziran seçimlerini "yerli ve milli" retoriğine dayandırdığı halde hala manüpülasyanlarla ‘‘kazanan‘‘ AKP hükümeti, Mart'taki yerel seçimin de etkisiyle, IMF'nin kapısını çalacak mıdır? Muhakkak ki çalacaktır. Çünkü borç bulmanın başka yolu yoktur. Ancak tabanının/halkın tepkisini ölçmek için bunu alıştıra alıştıra yapmak zorundadır. İşte tam da bu noktada, McKinsey danışmanlık şirketi devreye sokulmaktadır. İçeride tirbünlere "Ya Allah, Bismillah, Alahu ekber!" üçlüsü çektirerek "yerli ve milli" sloganına sarılan AKP, dışarıda ABD'nin, IMF'nin, McKinsey'in emrinde işbirlikçi kesilmek zorundadır. Maalesef bizim gibi ülkelerin yöneticilerin hamurunda yolsuzluk, yağmalama ve işbirlikçilik vardır... Bizim kültürümüzde güçlünün karşısında biat vardır. Bizim kültürümüzde düello değil pusu esastır... Ülkenin geleceğine pusu da bu defasında Kemal Dervişler değil McKinsey'ler eliyle kurulmaktadır...

 

Peki kimdir bu MCKinsey? 

 

"1926 yılında Chicago'da kurulan, "döner kapılar"dan geçip endüstri, politika ve medya seçkinleri arasına katılan üst düzey yöneticilerinin çoğunluğuyla birlikte, dünyanın önde gelen danışmanlık şirketlerinden biridir. 1990'larda şirket dikkatini, özellikle Doğu Almanya'daki hizmetlerin özelleştirilmesine yardım etmeye ve İngiltere'de demiryollarının adı çıkmış özelleştirilmesinde John Major’un Muhafazakar Parti hükümetine tavsiyede bulunmaya yöneltti.

 

Şirketin ünü, McKinsey’nin “yaratıcı yıkım” felsefesinden skandal ve yolsuzluk rezilliğine düşüveren enerji şirketi Enron ile yakın ilişkisi olduğu için aniden yere çakıldı. McKinsey 2012 yılının başlarında yürürlüğe giren İngiltere'deki Sağlık ve Sosyal Bakım Yasası'nın önemli bölümlerini oluşturmakla sorumluydu. Bu, İngiltere'deki ücretsiz ve kapsamlı sağlık hizmetlerinin sona erdiğinin müjdelenmesi ve Ulusal Sağlık ve Sosyal Hizmetlerin 106 milyar dolarlık bütçesinin özel şirketlere taşınması anlamına geliyordu. Business Week dergisine göre, McKinsey'in müşterilerinin 15'i dünyanın en büyük ilaç ve sağlık hizmetleri şirketleriydi."(www.wsws.org)

 

MCKİNSEY BAKANLIĞI

 

"Suudi veliaht prensi  Muhammed bin Salman’ın petrol devi Aramco'yu özelleştirme teklifi, 2016 yılının iş dünyasında yankılanan en büyük haberi idi.

 

Salman’ın planı sıra dışı değildi. Onlarca yıl boyunca dünyanın en güçlü kurumları özelleştirilmeye teşvik edildiler. Gerçekten de, Suudi bürokratların dünyanın en prestijli danışmanlık şirketini alayvari bir biçimde yaftaladıkları gibi, Aramco planı, "McKinsey Bakanlığı" iltifatına dönmüş gibi görünüyor. McKinsey Körfez'deki nispeten yeni bir oyuncu, ancak son on yıldaki ani yükselişi her yerde olduğu gibi yerel danışmanlık pazarında onu fişekledi. McKinsey'in Körfez hakimiyetine giden yolu bununla birlikte alışılmışın dışındaydı.

 

Her ülke için büyük planlar - “ekonomik vizyonlar” yaratarak markasını yarattı. Bu mastır planlar, ülkelerin tüm ekonomilerini dönüştürmek için bir taslak sunar ve petrol bağımlılığından zengin, “çeşitlendirilmiş”, “bilgi temelli” ekonomilere doğru ilerlemeyi vaat eder.

 

Uzun vadeli ulusal ekonomik planların hazırlanması, devlet yönetiminde standart uygulamadır. Fakat genellikle bu planlar, halkı temsil etmesi beklenen seçilmiş temsilcilerle birlikte ulusal teknokratlar ve uzmanlar tarafından tasarlanır. Güneyin bazı talihsiz ülkelerinde, genellikle Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlar tarafından bir kısım "paketler" olarak sunulan bu planlar zorla yedirilir.

 

McKinsey Körfez'de bu tür kısıtlamalarla karşılaşmadı. Bölgeye hükmedenler, ne seçilmiş organlara ne de yerel teknokratların fikirlerine özellikle önem vermektedir. Bunun yerine, küresel yönetim danışmanlarının bilgisine sahip olmak için milyarlarca dolar ödüyorlar (neredeyse hiçbir zaman yerellere öncelik vermiyorlar). Suudi Arabistan, 2015 yılında sadece danışmanlar için bir milyar dolardan fazla ödeme yaptı. 

 

McKinsey'in "ekonomik" vizyonu"nun faaliyet alanı için test zemini Bahreyn Krallığı’ydı. Şirket, Bahreyn'i “rekabetçi” bir topluma dönüştürme planı olan, “Ekonomik Vizyon 2030”un hazırlanması için 2000'li yılların ortalarında genç ve “hırslı” veliaht prens ile işbirliği yaptı. Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti olan petrol zengini Abu Dhabi, McKinsey'in 2030 Ekonomik Vizyonu için sıradaki ülke idi. [2023 Hedefleri??]

 

McKinsey başka yerlerde de payını aldı. Muammer Kaddafi'nin düşüşünden önce, firma Libya hükümdarının oğluyla çalışıyordu - daha sonra ülke ekonomisini yeniden şekillendirmek için vizyoner bir reformcu olarak lanse edildi. Mısır'da, ülke çapında çeşitli sektörleri ve bakanlıkları geliştirmek için teklifler hazırladılar. Ve Yemen'de, eski cumhurbaşkanının oğlu olan Ahmed Ali Abdullah Saleh'in himayesi altında on başlıkta ekonomik öncelik reformları ortaya attılar. [McKinsey'in Güney Afrika'da yediği naneleri -karıştığı yolsuzlukları- dileyen okuyucularımız Eskom başlığı altında araştırabilirler.]

 

Örnekler tanıdık geliyorsa, öyleler. Şirket, ülkelerinin ekonomilerini geleceğe yönelik vizyonlarına uygun hale getirmeye istekli olan tahttaki genç mirasçıları bir araya getiriyor. Prens Salman gibi biri için biraz hoşa giden bir benzerlik, McKinsey'in fikrini sorgulamadan kabul edenlerin kaçının Arap Baharı depreminin merkez üssü haline geldiğidir. Bahreyn, Mısır, Libya, Yemen - her biri, çoğunlukla ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan gösteriler ile sarsıldılar." (www.jacobinmag.com)

 

Sonuç olarak IMF, Dünya Bankası, McKinsey ve diğer devasa kuruluşlar kapitalist bataklığın kendisidir. Trump, Putin, Erdoğan, Şi Çinping ve Maduro'lar ise bu bataklığın ürettiği sivrisineklerdir. Bizim işimiz sivrisineklerle değil bataklığı kurutmakla ilgilidir. Sivrisineklerin sayısını azaltmak için sivrisinek larvalarına yiyen balıkları bataklığa salsanız bile bataklığı kurutmuş olmazsınız. Aksine sivrisineklerin evrimleşip daha da güçlenmelerini sağlarsınız. Diğer bir deyişle, "Hesap Veren Kapitalizm Yasası"* teklifleri ve Kapitalizmde Reform talepleriyle kapitalizmi yok edemezsiniz. Tam tersine onu devrimcileştirip güçlendirirsiniz. 

 

Ezilenlerin ihtiyacı olan şey reform değil. Ezilenlerin ihtiyacı olan şey: salt iktidarı ele geçirme mücadelesi veren değil, iktidarı ele geçirdikten sonra da sınıfları ve devleti ortadan kaldırma mücadelesi verecek ve özü doğabilimsel zorunluluklara ulaşmak olan söz, yetki, kararı ezilen halklara yayarak gelişen doğrudan demokratik bir devrimdir…

 

Aksi takdirde, yüzünü aynada kaybedenlerin gün geçtikçe fazlalaştığı, bireyin vicdanını çürümeye bıraktığı, düşüncelerin metalaştırıldığı, paranın sevgi ve saygıyı satın aldığı, yoz bir din ve gerici bir milliyetçilik anlayışının gölgesinde kalan toplumsal muhalefetin dibe vurduğu günümüzde toplum olarak yok olup gideceğiz.

 

*Önümüzdeki günlerde bu konuya değineceğiz.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

VARLIĞIN DÜŞÜNCENİ BELİRLER

VARLIĞIN DÜŞÜNCENİ BELİRLER.

 

Marx, Adam Smith’i şöyle değerlendiriyor.’’O, durmadan, metaların değerinin taşıdıkları emek-zamanı ile belirlenmesini, metaların değerinin emeğin değeri olarak belirlenmesiyle karıştırmaktadır; ayrıntılara girerek toplumsal sürecin eşit olmayan emekler arasında zorla kurduğu nesnel denklemi, bireysel emeklerin öznel haklar eşitliği olduğunu sanarak her yerde tereddüde düşmektedir. EKONOMİ POLİTİĞİN ELEŞTİRİSİNE KATKI Sf.84-85

 

Bir işçinin maddi yaşam şartları nedeniyle daha kolay kavrayabileceği bu sözlerden ne anladın? Ekonomi ve politika konularına kaba da olsa temel bilgiye vakıf olma durumunda daha kolay anlaşılacaktır. Bu alıntıyı sistemlerin konunun uzmanı saydıkları kişilerin, doğru devrimci bir dünya görüşüne sahip olamadıkları durumda nasıl çuvalladıklarını ve dünya görüşünün nasıl başlangıç için basit gözüken noktalar üzerinde yükselerek kişilerin ve toplumların yaşamı haline geldiklerini ve de bir cümlenin anlamının nasıl bir dünya görüşünü kapsadığını anlatabilmek için yaptık... Üretenlerin maddi yaşam koşullarından dolayı doğasal güdü olarak kavradıkları gerçekliğin, çok uzun laflara gerek kalmadan anlatımıdır bu. Aynı bağlamıyla dünya görüşü farklılığının en özlü ifadesi. Bunun içindir ki, bir kitap dolusu cümlenin içerisindeki dünya görüşünü bir cümleyle kavrama ya da anlatma doğasal güdüsüne sahipdirler. Üretim ve yaşamın maddi koşullarından ötürü.

 

‘’ Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak, toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır.’’

 

Tarihte toplumun ve devletin bütün ilişkilerini, bütün dini ve hukuki sistemleri, ortaya atılan bütün teorik görüşleri, ancak bunlara tekabül eden çağlardaki maddi hayat koşulları anlaşılırsa ve bu birinciler, maddi koşullardan tümden gelim yoluyla çıkarılırsa, anlamak mümkündür.

 

‘’İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.’’

 

Bu fikir o kadar yalındır ki, kafası idealist önyargılarla doldurulmamış herhangi bir kimse için apaçık bir şeydir. Ama bu, yalnızca teori için değil, pratik için de, tamamen devrimci sonuçlar verir:

 

‘’Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey  olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engeli haline gelirler. O zaman toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. ...Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir – bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte, burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar.’’

 

Demek ki, materyalist tezimizi izlemeye devam ettiğimiz ve onu bugüne uyguladığımız anda, muazzam bir devrimin, bütün çağların en büyük devriminin perspektifleri gözümüzün önünde açılmaktadır.

Ancak yakından bakıldığında, insanların bilincinin onların varlığına bağımlı olduğu ve bunun tersinin doğru olmadığı şeklindeki görünüşte bu kadar yalın bir fikir, daha ilk sonuçlarıyla, üstü en örtülü olanı dahil her türlü idealizm ile doğrudan doğruya cepheden çatışır. Bu görüş, tarihsel nitelik taşıyan bütün geleneksel ve alışılagelmiş kavramları reddeder. Bütün o geleneksel siyasal muhakeme tarzı yoktur; burjuva ulusçuluğunun savunucuları, böyle onur kırıcı bir dünya anlayışının karşısına öfke ile dikilirler. Onun için yeni görüş tarzı, yalnızca burjuvazinin temsilcilerinin değil, özgürlük, eşitlik, kardeşlik sihirli formülü ile dünyayı ayaklandırmak isteyen Fransız sosyalistlerinin kitlesi üzerinde şok tesiri yapıyor. Ama asıl küplere binen Almanya’nın kaba demokrat yaygaracıları oldu. Ama gene de bunlar, çalıntı yoluyla, yeni fikirleri, az rastlanır bir anlayış yeteneksizliği ile istismar etmeye kalkıştılar.

ENGELS. EKONOMİ POLİTİĞİN ELEŞTİRİSİNE KATKI Sf. 31/ 32/ 33

 

Varlığın düşünceni belirler denilince ne anlıyorsun? Varlık deyince, na anladın? Maddi şartlar deyince, ne anlıyorsun? İstediğini algılama özgürlüğü mü? Algılayamama durumu mu? Temel alt yapının olmaması durumu mu? Aynı kelimeleri kullanıyor’’benzer cümleleri’’kuruyor aynı şeyi anlamıyoruz.

İnsanlar yaşadıkları maddi şartların sınırına kadar düşünebilirler. Bu tarihsel olarak yaşanılan şartlar ile onu aşan düşüncenin bileşkesinide belirler. Söz konusu insanlar alemi olunca devrimci düşüncelerin yeterli olgunlukta olmadığı durumlarda maddi ortam yeterli düzeyde değiştirilp ilerletilemez. Şu veya bu nedenle, umutsuzluk, yılgınlık ve yıpranmışlıkla bütünlüklü, maddi şartlar ile düşüncenin gelişkinliği arası bileşkenin çözüme olgunlaşmadığını vb. söylemek ile devrimin doğabilimsel zorunluluğunu savunmak apayrı şeylerdir. Karıştırılamaz. Kıyaslanamaz. Pazarlık yapılamaz. Doğasal gerçeğin ta kendisidir...

 Dünya görüşün ne ise onu düşünebilir, onu yaşayabilirsin. Dünya görüşün ise diyalektik bütünü yaşadığın maddi ortam ve şartlarla koşulludur. Bunun içindir ki; dünya görüşümüzde bahsi geçen işçi sınıfının öncülüğü, üretenlerin maddi yaşam şartlarının doğal sonucu doğabilimsel diyalektik düşünebilmelerinden dolayıdır. Bazılarının algıladığı gibi moral değer, çoğunluğun gücü, lafazanlık  değil, bilimseldir. Örneğin üretmeyen maddi şartlarda olanların doğru düşünce üretmeleri de tesadüfe kalmıştır. Yaşam şartları üretim olmayanın, devrimci düşünce üretmesi de mümkün değildir.  Bu bugünkü toplumsal, sınıfsal kategorilerde ne diye adlandırıldığı ile de alakalı değildir.

 

Algılama zorlukları ve yanılgıları gibi anlatım zorlukları da anlaşabilmenin önünde engeller oluştura bilmektedir.

Marx Kugelmann’a yazdığı 28 Aralık 1862 tarihli mektubunda, kitabının okunmasındaki güçlüğü teslim etmektedir.

 ‘’Birinci fasikülde açıklayış tarzı, halkın pek anlayacağı bir tarz değildi. Bu, ya konunun soyut niteliğinden, ya buna ayrılmış olan yerin sınırlı oluşundan, ya da yapıtın güttüğü amaçtan ileri gelmekteydi. ... Bir bilimde devrim yaratmayı hedef tutan bilimsel girişimler, hiç bir zaman gerçekten halk dilinde kaleme alınamaz. ... Bununla birlikte, Alman uzmanların, nezaket gereği olsa da, yapıtımı tamamen yok saymayacaklarını bekliyorum. Üstelik hiç hoş olmayan bir başka deneyimim şudur ki, Almanya’da bu bilimle uzun zamandan beri uğraşmış olan ve özel olarak mektuplarında 1. Fasikül hakkında hayranlık gösterileriyle ve aşırı övgülerle bana hitap etmiş olan partili yoldaşlar, ulaşabildikleri dergilerde bir eleştiri yazmak için, hatta kitabın içindekiler sütununu bir yere koymak için en küçük bir davranışta bulunmamışlardır. Eğer bu parti taktiği ise, itiraf edeyim ki, bunun sırrını ben keşfedemiyorum.’’ Sf. 18

 

Gelelim ülkede kendine münhasır dünyalar kuranların’’gerçeklerine.’’

ZALİMİN ZULMÜ VARSA

Kendi dünyalarından bir soruyla başlayalım. Kim, kime çıkarı olmadan öptürüyor? Ki papaz seni çıkarı olmadan öpsün? Bazı aklı evveller gibi; papazı savunmayayım derken, devletin bekası ve sanki bağımsız yargı varmış gibi çemkirip duralım. Haklılığınızı kanıtlama gibi pis işlerinize niye bizleri, yetmedi inanmadığınız’’Allahınızı’’karıştırıyorsunuz? Neymiş? ’’ ABD nin doları varsa....’’ neleri varmış? Kendilerine uydurdukları’’Allahları?’’ Herzevat her yedikleri herze’de haklı olmaları dışında bir ihtimal varmış gibi  ‘’Allahlarını’’ karıştırıyorlar. Demek ki haklı ve adaletli olamadıklarını kendileri de biliyorlar. Yoksa insan en yüce değerim dediğini böyle beşeri olaylara karıştırır mı? Bunun gibi idealist dünya görüşlerinin en pespaye ortaya çıkışlarından birisi; ‘’kriz dış güçlerin oyunu.’’ Sanırsın kriz çıkmadan dış güçlere bağlı değildik! Dış güçlerin plan ve programlarıyla hükümet olmamışlardı. Bu bir dünya krizi değil, sadece bize karşı yapılan yaptırımlar. Uluslar arası tekellerin kendilerine uygun üst yapıyı oluşturma doğrultusunda gelişen bir yeniden yapılanma krizi değil. Bu kadar cari açığa neden olan kredileri dedelerinden alınmıştı. Kredileri alırken iyi ödeme zamanı gelince kulp, haklılık nedeni ve suçlu ara. Çocuğa anlatsan anlar. Anlamıyorlar mı? Bırakın bunları. Herkes kendi işine..! Bile bile el mahkum menfaat dünyası çıkarlarını savunuyorlar. Herkes çıkarına geleni çok iyi bildiğini ve savunduğunu sanıyor ! Gemi batarken ilk terkedenler en yakınlarındaki fareler olacak. Hepsi bu... Cin olmadan şeytan çarpmaya kalkan, dünya görüşü idealizmin en pespayesi, bu dinci kapitalistlere ne anlatabilirsin? Tek belirgin özelliği belirsizlik ve söyledikleriyle yaptıkları uymayanlara ne anlatılır? Her şeyin bir kulpu ve kendilerine her zaman haklı bir neden buluyorlarsa, konuşmanın anlamı ne? Anladıkları tek dil çıkar ve güç ise, kendi uydurdukları dünyalarının içinde çıkmaza saplandılar.

 Anlaşılacağı üzere kimin haklı olduğuna dair, kimin karar vereceği konusunda sorun var. İnsanlar alemi çelişikilerin bileşkesinin hangi yönde olacağına karar verme yetkisi ile ilgili bir çok yöntem denemiştir. (1) En son gelinen nokta demokratik merkeziyetçiliktir. Reel sosyalizmlerde bir azınlığın söz karar ve yetkiyi elegeçirmesiyle ve pratikle kratokrasilere dönüşerek sonuçlanmıştır. Doğal güdü olarak çoğunluğun ezilenlerden oluştuğu bir düzende, azınlığın çoğunluğa uyması kuralı doğabilimsele de en yakın olanı savunmaktır. Lakin bu haliyle doğabilimselin savunulması demek değildir. Düşüncenin gelişkinliği insanlar aleminin istekleri ile doğanın ihtiyaç ve zorunlulukları arasında bir bileşke bulmak noktasına gelmiş ise, doğabilimsel zorunluluklarımız ile insan çoğunluğu kıyaslanamaz ve karşı karşıya getirilemez. Her ihtiyaç ve gereksinim için en doğru olacak bir doğabilimsel çözüm bulunacak geçiş süreçleri, doğayla bütünleşene kadar pratik çözümler olabilecektir. Bizim tezimiz doğrudan demokrasi yoluyla üretenlerin söz, karar ve yetki hakını gerçekleştirebilmek ve ilk defa doğayla insanın ortak bileşkesi olan doğabilimsel doğrular yönünde mücadeledir. Şimdiye kadar bulunan çözümlerin insanlar alemine kilitlenmiş olma sorununu ortadan kaldırabilmektir...

 Bunun gibi’’sol’saflarda da sıklıkla yankı bulan, sıklıkla tekrarlanan bir yanılgı’’her çeşit görüşü tolere etmek.’’ Pratik yaşamda hiç bir anlamı olmayan, sistemin sonucu olarak güçlünün dediğini kabullenmeye dönüşen bir anlamsızlık. Çünkü çelişkiler var oldukça yani yaşam bitmedikçe farklı görüşler olmak zorunluluğundadır. Meselenin temeli bu görüş farklılıklarının bileşkesinin hangi yöntemle sonuca bağlanacağıdır. Bu temel sorunun yerine farklı görüşler var ve tolere etmeyi koymak düzlem kaydırmak hokus pokusudur. Kimsenin kimseyi tolere etmediği ve kendi belirlediği sınırlar haricinde tanımadığı ve cezalandırdığı gerçeklikte tolere aldatmacası güçlüye biat etmek demektir ve doğanın gerçekliğine aykırıdır.

 

Ülkedeki yenilginin doyurucu devrimci özeleştirisi dahi yapılamadan, dünya çapında adına ‘’sosyalizm’’de denilen reel sistemlerin yıkılması yaşanmıştır. Genelde‘’sol’’a olan ‘’inanç’’ ve ‘’güven’’in yıkılmasıyla da oluşan kafa karışıkları, söyledikleriyle - yaptıkları, bulunduğu yaşam koşullarıyla- tavır ve davranışları uymayan bir tutarsızlığı da ortaya çıkarmıştır. Her biri, çelişki yumağının içerisindeki herhangi bir dayanak noktasına tutunarak haklılığını ilan eden, çelişkilerin bileşkesini ve gidiş yönünü göz ardı eden ‘’görüşler’’ ortalığı kaplamıştır. En son tahlilde idealist dünya görüşünün çeşitli varyasyonları demek olan ve bilerek bilmeyerek savunulan bu taklitlerin tüm durumlara uygun kendini yinelediği ortadadır. Düşüncenin meta haline gelişiyle kurumlaşmayı, güç olmayı vb.  doğru devrimci düşünceleri savunma mücadelesinden daha önemli sayan, hatta güçlülük yolunda dış destekte sınır tanımayan ve koymayan’’yardımlarla’’ideolojik teorik birliği olmayan kimin neyi savunduğu belirsiz ama partisi yayın organı vb. tam yapılar, örgütler ortaya çıkmıştır. Buna uygun biçimde dışarıdan adaptasyon eklemlenmeler öyle taklit noktalara varıyor ki; dışarıdan kendine uygun örnek ülke ararken, kurum aşmak adına pohpohlanan egolarla yazar kesilen bir tutarsızlık, Kore olmadı Küba aşkın adıdır gibi edebiyat parçalamaya, orada kalmayıp ‘’ ama Türkiye faşizme geçmiştir’’ gibi ‘’bu sisteme her şey denebilir, ama monokrasi desek iyi olur’’ gibi ne denildiği bilinmez halde alkış beklenmektedir. Edebiyat değil siyaset yapıldığını kim anlatacak? Mahir’ciliğine ve Devrimci Yol’culuğuna zeval gelmez bir kafa karışıklığı yaratıp, Türkiyeyi kapitalistleşme sürecini tamamlamış bir ülke olarak tahlil edenler gibi cümleler kurmaya başlamışlardır. Her gelişim gibi bir çelişkiler yumağının en azından iki yönü olacağı doğaldır. Örneğin faşizmin gelişiminin bir çok yönü gibi aşağıdan ve yukarıdan gelişim yönleri de ve bunların bütünlük ve mücadelesi halinde bulunması da doğaldır. Emperyalizmin gelinen aşamasını tahlil için kullanılan 3. Bunalım dönemi ve bu çelişki yumağının gelişim yönünün yukarıdan belirlenme biçimlerinin ağırlık kazandığının tahlil edilmesi devrimci dünya görüşü ve siyasal tespitlerinin sonucudur. Yukarıdan aşağı belirlenmesi artık faşizmin sistemlerinin üst yapı kurumlarından ve devlet vb. tarafından belirlenir hale gelmesi, faşizmin klasik dönemine ait tespitleri geliştirme ve bütünlenmesidir. Yoksa aşağıdan yukarı gelişim yönleri kesinlikle olamaz veya biçimler bizi ilgilendirmez gibi bir absürt noktaya çekilmeye çalışılması, devrimcilerin sorunu değildir. Kendini kanıtlamak uğruna devrimci düşünce ve dünya görüşüne işkence edilmemeli!   Lafı gevelemeden, aşağıdan yukarı gelişen Hitler faşizminden ve de kapitalist gelişimini tamamlamış bir ülkeden vb. mi bahsediyorsunuz? Affınıza sığınarak bizler böyle bir dünya ve ülkede yaşamıyoruz. Uluslar arası tekellerin yeniden yapılandırma çabalarının yarattığı algı yanılgılarını ve kafa karışıklığını geliştiren cümlelerle yaygınlaşmasından yana değiliz. Olayımız sömürge tipi faşizmin biçimlerinin tartışılmasıdır... Uzun lafın kısası, çelişki yumağının bileşkesi yani gidiş, gelişim yönü hakkında söyleyeceğin, değiştirebilecek bir çözümün var mı? Yoksa neden yumağın içerisinde bulunan aşamalar ve kategorilerle oyalanıp, oyalayıp özü karartıyorsun?

Şimdi kim anlatacak? Sol’da birlik aşağı sol’da birlik yukarı, Filipinleri mi örnek alsak, yoksa ? Affedersin lakin yaşamadığın şeyi’’örnek’’ almak nasıl bir anlayış? Özet bir hatırlatma sen Müslüman bir ülkede yaşıyorsun onlar anlaşma kültürü. Salt yorumlamak değil yaşarsan sana şunu anlatacak,’’komünist parti bir taslak hazırladı. Hepimiz okuduk. Diğer örgütler bazı ekler yaptık. Genelde zaten doğru olduğundan katıldık.’’ Ya sen de? Herkesin bir taslağı var ve kimse ötekininkine katılmaz. Affedersin ama HDP sol da birliği sağlayama(z)dı, yeni ve onun dışında bir birlik.... boş laf. Neden? Herkes kendinde birlik anlayışında iken, yani onda olmayanı tekrar ederken, nasıl birlik sağlayacak? Sokak sokak diyerek diğerlerinden ayrı bir şey söylediğini sananlar! Sadece HDP için soralım, sokağın alasını yaparken yetmeyen neydi? Başka konuya sıçrayıp Kürt merkezli falan filanla  laf geveleme, sokakta yapılandan söz ediyoruz! Sen onun yapamadığı neyi yapacaksın? Soru gayet açık. Sorun sadece bu olsaydı o zaten başarırdı. Kendi birliğine gelirsek; dünya görüşüne, teorik- ideolojik savunulanlara bakmadan sadece örgütlenme ile kurumlaşmayla, aynı bağlamda abilerle ablalarla işin hallolacağını sanman yeterli oluyor mu? Sorun dünya görüşü... Başka konulara atlayarak geçiştiremezsin. Bir örnek: Kriz var. Biz diyoruz ki; bu emperyalizmin yeniden yapılanma krizidir. Alt yapıyı belirleyen uluslar arası tekeller kendilerine uygun bir üst yapıyı oluşturma doğrultusunda ilerliyorlar. Bu eski yapılanmasıyla devlletin devamını mümkün olmaktan çıkardı. Devletin parçalanma görüntüsü, aslında tüm üst yapının  yeniden örgütlenmesi ile ilgili. Ekonomide belirleyici olabildiği alanların tümünü ortadan kaldırmaya yönelik bir çelişkiler yumağı bu. Gidiş yönü tekellerin kendilerine uygun devlet yapısını ve bütünlüklü üst yapıyı oluşturma yönü. Bak hükümetler merkez bankalarının bağımsızlığına dokunabiliyorlar mı? Devletin ordusu yerine özel ordular. Düşüncenin meta haline gelişiylle kanatları ve çıkarları altında yönlendirebilecekleri etnik, dinsel, ideolojik vb. geçiş sürecini tamamlamaya çalıştıkları ortadadır. Gidiş be belirgin yönü bu olan sürecin görece biraz daha uzak gelecekte ülkemizde de tamamlanacağı açıktır. Lafı gevelemeden ne diyorsun? Yoksa Liberalizm ve globalizm sonucu devletin rolünün azalarak demokratikleşmenin gelişeceği bir dünya mı bekliyorsun. Bunun için kendini sistem içine kilitlediğin halde, devrimden mi dem vuruyorsun? Maddi yaşamın sonunu belirler. Sistem içi ilişkilerle kurdukarından devrim sonucu çıkmaz. Madden seni de belirler... Yurtdışından adaptasyonla uğraşılan çözümsüzlük ile düşünceler ve filozoflar ile kimseyi yormayın. Deney birikimi sonuçlarıyla ortada.

Muhalefet diye gözükene gelirnce; CHP’in demokrasi adına atabildiği tek adımıda kim başkan olacak gibi bir menfaat savaşına heba etmesi ve Demokrasiyi devletin bekasına feda edilebilecek bir önemsizlik sanması içler acısıdır. İyice zırvalayıp, olmayan demokrasiyi, olmayan parlementoyu, olmayan bağımsızlığı, olmayan cumhuriyet ve kanunlarını vb. yaşasın yüce devletimiz diyerek Amerikaya karşı savunmaya kalkmak!? ABD devleti uluslar arası tekellerin üst kurumu mu? Yoksa burjuva devrimleri sırasında kurulan bir devlet mi? En azından özerk kararlarını alabilen bir yapı mı? Anlamadan kavramadan, devletin bekası öyle mi?  Bu da yetmez gibi ‘’sol’’ denilenlerden, meşru bir seçim sonucuymuş gibi ’’seçilmiş başkan’’ muamelesi ve terennümleriyle sistemi meşrulaştırma hayasızlıkları. Başka bir gömleği giyerken çıkardığı gömleklerin farkında olmayan bir aymazlığın eski aidiyetine gönderme yapmasının anlamı ne? Devrimci yolcu HDP li, Devrimci yolcu CHP li mi? Ya da geçmiş devrimci deney ve birikimlerden bi haber nevi şahsına münhasır devrimci yol nakaratı mı? Dünya görüşün ne ise onu yaşayabilir, onu düşüne bilirsin. Seni belirleyen; siyasal görüşlerin yani dünya görüşün ve duruşundaki tutarlılığındır. Gerisi lafı güzaf... 

 

Tükiyeli solunun genel olarak en büyük açmazlarından biri, kendi düşünür ve filozofları olmadan avrupalı düşünür ve filozofların ülke taklidi olmaya kalkmasıdır. ‘’Kürt solu’’ idaasıyla ortaya çıkan yapılar bile Türkiyenin doğru devrimci bir tahliline dayanmayan, falan ülkede ulusal sorun şöyle çözülmüşten öte düşünce üretemez durumdalar... Türkiye devrim tarihinin iki dönemecinden ilkinde dışardakilerden öğrenip ülkemiz yorumunu geliştirme çabasını başarıyla gerçekleştiren bir önderlik vardı. İkincisinde açılan aynı devrimci yolda ilerlendi. Reel sosyalizmlerin çöküşüyle çözüm ve alternatif diye üretilen  Avrupa komünizminden, Gramşi, Althuser, Poulanzas, Mandel, Mouffe vb. derken pratikte SYRİZA, PODEMOS Latin deneyleriyle tam bir yıkıma dönüşüp düşünce geliştirememe tutarsızlığına dönüştü. Kurulan cümleleri kenara bırakalım, Oui vous êtes SYRİZA! ( Evet, siz SYRIZA sınız!) (2) Geçmiş dönemlerde başarılan ülke özgülüne yönelik düşünce üretimleri, dışarıdan gelenlerin yok oluşuyla sırtlarına yüklenenler, işin kolayına kaçarak dışarının yeniden’i oluvermişlerdir. Sizlerin hiç yaşanmamış gibi yeniden denemeye kalktıklarınız yurtdışında çöktü. Birlikte çöküşlerine kadar yaşay(n)anlardan öğrenememeniz, kendi sorununuz ve sorumluluğunuz. Lakin hala yeniden abiler ablalarla ve solda birlik mi? Başkaları kendi hegemonyalarını diretiyor! O da kolay  bizim kanatlarımız altında vb. anlayışlarla gelişebilecek bir şeyin olmadığı ortadadır. Birlik olalım da, var olan kurumlar, yatırımlar ne olacak değil mi ama ? Sorunumuz yeni bir anlayışa ihtiyacın olmasıdır. Sorunumuz kendi dünya görüşümüz doğrultusunda olmayanı yaratabilmek. Yeniden değil yeni bir filozofiyle olay ve gelişimlerin çözümlemesidir. Bunun için gerekli olan devrimci deney birikimleri mevcuttur. Devrimci tahlil ve düşüncelerimizi geliştirerek dünya ve ülkemiz pratiğinde hayat bulmasını sağlamak. Ülkemizde geçmiş devrimci ders ve deney birikimlerimiz üzerinde yükselen yeniden mücadele birliğini organik canlı bir hayat haline getire bilmek. Evet görev zor ve boyumuzu aşmıştır. Lakin böyle bir yolun varlığı ve ona ulaşmak için mücadelede olduğumuz gerçeğin ta kendisidir. 

Bütün bu konularda biz yeterlimiyiz? Değil... Lakin gelişmemiz gereken yönü görecek ve savunulanlardan ayrımını kavrayacak yerdeyiz. Birlikte çabalarımızın organik kolektif mücadelede devrimci teorik - ideolojik birlik ve geçmiş devrimci ders ve deneylerin üzerinde yükselen devrimci bir hareketin oluşmasıyla son sözün söyleneceğinin bilincindeyiz. Yapabildiklerimizin yetersizliği, yapmamız gerekenlerin çokluğuna rağmen dünya dönüyor diyebilmenin bile önemli olduğu şartlarda yaşamanın eksikliği ortadadır. Bu doğrultuda doğruyu yapmaya çağırı olmaz hepimizin kendi zorunluluğu ve sorumluluğudur.  Bu doğrultuda bir mücadelede teorik- ideolojik birliğimizi geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yeniden oluşturabilmek için, bunu oluşturabilmek yolunda düşünce üretiminin  maddi koşulu, özgürlüğü ve en zor olanı kendimizden özgürlüğü başarabilmek için görev başına...  Kendinden özgürlüğünü gerçekleştirebilmiş devrimciler görev başına...

BU FAŞİST ABLUKA DAĞILACAK

DOĞRUDAN DEMOKRASİ MUTLAKA KAZANACAKTIR...

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ.

 (1) ‘’Sorun insanlar aleminde bu denge ve hareket halinin zıtlar arası sorunların vs. hangi kurallar,prensipler,otorite ve sistem etrafında çözümler getirileceğidir... Timokrasi(askerler,askeri....)Kritarsi(Yargıçlar,yargı sistemine göre....)Meri tokrasi(liyakat ve kıdem üsülüne göre....)Teokrasi(dini ve din adamları esasına göre....)Logokrasi(kurallara göre....)Etnokrasi(milliyete göre....) Plütokrasi(zenginlere ve zenginliğe göre....)Kleptokrasi(çalma ve hırsızlık esasına göre....) vb.gerisini sen say...Derken günümüze doğru,başlangıçta Aristo gibiler tarafından ayak takımı sistemi diye hor görülen, Oklokrasi=Οχλοκρατια(ayak takımı devleti...)Ya da Mobokrasi (kuru kalabalıkların,zümre ve çevrelerin devleti....)diye eleştirilen,pek rabet de görmeyen Demokrasinin yeniden keşfi..! Kratokrasi/ Devlet sistemi.(Devletçilik/Kratos/ Devlet.) Soruya aranan cevapların yenilik cilası altında temcit pilavı gibi tekrar tekrar öne sürülmesi dışında Pratikte yaşanan deneylerin sonucu,hangi referansla iktidar olunursa olunsun güç ve iktidarı ele geçirenlerin, genelde bir otoriteye ve de diktaya dönüşümün gelişmesidir...‘‘ ÖZGÜRLÜK DERGİSİ / SİSTEM-OTORİTE-BELİRLENME…Yazısı

(2) Bir gün Yunanlıların SYRIZA’’fiyasko veya başarısızlığını’’ dahi sizin görmediğiniz gibi görebildiklerini anladığınızda siz SYRIZA sınız ! Çünkü ancak o zaman, okumakla öğrendiğini yaşayıp eğitilmekle bütünleştirirsin!

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

SUNİ DENGE

Bozuk sistemin doğru çarkı olur mu? Çark sistemi değiştiremez...

Kaybettik. Kaybettiniz. Kaybettiler. Neyi? Hesaplarını! Beklentilerini! Hesaplarına dayalı beklentilerini. Siyaset, kendi düzleminde yapılan hesap kitaplar değil, doğabilimsel zorunluluklarımıza ulaşma yolunda mücadeledir... Doğada karşımıza çıkan sorunları çözme ve aşma mücadelesidir. Yani sadece kendi düzlemimizdeki sorunları çözmek değildir. Senin doğruların. Çevrenin doğruları. İnsanlar aleminin doğruları. Doğanın doğruları. Doğabilimsel doğrular. Herkes kendi doğrularının haklılığında yaşıyor. Vicdanı ve haklılığı bildiği kadarı. Kendine yetiyor. Sorunları doğanın ve doğabilimselin karşısına kendi doğruları ve haklılık nedenlerini dikmeye kalkmaları. Gerisi her zamanki gibi zaman sorunu. Bizler bu doğasal zamanı hızlandırma mücadelesinde olacağız...

Ağcı kesmeyin, kuraklık olur. Trolle avlanmayın, balıklar yok olur. Bu cari açıkla IMF yi bitirdik yalan olur. Borç yiğidin kamçısıysa, ödeme zamanı geldiğinde borcu verenin kölesi olunur. Elindekini satarak bolluk diye yaratığının, satacak şeyin kalmayınca yıkımı, hele borç veren bulamadığında çöküşü kötü olur. ABD de Fransada bile verilmeyen yetkileri başkana veren bu sistemle’’diktatörlük’’ olur. Diktatörlerin ve zulmedenlerinin sonu kötü olur. Daha fazla anlatmaya ve söze gerek var mı? Bazıları sözle değil yaşayarak öğrenirler. Bilgi, deney birikimleri vb. değil hayat öğretir. Kuraklık var mı? Balık var mı? Olmayan balığı olmayan kavağa ne zamana kadar çıkaracaksınız? Gerisini sizlere  hayatın kendisi kendi dilinde anlatacak! Her duruma uygun kulplar ve haklı bahaneler doğanın o acımasız adaletinden kaçmanıza da yetmeyecek... Çünkü kendi düzleminizde, kendinize haklı dünyanızda yaşıyorsunuz ve bunu doğabilimsele dayatmaya çalışıyorsunuz...

Tilki tavuklara ve yumurtalarına el sürmeyeceğine yemin ediyor. Hatta vejetaryanlığı övüyor ve olduğuna yemin ediyor. Evet söylenenlerin ve netleşmesinin görece öneminin arttığı ve başta kafa karışıklıklarının mücadele içerisinde ortadan kaldırılması gerektiği bir dönem yaşanmakta. Kendi demokratik devrim sürecini de yaşamakta olan bir ülkede demokrasi anlayış ve mücadelesinin öneminin anlam bulması bu. Söylenenlerle yapılanların birbirini tutmaması fazla söze gerek duyulmadan, söz sahiplerini tutarsızlıklarının sonucu yaşamın layık olduğu yere koymasıyla sonuçlanmaktadır. Bunun için de fazla söze gerek yoktur. Hayatın acımasızca ortaya çıkardığı bu halleriyle, söylediklerinin ve yazdıklarının da anlamı bir eğitim unsuru olma haricinde ortadan kalkıyor. Birincisi, söylenenlerin yanlış olması ya  da eksikliğinden yanlış olması. İkincisi, yanlış bir yaşam ve pratik içerisindeyken yaldızlı lafların anlamsızlığının yaşanıyor olması. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Yanlış bir cümle. Söyledikleriyle yaptıklarının bütünlüğüne bakılır. Dönemin ve şartların etkisinde kimi zaman sözün kimi zaman davranışların öneminin öne çıktığı aşamalar olsa da bunların bütünlüğünün tutarlılığı kaybedildiğinde, ne söze ne tavırlara bir anlam yüklemenin gereği de ortadan kalkmaktadır. Bu noktada istenildiği kadar haklılık, adalet, vicda vb. den bahsedilsin ayakları havada kalan bir anlamsızlık haline geliyor. Kendine haklı sözlerin doğasal bir anlamı olmadığı ortadadır. Düşünceyle dünyayı ve maddeyi değiştirmek zorunluluğundaki insanın, önce düşünsel ve doğal ardılı pratiğinin bütünlüğü ve tutarlılığı kıyaslama olarak ele alınamaz, organik bütünlüğünün gidiş yönünün belirtilmesidir. Kendi bu gününü değiştiremeyenlerin, geçmişte yaşanıp, çelişkilerin bütünü olarak ortaya çıkan sonuçları değiştirebilecekmiş gibi ve bugünün tahlillerini kendi maddi yaşamlarının belirleyiciliğinde yapmak zorunda oluşlarını gizleyebileceklermiş gibi, yanlış, eksik ve doğabilimsel doğrulardan uzak oluşları, kendi idealist dünya görüşlerinin ve sonucu yaşantılarının kaçınılmaz sonudur. Suni dengenin derinleşerek gelişimindeki etkenler tüm yaşanılan deney birikimlerinin de sonucu, netleşmiş bir devrimci düşüncenin ortada olmayışı ve güvensizlik ortamının düşüncelerin alınır satılır durumuyla bütünlüklü, pratikte yaşanan satışların yaratığı güvensizliğin de bedelidir. Bu ezilen halk kitleleriyle egemen sınıflar ittifakı arasındaki derinleşen suni dengenin kırılması da kendine özgü görevleri beraberinde getirmektedir. Suni denge düşüncenin meta haline gelişiyle  ve emperyalist kapitalist ideolojinin güce dayanan haklılığının, üstünlüğünün doruklarında oluşunun sonucuyla birleşince, daha derinleşmiş haldedir. Özelleştirme adı altında satılan memleket ve değerlerin yaratığı suni para bolluğu, suni dengenin daha da derinleşmesini getirmiştir. (1) Bu ve benzeri konulara yansıyan kafa karışıklıkları tutarlılığı yitirme noktasındadır. Hayatı okuduklarına benzetme hastalığı çok da mahsun bir bilgiçlik boyutunda değildir. Yeni gelişende 18. Brumaire’i aryanları, dilinden düşmeyen keskinliklerle Mahir’i ve sömürge tipi faşizmi savunduğunu unutup, aşağıdan yukarı gelişen Hitler, Musolini faşizmi arayanları, kendi ideolojik teorik birliği ortada yokken olmayan örgütüyle cepheler kurup, pratik hesaplarıyla gelişeceğini umduğu örgütünü arayanları bulmak mümkün. Şimdi burjuvazinin büyük bir gayretkeşlikle saldırısı altındaki’’sol’a’’ ve ‘’dünya görüşüne’’ eleştiriler niye? Olumsuzluklara vurgu değil, gelişim ve olayların tüm yönleriyle daha detaylı ve özlü kavranılması mücadelesidir. Bu aynı zamanda sadece eleştiri düzeyinde kalan ve akademik bir yaklaşımdan çok, günümüz ve görevlerimiz açısından ele alıp, devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselme çabasıdır. Bu bağlamda üretim ve katkılarımızla elimizden geldiği ölçülerde çözümlere yönelmeye çabalıyoruz. Devrimcinin görevi dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir... Bu kafa karışıklığı ve güvensizliğin yozlaşma ve yabancılaşmanın ortadan kaldırılabilmesi köklü bir kültür devrimini gerekli kılmaktadır.

Yüz bin çeşit çarpıtmalar ve laf kalabalığı ile yanılgı yaratılmaya kalkılsa da, toplumların ve insanların hareket ve yaşam süreçlerinde bir aşama uzun ya da kısa süre yaşanmadan diğerine geçilemez. Diyalektik olarak herşey birbirine bağlıdır ve bıçakla kesilir gibi hiçbir şey yoktan var olmaz... Ülkemiz demokratik devrim sürecini yaşamak, üreten ve ezilen sınıfların demokrasi mücadelesi ile tamamlamak zorunluluğundadır. Önümüzdeki dönemi belirleyen demokrasi mücadelesi ve nasıl bir demokrasi mücadelesi verildiği olacaktır.

Emperyalist uluslar arası tekeller diktatörlüğü istiyor. Neden? Ekonomik satın alış teslimiyete ve çöküşe neden olacak ve toplumsal muhalefetin kontrolden çıkacak bir patlamaya dönüşmesini istemiyorlar. Burası Türkiye ve SYRIZAcılara şimdi değil daha uzun zamanda ihtiyaç duyulacağı görülüyor. Hepsinin günü gelecek toplumsal sınıfsal muhalefeti sistem sınırları içerisinde tutma yolunda ve hepisi zaman meselesi ve projesi olarak beklemede kalarak. Ekonomik yıkım ve iflas(Crash) çok uzak bir gelecek değil, onların hazırlıkları takdire şayan. Sevinecekleri nokta ufukta kafa ve tavır karışıklığından örgütlü bir muhalefette görülmüyor. Hamdolsun ve de ‘’Allaha şükür’’ herkes beklemede. Lakin mutfaktan boş tencere takırtısı gelmeye başladığında gitme zamanı geldiğinin de bilincindeler. Gelecek daha baskıcı bir dönemin ayak sesleriyle yolda. Peki ne istediler de vermedi bu memleket? İşte bu! Ekonomi batağa girdi mi kendi taraftarları bile isyana kalkışacak. Bu bolluk ve kredi cennetinin ödeme bölümünün acıları kapıda. Boş lafların ötesi kredi bulunması zorlaşacak  İstikrar teraneleri ve atmasyonla, riske atacağın parayı verirmisin? İşte kapitalizmin açmazı ve krizi. Dış düşmanlar yaratarak karın doymayacak, kriz ve yıkım kapıda. Peki ‘’muhalefet’’nerede? Tamamen anti demokratik şartlarda OHAL, binlerce tutuklu, tutuklu millet vekilleri, tutuklu cumhur başkanı adayları ile bu meşruluğunu baştan yitirmiş seçimi neden kabullendiler. Sistemin işlediğini ispat edebilmek için mi? Seçim sürecinde bu memelekete yapabilecekleri en büyük iyilik Bilgi ve İletişim Teknolojileri Merkezini(BİTEM) düzgün işletebilmekti. İcraat ortada ve yok, laf çok! Bir anlamı var mı? Kapatılan sistemin niye kapatıldığı, olumlu ya da olumsuz oy sonuçlarının açıklanmamasının nedeni çok mu önemli? Geçmişte sistemin bekası için 12 Mart idam ve katliamlarına, 12 Eylül diktatörü Evrenin işkence ve zulmüne hayır hah tavır alanlar bugün de aynı nedenle ezilen halkların demokrasi mücadelesini satmışlardır. Tarihsel görevleri olan sistemin bekasına demokrasi mücadelesini feda etmişlerdir. Demokrasi yönüne küçük bir adım bile, demokratik devrimini yaşayamamış olmanın bedeli olarak, iktidar ve ikbal mücadelesine kurban edildi. Dip dalgası kendilerini değiştirme davası değil, başkan değişme dalgasıymış meğer. Bozuk sistemle işleyen çark, sitemin işleyişini değiştiremez. Yanlış hesap Bağdat’tan dönermiş. Kaf dağından döndü.

İnsanlar aleminin çeşitli düzlemlerindeki kendine doğrularıyla bilimsel ve doğabilimsel doğrular arası uyumsuzluk, toplum bilimsel ile toplum arasındaki uyumsuzluk gibi hep var olagelmiştir. Aşamaları belirleyen kendilerine doğrular ve kavranılamayan bilimsel doğrular olsada, süreçleri belirleyen doğabilimsel zorunluluklar olmuştur. Birikimler uzun zamanlar alsa da kinetik hareket enerjisine dönüşmüş devrimler gerçekleşmiştir. Bilimsel olanların doğru algılanması da denilebilecek devrim dönemleri yeni bir kararlı dengenin oluşması diye de nitelendirilebilir. Oluşan moleküler ya da atomar yapının gelişimi ile daha gelişkin yapılara doğru hareket halinin durması ya da bozulması sonucu gelişkin organik yaşamın sağlanamayışı, dağılma ve ölümün gerçekleşmesi olarak ortaya çıkmış ve çıkacaktır. Bu anlamda doğabilimseli ve gelişimi demek olan hareket halini savunmak süreci belirleyecek, gerisi zaman sorunu ve teferuat olarak kalacaktır. İnsanlar aleminin kendi düzlemlerinin doğruları toplumsal, dinsel, ırksal vb. katagorilerine ait kendine doğrularının bilimsel, doğabilimsel gerçekler karşısındaki durumu budur. İşte yeni bir geleceğe gebe günümüzün kafa karışıklıklarının aşılabilmesi, dünya dönüyor diyebilen bir bilimsel tutarlılığa, tüm yabancılaşma ve yozlaşmalardan arındırılmış bir siyasal tutarlılığa, yani köklü bir kültür devriminide içeren domokrasi ve devrim mücadelesine ihtiyacı vardır. Geleceği belirleyen nasıl bir demokrasi anlayışı ve mücadelesi olacaktır ve hiç kimse bundan muaf kalamadığı gibi, doğanın tarihi herkesi uzun laflarının ötesinde gerçek yerlerine koyarak ilerleyecektir ve ilerliyor.

Doğada herşey birbirine bağlı ve hareket halindedir. Gelişim ve çelişki yumaklarının iyi ve kötü yönlerini bunların bileşkesinde hareket ve gidiş yönünü görerek bilimsel gelişim yönüne mücadelesini katmaktır. Sadece iyi ya da kötü yönleri görerek bütünü kaybedip bir oyana bir bu yana savrulan ne dediğini ve yaptığını bilmeyen bir tutarsızlık değildir. Bu bağlamıyla devrimci mücadele karşı olmak ve durmak değildir. Devrimci mücadele alternatif değildir. Olanın alternatifi olunur. Olmayana can vermektir. Örgütlemek organik bütünlükte hayata geçirmektir.

Üretiminde yeralmadığı şeyleri kontrolü ve eleştirisini yöneticilik sanan bir anlayış, üretmeden tüketmektir. Giderek kendi çözmesi gereken sorunları dahi başkalarının çözmesini bekler. Çözmesi gereken sorunları bile başkasının çözmesini bekleyen bir anlayış devrimci değildir. Üretmeden kritize ve kontrol, üretenlerin yönetimini oluşturamaz. Kendi istekleri ve bildikleriyle örgütsel çıkarlar bütünleşmesiyle ortaya çıkanın, doğabilimsel doğrulara ulaşması mümkün değildir. Doğabilimsel zorunluluklarımızın farkında olmayanların, doğruyu bulma ve yapması mümkün değildir. Bunun için geçmiş devrimci ders ve deneylerimiz üzerinde yükselen devrimci ideolojik/teorik ve mücadele birliğimizin sağlanması gerektmektedir. Böylesi bir birliğin oluşturulmadığı dönemde mücadelenin önümüze çıkardığı pratik görevler, haksızlıklara direnme, solda birlik vb. ertelenemez. Tabii ki temeli ve taliyi birbirine karıştırmadan, diyalektik bütünü koparmadan. Geçmiş devrimci deneylerin de ışığında devrimci birliğin sağlanamadığı ya da var sayılarak yapılan geniş birliklerin toparlanmayı değil dağılmayı kolaylaştırdığı açıktır.  Yolumuz birlikte üretim ve birlikte paylaşım yolunda mücadeledir.

Uzun laflar gereksiz, doğabilimsel doğruların onların dünyasına bir anlam ifade etmediği ortada. Bütün bunların ötesi doğanın ortaya çıkardığı ve bütün bu çelişkilerin bütünü olan sonuçların hatırlatılması ve gösterilmesi zamanı. Bütün boş lafların ötesinde insanların pratik yaşamlarında ortaya çıkıp yaşam denilen hareketlerinde tekrar tekrar kanıtlanmış sonuçlardır bunlar. Geçmişte bırakılan boşluklar, açık bırakılan çukurlar doldurulmadan günümüzde huzur ve adalet bulunamaz. Evrende üretiğin negatif enerji ve olumsuzluk senden eşitlenene kadar doğaya vereceğin hesap vardır. Bu açtığın çukurlar dolmadan doğada dengeni sağlayamayacaksın. Doğada madde ve enerjinin sakınımı kanunu var. Miktar sabittir. Birbirlerine dönüşseler de yoktan var, vardan yok olmazlar. Bunu iç güdüsel fark eden insanlık kendi dünyasına uygun izahlarla açıklamaya çalışmışlardır. Tüm dinlerde bile adalet izahı ve arayışı böyle bir sonuçtur. Ve boş lafın ötesi evrendeki maddenin kendinin olacağını sanan kapitalizm ve bir elin beş parmağı bir mi diyen dinci kapitalizm, kendisinin inanmadığı’’öteki dünya’’boşlaflarıyla dünya mallarının kendine ait olması hırsı ve kibiriyle insanlar alemine ve doğaya açtığı çukurlar dolmadan, adalet yerini bulmadan, huzur içinde yatamayacak ve olamayacaklar.

Bu memleketin gerici damarı 1961 de kesilen ve sonu seyredilemeyen bir bolluk filminin miras yedisi durumundaydı. Şimdi kendileri de dahil filmin sonunu izleyeceğiz. Bu emperyalizmin din maskeli uşakları, memleketi karış karış satarak ve efendilerine peşkeh çekerek ne pahasına olduğu belirsiz cebe giren paraların bolluğunu yaşarken, bir gün bedelinin ödeneceğini gizleyebilmişlerdi. Şimdi aynı biçimiyle Katardaki bakkal amcalarından ABD’nin izniyle sağladığı kredilerin sonuna gelindi. Artık bolluğun bedelini ödeme ve nedenini öğrenme zamanı. Eğer seçimleri başkaları kazansaydı enkaz devralacaklardı. Kendileri enkazı halka yıkacaklarını bildiklerinden, başkanlık sistemi gibi diktatörlük yöntemleriyle tedbirlerini almaya çabaladılar. Toplumsal muhalefet devrimci örgütlenmesinden ve bir araya gelişten uzak durumuyla bir cephe örgütlenmesinden de uzak. Çelişkilerin gidiş yönünü belirlemekten uzak durumda. Bunu belirleyecek olan malesef krizin tahammül sınırı ve ipler emperyalist uluslar arası tekellerin elinde. Bütün bunlar kendi düzlemlerinde. Ya doğanın bilimsel doğruları? Tarihin çarkını geri döndürmeye çalışan demokrasi gelişimi ve mücadelesini diktayla durdurmaya çalışan haliyle tarihin çöplüğündeki diğer diktatörlük örnekleriyle mutlaka yerini alacaktır. Sadece zaman meselesi ve doğanın vicdanı tarihin zaman ayarlarının insanlar alemi ayarlarından daha uzun olması. Sabırları zorlayacak olan budur. Biz Evren faşist diktatörlüğünün en güçlü gözüktüğü şartlarda da onlarında Hitler, Musolini, Somoza vb. faşistlerinin yanına yollanacağını söylemiştik. Doğanın vicdanı tarih ve alemlerinin dışındaki doğrularla o çöplüklerdeki yerlerini buldular. Sonuç ortada. Her toplumun olduğu gibi insanların da zaferleri ve yenilgileri vardır. Asıl yenemedikleri kendileridir...Ve şimdi de dünya dönüyor deme zamanıdır...

KAHROLSUN DİKTATÖRLÜK, YAŞASIN DOĞRUDAN DEMOKRASİ.

KURTULUŞA KADAR SAVAŞ.

 

(1) Geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselme ve günümüzde suni dengenin yeni gelişmelerle aldığı biçimleri değerlendirirken, bilgi birikimlerimizin geldiği yeri de tekrar bilince çıkarmaya çabalayalım.

‘’Tekrar niteliğinde de olsa söylediklerimizi kısaca özetliyelim.

 Ülkemizin ekonomik, sosyal ve tarihi gelişiminin sonucu olarak, bir başka deyişle, geçmiş dönemlerde devletin niteliğinden dolayı, halklarımızın tepkileri ile devlet arasında bir suni denge hep süregelmiştir. Emperyalizmin, üçüncü bunalım döneminde istismar metodunda yaptığı değişiklik de böyle bir suni dengeyi kurmayı amaçlamaktadır. Bu bakımdan Amerikan emperyalizmi ülkemizde çok iyi bir zemin bulmuştur.’’ Kesintisiz Devrim II-III sf. 293 (Toplu Yazılar- Mahir Çayan)

‘’ Devrimci görüş:

 Oligarşi ile halkın düzene memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkileri arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozmanın, kitleleri devrim saflarına çekmenin temel mücadele metodu silahlı propagandadır.

 Emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik mücadelelerinin, oligarşik diktatörlük-isterse temsili görünüm içerisinde olsun- tarafından terörle bastırıldığı merkezi otoritenin ordusu, polisi, vs. ile ‘’dev’’ gibi güçlü olarak halk kitlelerine gözüktüğü, gizli işgal varolduğu bu ülkelerde,kitlelerle temas kurmanın, onları geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile devrim saflarına kazanmanın temel mücadele metodu silahlı propagandadır.

Silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir. Ferdi değil kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda , pasifistlerin idda ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır. Silahlı propaganda, belli bir devrimci stratejiden hareketle, emekçi kitlelere elle tutulur, gözle görülür somut eylemlerden hareketle, soyuta gider.’’ Kesintisiz Devrim II-III sf. 275 (Toplu Yazılar- Mahir Çayan)

‘’Suni denge kavramı, yukarıda da değindiğimiz gibi bugün eski sömürge- yarı sömürge ülkelerde olduğu gibi kendiliğinden nitelikli silahlı halk ayaklanmalarının sözkonusu olmadığı ve kitlelerin mevcut düzene karşı olan tepkilerinin kolayca güçlü silahlı hareketlere ve silahlı köylü ayaklanmalarına dönüştürülemeyeceği olgusunu vurgular. Kitlelerin tepkilerinin ve memnuniyetsizliklerinin, (öncü-savaşçı bir partinin, silahlı propagandayı temel alarak yürüteceği bir mücadele ile geniş yığınlara güven verecek bir önderliği sözkonusu olmadan, kendiliğinden bir şekilde) silahlı bir isyana dönüşmesinin(eskiden olduğu gibi) sözkonusu olmadığını açıklar. (Kitlelerin varolan tepkileri, I. Merkezi otoritenin baskısı nedeniyle eskisi gibi feodal parçalanma ve zayıf merkezi otoritenin bulunmayışı nedeniyle silahlı isyana dönüşememektedir). Suni denge kavramı işte bugün ülkemizin içinde bulunulan tarihsel dönem içinde oluşan ve eskinin sömürge ve yarı sömürgeleriyle olan tarihsel farklılaşımını açıklayan bir kavramdır. Bu arada geçen ‘’kitlelerin tepkilerinin silahlı bir isyana dönüşememesi’’ ifadesinden ve bu anlamda söylenen sözlerden kalkılarak, bugün kitlelerin mevcut düzene karşı ve hele faşist saldırılara karşı her türlü kepkisinin reddi anlamında bir sonuca varılmamalıdır. Tarihsel bir olguyu açıklamak için kullanılan bir kavramı, gerçek geçerlik anlamının dışına taşıyarak günlük ve sıradan olguların karşısına dikmek, marksist düşünce açısından doğru fikirlerin dejenerasyonundan ve saçmalaştırılmasından başka bir anlama gelmez.’’ Devrimci Yol Dergisi 21 Ağustos 1978  Sayı 21  Sf. 8 Suni denge  öncü savaşı ve iç savaş üzerine

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

Error: No articles to display

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde