Özgürlük

SEÇİMLER, YALAN İLE BLÖF ARASI!

SEÇİMLER

YALAN İLE BLÖF ARASI! 

                          

 Bu kelimelerin algılanması ve ele alınması dünya görüşün doğrultusunda belirlenir. Yalanın bir biçimi denilebilecek blöf, kimine göre elindeki kartlar doğrultusunda oynanan kumar, kimine göre de elindeki güce bakarak uyguladığın taktiktir vb. Örneğin Hitler, elindeki güce göre oynamaya kalktığı kumarın sonucunda gerçek gücün kim olduğunu anlamak zorunda kalanlardandır. Güçler dünyasında en güçlülerin son tahlilde belirleyiciliğinden kaçış yoktur. Sistem budur… Ya elinde güç olmadan varmış gibi sanıp blöf yapanlar? Örneğin SYRIZA, Kaddafi, Saddam ve benzerleri? Troyka, Grexit derken yapılan tüm çaba ve blöflere rağmen  bu sistemin işleyişine teslim olan SYRIZA! Ya bizimkiler? Neye güvenerek saldırgan blöf içindeler? Siyasetle bu sistem belirlenebilir mi? En azından görece bağımsızlığın son kullanım tarihine kadar. Örneğin, AKP başına daha kötüsünün gelmesinden kurtulacak! Ya da razı edecek! HDP kilit parti olup pazarlık gücünü arttıracak! Aday gösteremeyenler pazarlık gücünü baştan kaybetmenin hesaplaşmasını mı yaşayacak? Bütün bu boş laf ve beklentilerin ötesinde her seferinde acımasızca ortaya çıkan doğasal gerçeklerdir yaşanan… Doğanın hareketiyle insanlar aleminin kendine yaratığı dünyaların hareketinin uymaması! Doğasal gerçekler kaçınılmaz olarak hep açığa çıkacağından, saklayıp gizlenemeyen bir durum. Yalan! Bu bağlamda söylenilenler ile yapılanların tutmaması. Tutarsızlık. Kapitalizmin düşünceyi meta haline getirmesiyle tüm toplumsal kesimleri sarmış durumda. Tüm ilişkilere yansıyan kendi düşünce ve çıkarlarına yönelen bir yozlaşma ve yabancılaşma. Adlar ve biçimler değişse de öz aynı. Gerisi boş laf ve tutarsızlık… ‘‘IMF ye olan bağımlılığı bitirdik’’ de bu dış borcu Katar’daki bakkal amcadan mı edindik? Cari açık ödenemez hale geldi. Afrin'den sonra Münbiç'e gidiyordunuz ve karşı çıkan vatan haini idi! Neden gidilmiyor? Ya Kandil neredeydi?

 

Ne istediler de vermedi bu millet? Bu neyin beklentisi? İstisnasız tüm muhalifler saldırı ve baskı altında ya da hapislerde. İstedikleri kanunu çıkarıyorlar. OHAL uygulamalarıyla işçiler gık çıkaramıyor. Tüm muhalifler  baskıyla ve hapisle susturulmaya çalışılmış durumda. ‘‘Dünya kimseye kalmadı,‘‘ deyip kendine kalacağı hırsında olanlar ahirete çalışıyor görünüp dünya nimetlerine doyamıyorlar! Beklentileri ne? Onlar ahirete inanmıyor! Ahiretleri yeryüzünde ve dünya nimetleri. “Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz” diyerek dünya malına doyamayan haramzadelere kendi lisanında anlatmaya çalışalım. Bu cümlede eksik olanı kavrayamadıklarından, dünya malına doymayan hırs ve saldırıları bitmiyor! Haramzade sistemlerinde en üsttekiler haram sınırını da belirlerler. Kendi sistemleri olduğundan. Haram yeme sınırı da onların belirlediği yere kadardır. Sistemi ve işlerliğini riske sokmayacak sınıra kadar serbestsiniz. Haramiliğin sınırı sistemin bekasını rahatsız etmeyeceğiniz noktaya kadardır.

 

Neden hiç bir konu kendi düzleminde kalınarak tartışılamaz? Hep başka konular ve düzlemlere ait olanlar karıştırılır? Bir konu kendi çerçevesi ve özü içerisinde tartışılıp çözüldükten sonra diğerlerine geçilemez? Eğriye eğri, doğruya doğru denilemez? Herkesin kendine ve algılarına ve çıkar hesaplarına göre değişen eğrisi ve doğrusu ile biter tartışmalar? Karma karışık tartışma sonucu herkesin ağırlığını verdiği yer ayrı olduğundan, ayakkabısı başka yerden sıktığından bir sonuçta çıkmaz? Örneğin, zulüm bizdense doğrudur! Çünkü, Tanrı adınadır! İşçi sınıfının yüce çıkarları adınadır! Daha acımasız biçimi ile; bilim adamı kılıklı insanların bugün bilebildiklerini mutlak doğru sanmaları adınadır vb. Ve başkasından gelen hep haksızdır... Doğadaki şiddetin rolü bile, hamile kadına kendi acısı yetmezmiş gibi karnına baskı ve şiddet uygulamaktır.  Çocukların gelişimindeki oyuncaklarını parçalama dönemindeyiz. Atomu parçalıyoruz lakin yapıp üretemiyoruz...  

 

Manevi ve moral değerler denilenin doğal gerçeklerden daha önde olduğu bir kültüre sahip olunduğundan mı? Rüyaların, inançların, umudun, cüretin, dua ve muskaların, sadakanın, dedikoduların en ciddi kaynak ve gazeteden daha fazla önem arz ettiği bir kültürden gelindiğinden mi?

Hiç bir insan kendine uydurduğu şeyleri gerçeklik yerine koyma özgürlüğüne sahip değildir… Doğabilimsel zorunluluklarını unutmak, doğasal adaletin yerine gelmesine neden olur ve bedeli ağırdır...

 

 

 

Bu yasallaştırılmaya çalışılan biçimi ile başkanlık sistemi diktatörlüktür... Bunu laftan öte değiştireceğim diyen aday var mı? #TAMAM da bu sistemle CB'ye gelince diktatörlük sana gelince demokrasi mi olacak?!   Bu kadar anti demokratik bir ortamda, muhalif olan herkesime saldırıldığı çeşitli bahanelerle tutuklandığı  OHAL uygulamalarıyla toplumun tüm nefes borularının tıkanmaya çalışıldığı bir ortamda neden seçimlere katılmayı tercih ettiler? İşleyen bir sistem varmış gibi göstermek için mi ? Avrupa bile seçimleri erteleyin, OHAL'i kaldırın yoksa demokratik seçim olmaz derken sanki normal bir sistem ve bekasından bahsediliyor! Elbette bir bildikleri vardır! #Tamam da, bu meşruiyetin yaratılmasına değer mi? Sorumluluğu kendilerini bağlar..! Erken seçime gidiliyor. Demokratik bir ortamdan uzak olduğundan meşruluğu bile şaibeli bir seçime. Üstelik sonları olacağını bilerek kaybetmemek için her yolu mübah saydıkları ve deneyecekleri bir ortamda. Bari oy çalarak seçim kazanmanın önüne geçilebilse. YSK  gibi şaibeli bir kuruma bırakmadan kendi seçim sonuç merkezi oluşturulsa ve bütün bilgiler onların dışında bu merkezde toplansa ve değerlendirilse. Son seçimlerdeki gibi oy hırsızlığıyla seçim kazanıldı oldu bittisi yaşanılmasa. Onlar kaybederlerse sonları olduğunu biliyorlar. Biz kaybedersek bir soluk alıp, yaraları sarıp doğabilimsel doğrular için tekrar mücadeleye başlarız.

Neden yönetememe krizine düştüler?

Ekonomi ve uzmanları üstelik sorumluları uyarıyor son dönemeçteyiz. Dönecek yer kalmadı. İşi yıkılmadık ayaktayız gazıyla manipüle etmeye çalışıyorlar. Cari açık kapatılamaz, IMF atmasyonuna rağmen ’‘IMF hariç‘‘ alınan dış borçlar ödenmez duruma geldi. Satılacak şey de kalmadı. Arazi satıp Katar’dan para bulmaya çalışıyorlar. ‘‘Hamdolsun IMF ye borcumuz yok!‘‘  Acı gerçekle karşılaşma zamanı kapıda. Hala senin sandığın bu ülke uluslar arası tekelere satılanlarla artık senin olmaktan çıktı. Onlara bağımlı bir sömürgeyken onlara satıldın. Artık senin direk patronun onlar. Üretiğin elinde var sandığın herşey onların. Sen sadece ne kadar ücret ve yüzde kaç vereceklerine bağlısın. Bu ülkenin senin olup olmadığını anlama zamanın kapıya geldi dayandı. Vatan hainleri çemkirmeleriyle, düşman yaratmayla, vatan elden gitti  ve uyanma zamanı geldi... Bu yıkım gelmeden erken ve baskın seçimle hükümette kalmanın yollarını arıyorlar. Kendilerine göre Afrin ‘‘prestiji‘‘ ve şimdiki kötünün iyisi durumu avantaj olarak kullanabilmenin yolunu arıyorlar. Her şeyin ve yaşanılan olumsuzlukların çok çabuk unutulduğu bir ortamı avantaj olacağını düşünüyorlar. Münbiç’e gidiliyorlardı? ABD petrol bölgesi olmadığından olur da vermişti, ne oldu? Afrin ve geri dönecek mülteciler ne oldu? Kürt sorunu mu bitti? Ya da unutuldu mu?

Yönetememe krizlerinden tek çıkma yöntemi açık diktatörlük ve baskı. Ekonomik ve siyasal açmaz çözümsüzlük ortada. Tek çıkış yolu baskıyla muhalefeti susturmak. Düzenin bekasını sağlamak. Bunu deniyorlar. Ya tutarsa! Bu baskı zulüm düzeninin adaletsizliğiyle toplumun nefes borularının tümünü sırayla tıkamaya çabalanıyor. Bıçak kemiğe dayanmış durumda.

Sol olarak diktatörlüğün biçimleri beni ilgilendirmez diyemezsin. Yakın geçmiş deneylerini tazele. Açık askeri faşist diktatörlüğe ilerlenirken Ecevit‘e kabul ettirilen sivil faşizm bir müddet sonra onlara yetmez olmuştu. Bizler de gelmekte olan açık faşizme karşı yeterli hazırlanamamıştık. Tek yolun devrim olması onların sistemlerindeki en ufak değişikliklerin bile seni etkilemeyeceği dolayısıyla ilgilendirmeyeceği sonucunu çıkartmanı getiremez. Mutlaka temel olanı, kendi devrimci görevlerini ertelemeden. Geçmiş devrimci ders ve deneylerin üzerinde yeniden teorik- ideolojik ve mücadele birliğinin devrimci yolda oluşturulması dönemindesin. Siyasal gelişim ve değişim çok hızlı. Gelişimi değiştiremesende, yapabileceklerin ortada ve azımsanmayacak durumda. Temel görevini unutmadan toplumun nefes almasını sağlayacak gelişimlerin önünü açmalısın... Bu tarihsel gelişimin senin dışındaki senden beklentisi...

Neden hiç bir konu kendi düzleminde kalınarak tartışılamaz? Hep başka konular ve düzlemlere ait olanlar karıştırılır? Eğriye eğri doğruya doğru denilemez? Herkesin kendine ve algılarına ve çıkar hesaplarına göre değişen eğrisi ve doğrusu ile biten sonuçsuz tartışmalar yaşanır?

Bütün mücadele düzlemlerinin sisyasal mücadeleye bağımlı ele alınması diğer alanların küçümsenme ya da tamamen inkarına dönüşebilmektedir. Ekonomik demokratik mücadele alanına ait bir mücadele sendikal, parlamenter vb. sisyasal mücadele dururken ne işe yarayacak türü abesle iştigal edilebilmektedir. Bu anlayışla her seçimi boykot, her grevi işlevsiz ilan etmek gibi bir keskin görüntüde sapmaya neden olabilmektedir. Geçmişte boykot yaptığında vurduğun yerden ses getirebilen bir örgütlenmen vardı. Şimdi gelişimin gidiş yönünü etkileme durumunda bile değilsin. Ve siyaset kendini kanıtlamak, ispat etmek ve kendi tatminin için yapılmıyor. Ezilen sınıfların bir adım daha refah ve demokrasiye doğru gelişen biçimde yaşamalarını sağlamak, burjuva demokratik devrimini devrimci çabalarla tamamlanacak oluşu espirisinin inkarı. Bu sapmaların da aşılması bir zorunluluktur...

Devrimci düşünce müneccimlik değildir. Ne yapacağını bilmektir. Doğruya gelişim ve doğru tahlildir.  Devrimci dünya görüşü içerisinde bulunulan maddi şartlar tarafından belirlenemez maddi şartları doğabilimsel doğrular yönünde değiştirme mücadelesidir. Beklenti: Çevresi, yaşadığı koşullar, zamana karşı mücadelesiyle onları devrimci yönde değiştirme mücadelesinde olmalarıdır. Beklenilen günümüz ve görevlerimiz karşısında geçmişin devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselen bir siyasi tutarlılıktır. Aslında işin özü ve daha basit ifadesi, olduğu gibi gözükmek ve gözüktüğü gibi olamak mücadelesidir. Bir yenilgi dönemi sonrası beklentilerin şekillenmesi de dönemin özellikleriyle bütünlüklü şekillenmektedir. Burjuva demokratik devrimini kendi iç dinamikleriyle yaşamış ülkelerdeki gibi şekilenememektedir. Üst yapı kurumları bu devrimin sonucu şekillenmediğinden tavır ve davranışlar eski kültürün baskısı ve şekillendirmesi ile oluşmaktadır. Toplumsal gelenek ve anlayışların etkisinde, olmadığı gibi gözükmek görece olarak diğer toplumlardan daha belirgin ve yaygın haldedir. Toplumsal muhalefetin gelişim yönünün gösterdiği üretenlerin yönetimi yolunda mücadele kesintiye uğramış bu yukarıda sayılanların da etkisinde insanlar aleminin zaafı kendine kurtarıcı arama eğilimi güçlenmiştir. Özünde herşeye isyan durumunda bir şekilenmeyi de ifade eden bu arayışlar siyasal denge ve tutarlı tavır alışları çarpıtmıştır.

Beklentileri oluşturan dünya görüşü ve düşünceler aynı biçimiyle farklılıklarıda farklı beklentiler sonucu farklı tavırları da gündeme getirmiştir. Beklenti farkları anlaşmazlıkları ve çatışmaların zeminini de oluşturmaktadır.

Göstermelik burjuva temsili sistemi anlamında bile tutarlılığını yitirmiş bir yapıyı devletin bekası benzeri algı manipüleleriyle işletmeye kalkanlar, bu anlayışsızlıklarıyla 12 Mart ve 12 Eylülde bu ülkenin gençleri kanunsuz işkencelerden ve adaletsiz infazlardan geçirilirken hayırhah tavır alanlar aynı kanunsuz adaletsizlik kendilerine dönünce anlamaya başladılar. ‘‘Ülkenin en büyük değişimlerinden biri yaşanmaya başladı!‘‘ Kanunsuzluğa kendi yöntemiyle cevap verme. Sistem içi ayak oyunlarıyla derde deva arayışı ! Biri de kalkmış bunu ciddiye alıp falan  küçük partilere de milletvekili transferi istiyor. Sizin de gününüz gelecek! Bir gün mutlaka gelecek! Lakin şimdinin projesi değilsiniz. Dünyanın diğer ülkelerinde başarıya ulaştırdıkları SIRYZA benzeri ve bir çok ülkede ‘‘sistemin bekasının son noktalarının projeleri‘‘ olarak. Lakin bu gün beklemede kalarak. Fakat bir hatırlatma yapmadan geçmeyelim. ‘’İktidar bozar. Mutlak iktidar mutlaka bozar.’’

Bu cepheleşme demokratik gelişimler isteğiyle, dikta ve otoriter rejim yanlılarının saflaşmasına dönüşmektedir. Diktatörlük yanlıları kendi aralarında açık biçim ve sivil biçimi doğrultusunda birbirlerine girmiş şimdilik sivil biçimin kazandığı bir hesaplaşmayı yaşamışlardır. Sonuçta aynı projenin farklı biçimlerinin işçileri üretenleri susturma ve belirledikleri sömürü şartlarına muhalefet edemedikleri SÖMÜRÜ BARIŞI ORTAMINI yaratmaktır. Demokrasi mücadelesi safları diye gözüken tarafta da, demokrasi mücadelesini düzenin ve sistemin bekası doğrultusunda sübap göreviyle sistemin içerisinde tutma göreviyle, gününün ve sırasının gelmesini bekleyenlere karşı da mücadele etme zorunluluğu yaşanmaktadır...

Bunun gibi klasik burjuva demokrasisinin bugünün ilkelliği haline gelmiş kuralları laiklik gibi serbest rekabet gibi kuralları çerçevesinde oluşan yıpranma ve aşırı dejenerasyonun tamiri gerekmektedir. Uluslar arası tekeller otokrasiye ve faşizme yönelip sorunlarını çözebileceklerini bilerek zorlarken bir yandanda kaz gelecek yerin kaybı hesabınıda yapmaktadırlar. Bu toplumun nefes borularının açılması ve bu düzeyiyle biriken potansiyel enerjinin dışarı salınması patlamanın önüne geçilmesi hesabıdır! Bu doğrultuda çeşitli plan ve projeleri tezgahlamak onların sınıf bilinci ve seviyesi tecrübeleriyle paralel yürütülmektedir. Bu doğrultuda herkesin bir günü vardır ve gelecektir...

 Aynı şekilde sol da kendi arasında demokrasi anlayış ve mücadelelerine göre ve yukarıda bahsi geçen gelişmelere tavırları bağlamında ayrışma ve saflaşma yaşamaktadır. Demokrasi anlayışı temsili sistemle kurtarıcılık, güç, merkezi demokratiklikten kurtarıcısının sesine dönüşen reis, önder, lider ağırlıklı olanlar saflaşmaktadır. Sorun demokrasi olmasa mutlaka’’herkesle de, herşey de değişir’’. Lakin kendi örf adetlerini demokrasi sanan, burjuva demokrasisini savunmayı demokrasi mücadelesi sanan bu sınırları aşamayanlarla aynı demokrasiyi savunmadığımız açık. Demokrasi anlayışı temsili kurtarıcılık, güç, demokratik merkeziyetçilikten kurtarıcısının sesine dönüşen reis, önder, lider ağırlıklı olanlar da bile değişimler yaşanmaya başlanmıştır! Demokrasi savunuculuğu cumhuriyetin bekasıyla sınırlı ya da işçi sınıfı adına kendi kurtarıcı temsilci partisinin devleti ve cumhuriyeti ile sınırlı çözümsüzlüğün demokrasi mücadelesi vermesi de mümkün değildir. Senelerdir uygulamalı kratokrasiyi sosyalizm ve kurtuşunuz diye  sunan doğabilimsel zorunluluklarla bağları kopan onun çıkarı, bunun çıkarı derken kendi çıkarına dönüşen sistemlerin demokrasiyi geliştirmedikleri açıktır. AKP ile çıkarlar doğrultusunda yapılan işbirliği sınavları ve süregiden tekrarı kafalarda sorun olarak dururken, bu günün; kilit parti biz olacağız beklentisi yapılacak çıkar pazarlığı hesaplarının sonucu kurulan cümledir.  Kürt partisi olup, Türkiye partisi olmak lafda kaldığından, geriye söylenecek çok söz kalmamaktadır. Aynı dünya görüşünden güç ve kurtarıcılık anlayışına yönelik çıkarcılıkla temsili cumhuriyetçi olanların ve bu doğrultuda her yolu mübah sayanların AKP ile aralarına çizebilecekleri demokrasi anlayışı sınırlarıda belirsizleşmektedir. Aslında bir anlamda Türkiye’de burjuva demokrasisi özlemleri sınıfsal mücadelenin hep önüne geçmiştir. Onu gölgelemiş ve unutturmuştur. Bir karar verilmelidir. Devrim diye burjuva demokratik devrimi mi savunulmaktadır? Yoksa işçi sınıfı ve üretenlerin devrimi mi? Uzun zamandır ‘’sol’’ ya da eski dostluğa ve yoldaşlığa bakılmaksızın; burjuva demokrasisinin kendi çıkarına gelen yönlerini ve temsili sistemleri savunmakla, işçi sınıfının kendi yönetimi doğrudan demokrasisiyi hedefleyen devrim yolunda saflaşmakta ve kararını vermiş durumdadır... Bütün bu çelişkilerin bütünlüğünde’’sol’’ arasındaki çeşitliliklere ve farklara rağmen üç ana akım halinde saflaşma sürecindedir. Birincisi klasik kurtarıcılık anlayışıyla kratokrasi savunucuları. Kratokratlar. İkincisi emperyalizm çağında liberalizm keşifleriyle sistem içi çözüm ağırlıklı liberal sol. Liberaller. Üçüncüsü devrimci teorik- ideolojik ve mücadele birliğini yeniden, üretenlerin doğrudan yönetimi doğrultusunda oluşturmaya çabalayanlar...

YENİ SÖMÜRGECİLİK METODLARINDAKİ DEĞİŞİMLERLE DÜŞÜNCENİN META HALİNE GELİŞİNİN ÜST YAPI ANLAYIŞ VE KURUMLARINDA  ORTAYA ÇIKARDIĞI YABANCILAŞMA, TAHRİBAT VE YOZLAŞMAYA KARŞI VERİLECEK POLİTİK MÜCADELEDE YENİDEN YERLİ YERİNE OTURTULMALIDIR. BU BAĞLAMDA GÜNÜMÜZ VE GÖREVLERIMIZ DOĞRULTUSUNDA VERDİĞİMİZ MÜCADELENİN DOĞABİLİMSEL ADALET, ÜRETİM, PAYLAŞIM VE EŞİTLİK VB. DOĞRULTUSUNDA BU TAHRİBATI ORTADAN KALDIRMAYA YÖNELİK OLMASI DA GEREKMEKTEDİR. SİSTEM İÇİ ÇIKAR İLİŞKİLERİ DOĞRULTUSUNDA KURULAN İLİŞKİLERDEN ARINMIŞ BİR KADRO VE PARTİLEŞME SÜRECİ ÖNEMLİ GÖREVLERİMİZ ARASINDADIR.  YAŞAM BEKLENTİ DEĞİLDİR. ALIŞ, VERİŞ VE KAR ZARAR HESABI HİÇ DEĞİL ! SENİN ÜRETİMİN VE YENİDEN ÜRETİMİN İÇİN DOĞADAN ALDIKLARINA KATTIKLARINLA ÜRETTİKLERİNDİR. REAKTÖR GİBİ ÜRETİM VE KATKI DEMEKTİR. VE KAPİTALİZM VERİLENLERİ TÜKETMEK DEMEK OLDUĞUNDAN DOĞAYA AYKIRI VE YOK OLMAYA MAHKUMDUR.

DEMOKRASİ DOĞANIN ÜRETİM VE KATKILARIYLA OLUŞTURDUĞUNU VERİLENLERİ KENDİ ÜRETİM VE KATKILARINLA DOĞABİLİMSELE GELİŞTİRME MÜCADELESİ SERÜVENİDİR. DEMOKRASİ DOĞABİLİMSEL ZORUNLULUKLARIMIZIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YAŞAMAKTIR.

 Önümüzdeki dönem, nasıl bir demokrasi anlayışı ve mücadelesi ile belirlenecektir ve hiçbir kesim bu gelişimin dışında kalamayacaktır tespitimizin gelişimini yaşıyoruz. Ülkemizin kendi özgülüne göre burjuva demokrasisi mücadelesinin geldiği seviye ve demokrasi mücadelesinin düşünce genişliğine göre şekiller alan bir seyri izlenmektedir. Tüm kesimleri kapsayan bir saflaşma ve ayrışmalar yaşanmaktadır. Sistem içi mücadele ve bekası ağırlıklı kesimlerde boş lafların ötesinde kabaca diktatörlük yanlıları ve bunu yasalaştırmak isteyenlerle, burjuva demokrasisi yönünde toplumun nefes borularının hepsinin tıkanmasına karşı çıkanlar saflaşma durumundadır.     

 

Bu anlamda demokrasi mücadelesinin gelişimi yönünde ortaya çıkan mücadelenin özünü belirleyip değiştirmese de olumlu yönlere vurgu yapılmalı geliştirmeye çabalanmalıdır. Başlangıçtaki tespitimiz önümüzdeki dönem nasıl bir demokrasi mücadelesi belirleyecektir ve kimse bundan muaf olamayacaktırdan hareketle doğru gelişimler bilince taşınmalıdır. Örneğin kendi muhalefetini aday gösterebilen burjuva demokrasilerinde olağan bizde lüks kaçan tavır. HDP nin çıkarları doğrultusunda iktidarla olan yalpalamaları ve güven vermez tavırları ve de demokratik işlerlikten uzak güç önderlik ve çıkar üçgeninde yasal partiyi bile yukarıdan belirleme ve de demokratik -merkeziyetçiliğin yanlış yorumlarına rağmen aday olabilen Demirtaş örneği gibi geliştirilmesi ve desteklenmesi gereken yönlerdir. Muharem İnce ve CHP nin bunun gibi ÖDP nin Demirtaş serbest bırakılsın tavrı geliştirilmesi gereken tavır alışlardır.

Kötünün iyisini seçmek. Ya da gelişimin doğru yönüne ağırlık vermek. Bu da bir dünya görüşü farkı. Bugün subjektif şartlarımızın boykot yapıp belirleyici olabilecek düzeyde olmadığı koşullarda kötülerden birini seçmek değil gelişimin demokrasi mücadelesini geliştirebilecek doğrultusuna çaba sarfetmek geliştirmeye çabalamak zorunluluğumuz vardır. Bu mücadele bir tarafta tarihin çarkını geri döndürmeye çabalayan gerici diktatörlük ve faşizme karşı mücadele iken bir yandan da demokrasi bilinç ve mücadelesinin gelişimi yönünde çabaları içermektedir.Düşüncenin metalaşmasıyla ideolojik, teorik düşüncenin yozlaşması sonucu ortaya çıkan tahribat, tahrifatın ve yozlaşmanın giderilebilmesi için verilecek mücadele dönemin önemli görevlerinden birisi olacaktır. Sistem içi çıkar ilişkileri doğrultusunda kurulan ilişkilerden arınmış bir kadro ve partileşme süreci önemli görevlerimiz arasındadır. Düşüncenin metalaşması sonucu yaratılan bu yozlaşma  ve tahribatın ortadan kaldırmaya yönelik bir mücadele içerisinde olabilmeliyiz… Bu saflaşmada mutlaka eski yoldaşlığa bakılmaksızın herkes kendi dünya görüşünün çapı kadar tavırlar almakta ve  alacaktır. Bu tavrı partilerin durumu ortada, bir adayı desteklemek ya da desteklememek noktasından da öte demokrasi mücadelesinin geliştirilmesi olduğu açıktır. Aynı biçimiyle önüne gelen her seçimi boykot etmeyi siyasal tavır sanan bir aymazlığında kendi dünya görüşü ve siyasal sorumluluğu kendine münhasırdır. Tüm bunlara rağmen mücadele doğrudan demokrasi ve toplumun tıkanan nefes borularının  açılabilmesi ve temel olarak devrim mücadelesi yönünde ilerleyecektir… Seçim sürecinde de üretenlerin yönetimi doğrudan demokrasi doğrultusunda devrimciler görev başına…

 

TEK YOL DEVRİM.

ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

TAM İSTİHDAMIN POLİTİK YÖNLERİ

 
 
 
MICHAŁ KALECKI
 
Kapitalistler neden tam istihdamdan nefret ediyorlar? Çünkü işçilerin üzerindeki güçlerini zayıflatıyor.
 
Arcola, PA Temmuz 1934 dolaylarında bir Federal Acil Yardım İdaresi kampında işsiz kadınlar. Ulusal Arşiv ve Kayıt İdaresi
 
Bernie Sanders'ın ve diğerlerinin ulusal iş güvencesi programına yönelik son önerileri, bir zamanlar sanayileşmiş dünyanın her yanında politik tartışmaların odak noktası olan tam istihdamı gündeme yerleştirdi. Ancak tam istihdam teknik bir prensip sorunundan daha fazlasıdır. Kapitalist bir toplumda en hassas siyasi çelişkilere değinir: emek ve sermaye arasındaki güç dengesi.
 
Bu dinamikleri araştıran ilk yazarlardan biri, 1943 tarihli “Tam İstihdamın Politik Yönleri” adlı klasik makalesiyle Polonya ekonomist Michal Kalecki idi. Yeni Keynesyen ekonomi anlayışlarının Batılı politik tartışmalara tam da yeni girmeye başladığı bir anda yazarak, Kalecki, savaş sonrası sürdürülen tam istihdam ekonomik politikalarının kapitalistler ve onların temsilcilerinin zorlu politik engellerinin üstesinden gelmesi gerektiği konusunda uyarıda bulundu. 
 
Tam istihdam, Kalecki der:
 
"iş dünyası liderlerinin aleyhine yeni bir ivme kazandıracak toplumsal ve politik değişikliklere yol açar. "İşten çıkarma," nizamı ve düzeni korumaya yönelik bir tedbir olarak rolünü oynamaya son verecektir. Patronun sosyal konumu zayıflatılacak ve işçi sınıfının öz güveni ve sınıf bilinci gelişecektir. . . . “Fabrikalarda disiplin” ve “politik istikrar”, iş dünyasının liderleri tarafından kardan daha çok takdir edilmektedir. Sınıfsal güdüleri onlara, tam istihdamın süreklilik arz etmediğini ve  işsizliğin “normal” kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler." 
 
Aşağıda Kalecki’nin bilimsel analizinin tam metnini sunuyoruz.
 
-----------------------------------------------------------------------------------
 
İktisatçıların büyük bir çoğunluğu, kapitalist sistemde dahi, tam istihdamın, tüm mevcut işgücü gücünü istihdam etmek için yeterli bir planın mevcut olması ve ihracat karşılığında elde edilebilen gerekli yabancı ham maddelerin yeterli tedarikinin olması kaydıyla devlete ait bir harcama programı tarafından güvence altına alınabileceği görüşündedir.
 
Eğer devlet kamu yatırımına girişirse(örneğin okullar, hastaneler ve otoyollar inşa etme) veya toplu tüketimi desteklerse(aile ödenekleri, dolaylı vergilendirmenin azaltılması ya da zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını düşük tutmak için sübvansiyonlar) ve daha da ötesi eğer bu harcamalar, özel sektör yatırımlarını ve tüketimi olumsuz yönde etkileyebilecek vergilendirme ile değil borçlanma yoluyla finanse edilirse, mal ve hizmetlerin efektif talebi[ç.n.:mal ve hizmeti alma konusunda etkin olma durumu. Keynesyen teoriye göre, toplam talep ve toplam arzın kesiştiği nokta] tam istihdamın elde edileceği noktaya kadar arttırılabilir. Bu tür devlet harcamaları, dikkat edin, sadece doğrudan değil, yüksek gelirler tüketim ve yatırım malları talebinde ikinci bir artışa yol açtığı için dolaylı olarak da istihdamı arttırır.
 
Eğer yatırım ve tüketimlerin de kısıntı yapmazlarsa devlete borç vermek için halk parayı nereden bulacak diye sorulabilir. Bu süreci anlamanın bence en iyi yolu, devletin alacaklılara devlet tahvilleri ile ödeme yaptığını bir an için hayal edin. Genel olarak, alacaklılar, nihayetinde bu tahvilleri, onları faiz getiren varlıklar olarak ellerinde tutan kişi ya da firmalara ulaşana kadar ellerinde tutmazlar ancak onları mal ve hizmet satın alırken dolaşıma sokarlar. Herhangi bir zamanda kişi ve firmaların mülkiyetindeki(geçici ya da nihai) devlet tahvillerinde toplam artış devlete satılan mal ve hizmetlere eşit olacaktır. Böylece, ekonominin devlete borç verdiği şey, üretimi devletin menkul kıymetleri tarafından “finanse edilen” mal ve hizmetlerdir. Gerçekte devlet hizmetler için tahville değil fakat nakitle ödeme yapar ancak aynı anda menkul kıymetler ihraç eder ve böylece nakit azaltır ve bu yukarıda açıklanan farazi sürece eşdeğerdir.
 
Bununla birlikte, eğer halk devlet tahvillerindeki tüm artışı absorbe etmeye hevesli değilse ne olur? Devlet sonunda bankalara karşılığında nakit(banknot ya da mevduat) almak için tahvil teklif edecektir. Bankalar bu teklifleri kabul ederse, faiz oranı korunacaktır. Aksi takdirde, tahvil fiyatları düşecek, bu da faiz oranlarında bir artış anlamına gelir ve bu, halkın mevduatlarla ilgili olarak elinde daha çok tahvil tutmasını teşvik eder. Faiz oranının bankacılık politikasına, özellikle de merkez bankasına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer bu politika faiz oranını belli bir seviyede tutmayı hedefliyorsa, bu kolayca elde edilebilir, ancak devlet borçlanmasının miktarı büyüktür. Günümüz savaşlarında durum bu idi ve budur. Astronomik devlet bütçesi açıklarına rağmen, faiz oranları 1940'ın başından beri artış göstermedi.
 
Borçlanma yoluyla finanse edilen devlet harcamalarının enflasyona neden olacağına itiraz edilebilir. Buna göre, devlet tarafından yaratılan efektif talebin talepteki herhangi bir artış gibi davrandığı söylenebilir. Emek gücü, fabrikalar ve yabancı ham maddeler yeter derecede sağlanırsa talepteki artış üretim artışıyla karşılanır. Ancak, kaynakların tam istihdamı noktasına ulaşılırsa ve efektif talep artmaya devam ederse, fiyatlar talebi ve mal ve hizmet arzını dengeleyene kadar yükselecektir. (Şu sıralar tanık olduğumuz savaş ekonomisindeki kaynakların aşırı istihdamı durumunda, fiyatlardaki enflasyonist artış, sadece tüketim mallarına yönelik efektif talebin dolaysız vergilendirme ve karneye bağlama ile azaltıldığı ölçüde önlenmiştir.) Eğer devlet müdahalesi tam istihdamı elde etmeyi ama tam istihdam çizgisi üzerinde artan efektif talebe işi vardırmamayı hedefliyorsa, enflasyondan korkmaya gerek yoktur.
 
-----------------------------------------------------------------
 
Yukarıdaki, tam istihdamın ekonomik doktrininin çok kaba ve eksik bir ifadesidir. Ancak, okuyucuyu doktrinin özü ile tanıştırmak ve böylece tam istihdamın sağlanmasında yer alan politik sorunların daha sonraki tartışmalarını takip etmesini sağlamak için yeterli olduğunu düşünüyorum.
 
Öncelikle belirtilmelidir ki, ekonomistlerin çoğu, tam istihdamın devlet harcamaları ile sağlanabileceği konusunda anlaşmış olsalar bile, bu, yakın geçmişte bile asla böyle bir durumda değildi. Bu doktrinin muhalifleri arasında, bankacılık ve endüstri ile yakından ilişkili olan “ekonomi uzmanları” da vardı (ve hala var). Bu, ileri sürülen tartışmalar ekonomik olmasına rağmen, tam istihdam doktrinine muhalefetin siyasi bir arka planı olduğunu göstermektedir. Bu, onları ileri süren insanların her ne kadar zayıf olsa da ekonomilerine inanmadıkları anlamına gelmez. Ancak, inatçı cehalet, genellikle temeldeki politik motiflerin bir tezahürüdür. 
 
Bununla birlikte, burada birinci sınıf bir politik meselenin söz konusu olduğu konusunda daha doğrudan işaretler vardır. 1930'lardaki Büyük Buhran'da, Nazi Almanya'sı hariç tüm ülkelerde devlet harcamaları ile istihdamı arttırma deneylerine iş dünyası sürekli karşı çıktı. Bu, ABD'de(Yeni Düzen'e itiraz), Fransa'da(Blum deneyi) ve Hitler öncesi Almanya'da  açık şekilde görünür idi. Davranışı açıklamak kolay değildir. Açıkçası, yüksek üretim ve istihdam sadece işçilerin değil aynı zamanda girişimcilerin de yararınadır çünkü ikincisinin karları yükselir. Ve yukarıda özetlenen tam istihdam politikası, herhangi bir ek vergilendirme içermediği için karlara zarar vermez. İktisadi bunalımdaki girişimciler ekonomik canlılık için can atarlar; devletin onlara sunabileceği yapay canlanmayı neden memnuniyetle kabul etmezler? Bu yazıda ele almayı düşündüğümüz, bu zor ve enteresan sorudur.
 
“Sanayi liderlerinin,” devlet harcamaları yoluyla tam istihdamın elde edilmesine muhalefetlerinin sebepleri üç kategoriye ayrılabilir: (1) böylesi gibi istihdam sorununda devletin müdahalesini sevmemesi; (2) devlet harcamalarının yönünü beğenmemesi(kamu yatırımı ve sübvanse edilen tüketim); (3) tam istihdamın sürdürülmesinden kaynaklanan sosyal ve politik değişikliklerden hoşnut olmaması. Devletin genişleme politikasına karşı itirazların bu üç kategorisinin her birini detaylı olarak inceleyeceğiz.
 
İlk olarak, “sanayi önderleri”nin, istihdam konusundaki devlet müdahalesini kabul etmemek konusundaki isteksizliğiyle ilgileneceğiz. Devlet etkinliğinin her genişleyişi iş dünyası tarafından şüpheyle karşılanır ancak devlet harcamaları ile istihdam yaratmanın, muhalefeti özellikle gergin yapan özel bir tarafı vardır. Bırakın yapsınlar sistemi altında istihdam seviyesi büyük ölçüde sözde "güven ortamı"na bağlıdır. Eğer bu kötüleşirse, özel yatırımlar düşer; bu da üretim ve istihdamın düşüşü ile sonuçlanır(hem doğrudan hem de tüketim ve yatırım üzerinde gelirlerdeki düşüşün ikincil etkisi yoluyla). Bu, kapitalistlere devlet politikası üzerinde güçlü dolaysız bir güç sağlar: ekonomik bir krize neden olacağından, güven ortamını sarsabilecek her şeyden dikkatli bir şekilde kaçınılmalıdır. Fakat devlet kendi satın almaları ile istihdamı arttırmanın sırrını bir kere öğrendiğinde, bu güçlü kontrol cihazı etkililiğini kaybeder. Bu nedenle, devlet müdahalesini gerçekleştirmek için gerekli bütçe açıkları riskli olarak kabul edilmelidir. “Sağlam finans” doktrininin sosyal işlevi, istihdam düzeyini güvene bağımlı hale getirmektir. 
 
Devlete ait bir harcama politikasında iş dünyası liderlerinin sevmediği, paranın harcanabileceği nesneleri dikkate aldıklarında daha da keskinleşir: kamu yatırımı ve toplu tüketimin sübvanse edilmesi. 
 
Devlet müdahalesinin ekonomik ilkeleri, kamu yatırımlarının özel sektör aygıtı ile rekabet etmeyen şeylere mahkum kalmasını gerektirmektedir(örneğin hastaneler, okullar, otoyollar). Aksi takdirde özel yatırımın karlılığı olumsuz etkilenebilir ve istihdam üzerinde kamu yatırımlarının pozitif etkisi özel yatırımlardaki düşüşün negatif etkisiyle denge meydana getirir. Bu anlayış, iş adamlarına çok iyi uyuyor. Ancak, bu tür kamu yatırımlarının kapsamı oldukça dardır ve hükümet, bu politikayı izleyerek, nihayetinde yatırım adına yeni bir alan kazanmak için ulaşım ya da kamu hizmeti gören kuruluşları millileştirmeye kalkışabilir. 
 
İnsan, bu yüzden, iş liderlerinin ve uzmanlarının, tüketimi destekleyerek devletin herhangi bir teşebbüse girişmeyeceği için kamu yatırımlarından daha çok toplu tüketiminin(aile yardımı, ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını düşürmek için sübvansiyonlar vb.) lehinde daha fazla olmalarını bekleyebilir. Pratikte, ancak, bu durum böyle değil. Gerçekten de, toplu tüketimin sübvanse edilmesine, bu uzmanlar tarafından kamu yatırımından çok daha şiddetle karşı çıkılmaktadır. Burada en yüksek öneme sahip ahlaki bir ilke söz konusudur. Kapitalist ahlakın temelleri, “ekmeğinizi ter içinde kazanmalısınız”ı gerektirir - özel servete konmadığınız sürece.
 
Devlet harcamalarıyla istihdam yaratma politikasına karşı muhalefetin siyasi nedenlerini göz önünde bulundurduk. Ancak bu muhalefetin üstesinden gelinse bile - kitlelerin baskısı altında olabilse dahi - tam istihdamın sürdürülmesi, iş dünyası liderlerinin muhalefetine yeni bir ivme kazandıracak sosyal ve politik değişimlere neden olacaktır. Nitekim, kalıcı bir tam istihdam rejimi altında, "İşten çıkarma," nizamı ve düzeni korumaya yönelik bir tedbir olarak rolünü oynamaya son verecektir. Patronun sosyal konumu zayıflatılacak ve işçi sınıfının öz güveni ve sınıf bilinci gelişecektir. Ücret artışları ve çalışma koşullarındaki iyileştirmeler için grevler siyasi gerginlik yaratacaktır. Şurası bir gerçek ki; karların tam istihdam rejimi altında bırakınız yapsınlar rejimi altında olduğundan ortalamada daha yüksek olacağı ve işçilerin daha güçlü pazarlık güçlerinden kaynaklanan ücret oranlarındaki yükselişin karları düşürmesi fiyatları arttırmasından daha az olasıdır ve dolayısıyla sadece rantiye sınıfının çıkarlarını etkiler. Fakat "fabrikalarda disiplin” ve “politik istikrar”, iş dünyasının liderleri tarafından kardan daha çok takdir edilmektedir. Sınıfsal güdüleri onlara, tam istihdamın süreklilik arz etmediğini ve  işsizliğin “normal” kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler.
 
--------------------------------------------------------
 
Faşizmin en önemli fonksiyonlarından biri, Nazi sisteminin simgelediği gibi, tam istihdama karşı kapitalist itirazları ortadan kaldırmak idi. 

Aslında devlet harcama politikası hoşnutsuzluğunun, faşizm ile büyük iş dünyasının ortaklığının doğrudan kontrolü altındaki devlet mekanizması tarafından faşizm yönetimi altında aşılmasıdır. Harcama yaparak bir güven krizini dallandırıp budaklandırmaktan hükümeti önlemeye hizmet eden "sağlam finans" efsanesinin gerekliliği ortadan kalkar. Bir demokraside, insan bir sonraki hükümetin ne gibi olacağını bilemez. Faşizm altında bir sonraki hükümet yoktur. 
 
İster kamu yatırımı ister tüketim üzerine olsun hükümet harcamaları hoşnutsuzluğu silahlanma üzerine hükümet harcamalarını yoğunlaştırarak aşılamaz. Sonuçta,  “fabrikalardaki disiplin” ve tam istihdam altındaki “siyasi istikrar,” sendikaları bastırmadan toplama kamplarına kadar uzanan "yeni düzen" tarafından korunur. Siyasi baskı, işsizliğin ekonomik baskısının yerini alır.

Silahlanmanın faşist tam istihdam politikasının belkemiği olması, bu politikanın ekonomik karakteri üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Büyük çaplı silahlanma, silahlı kuvvetlerin genişlemesinden ve fetih savaşı planlarının hazırlanmasından ayrılamaz. Ayrıca diğer ülkelerin rekabete dayanan yeniden silahlanmalarını da teşvik eder. Bu, harcamanın temel amacının, tam istihdamdan silahlanmanın maksimum etkisini güvence altına almaya yavaş yavaş kaymasına neden olur. Sonuç olarak, istihdam “aşırı dolu” hale gelir. Sadece işsizlik ortadan kalkmakla kalmaz, aynı zamanda iş gücünün akut bir kıtlığı hüküm sürer. Her alanda darboğazlar ortaya çıkar ve bunlar bir dizi kontrolün oluşturulmasıyla ele alınmalıdır. Böyle bir ekonomi, planlanmış bir ekonominin birçok özelliğine sahiptir ve bazen, daha çok cahilce, sosyalizm ile karşılaştırılır. Bununla birlikte, bu tür bir planlamanın, ekonomi kendini herhangi bir zamanda özel bir alanda belirli yüksek hedefli bir üretime yönelttiğinde, ekonomi silahlanma ekonomisinin özel bir durum olduğu bir hedef ekonomiye dönüştüğünde belireceği kesin olur. Bir silahlanma ekonomisi, özellikle tam istihdam altında olabilecek ile kıyaslandığında tüketimi kısmayı içerir.

Faşist sistem işsizliğin üstesinden gelme ile başlar, bir silahlanmanın kıtlık ekonomisi haline gelir ve kaçınılmaz olarak savaşla son bulur.

--------------------------------------------------------------

Kapitalist demokraside devlet harcamaları ile tam istihdam politikalarına muhalefetin pratik sonuçları ne olacaktır? II. Bölümde verilen bu karşıtlığın nedenlerinin analizi temelinde bu soruyu cevaplamaya çalışacağız.  Endüstrinin liderlerinin muhalefetini üç düzlemde bekleyebiliriz'i öne sürdük: (1) bütçe açığına dayanan devlet harcamalarına karşı ilkesel muhalefet; (2) bu harcamanın, devletin ekonomik faaliyetinin yeni alanlara girmesinin habercisi olan ya kamu yatırımları yoluyla ya da toplu tüketimi destekleme vasıtasıyla yönelmesine muhalefet; (3) yalnızca derin ve sürekli ekonomik durgunlukları önlemeye değil tam istihdamın sürdürülmesine de muhalefet.

Şimdi, "iş dünyası liderlerinin" bir çöküşü kısmen gidermek için herhangi bir tür devlet müdahalesine karşı olmaya güçlerinin yetebildiği aşamanın az çok geçmiş olduğu kabul edilmelidir. Buna üç faktör katkıda bulunmuştur: (1) mevcut savaş sırasında gerçek tam istihdam; (2) tam istihdam doktrininin gelişimi; (3) kısmen bu iki faktörün bir sonucu olarak, “İşsizlik bir daha asla” sloganı artık kitlelerin bilincinde derinden kök salmıştır. Bu durum, "sanayi liderlerinin" ve onların uzmanlarının son zamanlardaki beyanlarında yansıtılmaktadır. “Çöküşte bir şeyler yapılması” gerekliliği kabul edilir; ancak birincisi, çöküşte ne yapılması gerektiği (yani devlet müdahalesinin yönü ne olmalıdır) ve ikincisi sadece çöküşte yapılması gerektiği(yani, kalıcı olarak değil, sadece durgunluğu gidermek için) ile ilgili kavga sürüp gider.

Bu sorunların günümüzdeki tartışmalarında, özel yatırımı harekete geçirerek, durgunluğa karşı koyma anlayışı zaman zaman tekrar ortaya çıkmaktadır. Bu, faiz oranının düşürülmesi, gelir vergisinin düşürülmesi veya özel yatırımı doğrudan bu ya da başka bir şekilde destekleyerek yapılabilir. Böyle bir planın iş dünyası için çekici olması şaşırtıcı değildir. Girişimci, vasıtasıyla müdahalenin yürütüldüğü araç olarak kalır. Siyasi durumda kendine güven hissetmezse, yatırıma para yedirmeyecektir. Ve müdahale, devletin ya (kamu) yatırımına "oynamasına" ya da tüketimi destekleyerek "parayı boşa harcamasına" yol açmaz.

Bununla birlikte, özel yatırımı harekete geçirmenin kitlesel işsizliği önlemek için yeterli bir yöntem sağlamadığı gösterilebilir. Burada dikkate alınacak iki alternatif var. (1) Faiz veya gelir vergisi oranı (veya her ikisi) ekonomik durgunlukta keskin şekilde düşer ve ekonomik canlanmada artar. Bu durumda, konjoktür dalgalanmalarının hem süresi hem de çokluğu azalacak, ancak işsizlik sadece durgunlukta değil aynı zamanda canlanmada bile tam istihdamdan uzak olabilecektir; yani, ortalama işsizlik, dalgalanmaları göze az çarpsa da, hatırı sayılır derecede olabilir. (2) Faiz oranı ve gelir vergisi durgunlukta azalır ama müteakip canlanmada artmaz. Bu durumda canlanma daha uzun süre alır ancak yeni bir durgunlukla sona erer: Faiz veya gelir vergisi oranındaki bir azalma, elbette, kapitalist ekonomide döngüsel dalgalanmalara neden olan kuvvetleri ortadan kaldırmaz. Yeni çöküşte faiz oranlarının veya gelir vergisinin tekrar tekrar azaltılması gerekecektir. Dolayısıyla, çok uzak olmayan bir gelecekte, faiz oranı negatif olmalı ve gelir vergisinin gelir yardımı ile yer değiştirilmesi gerekecektir. Aynı şey, özel yatırımı teşvik ederek tam istihdamı sürdürme girişiminde bulunulduğunda ortaya çıkacaktır: faiz oranı ve gelir vergisi sürekli olarak azaltılmalıdır.

Özel yatırımı teşvik ederek işsizlikle mücadelenin bu temel zayıflığına ek olarak, pratik bir zorluk var. Girişimcilerin açıklanan önlemlere tepkisi belirsizdir. Düşüşün keskin olması durumunda, geleceğe ilişkin çok karamsar bir görüşe sahip olabilirler ve faiz oranı ya da gelir vergisinin düşürülmesi uzun bir süre boyunca yatırım üzerinde ve böylece üretim ve istihdam üzerinde çok az bir etkiye sahip olabilir ya da hiçbir etkisi olmaz.

Özel sektör yatırımlarının durgunluğa karşı savaşmak için teşvik edilmesini sıklıkla savunanlar bile sırf buna güvenmezler ancak bunun kamu yatırımları ile ilişkilendirilmesini göz önüne getirirler. Sanki, iş dünyası liderlerinin ve onların uzmanlarının(en azından bazıları), ekonomik durgunlukları kısmen gideren araçlar olarak borç alarak finanse edilen kamu yatırımını olabileceklerin en kötüsü olarak kabul etme eğiliminde oldukları mevcut durumda görülür. Bununla birlikte, tüketimin sübvanse edilmesi ve tam istihdamın sürdürülmesi yoluyla istihdam yaratmaya sürekli olarak hala karşı çıkıyor görünürler. 

Bu durum, belki de, kapitalist demokrasilerin gelecek ekonomi rejimi ile ilgili belirti niteliğindedir. Ekonomik durgunlukta, ya kitlelerin baskısı altında ya da onsuz, borç alma yoluyla finanse edilen kamu yatırımına büyük ölçekli işsizliği önlemek için girişilecektir. Fakat, eğer müteakip ekonomik canlanmada ulaşılan yüksek istihdam düzeyini sürdürmek için bu yöntemi uygulama girişimlerinde bulunulursa, iş dünyası liderlerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmak olasıdır. Daha önce de tartışıldığı gibi, tam istihdamı sürdürme hiç de onların beğenilerine uygun değildir. İşçiler "denetimden çıkar" ve "sanayinin öncüleri" "onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek" için çok istekli olacaklardır. Dahası, iyileşmede fiyat artışı küçük ve büyük rantiyecilerin zararınadır ve "canlanmayı onların burnundan getirir."

Bu durumda, büyük patronlar ve rantiyeciler arasında güçlü bir ittifak oluşturulması muhtemeldir ve durumun açıkça bozuk olduğunu ilan etmek için büyük olasılıkla birden fazla iktisatçı bulacaklardır. Bütün bu güçlerin ve özellikle de büyük patronların baskısı -devlet dairelerinde en azından sözü geçme- muhtemelen hükümeti bütçe açığını azaltma yönündeki ortodoks politikasına geri dönmeye teşvik edecektir. Ve bunu hükümetin harcama politikasının yeniden hak ettiği yere geleceği ekonomik durgunluk takip edecektir.

Siyasi bir iş dünyası döngüsünün bu modeli tamamen varsayımsal değildir; 1937-38'de ABD'de çok benzer bir şey oldu. 1937'nin ikinci yarısında canlanmanın durması bütçe açığının ciddi ölçüde azalmasından kaynaklanıyordu. Diğer taraftan, şiddetli durgunlukta bunu acilen bir harcama politikasına dönen hükümet takip etti.

Siyasi iş dünyası döngüsü rejimi, ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminde var olduğu gibi durumun yapay bir restorasyonu olacaktır. Tam istihdama ancak canlanmanın tepe noktasında ulaşılacaktır, ancak ekonomik çöküntüler nispeten ılımlı ve kısa ömürlü olacaktır. 


----------------------------------------------------------------------

İleri düşünceli biri,  önceki bölümde açıklandığı gibi siyasi iş dünyası döngüsünün rejiminden memnun olmalı mı? Sanırım iki nedenden dolayı buna karşı çıkması gerekiyor: (1) tam istihdamın sürmesini sağlamadığından; (2) hükümet harcamaları kamu yatırımlarına bağlı olduğundan ve tüketimi desteklemeyi sahiplenmediğinden. Kitlelerin şimdi talep ettiği şey ekonomik durgunlukların azaltılması değil onların tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Ne de sonuçta oluşan kaynakların tam kullanımı iş sağlamak için istenmeyen kamu yatırımlarına uygulanmalıdır. Devlet harcama programı, bu yatırımın fiilen ihtiyaç duyulduğu ölçüde kamu yatırımlarına ayrılmalıdır. Tam istihdamı sürdürmek için gerekli olan devlet harcamalarının geri kalanı, tüketimi sübvanse etmek için kullanılmalıdır (aile ödenekleri, yaşlılık emekli maaşları, dolaylı vergilendirmede azalma ve sübvansiyon gereksinimlerinin karşılanması yoluyla). Bu tür devlet harcamalarının muhalifleri, devletin paraları karşılığında gösterecek hiçbir şeyi olmayacağını söylüyor. Cevap, bu harcamaların karşılığı, kitlelerin daha yüksek yaşam standardı olacaktır. Bütün ekonomik faaliyetlerin amacı bu değil midir?

Elbette, "tam istihdam kapitalizmi," işçi sınıfının artan gücünü yansıtacak yeni sosyal ve politik kurumlar geliştirmelidir. Eğer kapitalizm kendisini tam istihdama göre ayarlayabilirse, temel bir reformu bünyesine katacaktır. Aksi takdirde, hurdaya çıkarılması gereken modası geçmiş bir sistem gibi görünecektir.

Fakat bir ihtimal tam istihdam için mücadele faşizme yol açabilir mi? Belki de kapitalizm bu şekilde kendini tam istihdama uyduracaktır? Bu son derece olası gözüküyor. Faşizm, Almanya'da muazzam bir işsizlik ortamında yayıldı ve kapitalist demokrasi bunu gerçekleştirmede başarısız olurken tam istihdamı güvence altına alarak iktidarda kaldı. Tam istihdam için ilerici güçlerin savaşı aynı zamanda faşizmin tekrarını önlemenin bir yoludur.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir. 
ÖZGÜRLÜK

 

 

DAİMA BİR BAŞKA KRİZ VARDIR

 
 
MEAGAN DAY
 
 
Niçin Sol'un şimdiden bir sonraki kriz için hazırlık yapmaya başlamaya ihtiyacı var?
 
Göstericiler, 22 Şubat 2011'de Madison'daki Kongre Binası'nın içinde protesto ediyorlarken. Eric Thayer / Getty
 
2007-8 çöküşünden bu yana hiçbir tahmini makroekonomik teori yanılmaz addedilmedi. En son Economist, "Makroekonomi, eğer etkisini sürdürmeyi ve bir sonraki krizin vereceği zararı sınırlandırmayı umuyorsa, epistemolojik[bilgi ile ilgili] sıkıntılarının üstesinden gelmek zorundadır," diye yazdı. “Çünkü ekonomistler bir şeyi öğrendi: Daima başka bir kriz vardır.”
 
Ancak yeni zemini enine boyuna düşünmesi gerekenler sadece ekonomistler değildi. Sol da, makroekonomik kehanetin başarısızlıklarına nasıl tepki vereceğine karar vermelidir. 
 
Bir başka krizin kaçınılmazlığı ve öngörülemezliği, sadece şu anda oldukları koşullara göre değil aynı zamanda Büyük Depresyon sırasında az çok oluşmuş olan koşulların tekrarına göre de örgütlenmeliyiz anlamına gelir. Bu, stratejilerimizin sadece yaşam standartlarını yükselten reformların başarısı etrafında yönlendirilemeyeceği anlamına gelir; elde ettiğimiz kademeli kazançlar bir anda yok edilebilir. Bunun yerine, zora düşüldüğünde işçi sınıfı çoğunluğunun daha sert ve daha iyi savaşma kapasitesini inşa edecek olan dönüştürücü projelerin peşinde koşmalıyız. 
 
Kemer sıkma, politikamızda kalıcı bir güçtür. İster Cumhuriyetçiler ister Demokratlar iktidarda olsun, ister ekonomi gümlesin ister batsın, çoğu çağdaş politikacılar toplumsal olarak değil "sorumlu olarak" harcamaya ve süreç içinde serveti aşağıdan yukarıya transfer etmeye şevkle mecbur olurlar. Özelleştirme hevesi, iş dünyasına taviz tutkusu ve neo-liberalizm çağında başgösteren evsizlik ve sağlık yardımının kaybı tehdidi gibi olumsuz nedenlere emekçi insanların oldukça tepki verdikleri yanlış inancı, bunlar her zaman bizim politik arenamızda mevcuttur. 
 
Ancak ekonomik krizler kemer sıkma politikaları için özel bir fırsat penceresi yaratıyor. İnsanlar maddi olarak sıkıntıya düştüklerinde, potansiyel olarak vergilerinin çok yüksek olduğu ve diğer çalışan insanların zaten yeterli gelmeyen kendi maaşlarından daha fazla pay aldıkları savlarına daha yatkın olurlar. En güzel örnek, toplu pazarlığı yok etmek ve işçileri retorik olarak hak eden ve hak etmeyen, tembel ve namuslu olarak bölerek Wisconsin eyaletinde kemer sıkma tedbirlerini dayatan Scot Walker'ın durgunluk dönemindeki haçlı seferidir. Bu kutuplaştıran stratejilerin en tepesindeki ırkçı ve kültürel kini katmanlara ayırma potansiyeli, özellikle de farklı sosyal çevrelerden gelen insanların, ortak bir düşmana karşı birlikte savaşmak şöyle dursun birbirleriyle yan yana yaşamaya ve çalışmaya alışmadıkları ayrık topluluklarda, yüksek ve altüst edilmesi zordur.
 
Halkın bölücü ekonomik durgunluk döneminde kemer sıkma politikalarına verdiği tepki iki türlü olabilir. Wisconsin'de her ikisi de oldu - Walker’ın tercih edilirliği azaldı, fakat öldürücü bir şekilde değildi ve eyaletin kitlesel kemer sıkma karşıtı protestoları daha az ancak hala varlıklı Çay Partisi'ne bağlı karşı protestolara uğradı. Ekonomik durgunluk dönemindeki kemer sıkma eğilimine ilişkin iki potansiyel tutum, 2011'de Wisconsin'deki protesto işaretlerinin çeşitliliği ile örnek oluşturmuştur. Bazıları, “Sonsuza kadar dayanışma” dedi. Diğerleri ise, "İş ahlakımı dağıtın, servetimi değil," dedi.
 
Genel olarak, halkın durgunluk sırasında Walker tarzı kemer sıkma politikalarına biraz daha açık olduğu ortaya çıkıyor. American Sociological Review'da yayınlanan kapsamlı bir çalışma bunu ortaya çıkardı: "Hükümetin yeni kamu taleplerini arttıran ekonomik durgunluktan daha ziyade, Amerikalılar sosyal ve ekonomik sorunlar karşısında hükümetin sorumluluğuna yönelik daha az ilgi duydu." Genel tutumun, örgütlü solun kötü durumda olduğu sırada sağa kayması şaşırtıcı değildir. Şu anda, Sol'un göreceli zayıflığı göz önüne alındığında, insanların, sosyal programlara eşzamanlı saldıran aynı güçlerin saldırısı altında olduğuna inanmak yerine sosyal programlar yüzünden kişisel refahlarının saldırı altında olduğunu düşünmeleri daha olasıdır.
 
Milyonlarca çalışan insan hala faturalarını ödemek için mücadele ediyor ve değişmez bir kapitalist ekonomide ay sonunu getiremiyor. Ekonomi iyi durumdan uzaklaştığında -icabında ya da yolunda olduğunda- Sol'un en önemli görevlerinden biri, kişisel zorluklar ve sistematik özelleştirme arasındaki ilişkilerin altını çizen geniş çaplı politik faaliyetlerde bulunmasıdır.
 
 
ABD ekonomisi iyileşiyor, ancak eşit olmayan bir şekilde. Eşitsizlik müthiş devam ediyor ve yakın zamanda eğilimin tersine dönmeyeceğini garanti eden Trump yönetimi altında Cumhuriyetçi Parti politikaları kuvvetlendiriliyor.  Bir sonraki ekonomik kriz hakkında düşünmek zorundayız - ve ara dönemde ne yapmalıyız. 
 
Şu anda sol politikaların birincil projesi, bu durumda, toplumsal güvenlik ağında yalnızca yaraya dikiş atma değildir. Bunda başarılı olsak bile, bu dikişler ekonomik krizin fırtınalarıyla yeniden açılacaktır. Bizim görevimiz daha tutkulu olmalı; kolektif talihimiz kaçınılmaz olarak değişir değişmez faydalanmak için ihtiyacımız olan politik fikir ve uygulamalarla kamusal alanı yeniden doldurmalıyız. Kapsamlı sağlık bakım, ücretsiz eğitim ve güzel toplu konutların artması gibi evrensel sosyal programlar için taktiksel olarak çeşitli kitlesel kampanyalar yürütmeliyiz. 
 
Tüm bu stratejik mücadelelerin merkezinde, piyasa alanından insan gelişmesi için hayati öneme sahip bir şeyi kaldırma, kar güdüsüne bağlılıktan insanı kurtarma ve onu halka devretmeye -meta olmaktan çıkarma dediğimiz şey- yaygın bir talep var. Bunlar gibi fikirleri yaşamak için milyonlarca insana ihtiyacımız var, bu yüzden bir kriz vurduğu ve kemer sıkma politikacıları bizi bölmeye ve artan zafiyetlerimizden istifade etmeye çalıştığı zaman, milyonlarca kişi olarak hayır diyebiliriz. Ve insanlar bu fikirleri sadece soyut olarak yaşayamaz; onları mücadele ederek, somut, geniş çaplı reformlar için savaşarak yaşamak zorundadır. Sıradan yaşam mücadeleleri(örneğin, sağlık borçları ve öğrenci kredileri ya da sağlık hizmetine erişememe ya da makul bir eğitimde eşitliğin olmayışı gibi) ile uğraşan insanlar tarafından ve aynı zamanda piyasalaşma, özelleştirme ve kemer sıkmaya direnirken kolektif toplumsal refahı teşvik eden yaradılışları tarafından kolayca anlaşılan evrensel toplumsal programlar için yaygın talepler üzerinde mümkün olduğu kadar sert baskı yapmak bu yüzden örgütlü solun görevidir.
 
Büyük Durgunluk başladığında, sosyalist politika ve sınıf bilinci ABD'de tarihi olarak en düşük seviyede idi. Ama burada 2011'de başlayan solun yeniden dirilişi -Wisconsin'den Occupy Wall Street'e, Black Lives Matter'dan Bernie Sanders kampanyasının ve öğretmenlerin grev dalgasının benzeri görülmemiş başarısına, ayrıca Amerika Demokratik Sosyalistleri gibi sol örgütlerin bariz şekilde patlamasına kadar- henüz dinmedi ve dinme emaresi de göstermiyor. Sol, henüz politikaya sokulmamış sıradan insanlar arasında yankı uyandıracak şekilde, dayanışma ilkelerini ve kemer sıkma tehlikelerini vurgulayan bir siyasetin kuvvetli ve gözle görülür bir şekilde ilerlemesi için daha güçlü bir konumdadır. 
 
Bu görevi ciddiye alırsak ve şu anda var olan özelleştirme ve kemer sıkmaya karşı kitlesel talepleri yaygınlaştırmak için yorulmadan çalışırsak, bir dahaki sefere bir kriz vurursa daha az "İş ahlakımı dağıtın, servetimi değil" ve daha çok "Sonsuza kadar dayanışma" pankartları göreceğiz.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir. 
ÖZGÜRLÜK

MARKSİZMDE SERÜVENLER

 
 
MARSHALL BERMAN
 
 
 
En iyi Marks hayat dolu, neşe dolu ve hepsinden öte son derece insancıl olandır.
 
Jeanne Menjoulet / Flickr
 
Marksizmin huysuz Yaşlı Adamı, Marshall Berman'ın Marx'ı yorumlamasında görünürde yoktur. Berman'ın tasvirinde Marx, insan gelişmesi ile kararlı şekilde ilgilenen bir radikal ve kesin olarak birey üzerindeki etkisi yüzünden ateşli bir kapitalizm karşıtıdır. Marx’ın iki yüzüncü doğum gününün şerefine, ilk olarak 1999’da yayınlanan Berman'nın bu insancıl Marx'a övgüsünü yeniden yayımlıyoruz.
 
Bütün hayatım boyunca Marksizm benim bir parçam oldu. 50'li yaşlarımın sonunda nasılda hala öğreniyorum ve aydınlanıyorum. Şimdiye dek Marksizm'de sadece bir tane gerçek serüvene sahip olduğumu düşünmüştüm. Gerçi, o bir tane bile zorluydu. Gelişmeme ve dünyada kim olacağımı düşünerek bulmama yardımcı oldu. Ve iyi bir hikaye çıkar. Babamın da Marksist bir serüveni vardı, benimkinden daha trajik olan. Kendi ayaklarım üzerinde duracak konuma geleyim diye hayatı boyunca sadece çalıştı. Yaşam dersleri, Marksizm için en büyük şeylerden biridir. 
 
Babam Murray Berman, 1955'te, kırk sekiz yaşına geldiğinde ve ben tam on beş yaşımda iken, kalp krizinden öldü. New York'un Aşağı Doğu Yakası'nda ve Bronx'ta büyüdü, okulu on ikisinde terk etti ve bir göz oda içindeki ailesine ve dokuz çocuğa destek sağlamak için bir giyim merkezinde el arabası iterek, annemin ve onun dedikleri şeye, "iş hayatına" atıldı. Onu "işkence sehpası" diye adlandırırdı ve sık sık hala üzerinde olduğunu söylerdi. Fakat giyim merkezinin dostça kötücüllüğü ona ev hissi verirdi ve biz o evi asla terk etmeyecektik. 
 
Yıllar içinde, dışarıda hamallıktan içeride hamallığa(sanırım günümüzde stok yazıcısı diye adlandırılıyor) ve daha sonra da çeşitli yazıcılık ve satış işlerine terfi etti. Ben doğmadan önce ve çok küçükken devamlı yolda olurdu. Birkaç yıl, Women's Wear Daily için hem muhabir hem de reklam satıcısı olarak çalıştı. Tüm bu yıllar benim için muğlak. Ama biliyorum ki, o ve Bronx'tan bir arkadaşı büyük bir sıçrama yaptı: bir dergi çıkardılar. Baş sayfasındaki sloganı, "Giyim endüstrisi dünyayla buluşuyor," idi. Babamın ve arkadaşı Dave'nin eğitimleri ve sermayeleri çok azdı ama çok fazla öngörüleri vardı. Giyim merkezindeki küreselleşme kimin zamanın geldiğinin habercisiydi ve iki yıl boyunca dergi, her zamankinden çok kapitalist ekonomilerde gazete ve dergileri ayakta tutan şey olan reklam satarak(babamın uzmanlık alanıydı) büyüdü.
 
Fakat daha sonra, aniden, 1950'nin ilkbaharında maaşları karşılayacak para kalmadı ve tam o anda arkadaşı Dave de aniden ortadan kayboldu. Babam beni bir Cumartesi sabahı Doğa Tarihi Müzesi'ne götürdü; Cumartesi öğleden sonra, Dave'i ararken Yukarı Doğu Yakası'nı gezdik. En sevdiği Üçüncü Avenue barlarında hiç kimse iki gündür onu görmemişti. Kapıcısı da aynı şeyi söyledi ayrıca bizi Dave'nin odasına yönlendirdi ve eğer etrafta olsaydı köpeğinin sesini duyacağını söyledi. Girmedik ve orada değildi ve babam küfrederken ve kapının altından atmak için bir not yazmaya çalışırken, koridordaki yarı açık bir kapıdan içeriye baktım ve bir asansör boşluğu gördüm. Aşağıya merakla baktığımda, babam beni kavradı ve duvara karşı fırlattı - şimdiye dek bana sadece iki kere şiddetle dokunmuştu, bu onlardan biriydi. Bronx'a dönmek için trene bindiğimizde dahi pek konuşmadık. Kısa sürede dergi iflas etti. Bir sonraki ay babam kalp krizi geçirdi ve neredeyse ölüyordu.
 
Dave'i bir daha hiç görmedik, ama polis onu takip etti. Rak Avenue'de ve Miami'de metresleri ve kumar alışkanlığı olduğu ortaya çıktı. Derginin kasasını boşaltmıştı, fakat onu bulduklarında geriye çok az para kalmıştı ve bizim için yapacak bir şey yoktu. Babam, tüm hikayenin sanki bir giyim merkezi klişesi(böylece klişenin ne anlama geldiğini öğrendim) olduğunu söyledi, yalnızca arkadaşının bunu ona nasıl yapabildiğine inanamıyordu. Birkaç yıl sonra, birdenbire, yeni bir isimle ve yeni bir teklifle -bir diğer giyim merkezi klişesi- tekrardan aradı. Telefonu ben açtım, sonra anneme verdim. Babamın hayatını bir kez mahvettiğini söyledi ve yetmedi mi dedi. Dave olan biteni sineye çekmesinde ısrar etti. 
 
Babam yavaş yavaş gücünü topladı ve ailem artık  “Betmar Tag and Label Company”de idi. Giyim imalatçıları ve marka üreticileri arasındaki aracılar, giyim merkezinin simsarları ya da taşeronları olarak yaşadılar. Bu şirketin sermayesi yoktu; tek varlığı babamın boş ve anlamsız konuşma ve annemin bir şeyleri anlamaya çalışma kabiliyetiydi. İş durumlarının güvencesiz olduğunu biliyorlardı, yine de gerçek bir çaba gösterdiler ve ayakta kalmak için yeterli bilgiye sahip olduklarını düşündüler. Birkaç yıl geçindiler. Fakat Eylül 1955'te babam bir kalp krizi daha geçirdi ve bu sefer kurtulamadı.
 
Onu kim öldürdü? Bu soru yıllarca aklımdan çıkmadı. On beş yıl sonra ilk kafa doktorum "yanlış soru," dedi. "Kötü bir kalbi vardı. Vücudu tükendi." Bu doğruydu; ordu bunu gördü ve II. Dünya Savaşı sırasında onu askeri hizmete almayı reddetti. Fakat, birdenbire büyük para kaybettiği son yazını hatırladım. Müdürler ve satın almacıların hepsi onun arkadaşlarıydı: Suffolk Caddesi'nde "stickball" oynamışlardı, beraber çalışmışlardı ve yıllarca birbirleriyle görüşmüşlerdi; sadece iki yıl önce tüm bu dostlar benim barım mitzvah'ta onun sağlığına içmişlerdi. Şimdi, birdenbire, onun telefonlarına çıkmaz olmuşlardı. Başkasının daha yüksek teklif verdiğini söylediklerini söylemişti; o sadece neyin ne olduğunun söylenmesini ve bir teklif yapmak için bir şans verilmesini istemişti.
 
Tüm bunlar bize cenazede(büyük bir cenazeydi; çok hoşuna gitmiştir) ve hemen ardından shiva haftası[yahudilikte ölenin ardından tutulan yedi günlük yas haftası] sırasında açıklandı. Tüm müşterilerimiz ve diğer şeyler, 7. Cadde'de yeni bir ölçek ve tarzda iş yapan Japon bir kartel tarafından ele geçirildi. Kartel, Amerikalı irtibatlarına dikkat çekici rüşvet vermişti.(elbette onlar buna rüşvet demiyorlardı). Fakat bu iki şarta bağlıydı: tespit edilmemeli ve karşı-teklif verilmemeli. Arkadaşlarına baskı yaptık: Niçin Babaya söylemediniz - hatta söyleyemeyeceğiniz bir şeyin olduğunu bile söylemediniz? Hepsi babanın kötü hissetmesini istemedik dedi. Timsah gözyaşları olduğunu düşündüm, ama gözyaşlarının gerçek olduğunu görebildim. Sonraları, Babamın öngördüğü ve kavradığı küresel pazarın ilk dalgalarından biri olduğunu düşündüm. Sanırım onu geri aramayan arkadaşlarıyla birlikte yaşamaktansa bununla birlikte çok daha iyi yaşayabilirdi.
 
Annem şirketin sorumluluğunu yüklendi, fakat gönülden orada değildi. şirket defterini kapadı ve bir muhasebeci olarak çalışmaya başladı. Yasımızın bitmesine yakın, 1956 yazında bir gece, annem, kızkardeşim ve ben hep birlikte Bronx'da çöp fırınımızın içine kaybedilen müşterilerin hesaplarından oluşan devasa bir kağıt yığınını attık. Fakat annem faturaları koymak için kullandıkları karton dosyaları tuttu. (“Hala onlardan bolca fayda sağlayabiliriz” dedi.) Kırk yıl sonra hala o dosyaları kullanıyorum, uzun zaman önce kaybolmuş işletmelerin saklama kapları -Puritan Sportswear, Fountain Modes, Girl Talk, Youngland- şimdi neredeler? Bir bakıma babamın işini devam ettirdiğim anlamına mı gelir bütün bunlar? (Bir Satıcının Ölümü'nün[Arthur Miller'in oyunu] sonunda Happy Loman şöyle der: "Bu şehirde kalıyorum ve bu tezgaha son vereceğim!") Hangi tezgah? Hangi iş? Karım bağlantıyı, çok sevdiğim şekilde açıkladı: Babamın yarım bıraktığı işe girdim.
 
 
Bu dünyada tek sahip olduğunuz şey, ne satabilirsiniz'dir. Satıcının Ölümü'nden bir başka replik. Babamın en sevdiği oyundu. Ailem, Lee. J Cobb'un oynadığı Satıcı'yı sahnede en az iki kere izledi ve bir kerede Fredric March'ın oynadığı filmini. Oyun, babam ölene kadar taşıdıkları sonsuz sevgi ve ironi dolu hazır cevaplılığın en başta gelen malzeme kaynağı olmuştu. Ölümünden sadece birkaç hafta önce filmi görene kadar bilmiyordum; sonra aniden dalga geçme yıllarının anlamı netleşti. Sohbete katıldım, akşam yemeğinde bu takılmaları denedim ve replikler trajik olmasına rağmen ve hatta daha da trajik olmak üzereyken tüm gülücükleri topladım. 1955 yazının sıcak bir gününde giyim merkezinden tükenmiş halde eve geldi ve "Artık beni tanımıyorlar," dedi. "Baba. . . Willy Loman? ” dedim. Yaptığı alıntıları bildiğim için mutluydu fakat bunun sadece bir alıntı değil gerçek olduğunu da bilmemi istedi. Ona, yaz sıcağında sevdiğini bildiğim bir bira verdim; bana sarıldı ve kendisinden daha özgür olacağımı bilmesinin ona huzur verdiğini söyledi, kendi hayatıma sahip olacaktım.
 
Öldükten bir süre sonra burslar ve talih beni Columbia'ya[New york'ta yerleşim yeri] sürükledi. Orada bütün gece konuşabiliyor ve okuyabiliyor ve yazabiliyordum ve sonra da Hudson nehrine gün doğumunu seyretmeye gidiyordum. Sahip olduğumu asla bilmediğim taze enerji kaynakları keşfederek, vurgun yapmış bir maden arayıcısı gibi hissettim. Ve öğretmenlerimin bazıları, fikirler için yaşamanın benim için hayatı kazanmanın bir yolu olabileceğini hatta söylediler! Hayatım gibi hissettiğim bir hayata adım attığım için şimdiye dek hiç olmadığı kadar mutluydum. Sonra bunun babamın benim için istediği şey olduğunu anladım. Ölümünden bu yana ilk kez onu düşünmeye başladım. Nasıl mücadele ettiğini ve nasıl kaybettiğini düşündüm ve kederim öfkeye dönüştü. Ne yani seni tanımıyorlar mı? Düşündüm. Bana izin ver, o p.çlerin canına okuyacağım. Hatırlamıyorlar ha? Onlara hatırlatacağım. Ama hangi p.çler? Kimdi "onlar"? Onların nasıl canına okuyacaktım? Nereden başlayacaktım? Sevgili ilahiyat profesörüm Jacob Taubes'ten bir randevu aldım. Babam ve Karl Marx hakkında konuşmak istediğimi söyledim.
 
Jacob ile ben Butler Kütüphanesi'ndeki odasında oturduk ve konuştukça konuştuk. Tüm radikal arzulara sempati duyduğunu ancak intikamın tatminin steril bir şekli olduğunu söyledi. Nietzsche bunun üzerine kitap yazmamış mıydı? Onu sınıfta okumamış mıydım? Gelmiş olduğu Avrupa'nın bir kısmında(1923'de Viyana'da doğmuştu) intikam politikalarının Amerikalıların hayal edebileceğinin çok ötesinde başarılı olduğunu söyledi. Bana bir espri yaptı: "Kapitalizm insanın insan tarafından sömürülmesidir. Komünizm tam tersidir." Bu şakayı daha önce duymuştum, hatta babamdan bile olabilir; haklı olarak, çok yaygındı. Fakat korkutucu bir espriydi ve gülerken acıtıyordu, çünkü sonucu olan şey tamamen insani bir çıkmazdı: sistem dayanılmazdır ve bu yüzden sisteme karşı tek alternatiftir. Oy!
 
Öyleyse ne yani, "hepimiz uykuya mı dalacağız?" diye sordum. Hayır, hayır, dedi Jacob; beni hareketsiz kılmayı kastetmedi. Aslında, bana anlatmak istediği bu kitap varmış: "Daha bir gençken, Karl Marx olmadan önce" Marx'ın yazdığı kitap; asiydi ve ben onu sevdim. Columbia Kitapçısı'nda("o aptallarda") yoktu, ama şehir merkezindeki Barnes & Noble'da kitabı bulabilirdim. Kitap "bir yüzyıl boyunca gizli tutulmuştu" - bu Jacob'un başlıca serüveni, gizli kitabı, Kabbalah'ı idi- fakat şimdi en sonunda yayınlanmıştı. Bazı insanların onun "insanın nasıl yaşaması gerektiğinin alternatif bir vizyonunu" sunduğunu düşündüklerini söyledi. Bu intikamdan daha iyi değil miydi? Ve metroyla oraya ulaşabilirdim.
 
Böylece, Kasım ayında güzel bir Cumartesi sabahı, şehir merkezine doğru giden 1 numaralı trene bindim, Flariton Binası'ndan güneye döndüm ve Barnes & Noble'a doğru ilerledim. O zamanlar Barnes & Noble, "Barnes Ignoble," küçük kitapçıların felaketi, 1990'ların tekelci görünümünden oldukça uzaktı. Union Square'de henüz daha yeni tek bir dükkandı ve Abraham Lincoln ve Walt Whitman ve "Cumhuriyetin Savaş İlahisi" romanının geriye doğru izini sürüyordu. Fakat oraya varmadan önce her zaman önünden geçip yürüdüğüm başka bir yere uğradım: Dört Kıta Kitap Mağazası, tüm Sovyet yayınlarının resmi dağıtıcısı. Benim Marx'ım orada olabilir miydi? Eğer gerçekten "asi" ise, Sovyetler Birliği onu ortaya çıkarır mıydı? Budapeşte'de sokakta çocukları öldüren Sovyet tanklarını hatırladım. Yine de, 1959'da Sovyetler Birliği'nin açılması gerekiyordu(onlar bunu "Çözülme" diye adlandırdılar) ve bir olasılık vardı. Görmem gerekiyordu.
 
Dört Kıta Kitağ Mağazası'nın içi yağmur ormanı gibiydi, duvarlar yeşil boyalıydı, duvarlarında ayı, çam ağaçları, buzdağları ve buzkıran gemi posterleri vardı, raflar geniş bir ufka doğru uzanıyordu ve modern bir odadan daha çok ağaç gölgesini andıran bir aydınlatma vardı. İlk düşüncem, "İnsan bu aydınlatmada nasıl okuyabilir?" oldu. (Geçmişe baktığımızda, 1950'lerde mobilya mağazaları ve romantik komedilerdeki aydınlatmaya benzediğini fark ettim. Film kahramanın Doris Day'i getirdiği bekar dairesindeki aydınlatma düzeniydi.) Personel benim istediğim kitabı biliyordu: Marx'ın 1844 tarihli Ekonomi ve Felsefe El Yazmaları, Martin Milligan tarafından tercüme edildi ve 1956'da Moskova'daki Yabancı Diller Yayınevi tarafından basıldı. Kısa denemelere bölünmüş gençlere özgü üç not defterinden oluşan bir koleksiyondu. Başlıklar, bizzat Marx'tan çıkmış görünmüyordu; Moskova veya Berlin'deki yirminci yüzyıl editörleri tarafından sunulmuş gibiydi. Gece mavisi renginde, güzel ve kompaktı, 1950 model spor ceketin yan cebine mükemmel uydu. Oradan, şuradan, başka bir yerden rastgele sayfalarını açtım ve soğuk ve sıcak şimşekler çakarken, aniden kan ter içinde kaldım. Ön tarafa koştum: “Bu kitabı almalıyım!” Beyaz saçlı katip sakindi. “Elli sent, lütfen.” Şaşkınlığımı görünce, "Biz, sanırım Sovyetleri kastediyordu- 'kar için kitap basmayız'" dedi. El Yazmaları'nın en çok satanlarından biri haline geldiğini, ancak bunun nedenini bilemeyeceğini söyledi; Lenin çok daha açıklayıcı olduğu için.
 
İşte orda benim maceram başladı. Çoğunluğu üniversite kütüphanesinden gelen maaşım olan 30 dolardan fazla paranın üzerimde olduğunu fark ettim; muhtemelen hayatımda üzerimde taşıdığım en fazla paraydı. Yeniden bir şimşek çaktı. "Elli sent mi? Yani 10 dolara yirmi tane alabilirim?" Katip, satış sonrası vergilerle birlikte yirmi tanesinin 11 dolara geleceğini söyledi. Arka tarafa koştum, kitapları kapıp getirdim ve "Az önce benim Hanukkah sorunumu çözdünüz," dedim.
 
Bronx'a giderken metroda kitapları açtığımda(Mağaza onları çok güzel paketlemişti), kendimi bulutların üzerinde hissettim. Sonraki birkaç gün, hayatımdaki tüm insanlara onları verme heyecanıyla etrafta kitap yığınıyla dolaştım:annem ve kız kardeşim, kız arkadaşım, onun ailesi, birkaç eski ve yeni arkadaş, öğretmenlerimden birkaçı, kırtasiye dükkanındaki adam, bir sendika lideri (geçen yaz, 65. Bölge için çalışmıştım), bir doktor, bir haham. Daha önce hiç bu kadar çok hediye vermemiştim(ve bir daha yapmadım). Kimse kitabı reddetmedi ama nefes nefese konuşurken insanların garip bakışlarını sezdim. İnsanlara zorla dayatarak, "Alın bunu!" dedim. "Sizi şok edecek. Bu Karl Marx ama Karl Marx olmadan önceki Karl Marx. Size tüm hayatımızın nasıl yanlış olduğunu gösterecek ama sizi mutlu da edecek. Eğer anlamazsanız, istediğiniz zaman beni sadece arayın ve ben size hepsini açıklarım. Yakında herkes onun hakkında konuşacak ve ilk öğrenen siz olacaksınız." Ve daha fazla kafası karışmış insanlarla yüzleşmek için kapıdan çıktım. Kitap yığınımla birlikte Jacob'un odasında durdum; ona hikayeyi anlattım; sohbetin altından girip üstünden çıktım. İkimizin de gözlerinin içi parladı. "Gör bak şimdi," dedi, "intikamdan daha iyi değil mi?" Anında bir hazır cevap uydurdum: "Hayır, o en iyi intikam."
 
O sihirli anda kendimi hayal etmeye çalışıyordum: Dostum, bu çok fazlaydı! Ben harbi miydim?(Bunlar 1959'da birbirimize söylemeye alıştığımız şeylerdi.) Kendimden nasıl bu kadar emin olabildim? (Bir daha asla!) Akıllıca görür görmez satın almam; hatta doğru dürüst okumamış olduğum kitabı eğlenceli şekilde dışa vurmam; tüm insanlar üzerinde çoşkuyla baskı yapmam; onların hayatlarını hem parçalayacak hem de onları mutlu edecek bir şeye, özel bir şeye sahip olduğuma dair kuşku duymamam; hayat boyu kişisel hizmet vaatlerim; hepsinden öte dünyayı değiştirecek olan muhteşem yeni ürünüme olan aşkım: Willy Loman, Karl Marx'la karşılaşır. Böylece 60'lara beraber girdik.
 
Tüm bu yıllar boyunca, beni aniden yıldırım gibi çarpan Marx'ta olan şey neydi? Yakın zaman önce şu eski gece mavisi Dörk Kıta'dan aldığım kitaba bir daha göz attım. Sovyetler Birliği'nin ölümü zor unutulan bir tecrübeydi; ancak Marx'ın kendisi hareket ediyordu ve yaşıyordu. Kitabı okumak zordu çünkü neredeyse her satırın altını çizmiş, her satırı daire içine almış ve yıldız imleriyle doldurmuştum. Ama kırk yıl önce beni yakalayan fikirlerin bugün hala benim bir parçam olduğunu biliyorum ve bu fikirlerin en azından bazıları aklımdan çıkarırsam eğer, kısa ve net bir biçimde bu kitaptan ayrılmamam yardımcı olacaktır.
 
Marx'ın 1844 denemelerinde en çarpıcı bulduğum ve hiçbir şekilde bulacağımı ummadığım şey, birey ile ilgili duygularıydı. Bu ilk denemeler kişinin geçmişten günümüze gelişimi(Bildung) ve yabancılaşmış emek arasındaki çatışmayı ifade ederler. "Bildung," liberal romantizmde temel insani değerdir. İngilizce'de karşılığını bulmak zor, ancak “öznellik”, “kendini bulma”, “yetişme”, “kimlik”, “kendini geliştirme” ve “kim olduğunuz” gibi birçok düşünceyi kucaklar. Marx bu ideali modern tarihin içine yerleştirir ve ona toplumsal bir teori getirir. "Özgürce etkin olmak," "kendini kabul ettirtmek,"kendiliğinden etkinliğin" tadını çıkarmak, "fiziksel ve ruhsal gücünün özgür gelişiminin" peşinde olmak için evrensel insan hakkını ileri sürdüğünde doruk noktasına ulaşmış büyük devrimler ve Aydınlanma ile ne olduğunu tanımladı. 
 
Fakat aynı zamanda, bu devrimler tarafından gelişmesine yardım edilen piyasa toplumunun da kötü yanlarını açığa vurur, çünkü "Para tüm kişilikleri altüst eder," ve çünkü "Sizin olan her şeyi Satılığa çıkarmak zorundasınız. . ."(Marx'ın vurgusu) Modern kapitalizmin işi nasıl düzenlediğini gösterir; şöyle ki, işçi doğaya ve diğer işçilere olduğu kadar kendisine de "yabancılaştırılır". İşçi "bedenini çürütür ve aklını bozar"; "iş, işçiye dışsaldır. …onun doğasının bir parçası değildir; o, sonuçta yaptığı işte kendisini gerçekleştiremez; ancak kendisini inkâr eder. … Bu nedenle işçi, yalnızca boş zamanı süresince kendisini yuvasında hisseder, işte ise yuvasız hisseder. Emeği bu yüzden özgür değildir; zorla çalışmadır”. 
 
Marx, 1840'larda ortaya çıkmaya başlayan sendikaları saygıyla selamlar. Ancak sendikalar kendi hedeflerine ulaşsalar bile - işçiler sendikalaşmayı yaygınlaştırıyor ve sınıf mücadelesinin zorlamasıyla ücretleri yükseltiyor olsalar bile - modern toplum, işçinin ve işin anlamını ve haysiyetini" anlamaya yanaşmadıkça, işçi "ücretli köleden başka bir şey değildir". Kapitalizm korkunçtur çünkü insan enerjisini, kendiliğinden oluşan duyguları, insani gelişimi en tepede olan birkaç kazanan dışında sadece işçileri ezmek için teşvik eder.
 
Bir entelektüel olarak kariyerinin başlangıcından itibaren Marx bir demokrasi savaşçısıdır. Fakat o, demokrasinin kendi içinde olan yapısal sefaleti iyileştirmeyeceğini düşünür. İş, hiyerarşi ve mekanik rutinler içinde düzenlendiği ve dünya pazarının taleplerine yönelik olduğu sürece, en özgür toplumlarda bile çoğu insan hala köle olacaktır - babam gibi hala işkence sehpası üzrinde olacaktır. Marx, işkence sehpasında acı çeken modern insana karşı duygularında, Keats, Dickens, George Eliot, Dostoyevski, James Joyce, Franz Kafka, DH Lawrence gibi modern ustaların bir yoldaşı, büyük kültürel geleneğin bir parçasıydı. Ancak Marx bu sehpanın neden yapıldığını kavramasında benzersizdir. Tüm eserlerinde bu vardır. Fakat Komünist Manifesto ve Kapital'de onu aramak zorundasınız. 1844 El Yazmaları'nda bu gözünüzün önündedir. 
 
Marx, bu eserlerinin çoğunu büyük maceralarının ortasında, Jenny von Westphalen ile Paris'teki balayında yazdı. Marxist maceramın başladığı yıl, birden aşık oldum, ilk aşk ve bu beni, aşk ve seks hakkında onun söylediği bir şeyler olup olmadığı konusunda meraklandırdı.Yıllar boyunca tanıştığım Marksistler, seks ve sevgiden tam olarak nefret etmeyen kolektif bir tutum sergilemişlerdi, ama sanki bu duygular kaçınılmaz kötülükler olarak hoş görülmüş gibi üstünkörü onları ele alıyorlardı, ayrıca onlara bir gıdım ilave zaman ya da enerji bile harcanmamalıydı ve içlerinde insani bir anlam ya da değer olduğunu düşünmekten daha aptalca bir şey olamazdı. Yıllarca bunu duyduktan sonra, genç Marx'ı kendi sesinden duymak yeni bir soluktu. "Bu ilişki noktasından, biri insanın tüm gelişim düzeyini muhakeme edebilir." Tam da benim hissettiğim şeyi söylüyordu: cinsel aşk en önemli şeydi.
 
Paris'in Sol Yakası'nda aylak aylak dolaşırken, Marx'ın, burjuva kısıtlamalarından kurtuluş eylemi olarak cinsel ilişkiyi teşvik eden radikallerle tanıştığı görülür. Marx, modern aşkın, eğer aşıkları "kişiye özel mülkiyet" olarak sevdiklerini sahip olmaya iterse, bir sorun haline dönüşebileceği konusunda onlarla hem fikirdi. Ve esasen, "Özel mülkiyet, bir nesneye sahip olduğumuzda o nesnenin sadece bize ait olduğu konusunda bizi çok fazla aptallaştırdı." Ancak evliliğe karşı tek alternatifleri, herkesi herkesin cinsel mülkü yapan bir düzenleme olduğu gibi görünür ve Marx bunu "evrensel fahişelik"ten başka bir şey değil diye kötüler.
 
Bu “acemi, akılsız komünistler” in kim olduğunu bilmiyoruz, ancak Marx’ın eleştirisi büyüleyici. Sol'un sorunu olduğunu düşündüğü her şeyin bir simgesi olarak onların cinsel kabalığını kullanır. Onların dünyaya bakışları “her alandaki insanın kişiliğini ortadan kaldırır”. Bu, “tüm kültür ve medeniyet dünyasının soyut inkarına” yol açar; mutluluk ile ilgili fikirleri "önyargılı en ufak değerden kaynaklanarak aşağı seviyeye düşer". Daha da ötesi, "kendini bir güç olarak tayin eden genel kıskançlığı" ve "sadece bir başka biçimde kendini yeniden tesis eden ve kendini tatmin eden para hırsını gizlemeyi somutlaştırırlar. "Özel mülkiyetin ötesine geçmeyi aynı zamanda henüz ona ulaşmayı bile başaramamış iddiasız insanın doğal olmayan basitliğine geri çekilmesini" teşvik ederler. Marx, bazı liberalleri nefret edilir yapan ve Sol'un korktuğu açgözlülük ve kabalığın insani niteliğine odaklanır. Tüm solcuların böyle olduğunu düşünmenin aptalca bir ön yargı olduğunu söyler ama bazı solcuların böyle olduğunu düşünmekte haklıdır - o ya da ona yakın kişiler olmasa da. Burada Marx Tocqueville[Fransız siyasi düşünür;  "benim tek tutkum özgürlük aşkı ve insan onurudur" der.] geleneğine yardım elini uzatmakla kalmıyor aynı zamanda onu sarmaya çalışıyor. 

Marx, kötü komünistleri "düşüncesiz" olarak adlandırdığında, sadece onların düşüncelerinin aptalca olduğunu değil aynı zamanda gerçek güdülerinin ne olduğunun bilincinde olmadıklarını, asil eylemler gerçekleştirdiklerini düşündüklerini ancak aslında sonunu düşünmeden yapılan kinci, sinirli eylemlere kalkıştıklarını öne sürüyor. Burada Marx'ın analizi Nietzche ve Freud'a doğru uzanıyor. Ama aynı zamanda Aydınlanmadaki köklerine de dikkat çekiyor: istediği komünizm kendinin farkında olmayı içermelidir. Bu "kaba, düşüncesiz komünizm"in kabus görüntüsü Marx'ın ilk yıllarındaki en güçlü şeylerden biridir. 1840'ların Paris’inde gerçek yaşam modelleri var mıydı? Hiçbir biografi yazarı ikna edici aday bulamadı; romancıların kendi karakterlerini yaratıkları şekilde, belki de kendini basitçe onlarda hayal ediyordu. Fakat bir kez Marx'ı okuduktan sonra, Sol'un yanlışa düşebildiği tüm yolların bu canlı kabuslarını, onları unutmak zordur.
 
Genç Marx'ın seks hakkında endişe duyduğu ve onu daha büyük bir şeyin sembolü olarak algıladığı başka çarpıcı bir taraf var. İşçiler işlerinde kendi etkinliklerine yabancılaştığında, cinsel yaşamları telafinin saplantılı bir biçimi haline dönüşür. Ardından çaresiz "barınma ve giyinme" ile birlikte "yeme, içme, üreme" yoluyla kendilerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Ancak çaresizlik dünyevi zevkleri olabildiğinden daha az zevkli yapar çünkü onlara dayanabileceklerinden daha fazla ruhsal ağırlık verir. 
 
“Özel Mülkiyet ve Komünizm” denemesi geleceği daha çok göz önüne alır ve en hassas yerinden vurur: "Beş duyunun oluşumu tüm dünya tarihinin günümüze kadar uzanan bir emeğidir." Belki de balayı neşesi Marx'ın ufukta görünen yeni insanları hayal etmesini sağlar, daha az açgözlü ve sahiplenici; duygusallık ve canlılıklarıyla daha çok uyum içinde olan; aşkı insani gelişimin canlı bir parçası yapmak için içten içe daha iyi donanımlı insanlar.
 
İnsanlığı temsil etmek ve özgürlüğe kavuşturmak için birdenbire bir güce sahip olacak bu “yeni insanlar” kim? Cevap, Marx'ı dünyaya karşı hem ünlü hem de kötü şöhretli kılan Manifesto'da ilan edilir: “Proletarya, modern işçi sınıfı.” Fakat bu cevabın kendisi çok yoğun ve baskılı soruları gündeme getirir. Onları kabaca ikiye bölebiliriz, ilki işçi sınıfına mensubiyet hakkında bir dizi sorular, ikincisi ise onun misyonu hakkında. Kimdir bu insanlar, tüm çağların mirasçıları? Ve Marx'ın çok iyi tanımladığı çektikleri acıların kapsamı ve derinliği göz önüne alındığında, sadece iktidarı ele geçirmek için değil aynı zamanda tüm dünyayı değiştirmek için ihtiyaç duyacakları bu positif enerjiyi nereden alacaklar? Marx’ın 1844 Elyazmaları “mensubiyet” sorularını ele almaz, ancak misyon hakkında söyleyecek çok etkileyici şeyleri vardır. Modern toplumun kişiliği gaddarlaştırırken ve sakatlarken dahi, aynı zamanda, diyalektik olarak, "zengin insanı[der reiche Mensch] ve zengin insani ihtiyaçları" meydana getirdiğini söyler.
 
“Zengin insan”: Onu daha önce nerede görmüştük? Goethe ve Schiller okuyucuları burada klasik Alman hümanizminin görüntülerinin farkında olacaklar. Fakat bu hümanistler, sadece çok az sayıda erkeğin ve kadının hayal edebilecekleri iç derinliğe sahip olabileceğine inanıyorlardı; Weimar ve Jena'dan görüldüğü gibi insanların büyük çoğunluğu, saçmalıklar tarafından tüketildi ve çoğunluğunun hiçbir ruhu yoktu. 
 
Marx, Goethe’nin ve Schiller’in ve Humboldt’un değerlerini miras aldı, ancak onları Rousseau’dan ilham alan radikal ve demokratik bir toplumsal felsefe ile birleştirmiştir. Rousseau'nun 1755 Eşitsizliğin Kökenleri Üzerine kitabı, modern uygarlığın insanları kendilerine yabancılaştırdığı, yabancılaşmış benlikleri geliştirdiği ve derinleştirdiği ve onlara toplumsal bir sözleşme oluşturma ve radikal olarak yeni bir toplum oluşturma kapasitesi verdiği paradoksunu ortaya koydu. Bir yüzyıl sonra, büyük bir devrim dalgası sonrasında ve bir diğeri öncesinde, Marx modern toplumu benzer diyalektik bir biçimde görür. Onun düşüncesi, burjuva toplumu işçilerini fakirleştirdiğinde ve onların cesaretini kırdığında dahi onları ruhsal olarak zenginleştirip onlara ilham vermesidir. “Zengin insan”, “kendisi için kendini gerçekleştirmenin bir iç gereklilik, bir ihtiyaç olarak var olduğu,” bir erkek veya kadındır; O, “insani faaliyetlerin bir bütünlüğüne ihtiyaç duyan bir insan” dır. Marks, burjuva toplumunu, sonsuz sayıda yolla, işçileri bir işkence sehpasında geren bir sistem olarak görür.
 
Burada onun diyalektik hayal gücü çalışmaya başlar: Onlara işkence yapan toplumsal sistem aynı zamanda onlara öğretir ve onları dönüştürür, böylece onlar acı çekerken diğer taraftan da enerji ve düşüncelerle dolup taşmaya başlarlar. Burjuva toplumu, işçilerini nesneler olarak ele alır, ancak öznelliğini de geliştirir. Marx'ın, örgütlenmeye(elbette yasal olmayan şekilde) başlayan Fransız işçileri üzerine kısa bir pasajı vardır: araçsal olarak, ekonomik ve politik amaçların bir aracı olarak bir araya gelirler, ancak bu birlikteliğin bir sonucu olarak yeni bir gerksinim -toplum gereksinimi- ve aracın amaca dönüşmeye başladığı şeyi edinirler." İşçiler "zengin insanlar" yerine konulmazlar ve kesinlikle de hiç kimse onların olmasını istemez, ancak onların gelişimi onların kaderidir, arzu etme güçlerini tarihsel olarak bir dünya gücüne dönüştürür.
 
Kitabı alırken, "Şunu açıklığa kavuşturayım," dedi annem. "Bu Marx, ama komünizm değil, doğru mu? Öyleyse ne? 1844 yılında Marx, iki farklı komünizmi hayal etmişti. İstediği olan, "insan ve doğa ve insan ve insan arasındaki çatışmanın gerçek bir çözümü" idi. Ödü koptuğu diğeri ise, "sadece özel mülkiyetin ötesine geçmeyi becerememiş değil ona henüz ulaşamamış olan" idi. Yirminci yüzyılımız, ikinci modeli fazlasıyla üretmişti, ama birincisini fazla değil. Kısaca, sorun, ikinci modelin, Marx'ın ödünün koptuğunun, tanklarının olmuş olmasıydı ve hayal ettiği birincisinin yoktu. Annem ve ben o tankları televizyonda, Budapeşte'de, çocukları öldürürken görmüştük. Hem fikirdik, bu Komünizm değildi.
 
Ama bu değilse, o zaman neydi? Kendimi TV'de bilgi yarışmasında zamanı tükenen yarışmacı gibi hissettim. Fikirlerini Marxizm ile birleştirmeye ve Soğuk Savaş dualizmlerinin aşacak radikal bir perspektif yaratmaya çalışan Fransız varoluşçuları -Sartre, de Beauvoir, Henri Lefebvre, Andre Gorz ve onların arkadaşları- hakkında bir hikayede, New York Times'da gördüğüm bir ifadeye sarıldım. "Onu Marxist hümanizm olarak adlandır," dedim. Annem bir "OH!" çekti, "Marxist hümanizm, kulağa hoş geliyor," dedi. Böylece, Marxizmdeki maceram kristalleşti; bir anda sonraki kırk yıldaki kimliğime odaklanmıştım.
 
Peki daha sonra ne oldu? Bir kırk yıl daha görüp geçirdim. Oxford'a gittim, sonra da Harvard'a. Ardından, kamu sektöründe sürekli bir iş buldum, her zaman saldırılan City University of New York'ta politik teori ve şehircilik öğretmeni oldum. Daha çok Harlem'de, bunun yanında şehir merkezinde de çalıştım. New York vatandaşı olarak büyüdüğüm ve çocuklarımı şehrin fevkalade özgürlüğünde büyüttüğüm için şanslıydım. Otuz yıl önce Yeni Sol'un[New Left] bir parçasıydım ve bugün ise Eski Sol'un. (Benim kuşağım adıyla utanmamalı. Piyasadaki iniş ve çıkışları bilmek için yeterince yaşlı olan herkes, eski malların genellikle yeni modelleri yendiğini bilir.) Henüz yaşlandığımı düşünmüyorum ama çokluk işe yaramaz oldum ve hayatım boyunca Marxist hümanizmi canlı tutmak için çalıştım. 
 
Yirminci yüzyıl sona ererken, Marxist hümanizm neredeyse yarım asırlık oldu. Ülkeyi asla önüne katmadı, ya da başka bir ülkeyi, ancak kendine bir yer buldu. Onu oturtmanın bir yolu, altmışlı yıllarla birlikte ellili yılların kültürünün bir sentezi olarak onu görmek olmuş olabilir: bir yenilik ve coşku arzusuyla dolu bir karmaşa, ironi ve paradoks duygusu; "Dünyayı İstiyoruz ve Şimdi İstiyoruz" ile "Belirsizliğin Yedi Çeşidi"nin bir birleşimi. Taraftarlarının Kadife Devrim dediği değişimlerin ortasında, !989'da ve sonrasında, daha yakın bir tarihte onurlu bir yeri hak ediyor. 
 
Mikhail Gorbaçov, kendi üzerine düşende ona bir yer vermeyi umuyordu. Komünizmin bireysel özgürlüğü ezmeyip onu genişletebileceğini hayal ediyordu. Ama çok geç geldi. Sovyet ufku içerisinde hayatlarını yaşamış olan insanlar için görüntü taranmadı, insanlar onu net göremediler. Sovyet halkı uzun süredir çok kötü oyuna getirilmişti, onu tanımıyorlardı ve onun çağrılarına dönmediler. Fakat Gorbaçov'u siyasetin bir Willy Lomanı olarak görebiliriz - satıcı olarak bir başarısızlık fakat trajik bir kahraman. 
 
Bazı insanlar Marksist hümanizminin tüm anlamını Stalinizme alternatif olarak aldığını ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle öldüğünü düşünür. Benim kendi görüşüm, onun gerçek dinamik gücünün, bugün tüm dünyayı saran nihilistik, piyasa güdümlü kapitalizme bir alternatif olarak mevcut olmasıdır.  Bu, gelecekte uzunca bir süre yapacak çok işin olacağı anlamına geliyor. 
 
Özellikle de müziğin uyum sağlanarak değil fakat karıştırılarak kendisi olduğu Amerika'nın siyah gettolarının sokak yaşantısından ve özellikle de günümüzün hip-hop müzik manzaralarından -okulumda, CCNY'de bunu ilk duyduğumda en azından öyleydi- 1990'ların başlarında ortaya çıkan harika bir görüntü var. İşte imge: karışıma dalmak. "Tamamen karışıma daldırıldı." "Kendimi karışıma dalmış buldum." Bu imge gözde oldu çünkü çok fazla insanın hayatını ele geçirdi. Babam karışıma daldırıldı. Ona ihanet eden arkadaşları da. Bence Marx, modern hayatın nasıl bir karışım olduğunu herkesten daha iyi anladı; içinde ne kadar büyük değişimler olsa da, yüreğinin derinliklerinde bir karışım; hepimizin ne kadar çok içine daldırıldığı bir karışım ve yolu şaşırmanın ne kadar kolay, ne kadar normal olduğu bir karışım. Ayrıca Marx, bir araya gelme yolunu bir kere kavradığımızda, yeniden karıştırmak için iktidar için nasıl savaşabileceğimizi gösterdi.
 
Marxist hümanizm, geçmişte kendilerini evlerindeymiş gibi hisseden insanlara yardım edebilir, hatta onlara zarar veren bir tarihte bile. Hatta güç tarafından ezilenlere güçle savaşmak için nasıl bir güce sahip olabildiklerini , hatta felaketten kurtulanların nasıl tarih yapabildiklerini gösterebilir. İnsanların kendilerini "zengin insani ihtiyaçlar"la birlikte "zengin insanlar" olarak kendilerini keşfetmekte yardımcı olabilir ve onlara düşündüklerinden daha fazlası olduğunu gösterebilir. Yeni maceraları hayal etmek ve dünyayı değiştirme arzularının gücünü yükseltmek için onlara yardımcı olabilir, böylece insanlar karışımın bir parçası olmayacaklar, karışımın bir parçasını yapacaklar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ