Özgürlük

KEYNESÇİL KARŞI DEVRİM

 
 
MIKE BEGGS
 
(Ç.N.: Keynesçilik tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de "Sol"u ya da daha spesifik olarak Sosyal Demokratları çoğu zaman esir almış reformist kuramsal tezlerdir. Özellikle ekonomik alanda! Oysa Keynesçilik, 1929 Ekonomi Buhranı sonrası kapitalizmin can simidi olmuştur. Bu yüzden Keynesçilik üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Hele ki günümüzde devletler, devletçi korumacılığa dönerlerken ve ticaret savaşlarına son sürat giderlerken...Aşağıdaki yazının bazı bölümlerinde çeviri hataları olabilir. Şimdiden hoşgörünüze sığınırız. Saygılarımızla...)
 
Keynesçiliği bir ufuk yapan kapitalizm, hatta geçmişi görmekte sıkıntı yaşayan sözde devrimciler ile ilgili sorun ne?
 
NatureNerd / Flickr
 
Marx, kendisinin "bir Marxist" olmadığını beyan edecek kadar uzun yaşadı. Keynes o kadar şanslı değildi. Takipçileri, "Keynesçil ekonomi" ve "Keynes ekonomisi" arasında ayrım yapacaklardı. Ancak o zamana kadar tabir adamakıllı insana üstün geldi. Bir isim kendi başına "izm" haline gelmez. Eser, tarihsel bir dalga yakalamak ve o dalga üzerinde sürüklenmek zorundadır ve arkasına aldığı rüzgar gelişen yeni ilişkiler başlatığı halde asla o rüzgarın tamamını arkasına alamaz. "Keynesçilik," bütçe açığına dayalı devlet harcamasının, düzenlemenin ve refah devletinin yokluğunu telafi etmeye vardı - Genel Teori'nin zar zor bahsettiği üç şey, hiç değilse.
 
Geoff Mann, insan Keynes, eseri ve "Keynesçilik" arasındaki ayrımların çok iyi farkındadır. Fakat Keynesçilik üzerine yazdığı kitabı, Sonunda Hepimiz Öldük, insandan çok, epey kasıtlı olarak "izm" ile ilgilidir. Mann'a göre Keynes, Keynesçiliğin yaratıcısı bile değildir: bu, Hegel olacaktır - ilk Keynesçil değilse bile, o zaman onun en yakın vücut bulmuş hali - ve Keynes'in kendisine odaklanmadan önce birkaç bölüm Hegel üzerinedir. Kitapta Keynes'in kendisi ekonomist olan bir politik filozof olarak gözükür, gerçi kapitalist toplumun büyük politik felsefelerinin ekonomi ile dolu olması bir rastlantı değildir.
 
Mann'a göre, Keynesçilik aşağı yukarı Fransız devriminden bu yana var olan bir toplumsal durum idi. "Öfkeli Robespierre, 1792 burjuva Konvansiyonu'na, 'Yurttaşlar! Devrimsiz bir devrim mi isterdiniz?' diye sorduğunda, Keynesçiler, 'Evet, aslına bakılırsa. Kulağa hoş geliyor!' diye içinden geçirenler idi. Kitap, sosyalistlere hitap ediyor, ama Marksçıların aksine Keynes ile ilgili gaye Keynesçiliği karşıdevrimci olarak teşhir etmek değil. Mesele, Keynesçiliği bir ufuk yapan kapitalizm hatta geçmişi görmekte sıkıntı yaşayan sözde devrimciler - Mann'ın kendisi de dahil, itiraf ediyor - ile ilgili sorunun ne olduğunu anlamaktır. Bu, stratejik olduğu kadar ideolojik bir engel değildir.
 
 
LİBERALİZMİN ŞIMARIK YAVRUSU
 
Mann'ın onu anladığı gibi, Keynesçilik liberalizmden farklıdır, ancak liberal geleneğin bir yan ürünüdür. Liberalizm gibi, modern kapitalizmi en yüksek uygarlık biçimi olarak görür. Bir ütopya olmasa da, sürekli verimlilik gelişimi için gayretinde ütopya potansiyeli taşır. Keynes'in geleceğe ilişkin vizyonları, haftada on beş saat çalışma(Torunlarımız için Ekonomik Olasılıklar'daki) ve giyotin ile değil, ancak sermaye birikiminin tam bir başarısı ile "Rantiye Sınıfının Acısız Ölümü"nü(Genel Teori'deki) içerir. Sermaye, zor bulunur olmadığı noktaya kadar birikir, böylece servet sahibi, sermayeyi tekeline alarak bir kazanca artık kumanda edemez. Keynesçi ütopya, "kararlar ve bireysel sorumluluğun dağıtılmasının verimliliği" gibi kapitalizmin iyi kısımlarına, "tam istihdam sağlamadaki başarısızlığı ve servet ve gelirlerin tek taraflı ve eşitsiz bölüşümü" gibi kötü olmayan kısımlarına sahip olacaktır. İnsanların serveti elde tutmaktan kazanç sağladığı dönem, "işini bitirdikten sonra ortadan kaybolacak bir geçiş evresi"dir. Ütopyanın gelişi; "hiçbir şey ani olmayacak, İngiltere'de gördüğümüzün yalnızca kademelisi ancak süreklisi olacak ve hiçbir devrime ihtiyaç olmayacak.".
 
Fakat Keynesçilik, liberal toplumu doğal ya da kendi yağıyla kavrulan olarak görmemede klasik liberalizmden sapar. Eğer liberalizm rayına oturursa, ütopyaya doğru ilerler, ancak kapitalizm kendisini raydan çıkarma eğilimindedir. Genel Teoride Keynes bunun bir boyutunu araştırır - tam istihdam için gerekli seviyenin altına düşen yatırım eğilimi - ancak bu, Keynes'in eserinde ve daha ayrıntılı olarak Keynesçilikte daha geniş bir temanın sadece bir aşamasıdır. Kapitalizmin sıhhati, özel mülkiyeti korumada gece bekçisi görevlerinin hayli ötesine geçen incelikli politik yönetime bağlıdır. Bunun bazısı göze çarpmayabilir - faiz oranının merkez bankası tarafından yönetilmesi - ancak en azından "yatırımın bir dereceye kadar çok amaçlı sosyalleşmesi" gerekebilir. (Keynes bununla ne ifade ettiği konusunda belirsizdi ve kesinlikle üretim araçlarının ele geçirilmesi anlamına gelmiyordu, fakat en azından belirli bir dönemdeki yatırım miktarının politika yapıcılar tarafından kararlaştırılması gerektiğine inanmıştı.)
 
Kapitalizmin her şeyin yolunda gitmesi için yardıma ihtiyacı var, ancak kendi yolunda: öyle neresi olursa olsun savrulamaz. Yönetim şeklinde ihtiyaç duyduğu şey yöneticilere bağlı olmaz; bu, ekonominin kendisinin yapısına bağlıdır. Sadece yönetime değil, ayrıca uzman yönetime de ihtiyaç duyar ve  bunun iki büyük olası sonucu vardır.
 
Birincisi, "bırakınız yapsınlar" klasik liberal taahhüdü ile bağını kopartır. Mann'ın ortaya koyduğu gibi, bireysel seçimin liberal coşkunluğu, "bir dizi özel aranan nitelikler ile değiştirilir," ancak Keynesçilik daha da ileriye gider; bu bireysel özgürlüğe sahip olmak genel olarak onu kesinlikle kazanmaya bağlıdır. Özgürlüğü savunmak için politika bazı özgürlükleri frenlemek zorundadır. Kendi haline bırakılan serbest girişim yoksulluk, eşitsizlik ve işsizliği doğurur. Eğer iş şirazesinden çıkarsa, aşırı bürokrasiden çok daha kötü politik isyana yol açacak gerçek bir risk olur.
 
İkincisi, demokrasi ile gerginlik içindedir. Liberal çoğulcular, demokratik siyasal sistemi, kapitalizmin ürettiği toplumsal çatışmalara ve hoşnutsuzluklara değinmek ve yönetmek için kullanırlar. Çıkarlar, karşılıklı ödün vererek anlaşmaya zorlandıkları politikaya kanalize edilir ve sorunlar yavaş yavaş ayıklanır. Fakat Keynes için, çıkarların politik temsilinin altta yatan sorunları çözebileceğine inanmanın bir nedeni yoktur. Ekonomik sorunlar karmaşıktır, bu nedenle çözümleri hassas ve uzman hükmü gerektirir. Çok dengeli bir siyasi uzlaşmaya neden olan şey, aslında sorunu çözen şeyle gerçekten alakalı olmayabilir. Mücadele edenler - partiler ve seçmenler - sıklıkla sıkıntılarının nedenlerini fena halde yanlış anlarlar. Mann'ın dediği, Keynes, "kesinlikle bir demokrat değildi, çünkü halk egemenliğine yaklaşan herhangi bir şey onun görüşünde medeniyetin uzun dönem menfaatlerine aykırıydı."
 
Açıkça "her türlü kusurlarıyla birlikte, yaşam kalitesi olan ve tüm insanlık gelişiminin tohumlarını taşıyan burjuva ve entelijensiya"nın yanındaydı. Diğer bir deyişle, burjuvazi ile, rolleri kapitalist ya da rantiyeci olduğu için değil, düzgünce sosyalleşmiş ve kültürlü insanlar oldukları için birlikteydi. Eğitim ve ayrıcalıklarını çok daha kapsamlı genişletmek sonunda mümkün olabilir, ancak şu an istediklerini düşündükleri şeyi kitlelere vermek o geleceği tehlikeye atacaktır.
 
Açıkçası, bu şekilde tanımlanan Keynesçilik sadece klasik liberalizmden bir ayrılma değil, aynı zamanda modern liberalizme dönüp beslenmektir. Bugün politik merkez, Keynes'e göre teknokrat yönetim anlayışıyla kaynaşmış piyasanın temel istikrarı ve adaletine inanç ile birlikte klasik liberalizme daha yakın konumlardan esnetiliyor. Mann, Keynes  ve özellikle "tam istihdam"dan "doğal işsizlik oranı"na geri çekilmeden bu yana makroekonomik düşüncelerde ikincisinin kökenlerinin yerini saptar: "faşist ya da otoriter bir düzenleme haricinde, kapitalizm işsizliğe sahip olmalıdır. Bu, kafi derecede ve sürekli yoksullaştırıyor olmalı(Keynes'in sözleriyle)."
 
 
LİBERALİZM VE BARBARİZM
 
Fakat Mann, "Keynesçiliğe," merkezin solunda fakat sosyalizmin dışında uygun bir duruş tahsis ediyor - üç aşağı beş yukarı, reformizm. Keynesçiliğin diğeri, sol yanı ne alemde? Sola karşı Keynesçi merkezciliğin tutumu üzerine Mann en sivri dilli olandır:
 
. . .  bir şekilde liberal ya da kapitalist seçkinlerin kitle korkusunu, bilincinin derinliklerinde, "biz" korkusu ya da "bizim fikirlerimiz"in bir korkusu olarak almak "radikaller" ya da "ilericiler" için büyük bir hatadır. . . Marxizm adını hak eden her şeye karşı olan liberaller, güçlerinin bilimsel bir değerlendirmesinin onlara gücü sonsuza dek ellerinde tutacakları araçları vereceğine inanırlar. Bu önermenin doğal sonucu, başarısız olacaklar değil, proletarya ya da yüzde 99 ya da çoğunluğun yükselecek olmasıdır. . . aksine eğer burjuva sivil toplumu düşerse, böylece diğer herkes ve her şey de düşecektir. Tüm toplumsal düzen onunla birlikte gidecektir.
 
Diğer bir deyişle, Keynesçiler sosyalizmi korkutucu olmaktan çok saçma görüyorlar. Sosyalizmin gerçekten başarılı olacağı konusunda endişe duymuyorlar çünkü işe yarayacağını düşünmüyorlar. Endişe duydukları şey "popülizm"dir. Popülizm, mevcut düzenin altını oyan ve rasyonel değişimi engelleyen hoşnutsuzluğu kötüye kullanıyor. Saldırdığı sorunlara tutarlı çözüm önermiyor; taş çatlasa engelliyor ve en kötü devrimci ihtimaliyle sadece enkaz haline getiriyor. 
 
Solculuk Keynesçleri kızdırır -en azından biraz popülerliğe sahip olduğunda- çünkü onu yanlış yola saptırılmış ve istikrar bozucu olarak görürler. Keynes, “onların eşitlikçi sosyal adalet tutkularından dolayı işçi sınıfı radikallerinden korkmadı. Aslında, inandığı bu tür politikaların toplumsal düzensizlik ve demogogluğu ısrarla istemesiydi, inandığı radikallerin daima kazara gericilere dönüşmesiydi." 
 
Komik olan şey, solculuk Keynesçileri tiksindirmesine rağmen, tiksinti karşılıklı değildi. Keynesçilik solcuları çeker. Mann'ın buradaki savı, reformizmin bir alarmı ya da devrime karşı bir kale duvarı olarak Keynesçiliğin bildik Marksist eleştirisinden çok uzaktadır. Özerklik yanlısı Antonio Negri, Keynes'in, "daha olgunlaşmamış egemen sınıfların" otoriter baskısından çok daha mahir ve etkili olan "işçi sınıfının doğasında var olan karşıtlığa" çözüm ürettiği kadar, "İngiliz işçi sınıfının, [Keynes'in] yazılarında tüm devrimci özerkliğiyle de göründüğünü," iddia eder.
 
Mann bunu aptalca görür: eğer yirminci yüzyıl kapitalizmi içerisinde "doğasında var olan karşıtlık" olsaydı, "Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da komünizm için mücadelede sınıf bilinçli proleter bir devrim, kendini gerçekleştirmekte hiç beklenmedik yollardan biri olurdu." Dahası, "Negri'nin komünizm ile kastettiği şeye yaklaşan herhangi bir şey Keynes ya da Hegel'e ehven-i şer olarak gözükecekti." 
 
Başka bir deyişle, bununla ilgili olarak, Keynesçilik kapitalizmi kurtardı, sosyalizmden ziyade barbarlıktan geliyordu. Ve solcular Keynesçiliğe çekildiler çünkü duygularının derinliklerinde, ona da inandılar. Çoğu, Sağın çeşitli tonlarından gelen tehditler birbiri ardına sıralanırken, sosyalizme giden uygulanabilir politik yol olduğuna ilişkin güvenlerini kaybettiler. Keynesçiliğin tüm anti-demokratik eğilimlerine karşı bugün sosyalistler kitlelerin görüşlerini telaffuz ederken de neredeyse hiç görünmüyorlar. 
 
Mann'ın "Marksçı bahis" olarak adlandırdığı şey her zaman çok yüksek miktarlar içermekte ve olasılıklar daha uzun olmaktadır: Marksistler, bir yandan, bu şekliyle dünya ve olması gerektiği gibi dünya arasında vadiyi geçmek için bir devrim yapacaklarını biliyorlardı, fakat diğer yandan, devrimlerin kolayca başarısız olabileceğini, yozlaşabileceğini, kanlı olabileceğini ve belki de işleri olduğundan daha da kötüye dönüştürebileceğini biliyorlardı. Bir zamanlar, Marksistler tarihin mantığının kendi taraflarında olduğuna inanabilirlerdi: "Marksçı bahis" -salto mortale[ölümcül takla; Kapital'de metaların değişim süreci anlatılırken Marx tarafından kullanılan kavram; meta paraya dönüşürken, metaya takla attırarak mevcut değer biçiminden daha farklı bir değer biçimine geçiş yapar. fakat bu geçiş, ancak ve ancak metanın satılmasıyla yani metanın realizasyonuyla olabilir. satış olmadığı sürece sermaye döngüsünün, dolayısıyla sermayenin ve bittabi kapitalistin hiçbir anlamı yoktur]- ne kadar sürerse sürsün amansız mücadelenin sonunda ödüllendirileceği garantisine dayanıyordu. Uzun vadede, başka bir deyişle. Fakat, "hem maddi hem de ideolojik nedenlerden dolayı bu garanti şimdiki durumda mümkün olmaz ve asla yeniden olmayabilir. Kapitalizm, liberalizm ve ara sıra faşist ve totaliter aldatıcı görünüşler karşısında yapmayı seçtiğimiz radikal bahisler ne olursa olsun, onları boşu boşuna yapsak da çok gerçekçi bir olasılık vardır. . . Bu sadece Keynesçiliği her zamankinden daha mantıklı kılıyor gibi görünüyor. ”
 
Mann, reformistin afyonu olarak Keynesçiliğin daha geleneksel bir suçlamasını yazmaya koyulduğunu, ayrıca kendindeki isteksiz, hatta bastırılmış Keynesçiliği kavramasıyla son bulduğunu kabul eder. Yine de Keynes'in, Marx'ın Hegel'i tersine çevirdiği gibi tersine çevrilebileceğini öne sürer. Sosyalistlerin çıkarabileceği, "Keynesçiliğin merkezindeki radikal bir çekirdek" var. Kitap, pratikte ne demek istediği konusunda belirsiz kalıyor ve sanki Mann, olur da korkak bir reformcuya dönüşüp yumuşarsa diye kendinden emin olamıyormuş gibi belirsiz bir notla sona eriyor: "Ondaki Marksist 'karar' vermesi gerektiğini belirtir ve Lenin'in sözleriyle, sadece 'çekingen' korkak Keynes'i seçer."
 
Fakat diğer seçim bugünlerde herhangi bir şekilde neyi gerektiriyor? Marksçı bahis bize de açık mı? İstekli olsak bile, tam olarak nerede bahis oynayacağız? Açık ve kesin ifade, eğer sosyalistler isterse, gerçekçi bir şekilde, seçim, mitinglerde gazete satmaya çalışarak haftasonlarını harcamak olsa da olmasa da, 1917'nin yeniden gösterimine başlayabileceğimizi ileri sürer. Uzun bir süre boyunca, bir sosyalist için seçim, merkezi nirengi yapan anaakım bir parti içerisindeki güçsüz küçük bir grup ve adem-i iktidar arasındaydı.
 
Şu anda, bizim kader birliği yapabileceğimiz devrimci bir kitle hareketinin bariz bir tabanı yoktur. Bununla birlikte, sosyal demokrasinin gerçek bir canlanışının başlangıcı var gibi görünüyor. Yeni bir sosyal demokrasinin sıradan üyelerinin çoğu bir konuma sahip olmaktan ziyade solun ilerlemesine yardım edenler olarak kendilerini düşünenlerden oluşur - ayrıca onlar, Sanders ve Corbyn sürprizlerinin ortaya çıkardığı gizli kapaklı olmayan politik içgüdülerini takip ettiler. Bazıları, “sosyalizm” aşağı doğru tanımlandı diye ağlayıp sızlamıştır. Bir zamanlar Marks'ın şikayet ettiği gibi, liberal bir devrim yapmak Alman İşçilerine bağlıydı çünkü burjuvazi üstesinden gelemedi, sosyal demokrasiyi yeniden canlandırmak da sosyalistlere kalmış görünüyor.
 
Mann'ın kitabı, bir izlenim bırakmak için Corbyn ve Sanders'ten çok önce yazılmıştı ancak bir önsezi gibi gözükür. Bu mücadelelerin programı Mann'ın görüşünde Keynesçidir, fakat radikal saflarda sezgiler doğrudur: Marksçı bahsin tekrardan yapılabileceği bir yere bizi götürebilirler. Sıradan Keynesçi sistemi güçlendirmek isterken ve onu istikrara kavuşturmak ve en kötü kusurlarını ortadan kaldırmak için rasyonel politikalar beklerken, radikal Keynesçi 20. yüzyıl sosyal demokrasisinin kaderinden dersler çıkardı.
 
Tam istihdamın kapitalizm için istikrarsız bir durum olduğu ortaya çıktı, çünkü işçilerin ekonomik gücüne destek çıkıyor ve bölüşümü politikleştiren enflasyonist eğilimleri besliyor. Elbette, üretim araçlarının kontrolünü özel ellerde bırakan herhangi bir reform programı, sermayenin ekonomik ve politik gücüne karşı savunmasızdır. Ama bu noktada Marksist bahse girme hakkı gerçekten var çünkü gerçek bir politik tercih var: sermayenin kamulaştırılmasını ileriye götürmek ya da geri çekilmek.
 
İlk tercih, felaket ve hayal kırıklığı potansiyeli ile birlikte büyük bir kumar da olabilir. Ama hala sahip olduğumuz en iyi şans gibi görünüyor. Politik olarak daha güvenli görünen geri çekilme son seferinde kendi felaketini getirdi.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

"TARİHİN SONU"NUN SONU

 
 
ELI FRIEDMAN / ANDI KAO
 
 
 
Çin'de ve ötesinde, liberalleşmiş piyasalar demokrasiyi teşvik etmiyorlar - onu baltalıyorlar.
 
 
Foxconn Teknoloji Grubu'nun kurucusu ve CEO'su Terry Gou, Aralık 2017'de Guangzhou, Çin'deki Fortune Global Forumu'nda konuştu. FORTUNE Global Forum / Flickr
 
1990'ların sonunda, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte, kapitalizm yanlısı coşku patlaması ve Amerikan imparatorluğunun Soğuk Savaş sonrası böbürlenmesi olan Bill Clinton, vatandaşları piyasa özgürlüğünün tadını alır almaz Çin'in demokratikleşeceğine söz verdi. 2000 yılında ülkenin lehinde Kalıcı Normal Ticaret İlişkileri'ni onaylattırmak için Kongre'ye baskı yapmada bu tezgahı kullandı. 
 
Yaklaşık 20 yıl sonra, Çinli lider Xi Jinping kendini ömür boyu liderliğe oturturken, en romantik neoliberal iyimserler bile, Çin'in, kapitalizm ve otoriterliğin mükemmelen uyumlu, hatta tamamlayıcı olduğunu gösterdiğini kabul etmek zorunda kalırlar. Halkın katılımını teşvik etmek için gerekli olan demokratik düzenlemeleri unutun. Çin'de ve dünya çapında sayısız diğer ülkelerde, seçim demokrasisi ve temel sivil özgürlükler için mütevazı talepler kabul edilemez. 
 
Bir şey varsa, Çin devleti yirmi yıl öncesine göre önemli ölçüde daha az demokratik - ve kesinlikle daha güçlü ve kendinden emin. Çeşitli araçlar vasıtasıyla, egemen Komünist Parti(ÇKP), işçilerin, köylülerin, liberal ve radikal muhaliflerin ve etnik azınlıkların toplumsal direnişini parçaladı, bastırdı ve asimile etti.Birkaç yıl önce ortaya çıkan ümit verici işçi eylemleri dalgası artık bir rüya gibi görünüyor. Bu arada Çin kapitalizmi, etkileyici yükselişi boyunca devam etti. Ve çok ülkeli “Tek Kemer Tek Yol” altyapı girişimi gibi iddialı projelerde, Çin devleti, yurtdışında daha büyük ekonomik ve politik bir gücü yansıtıyor.
 
Bugün dünyanın en büyük ülkesine-ve yakında en büyük ekonomisine- baktığımızda Francis Fukuyama'nın ünlü “tarihin sonu” tezini makul bir şekilde tersine çevirebiliriz: piyasa etkin bir şekilde demokrasi imkanlarını baltalamaktadır. 1989 Tiananmen katliamından bu yana, kapitalizm, o zamanlar kırılgan görünen Çin devletinin gücüne net bir şekilde payanda vurur. Küresel sermaye, herhangi bir demokratik mücadele ile karşılaşırsa ÇKP'nin arkasında açık bir biçimde hizaya girecektir - ve yabancı hükumetlere aynı şeyi yapması için baskıda bulunması da olasıdır. 
 
Çin toprakları herhangi bir demokratik kıpırtıdan ya da isyancı hareketlerden yoksun görünüyor. Sadece periferdeki sıradan insanlar daha büyük politik ve ekonomik demokrasi talep etmek için yeterli solunum odasına sahipler.
 
TİCARETE AÇIK DEMOKRASİYE KAPALI
 
Çin lideri Deng Xiaoping, 1992 yılında ünlü “Güney Turu” na başladığında, net bir mesaj göndermeyi planladı:Tiananmen'deki yok etme post-Mao piyasalaştırmadan bir geri çekilme değildir. Çin hala ticarete çok açık. On yıldan kısa bir süre sonra, Çin, Dünya Ticaret Örgütü'ne katılarak, küresel kapitalizme olan bozulmaz taahhüdünü kanıtladı. Sosyalist ekonomiye geri dönüş yoktu.
 
2011 yılına gelindiğinde, Çin, dünyanın en büyük doğrudan yabancı yatırım alıcısı haline gelmişti. Bu, neredeyse otuz yıl öncesine kadar hiçbir yabancı yatırım almayan bir ülke için hayret verici bir başarıydı.(ABD sonradan unvanı tekrardan ele geçirdi.) Bir dizi faktör bu yatırım sağnağını tahrik ederken, demokratik hakların yoksunluğu belirleyici olmuştur. Yabancı sermaye, köylülerin topraklarını kullanmada söz sahibi olmadıkları ve işçilerin özgürce biraraya gelme, pazarlık ve grev haklarının reddedildiği bir yönetim şekline doğru hızla aktı. Olumlu bir yatırım ortamını sürdürmek, alış için ucuz işçilik ve arsa sunulduğu için, büyümeye takıntılı yetkililer için en öncelikli konu haline geldi. 
 
Çokuluslu şirketler -Clintonvari fantaziler içinde demokratik değişim temsilcileri- zevkle bu serbest bölge haklarından hoşlanmaya başladılar. Walmart ve Apple gibi Amerikalı dev yaratıklar, daha önce hayal bile edilemeyen bir ölçekte büyümelerine olanak veren, Çin merkezli tedarikçilere dışarıdan destek sağladılar. Başka hiçbir ülke, Çin gibi doğru kalitede, bu hacimde ve bu kadar hızlı ve güvenilir üretemezdi. Tüm haklardan mahrum işgücü başka hiçbir yerde bu şekilde disiplin altına alınamazken, üretim hacminin, kitlesel toprak mülksüzleştirmesi tarafından finansmanı üstlenildi (yüzbinlerce işçinin çalıştığı bir Foxconn tesisi için yeterli alan başka nasıl elde edilir?).
 
Kısacası, serbest piyasa girişimciliğinin standart taşıyıcıları olarak kabul edilen sayısız Amerikalı ve Avrupalı marka, sadece yüksek karların değil Çin'de demokrasinin yokluğunun da keyfini sürmüştür. Şirketler tedarik zincirlerinde insan hakları ihlallerini ve berbat iş koşulları ortaya çıkarıldığı her defasında utanç ve şaşkınlığı çaresizce dışa vururken, bunun üzerine şimdiye dek kaydettikleri en iyi şey, acımasız bir üretim rejimine rağmen ince ayar çekmekten ibarettir.  Demokratik haklara ilişkin derin sorular ortaya koymak düşünülemez - şirket yöneticileri olarak çıkarlarına ters düşer.
 
Yabancı şirketler giderek Çin'e sadece üretici olarak değil, tüketici olarak da bağımlı oluyorlar. Çinli seçkinler, sahip oldukları üstünlük bilinciyle, piyasaya dayalı baskı gücünü politik iradelerini öne sürmek için kullandılar. Son birkaç örnek bu dinamiği resmeder. 
 
Ocak ayında hükümet, Tayvan'ı çevrimiçi formlarında ayrı bir ülke olarak listeleyen yabancı şirketlere müsamaha etmeyip sert davranmaya karar verdi. Marriott, şirket, Tayvan, Hong Kong ve Macau'ya “ülkeler” olarak atıfta bulunan müşterilerine anket formu gönderdikten ve ABD merkezli bir çalışan sosyal medyada Tibet'in bağımsızlığını savunan bir yazıyı beğendikten sonra devletin ilgi merkezine ilk giren oldu. Hükümet daha sonra Marriot’un web sitesini ve uygulamalarını Çin'de bir haftalığına kapattı ve bir özür talep etti.
 
Marriott derhal, şirketin CEO'sunun “Çin'in egemenliğini ve toprak bütünlüğüne saygı duyduğunu ve onu desteklediğini” onaylayan bir açıklama yayınladı. Elbette oldukça kötülüğe alamet bir şekilde, mektubu, "bu işe karışan bireylere karşı, işten atma da dahil olmak üzere gerekli disiplin tedbirlerini alıyor olacağız," diye belirtti. Bundan kısa bir süre sonra da CEO tehdidinin peşinden gitti ve destek tweetini beğenmekten suçlu bulunan Nebraska'daki talihsiz çalışan Roy Jones'i işten attı.
 
Sadece birkaç hafta sonra, Mercedes Çin pazarına girişi korumak için kendi kendini cezalandıran bir sonraki şirket oldu. Suçu mu? Dalai Lama'ya atfedilen Instagram'da(Çin'de yasaklanan bir site) düpedüz banal bir özdeyiş yayınlamak: “Her açıdan vaziyeti gözden geçirin ve daha açık olacaksınız.” Şirket iletiyi bulur bulmaz, Almanya'nın Çin Büyükelçisi'ne yazarak, pişmanlık belirtti: “Daimler, kayıtsız ve duyarsız hatanın Çin halkına yol açtığı acı ve kederden dolayı büyük üzüntü duyar."
 
Aşağılık şirketlerin bu olayları kesinlikle içler acısıdır. Fakat şaşırtıcı değildir - Çin devletinin iradesine eğilmek, sadece iş anlamında mantıklıdır. Çin'in aşırı büyüme oranları, yüksek tüketime sahip bireylerden oluşan geniş bir nüfusu da üretti - bu sayının yüzde 1'i bile 14 milyon insana işaret ediyor. Geçen yıl, en önde gelen lüks otomobil üreticilerinden dokuzunun küresel satışlarındaki artışın neredeyse yüzde doksanı Çin'de kaydedildi. Mercedes ve diğer lüks markaların Çin pazarına erişimleri olmadan krize gireceklerini söylemek abartı olmaz.
 
Çin liderliği yabancı sermayenin bağımlılığının çok iyi farkındadır ve yön değiştirici politik turnusol testlerini şirketlerin geçmesini rahatlıkla talep edebilirler. Masum bir Dalai Lama özdeyişini önemsemelerine gerek yoktur - alttan gelen gerçek bir ayaklanma durumunda düzen ve  otoritenin yanında yer almaları için basitçe şirketleri terbiye ediyorlar. Ve Mercedes, Nazilerle mutlu bir şekilde işbirliği yaptıysa, aşırı karları sürdürmek için Tibet halkının onuruna gölge düşürmenin lafı bile olmaz.
 
AYÇİÇEKLERİ VE ŞEMSİYELER
 
1980'lerden beri, Tayvanlı yatırımcılar Çin ile daha derin bir ekonomik entegrasyondan büyük ölçüde faydalanmışlardır. Tayvan, New Taipei'de merkezi olan elektronik devi Foxconn en kayda değer örnektir. Ülkenin işçi sınıfının geleceği daha az umut vericidir. Tayvanlı sermayenin Çin'e doğru toplu yer değiştirmesi 1990'lı yıllardan başlayarak büyük çapta sanayisizleşmeye ve iş kaybına yol açtı. Daha yakın zamanlarda, Tayvan, yeni ve mevcut iş gücü piyasasının parçalara ayrılma süreçlerinin bir sonucu olarak yüksek düzeyde genç işsizliği, artan konut maliyetleri ve kısmi satın alma gücü ile sarılmıştır. Ekonomik sıkıntılar gittikçe daha da kendinden emin olan bir Çin'in “yeniden birleşme” taahhüdünün ezici varlığıyla bir araya geldiğinde, özellikle bir yığın Tayvanlı genci endişeye sürükledi. 
 
2014 yılında, bu hoşnutsuzluk “Ayçiçeği Hareketi” olarak bilinen şeyde protestolara dönüştü. O yılın başlarında, Kuomintang - Anakaraya karşı milliyetçi ve tarihi olarak düşman bir parti-, Çin'in Tayvan hizmet sektörüne yatırım yapma serbestliği taşıyan bir yasa tasarısını alelacele yürürlüğe koydu. Başkan Ma Ying-jeou, Çin'le olan daha derin ekonomik bağların Tayvan ekonomisini güçlendireceğini ve bu durumun yıllarca süren durgun büyüme ve durgun maaşlarla boğuşan bir ülkede cazip bir olasılık olduğunu savundu.
 
Ancak o yıl Mart ayında protestocular, Kuomintang diktatörlüğünün beyaz terör günlerini hatırlatan şeffaf olmayan politik sürece karşı muhalefet için bir gösteri çağrısında bulundular. Yüzlerce genç eylemci, derin bir siyasi kriz başlatarak, birkaç hafta boyunca Yuan Meclisi'ne girdiler ve sonra işgal ettiler. Yuan dışında yapılan kitlesel protestolar ve hükümet ile eylemciler arasındaki görüşmeler sonrasında tasarı masaya yatırıldı.
 
O yıl daha sonra, kitlesel isyanın daha da şaşırtıcı bir hareketi Hong Kong’un politik temellerini sarstı. 1997 yılından itibaren Çin'in yetki sınırları içine tekrar giren Hong Kong “bir ülke, iki sistem” ilkesi altında yönetildi - şehir kendi yasal, politik ve ekonomik kurumlarını sürdürmekte idi. Artan eşitsizlik, korkunç konut maliyetleri ve gençlere yönelik iş beklentileri de dahil olmak üzere bir dizi sosyal ve ekonomik sorunla boğuşan kent sakinleri, genel oy kullanma hakkı ve kendi yöneticilerinin doğrudan seçimini talep etmeye başladılar.
 
Pek çoğu, seçim demokrasisinin 1984 tarihli Ortak Deklarasyonun bir parçası olarak vaat edildiğini, İngiltere'den Çin egemenliğine geçişe yol gösteren bir belgeye işaret ettiğini belirtti. Ama Pekin'in farklı bir yorumu vardı: planları, az sayıda yönetici adaylarını önceden seçmek idi, daha sonra seçmenler serbestçe oy kullanabilirdi. 
 
Demokrasi yanlısı kampın eski nizamı, yeni nesil aktivistlerin genel oy hakkı ve doğrudan seçimleri talep etmek için doğrudan eylem dalgası başlattığı Eylül 2014'te bir kenara itildi. Sonbahar boyunca, aktivistler kentin yoğun şekilde ticareti yapılan noktalarında üç kitlesel işgal gerçekleştirdiler. Polis ve çete şiddetine direndiler ve düzenli olarak on binlerce insanı kitlesel mitinglerde seferber ederek ve "Şemsiye Hareketi" ismini alarak, yerel ve Pekin hükümetlerinden gelen tehditleri ortadan kaldırdılar.
 
Hong Kong’da ise, sonuç Tayvan’dan çok daha az ilham vericiydi. Giderek diktatörleşen ÇKP herhangi bir taviz vermeyi reddetti ve Aralık ayında tüm işgalleri tamamen ortadan kaldırdı. Birkaç yıl sonra, sivil toplum, akademi ve medyasınyal birlikte Pekin'in artan baskısı altında, Hong Kong'ta demokrasi beklentileri umutsuz görünüyor. 
 
Ne yazık ki, Çin içindeki demokratik değişim beklentileri daha da sönük. 1989'dan beri etrafı kuşatılmış olan Çin'in liberalleri son yıllarda geleceklerinin daha da kötüleştiğini gördüler. Rekabete dayalı seçimlerin herhangi bir fısıltısı ya da özgür basın dahi yeraltına sürüklendi.
 
Rejim, Marksistlere ve diğer solculara karşı da aynı derecede acımasızdı. Kasım 2017'de, Guangzhou'daki radikal bir okuma grubundan bir dizi aktivist öğrenci düzmece suçlamalarla tutuklandı. Bazı tutuklulardan gelen mektuplar gözaltında maruz kaldıkları şiddet muamelesini ortaya koyuyor(ayrıca karşı çıkmalarını). Benzer dinamikler, işçi aktivizmi adına sivil toplumda etkili olarak çok az yer tutan Guangzhou'daki işçi örgütleri üzerinde  Aralık 2015'te sahnelendi. 
 
ÇKP'nin, soldan veya sağdan gelen tehditleri bastırma konusunda hiçbir vicdan rahatsızlığı yoktur - basitçe partinin siyaset üzerindeki tekelini sorgulama, eleştirinin doğasına bakılmaksızın, afaroz edilmedir. Çift politik dışlama ve işçi sınıfı ve köylülüğün ekonomik sömürüsü/mülksüzleştirilmesi ile kolaylaştırılan dört başı mamur kapitalist dönüşüm giderek güçlünen ve kendine güvenen bir devlet yarattı. Xi Jinping'in, Guangdong'daki işçiler, Hong Kong'daki idealist öğrenciler ya da Daimler'in CEO'su rencide olacak diye düşmanlarıyla uzlaşacak bir ruh hali yok. Ve gittikçe yaptığı yanına kar kalıyor.
 
2014 SONRASI POLİTİKALAR
 
2014 hareketinden bu yana, Hong Kong'daki siyaset oldukça kırılgan hale geldi. Pekin'in inatçılığının talihsiz bir sonucu, açıkça Çin karşıtı olan ve Hong Kong’un bağımsızlığını savunan “yerelciler” in güçlendirilmesi olmuştur. Bu tür bir nativizm[göçü ve göçmen girişini engelleyerek yerel halkın etkilenmesini engelleme temeline dayanan siyasal akım], özgürleştirici beklentileri olan herkes için bir çıkmazdır.
 
Neyse ki, Hong Kong'da ve benzer şekilde Tayvan'da, Çin'den özerklik isteyen, siyasi demokratikleşmeyi ve geniş anlamda sosyal-demokratik ekonomik amaçları savunan,    yerleşik demokrasi yanlısı neoliberal partilere karşı bir meydan okumaya işaret eden ve nativizmin yerine koyacak alternatif sunan harekete dayalı politik partiler ortaya çıktı. 
 
Şemsiye Hareketi'nden çıkacak en önemli siyasi parti, önde gelen aktivistler Joshua Wong, Nathan Law ve Agnes Chow tarafından oluşturulan Demosistö'dir. Parti, hedefleri hakkında oldukça açık: “Demosist”ö, Hong Kong'da demokratik kendi kaderini kendi tayin etmeyi hedefliyor. Doğrudan eylem, halk referandumu ve şiddet içermeyen yollar vasıtasıyla, ÇKP ve kapitalist hegemonyanın baskısından ötürü şehrin politik ve ekonomik özerkliğini şiddetle talep eder." Bu tür bir dil, yeni partiyi, taktiklerden bahsetmeden, ekonomik ve toplumsal sorunlar üzerine eski nizam pan-demokratların soluna önemli ölçüde yerleştirir. Ve tesadüfen olmadan, adaylarını birbiri ardına diskalifiye etmek için inanılmaz girişimlerde bulunan Çin devletinin öfkesini yükseltir. 
 
Şimdiye kadar, devlet baskısı Demosisto'nun seçimle ilgili ilerleme kaydetmesini engelledi. Eğer parti ve demokrasi hareketi geniş kapsamlı olarak politik olarak ilerleme kaydederse, meclis ve mahkemeler dışında ve giderek artan bir şekilde onlara karşı olmak zorunda olacaklar. Zor bir halde, politik güç kullanma şansına sahip olmak istedikleri takdirde, diğer toplumsal hareketler ve işçi sınıfı ile bağlantı kurma çabalarını da tekrarlamak zorunda kalacaklar.
 
Çin’in doğrudan kontrolünden bağımsız Tayvan, işleyen bir seçim demokrasisini sürdürüyor. 2016'da Kuomintang seçimi kazanamadı ve Tsai Ing-wen'in başkanlığı devralmasıyla birlikte tarihsel olarak bağımsızlık yanlısı Demokratik İlerleme Partisi(DPP) iktidarı üstlendi.
 
Hükümeti ele geçiren kökten neoliberal DPP'den daha umut verici olanı, Yeni Güç Partisi'nin (NPP) kuruluşudur. Hong Kong’da Demosistō’de olduğu gibi, 2014’teki dalgalanmanın arasından NPP ortaya çıktı ve sadece Çin'den özerklik talepleri etrafında değil aynı zamanda Taiwan'ın politik sürecinin daha çok demokratikleşmesi için örgütlendi. “Tüm kaynakların ve ekonomik kalkınmanın sonuçlarının tüm insanlar tarafından paylaşılması gerektiğini” savunan platformunda tartışarak, NPP ekonomik sorunlar üzerine DPP'nin solunda kendisini konumlandırdı ve eğer kanunlaşırsa Asya'da türünün ilk örneği olacak olan eşcinsel evlilik yasasını destekledi. Pekin'in hayalkırıklığı karşısında, parti ilk denemesinde mecliste beş koltuğu ele geçirerek şaşırtıcı bir seçim başarısının keyfini çıkardı.
 
DEMOKRASİ BEKLENTİLERİ
 
Hem Tayvan hem de Hong Kong'da demokrasi aktivistleri, ABD ve Çin emperyal güçleri arasında sıkışıp kalan istikrarsız bir konumda bulunuyorlar. Joshua Wong, Nobel Barış Ödülü için Alex Chow ve Nathan Law ile birlikte onu aday gösteren Florida senatörü Cumhuriyetçi Marco Rubio ile bir araya geldi. Donald Trump’ın Aralık 2016’da Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in tebrik telefonunu kabul etme kararı, ABD'nin davalarına büyük bağlılık gösterdiği beklentisi içinde olan Tayvan’daki demokrasi aktivistlerinde sevinç uyandırdı. 
 
Ancak Rubio ve Trump'ın demokrasi umurlarında değildi ve bu hareketler ve ABD'deki sağcı güçler arasındaki herhangi bir ittifak onların uzun vadeli çıkarlarını muhtemelen tehlikeye atacaktı. Güya meseleyi vurgularmışcasına Trump kısa bir süre önce dönem sınırlamasını[başkanlıkta] kaldırmaya yöneldiği için  Xi Jinping'i övdü. Ne yazık ki, Hong Kong ve Tayvan'daki pek çok eylemci, Çin'in varlıklarına daha büyük bir tehdit yarattığını ileri sürerek, mali ve askeri ABD desteği peşinde koşmayı savundu.
 
Bir açıdan bu oldukça anlaşılabilir. Küresel olarak zinde ve ilkeli emperyalizm karşıtı hareketlerin yokluğunda bu gibi yerlerdeki demokrasi eylemcilerinin Çin İmparatorluğu karşısında ABD ile ittifak yapmalarından başka seçenek yok gibi görünür. Ancak ABD, Tayvan ya da Hong Kong'a karşı doğrudan bir tehdit oluşturmasa bile, yine de barış, gerçek demokrasi ve sosyalist politikalara karşı küresel olarak en büyük tehdittir; bu, Çinli otoriter kapitalizm ile mücadele edenlerin hesaba katmak zorunda olduğu bir gerçekliktir. Liberal demokratik hükümetlerin kayda değer sessizliği ve ÇKP'nin dayandığı otoriterliğe rağmen Avrupa-Amerika sermayesinin yaltakçılığı net bir uyarı olmalıdır. 
 
Tayvan ve Hong Kong'dan gelen umudun bu kıvılcımları Çin topraklarına yayılabilir mi? Kısa ve orta vadede, cevap hemen hemen hayır. ÇKP, periferdeki demokrasi aktivistlerini “Çince karşıtı” olarak tasvir etmekte oldukça ustadır. Ve aslında bu hareketlerdeki Çin karşıtı ya da anti-komünist olan marjinal ama zehirli sesler, Anakaradakileri buna inandırmak için bu gülünç savı yeterince haklı çıkartır.
 
Aynı zamanda, otoriterliğin ve yerel ve yabancı sermayenin aynı şekilde acımasız sömürüsünün zehirli birleşiminden en çok acı çeken Çin halkıdır. Xi'nin siyasi rejimi ekonominin vatandaşlarının büyük çoğunluğunun yararına çalışmasını sağlayamaz. Bu çok açıktır. Bununla birlikte bu henüz telaffuz edilemez.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

Yemen'deki Uluslararası Müdahalenin Acınası Üçüncü Yılı, Hutilerin Yükselişi Karşı Konulamaz Mı?

Bölüm 1
 
HELEN LACKNER 23 Mart 2018
 
Bir tek Husiler, savaş filmlerini aratmayacak bir fonda şarkı söylemek, dans etmek ve şiir de dahil abartılı bir gösteriyle savaşın üçüncü yılını "kutlar".
 
lead lead lead
Yemenliler, Yemen Sana'da, 8 Mart 2108'deki Suudi öncülüğündeki hava saldırısıyla iddialara göre hedef alınan yıkılmış bir evi inceliyorlar.  Hani Al-Ansi/Press Association.  Her hakkı saklıdır.
 
Yemenliler üç yıldır topyekun savaşla baş ettiler! Bu yıldönümü Suudi öncülüğündeki koalisyonun hava saldırılarının başlangıcına işaret etse de, savaşın başka birçok özelliği var. O zamanlarki Saleh-Hushi ittifakı ve Hadi rejimi arasındaki toprak kavgası, savaşın uluslararası hale gelmesinden birkaç hafta önce başladı ve koalisyon müdahalesine sebep olan, Hadi rejiminin geçici başkenti Aden'in tamamen ele geçirme tehdidi idi.
 
Peki şimdi neredeyiz? Bu savaşın 29 milyon Yemenli üzerindeki etkisi nedir? Gelecek yıl için beklentiler neler? Bu iki bölümlü makalede ilk olarak Husi hareketinin ve onun beklentilerinin karşı konulamaz yükselişi ele alınmaktadır. İkinci bölümde insani durum, insanların hayatta kalma stratejileri ve mevcut çözüm önerileri ele alınacaktır.
 
SALEH'İN PLANININ BAŞARISIZLIĞI
 
Sana'daki Salih-Husi ittifakı, 4 Aralık 2017'de Husilerin öldürdüğü Salih'in kendi aşırı ön yargılarıyla sona erdi. En uygun zamanlarda bile doğaya aykırı bir ittifak, iki grup arasındaki üstünlük mücadelesi, başlangıcından itibaren ilişkilerini tanımladı: Salih'in ordusu zararına Husi hareketi gitgide güçlendikçe gerilimler arttı ve zamanla derinleşti.
 
Bu kısmen, Salih'in Husiler ile çalışmak için ordu birimlerine ve politik destekçilerine talimat veren erken taktik hatasından kaynaklanıyordu. Galiba, onun planı, zamanı geldiğinde, kendi güçleri emirlerini yerine getirmeye hazır vaziyette arka planda kalırlarken işler kötü gitmeye başladığında tüm sorumluluğu Husilerin almasını sağlamaktı. Gelgelelim, bu, kurumların faaliyetlerine kumanda eden sivil yönetim sistemi içerisinde "denetçileri"ni zorla kabul ettirerek güçlü unsur haline dönüşmesine yol açan ordudaki en önemli konumları kademeli olarak Husilerin ele geçirmesine imkan sağladı.
 
Husilerin yönetiminde ittifak, ekonomik ve yaşam koşullarının kötüleşmesi de dahil olmak üzere tüm başarısızlıklardan Husilerin sorumlu tutulma hedefine ulaştı, fakat aynı zamanda Husilerin, Salih'in destekçilerini def etmelerini ve idari yapıları zayıflatmalarını da sağladı. Açıkça, bu hareketler Salih'in düşüşüne katkıda bulundu.
 
Salih’in popülerliği dönem boyunca yüksek kaldı; bu, onun politik örgütlenmesi olan, Genel Halk Kongresi'nin(GPC) kuruluşunun 35. yıldönümünde desteklerini sunmak için Sana'da binlerce Yemenli ortaya çıktığında, daha 2017 Ağustos'unda kanıtlandı. 
 
Aslında Salih'in popülerliğinin farkında olma, takip eden aylarda Salih'in üzerinde baskıyı arttırmak için Husileri kışkırtmış olabilir. Özellikle entelektüel orta sınıflar ve politik açıdan bilinçli nüfus arasında birçok insanın haklı olarak aşırı yozlaşmış ve hırsızkrasi[kleptocracy] bir rejime meylettiği için Salih'i suçlamasına rağmen, özellikle nüfusun% 70'inin hala yaşadığı kırsal alanlarda, pek çok sıradan Yemenli arasında popülerliğini korudu. 
 
Bu destek, çoğunluğu yoksullaştırmasına rağmen kısmen de olsa sürdürüldü çünkü bazı yardımlar iltimas sistemi boyunca, en çok da Salih'in ülke çapında ziyaretleri sırasında hem nakit para ve diğer yardımlar dağıttığında, "damlamaya" devam etti. Salih ve çoğu Yemenli, Yemen birliğinin Salih rejiminin büyük bir başarısı olduğunu ayrıca düşünüyor. 
 
HUSİ YÖNETİMİ VE SONUÇLARI
 
Şimdi Yemen'in kuzey dağlık bölgelerini tamamen ve tek başına kontrolü altına alan Husi hareketi, neredeyse Salih'in güçleri tarafından yenilgiye uğratıldıkları 2004 yılının başkaldırısı ve uzak kuzeydeki dini inançları kuvvetlendirme yanlısı küçük bir Zeydi hareketi iken erken dönem köklerinin çok ötesinde mesafe kaydetmiştir. 
 
2004 ve 2010 arasında peşi sıra gelen 6 savaş boyunca askeri güçleri ve becerileri arttı. Bazı kişilerin şu anda söyledikleri, hepsinin tek bildiği şeyin savaşmak olduğudur. 
 
2011 ve 2014 yılları arasındaki nispeten barışçıl dönem, köklerinin olduğu bölgede idari yapıları kurmak ve takviye etmek için bir fırsattı. En önemlisi, kademeli olarak ama sessizce çevredeki bölgelere doğru genişlemelerine, bizzat geçiş rejimi ile meşgul olan Yemenli politik sınıf ve Husilerin de dahil olduğu Ulusal Diyalog Konferansı(NDC) tarafından çoğunlukla fark edilmeyen hareketlere olanak sağladı. Giderek artan güçleri, ikisi de NDC'nin başlıca sonuçlarına karşı oldukları için Saleh ile ittifaklarıyla[başlangıçta gizli] son buldu.
 
2014 yılına gelindiğinde, Yemenliler arasında Husiler, yolsuzluğa ve geçiş rejiminin neoliberal gündemine karşı koyarak sosyal adalet taahhüt eden bir hareket olarak iyi bir itibar geliştirmişlerdi. Yolsuzluğa karşı Husi propagandası ve Cumhurbaşkanı Hadi'nin zayıf ve kötü şöhretli çürümüş El-Islah[Yemen'in Müslüman Kardeşleri] hakimiyetindeki geçiş rejimine karşı muhalefet onlara hatırı sayılır derecede popülerite kazandırdı ve IMF kaynaklı akaryakıt fiyatlarındaki artışlara karşı Ağustos 2014'te Sana'da büyük çaplı gösteriler düzenlemelerine olanak tanıdı.
 
Bunun Islah hareketini dize getireceğine hatalı bir şekilde inandığı için Cumhurbaşkanı Hadi hiçbir tepki girişiminde bulunmazken, Salih'in askeri ve güvenlik güçlerinin pasif desteğiyle Eylül 2014'te başkenti ele geçirdiler. 2015 yılının başlarında Hadi ve onun yeni hükumetini bizzat Sana'dan ve kısa bir süre sonra geçici başkent Aden'den tahliye ettiler.
 
ANİ BİR BOMBALAMA OPERASYONU?
 
Körfez İşbirliği Konseyi'nin (GCC) resmi himayesi altında kurulan geçiş rejiminin tam çöküşüyle karşı karşıya kalan Kral Salman'ın yeni Suudi rejimi, 26 Mart 2015'te Husi/Salih rejimine karşı hava saldırıları başlatan 9 devletten oluşan koalisyon aracılığıyla askeri harekata girişti. O zamanlar Savunma Bakanı olan Suudi Arabistan'da şu anki Veliaht Prens Muhammed bin Salman(MbS) hem ülkesinde popülaritesini artırırken hem de Husi sorununa çabucak son verecek ani bir bombalama operasyonu düşünmüş olsa da, üç yıl sonra işlerin planlanmadığı gibi gittiği çok açıktır.
 
Havadan bombalama operasyonu kurbanları tarafından yabancı saldırganlık olarak algılanmıyor sadece, aynı zamanda şimdiye kadar olan Suudi liderliğindeki koalisyon da uluslararası kamu ilişkileri fiyaskosuyla karşı karşıya bulunuyor. Savaşa sınırlı medya ilgisi Yemen ve Yemeniler için feci sonuçları sürekli olarak vurgulamaktadır: dünyanın en kötü insanlık krizi, dünyanın en kötü kolera salgını, açlık çeken milyonlar ve görünürde bir politik çözüm yok, binlerce ölüm ve ülke altyapısının tamamına yakınının yok edilmesine ilaveten ülkenin toplumsal ve politik olarak parçalanması.
 
Zamanla Husi yönetimi giderek baskıcı ve bunun acısını çeken milyonlarca kişi tarafından nefret edilir hale geldi. Berbat yaşam koşullarını daha da kötüleştiren idari kötü yönetim ve haraç kesmeler ile karakterize edilebilir. Temel maddelerin fiyatları, enflasyon, riyalin çöküşü ve insanların gelirlerinin olmadığı bir dönemde dağıtım kanalları boyunca Husilerin zorla uyguladığı vergilerin çokluğu yoluyla çarpıcı şekilde yükseldi.
 
2016 Ekim'inden beri devlet personel maaşları ödenmedi, bombalanma riski dahil, piyasalardadaki bir dizi sorunun yanı sıra  tarım yükselen girdi maliyetlerinin, taşıma ve sulamada mazot kıtlığının ıstırabını çekerken özel sektör yarıya yarıya küçüldü.
 
Nüfusun% 79'u yoksulluk sınırının altında yaşadığından, doğru kelime yoksulluktan ziyade aşırı yoksulluktur. Husilerin bariz yolsuzluk ve haraç kesmeleri daha önceki olumlu itibarlarını sona erdirdi. Tüm bunların üstünü örtmek için, şüphelendikleri muhalifleri herhangi bir gerekçe ve kanıt olmadan tutuklayarak, ortadan kaybederek ve hapse atarak korku yaydılar. Tüm bunlar göz önüne alındığında, 2018 başı itibariyle çok fazla rağbet görmemeleri şaşırtıcı değil. Onların idareleri, yurttaşlıktan değil korkudan esinlenen bir polis devletidir.
 
İdeolojik olarak Husilerin, halkın algısını etkileyen ve destek kaynaklarını tanımlamaya katkıda bulunan iki ana özelliği vardır. Birincisi, "sada"nın[Peygamberin soyundan geldiğini iddia eden insanlar] hakimiyet hakkı olduğuna inanırlar. Bu, ister sivil ister askeri olsun, çoğu kıdemli pozisyona neden "sada" atadıklarını açıklar. Bu, ülke çapında bazı Husi yanlısı nüfusun olduğu yerleşim yerlerinin varlığını açıklar, fakat tüm "sada" onları desteklemez. İkinci olarak, İslam'ın dar bir yorumuna odaklanarak ve özellikle kadınlar ve nüfus üzerinde kısıtlayıcı normları zorla kabul ettirerek, gerici İslamist hareketlerin tüm özelliklerini paylaşırlar.
 
MÜZAKERE OLASILIKLARI
 
Ancak hoşa gitmese de, Hutsi hareketi, Yemen krizini çözmek için herhangi bir girişimde ele alınması gereken büyük politik bir güçtür. Ancak zorluklar var: öncelikle, hareketin anlaşmaları uygulama sicili bozuktur. Örneğin, 2014 Barış ve Ulusal Ortaklık Anlaşması'nı uygulamadılar, muhtemelen daha fazla başarılara imza atmak istedikleri için.
 
Onların bakış açısıyla Husiler kazanan tarafta: 2004 yılında Yemen'in uzak kuzeyindeki küçük bir uzak bölgede küçük bir hareket vardı. Bugün ülkenin başkentini ve en kalabalık bölgelerini kontrol ediyorlar, büyük bir askeri güce sahipler, ülkeyi 33 yıldır yöneten adamı yendiler ve öldürdüler. Üstelik Suudi önderliğindeki koalisyonu körfezde tuttular ve hatta Suudi Arabistan'ın derinliklerine yapılan saldırıları, büyük ölçüde kendi başlarına gerçekleştirdiler, ancak Suudi Arabistan'a başarısız uzun mesafeli füze saldırılarında İran'ın yardım desteğini aldıkları olasıdır.
 
Suudilerin ve ABD'nin derin İran müdahalesi iddialarına rağmen, kanıtlar sadece, çok az İran'ın desteğini, daha çok propagandasını ve çok uzak ihtimal pek az malzeme yardımını göstermektedir. Buna ek olarak, bazı Husiler savaş ekonomisi sayesinde çok zengin oluyorlar. Husi liderleri ayrıca Hadi hükumetinin zayıflığının ve koalisyon içindeki BAE ve Suudi Arabistan'ın uyumsuz stratejilerinin  farkındaydılar. Böyle bir bağlamda, kendilerine güvenlerini ve kışkırttıkları yaygın nefrete bakmaksızın anlaşmaya varma isteksizliklerini anlamak kolaydır. Bir tek Husiler, fonda savaş filmlerini aratmayacak şekilde şarkı söylemek, dans etmek ve şiir de dahil abartılı bir gösteriyle savaşın üçüncü yılını "kutlar".
 
HUSİ UFKUNDA BELİREN BULUTLAR
 
Ancak, bu durum büyük olasılıkla geçicidir ve Husi ufkunda kara bulutlar dolaşıyor. Saleh'i öldürmenin ve GPC ile ittifaklarını sona erdirmenin akıllıca bir hareket olmadığı netleşiyor. Askeri bakımdan, Baidha'daki durum karmakarışık kalırken, Taiz'in çoğunun yanı sıra sadece Shabwa yerleşim bölgesi ve Tihama'daki birkaç yerin kaybıyla birlikte anlık etki sınırlıydı; diğer yerlerde önemli bir değişiklik olmadı.
 
Ancak, UAE'nin desteğiyle Tarık Muhammed Salih, amcasına sadık kalan ve en son savaşta atıl kalan diğerleri ve diğer Hutsi karşıtlarıyla birlikte onun ölümünden sonra mevkilerini bırakan adamları biraraya getirerek askeri bir güç oluşturuyor.
 
Politik olarak, Hutsiler hala GPC liderlerinin geri kalanlarını kontrol etseler de, partinin ana unsurları tekrar bir araya geliyorlar ve bir kez daha, özellikle de Husi kontrolündeki bölgelerde, ülkenin en büyük politik gücü haline dönüşebilirler. Yeni bir GPC, Hadi hükumetiyle devamlı olarak karşı karşıya gelmiş olanları, tarafsız kalanları ve şu anda göç eden diğerlerini bir araya getirmeli ve ülkede Salih'e olan yaygın halk desteğinden geride kalanlardan faydalanmalıdır.
 
Bu gelişmeler, Huthi hareketinin güçlü olduğu şu anda barış için çaba göstermesinin akıllıca olacağını göstermektedir.
 
Son iki aydır Umman'da öncülük eden ara bulucunun varlığı önemlidir: O, Husi liderliğinin bu fırsatı ele almaya istekli olduğunu belirterek, muhtemelen Suudiler de dahil olmak üzere bir dizi bölgesel taraf ile görüşmelerde bulundu. 
 
Bu hafta Avrupa’nın üst düzey diplomatların Sana’a ziyareti, uluslararası toplumun Husi endişelerini ele alma ve savaşa bir çözüm bulma konusundaki kararlılığını gösteriyor. Yeni bir BM Özel Elçisi atanmasıyla birlikte, bu hareketler ciddi barış müzakerelerinin yenilenmesi için umut verici göstergelerdir.
 
Refah yine de düşünüldüğü gibi olmayabilir: çoğu politik grup hala devre dışı ve onların da sorunları ele alınmalı. Cumhurbaşkanı Hadi'den, kendisine ve uluslararası tanınmış hükumetine Yemen'de onların fiili iktidarı ve denetimine eşlik eden bir pozisyon verecek olan barışa yönelik girişimleri baltalamaya çalışması beklenebilir.
 
Husi liderleri başarılarının başlarını döndürmesine müsaade edebilirler ve fırsatı kaçırabilirler. Bu arada, milyonlarca umutsuz Yemenli barış için can atıyor ve her tarafta liderler bunu ciddiye almalı.
 
*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
 

SIRADAN BİR İŞÇİDEN "MARKSİSTLER"E MEKTUP VAR


 

REFORM VE DEVRİM ARASINDA [AVUSTURYA-MARKSİST OKULU]

 
 
 
WILLIAM SMALDONE
 
(Ç.N.: "Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz." Tarihten örnek verilebilecek ve ders çıkarılacak güzel deneyimlerden biri de Avusturya-Marksist Okulu'dur. Bazı şeylerin parlamenter sisteme sadık kalınarak nasıl mümkün olamayacağının en güzel misallerinden biridir. Yüzlerce yıldır teori kısırlığının olduğu bu topraklarda en çok ihtiyacımız olan ve bizi aydınlanmaya çıkaracak tek yol olan teori üretimine elimizden geldiğince katkı öncelikli amacımızdır... Teoriyi unutmamak ve unutturmamak. Işığımız diyalektik ve tarihsel materyalizmdir...)
 
1900'lerin başlarındaki radikal ayaklanmaların ortasında Avusturya Marxistleri, devrimci hedefleri reform yanlısı pratik ile baş göz etmeye çalıştılar.
 
Viyana'da inşa edilen Avusturya Marxistlerinin liderliğindeki hükümet binalarından biri olan Karl Marx Hof, 2012'de görüldüğü gibi. Georg Mittenecker / Wikimedia Commons
 
1 Mayıs 1893'te, on binlerce insan Uluslararası İşçi Bayramı'nı kutlamak için Viyana sokaklarında yürüdü. Yeni kurulan Sosyalist Enternasyonal tarafından 1889'da ilan edilen yıllık Mayıs Günü gösterileri, emek hareketinin büyüyen gücünü dünyaya hatırlattı ve günde sekiz saat çalışmadan genel oy hakkına kadar sıralanan sosyal, ekonomik ve politik talepleri ileri sürdü. Viyana'da, Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDAP) çağrıya katıldı ve başkentte toplandı.
 
Üç Viyana öğrencisi - Karl Renner (yirmi üç yaşında), Rudolf Hilferding (on altı) ve Max Adler (yirmi), hepsi yerel bir sosyalist öğrenci grubunun üyeleri, hevesle kendi saflarına katıldılar. Dünyayı dönüştürmeyi amaçlayan kitlesel bir hareketin parçası olma heyecanıyla, polis, "kızıl cumhuriyet" çağrılarını duyduktan sonra, mitingi dağıttığı, katılanları tutukladığı ve gözaltına aldığı zaman bile cesaretleri kırılmadı. Üç genç adam, Immanuel Kant, Karl Marx ve diğerlerinin fikirlerini tartışmak üzere buluşmaya devam ettiler.
 
1895'te üçlü, Özgür Sosyalist Öğrenciler ve Akademisyenler Derneği olarak adlandırılan bir grup kurdu. Parti ile resmi bir bağlantısı olmasa da, parti kurucusu Victor Adler gibi SDAP liderleri oluşumunu desteklediler ve önümüzdeki otuz yıl boyunca partinin liderliğine bir iletişim hattı olarak hizmet edecekti. 1899 yılında Hilferding  başkan olarak Adler'in yerine geçti ve bir yıl sonra Otto Bauer gruba katıldı. 
 
Kısa bir süre sonra dört adam, devrimci hedefleri reform yanlısı pratik ile baş göz etmeye çalışan sosyalist siyaset okulu Avusturya-Marksizminin baş savunucuları olarak meydana çıktılar. Avrupa'nın en büyük sosyalist partilerinden biri -ve Hilferding’in önde gelen sosyalist partideki liderliği, Alman SPD- sayesinde Avusturya Marksistleri kendi farklı mesajlarını Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun sınırlarının ötesine taşıyacaklardı.
 
AVUSTURYA-MARKSİZMİNİN POLİTİKASI
 
Yüzyılın başında Avusturya'da sosyalizm yükselişteydi. Sosyalist Enternasyonal gibi, SDAP de, hükümet baskısı ve “radikaller” ve “ılımlı” gruplar arasındaki iç bölünme sonrasında birleşik bir örgüt olarak yeni yeni ortaya çıktı. Victor Adler'in liderliğinde, gelecek otuz yılda partinin görüntüsüne ve politik uygulamalarına rehberlik edecek bazı düzenlemelerle birlikte temel ilkelerinin olduğu bir programa geçtikleri 1889'un Hainfeld Kongresi'nde gruplar bir araya geldiler.
 
Hainfeld Programı iki ana bölümden oluşuyordu. İlki, bir dizi temel teorik ilkeyi ortaya koydu. Eşitsizliğin temel nedeni, iddia edildiği gibi, sadece bozuk politik kurumlar değildi daha ziyade üretim araçlarının özel mülkiyeti idi. "Entelektüel gelişimi engelleyen" ve "gelişen halk tabakalarının giderek artan sefaletini ve kitlesel yoksulluğu" üreten bu ilişkiyi altüst etmek örgütlü işçilerin göreviydi. Ve tarihi hedeflerinde yardım elini uzatmak -tüm pratik ve yasal olarak kabul edilebilir araçları kullanmaya hazır olan- partinin göreviydi.
 
SDAP'nin enternasyonalizimini ileri sürdükten ve ulus, köken ve cinsiyet ayrıcalıklarını reddettikten sonra Program'ın ikinci kısmı bir dizi somut talepleri sıraladı: iş hukuku, ücretsiz kamu eğitimi, günde sekiz saat çalışma, ilerici gelir vergisi, sendikal haklar, kilise ve devletin ayrılması, daimi ordu ile hakl milislerinin yer değiştirmesi ve genel, eşit ve gizli oy kullanma hakkının kabulü. 
 
Sosyal Demokratlar için oy hakkı belirleyici oldu. Sınıf mücadelesini ekonomik dönüşümün manivelası olarak görüyorlardı, fakat, eğer egemen sınıflar seçimlere ve yönetime katılma gibi işçilere temel demokratik hakları teslim etmeye razı olursa daha az şiddet ve daha az kurbanla mücadele edilebileceğini savundular.
 
Devrim, savundukları, basitçe buyurulamaz. Sadece ciddi bir ekonomik ya da politik kriz bağlamında kitlesel huzursuzluğun bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Sosyal Demokrasi'nin görevi, "devrimi örgütlemek değil ama devrim adına örgütlemek; devrim yapmak değil ama onu kullanmaktır". Bu, işçi dayanışmasının gücünü gösteren seçim mücadelesi, sendikalar ve reformlar yoluyla hareketi oluşturma ve işçileri eğitme anlamına geliyordu.
 
Avusturya-Marksistlerinin teklif ettikleri şey belirgin bir şekilde "merkezci" bir yoldu. Onlar, Eduard Bernstein'ın “evrimsel sosyalizmini” ve parlamentodaki liberallerle ittifak yapmak için sosyalistlere çağrısını reddettiler. Aynı zamanda, bu gibi taktiklerin devletle ölüm kalım savaşını zamanından önce tetikleyebileceğinden endişe ederek, Rosa Luxemburg'un kitlesel politik eylem taleplerini reddettiler. Bunun yerine, egemen sınıfın iktidarını devirinceye kadar hareketi sabırla inşa etmek için mevcut kurumsal ve yasal araçları(parlamento, sendikalar, basın) kullanmayı savundular. Ancak eğer egemen seçkinler toplumsal ve politik reformları eski haline getirmeye çabalarlarsa hareket politik genel grev gibi devrimci eylemleri desteklemeliydi. 
 
Avusturya-Marksistlerin hukuki yollara olan sadakatleri, egemen sınıf karşıtlarını etkilemedi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, sadece mülk sahibi sınıfın yürütme organında belirgin güce erişimi olduğu ve yoğunlaştığı temsilciler kuruluna asgari güçler tahsis eden, 1897'ye kadar, işçilere imtiyaz vermeyi reddeden yarı-mutlakıyetçi bir rejimdi. Gerici Katoliklik devlete ve topluma hakimdi, sivil özgürlükler temin edilmedi ve işçi hareketi sürekli baskıyla karşılaştı.
 
SDAP, farklı daha demokratik bir toplum gerekçesini açıkladı. Oraya ulaşmak çok daha zor olacaktı.
 
PRATİKTE POLİTİKALAR
 
Hilferding, Adler, Renner ve Bauer hepsi de parti çalışmalarına inanılmaz bir enerjiyle kendilerini verdiler. Entelektüelleri devrimci pedogoglar gibi görerek, 1903'te bir Viyanalı işçiler okulu olan "Zukunft(Gelecek)"u yarattılar. Bir yıl sonra, Hilferding ve Max Adler'in editörlüğünü yaptığı Marx-Studien (Marx Çalışmaları) adlı bir gazete çıkardılar ve çok çeşitli disiplinler içinde Marxist eleştirilerle meşgul olmaya kendilerini adadılar. Avrupa'nın bir kaç "profesör Marksist"inden biri olan Carl Grünberg'in öğrencileri olarak, Marksizmi tarihsel ve sosyolojik çalışmalar vasıtasıyla titiz ve sistematik bir şekilde geliştirilmesi gereken bir sosyal bilim olarak düşündüler. Birkaç yıl içinde hepsi, politik ekonomi(Hilferding), miliyetler sorunu(Bauer), hukuk(Renner) ve felsefe(Adler) üzerine geniş çapta kabul görmüş eserler yayınlayarak entelektüel kimliklerini oluşturdular.
 
Max Adler hukuk çalışırken ve genelde yazılara yoğunlaşırken, üç yoldaşı hızla hareket pozisyonlarına geçti. 1907'de, erkek işçiler sonunda tam oy hakkını elde ettiler; Bauer, parti liderliği ile temas halinde önemli bir mevkiyi ona sağlayan, SPAD'nin daha genişlemiş parlamento heyetinin sekreteri oldu. Ayrıca partinin amiral gemisi olan Die Arbeiterzeitung'u(İşçi Gazetesi) çıkardı ve onda yazdı ve Renner ve Adolf Braun ile teorik dergi Der Kampf'ın(Kavga) yardımcı editörlüğünü yaptı. Renner, SDAP'ın önde gelen parlamenterlerinden biri olurken, Almanya'ya taşınıp Berlin'deki Parti Okulunda öğretmenlik yapan Hilferding, SPD'nin en önemli gazetesi Vorwärts (İleri) 'un önde gelen bir editörü haline geldi ve Avrupa Sosyal Demokrasisi'nin en çok okunan teorik dergisi Die Neue Zeit'a(Yeni Çağ) düzenli olarak katkıda bulundu. Parti ve basın içindeki bu konumlar, Avusturya-Marksistlerine parti teori ve pratiğinin tüm yönleri üzerine tartışmalarda önemli nüfuz verdi. Hareketin sadece entelektüel ve politik liderlerine değil, aynı zamanda daha geniş halk kitlelerine de ulaştılar.
 
Avusturya-Marksistlerin Sosyal Demokrasiyi merkezci bir politik kuruma yöneltme girişimleri karışık sonuçlar doğurdu. Parti ve sendikalar büyümeye devam ederken, büyük çapta reformlar için Sosyal Demokrat umutlar, milliyetçi bölünmeler parlamentoyu iktidarsız hale getirdikçe ve 1910'dan sonra parti ve sendikayı bölgesel sınırlar boyunca parçaladıkça çok az başarıya ulaştı. Daha da kötüsü, 1914'teki savaşın patlak vermesi, Avusturya-Marksistlerinin kendilerini de kargaşaya sürükledi. 
 
Hilferding, Alman parti liderliğinin sosyalist enternasyonalizme bir ihanet olarak savaşı destekleme kararına derhal karşı çıktı. 1917'de SPD'den ayrıldı ve yeni kurulan savaş karşıtı Bağımsız Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin (USPD) lideri oldu. Diğer yandan Bauer ve Renner, gerici çarlığa karşı savunmacı bir mücadele olarak savaşı desteklediler. Bauer Galiçya Cephesinde esir düştü ve üç yılını Sibirya'da tutuklu olarak geçirdi. Hizmet etmek için çok yaşlı olan Renner, Avusturya'nın savaş girişiminin önde gelen savunucularından oldu ve o ve Hilferding sosyalist basında ağız dalaşına girdiler. 
 
Bununla birlikte dışarıda yaşananlar Avusturya-Marksistlerini aynı siyasi yörüngeye kısa sürede geri döndürecekti.
 
FARKLI YOLLAR
 
1910'da onun büyük ekonomipolitik eseri Finans Kapital'de Hiferding, kapitalist emperyalizmin, "devrimci fırtınaları" serbest bırakacak bir savaşı tetikleyeceğini yazmıştı. 
 
Şubat ve Ekim 1917'deki Rus devrimleri çarlığı ortadan kaldırdı ve modern tarihteki ilk işçi devletini yarattı. Bir yıl sonra Alman ve Avusturya-Macaristan monarşileri halk devrimi karşısında çöktü. 1919 yılına gelindiğinde Almanya ilerici ancak Sosyal Demokrat hükumetin başında olduğu hala kapitalist bir cumhuriyet olarak ortaya çıktı. Avusturya-Macaristan etnik sınırlar boyunca parçalanmıştı, fakat bağımsız bir Avusturya Cumhuriyeti başbakan olarak Karl Renner ve dışişleri bakanı olarak Otto Bauer ile Sosyalist liderlik altında doğdu. 
 
Savaş sonrası devrim ve karşı devrimin çalkantılı yılları boyunca Avusturya Marksistlerinin hepsi, sosyalizmin parlamenter cumhuriyet yapısı içerisinde en iyi gerçekleştirilebileceği inancına sarıldılar. Kilit sanayilerin kamulaştırılmasını, ekonomik planlamayı, refah devletinin genişlemesini ve fabrika konseyleri gibi yeni işçi temsilciliklerinin kurulmasını desteklediler. 
 
Aynı anda, proleter olmayanları politik haklardan mahrum etmenin iç savaşa davetiye olduğunu savunarak, işçi konseylerine dayanan Bolşevik "proleter diktatörlük" modelini reddettiler. Bolşeviklerin Rus İç Savaşı sırasında terör kullanması ve bir polis devleti inşası karşısında dehşete düşerek, sosyalizmin işçilerin azınlıkta olduğu ve demokrasinin var olmadığı bir ülkede inşa edilemeyeceğini savundular. Son olarak, dünya işçi hareketini "reformcu sosyalist" ve "devrimci komünist" sınırlar boyunca bölen Bolşevik girişimleri reddettiler. Yeni kurulan Komünist Enternasyonal'i, uluslararası işçi hareketini yeniden birleştirmek için bir kurumdan ziyade, Bolşevik denetiminin bir aracı olarak gördüler. 
 
Avusturya-Marksistleri, kitlesel eğitim, örgütleme ve parlamenter yöntemler vasıtasıyla daha iyi bir yol olduğunu sosyalist hareketin geri kalanına göstermeyi umdular. Hareketin birbirine düşman Sosyal Demokrat ve Komünist partilere bölündüğü Almanya'da Hilferding SPD'ye geri döndü ve parlamentodaki en büyük parti olmasına yardım etti. SPD'nin işçi yanlısı reformların bir aracı olarak ılımlı sosyalist olmayan partilerle koalisyon hükumetine girmesini destekledi. Bauer, bilfiil parti lideri ve bir parti bölünmesinden kaçınan radikal bir tavrı ustalıkla benimseyen haline geldiği Avusturya'da farklı bir anlayışa yöneldi. Hilferding ve Renner'den farklı olarak, Sosyalistler mutlak çoğunluğa sahip olana kadar ulusal hükumete katılmaya karşı çıktı. 
 
1928 yılı itibariyle 6 milyon nüfuslu bir ülkede Sosyalistler 600,00 üye ve ulusal oyların yüzde 40'lık bir payına sahip olma ile iftihar edebiliyorlardı. Hakikaten, muhalefette kaldılar ve iktidarı Hristiyan Sosyal partisine teslim etmek zorunda kaldılar. Ancak emek hareketi, tüm tahminler bir yana, enerjik ve giderek büyüyor gibi görünüyordu. Ve onların baş tacı, "Kızıl Viyana" hala ayakta duruyordu.
 
KIZIL VİYANA
 
Kızıl Viyana, Avusturya-Marksistlerinin reform-devrim karışımı üretilmiş manifestosu idi. Başkentte mutlak seçim ile ilgili çoğunluklara kumanda eden SPAD,  ortalama halkın yaşamını iyileştirmek ve kitlesel destek oluşturmak için yerel yönetim üzerindeki kontrolünü kullandı. 
 
1918 devrimini takip eden yıllar, çoğu Avusturyalı için çok sert geçti. Artan enflasyon, kitlesel işsizlik, yiyecek kıtlığı ve şehirlerde konut eksikliği ülkeyi sarstı ve yirmili yılların ortalarında vaziyet yatıştıktan sonra bile işçilerin hayatları zordu. Viyana hükumeti krize, ketsel altyapıyı geliştirmek, istihdam sağlamak ve kamu konutları inşa etmek için özel mülkiyetin yanı sıra lüks mal ve hizmetlere getirdiği ilerici vergilerle parası ödenen büyük bir yatırım programı ile karşılık verdi. 1923-1934 yılları arasında şehir, bir dizi hizmete, okula ve yeşil alana erişim sağlayan 1400 ünitelik bir proje olan Karl Marx Hof dahil olmak üzere 60.000'in üzerinde yeni daire inşa etti.
 
Kent, parklar, yüzme havuzları ve kütüphaneler gibi bir dizi ortak alan inşa ederken genel sağlık hizmeti, verimli toplu taşıma ve geniş bir sosyal hizmet yelpazesi sunmuştur. Kamu eğitimine, pedagojik reformlara ve geniş bir işçi kültür dernekleri ağına yönelik sübvansiyonlar aynı zamanda işçilerin hayatlarını zenginleştirmeyi, sosyalist geleceğe hazırlamayı ve giderek artan düşmanca bir ulusal hükümet karşısında SDAP'ın yerel politik desteğini genişletmeyi amaçladı. .
 
Bu hedefler ayrıca, SPAD'nin silahlı kuvvetlere ait olmayan sivil savunma gücü olan Cumhuriyetçi Schutzbund ve İşçilerin Spor ve Beden Kültürü Birliği'nde de vücut buldu. Eski örgüt, cumhuriyeti, büyüyen bir tehdit oluşturan monarşist ve faşist milislerden korumaya çalışırken, sonra gelen örgüt fiziksel zindeliği teşvik etmeye ve jimnastikten judo'ya kadar her şeyi içeren çeşitli sporları destekleyerek sosyalist değerleri aşılamaya çalıştı. Birlik, bireycilik, rekabetçilik ve ticarileşme ile mücadele etmeye çalışmış ve kolektif faaliyetleri ve karşılıklı rekabeti desteklemiştir.
 
Sosyalist hareketin alternatif bir kültür inşa etmek için uzun süredir devam eden çabalarına uygun olarak, “burjuva Olimpiyatları”nın milliyetçiliğini reddeden kitlesel İşçi Olimpiyat oyunlarını sahnelediler ve bunun yerine "sosyalizm bayrağı altında erkek ve kız kardeşleri bir araya getirmek için" ısrar ettiler.
 
Zamanla, Lig'in faaliyetleri, Schutzbund'unkilerle giderek daha fazla bağlantılı hale geldi ve spor gösterilerinin yanı sıra spor eğitimleri giderek daha fazla askerileşmiş hale geldi. Tam zirvede 300.000 üyesiyle Birlik dünyanın en büyük işçilerin spor örgütü oldu ve Schutzbund ile birlikte işçi hareketinin gücünü sembolize etti.
 
FAŞİZM İLE YÜZLEŞMEK
 
Avusturya-Marksistleri, hareketlerinin görünürdeki örgütsel gücünü ve kazandıkları politik ve sosyal reformları gözden geçirdiler. Başka yerlerdeki sosyalistler, inşa ettikleri işçi kentine hayranlıkla baktılar ve yapabilecekleri yerlerde benzer reformlar yapmaya çalıştılar. 1920'lerin ortasına gelindiğinde, Avusturya-Marksistler bu kazanımları gelecekteki ilerlemeler için güvenli bir temel olarak gördüler.
 
Onlar ayrıca tarihin kendi taraflarında olduğuna inanıyorlardı. Tekelci kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, ekonomik sistemin krizlere daha az eğilimi olacağını ve böylece gelecekte demokratik sosyalist denetim altına almanın daha kolay olacağını düşündüler. Böylece 1929'un ekonomik çöküşü ve faşizmin kitle hareketi olarak ortaya çıkışı bir şok etkisi yarattı. Her ikisiyle de başa çıkmak için teorik, pratik ve psikolojik olarak hazırlıksız idiler.
 
Dönemlerinin çoğu Marksist teorisyeni gibi Avusturya-Marksistler de "devrim"siz ekonomik bunalım karşısında etkili yanıtlara sahip değildiler. Kapitalist gemiyi doğrultmak için bütçe dengelemesi ve kemer sıkma gibi ortodoks politikalar daha ziyade önerdiler. Bu başarısız olunca, depresyonun kısa sürede dibe vuracağı ve ekonomik iyileşmenin faşistlerin hevesini kursaklarında bırakacağı umuduna geri döndüler.
 
Pratik politik kavramlar içinde Avusturya Marksistlerin anayasal ve parlamenter normlara bağlı kalma konusundaki ısrarı, Almanya'daki Nazi ve aynı anda sokaklarda terör estirirken parlamenter metotlara "bağlı kalan" Avusturya'daki dinci faşistler gibi düşmanları karşısında onları çaresiz bıraktı. Zamanı geldiğinde, kazanamayacak olmaktan korktukları bir iç savaşın çıkması ve kitlesel kan dökülmesi ile yüz yüze gelen sosyalistler felç olma noktasında bocalarken, liberal cumhuriyetin kurallarını açıkça başlarından atmaya hazırlanıyorlardı. 
 
Faşistler harekete geçtiklerinde, ilk olarak 1933'te Almanya'da ve bir yıl sonra da Avusturya'da örgütlü sol, sosyalist ve komünistleri aşırı kolaylıkla ortadan kaldırabildiler. Sosyalistlerin silaha başvurdukları yerde bile, Avusturya'daki gibi, devletin direnişi ezmesi sadece birkaç gün sürdü.
 
REFORM VE DEVRİM
 
En önde gelen Avusturya-Marksistler, başarısızlıkları için ağır bir bedel ödediler. Mücadele etmeye beyhude çabaladıkları anda, Renner, İkinci Avusturya Cumhuriyeti'nin ilk başkanı olduğu için Nazi'lerden sağ kurtulurken, Hilferding and Bauer sürgüne kaçtılar. Vichy[Vichy Fransası, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın Fransa'yı mağlup etmesinden sonra Fransa'nın Vichy kentinde kurulan, Almanya'nın kuklası devlet] Fransız yetkilileri 1941'in başlarında Arle'de Hilferding'i tutukladılar ve onu Nazilere teslim etti. Kısa süre sonra Paris'teki Gestapo zindanında intihar etti.
 
Avusturya-Marksistlerinin trajik ölümü, reformu boyunduruğa vurup devrime koşma arasında sosyalist dönüşümü günlük pratiğe bağlamanın zorluklarını dramatik hale sokuyor. Dönemin tüm Sosyal Demokratları gibi, Avusturya-Marksistler de radikal vargılarını acil taleplerine bağlamayı başaramadılar. Partiyi iktidara götürecek stratejileri ve taktikleri ya da antidemokratik güçlere karşı demokratik gelişmeleri savunmak için hangi yöntemlerin kullanılabileceğinin tartışması olmadı. Egemen sınıflarının işçi haklarına saygı duymamaları yüzünden ağır bir bedel ödeyecekleri, partinin iktidarı alacağı ve kitlesel eylem kullanmaksızın toplumu dönüştüreceği varsayımı sadece vardı.
 
Reform yanlısı sosyalistler bugün aynı hatayı yapamazlar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ