Özgürlük

ASLA TERK ETMEDİ

 
 
CARLO FLORENZI
 
Faşizmin doğduğu İtalya'da aşırı sağ şiddet bir kez daha siyasi hayatın giderek belirginleşen çehresidir.
 
 

7 Mayıs 2010'da Roma'da, aşırı sağ gruplar CasaPound ve Öğrenci Bloğu mitingi. Remo Cassella / Flickr
 
3 Şubat'ta İtalya'nın Adriyatik kıyısına yakın olan Macerata'da meydana gelen terör saldırısı, ülkede faşist şiddetin devam ettiğini açık bir şekilde gösterdi. Afrikalı göçmenleri hedef alan kurşun yağmuru sonucu sekiz kişi yaralandı. Ancak silahlı kişi, Luca Traini polislere teslim olduğunda bile, İtalyan politikacılar, gerçek sorunun bizzat göçten kaynaklandığını ısrar etmekte sıraya girdiler. 
 
İtalya'nın seçim kampanyası boyunca ana partiler, faşist grupların giderek artan biçimde tutunacak zemin buldukları bir ülkede endişe verici bir yönelme olan aşırı sağdan göçmen karşıtı ve ırkçı söylemi örnek aldılar. Sol'un zayıflatılmış toplumsal köklerini ve uysal bir basını, sadece Lega ve Fratelli d'Italia gibi sert sağ güçleri değil, aynı zamanda CasaPound ve Forza Nuova gibi militan faşist grupları da methetmek için biraraya getirdi.
 
İtalya, anti-faşist mücadele konusunda uzun bir geçmişe sahiptir ancak aşırı sağ politikalarda en son yükselişi önlemek için araçlar geliştirme, ülkenin direniş mirasına saygıdan daha fazlasını gerektirecek. Doğduğu ülkede faşizm tekrardan yaygın hale geldikçe, İtalya solu, aşırı sağın hedeflediği topluluklarda kendi toplumsal köklerini çaresizce yeniden oluşturması gerekir.
 
FAŞİST ŞİDDETİN TARİHİ
 
Geçen ay Luca Traini ateş etmeye başladığında, İtalya, Macerata'da normal bir Cumartesi idi. Yabancıları hedef alarak, en az sekiz Batı Afrikalıyı, yedi erkek ve bir kadın- yaraladı. Polis onu en sonunda durdurduğunda, Traini omuzuna bir İtalyan bayrağı sererek faşist selamı verdi. Geçen yıl Traini, Corridonia yakınlarındaki kasabada göçmen karşıtı Lega adına yerel seçimlerde adaylığını koydu. Ateş etme olayı sonrası, neo-faşist partiler Forza Nuova ve CasaPound'a yakın olduğu da ortaya çıktı.
 
İki yıldan az bir süre önce, Macerata bölgesinde olan Fermo'da, otuz altı yaşında bir Nijeryalı olan Emmanuel Chidi Nnamdi, Manchini Nnamdi'nin eşine ırkçı hakaretler yağdırınca başlayan saldırıda ultra faşist Emanuele Mancini tarafından öldürüldü. Irkçı kızdırma yüzünden kasıtsız adam öldürme suçunu kabul ederek, Mancini bir yıl sonra iyi halden dolayı hapisten salıverildi; oysa, Nijerya'da Boko Haram'dan kaçan bir mülteci olan Nnamdi'nin eşi Fermo'yu terk etmek zorunda kaldı.
 
Bu iki vaka daha uzun bir örüntünün parçasıydı. 2011'de Floransa'da CasaPound destekçisi Gianluca Casseri iki Senegalli erkeği Samb Modou ve Diop Mor'u öldürdü ve Mbenghe Cheike, Moustapha Dieng ve Sougou Mor adlı üç erkeği öldürdü ve daha sonra polis tarafından yakalanacağını anladığında kendini öldürdü. Ana akım medya ve siyasi partiler, bu olaylara yanlızlığı seven kişilerden kaynaklanan münferit vakalar olarak yaklaştı, gerçekte ise hepsi İtalya'da yeniden canlanan faşist ve yabancı düşmanı fikirlerin tarihinde yer alan bölümlerdi.
 
II. Dünya Savaşı'nın bitiminde faşist rejim yenilmesine rağmen, İtalyan faşizm hiçbir zaman gerçekten ortadan kaybolmadı. İtalyan anayasası, faşist partinin yeniden yapılandırılmasını açıkça yasaklamış olabilir bile demeye kalmadan kurulan İtalyan Sosyal Hareketi'ni(MSI) tanıdı. Bu parti, Müttefik kuvvetlerin ve İtalyan partizanların ülkenin orta ve güney bölgelerini kurtarmalarından sonra kuzey İtalya'da Nazi koruması altında kurduğu faşist rejim olan İtalyan Sosyal Cumhuriyeti ile münasebetini belirginleştirdi. 1946'dan itibaren MSI, Hristiyan Demokratlar, Komünistler ve Sosyalist Parti'nin ardından en büyük dördüncü parti olma noktasına oylarını artırıp gelerek, muntazaman İtalyan seçimlerine katıldı.
 
1960 baharında MSI, sağcı Hıristiyan Demokrat Fernando Tambroni liderliğindeki hükumete dış destek sundu. Bununla birlikte, Tambroni hükumeti, pek çok İtalyan şehir ve kasabasında yüz binlerce insanın katıldığı bir miting dalgası nedeniyle sadece dört ay sonra feshedildi. Solcu muhalif partilerce örgütlenen bu protestolar çoğu zaman polis tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Gösteriler ayrıca, muhafazakarlık ile nitelendirilen bir ülkede büyük bir toplumsal değişim arzusuyla faşizm karşıtı bir ruhu birleştiren çok sayıda gencin katılmasıyla bilinir. Aslında, 1960'lar, gelecek on yıl boyunca devam edecek olan bir toplumsal mücadele dalgasının başlangıcını işaret etti. 1968'deki öğrenci ayaklanmasını, kısa süre sonra işçi mücadeleleri dönemi izledi: Sıcak Sonbahar.
 
Bu güçlü halk muhalefeti MSI'nin hükumete girme şansını yok ederken, faşistler, İtalyan egemen sınıfı kesimleri için hala yararlı olabilirlerdi. 1960 ve 70'li yıllar boyunca ülkenin politik ve askeri seçkinler kesimi, ülkede ortaya çıkan toplumsal mücadeleler dalgasını hedefleyen "gerginlik stratejisi"ni sürdürmek için sayısız yıkıcı faşist gruptan faydalandı. Amaç, Sol'un bastırılması da dahil olmak üzere, düzeni yeniden tesis etmek için o zamanki otoriter önlemleri haklı çıkaracak, halk arasında bir korku havası yaratmaktı. 
 
Bu yılların olaylarının üzerini hala örten sis perdesine rağmen, faşist grupların en az bir darbe girişimine(inisiyatifin arkasında olan eski faşist deniz subayının adı verilen, Golpe Borghese adlı) ve 1960 ve 70'li yıllar boyunca bir dizi katliama karıştıkları saptandı. 1969'da Milan, Piazza Fontana'da 17 kişiyi öldüren ve seksen sekiz kişiyi yaralayan bomba, seksen iki kişinin ölümüne yol açan Bologna tren istasyonundaki bombalama ile birlikte Ağustos 1980'de doruğa ulaşan on yılın başlangıcı oldu. Azmettiricilerin adlarını hala bilmesek de, duruşmalar, faşistlerin, on yıl boyunca bir dizi diğer cinayet ve silahla vurma eylemlerinin yanı sıra her iki mezalimi de gerçekleştirdiklerini ortaya çıkardı.
 
1980'ler, önceki yirmi yıla damgasını vuran toplumsal mücadelerin sonunu işaret eden, politik hayal kırıklığı ve geri çekilmenin yıllarıydı. Dışarıdan, bunun İtalyan faşizminin de sonu olabileceği görünüyordu. 1990'lar, "geleneksel açıdan daha saygın"  Alleanza Nazionale (AN) partisine dönüşen MSI'nin sonuna şahit oldu. 2003 İsrail ziyareti sırasında, MSI'nin en son sekreteri ve AN'ye geçişin lideri olan Gianfranco Fini, Yahudilere karşı 1930'un "ırk kanunları" sebebiyle, Mussolini'nin İtalyan faşist rejiminin, "mutlak kötülük"ünün parçası olduğunu ilan etmeye işi vardırdı. Göründüğü kadarıyla, İtalya sonunda faşist geçmişini ardında bırakabilirdi.
 
YENİLENEN TEHDİT
 
Ülkenin siyasi "aşırıkların" ötesine geçtiğine inanarak, hem merkez sol hem de merkez sağ partiler, İtalyan Direnişi ve faşist rejim yıllarının hayali ortak hafızasını oluşturmayı amaçlayan tarihi yeniden yazmak için bir girişime kalkıştılar. İtalyan Sosyal Cumhuriyeti, yanlış dava adına savaşan genç insanlar olarak giderek nitelendirilen bozguna uğramış faşistlerin gerekçelerini anlama zamanı olduğunu ileri süren sol ve sağdan politikacılarla birlikte, gittikçe normalleşti.
 
Aynı zamanda, faşizme karşı İtalyan direnişinin deneyiminin özgün politik anlamının kademeli olarak içi boşaltıldı. Bu, 2017'de hükumet partisi, merkezci Demokratlar'ın, her yıl 25 Nisan'da yapılan yıllık Direniş'i anma gösterilerini bir Avrupa Birliği kutlamasına dönüştürdükleri bir duruma yol açtı. Daha da utanç verici olanını eklemek gerekirse; PD(Demokrat Parti) militanları, gerçekte bir Nazi işbirlikçisi olduğu bilinen Coco Chanel'i de dahil ettikleri bir dizi "Avrupalı yurtseverler"i öven tabelaları tutarken fotoğraflandılar.
 
Fakat gerçek, ideolojik kafa karışıklığının bu uygun ortamına mukabil, İtalyan faşizminin ortadan kaybolmadığı idi. "Geleneksel" sağ kanat partilerdeki çoğu politikacı aşırı sağ çevre ile bağlarını sürdürdü ve bir takım neofaşist örgütler faaliyetlerine devam ettiler. Çoğunlukla bahsedilmeyen bu bağlantıları ortaya döken bir görüntü içinde, 2008'de Roma'nın yeni belediye başkanı, MSI gençlik kolunun eski başkanı ve AN'nin önde gelen üyesi olan Gianni Alemanno'nun bir dizi destekçisi faşist selamı verdiler ve Alemno'nun seçim zaferinin ardından Mussolini'ye saygı sloganı attılar.
 
Faşistler öldürmeyi de bırakmadılar. '003'te, iki faşist kardeş ve babaları, bir hafta önce ailenin büyük abisine saldırmakla suçladıkları, Milan'da sosyal bir merkezde faal olan Davide "Dax" Cesare'yi bıçaklayarak öldürdüler. 2006'da, iki genç faşist, Roma'nın Acrobax sosyal merkezinde çalışan Renato Biagetti'yi bıçaklayarak öldürdü. 2008'de,  yirmi sekiz yaşındaki Nicola Tommasoli, beş aşırı sağcı ultra faşist bir grup tarafından vahşice dövüldükten sonra Verona'da öldü. 
 
Fakat son zamanlarda yaşanan ekonomik kriz ile birlikte İtalyan faşistlerin stratejileri daha aleni hale geldi. Krizin başlamasından bu yana tüm İtalyan hükümetleri tarafından uygulanan AB destekli kemer sıkma politikalarının tetiklediği artan işsizlik ve yoksulluk bağlamında, Forza Nuova ve yeni CasaPound gibi neofaşist gruplar, suçu göçmenler üzerine atarak destek toplamaya çalıştılar. Faşizmin tarihsel deneyimi ile birlikte mükemmel devamlılık içinde, neofaşist örgütler, ekonomik durgunluk boyunca radikal bir alternatif üretemeyen İtalyan solunun güçsüzlüğünden yararlanarak sınıf değil ırkçı çizgiler doğrultusunda krizi politikleştirdiler.
 
"İtalyanları ilk sıraya koyun" talebi sadece retorik bir yöntem değildi. Ekonomik kriz sırasında, kiracıların kiralarını ödeyemediği için tahliyelerin roket hızıyla yükseldiği konut sorunu patlamaya hazır hale geldikçe, faşist gruplar sadece İtalyanlar için kanuna aykırı olarak binalarda mesken tutmayı teşvik ettiler ya da sosyal konutlara erişim hakları olan göçmen aileleri engellemeye(çoğunlukla başarılı şekilde) giriştiler. Korku ve güvensizliğin filizlenen duygularına oynayarak, göçmen suçları üzerine bir medya kampanyasından beslenen faşistler, genellikle karanlık sivil birlikler kisvesi altında mahalle devriyesi başlattılar. Artan yoksulluk oranından faydalanarak süpermarketlerin önünde ve hatta içinde yiyecek toplamaya başladılar, fakat sadece yerli İtalyanlar için.
 
Yoksullara hizmet sağlanması ekseninde faşist gruplar, Sol'un kıyafetlerini çaldıklarını gayet iyi biliyorlardı. Bir grubun geçenlerde bir röportajda söylediği gibi: "Bizler Komünist Parti'nin yapmayı bıraktığı şeyi yapıyoruz. Yoksul bölgelerde, şehrin eteklerinde, Komünist Parti artık buralarda yok ancak CasaPound artık oralarda yardımda."Belki yardım etme - fakat göçmen komşularına karşı nefreti kışkırtırken, ekonomik krizden acı çeken beyaz İtalyanlar arasında tabanı kuvvetlendirerek, bazılarına sadece. 
 
Odakları sınıf politikalarından uzaklaştırma ve işçi sınıfı içerisinde savaş çıkarmada faşistler İtalyan egemen sınıfı çıkarına hizmet verdiler. Toplumsal tartışmalar içerisinde kademeli olarak normalleşmeleri bu nedenle şaşırtıcı değildir. CasaPound'un kendini tanımladığı "üçüncü bin yılın faşistleri," daha genç nesillerin kayıtsız çoğunluğunun aksine, genç ve tutkulu aktivistler olarak militanlarının geniş alana yayılması ve liderlerinin röportajları ile giderek artan biçimde iyi kalpli medyanın ilgisini çekti. 
 
Bir moda dergisi, hayranlık ifade eden bir üslupla örgüt içinde bazı çok göze çarpan kadınları anlattığı bir makale yayınladığında, geçen Kasım, bu durum zirve yaptı. Geçtiğimiz sonbaharda, ünlü gazeteciler Roma'daki CasaPound karargahında yapılan ön seçim tartışmalarına katıldılar. Dahası, Nicoletta Bourbaki grubunun araştırmacıları ve Wu Ming kolektifi tarafından belgelendiği gibi, son yıllarda CasaPound ve merkezci Demokrat Partinin bileşenleri arasında yerel seviyede artan sayıda bağlantıların olduğu görüldü. Yerel Demokratik şahsiyetler CasaPound'un ev sahipliğinde girişimlere katıldılar ve aksine, bununla ilgili olarak, bazı faşist militanlar bu tip garip bağlantılar hakkında Twitter'da halka şikayette bile bulundular.
 
YAYGINLAŞAN FAŞİZM
 
Sadece faşist örgütler devamlı olarak normalleşmedi, aynı zamanda onları yabancı düşmanı ideolojileri de daha çok yayıldı. Sağcı Lega'nın lideri Matteo Salvini, güney İtalya'nın "hovardalığına" karşı eski ayrılıkçı görüşlerinden sıyrılarak ve sert bir göçmen karşıtı söyleme odaklanarak, parti fonlarının kötüye kullanılmasıyla ilgili skandalın ardından hayli saygınlığını yitiren partisini yeniden toparladı. Lega hala orta ve güney İtalya'da kötü oy alıyor; seçmenler, partinin, güneylilerin sözde tembelliğine karşı yakındığı yirmi yılı anımsatmış görünüyor.
 
Bununla birlikte, kampanyasını göçmen karşıtı duruş üzerine oluşturan bir başka sağ parti,  Fratelli d’Italia Güney'de oylarını arttırdı. Fratelli, güney bölgelerinde geleneksel olarak güçlü olan MSI içindeki kökleriyle faşist yanlısı bir parti olduğu için bu şaşırtıcı değildir. Her iki partide, yaşlı medya patronu Silvio Berlusconi liderliğindeki parti Forza Italia ile koalisyon içinde ve gelecek seçimlerde ilk sırada yer almaya hazırlanıyorlar ancak hükumeti oluşturmak için yeterli koltuk sayısına ulaşacaklarını garanti edecekleri belli değil. Berlusconi şimdi AB seçkinleri tarafından Salvini'nin aşırı uç pozisyonlarına karşı muhtemel bir denge ağırlığı olarak görülürken, Forza Italia ve Lega arasında tırmanan rekabet aslında Berlusconi'nin abartmalı göçmenlik karşıtı görüşler benimsemesine yol açtı. Macerata terörist saldırsından hemen sonra, Berlusconi, İtalya'nın ülkede kanunsuz yaşayan altı yüz bin göçmeni atması gerektiğini Trump-vari bir şekilde öne sürdü.
 
Diğer büyük İtalyan partileri arasında da durum daha iyi değil. Popülist kitle partisi Beş Yıldız Hareketi(M5S), göçmenlik üzerine başlangıçta iddialı duruşunu sağla daha yakın uyumlu bir hale getirdi. M5S başkan yardımcısı Luigi Di Maio, geçtiğimiz yıl Akdeniz'i geçen göçmenleri kurtarmak için çalışan STK'ları "deniz taksisi" olarak nitelendirdi. Göçmenlikle ilgili M5S'in programının asıl meselesi, İtalyan sahillerine sıfır göçmenin çıkması hedefidir. Demokrat Parti'nin İçişleri Bakanı Marco Minniti'nin öncülüğünde, Afrika kıyılarını terk eden göçmenleri engellemek için AB desteğiyle Libya ile sağladığı anlaşma, mevcut hükumet tarafından uygulanan göçmen politikaları ile birlikte halk arasında epey yankı uyandırdı.
 
 Anlaşma, İtalya'ya ulaşan göçmenlerin sayısının düşmesine neden olurken, asıl sonucu, binlerce göçmenin UNICEF tarafından "cehennem çukuru" olarak tanımlanan Libya'daki tiksindirici toplama kamplarında hapis tutulmak oldu. Macerata saldırısından birkaç gün sonra Miniti, bu tür saldırıları öngördüğü ve hatta bunu " gurur duyulması gereken bir İtalyan kazancı" olarak nitelendirdiği için uyguladığını belirterek, Libya ile anlaşmadan pay çıkardı. Minniti, Demokratlar arasında istisna bir durum değildir. Parti'nin başkanı ve başbakan adayı Matteo Renzi, en son kitabında, göçmenlerin ahlaki olarak kabul edilmesine gerek olmadığını ve bunun yerine göçmenlere "kendi ülkelerinde" yardım etmemiz gerektiğini yazdı; 1990'larda Lega'nın savunduğu aynı söylem. Mayıs 2017'de partinin eski başkan yardımcısı olan Debora Serracchiani, faşist Forza Nuova fahri üyeliğinin kendisine teklif edilmesine karşılık olarak, bir mülteci tarafından işlenirse cinsel şiddetin daha da kabul edilemez olduğunu belirtti. Kısa süre sonra, Demokratların ulusal liderliğinin bir üyesi olan Patrizia Prestipino, "İtalyan ırkının devamı" için "İtalyan anneleri" destekleme gereğini vurguladı.
 
HANGİ FAŞİZM KARŞITLIĞI?
 
Demokrat Parti, faşist propaganda için cezaları arttırması beklenen bir kanun olan, Fiano Kanunu'nu destekleyerek anti-faşist geçmişini canlandırmaya çalıştı. Faşizme karşı bu kanuncu yaklaşımın beyhudeliği Macerata saldırısının ardından tam olarak belirginleşti. Yerel sosyal merkez Sisma, saldırıdan bir hafta sonra, 10 Şubat Cumartesi günü anti-faşist gösteri çağrısında bulundu.
 
Büyük halk gösterileri ile faşist şiddete tepki vermek İtalya'da her zaman alışılmış bir olaydı. 1969'da, Milan'daki Piazza Fontana'daki bombalı saldırıdan sonra, üç sendika konfederasyonu mağdurların cenazelerinde genel grev çağrısında bulundu ve binlerce kişi şehrin sokaklarını doldurdu.
 
Ancak bu sefer, Macerata'nın Demokrat Partili belediye başkanı Romano Carancini, halkı sarsan rahatsızlıklardan kaçınmak için, o gün yapılacak tüm gösterilerin iptalini şaşırtıcı bir şekilde istedi. Carancini'nin çağrısı, seçimdeki değerli oyları kaybetme korkusu ile faşizme ve yabancı düşmanlığına karşı güçlü bir tavır takınamayan partisinin Macerata terörist saldırısıyla karşı karşıya kaldığı utancını iyi dile getirdi. 
 
CGIL sendika konfederasyonu, Libera mayfa karşıtı birliği, ARCI ağı ve ANPI partizanların birliği, geleneksel solun dört ana kuvvetinin liderlikleri, kendilerinin destek çıktıkları gösterinin iptal edildiğini ilan eden bir kamuoyu duyurusuyla birlikte gösteriye katılımdan çekilmeye karar verdiler. Bu dört örgüt Macerata saldırısından üç hafta sonra 24 Şubat'ta Roma'da bir gösteri düzenlemeye razı oldu. İçişleri Bakanı Minniti, eğer gösteriyi örgütleyenler iptal etmeselerdi, yasaklamaya yelteneceğini söyleyerek, birliklerin bu kararını övmek için aceleci davrandı. 
 
Faşist gruplardan şiddetli yanıt taban tabana zıt bir şekilde olur. Hatta mahkeme masrafların karşılamayı dahi önererek, Forza Nuova tetikçiye tam destiğini dile getirdi. Bu arada CasaPound başkanı Simone Di Stefano Macerata'yı ziyaret etti. Traini'nin eylemlerini kınasa da yine göçmen tehdidine dikkat çekti. Birkaç gün sonra, CasaPound İtalyan Parlamentosu'nun bir salonunda gelecek seçimler için programını resmi olarak sundu.
 
10 Şubat Cumartesi günü nihayetinde gerçekleşen Macerata gösterisini başlangıçtan bu yana destekleyen taban sendikaları ve diğer hareketler ve de Sisma sosyal merkezinin kararlılığı sayesinde bu sadece oldu. Gün boyunca okulları kapatan yetkililerin yarattığı gerilim ortamına rağmen, İtalya'nın her yerinden yirmi bin kişi, faşizme ve yabancı düşmanlığına karşı barışçıl fakat kararlı bir gösteri düzenledi. CGIL, Libera, ARCI ve ANPI'nin birçok şubesi liderlerinin çağrısına uymadı ve yürüyüşe katıldı. Dayanışma gösterileri birçok diğer İtalyan ve Avrupa kentinde de yapıldı. Hiç şüphesiz İtalyan anti-faşistler için güzel bir gündü.
 
SEÇİMLERİN ÖTESİNDE
 
Seçim günü yaklaşırken Forza Nuova ve CasaPound, ülke genelinde seçim mitingleri düzenleyerek faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Yerel konseyler bu tür mitingleri yasaklamaktan çekinirlerken(bir kez daha mevcut anti-faşist yasaların tutarsızlığını göstererek), anti-faşist karşı gösteri dalgasıyla yüz yüze geldiler. Faşistler sadece birkaç düzine militanı harekete geçirebilirken, Bologna ve Venedik gibi kasabalardaki karşı gösterilere binlerce kişi katıldı. Yine de, bu sayısal orantısızlığı vurgulamak yerine, medya, polisle anti-faşist mitingler arasındaki çatışmalara odaklanmayı ve "karşıt aşırılıkların" tehdidi üzerine bir hikaye anlatmayı tercih etti. Bu, ülkenin "istikrar"a ihtiyacı olduğu fikrini uyandırdı, tam da büyük koalisyon hükumetinin istediği perspektifti.
 
Sol, bu olaylardan iki şey öğrenmeli. Birincisi, faşist ve yabancı düşmanı düşünceler yükselirken, kötümserlik mantığına yenik düşmemeliyiz. Hatta geleneksel büyük sol örgütlerin desteği olmaksızın binlerce insanın çeşitli İtalyan kasabalarında faşizme karşı sokaklara dökülmesi, faşizme karşı büyük bir cephe oluşturmayı başlayabileceğimiz anlamına geliyor. İkincisi, bu geleneksel sol örgütlerin (ne yazık ki ANPI partizanları da dahil olmak üzere), Macerata gösterisi gibi böyle önemli bir yürüyüşte bir araya gelmekte gösterdikleri tereddüt, İtalyan solunun geleneksel anti-faşist retoriğin ötesine geçmesi gerektiği anlamına gelir.
 
Yıllarca, İtalyan solcuların çoğu, II. Dünya Savaşı İtalyan direnişinin ideallerinin yıllık söylemsel kutlamalarıyla birlikte kendini memnun ederek, faşist fikirlerin büyüyerek her yana yayılma sorununu göz ardı ettiler. Tüm bu yıllar boyunca faşist örgütler çevre bölgelerde varlıklarını kabul ettiriyorlardı ve yabancı düşmanı fikirler hegemonyaya dönüşüyordu. Sol, işçi sınıfı İtalyanlar'ın yaşadığı işyerlerine ve topluluklara geri dönmeli, yoksullar arasındaki faşist destekli savaşın arkasındaki yanlış mantığın maskesini indirmeli ve ortak düşmana karşı ulusal ve yabancı işçi sınıfları arasında bir cephe inşa etmelidir: kapitalizm.
 
İtalya'daki en gelişmiş mücadelelerin bazılarına - lojistik sektöründeki gibi - göçmen işçilerin ön cephede eşlik ettikleri bir tesadüf değildir. Ve bu mücadelelerin bir parçası olmuş toplumsal hareketlerin ve taban sendikalarının Macerata gösterileri ve takip eden diğerlerini ayrıca önüne katmaları bir tesadüf değildir. Bu bizim başlangıç noktamız olmalı.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir.

SOSYALİZM SONRASI ZAMAN

 
 
MIYA TOKUMITSU
 
(Ç.N.: Sevme, içme ve tembellik dışında. Tembellik edelim her şeyde.(Lessing) Hiç düşündünüz mü, neden boş vakit zenginler söz konusu olduğunda bir hak da, işçiler söz konusu olduğunda bir tembellik, bir ahlaksızlık, bir işe yaramazlık vaazlarına birden dönüşüveriyor? Şimdiye kadar, çuvalla boş vakti olan bir zengine tembel, işe yaramaz ya da ahlaksız dendiğini duydunuz mu? Peki işsiz bir işçiye neler dendiğini duydunuz? Oysa, nasıl yerin dibine sokulduğuna, nasıl toplumdan dışlandığına, nasıl insanlık dışı tasnifler içinde kapalı kapılar, örtük perdeler, dönülen sırtlar ardında aşağılandığına belki kendinizde belki yakınınızda yüzlerce defa şahit oldunuz. Neden hep zengin ya da boş vakti olanların gurur duyduğu bir uğraşısı vardır da, erkek işçilerin gurur duyduğu en büyük uğraşısı kahvehanede, o da işten zaman olursa, batak oynamaktır? Kadın işçiler ise boş vakitte de ezildikleri ve sömürüldükleri için, "Kadının Adı Yok!". İşçiler arasında bile boş vakit parçalara ayrılmıştır. Beyaz yakalılara patronları tarafından birazcık daha fazla boş vakit bağışlanırken, mavi yakalı işçiler her zamanki gibi kader kurbanlarıdır. Bütün tek tanrılı ve tanrısız dinler, hemen hemen bütün ideolojiler, hemen hemen bütün gelenek, görenek, özdeyiş ve de ata yadigarı sözler sıradan insanlara, yani kölelere, ezilen ve sömürülenlere çalışmayı emrederler iken, peki ya zenginlere? İşte her zamanki gibi, yaşasın diyalektik! İşçinin en büyük dostu, ona sunulan yalanın içini dışına, aldatan görüntüyü dost bir öze çeviren sihirli bir değnek. İşçilerin sırtından elde etikleri kar sonucu kendilerine sağladıkları boş vakit zenginlere bir haktır; işçilere ise, ırgat gibi çalışmak! İşçiler için boş vakit mi nerede? Diyalektiği işçilerin emrine amade kılan işçilerin sahip olduğu tek bilimsel ideolojide. Karl Marx'ın tek amacı vardı: insanların kendi potansiyellerinin farkına varıp sömürülmeden özgürce kendi kendilerini geliştirebilecekleri boş zamana çok sahip olup az çalıştıkları toplumsal bir düzen. Hala umut var...)
 
 
Yüz yıl önce, Birleşik Devletler emekten daha fazla kar çıkartmak için yaz saati uygulamasını onayladı. Eğer kapitalizmin isteklerinden muaf olsaydık zamanı farklı olarak nasıl düzenlerdik?
 
La Grande Jatte, George Seurat, 1884, bir Pazar günü. Vikipedi Commons.
 
 
Karl Marx'ın, sabahleyin avlanma, akşamüstü balık tutma ve akşam yemeğinden sonra eleştirme eski deyişini unutun - birçokları için, basitçe yorgun olduğumuzda yatağa gitmemiz ve dinlendiğimizde kalkmamız ütopya şeyler, kapitalist sonrası fantezilerdir. 
 
Birleşik Devletlerin yaz saati uygulamasını benimsemesinden yüzyıl sonra -işçilerden maksimum emek gücü çıkartmak için geliştirilen bir buluş- farklı bir toplumun işçiler için nasıl zaman ayıracağı üzerine bazı derin düşüncelere dalmaktan keyif alabiliriz. Dünyamız her şeyin üstünde kara öncelik verir ve emek gücünün dışında kalmaya yetecek servetimiz olmadığı sürece hayatlarımızı, güvenceye alma ve gelir sağlayan bir işi muhafaza etme etrafında düzenlemeliyiz. Sözde "neyi seviyorsanız onu yapın" iş ahlakından esnetilen tüm retorik gelenekler, bu acımasız gerçeklikten bizi uzaklaştırmak için husule geldi. 
 
Kar zorunluluğu zamanı yaşamamızı şekillendirir: dakikası dakikasına, işe giderken treni yakalamak için itişip kakışırken dahi; günü gününe, saat 18:00 süpermarket izdihamından kaçınmak için yeteri kadar kedi mamamız olup olmadığını hesaplarken dahi ve yılı yılına, işe bilenerek yıllar ve mesleki merdivenleri çıkmak için yetişkinliğimizi harcarken dahi. Dostlarıyla planlarını iptal etmek zorunda kalan, bebeği çocuk bakıcısına vererek böylece kendini rahat hisseden ya da baş ağrısına rağmen çalışan herkes, patronların kar taleplerinin ne kadar acımasız olduğunu, kişisel travmadan tutun da basit bir yorgunluğa kadar bir aksamaya nasıl tahammül edemediklerini bilir. 
 
İşçiler, günlerinin ve canlarının tamı tamına ne kadarını patronlar ve hissedarlar alabilir üzerine kanlı savaşlar verdiler. Bugün çok iyi bildiğimiz gibi, işçiler nispeten zayıf bir konumdadır ve bu nedenle kar elde etme hayatlarını gittikçe daha fazla kontrol etmektedir. 
 
Aşırı iş kültürleri, finans ve teknoloji de dahil, tamamen kendilerini mesleki rollerle tanımlamaları için işçileri sıklıkla teşvik eden bazı sektörleri istila ederler. Haftada 70 saat, daha fazla elemana acil ihtiyaç olduğuna işaret etmez. Önemsiz olarak kabul edilir, eğer gurur işareti olarak değilse. 
 
Gazetecilik ve grafik tasarımda sürekli işçilerin geçici işçilerle yer değiştirmesi, bu işçiler, tek tük kısa süreli işleri güvenceye alma umuduyla, bir yere yerleşme, başvurma ve kendini markalaştırma işine bedava bol zaman harcayabilirler anlamına gelir. Bu arada işverenler ödemek zorunluluğu olmaksızın yığınla makale fikirleri ve tasarım tarifleri alırlar.
 
Diğer sektörler, özellikle hizmet ve perakende, ne zaman ve ne kadar uzun çalışacaklarını işçilerin rızasına bırakmayarak, tam zamanlı düzenlemeyi tesis ettiler. Bu işçiler çocuklarını düzenli çocuk bakımına kaydeddiremez, haftalık otobüs biniş kartı alamaz ya da arkadaşları ve aileleriyle plan yapamazlar. Vardiyalar arasında evde rahatlayabilecekleri ya da bir hobinin keyfine varabilecekleri "işe yaramaz" saatleriyle şehir dışındaki alışveriş merkezleri ya da hava alanlarındaki işlerine neredeyse saplanıp kalırlar. 
 
Toplumsal ve ekonomik örgütlenme sistemimiz, zamanımızı inkar etmek ve parçalara ayırmak için baş döndürücü bir dizi yöntem kullanır. Bunun olmadığı bir dünyada zamanı nasıl yaşayabiliriz? 
 
Kar yükü olmayan bir toplumda boş zaman, insan yaşantısının merkezi haline gelebilir. Bugün, boş vakit ile tembelliği ve tembellik ile ahlaksızlığı sıklıkla bir araya getiririz, ancak böyle olması gerekmez. Aslında, "business" için Latince bir kelime olan negotium[iş], çalışma olmayan zamanı bazı toplumların ne kadar ciddiye aldıklarını ortaya koyar. Kelimenin tam anlamıyla negotium, boş vakit(-otium) yokluğunu(neg-) ifade eder. Başka bir deyişle, Romalılar, yaşamın keyif veren taraflarına katılmadığında insan sıradan şeyler yaptığı için olumsuz terimlerle işi tarif ettiler. Antik Roma'nın ataerkil, köle sahibi toplumuna geri dönmeyi istememekle birlikte, boş vakti daha ciddiye almakla yetinebiliriz.
 
Modern "otium"[boş zaman], bir miktar boş dolaşmanın yanı sıra, üretim faaliyetinin bir karışımını içerir. Olumsuz bir görüş içinde varsayıldığı gibi boşa zaman harcama peşinde olmayı düşünmekten ziyade, bir asır önce Paul Lafargue'nin "Tembellik Hakkı"nda ileri sürdüğü gibi, insan yaşamının gerekli bir tarafını herkesin hak ettiğini öne sürebiliriz.
 
Gerçekten de, gezinmeyi aklımıza getirdiğimizde harika şeyler ortaya çıkabilir. Nobel Ödülüne aday gösterilen İngiliz fizikçi Peter Higgs, büyük buluşunu "sukunet ve sakinlik"e yorar ve modern akademinin meşakkatli yayım zorunluluklarının onun için keşfini yapmayı ya da aslında kendisinin genç yaşta en küçük şekilde akademik kariyer sahibi olmasını imkansız yapacak olduğunu var sayar.
 
Gel gör ki, kar için hayallerimizi esir almaya çalışanlardan tembelliği korumalıyız. Heveslerimizin çoğu, Higgs'in gibi, yararlı ya da en sonunda aydınlatıcı olmayacaktır, ancak bu onları kendimiz için daha değersiz kılmaz. Çoğumuz, başımızın etini yiyen başka bir şey yapmamız gerektiği duygusu olmaksızın boşa zaman harcamanın nasıl hissettireceğini bilmiyoruz. Ya eğer keşfetmekte özgür olsaydık? 
 
Deli bir tempoda durmadan işleyen küresel bir piyasa içerisinde böyle boş zaman derinlemesine yabancılaştırabilir - Bruce O'Neill'in, "The Space of Boredom: Homelessness" adlı kitabında tanımladığı gibi, ayak uyduramayan ötekileştirilmiş kişilerin uğradığı durum. O'Neill'in kitabı, komünizmin çöküşünden yirmi yıl sonra, çoğu Romenin refahı unuttuğu, üretim ve tüketimin kapitalist sosyalliğinden çoğunun dışlandığı Bükreş'te evsiz toplulukları inceler.
 
Meta tüketimine odaklanmayan birbirimizle ilişki kurmanın yollarını geliştirerek, bu boş, yavaş zamanı ele geçirebilir ve onda hak iddia edebiliriz. Aslında yapılacak iş daha az olursa, işten keyif almak için herkesin yeterince saygın bir yaşam sürmesini temin ederek, bu boş zamanı doğru bir şekilde kullanmak ve el üstünde tutmak için hafta ve aylarımızı yeniden şekillendirebiliriz. Boş boş dolanmak ve komşularla çene çalmak epey hoş olabilir, bunu yapma zamanımız olduğunda eğer utanmazsak.
 
Tabii ki çoğumuz boş zamanlarımızda, dekupaj yapmak, gençler için koçluk yapmak, pişirmek ve görünürde yakacak odun yığmak gibi üretken şeyler yapmaktan gerçekten keyif alıyoruz. Hobileri eğlenceli hale getiren şeylerin büyük bir kısmı, kar güdüsünden kurtulduktan sonra, onlara deney yapma, bozma, bırakma ve yeniden başlama imkanını vererek, uygulayıcıların seçtikleri tempoda çalışmalarıdır. 
 
Günümüzde hobiler, iş ve hizmet tarafından sömürgeleştirilmeyen azıcık zamana sıkıştırılmıştır. O zaman bile, hobiler sadece malzeme ve gereçlere parası yetenler için mümkündür. Boş vakte ciddi bir yaklaşım, öğrenmek ve denemek isteyen herkese hokey sahalarını ya da yatları açarak, her yaştan insanın gençlik grubuna yayılabilir.
 
Kapitalist sonrası gelecekte her şey değişmeyecektir. Yiyeceklerin hala çiftlikte ekip biçilmesi, çocukların öğrenmesi, binaların tamir edilmesi gerekecektir. Hiçbir sorumluluğumuz olmayacak demek değildir, ancak zamanımızı düzenleyen kar elde etme şeklini mahvedeceğiz. 
 
Yine de şimdiki, anlık arzularımızı adam akıllı yok etmeye devam edeceğiz, ancak bunu, patronların kar amaçları için değil, genel refahımızın uğruna yapacağız. Hastaneler hala 7 gün 24 saat çalışmaya devam edecektir ve temel ahlaklılık, geceyarısı müzik zevklerimizi komşularımıza dayatmak gibi anti-sosyal davranışlarımızı hayal kırıklığına uğratacaktır. Hedef, bireysel heveslere müsamaha etmemek değildir - "İstediğimi istediğim zaman yaparım," ancak bütün topluluğun gelişmesine imkan tanıyan günlük, mevsimlik ve dönemlik uyumu güçlendirmek için.
 
Hala çalışma haftaları ve kariyer yollarına göre mi hayatlarımızı yaşayacağız? Çoğu kişi yapabilir. Fakat bir iş/yaşam dengesi aramak yerine, sadece hayata sahip olabiliriz: ekmek parası derdinde dünyadaki zamanımız çalışmanın yanı sıra -nekahet devresi, çocuk yetiştirme, arkadaşlık, hayal kurma, yas tutma- haklarını alır. 
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

MAKEDONYA SORUNU

 
 
STATHIS KOUVELAKIS
 
(Ç.N.: Milliyetçilik o kadar aptalca ve milliyetçiler o kadar aptaldır ki, iki halkı çok kolayca "bir isimlendirme" yüzünden dahi birbirine düşürebilir ve birbirlerinin boğazlarını sıkmalarını sağlayabilirsiniz. Ardından da kazançlı kapitalistler-burjuva sınıfı çıkar. Oysa, milliyetçilik ve milletlerin oluşumu üzerine-ki Hollanda haricinde hepsinin tarihi hepi topu 200 yıldır- alt düzlemde en güzel tahlili çok kısa olarak Eric Hobsbawm yapmıştır: "Milliyetçileri yaratan milletler değildir. Milletleri yaratan milliyetçilerdir." Aynı, İtalya'nın kurulması sonrası ünlü siyasetçi ve teorisyen Massimo D'azeglio'nun ettiği meşhur laf gibi: "İtalya'yı yarattık, şimdi İtalyanları yaratmalıyız!".Bizde ise, cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yılların milliyetçi uydurma ve saçmalıklarına değinmeye bile gerek yok çünkü şu anda daha beteriyle mücadele ediyoruz! Eğer, Ernst Gellner'in "çakışma prensibi"nde belirttiği gibi, milliyetçiliği politik alandan alıp kişiye özel alana hapis edemezsek, milliyetçiler tüm dünyayı kana bulamaya devam edeceklerdir.)
 
Makedonya ve Yunanistan arasındaki isim anlaşmazlığı, dış gözlemciler için önemsiz görünüyor, ancak her iki ülkede de sağ kanat milliyetçiliği beslemektedir.
 
 
Eski Yugoslav cumhuriyetinin resmi adı üzerinde Makedonya ile çekişmede olası bir Yunan tavizi üzerine  4 Şubat 2018'de Atina protestosu boyunca göstericiler Yunan ulusal bayrakları sallıyorlar.  Milos Bicanski / Getty
 
 
Adında ne var? Makedonya, Yunanistan'ın kuzeyinde, Büyük İskender'in doğum yeri olan ve tarihi önemi olan bir bölgedir. Aynı zamanda Makedonya Cumhuriyeti'nin ve Bulgaristan'da bir bölgenin adıdır. Milyonlarca etnik Yunanlı kendilerine Makedonyalı diyor ve adını tanımlamak için cumhuriyeti elde geçirmek Yunan milliyetçiliğinin ana ülkülerinden biri haline dönüşüyor. Kendi hesabına, Makedonya Cumhuriyeti içerisinde Yunan-karşıtı milliyetçilik de aynı derecede alev alıyor. 
 
Kulağa sıkıcı geliyor, ancak Yunanistan ve Makedonya cumhuriyeti arasında "isimlendirme çekişmesi," Balkanlar'daki istikrarsızlığın son otuz yıldaki çoğunlukla gözden kaçmış bir faktörüdür. Makedonya Cumhuriyeti Yugoslavya'nın bir parçası olduğu süresince uyku durumunda kaldı; ne zaman ki federasyon dağıldı, peşinden anlaşmazlık patladı ve bağımsızlığını ilan etti.
 
Yugoslavya'da ve - ki Yunanistan'ın toprak sınırlarının neredeyse tamamını kapsayan - komşu Balkan ülkelerinde sosyalizmin çökmesi ve halk ayaklanmaları, ekonomik sebeplerden ötürü bu ülkelerden göçmen akınına yol açtı. Oldukça çabuk tutuşan ve bir hayvana dönüştürülen bölgede Yunanistan'ın konumu endişeleri alevlendirdi. Lanetli "Balkan geçmişi" korkuları gündeme oturdu ve "isim anlaşmazlığı" yeni bir önem kazandı.
 
MİLLİYETÇİ DALGA
 
Bir devlet adını almadan önce "Makadenya," Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması sonrasında ortaya çıkan ulus devletler arasındaki savaş alanlarında sert bir şekilde kavga edilen bir bölgenin adıydı ve aynen kalır. 1912-1913 Balkan savaşlarından sonra, nihayetinde Yunanistan, Bulgaristan ve o zamanki Yugoslavya Krallığı arasında bölündü. Modern zamanda, Yugoslavya Halk Federasyonu içerisinde 1944'te ayrı bir cumhuriyet haline geldi ve 1963 yılında "Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti" olarak yeniden adlandırıldı. 
 
Önceki federasyonun etnik olarak çeşitli kısımların ve en son oluşturulan Yugoslavya yanlısı duyguların sürüp gitmesinin bir işareti olan eski Yugoslavya devletlerinin gelecek birliğine katılımı yasallaştırılmasına rağmen, cumhuriyet, bağımsızlık onaylama referandumunun ardından Eylül 1991'de bağımsız oldu.
 
Ancak, tarihsel ve ilhakçı kaygılara atıfta bulunarak, Yunanistan aniden, yeni bağımsız olmuş devlet tarafından "Makedonya" adının kullanılmasına karşı çıktı. Makedonya'nın kuzey Yunan bölgesi sakinleri de kendilerini "Makedonyalılar" olarak tanımladığı için Yunanistan komşu ülkenin en büyük etnik grubuna ve diline atfen terimin kullanımına itiraz etti. Bağımsız hale geldiğinden beri Makedonya Cumhuriyeti, Vergina Güneşi(antik Makedonya hanedanı sembolü) ve Büyük İskender gibi tarihlerinin bir parçası olarak Yunanlılar tarafından kabul edilen Antik çağların sembol ve figürlerine el koymakla ve komşu ülkeler üzerinde toprak iddialarına yol açan ilhakçı görüşlerin politik kurulumu ile Yunan medyası tarafından sürekli suçlandı. 
 
1990'lar boyunca, başka ulusların topraklarında herhangi bir hak iddia edilmediğini ve komşu ülkelerin iç işlerine karışılmayacağını öne süren Makedonya Cumhuriyeti anayasasına getirilen değişiklikler bu tutumu hiçbir şekilde değiştirmedi. Makedonya Cumhuriyetinde son yirmi yıldır iktidarda bulunan sağcı VMRO-DPMNE partisinin saldırgan milliyetçi söylemi, iki ülke arasındaki gerginliğin artmasına katkıda bulundu.
 
Yunan kamuoyunda Yugoslavya'nın çöküşüyle ve yakın tarihli Balkan savaşlarıyla ortaya çıkan kaygılar, siyasetçiler ve Rum Ortodoks Kilisesi tarafından Makedonya Cumhuriyetine karşı düzenlenen milliyetçi bir kampanyaya sistematik bir şekilde yönlendirildi. 1992'de Selanik ve Atina'da sadece Yunanistan'ın "Makedonya" adını kullanmaya hakkı olduğu iddialarını desteklemek için toplu mitingler düzenlendi. Milliyetçi sağ, Kilise ve çeşitli aşırı sağcı gruplar, bu güçlerin destekçi ordusunun çok ötesinde yüz binlerce insanın toplandığı bu hareketlerde belirgin rol oynadılar.
 
Aslında, baştaki tepkilerini daha da sertleştirecek olan Yunanistan'ın önde gelen siyasi partileri, 13 Nisan 1992'de yeni cumhuriyetin adında herhangi bir şekilde "Makedonya" kelimesini kabul etmemeye karar verdiler. "Ulusal birlik" görüntüsü içinde, aşırı sol ve Komünist Partisi(KKE) hariç olmak üzere sol parti Synaspismos'takiler de dahil, parti liderleri ulusal mitinglere katıldılar.
 
Ancak durum değişti. Synaspismos sola doğru kaymaya başladı ve daha önceki tutumundan uzaklaştı. 1996'da, ana akım partilerin önderlik ettiği "milliyetçi kıvılcım"ın bir parçası olmaktan artık vazgeçti. "Bileşik bir isim" temelinde(coğrafi ya da zamana ait bir belirteç olarak "Makedonya") bir uzlaşma duruşunu-Komünistler tarafından da paylaşılan- o zamandan beri savunuyorlar. Bu ayrıca, bazı kesimlerinin(Synaspismos ve gençlik kolu ve DEA, Enternasyonalist Solcu İşçiler gibi) Makedonya Cumhuriyeti'nin anayasal ismini sürdürme hakkını savunmasına rağmen, Synaspismos'un ana bileşenin bir koalisyonu olan Syriza'nın kuruluşundan(2004) bu yana resmi duruşudur.
 
1993 yılında Birleşmiş Milletler himayesinde geçici bir uzlaşma sağlandı, Makedonya uluslararası kuruluşlarca "FYROM" olarak kabul edildi - Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti. Ancak, çoğu ülke tarafından anayasal adıyla tanınması çok uzun sürmedi(şu anda 190 BM üye ülkenin 130'u tarafından). 2008 yılından itibaren, Yunan siyasi seçkinleri, "bileşik bir isim"in kabulüne, ancak bu konum değişikliğini açıkça ve net olarak üstlenmeksizin, yöneldiler. İki ülke arasındaki müzakereler, her iki ülkede de milliyetçilik patlamalarını tetikleyen gerginlik anları ve yakınlaşma anları olmak üzere çeşitli safhalardan geçti.
 
Bu rekabetin en çarpıcı tezahürlerinden biri, Büyük İskender ve Vergina Güneşi'nin temsillerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, Antik Dönem^den sembol ve figürlerin kötüye kullanımı oldu. Büyük İskender adı Yunan şehirlerinin meydan ve caddelerinde yaygınlaşırken, 1992'de Kavala havalimanının adının "Büyük İskender" olarak değiştirilmesini bir yıl sonra Selanik'in yeni adı "Makedonya" izledi. Üsküp havalimanı "Büyük İskender" olarak yeniden adlandırıldı ve başkentin şehir merkezi, eski Makedonya'nın görkemini tekrar ele geçirmek amacıyla, onlarca heykel ve yapı ile dev bir "yeniden markalaştırma" dönüşümü geçirdi. Adlandırıldığı üzere "Üsküp 2014" adlı proje, şehir zevksizliğinin ve yolsuzluğun sembolü haline geldi ve son yıllarda Makedonya'nın siyasi ve ticari seçkinlerini etkileyen skandallarda kilit rol oynadı.
 
 
ABD'NİN ROLÜ
 
İki ülke arasındaki görüşmeler, ABD çıkarlarının bir temsilcisi olarak çoğunlukla görülen Matthew Nimetz'in, 1990'lardan beri konuyla ilgilenen aynı diplomatın himayesinde 2017 yılı sonunda yeniden başladı. Mevcut evre, Balkanlar'da Birleşik Devletlerin ana gayesi haline gelen şeye olanak sağlayacak bir uzlaşma çözümünü kabul etmeye her iki hükumetin istekli olmasıyla karakterize edilir: ittifak içine Sırbistan'ı dahil etme nihai hedefiyle birlikte NATO'nun genişlemesi.
 
Bu süreç, Karadağ'ın Mayıs 2017'de NATO'ya üye olmasıyla başladı. Büyüklüğüne (620.000 nüfuslu) ve önemsiz sayıda askeri (3.000'den az asker) olmasına rağmen, onun kabulü stratejik bir öneme sahipti. Adriyatik Denizi'nin tüm sahil şeridine NATO'nun "sahip olması" tamamlandı,  geri kalan kısmı İtalya, Slovenya, Hırvatistan ve Arnavutluk'a, NATO üyelerine ait. Bu süreç, ülkedeki Rusya etkisini aynı zamanda tesirsiz hale getirdi ve halkın ve politik seçkinlerin çoğu kısmının gönülsüz tavrına karşı geldi. 
 
Makedonya Cumhuriyeti'nin de benzer bir mantığı var ve ABD'yi stratejik hedeflerine yaklaştırıyor: Sırbistan'ın resmi "tarafsızlığını"n hakkından gelme ve Rusya'nın Balkanlardaki her türlü etki konumunu ortadan kaldırma. Bu hedef, şu  anda "isim çekişmesine" dahil olan her iki hükumet tarafından da desteklenmektedir. 
 
Makedonya Cumhuriyeti'nde, milliyetçi sağ, "telekulak skandalı" sonrasında iktidardan düştü. 2015'te ifşa edilen belgeler, siyasi ve ticari seçkinlerin yer aldığı büyük ölçekli yolsuzlukların yanı sıra tüm vatandaşların gözetlendiği ve baskılandığı sistemi de açığa çıkardı. Bu, halkta bir protesto dalgasını tetikledi ve Yugoslav döneminin iktidar partisinin halefi olan sosyal-demokrat SDSM ve Arnavut azınlığı temsil eden partiler arasında bir koalisyonu iktidara getiren 2016'daki erken seçime yol açtı. Mevcut hükümet, ABD ve Avrupa Birliği'ne olan sadakatini göstermeye heveslidir ve ABD tarafından hazırlanan bu yaz NATO ile bütünleşme ve AB'ye katılma müzakerelerini hızlandırmada belirlediği hedefi gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapacaktır. "Bileşik bir isim"in(coğrafi bir belirteç olarak "Makedonya") kabulü ve Üsküp'ün havaalanının yeniden adlandırılması (2006 yılından bu yana "Büyük İskender" olarak adlandırılıyordu) gibi iyi niyet hareketleri, uluslararası tanınma ve "Avrupalılaşma"ya meyilli bir halkın çoğunluğu tarafından kabul edildiği görülen bir yaklaşımın parçasıdır.
 
Yunanistan'da, 2015 yazında Troika'ya teslim olduktan ve daha fazla tasarruf tedbirleri, serbestleştirme ve özelleştirme uygulamasından sonra Syriza hükumeti NATO ve İsrail'in doğu Akdeniz'deki en ateşli destekçisi oldu. Yunan dış politikası üzerine uzman çevrelerin şu anda kulağa fısıldadığı gibi, Alexis Tsipras tarafından izlenen strateji, Türkiye'nin otoriterliğe kayışını ve ABD ile giderek büyüyen gerginliğini fırsat bilerek, Yunanistan'ı, "Balkanların İsrail'i," giderek artan istikrarsızlık bölgesinde Batı'nın temel direği yapmaktır. Makedonya Cumhuriyeti'nin yeni hükümeti ile ABD sponsorluğundaki görüşmelerin pozitif getirisinden faydalanarak, Tsipras bir taşla iki kuş vurdu: bölgedeki ABD çıkarlarının en güvenilir ortağı olarak duruşunu tasdik ederken, bu konudaki partisinin uzun süredir devam eden fikirlerine bir sefere mahsus sadık görünür.
 
 
ŞU ANKİ TERS TEPME
 
Ancak, onun kararı, Yunanistan adına "Makedonya" adının özel kullanım sahipliğini talep etmek ve her türlü uzlaşıyı reddetmek için ilk olarak 21 Ocak'ta Selanik'te ve ardından 4 Şubat'ta Atina'da kitlesel mitinge çağrıyla birlikte milliyetçi bir ters tepkiyi tetikledi. 1992'de yapılanlardan önemli ölçüde daha küçük olmasına rağmen, siyasi ilgisizliğin hakim olduğu bir dönemde yine de dikkate değer sayıda kalabalıklar (Selanik'te 90.000, Atina'da 140.000) meydanlara çekildi. 1990'ların mitingleri gibi benzer güçler tarafından başlatılmış olmasına rağmen, Tsipras'ın Troyka'ya teslim oluşunun ve Makedonya "ismi"nin satışa çıkarılmasının birleştirdiği "vatansever sol" kesimlerde de etki yaptı.
 
Böylece, Yunan solunun sembolü olan besteci Mikis Theodorakis, aşırı milliyetçi sağın sözcülerinin hakim olduğu Atina mitinginde aynı sahneyi paylaştı. Aynı zamanda miting, Yunan parlamentosunun eski başkanı ve Mélenchon'un Fransa Insoumise'sinin popülist siyasi üslubunu kopyalamayı amaçlayan "Özgürlük Yolu" hareketinin kurucusu olan Zoe Konstantopoulou tarafından da desteklendi.
 
En endişe verici işaret, Yunan kamuoyunun açık bir çoğunluğunun(yüzde 60 ila 70), bir belirteç eşliğinde "Makedonya" adını içerecek herhangi bir uzlaşıya karşı çıkmalarıydı. Eğer, 1990'lı yılların başlarındaki milliyetçi dalga Balkanlar'da değişmekte olan jeopolitik endişelerle körüklendiyse, mevcut olan güdülenim, Troyka'ya boyun eğen politik seçkinler sınıfına karşı yöneltilen geniş çaplı bir hoşnutsuzluk ve Yunan toplumunu umutsuzluğa sürükleme ile birlikte "isim" üzerine önceden beri var olan saplanma birbirine karışarak, çok daha karmaşık görünür.
 
Avrupa destekli kemer sıkma programının yüzde 62 oyla reddedildiği ulusal referandumdan sadece bir kaç gün sonra, 2015'te Syriza hükumetinin teslim oluşu, travmanın merkezinde yer alıyordu. İhanet ve derin aşağılanma duygusu, daha fazla kemer sıkma, devam eden ekonomik durgunluk, kalan kamu varlıklarının satılması ve çok yüksek bir kesimi kalifiye üniversite mezunu olan yüz binlerce genç Yunanlı'nın göç etmesi ile büyüdü. Çoğu insan için "sağ" ve "sol" arasında bölünmüş çizgilerin anlamını yitirdiği ideolojik karışıklık ve moral bozukluğu ile derinden etkilenen bir toplumda, Makedonya "ismi"nin gerçek olmayan bir satışa çıkarılmasına karşı protesto, son on yılda iktidarda olan tüm hükumetler tarafından sıradan Yunanlıların en temel isteklerinin tam olarak satışa çıkarılmasını reddedme şekline dönüşüverdi.
 
Bu, örtülü fakat derin siyasi krizin, daha geniş bir alanda istikrarsızlığın daha da yükselmesine yol açarak, otoriter ve gerici güçlerin yarar sağlayabileceği açıkçası tehlikeli bir durumdur. Kendi kaderini tayin etme ve kendini isimlendirme için Makedonya Cumhuriyeti halkının hakkını tanımaksızın mevcut kilitlenmeye hiç bir çözüm bulunamaz. "Bileşik isim" pragmatik bir uzlaşma gibi görünüyor, ancak sınırın her iki yakasında da dah büyük bir muhalefetin kristalleşme riskini içeriyor. Neoliberalizme ve Batı'nın çıkarlarına bağlı siyasi seçkinler tarafından arka çıkıldığından, barış içinde yaşama arzusunda olan her iki halkın bir ifadesi olmaktan çok dış baskının bir sonucu olarak daha çok görünüyor. Bu nedenle, gelecek olası çekişmelere ve kalıcı rekabetçi ve güvenilmez duygulara açık kapı bırakıyor.
 
Bu anlaşmazlıkta Yunanistan açık olarak güçlü oyuncudur. Milliyetçi ters tepkileri durdurmak için, komşusunun aşağılanması ve komşusuna zorbalık edilme taktiklerini durdurmak zorundadır. Fakat arızalı siyasi seçkinler böyle bir görev için uygun değillerdir. Yunan radikal solunun, bölünmelerin ve iktidarsızlığın üstesinden gelmesi, geçmiş başarısızlıklardan dersler çıkarması ve yaygın öfkeye karşı ilerici alternatif sunması aciliyet taşıyor. Ülkenin çaresiz durumundan sorumlu olan yerli ve yabancı güçlere karşı halkın egemenliği savunurken, herhangi bir milliyetçi gericiliği reddetmek, böyle bir gelişme için gerekli şart olarak gözüküyor.
 
Yunan halkının gerçek düşmanları Üsküp'te değil lakin Berlin, Frankfurt, Brüksel ve Paris'te, tabii ki, kendi ülkelerinin içinde.
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ONLAR HER YERDE, PEKİ YA BİZ

(Değerli okurlar,

Üretim katkı tartışma bölümü, tartışma ortamının gelişimine üretimlerimizle katkı olması için bir çabadır. Farklı ses ve düşüncelerin belirli bir seviyeyi ve saygıyı koruyarak kendilerini ifade edebilecekleri ve ağırlıklı olarak kendilerini bağlayacağı bir üretim alanıdır.

 Böylesi bir dönemde ideolojik teorik netleşmeye katkı sağlayacak bir mücadele içerisinde olmak, hepimizin zorunluluğu ve sorumluluğudur.

Saygılarımızla.)

ONLAR HER YERDE, PEKİ YA BİZ
Günlük koşuşturma yorgunluğu sonrasında eve gelip ayaklarımızı uzatıp akşam haberlerinin karşısına geçtiğimizde ilk onlara rastlarız. Beynimize kazınmış olan siyasi partiler, onların liderleri, liderlerin etrafındaki alkışçı siyasi yardakçılar, o gün yürütülen siyasi polemikler hep bizi beklerler. Aslında bununla da kalmaz. Radyo programlarında, gazetelerin manşet ve köşe yazılarında, reklam panolarında, güce tapan sanatçılarda, akademisyenlerde, gazetecilerde, okullarda, camilerde, elektrik, doğalgaz, su faturalarında, her yerde sırf onlar vardır. Tüm meydanlarda, caddelerde, parklarda, bahçelerde bir tek onlar vardır özgürce konuşan, toplanan, gösteri yapan. Onlar hayatımızın içindedir, hatta hayatlarımızı onlar belirler...Biz hayatı belirlenenler de yeri gelir onların hayatı için hayatlarımızı hiçe sayarız.
 
Sokaktan geçenlere sorsak, "Sizce siyaset ve siyasi partiler nedir?" diye, çoğunluk üç aşağı beş yukarı aynı tanımlamaları yapar: Siyasi partiler, talep haline dönüşen toplumsal ihtiyaçları siyasi alana taşıyan ve insanları peşlerinden sürükleme yetenekleriyle var olabilen yapılardır. Siyaset ise, talep haline dönüşen toplumsal ihtiyaçların veya öngörülerin projelendirilmesi işi-sanatıdır. Hatta siyaseti kategorilere bile ayırabiliriz. Öngörülü siyaset siyasi iradenin total ön kabulleri ve bütünü tanımlayan kriterleri olduğu halde; verili siyasette siyasi irade toplumu veri olarak kabul eder ve talep haline dönüşmüş toplumsal ihtiyaçlardan hareketle bunları kendi siyasi tercihlerine göre biçimlendirme çabası gösterir. Verili siyaset var olan önceliklidir ve onun nesnel durumu öncelikli olup var olanı talep haline dönüşmüş ihtiyaçlarının tercihlerimize göre projelendirilmesi önem kazanır.
 
Peki bu tanımlamalar gerçekte doğru mudur? Hayır. Sadece görüntüde doğrudur. Çünkü burada ellerinden "zincirlerinden" başka her şeyleri alınmış ezilen ve sömürülenlerin yardımına kendilerine bırakılan ve unuttukları en değerli miras olan diyalektik düşünce koşar ve onlara ışık tutar: "Görüntü ile öz aynı olsaydı bilim olmazdı."
 
Siyasi partiler toplumu oluşturan sınıflara dayanırlar ve gelişmiş batı toplumlarında egemen güç ve kültür burjuva sınıfı olduğu için siyasi partilerin büyük bir çoğunluğu burjuva sınıfının devletinin paralı çalışanları ve neferleri ve de bekçileridir. Onlar para karşılığında burjuva devletinin jandarmalığını yaparak burjuva sınıfının çıkarları doğrultusunda kapitalizmin bekasını temin ve tesis ederler. Çoğunluk siyasi de zengindir ve siyasi hayatı boyunca tek derdi küpünü daha çok doldurmaktır. Zengin olmayan orta karar olanlar da siyaset aracılığıyla zaten sınıf atlarlar ya da verdikleri hizmet karşılığında sınıf atlatılır. Kısacası Batı'da siyasiler maaşlı çalışanlar gibidir. Patronların, diğer bir deyişle burjuvaların maaşlı bekçi köpekleridir. Bugün dünyada yılda yaklaşık 1.4 trilyon dolar vergi kaçırılmakta ve vergiden kaçınılmaktadır. Buna olanak sağlayan ve göz yuman ise siyasilerdir. Kendi ezilenlerinin, sömürülen işçilerinin ağızlarına ise çaldıkları biçimsel demokrasi soslu milliyetçi vaatlerdir. Batı burjuvazisi ve onun siyasilerinin anladığı ifade özgürlüğü ve demokrasi toplumsal düzeni değiştirme hakkı talebinin sınırlarına kadardır. Ondan ötesi cop, biber gazı ve gözaltıdır. İşte siyaset ve siyasi partiler batıda budur.
 
Biz de ise durum biraz daha farklıdır çünkü ortada batıdaki anlamıyla devlete egemen olan bir burjuva sınıfı yoktur. Aksine devlete yaslanan ve onun sayesinde palazlanan bir burjuva sınıfı olduğundan devletin emrine amade olan bizzat burjuva sınıfının kendisidir; burjuva sınıfının emrine amade devlet değildir. Böyle olduğu için de işler vesayetle yürür. Geçmişte bu askeri vesayet idi, bugün ise sivil vesayet. Ve bu tek adamlığa, diğer bir deyişle diktatörlüğe giden yoldur. Siyasi parti lideri karar verici, siyasi parti üyeleri de el çırparak alkışlayıcı konumundadır. Batıdaki emsalleriyle tek benzerliği her ikisinin de kapitalizmin savunucusu ve koruyucusu oluşlarıdır...Fakat bizdeki kapitalizmin batıdakinden bir farkı vardır. Bizdeki "eş-dost kapitalizm"idir. Yani kamunun kaynakları usulüne uygun olarak eşe-dosta hibe edilir ve özelleştirme ve ihale altında peşkeş çekilir. Böylece yeni bir burjuva sınıfı yaratılır. Tabii ki reislerinin emrine amade bir şekilde. Ahbap-çavuş ilişkisi vardır ve iktidarda olan partiye oy verenler de kurulan "kayırmacılık ağı"ndan faydalanır. Gerçek sermayeyi iktidardakiler götürürken, onlar da toplumsal sermayeden iktidar kimliğine mensuplar olarak faydalanır. Kolay işe girerler, din adına hiç bir baskıya uğramadan gösteri hakları vardır vs... Böylece toplum karpuz gibi ikiye bölünür. Onlar ve onlardan olmayan... Böl ve yönet her türlü yönetim şeklinde güç sahibinin yararına işleyen en kullanışlı araçtır. Hele de bu araç gerici köktenci din ve gerici milliyetçilik anlayışı ile modifiye edilirse...
 
Bu duruma çözüm nedir? Gelin bu sefer tarihe başvuralım. Ama bunu yapmadan önce görünen çözüm çoğu kişinin gözünde hemen hemen şöyledir: Siyasi Parti tutumunu net olarak koymalıdır.Yaşam durağan olmadığına göre, öngörülerimiz ve toplumsal talep-yapı sürekli ve eş zamanlı olarak değişir. Hızlı değişimlerde bunu fark etmek kolaydır, yavaş değişimlerde bunun farkına varılamayabilir, öngörülerimizi mutlaklaştırarak kafamızdaki nihai dünya nizamı olarak algılamaya başlarız.(...) Sahicilik bir partinin toplumca siyasi kimlik olarak algılanmasıdır; bu ise toplumun o partide bir amaç birlikteliği, fikirsel ve kişisel bir iç tutarlılık algılanmasını gerektirir. Siyasi partiler fikri taşıyıcıların sahiciliği ve üyelerinin nitelikleriyle birlikte yaşam anlamı bulur. Bir partinin üyesi olmak o partili olmak için ne yeterli ne de gereklidir. İnsanlar parti üyesi olunca fikren o partili olmazlar, aksine fikren o partili olunca gelirler. Dolayısıyla önemli olan dostlarını o partili yapmak için çaba harcamalarıdır. Bu anlamda öncelikli görevi toplumla bağ kurmak olarak algılamalı ve üyeler kendilerini lokallerden kahvehanelere hapsetmemeli ve giderek toplumla iç içe yaşamaya çalışmalıdır. Siyasi temsil edici olanların kendi dışına çıkarak kendisine dışarıdan toplum gözüyle bakmalıdır. Siyasi kişilik kendini ne sandığı, siyasi alanda nereye oturduğu değil, başkalarının onu nasıl gördüğünü görmesidir. Verili tarihsel damar üzerine oturup oradan beslenmeye çalıştıkça hem söylemler kısırlaşır hem de zamanla o damar tükenir. Bunun anlamı siyasetin hedef alanına yeni toplumsal dinamikleri dahil etmektir. Parti fikir taşıyıcılık ile parti içi yetki ve sorumluluk dağılımını bağdaştırmalı, fikri temsil yeteneği ile görev dağılımını çakıştırmamalıdır. Bu teorisyenlerin parti üst kademelerine gelmelerini gerktirmez. Ancak parti üst kademelerinin bu işlevi eksiksiz başarabilmesini zorunlu kılar. Merkezin temsil gücü, hedef kitleyi ve toplumu etkileme, yönlendirme ve toplum nezdinde güven yaratma kapasitesi fikri taşıyıcılığıyla doğru orantılıdır. Farklı siyasi kimliklerle hayat alanı yaratmaya çalışan kişi ve gruplar platformu olmamalı parti, asgari müştereklerde oluşan partili kimliği geliştirilmeli, çalışma tarzına çift yönlü ve eleştiriye açık bir iletişim mekanizması yerleştirmelidir. Parti içinde her kademede ve kademeler atasında müzakere ve ikna mekanizmaları geçerli olması katılımcılığın ve şeffaflığın hem teşvik edilmesi ve hem de kurumsallaşması gerekir. Partimizin başarısı bize bir lütuf değil, performansımıza göre çıkacak bir durumdur .Bu dünyayı /kendimizi nasıl ne kadar sağlıklı değerlendirdiğimize bağlıdır. Bu nedenle kısır tartışmalara hapsolmadan, değerlerimizi aşırı mutlaklaştırmadan, toplumsal ihtiyaçlardan talep yaratmaya zorlanmadan, örgütün ve taşıyıcıların , kapsayıcı bir biçimde talep haline dönüşmüş toplumsal ihtiyaçlarını önceliğe alarak toplumsal bağlar kurmanın yollarının aranması ve örgütün yüzünü topluma dönmesi içinde bulunduğumuz bu sıkışık durumdan çıkışın yollarını açabiliriz.
 
Bu güzel önerme ve özlemlerin, altyapısını modern kapitalist ekonominin, üstyapısını burjuva sınıfı medeniyetinin oluşturduğu burjuva parlamentarizmi ile yönetilen modern toplumlarda uygulanması mümkün görünmemektedir. Halihazırda zaten sağ ve sol bütün partilerin programlarında adalet ve eşitlik, işsizlik ve yoksulukla mücadele vardır ve bu programların hiçbiri uygulanmamaktadır. Eğer mevcut düzende iyileştirmeler yapmak istiyorsanız siyasal partileri, adalet ve eşitlik terazisinin birazcık daha toplumun orta ve alt sınıflarından yana basmasını sağlamak için reformize etmek isteyebilirsiniz ancak bunların hepsi görüntüde yarar sağlar, özde ise ezilenlere hiçbir şey sağlamaz. Sağlaması için de önce ezilen ve sömürülenlerin devrim yapması gerekir. Ezilenlerin tarihi bunun çok iyi ve hala aşılamayan bir örneğiyle ışıl ışıl parıldamaktadır.
 
Bu, Lenin'in(Leninist değil) parti modelidir. Leninist parti modeli söz konusu olduğunda insanlar iki tutum içindedir-genelikle sol kesim. Birinci tutum bu deneyimin otoriterlikle sonuçlandığı ve reddedilmesi gerektiği yönündedir. İkinci tutum ise parti modelinin açık ve dinamik olduğu üzerinedir. Lenin savunucuları bir yere kadar haklılar. 1918 ve 1930 yılları arasında Lenin'in partisi olabildiğince şefaflık ve dinamizm taşıyordu. 1930'dan sonra ise Leninist bir partiye dönüştü. Özünde olan liderliğin hesap verebilirliğine dayanan model yerini bambaşka bir şeye bıraktı. Bu bozulmanın nedenleri bu yazının konusu olmadığı için değinmeyeceğiz. Ama kısaca şunu söyleyebiliriz; güçlü bir demokrasiye sahip bir parti tekdüzeliğin ve kemikleşmenin esiri olmamalıydı.
 
Burada önemli olan nokta günümüzde hala Lenin'in parti modelinin aşılamamış olmasıdır. Gelin sözü Vivek Chibber'e bırakalım: "Durum böyle olunca, çoğu ilericinin günümüzde yaptığı gibi, sonraki solun Leninist parti modelini reddetmesi gerektiği sonucuna varmak kolaydır. Bu görüşle ilgili sorun, başka hiçbir modelin siyasi açıdan etkili olabilecek herhangi bir yere gelmediğidir. 1960'lardan bu yana Sol'dan çıkan tüm öyle olduğu varsayılan alternatifler -çok eğilimli örgütler, horizontalist'ler, anarşistler ve onlara yakın gruplar, hareketlerin hareketi vb.- bir süreliğine harekete geçebildiler, ancak çok daha az maddi kazanımlar elde ederek, hareketleri sürdürmede az başarı sahibi oldular. Doğrusu, kadro tabanlı model o kadar başarılı oldu ki, yirminci yüzyılın her büyük hareket partisi onu bir dereceye kadar taklit etti, hatta Sağ'da bile."
 
Sonuç olarak, belki bizler gelecekte çok daha iyi bir parti modeli bulacağız ama bugün için bunun yolu 1918'den geçmektedir. Dönüp bakmamız yeterlidir. Ezilenler ve Sömürülenler adına....
 
ŞÜKRİYE ERCAN
 
 
 
 

SURİYE: SAVAŞIN BARBARLIĞI VE EMPERYALİST RİYAKARLIK

 
 
Alan Woods 27 Şubat 2018
 
 
(Ç.N.: Bölgedeki hemen hemen tüm güçlerin, ezilen ve sömürülen halklar açısından, birbirlerinden farkı yoktur. Esad, Amerika, Rusya, İran ve Türkiye; tüm bu aktörler gerici, karşıdevrimci ve acımasız şiddet doludur. Tek amaçları vardır: kendi çıkarları-kişisel ve "ulusal" çıkarlar. Ve köktenci aşırı dinci katil Cihatçı çeteler bu güçlerin sadece kuklasıdır. Geçen yayınladığımız röportaj çevirisinde-Yassin el-Haj Saleh ile Röportaj- Suriye'deki devrime ve karşıdevrime ilişkin yaşanılanları gerçek bir tanığın gözüyle yansıttık. Bu çevirimizde emperyalizm ile ilgili tarafa bakışları çevirmek istedik. Bu çevirileri yayınlama sebebimiz: Birincisi, dünya sosyalistlerinin bölgedeki olaylar hakkında ne düşündüklerini merak etmemiz; ikincisi ise ön yargılardan kurtulup objektif bir gözle gerçeklerin ne olduğunu görmemize yardımcı olabilir kanısıdır. Elbette, çeviriler yazarlarının kişisel yorumlarını da barındırdığından eleştiriye açık noktalar taşıyabilirler. Ancak son merhalede bu kişilerin ezilen ve sömürülen insanlardan yana oldukları unutulmamalıdır.) 
 
 
Birleşmiş Milletler'deki tüm yaygara, gürültücü propaganda ve manevralar sonrasında sözde Suriye ateşkesi aniden, utanç verici ve geri dönülemez bir şekilde bozuldu. Aslında doğmadan önce dahi ölü olan bir düşüktü.
 
"Savaş her şeyin babası ve kralıdır: kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkarır; kimini köle, kimini özgür kılar."(Heraklitus)
 
"Esenlik yokken, ‘Esenlik, esenlik’ diyerek Halkımın yarasını sözde iyileştirdiler."(Jeremiah 6:14)
 
BM Güvenlik Konseyi, Suriye'de yardım dağıtımlarına ve tıbbi tahliyelere imkan tanınması için 30 günlük bir ateşkes talep eden kararı oy birliği ile onayladı. Bunun, geçen haftadan beri hükumet güçlerince bombalanan, Başkan Esad'a düşman güçler tarafından bir süredir tutulan Şam yakınlarında bir bölge olan Doğu Guta halkına insani yardım sağlaması gerekiyordu.
 
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Doğu Guta'daki durumun "yeryüzündeki cehennem"e benzediğini söyledi. Bu doğru. Ancak, Suriyeliler bu tanımlamaya cevap verebilir. Rakip dış güçler ve onların yerli ve bölgesel temsilcilerinin eylemlerinin savaş alanına dönen Suriye'deki altı yıllık harp tüm ülkeyi yerle bir etti.
 
Dünyaya, yaklaşık 393,000 insanın hapsolduğu bölge üzerine varil bombalarının ve top mermilerinin bırakılıp korkunun daniskasının gösterildiği manzaradır bu. Okullar ve hastanelerin kasıtlı olarak hedeflendiği söyleniyor. Ölü ve yaralı çocukların cesetleri kameralarca sergileniyor.
 
İngiltere'de kurulan Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Rusya'nın doğrudan katılımı reddetmesine ve Suriye hükumetinin sivilleri hedef almayı reddetmesine ve Doğu Guta'yı teröristlerden kurtarmaya çalıştığı görüşüne rağmen, bu suçta Suriye rejimi ve Rusya'nın parmağının olduğunu işaret ediyor.  Kime inanmalıyız? 
 
"BİRLEŞMİŞ MİLLETLER"
 
Karar üzerinde oylama, Birleşmiş Milletlerin dışında sefil bir komedi oynandığı için birkaç kez ertelendi. Suriye hükumetinin müttefiki olan Rusya, metinde değişiklikler yapılmasını öngörülebilir şekilde talep etti. Amerika ve Genel Konsey'deki yardakçıları, aynı derecede tahmin edileceği gibi, Moskova'yı zaman kazanmakla suçladılar.
 
Açıkçası, Ruslar ateşkes ilan etmek için acele etmiyorlardı, çünkü Suriyeli dostları sahada savaşı kazanıyorlardı. Amerikalıların aksine çok büyük aceleleri vardı çünkü onların tarafı dayak yiyordu. Acımasız savaşın tahribatının acısını çeken fakir insanların kaderi, Amerikalıların ve onların müttefiklerinin Rusya üzerinden ucuz propaganda zaferi kazanmaları için bu ıstırap görüntüsünü kullanması dışında, gerçekte hesaba katılmıyordu.
 
United Nations Image Flickr United Nations Headquarters
 
BM'deki ABD temsilcisi Rusya'yı "müzakereleri gereksiz yere uzatmakla" suçladı. Kızgın bir şekilde protesto etti: "Bu kararı kabul etmek üç günümüzü aldı, bombardıman ve top mermilerinde kaç anne çocuklarını kaybetti?" Musul'un fark gözetmeyen bombalanması ile katledilen sayısız çocuk ve anneleri hakkında aynı duyarlılığı sergilememesi ne tuhaf! Bu ayrım, bu bombaların Amerikalı pilotlar tarafından kullanılmış olması olabilir mi? Fakat Musul ile ilgili birazdan daha çok konuşacağız.
 
Rusya'nın BM elçisi Vassily Nebenzia, savaşan gruplar arasındaki anlaşmalar olmadan ateşkesin imkânsız olacağını söyledi ve asilerin elindeki Doğu Ghouta'daki durum üzerinden yapılan propaganda yağmuruna ateş püskürdü. Suriye'deki insani durumun korkunç olduğunu ve acil tedbirlerin alınması gerektiğini biliyoruz" dedi. "Sadece Doğu Guta ile ilgilenmek değil, Suriye'nin her yerine yardım eli uzatılmalıdır," diye de ekledi.
 
Uzun ve ateşli tartışmalar boyunca Ruslar, Şam, şiddetin sorumlusu tek taraf olarak sunulmasın diye karar metninin değiştirilmesinde ısrar ettiler. Sonunda Ruslar Suriye'de 30 günlük ateşkes için BM Güvenlik Konseyi kararını imzaladılar. Ama tam olarak neyi imzaladılar? Sözde ateşkes belgesi o kadar belirsiz ve umumi idi ki, hangi tarihten itibaren uygulanması gerektiği bile belirtilmedi. Özellikle Doğu Guta'ya değil, bir bütün olarak Suriye'ye atıf yapıyordu.
 
Rusya diplomasisinin oyunbazlığı ile ABD'nin bir kez daha tamamen köşeye sıkıştırıldığının farkına vararak, ABD'nin BM Büyükelçisi Nikki Haley ateşkesin derhal uygulanmasını istedi, ancak Suriye'nin buna uyacağından şüphelendiğini söyledi. Bu konuda, elbette, kesinlikle doğruydu. 
 
Sonunda "ateşkes," Birleşmiş Milletlerin vaat edilen yardımı teslim etmesi gereken ve insanların kuşatılmış bölgeleri terk etmesine izin verilen yalnızca bir beş saat süre kadar sürdü. Bunların hiçbiri olmadı. Cihatçılar Şam'ı bombalamaya devam ettiler ve Suriye hava kuvvetleri havadan bomba bırakmayı sürdürdü. Hiçbir yardım ulaştırılmadı ve Doğu Guta'dan kaçmaya çalışanlar, şehirden ayrılmalarını durdurmak için cihatçılar tarafından ateşlenen havan mermileriyle vuruldular.
 
 
ADI NE OLURSA OLSUN
 
Amerikalılar, "Suriyeli aktivistlerin" kulağa hoş gelen takma adıyla şu anda tanınan "anaakım" isyancıların yanında savaştıklarını iddia ediyorlar. Aktif oldukları kesin, özellikle internet ve propaganda aleminde. Ancak muharip gücü olarak önemsizdirler. Kuşatılmış topraklarda gücü elinde tutan gruplar, ana cihat grubunun bağlı olduğu IŞID ve el-Kaide gibi benzer zehirli ideolojiyi paylaşan militan cihatçılar. 
 
Sözde ılımlı İslamcılar bir uydurmadır. Bu gruplar, Suriye'deki cihatçı canavarlar, Esad'la hesabı halletmenin köpeksi araçları olarak CIA'nın desteklediği gerçeğini gizlemeye yarayan sadece uygun bir incir yaprağıdır. Ne yazık ki onlar için, isyancılarla hesabı halleden, Rusya ve İran'ın desteğiyle, Esad'dır. Geçtiğimiz Temmuz'da El Kaide ile resmi bağları koparana kadar El-Nusra Cephesi olarak bilinen Suriye cihat grubu Jabhat Fateh el-Sham (JFS), birden fazla sefer isim değişikliği yapıp kendini yeniden markalaştırdı. Fakat bu bukalemun benzeri değişimler bu cihatçı takımın gerici doğasının tek bir zerresini dahi değiştirmedi. Fransızların dediği gibi,  plus ça change, plus c'est la même chose(değişmeyen tek şey değişimin kendisidir).
 
Al Nusra front Image Flickr Coolloud
 
 
Cihatçılar, Doğu Guta'ya insani yardım sağlanmasını kasıtlı olarak engellemekte ve sivillerin banliyöleri terk etmesinin yolunu tıkamaktadırlar. Tıpkı Halep ve Musul'daki gibi, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere yüzlerce kişiyi rehin tutuyorlar. Her ne kadar batı medyasında çok azına ilgi gösterilse de, "insani ara verme"yi de ihlal eden Şam'ın bombalanmasına ayrıca devam ettiler. 
 
Birleşmiş Milletler kararını İslam Devleti üyelerine(İS, önceki ISIS/İSİL) ya da El-Nusra'ya uygulamadı. Ek olarak, Rusya, "onlarla işbirliği yapan" diğer grupları içermesi için karar talep etti. Ve nihai metin, operasyonların İslam Devleti, El-Kaide ya da Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak atanan diğer gruplarla ilişkili "bireyler, gruplar, teşebbüs ve varlıklara" karşı devam edebileceğini belirtti. Bunun "asi" grupların hangisine uygulanmadığını görmek zor!
 
En büyük ve en önemli isyancı gruplar, yani cihatçılar ve onların ortakları, ateşkes kapsamına girmedi. Nusra Cephesi, inkar etmeye çalışsa da El-Kaide'ye bağlı. Ve savaşanlara ve tüm ciddi silahlara sahip oldukları ve bu nedenle Doğu Guta'nın işgal altındaki bölgelerinde gerçek gücü ellerinde tuttukları için sözde ateşkes kağıt üstünde basılı olandan ibarettir.
 
 
MUSUL VE ALEPPO: İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ
 
Batı medyası, Halep ile ilişkin yaptığı gibi, Doğu Guta konusunda büyük bir yaygara kopartıyor. Fakat, üzerinde çok daha büyük bir suç işlenen, iki milyon insanın yaşadığı bir şehir olan Musul'un kaderi konusunda garip bir şekilde sessizliğe bürünüyor. Irak'taki ABD destekli güçlerin Musul'u İslam Devletinden zorlukla çekip alması yaklaşık dokuz ay sürdü. Kent geçen yıl 10 Temmuz'da nihayet "özgürleştirildi". Ancak bedeli gerçekten korkunçtu. Bugün bu bir zamanların muhteşem şehrinden geriye kalanlar sadece, bilinmeyen sayıda ölü erkek, kadın ve çocukların bedenlerinin kapladığı paramparça taş ve moloz yığınlarıdır.
 
Mousul Image Tasnim News
 
Binlerce aile evsiz kaldı. Okullar yerle bir oldu, altyapı şebekesi çöktü, kara yolları toz toprak haline döndü. Dicle Nehri'ndeki köprülerin beşi de hasar gördü. Bir aydan fazla savaşın hiddetlendiği merkezi hastane kompleksi çıra gibi yanıp kül oldu. Yıkım listesi şunları içerir:
 
-10 büyük hastanenin dokuzu
-98 sağlık merkezinin 76'sı
-Dicle boyunca 6 büyük köprü
-Musul yollarının dörtte üçü
-Okullar, üniversiteler ve eğitim merkezleri dahil olmak üzere 400 eğitim kurumu
-11.000 konut birimi
-4 elektrik santrali ve elektrik şebekesinin yüzde 65'i
-6 su arıtma sistemi ve kentin su altyapısının büyük kısmı bubi tuzaklı
-İlaç sanayi kompleksi
-Tüm hububat depoları
-İki büyük mandıra
-212 rafineri, petrol ve benzin istasyonları
-Tüm kamu binaları
-Tüm devlet bankaları ve özel bankalar
-63 dini merkez(kiliseler ve camiler), birçoğu değerli tarihi eser
-Tarım atölyeleri dahil, 250 atölye, fabrika ve küçük fabrikalar
-29 otel
-40 binden fazla sivil kayıp
-Batı Musul'daki 54 yerleşim bölgesinin 38'i yok edildi
 
Nineveh valilik binasındaki personel müdürü, "doğu Musul'un yarısı yıkılırken, batıdaki yıkım çok daha fazlaydı," dedi. Yerel bir gönüllü grubunun bir üyesi, batı Musul'daki yıkımın yüzde 99'a yakın olduğunu söyledi.
 
Bir büyük şehrin fiziksel tasfiyesine yol açan bu korkunç yıkım, çoğunlukla Amerikan bombaları, füzeleri ve topları ve de nüfusun olduğu bölgelerde kullanımı uluslararası çapta yasak olan bir silahın, Amerikan ordusunun kullandığı beyaz fosfor ile gerçekleştirildi. Tüm bunlar Amerikan savaş suçları anlamına gelir.
 
Ancak Halep'te(ve şimdi Doğu Guta'da) Suriye rejiminin ve Rus müttefiklerinin günlük suç duyurularıyla-gerçek ya da değil- topa tutulduğumuz halde, Musul halkına karşı işlenen korkunç suçlar sessizlik, yalan ve yarı-gerçekler eşliğinde halı altına süpürüldü.
 
 
BATI TARAFINDAN GÖRMEZDEN GELİNEN İNSANİ YIKIM
 
Fiziksel tahribattan çok daha önemli olan insan hayatının tahribatıdır. Bağdat'ta ne ABD ne de müttefikleri, çoğu halen molozlar altında yatan cesetleri toplama girişiminde bulunduğu için, sivil kayıpların boyutu bugün hala bilinmemektedir. ISIS'in kendisinin sayısız kurbanları dışında, özellikle de federal polis ve hava saldırıları ile onlara karşı kullanılan kitlesel ateş gücü sonucu 40,000'den fazla sivilin öldürüldüğüne inanılmaktadır.
 
Ancak bu büyük insani felaket batı medyasında büyük oranda göz ardı edildi. Musul'daki gerçekten felaket boyutlarındaki sivil ölümler, uluslararası medyanın çok az ilgisini ya da politikacı ve gazetecilerin dikkatini çekti.  2016 yılı sonunda Suriye hükümetinin ve Rus kuvvetlerinin Doğu Aleppo'yu bombalarken ki öfkesiyle bunu kıyaslayın.
 
İlgili olanların hiçbiri, ISIS, uluslararası koalisyon, Irak hükumeti, hatta Birleşmiş Milletler bile, kurbanların gerçek sayısı hakkında herhangi bir bilgi ileri sürmediler. Airwars(Koalisyon, Rus ve diğer hava saldırılarını izleyip rapor eden gazetecilerin öncülüğünde şeffaflık projesi), 19 Şubat - 19 Haziran 2017 tarihleri arasında 5 bin 805 sivilin öldürüldüğünü tahmin ediyor. Fakat bildiğimiz üzere basında çıkan haberler sadece gerçek ölüm sayısının bir kısmını karşılamaktadır.
 
Musul'daki sivil ölümlerin sayısı neden şok edici derecede yüksekti? Açıklamalar, Uluslararası Af Örgütü (AI) tarafından hazırlanan bir raporda okunabilir: Her Ne Pahasına Olursa Olsun: Batı Musul'daki Sivil Felaket
 
Bu rapor ölüm sayısının kesin bir rakamını vermese de, kaçmaları mümkün olmayan sivillerin bulunduğu kapalı bir alanda beş ay boyunca sürekli topçu ve roket ateşinin neden olduğu korkunç zararı doğruluyor. Musulluların çoğu evlerinde kaldı çünkü ISIS kaçmaya çalışan insanları öldürdü. Fakat çoğu, hükumet onlardan öyle istediği için kaldı. Ordu helikopterden halkın kaçmaması çağrısında bulunan broşürler attı. Bu, ölüm cezası anlamına geliyordu.
 
Fark gözetmeyen bombalama ve topçu ateşi, özellikle eski şehir üzerine son saldırı kurbanların çoğunluğunu çocuk ve kadınların oluşturduğu kan banyosuyla sonuçlandı. Çürümüş cesetlerin kokusunun hala havada hissedildiği Batı Musul'daki molozların altında 4000'den fazla bedenin gömülü olduğuna inanılıyor. Irak birliklerinin acımasızlığı pek çok tanık gözün sosyal medya hesapları ile doğrulanmaktadır. Middleebast çevrimiçi haber sitesinde yayınlanan bir makalede bir tanık, bir Iraklı askerden aktarıyor:"Hepsini öldürdük, Daesh, erkekler, kadınlar ve çocuklar. Herkesi öldürdük."
 
"Cesetler arasında birçok vatandaş vardı," diyor bir Irak valisi. "Kurtuluş ilan edildikten sonra, hareket edilen herşeyi ve herkesi öldürme emri verildi." İsmi gizli kalmak kaydıyla konuşan Vali, bu emirlerin yanlış olduğunu ancak askerlerin ne olursa olsun yerine getirmek zorunda kaldıklarını söyledi. "Bu hiç de doğru değildi" dedi. "Daesh savaşçılarının büyük çoğunluğu teslim oldu ve biz onları öylesine öldürdük."
 
Dokuz ay süren kuşatma sırasında 1.048.044 kişi kaçmaya zorlandı. Pek çoğu geri dönmedi. Musul'un yıkımından kaçan erkekler, kadınlar ve çocuklar çadır kamplarında, çoğunlukla sanal hapishanelerde barındırılıyor. ISIS savaşçılarının aileleri olduğundan şüphelenilen kadın ve çocuklar "rehabilitasyon kamplarına" yönlendiriliyor.
 
Daha önce ISIS tarafından işkence görüyorlardı. Şimdi de Irak birliklerinin ellerinde suçların acısını çekiyorlar ve cinsel tacize uğruyorlar. Ancak hiç kimse şimdiye dek sorumlu tutulmadı. Başbakan Al Abadi sık sık suçları soruşturan insan hakları örgütlerini eleştiriyor. İşkence ve cinsel taciz Irak ordusuyla kurumsallaştı ve tüm davalarda yargıçlar tarafından hoş görüldü.
 
Bağdat, ülkeyi yeniden inşa etmek için 100 milyar dolara ihtiyaç olduğunu tahmin ediyor. İslam Devleti'nin elinde tuttuğu en büyük şehir Musul'daki yerel liderler, sadece kendi şehirlerini ayağa kaldırmak için bu miktarın gerektiğini söylüyorlar. Birleşmiş Milletler orada bulunan 40.000 evin yeniden inşa edilmesi ya da restore edilmesi gerektiğini ve yaklaşık 600,000 oturanın, bir zamanlar 2 milyon kişiye ev sahipliği yapan şehre geri dönemediğini tahmin ediyor. 
 
Şimdiye dek hiç kimse masrafları üstlenmeyi teklif etmedi. Trump yönetimi, Iraklılara büyük bir yeniden yapılandırma için para ödemeyeceğini söyledi. Irak, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin yardım edeceğini ve İran'ın da rol almasını umuyor. BM, Irak çapında iki düzineye yakın kasaba ve şehirde bazı alt yapıları onarıyor ancak bunun finansmanı gerekli olanın sadece bir kısmı. Sonuç olarak, gerçekleştirilen yeniden inşaatın çoğu, ellerinden geleni yaparak ev ve dükkanlarını kurtarmak için bireylerin kişisel tasarruflarından geliyor.
 
Ve Halep kuşatmasının her bir detayı "özgür basın"ımız tarafından incelenip, tekrar tekrar mercek altına alınırken, Musul halkının yaşadığı kabuslara neredeyse hiç mühimsenmedi. Birinin neden diye sorma hakkı olmalı.
 
 
YİNE BİR BAŞKA "GAZ SALDIRISI"
 
ABD'nin diplomatik saldırılarının BM'de tamamen başarısız olması, öfke seliyle kuduran asilerin saflarında hiddet ve çaresizliği kışkırttı. Fakat, iktidarsızlığın yakıp yıktığı öfke. Doğrudan Amerikan desteği olmadan Suriyeli asiler beş para etmezler. Esad güçleri düzenli olarak tozlarını attı. Fakat Amerikalılar Suriye'deki bataklığa ciddi bir askeri güçle katılmaya hevesli değiller. Onları müdahale etmeye ne zorlar?
 
Cihatçıların cevabı anlık idi ve tamamıyla öngörülebilirdi. Propaganda kampanyasını hızlandırdılar, ancak bu sefer yeni bir(ama zar zor yeni) değişiklik başlattılar. Halep kuşatması sırasında Beyaz Başlıklılar olarak adlandırılan, Suriye'de hayat kurtarmaya adanmış tarafsız insani sivil toplum örgütü olduğunu iddia eden bir gruba geniş yer ayırdı. Gerçekte, bu "STK", tek amacı, dünya kamuoyunun sempatisini kazanmak için sivil yaralı/ölülerden şok edici videolar üretmek(günümüz Suriye'sinde zor bir görev değil) olan cihatçı bir örgütlenme idi.
 
Bu manevra öylesine başarılı oldu ki, Beyaz Başlıklılar'a, 2017'deki günlük operasyonlarını anlattıkları kısa film adına 'En İyi Belgesel Kısa Filmi'  Oscarı verildi. Defalarca gerçeği çarpıtan bilgiler vermekle ve sahte "kurtarma" girişimleri düzenlemekle suçlanmalarına rağmen...
 
White Helmets Image fair use
 
Şimdi, "nefes darlığı, diyafram zarının yoğun tahrişi, göz kaşındırması ve baş dönmesi" gibi semptomlar gösteren bazı insanların Al-Shifoniyah yakınlarındaki tıbbi tesislere kabul edildikleri ileri sürülüyor. Beyaz Başlıklılara göre, birkaç çocuk ve kadın nefes darlığı yaşadılar ve "en olmadı bir çocuk" boğulma sonucu öldü.
 
Bu iddialar kesin olarak tarafsız şekilde doğrulanmasa da, bu, batı dünyasının "bağımsız basını"nı onları her gün gerçeğin ifadeleri imiş gibi yeniden üretmeden alıkoymadı. Alışılagelmiş başlıklardan birisi Sky News'te haykırıyordu: Suriye rejimi "sivillere klorin gazıyla saldırdı."
 
Cihatçıların, Amerikalıların askeri müdahalede bulunmasını sağlamak için Doğu Guta'ya gas saldırısı suçlamasını kullanmaları bir ilk olmazdı. 2013'te Obama tarafından, Suriye ordusu mevzilerini bombalamak için ABD'li savaş uçakları göndermeyi haklı kılmak için, iddia edilen bir klor gazı saldırısı ile ilgili gürültülü bir kampanya gerçekleştirildiğinde, aynı şeyi yaptılar.
 
Obama yönetimi, kimyasal silahların kullanımı konusunda üst düzey bir Suriyeli yetkilinin konuşmalarını dinlediğini savundu ancak deşifre metni görülmek istendiğinde reddedildi. İddia edildiğine göre Suriye ordu personeline kimyasal silahlarla saldırıya hazırlanmak için gas maskelerini kullanıma hazırlama emri veren görüşmelerin deşifre metnini görmek için AP(Associated Press) tarafından bir talep yapıldı.
 
Medyada kopartılan tüm patırtı içinde, bu iddia edilen saldırılar için hiç bir şey kanıtlamayan bazı kumlu video çekimleri haricinde en ufak bir kanıt yoktu. Ölü sayısı ve diğer detaylar üzerine tutarsızlıklar şüpheciler arasında saldırı ile ilgili kuşkuları alevlendirdi. İddia edilen saldırıdan iki gün sonra devlet televizyonu , asilerin saklandığı yerlerde ele geçirilen plastik bidon, tıbbi flakon, patlayıcı ve diğer malzemelerin görüntüsünü yayınladı. Bir varilin üzerinde "made in Saudi Arabia" damgası vardı.
 
Şüphecilik, The Times of Israel gibi olasılık dışı mecralarda bile yansıtıldı. Eski bir İngiliz askeri subayı olan Charles Heyman'ın yönettiği, İngiliz kuvvetlerinin güvenilir yılda iki defa çıkan dergisi The Armed Forces of UK'nin 8 Eylül 2013'te bu gazetede yayınlanan bir makalesinde şu şekilde aktarıldı:
 
"Bunu anlayamıyoruz - herhangi bir komutan uzun vadede bir felaket olan şey için sadece kısa dönemli taktik bir kazanç adına kimyasal silahlarla Şam'ın bir banliyösüne füze fırlatmayı niçin kabul eder?"
 
Gerçekten niçin! Ve aynı soru bugün de sorulmalıdır. Ocak ayında Rusya Soçi'de Suriye Ulusal Kongresi için Suriye toplumunun çeşitli kesimlerinin toplanmasından hemen önce, ABD Dışişleri Bakanı, kimin yaptığına bakmaksızın, Suriye'deki kimyasal silahlarla bağlantılı tüm olaylarda Rusya'yı suçlamak için raporları kullandı.
 
Herhangi bir cinayet soruşturmasında avukatların sordukları ilk soru, "Cui bono", kelimenin tam anlamıyla "kimin yararına?"dır. Esad ve ordusu, ABD tarafından kaçınılmaz olarak çanak tutulan bir silahı kullanmaktan ne gibi bir kazanç sağlayabilirdi? Sorunun cevabı kendisinde. Esad'ın, çıkarlarını ciddi şekilde zedeleyecek böyle aptalca bir hata yapmakta hiçbir çıkarı yoktu. Esad birçok şeyle suçlanabilir ama onlar arasında kesinlikle aptallık yok.
 
Suriye ordusu, birkaç yıl önce Amerikalı ve Ruslarla uzlaşmaya varılan bir anlaşmanın parçası olarak hepsi denetlendiği için herhangi bir çeşit klor gazına sahip olamayacağında ısrar eder. Bu, Kimyasal Silahların Yasaklanması Teşkilatı (OPCW) tarafından da teyit edildi.
 
Durum böyle olmasa bile, Suriye ordusunun, halihazırda asileri ezmek için etkin kullandığı ölümcül ve ezici güçten başka silah kullanmasına gerek yok.
 
Suriye hükumet güçleri, yerli halkı yıllarca terörize eden ve bölgeyi terk etmeyi ve silahlarını bırakmayı reddeden İslamcı birliklerden Doğu Guta'yı temizlemek için Şam Çeliği operasyonunu yerine getiriyordu. Suriye ordusu cihatçılara karşı başlayan belirleyici kara harekatı aşamasında olduğundan, rüzgar yön değiştirdiğinde çabucak kendisine karşı dönebilecek klor gazı gibi böyle bir güvenilmez silahı kullanmaya ihtiyaç duyması en son şeydir.
 
Gerçekte, klor gazı kullanmadan kazanç sağlayacak olanlar, ona sahip oldukları bilinen ve Suriye hükumetinin suçlanması ve böylece Amerikalılara hava saldırıları için zemin hazırlama amacıyla onu kullanmaya hazır olan, bir tek cihatçılar. 
 
Donald Trump Image Flickr Gage Skidmore
 
ABD, kimyasal silahlar ülkede kullanılıyorsa, Suriye kuvvetlerine karşı daha doğrudan hava saldırısı düzenleyebileceği konusunda defalarca uyarıda bulundu. Geçtiğimiz Nisan ayında Başkan Donald Trump, İdlib'de meydana gelen ve tek bir delil olmadan Başkan Beşar Esad'ın üsütüne atılan bir kimyasal saldırıya yanıt olarak Shayrat Havaüssü'ne Tomahawk füze saldırısı emri verdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sivillere karşı kimyasal silahların kullanıldığına dair herhangi bir kanıt ortaya çıkarsa Suriye'ye "saldırma" taahhüdünde bulundu.
 
Bu medya kampanyasının tek amacı, dünya kamuoyunda karışıklık yaratmak, Amerika'nın düşmanlarının adını karartmak ve Ortadoğu meselelerinde daha emperyalist müdahale için "ahlaki" bir gerekçe sağlamaktır. Bununla birlikte, devam eden propaganda savaşının istenen sonucu olmayacaktır. Savaş, Suriye hükümet güçlerinin savaş alanındaki zaferiyle sona erecek. Son tahlilde önemli olan budur.
 
 
WASHİNGTON'UN KENDİNİ KONTROL EDEMEYEN ÖFKESİ
 
Aslında, ABD emperyalizminin, kimseyi parmağıyla suçlu olarak göstermeye hakkı yoktur. Milyonlarca masum erkek, kadın ve çocuğun ölümüne, yok edilmesine ve sefaletine sebep olan şu anki kanlı kargaşanın ana sebebi Amerika'nın Irak'ı canice istilası idi.
 
Bölgenin tüm hakimiyetini ele geçirme girişiminde Washington doğrudan veya dolaylı olarak Ortadoğu'daki en gerici güçleri destekledi. Saddam Hüseyin'in kanlı bir canavar ya da Esad'ın bir diktatör olduğunu bize söylemeye hiç gerek yoktu. Ancak Washington, halkına boyun eğdirtmek için işkence, halka açık infaz, baş kesme, çarmıha germe ve ölümüne taşlamaya dayanan Vahabi terörizminin cenneti olan Suudi Arabistan'ın desteği ile birlikte sözde "demokrasi aşkını" nasıl uydurdu?
 
Suudi Arabistan'ın Taliban ve el-Kaide'den tutun da Bin Laden ve ISIS'e kadar her terörist Cihatçı yapılanmanın arkasında olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. New York'taki İkiz Kuleler saldırısının arkasında Suudi radakaller vardı. Saddam Hüseyin'in bununla hiçbir ilgisi yoktu. Yine de işgal altında olan ve yıkılan Suudi Arabistan değil Irak'dı. Ve Washington, Donald Trump'un şahsında, Riyad'daki canavarlarla en samimi ilişkilerini sürdürüyor.
 
Sol'daki bazı yanlış yönlendirilmiş insanlar, medyadaki yanıltıcı propagandanın kendilerini aldatmasına imkan tanıdılar. "İsyancıların," yedi yıl önce Suriye'yi önüne katan devrimci dalganın gerçek mirasçısı olduğunu düşünüyorlardı. Ancak bu hareket, Esad tarafından yapılandan çok daha fazla kendi gerici İslamcılık damgasıyla devrimi yer değiştiren karşıdevrimci Suudiler tarafından hızla yok edildi.
 
Suudiler(ve Katarlılar), katleden, tecavüz eden, işkence yapan, yollarına çıkan her şeyi yakan ve yıkan, altı yıldır Suriye çapında kuduran gerici Cihatçı çeteleri silahlandırıp finanse ettiler. Bu çeteler farklı isimlerle dolaşırken, aynı çarpık İslamcı ideolojiyi ve gündemi paylaşıyorlar. Ayrıca hepsi, bu kasapları alışıldığı üzere "asiler" ya da en son örtmece "Suriyeli aktivistler" olarak tanımlayan CIA ve Pentagon tarafından desteklenmektedir.
 
Donald Trump Saudi Image The White House press
 
Bu gruplar, kendi köpeksi çıkarları için emperyalizm tarafından ayakta tutulurlar. Kendi ultra-gerici Vahabizm markasının başarılı olması amacını güden Suudilerden devasa para yardımları alırlar. İnsan Esad için ne düşünürse düşünsün, bu gerici gangsterlerin zaferinin Suriye halkı için kanlı bir kabustan farklı olacağını öne sürmek hakikaten canavarlıktır.
 
Propagandanın ve yanlış bilgilendirmenin yoğun sis bulutunu dağıtmak ve iş başındaki farklı güçlerin gerçek menfaatlerini ortaya çıkarmak gerekiyor. Temel prensiplerden yola çıkmalıyız. Amerikan emperyalizmi, gezegendeki en karşı devrimci güçtür. Sol, doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir destek veremez.
 
Sözde Birleşmiş Milletler'e gelince, bir kez daha her zaman olduğu gibi sahtekar maskaralık teşhir oldu. Fransa'nın BM temsilcisi François Delattre son tartışmalar sırasında kararın "gecikmiş" olduğunu doğruldu. Maalesef, hareket etmede başarısızlığın BM'nin sonunu heceleyebileceğini beyan etti. Fakat bu beyanın dramatik etkisi, Birleşmiş milletlerin çok uzun zaman önce sona erdiğinden günümüzde herkesin pek ala haberi olduğu gerçeği ile biraz azaldı.
 
BM, gerçekte sadece, ufak ulusların gösterişli konuşmalar yapmasına ve yaygara koparmasına ve böylece kendilerini, büyük güçler karar verirlerken önemli hissetmelerine izin verilen bir konuşma mekanıdır. Yalnızca M. Delattre gibi bir aptal, BM'nin kesinlikle önem taşıyan şeylere karar verebileceğine inanır - her zaman buna inandığını farz eder.
 
 
TÜRKLER VE KÜRTLER
 
Rusya'nın Suriye'ye müdahalesi, dengeyi Esad'ın lehine değiştirdi. Halep'in düşüşü, sadece ABD için değil, aynı zamanda müttefikleri olan özellikle Suudi Arabistan için de belirleyici bir dönüm noktası ve yıkıcı ve aşağılayıcı bir yenilgi oldu. Washington temsilcileri Güvenlik Konseyi'ndeki tartışmalarda bağırarak çağırarak atıp tuttular. Fakat gerçekte ise bu, savaş alanı hesaba katıldığında tamamen beceriksizliği gizlemeye yönelik olan kendini kaybeden öfkedir.
 
ABD egemen sınıfının bir bölümü savaşı sürdürmek istedi ancak bu girişim başarısızlığa mahkûm edildi. Putin her adımı taktikle yendi. Ruslar Kazakistan'da (Rusya'ya bağımlı devlet) bir barış konferansı çağrısı yaptığında, Amerikalılar ve hatta Avrupalılar davet edilmedi. Sonunda, tüm kamusal söylemlere rağmen, Amerikalılar gönülsüzce, Moskova tarafından dikte edilen emrivakiyi kabul etmeye mecbur kaldılar.
 
Bugün hiç kimse Rusların Suriye'de egemen güç olduklarından şüphe edemez. ABD hiçbir şeye karar vermiyor. Bu Amerikalıların yuttuğu, yutmak zorunda kaldığı çok acı bir ilaç. Kendi davranışları neredeyse hiç mükemmel bir ahlak ve insanlık dersi olmadığı halde, Esad ve Rusların davranışı hakkında ikiyüzlü gösteriler yaparak ucuz propaganda puanı kazanma şansından yararlanıp erkekliğe toz kondurmamaya çalışıyorlar.
 
YPG Image Kurdishstruggle
 
ISIS hem Suriye hem de Irak'ta yenildi. Ve Rusya'nın ve İran'ın desteğiyle, Esad güçlerinin mumu söndüren kişi olarak kalan muhalif hedefleri bitirmesi sadece an meselesidir. Tabii ki, Amerikalıların bir tür hava saldırısı başlatmak için iddia edilen bir klor gazı saldırısı üzerine propagandayı kullanabileceği hariç tutulamaz. Fakat bu tür eylemler savaşa katılan birlikler tarafından belirlenecek nihai sonucu belirleyemez ve belirlemeyecektir.
 
Bununla birlikte, her şeye rağmen temel sorun çözülmedi. Şimdi ne olacak? Irak ve Suriye bölündü ve gelecek dönem istikrarsızlık sürecek. İranlılar tüm bölgedeki nüfuzlarını, Amerikalıları, Suudileri ve İsrail'i panikletecek kadar artırdılar. Türkler, ellerinden geldiğince bir şeyler kapmak için, Afrin'deki Kürt güçlerine karşı bir saldırı başlattılar.
 
Esad yanlısı İranlı milisler, Türk işgalcilere direnmek için Suriye ordusu ve Kürtler ile güçlerini birleştirirken, cihatçı militanlar ve ABD ve Avrupa'da terörist örgütler olarak sınıflandırılan grupların üyeleri Kürtlere karşı Türk silahlı kuvvetleri ile birlikte operasyonlarda belirgin bir rol oynuyorlar.
 
Kendi hesabına Moskova Suriye'de ayrıca pis bir oyun oynuyor. Her zaman kendi köpeksi çıkarlarının peşinde koşarak, farklı güçler arasında denge kuruyor. Esad'ı kurtardı ama Türkiye ile de dolap çeviriyor. Rusya'nın izni olmaksızın, Erdoğan'ın Kürtlere saldırmak için ordusunu Suriye'ye gönderip gönderemeyeceği şüpheli. Şüphesiz Putin, Türkiye tarafından desteklenen İdlib'deki cihatçılara karşı Suriye ve Rus kuvvetlerinin operasyonlarına karşı çıkmaması için Erdoğan'dan bir anlaşma kopardı. Türklerin pazarlık etmeye devam edip etmeyecekleri tartışmaya açıktır.
 
Sham Legion launch rockets at YPG positions in Aleppo Image Qasioun News Agency
 
Rusya, Suriye'deki savaşta İran'la fiilen ittifak içerisindeydi. Fakat Moskova, İran'ın Suriye'ye fazla nüfuz etmesini istemiyor; bu da, politikasının son zamanlarda Türkiye yönüne kaymasının bir başka nedeni. Rusya Kürtleri destekledi, fakat çıkarlarına gelir gelmez sırtından bıçaklamakta tereddüt etmedi. Muhtemelen Putin, YPG'ye yapılan bir Türk saldırısının onları Amerikalılarla çatışmaya sokacağını hesapladı.
 
Türkiye, ABD'nin müttefiki olması ve NATO'nun kilit bir üyesi olduğu halde, fakat giderek artan bir şekilde Türkler ve ABD Suriye'de kendilerini karşı güçleri desteklerken buldular. Bu, Türkleri düşman etme ve onları Rusya'ya yakınlaşmaya zorlama riskini alamayacak olan Washington'da daha çok baş ağrısına neden oluyor. Kürtler bir kez daha, emperyalizme güvenerek kurtuluşu aramanın aptalca olduğunu keşfedecekler.
 
YPG ağır silahlara sahip. Bu, Türk ordusu için risk faktörünü arttırdı. Erdoğan, Türkiye'de tepki doğuracak büyük sayıda Türk askerinin öldürülmesi riskini alamaz. İşte bu yüzden Türkiye şimdi cihatçı gruplarına güveniyor. Türk uçakları, hava saldırıları düzenleyerek zemin hazırlarlar; bu gruplar onu takip eder. Ve sonra Türk birlikleri onları takip eder.
 
Vladimir Putin and Recep Tayyip Erdoğan Пресс служба Президента Российской Федерации
 
 
Fakat bu sefer Türkler altından kalkamayacakları bir iş üstlendiler. Türkiye başlangıçta Afrin'i almak için yalnızca birkaç güne ihtiyaç duyacağını söyledi. Ancak, Afrin çetin ceviz olduğunu kanıtlayacak. Kürtler, hayatta kalmak için mücadele veren savaşla katılaşmış savaşçılar. Suriye ve İran kuvvetlerinin desteğiyle, Erdoğan'ı hırpalayacak durumda olabilirler. Bu, Suriye Kürtlerini, onlara, Suriye'nin bir parçası olarak kalma koşuluyla bir özerklik anlaşması sunmaya muhtemelen hazır olacak Esad'ın kollarına atacaktır. Her durumda, Erdoğan'dan ummabilecekleri şeyden çok daha iyidir.
 
Böylelikle Suriye'deki savaş yeni bir aşamaya geldi: sınırları dışında kalan güçler ve çıkarlar tarafından tüm gidaşatın dikte ettirildiği bir aşama. Farklı güçler arasında ittifaklar sürekli değişiyor ve gelecekte değişecek. Savaş bir süre daha sürecek. Tek bir şey kesin. Her zaman olduğu gibi asıl kurbanlar Suriye'nin uzun süredir acı çeken halkı olacak. 
 
 
*www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

SURİYE'DE DEVRİM, KARŞIDEVRİM VE EMPERYALİZM

SURİYE'DE DEVRİM, KARŞIDEVRİM VE EMPERYALİZM

 

Yassin el-Haj Saleh ile Röportaj

Ashley Smith

 

(Ç.N.: Okuyucularımız arasında ilgilenenlerden, neden bu kadar çok diyalektik düşünme yöntemine atıfta bulunduğumuzu düşünenler muhakkak olmuştur. Çünkü diyalektik yöntem gerçekleri ortaya çıkarır ve maskeleri düşürür. Sadece kapitalistlerin değil, kimi sosyalistlerin de...)

 

Yassin el-Haj Salih, Suriye Devrimi'nin en önemli figürlerinden biridir. Ülkede uzun süren bir aktivizm geçmişi var. 1980'de Suriye rejimi tarafından politik aktivizm ve Suriye Komünist Partisi(Politik Büro) üyesi olma suçundan, 20 yaşında bir tıp öğrencisiyken tutuklandı, son yılı şair Faraj Bayradqdar'ın "ölüm krallığı ve delilik" dediği Tadmor cezaevinde olmak üzere sonraki 16 yılı hapishanede geçirdi. 

 

1996'da cezaevinden salınan Saleh, siyasi bir gazeteci ve herhangi bir siyasi partiye bağlı olmayan bağımsız bir aktivist haline geldikten sonra ara verdiği tıp öğrenimini bitirdi. Suriye Devrimi'nin patlak vermesi üzerine saklandı böylece devrimin hikayesini gazetelerde ve birlikte kurduğu Suriye Devrimi'nin ilk yıldönümü adlı websitesinde anlatabildi: al-Jumhuriya (https://www.aljumhuriya.net/en).

 

Aynı zamanda Saleh, karısı ve siyasi işbirlikçisi Samira Halil ile birlikte, efsanevi Razan Zeitouneh de dahil olmak üzere bir grup eylemciyle birlikte çalışarak devrimde aktif bir rol oynamıştır. Kendilerini, Beşar Esad'ın karşıdevrim çekici ve El-Kaide, Jaysh al-Islam ve ISIS(aynı zamanda Arapça'da, Daesh olarak da bilinir) gibi Esad'ın gerici İslamcı köktenci muhaliflerin örsü arasında kalmış buldular.

Trajik olarak, Razan Zeitouneh, Wael Hamada ve Nazem Hamadi ile birlikte Samira Halil 2013'te kaçırıldı ve o zamandan beri kendilerinden haber alınamadı. İki buçuk ay yaşadığı ana şehri Rakka'dan Doğu Ghouta'ya taşınan Saleh tekrardan saklandı, ama bu sefer rejimden değil, DAEŞ'ten. 

 

 

Grup, erkek kardeşlerinden ikisini kaçırdı. 2013 Temmuz'unda kaçırılan en ufak erkek kardeşi Feras hakkında hiç bir şey bilinmiyor. 
Salih, Samira, Razan, Wael ve Nazem kaçırılmadan iki ay önce Saleh ülkeden Türkiye'ye kaçmaya zorlandı.

 

International Socialist Review'dan Ashley Smith, İmkansız Devrim: Suriye Trajedisinin Anlamını Kavrama adlı ilk kitabının İngilizce'de yayınlanmasıyla aynı zamana rastlaşan Ekim ayında  Yassin al-Haj Saleh ile bir röportaj yaptı.

 

 

Devrim ve karşı-devrim konusundaki birçok toplumsal ve politik sorulara girmeden önce, Suriye'de kurtuluş mücadelesinde kendi siyasi tarihinizi sormak istiyorum. Hafız Esad rejimine karşı 16 yıl hapis yattınız. O zamanlarda sizi gitmekten ne alıkoydu?

 

Tutuklandığımda çok gençtim. hemen hemen yirmi yaşındaydım ve tıp derecesi yaptığım Aleppo Üniversitesi'nde bir öğrenciydim. O sırada rejime karşı çıkan Suriye Komünist Partisi (Siyasal Büro) üyesiydim. O zamanlar rejimi destekleyen ve şaşırtıcı şekilde bugün hala bunu yapan bir başka Komünist Partisi  vardı.

 

Yoldaşlarımın çoğuyla birlikte tutuklanmamıza neden olan "suç"umuz demokrasi savunucusu olmak ve ülkedeki politik değişim idi. 1970'lerde, demokrasi mücadelesinde örtük hedefimiz sosyalizmdi. Beşar Esad'ın babası Hafız Esad rejimine karşı mücadele kapsamında tutuklandık. On beş yıl hapis cezası aldım ve  Suriye'nin en ünlü hapishanesi olan ve dünyanın en kötülerinden biri olan Tadmor Hapishanesinde fazladan bir yıl daha ceza aldım.

 

1996 yılında serbest bırakıldıktan sonra zaten cezalandırıldığım yeni Suriye için savaşma "suç"unu işlemeye devam ettim. O tarihten beri sürekli olarak, rejimin gençliğinizi sizden çalacağı hapishaneye atılmanızı sağlayabilecek mücadeleye, Suriye'de ilerici bir değişim için mücadeleye dahil oldum.

 

Başlangıçtaki bir buçuk yılın ve Tadmor'daki son yıl haricinde  hapishanedeki koşullarımız en korkunç koşullar değildi. Tadmor'daki mahkumiyetim farklıydı. Yani 13 yıl boyunca kitaplar ve sözlükler vardı. Hapiste İngilizce öğrendim ve yüzlerce kitabı okudum. Bir bakıma, hapishaneden mezun oldum. Orada üniversiteden daha çok şey öğrendim.

 

Bazı açılardan özgür bırakan bir deneyimdi çünkü orada içimdeki hapishanelere karşı dövüştüm, özellikle de kendi egoist hapishanemin yanı sıra dar ideolojik ve politik bağlanmaya dayananlara karşı. Dolayısıyla bu sadece acımasız koşullara ve rejime karşı değildi, aynı zamanda kendime karşı da bir mücadeleydi.

 

Tabiri caizse benim kendi iç savaşım idi. Ve sonuç benim kişisel hayatımda bir devrimdi. O zamanlar rejimle olan siyasi savaşı kaybettik ve kendimize karşı savaşı kazanmaya, kendimizi özgür kılmaya ve ülkemizde ve sonrasında adalet ve özgürlük için daha büyük bir savaş için donanımlı olmaya çalıştık.

 

Bu deneyim ve çok çaresiz ve son derece zorlu olması yüzünden sanırım umutsuzluğa karşı bağışıklık kazandım. Hayatımda(çok uzun olmayan) ikinci kez ezildiğim zaman bu çok önemli bir şeydi artık. Belki bu yeni yenilgi ilkinden çok daha kötüdür. Fakat hapishanedeki tecrübem sayesinde, umutsuzluğa düşmeden, şikayet etmeden, ümitsizliğe teslim olmadan yeniden mücadele içindeyim. Olmak istediğimden çok daha kızgınım sadece.

 

Hapishaneden çıktıktan sonra ne yaptınız? Arap devrimlerinin size nasıl bir etkisi oldu, özellikle Suriyeliler ayaklandığında? Devrim ve karşı-devrim sürecinde ne yaptınız?

 

1996 yılında serbest bırakıldıktan sonra, tıp fakültesine döndüm ve derece kazandım, ancak tıbbı hiç uygulamadım. İngilizce'den çeviri yapan bir tercüman ve yazar oldum. Yoldaşlarımla yazar olarak işbirliği yaptım, ancak çoğunlukla hiçbir siyasi partiye üye değildim. Eylemcilik alanım yazma ve bazı halk etkinliklerine katılma idi. Bunlar arasında kamu alanlarında rejim karşıtı gösteriler vardı.  Mart 2005'te sokakta dövüldüm ve Mart 2004'te saatlerce tutuklandım.

 

Bir yazar olarak devrim öncesi kendi kendime bazı otosansür uyguladığımı inkar edemem ama aynı zamanda rejimin ifade özgürlüğünü boğucu kısıtlamalarını geri püskürtmeye çalıştım. Sürekli bir savaştı ve yazma politik bir eylem şekliydi ve hala öyle. Ve bu savaş yüzünden  birkaç kez karakola çağrıldım ve bir kere beni silahlarla götürdüler ve onlara gitmeye zorlamak için günlerce kimlik kartıma el koydular.

 

Devrim patlak verdiğinde, özgürce yazmak ve olan şeyin tam gerçek olduğuna inandığım şeyi anlatmak için saklandım. Suriye'de bu değişim mücadelesinin bir temsilcisi olmak istedim ve benim ve neslimin yüz binlerce insanının adalet, özgürlük, eşitlik, insan onuru ve yaşam kutsallığı için ödediği yüksek bedel adına istedim.

 

Yazarken doğrudan mücadeleye dahil oldum. Ülke içerisinde Suriye'de neler olduğunu resmedebilecek bir şahit ve katılımcı olmak istedim. İşte bu yüzden saklandım. Kendime ve başkalarına, kendi tarihimiz ve aslında dünya tarihindeki bu önemli anı anlamada yardım etmek istedim.

 

Esad rejimi Suriye'yi Batı emperyalizmine ve İslami Fundamentalizme karşı savunuyormuş gibi yaptı. Elbette bunun çoğu propaganda. Esad ailesinin diktatörlüğü döneminde Suriye rejiminin doğası neydi? Nasıl yapılandırıldı? Nasıl hüküm sürdü?

 

REJİM her zaman ikili bir oyun oynadı. Ülke içinde hepimizin dışarıdakilerden gelen, eski sömürgeci güçlerin, Batı emperyalizminin  ve İsrailîn işgal tehdidi altında olduğumuzu iddia ederek, rejim Suriyelilere şantaj yaptı. Halkta kuşatılmış kale zihniyetini ve paranoyasını büyüttü.  Bu, muhalifleri yabancı ajanlar olarak suçlamak ve Suriyelilere siyasi ve ideolojik bütünlük getirmek için her zaman yararlıydı.  

 

Aynı zamanda rejim Suriye'de ve bölgede köktencilik ve terörizme karşı bir köprü olduğu iddiasıyla Batı güçlerine şantaj yaptı. Batılı diplomatlar, gazeteciler ve akademisyenlerin huzurunda kendi halkını karalamak için her zaman hazırdı. Esadçılar bu söylemin, sözde Terörle Mücadele'leye kalkışan emperyalist güçlere pazarlanabilir olduğunu iyi biliyordu; bu aynı söylem 1980'lerin başında öldürülen onbinlerce kişinin ve şu anda devam eden karşıdevrimlerinde onbinlercesinin cinayetini meşru kıldı. 

 

Bütün bu söylemlerin altında Esad Hanedanı'nın asıl amacı, sonsuza kadar iktidarda kalmak ve ülkeyi yönetmekle birlikte gelen milyonlarca ve milyarlarca dolar ile testiyi doldurmaktır. Kısa süre önce Beşar'ın kuzeni Rami Makhlouf'un 27 milyar dolar ile en zengin Arap olduğu ortaya çıkarıldı. Hatta Suudi patron Al-Waleed bin Talal'dan bile daha zengindir.

 

Suriye, benim mali siyasi güvenlik kompleksi dediğimin mülkiyetindedir. Hafız Esad ve şimdi oğlu Beşar Esad, korkunç ve acımasız bir emniyet kurumunu yönettiler. Kayırdıkları kişilere ve yakınlarına kamu kaynaklarına erişim imkânı tanıyarak yeni bir burjuvazi yarattılar.

 

Devletin kendisi 1980'lerde en azından özelleştirildi. Esadçılar halk kaynaklarını ailelerine ve arkadaşlarına sattı. Bu özelleştirilen devleti, yeni burjuvazinin ülkemizdeki ekonomik yağmacılığının korkunç koruyucusu haline getirdiler. Bu, Suriye'deki, aile diktatörlüğü, onların müşterileri, yeni burjuvazi ve Suriye'deki en acımasız, en gizemli ve en mezhepçi emniyet kurumlarında hayat bulan muhafızların terörist sınıfının bir karışımı olan egemen sınıftır.

 

Genellikle rejim laik olarak temsil edilir. Bu doğru mu? Rejim mezhepçilik vasıtasıyla nasıl hüküm sürdü?

 

REJİM'in sözde laikliği, onun asıl mezhepçiliğini örten neredeyse tümüyle gerçeği maskeleyen ideolojik bir dış görünüştür. Böl ve yönet sadece sömürge yöntemi değildir, iki nesilden beri rejimin de yöntemi haline gelmiştir.

 

Bu arada, rejim geçmişte söyleminde laiklik sözcüğünü hiç kullanmamıştır. Beşar ya da Buthaina Shaban yalnızca bu kelimeyi batı gazetecileriyle yapılan röportajlarda kullandı. Terörle Mücadele gibi, bu sadece Batılı güçlere ve hatta Esad rejiminin faşist karakterini tanımaktan kaçınmanın yollarını arayan soldakilere satmak için başka bir ucuz metadır.

 

Suriye içinde rejim, mezheplerini esas alanların birbirlerini korkutması ve birbirlerine itimat etmemesi için Suriyelilerin aklını çelen mezhepselleşme süreci üzerinden hükmeder. Rejim, aslında bölgede yaşadığı bu bölünmeleri kontrol altında tutabilecek tek güç olarak kendini göstermeye çalışmaktadır. Bu kasıtlı bir politikadır. Mezhepçilik, Suriye'nin veya bu hususta başka herhangi bir ulusun başlangıçta var olan bir özelliği değildir. Nüfusu bölmek ve rejimi sürdürmek için ülkenin üzerine yamanmıştır.

 

Elbette, Müslümanlar ve Hıristiyanlar, Sünniler ve Aleviler, Dürziler, İsmaililer ve diğerlerine sahibiz ancak bunlar aralarında sabit değişmez sınırları olmayan dini gruplardır. Mezhep süreci, bu grupları kristalize eder, aralarında yüksek sınırlar kurar ve onları mezheplere dönüştürür. Mezhepler, Nader Hashemi ve Danny Postel'in yeni kitabında Mezhepleştirme'de gösterdiği gibi ve yazılarımda analiz etmeye çalıştığım gibi, belirli siyasi koşullar altında sosyal yapılardır.

 

Rejim kendini, Suriye'nin kendisinde ve bölgemizde ve hala Batı'daki geniş çevrelerin arasında bunun sömürgeci bir söylem olduğunu çok iyi bilerek, Sünni çoğunluğa karşı azınlıklar koruyucusu olarak adadı. Bu, rejim için bir toplumsal taban yaratmada gerçek maddi etkilere sahipti. Rejim, bu ya da tercih edilen mezhebin parçası olmak için toplumsal sermaye, gerçek ödüller ve menfaatler hibe etme etrafında inşa edilmiştir.

 

Hıristiyan olduğunuzda, "Esad'ın Suriye"sinde bir şekilde korunursunuz. Ve bu ya da şu bölgeden olun, diğerleri tutuklanabilir ya da ortadan yok edilebilir veya tutuklanacak ve yok edilecekken, siz rejim kontrol noktalarında durdurulmayacak ve sorguya çekilmeyeceksiniz. 

 

Bir pasaport almak ya da bu veya şu kökenden geliyorsanız bir iş bulmak sizin için kolay olacaktır ve eğer değilseniz çok daha zor. Bu yüzden o ya da şu gruptan olmak fakir olsanız bile size toplumsal bir sermaye sağlar. Sizi Esad rejiminin kendisine bağlayan ve topluluğunuza hapseden, sizin için çalışan bir kayırmacılık ağı vardır. Bu, mezhepler üretmenin bir yoludur.

 

Bu yüzden Suriye'deki Sünniler özellikle kızgınlar. Özellikle, kırsal alanlarda ve şehirlerin eteklerinde yaşayanların bu kayırıcı ağlara erişimi yoktur. Buna karşılık, tercih edilen azınlıklar, özellikle de aralarındaki zenginler, Esad ailesinin yönettiği bir Suriye'de bir dereceye kadar kendilerini evdeymiş gibi hissedebilirler. Diğerleri, özellikle yoksul Sünniler, evde gibi değil, yabancılaşmış gibi hissediyorlar. Dolayısıyla bazıları kolayca tanımlanır ve bazıları son derece yabancılaşmış durumdadır.

 

Rejimin neoliberalizmi benimsemesi Suriye Devrimini nasıl tetikledi?

 

İlk önce geriye gitmeliyiz ve neoliberalizm öncesinde Hafız Esad'ın devletinin doğasına ve onun politik ekonomisine bakmalıyız. Bu, Marx'ın dediği ilkel sermaye birikimin klasik örneğidir. Esadçılar tüm ülkenin kaynaklarını ulusal tekellere dönüştürdüler. Daha sonra kendileri, akrabaları ve arkadaşlarının sahip olduğu özel tekellere dönüştürmek için eşe-dosta kapitalist özelleştirmeyi kullandılar. Süreç içinde muazzam servet biriktirdiler.

 

Rejimin bu kayırdıkları ekonomiyi neoliberalleşmeye doğru itti. Herşeyi devlet mülkiyetinden alıp Suriyeli çoğunluğa fayda sağlayan tüm kurumsal yapıları kaldırmak istediler. Sonuç olarak bölgedeki en acımasız yeni burjuvazardan birinin yönetimindeydik.

 

Rejim onları korudu ve Süriyeli kitleleri protesto etmek, sendikalaşmak, müzakere yapmak ya da hatta sadece hayır diyebilmek için her fırsattan mahrum etti. Siyasi açıdan bakarsak, hiçbir hak sahibi olmayan köleler idik. Neoliberalizmi savunmak için yöneticilerimizi zenginleştiren ve çoğunluğu fakirleştiren faşist yapıların bileşimi idi. Tüm bunlar direkt olarak devrime yol açtı. 

 

Hangi sosyal sınıflar devrime katıldı ve onların talepleri nelerdi?

 

DEVRİM, hem demokrasi hem de eşitlik talebinde bulundu. Bence insanların istediği ilk şey siyasete sahip olmaktı: örgütlenme hakkına sahip olmak ve siyasi konularda kamuya açık konuşmaktı. İnsanların istediği ikinci şey, neoliberalizmin bize dayattığı azaltılmış umutlardan ve fakirleştirme deneyiminden kaynaklandı. Zenginliklerin ve sosyal ilerleme fırsatlarının yeniden dağıtılmasını istediler.

 

Devrime katılan insanlar, egemen sınıfın akraba ve eş-dostlarına geçirdikleri, kazanç temin ettikleri devlet sahipliğinden gelen rant ile değil, emekleriyle yaşayanlar, çalışan toplum dediğimden olanlardı. İlk önce orta sınıftan insanlar -öğrenciler, entelektüeller, doktorlar, mühendisler ve dişçiler- Obama ile dalga geçtiler. Ve ikinci olarak -ve bu son derece önemli olanıdır- neoliberalizm tarafından enkaza çevrilen kırsaldaki yoksullaştırılan insanları korkunç bir kuraklık birleştirdi. Çoğu kırsalı şehirlere ve şehir banliyölerine giderek terk etti.

 

Her iki grup da gelir ve geleceklerinin rejim tarafından yok edildiğinin farkındaydı. Bu yüzden siyaseti geri alma onlar için önemliydi. Bu talep ekonomik ve siyasi talepleri birleştirdi. Sovyet yönetimi altındaki Doğu Avrupa'da yaşananlara benzerdi. Yeni demokratik ve eşitlikçi bir toplum kurabilmek için rejimin çöküşünü istedik.

 

Sendika gibi sınıf örgütlenmesinin olmaması ayaklanmayı nasıl etkiledi? Sendikaların önemli bir rol oynadığı Mısır ve özellikle de Tunus gibi bölgedeki diğer ülkelerden çok farklı değil miydi?

 

Karşılaştırma göze çarpıyordu. Hem Mısır hem de Tunus diktatörlük koşulları altında yaşamalarına rağmen az çok bağımsız olan birliklere sahiptiler. Tunus Genel İşçi Sendikası çok aktifti ve nispeten bağımsızdı ve devrimde büyük bir rol oynamıştır.

 

Hem Mısır hem de Tunus'ta rejimler diktatöryeldi ancak yine de insanlar bir şekilde protesto edebildi, fikirlerini ifade edebildi ve onlarla mücadele edebildiler. Yani temel örgütlenme için alan vardı. Bu, devrimlerin her ülkedeki rejimi devirmesini kolaylaştırdı. Tunus diktatörü bir aydan kısa sürede, Mısırlının ise üç haftadan daha kısa sürede devrildi.

 

Suriye'de rejim Tunus'tan veya Mısır'dan farklıdır. Onlar diktatörlük idiler. Suriye rejimi  ise faşist bir rejim. Beşar Esad bir diktatör değildir. Çok zengin bir ırkçı eşkiyadır ve tek amacı, sonsuza kadar iktidarda kalmak ve kendinden sonra koltuğunu oğlu, Hafız'a devretmektir. Bu yüzden babasınınki ve kendi rejimi asla herhangi bir sendikaya müsamaha etmedi.

 

Aslında, doktorlar, mühendisler, avukatlar, eczacılar ve benzeri "meslek" sendikaları 1981'de dağıtıldılar, çünkü 1979'dan 1982'ye kadar olan benim ilk Esadçı savaş dediğim sırasında o zamanki azmış baskılamayı protesto ettiler. Bu sendikaların pek çok aktif üyesi uzun yıllar tutuklandı. 1992 yılında Adra cezaevinde bir kısmıyla tanıştım. Sendikaları, rejimin eş-dostu tarafından atanmış liderlik ile birlikte "yeniden kuruldu".

 

İsrail işgali altındaki Filistinlilerinkinden bile daha sert koşullar, siyasi kırım -herhangi bir ve tüm bağımsız siyasi örgütlenme türünün tamamen yok edilmesi- koşulları altında yaşıyorduk. Suriye, devrimden önce siyasi bir çöldü. Ayaklanma arifesinde partilerimiz, bağımsız sendikalarımız ve toplumsal örgütümüz yoktu.

 

Ve daha önce söylediğim gibi, rejim bilinçli olarak, Arap ve Kürtleri, Müslüman ve Hristiyanları, Sunni ve Alevileri, laik ve dini insanları birbirleriyle karşı karşıya getirterek, insanlar arasında korku ve bölünmeleri körükledi. Bu yüzden sadece örgütsüzleşmedik aynı zamanda insanlar arasında kışkırtılan ulusal bir güven krizi de vardı. Böylece, Marx'ın da söylediği gibi, kendi belirlediğimiz koşullarda bir devrim yaratamadık. 

 

Eylemciler bu sınırlamaları nasıl aştılar ve kurtulmuş bölgelerde hangi demokratik yapıları kurdular?

 

Devrim sırasında, örgütsüzlüğümüzün gerçekliğinin üstesinden gelmek için devrimci aktivistler, Yerel Koordinasyon Komiteleri (LCC) gibi olan tansiqiyyat'ı(koordinasyon grupları) yarattılar. Suriyeli aktivist arkadaşım Ömer Azız, Yerel Konsey fikrinin "babası" idi. Rejim onu 2012'de tutukladı, acımasızca ona işkence yaptı ve Adra cezaevinde ölüme terk etti.

 

Fakat fikirleri devrime sıçradı. LCC'ler ve diğer koordinasyon grupları, protestoları, bağımsız medyanın ilgisini örgütleme ve politik durumları ve ifadeleri yayınlamada kilit bir rol oynadılar. LCC'lerin bazı faaliyetlerinde yardımcı oldum. Bu gayretin ana lideri Razan Zeitouneh idi. Devrimin patlamasından iki yıl sonra Şam'da saklandığımızda işbirliği yaptık. Haziran 2011'de yayınlanan LCC'lerin ilk siyasi açıklamalarının başlıca yazarıydım.

 

Rejim, kendi egemenliğine en büyük tehdit olarak Suriyelileri birleştirmeye başlayan bu demokratik örgütlerin ortaya çıkışını gördü.  Böylece tansiqiyyat ezmek için elinden geleni yaptı. İlk bir buçuk yılda, ilk liderlerini(devrimin ilk nesli) öldürdü, tutukladı, işkence yaptı ya da sürgüne gönderdi. Bu, onların peşinden gelenleri-devrimin ikinci nesli- rejimin gittikçe artan acımasız baskısı karşısında askeri olarak kendilerini savunmaya itti. 

 

Bu yeni askeri örgütler, tansiqiyyat ve Konseylerin yerini almaya başladı. Yardım faaliyetlerine hitap eden, insanlar için gelir ve geçim malzemeleri bulmaya çalışan başka örgütler ortaya çıktı.  İki buçuk yılda bu çok ilginç ve çok yeni olan siyasi halk örgütleri neredeyse tamamen dağıtıldı.

 

Selefi askeri örgütlenme olan Jaysh el-Islam, Razan Zeitouneh'i, kocası Wael Hamada, şair ve avukat Nazem Hamadi ve eşim eski siyasi tutsak Samira al Khalil ile birlikte Aralık 2013'te kaçırdı. Bu, bütün halk tabanlı demokratik örgütlerin yok edilme işaretini verdi. Bu yolla bütün nihilist İslamcılar, Esad'ların siyasi kırımını sürdürdüler.

 

Tansiqiyyat, özellikle LCC, devrimin kalbi ve en yaratıcı ifadesi idi. Devrimin sözde temsilcileri olarak yurtdışında bulunan resmi muhalefetten çok farklıydı. Sözde temsilciler, tabanda hareketin hakiki temsilcileri asla değildiler ancak bölgesel ve emperyal güçler ile birlikte kendi kendini tayin etmiş arabuluculardı.

 

Tansiqiyyat son derece zor koşullarda direnmeye çalıştı. 2017 yılına kadar ve rejim ve Rus bombardımanı altında bile, Halep'in güneybatısındaki Saraqib'teki yerel meclisler ve Doğu Ghouta'daki Saqba'daki özgür meclisler için bağımsız seçimlere tanık olduk. Tabii ki Batı medyası bu seçimlere hiç ilgi göstermedi.

 

Rejim devrime, karşı-devrimin oyun kitabında yer alan acımasız baskı ve savaştan tutun da böl ve yönete kadar her türlü hileyle karşılık verdi. Onlar ne yaptılar? Dini bölünmeleri kırbaçlayarak ve mezhepçiliği özellikle silahlandırarak nasıl manipüle ettiler?

 

Rejim, ölüm kalım savaşında olduğunu biliyordu. Güçlü noktası, bunun farkına varması ve kesinlikle hiçbir şeye ödün vermeme kararlılığı idi. En ufak bir reformu bile kabul ederek iktidarı elinde tutamayacağını biliyordu. O kadar kırılgandı ve bu yüzden tepkisinde kesinlikle zalim olmak zorundaydı.

 

Ülkenin yok olması anlamına gelse de herhangi bir değişimi durdurmak için savaşmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Sloganları, "Ya Esad Ya Da Ülkeyi Yakarız!" idi. Bunların hepsini açıkça söylediler. Esad'ın daha önce bahsettiğim milyarder kuzeni olan Rami Makhlouf, 2011'de New York Times'da merhum Anthony Shadid tarafından yapılan röportajda rejimin sonuna kadar savaşacağını söyledi. Ve aslında savaştılar. Herhangi bir siyasi çözümü kabul etmeyi reddettiler.

 

İlk önce, devrime karşı acımasız bir savaş açtılar. Fakat adil bir şekilde değil mezhepçi bir tavırda yürüttüler. Devrimin ilk yılında devrime katılan neredeyse her kesimden insanları bir düşünün; Araplar, Kürtler, Müslümanlar, Hristiyanlar, Aleviler ve Sünniler.  Bu doğmakta olan birliği bölmek için rejim oransız bir şekilde zalimliğini pay etti. Özellikle Sünni Arapları hedef aldı ve nüfusun bu kesimi bombalama, cinayet, işkence ve tecavüz olaylarına maruz kaldı.

 

 

Rejim, mezhepçi bir tavır içinde bunun çoğu Sunniyi radikalleştireceğinin umuyordu. 
Bunu gerçekleştiren şeyi, tüm devrimin mezhepçi Sunniler tarafından örgütlenen bir komplo olduğu iddialarının kanıtı olarak kullandılar. Bu gerçekleri tabanda daha da oluşturmak için Essad hapishanelerdeki selefi cihatçı mahkumları serbest bıraktı.

 

Bunlardan biri olan Zahran Aloush, karımı ve yoldaşlarımı kaçıran Jaysh al Islam grubunun lideri oldu. Adamın sadec iki buçuk yıl rejim tarafından hapiste tutulduğu çok açık. Lütfen, Samira gibi insanların hapishanede dört yıl kaldıklarını ve benim gibi "laik" rejimimizin hapishanelerinde çok daha fazla yıl harcadıklarını unutmayın.

 

Rejimin en sevdiği düşman İslamcı köktenciler idir. Onları iki nedenden dolayı tercih ettiler: ilki, dar kafalı ve mezhepçi olarak tüm devrime iftira etmek için; ve ikincisi, sözde koruyucuları olarak tüm dini azınlıkları rejime bağlamak için.

 

Devrim, rejimin mezhepçilik kullanımıyla nasıl savaştı?

 

Devrimin ilk yılında mezhepsel ayrımların üstesinden gelmeye yöneldik. Ancak, Devrimin militarize edilmesi ve Sünnilere yönelik ayrımcı şiddet, mezhepselleşmenin derinleşmesine yol açtı. Sünniler daha Sünni hale geldi ve diğer dini gruplaşmalar da oldu.

 

Ve bu izlenen yol rejim için en iyi dünya idi. Hıristiyanların daha Hıristiyan olmasını, Aleviler daha Aleviye dönüşmesini ve Sünnilerin daha Sünni, Kürtlerin daha fazla Kürt olmasını ve hiç kimsenin daha fazla Suriyeli olmamasını ister.  Bu Suriyeli olmayan gruplar arasında dengelenen ülkedeki tek Suriyeli kurum olmak istiyor.

 

Bunun üstesinden gelemedik. Savaşlar, katliamlar olduğunda, birlik hakkında vaaz edemezsiniz, hepimiz kardeşiz ve hepimiz Suriyeli vatandaşlarız. Bu söylemler elbette hala yaşıyor, ancak kimyasal katliamlar, kitlesel cinayet ve işkenceler olduğunda, başları üzerinde varil bombaları olduğunda insanlar usanıyor. Suriye milliyetçiliğinin bu söylemi Suriye toplumu yok edildikçe yok edildi.

 

 

Varil bombaları ve mezhep katliamlarına karşı, ulusal birlik ve dayanışma söylemleriyle birlikte savaşamadık. Böyle bir söylemi yeniden yaratmamız gerekecek çünkü siyasi değişim ve Suriyeliler arasındaki eşitliği savunmak, özellikle siyasette eşitliğe sahip politikaları ve devletin doğasını demokratik biçimde belirlemek hayati önem taşıyor.  
 
Rejim, Arapları ve Kürtleri arasındaki klikleşmeyi kötüye kullanarak, rejim etnik çizgiler üzerinde ne şekilde çalışıyor ve devrimi bölüyor ? Rejim Kürtlere nasıl davrandı?
 
Rejim, Kürtlerin her türlü haklarını ve hatta Suriye'deki varlığını inkar etti.  Kendi dillerini konuşma hakkı reddedildi ve kendi kültürünü geliştirmelerine izin verilmedi. Devrimdeki çoğumuz Suriye'deki Kürtlerin hakları ile dayanışma içindeydik ve güçlerimizi birleştirmek için çok çalıştık.
 
Hesaba katmadığımız yeni unsur, Türk kökenli Kürdistan İşçi Partisi(PKK) idi. 
Abdullah Öcalan, Şam'da uzun süredir bulunmaktaydı ve parti, onları satıp ülkeden çıkarmadan önce rejimin eski bir müttefiki idi. Öcalan, Suriye Kürdistanı olmadığı konusunda ısrar etti.
Sonuç olarak, PKK, devrimden önce önde gelen siyasi aktörlerden değildi. Onlar Türkiye'ye doğru daha çok yöneliyorlardı. Ayrılmalarından sonra, geride kalan Suriye şubesi Demokratik Birlik Partisi(PYD), diğer birçok parti arasında bir partiydi. Fakat diğer Suriyeli muhalefet gruplarından izole edildi.
 
Devrimin ortasında rejim, Arap ve Kürtlerin onlara karşı birleşmesini önlemeyi her ne pahasına olursa olsun istedi. Böylece, Temmuz 2012'de Aleppo civarındaki Afrin bölgesinden ve ülkenin kuzeydoğu kesimindeki Cazire'den ordularını çektiler. Geride kalan boşluk PKK/PYD ile dolduruldu.
 
Rejime karşı uluslararası tabanlı resmi muhalefet bu dinamiği anlamadı ve bununla nasıl baş edeceğini bilemedi ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkını tanımada açık olmamak gibi politik hatalar yaptılar.
 
Bu zorluğa Türkiye'nin devrimde oynadığı sorunlu rol eklendi. Altı ay sonra devrimden yana oldu. Fakat Esad onların çatışmaya girmelerini manipüle etti. Rejim, PKK'nın kendisini değil de Türkleri düşman olarak görmesinden mutlu idi. Ve Türkiye'nin devrime göstermelik mensubiyeti, PKK'nın kendisini devrimden çok uzağa koymasına yol açacaktı. 
 
PKK kendisini Suriye Devrimi'nin parçası olarak görmüyor. Aslında bir Rojava Devrimi hakkında konuşuyorlar. Bu söylem bana, Kuzey Suriye'de Kürtler ve Araplar arasında etnik gerilimler yaratan milliyetçi bir genişlemenin ve Türkiye'deki mücadeleleri ile daha ilgili tecrübelerini Suriye'ye aktarmanın bir karışımı gibi görünüyor. Aynı zamanda bu söylem, saf olan sol kanat çevrelerin yanı sıra Batı emperyalizmine de satılabilir. 
 
El Kaide ve Daesh Suriye'de nasıl ortaya çıktı ve ne rolü oynuyorlardı?

 

Onlar iki farklı bağlamda gelişti ve Suriye'de tamamen yıkıcı ve karşı-devrimci bir rol oynadılar. Daesh, El Kaide'nin katılması ve Saddam Hüseyin'in askeri ve emniyet kadrosunun görevden alınmasıyla Irak'ta gelişti. El Kaide'nin kendisi Suudi Vahhabizmi ve Mısır Kutbizminin bir birleşmesidir. Seyit Kutib 1966'da Nasır tarafından idam edilen Mısırlı bir İslamcı militan idi.

 

Her ikisi de Amerikan işgalinde gelişti. Esad ayrıca, Amerikan işgaline karşı operasyonları için Suriye içinde üsler kurmalarına izin verdi. Onların oluşum tarihi, yıkılmış üç toplumda (Afganistan, Irak ve Suriye'de) yatıyor. Gruplar, çöküş döneminde radikalleşmiş ve kendi perişan koşullarıyla savaşmak için yollar arayan topluluklar arasında bir zemin buluyor. Bu onların maddi kökleri. Tek başına dinde-İslam'da- değil aynı zamanda toplumsal koşullarda.

 

Yanlış yönlendirilen ve gerici olan insanlar, bu koşullarla savaşmak için aşırılıkçı olurlar. Müslüman oldukları için savaşmıyorlar. Ve Amerikan emperyalizminin zalim güçleri ve onların Irak işgali, Irak ve Suriye'deki mezhepçi Şii rejimi ya da 1980'lerde Afganistan'ın Sovyet işgali onlara savaşmak için neden sağlıyor.

 

Fakat kesinlikle anti-emperyalist değildirler. Aslında, imajları ve lisanları geçmişin İslam imparatorluklarını çağırıyor. İslam emperyalizminin mirasçıları olduklarını iddia ediyorlar: "Dünyayı İspanya'dan Çin'e kadar fethettik!" diye beyan ediyorlar. Bu, ideallerinin esasında emperyalist olduğunu kanıtlar. Onlara fethedilmiş emperyalistler diyorum(Amerikalılar, Ruslar ve diğerleri gibi fetheden emperyalistlerin aksine olarak) ve mücadele yöntemleri terördür.  Proje esas itibariyle faşist bir projedir. Onların tam anayasası elitist, despot ve bağnazdır.

 

El Kaide'nin ya da Daesh'in Suriye'de asla kitlesel desteğe sahip olmadığını açıkça belirtmeliyiz; ve halkı gerçekten temsil etmeye ya da sevilmeye çalışmazlar. Her ikisi de Suriye Devriminde kesinlikle yıkıcı bir rol oynadı. Daesh özellikle de gerçek devrimcilere karşı ve yalnızca ikincil olarak rejime karşı savaşıyordu. Aslında DAEŞ en azından bir süre rejimle geçici anlaşma düzenlemeyi becerdi.

 

İran ve Türkiye gibi çeşitli bölgesel ve Rusya ve ABD gibi emperyal güçlerin rolü nedir? Devrim ve karşı devrimde hangi rolleri oynadılar? Özellikle ABD politikası neydi? Rejim değişikliğine kalkıştı mı? Ya da Yemen'de "düzenli geçiş" diye adlandırdıkları şeye kalkıştı mı?

 

Herşeyden önce, devrimimizi Amerika'nın rejim değişikliği için varsayılan planının bir yönü olarak düşünmek Suriyelilere bir hakarettir. Buna karşı kızgınlığımı ifade edecek kelime bulamıyorum. Obama yönetimine herhangi bir plan atfedebilirse, bu, rejimin değiştirilmesi değil, rejimin korunmasıydı. Amerikalılar, Özgür Suriye Ordusu'nun her önemli safhasında manalı bir şekilde silahlandırılmasını veto ettiler.

 

Amerikalıların müdahale etmesini istediğimiz ve reddettiğimiz bir kurgudur. Amerikalılar her zaman Suriye'ye müdahale ediyorlardı. Çevredeki güçlere, müdahale etmek için baskı yaptılar. Suriye'nin güney ve kuzey bölgelerinde birçok devrimci grubu bozdular.

 

Fakat amaçları taş çatlasa Essad'sız Esadçılık idi; mevcut devlet eksi eşkıya hükümdar. Ve kimyasal katliamdan sonra bunu kesinlikle terk ettiler. Onlar ve Ruslar, klorin ve gerçekten de sarin gazı dahil olmak üzere diğer tüm öldürme araçlarına ruhsat vererek, rejim ile kimyasal bir anlaşmaya vardılar.  Ve Trump, açık bir şekilde, yıkılmış Suriye'nin itaatkar bir hükümdarı olarak Rusların Beşar'ı tercih ettikleri tam bilgisi ile birlikte, Suriye'de Rus sömürgeci gücüyle anlaşmaya hevesleniyor.

 

Rusya'ya gelince, rejimi rejimimizden farklı değildir. Rusya, öncelikle Ukrayna'yı ve ardından Suriye'yi uluslararası bir güç olarak konumunu yeniden teyit etmek için kullandı. 49 yıldır Suriye'de kalması için sadece klasik bir sömürge anlaşması imzalayan emperyal bir güçtür. Rusya'nın rolü rejimi kurtarmak için çok önemli idi. Ülkedeki Halep ve diğer birçok bölgede çok acımasız saldırılar başlattı. İddialarının aksine, Daesh ile savaşmadılar, bunun yerine rejimle savaşanlara savaş açtılar. Hastaneleri, pazarları ve okulları bombaladılar.

 

Türkiye'nin sicili karışıktır. Türkiye Kürtler ile takıntılıdır. Bu saplantı yüzünden çok kötü bir rol oynadılar. PKK'ya saldırır umuduyla cihatçılara sınırlarını açtılar. Bu tam bir kıt görüşlülük idi ve karşı-devrimci bir plandı.

Türkiye'nin sicili karışıktır. Türkiye Kürtler ile takıntılıdır. Bu saplantı yüzünden çok kötü bir rol oynadılar. PKK'ya saldırır umuduyla cihatçılara sınırlarını açtılar. Bu tam bir kıt görüşlülük idi ve karşı-devrimci bir plandı. PKK ile yaşadıklarını, ki böylece, Suriye'ye aktardılar.
 
Aynı zamanda Türkiye, 3 milyon Suriyeli mülteci barındırıyor ve koşulları Ürdün ya da Lübnan'daki koşullardan çok daha iyi. Kendimde oradaydım ve Suriyeliler bir kuruş ödemeden sağlık hizmetlerine erişebilirler ve birçoğu okula gidiyor. Ancak Türkiye'de (ve Avrupa'da) mülteci olarak yaşamanın hala çok zor olduğu söylenmelidir. Ve şimdi Türkler eskisinden daha zayıflar ve Ruslarla işbirliği yapıyorlar. Bu zaten birçok Suriyeli arasında öfkeye sebep oluyor.
 
İran başka bir bölgesel emperyal güç. Tahran'dan Bağdat'a, Şam'a ve Beyrut'a kadar uzanan Orta Doğu'da kendi bölgesel imparatorluğunu inşa etmeye çalışıyor. Ve batı güçleri ve özellikle Amerikalılarla pazarlık ediyorlar. Obama'nın İran'la yaptığı nükleer anlaşmasını kesmesinden sonra, Amerikalılar fiilen Suriye'de İran'a tam serbestlik tanıdı.
 
Suriye'nin Ortadoğu'da; yani dünyanın en uluslararasılaştırılmış bölgesi. Bu nedenle, herhangi bir ülkenin iç dinamiklerini bölgenin geri kalanından ve aslında dünya emperyalizminin bütün yapısından ayıramazsınız. Dış güçler dahilidir. Dış güçler dahili. Amerikalılar bizim için Suriye'de, Irak, Mısır, Lübnan ve tabii ki Filistin için bir dış güç değildir. Ve aynı zamanda Suriyeliler şimdi dünyanın her yerine dağılmış durumda. Bu yüzden bütün dünya Suriye'de ve biz dünya çapında varız. Biz bir dünyayız ve dünya bir Suriye. 
 
Hatta rejimin kendisinin iç haline bakarak Suriye'deki durumu analiz etmek doğru yaklaşım olmaz. Rejim, Ruslar, İranlılar, Hizbullah ve diğer birçok Şii cihat milisleri ile büyük bir ittifak içinde bulunan bir aktördür.  Ve bu ittifakın mezhepsel dinamiği Shia ve Allavi bağlayıcıdır. Ve elbette diğer tarafta özellikle Suudi Arabistan tarafından beslenen ve yönlendirilen Sünni mezhepçiliğimiz var. Her ikisi de, bölgesel güç için İran ve Suudi Arabistan arasındaki bölgesel rekabetin bir parçasıdır.
 
Üç aktörün neticesi korkunç bir durumdayız - ülkeyi yöneten eşkıya rejim, Sünni ve Şii İslamcılar ve bölgesel ve emperyalist güçler. Dolayısıyla Suriye'de birçok paralel savaşımız var. Bu sadece bir savaş değil. 2013'ten beri birçok savaşımız var. Amerikalıların kendi savaşları var. İranlılar, Ruslar ve Türklerin kendi savaşları var.
 
Anti-emperyalist farzedilen solun birçoğu Suriye devrimiyle dayanışmayı genişletmekte başarısız oldular ve hatta Esad'ın diktatörlüğünü ve İran gibi bölgesel güçlerin ve Rusya gibi imparatorlukların müdahalesini destekleyecek kadar ileri gittiler.  Aynı zamanda sol kesimler Suriye Devrimi'nin ilkeli savunucuları oldular. Solun büyük bölümlerinin uluslararası dayanışma ilkesine ayak uyduramamasını nasıl açıklıyorsunuz?

 

Bu benim en büyük hayal kırıklıklarımdan biridir.  Her zaman Batılı solcuların Marksistleri feyiz aldıklarını düşünürdüm. Pasaportları, iyi kitaplara ve dergilere erişimleri var, çoğu iyi üniversitelere gitmiş ve dünyayı bizden çok daha iyi bilirler. Ya da en azından ben böyle düşünürdüm. New York, Londra, Paris ve Berlin'de oldukları için küresel düşünmelerini bekledim. 

 

Bu yüzden devrime ihanetleri bana bir şok gibi geldi. Onların doğal müttefikleri olacağımızı düşündüm. Sonuçta, cunta rejimine karşı savaşan, demokrasiyi ve eşitliği savunan, halkımız ve geleceği için savaşan bizdik. Sosyalizm ve toplumsal değişimin tarafını tutan bizlerdik.

 

Fakat korkarım ki, uluslararası sol çok fazla rejim ile aynı eksene geldi. Sanırım bunu kısmen yaptılar çünkü eski günlerde sıkıştılar. Rejimin Sovyetler Birliği'ne ABD'den daha müttefik olduğunu hatırladılar. Dolayısıyla daha sonra hatalı bir şekilde bu rejimin emperyalizme karşı olduğunu düşündüler ve bu rejim bu yüzden müttefikleri ve biz, devrimciler de düşmanları olduk.

 

Gerçekte, Suriye ve Suriye halkı hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Suriye rejimi Ortadoğu'nun ana direklerinden biridir. Bu bir coğrafi bölge değildir; halkı için politik hakları ve vatandaşlığı reddetmeye ve devletlerin(İsrail dışında) gerçek bağımsızlığını inkar etmeye dayanan bir politik sistemdir. Devletler sadece, kendi uyruklarına karşı savaşır. Bu arada, bu egemenlik eksikliği fetheden emperyalistlerin yükselişinin arkasındaki başlıca nedenlerden biridir. Onlar bizim yedek imparatorumuz.

 

Bence Batı'daki solcular insan acılarından soyutlanmış durumdalar. Bilmiyorlar ve bilmeye meraklı değiller. Artık, neler olduğunu analiz etmeyen geçmişi hatırlamaya dayanan bilgilerinden memnunlar.

 

Kendi yöntemlerinde, gerçekliğe karşı gözlerini kör eden emperyalist dünya görüşleri var. Mücadelemizi emperyalizme karşı kendi büyük mücadelelerine ilhak ediyorlar. Ve bize, alttaki oyunculara, rejim değişikliğinin hayali projesindeki salt kuklalar gibi davranıyorlar. Daha da kötüsü, tersi, "cihatçılığımız var çünkü devrim ezildi," doğru iken, devrime Sunni cihatçılığın bir ürünü olarak yol vererek, rejimin ve Amerikan emperyalizminin dünya görüşünü bizzat benimsiyorlar. Tüm bunlar, uluslararası soldaki derin krizin bir işaretidir.

 

"Hastalıklı Belirtiler" adlı kitabında Gilbert Achcar, orijinal solun Arap Baharının başında belki de çok iyimser olduğunu ve şimdi çok kötümser olduğunu savunuyor. Bunun yerine, politik ekonomi ve bölgenin devlet oluşumundan kaynaklanan müzmin bir devrimci krizin başında olduğumuzu savunuyor. Durum böyle ise Suriye'de ve bölgedeki dersler nelerdir? Solun geleceğe hazırlanması için hangi değişiklikler gereklidir?

 

İlk önce entelektüel bir husus. Kendimizi Suriye'nin iç dinamiklerini analiz etmekle sınırlayamayız. Suriye'yi Filistin, Türkiye, Lübnan, Ürdün ve bölgedeki diğer ülkelerden ayıramayız. Uluslararası düşünmeliyiz. 

 

İkincisi ve en önemlisi, bölge ve dünya çapında dayanışma ağları kurmalıyız. Süryaniler, bu süreçte önemli bir rol oynayabilir ve oynamalıdır; çünkü şimdi her yerdeler. 

 

Bu, geleceğe hazırlanmak için çok gereklidir. Peygamberlik yapmaya meraklı olmadığım halde, şu andan itibaren bir nesil içinde bölgede daha büyük devrimler ve ayaklanmaların olacağını düşünüyorum. Niye? Devletler, vatandaşlarından temel hakları mahrum ettiği ve ekonomileri temel ihtiyaçlarını karşılamadan onlara engel oluşturduğu için.

 

Belki de bu mücadelenin gelecekteki merkezi Körfez ve özellikle Suudi Arabistan olacaktır. Arap dünyasındaki tepkinin kökeni. Değişiklik çok hayati vaziyette. Umarım  batı solcularının yeni nesli bir rol oynayacaktır. Suudi monarşiden nefret ettiklerini biliyorum. Nefretlerini, Esad gibi kravatlı faşistleri savunmak için değil de Ortadoğu'daki devrimci değişim projesine yardım etmek için harcarlarsa iyi olacaktır.

 

Sonuçta, bir Sol olarak yeni bir projenin inşasına, yeni bir ütopyaya odaklanmamız gerektiğine inanıyorum. Yirminci yüzyıl komünizmin başarısızlığı yüzünden şu anda küresel bir projemiz yok. Birçokları ütopya fikrini eleştirdi. Bu, bana göre kıt görüşlülük ve dar kafalılıktır.

 

Bir amaç, gelecekte hayal edebileceğimiz ve savaşabileceğimiz bir toplum anlayışına ihtiyacımız var. Daha fazla eşitlik, daha fazla kardeşlik, daha fazla özgürlük ve  gezegene, denizlerine, sularına, bitkilerine ve hayvanlara daha fazla saygı olan bir dünya. Düşünme yöntemlerimizde büyük bir değişikliğe ihtiyacımız var ve umarım bu yöntemlerle düşünmeye başlarız. Eğer kendimizi yeni bir küresel projeye adamazsak, sadece distopilerimiz olacak, Esad'ın Suriye'si ve DAEŞ.

 

 

*www.isreview.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ