Özgürlük

"Eğer Sınıf Mücadelesini Anlamazsak, Hiçbir Şeyi Anlamayız"

 
 
Film yönetmeni Ken Loach ile popülizm, gig ekonomisi [şirketlerin çalışanlarıyla belirsiz süreli sözleşme yapmak yerine geçici ve kısa dönemli kontratlar yaptığı çalışma biçimi] ve sinemasındaki ulusötesi dayanışmanın önemi üzerine bir söyleşi.
 
Lorenzo Marsili, 16 Ağustos 2018
 
Yönetmen Ken Loach, filmi Ben, Daniel Blake'in galasında, Londra, İngiltere, Ekim 2016. (Joel Ryan / Invision / AP)
 
İngiliz film yönetmeni Ken Loach, zamanımızın en ünlü sinematik seslerinden biridir. Saygın bir sanatçı ve prestijli Palme d'Or'a iki kez layık görülen bir avuç yönetmenden biri olan Loach’ın çalışmaları genellikle sosyal ve politik temaları içerir.  Eserlerinin bütünü, İspanyol iç savaşını (Ülke ve Özgürlük), Los Angeles ofis temizlik işçilerinin grevini (Ekemk ve Güller), Irak işgalini (Tehlikeli Yol), İrlanda bağımsızlık savaşını (Özgürlük Savaşı) ve refah devletinin zora başvuran tarafını (Ben, Daniel Blake) kapsar. Sözümona "popülist isyan" ekonomik eşitsizlik ve toplumsal dışlanmanın rolü üzerindeki pekçok tartışmayı tetiklediği halde, Ken Loach işçi sınıfı bilincinin ve neoliberalizm altındaki dönüşümlerinin en büyük anlatıcılarından biri olmuştur.
 
İtalyan yazar ve siyasal aktivist Lorenzo Marsili ile yaptığı bu konuşmada, Loach, politik dönüşüm, işçi sınıfının evrimi, sınıf mücadelesinin bugünkü anlamı ve solun radikal değişime ilham vermede başarısızlığında sanatın rolüne göz atıyor.
 
Röportaj, Lorenzo Marsili'nin mali krizden 10 yıl sonra uluslarüstü dayanışmayı araştıran Avrupa çapında seyahat ettiği bir belgesel olan DEMOS'un çekimleri sırasında kaydedildi.
 
Sanatın politik değişimdeki rolüne dair tartışma uzun bir tarihe sahiptir. Bugün açıkça, büyük jeopolitik dönüşüm ve küresel uyumsuzluk anlarından geçiyoruz. Yaratıcılığın böyle bir anda oynayabileceği role dair bakış açınız nedir?
 
Genel olarak sanatta sadece gerçeği söylemenin sorumluluğunu taşıdığınızı düşünüyorum. “Sanat…olmalı” ile başlayan herhangi bir cümle yanlıştır, çünkü bu, sanatın oynayabileceği farklı rollerin ne olacağını yazan ya da resmeden ya da tasvir eden insanların hayal gücüne veya algısına dayanır. İnsanların birlikte yaşayabileceği yolların temel ilkelerini ileri sürmeliyiz. Yazarların, entelektüellerin ve sanatçıların rolü bunlara temel ilkeler olarak bakmaktır. Bu, mücadelenin, tarihin uzun zamandır görünümüdür, bu yüzden taktik bir geri çekilme yapmak zorunda kalabilseniz de, bunun yine de bir geri çekilme ve ana prensiplerin akılda tutulması gereken şey olduğunun farkında olmak önemlidir. Bu, gündelik taktiklere dahil olmayan kişilerin yapabileceği bir şeydir.
 
Çalışmalarınızda insan unsuru sadece teorinin bir çizimi değildir, aynı zamanda gerçekten politikayı cisimlendirir ve politik hale dönüşür. Sanatın, nihayetinde büyük ekonomik ve politik süreçlerin arkasında insanların olduğunu gösterme gücüne sahip olduğuna katılıyor musunuz?
 
Kesinlikle. Siyaset insanlarda yaşar, fikirler insanlarda yaşar, insanların sahip olduğu somut mücadelelerde yaşar. Aynı zamanda sahip olduğumuz seçimleri de belirler - ve sahip olduğumuz seçimler de, bizim dönüştüğümüz insan türlerini belirler. Ailelerin nasıl etkileşim kurduğu, anne, oğul, baba, kız gibi birkaç soyut kavram değildir; ekonomik koşullarla, yaptıkları işle, birbirleriyle geçirdikleri zamanla ilgilidir. Ekonomi ve siyaset, insanların hayatlarını yaşadıkları bağlam ile ilgilidir, ancak bu yaşamların detayları çok insani, genellikle çok eğlenceli ya da çok üzgündür ve genel olarak çelişki ve karmaşıklıkla doludur. Benimle ve benim adıma çalışan yazarlar için günlük yaşamın kişisel komedisi ile yaşamın içinde bulunduğu ekonomik bağlam arasındaki ilişki her zaman çok önemliydi.
 
Dolayısıyla, ekonomik değişimin insan davranışını nasıl dönüştürdüğü ile insan davranışının, özellikle de kollektif eylem aracılığıyla, ekonomik ilişkileri nasıl dönüştürdüğü arasında diyalektik bir ilişki vardır.
 
Bir işçiyi ele alalım. Ailesi işlevini yerine getiriyor ya da getirmeye çalışıyor, ancak tek başlarına güçleri olmadığı için güçleri yok. Onlar sadece bu duruma basitçe alet olanlardır. Ama ben kolektif güç hissinin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu işin zorlaştığı yerdir. Kolektif gücün hemen görünür olduğu bir hikayeyi anlatmak kolay değildir. Diğer yandan, her filmi havada bir yumrukla ve militan bir harekete geçirici mesajla bitirmek genellikle acemice ve aptalcadır. Bu sürekli bir ikilemdir; ekonomik ve politik koşullardan dolayı trajik bir şekilde yok edilen bir işçi sınıfı ailesinin hikayesini, insanları umutsuzluğa sürüklemeden nasıl anlatırsınız?
 
Daniel Blake gibi kasvetli bir filmde bile umutlu bulabildiğim bir şey, baskıcı devlet aygıtını görmemizdir, ama aynı zamanda belirli bir insan dayanışmasının direncini de görüyoruz: yoksullar birbirlerine yardımda bulunuyor ve Daniel Blake'in iş merkezinin duvarına iğneli bir grafiti yazmasıyla insanlar durup alkışlıyorlar. Tamamen homo economicus'a dönüşmediğimizi, tüm yaşamın metalaştırılmasına karşı halen direncin olduğunu ima ediyor.
 
Evet, bu orta-sınıf yorumcularının idrak edemediği bir şey: İşçiler ... gülüyor olsalar dahi ti'ye alırlar. Siperlerde acı bir komedi vardır ve bu, en karanlık yerlerde bile direnişi gördüğümüz yerdir. Ancak bilhassa, yiyecek bağışının olduğu aşevlerinin çoğalmasını sağladık [ve] toplumumuzda kamunun iki yüzünü görürsünüz. Ben, Daniel Blake'de, bir kadın, hiçbir şeyi olmayan bir kadına yiyecek paketini bağışladığında, "İşte, senin hayırseverlik yiyeceğin," demez; bunun yerine, "Alışverişinize yardımcı olabilir miyim?" der. Bir tarafta bu cömertliğiniz ve diğer tarafta insanları açlığa sürüklediğini bildiğiniz, mümkün olan en bilinçli şekilde zalim davranan devlet. Kapitalist toplum bu şizofrenik durumda yakayı ele verir ve dayanışmayı örgütlemek bize bağlıdır. 
 
Genellikle, geleneksel ekonomik yabancılaşmanın devletten yana bir yabancılaşmaya dönüştüğü görülür. Bunun milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının, hatta Brexit'in yükselişi gibi olayların merkezinde olduğunu düşünüyor musunuz? Göçmenleri günah keçisi yapmanın ötesinde, belki de bu anlamda “benim çıkarımı koruyan hiç kimse yok” hissi de var.
 
Evet, sağcı popülizmin gerçekten işaret ettiği ruh halinin, 1920'ler ve 1930'larda olduğu gibi, solun bir başarısızlığı olduğunu düşünüyorum. Sağ partiler çok basit bir cevapla yola çıkıyorlar: Sorun komşunuzdur; komşunuz farklı renktedir, komşunuz farklı kokan yemekler pişirir, komşunuz işinizi alır, komşunuz evinizin içindedir. Tehlike, bunun toplu basın tarafından desteklenmesi, örneğin, Nigel Farage[İngiliz siyasetçi ve eski emtia komisyoncusu] ve şirketine istedikleri yayın süresini veren BBC gibi yayıncılar tarafından hoş görülmesi ve teşvik edilmesidir.
 
Çalışmanızın odak noktası her zaman işçi sınıfı dayanışması olmuştur. Savaş sonrası sosyal kapitalizmden neoliberalizmin gelişine kadar olan geçiş sürecinde yaşadınız. Bu süre zarfında sınıf dayanışmasını nasıl gördünüz?
 
En büyük şey, sendikaların gücünün azalması oldu. 1950'ler ve 1960'larda güçlendiler, çünkü insanlar fabrikalar, madenler veya rıhtımlar gibi toplumsal örgütlerde çalışıyorlardı ve bu noktada sendikaları örgütlemek daha kolaydı. Ama bu eski endüstriler öldü. Günümüzde insanlar çok daha parçalanmış bir şekilde çalışıyorlar. Üretimi durdurabileceğimiz zaman en güçlüyüz, ancak üretim noktasında örgütlenmezsek, kesinlikle daha zayıfız. Sorun şu ki, üretim artık çok parçalı ve küreselleşmeyle birlikte işçi sınıfı artık Uzak Doğu ya da Latin Amerika'da.
 
Bisikletli Deliveroo ya da Foodora geçici ya da kısa dönemli işçiler, kendilerini işçi olarak görmüyorlar bile.
 
Evet ya da satış hakları var ya da kendilerini "serbest meslek" olarak adlandırıyorlar. Bu çok büyük bir sorundur. Bu, işçi sınıfı için bir örgütlülük meselesi.
 
Sınıf kavramının hala anlamlı olduğunu düşünüyor musunuz? Pek çok insan yoksul oldukları halde kimi zaman mutsuz hissetmelerine rağmen kendilerini işçi sınıfı olarak görmezler.
 
Sınıfın temel olduğuna inanıyorum. Farklı bir iş gücü değişikliği için sermayenin talebi olarak sadece şekil değiştirir. Ancak yine de iş gücüdür. Ve hala sömürülür ve hatta eskisinden daha fazla artık değer sağlar. Daha da önemlisi, eğer sınıf mücadelesini anlamazsak, hiçbir şeyi anlamayız.
 
Bugün bu, büyük zorluklardan biridir: bir grubun parçası olarak kendini düşünmeyen parçalara ayrılmış bir halk arasında mücadeleyi yeniden başlatmak.
 
Bu kavrama mücadelemizdir. Yakınlarda Japonya'da makale yazan bazı güzel insanlarla konuşuyordum ve sınıf ve çatışmanın anlaşılması gerekliliği konusunda ısrar ediyordum, bu çok komikti. Çok güzel bir kadın, "Filminizi Japon hükümeti yetkililerine göstereceğiz," dedi ve "Peki, niçin?" dedim ve "Onların fikirlerini değiştirmek için," dedi ve "Fakat bu taşı gediğine koyduğum nokta! Fikirlerini değiştirmeyecekler, egemen sınıfın çıkarlarını korumaya bağlılar ve ikna edilemezler, ortadan kaldırılmalılar!" diye yanıt verdim.
 
Sistemi çalışır kılma fikri derine yerleştirildiği zaman anlaşılmasını sağlamak çok zordur. Bu, savaşmak zorunda olduğumuz sosyal demokrasinin felaket miraslarından biridir.
 
Vatandaşlarınız sizinle konuşabileceklerine ve endişelerini göz önüne alacağınıza inandıklarında bu etkili bir toplumsal kontrol şekli olur.
 
Bu yüzden tüm geçiş talepleri fikrini yeniden canlandırmamız gerekiyor. İşçi sınıfının çıkarları doğrultusunda kesinlikle makul olan taleplerde bulunmak zorundayız.
 
Bunu sonlandırmak istiyorum, ancak dikkat ettim de, bir zamanlar Avrupa Parlamentosu için bir kampanya yürüttünüz.
 
Bunu unutmuştum.
 
Bana ilginç gelen, Avrupa'nın nasıl olduğu burada İngiltere'de hiçbir zaman gerçekten tartışılmadı. Birdenbire, Brexit'ten sonra herkes Avrupa Birliği'nden bahsediyor ve futboldan sonra en çok konuşulan konu haline geliyor. Hala ulusötesi bir demokrasi inşa etme umudunu koruyor musunuz ya da basitçe çok geç mi?
 
Ben gerçekten cevabı bilmiyorum. Ama uluslararası dayanışmanın açıkça önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa içinde örgütlenebilir mi? Bilmiyorum. Avrupa Birliği'nin yapısı gerçekten çok zor, değişimi yeniden başlatmadan onu nasıl lanse ettiğimizi görmek zor. Açıktır ki her değişim her hükümet tarafından desteklenmeli ve hepimiz bu sürecin pratikliğinin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Açıkçası, farklı prensiplere dayanan farklı bir Avrupa'ya ihtiyacımız var: ortak mülkiyet, planlama, ekonomileri eşitleme, sürdürülebilirlik ve genel olarak eşitlik doğrultusunda çalışmak.
 
Ancak büyük şirketler öncelikli olduğu sürece, kar öncelikli olduğu sürece ve yasal sistem kara öncelik verdiği sürece bunu kolayca yapamayız. Bu değişimi etkileme benim maaş derecemin ötesindedir. Yanis Varoufakis, yapılabileceğine dair beni temin ediyor. Eminim haklıdır. Ona güveniyorum, ancak nasıl olacağını bilmiyorum.
 
*www.thenation.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)
 

Merhaba… Ben Kapitalizm!

Merhaba… Ben Kapitalizm! – Columbia Üniversitesi'nin Nobel ödüllü 

öğretim üyesi Prof. Stiglitz’in yazısı


*bu makale, www.ozguruniversite.org sitesinden alınmıştır.

 

Columbia Üniversitesinin Nobel ödüllü ogretim uyesi Prof. Stiglitz’in yazisi:

Merhaba… Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım! İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO’nun hayat hikayesi sizin için “azim ve başarı hikayesi” olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1’inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer “aziz” gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu’da 12 -18 yaş arası kızlar $200 gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve “serbest piyasa ekonomisi” dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24’ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum!

Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria’s Secret’a koşun. Victoria’s Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra $80 verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna’nın sadece Londra’da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland’da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland’e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90’ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene $8.5 milyar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar…

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız,

Hindistan’da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64’ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, “ibadet” ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel’i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için “kutlarken”?

ABD’de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV’de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50’si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1’ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1’i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50’sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85’i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?

Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik!

Zavallı tüketim bağımlıları…

(ÖZGÜRLÜK)

SOLDAN GELEN NEOLİBERALİZM

 
 
STEPHANIE L. MUDGE
İLE BİR RÖPORTAJ
 
(Ç.N.: Gelenekler iyi midir, kötü müdür? Hele ki yüzlerce yıllık despotik geleneklerin kök saldığı ve davranış ve tutumları manipüle ettiği bu topraklarda var olan geleneklerin üzerine yenileri eklendiği ve tüm bunların politik bir kimlik kazandığı ve de politik olanla çakıştığı sürece gelişimin aksi yönünde işlev gördüğü ve toplumsal bozulmaya katkı sağladığı düşünülürse verilecek cevap çok kolay olur. Peki tüm bu gelenekleştirme ve topluma bu gelenekleri yerleştirme işlemini yapanlar, yani bir anlamda "Çalıyor ama çalışıyor," "Kendisi iyi ama çevresi kötü" zihniyetinin yerleşmesine, toplumsal başkaldırı ve isyanın dizginlenmesi ve körelmesine kasıtlı ya da kasıtsız yardım edenler kimler? Bize bu bozulmuşluğu, bu bayağılığı, bu gericiliği, bu dizileri, bu romanları, bu filmleri, neoliberalizmi, post modernizmi, aklınıza gelebilecek her türlü yabancılaşmayı dayatanlar kimler? "Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarını döşeyenler" kimler? Yalnızca burjuva sınıfı mı? Sağcı muhafazakar partiler mi? Peki ya, Erdoğanların, Trumpların, Putinlerin yaratılmasına yol verenler? Tarihte ayaklarına kadar gelen onlarca fırsatı heba edenler? Neoliberalizme, post modernizme yeşil ışık yakan, göz kırpan ve ses etmeyenler? Evet, ''Sol'' Partiler.....)
 
1970'lerde ve 80'lerde sol partiler ekonomik değişimleri ayarlamak için yüzlerini piyasalara çevirdiler ve kamuoyu yarattılar. Sonuç felaket oldu.
 
Alman Sosyal Demokrat Partisinin iki lideri Siegmar Gabriel ve o zamanki Başbakanı Gerhard Schroeder, 9 Temmuz 2005'te Almanya'nın Hannover kentinde düzenlenen bir parti toplantısında konuştu. Carsten Koall / Getty
 
1970'lerin sonlarından beri tüm dünyada siyasi partiler, serbest piyasa, özelleştirme ve finansallaşma politikalarını benimsediler. Özgürlük vaat ederken, bu siyasal proje - tipik olarak neoliberalizm olarak adlandırılır - özellikle gelişmiş kapitalist dünyada, rekor seviyelerde bir ekonomik eşitsizliği ve kayda değer demokratik bir çöküşü beraberinde getirmiştir. 
 
Akademisyenler genellikle bu değişimi, Ronald Reagan ve Margaret Thatcher gibi figürlerle kişileştirerek, Yeni Sağ'ın zaferine işaret ederek açıklarlar. Fakat sosyolog Stephanie Mudge'nin yeni kitabı farklı bir hikaye anlatıyor.
 
Solculuğun Yeniden İcadı: Sosyalizm'den Neoliberalizm'e Batılı Partiler kitabında Mudge, geçtiğimiz yüzyılda ileri kapitalist ülkelerdeki sol partileri mercek altına alır ve bu partilerle uyumlu hale getirilen uzman kişilerin partileri piyasalar ve kamuoyu yaratma doğrultusunda nasıl zorladıklarını gösterir. Süreç içerisinde, sol partilerin kendi işçi sınıfı destek gruplarının çıkarlarını temsil etme becerisi aşındı ve sıradan insanlar iktidar koridorlarının dışında bırakıldılar. 
 
Politik örgütçü ve sosyalist eylemci Chase Burghgrave geçenlerde Mudge'la yeni kitabını, demokratik toplumlardaki uzmanların rolünü ve daha canlı, eşitlikçi bir politikanın mümkün olup olmadığını konuştu.
 
Kitabınızın başlangıcında, solculuğun aslında, ilk önce sosyalizmden Keynesçiliğe ve daha sonra Keynesçilikten neoliberalizme iki yeniden şekil verme yaşadığını belirtiyorsunuz. Solculuk içerisinde bu her iki yeniden yapılandırmayı analiz etmenin niçin önemli olduğunu düşünüyorsunuz?
 
Kısa cevap, ikinci yeniden yapılandırmanın birincisi olmadan gerçekleşemeyeceği idi.
 
Uzun cevap ise, sosyalizmin, Keynesçiliğin (ya da adlandırıldığı şekilde "ekonomistçi solculuk") ve neoliberalizmin sadece boşlukta yüzen siyası ideolojiler olmadığıdır; belirli kurumsal düzenlemelerden ortaya çıktılar.
 
Ekonomistçi solculuk, akademik ekonomi uzmanlık alanları ve partiler arasındaki güçlü ve tarihsel açıdan yeni bir ilişkiye dayanıyordu.
 
Şu anda, ne ekonomistçi ne de neoliberal solculuğun ekonomistlerin söyledikleri şeyleri basitçe papağan gibi tekrar eden sol parti ve politikacılar olarak anlaşılması gerektiğini ilave ediyorum. Fakat sol partiler ekonomiye bel bağlar hale geldikçe, ekonomistlerin her şeyi tamamen yeni bir şekilde nasıl gördükleri önemliydi.
 
Kitabınızda Sol'un dört siyasi partisini karşılaştırdınız: İngiliz İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), İsveç Sosyal Demokrat Partisi (SAP) ve ABD Demokrat Partisi. Neden bu dört parti aracılığıyla sol görüşün yörüngesini incelemenin önemli olduğunu düşündünüz? Ve Demokrat Parti asla sosyalist bir parti olmadığına göre, neden sosyalizmin neoliberalizme dönüşmesinin bir analizinde Demokrat Parti'nin üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
 
Kitaba dahil ettiğim partiler için oldukça özel tarihsel nedenlerim vardı. Yeni başlayanlar için, sadece yirminci yüzyıl boyunca az çok sürekli olarak örgütlenmiş olan partilerle uğraşmak istedim (bu, Nazi Almanya'sında yasaklanan Alman SPD'si için biraz karışık bir durumdur, ancak gerçekte o zamanlar parti sürgünde hayatta kaldı).
 
Ayrıca, zaman aralığında değişse de uluslararası olarak özellikle etkili olan partileri dahil ettiğimden emin olmak istedim. 1875'te temelleri atılan Alman SPD sosyalist solun ilk ve apaçık en güçlü partisiydi, bu yüzden sosyalist dönemi daha iyi anlamak için dahil edilmeliydi. İsveçli SAP, daha sonra savaşta ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Batı'da en başarılı sosyal demokrat parti oldu ve bu nedenle uluslararası çapta çok etkili oldu. Bu arada, İngiliz İşçi Partisi, II. Dünya Savaşı'ndan sonra iktidara geldiğinde ve 1990'larda “üçüncü yol” siyasetinin uluslararasılaşmasının bir itici gücü iken çok önemli hale geldi. 
 
Demokrat Parti, çok farklı tarihi nedeniyle çok daha zorlayıcıdır. Her zaman belli bir anlamda kitlesel bir parti olmuştur, ancak sosyalist ya da ideolojik değildir. Onu dahil ettim, çünkü Demokrat Parti'nin önde gelen liberal ya da Yeni Düzen fraksiyonu, 1937'deki durgunluk döneminde Keynesçiliği benimserken, sosyal demokrat ve işçi partileriyle karşılaştırılabilir oldu. Ve son olarak, en azından 1990'larda Demokrat Parti, Avrupa'ya ve başka yerlere “üçüncü yol” politikasının önemli bir ihracatçısıydı. Bu yüzden hikayenin bir parçası olması gerekiyordu.
 
Solculuğun yeniden icatlarına dair analizinizin merkezinde, siyasi partiler ve “parti uzmanları” dediğiniz insanlar var. Niçin, parti uzmanları, son yüzyılda Batı solculuğunun yörüngesini açıklamak için neden önemlidir?
 
Birincisi, tanım düzenli olmalıdır: Çok ayrıntılı, parti uzmanlarını, kendilerini stratejistler, konuşma metni yazarları ve analistler, yani, zamanlarını şeylerin nasıl olacağı ve parti ve hükümetlerin bu konuda ne yapacakları hakkında tartışmalar üreten insanlar olarak değerli görenler olarak düşünüyorum. Odak noktası, resmi eğitim, kimlik bilgileri, pozisyonlar veya başlıklar ne olursa olsun insanların ne yaptıklarına veya oynadıkları role bağlıdır. Böylece bir parti uzmanı bir danışman, gazeteci, ekonomist ya da politikacı ya da başka bir şey olabilir.
 
Parti uzmanlarının önemli olmasının nedeni, demokratik politikada sunulan imkanların ne olacağını, yani politik olanın ne olacağını ya da oy vermek için neyin mümkün olacağını şekillendirmeleridir. Yani, parti uzmanlarının işleri nasıl gördükleri çok şey ifade eder.
 
Kitapta, parti uzmanlarının sol politikada çok özel bir şekilde çok şey ifade ettikleri savını getiriyorum. Tarihsel olarak konuşmak gerekirse, sol partiler çok özel bir rol oynarlar çünkü yoksul, güçsüz ve haklarından mahrum bırakılmış grupların, yani politik katılımı kolaylaştıran zaman, para, bağlantılar ve diğer kaynaklardan yoksun grupların en iyi temsilcileri olduklarını iddia ederler. Bu yüzden sol parti uzmanları demokratik siyasette en az güçlü olanın çıkarlarını ifade ediyorlar. Bu çok önemli bir sorumluluktur.
 
Kitabınızı okurken ilk sol partilerin çoğu parti uzmanlarının sosyalist dernek, klüp, sol gazete ve dergilerden geldiğine rastladığımda şaşırdım. Bu evveliyat ilk parti uzmanları için ne kadar önemliydi?
 
Evet, günümüz bakış açısıyla şaşırtıcıdır. Günümüzde politika kesinlikle, danışman, stratejist, düşünce kuruluşu uzmanı ve basında durmadan konuşan gevezeler, yani profesyonellere doymuştur.  Ama her zaman böyle değildi. 1800'lerin sonlarında ve 1900'lerin başında gazetecilerin ve gazeteci yazarların, özellikle de Sol'da, en önemli parti uzmanları oldukları çok açıktır. Kitabımda bu figürleri “parti teorisyenleri” olarak adlandırıyorum çünkü bunlar çoğunlukla parti destekli dergiler ve gazeteler için yazdılar ve onları yönettiler ve bu yüzden de politik partilere yaşamak için bağımlıydılar.
 
Parti kuramcıları birkaç nedenden dolayı önemliydi. Öncelikle, en önemli erken dönem sosyalist ve Marksist entelektüellerin çoğunu tanımlayan sosyalist teorinin üretiminde gazetecilerin muazzam öneminin farkına varmak için geriye doğru gidersek, çok yararlı bir analitik başlangıç noktasına sahip oluruz. Kökenlerini (nasıl parti uzmanı olduklarını) ve onlara ne olduklarını izleyebiliriz: niçin inişe geçtiler; öyle ki, böyle bir figüre aniden rastgeldiğimizde artık şaşırıyoruz?  Ve elbette, parti kuramcılarının, parti-bağımlı gazetecilerin bir şeyleri nasıl gördükleri konusunda önemli olup olmadıklarını sorabiliriz.
 
Ayrıca önemliydiler çünkü gazeteciler politik tarihin seyrini değiştirdiler. Özel olarak Marksizmin ya da genel olarak sosyalist teorinin onlar olmadan kalıcı bir uluslararası tartışmanın temeli olabileceği net değildir. Marks'ın kendisi akademik olarak eğitildi, ancak çalışmalarının çoğu gazeteci olarak yapıldı. Bazıları, 1800'lerin ortalarından sonuna kadar bir gazeteci olarak hayatını karakterize eden yoldaşlık, işbirliği, çapraz eleştiri ve politik katılımın doğrudan sosyalist ve Marksist hayali haber verdiğini savunur. Dolayısıyla, sosyalist kuramın modern tarihin en önemli düşünce çizgileri arasında yer aldığına katılıyorsak, o zaman parti ile ilişkili ve partiye bağlı gazetecilerin tarihin en önemli entelektüel figürleri olduğu konusunda da hemfikir olmalıyız.
 
Günümüzde politikayla ilgili olan parti teorisyenliğinin neden önemli olduğuna ilişkin bir neden daha var. Gerçek şu ki, bize artık şaşırtıcı gelen gazetecilerin geçmişteki etkisi, "uzmanlar" ve "uzmanlıklar" algılarının hem tarihsel olarak değişken hem de politik olarak belirlenmiş olduğunu gösterir. Bunda alınacak bir ders vardır: modern siyasi partiler, insanların ne tür bir kimliğe, eğitime, becerilere ve mesleki konumlara sahip olduklarına bakmaksızın uzmanları kutsamak (bir bakıma, atamak) için özel bir kapasiteye sahiptirler. Belirli beceri türlerini, bilgi biçimlerini ve iletişim biçimlerini değerlendirebilirler; ayrıca, elbette, dışlayabilir veya marjinalleştirebilirler.
 
Sol partiler bu kapasiteyi daha ciddiye almalıdır. Günümüz politik tartışmalarında öne çıkan çok fazla karar alıcı, stratejist ve geveze ve de süslü kimlikleri olmayan ancak toplumlarındaki acıların ilk ağızdan bilgisine sahip olmayan çok fazla insan var. Belki de sol partiler uzman atamak için kapasitelerini daha ciddiye alırlarsa, daha kapsayıcı ve temsili politikalar geliştirebilirler.
 
Sol siyasi partiler ve ekonomi disiplin şekli arasındaki bu ilişki nasıl şekillendi ve etkileri nelerdi?
 
Kitapta, Büyük Buhran ve savaş dönemi boyunca revaçta olan ekonomi uzmanlık alanları ve sol partiler arasında yeni bir “karşılıklı bağımlılık” olduğunu öne sürüyorum. Bunun olmasının birkaç nedeni vardı.
 
Bunlardan biri, herkesin büyük ekonomik problemler olduğu konusunda hemfikir olduğu, ancak ekonomik gerçeklerin uyuşmazlık meselesi olduğu idi (bu sürenin geniş çapta mevcut olduğu, standartlaştırılmış ekonomik istatistikler olduğu unutulmamalıdır). Öyleyse, örneğin işsizliğin ölçek ve nedenlerini belirleyebilecek insanlar için büyük bir siyasi talep vardı.
 
Bir başka neden iktisatta yer aldı: (o zamanlar çok küçük ve hala yapım aşamasında olan) ekonomi uzmanlık alanları, yoksulluk, işçi-işveren ilişkileri, gelir dağılımı ve işsizlik sorunlarıyla ilgilenen çok sayıda yeni öğrenciyi kendine çekti, fakat bu öğrenciler çoğunlukla ekonomi professörlerinin bu sorunlardan bahsetmediklerini (bahsedemediklerini) keşfettiler. Bu, bir tür nesiller arası isyanı başlattı ve yeni tür iktisatçılar doğdu (şu anda da böyle şeyler oluyor). 
 
Üçüncüsü, Batı Avrupa'da sol partiler, liderliğin üniversite eğitimli daha genç bir neslini işe almaya yeterince yatırım yapacak kadar kökleştiler. Demokrat Parti'de bu tür bir üye yapma FDR'nin kampanyasıyla başladı (yapım aşamasındaki "danışmanlar grubu"). 
 
Dolayısıyla, velhasıl, 1920 ve 1930'larda, sol partiler üniversitler ve ekonomi uzmanlık alanları ile sıkı bağlar oluşturduğu sırada, sol siyasi kaygılara seslenen teknik olarak uzman yeni bir ekonomistler nesli yapım aşamasındaydı.
 
Etkiler bence muazzamdı. Bir anlamda, karşılıklı bağımlılık “Keynesçilik” ana akımını yarattı - yani, Keynesyen ekonominin ortodoksluğa dönüşmesine yardımcı oldu. Karşılıklı bağımlılık sol partilerin koalisyon kurma, seçimleri kazanma ve savaş sonrası ekonomileri yönetme yeteneklerini de destekledi. Son olarak, karşılıklı bağımlılık, sol politikaları etkilemek için bir tür arka kapı yarattı - partilerden ziyade ekonomi uzmanlık alanları aracılığıyla.
 
Sosyalist parti teorisyenlerinin yerini alan parti uzmanları, “Keynesyen etik” olarak adlandırdığınız şeyi yaptılar. “Keynesyen etik” nedir ve nereden geldi?
 
1960'lı yıllarda “iktisatçı teorisyenler” olarak adlandırdığım kişilere atıfta bulunan “Keynesyen etik”, ekonomistler, politikalar ve bu ikisi arasındaki ilişkileri ifade ediyor. Keynesci ahlakın ayırt edici özelliği, ekonomistin işinin stratejik olarak yararlı analiz ve tavsiyeyi, yani, sol partilere koalisyonlardan ayrılmama, örgütlü emeğin talepleri ile ilgilenme, yeniden dağıtımcı ve refahçı politikaları destekleme ve geniş halk kitlelerini cezbetmede yardımcı olan tavsiyeyi sağlamak olduğu varsayımı idi. Başka bir deyişle, “iyi” ekonomik tavsiye de politik olarak yararlıydı.
 
Buradaki sosyolojik argüman Keynesyen ahlakın iktisatçı teorisyenlerin duruşuyla bağlantılı olduğudur: bir ayakları sol partilerde ve diğeri ise ekonomi uzmanlık alanlarında idi. Diğer bir deyişle, Keynesci etik, ekonomistlerin önde gelen ekonomistler ve aynı zamanda politik stratejistler, danışmanlar ya da hükümetçe atananlar olmalarının gerçek deneyimlerini ifade etti. Bu deneyimi yaşayan insanlar için Keynesyen ahlak sağduyuluydu.
 
Keynesyen iktisatçı teorisyenler, 1970'lerde bir disiplin olarak Keynesyen iktisatın krize girmesiyle sol siyasi partiler içinde yerlerinden edildiler. Bu neden oldu ve onların yerini ne tür parti uzmanları aldı?
 
Standart cevap, 1960'larda ve 1970'lerde hem işsizliğin hem de enflasyonun artan oranlarının “stagflasyon"unun Keynesçilik'i öldürmesiydi, çünkü, özellikle de Milton Friedman’ın monetarist(parasalcı) savlarını doğruladı. Bu yüzden stagflasyon Keynesçiliğin kusurlu bir bilim olduğu ve Keynesyen iktisatçıların kusurlu bilim insanları olduğunun kanıtıydı. 
 
Fakat gerçek tarih çok daha karmaşıktır. Ekonomik olaylar gerçektir - eğer gaz fiyatları aniden gerçekten yükselirse, bu herkes için oldukça açıktır - ancak bu olayların ne anlama geldiğini yorumlamak bambaşka bir şeydir. İnsanlar yorum yaparlar ve insanların her zaman yatırımları vardır. Kitapta Keynesçiliği öldüren stagflasyon anlatısı, bazen politik, bazen mesleki ve bazen de her ikisine yatırım yapan insanlar tarafından üretildiğini belirtiyorum.
 
Stagflasyon eleştirisi sadece bilimsel değil politikti. Ve ekonomistler arasında, Keynesyen iktisatın 1970'lerde öldüğünü ilan edenler, akademisyenler, finans ekonomistleri, uluslararası ekonomistler ve bazen muhafazakar veya merkez sağ-parti-yanlısı iktisatçılardı - başka bir deyişle, sol partiyle ilişkili ekonomi teorisyenleri değillerdi. Bu yüzden Keynesçiliği öldüren stagflasyon anlatısının ayrıca profesyonel bir tarafı da vardı, yani çok fazla politik olarak bu yüzden de yeterince bilimsel olmadan dahil olan ekonomistlerin bir bakıma "fildişi kulesi" eleştirisiydi. Ve Keynesçiliği öldürerek ekonomi uzmanlık alanını temelden değiştiren bu eleştiri açıkçası kazandı.
 
Peki, sonrasında ne geldi - sol partiler kime çark ettiler? Dünyayı ve politikadaki rollerini çok farklı bir şekilde gören yeni tür ekonomistlere doğru yüz çevirdiler. Kitabımda, bu yeni tür ekonomistlere “Ulusötesi, Finansa Yönelik Ekonomistler” anlamına gelen “TFE” adını veriyorum. TFE'lerin “neoliberal” olmadıklarını, “neoliberal etik” olarak adlandırabileceğimiz şeylere sahip olduklarını ileri sürüyorum: Sorumluluklarını, genişleyen ve sürdürebilen piyasalar (bazen de özellikle mali piyasalar için kural olan bir terim) açısından gördüler, hatta bu, sol destek gruplarının ve dolayısıyla sol partilerin çıkarlarının doğrudan aleyhine işlese bile. 
 
Neoliberalizmin büyümesinin, Sağ'ın politik zaferinden ziyade sol partilerin neoliberalizmi kabullenişleri ile daha iyi açıklandığını mı düşünüyorsunuz?
 
Evet. Sağ partiler hiç bir zaman güçsüzlerin temsilcileri ya da piyasa güçlerinden halkı koruyan politikaların savunucuları gibi davranmadılar. Sağ'ın 1980'lerde serbest piyasaları kucaklaması önemliydi, ama şaşırtıcı değildi. Ve bunun gerçekten halkçı bir hareket olduğu su götürür; seçim ve seçmenlerle ilgili konuşacak olursak, bu politik yabancılaşmanın büyüdüğü ve katılım oranının geniş kapsamlı düştüğü bir dönemdi. Bu bağlamda, sol partiler, piyasa mantığına eleştirel olarak katılabilecek tek politik güçtü. Fakat 1990'larda bunun tersini yaptılar.
 
Bunun seçimlerle ilgili ve kültürel sonuçları olduğunu düşünüyorum. Seçimlerle ilgili olarak, küreselleşmenin "kaybedenleri," yani tüm topluluklar dahil olmak üzere tüm halk- onlar adına konuşan bir parti olmaksızın sürüklendiler. Kültürel olarak, neoliberal düzenin eleştirisi marjinalleştirildi ve başından beri olması gerektiği yerde, ana akım siyasi söylemin bir parçası olmaktan ziyade "radikal" solun bir uzmanlık alanı olarak ayrıldı.
 
 
Ulusöteliştirlmiş, finans odaklı ekonomistlerin(TFE) ve sol parti politik stratejistlerinin ve politika yapıcıların büyümesinin aslında ilgili olduğunu yazıyorsunuz? Bu neden?

TFE'ler, piyasaların "çok iyi" güçler olduğunu onlara kanıksatan sol parti danışmanlarıydı. Piyasaları nasıl mutlu edebilecekleri konusunda uzmanlaştılar ve piyasa güdümlü büyümenin herkes için iyi olduğunu düşündüler. Ama bütün bunlar yarı gerçeklere dayanıyordu. Birincisi: piyasalar, özellikle de finansal olanları, eğer insanlar onları inşa ederlerse, onları kamu ve hükümet denetiminden izole derlerse ve başarısız olduklarında onları arkalarlarsa "çok iyi" güçler haline gelir. 1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başında hükümetteki sol partiler, TFE'lerin girdisiyle, tam olarak bunu yaptılar. İkincisi: Piyasalar için iyi olan şey, aileler, toplumlar, gençler, yaşlı insanlar, ücretliler veya ayrımcılık kurbanları için iyi değildir. Bu özellikle “piyasalar” ile finansal piyasaları kastediyorsak doğrudur. Yakın tarih, bunun kanıtlarıyla yeterince doludur.

Peki, sol partiler artık destekçilerinin ekonomik kaygılarına cevap veremiyor ancak yine de seçim kazanmak istiyorlarsa ne yaparlar? Çark ederler: yani, öz yerine pazarlama ile cezbetmeye çalışırlar. Bu, kitapta yer alan işlevsel bir argümandır: TFE'ler seçmenler yerine piyasaları temsil ettiler ve yeni bir stratejik uzmanlık alanı yarattılar. Fakat bu yeterli değildi ve sol siyasi koalisyonlar parçalara ayrılıp dağıldılar.

TFE'lerin ve stratejistlerin, sol partilerdeki bu yeni nesil parti uzmanlarının seçim sonuçlarına yansıması neydi?

Kısacası: felaket. Sol politika, gerçek halk adına konuşmalıdır, kurgusal, ideal bir "ana akım" ya da "ortalama" seçmen adına değil. Sol partilerin piyasalara ve stratejilere yüzünü dönmesi anlamlı bir temsiliyetin başarısızlığının belirtisidir. Seçmenler pazarlama ve öz arasındaki farkı biliyorlar: er ya da geç insanlar oyunun ne olduğunu görürler ve inançlarını kaybederler. Sanırım yakın tarih bu konuda da yeterince kanıtla dolu.

Kitabınızın sonuç bölümünde, Batılı sol partilerin ihtiyacı olan şeyin sessiz seslere ses verebilecek ve Sol'un partileri ve onların temsil etmeleri gerekenler arasında aracılar olarak hareket edebilecek yeni nesil parti uzmanları olduğu sonucuna varmış gibi görünüyorsunuz. Ne tür bir parti uzmanın, TFE'lerin, politik stratejistlerin ve politika yapıcıların yerini almasını umuyorsunuz?
 
Bu büyük bir soru, değil mi? Kısa cevap, sol politikaların gereğinden fazla kafa karıştıran uzmanlara ihtiyacı var.  Sol politikalar, insanların gerçek ihtiyaçlarını ve endişelerini dile getirdiği için, sezgisel bir çekiciliğe sahip olmalıdır. 
 
Bununla birlikte, yeni uzmanların sol politikaların hastalıklarını sihirli bir şekilde iyileştireceğini düşünmüyorum. Sonraki sol parti uzmanlarının kim olduğunu söylemek benim işim de değil. Parti uzmanlarının birileri olabileceğini düşünüyorum - ve belki de şu anda, sol partiler, “uzmanlar” olarak düşündüğümüz insanların profillerini radikal bir şekilde genişleterek uzun vadeli oyun oynamaya kaynak ayırıyor olmalılar. 
 
Ama şunu söyleyeyim: Sol partilerin, çağdaş finans kapitalin yapısını ve mantığını anlama ve eleştirel bir biçimde onunla uğraşmak için yeteneklerini geliştirmeleri kesinlikle gereklidir. Sanırım bir zamanlar Alexis de Tocqueville "demokrasiyi eğitmek" zorundasınız demişti. Bunu Marxizme bükeceğim: kapitalist demokrasiyi eğitmek zorundasınız. 1930'ların ya da 1970'lerin koşullarına benzemeyen günümüzün özel ekonomik şartlarının ortak bir kavrayışı olmaksızın sol politika olmaz. Finans kapital ve finansal servet sahiplerinin egemen olduğu karmaşik bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyanın maskesinin indirilmesi gerekiyor.
 
Ve, dürüst olmak gerekirse, çağdaş ekonomi uzmanlık alanlarının yol göstericiliğine şüpheyle yaklaşıyorum, çünkü "kaf dağı"ndalar - kapsayısı değil dışlayıcı olarak tasarlanmış hayli özel bir dille konuşuyorlar; sorabilecekleri sorular ve bunlara verebilecekleri cevaplarda prangalılar. Bu yüzden, belki de önceki ifademi değiştirmeliyim: sol partiler, eleştirel ekonomik analizleri uygulamak ve “iktisatçılar” olarak düşündüğümüz insanların profillerini radikal bir şekilde genişletmek için kaynaklarını tahsis etmelidir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

EKONOMİK DEĞİL "TÜRKLÜK" KRİZİ

 
Türkiye'de şu anda yaşanılan kriz ne kapitalizmin krizidir ne de ABD ile olan siyasi çatışmanın tetiklediği bir krizdir. Görüntüde böyle olabilir ancak işin özü çok farklıdır. 
 
"Türk" toplumunun içindeki bireylerin doksan yıldır bilinçleri gerici milliyetçilik ile o kadar yıkanmış ki, büyüklük kompleksleri içinde tüm toplum ve içindeki bireyler, dünyanın sadece Türkiye ve kendi çevrelerinde döndüğü yanılsaması içinde kavruluyor. Sanırsınız ki ABD her gün Türkiye'yle yatıp kalkıyor. Oysa yok böyle bir şey. ABD'nin sadece iki tane derdi var. Birincisi dünya üzerindeki hegemonyasını, ikincisi ise iç pazarını kaybetmemek. Tüm olan biten "ticaret savaşları"nın gerçek nedeni, ABD'nin kendi iç pazarını Almanya ve Japonya'ya kaptırmak istemeyişidir. En basit örnek ABD otomobil endüstrisi çökmek üzere... Bu yüzden, ABD için Türkiye, zurnanın zırt deliği bile değil ve "rahip" krizine rağmen en son gündem maddelerinden biridir... Senede Türkiye'ye yaptığı 10 milyar dolarlık ihracat toplam ekonomik büyüklüğü içinde bırakın kulak olmasını devede tüy bile değil... Türkiye sadece jeo-politik konumu gereği -enerji ve göç yolları üzerinde oluşu sebebiyle- kullanılacak ileri bir karakol. Ve hatta Türkiye'nin bölünmesi ABD için bölünmemesinden çok daha karlı. Gel gör ki anti-emperyalizm saçmalığıyla gerici milliyetçilik kusarak nefret saçanlar tüm bunları bildiklerinden demokratik toplumsal başkaldırı oluşması ihtimaline karşı halkı yanlış yönlendiriyorlar. Çünkü taptıkları bin yıllık devlet ve devletçilik yıkılabilir.
 
Bir diğer "Türklük" saçmalığı ise her olayı komplo teorileriyle açıklama sevdası. Basit bir kriz bile komplo teorileri ile karmakarışık hale getirilmelidir ki ezilen halklar gerçeği görmesinler. Aslında, komplo teorileriyle basit bir ekonomik krizi açıklama sevdasına düşenler "karşı" gibi göründükleri emperyalistlerin değirmenine su taşırlar ve tersinden emperyalisttirler. Çünkü karşı oldukları kapitalizm değildir; aslında emperyalizm de değildir. Onların tek derdi Türkiye'nin emperyalist bir ülke olamayışıdır. 
 
Oysa, her şey çok basittir. Bu kriz, modern kapitalist toplumda çekirdek, yani merkezdeki ülkelerin çevre, yani periferdeki ülkelere çizmiş olduğu rol ve onları mecbur ederek üzerilerine biçtiği kaftandan başka bir şey değildir. Ve her seferinde ve her ekonomik kriz sonrası olan biten budur. Çünkü neoliberalizm ya da postmodernizm sadece ideolojik dalgalanmalar değildir aynı zamanda ekonomik düzenlemelerdir - borçlandırma, deregulasyon veya özelleştirme gibi. Görülmesi gereken, gelişmekte kalan ülkeler kendilerine biçilen bu role sadık kalmaya zorunludurlar, çünkü tarihsel olarak üretimin gelişiminin mucidi ve patent sahibi batı'dır. Onların sahip olduğunu tüketeceğim dediğin sürece de onların kurallarına uymak zorundasındır.
 
Tüm bunlar ışığında, çözüm olarak, bu tür ekonomik krizlerden çıkmanın sadece iki yolu vardır: birincisi ekonomik krize düşen/düşürülen gelişmekte olan ülkeye biçilen rol gereği modern kapitalist toplumda periferdeki ülkelere merkez ülkeler tarafından her seferinde dayatılan kemer sıkma politikalarını(IMF, Dünya Bankası vb.) kabul edip uygulamaya sokmak ya da ikincisi, ezilen halkların yanında saf tutarak birlikte demokratik sosyalist bir devrimi kucaklamak... 
 
Başka ne çare ne de çözüm vardır... 
 
Birini seçmek zorundasınız...
 
Ve tek kurtuluş özgürlükçü demokratik sosyalizm'dedir.
 
Eğer "Türklük"ten kurtulunursa....
 
ÖZGÜR DEVRİM

FACEBOOK SAYFAMIZ