Özgürlük

MARIELLE FRANCO'YU KİM ÖLDÜRDÜ

 
 
ELLA MAHONY
 
Geçen hafta, Brezilyalı sosyalist Marielle Franco, Rio'da sokakta suikasta uğradı. Ölümü etrafındaki sorular Brezilya'nın gerici sağı için en korkulu olanlardır.
 
Brezilya, Rio de Janeiro'da Marielle Franco'nun cenazesinde yas tutanlar. Agência Brasil Fotografias
 
"Marielle Franco'yu kim öldürdü? ” Bu, Brezilya genelinde pankartlar üzerinden yayılan, duvarlara sprey boyayla yazılan, trafik tabelalarına keçeli kalemle çizilen ve WhatsApp ve Facebook'ta paylaşılan sorudur. Gerçek bir soruşturma ve adalet talebi - ama aynı zamanda bir suçlama olarak içten bir soru ortaya atıldı. 
 
İNFAZ
 
Geçen hafta, 14 Mart Çarşamba akşamı, Brezilya'nın Sosyalizm ve Özgürlük Partisi'nden(PSOL) belediye meclis üyesi olan Franco, Cobalt model bir araba yanına yanaştığında ve onun arabasına on üç el ateş ettiğinde, Rio de Janeiro'daki Rua Joaquim caddesinde seyir halindeki bir arabadaydı. Kurşunlar onu ve şoförü Anderson Gomes'i öldürdü. Arkada Franco ile oturan sekreteri kurtuldu.
 
Eldeki tüm kanıtlar Franco'nun ölümünün bir siyasi infaz olduğuna ve aynı zamanda iyi planlandığına işaret ediyor. O akşam erken saatlerde Franco, Rio'nun Lapa mahallesinde “Siyahi Kadınlar Güç Yapısını Değiştiriyor,” adlı bir etkinliğe katıldı. Etkinliğe ev sahipliği yapan “Siyah Kadın Evi”ne vardığında, onu daha sonra takip edecek olan Cobalt dışarıda çoktan yerini almıştı. Evden içeri girdiğinde, bir adam arabadan çıktı, cep telefonuyla bir arama yaptı ve beklemeye geri döndü. 
 
İki saat sonra Franco, Gomes ve basın sekreteri evden ayrıldılar ve Kobalt peşlerindeydi. Yeni raporlar ayrıca, Gomes arabayı sürerken ikinci bir arabanın takibe katıldığını gösteriyor. Gerçek şu ki, Franco renkli camların ardında gizlenmiş olmasına rağmen, doğrudan oturduğu koltuğa ateş açtılar. Rio Cinayet Masası'na göre, tetikçiler tecrübeliydi ve "ne yaptıklarını biliyorlardı." Soygun süsü vermek için, arabadan bir şey almaya çalışmadılar. 
 
Cuma günü, Franco ve Gomes'i öldüren mermilerin 2006 yılında Brezilya Federal Polisi için satın alınan bir sevkiyattan geldiği raporlarının ortaya çıkması üzerine cinayetin kaynağıyla ilgili şüpheler derinleşti. Aynı sevkiyat, Sao Paulo eyaletinin tarihindeki en kötü katliam olma payesine erişen, on yedi kişinin öldürüldüğü Sao Paulo'daki 2015 polis operasyonunda da kullanılmıştı. Üç askeri polis ve bir sivil muhafız cinayetle suçlandı.
 
Franco'nun hayatı ve politikası bağlamında bunun polis unsurları tarafından gerçekleştirilen bir siyasi cinayet olduğu şüphesi kaçınılmazdır.
 
"BİZİ ÖLDÜRMEYİ BIRAKIN!"
 
Franco’nun web sitesi şu cümle ile açılır: "Benim adım Marielle Franco. Ben bir kadınım, ben bir siyahım, ben bir anneyim ve ben bir gecekondu çocuğuyum." Bu cümlede insan, Franco'nun politik hayatının ve Rio de Janeiro'da tetiklediği taban siyasetinin yeniden yapılanmasının özünü bulabilir.
 
Franco eğitim masraflarını karşılamak için on yedi yaşında çalışmaya başladı. Gençken, çok yakın bir arkadaşı, polisle insan tacirleri arasındaki çapraz ateş sonucu seken bir kurşunla öldürüldü. O an, siyah Brezilyalılar ve gecekonduda oturanların insan hakları adına Rio de Janeiro polisini askerden arındırmak için tutkulu bir mücadeleciye dönüşerek politik yaşamını etkin hale getirdi. 
 
Kızını bekar bir anne olarak büyütüp yetiştirirken, Rio'nun en büyük varoşundaki polisin "asayişi sağlama" operasyonlarını eleştiren bir bilimsel tezi savunarak lisans ve lisanüstü derecelerine devam etti. "Polis devleti, baskıyı ve yoksulları kontrol etmeyi hedefliyor. Bu resmin en simgesel işareti varoşların asker tarafından kuşatılması ve giderek artan bir hapsetme sürecidir," diye yazdı. Kampanyaların bu sürecin memnuniyetsizliğini ya da bu süreci "dışlamayı" içermeye çalıştığını, onların çoğunluğunun yoksul olduklarını ve giderek şehrin getto ve hapishanelerine mahkum edildiklerini ileri sürdü. 
 
Giderek artan iddialı siyasetini, politikacılar ve Rio'nun kaçakçı milisleri arasındaki bağlantılara ilişkin şiddetli tartışmalara yol açan soruşturmalara öncülük etmesiyle tanınan PSOL'nin eyalet temsilcisi Marcelo Freixo'nun makamına götürdü. Sonradan Brezilya'nın tarihin en yüksek gişe hasılatı filmi olan Elite Squad 2'de resmedilen soruşturmalar, geçici olarak Avrupa'ya sürgüne gitmesine zaman zaman onu zorlayan sayısız ölüm tehdidini ona kazandırdı. Freixo için on yıl çalıştıktan sonra Franco, PSOL'un aday listesinden 2017'de şehir meclisine seçildi ve Rio'nun beşinci en yüksek oy alanı oldu.
 
Franco’nun seçimi şehirde sol politika için bir dönüm noktası oldu. Varoşların fakir, siyah bir kadınının Brezilya'nın siyasi kurumlarının elit mekanlarında görünmesi neredeyse hiç duyulmamıştı ve hemen hemen ona duyulan her saygı, şehrin belediye meclisine hakim olan beyaz erkeklerle bağlantılı zenginlere karşı varlığının temsil ettiği mücadeleyi vurguladı. Ayrıca, polis devleti ile hesaplaşmada kurumsal Sol'un başarısızlığı ve yoksulları, gençleri ve Brezilya'nın varoşlarının siyahlarını bastırmada polis devletinin rolü ile ilgili sert bir eleştiri yürüttü ve bu grupların Sol'un gidişatına katılımlarını ve onu sahiplenmelerini yeniden canlandırma sürecini başlattı.
 
Franco'nun cinayetinin hemen ardından, çoğu kişi, hafta sonu boyunca yaptığı etkinliklerin suikastı kışkırttığını varsaydı. Cinayete zemin hazırlayan günlerde, o Cumartesi Acari varoşundaki saldırgan bir operasyon gerçekleştiren, şehrin en ölümcül olanı olarak nam salmış 41. Rio Askeri Polis Müfrezesini özellikle eleştiren bir dizi makaleyi online olarak yazdı. “Hepimiz Acariliyiz!” Franco hafta sonu yayınladı; “Bizi öldürmeyi bırakın. Varoşların yaşamı değerlidir.”
 
Yine de bu, Franco'nun statükoya tek meydan okuması değildi. Şubat ayının ortalarında, Brezilya’nın gayrı meşru bir şekilde yerleştirilmiş başbakanı Michel Temer, ülkedeki ordunun Rio de Janeiro’da, Karnaval’daki şiddet olaylarına karşılık olarak, güvenlik operasyonlarını üstlenmesini emretti. Daha büyük olasılıkla Temer, kötü bir emeklilik reform tasarısının geçmesi için utanç verici yıkımını dikkatlerden kaçırmak ve tek haneli onaylama oranlarına destek bulmak istedi. Doğal olarak Franco, askeri müdahaleye şiddetle karşı çıktı ve 28 Şubat'ta, bununla ilgili olası suistimalleri izlemekle görevlendirilmiş bir komisyonun başkanı oldu.
 
İlave unsurlar cinayet davasını daha da karmaşıklaştırıyor. Onu ve Gomes'i öldüren kurşunlar, 41. Müfrezeye bağlı askeri polisten değil, federal polisten geldi. Olaya iki arabanın karışması yüksek planlama ve koordinasyonun olduğunu gösteriyor. 
 
Tüm bu faktörler sayesinde suikastının, eylemlerine bir tepki olduğunu kesin olarak belirlemek zor görünüyor. Glenn Greenwald'ın yazdığı gibi, "Franco'yu kimin öldürdüğünü kesin olarak belirlemeyi zor kılan elbette onun cesaretiydi; onun ölmesini arzulayan uzun bir olası şüpheliler listesinin çok sayıda şiddet dolu, yozlaşmış ve güçlü kesimine karşı bir tehdit oluşturuyordu." 
 
Fakat birkaç şey çok açık: polis unsurlarının sorumlu olduğu; Marielle ile çalışan daha geniş bir taraftar topluluğuna terör ve korkutma mesajı gönderme niyetinde olduğu; ve saldırganların yüzsüzlüğünün ve  profesyonelliğinin göstergesi altında Rio'nun politik sınıfının üyeleri tarafından tetikçilerin korunuyor olduğu. Bu sebepten dolayı sol sadece, “Quem matou a Marielle Franco?”("Marielle Franco'yu kim öldürdü?") diye sormuyor, aynı zamanda, “Quem mandou a morte de Marielle Franco?” — “Marielle'nin ölüm emrini kim verdi?”.diye de soruyor.
 
MARİELLE MÜCADELESİ
 
"Hiç kimse diğer belediye meclis üyelerinin çoğunun nerede olduğunu bilmezken ve herkes herkesi ararken," Jacobin’in Brasilia’daki[Brezilya'nın başkenti] editörü Sabrina Fernandes, "PSOL'dakiler hemen ardından bu korkunç on beş dakikayı atlattılar," diye hatırlattı. Başlangıçta, Facebook'taki tepkilerin çoğu şok, korku ve istikrarı bozma duygusunu ifade etti.
 
Bununla birlikte ertesi gün kitlesel kıpırdanmalar giderek belirginleşiyordu. Franco'nun PSOL'li yoldaşları David Miranda ve Marcelo Freixo onun ahşap tabutunu acılı kalabalık arasında taşırken duygusal bir sahnenin ortaya çıktığı Rio Belediye Mecli binası dışında geçen Perşembe binlerce kişi toplandı. Sao Paola'da suikaste karşı gösteriler, patlamaya hazır bir atmosfer yaratmak için şiddetle bastırılan devlet okulu öğretmenlerinin greviyle çakıştı. Başbakan  cinayet hakkında yorum yapmak zorunda kaldı ve haberler İngiliz medyasında çıktığında,  #MariellePresente hashtag'i uluslararası olarak Twitter'da trend oldu. Pazar Günü Franco'nun çıktığı varoşun neredeyse iki bin oturanı onun onuruna harekete geçti.
 
Bu hikayede eğer ufak bir umut ışığı varsa, o da Franco'yu öldürenlerin ve onun ölüm emrini verenlerin kendilerine fazla güvendiğidir. Franco'nun öldürülmesi, bu suikasti - ve askeri müdahale yönetimi altında meydana gelmesini- diktatörlük dönemi taktiği olarak kabul eden Brezilya'nın bilincinde açık yaraya neşter vurdu. Kitlesel hareketlenmeler, Brezilya toplumunun geniş katmanları arasında böyle bir taktiğin mümkün olan en güçlü şartlarda reddedilmesi gerektiğine ve Marielle'nin temsil ettiği sol güçlerin savunulması gerektiğine işaret ediyor.
 
Bu tepkiler karşısında Sağ Franco'ya iftira atma ve dikkatleri polis ve Rio'da askeri müdahaleyi destekleyen siyasi güçlerden başka yöne çevirme girişiminde bulundu. Haftasonu boyunca, diğerlerinin yanında, Franco'nun kızının babasının kötü şöhretli bir uyuşturucu kaçakçısı olduğunu; suçlu bir milisin onun belediye meclisine girmesi için destek sağlamakla sorumlu olduğunu; uyuşturucu kullandığını ve "suçluları savunduğunu" iddia eden "sahte haberler" WhatsApp ve Brezilya sosyal medyası aracılığıyla süratle yayıldı. (Bu son iddia, varoş sakinlerinin haklarını savunan kahramanca mücadelesinin üzerini art niyeli boyamadır.) Bu iftiralar Franco'nun hayatı ve mirasına bir hakaret olsa da, dolaşımları, Franco ile birlikte Sol'u gömmenin yollarını arayan kesimlerde, hafta boyu hareketlenmelerin neden olduğu çaresizliği ele verir.
 
Bu arada, suikastın üstünün örtülmesini engeleyemeyen Brezilya'nın büyük medya tekelleri, onun mahkum edilmesinin herhangi bir değerlendirmesinden çok onun ölümünün operamsı duygusal görünüşüne vurgu yaparak, Franco'nun politik yaşamını strelize etmeye çabaladı. Örneğin, Heavyweight TV Globo mahalli yayını, Franco ve onun ölümünün durumu üzerine uzun, detaylı bir film yayınladı. Ancak Greenwald'ın Intercept'te yazdığı gibi, "Marielle'nin siyasetini açıklar gibi görünen dizi, neredeyse sağdan sola her Brezilyalı politikacının güle oynaya destekleyeceği cümlelere, tüm insanların özgür doğduğuna ve eşit davranılmayı hak ettiğine yönelik sakinleştirici, tartışmasız beyanatlara basit olarak dönüşen(film) insan hakları tanımı tartışmasına sözde alçakgönüllülük göstererek aşırı banal idi." Hemen ardından mahalli yayın, bir Rio gecekondusunda bir çocuğun acımasızca öldürülmesinin heyecan yaratan olayına geçiş yaptı, "o zaman hemen, askeri müdahaleyi daha fazla finanse etmeyi düşünmek içinTemer'in tam o an bakanlarıyla nasıl toplantı yaptığını resmederek, Brasilia'daki muhabirlerinden birine canlı bağlandı."  
 
Onun şiddetle karşı çıktığı askeri operasyona desteği canlandırmak için Franco'nun ölümü üzerine geniş çaplı öfkeyi manipüle ederek, dizi, Brezilya ana akım medya yayınlarının Sağ'ın açık karalama ve yalan kampanyalarıyla ne kadar içli dışlı olduğunu uygun bir şekilde resmetti.  
 
Bu tür yanlış yönlendirmelerin etkili olması muhtemel değildir. Siyasi bir suikast ve polis müdahalesine işaret eden kanıtlar çok belirgindir; Franco’nun politik hayatının gerçekleri tartışılmaz; ve öfkeli radikal sol - özellikle Brezilya’nın büyüyen siyah ve LGBT hareketleri ve Franco’nun temsil ettiği “mulheres faveladas” lar, onun mirasını sürdürmeye kararlılar. 
 
Son birkaç ay içinde Brezilya politikası, Sol'u parçalara ayıran ve felce uğratan akut bir kriz haline dönüştü. Lula'nın mahkumiyeti Brezilya toplumunu kutuplaştırdı, İşçi(siz) Parti'ye çok az hareket alanı bıraktı ve aşırı sağcı bir politikacı olan Jair Bolsonaro'nun başkanlığa adaylık olasılığına kapı araladı. Sendikalar, Temer’in kemer sıkma programını tamamen geri püskürtmeyi başaramadı. Pembe Dalga'nın bir zamanlar krize girmesine ve dermansızlığına öncülük yapan Latin Amerika ülkeleri ile beraber Brezilya Solu'nun bölgede önem vermesi gereken birkaç olumlu örnek var. Tüm bu unsurlar, bu sonbahar yapılacak başkanlık seçimlerine yavaş çekim tren kazası hissi vermek için birleşti.
 
Marielle’nin suikastı, Brezilya’nın solu içinde birlik çağrısını yenilemeye yol açtı, fakat bu kendi başına solun iç çelişkilerini çözemez.  “Não nos calarão!” — "Bizi susturamayaclar!" sloganlarının yankılandığı cesur hareketlenmelere rağmen Marielle'nin savunduğu yoksul siyah gençlik hala giderek artan bir şekilde arsız ve cesaretlendirilmiş polis gücüyle karşı karşıya. Marielle'nin adından bahseden Sol için atomizasyon ve tasfiye endişesi belirmeye devam ediyor.
 
Bununla birlikte Marielle’nin suikastçılarının aşırı güvenli oldukları görünüyor. İşin ciddiye binmesi sonları oldu -hem kendileri için hem de Sol için. Ve Marielle'nin temsil ettiği mücadeleyi tasfiye etmek yerine, onu serbest bıraktılar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ÖZEL MÜLKİYET NASIL BAŞLADI

 
 
MATT BRUENIG
 
Liberterler bu basit soruyla karşılaştıklarında afallama eğilimi gösterirler. 
 
 

Colorado. Cimarron'da "hayvanları toplama", 1898'den fotokrom baskı. Kongre Kütüphanesi
 
Belki de liberter düşünceye dair en ilginç şey, mülkün ilk edinimini tutarlı bir şekilde haklı çıkarmanın hiçbir yoluna sahip olmadığıdır. Bir zamanlar sahipsiz olan bir şey, karşılıklı rıza ile olmadan diğerlerinin özgürlüğünü yok etmeksizin nasıl sahipli hale gelebilir? İmkansızdır. Bu, liberter düşünce sistemlerinin tam anlamıyla yeryüzüne çıkamayacağı anlamına gelir. Hiçbir çıkış yolu olmadan varsayımsal tarihin sıfır noktasında sıkışmışlardır. 
 
Sözüme güvenmek zorunda değilsiniz. Ciddi liberterler iyi kötü bu durumu kabullenirler. İşte Robert Nozick:
 
"Eğer geliştirilebilen sahipsiz nesnelerin miktarı sınırlı ise, bir nesneyi geliştirmeyi ona tam mülkiyet sağlama olarak görmek mantıksızdır. Bir nesnenin bir kişinin mülkiyetine altına girmesi için tüm diğerlerinin durumu değişir. Daha önce nesneyi kullanmada özgürler iken(Hohfeld'in mantığında), artık değillerdir."
 
İşte Matt Zwolinski:
 
"Eğer daha önce herkesin kullanımına açık olan bir toprak parçasının etrafına bir çit koyarsam, benim olduğunu iddia edersem ve rızam olmadan o arazinin üzerinde yürüyen herhangi bir kimseye karşı şiddeti kullanacağımı ilan edersem, diğerlerine karşı kaba kuvvete(ya da en azından kaba kuvvetle tehdit) girişmişim gibi kesinlikle görünecektir. Bir zamanlar serbest yapmalarına rağmen onların dolaşma özgürlüklerini sınırlıyorum. Benim isteklerime uymazlarsa onları fiziksel şiddetle tehdit ederek bunu yapıyorum. Ve onlara has herhangi bir provakasyona karşılık olarak böyle yapmıyorum fakat basitçe onların müdahaleleri olmaksızın kaynaktan daha iyi istifade edebileyim diye yapıyorum."
 
Üstelik, bu kavrayış ile ilgili bu kadar komik olan şey,  yalnızca bunun özgürlükçülüğe karşı ikna edici bir karşı sürüm olması değil, bundan ziyade liberter ilkelerin kendisinin özel mülkiyeti yasakladığını ileri sürüyor gibi görünmesidir.
 
Emin olmak gerekirse, liberter filozoflar bu sorunun üstesinden gelmek için çeşitli yollar geliştirdiler. Locke, herkesçe bilinen, diğerleri için "yeterli ve iyi gibi" mülkiyet kalması koşuluyla edinime kısıtlama getirir. Nozick, Locke'nin lafzi koşulunun imkansız olduğunu ve "durumun" belli belirsiz refah devleti yanlısı kavramlarla tanımlandığı yerde diğerlerinin "konumunu" geriletmeyen mülkiyet edinimine benzer bir sınırlama sunduğunu göstermeye devam eder. Zwolinski bile Nozick'den bir adım daha ileri gider ve ilk mülk ediniminin zararlarının temel bir gelir ile dengelenmesi gerektiğini söyler. 
 
Bu yaklaşımların hiçbiri, mülk ediniminin diğerlerinin haklarını ihlal ettiği temel sorununu çözmez. Bir tür kamulaştırmanın ilk-edinim versiyonu gibi, bir şekilde onu telafi etmeye sadece çalışırlar. Sanırım, işler yolunda gittiği sürece iyi, ancak liberterlerin çoğunun bu telafi planları ile uygulanan bu tür süregelen transferlere epey karşı olduğuna ilişkin sorun sıkıntı çıkarır.
 
 
CAPLAN ESİNTİSİ
 
Liberty Con'daki tartışmasında Elizabeth Bruenig, Bryan Caplan'a sahipsiz mülkiyetin nasıl sahipli hale geldiğini sordu. Tartışmada soru ile adeta boğuştu, ne yazık ki, şu anda bu web sitesinde daha kolay anlaşılır bir biçimde detaylandırılan nihai cevabı aptalca önsezi şişirmelerine(bir yerde adlandırdığı gibi, "halk ahlakı"na) yaslanır.
 
"Bir sürü açık haklı edinim örnekleri vardır; onları bir kere anladıktan sonra, daha puslu örnekleri analiz etmek için onları kullanabiliriz. Bazı açık örnekler nelerdir? Bir adada tek başına yaşayan bir birey, bazı yiyecekleri büyütür, bir ev inşa eder, bir heykel yapar ya da taş çıkarır. Eğer adada başka biri ortaya çıkarsa, yeni gelen ahlaki olarak bu mülkiyete saygı duymak zorundadır. Bu sadece "bana göre" ya da "liberterlere göre" değil; "özbilinçli sosyalist filozoflardan başka neredeyse herkese göre" böyledir. Diğer açık örnekler: Eğer iki kişi karşılıklı olarak kaynaklarını ve güçlerini bir araya getirmeye razı gelirse, o zaman ödülleri anlaşılmadık nokta bırakmayan bir formüle göre -ister 50/50 isterse 90/10 ya da her neyse- bölün. Ya da : bana yeni bir kulübe inşa etmeniz için size 10 pound yiyecek veririm."
 
Burada iki sorun var, biri, dar sınırlar içinde seçtiği örnek ile ilgili ve diğeri, daha geniş bir şekilde seçtiği yöntemle ilgili.
 
Örnek ile ilgili sorun, adadaki tüm diğer insanları temizleyerek, mülkiyet edinimini çok açıkça sorunlu hale getiren özgürlüğü yok etmeyi elimine etmesidir. Adaya bir kişi yerine eğer on kişi vursaydı ne olacaktı? O zaman onlar arasından biri belirli kaynakların ve ada arazilerinin kendisinin olduğunu ve buna saygı duymayanların şiddetle saldırıya uğrayacağını ileri sürecekti? Bu, bir insandan çok daha fazlasının olduğu gerçek hayattaki mülkiyet edinim örneğini daha çok andırır. Ayrıca, bir kişilik varsayımsal bir toplum yaratarak üstesinden gelmek yerine mülkiyet edinim sorununu açıkça resmeder. Yöntemle ilgili problem, bir bütün olarak ele alındığında insanların halk ahlakının özgürlükçü olmadığıdır. 
 
İnsanların genel olarak ekonomik alemdeki şeyler hakkında nasıl hissettiklerinin değerlendirmesi, genelde bırakınız yapsınlar kapitalizminin onlara doğru gibi geldiği sonucuna yol açmayacaktır. Bunu biliyoruz çünkü hiçbir toplum şimdiye kadar bu kurumları seçmedi ve çünkü liberterler durmadan demokrasinin ne kadar kötü olduğuna ilişkin kitaplar yazıyorlar, öyle çünkü genel olarak insanlara liberter dünya görüşü sempatik gelmiyor.
 
Halk ahlakının ekonomi konusunda nerede olduğuna dair dürüst bir değerlendirme muhtemelen şöyle bir şey olabilir: insanlar, mülkiyet haklarının olması gerektiği ama aynı zamanda mülkiyet haklarının bir dereceye kadar adalet ve refah hedeflerine dönüşmesi gerektiği dünya görüşüne kabaca özdeş olan ekonomik ahlaklılık konusunda biraz çelişkili fikirlere sahiplerdir. Bu genel görüşe katıldığımı söylemiyorum, hatta normatif görüşlerinizi bu şekilde oluşturmalısınız. Fakat eğer, Caplan'ın yaptığı gibi, düzgün normatif yöntem halk ahlakıdır diyecekseniz, o zaman, sadece oportünist bir biçimde ondan tek bir parça kopararak değil halk ahlakının ne olduğunu gerçekten kapsamlı bir şekilde hesaba katarak bunu yapmalısınız. 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

YOKSULLUKLARI İÇİN YOKSULLARI SUÇLAMAYA SON VERİN

 
 
SPENCER PISTON
 
ABD politik sistemi yoksulların etkisini sınırlandırmak için kurulmuştur. Tam anlamıyla olan buysa, neden onları suçluyoruz?
 
William Powell Firth tarafından 1888'de resmedilen "Yoksulluk ve Zenginlik" Sotheby's New York / Wikimedia
 
 
Neden bu kadar çok akademisyen yoksullukları için yoksulları suçluyor?
 
UCLA siyaset bilimcisi Daniel Treisman, “Yoksullar Neden Zenginleri Soyup Soğana Çevirmek İçin Oy Kullanmıyor” başlıklı yazısında şöyle yazıyor: “Demokraside gelir eşitsizliği kendini teoride düzeltmelidir." Yoksul çoğunluk, zenginleri vergilendirmek ve kendi aralarında kazancı bölüştürmek için oy kullanmalıdır. Ama ABD'de olan bu değildir. Treisman, bu belirgin bulmacayı bir dizi faktörün açıklayabileceğine dikkat çekerken, yoksul insanların politik cehaletine, ekonomik eşitsizliğe ilişkin yanlış algılarına ve "kendilerini aşağı yukarı ortalamanın altında gören milyonların arzularına" odaklanıyor.
 
Diğer birçok akademisyen, ekonomik eşitsizliği, oy kullanma davranışına ve yoksulların tutumlarına bağlayan benzer tartışmalar yapar. Yale Üniversitesi'nden siyaset bilimcisi Ian Shapiro, örneğin, çoğu yoksul insanın, zenginlere yüksek bir vergi faturası çıkarılmasını istemediğini çünkü kendilerini zenginlerle değil ama kendilerine toplumsal düzende yakın olanlarla kıyasladıklarını iddia eder. 
 
Fakat, bir sonraki kitabım "Amerika'da Sınıf Tutumları"nda gösterdiğim gibi, bu tartışmalar güçsüz bir temele dayanıyor: fakir insanların zenginlere ağır vergi koyup koymama üzerine direkt oy verme fırsatına sahip olduklarını zannediyorlar. Aslında, temsili bir demokraside, insanlar politikacılara oy veriyor ve politikacılar politika yapıyorlar. Politikacıların halkın istediğini yapacağı konusunda bir garanti yoktur.
 
Ekonomik eşitsizlik için fakirleri suçlamak yerine, halkın vergi artışlarına doğrudan oy vermesine izin verildiğinde neler olur'a bakmak daha yararlıdır. 
 
Son yıllarda, bir dizi eyalet girişimi seçmenlere yüksek gelirlilerin vergi yükünü arttırmada imkan sağladı. Çoğu kez(hepsi olmasa da) bu girişimler başarılı olmuştur. 2016 yılında, Maine seçmenleri, 200.000 $ 'dan fazla geliri olanlara yüzde 3 oranında ek vergiyi onayladı. Aynı yıl, California'da yaşayanlar da zenginler üzerindeki vergileri artırmak için oy kullandılar. 
 
Gelecek daha fazlasını vaat ediyor. Örneğin,  Massachusetts’te, 1 milyon doların üzerindeki kazançlarda vergiyi arttırmayı teklif eden bir anayasa değişikliği bu yıl içerisinde yapılacak oylamada yer alacak. Yakın tarihli bir anket, kayıtlı seçmenlerin dörtte üçünün değişikliği desteklediğini gösteriyor.
 
Demokratik eğilimli eyaletlerin dışındaki bölge sakinlerinin benzer kanunları nasıl oylayacağını kesin olarak bilemeyiz. Amerikalıları ulusal olarak temsil edici örneklerin anketleri çoğunluğun, zenginlerin daha fazla ödeme yapmasını istediklerini sürekli olarak göstermektedir. Yoksul Amerikalıların zenginlere ağır vergileri özellikle desteklemeleri olası.
 
Diğer bir deyişle, sorun, yoksul insanların zenginler üzerindeki vergilerin artmasına karşı çıkmaları değil miydi. Sorun şu ki, çoğu zaman ne istediklerinin önemi yoktur. Princeton Üniversitesi profesörü Martin Gilens'in etkili bir makalesinde ortaya koyduğu gibi, yoksul Amerikalıların ve hatta orta sınıf Amerikalıların, fikirleri varlıklı karşıtlarından saptığında kamu politikasında neredeyse söz söyleme hakları yoktur. "Fiili politika sonuçlarına etkinin, gelir dağılımının en üstünde olanlar için özel olarak her hakkı saklı görünür," sonucuna varır Gilens. 
 
Aralık ayında meclisten geçen GOP vergi yasa tasarısını göz önüne alın. En üsttekilere büyük bir servet transferi, yasal düzenleme tarihsel açıdan halkçı değil. Sonuç kamuoyuna bağlı olsaydı, yasa başarısızlığa uğrayacaktı. Her şeye karşın geçti. 
 
Bunun bir kısmı gelir eşitsizliğindeki büyüme ve bağış yapan sınıfın gücü ile ilgilidir. Ama aynı zamanda en başından itibaren Amerikan politik sistemi içinde pişip kavruldu. Anayasanın kurucuları, temsilcilerin seçimi için ortalama vatandaşın katılımını sınırlandırarak onların etkisini bilinçli azaltmışlardır. James Madison, kongrenin, "halkın görüşlerini, seçilmiş bir grup vatandaşların -kongre temsilcileri- aracı vasıtasıyla yürürlüğe sokarak temdit etmek" zorunda olduğunu ileri sürer. Bu seçilmiş memurların, "halkın kendisi tarafından telaffuz edilirse eğer, kamu yararına amaç için toplanmaktan çok daha uygun olacak" politikayı geliştirmeye başlayacağını umuyordu. Madison, temsilcilerin kamuoyunun düşünce ve fikirlerini takip etmeyeceklerine ve bunun iyi bir şey olduğuna inanıyordu.
 
Anayasa kurucuları özellikle yoksul insanların kamu politikası üzerinde aşırı etkisi olabileceğinden endişe ediyorlardı. Sosyal bilimciler Michael Delli Carpini ve Scott Keeter'in gözlemlediği gibi, kurucular, "sosyoekonomik statüleri sivil liyakat ile eşitleme eğilimine girdiler". Alexander Hamilton okurlarına, ulusal yasamanın "tamamen toprak sahipleri, tüccarlar ve profesyonel mesleklerden oluşacağına" güvence verdi. Bugün yaşıyor olsaydı, Hamilton, milyonerlerin Kongre'de ve Yüksek Mahkemede çoğunluğu oluşturduklarını öğrenmekten memnun olabilirdi. Son on üç cumhuriyetin dokuzunu da kontrol ettiler. Yine de, bir şekilde çoğu, sistem fakirlerin etkisini sınırlamak için tasarlanmasına rağmen, politik sistemdeki nüfuz eksikliğinden dolayı yoksul insanları suçlamaktadır.
 
Oy haklarının artık beyaz erkek toprak sahipleri ile sınırlı olmadığı doğrudur. Ayrıca, birçok fakir insanın seçim siyasetine katılmadığı da doğru. Ancak bundan, yoksullar zenginlere vergi artışını reddediyorlar sonucu çıkarılamaz. Daha ziyade, çoğu hükumetle, özellikle de rehah sistemi ya da eyalet hapishanesi ile ilgili tecrübeleri yüzünden yabancılaşmıştır ya da hapsedilme veya ağır suç mahkumiyeti sebebiyle oy kullanmadan tamamen çıkarılmıştır. Öyleyse neden fakir insanlar zenginleri soyup soğana çevirmek için oy kullanmıyorlar? Bu çok basit: çünkü onlara bu seçenek verilmiyor. Daha iyi soru, "Fakir insanlar daha çok gücü nasıl ele geçirebilirler?".
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BATI LONDRA'DAN EMEKÇİ KADINLARLA BİR DİZİ RÖPORTAJ - BÖLÜM 4

 
 
17 Mart 2018
 
 
feet on fire
 
Son zamanlarda, ücret ayrımcılığı üzerine haklarında dava açılan Tesco ve Sainbury ve Bringham Belediye Meclisi gibi kurumların sansasyonel olayları oldu. Bazı durumlarda şirketler tamamıyla aynı işi yapan kadın çalışanlarına erkeklerden daha az ödeyerek en az zararla yakayı kurtarmaya çalışırlarken, belirli işlerin diğerlerinden daha az değerli olduğuna hükmetmek onlar açısından daha yaygın. Ücret eşitliği skandalı üzerine BBC'yi bırakan Carrie Gracie gibi kadınlar şunları söyledi: "Eğer BBC beni, kıdemli bir editörü sınıflandıramıyorsa, daha korumasız çalışanları nasıl sınıflandıracak?" Aynı şey, daha düşük profilli ve ücretli sektör işlerinde çalışan kadınlar için de söylenebilir. Eğer eşitlik yasası, kadınların en azından bir söz hakkı için kaynaklara ve imkana sahip oldukları iş yerlerinde engellenirse, bu kadınların ne şansı olabilir? Meena'nın hikayesi, iş yerlerindeki cinsiyet ve cinsiyetçiliğin neden hala büyük bir sorun olduğu ve bunun için ne yapılabilir üzerine ışık tutuyor.
 
 
MEENA
 
İngiltere'de doğdum ve şu anda 30'larımın ortasındayım. Üniversiteye gittim fakat yirmili yaşlarımda STK'larda çalıştıktan sonra tüm sistemle hayal kırıklığına uğradım. Gerçek olan, yardım kuruluşlarının ticarethaneler gibi işletildiği idi; "değerli" bir şeyler yapıyorum diye kendimi kandırarak hayatımın geri kalanını harcamak istemedim. Gelecek on yıl boyunca iktidardaki hükumet temsilcilerine yaranmak zorunda olma düşüncesine katlanma fazla geldi, bu yüzden işimden çıkarıldığım zaman, çok az miktarda kıdem tazminatı almak beni mutlu etti ve bir süreliğine yurt dışında yaşadım. Geri döndüğüm zaman, bir işe ihtiyacım vardı, böylece yerel geçici iş bulan bir acenteye kaydoldum ve batı Londra'daki bir yiyecek fabrikasına gönderildim. Asla duymadığınız fakat tüm büyük süpermarketlerin hepsine yiyecek tedarik eden ismiyle büyük bir şirketti. Daha önce fabrikalarının birinin önünden yürüyerek geçtiğimi hatırlıyorum, devasaydı ve içerisinde ne olduğunu merak etmiştim. Bu tür bir işin nasıl olacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu ama öğrenmek için merak ediyordum.
 
Sıfır-saatlik bir kontrat olmasına rağmen, geçici iş bulma acentesinde temel sorularla dolu bir kağıt parçasını sadece cevaplandırmak için biraz gıda güvenliği "eğitimi" yapmam gerekiyordu. İşaret kutucuğu alıştırmasıydı. Birçok kişi, İngilizceleri iyi olmadığından soruların çoğunu anlamadı bu yüzden cep telefonlarını kullandılar ve soruları birbirlerinden kopyaladılar. Ertesi gün başlayabileceğimi söylediler. 
 
İşe başladığım sabah birçok ülkeden gelen insan vardı: Hindistan'dan Goalı, Afrika'dan Kongolu ve Somalili, Sri Lanka'dan. Sadece bir beyaz İngiliz ve iki siyah İngiliz vardı. Birçok kişiye işlerinin ve vardiyalarının ne olduğu söylenmemişti, bu yüzden bir kadın beklemeksizin işi bıraktı çünkü Cumartesileri çalışamazdı. Çoğu insana neredeyse hiçbir şey söylenmedi. Beyaz İngiliz adam eğitimin sonunda ayrıldı çünkü Berkshire'dan gidip gelmek için çok uzak olduğunu söyledi! İki yaşlı Afrikalı kadın, Mitcham'dan batı Londra'ya gidip geldiklerini söyledi! İnsanların, asgari bir ücret(saatte 6,79 pound, o zamanlar) ve saat sınırlaması olmayan bir iş için o kadar uzağa gidip gelme konusunda cidden çaresiz olabileceklerini düşündüğümü hatırlıyorum.
 
Tesis gezisi oldukça bunaltıcıydı; çok farklı alanlar, farklı şeyler ifade eden farklı mont/ayakkabı/saç filesi renkleri vardı, örneğin, geçici iş bulma acentesinden gelen işçiler yeşil saç filesi takmak zorundaydı, sürekli işçiler ya mavi ve yahut değişik günlerde beyaz takıyorlardı ve müdürler kırmızı takıyorlardı. Sanırım, bu hiyerarşilere saplanıldığından emin olmanın bir yoluydu, esasen kime bağırıp çağırıyorsan yanına kar kalması içindi, sanırım. Farklı alanlara gittiğimde çok fazla el yıkama vardı ve farklı bir ürün bantta bir araya geldiğinde, bir sürü farklı bölüm de vardı: hızlı soğutucular, et soğutucuları(çok soğuk) ve sebze soğutucuları(epeyce soğuk). Tüm bu üretim hatları sıra halinde onlarda çalışan çok fazla sayıdaki kadınla birlikte ilerliyordu. Şaşırmıştım çünkü yiyecek kutularını mühürleyen gerçek üretim hatları ve makineler haricinde çok fazla makine yoktu ve tüm iş elle yapılıyor gibi görünüyordu.
 
İlk günümde üretim hattına gönderildim, yuvarlak böreğin kenarlarına "yapışkan"(un ve su karışımı macun) sürdüm.  El değiştirmek zorunda kalıyordum çünkü yapışkan şişesi ellerimi/baş parmağımı/kolumu gerçekten acıtıyordu. Hattaki kadınların hepsi en favori işlerini yapıyor gibi görünüyorlardı, ama ağrılara karşı korunmak için çok sık da hareket ediyorlardı. Üretim hattında genelde iyi İngilizce konuşamayan yaşlı Gujaratlı(Hindistan'da bir eyalet) kadınlar vardı, fakat bana karşı oldukça dost canlısı idiler ve ellerinden gelidikçe benimle konuşmaya çaba sarf ederlerdi. İçlerinden biri burada 15 senedir çalıştığını söyledi. Kongo'dan bir kadın 6 senedir buradaydı. Başka bir hattaki bir Gujuratlı kadın 11 yıldır burada olduğunu ve kocasının da burada çalıştığını söyledi. Bunu yapmaya dayanma gücümün olacağını düşünmedim - tüm gün boyunca ayaktasınız ve ilk molada her tarafınız ağrırdı, bu yüzden tek istediğim oturmaktı. Birçok kadının, eve gittiklerinde yemek yapmak zorunda oldukları çocukları ve kocaları vardı, bu yüzden yatana kadar dinlenme lügatlarında yazmıyordu. Çoğu neden evli olmadığımı soruyordu. "Aile hayatı"nın bitmez tükenmez didinmesini anlatmalarının ardından cevap vermek zor olmadı.
 
Bu yüzden fabrikadaki işçiler her zaman üretim hattı işinin “en kolay” iş olduğunu söylediğinde bunu gerçekten anlayamadım. Benim için en zor işti. Tek bir pozisyonda saatlerce sadece ufak değişimlerle sıkışıp kalmışsınız, ayakta durmaktan bacaklarım ve sırtım ağrıyordu, bir dakika bile duramazdınız çünkü hatla beraber hızlı ilerlemek zorundaydınız, müdürler daima sizi izlerlerdi böylece bir saniye bile kaytaramazdınız, molalar kesin surette yarım saatti çünkü herkesle üretin hattına geri dönmek zorundaydınız - gerçekten çok zordu. Hatta size çok küçük de olsa hareket özgürlüğü tanıyan sadece biraz değişik hareketlerin yapıldığı bir işi bile mucize gibi takdir etmeye başlardınız. Bu yüzden üretim hattına ihtiyaç duyduğumuz malzemeleri yığan erkeklerin çok daha iyi durumda oldukları aklıma geldi. Evet, onların işi daha ağır şeyler taşımak anlamına geliyordu ancak bunun kadınların yapmak zorunda olduğundan daha fazla fiziksel olarak daha çok ve kesinlikle ruhsal olarak daha az zorlayıcı olduğunu söyleyemem. Birbirimizle konuşarak akıl sağlımızı korurduk ya da üretim hattı müdürüyle bandı çok hızlı çalıştırdıkları için tartışarak ya da şarkı söyleyerek. Bu şarkıların tek bir kelimesinin bile ne olduğunu bilmiyordum çünkü hepsi dini gujarat şarkılarıydı ancak onları duymak monotonluğu yok ediyordu. Bu yüzden müdür üretim hattında yanınızdakiyle konuşmayı bırakmanızı söylediğinde deliye dönüyordum. Kastettiğim, sadece kendini daha çok insan gibi hissetmek için konuşabilmenin ne kadar önemli olduğu konusunda açıkçası hiçbir fikirleri yoktu. Hatta konuşulmamasını isteyen müdürlerle birkaç kez tartıştım, bu gibi zamanlarda kendimi hapishanede gibi hissediyordum.
 
Ama herkesin kurban olduğu gibi değildi. Üretim hattındaki bazı kadınlar oldukça enerjik idiler. İşler sıklıkla sarpa sarardı, baskı altında müdürler kendilerinde aşağıda olan diğer müdürlere bağırırlardı, daha sonra hattaki kadınların başlarına bağırmaya başlarlardı ama o zaman onlar da sık sık arkadakilere bağırırlardı. Bir gün, Noel koşuşturmasında gerçekten çok meşgul bir zamanda, tüm işçileri "kalite sorunları" konusunda toplantıya çağırdılar. Bundan sonra, müdürler pastaların düzgün kapanıp kapanmadığına daha fazla dikkat ettiler. Ancak bunun mümkün olması için hattı yavaşlatmayı reddettiler. Demek istediğim, kelimenin tam anlamıyla, ürünü doğru bir şekilde yapmak için yeterli zaman yoktu çünkü hat çok hızlı gidiyordu! Artı pasta çok kuruydu ve her halükarda yapışmıyordu. Bu yüzden üretim hattı müdürü şikayet etmeye başladığında, tüm hat korkunç bir bağırışa dönüştü, herkes aynı anda bağırıyordu, bir grup sırtlan gibiydiler. Gerçekten kocaman bir ağıza ihtiyacın vardı ve görünen o ki herkeste bir tane vardı. Ama iş büyük şeylere gelince -daha iyi ücretler, daha çok mola, işte az stress gibi- çoğu insan birbirine ne düşündüğünü söylemiyordu. 
 
Bağlı olduğumuz sözleşme, geçici iş bulma acentesinin ne zaman olursa telefon mesajıyla vardiyamızı iptal etmesi ya da işe çağırması anlamına geliyordu. Bir keresinde daha boş kalalı yarım saat olmamıştı işe çağrıldım ve daha sonra da iş yok dendi. Çünkü ben anadili İngilizce olan biriyim ve mesele çıkarabilirim, telafi olarak birkaç saatlik ödeme teklif edildi. Fakat diğerlerine kesinlikle yoktu. Acente genelde yanına kar kalacağını biliyordu. 
 
Örneğin, sadece erkeklere ihtiyaçlarının olduğunu söyleyen mesajlar bazen gönderirlerdi. Bunun için gösterilen hiçbir gerekçe yoktu ve dürüst olmak gerekirse, niyetlendikleri işte ağır bir şey kaldırmak için daha güçlü birine ihtiyaç duysalar bile, kadınlar öyle gözü kapalı cinsiyetlerine dayanarak dışlayamazsınız. Sonuçta, bazı kadınlar çok güçlü olabilir ve bazı erkekler çok zayıf olabilir! Üretim hattında çalışırken buna şahit oldum(çalıştığım yerde kadınlar zincirinin bir halkası pasta ya da lazanyaları yapıyor ya da onları kutulara koyuyor ya da paketliyor). Hattın sonunda, pek çok tepsiyi koyduğunuz büyük bir tepsili arabaya bitmiş tepsileri yerleştiren bir erkek vardı. Birkaç kez, kesinlikle bu işi yapmak için çok yaşlı olan çok yaşlı adamlar gördüm. Bir adam eminim emeklilik yaşını geçmişti ve solmuş ve sağlıksız görünüyordu. Hiç önemli değildi çünkü işin yapılması için sadece bir adam yeterliydi. Ama bir gün orada durup bu işi devralmaya karar verdim. Çoğunlukla üretim hattındaki kadınlardan gelen bir gürültü vardı. Kafam karıştı ve sinirim bozuldu - İşi mükemmel şekilde iyi yapabilirdim, artı her saniye yapmaktansa her 20 saniyede bir aynı tekrarları yapmak çok daha iyiydi. Fakat bu sadece erkeklerin ve kadınların ne yapması gerektiğini söyleyen bazı eski moda fikirler değildi. Kadınlar, eğer müdürler bu işi yaptığımı görürlerse tüm kadınlardan bu işi yapmalarını bekleyeceklerini ve ekstra iş yapmak zorunda kalmak istemediklerini söylediler. Bunu anlayabilirdim ve iyice düşündüm. Bu işten vazgeçmeli ve üretim hattına dönmeli miydim? Kararım hayırdı. Gerçek şu ki, eğer bu işi yapabilirseniz, yapmalısınız ama eğer yapamazsanız, sebep ne olursa olsun, yapmamalısınız. Becerebilme açısından cinsiyetinizle ilgili bir sorun olmamalı. Böylece silahlarımı doğrulttum. Daha sonra diğer kadınların da bu işi isteyerek aldıklarını gördüm. Bir dizi monoton işte başka bir işe geçmek sadece iyi bir şey olabilir. 
 
İşyeri, kadın ve erkeklerin yaptığı işler açısından oldukça ayrışmış durumdaydı. Kadınlar hatta çalışırlar, erkekler hatta tedarik ederler, kadınlar bitmiş mukava kutuları  taşıyıcılara koyarlar, erkekler bitmiş ürünleri paletlere istif ederler, bazı kadınlar müdürdür ancak erkekler daha üst yönetici ve takım lideri eğilimine girerler. Bu olabilir çünkü erkeklerin İngilizcesi daha iyi olmalı bu yüzden daha çok terfi alıyorlar. Diğer taraftan, kadınlara, daha fazla ödeme yapılan elektrikli palet kullanma gibi, sözde "erkek" işlerini yapma şansı verilmiyor. En son işçileri dört gruba ayıran şirket yönetimi ve sendika arasında yeni bir ödeme anlaşması müzakere edildi: vasıfsız, yarı vasıflı, vasıflı ve denetleyici. Ücret oranları yeteneklerinize göre farklı, ama saçmaydı: hatta çalışan tüm kadınlar “vasıfsız” olarak sınıflandırıldı ve en düşük ücret oranına sahiptiler ve makine kullanmak gibi herhangi bir şey yarı-vasıflıydı. Açıkçası kimin vasıflı ya da vasıfsız olduğuna karar veren erkeklerdi. Ama iddia ederim o erkek yarım saat üretim hattında duramaz... Sanırım sendika bu ödeme anlaşmasına dolaylı ayrımcılığın bir örneği olarak meydan okumalıydı, yani kadınların erkeklerden daha olumsuz etkilenmesine neden oluyordu. Ama sendika aslında bu berbat anlaşmayı onaylıyordu! Tüm temsilciler ve bölge yetkilileri erkekti bu yüzden gerçekten süpriz değil. Fabrikada farklı işlerde çalışan kadın ve erkek ayrımcılığının bir başka etkisi de zorbalık ve hatta cinsel taciz düzeyiydi. 
 
Daha önce hiç fark etmemiştim, ama gerçek şu ki: kadınlar çok daha fazla denetleniyordu ve erkekler etrafta dolanıyordu; çalışırlarken fabrika içinde erkeklerin yükseltilmiş statüleri daha vasıflı görülüyor ve daha yüksek ücrete tabi oluyordu; müdürlerin pek çoğu erkekti ve kadınlara bağırmaya ve onlara ne yapmaları gerektiğini söylemeye hakları vardı; kadınlar aşağı statüyü kabul ediyorlardı; insanları çileden çıkaran ağır iş baskısı vardı; dış dünyada bu işçilerin tüm işçilerin en yoksulu ve en düşüğü olmaları, yani etraflarındaki birkaç kişi dışında güçlerini ve ezikliklerini ortaya koyarak bazı yollarla kabadayılık yapacakları anlamına geliyordu - bütün bunlar kötü davranışlar için üreme alanlarıdır. Genelde felaket iş koşullarında erkeklerin kadınlardan faydalanmalarının ne kadar kolay olduğunu ve fabrika içindeki organize edilen şeylerin esasen bunu teşvik ettiğini görebildim. Kadınlar birbirlerini desteklemiyorlar çünkü bana dokunmayan yılan bin yaşasın demekten mutlular. Fakat birbirlerini desteklemeye ve birbirleriyle konuşmaya başlamadıkları, erkeklere karşı şikayette bulunmadıkları ve lekelenmeyi reddetmedikleri sürece gidişatı değiştirmek çok zor olacaktır.
 
Daha fazla dayanamayacağımı anladım ve iş değiştirmeye karar verdim. Bir değişiklik istedim ve forklift ehliyeti almaya karar verdim. Bazen şirketler, çalışanlarının bu ehliyeti alması için masrafı karşılıyorlar ama bu şirkette, burada çalışan bir erkek arkadaşıma yapmalarına rağmen bu şansı bana tanımazlardı. Eğer bir ehliyet istiyorsam kendim ödemek zorunda kalacaktım ve buna değeceğine karar verdim çünkü asgari ücretten biraz daha fazla kazanabilirsiniz. Garip olan çok fazla kadın forklift kullanmaz - alışkanlık kazanmak oldukça kolay ve güçlü olduğunuzu kanıtlamanıza bile gerek yok çünkü makine her işi yapıyor! 
 
Ehliyetimi aldıktan sonra bir lojistik deposunda iş buldum. Takımdaki tek kadın bendim. İlk günümde müdür etrafı gösterdi. Birkaç dakika sonra durdu ve bana dedi ki, “Gülümse!” Depolama alanlarının birinde bana bazı raflamaları gösteriyordu bu yüzden neden gülenyüz olmalı ve ne için sevinmeliydim anlayamadım. Sadece raflamaydı! Bir adamın, hatta en huysuz ve kaprisli adamlara dahi "Gülümse!" dediğini asla duymadım. Ancak işimle uyum sağladıkça, bana gülümsememi söyleyen adamlarımın olması inanılmazdı. Bir seferinde, "Ben forklift sürücüsüyüm, hostes değil," dedim.
 
Sanırım erkekler kadınların iki ruh hali olduğunu düşünüyor: mutlu ve huysuz. Ortası yok. Düşünceli olamayız, üzgün olamayız, dertli olamayız. İki duyguya iznimiz var ve açıkça mutlu değilsek, huysuz olmalıyız. Hangisi olduğumun tahminleri beni boğuyordu. Ruh halim, elbisem, saçım, hareketlerim, hepsi, ne yapmam ya da düşünmem ya da giyinmem gerektiği ile ilgili erkeklerin beklenti içinde olduklarına göre aynı zamanda onlarla ilgili yorumlandı. Yoruma değiyordu çünkü bir şekilde onların beklentilerini karşı geliyordu. Ama bu süreç beni bilinçli kıldı ve kendim hakkında başka birinin gözüyle düşünmek istemedim. Sürekli kendimi haklı çıkarmak zorunda olduğumu hissettim ve tüm yapmak istediğim işe devam etmekti ve sürüş becerilerimi geliştirmekti.
 
Bu takımda tek kadın ben olduğum için ve yeni bir sürücü olduğum için ne yapılacağına ilişikin bir dolu tavsiye aldım. Bir bakıma bu iyi bir şeydi - kesinlikle çok çabuk geliştim çünkü erkekler bana bir şans verdi ve yardım ettiler, forklifti nasıl kullanacağım ile ilgili püf noktalarını gösterdiler. Bazı yeni erkek forklift sürücüleri işe başladıklarında tamamen bilgisizdirler ve hiç kimse onlara yardım etmez. Ya batarlar ya çıkarlar. Diğerlerinin sinir bozucu da olabilen ilgisinden kaçmadım çünkü tüm gün dik dik bakmalarını istemedim.
 
Forklift kullanan bir kadın olduğum gerçeğini asla hazmedemeyen sahada çalışan polonya'dan bir adam vardı. Palletleri kaldırmak gibi bazı sıkıcı işler yaptığımda durur ve bana dik dik bakardı. Ona yapmamasını ve canımı sıktığını söyledim, ben sadece becerilerimi geliştiriyordum ve birinin ha bire arkamdan bakmasına gerek yoktu.
Ama fayda etmedi. Üçüncü ya da dördüncü kez bana dik dik bakmasını bırakmasını istedikten sonra, gerçekten ona çok kızdım. Davranışını beni övüyormuş, karşılığında onun hayranlığına minettar olmalıymışım ile gerekçelendirerek aşağılayıcı davranıyordu. Fakat biri ricanıza sürekli olarak aldırış etmiyorsa, sizi dinlemiyorlarsa, o zaman sizi dinlemeyen birine karşı niçin saygılı olasınız ki? Tartıştık. Benim bakış açımı anlamıyordu. Kafasında kendisi sadece şövalye oluyordu. Ona birkaç şans daha verdim ama sonra pes ettim ve iletişimi kestim. Bir süre, fotoğraflarımı çekerek ve sosyal medyada beni bularak, beni sinsice izledi. Ona asla bakmamak ve konuşmamak bayağı yorucuydu fakat bana fazla seçenek bırakmadı. Üzücü olan şey, hiç bir zaman kendi davranışını gözden geçirdiğini düşünmüyorum. Benim mantıksız olduğumu düşünmesi kolayına geliyordu çünkü niyetinin iyi olduğunu ve sadece kibar olduğunu düşünüyordu. Davranışlarından bazı iş arkadaşlarıma bahsettim. Dinlediler ama çok fazla ciddiye almadılar. I know because they were genuinely shocked when I showed them all the photos he had sent to me after about a year as he was clearing out his phone. It’s like, they will only truly believe it when they see it, a woman’s word is never good enough.
Biliyorum çünkü telefonunu temizlediği için yaklaşık bir yıl sonra bana gönderdiği fotoğrafları onlara gösterdiğimde gerçekten şok oldular. Sanki, gördüklerinde sadece gerçekten inanacaklar, bir kadının sözü asla yeterli değil.
 
Hatırlayabildiğimden daha çok kez “bebeğim”, “tatlım”, “sevgilim”, “kız gibi” olarak adlandırıldım. Yaşlı bir adam bana kaba doğu Londralı şivesiyle "kız" dediğinde, itirazım olmaz. Sabah yediden önce ve yarı uykulu arkamdan ıslıklandım. Erkekler değişik şekillerde maço olabiliyorlar. Kendim taşıyabilsem bile benzin bidonu bittiğinde taşımada ısrar ediyorlar. Yükü seninle paylaşmayı erkeklikten düşmüş olarak görüyorlar. Öte yandan diğer adamla yükü paylaşacaklar. Esasen sürünen "şövalye"ler. "Önce kadınlar," diyorlar. Tek istediğiniz yoldan çekilmeleri olduğunda yardımcı oluyorlar ya da yelteniyorlar. Bazısı, sanki ilgileniyormuşum gibi romantik hayatı hakkında içini dökmeye başlıyor. Karıları olanlar için çok normal görünüyor. 
 
Müdürüm birden fazla kilom hakkında yorum yaptı("sen kilomu aldın?"). Belki yeme bozukluğum var, ne biliyon dedim. Özür diledi fakat birkaç ay sonra tekrar aynı şeyi yaptı. Ayrıca çocuk sahibi olmaktan bana bahsetti. “Hamile misin?” “Çocuklarınız mı olacak?” “Çocuklarınız ne zaman olacak?” Tıbbi sorunlarım olduğunu, bunun çocuk sahibi olamayacağım anlamına geldiğini söyledim, ne biliyordu? Özür diledi. Onu gördüğümde, dudaklarını öpücük için büzüştürüyor. Ona iğrenerek bakıyorum. Fakat şu anda bir tür oyuna dönüştü, öyle yapıyor, ben de böyle tepki veriyorum. Ciddiye almıyor, hatta bunun iyi bir şey olmadığı konusunda gayet açık olsam bile.
 
İlk birkaç ay gerçekten zordu. Her zaman öfkeli ve sinirliydim. Bununla uğraşmak istemedim ve mecbur bırakıldığımı hissettim. Her zaman bir "kadın" kutusuna(vagina) dönüştürülüyordum. Birine arkadaşça yaklaşsam, flört etme daveti olarak algılanıyordu ve bana dokundu. Bu yüzden daha az dost canlısı oldum. Bu işe başlamadan önce bazı şeylerin kadınlar için ne kadar zor olduğunun farkında değildim. Bazen erkeklerden nefret ettiriyor, çok aptal olabiliyorlar. Onlara ayak uydurmaya tahammülüm yok. Kendimi daha kapalı bir hale getirdiğimi hissediyorum ama tüm cinsiyetçi boklarıyla uğraşmak istemediğim sürece "güzel" olmayı göze alamıyorum.
 
Gerçi artık lanet olası iyi bir forklift sürücüsüyüm. Belki bir gün onları çiğnerim.
 
running over someone forklift
 
*www.angryworkersworld.wordpress.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

BATI LONDRA'DAN EMEKÇİ KADINLARLA BİR DİZİ RÖPORTAJ - BÖLÜM 5

 
 
19 Mart 2018
 
(Ç.N.: İster mavi yakalı olsun ister beyaz yakalı olsun, ister milliyetçi olsun ister dinci isterse modern, laik ve ilerici olsun Türkiye'de yaşayan insanların -özellikle de bilinçlerine zerk edilen aşırı gerici milliyetçilik yüzünden kadın ve erkek "Türkler"in çoğunluğunun- çok kötü bir edinimi var: Türkiye'yi ve kendilerini dünyanın merkezinde sanıyorlar. O yüzden herkes onlara "düşman," herkes onların bölünmesini ve parçalanmasını "istiyor". Oysa bu, kendilerine egemen sınıf ve diktatörler tarafından sunulan, yapılan sömürü ve yolsuzlukların üstünü örtmeye yarayan taktiksel bir aldatmaca...Egemen sınıflar ve onların devletteki temsilcileri tek bir şeyin sürekli parçalanmasını ve bölünmesini isterler ve bu amaç uğruna katletmekten de çekinmezler: İşçi Sınıfı... İşçiler dünyanın her yerinde aynıdır. Kadını, erkeği, çoluğu çocuğu aynı... Ezilen ve göz yaşı dökendir... İşte biraz da bu nedenle bu röportaj dizisini çevirdik...İşçinin rengi, dili, dini, ırkı, cinsiyeti ve milliyeti yoktur...Nereye giderse gitsin işçi bir işçidir. İsterse Maldiv Adalarına isterse Fiji'ye gitsin sömürülecek ve ezilecektir. İşçinin bir tek emek gücü vardır...Ve işçinin tek kurtuluşu da sahip olduğu o emek gücüdür. Hiçbir ordunun, hiçbir gücün, hiçbir silahın karşısında duramayacağı bir güç... 1917 Şubat Devrimi'nin ilk gün fitilini ateşleyerek 1917 Ekim Devrimi'ne giden yolu insanlığa armağan eden tüm Emekçi Kadınlara saygılarımızla!)
 
 
image1
 
KEMI
 
"Hollanda'da doğdum. Annem Jamaikalı, o zaman sadece on altı yaşındaymış. Babam Nijerya’lı. Bir süre sonra babamla Nijerya'da Lagos'a taşındım. Babamın orada farklı eşlerden çocukları vardı. Dokuz kardeşim olduğunu biliyorum. Babam bir süre sonra yaşadığımız evi terk etti ve  üvey annemle birlikte kaldım. Uzun lafın kısası o zamanlar birazcık Cinderella hikayesi gibiydi. Üvey annem bana ruhsal ve fiziksel olarak kötü davrandı. Çocukken kendime olan güvenimi hemen hemen kaybetmiştim. Sonuç olarak, ev dışında olmak her zaman evde olmaktan iyiydi.
 
Liseyi bitirdim ve üniversiteye gittim. Endüstriyel İlişkiler ve Kişisel Yönetim eğitimi aldım. Beş yıllıktı, ama üniversite sık sık grevde olduğu için bunu tamamlamak yedi yılımı aldı. O sırada kendi odam vardı, o kadar da kötü değildi. Her zaman arkadaşlarımla olurdum ve parti yapmayı severdim. Her zaman oldukça bağımsız bir akla sahiptim, özellikle kadınlarla ilgili geleneksel düşünce biçimlerine hapsolmak istemedim.
 
Bir ofis işi olsa dahi, üniversite derecemle Nijerya'da bir iş bulmaya gerçekten çalışmadım ve aslında bunlar bana göre değildi. Her neyse, Nijerya'da pek çok kişi, üniversite mezunu olsalar bile bir iş bulamıyor. Orada çok fazla sorun var - yoksulluk, yolsuzluk... Hayat zor. Orada altyapı yoktur. Örneğin, her evin kendi jeneratörü vardır, aksi takdirde elektrikiğiniz yoktur. Yardım parası diye bir şey yoktur. Ama kum yiyemezsiniz, değil mi? Orada, eğer hiçbir şeyiniz yoksa, sadece avuç açabilirsiniz. Halkım orada acı çekiyor. Onlara yardım etmeye çalışıyorum fakat hayat burada da zor.
 
ABD'de, Kanada’da ve İngiltere'de ailem var. Ben İngiltere’de denemeye karar verdim çünkü burası sanırım daha kadın dostu ve burada genel olarak Kuzey Amerika’dan ve özellikle de sokaklarda silahların patladığı ve aşırı ırkçılığın olduğu ABD'den çok daha az şiddet var. Bu yüzden İngiltere'ye geldim ve ilk başta ailemle birlikte yaşadım - burada amcalarım var, bildiğiniz geniş aile. Başlangıçta Essex'te yaşadım. 
 
Üniversite derecemin burada hiçbir değeri yoktu ve okula tekrar dönmek istemedim. Dadı olarak bir iş buldum. Bir yıl boyunca bir aile için çalıştım ve ortak konutta yaşadım. 2 yatak odalı bir evde bir oda buldum. Ev sahibi diğer odada yaşıyordu. Altmış yaşlarında şişman göbekli bir İngiliz'di. Çoğunlukla onunla etkileşime girmedim, doğrudan odamda giderdim. Ama bir gün "Günaydın"ına karşılık verme şeklimden hoşlanmadı ve bana bıçak çekti! Sükunetimi korudum. İki hafta sonra evi terk ettim. Bu aile dışında ilk konaklama deneyimim oldu.
 
Daha sonra dadı olarak başka bir iş buldum, ama bu sefer evdeydim.  İki çocukla bir odada yattım. Haftada sadece 100 £, elden nakit ödendi. Bununla ne yapabilirim? Tabii ki, bir kira ödemek zorunda değildim, ama hafta sonu boyunca çocuklarla evde kalmak istemedim. Kendi hayatım olamazdı.
 
2014'te bakıcılık yapmaya başladım. Bir acenteye kayıt oldum ve kısa bir alıştırma yaptım - bir gün kadar, işte öyle bir şey. Aslında bakıcılık benim için sorun değildi. Afrika'da sıkı bağları olan ailelerde yaşarız. Daima etrafta getir götür işlerini yapan genç kız ve erkek yeğenler olur; evde yaşlılara bakarız vb. İnsanlar burada da aynı şekilde işiyor ve sıçıyor, değil mi?
 
Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği için insanların evlerine günde üç ya da dört kez yarım saatliğine gittiğiniz evde bakım işinde çalıştım. Herşeyi yapmak zorundasınız: çamaşır yıkama, yemek pişirme, ilaçlarını aldıklarından emin olma vb. Her zaman asgari ücrette ödendi. Ne var ki sorun, yeterince zaman elde edememek çünkü insanların evlerine gidip gelmeniz gerektiği ve seyahat masraflarınız ödenmediği için, zoru zoruna günde ücretli altı saat elde edebiliyorsunuz ve bu eğer şanslı iseniz.
 
Asla evde bakım işinde çalışmak istemedim. Çok fazla stresli.  Bütün bu insanlar birlikte aynı yerde, çok fazla gelir. Evde bakım işine dönersem, yapabileceğim, yardımcı işçi olmak isterim - sırayla engelli insanların evinde on iki saat kalırsınız, o zaman oraya git buraya gel probleminiz olmaz. 
 
Ama genel olarak bakıcılara daha fazla ödeme yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çok şey istiyor. Herşeyi yapmak zorundayız. Bok temizlemek zorunda kalabiliyoruz. Kendimizi birçok hastalığa maruz bırakıyoruz. Bazen de "yolun sonuna" hazırlamak zorundayız, yani, ölmek üzere olan ama evde kalabilen insanlara gideriz. Bu zor. Hayatlarımızı riske ederiz ve onlar bize çerez parası verirler.
 
Bakım işinden fazla para yapamadım, bu yüzden online iş baktım ve birkaç geçici iş bulma acenetesine kayıt yaptırdım. Batı Londra'da bir yiyecek fabrikasına gönderildim. İlk defa bir fabrikada çalışıyordum ve zordu. Her şeyden önce doğu Londra'da yaşadığım için gerçekten çok uzak kalıyordu. Geç vardiyaya kaldığımda, saat 17.00'den 1 am'a kadar(ya da mesai varsa daha geç), gece otobüsüne binmek zorunda olduğum için, eve gitmek bir ömür sürüyordu. Tabii ki yine asgari ücretliydi. Ve son olarak, bu tür bir işte her zaman ayakta durmalısınız - üretim hattında veya ambalajda, hep aynı şey.
 
Fabrikada da çok fazla gerginlik vardı. Aslında, orada çalıştığım ilk gün cehennem gibiydi. ekip liderleri sabırsız ve kabaydılar. Sanki yanlış meslek yapıyormuşsunuz gibi size bakıyorlardı. Beş dakika işe geç kaldı ya da mesai arkadaşıyla tartıştı diye çeşitli sebeplerden insanların evlerine geri yollandığını gördüm. Pek çok Hintli ve Doğu Avrupalı iyi İngilizce konuşamadığı için aramızda ayrıca dil engeli de vardı. Sonuç olarak, sürekli çalışanlar yeni gelenlere belirli bir görevi nasıl yürüteceklerini açıklamaya çalışmak için sabırsızlanıyorlardı. Nihayetinde bu münakaşalara yol açıyordu, sözlü ve hatta bazen fiziksel.
 
Paketleme bölümüne transfer edildiğimde, durum düzelmedi.İçeri girdiğim andan itibaren komik dik bakışlar ve gülünç göz atmalara muhatap oldum. Benim ilk doğan kadar genç olan, genç bir adam ne zaman onunla konuşmaya çalışsam ya da bir soru sorsam bana aldırış etmiyordu. Beni görmezden geliyor ve ağzımdan ne çıksa aldırış etmiyordu. Çok fazla sinir bozucuydu ve ne yapacağımdan pek de emin değildim. Bir seferinde, mesai arkadaşımla sözlü münakaşa ediyorduk ve o bena maymun diye seslendi ve ailemin hayvanat bahçesine ait olduğunu söyledi... O esnada bir üretim hattı müdürü bana doğru geliyordu fakat hiçbir şey sormadı.
 
Son olarak, bir süre hijyen ekibinde çalıştım. Ekip liderleri veya yöneticileri ile minimum etkileşim olduğu için daha iyiydi - size emir yağdırmazlar, basitçe şunu ya da bunu temizle derler ve siz de yaparsınız. Yine de gerginlikler oluyordu ve işime saygı duymayan birkaç mesai arkadaşımla tartıştım. Bu gibi durumda, genellikle sizi destekleyecek kimse yoktur ve geçici bir çalışan olduğunuz için, herhangi bir açıklama yapamadan ve kendinizi savunmaya fırsat vermeden sizden kurtulabilirler.
 
Büyük bir şirket için ofisleri temizliyorum. Daha az stresli ve asgari ücretten biraz daha fazla ödeme yapıyorlar. Fakat, yine de bir şekilde kendimi gerçekten mutlu hissetmiyorum. Daha iyi şeyler istiyorum çünkü parayla ilgili hala sınırdayım. Ve Nijerya'da insanlarım var. Onlara yardım etmek istiyorum. Bu sebeple, eğer daha iyi bir ücretle yardımcı işçi pozisyonu bulabilirsem, bakım işine geri dönmek istiyorum. Göreceğiz.
 
Ben çoğunlukla Londra'nın doğusundaki ortak evlerde yaşadım. Genel olarak iyiydi, ama ben asla ev arkadaşlarımla arkadaşlık edemedim. Herkes kendi işine bakıyor gibi. İtalyanlar ile 6 yatak odalı bir evde yaşadım. Bunlardan ikisi öğrenci, diğerleri işçi idi. Güzellerdi, ama zamanın% 99'unu odamda geçirdiğimi söyleyebilirim.  İtalyanların mutfakta rastgele karşılaştıklarında biraz sohbet ettiklerini ve oturma odasında bir süre birlikte oturduklarını fark ettim. Ama bana asla olmadı. Sanırım çünkü hepsi İtalyandı ve aynı dili konuşuyorlardı ve ortak bir paydaları vardı.
 
Şu anda yaşadığım evde bir İngiliz adam var ve diğerlerinin hepsi Siyah insanlar(bir oğlan, bir kız, yeni doğmuş bir bebekle bir çift). Sosyalleşmiyoruz. Her neyse, oturabileceğimiz bir alan bile yok ve biraz mahramiyete sahip olma bile zor olduğundan zaten insanları odanıza davet etmek de istemezsiniz. Ama bu tür bir yaşamın insanı asosyal yaptığı da doğru. Kendinizi diğerlerinden izole ediyorsunuz ve otobüste, metroda, işte vb aynı şekilde davranıyorsunuz.
 
Burada pek fazla sosyalleşmiyorum. Nijerya'da çok farklıydım ama şimdi böyle hissetmiyorum. İşi bitirdiğimde, eve gitmek ve kendimi odama kilitlemek istiyorum. Elbette bir ortakla bu şekilde bir eş bulmak kolay değil. Şu an için bekarım fakat biriyle ciddi şekilde tanışmak ve bir aile kurmak istiyorum. En azından bir çocuğa sahip olmak isterdim, çünkü öldükten sonra bir şey bırakmak istiyorum. Ama anlıyorsunuz, zaman işliyor. Online arkadaşlık sitesine giriyorum ancak onun da sorunları var. Online olarak bir çok eğlenceli çocuğa rastlıyorsunuz ama neyin peşinde olduklarını bilmiyorsunuz.
 
Şu an hala İngiltere'de kalmak istiyorum. Umarım burada aşkı bulabilir ve bir aile kurabilirim. Fakat eğer işe yaramazsa, aynı zamanda ailemin de olduğu Kanada'yı deneyebilirim. Dediğim gibi, ABD değil, asla orada yaşamak istemiyorum. Ama Kanada bir seçenek olabilir."
 
*www.angryworkersworld.wordpress.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BATI LONDRA'DAN EMEKÇİ KADINLARLA BİR DİZİ RÖPORTAJ - BÖLÜM 3

 
 
14 Mart 2018
 
 
Balloon Sellers
 
Garantisi olmayan göçmen statüsüne sahip insanlar gün geçtikçe daha çok sıkıntı çekiyorlar. Brexit için oy kullananların pek çoğu daha sıkı göçmen kontrolleri arzuladıklarını ifade ettiler ve referandum kararı, denetimleri sıklaştırmak için hükumete bir yetki verdi. Bu daha fazla insanı sınır dışı etme anlamına gelmez. Zorla sınır dışı etme aslında 2014'ten bu yana düştü. Bu kısmen, şüphesiz, insanları "gönüllü" terk etmeye zorlayan giderek devletin mali yardım kısıtlamaları ve yetersizliği nedeniyle gönüllü olarak gitmeleri için. Aynı zamanda göçmenlik üzerine sert konuşma, prensipte hiç bir şey yapmamak için bir sis perdesi olabilir. Her şey bir kenara, devlet bu tür belirsiz işçilere sorun çıkarmayacak aşırı ucuz iş gücü ordusu olarak ihtiyaç duyuyor.  Daha da önemli olan şey, onları tamamıyla ortadan kaldırmak ve onları İngiltere dışına çıkarmak değil, onların üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaktır. Ev sahipleri, öğretmenler, doktorlar ve iş verenlerin tümü bu politik girişimde kaydolmaktadır. Genel netice, özellikle de işçiler ara sıra meydana gelen göçmen akınlarına şahit olduklarında, umumiyetle düşük ücretli göçmen kesimine karşı yayılan gittikçe artan endişe verici ve düşmanca bir ortamdır. Fakat garantisi olmayan göçmenlik statüsüne sahip kişilerin mücadele etmeleri için mevcut durumda ne kadar faaliyet alanı var? ABD’de veya Fransa’da belgesiz çalışanların kolektif eylemlerinden öğrenebiliriz...
 
 
İSİMSİZ............................................
 
"Hindistan'da, Pencap'ta, küçük bir kırsal köyde doğdum. Annem, babam, erkek kardeşim ve kızkardeşim hala orada yaşıyor. İki erkek kardeşim ve bir kız kardeşim var. Ben en gencim. Beslenmek için fazla paramız yoktu. Annemin (ve bazen ben ve kız kardeşlerim) çalıştığı köyümüzün etrafındaki tarlalar ve araziler bir toprak sahibine aitti. Hasat zamanında annemin şeker pancarı kesmesine yardım ettim, ayrıca pirinç tarlaları ve mısır tarlaları vardı. Dedemler de bu tür işleri yapmıştı.
 
Babam bir polis memuruydu ama alkolik olduğu için çoğu zaman işte yoktu. Bu, tarlalarda çalışarak eve ekmek getiren annemin üzerindeki baskıyı arttırıyordu. Ailem çok sık kavga ederdi ve babam bazen ona karşı şiddet kullanırdı. Ben böyle bir hayat istemedim.
 
Şanslıydım çünkü ağırlıklı olarak derslerime odaklanabildim. Büyük kız kardeşlerim benden fazla ev işi yaparlardı. 6 ya da 7 yaşlarında okula başladım. Bir devlet okulu olan, herkese açık yerel köy okuluna gittim. !0 dakika yürüyebilirdim, sorun yoktu. Okulda iyiydim ve böylece liseyi bitirdiğimde üniversiteye giriş sınavına girdim. Kazandım ve üç yıl üniversitede ticaret okudum. Üniversite şehirdeydi, bu yüzden oraya ulaşmak için bir saat boyunca otobüsle seyahat ediyordum. 21 yaşımdayken mezun oldum.
 
Bu aynı zamanda evlendiğim zamandı. Yerleşik hayata geçmek istedim, artı, durmadan tartışan ailemden uzakta kendi hayatımı kurmak istedim. Annemin erkek kardeşi olan amcam, ailemi gelecekteki kocamın ailesine tanıttı. Benim ailemden daha fazla parası olan kibar ve saygın bir aileydi. Evlenmeden önce kocamla sadece bir kere buluştum. Bana iyi göründü. Guru yolunda evlendik ve küçük bir parti verdik. Gelecek hayatım ile ilgili heyecanlıydım.
 
Evlenmeden önce, İngiltere'de okumak için vize başvurusu yapmıştım. Bu benim hayalimdi. Ve şans eseri, düğün günüm vizemin kabul edildiği haberini aldım. Böylece kocamın ailesinin evinde sadece bir hafta geçirdim çünkü bundan sonra ikimizde İngiltere'ye uçtuk.  X Üniversitesinde MBA eğitimi almayı planlıyordum.
 
2009 yılıydı. Kocam eş vizesi üzerinden benimle gelebiliyordu ve o dönemlerde, bu, ben okurken kocamın çalışabileceği anlamına geliyordu. Ailesi, iki buçuk yıl sürecek dersler için 8000 pound tutarındaki eğitim masraflarımı ödedi. İlk geldiğimizde kiralarımızı da ödediler. Kocamın akrabası ile geldiğimizde Heathrow'da buluştuk. Onlarla bir ay Hounslow'da kaldık ve sonra kendimize X'te bir yer bulduk.
 
İngiltere'deki hayatımız hakkında gergin olduğumu hatırlıyorum. Okulda İgilizce okudum ama bu sadece programdki bir dersti. Diğer derslerimin hepsi Pencapça idi. İgilizce pratik yapma şansım pek yoktu, bu yüzden yazılı İngilizcem ve gramerim çok iyi olsa da, kendimi ifade edemiyordum.  Neyse ki, MBA programına başlamadan önce üniversitede 6 aylık bir İngilizce kursuna başladım. Bu yüzden derslere başladığımda kendime daha çok güveniyordum.
 
Vizemiz haftada 20 saate kadar çalışmamıza imkan tanıyordu ama çalışmadım. Kocam, bir arkadaşıyla tam zamanlı bir Hint bakkalında iş buldu. O zaman haftada 220 £ kazanıyordu. Ortak bir evde bir oda kiraladık, herkes Hintliydi. 3 yatak odası olan bir evde 8 kişi yaşadık, orada kalan bir aile olduğunu hatırlıyorum, geri kalanlar Hindistan'dan gelen bekar erkeklerdi, hepsi kendi yerinde çalışıyordu. Aynı evde yaşamamıza rağmen, herkes kendi yemeğini yapardı. Ev işleri hiç bir zaman tartışma konusu olmadı - hepimiz mutfağı ve banyoyu temizlerdik. Bu yerde aylık 350 pound kira ödedik.
 
Derslerim sona erdiğinde kızımı doğurdum. Bu nedenle, evde kalıp bebeğime bakmak için öğrenci vizemi 7 ay uzatma imkanım vardı. Annelik parası almadı ya da öyle bir şey, buna hakkım olup olmadığını bile bilmiyordum, kimseye sormadım. Her neyse, kocamın marketten kazandığıyla ayakta kalmaya çalışıyorduk.
 
Yeni bebeğimizle aileleri ziyaret etmek için Hindistan'a döndük. Orada iki ay geçirdik ama kocam ve ben tartışıyorduk. Okulum bittikten sonra iki yıllık çalışma vizesi için başvurabiliyorduk. Vizeyi sonuna kadar kullanmamız ve kazanabildiğimiz kadar para kazanmak için İngiltere'de ikimizin de tam zamanlı çalışması gerektiğini düşündü. Ben de çalışmak istiyordum ama bebekle mümkün değildi. İngiltere'de ailemiz yoktu ve ona bakacak kimsemiz yoktu. Mümkün olan tek yol,  kızımızı Hindistan'daki büyükanne ve büyükbabalarına bırakmaktı. Kabul ettiler, oldukça yaşlı olduklarını düşünmelerine rağmen(kocamın annesi 50'lerinin sonunda ve babası da 60'ların başındaydı), sadece iki yıl sürecekti.
 
Bu yüzden, Birleşik Krallık'a, bebeğim olmadan döndük ve X'e taşındık. Büyük bir süpermarket zinciri için soğuk bir depoda çalışma saati belirsiz olan ayıklama işi buldum. Soğuktu ve bazen benim vardiyamı geç haber vererek değiştiriyorlardı, hatta işe gelmek üzere yoldayken bile. Bir arkadaşım bu depoda müdürdü, zaten onun sayesinde bu işten haberim oldu. Kocam endüstriyel bir fırında yarı-zamanlı bir iş buldu. Ortak kullandığımız evin yakınlarında başka bir oda bulduk. 3 yatak odası olan, 6 kişinin yaşadığı, tabii yine hepsi Hintli. Mutfakta sohbet ederdik, hepimiz acente aracılığıyla ya da inşaatta benzer işlerde çalışıyorduk. Hiç biri Hindistan'a geri dönmek istemiyordu. Herkes, bunun biraz para kazanmak için tek fırsat olduğunu biliyordu ve hatta iş ağır olsa bile, Hindistan'da sahip oldukları hayattan yine de daha kolay bir hayat olduğunu düşünüyordu. Epey bir mülke sahip olan ya da kiralayan tüm ev sahipleri, taşındığımızda pasaportlarımızı ve vizelerimizi istiyordu. 
 
İki yıllık çalışma vizesini almak için yerel vize acentesinin hizmetlerini kullandık. Burada çok sayıda vize acentesi ve göçmen avukatı var ve ben ona güvenebileceğimi düşündüm çünkü o bir profesyoneldi - kendi ofisi vardı, doğru niteliklere sahipti ve birçok kişi hizmetlerini kullandı çünkü o da pencapça / hintçe konuşabiliyordu. Web sitesi ayrıca İçişleri Bakanlığı listesinde kayıtlı bulunduğunu söylüyordu. Vize başvuruma o zaman sponsor olacak bir şirkette IT eğitimi almak için ona 10.000 pound ödedik. Fakat sadece 2 hafta eğitim aldım ve daha sonra vize başvurusu için sahte belgeler verdiler. Vize almam için bana yardımcı olabileceğini düşündüm ama o paramızın peşindeydi. Parayı alıp kaçabileceğini, ses çıkarmayacağımızı düşündü. Ancak kaçmasına izin vermedim. Şikayet etmek için çok defa ofisine gittim. Sonunda bize paramızı geri vermeyi kabul etti. Bize bir çek yazdı. Ancak sonradan bankayı aramış ve çek defterinin çalındığını bildirmiş, böylece çeki bozdurmaya gittiğimde banka, dolandırıcılık yaptığımı düşündeü ve banka hesabımı dondurdu! Durumdan soğuk hava deposunda çalışan bir arkadaşıma bahsettim. Bu noktada çok stresliydim ve başka ne yapacağımı bilmiyordum. Parayı geri almak için ona baskı yapacak bir grup arkadaşıyla ofise gidebileceğini söyledi. Böylece hepimiz gittik, hepimiz 10 kişiydik, yerel bir katolik papaz da dahil! Parayı geri ödemeyi kabul edene kadar gitmeyi reddettik. Şoka uğradı ve sinirliydi ve bizden kurtulmak istedi. Bizi korkutmaya çalıştı ve bu işe yaramadığında kibar olmaya ve bize vaatte bulunmaya çalıştı. Sonunda, onda yarattığımız utanma duygusu parayı gelecek iki ay içinde tamamını ödemesine neden oldu. Böyle bir kurtulma.
 
Tüm bunlardan sonra kendi vize başvurumuzu yaptık. Ama reddedildi. Hemen çalışma hakkımızı ellerimizden aldılar. Göçmenlik bürosuna ayda bir kez gitmemiz ve imza vermemiz gerekiyordu. Eğer bizi çalışırken yakalarlarsa, hemen sınır dışı edeceklerini söylediler. Ama eğer çalışmazsak, ne ile geçinecektik?
 
Vize acentesi bizi kazıkladıktan sonra bağımsız yaptığımız vize başvurusu reddedildiğinde yeniden hamile kalmaya karar verdim. Vizemizi alacağımızı ve her şeyin yoluna gireceğini düşündüm. Yaşlanıyordum ve ailemi büyütmek istedim.
 
Bu yüzden vizenin reddedilmesi büyük bir hayal kırıklığı idi. kalmak için iznimiz olmadığından ücretsiz sağlık hizmeti alma hakkım yoktu. Yeni kurallar, bebeğimin hastaneye teslim edilmesini sağlamak için 4000 sterlin ödemek zorunda olduğum anlamına geliyor. Bir geri ödeme planı yapmayı kabul ettim. Ayda 100 sterlin ödememi istediler. Evet dedim ama sonra İngiltere'de çalışamayacağımız söylediğinde, bunu ödeyebileceğimiz bir yol yoktu. Bakın, dedim, ayda ödeyebileceğimin tamamı sadece 20 pound. Reddedttiler. Bana bir sürü mektup gönderdiler, pes etmedim. Otomotik ödemeyi iptal ettim böylece bizden alabilecekleri hiç bir şey yoktu. Kendi hedefleri vardı: iki yılda borçlarını ger ödeyebilecek insanlar istiyorlardı. Fakat bunu yapamazdım ve sadece 20 pound ödeyebileceğimi söylemeye devam ettim. Sonunda razı geldiler.
 
Şimdi açıkçası hayatta kalmak için para kazanmak zorundayız. Üçümüz - ben, kocam ve bebeğim - 10 kişinin yaşadığı bir evde bir odayı paylaşıyoruz. Kira için ayda 420 £ ödüyoruz. Ev sahibesi bu evi bir çok insana kiralamaktan çok para kazanıyor ama yine de kullandığımız ısıtma konusunda cimri. Sonunda, çünkü bunu kirayı arttırmak için bir gerekçe olarak kullanıyordu, tamam, iyi o zaman dedik ve kazan dairesinin kapısına bir kilit koyduk böylece gazı kullanmadığımızı biliyordu. Bu yüzden artık kazan kapısında bir kilit var - sabah bir saat ve akşam bir saat ısıtıyoruz. Bu kadınla birçok kez tartıştım fakat sonunda paramızın yeteceği başka bir yer bulmanın zor olacağında karar kıldım...
 
Ben ve kocam, ikimizde nakit işlerde çalışıyoruz. Vize başvurumuz sürerken burada ayakta kalmamızın tek yolu bu. Çünkü kocam geceleri çalıştığı için, bir odayı üç kişi paylaşmak zor. Gün boyunca biraz uyumak zorunda ve bu, küçük bir çocukla çok zor oluyor. Başa çıkmak zor... Ayrıca, özel bir evde bir çift için aşçı olarak çalıştığım bir işim var. Saat başına 10 pound ödüyorlar ve günde 2 saat kalıyorum. Hindistan'da bu hor görülürdü - benim gibi bir kadın, ev hizmetlisi olarak çalışacak? Hadi canım! İnsanlar hakir görürdü bu işi. Fakat burada, yapabiliyorum. Oldukça kolay bir iş ve para kazanmama imkan sağlıyor, istediğim gibi harcıyorum. Bu benim için önemli. 
 
Göçmenlik bürosu yine vize başvurumuza hayır diyebilir ancak bekliyoruz ve umarım ki bu sefer evet diyecekler. Büyükannelerine bıraktığımdan beri kızımı hiç göremedim, neredeyse 1 yaşındaydı. Şimdi 7 yaşında. WhatsApp'tan görüşüyoruz, kardeşi olduğunu biliyor fakat onu hiç görmedi. İngiltere'ye gelmek istediğini ve bizimle birlikte olmak istediğini söylüyor ama geri gelmek istemediğimiz sürece İngiltere'yi terk edemeyiz. Ve ben ayrılmak istemiyorum. Tabii ki, aklınızda her zaman yasal olarak çalışamayacağınız ve sınır dışı edileceğiniz endişesi var, ancak, aynı zamanda, yine de burada kendimi Hindistan'dan daha fazla özgür hissediyorum. Hint zihniyetinden nefret ediyorum, insanlar daima diğer insanların ne düşüneceğini önemser, ne yaptığınıza, nereye gittiğinize dikkat etmek zorundasınız. Burada bunu yapmak zorunda değilim. Çalışabilirim, çocuğum için iyi bir okul olacak, yapması için burada bir sürü aktiviteler var, para kazanabiliriz. IT öğrenmek istiyorum. Burada geleceğim olabilir ancak çalışma izni olmaması her şeyi zorlaştırıyor.
 
İngiltere'de olma konusunda ne mi öğrendim? Bağımsız olmayı öğrendim, kendine güvenmeyi, kendi paranı kazanmayı öğrendim. İnsan olarak değerimin farkına vardım. Dürüstçe ve çok çalışıyorum. Ancak herkese güvenemeyeceğimi de öğrendim. Vize acenetesi gibi. Bu benim için büyük bir şoktu - insanları kandıran bu gibi insanlar ve büyük para alıyorlar ve onunla kaçabileceklerini sanıyorlar. Ama ben direndim. Neden? Çünkü yanlış bir şey yapmadığımı biliyordum. Ben kendime inanıyorum."
 
*www.angryworkersworld.wordpress.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

FACEBOOK SAYFAMIZ