Özgürlük

SIRADAN BİR İŞÇİDEN "MARKSİSTLER"E MEKTUP VAR


 

REFORM VE DEVRİM ARASINDA [AVUSTURYA-MARKSİST OKULU]

 
 
 
WILLIAM SMALDONE
 
(Ç.N.: "Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz." Tarihten örnek verilebilecek ve ders çıkarılacak güzel deneyimlerden biri de Avusturya-Marksist Okulu'dur. Bazı şeylerin parlamenter sisteme sadık kalınarak nasıl mümkün olamayacağının en güzel misallerinden biridir. Yüzlerce yıldır teori kısırlığının olduğu bu topraklarda en çok ihtiyacımız olan ve bizi aydınlanmaya çıkaracak tek yol olan teori üretimine elimizden geldiğince katkı öncelikli amacımızdır... Teoriyi unutmamak ve unutturmamak. Işığımız diyalektik ve tarihsel materyalizmdir...)
 
1900'lerin başlarındaki radikal ayaklanmaların ortasında Avusturya Marxistleri, devrimci hedefleri reform yanlısı pratik ile baş göz etmeye çalıştılar.
 
Viyana'da inşa edilen Avusturya Marxistlerinin liderliğindeki hükümet binalarından biri olan Karl Marx Hof, 2012'de görüldüğü gibi. Georg Mittenecker / Wikimedia Commons
 
1 Mayıs 1893'te, on binlerce insan Uluslararası İşçi Bayramı'nı kutlamak için Viyana sokaklarında yürüdü. Yeni kurulan Sosyalist Enternasyonal tarafından 1889'da ilan edilen yıllık Mayıs Günü gösterileri, emek hareketinin büyüyen gücünü dünyaya hatırlattı ve günde sekiz saat çalışmadan genel oy hakkına kadar sıralanan sosyal, ekonomik ve politik talepleri ileri sürdü. Viyana'da, Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDAP) çağrıya katıldı ve başkentte toplandı.
 
Üç Viyana öğrencisi - Karl Renner (yirmi üç yaşında), Rudolf Hilferding (on altı) ve Max Adler (yirmi), hepsi yerel bir sosyalist öğrenci grubunun üyeleri, hevesle kendi saflarına katıldılar. Dünyayı dönüştürmeyi amaçlayan kitlesel bir hareketin parçası olma heyecanıyla, polis, "kızıl cumhuriyet" çağrılarını duyduktan sonra, mitingi dağıttığı, katılanları tutukladığı ve gözaltına aldığı zaman bile cesaretleri kırılmadı. Üç genç adam, Immanuel Kant, Karl Marx ve diğerlerinin fikirlerini tartışmak üzere buluşmaya devam ettiler.
 
1895'te üçlü, Özgür Sosyalist Öğrenciler ve Akademisyenler Derneği olarak adlandırılan bir grup kurdu. Parti ile resmi bir bağlantısı olmasa da, parti kurucusu Victor Adler gibi SDAP liderleri oluşumunu desteklediler ve önümüzdeki otuz yıl boyunca partinin liderliğine bir iletişim hattı olarak hizmet edecekti. 1899 yılında Hilferding  başkan olarak Adler'in yerine geçti ve bir yıl sonra Otto Bauer gruba katıldı. 
 
Kısa bir süre sonra dört adam, devrimci hedefleri reform yanlısı pratik ile baş göz etmeye çalışan sosyalist siyaset okulu Avusturya-Marksizminin baş savunucuları olarak meydana çıktılar. Avrupa'nın en büyük sosyalist partilerinden biri -ve Hilferding’in önde gelen sosyalist partideki liderliği, Alman SPD- sayesinde Avusturya Marksistleri kendi farklı mesajlarını Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun sınırlarının ötesine taşıyacaklardı.
 
AVUSTURYA-MARKSİZMİNİN POLİTİKASI
 
Yüzyılın başında Avusturya'da sosyalizm yükselişteydi. Sosyalist Enternasyonal gibi, SDAP de, hükümet baskısı ve “radikaller” ve “ılımlı” gruplar arasındaki iç bölünme sonrasında birleşik bir örgüt olarak yeni yeni ortaya çıktı. Victor Adler'in liderliğinde, gelecek otuz yılda partinin görüntüsüne ve politik uygulamalarına rehberlik edecek bazı düzenlemelerle birlikte temel ilkelerinin olduğu bir programa geçtikleri 1889'un Hainfeld Kongresi'nde gruplar bir araya geldiler.
 
Hainfeld Programı iki ana bölümden oluşuyordu. İlki, bir dizi temel teorik ilkeyi ortaya koydu. Eşitsizliğin temel nedeni, iddia edildiği gibi, sadece bozuk politik kurumlar değildi daha ziyade üretim araçlarının özel mülkiyeti idi. "Entelektüel gelişimi engelleyen" ve "gelişen halk tabakalarının giderek artan sefaletini ve kitlesel yoksulluğu" üreten bu ilişkiyi altüst etmek örgütlü işçilerin göreviydi. Ve tarihi hedeflerinde yardım elini uzatmak -tüm pratik ve yasal olarak kabul edilebilir araçları kullanmaya hazır olan- partinin göreviydi.
 
SDAP'nin enternasyonalizimini ileri sürdükten ve ulus, köken ve cinsiyet ayrıcalıklarını reddettikten sonra Program'ın ikinci kısmı bir dizi somut talepleri sıraladı: iş hukuku, ücretsiz kamu eğitimi, günde sekiz saat çalışma, ilerici gelir vergisi, sendikal haklar, kilise ve devletin ayrılması, daimi ordu ile hakl milislerinin yer değiştirmesi ve genel, eşit ve gizli oy kullanma hakkının kabulü. 
 
Sosyal Demokratlar için oy hakkı belirleyici oldu. Sınıf mücadelesini ekonomik dönüşümün manivelası olarak görüyorlardı, fakat, eğer egemen sınıflar seçimlere ve yönetime katılma gibi işçilere temel demokratik hakları teslim etmeye razı olursa daha az şiddet ve daha az kurbanla mücadele edilebileceğini savundular.
 
Devrim, savundukları, basitçe buyurulamaz. Sadece ciddi bir ekonomik ya da politik kriz bağlamında kitlesel huzursuzluğun bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Sosyal Demokrasi'nin görevi, "devrimi örgütlemek değil ama devrim adına örgütlemek; devrim yapmak değil ama onu kullanmaktır". Bu, işçi dayanışmasının gücünü gösteren seçim mücadelesi, sendikalar ve reformlar yoluyla hareketi oluşturma ve işçileri eğitme anlamına geliyordu.
 
Avusturya-Marksistlerinin teklif ettikleri şey belirgin bir şekilde "merkezci" bir yoldu. Onlar, Eduard Bernstein'ın “evrimsel sosyalizmini” ve parlamentodaki liberallerle ittifak yapmak için sosyalistlere çağrısını reddettiler. Aynı zamanda, bu gibi taktiklerin devletle ölüm kalım savaşını zamanından önce tetikleyebileceğinden endişe ederek, Rosa Luxemburg'un kitlesel politik eylem taleplerini reddettiler. Bunun yerine, egemen sınıfın iktidarını devirinceye kadar hareketi sabırla inşa etmek için mevcut kurumsal ve yasal araçları(parlamento, sendikalar, basın) kullanmayı savundular. Ancak eğer egemen seçkinler toplumsal ve politik reformları eski haline getirmeye çabalarlarsa hareket politik genel grev gibi devrimci eylemleri desteklemeliydi. 
 
Avusturya-Marksistlerin hukuki yollara olan sadakatleri, egemen sınıf karşıtlarını etkilemedi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, sadece mülk sahibi sınıfın yürütme organında belirgin güce erişimi olduğu ve yoğunlaştığı temsilciler kuruluna asgari güçler tahsis eden, 1897'ye kadar, işçilere imtiyaz vermeyi reddeden yarı-mutlakıyetçi bir rejimdi. Gerici Katoliklik devlete ve topluma hakimdi, sivil özgürlükler temin edilmedi ve işçi hareketi sürekli baskıyla karşılaştı.
 
SDAP, farklı daha demokratik bir toplum gerekçesini açıkladı. Oraya ulaşmak çok daha zor olacaktı.
 
PRATİKTE POLİTİKALAR
 
Hilferding, Adler, Renner ve Bauer hepsi de parti çalışmalarına inanılmaz bir enerjiyle kendilerini verdiler. Entelektüelleri devrimci pedogoglar gibi görerek, 1903'te bir Viyanalı işçiler okulu olan "Zukunft(Gelecek)"u yarattılar. Bir yıl sonra, Hilferding ve Max Adler'in editörlüğünü yaptığı Marx-Studien (Marx Çalışmaları) adlı bir gazete çıkardılar ve çok çeşitli disiplinler içinde Marxist eleştirilerle meşgul olmaya kendilerini adadılar. Avrupa'nın bir kaç "profesör Marksist"inden biri olan Carl Grünberg'in öğrencileri olarak, Marksizmi tarihsel ve sosyolojik çalışmalar vasıtasıyla titiz ve sistematik bir şekilde geliştirilmesi gereken bir sosyal bilim olarak düşündüler. Birkaç yıl içinde hepsi, politik ekonomi(Hilferding), miliyetler sorunu(Bauer), hukuk(Renner) ve felsefe(Adler) üzerine geniş çapta kabul görmüş eserler yayınlayarak entelektüel kimliklerini oluşturdular.
 
Max Adler hukuk çalışırken ve genelde yazılara yoğunlaşırken, üç yoldaşı hızla hareket pozisyonlarına geçti. 1907'de, erkek işçiler sonunda tam oy hakkını elde ettiler; Bauer, parti liderliği ile temas halinde önemli bir mevkiyi ona sağlayan, SPAD'nin daha genişlemiş parlamento heyetinin sekreteri oldu. Ayrıca partinin amiral gemisi olan Die Arbeiterzeitung'u(İşçi Gazetesi) çıkardı ve onda yazdı ve Renner ve Adolf Braun ile teorik dergi Der Kampf'ın(Kavga) yardımcı editörlüğünü yaptı. Renner, SDAP'ın önde gelen parlamenterlerinden biri olurken, Almanya'ya taşınıp Berlin'deki Parti Okulunda öğretmenlik yapan Hilferding, SPD'nin en önemli gazetesi Vorwärts (İleri) 'un önde gelen bir editörü haline geldi ve Avrupa Sosyal Demokrasisi'nin en çok okunan teorik dergisi Die Neue Zeit'a(Yeni Çağ) düzenli olarak katkıda bulundu. Parti ve basın içindeki bu konumlar, Avusturya-Marksistlerine parti teori ve pratiğinin tüm yönleri üzerine tartışmalarda önemli nüfuz verdi. Hareketin sadece entelektüel ve politik liderlerine değil, aynı zamanda daha geniş halk kitlelerine de ulaştılar.
 
Avusturya-Marksistlerin Sosyal Demokrasiyi merkezci bir politik kuruma yöneltme girişimleri karışık sonuçlar doğurdu. Parti ve sendikalar büyümeye devam ederken, büyük çapta reformlar için Sosyal Demokrat umutlar, milliyetçi bölünmeler parlamentoyu iktidarsız hale getirdikçe ve 1910'dan sonra parti ve sendikayı bölgesel sınırlar boyunca parçaladıkça çok az başarıya ulaştı. Daha da kötüsü, 1914'teki savaşın patlak vermesi, Avusturya-Marksistlerinin kendilerini de kargaşaya sürükledi. 
 
Hilferding, Alman parti liderliğinin sosyalist enternasyonalizme bir ihanet olarak savaşı destekleme kararına derhal karşı çıktı. 1917'de SPD'den ayrıldı ve yeni kurulan savaş karşıtı Bağımsız Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin (USPD) lideri oldu. Diğer yandan Bauer ve Renner, gerici çarlığa karşı savunmacı bir mücadele olarak savaşı desteklediler. Bauer Galiçya Cephesinde esir düştü ve üç yılını Sibirya'da tutuklu olarak geçirdi. Hizmet etmek için çok yaşlı olan Renner, Avusturya'nın savaş girişiminin önde gelen savunucularından oldu ve o ve Hilferding sosyalist basında ağız dalaşına girdiler. 
 
Bununla birlikte dışarıda yaşananlar Avusturya-Marksistlerini aynı siyasi yörüngeye kısa sürede geri döndürecekti.
 
FARKLI YOLLAR
 
1910'da onun büyük ekonomipolitik eseri Finans Kapital'de Hiferding, kapitalist emperyalizmin, "devrimci fırtınaları" serbest bırakacak bir savaşı tetikleyeceğini yazmıştı. 
 
Şubat ve Ekim 1917'deki Rus devrimleri çarlığı ortadan kaldırdı ve modern tarihteki ilk işçi devletini yarattı. Bir yıl sonra Alman ve Avusturya-Macaristan monarşileri halk devrimi karşısında çöktü. 1919 yılına gelindiğinde Almanya ilerici ancak Sosyal Demokrat hükumetin başında olduğu hala kapitalist bir cumhuriyet olarak ortaya çıktı. Avusturya-Macaristan etnik sınırlar boyunca parçalanmıştı, fakat bağımsız bir Avusturya Cumhuriyeti başbakan olarak Karl Renner ve dışişleri bakanı olarak Otto Bauer ile Sosyalist liderlik altında doğdu. 
 
Savaş sonrası devrim ve karşı devrimin çalkantılı yılları boyunca Avusturya Marksistlerinin hepsi, sosyalizmin parlamenter cumhuriyet yapısı içerisinde en iyi gerçekleştirilebileceği inancına sarıldılar. Kilit sanayilerin kamulaştırılmasını, ekonomik planlamayı, refah devletinin genişlemesini ve fabrika konseyleri gibi yeni işçi temsilciliklerinin kurulmasını desteklediler. 
 
Aynı anda, proleter olmayanları politik haklardan mahrum etmenin iç savaşa davetiye olduğunu savunarak, işçi konseylerine dayanan Bolşevik "proleter diktatörlük" modelini reddettiler. Bolşeviklerin Rus İç Savaşı sırasında terör kullanması ve bir polis devleti inşası karşısında dehşete düşerek, sosyalizmin işçilerin azınlıkta olduğu ve demokrasinin var olmadığı bir ülkede inşa edilemeyeceğini savundular. Son olarak, dünya işçi hareketini "reformcu sosyalist" ve "devrimci komünist" sınırlar boyunca bölen Bolşevik girişimleri reddettiler. Yeni kurulan Komünist Enternasyonal'i, uluslararası işçi hareketini yeniden birleştirmek için bir kurumdan ziyade, Bolşevik denetiminin bir aracı olarak gördüler. 
 
Avusturya-Marksistleri, kitlesel eğitim, örgütleme ve parlamenter yöntemler vasıtasıyla daha iyi bir yol olduğunu sosyalist hareketin geri kalanına göstermeyi umdular. Hareketin birbirine düşman Sosyal Demokrat ve Komünist partilere bölündüğü Almanya'da Hilferding SPD'ye geri döndü ve parlamentodaki en büyük parti olmasına yardım etti. SPD'nin işçi yanlısı reformların bir aracı olarak ılımlı sosyalist olmayan partilerle koalisyon hükumetine girmesini destekledi. Bauer, bilfiil parti lideri ve bir parti bölünmesinden kaçınan radikal bir tavrı ustalıkla benimseyen haline geldiği Avusturya'da farklı bir anlayışa yöneldi. Hilferding ve Renner'den farklı olarak, Sosyalistler mutlak çoğunluğa sahip olana kadar ulusal hükumete katılmaya karşı çıktı. 
 
1928 yılı itibariyle 6 milyon nüfuslu bir ülkede Sosyalistler 600,00 üye ve ulusal oyların yüzde 40'lık bir payına sahip olma ile iftihar edebiliyorlardı. Hakikaten, muhalefette kaldılar ve iktidarı Hristiyan Sosyal partisine teslim etmek zorunda kaldılar. Ancak emek hareketi, tüm tahminler bir yana, enerjik ve giderek büyüyor gibi görünüyordu. Ve onların baş tacı, "Kızıl Viyana" hala ayakta duruyordu.
 
KIZIL VİYANA
 
Kızıl Viyana, Avusturya-Marksistlerinin reform-devrim karışımı üretilmiş manifestosu idi. Başkentte mutlak seçim ile ilgili çoğunluklara kumanda eden SPAD,  ortalama halkın yaşamını iyileştirmek ve kitlesel destek oluşturmak için yerel yönetim üzerindeki kontrolünü kullandı. 
 
1918 devrimini takip eden yıllar, çoğu Avusturyalı için çok sert geçti. Artan enflasyon, kitlesel işsizlik, yiyecek kıtlığı ve şehirlerde konut eksikliği ülkeyi sarstı ve yirmili yılların ortalarında vaziyet yatıştıktan sonra bile işçilerin hayatları zordu. Viyana hükumeti krize, ketsel altyapıyı geliştirmek, istihdam sağlamak ve kamu konutları inşa etmek için özel mülkiyetin yanı sıra lüks mal ve hizmetlere getirdiği ilerici vergilerle parası ödenen büyük bir yatırım programı ile karşılık verdi. 1923-1934 yılları arasında şehir, bir dizi hizmete, okula ve yeşil alana erişim sağlayan 1400 ünitelik bir proje olan Karl Marx Hof dahil olmak üzere 60.000'in üzerinde yeni daire inşa etti.
 
Kent, parklar, yüzme havuzları ve kütüphaneler gibi bir dizi ortak alan inşa ederken genel sağlık hizmeti, verimli toplu taşıma ve geniş bir sosyal hizmet yelpazesi sunmuştur. Kamu eğitimine, pedagojik reformlara ve geniş bir işçi kültür dernekleri ağına yönelik sübvansiyonlar aynı zamanda işçilerin hayatlarını zenginleştirmeyi, sosyalist geleceğe hazırlamayı ve giderek artan düşmanca bir ulusal hükümet karşısında SDAP'ın yerel politik desteğini genişletmeyi amaçladı. .
 
Bu hedefler ayrıca, SPAD'nin silahlı kuvvetlere ait olmayan sivil savunma gücü olan Cumhuriyetçi Schutzbund ve İşçilerin Spor ve Beden Kültürü Birliği'nde de vücut buldu. Eski örgüt, cumhuriyeti, büyüyen bir tehdit oluşturan monarşist ve faşist milislerden korumaya çalışırken, sonra gelen örgüt fiziksel zindeliği teşvik etmeye ve jimnastikten judo'ya kadar her şeyi içeren çeşitli sporları destekleyerek sosyalist değerleri aşılamaya çalıştı. Birlik, bireycilik, rekabetçilik ve ticarileşme ile mücadele etmeye çalışmış ve kolektif faaliyetleri ve karşılıklı rekabeti desteklemiştir.
 
Sosyalist hareketin alternatif bir kültür inşa etmek için uzun süredir devam eden çabalarına uygun olarak, “burjuva Olimpiyatları”nın milliyetçiliğini reddeden kitlesel İşçi Olimpiyat oyunlarını sahnelediler ve bunun yerine "sosyalizm bayrağı altında erkek ve kız kardeşleri bir araya getirmek için" ısrar ettiler.
 
Zamanla, Lig'in faaliyetleri, Schutzbund'unkilerle giderek daha fazla bağlantılı hale geldi ve spor gösterilerinin yanı sıra spor eğitimleri giderek daha fazla askerileşmiş hale geldi. Tam zirvede 300.000 üyesiyle Birlik dünyanın en büyük işçilerin spor örgütü oldu ve Schutzbund ile birlikte işçi hareketinin gücünü sembolize etti.
 
FAŞİZM İLE YÜZLEŞMEK
 
Avusturya-Marksistleri, hareketlerinin görünürdeki örgütsel gücünü ve kazandıkları politik ve sosyal reformları gözden geçirdiler. Başka yerlerdeki sosyalistler, inşa ettikleri işçi kentine hayranlıkla baktılar ve yapabilecekleri yerlerde benzer reformlar yapmaya çalıştılar. 1920'lerin ortasına gelindiğinde, Avusturya-Marksistler bu kazanımları gelecekteki ilerlemeler için güvenli bir temel olarak gördüler.
 
Onlar ayrıca tarihin kendi taraflarında olduğuna inanıyorlardı. Tekelci kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, ekonomik sistemin krizlere daha az eğilimi olacağını ve böylece gelecekte demokratik sosyalist denetim altına almanın daha kolay olacağını düşündüler. Böylece 1929'un ekonomik çöküşü ve faşizmin kitle hareketi olarak ortaya çıkışı bir şok etkisi yarattı. Her ikisiyle de başa çıkmak için teorik, pratik ve psikolojik olarak hazırlıksız idiler.
 
Dönemlerinin çoğu Marksist teorisyeni gibi Avusturya-Marksistler de "devrim"siz ekonomik bunalım karşısında etkili yanıtlara sahip değildiler. Kapitalist gemiyi doğrultmak için bütçe dengelemesi ve kemer sıkma gibi ortodoks politikalar daha ziyade önerdiler. Bu başarısız olunca, depresyonun kısa sürede dibe vuracağı ve ekonomik iyileşmenin faşistlerin hevesini kursaklarında bırakacağı umuduna geri döndüler.
 
Pratik politik kavramlar içinde Avusturya Marksistlerin anayasal ve parlamenter normlara bağlı kalma konusundaki ısrarı, Almanya'daki Nazi ve aynı anda sokaklarda terör estirirken parlamenter metotlara "bağlı kalan" Avusturya'daki dinci faşistler gibi düşmanları karşısında onları çaresiz bıraktı. Zamanı geldiğinde, kazanamayacak olmaktan korktukları bir iç savaşın çıkması ve kitlesel kan dökülmesi ile yüz yüze gelen sosyalistler felç olma noktasında bocalarken, liberal cumhuriyetin kurallarını açıkça başlarından atmaya hazırlanıyorlardı. 
 
Faşistler harekete geçtiklerinde, ilk olarak 1933'te Almanya'da ve bir yıl sonra da Avusturya'da örgütlü sol, sosyalist ve komünistleri aşırı kolaylıkla ortadan kaldırabildiler. Sosyalistlerin silaha başvurdukları yerde bile, Avusturya'daki gibi, devletin direnişi ezmesi sadece birkaç gün sürdü.
 
REFORM VE DEVRİM
 
En önde gelen Avusturya-Marksistler, başarısızlıkları için ağır bir bedel ödediler. Mücadele etmeye beyhude çabaladıkları anda, Renner, İkinci Avusturya Cumhuriyeti'nin ilk başkanı olduğu için Nazi'lerden sağ kurtulurken, Hilferding and Bauer sürgüne kaçtılar. Vichy[Vichy Fransası, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın Fransa'yı mağlup etmesinden sonra Fransa'nın Vichy kentinde kurulan, Almanya'nın kuklası devlet] Fransız yetkilileri 1941'in başlarında Arle'de Hilferding'i tutukladılar ve onu Nazilere teslim etti. Kısa süre sonra Paris'teki Gestapo zindanında intihar etti.
 
Avusturya-Marksistlerinin trajik ölümü, reformu boyunduruğa vurup devrime koşma arasında sosyalist dönüşümü günlük pratiğe bağlamanın zorluklarını dramatik hale sokuyor. Dönemin tüm Sosyal Demokratları gibi, Avusturya-Marksistler de radikal vargılarını acil taleplerine bağlamayı başaramadılar. Partiyi iktidara götürecek stratejileri ve taktikleri ya da antidemokratik güçlere karşı demokratik gelişmeleri savunmak için hangi yöntemlerin kullanılabileceğinin tartışması olmadı. Egemen sınıflarının işçi haklarına saygı duymamaları yüzünden ağır bir bedel ödeyecekleri, partinin iktidarı alacağı ve kitlesel eylem kullanmaksızın toplumu dönüştüreceği varsayımı sadece vardı.
 
Reform yanlısı sosyalistler bugün aynı hatayı yapamazlar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye çevrilmiştir.

KEYNESÇİL KARŞI DEVRİM

 
 
MIKE BEGGS
 
(Ç.N.: Keynesçilik tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de "Sol"u ya da daha spesifik olarak Sosyal Demokratları çoğu zaman esir almış reformist kuramsal tezlerdir. Özellikle ekonomik alanda! Oysa Keynesçilik, 1929 Ekonomi Buhranı sonrası kapitalizmin can simidi olmuştur. Bu yüzden Keynesçilik üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Hele ki günümüzde devletler, devletçi korumacılığa dönerlerken ve ticaret savaşlarına son sürat giderlerken...Aşağıdaki yazının bazı bölümlerinde çeviri hataları olabilir. Şimdiden hoşgörünüze sığınırız. Saygılarımızla...)
 
Keynesçiliği bir ufuk yapan kapitalizm, hatta geçmişi görmekte sıkıntı yaşayan sözde devrimciler ile ilgili sorun ne?
 
NatureNerd / Flickr
 
Marx, kendisinin "bir Marxist" olmadığını beyan edecek kadar uzun yaşadı. Keynes o kadar şanslı değildi. Takipçileri, "Keynesçil ekonomi" ve "Keynes ekonomisi" arasında ayrım yapacaklardı. Ancak o zamana kadar tabir adamakıllı insana üstün geldi. Bir isim kendi başına "izm" haline gelmez. Eser, tarihsel bir dalga yakalamak ve o dalga üzerinde sürüklenmek zorundadır ve arkasına aldığı rüzgar gelişen yeni ilişkiler başlatığı halde asla o rüzgarın tamamını arkasına alamaz. "Keynesçilik," bütçe açığına dayalı devlet harcamasının, düzenlemenin ve refah devletinin yokluğunu telafi etmeye vardı - Genel Teori'nin zar zor bahsettiği üç şey, hiç değilse.
 
Geoff Mann, insan Keynes, eseri ve "Keynesçilik" arasındaki ayrımların çok iyi farkındadır. Fakat Keynesçilik üzerine yazdığı kitabı, Sonunda Hepimiz Öldük, insandan çok, epey kasıtlı olarak "izm" ile ilgilidir. Mann'a göre Keynes, Keynesçiliğin yaratıcısı bile değildir: bu, Hegel olacaktır - ilk Keynesçil değilse bile, o zaman onun en yakın vücut bulmuş hali - ve Keynes'in kendisine odaklanmadan önce birkaç bölüm Hegel üzerinedir. Kitapta Keynes'in kendisi ekonomist olan bir politik filozof olarak gözükür, gerçi kapitalist toplumun büyük politik felsefelerinin ekonomi ile dolu olması bir rastlantı değildir.
 
Mann'a göre, Keynesçilik aşağı yukarı Fransız devriminden bu yana var olan bir toplumsal durum idi. "Öfkeli Robespierre, 1792 burjuva Konvansiyonu'na, 'Yurttaşlar! Devrimsiz bir devrim mi isterdiniz?' diye sorduğunda, Keynesçiler, 'Evet, aslına bakılırsa. Kulağa hoş geliyor!' diye içinden geçirenler idi. Kitap, sosyalistlere hitap ediyor, ama Marksçıların aksine Keynes ile ilgili gaye Keynesçiliği karşıdevrimci olarak teşhir etmek değil. Mesele, Keynesçiliği bir ufuk yapan kapitalizm hatta geçmişi görmekte sıkıntı yaşayan sözde devrimciler - Mann'ın kendisi de dahil, itiraf ediyor - ile ilgili sorunun ne olduğunu anlamaktır. Bu, stratejik olduğu kadar ideolojik bir engel değildir.
 
 
LİBERALİZMİN ŞIMARIK YAVRUSU
 
Mann'ın onu anladığı gibi, Keynesçilik liberalizmden farklıdır, ancak liberal geleneğin bir yan ürünüdür. Liberalizm gibi, modern kapitalizmi en yüksek uygarlık biçimi olarak görür. Bir ütopya olmasa da, sürekli verimlilik gelişimi için gayretinde ütopya potansiyeli taşır. Keynes'in geleceğe ilişkin vizyonları, haftada on beş saat çalışma(Torunlarımız için Ekonomik Olasılıklar'daki) ve giyotin ile değil, ancak sermaye birikiminin tam bir başarısı ile "Rantiye Sınıfının Acısız Ölümü"nü(Genel Teori'deki) içerir. Sermaye, zor bulunur olmadığı noktaya kadar birikir, böylece servet sahibi, sermayeyi tekeline alarak bir kazanca artık kumanda edemez. Keynesçi ütopya, "kararlar ve bireysel sorumluluğun dağıtılmasının verimliliği" gibi kapitalizmin iyi kısımlarına, "tam istihdam sağlamadaki başarısızlığı ve servet ve gelirlerin tek taraflı ve eşitsiz bölüşümü" gibi kötü olmayan kısımlarına sahip olacaktır. İnsanların serveti elde tutmaktan kazanç sağladığı dönem, "işini bitirdikten sonra ortadan kaybolacak bir geçiş evresi"dir. Ütopyanın gelişi; "hiçbir şey ani olmayacak, İngiltere'de gördüğümüzün yalnızca kademelisi ancak süreklisi olacak ve hiçbir devrime ihtiyaç olmayacak.".
 
Fakat Keynesçilik, liberal toplumu doğal ya da kendi yağıyla kavrulan olarak görmemede klasik liberalizmden sapar. Eğer liberalizm rayına oturursa, ütopyaya doğru ilerler, ancak kapitalizm kendisini raydan çıkarma eğilimindedir. Genel Teoride Keynes bunun bir boyutunu araştırır - tam istihdam için gerekli seviyenin altına düşen yatırım eğilimi - ancak bu, Keynes'in eserinde ve daha ayrıntılı olarak Keynesçilikte daha geniş bir temanın sadece bir aşamasıdır. Kapitalizmin sıhhati, özel mülkiyeti korumada gece bekçisi görevlerinin hayli ötesine geçen incelikli politik yönetime bağlıdır. Bunun bazısı göze çarpmayabilir - faiz oranının merkez bankası tarafından yönetilmesi - ancak en azından "yatırımın bir dereceye kadar çok amaçlı sosyalleşmesi" gerekebilir. (Keynes bununla ne ifade ettiği konusunda belirsizdi ve kesinlikle üretim araçlarının ele geçirilmesi anlamına gelmiyordu, fakat en azından belirli bir dönemdeki yatırım miktarının politika yapıcılar tarafından kararlaştırılması gerektiğine inanmıştı.)
 
Kapitalizmin her şeyin yolunda gitmesi için yardıma ihtiyacı var, ancak kendi yolunda: öyle neresi olursa olsun savrulamaz. Yönetim şeklinde ihtiyaç duyduğu şey yöneticilere bağlı olmaz; bu, ekonominin kendisinin yapısına bağlıdır. Sadece yönetime değil, ayrıca uzman yönetime de ihtiyaç duyar ve  bunun iki büyük olası sonucu vardır.
 
Birincisi, "bırakınız yapsınlar" klasik liberal taahhüdü ile bağını kopartır. Mann'ın ortaya koyduğu gibi, bireysel seçimin liberal coşkunluğu, "bir dizi özel aranan nitelikler ile değiştirilir," ancak Keynesçilik daha da ileriye gider; bu bireysel özgürlüğe sahip olmak genel olarak onu kesinlikle kazanmaya bağlıdır. Özgürlüğü savunmak için politika bazı özgürlükleri frenlemek zorundadır. Kendi haline bırakılan serbest girişim yoksulluk, eşitsizlik ve işsizliği doğurur. Eğer iş şirazesinden çıkarsa, aşırı bürokrasiden çok daha kötü politik isyana yol açacak gerçek bir risk olur.
 
İkincisi, demokrasi ile gerginlik içindedir. Liberal çoğulcular, demokratik siyasal sistemi, kapitalizmin ürettiği toplumsal çatışmalara ve hoşnutsuzluklara değinmek ve yönetmek için kullanırlar. Çıkarlar, karşılıklı ödün vererek anlaşmaya zorlandıkları politikaya kanalize edilir ve sorunlar yavaş yavaş ayıklanır. Fakat Keynes için, çıkarların politik temsilinin altta yatan sorunları çözebileceğine inanmanın bir nedeni yoktur. Ekonomik sorunlar karmaşıktır, bu nedenle çözümleri hassas ve uzman hükmü gerektirir. Çok dengeli bir siyasi uzlaşmaya neden olan şey, aslında sorunu çözen şeyle gerçekten alakalı olmayabilir. Mücadele edenler - partiler ve seçmenler - sıklıkla sıkıntılarının nedenlerini fena halde yanlış anlarlar. Mann'ın dediği, Keynes, "kesinlikle bir demokrat değildi, çünkü halk egemenliğine yaklaşan herhangi bir şey onun görüşünde medeniyetin uzun dönem menfaatlerine aykırıydı."
 
Açıkça "her türlü kusurlarıyla birlikte, yaşam kalitesi olan ve tüm insanlık gelişiminin tohumlarını taşıyan burjuva ve entelijensiya"nın yanındaydı. Diğer bir deyişle, burjuvazi ile, rolleri kapitalist ya da rantiyeci olduğu için değil, düzgünce sosyalleşmiş ve kültürlü insanlar oldukları için birlikteydi. Eğitim ve ayrıcalıklarını çok daha kapsamlı genişletmek sonunda mümkün olabilir, ancak şu an istediklerini düşündükleri şeyi kitlelere vermek o geleceği tehlikeye atacaktır.
 
Açıkçası, bu şekilde tanımlanan Keynesçilik sadece klasik liberalizmden bir ayrılma değil, aynı zamanda modern liberalizme dönüp beslenmektir. Bugün politik merkez, Keynes'e göre teknokrat yönetim anlayışıyla kaynaşmış piyasanın temel istikrarı ve adaletine inanç ile birlikte klasik liberalizme daha yakın konumlardan esnetiliyor. Mann, Keynes  ve özellikle "tam istihdam"dan "doğal işsizlik oranı"na geri çekilmeden bu yana makroekonomik düşüncelerde ikincisinin kökenlerinin yerini saptar: "faşist ya da otoriter bir düzenleme haricinde, kapitalizm işsizliğe sahip olmalıdır. Bu, kafi derecede ve sürekli yoksullaştırıyor olmalı(Keynes'in sözleriyle)."
 
 
LİBERALİZM VE BARBARİZM
 
Fakat Mann, "Keynesçiliğe," merkezin solunda fakat sosyalizmin dışında uygun bir duruş tahsis ediyor - üç aşağı beş yukarı, reformizm. Keynesçiliğin diğeri, sol yanı ne alemde? Sola karşı Keynesçi merkezciliğin tutumu üzerine Mann en sivri dilli olandır:
 
. . .  bir şekilde liberal ya da kapitalist seçkinlerin kitle korkusunu, bilincinin derinliklerinde, "biz" korkusu ya da "bizim fikirlerimiz"in bir korkusu olarak almak "radikaller" ya da "ilericiler" için büyük bir hatadır. . . Marxizm adını hak eden her şeye karşı olan liberaller, güçlerinin bilimsel bir değerlendirmesinin onlara gücü sonsuza dek ellerinde tutacakları araçları vereceğine inanırlar. Bu önermenin doğal sonucu, başarısız olacaklar değil, proletarya ya da yüzde 99 ya da çoğunluğun yükselecek olmasıdır. . . aksine eğer burjuva sivil toplumu düşerse, böylece diğer herkes ve her şey de düşecektir. Tüm toplumsal düzen onunla birlikte gidecektir.
 
Diğer bir deyişle, Keynesçiler sosyalizmi korkutucu olmaktan çok saçma görüyorlar. Sosyalizmin gerçekten başarılı olacağı konusunda endişe duymuyorlar çünkü işe yarayacağını düşünmüyorlar. Endişe duydukları şey "popülizm"dir. Popülizm, mevcut düzenin altını oyan ve rasyonel değişimi engelleyen hoşnutsuzluğu kötüye kullanıyor. Saldırdığı sorunlara tutarlı çözüm önermiyor; taş çatlasa engelliyor ve en kötü devrimci ihtimaliyle sadece enkaz haline getiriyor. 
 
Solculuk Keynesçleri kızdırır -en azından biraz popülerliğe sahip olduğunda- çünkü onu yanlış yola saptırılmış ve istikrar bozucu olarak görürler. Keynes, “onların eşitlikçi sosyal adalet tutkularından dolayı işçi sınıfı radikallerinden korkmadı. Aslında, inandığı bu tür politikaların toplumsal düzensizlik ve demogogluğu ısrarla istemesiydi, inandığı radikallerin daima kazara gericilere dönüşmesiydi." 
 
Komik olan şey, solculuk Keynesçileri tiksindirmesine rağmen, tiksinti karşılıklı değildi. Keynesçilik solcuları çeker. Mann'ın buradaki savı, reformizmin bir alarmı ya da devrime karşı bir kale duvarı olarak Keynesçiliğin bildik Marksist eleştirisinden çok uzaktadır. Özerklik yanlısı Antonio Negri, Keynes'in, "daha olgunlaşmamış egemen sınıfların" otoriter baskısından çok daha mahir ve etkili olan "işçi sınıfının doğasında var olan karşıtlığa" çözüm ürettiği kadar, "İngiliz işçi sınıfının, [Keynes'in] yazılarında tüm devrimci özerkliğiyle de göründüğünü," iddia eder.
 
Mann bunu aptalca görür: eğer yirminci yüzyıl kapitalizmi içerisinde "doğasında var olan karşıtlık" olsaydı, "Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da komünizm için mücadelede sınıf bilinçli proleter bir devrim, kendini gerçekleştirmekte hiç beklenmedik yollardan biri olurdu." Dahası, "Negri'nin komünizm ile kastettiği şeye yaklaşan herhangi bir şey Keynes ya da Hegel'e ehven-i şer olarak gözükecekti." 
 
Başka bir deyişle, bununla ilgili olarak, Keynesçilik kapitalizmi kurtardı, sosyalizmden ziyade barbarlıktan geliyordu. Ve solcular Keynesçiliğe çekildiler çünkü duygularının derinliklerinde, ona da inandılar. Çoğu, Sağın çeşitli tonlarından gelen tehditler birbiri ardına sıralanırken, sosyalizme giden uygulanabilir politik yol olduğuna ilişkin güvenlerini kaybettiler. Keynesçiliğin tüm anti-demokratik eğilimlerine karşı bugün sosyalistler kitlelerin görüşlerini telaffuz ederken de neredeyse hiç görünmüyorlar. 
 
Mann'ın "Marksçı bahis" olarak adlandırdığı şey her zaman çok yüksek miktarlar içermekte ve olasılıklar daha uzun olmaktadır: Marksistler, bir yandan, bu şekliyle dünya ve olması gerektiği gibi dünya arasında vadiyi geçmek için bir devrim yapacaklarını biliyorlardı, fakat diğer yandan, devrimlerin kolayca başarısız olabileceğini, yozlaşabileceğini, kanlı olabileceğini ve belki de işleri olduğundan daha da kötüye dönüştürebileceğini biliyorlardı. Bir zamanlar, Marksistler tarihin mantığının kendi taraflarında olduğuna inanabilirlerdi: "Marksçı bahis" -salto mortale[ölümcül takla; Kapital'de metaların değişim süreci anlatılırken Marx tarafından kullanılan kavram; meta paraya dönüşürken, metaya takla attırarak mevcut değer biçiminden daha farklı bir değer biçimine geçiş yapar. fakat bu geçiş, ancak ve ancak metanın satılmasıyla yani metanın realizasyonuyla olabilir. satış olmadığı sürece sermaye döngüsünün, dolayısıyla sermayenin ve bittabi kapitalistin hiçbir anlamı yoktur]- ne kadar sürerse sürsün amansız mücadelenin sonunda ödüllendirileceği garantisine dayanıyordu. Uzun vadede, başka bir deyişle. Fakat, "hem maddi hem de ideolojik nedenlerden dolayı bu garanti şimdiki durumda mümkün olmaz ve asla yeniden olmayabilir. Kapitalizm, liberalizm ve ara sıra faşist ve totaliter aldatıcı görünüşler karşısında yapmayı seçtiğimiz radikal bahisler ne olursa olsun, onları boşu boşuna yapsak da çok gerçekçi bir olasılık vardır. . . Bu sadece Keynesçiliği her zamankinden daha mantıklı kılıyor gibi görünüyor. ”
 
Mann, reformistin afyonu olarak Keynesçiliğin daha geleneksel bir suçlamasını yazmaya koyulduğunu, ayrıca kendindeki isteksiz, hatta bastırılmış Keynesçiliği kavramasıyla son bulduğunu kabul eder. Yine de Keynes'in, Marx'ın Hegel'i tersine çevirdiği gibi tersine çevrilebileceğini öne sürer. Sosyalistlerin çıkarabileceği, "Keynesçiliğin merkezindeki radikal bir çekirdek" var. Kitap, pratikte ne demek istediği konusunda belirsiz kalıyor ve sanki Mann, olur da korkak bir reformcuya dönüşüp yumuşarsa diye kendinden emin olamıyormuş gibi belirsiz bir notla sona eriyor: "Ondaki Marksist 'karar' vermesi gerektiğini belirtir ve Lenin'in sözleriyle, sadece 'çekingen' korkak Keynes'i seçer."
 
Fakat diğer seçim bugünlerde herhangi bir şekilde neyi gerektiriyor? Marksçı bahis bize de açık mı? İstekli olsak bile, tam olarak nerede bahis oynayacağız? Açık ve kesin ifade, eğer sosyalistler isterse, gerçekçi bir şekilde, seçim, mitinglerde gazete satmaya çalışarak haftasonlarını harcamak olsa da olmasa da, 1917'nin yeniden gösterimine başlayabileceğimizi ileri sürer. Uzun bir süre boyunca, bir sosyalist için seçim, merkezi nirengi yapan anaakım bir parti içerisindeki güçsüz küçük bir grup ve adem-i iktidar arasındaydı.
 
Şu anda, bizim kader birliği yapabileceğimiz devrimci bir kitle hareketinin bariz bir tabanı yoktur. Bununla birlikte, sosyal demokrasinin gerçek bir canlanışının başlangıcı var gibi görünüyor. Yeni bir sosyal demokrasinin sıradan üyelerinin çoğu bir konuma sahip olmaktan ziyade solun ilerlemesine yardım edenler olarak kendilerini düşünenlerden oluşur - ayrıca onlar, Sanders ve Corbyn sürprizlerinin ortaya çıkardığı gizli kapaklı olmayan politik içgüdülerini takip ettiler. Bazıları, “sosyalizm” aşağı doğru tanımlandı diye ağlayıp sızlamıştır. Bir zamanlar Marks'ın şikayet ettiği gibi, liberal bir devrim yapmak Alman İşçilerine bağlıydı çünkü burjuvazi üstesinden gelemedi, sosyal demokrasiyi yeniden canlandırmak da sosyalistlere kalmış görünüyor.
 
Mann'ın kitabı, bir izlenim bırakmak için Corbyn ve Sanders'ten çok önce yazılmıştı ancak bir önsezi gibi gözükür. Bu mücadelelerin programı Mann'ın görüşünde Keynesçidir, fakat radikal saflarda sezgiler doğrudur: Marksçı bahsin tekrardan yapılabileceği bir yere bizi götürebilirler. Sıradan Keynesçi sistemi güçlendirmek isterken ve onu istikrara kavuşturmak ve en kötü kusurlarını ortadan kaldırmak için rasyonel politikalar beklerken, radikal Keynesçi 20. yüzyıl sosyal demokrasisinin kaderinden dersler çıkardı.
 
Tam istihdamın kapitalizm için istikrarsız bir durum olduğu ortaya çıktı, çünkü işçilerin ekonomik gücüne destek çıkıyor ve bölüşümü politikleştiren enflasyonist eğilimleri besliyor. Elbette, üretim araçlarının kontrolünü özel ellerde bırakan herhangi bir reform programı, sermayenin ekonomik ve politik gücüne karşı savunmasızdır. Ama bu noktada Marksist bahse girme hakkı gerçekten var çünkü gerçek bir politik tercih var: sermayenin kamulaştırılmasını ileriye götürmek ya da geri çekilmek.
 
İlk tercih, felaket ve hayal kırıklığı potansiyeli ile birlikte büyük bir kumar da olabilir. Ama hala sahip olduğumuz en iyi şans gibi görünüyor. Politik olarak daha güvenli görünen geri çekilme son seferinde kendi felaketini getirdi.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

RAYDAN ÇIKMIŞ

 
 
COLE STANGLER
 
Fransa'da bugünkü demiryolu ve devlet memurları grevi, Macron’un neoliberal gündemine karşı en son sendika çarpışmasıdır.
 
 
Paris'teki grevde demiryolu işçileri, 22 Mart 2018'de Bastille'de grev yapan devlet memurlarına katılıyorlar. Cole Stangler
 
Fransa dünyanın en iyi raylı sistemlerinden birine sahiptir. Ağ erişilebilir, uygun fiyatlı ve hızlıdır. Avrupalı komşularının çoğunu utandırır; Manş Tüneli'nin diğer tarafındaki düzensizlik de cabası. 
 
Aynı zamanda kamusallaşmıştır ve çalışanları, yüksek iş güvencesi ve erken emeklilik sağlayan özel bir çalışma durumundan faydalanırlar. Sözleşme, uzun zamandır iş seçkinleri ve sağcı hükumetleri kızdırdı - ki bu da doğal olarak şu anki Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un “reform” çabalarına konu olduğu anlamına geliyor. İş kanununu işverenler lehine revize ederek ve aşırı zenginlere uygulanan vergilerde kesinti yaparak, Fransa'yı “genç yenilikçi[start-up]” bir ulusa dönüştürmeyi hayal eden eski yatırım bankacısı bir sonraki hamlesine devam ediyor. 
 
DEMİRYOLLARI DİRENİŞİ
 
14 Mart'ta, Başbakan Edouard Philippe, demiryolu işçilerinin özel istihdam statüsünü ortadan kaldıracak ve Fransız Ulusal Demiryolları Kurumu'nun (SNCF) gelecekteki özelleştirilmesi için yasal çerçeve oluşturacak olan yasayı resmen açıkladı. İkinci hedef, Avrupa Komisyonu'nun, 2020 yılına kadar banliyö tren hatlarında özel sektör rekabetine izin verilmesi direktifleri arasında yer alır. Hükümetin önerisi uyarınca SNCF, yasal statüsünün bir kamu şirketinden “kamu tarafından finanse edilen” bir şirkete kaydığını görecektir. Önceki yönetimler, aynı hareketi posta hizmetine ve daha sonraları tamamen özelleştirilmiş olan Fransa Téeécom'a da uyguladılar.
 
Ancak hükümetin ana hedefi,  SNCF'nin 140.000 çalışanına uygulanan özel istihdam statüsü, demiryolu işçisi "statüsü"dür. Bu sistemde, çalışanlar ekonomik nedenlerle işten çıkarılamazlar ve Fransız işgücünü oluşturanların çoğundan daha erken emekli olabilirler. Genel emeklilik yaşı 62 iken, SNCF kondüktörleri 52 yaşında ve diğer demiryolu personeli ise 57 yaşında emekliye ayrılabilir. 
 
Sendikacıların ve solcuların çoğunun kolaylıkla kabul ettiği gibi, özel istihdam statüsü kendi başına savunmak için alengirli bir şeydir. Tanım olarak, sadece gazetecilerin, doktorların ve memurların kendi statülerinin olduğu gibi, sadece demiryolu işçilerine uygulanır. Çoğu genç ve işçi sınıfından insanların işsizliğe ve güvencesizliğe battığı bir zamanda demiryolu işçilerine ve onların iş avantajlarına karşı sempati kesinlikle herkesçe kabul edilmez. Nitekim, yakın tarihli bir anket statünün kaldırılması lehinde oylamanın yaklaşık 10'a 7 sonuçlandığını gösterdi. Cumhurbaşkanı ve kabine bunun ne anlama geldiğini biliyorlar. Reformların başarılı bir şekilde geçişi, demiryolu çalışanlarını, modern küreselleşmiş ekonominin gerçeklerinin farkına varması gerekenler, geçmiş dönemin ayrıcalıklı kalıntıları olarak onları resmederek, halktan soyutlamaya bağlıdır.
 
Etkili bir şekilde Başbakan Edouard Philippe, geçen ay hükumet komisyonu raporu ile önerilen diğer kapsamlı demiryolu bütçe kesintilerini görmezden gelmeyi tercih etti. Eski Air France CEO'su Jean-Cyril Spinetta tarafından denetlenen rapor, siyasi yelpaze üzerinden ters tepkileri tetikleyerek, kırsal ve düşük yoğunluklu bölgelerdeki hizmeti kaldırma çağrısında bulundu. Kabine bunun çok uzak bir adım olduğunu düşündü: hizmet, insanların demiryolu çalışanlarının ve sendikaların yanında toplanmaları riskini azaltıyor.
 
HAREKETİN BİRLEŞTİRİLMESİ
 
Her iki durumda da eleştirmenler, ister şu anda ister daha sonra teklif etsinler, bu başka demiryolu reformları hala yapım aşamasında olduğunu iddia ediyorlar. Böyle bir yaklaşım hükumetin böl-ve-yönet zihniyeti ile aynı hizada olacaktır. Geçen yaz başkanlığını kazandığından beri, Macron, direnişin kaçınılmaz kıvılcımını bir alev topuna dönüştürmeden onların duyurulma zamanını ayarlayarak çeşitli reformlarını çabucak ama dikkatlice kabul ettirmeye çalıştı. Geçen yıl Fransa, fakat 2016, 2010, 2006 veya 1995'te olduğu gibi geçmişin büyük ölçekli toplumsal hareketlerine benzemeyen sendikalardan, öğrenci ve emeklilerden oluşanbir dizi küçük çaplı gösterilere sahne oldu.
 
Soru, hükumetin nihayetinde bu sefer ileri gidip gitmeyeceğidir. Durumun bu olabileceğine dair işaretler var. Birincisi, demiryolu işçilerinin uzun bir kolektif mücadele tarihi vardır ve Fransız işçi sınıfının en militan kesimleri arasındadır. İkincisi, reformlar devlet memurları arasında giderek artan bir endişe ile aynı zamana rastlıyor. Hatta demiryolu reformları öncesinde kamu sektörü sendikaları, dondurulan ücretlere ve 120.000 kişilik işten çıkarmalara karşı 22 Mart'ta gösteri ve bir günlük grev çağrısı yaptılar. 
 
İş standartlarının savunmada birleşen demiryolu sendikaları kendi grev planlarını açıkladılar. 22 Mart'ta devlet memurlarına katıldıktan sonra, 3 Nisan ile 28 Haziran arasında grevler düzenlemeyi planlıyorlar. İşçiler, toplam 36 günlük grev anlamına gelen, üç gün aralıklarla iki günlük iş eylemleri gerçekleştirecekler. Plan, ılımlı sendikalar UNSA ve daha savaşçı CGT ve Sud-Rail ile hemfikir CFDT ile birlikte örgütlü emeğin nadir görülen ittifakından yararlanıyor. (CFDT aynı zamanda genel kurullarında daha fazla grev kararı almak için sıradan işçileri de zorlayacağını söylüyor.) Yine de, sendikalar demiryolu ağını engellemeyi ne kadar etkili başarmış olurlarsa olsunlar -ve üyelerini harekete geçirseler de, böyle yapma becerileri olsa da- izole bir hareketin hükumeti merhamete zorlaması olası değildir. Demiryolu işçilerinin halkın geniş desteğine ihtiyacı var.
 
Sadece, Fransa'nın politika ve ekonomisiyle durumları kötüleşen devlet memurları ve diğerleriyle birleşirlerse çok fazla şansları olur. Olası ittifak birliği mevcut. Üniversite öğrencileri, kısıtlayıcı harç işlemleri ihtimaliyle karşı karşıyalar, emekliler para kesintileri ile ve işçi sınıfının çoğu sistemli iş güvensizliğiyle uğraşıyorlar. Bu grupları birleştiren bir kitle hareketi muhtemelen demiryolu işçilerinin reformları yenmesi için tek yoldur - ve aynı şekilde, kendi politik zaferlerini kazanmak için diğerleri adına da bir fırsattır. Doğal olarak yorumcular, önerilen kamu sektörü emeklilik reformunu yenilgiye uğratmak için demiryolu işçilerinin kitlesel gösteri ve grevlerine yol açan 1995'i referans göstermeye başladılar.
 
Şu anda kopyalamak için çabaladığı büyük çapta üye olmayanları harekete geçirme becerisiyle alttan yukarıya ittiren o zamanki işçi hareketi çok daha güçlü idi. Fakat 1995’te olduğu gibi, bugün başarılı bir hareketin bildirisi daha geniş toplumsal değerlere hitap etmek zorunda kalacaktır: kamu hizmetlerinin savunulması, yeterli iş standartlarının korunması ve bu gibi meseleleri modası geçmiş gören bir hükumete karşı işçi sınıfı dayanışmasının önemi. Sonunda, başbakanın söylediklerine rağmen, demiryolu işçilerine hemen hemen asgari ücret maşı öderler.
 
Geçtiğimiz günlerde çıkan bir televizyon röportajında, Yeni Anti-Kapitalist Parti'nin (NPA) sözcüsü Olivier Besancenot, ülkenin geri kalanının demiryolu reformlarına niçin dikkat etmesi gerektiğini açık bir şekilde dile getirdi. “Eğer bir işçi, bir çalışan, işsiz bir kişi veya emekli olarak, başka bir çalışanın ayrıcalıklı olduğunu düşünmeye başlarsınız, çünkü sahip olmadığınız bir avantajı olduğu için, o zaman aynı söylemin kısa bir süre sonra size karşı da kullanılacağını unutmayın," dedi. "Hepimiz demiryolu işçisiyiz!"
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

Yemen'deki Uluslararası Müdahalenin Acınası Üçüncü Yılı, Hutilerin Yükselişi Karşı Konulamaz Mı?

Bölüm 1
 
HELEN LACKNER 23 Mart 2018
 
Bir tek Husiler, savaş filmlerini aratmayacak bir fonda şarkı söylemek, dans etmek ve şiir de dahil abartılı bir gösteriyle savaşın üçüncü yılını "kutlar".
 
lead lead lead
Yemenliler, Yemen Sana'da, 8 Mart 2108'deki Suudi öncülüğündeki hava saldırısıyla iddialara göre hedef alınan yıkılmış bir evi inceliyorlar.  Hani Al-Ansi/Press Association.  Her hakkı saklıdır.
 
Yemenliler üç yıldır topyekun savaşla baş ettiler! Bu yıldönümü Suudi öncülüğündeki koalisyonun hava saldırılarının başlangıcına işaret etse de, savaşın başka birçok özelliği var. O zamanlarki Saleh-Hushi ittifakı ve Hadi rejimi arasındaki toprak kavgası, savaşın uluslararası hale gelmesinden birkaç hafta önce başladı ve koalisyon müdahalesine sebep olan, Hadi rejiminin geçici başkenti Aden'in tamamen ele geçirme tehdidi idi.
 
Peki şimdi neredeyiz? Bu savaşın 29 milyon Yemenli üzerindeki etkisi nedir? Gelecek yıl için beklentiler neler? Bu iki bölümlü makalede ilk olarak Husi hareketinin ve onun beklentilerinin karşı konulamaz yükselişi ele alınmaktadır. İkinci bölümde insani durum, insanların hayatta kalma stratejileri ve mevcut çözüm önerileri ele alınacaktır.
 
SALEH'İN PLANININ BAŞARISIZLIĞI
 
Sana'daki Salih-Husi ittifakı, 4 Aralık 2017'de Husilerin öldürdüğü Salih'in kendi aşırı ön yargılarıyla sona erdi. En uygun zamanlarda bile doğaya aykırı bir ittifak, iki grup arasındaki üstünlük mücadelesi, başlangıcından itibaren ilişkilerini tanımladı: Salih'in ordusu zararına Husi hareketi gitgide güçlendikçe gerilimler arttı ve zamanla derinleşti.
 
Bu kısmen, Salih'in Husiler ile çalışmak için ordu birimlerine ve politik destekçilerine talimat veren erken taktik hatasından kaynaklanıyordu. Galiba, onun planı, zamanı geldiğinde, kendi güçleri emirlerini yerine getirmeye hazır vaziyette arka planda kalırlarken işler kötü gitmeye başladığında tüm sorumluluğu Husilerin almasını sağlamaktı. Gelgelelim, bu, kurumların faaliyetlerine kumanda eden sivil yönetim sistemi içerisinde "denetçileri"ni zorla kabul ettirerek güçlü unsur haline dönüşmesine yol açan ordudaki en önemli konumları kademeli olarak Husilerin ele geçirmesine imkan sağladı.
 
Husilerin yönetiminde ittifak, ekonomik ve yaşam koşullarının kötüleşmesi de dahil olmak üzere tüm başarısızlıklardan Husilerin sorumlu tutulma hedefine ulaştı, fakat aynı zamanda Husilerin, Salih'in destekçilerini def etmelerini ve idari yapıları zayıflatmalarını da sağladı. Açıkça, bu hareketler Salih'in düşüşüne katkıda bulundu.
 
Salih’in popülerliği dönem boyunca yüksek kaldı; bu, onun politik örgütlenmesi olan, Genel Halk Kongresi'nin(GPC) kuruluşunun 35. yıldönümünde desteklerini sunmak için Sana'da binlerce Yemenli ortaya çıktığında, daha 2017 Ağustos'unda kanıtlandı. 
 
Aslında Salih'in popülerliğinin farkında olma, takip eden aylarda Salih'in üzerinde baskıyı arttırmak için Husileri kışkırtmış olabilir. Özellikle entelektüel orta sınıflar ve politik açıdan bilinçli nüfus arasında birçok insanın haklı olarak aşırı yozlaşmış ve hırsızkrasi[kleptocracy] bir rejime meylettiği için Salih'i suçlamasına rağmen, özellikle nüfusun% 70'inin hala yaşadığı kırsal alanlarda, pek çok sıradan Yemenli arasında popülerliğini korudu. 
 
Bu destek, çoğunluğu yoksullaştırmasına rağmen kısmen de olsa sürdürüldü çünkü bazı yardımlar iltimas sistemi boyunca, en çok da Salih'in ülke çapında ziyaretleri sırasında hem nakit para ve diğer yardımlar dağıttığında, "damlamaya" devam etti. Salih ve çoğu Yemenli, Yemen birliğinin Salih rejiminin büyük bir başarısı olduğunu ayrıca düşünüyor. 
 
HUSİ YÖNETİMİ VE SONUÇLARI
 
Şimdi Yemen'in kuzey dağlık bölgelerini tamamen ve tek başına kontrolü altına alan Husi hareketi, neredeyse Salih'in güçleri tarafından yenilgiye uğratıldıkları 2004 yılının başkaldırısı ve uzak kuzeydeki dini inançları kuvvetlendirme yanlısı küçük bir Zeydi hareketi iken erken dönem köklerinin çok ötesinde mesafe kaydetmiştir. 
 
2004 ve 2010 arasında peşi sıra gelen 6 savaş boyunca askeri güçleri ve becerileri arttı. Bazı kişilerin şu anda söyledikleri, hepsinin tek bildiği şeyin savaşmak olduğudur. 
 
2011 ve 2014 yılları arasındaki nispeten barışçıl dönem, köklerinin olduğu bölgede idari yapıları kurmak ve takviye etmek için bir fırsattı. En önemlisi, kademeli olarak ama sessizce çevredeki bölgelere doğru genişlemelerine, bizzat geçiş rejimi ile meşgul olan Yemenli politik sınıf ve Husilerin de dahil olduğu Ulusal Diyalog Konferansı(NDC) tarafından çoğunlukla fark edilmeyen hareketlere olanak sağladı. Giderek artan güçleri, ikisi de NDC'nin başlıca sonuçlarına karşı oldukları için Saleh ile ittifaklarıyla[başlangıçta gizli] son buldu.
 
2014 yılına gelindiğinde, Yemenliler arasında Husiler, yolsuzluğa ve geçiş rejiminin neoliberal gündemine karşı koyarak sosyal adalet taahhüt eden bir hareket olarak iyi bir itibar geliştirmişlerdi. Yolsuzluğa karşı Husi propagandası ve Cumhurbaşkanı Hadi'nin zayıf ve kötü şöhretli çürümüş El-Islah[Yemen'in Müslüman Kardeşleri] hakimiyetindeki geçiş rejimine karşı muhalefet onlara hatırı sayılır derecede popülerite kazandırdı ve IMF kaynaklı akaryakıt fiyatlarındaki artışlara karşı Ağustos 2014'te Sana'da büyük çaplı gösteriler düzenlemelerine olanak tanıdı.
 
Bunun Islah hareketini dize getireceğine hatalı bir şekilde inandığı için Cumhurbaşkanı Hadi hiçbir tepki girişiminde bulunmazken, Salih'in askeri ve güvenlik güçlerinin pasif desteğiyle Eylül 2014'te başkenti ele geçirdiler. 2015 yılının başlarında Hadi ve onun yeni hükumetini bizzat Sana'dan ve kısa bir süre sonra geçici başkent Aden'den tahliye ettiler.
 
ANİ BİR BOMBALAMA OPERASYONU?
 
Körfez İşbirliği Konseyi'nin (GCC) resmi himayesi altında kurulan geçiş rejiminin tam çöküşüyle karşı karşıya kalan Kral Salman'ın yeni Suudi rejimi, 26 Mart 2015'te Husi/Salih rejimine karşı hava saldırıları başlatan 9 devletten oluşan koalisyon aracılığıyla askeri harekata girişti. O zamanlar Savunma Bakanı olan Suudi Arabistan'da şu anki Veliaht Prens Muhammed bin Salman(MbS) hem ülkesinde popülaritesini artırırken hem de Husi sorununa çabucak son verecek ani bir bombalama operasyonu düşünmüş olsa da, üç yıl sonra işlerin planlanmadığı gibi gittiği çok açıktır.
 
Havadan bombalama operasyonu kurbanları tarafından yabancı saldırganlık olarak algılanmıyor sadece, aynı zamanda şimdiye kadar olan Suudi liderliğindeki koalisyon da uluslararası kamu ilişkileri fiyaskosuyla karşı karşıya bulunuyor. Savaşa sınırlı medya ilgisi Yemen ve Yemeniler için feci sonuçları sürekli olarak vurgulamaktadır: dünyanın en kötü insanlık krizi, dünyanın en kötü kolera salgını, açlık çeken milyonlar ve görünürde bir politik çözüm yok, binlerce ölüm ve ülke altyapısının tamamına yakınının yok edilmesine ilaveten ülkenin toplumsal ve politik olarak parçalanması.
 
Zamanla Husi yönetimi giderek baskıcı ve bunun acısını çeken milyonlarca kişi tarafından nefret edilir hale geldi. Berbat yaşam koşullarını daha da kötüleştiren idari kötü yönetim ve haraç kesmeler ile karakterize edilebilir. Temel maddelerin fiyatları, enflasyon, riyalin çöküşü ve insanların gelirlerinin olmadığı bir dönemde dağıtım kanalları boyunca Husilerin zorla uyguladığı vergilerin çokluğu yoluyla çarpıcı şekilde yükseldi.
 
2016 Ekim'inden beri devlet personel maaşları ödenmedi, bombalanma riski dahil, piyasalardadaki bir dizi sorunun yanı sıra  tarım yükselen girdi maliyetlerinin, taşıma ve sulamada mazot kıtlığının ıstırabını çekerken özel sektör yarıya yarıya küçüldü.
 
Nüfusun% 79'u yoksulluk sınırının altında yaşadığından, doğru kelime yoksulluktan ziyade aşırı yoksulluktur. Husilerin bariz yolsuzluk ve haraç kesmeleri daha önceki olumlu itibarlarını sona erdirdi. Tüm bunların üstünü örtmek için, şüphelendikleri muhalifleri herhangi bir gerekçe ve kanıt olmadan tutuklayarak, ortadan kaybederek ve hapse atarak korku yaydılar. Tüm bunlar göz önüne alındığında, 2018 başı itibariyle çok fazla rağbet görmemeleri şaşırtıcı değil. Onların idareleri, yurttaşlıktan değil korkudan esinlenen bir polis devletidir.
 
İdeolojik olarak Husilerin, halkın algısını etkileyen ve destek kaynaklarını tanımlamaya katkıda bulunan iki ana özelliği vardır. Birincisi, "sada"nın[Peygamberin soyundan geldiğini iddia eden insanlar] hakimiyet hakkı olduğuna inanırlar. Bu, ister sivil ister askeri olsun, çoğu kıdemli pozisyona neden "sada" atadıklarını açıklar. Bu, ülke çapında bazı Husi yanlısı nüfusun olduğu yerleşim yerlerinin varlığını açıklar, fakat tüm "sada" onları desteklemez. İkinci olarak, İslam'ın dar bir yorumuna odaklanarak ve özellikle kadınlar ve nüfus üzerinde kısıtlayıcı normları zorla kabul ettirerek, gerici İslamist hareketlerin tüm özelliklerini paylaşırlar.
 
MÜZAKERE OLASILIKLARI
 
Ancak hoşa gitmese de, Hutsi hareketi, Yemen krizini çözmek için herhangi bir girişimde ele alınması gereken büyük politik bir güçtür. Ancak zorluklar var: öncelikle, hareketin anlaşmaları uygulama sicili bozuktur. Örneğin, 2014 Barış ve Ulusal Ortaklık Anlaşması'nı uygulamadılar, muhtemelen daha fazla başarılara imza atmak istedikleri için.
 
Onların bakış açısıyla Husiler kazanan tarafta: 2004 yılında Yemen'in uzak kuzeyindeki küçük bir uzak bölgede küçük bir hareket vardı. Bugün ülkenin başkentini ve en kalabalık bölgelerini kontrol ediyorlar, büyük bir askeri güce sahipler, ülkeyi 33 yıldır yöneten adamı yendiler ve öldürdüler. Üstelik Suudi önderliğindeki koalisyonu körfezde tuttular ve hatta Suudi Arabistan'ın derinliklerine yapılan saldırıları, büyük ölçüde kendi başlarına gerçekleştirdiler, ancak Suudi Arabistan'a başarısız uzun mesafeli füze saldırılarında İran'ın yardım desteğini aldıkları olasıdır.
 
Suudilerin ve ABD'nin derin İran müdahalesi iddialarına rağmen, kanıtlar sadece, çok az İran'ın desteğini, daha çok propagandasını ve çok uzak ihtimal pek az malzeme yardımını göstermektedir. Buna ek olarak, bazı Husiler savaş ekonomisi sayesinde çok zengin oluyorlar. Husi liderleri ayrıca Hadi hükumetinin zayıflığının ve koalisyon içindeki BAE ve Suudi Arabistan'ın uyumsuz stratejilerinin  farkındaydılar. Böyle bir bağlamda, kendilerine güvenlerini ve kışkırttıkları yaygın nefrete bakmaksızın anlaşmaya varma isteksizliklerini anlamak kolaydır. Bir tek Husiler, fonda savaş filmlerini aratmayacak şekilde şarkı söylemek, dans etmek ve şiir de dahil abartılı bir gösteriyle savaşın üçüncü yılını "kutlar".
 
HUSİ UFKUNDA BELİREN BULUTLAR
 
Ancak, bu durum büyük olasılıkla geçicidir ve Husi ufkunda kara bulutlar dolaşıyor. Saleh'i öldürmenin ve GPC ile ittifaklarını sona erdirmenin akıllıca bir hareket olmadığı netleşiyor. Askeri bakımdan, Baidha'daki durum karmakarışık kalırken, Taiz'in çoğunun yanı sıra sadece Shabwa yerleşim bölgesi ve Tihama'daki birkaç yerin kaybıyla birlikte anlık etki sınırlıydı; diğer yerlerde önemli bir değişiklik olmadı.
 
Ancak, UAE'nin desteğiyle Tarık Muhammed Salih, amcasına sadık kalan ve en son savaşta atıl kalan diğerleri ve diğer Hutsi karşıtlarıyla birlikte onun ölümünden sonra mevkilerini bırakan adamları biraraya getirerek askeri bir güç oluşturuyor.
 
Politik olarak, Hutsiler hala GPC liderlerinin geri kalanlarını kontrol etseler de, partinin ana unsurları tekrar bir araya geliyorlar ve bir kez daha, özellikle de Husi kontrolündeki bölgelerde, ülkenin en büyük politik gücü haline dönüşebilirler. Yeni bir GPC, Hadi hükumetiyle devamlı olarak karşı karşıya gelmiş olanları, tarafsız kalanları ve şu anda göç eden diğerlerini bir araya getirmeli ve ülkede Salih'e olan yaygın halk desteğinden geride kalanlardan faydalanmalıdır.
 
Bu gelişmeler, Huthi hareketinin güçlü olduğu şu anda barış için çaba göstermesinin akıllıca olacağını göstermektedir.
 
Son iki aydır Umman'da öncülük eden ara bulucunun varlığı önemlidir: O, Husi liderliğinin bu fırsatı ele almaya istekli olduğunu belirterek, muhtemelen Suudiler de dahil olmak üzere bir dizi bölgesel taraf ile görüşmelerde bulundu. 
 
Bu hafta Avrupa’nın üst düzey diplomatların Sana’a ziyareti, uluslararası toplumun Husi endişelerini ele alma ve savaşa bir çözüm bulma konusundaki kararlılığını gösteriyor. Yeni bir BM Özel Elçisi atanmasıyla birlikte, bu hareketler ciddi barış müzakerelerinin yenilenmesi için umut verici göstergelerdir.
 
Refah yine de düşünüldüğü gibi olmayabilir: çoğu politik grup hala devre dışı ve onların da sorunları ele alınmalı. Cumhurbaşkanı Hadi'den, kendisine ve uluslararası tanınmış hükumetine Yemen'de onların fiili iktidarı ve denetimine eşlik eden bir pozisyon verecek olan barışa yönelik girişimleri baltalamaya çalışması beklenebilir.
 
Husi liderleri başarılarının başlarını döndürmesine müsaade edebilirler ve fırsatı kaçırabilirler. Bu arada, milyonlarca umutsuz Yemenli barış için can atıyor ve her tarafta liderler bunu ciddiye almalı.
 
*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
 

AFRİN'İN DÜŞÜŞÜ

 
 
GÜNEY IŞIKARA / ALP KAYSERİLİOĞLU
 
 
(Ç.N.: Amacımız değişik fikirlerin de gerektiği kadar söz ve yer hakkı bulabilmesi olduğundan, aynı düşünceleri paylaşmasakta tartışmalara katkı olacağı düşünülerek bu tür yazıları da çeviriyoruz. Rojava, liderliğinin uluslararası ve sol arenada destek bulma girişimi adına yarattığı bir mittir. Emperyalizmin kullanımına her an amade "botlar" vazifesini görmeye "taktiksel" olarak olsa bile hevesli bir oluşum, ezilen halkların yaralarına merhem olamaz. Hele ki, Lenin ve Stalin'den, emperyalist batı ülkeleriyle yapılan dönemin anlaşmalarını kendi taktiklerini haklı çıkarma ya da gerekçelendirme adına, diyalektik yöntemin ve zaman ve de mekanın çok ötesine geçerek örneklendiren bazı "sosyalistler" daha çok hayatın kendisinden öğrenmek zorunda kalacaklar! Türkiye devleti için ise söz söylemeye bile değmez. Yapılacak tek şey var: Ezilen Halkların Birleşmesi! Ezilen Halkların tek taktiği, tek programı ve tek stratejisi doğrudur: BİRLEŞMEK! Zincirlerinden Başka Kaybedecek Hiçbir Şeyleri Olmayan Ezilen Türk, Kürt ve Arapların Bölge Egemenlerine Karşı Birleşmesi!)
 
Türkiye, Kürtlerin elindeki Afrin şehrini düşürdü. Ancak Erdoğan'ın Kürtlerin kurtuluş hareketini ezmek için hamlesi geri tepebilir.
 
Berlin'deki göstericiler Çarşamba günü Türk ordusunun Afrin'i işgalini protesto ettiler. Michele Tantussi / Getty
 
20 Ocak'ta Türk ordusu, kuzeybatı Suriye'deki Afrin'in Suriyeli-Kürt kantonunu işgaline başladı. Hava saldırıları ve Özgür Suriye Ordusu'na bağlı güçlerin desteğiyle ağır silahlı Türk ordusunun yoğun savaşı sonrasında 18 Mart'ta Afrin şehir merkezinin kontrolü ele geçirildi.
 
Afrin'i kuşatmak ve uzun süredir devletsiz ve uzun süredir ezilen Kürtlerin politik özerklik alanı oluşturdukları Rojava'nın diğer iki kantonundan onu ayırmak uzun zamandır Türkiye'nin politikasıydı. Türkiye’nin 2016 “Fırat Kalkanı Operasyonu” Kobanê ve Afrîn arasındaki alanı temizlemeyi ve de birleştirmeyi ve lojistik hatlarını engellemeyi amaçladı(ve ekseriya başarılı oldu). Alayvari ismiyle son operasyon, "Zeytin Dalı Operasyonu," Kürtlerin bağımsızlık umutlarına daha da ket vurma peşinde koşuyor.
 
Saldırının bir dönüm noktasını işaret edip etmediği belirsizdir. Fakat açık olan şudur ki, en son gelişmelerin, hem Türk lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın despotik özlemleri hem de Kürtlerin ulusal bağımsızlık hayalleri için önemli sonuçları olacaktır. Kürt yanlısı solcu parti HDP aniden yükseldi ve Türk devleti daha açık bir şekilde otoriter bir baskı biçimini seçtikten sonra, Kürt güçleri Türkiye'nin bir düzineden fazla ilinde özerklik ilan etti. 
 
SAVAŞA HIZ VERMEK
 
Afrin'in Erdoğan'ın ilgi odağı olmasının ana nedeni basittir: Rojava, Kürt kurtuluş hareketinin amaçlarının eksiksiz uygulanabilir ve gerçekçi olduğunu -yani, cinsiyet eşitliği ve sosyalizmin ilkelerine dayanan, ulusal baskı sorununu çözen demokratik bir federasyon inşa etmenin mümkün olduğunu- kanıtladı. 
 
2012'de Rojava'da politik özerkliğin kurulması Türkiye'deki Kürt hareketine hem siyasi-ahlaki hem de askeri bir destek verdi. Kürt yanlısı solcu parti HDP aniden yükseldi ve Türk devleti daha açık bir şekilde otoriter bir baskı biçimini yeğledikten sonra, Kürt güçleri Türkiye'nin bir düzineden fazla ilinde özerklik ilan etti. Türk devleti, ayaklanmanın askeri kanadını ezmek için, kentleri moloz yığınına çeviren ve yüzlerce sivilin canını alan, 2015-16'da özerk oluşumlara karşı uzun soluklu askeri bir cihadı başlatarak karşılık verdi. Gözler çok geçmeden Rojava'nın kendisine döndü. 
 
Geçtiğimiz birkaç yıldır Türkiye otoriterliğin ve hatta faşizmin yükselmesine şahit oldu. Tepeden Erdoğan tarafından başı çekilen bu süreç, sadece muhalefeti bastırmayı değil, aynı zamanda cumhurbaşkanının partisi AKP'nin liderliği ardında örgütlü sağ kanadı ve toplumun hayal kırıklığına uğratılmış kesimlerini (yeniden) birleştiren yeni bir ulusal söylem keşfetmeyi amaçlar. 
 
Kürt kurtuluş hareketini ve Rojava'yı ezmek, bu projeye dosdoğru iki biçimde uyuyor: birincisi, Kürt bölgelerinin ve halklarının sömürgeleştirilmesi ve zorunlu asimilasyonu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ilkelerinden biridir ve bu nedenle, Türk milliyetçiliğinin temel direği haline gelmiştir. Kürtlere karşı en ateşli ve en etkili şekilde mücadeleye öncülük eden kişi, milliyetçi sağcı kampın en iyi öncülüğünü yapan kişi olarak böylelikle görülüyor. (Bu, milliyetçi-faşist bir parti ve geleneksel olarak AKP'nin baş düşmanı olan MHP'nin neden Erdoğan’ın partisinin önemli bir müttefiki haline geldiğini açıklıyor.) İkincisi, zalim diktatörlük ve güç diplomasisi yoluyla yasama hakimiyeti kurulur kurulmaz -Erdoğan'ın Türkiye'sinde olduğu gibi- ayak altındaki her şey ezilmelidir. Devlete ve topluma hükmedemeyen bir faşist, sadece taklitçi bir faşisttir ve kendilerini öncülük etmek için daha yetkin olarak gören diğer faşistler tarafından süratle meydan okunur.
 
Erdoğan ve AKP'nin içine düştükleri durum budur: Kürt kurtuluş hareketine karşı savaşa başarılı bir şekilde hız vermeli ya da kırılgan koalisyonları içerisindeki kriz eğilimleri derinleşecek ve mevcut düzeni tehlikeye sokacaktır.
 
SAVUNMA
 
Afrîn saldırısının ilk günlerinde, işgalin şu hatlar boyunca gelişmesi genelde bekleniyordu:  Rusya ve ABD, Türkiye'nin Afrîn'e belirli bir noktaya kadar ilerlemesine izin vereceklerdi - ABD, NATO müttefikinin açlığını gidermek için, Rusya Kürtlere sopa göstermek ve onlara şunu demek için: ya Suriye lideri Beşar Esad'a baş eğersiniz ya da Türkiye'nin sizi ezmesine izin vereceğiz. Bu arada Kürtler, maksimum özerklik adına her şeyleriyle savaşacaklardı. Hat boyunca bir yerde bir anlaşma olacaktı ve Esad'ın Suriye Arap Ordusu birlikleri ilerleyecekti. 
 
Durum daha farklı bir hal aldı. Büyük bir hamle sonrasında Türk ordusu ve müttefik güçler, hava saldırılarının yardımıyla çok yönlü yaklaşarak, hızlı bir şekilde şehir merkezine yöneldiler. Sivil kayıplar saat başı yükseldi. Türk devleti, Afrin'e Kürt olmayan Suriyeli mültecilerin yeniden yerleşmesinden bahsetmekle birlikte, çoğunlukla Kürt sivilleri zorla sürerken, ufukta etnik temizlik görüntüsü belirdi. İnsan hakları örgütleri felaketin hızla yaklaştığı uyarısında ve uluslararası eylem çağrısında bulundu.
 
Bunların hiçbiri Türk ordusunu ve müttefiklerini durdurmadı. 18 Mart'ta şehir merkezini, Türk bayrağını(Özgür Suriye Ordusu bayrağıyla birlikte) göndere çekerek ve zalim Zahhak'a karşı ayaklanmaya öncülük eden efsanevi bir Kürt ve Farsça figür olan Demirci Kawa'nın(Kaveh) bir heykelini devirerek, şehir merkezini ele geçirdiler. Sembolik olsa da bu eylemler, Türk işgalinin altında yatan motivasyonları ortaya çıkardı: yayılmacılık ve Kürt karşıtı nefret.
 
Yaklaşık 60 günlük kuşatma sonrasında Kürt güçleri, daha büyük sivil kayıplardan kaçınmak için şehirden çekilmeyi tercih etti. Savaşın, Kürt güçlerinin doğrudan karşı karşıya gelme yerine vur-kaç taktiklerini uygun bulacakları yeni bir aşamaya geldiğini ilan ettiler.
 
Bu yeni taktiğin ilk belirtileri Pazartesi günü ortaya çıktı: Türk ordusunun müttefikleri Afrîn'de sivil konutları ve dükkanları yağmalarken, suç işleyenlerin çoğunu öldüren bir bomba patladı. Kürt lideri Saleh Müslüman da, bu yeni yaklaşıma ilişkin, bir cepheden çekilmenin savaşı kaybetmek anlamına gelmediğini belirten bir tweet attı.
 
DİĞER AKTÖRLER
 
Türkiye Afrin'de yaptığını yabancı aktörlerin, üstü kapalı ya da başka şekilde onayı olmadan yapamazdı. Rusya ve ABD özellikle öne çıkıyor. 
 
Ruslar, ABD'yi Kürt güçleri ile olan bağları için suçlayarak ve böylece Türkiye'yi "kışkırtarak," Türkiye'nin askeri operasyonunu açıkça savundu. Rusya aynı zamanda kuzey Suriye üzerindeki hava sahasını da kontrol ediyor - onun onayı olmadan Türk uçaklarının Afrin üzerinde uçamazdı ve askeri operasyon mümkün olmayacaktı. Rusya’nın çıkarları Türkiye ile ABD arasındaki çatlağı genişletmek ve böylelikle NATO'yu alt etmektir.
 
Öte yandan ABD, Kürtlerle olan bağlarının IŞİD ile mücadele etmekle sınırlı olduğunu vurgulayarak sözde ittifakını savunmak için fazla bir şey yapmadı. Bu suskunluğun bir bölümü şüphesiz Türkiye'nin NATO üyeliği ile ilgilidir. Türkiye’nin Afrîn’e adım atmasına izin vermek, dost bir NATO ülkesi ile yakın zamanda gerilen ilişkileri düzeltmenin nispeten kolay bir yolu. 
 
Çeşitli motivasyonlara rağmen Rusya ve ABD konusunda tek bir şey çok açık: her ikisinin de Rojava devriminin demokratik ve toplumsal yönlerini derinleştirmeye hiç hevesi yok. ABD şu şekilde itiraf etti: 2014 yılında, ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bir devlet büyüğü, ISIS'in ağır saldırısı altında olan Kobane'nin ABD'nin önceliği olmadığını beyan etti.
 
Rusya ve ABD'nin istediği şey, Rojava'nın kendi çıkarlarına göre gelişmesidir - Rojava devriminin eşitlikçi ilkelerine hiçbir stratejik veya ideolojik taahhütleri yoktur. Dolayısıyla Afrîn'deki askeri operasyona doğrudan veya dolaylı onayları bir ihanet olarak adlandırılamaz daha ziyade düz emperyalist planlar. Her ikisi de Kürtlerin kontrolleri altında olmasını istiyor - demokratik özlemlerin canı cehenneme...
 
KOLONİLEŞTİRİCİ TÜRKİYE
 
Şehir merkezi de dahil olmak üzere Afrîn'in geniş bölgelerinin fethi, Suriye’de Türkiye’nin nüfuz alanını genişletti. Ve Erdoğan kazandığından hoşnut değil: operasyonun kuzey Suriye'ye yani diğer kantonlara kadar devam edeceğini defalarca vurguladı. Türkiye, Kürtlere karşı mücadeleyi genişletmek için Irak'ta askeri bir cephe bile açabilir(ancak böyle bir hareket bu noktada gerçekçi görünmüyor)[Ç.N.: dün itibariyle ana haber bültenlerinde Türkiye'nin Sincar istikametine doğru Kuzey Irak'ta 15 km içeri girdiği haberleri yayınlandı].
 
Zeytin Dalı Operasyonunda Türkiye'ye yardım eden, eski El Kaide kuvvetlerinden, Salafi cihadçılardan, daha ılımlı İslamistlerden ve diğerlerinden oluşmuş, TFSA olarak bilinen Özgür Suriye Ordusu'dur(Suriye Devrimi'nin başlangıcında oluşan ilerici unsurlarla hiç bir alakası yoktur). Erdoğan, Türkiye'nin "Suriye topraklarında gözü olduğu" için değil, operasyonun Suriyeliler adına Suriyeliler ile birlikte yürütüldüğünün kanıtı olarak Türkiye'de bulunan Suriyeli mültecilerin yanı sıra, TFSA'yı işaret ediyor.
 
Böyle bir retorik, saldırının zalimliğini ve Erdoğan'ın gerçek motivasyonlarını çok çok az örtbas eder. Saldırının ahlaksızlığını belgeleyen çok sayıda resim ve video ortaya çıkmıştır (çoğunlukla TFSA'nın kendi militanları tarafından çekilen ve paylaşılan). Sivillerin ayrım gözetmeksizin hedef alınması günün konusudur.
 
Türkiye, kuzey Suriye'nin bazı bölgelerinde az çok sömürgeci bir güç haline gelmiştir: Ankara atamalı bölge ve il valileri, Türkiye kontrolündeki polis ve jandarma güçlerinin yardımı ile birlikte devlet gücünün dizginlerine kumanda ediyorlar ve Türkiye hali hazırda kendi himayesinde üniversiteler ve imalat bölgeleri inşa ediyor. Askeri operasyonu başarılı olmalı ancak Afrin'de daha az sömürgeci olacak. Aslında, MHP'nin genel başkanı Devlet Bahçeli, Esad ile Kürt güçleri arasında - hala kapsamlı olmayan - anlaşmayı, en azından istikrar, barış ve huzur dönene kadar, "en az yüz yıl önce verdiğimiz toprakları koruma hakkına sahip olduklarını" belirten bir bahane olarak ele aldı. Cumhurbaşkanı sözcüsü benzer şekilde dolambaçsız sözlerle peşi sıra geldi: “Hiçbir niyetimiz yok, ne de [Esad] rejimine geri vermeyi[Afrin'i] düşünüyoruz.”
 
Bu, Erdoğan tarafındaki kafa karıştırıcı, miyop bir tavırdır. Açık olarak yapılan kolonileştirmeden fayda sağlayan ortada olan bir sömürgeci dar hizip ve grupların dışında insanların güvenini ve sevgisini kazanan gibi nasıl gözükecek? Türk devleti, topraklarını ve yurtlarını açık bir şekilde acımasızca sömürgeleştirerek tekrar Arap ve Kürtlerin desteğini kazanabileceğini nasıl düşünüyor? 
 
Geri püskürtme için büyük bir potansiyel var. Kürtler savaş oyununu Türkiye içinde veya dışında yeni cepheler açarak genişletebilirler. Militan Kürdistan İşçi Partisi'nin idari komitesi üyesi olan Duran Kalkan, Afrîn'deki gerilla savaşına, PKK'nın yeni ve daha büyük eylemlerinin eşlik edeceğini belirtti.
 
Öte yandan, cihatçı grupların askerileştirilmesi, ülkeye hakimiyetini yeniden tesis etmek için Suriye ordusu kuzeye doğru ilerledikçe işleri daha da karmaşık hale getirecektir. Kürt kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte Suriye Ordusu ve Türkiye ve onunla bağlantılı cihadçılar çarpışmaya hazır olmalılar. Ve o zaman, cihatçılar Türkiye'ye değilse nereye gidecekler?
 
Afrîn'deki olayların gidişatını etkileyebilecek son bir gelişme, Başkan Donald Trump’ın devlet bakanı olarak Rex Tillerson’u kovması ve eski CIA direktörü Mike Pompeo’nun yerine geçmesidir. Tillerson Trump'ın kabinesinde nispeten ılımlı bir bakandı; güçlü bir İslam karşıtı çizgi ile birlikte Pompeo çok daha şahin.
 
GÖRÜNÜRDE İSTİKRAR YOK
 
Türkiye'nin Afrîn’i işgali için başka bir sebep var. Ekonomik ve sosyal göstergelerin endişe verici olduğu bir ortamda, Erdoğan'ın gelecek yıl için planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamu desteğinin düşmesine engel olmak zorunda. 
 
Hükümet, sürpriz sonuçlardan kaçınmak için önlemler alıyor. Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) resmi damgası olmayan oy pusulaları geçersiz sayılırdı. Yeni oy verme yasasına göre bu oylar sorgusuz sualsiz geçerli sayılacak. YSK'ya ayrıca seçim bölgelerini birleştirmek ve oy sandıklarını diğer bölgelere taşımak için yetki verildi.
 
İlgili bir görüntüde Erdoğan'ın AKP'si ve MHP arasındaki bağlar  daha önce yasaklanmış bir taktik olan Halk İttifakı(Cumhur İttifakı) adlı resmi bir seçim oluşumuna dönüştü. İttifak, MHP'yi yüzde 10'luk seçim barajı altında kalmaktan kurtaracak(pek çok kişinin İYİ Parti'yi kurmak için partiyi terk etmesinden sonra kaçınılmaz olarak). Genel olarak Cumhur İttifakı, AKP'nin liderliği altındaki tüm sağ kampı birleştirmeyi amaçlıyor.
 
Seçim hilekarlıklarının yanı sıra, işgal sonrası  benzeri görülmemiş bir manipülasyon ve ideolojik seferberlik kampanyası başlatıldı. Askeri saldırının, sorgulanması(bırakın muhalif olmayı) fiilen yasa dışıdır. Yüzlerce insan eleştirel sosyal medya yayınları nedeniyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Erdoğan da dahil olmak üzere hükümet yetkilileri defalarca terörist olarak muhalifleri(ya da destekçileri) etiketlediler. Ana akım medya, “bölgenin teröristlerden nasıl arındırıldığını” göklere çıkarıyor ve operasyonun başarısının propagandasını yapıyor. İşgale açıkça destek vermeyen sanatçılar ve ünlüler televizyon gösterisinde hedef alındılar ve teşhir edildiler. Futbol takımları ve okul sınıfları, onaylarını belli etmek için askeri üniformalar içinde kendi fotoğraflarını çekip paylaştılar. AKP toplantılarına katılanlar da “bizi Afrîn'e götür” sloganları attılar.
 
Yine de, AKP'nin hakimiyeti güvende değil. HDP hariç Afrin saldırısı tüm büyük partilerin desteğini alsa da, tüm sağ kanat partiler Cumhur İttifakı'na katılmadılar. AKP'nin içinden çıktığı sağcı Saadet Partisi ve Akşener'in İYİ Parti'si ittifak üyesi olmayı reddettiler. Anketler Afrîn işgali için yüzde 70 ila 80 oranında destek olduğunu gösterirken, diğer önemli konularda kamu hoşnutsuzluğuna işaret ediyorlar. Bir ankete göre, Türkiye'nin yüzde 39'u Suriye'ye karşı tutumunu destekliyor, yüzde 66'sı Erdoğan'ın dayattığı acil durumun ekonomiye zarar verdiğini düşünüyor, yüzde 20'si yargıya güveniyor ve yüzde 17'si de medyaya güven duymuyor.
 
Biraz sol eğilimli anket şirketi KONDA'nın genel müdürü, Türk seçmenlerinin yaklaşık yüzde 60'ının parti çizgilerine yoğun bir şekilde kutuplaştırılmış halde kaldığını(AKP karşıtı ya da yanlısı olarak), yüzde 40'ının parti ilişkisine oldukça kayıtsız kaldığını ve günlük hayatta daha çok geçim derdiyle ilgilendiğini ileri sürüyor. Seçmenlerin bu dilimi, partilerin hiçbirinin ülkenin sorunlarını çözemeyeceğine giderek daha fazla inanıyor. 
 
Bir diğer anket şirketi olan MAK, AKP yanlısı girişimcilerin ve aydınların “sessiz kalsalar bile” “içerleme” belirtileri sergilediklerini bildiriyor. Görünüşe göre, özellikle başkanlık sisteminin bu tür koalisyonlarla başa çıkmak için kullanılmasına rağmen, koalisyon olacağı konusunda özellikle rahatsızlık duyuyorlar. Ve ayrıca "tek adam rejimi"ne şüpheyle yaklaşıyorlar.
 
Erdoğan’ın güçlü bir rol üstlenmeye yönelik çabalarına rağmen, toplumun en az yarısında hoşnutsuzluk devam ediyor. Afrin'in askeri işgali onun konumunu güçlendirme potansiyeline sahip. Ya da istikrarsızlığı daha da ağırlaştırabilir.
 
SIRADAKİ
 
Türkiye Zeytin Dalı Operasyonu'nu başlatmadan birkaç gün önce HDP milletvekili Ayhan Bilgen bir tahminde bulundu: "Eğer Afrin'e bir saldırı varsa . . . eğer başarılı olursa o zaman bir iç savaş olacaktır ya da başarısız olursa bir darbe."
 
Bu henüz geçmedi, riskleri ve sonuçları ağır olabilir. Türkiye, Kürtlerin moralini ve siyasi-askeri konumunu zayıflatarak, ilk raundu kazandı. Ama hikaye henüz bitmedi. 
 
Kürt güçleri, Kobanê ve Jazira'nın kalan kantonlarını savunmaya daha hazırlıklı ve daha kararlı olacaklar. Saldırı, özellikle Türkiye'nin doğuya doğru devam etmesi durumunda daha fazla istikrarsızlığa yol açabilir. Bölgesel ve uluslararası duyarlılık alev alabilir. Ve Türkiye için, ödemek zorunda kalacağı kolonileşmenin orta ve uzun dönem maliyetleri var. 
 
Erdoğan geçen haftasonu zaferinden sonra çok iyi bir konuma gelmiş gözükebilir. Ancak devam eden saldırı daha ciddi püskürtmeleri tetikleme potansiyeline sahip.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ