Özgürlük

BİBER GAZI PARADOKSU

 
 
 
 
 

 

 
 
ANNA FEIGENBAUM
İLE BİR RÖPORTAJ
 
RÖPORTAJI YAPAN
YEŞİM YAPRAK YILDIZ
 
Savaş halinde yasaklanmış olan yine de düzenli olarak ülke içindeki protestoları bastırmakta kullanılan biber gazı[göz yaşartıcı gaz] modern devlet şiddetinin çelişkilerini özetler.
 
Kenya, Nairobi'de 26 Ekim 2017'de protestocular üzerine atılan biber gazı. Andrew Renneisen / Getty Images
 
Bu haftanın başlarında binlerce kişi, adada dayatılan felç edici kemer sıkma politikalarını protesto etmek için 1 Mayıs'ta harekete geçerek, Porto Riko'nun başkentindeki genel greve katıldı. Buna karşılık olarak polis plastik mermiyle ateş etti ve kalabalığı biber gazına boğdu.
 
Porto Rikolu göstericilerin o hafta karşı karşıya kaldıkları şey, ne yazık ki, emsalsiz değildi. Biber gazı kullanımı son yıllarda tüm dünyada hızla yükseldi. Savaş halinde yasaklanırken, isyan kontrolünün insancıl bir şekli olarak uluslararası ölçekte artık kabul ediliyor. Ancak, bu "insancıl" silah, 1920'lerde barışçıl protestoları bastırmakta kullanılmaya başlandığından beri ardında yüzlerce ölü ve binlerce sakat insan bıraktı.
 
Biber gazının barışçıl gösterileri dağıtmak için nasıl böyle yaygın bir araç haline geldiğini öğrenmek için, Biber Gazı: Birinci Dünya Savaşı'nın Savaş Alanlarından Günümüz Sokaklarına'nın yazarı Anna Feigenbaum ile konuştuk. Feigenbaum, toksik gazın tarihini, sömürge karşıtı hareketleri bastırmadaki rolünü, ticari biber gazı piyasasından kimlerin çıkar sağladığını ve bugün sivillere karşı sürekli olarak kullanılma nedenini dirayetle ortaya çıkarıyor.
 
Protestolarda biber gazı kullanımı daha görünür hale geldikçe, aktivistler, savaş halinde biber gazını yasaklayan ancak isyan kontrolünde kullanımına izin veren 1993 Kimyasal Silahlar Konvensiyonu'na dikkat çekmeye başladılar. Bu çelişkinin tarihçesi nedir?
 
Birinci Dünya Savaşı'nda biber gazları genellikle insanları siperlerin dışına çıkartmak için kullanıldılar böylece diğer gaz çeşitleri ve top ateşi onlar üzerinde kullanılabilirdi. Bir saldırma şekli ve hücum hareketi idi. Daha sonra, Vietnam Savaşında, biber gazının benzer kullanımlarını görürüz. Onları gazla zehirlemek ya da bombalamak ya da onlara ateş etmek için Vietnamlıları yeraltı sığınaklarından dışarıya çıkartmakta kullanıldı. Bu tür askeri kullanımlar, savaşta bu tür yasağın var olmasının nedenleridir.
 
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından insanlar kimyasal silahlar için başka kullanımları keşfetmeye başladılar. 1920'ler ve 1930'lar, ABD, Güney Afrika ve bazı Avrupa ülkelerinin işçi sınıfı çatışmalarını ve grevlerini bastırmak için biber gazı kullanmaya başlamaları bu dönemlerdeydi. 
 
Biber gazının erken dönem tarihsel gelişiminde diğer büyük kullanımı, sömürge karşıtı ayaklanmalara ve bağımsızlık hareketlerine karşı oldu. Kolonilere ilk İngiliz biber gazı dağıtımı 1935'de Filistin'de, daha sonra 1969'da Kuzey İrlanda'da oldu. 
 
Böylece, biber gazının askeri amaçlı kullanımının ve yasalara itaatin sağlanması için ticari biber gazı piyasasının gelişiminin birbirine paralel gittiğini ve her zaman ilişkili olmadığını görebilirsiniz. 
 
Kitapta, İngiliz hükümetinin, protestoları bastırmanın yollarını arayan sömürge yönetimlerinin taleplerine rağmen, başlangıçta biber gazı kullanımına nasıl direndiğini belirtiyorsunuz. Fakat 1960'lı yıllarda Kuzey İrlanda'daki barışçıl protestolara karşı göz yaşartıcı gazları acımasızca kullanıyor. Bu değişim nasıl yasal hale getirildi?
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD, biber gazı için bu ticari sektörü hemen yaratmaya hevesliydi. İngiltere, faktörlerin bileşimi nedeniyle çok daha isteksizdi: savaşta çok fazla bulundular; savaşta kullanılan gazların geniş çapta mahkum edilmesine; her iki tarafın da kullanmasına rağmen Almanların gazları kullanımları yüzünden özellikle barbar oldukları izlenimi bıraktıklarına tanık oldular. Savaşın İngiliz hafızası, gazların barbar ve medeniyetsiz olduğuna karar verdi. Bu yüzden Amerikan fikrini hemen benimsemediler. Biraz zaman aldı ve Britanyalı sömürge yöneticilerinin karar vericileri gazı kullanabilmeleri gerektiğine ikna etmeleri çok sayıda tartışmalara yol açtı.
 
Biber gazını barbar olarak görmekten onu medeni olarak ve esasen iyicil bir seçenek olarak görmeye doğru yaşanan değişimin yasal hale getirilmesinde iki önemli şey vardı. Bunlardan ilki, satyagraha[Gandhi'nin uyguladığı idareye karşı pasif direniş programı] uygulamalarının başlaması ve ikincisi, yöneticilerin iddia ettiği kadın sorunu idi.
 
İlk sorun, yöneticiler, özellikle Hindistan'daki ve aynı zamanda diğer kolonilerdeki bağımsızlık hareketlerinin yükselişi sırasında şiddet içermeyen direniş biçimleriyle kendilerini yüz yüze buldular. Aşırı şiddet yanlısı ve barbar görünmek istemediler, bu yüzden pasif direnişe karşı gösterdikleri tepkinin insancıl görünmesini sağlamak için, insanlara ateş etmenin bir alternatifine ihtiyaçları vardı.
 
Diğeri ise, kadın sorunu Nijerya'daki Kadınların Savaşı ile ilgiliydi. Sömürgeci yöneticiler Nijerya'daki sosyal sistemleri, kadınları haklarından mahrum edecek şekilde değiştirmişlerdi.
 
Oradaki ayaklanmalarda kadınlar doğrudan eylem gösterilerinin en ön saflarında yer aldılar ve İngiliz kadınlara karşı şiddet kullanan olarak gözükmek istemedi. Bu yüzden, İngilizler insancıl sömürgeciler olarak gözükmek için biber gazı yeniden bir çözüm olarak ortaya çıkarıldı.
 
Bu argümanlar ile, hem göz yaşartıcı gaz kullanımına izin veren bir politika değişikliği hem de bu kullanımı haklı çıkarmak için söylemsel bir değişim görüyoruz. Barbarca bir zehir olarak görmekten ziyade, Britanya imparatorluğu biber gazını insancıl, az ölümcül ve politik protestolara karşı tepkinin insani yolu olarak beyan etmeye başladı.
 
SAĞLIK UYARILARI
 
Birçok tıbbi rapor ve mahkeme kararlarına rağmen, hükümetler, göz yaşartıcı gazın sağlık açısından ciddi bir risk oluşturmadığını iddia etmeye devam etmektedirler. Biber gazının kullanımını tüm dünyada haklı çıkarmak için kullanılmaya devam eden, 1969'da Kuzey İrlanda'da kullanılan gazın tıbbi sonuçları üzerine Himsworth Sorgulama raporundan kitapta bahsediyorsunuz. Hükümetler, artan tepkilere ve göz yaşartıcı gazların zararları ile ilgili yeni tıbbi raporlara rağmen kullanımını meşrulaştırmaya nasıl devam edebilirler?
 
Dünya Sağlık Örgütü tarafından göz yaşartıcı gazdan söz eden birkaç yayın vardır, ancak küresel ölçekte göz yaşartıcı gazla ilgili bir çalışma yoktur. Bir dizi tıbbi dernek tarafından çok sayıda rapor ve çok sayıda bireysel tıbbi raporlar bulunmaktadır. Son yıllarda Türkiye'nin bu konuda başı çektiğini düşünüyorum. Venezuela Tıp Derneği, İngiliz ve Amerikan Tıp Dernekleri de buna karşı olduklarını ortaya koydular. Ancak, bir tür küresel politika için kullanılabilecek küresel bir sağlık raporu bulunmamaktadır.
 
Himsworth Sorgulama raporu biber gazına bir ilaç olarak muamele ederek meşru kılar. 1940'lar ve 1980'ler arasında yapılan çalışmalara bakarak, biber gazının zehirli hale geldiği bir dozaj seviyesi ortaya attılar. Kullanılan miktar, standartlaştırılmış dozaj seviyesinin altına düştüğü sürece, zararlı veya ölümcül olmayan olarak kabul edilir. Bu modeldeki sorun, bir gözyaşı gazı dozajının mükemmel bir şekilde uygulanabileceğini var sayar. Gerçek yaşama uygulamada ise bu büyük bir sorundur.
 
Göz yaşartıcı gazın standartlaştırılmış dozaj seviyelerinde kullanılmasının meşrulaştırılmasının, protestolarda solunum sorunu olan yaşlı insanlar veya insanlar olmayacağını ileri sürdüğü de söylenebilir mi? Az miktarda göz yaşartıcı gazdan bile etkilenebilecek insanlar?
 
Bu insani bir savdır. Protestoya kimin katılacağını bilmediğimizin tartışmasını yaparsak, iki şeyden biri gerçekleşir. Ya yetkililer protesto örgütleyicilerini yaşlıları ve diğerlerini gösterilerden uzak tutmakla sorumlu tutarlar. Ya da iyi ve kötü protestocu arasında ikili bölünme sağlarız. Tıpkı bazı bedenlerin biber gazı ile gazlanmasına izin verilirken diğerlerine verilmemesi gibi. Bu, gazete manşetlerinde genç esmer adamın biber gazı ile gazlanmasında gördüğümüz şeydir; onun suçlu olduğuna çoktan karar verilmiştir ve bu nedenle gazlanabilir. 
 
Bu insancıl argüman iyi ve kötü protestocu arasındaki bu ikili ayrıma çok kolayca kayabilir, biber gazı atabileceğiniz insanlar ve biber gazı atamayacağınız insanlar. 
 
İsyan kontrolü üzerine üretim yapanlar ve lobiciler, ortam ile ilgili isyan kontrolünden uzaklaşmak ve plastik mermi gibi daha ölümcül ama hedefi bulan isyan kontrolüne doğru ilerlemek için bu tartışmaları çoktan yaptılar. Bu yüzden, insani tartışmalar önemli olsa da, daha ince ayrıntılara ihtiyaç duyarlar.
 
Hükümetler tarafından yapılan açıklamalara baktığımızda, göz yaşartıcı gazdan kaynaklanan can kayıplarının çoğunlukla yanlış kullanımdan kaynaklandığının iddia edildiğini görürüz. Okuyucuya protokollerin, kılavuzların ya da talimatnamelerin sorunu çözeceği düşündürtülür. Katı kuralların varlığı ölümcül olayları önler ve göz yaşartıcı gazları daha az öldürücü yapar mı? Bu potansiyel olarak öldürücü silahı meşru olarak görmek mümkün mü?
 
Yürürlükte olan yönergeler ve eğitimler var ama bence esas mesele tarihsel olandır. Biber gazı, kaosa neden olmak için kasıtlı tasarlanmıştır - ve bu çok iyi belgelenmiştir. Aslında, insanları çığlık attıracak kadar acı içinde bırakan kimyasal bir silah olarak satıldı. Esasen, "kurşunlardan daha iyi" olarak satıldı çünkü her türlü kolektif ayaklanmanın ruh halini bozuyordu. Biber gazının ve diğer isyan kontrol silahlarının tasarımının bu önemli görüntüsü dışında yasaların uygulanmasının eğitimini verebileceğimizi öne sürmek yanıltıcıdır.
 
İkinci sorun ise, göz yaşartıcı gaz kullanımıyla ilgili tüm eğitimin inanılmaz derecede sınırlı senaryolarda gerçekleşmesidir. Gerçek değillerdir. Biber gazı bir şaka ya da kahkaha malzemesine dönüşür, polis ya da askerler birbirleri üzerinde ufak şakalar yaptıkları eğitimde onu kullanırlar. Fakat sokaklardaki asıl gerçeklerin hiç biri bu değildir. Gerçek durum ile test veya simülatif durum arasında bir tutarsızlık vardır.
 
Diğer bir olay ise bir protesto başladığında, normalde isyan kontrolünde eğitilmemiş çok sayıda polisin görevlendirilmesidir. Bu yüzden ya biber gazı dağıtımının yapıldığı sabah çok acele bir eğitim alırsınız ya da hiç bir eğitim almazsınız. Eğer, bu türden yaralanmaları hafifletmeye yardım olabilecek gibi eğitimi yasal hale getireceksek, o zaman eğitimin kendisinin neye benzediğini ve bu eğitimden kimlerin geçtiğini yeniden gözden geçirmek zorundayız.
 
SUDAN UCUZA KİMYASAL SAVAŞ
 
Polis memurlarının göz yaşartıcı gaz kullandıkları, protestocuları hedef aldıkları ve onlara ateş ettikleri sahneleri izleyince insan bir video oyunu gibi hissediyor. Polis memurlarının göstericileri hala dövdüğünü görüyoruz ancak protestocular ve polis memurları arasındaki mesafe ve gösterileri nasıl değiştirdiği ilginç.
 
Burada iki mesele var. Birincisi, yüzyıl öncesine giden, protestoculara yakın olmak zorunda kalmayan silahlarla donatılması polis memurları için büyük bir itiş olmuştur. Mantık şudur; eğer doğrudan tems kurmak zorunda kalmazlarsa, onlar daha güvende olurlar. Tabii ki onlar ayrıca daha az hesap verebilirler çünkü ateşin ya da biber gazı spreyinin nereden geldiğini bilmek zordur. Ve daha önemlisi, yapılan küçük araştırmalar, göz yaşartıcı gaz kullanımının polis memurlarına yönelik saldırılarda azalmaya yol açmadığını göstermektedir.
 
İkincisi, dediğiniz gibi, video oyunlarının kullanımı - ordunun eğitimde kullandığı simülasyonlar gibi - eğitim senaryoları ve sokaklar arasında hatta daha büyük bir uçuruma yol açarak, özneyi insanlıktan çıkarır. Sokaklar bu oyun senaryosunun bir uzantısı haline gelir. Ferguson polisinin hedef uygulamalarını sağlayan şirket, gerçek protestocuların görüntülerini hedeflerinde kullandı. Tabii ki bu protestocuların sokaklarda görünme şeklini değiştirecek. Eğer polis sivilleri sivil olarak görmek için eğitilmediyse, o zaman onları düşmanlar ya da savaşçılar olarak görürler ve aynen böyle davranacaklardır.
 
Dünya çapında artan protestolar ile birlikte, göz yaşartıcı gaz ticareti de patladı. Türkiye'de on iki yıl içinde 21.3 milyon dolar değerinde 628 ton göz yaşartıcı gaz ithal edildi. Göz yaşartıcı gaz satan bazı firmalar da kitapta bahsettiğiniz gibi daha büyük silah üreticilerine bağlı. Ancak bu büyük endüstri neredeyse tamamen düzensizdir.

Bunun ne gibi sonuçları var?

Şimdilerde daha fazla insanın biber gazının savaşlarda yasaklandığını ancak ülke içinde isyan kontrolü amacıyla kullanıldığını bilmesi çok güzel. Fakat  daha az bildiğimiz bir şey, göz yaşartıcı gazın politik-ekonomik tarihi. Bu unsur olmadan, bunun neden devam ettiği sorusuna cevap veremeyiz. 

Biber gazı karanlık bir piyasadır. Birçok sözleşmenin hükümet onayından geçmesine bile gerek yok. Şirket üreticilerinden polis teşkilatına doğrudan satış yapabilirsiniz. 

Bir izleme ya da herhangi bir güç ve ateşli silahlar kullanımı üzerine standart Birleşmiş Milletler ilkelerini yerine getirme sorumluluğu yoktur, yani kötü amaçlı kullanımları takip etmenin yolu yoktur. Aşırı kullanım ve ticaret hakkı arasında bir bağ yoktur. Basit bir ilk adım politika müdahalesi, göz yaşartıcı gazın doğrudan ticari satışını yasaklamak olacaktır. O zaman en azından kurumsal süreçlere müdahale etmek yerine hükümetlerle konuşuyor olursunuz, ki bu çok daha zor.

Bir sürü diğer isyan kontrol araçları mümkünken neden bazı hükümetler biber gazını tercih ediyorlar?

Göz yaşartıcı gaz ucuzdur, bu yüzden çok uygun maliyetli bir isyan kontrol çözümüdür. Böyledir çünkü "ortamın güvenliğini sağlamak" dediğimiz şeyi yapan tek teknolojilerden biridir. Su topları ya da plastik mermiler ortam ile ilgili olmasalar da, doğrusaldır. Ateşlendiklerinde daha küçük olan hedef bölgesindeki insanları sadece vururlar. Bu nedenle, çok basit bir anlamda, göz yaşartıcı gaz, en düşük maliyetle en etkili isyan kontrol şeklidir çünkü en az paraya en fazla alanı kapsamaktadır.

Bunu fazla kullanmayan ülkeler, genellikle kullanımıyla ilgili medya skandallarına uğradıkları için kullanmazlar. Bu yüzden Birleşik Krallık'ta, 1969'da Kuzey İrlanda'daki Bogside Çarpışması'ndan sonra hükümet üzerinde gerçekten sert baskı yapan bir politik başkaldırı oldu. Göz yaşartıcı gazlar, 1980'lerde polisin acımasızlığı üzerine siyahi toplulukların isyanları sırasında da kullanıldı ve tekrardan medya bunun üzerine gerçekten sert gitti ve halkın feryadı çok fazlaydı.

Hakkında yazdığınız bir ilginç konu ise, tıpkı polis şiddetine karşı koymak için protestocuların yeni taktikler bulması gibi sanayinin de protestoculara karşı nasıl yeni taktiklerle ortaya çıktığı idi. Örneğin, "balerin el bombası," protestocular tarafından "geri atılmasını" önlemeyi hedefleyen zıplayan biber gazı. Ya da protestocuları işaretlemeyi amaçlayan bir boya teknolojisi ile yapılan su topları. Sanayi neredeyse bunu destekliyor, değil mi?

Biber Gazı İzleme diye adlandırılan bu email listesine abone oldum, sanayi haberleri raporu. Böylece orada elde edeceğiniz şey, endüstrideki insanlar arasında dolaşan, aktivistler tarafından hazırlanan gerçek bilgi sayfalarıdır. Böylece, polis gözetiminin her türlü diğer taktiği incelediğine benzer bir yolla aktivist taktiklerin ortaya çıkışını inceliyorlar. Bu, teknolojik gelişmede daha genel olarak yaygın bir şeydir: bir teknoloji ortaya çıkar, insanlar onun yeni kullanımlarına ya da etrafındaki kullanım şekillerine adapte olurlar ve sonra buna karşılık vermek için yeni bir teknoloji üretilir ve insanlar yeniden tepki gösterirler. Bu anlamda biber gazı farklı değildir.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

HAYALLERİNİN PEŞİNDEN GİT !

Umudumu Çok Fazla Kaybettim Ama Pes Etmeyeceğim
 
Will Simpson
 
(Ç.N.: Evet, bizler de Türkiye'de asla pes etmeyeceğiz ve daima savaşacağız.)
 
Hayallerinin Peşinden Git! Üzeri Çizilmiş[Kırmızı Yazı]
 
Genelde birinci tekil şahıs ile yazmaktan kaçınmaya çalışırım. Bununla ilgili bir şey beni rahatsız eder, ancak bu yazıyı başka türlü yazsaydım işe yaramayacaktı.
 
Son birkaç haftadır seyrek yazıyorum. Bunun bir kısmı iş yüzünden, fakat hepsinden önemlisi ben mücadele ediyordum. 
 
Politika ile uğraşıyorum. Tüm enerjimi ve hırsımı tüketen bir durum. Bir keresinde doyum alamamıştım, fakat şimdi sadece kurtulmak istiyorum. Tüm dürüstlüğümle bu beni bunalıma düşürdü.
 
Başlangıçta, bu blogda kendimi daha iyi hissetmenin bir yolu olarak yazdım. Sadece tek bir kişi tarafından okunsa bile, birini düşündürtmek ya da gülümsetmek ve hatta -gerçekten iyi bir günde- birkaç kişiyle aynı fikirde olmak için bir ses olmanın ya da denemenin bir yolu gibi olduğunu hissettim. Son zamanlarda bir şey yazmak ve hatta bunu yapmanın eğlenceli olabileceğini  düşünmeye çalıştım, çünkü şu anda değil -politikanın beni ne kadar mutlu etmeye alıştırdığını ve şu anda ne kadar umutsuz hissettirdiğini bana hatırlatıyor.
 
Geçen yıl Mayıs'tan önce umut doluydum. İşçi Partisi'nin bir üyesi olmaktan gurur duyuyordum. Olduğumuz şeyi sevdim - içindeki insanları sevdim - ve hükümetin kaderimizde olduğunu hissettim. Sandık sonuç anketlerine kadar ve hatta bunun doğru olabileceğine inanmadığım bir saat sonrasına kadar inanıyordum. Açıkçası yanılıyordum. Ve Ed'in mükemmel olmadığını biliyorum ama onun solunda kalsam da, bir lider olarak Ed ile gurur duyduğumu, çok iftiharla, söylemeye alışmıştım ve bir şeyi değiştiremeyecektim; İşçi Partisi benim evim ve ailem idi.
 
Bizi gerçekten sevdim - yenilgiyle bile gurur duyuyordum - ve sanırım bu yüzden çok acıttı.
 
Ne yazık ki kaybetmenin kolay olduğunu öğrendim. En çok acıtan şey, önemsediğiniz bir şeyin nefret dolu olana ve dostça olmayana dönüştüğünü görmektir.
 
Sizi tanımayan insanlar tarafından "alçak," "kızıl bir muhafazakar" ve bir "hain" olarak bahsedilmek muhtemelen acıtmamalı ama öyle değil. En azından bende değil. Bana bunları söylediler çünkü sosyalist olmadığım(sosyalistim ve bununla gurur duyuyorum) için değil ya da Jeremy ile çok fazla hem fikir olmadığım(çünkü hemfikirim) için değil fakat sadece kazanacağını düşünmediğim için.
 
Bu sizin moralinizi bozduysa üzgünüm, ancak buna inandığım için özür dilemeyeceğim. En azından söylüyorum çünkü bence fark eder. Çünkü hırsım, itici gücüm sosyal adaletin kapısıdır: savunmasız olanlarla ilgilenilen ve özgeçmişinizin başarabileceğiniz şeye ilişkin hiç anlamına geldiği bir toplum. Ve kazanamadığımız zaman, bunu başarmakta başarısızlığa uğrarız. Bize ihtiyacı olan insanlara yardım edemeyiz ve geçmişimizin gelişiminin çözülmesine izin veririz.
 
Sevdiğim partiden defolup gitmem söylendiğinde niye acıtıyor çünkü umursuyorum.
 
7 Haziran'da şok oldum ve AB referandumundan[Brexit] utandım. İyimserlik ve enerjim öylece kayboldu. Diğerine karşı nefreti kamçılayan, aldatmaya dayalı bir kampanyanın oy verenlerin, halkın yüzde 52'sinin onayını alması beni değiştirdi - insanlara olan inancımı kırdı. 
 
Çarşamba gününe Trump'la uyanmak beni sadece hasta etti. Kız arkadaşım ağladı, 60 milyon insanın ona oy verebileceği fikriyle çılgına dönmüştü. 
 
Şimdi toplum çok karanlık bir yer gibi geliyor. İlerleme ihtimalimize olan inancım sarsıldı. Geçen yıl geleceğimizin umutsuz olacağına beni katiyen ikna edemezdiniz. İnsanlara inancım vardı. Hepsine değil, ama bizden yeterince vardı. Bölünme ve nefreti değil, empati ve anlayışı benimseyecek kadar birbirimizi önemserdik.
 
Artık değil. Toplum tarafından ve sevdiğim kurumlar tarafından terk edilmiş hissediyorum. 
 
Kaybolmuş ve depresyonda hissediyorum. Umutsuz ve üzgün hissediyorum.
 
Ama pes etmeyeceğim. 
 
Havlu atmak ve çekip gitmek en kolayı olabilirdi. Bir hain ve pislik olarak bahsedilmek zorunda kalmayacaktım. İşçi Partisi'nde hoş karşılanmadığımı duymak zorunda kalmayacaktım. Bir sonraki seçim için endişelenmek zorunda kalmayacaktım ve böyle moralsiz hissetmek zorunda olmayacaktım.
 
Fakat insanlara yardım elini uzatma sorumluluğumdan vazgeçmeyeceğim.
 
Asla pes etmeyeceğim çünkü akamete uğramak ne kadar canımı acıtsa da sorun değil, çünkü dışarıda orada bana ihtiyacı olan birileri var: orada bakımı yapılmayan öğrenme engelli bir kadın var; orada hiç bir şans verilmeyen yoksulluk içinde büyüyen bir çocuk var; orada üç beş kuruş için köşebaşında dilenen bir adam var; orada "evine dönmesi" söylenen Hintli bir hemşire var; orada "işe uygun" ilan edilen can çekişmekte olan bir kadın var ve ben onları hala umursuyorum. 
 
Bu yüzden evet, moralim bozuk. Ve çok fazla umudumu kaybettim. Ama asla pes etmeyeceğim, çünkü savaşmayı sürdürmem için bana ihtiyacı olan insanlar var ve daima savaşacağım.
 
Umarım siz de yapacaksınız.
 
*www.softleftpolitics.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK
 

AŞKIN ŞOVALYESİ

 
 
AKIRA KUROSAWA'NIN "DODESKADEN"İ(1970) - Aşka İhanet Ruhsal Bir İhanet Midir? Aşka İhanet Ruh Öldürücü Müdür? Aşka İhanet Hayatı Öldürür Mü?
 
Victor-Katia
 
 
Ezici suçluluk ve kendini suçlamalarla dolu olarak gecekonduda onu ziyaret etmeye karar verdi. Belki de, Ocho (Tomoko Naraoka), kocasına yalvarmanın, Hei'nin(Hiroshi Akutagawa) onu affedip aralarındaki ilişkiyi düzeltmeye başlayacağına inanıyordu. Belki de, olanlardan sonra kendi ruhunu temizlemeyi denemek istedi. Belki de, korkunç bir hata yapmasına rağmen daima var olan Hei'ye karşı aşkının gücü Hei'yi tekrar hayata döndürebilirdi.
 
Her gün Ocha, Hei'nin şuanda gecekondudaki hayatını paylaşmak, onu uzun yıllar çok mutlu oldukları normal bir hayata geri döndürmek için çok uğraştı.
 
Ocho, samimi ve içten itirafının kocasının kalbine ulaşacağını düşündü, ancak haftalar birbirini kovaladı ve hiçbir şey olmadı. Hei onun farkına varmak bile istemedi ve asla tek kelime dahi etmedi. Burada görüyoruz ki, Ocho, sanki, artık aşk bağlamında değil bir insan olarak reddedilme durumunda bizim, seyircilerin merhametini diliyor.
 
Fakat Hei'nin durumunun artık Ocho'yla hiçbir ilgisi yok gibi görünür. Hayatı, kocası olarak belki de şimdi anlıyor - sadece ihanet değil, aşkın öldürülmesinin gerçekleşmesi için aşkın ihanetine izin veriliyor. O bu hayatın dışındadır. Hayır, ruhu öldü, ruhsal olarak o bir ölüdür - ruhsuz yaşayan bir beden.
 
Onun bakışında -bir zamanlar yaşayan bir adamın bakışı-  karısı olan bir kadın tarafından aşkına ihanet değil ölümün kendisi var. Artık, sadece tek şeyi görüyor - ruhsuz bir hayat, hayatsız bir hayat.
 
Ocho, zayıflık anlarının sonuçlarının yaptığı şeyden çok uzakta olduğunu hisseder ve şimdi ne yapacağını bilmez.
 
Ocho, buradaki meselenin onun ihaneti olmadığını artık anlar - kocasına itirafı, tevazusu ve pişmanlığı ile ihanetinin bedelini öder. Ve şimdi ihanet artık onunla kocası arasında değildir. Şimdi ihanet hayatlarını ister. Şimdi ihanet hayatın bir parçası üzerinde hayatın reddi, ölüm ile ilgilidir. 
 
 
 
Elbette, kişisel ihanet, özellikle de aşk gibi bütünsel bir duygu monadiktir ve gerçekte kişisel ilişki ile sınırlıdır. Ancak insanın bütünsel kimliğine ihanet, günümüz insanında, sadece kişisel aşka ihanet değil aynı zamanda konformist davranışlar ve yozlaşmış ve boş seçimler ile kendi insanlığına ihanet sebebiyle ruhsuz olmak ve ruhsuz yaşamak gibi bir duruma yol açar. Buradaki mesele, onların daha ziyade ben-merkezci bakış açısına dayanan gerçekçi eylemlerinin affedilebilir ya da affedilemez oluşu değildir, ancak bizim düşüncesizce tüketim açgözlülüğümüzün ve sadece bizi değil örneğin, insan için eşsiz olan doğal ortamı, hayvanları ve bitki yaşamını, hayatın eşsiz ve kırılgan armağanını yok ederek dünyayı değiştiren eğlence bağımlılığımızın sorumsuzluğu sorunudur.  
 
Kurosawa'nın harika "Doduskaden"inin bu kesiti, insanoğlunun trajik düşüşünün birçok örneği arasında sadece bir tanesini gösterir. Yüksek maaşlı işler ve parlak bir kariyer için erkeklerle rekabet eden günümüzün "kurtulmuş" kadınlarının aksine kendi saplantılarına üstün olan ruhsal becerinin onu kıyaslanamaz derecede üstün yaptığı türüne az rastlanan haysiyetin bir kadını olan Kurosawa'nın Ocha'sı gibi çok ama çok az insan vardır.
 
*www.actingoutpolitics.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

PASHTUN TAHAFUZ HAREKETİ PAKİSTAN'DA YÜKSELİYOR

 
 
 
 
 
"Terörle Mücadele" kisvesi altında Pakistan'da Pashtun, Baloch halklarına ve diğer politik olarak mülksüzleştirilmiş halklara zulüm iyice belgelenmiştir. Bu cephede hem umut verici hem de korkutucu yeni birkaç gelişme oldu. Ordu, Çin ve Körfez ülkeleri ile ortaklaşa “güvenlik” stratejisini ve “kalkınma” projelerini sahneye koymaya devam ederken, kaba kuvvet içeren siyasi haklar ve insan hakları ihlalleri her zamanki gibi süregeliyordu. Yerli halkın toprakları üzerinde haklarını tanıma ya da en temel medeni hakları ve insan haklarını tüm vatandaşlarına vermek yerine, devlet ve ordu, askeri operasyon ve askeri yargılamaların tüm kudretiyle onlara suçlu muamelesi yaptı.
 
Şiddet içermeyen direnişte yeni ve umut verici bir hareket ortaya çıkıyor: gençlerin önderlik ettiği Pashtun Tahafuz (Korunma) Hareketi. Liderleri arasında şef, Manzoor Pashteen adında genç bir adam. Talepleri, sivil mahkemeler ve ülkenin demokratik kurumları vasıtasıyla adalet fikrine ve özellikle de "terörle mücadele" yoluyla Pashtun halkının şeytanlaştırılmasına, öldürülmelere ve zorla ortadan kaybolanlara karşı bir geri püskürtmeye odaklanıyor. Mitingleri son derece büyüdü ve uzun yürüyüşlerine çok fazla katılım oldu. Baskıya karşı şiddet içermeyen bir mücadele ve ayrıca Balochi halkıyla dayanışma oluşturmak için aşiret sınırları boyunca insanları bir araya getiriyorlar. Aşırıya kaçmalarının çeşitli hedefleri arasındaki bu dayanışma, daha zalim devlet baskısına karşı bir katalizör görevi görüyor. Devlet ve ordu sözcüleri, "batı," "İsrail," ve Hindistan'ı suçlayarak, eskimiş karışıklık çıkaran yabancı ajanlar söylemini kusmaya devam ediyorlar ve umutsuzca, halkın ta kendisine karşı yürüttükleri baskıcı ve anti-demokratik operasyonlarını gizlemek için onlar adına bir perde vazifesi gören orduya karşı halkın iyi niyetini sürdürmeye çalışıyorlar.
 
Pashtan Tahfuz Hareketi, Lahor'da 22 Nisan'da büyük bir halk mitingi yapacağını duyurdu. Pakistan'ın en büyük ve en aktif solcu siyasi partisi olan Awami (Halkın İşçi Partisi) Partisi (AWP) ile işbirliği yaparak, Lahor'da halk mitinglerinin yapıldığı tarihi alan olan eski şehrin 13 kapısından biri olan Mochi Darwaza'da mitingi düzenlemeyi örgütlediler. En az bir düzine kadar PTM ve AWP liderleri ve destekçileri miting arifesinde baskın yapılarak tutuklandı ve miting alanı atık suyla dolduruldu. Yılmayan PTM ve AWP gönüllüleri alanı temizlediler ve binlerce insan dinlemek, paylaşmak ve desteklemek için geldi. İçlerinde en önde gelenler, sevdiklerinin resimlerini ve isimlerini pankartlarda taşıyan ve geri gelmelerini talep eden kayıp insanların aileleriydi. En çok söylenen sloganlar: Urduca'da,  “Yeh jo Dehshatgardi hai…. Is kay peechay wardi hai” (Üniforma[ordu] terörizmin arkasında) ve Pushto dilinde, "“Da sanga azaadi da?” (Bu ne tür bir özgürlük?) Özellikle, kadınlar katılımcı ve konuşmacı olarak mitingde öne çıkıyorlardı.
 
Baskıya karşı şiddet içermeyen yollarla başkaldırmak için insanları cesaretlendiren PTM, etnik, dilsel ve bölgesel bölünmeler karşısında köprüler inşa ederek, uzun yürüyüşler, mitingler ve sosyal medya eylemleri vasıtasıyla Pakistan çapında halkın derin hoşnutsuzluğunu ve haklarından mahrum edilmesini yazmaya devam ediyor. Mitingde, devlet ve askeri sanayi kompleksinin bir takım operasyonlarına sahne olan şehrin uğradığı muazzam şiddetin altını çizerek, bir sonraki büyük toplanmanın 12 Mayıs'ta Karaçi'de olacağı duyuruldu.
 
*www.imhojournal.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

PATRONLARIN İŞÇİ SINIFIYLA SAVAŞMASININ BEŞ YOLU


 

FACEBOOK SAYFAMIZ