Özgürlük

VADEDİLEN ÜLKE HALA BURADA DEĞİL

 

KÜRT İKİLEMİ

 
 
EDWARD HUNT
 
 
Ortadoğu’daki en umut verici demokratik deneyimin ayakta kalmasına izin verilecek mi? Cevap giderek artan bir şekilde Trump yönetiminin jeopolitik kaprislerine dayanıyor.
 
 
 
IŞİD'e karşı savaş boyunca, ABD askeri yetkilileri savaş alanındaki çabalarından dolayı Suriye'deki Kürt liderliğindeki milislere defalarca övgüde bulundular.
 
İslam Devletine Yönelik Özel Operasyonlar komutanı Tümgeneral James Jarrard geçen yıl , "Onların boyun eğmez bir iradeleri var," diye ağzından kaçırdı. "Ateşli savaşçılar ve mükemmel liderler ve oldukça şaşırtıcı taktisyenler oldular."
 
Geçtiğimiz Şubat ayında, ABD Merkezi Komuta kumandanı General Joseph Votel, Kürt liderliğindeki savaşçıların “Suriye'de DAEŞ'e karşı karada en etkili güçleri” oluşturduğunu bir komite toplantısında belirtti. 
 
İslam Devleti, 2014 yılında Irak ve Suriye'de terör saltanatına başladığından beri, iki ana grup olan Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) - Kürt liderliğindeki güçler, ISIS'in kazanımlarını geri alırken.gerçekten kilit bir rol oynamıştır. Ancak ABD'li yetkililerin sürekli övgüsüyle ilgili şaşırtıcı olan şu ki, Kürtler aynı zamanda kuzeydeki Rojava bölgesinde solcu bir toplumsal devrime öncülük etmek için de mücadele ediyorlar - ABD politika yapıcılarının onayını alması muhtemelen zor bir tür proje. 
 
Beklenildiği gibi, seçkin çevrelerdeki herkes, ABD ordusunun Kürt devrimcileriyle ittifak kurması gerektiğini kabul etmiyor. Ortaklık ilk olarak şekil almaya başladığında, Wall Street Journal “Amerika'nın IŞİD'e karşı Marksist Müttefikleri” konusunda uyardı. Geçen yıl, eski ABD'li diplomat Stuart Jones, ABD'nin Kürt liderliğindeki güçlerle devam eden ilişkisinin "ABD değerleri ve ideolojisine . . . gerçekten düşman olan bir politik örgüt için siyasi bir tekel yaratmadığından" emin olmak için Kongre'ye başvurdu.
 
Washington'daki en büyük endişe, Kürt devrimcilerinin, ABD liderliğindeki küresel düzenin ana maddelerini kesin olarak reddeden kapitalizm karşıtı bir alan oluşturmasıdır. Diğer büyük çekince ise, Kürt devrimcilerinin, ABD hükümetinin terör örgütü olarak sınıflandırdığı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile olan tarihi bağlarıdır. ABD askeri yetkilileri sürekli olarak Kürt liderliğindeki güçler ile PKK arasında devam eden bir bağlantıyı reddederken, Washington'da YPG'nin PKK üyesi olduğunu varsayıyor. 
 
Irak ve Suriye'de topyekun yenilgi ile yüz yüze gelen IŞİD ile birlikte ABD'nin ilişkisi üzerindeki fikir ayrılığı en başa döndü: Washington, Kürt liderliğindeki güçleri desteklemeye devam etmeli mi yoksa devrimlerini yok etmeye çalışan birçok düşman güçle yüzleşmeye mi terk etmeli?
 
ABD YAKLAŞIMI
 
Obama yönetimi ilk olarak Suriye Kürtleri ile ortaklık kurmaya karar verdiğinde, solcu bir devrimi desteklemek için bunu yapmıyordu - sadece IŞİD'le savaşmak için müttefikler arıyordu. 
 
Dışişleri Bakanlığı yetkilisi David Satterfield bu yılın başlarında açıkladığı üzere, Kürt liderliğindeki güçler “bu kavgada ortak olarak bir adım öne çıktılar". “Bunu yapanlar sadece onlardı. Tekliflerimize ve ısrarla istememize rağmen başka hiçbir devlet, başka hiçbir parti, bu savaşa katılmaya istekli değildi. ”
 
Tek sorun, Türk hükümetinin ABD’nin Kürtlerle ortak olmasını istememesiydi. NATO müttefiki olan Türkiye, YPG'yi PKK'nın bir uzantısı ve Kürt ulusal kurtuluş partisini Türk devletinin bir düşmanı olarak görür. Bu zorlukla karşı karşıya kalan ABD'li yetkililer basit bir çözüm hazırladılar: Kürt savaşçılarından Arap savaşçılarıyla güçlerini birleştirmelerini ve kendileri için yeni bir isim yaratmalarını istediler. 
 
ABD Özel Harekat Komutanı Raymond Thomas, "Kendilerini YPG dışında hangi isimle çağırmak istediklerini, yani, isimlerini değiştirmeleri gerektiğini kelimenin tam manasıyla onlara tekrarladık," diye anımsattı. “Yaklaşık bir gün sonra Suriye Demokratik Güçleri olduklarını ilan ettiler.” 
 
İsim değişikliği ile ABD, Kürt liderliğindeki güçlere geniş askeri destek sunarak, IŞİD'e karşı sayısız zafere ulaşmalarına yardımcı oldu. Kürt liderliğindeki kuvvetler, Kobanî bölgesini uzun bir kuşatmaya karşı savundu, Münbiç şehrini ele geçirmek için büyük bir taarruz başlattı ve başkentinden İŞİD'in çıkarılmasını sağlayan Rakka'ya kara saldırısına öncülük etti.
 
Yine de, ABD yetkilileri desteklerinin önemli uyarılar içerdiğini açıkça belirttiler. Savaş alanında Kürt liderliğindeki güçler ne kadar kahramanlık gösterirse göstersinler, ABD yetkilileri Suriye Kürtlerinin Rojava'da öncülük ettikleri toplumsal bir devrimi desteklemeyi reddettiler. 
 
Suriyeli Kürtler, Mart 2016'da Suriye içinde yeni bir özerk bölgenin kurulmasını ilan eden büyük bir adım attıklarında, ABD'li yetkililer muhalefet ettiklerini açıkladılar. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby, “Suriye'deki özerk ve yarı otonom bölgeleri desteklemiyoruz” dedi. "Basbayağı desteklemiyoruz."
 
Birkaç ay sonra, ABD yetkilileri daha somut adımlar attılar. ABD özel kuvvetlerinin, Amerikan ve Kürt askeri güçleri arasındaki artan dayanışmanın bir işareti olan YPG imzasıyla birlikte yamalar taşıdığını bildiren yetkililer, özel harekat kuvvetlerinin görevden alınmasını emrettiler. 
 
ABD askeri yetkilileri Suriyeli Kürtleri övmeye devam etse de, ihtilafın temel konusu sürüp gitti: ABD'nin, Kürtlerin önderlik ettiği radikal öz-yönetim ve sosyal adalet deneyini teşvik etmekte hiç bir çıkarı yoktu. Suriyeli Kürtleri Suriye’ye birçok olumlu sosyal değişim getirdiği için öven Özel Kuvvetler Komutanı Raymond Thomas bile Kürt liderliğindeki milis güçlerini "bizim vekillerimiz"den başka bir şey olarak görmedi. Thomas, Kürt öncülüğündeki güçler "bizim için çalışan ve bizim emirlerimizi yerine getiren 50.000 kişilik vekil bir güç," olduğunu söyledi.
 
YENİ STRATEJİK DÜŞÜNCELER
 
ABD'li yetkililer, DAEŞ'e karşı savaşın sona ermesiyle birlikte, Kürt müttefiklerini kullanmanın yeni yollarını arıyorlar ve Suriye'deki savaşın sonucunu şekillendirmede fayda sağlayabileceklerini düşünüyorlar.
 
Suriye'deki çatışma, binlerce insanın hayatına mal olurken, 2011'den beri şiddetle devam ediyor. İran ve Rusya tarafından desteklenen Suriye lideri Beşar Esad, birçoğu ABD ve diğer bölgesel güçler tarafından desteklenen birçok isyancı gruba karşı yıkıcı bir savaş başlattı. Onbinlerce insan çapraz ateşin ortasında kaldı ve milyonlarcası yerinden yurdundan oldu.
 
IŞİD'in yenilgisi, savaşta daha aracısız bir rol oynaması için ABD liderliğindeki koalisyona iyi bir konum bıraktı. O zamanki Dışişleri Bakanı Rex Tillerson bu yılın başlarında şöyle konuştu: “ABD ve IŞİD'i yenmek için bizimle birlikte çalışan koalisyon güçleri bugün Suriye topraklarının yüzde 30'unu ve nüfusun büyük bir kısmını ve Suriye'nin petrol bölgelerinin önemli bir bölümünü kontrol ediyor."
 
ABD liderliğindeki koalisyonu koruyarak, birçok yetkili, Rusların ve İranlıların Suriye'de faaliyet göstermeye devam etmesini çok daha zorlaştırabileceklerini söylüyor. Esasen, Kürt liderliğindeki güçlerle olan bağlarını, savaşa daha doğrudan müdahale etmek için sürdürmek istiyorlar.
 
Dışişleri Bakanlığı yetkilisi David Satterfield, bu yıl başlarında “İran'a karşı mücadele ederken yeni bir Suriye devleti için yeni politik yapılar yaratmanın önemini vurgulayarak, çeşitli nedenlerden ötürü kalacağız” dedi.
 
Eski ABD'li diplomat James Jeffrey benzer hedefler belirledi. Jeffrey, “Türklere Kürtlerin ISIS'i yenmek için geçici, taktiksel ve eyleme dayalı olduklarını anlattık,” dedi. İleriye dönük olarak, ABD’nin “İran’ı” kontrol ve Rusları baskı altına almak için Kürtlere ihtiyacı olduğunu söyledi. “Bunun bütün amacı, Suriye'de siyasi bir çözümü zorlamak için devam edeceğimizi söyleyerek Rusları Suriyelilerden ayırmak.” 
 
O sırada, ABD'li yetkililer, Kürt liderliğindeki ortaklarını Kuzey Suriye sınırında 30.000 savaşçının oluşturduğu bir güç haline dönüştürmeye başladıklarını açıkladılar. Savunma Bakanı James Mattis'e göre, koalisyon güçleri Kürt liderliğindeki savaşçıları bölgeyi daha etkin bir şekilde korumaları için eğitiyor ve donatıyorlar. Mattis, “Yani silahlı olacaklar” dedi. “En azından tüfekler ve makineli tüfekler gibi bir şeyler diyebilirim.”
 
Hemen, Trump yönetimi önemli bir dirençle karşılandı. Türk hükümeti, Suriye Kürtlerinin Rojava'daki devrimlerine devam etmelerine izin verme niyeti olmadığını söyleyerek hareketin şiddetle karşısında olduğunu duyurdu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kürt liderliğindeki güçleri “ortadan kaldırma” tehdidinde bulundu.
 
Trump yönetimi, Rojava'nın üç kantonundan biri olan Afrîn'i işgal ve fethetmesine izin vererek, Türk hükümetine kısmen teslim oldu. Ocak-Mart ayları arasında Türk kuvvetleri yüzlerce sivili öldüren ve 200 bin Kürt'ü bölgeyi terk etmeye zorlayan bir kuşatma başlattı. 
 
Ancak, Türk hükümeti operasyonlarını Rojava'nın geri kalan kısımlarına genişletmekle tehdit ettiğinde - ABD güçlerine saldırı çağrısında bulunacak kadar ileri giderek - Trump yönetimi geri adım attı. Türk yetkililerle bir araya gelen Tillerson, Amerikan kuvvetlerinin, Kürt liderliğindeki güçlerin daha önce İslam Devletinden kurtulmaya yardım ettiği bir şehir olan Münbiç'te yer alacağını açıkladı.
 
ABD ve Türk hükümetleri arasında gerginlikler arttıkça, Trump yönetimi daha sonra büyük bir sorunla karşı karşıya kaldı. Şubat ayında, Rus yetkililer tarafından desteklenen rejim yanlısı Suriye güçleri, doğu Suriye'deki Kürt öncülüğündeki güçlere saldırı başlattı. Etkin Rus müdahalesinin farkında olan ABD'li yetkililer, düzinelerce Rus da dahil olmak üzere yüzlerce insanı öldürerek, hava saldırılarıyla yanıt vermeye karar verdiler.
 
Kolayca alevlenebilen olay, çatışmanın Birleşik Devletler ve Rusya'yı doğrudan savaşa ne kadar hızlı getirebileceğini gösterdi. Toplumsal devrimlerini sürdürdükçe, Suriyeli Kürtlerin boğuşmaya devam ettiği varoluşsal tehditleri doğuruyordu. Sadece Türk hükümeti tarafından yok edilmeyle tehdit edilmekle kalmıyor, aynı zamanda Esad'in devrimin başarılı olmasına izin verme niyetinin olmadığını da biliyorlar. ABD ordusunun sınırlı desteği olmadan, halihazırda çok sayıda cephede istilalarla karşı karşıya olabilirler.
 
BİR SONRAKİ ADIMDA NE OLACAK?
 
Trump yönetiminin Suriyeli Kürtlerle olan işbirliğine olan bağlılığını test eden Türk ve rejim yanlısı Suriye güçleri ile birlikte, Washington'daki yetkililer şimdi ne yapmaları gerektiğine dair ateşli bir tartışma başlattılar. IŞİD'e karşı savaşın sona ermesine büyük ölçüde katılırlarken, Suriye'deki savaşa doğrudan müdahil olmaları gerekip gerekmediği konusunda hemfikir değiller. 
 
Ocak ayında, Dışişleri Bakanlığı yetkilisi David Satterfield bir kongre komitesine, "başkanın, bir strateji meselesi olarak, Suriye'yi terk etmeyeceğimizi taahhüt ettiğini," söyledi. "Zafer ilan edip gitmeyeceğiz." Dışişleri Bakanı Tillerson kararı, ABD'nin “Suriye'de askeri varlığını sürdüreceğini ” ilan ederek onayladı.
 
Aynı zamanda birçok yetkili, Suriye'den çekilmeye hazırlanmanın zamanının geldiği konusunda ısrar etmeye başladı. Şubat ayında, eski ABD Suriye Büyükelçisi Robert Ford, uzun vadeli ABD askeri varlığına karşı kongre komitesine uyarıda bulundu. Ford, "Eninde sonunda, Suriyel Kürt ve Suriyeli Arap müttefiklerimiz Esad ile bir anlaşma yapmalılar," diye öne sürdü. "Süresiz askeri varlığa hazırlıklı olmadığımız sürece, bu anlaşma büyük ölçüde Esad'ın şartlarında olacak çünkü biz gidene kadar bekleyecek."
 
Ford, Amerikan-Kürt ittifakının Türkiye ile ABD ilişkilerini ve İran'a yönelik ABD politikasını nasıl etkileyeceği konusunda özellikle endişeliydi. Kongre'ye bölgedeki ABD önceliklerini dikkatlice değerlendirmesini önerdi.
 
“ABD'nin Suriye Kürt güçlerini İslam Devleti'ne karşı bir maşa olarak kullanması önceliği ise, o zaman İran sorunu üzerinde Türkiye ile çalışmak çok daha zor olacak” dedi. “Öte yandan, şimdi önceliğin İran olması gerektiğine karar verirsek, o zaman Türkiye ile nasıl bir anlaşmaya varılacağını anlamaya ihtiyacımız var.”
 
Trump yönetimi içinde de yetkililer aynı konularda düşünüyorlar. Bazı üst düzey yetkililer, Suriyeli Kürtlerin Esad ile bir anlaşma yapmasını ve böylece Amerikan güçlerini bölgeden çekip Türkiye ile yakınlaşma girişiminde bulunmasını istiyor. Diğerleri ise, İran'ın ve Rusya'nın müdahil olmasıyla daha doğrudan mücadele ederken, Esad üzerinde baskıyı sürdürmek için Kürt liderliğindeki güçlerle çalışmaya devam etmeleri gerektiğini söylüyor.
 
Şimdiye dek, sertlik yanlıları, ABD kuvvetlerini bölgede tutmak için Trump'ı ikna ederek, üstün geldiler. Fakat pozisyonlarını ne kadar süre koruyabilecekleri belli değil. 
 
Nihayetinde asıl mesele, Trump yönetiminin, aynı zamanda Kürt kurtuluş mücadelesinde büyük bir ilerlemenin önünü açarken IŞİD'i püskürtmede bu kadar önemli bir rol oynamış olan güçleri desteklemeye devam edip etmeyeceği. Sonunda, Trump’ın kararı Ortadoğu’daki en umut verici demokratik deneyimin ayakta kalmasına izin verilip verilmeyeceğini oldukça belirleyebilir. 
 
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

Kapitalizm Altında Sosyal Medya: Bağımlılık Yapıcı, Manipülatif ve Yabancılaştırıcı

 
 
Bryce Gordon
2 Nisan 2018
 
(Ç.N.: Ne yediğini, ne içtiğini, ne yaptığını teşhir etmeyi kimlik ifade etme biçimi haline sokan sosyal medya bir yandan kişinin egolarını okşarken, diğer yandan aynı kişinin toplumsal acılar karşısında duyarsızlaşmasının da yolunu yapıyor. Kendini bilgiyle değil dış görüntü ile göstermenin statü kazandırdığı yanılsaması içinde geçmişe dair paylaşımcı ne kadar görgü ve görenek varsa sosyal medya vasıtasıyla kar uğruna kapitalizm tarafından bir bir yok ediliyor. Oysa bir zamanlar bırakın ne yediğini nereye gittiğini söylemeyi çocukların bile sokakta yemek yemesine birinin canı çeker diye izin verilmezdi. İnsanlar ayıplardı. İnsanlar utanırdı. Ve insanların kızaran yüzleri vardı. Şimdi ise Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de çocuklar katledilirken insanlar ne yediğini ne içtiğini gayet rahat bir şekilde teşhir edebiliyor. Birey kendini etrafındakilerin merkezinde görüyor. Ve varsa yoksa önemli olan kendisi oluyor. Dış dünyada neler olup bittiği, başkalarının acıları onu ilgilendirmiyor. Çünkü sosyal medya önemli olanın sadece kendi sırtındaki kürk olduğu ve sadece ona özen göstermesi gerektiği zehrini bilinçlere zerk ediyor. Ve tüm dünyanın birbiriyle sözde iletişimde olduğu günümüzde teknoloji geliştikçe insanlık ve insanlar gerici hale geliyor. Somut kanıtı ise Putinlerde, Trumplarda, Xi Jingpinlerde, T. Erdoğanlarda vücut buluyor. Teknoloji şirketleri de karlarına kar katıyor.)
 
Kar güdüsü nihayetinde, internet teknolojilerinin bağımlılık yaratan doğasından sorumludur.
 
Akıllı telefon veya sosyal medya kullanan herkes - ABD'de sırasıyla % 77 ve% 81 - birinin çevrimiçi olup olmadığını kontrol etmeyi durduramadığı hissine maruz kalıyor. Sabit, sürekli bildirimler, çoğu insanın artık kanıksadığı günlük hayatın çok fazla bir parçası haline gelerek, sabahtan akşama duygularımızı bombardımana tutuyorlar. 
 
Geçtiğimiz yıl boyunca veya akıllı telefonlar ve sosyal medya her yerde yaygınlaşmaya başladıktan takriben, yaklaşık on yıl sonra, bu fenomenin bir bilançosunu çıkarmaya girişen gösterişsiz ama belgeli makaleler ve kitaplar eğilimi ortaya çıktı. Doğal olarak, bu gelişme konusunda, bunu içtenlikle kucaklayanlardan tutun da internet öncesi topluma dönüşü faydasız olarak görenlere ve ikisi arasında kalanlara kadar çok çeşitli görüşler var.
 
İnternet teknolojilerinin olumlu, kullanışlı, ilerici yönleri açıktır ve ayrıntı gerektirmez. Ancak mevcut haliyle, akıllı telefonlar, sosyal medya ve internetin de sosyal hayat, sosyal gelişim, zihinsel sağlık, veri üzerindeki kontrol ve bilgi akışı üzerinde kayda değer endişelere yol açtığına dair önemli kanıtlar vardır.
 
The Atlantic dergisindeki "Akıllı Telefonlar Bir Nesli Yok Mu Etti?" başlıklı makalede,  liberal psikoloji profesörü Jean Twenge, akıllı telefonların, toplum için, özellikle de gençler için, net bir olumsuzluk olduğu iddiasını destekleyen sayısız istatistik sunar. Yıllar boyunca davranışlar ve alışkanlıklarda kuşaklar arası değişimler üzerinde çalıştıktan sonra, pek çok tutumda akıllı telefonlar bir norm olduğundan beri geçen sürede olduğu gibi ani bir değişiklik asla yaşanmadığını iddia eder. Bağımsızlık ve olgunluğun geleneksel ölçüleri söz konusu olduğunda, giderek yükselen gerilemenin akıllı telefonların yükselişi ile ilişkili olduğunu öne sürer. Makalenin ahlakçı başlığına rağmen, Twenge, inancına göre, diğer birçok faktörün oyunda olduğunu, bu teknolojilerin pek çok olumlu yönleri olduğunu ve nesillerle ilgili bu değişimlerin daima gerçekleştiğini kabul eder. Bununla birlikte, akıllı telefonların tehlikeli olduğu sonucuna varır. 
 
Düşünceli, Luddite[hızla gelişen teknoloji yüzünden işsiz kalacaklarından korkan işçi] olmayan bir okuyucu bu tür iddiaları reddedebilir. Ancak insan refahı ve gelişim ile ilgilenen bir kimse için istatistikleri nesnel bir şekilde okumak zordur. "2015'te 12. sınıftakiler, 8. sınıftakilerin daha 2009'da yaptığından daha az sıklıkta dışarı çıkıyorlardı. . . Neredeyse her gün arkadaşlarıyla bir araya gelen gençlerin sayısı 2000'den 2015'e % 40'tan fazla düştü.” Araştırmaları, akıllı telefonlar ortaya çıktığından beri bağımsız olma hevesinin yanı sıra sosyal ve cinsel faaliyetlerdeki sert düşüşleri de gösterir. Bu, uyku eksikliğindeki keskin yükselişleri ve "Kendimi sürekli dışlanmış hissediyorum" ve "Çoğu zaman yalnız hissediyorum" ile uygun cümleleri de beraberinde getirir.
 
alt
 
Elbette, basitçe “akıllı telefonları suçlamak” saçma olurdu. Bununla birlikte, insanlar üzerindeki etkilerini bir kalemde çizmek de aynı derecede saçma olurdu. Yabancılaşmadan dolayı insanlar her zaman, giderek ivme kazanan çürüme tarafından şiddetlendirilen kapitalizm altında, on yıllardır var olan yalnızlık ve kişisel bakım eksikliğine yol açan bu eğilimleri tecrübe ediyorlar. Ancak son yıllarda bu eğilimlerdeki ani artış, daha derin bir bakış gerektirmektedir.
 
Twenge'nin makalesi boyunca, akıllı telefonların neden bu kadar ölçülebilir bir çekime sahip olduğu konusunda hiçbir düşünceye asla mahal kalmaz. Twenge'e göre, bağımlılık teknolojinin doğasında var. Fakat bu açıklama hiçbir şey açıklamayan boş bir totolojidir: "İnsanlar akıllı telefonlara bağımlıdırlar çünkü akıllı telefonlar bağımlılıktır." Burada açıkça daha fazlası var.
 
Sol'a gelince, birçok kişi, onları muhafazakar ve gelişime karşı olarak kapı dışarı ederek, akıllı telefon ve sosyal medyanın zararlı doğasına etkin bir şekilde işaret edenlerle dalga geçiyor. Bunu, zaman ve emek tasarrufu teknolojinin gericiler tarafından mantıksız içerleme ile karşılanmasında şu ana dek başka bir durum olarak görüyorlar. Çocukça suçlamaya karşı teknolojik yeniliği savunmak mantıklıdır, ancak bu tür gelişimlerin etkilerini soyut olarak değil kapitalizmin baskıları ile birlikte düşünmeliyiz. 
 
Kapitalizm altında geliştikçe, akıllı telefonlar, sosyal medya ve internetin kendisi kar için üretilen herhangi bir teknolojiye zorla yüklenen baskılara, çarpıklıklara ve gereksinimlere maruz kalmıştır. Hiçbir şirket, en iyi niyetli bireyleri bile ya ilkelerini terk etmeye ya da her şeyi kaybetmeye zorlayan kar güdüsünün mantığından muaf değildir.
 
Sosyal medya şirketleri kendilerini sadece kamu hizmetleri olarak resmediyorlar, insanlığın iyiliği için çalışıyorlar. Mimarları, şirketlerini neden yarattıkları sorulduğunda, tahmin edilebileceği üzere bir çeşit "insanları birbirine bağlamak için" cevabını veriyorlar. Fakat olumlu halkla ilişkiler yürütmek için gerekli olan soylu amaçlara gizlenmiş ikiyüzlülüğün ardında sosyal medyadaki büyük oyuncuların kar amacı güden şirketleri vardır.
 
alt
 
Facebook'u sadece bir örnek olarak kullanacağız. Herhangi bir sektördeki herhangi bir şirket gibi, Facebook da kazanç elde eder ya da batar ve herhangi bir şirket gibi hizmetini "bedava" sunar ve karının çoğunu reklamlar yoluyla elde eder. Mantıksal olarak, reklam yeri satın alan şirketler, mümkün olduğunca çok ilgili kullanıcı tarafından ürünlerinin görülmesini ister. Bu nedenle, Facebook, reklamverenlere satmak için kullanıcılarının alışkanlıklarını ve kişisel ilgi alanlarını toplar.
 
Facebook bunu otomatik olarak yapar, kullanıcının davranışının her yönünü izler, örneğin imleciniz ekranın belirli bir kısmında ne kadar kalıyor, vb. Ardından, eğilimleri tanımlamak ve davranışı tahmin etmek için verileri diğer her kullanıcıyla çapraz karşılaştırmaya alırlar. Twenge'nin Atlantik'te belirttiği gibi, Facebook, içerden sızan bir belgeye göre, kullanıcıların duygusal durumlarını belirleme ve hatta “gençlerin güven artırımına ihtiyaç duydukları anlara” nokta atışı yapma becerisiyle müşteri topluyor.
 
Bu veriler daha sonra doğru zamanda belirli reklamlarla belirli insanları hedeflemekte kullanılır. Bu, Facebook’un iş modelinin temel bir bileşenidir. O halde, Facebook'un mümkün olduğunca çok hizmetini kullanmanızı isteyeceği en azından mantıklıdır. Sosyal ağda ne kadar çok zaman harcarsanız, o kadar çok reklam görürsünüz, böylece karları hızla yükselir. Facebook kullanımını en üst düzeye çıkarmak ayrıca veri toplamak ve davranışları tahmin etmek için daha fazla zaman sağlar. Kullanıcılara bağımlılık ya da Silikon Vadisi tiplerinin örtülü olarak söyledikleri gibi "onlara angaje olma," kar maksimize etmek için Facebook'un alması gereken mantıklı eylemdir.
 
Facebook bunu, insan psikolojisindeki her türlü zafiyetten yararlanarak, kullanıcı deneyiminin her yönünü hassas bir şekilde ayarlayarak (sayfaların yüklenmesinin tam olarak ne kadar uzun sürdüğünden tutun da bildirimleri en ilgi çekici kılan kırmızı renk tonuna kadar) mümkün olduğunca bağımlılık yapmasını sağlar. Tüm kullanıcılar üzerinde oluşturdukları büyük veri profilleri sayesinde Facebook, kullanıcıları olağanüstü bir hassasiyetle hedefleyebilir. Dopamin[vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır] seviyelerini ve böylece sitede geçirilen zamanı, artı her bir küçük ayarlamayı üzerinde test etmek ve saflaştırmak için iki milyar insanın model boyutunun faydasını arttırabilme gibi her bir detayı düşünen tasarım mühendisleri ve davranış psikologları ile donatılmış bir ekibin milyonlarca insanın önüne geçilemez bulduğu bir ürün yaratması şaşırtıcı değildir. 
 
alt
 
Görünüşe göre, bu konuda bazı suçluluk hisseden iki önemli eski Facebook yöneticisi - ikisi de kişisel düzeyde sosyal medyaya karşı vicdani retçi olan- Facabook'un taktikleri ile ilgili geçtiğimiz aylarda sert bir şekilde konuştu. Kasım 2017'de, ilk Facebook yatırımcısı ve eski yönetici olan Chamath Palihapitiya, Stanford İşletme Fakültesi'nde izleyicilere, Facebook'u yaratmada yardımcı olduğu için "inanılmaz suçlu" hissettiğini ve "Yarattığımız dopamin odaklı geri bildirim döngüleri toplumsal işleyişi yok ediyor," diye anlattı. Aynı ay, Napster'ın kurucusu ve Facebook'un eski başkanı Sean Parker, Facebook hakkında, “kelimenin tam anlamıyla toplumla, birbirinizle ilişkinizi değiştiriyor . . . Büyük bir olasılıkla garip yollarla üretkenliğe müdahale ediyor. Çocuklarımızın beyinlerine neler yaptığını sadece Tanrı bilir," diye bahsetti. Ve devam etti: "Bu uygulamaları inşa işine giren düşünce süreci, Facebook onların ilki oluyor, . . . tümü şunla ilgiliydi: 'Zamanınızın ve bilinçli dikkatinizin mümkün olduğunca çoğunu nasıl tüketiriz?'" "Mucitler, yaratıcılar -bu benim, bu Mark [Zuckerberg], Instagram'dan Kevin Systrom, tüm bu insanlar- bunu bilinçli bir şekilde kavradılar. Ve yine de yaptık."
 
Yaratıcıların, zayıf karakter ya da şeytanca amaçlar nedeniyle ister istemez "yine de yapmayı" yapmadıkları vurgulanmak zorundadır. Kapitalizmin sınırları içinde başarılı olmak için yapmaları gereken şey buydu. Sosyal medya ilk ortaya çıktığında, kullanıcıları “meşgul etmek” için manipülatif taktikleri kullanmayı reddeden girişimci adaylar vardı.Fakat bu ret, onlara rıza göstermememizin tam da nedeni. 
 
Akıllı telefonlar kendi başlarına özellikle bağımlılık yapmazlar, ancak manipülatif, alışkanlık yaratan uygulamalar için vasıtalardır; ancak akıllı telefonların her yerde kullanabilme özelliği, çeşitli uygulamaların bağımlılık potansiyelini besler ve bunun tersi de geçerlidir. Gördüğümüz gibi, liberal yorumcular genellikle bu teknolojilerin aldıkları bağımlılık biçiminin basitçe “nasıl” olduğunu varsaymaktadır. Onlar pasif bir şekilde, sonlu ilgimiz üzerinde şiddetli rekabetin asla bitmeyen bir oyunuyla iştigal eden şirketlerin içinde olduğu bir ekonominin, "ilgi  ekonomisi"nin yükselişi olarak kabul ettiler.
 
alt
 
Beklenildiği gibi, bu olguya muhalefet, ilgi ekonomisinin "diğer tarafını gören" ve etik dışı olduğunu belirten eski bir Google "tasarım ahlakçısı" Tristan Harris'te sembolleşerek, Silikon Vadisi'nin bizzat içinde ortaya çıktı. Harris ve diğer birkaç Silikon Vadili, "dijital ilgi krizi" olarak atıfta bulundukları şeyle savaşmak için İnsancıl Teknoloji Merkezi adında bir organizasyon kurdular. 
 
Örgütün websitesine göz atınca, Harris ve arkadaşlarının sorunun sebebini çok iyi kavradıkları görülüyor. Şöyle açıklanıyor: “Bunlar tarafsız ürünler değil. Bizi bağımlı kılmak için tasarlanmış bir sistemin parçası.” “YouTube, Facebook, Snapchat veya Twitter gibi ilgi çekme şirketlerinin değişmesini bekleyemeyiz çünkü iş modellerine aykırıdır.” Onlar tam olarak, sakınma ya da razı olmadan ziyade "insani tasarım"ın çözüm olduğuna, bu cihazların cazibesini en aza indirmek için alınabilecek önlemler olmasına rağmen, "daha iyi alışkanlıkları hayata geçirmek yalnızca bizim sorumluluğumuz değildir"e inanırlar.
 
Çözümlere gelince, Harris teknoloji şirketlerinin etiklerini “yeniden gözden geçirmesi”, “iletişimi değiştirmesi” ve “ürünlerini daha insani bir şekilde yeniden tasarlaması” gerektiğini röportajda ileri sürdü. Atlantik'teki Harris ile ilgili bir makalede, yazılım tasarımcılarının etik olarak software dizayn etmeleri ve şirketlerin "başarıyı ölçtükleri göstergeleri yeniden düşünmeleri" için bir tür Hipokrat Yemini bile geliştirdiği belirtiliyor. Ayrıca, "hayatınızı yaşamak için tamamen sizi teşvik eden, kullanıcılarının aylık bir ücret ödedikleri bir Facebook versiyonu inşasını" önerdi.
 
alt
 
Bunu kavrayan liderlik olmaksızın, manipülatif teknoloji şirketlerine karşı oluşmaya başlayan hareket başarısız olmaya mahkumdur. İyi niyetlerine rağmen, Harris ve İnsancıl Teknoloji Merkezi'nin önerileri önemli bir değişikliğe yol açamaz.
 
Sadece demokratik planlama adına piyasayı ortadan kaldırarak sosyal medyayı insanlara gerçekten faydalı olacak şekilde yapılandırmaya başlayabiliriz. Kar güdüsü, teknolojilerin kendisinden değil, internet teknolojilerinin bağımlılık yaratan doğasından sorumludur. Bir işçi devleti, sosyal medya dahil olmak üzere iletişim araçlarını ulusallaştıracak ve demokratik bir şekilde yönetecektir. Bu temelde, Silikon Vadisindeki az sayıda milyarderlerin ve onlara reklam veren müşterilerinin hedeflerinden ziyade insan ihtiyaçlarına hizmet edecek sosyal medya dizayn edebiliriz. Sosyal medya hizmetleri, aşağıdan yukarıya tamamen farklı niyetlerle yeniden tasarlanabilir. Tasarım mühendisleri ve davranışçı psikologlardan oluşan takımlar enerjilerini en alışkanlık yaratan hizmet yerine en yararlı olanı dizayn etmede harcayabilirler.
 
Piyasa ve kar güdüsü olmazsa gereksiz olacak olan reklam ve tıklama kargaşasından kurtulunca, sosyal medya daha kolay ve kullanışlı olacaktır. Milyarlarca insanın tükettiği bilgi, neye ihtiyacımız olduğuna reklamcıların ve sosyal medyanın verdiği karara değil bir bütün olarak toplum tarafından belirlenen önceliklere göre, demokratik olarak kontrol edilecek ve sınıflandırılacaktır. Şu an yaşadığımız kötü yan etkiler olmadan anlık küresel iletişim rahatlığına sahip olabiliriz. Toplumun işleyişinde belirli oyların ve diğer demokratik katılım biçimlerinin akıllı telefonlar ve sosyal medya aracılığıyla sağlanabileceğini düşünmek mantıksız değildir.
 
İnternet bağımlılığı olgusuyla karşı karşıya kalınca, yalnızca Marksizm ileriye dönük uygulanabilir bir yol sunuyor. Endüstriyel toplum ve insan refahı arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Kapitalizmden kurtularak, bağımlılık yapan aşırı büyümeyi ortadan kaldırırken sosyal medya, akıllı telefonlar ve internetin rahatlığını yaşayabiliriz. Ruhsuzluksuz kitlesel üretim, sağlık ve çevresel kaygılar olmaksızın kitlesel tarım, manipülasyon olmaksızın sosyal medya, yabancılaşma olmaksızın modern yaşam — sosyalizm bunu bir gerçek haline getirebilir.
 
*www.socialistrevolution.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
ÖZGÜRLÜK
.

"TARİHİN SONU"NUN SONU

 
 
ELI FRIEDMAN / ANDI KAO
 
 
 
Çin'de ve ötesinde, liberalleşmiş piyasalar demokrasiyi teşvik etmiyorlar - onu baltalıyorlar.
 
 
Foxconn Teknoloji Grubu'nun kurucusu ve CEO'su Terry Gou, Aralık 2017'de Guangzhou, Çin'deki Fortune Global Forumu'nda konuştu. FORTUNE Global Forum / Flickr
 
1990'ların sonunda, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte, kapitalizm yanlısı coşku patlaması ve Amerikan imparatorluğunun Soğuk Savaş sonrası böbürlenmesi olan Bill Clinton, vatandaşları piyasa özgürlüğünün tadını alır almaz Çin'in demokratikleşeceğine söz verdi. 2000 yılında ülkenin lehinde Kalıcı Normal Ticaret İlişkileri'ni onaylattırmak için Kongre'ye baskı yapmada bu tezgahı kullandı. 
 
Yaklaşık 20 yıl sonra, Çinli lider Xi Jinping kendini ömür boyu liderliğe oturturken, en romantik neoliberal iyimserler bile, Çin'in, kapitalizm ve otoriterliğin mükemmelen uyumlu, hatta tamamlayıcı olduğunu gösterdiğini kabul etmek zorunda kalırlar. Halkın katılımını teşvik etmek için gerekli olan demokratik düzenlemeleri unutun. Çin'de ve dünya çapında sayısız diğer ülkelerde, seçim demokrasisi ve temel sivil özgürlükler için mütevazı talepler kabul edilemez. 
 
Bir şey varsa, Çin devleti yirmi yıl öncesine göre önemli ölçüde daha az demokratik - ve kesinlikle daha güçlü ve kendinden emin. Çeşitli araçlar vasıtasıyla, egemen Komünist Parti(ÇKP), işçilerin, köylülerin, liberal ve radikal muhaliflerin ve etnik azınlıkların toplumsal direnişini parçaladı, bastırdı ve asimile etti.Birkaç yıl önce ortaya çıkan ümit verici işçi eylemleri dalgası artık bir rüya gibi görünüyor. Bu arada Çin kapitalizmi, etkileyici yükselişi boyunca devam etti. Ve çok ülkeli “Tek Kemer Tek Yol” altyapı girişimi gibi iddialı projelerde, Çin devleti, yurtdışında daha büyük ekonomik ve politik bir gücü yansıtıyor.
 
Bugün dünyanın en büyük ülkesine-ve yakında en büyük ekonomisine- baktığımızda Francis Fukuyama'nın ünlü “tarihin sonu” tezini makul bir şekilde tersine çevirebiliriz: piyasa etkin bir şekilde demokrasi imkanlarını baltalamaktadır. 1989 Tiananmen katliamından bu yana, kapitalizm, o zamanlar kırılgan görünen Çin devletinin gücüne net bir şekilde payanda vurur. Küresel sermaye, herhangi bir demokratik mücadele ile karşılaşırsa ÇKP'nin arkasında açık bir biçimde hizaya girecektir - ve yabancı hükumetlere aynı şeyi yapması için baskıda bulunması da olasıdır. 
 
Çin toprakları herhangi bir demokratik kıpırtıdan ya da isyancı hareketlerden yoksun görünüyor. Sadece periferdeki sıradan insanlar daha büyük politik ve ekonomik demokrasi talep etmek için yeterli solunum odasına sahipler.
 
TİCARETE AÇIK DEMOKRASİYE KAPALI
 
Çin lideri Deng Xiaoping, 1992 yılında ünlü “Güney Turu” na başladığında, net bir mesaj göndermeyi planladı:Tiananmen'deki yok etme post-Mao piyasalaştırmadan bir geri çekilme değildir. Çin hala ticarete çok açık. On yıldan kısa bir süre sonra, Çin, Dünya Ticaret Örgütü'ne katılarak, küresel kapitalizme olan bozulmaz taahhüdünü kanıtladı. Sosyalist ekonomiye geri dönüş yoktu.
 
2011 yılına gelindiğinde, Çin, dünyanın en büyük doğrudan yabancı yatırım alıcısı haline gelmişti. Bu, neredeyse otuz yıl öncesine kadar hiçbir yabancı yatırım almayan bir ülke için hayret verici bir başarıydı.(ABD sonradan unvanı tekrardan ele geçirdi.) Bir dizi faktör bu yatırım sağnağını tahrik ederken, demokratik hakların yoksunluğu belirleyici olmuştur. Yabancı sermaye, köylülerin topraklarını kullanmada söz sahibi olmadıkları ve işçilerin özgürce biraraya gelme, pazarlık ve grev haklarının reddedildiği bir yönetim şekline doğru hızla aktı. Olumlu bir yatırım ortamını sürdürmek, alış için ucuz işçilik ve arsa sunulduğu için, büyümeye takıntılı yetkililer için en öncelikli konu haline geldi. 
 
Çokuluslu şirketler -Clintonvari fantaziler içinde demokratik değişim temsilcileri- zevkle bu serbest bölge haklarından hoşlanmaya başladılar. Walmart ve Apple gibi Amerikalı dev yaratıklar, daha önce hayal bile edilemeyen bir ölçekte büyümelerine olanak veren, Çin merkezli tedarikçilere dışarıdan destek sağladılar. Başka hiçbir ülke, Çin gibi doğru kalitede, bu hacimde ve bu kadar hızlı ve güvenilir üretemezdi. Tüm haklardan mahrum işgücü başka hiçbir yerde bu şekilde disiplin altına alınamazken, üretim hacminin, kitlesel toprak mülksüzleştirmesi tarafından finansmanı üstlenildi (yüzbinlerce işçinin çalıştığı bir Foxconn tesisi için yeterli alan başka nasıl elde edilir?).
 
Kısacası, serbest piyasa girişimciliğinin standart taşıyıcıları olarak kabul edilen sayısız Amerikalı ve Avrupalı marka, sadece yüksek karların değil Çin'de demokrasinin yokluğunun da keyfini sürmüştür. Şirketler tedarik zincirlerinde insan hakları ihlallerini ve berbat iş koşulları ortaya çıkarıldığı her defasında utanç ve şaşkınlığı çaresizce dışa vururken, bunun üzerine şimdiye dek kaydettikleri en iyi şey, acımasız bir üretim rejimine rağmen ince ayar çekmekten ibarettir.  Demokratik haklara ilişkin derin sorular ortaya koymak düşünülemez - şirket yöneticileri olarak çıkarlarına ters düşer.
 
Yabancı şirketler giderek Çin'e sadece üretici olarak değil, tüketici olarak da bağımlı oluyorlar. Çinli seçkinler, sahip oldukları üstünlük bilinciyle, piyasaya dayalı baskı gücünü politik iradelerini öne sürmek için kullandılar. Son birkaç örnek bu dinamiği resmeder. 
 
Ocak ayında hükümet, Tayvan'ı çevrimiçi formlarında ayrı bir ülke olarak listeleyen yabancı şirketlere müsamaha etmeyip sert davranmaya karar verdi. Marriott, şirket, Tayvan, Hong Kong ve Macau'ya “ülkeler” olarak atıfta bulunan müşterilerine anket formu gönderdikten ve ABD merkezli bir çalışan sosyal medyada Tibet'in bağımsızlığını savunan bir yazıyı beğendikten sonra devletin ilgi merkezine ilk giren oldu. Hükümet daha sonra Marriot’un web sitesini ve uygulamalarını Çin'de bir haftalığına kapattı ve bir özür talep etti.
 
Marriott derhal, şirketin CEO'sunun “Çin'in egemenliğini ve toprak bütünlüğüne saygı duyduğunu ve onu desteklediğini” onaylayan bir açıklama yayınladı. Elbette oldukça kötülüğe alamet bir şekilde, mektubu, "bu işe karışan bireylere karşı, işten atma da dahil olmak üzere gerekli disiplin tedbirlerini alıyor olacağız," diye belirtti. Bundan kısa bir süre sonra da CEO tehdidinin peşinden gitti ve destek tweetini beğenmekten suçlu bulunan Nebraska'daki talihsiz çalışan Roy Jones'i işten attı.
 
Sadece birkaç hafta sonra, Mercedes Çin pazarına girişi korumak için kendi kendini cezalandıran bir sonraki şirket oldu. Suçu mu? Dalai Lama'ya atfedilen Instagram'da(Çin'de yasaklanan bir site) düpedüz banal bir özdeyiş yayınlamak: “Her açıdan vaziyeti gözden geçirin ve daha açık olacaksınız.” Şirket iletiyi bulur bulmaz, Almanya'nın Çin Büyükelçisi'ne yazarak, pişmanlık belirtti: “Daimler, kayıtsız ve duyarsız hatanın Çin halkına yol açtığı acı ve kederden dolayı büyük üzüntü duyar."
 
Aşağılık şirketlerin bu olayları kesinlikle içler acısıdır. Fakat şaşırtıcı değildir - Çin devletinin iradesine eğilmek, sadece iş anlamında mantıklıdır. Çin'in aşırı büyüme oranları, yüksek tüketime sahip bireylerden oluşan geniş bir nüfusu da üretti - bu sayının yüzde 1'i bile 14 milyon insana işaret ediyor. Geçen yıl, en önde gelen lüks otomobil üreticilerinden dokuzunun küresel satışlarındaki artışın neredeyse yüzde doksanı Çin'de kaydedildi. Mercedes ve diğer lüks markaların Çin pazarına erişimleri olmadan krize gireceklerini söylemek abartı olmaz.
 
Çin liderliği yabancı sermayenin bağımlılığının çok iyi farkındadır ve yön değiştirici politik turnusol testlerini şirketlerin geçmesini rahatlıkla talep edebilirler. Masum bir Dalai Lama özdeyişini önemsemelerine gerek yoktur - alttan gelen gerçek bir ayaklanma durumunda düzen ve  otoritenin yanında yer almaları için basitçe şirketleri terbiye ediyorlar. Ve Mercedes, Nazilerle mutlu bir şekilde işbirliği yaptıysa, aşırı karları sürdürmek için Tibet halkının onuruna gölge düşürmenin lafı bile olmaz.
 
AYÇİÇEKLERİ VE ŞEMSİYELER
 
1980'lerden beri, Tayvanlı yatırımcılar Çin ile daha derin bir ekonomik entegrasyondan büyük ölçüde faydalanmışlardır. Tayvan, New Taipei'de merkezi olan elektronik devi Foxconn en kayda değer örnektir. Ülkenin işçi sınıfının geleceği daha az umut vericidir. Tayvanlı sermayenin Çin'e doğru toplu yer değiştirmesi 1990'lı yıllardan başlayarak büyük çapta sanayisizleşmeye ve iş kaybına yol açtı. Daha yakın zamanlarda, Tayvan, yeni ve mevcut iş gücü piyasasının parçalara ayrılma süreçlerinin bir sonucu olarak yüksek düzeyde genç işsizliği, artan konut maliyetleri ve kısmi satın alma gücü ile sarılmıştır. Ekonomik sıkıntılar gittikçe daha da kendinden emin olan bir Çin'in “yeniden birleşme” taahhüdünün ezici varlığıyla bir araya geldiğinde, özellikle bir yığın Tayvanlı genci endişeye sürükledi. 
 
2014 yılında, bu hoşnutsuzluk “Ayçiçeği Hareketi” olarak bilinen şeyde protestolara dönüştü. O yılın başlarında, Kuomintang - Anakaraya karşı milliyetçi ve tarihi olarak düşman bir parti-, Çin'in Tayvan hizmet sektörüne yatırım yapma serbestliği taşıyan bir yasa tasarısını alelacele yürürlüğe koydu. Başkan Ma Ying-jeou, Çin'le olan daha derin ekonomik bağların Tayvan ekonomisini güçlendireceğini ve bu durumun yıllarca süren durgun büyüme ve durgun maaşlarla boğuşan bir ülkede cazip bir olasılık olduğunu savundu.
 
Ancak o yıl Mart ayında protestocular, Kuomintang diktatörlüğünün beyaz terör günlerini hatırlatan şeffaf olmayan politik sürece karşı muhalefet için bir gösteri çağrısında bulundular. Yüzlerce genç eylemci, derin bir siyasi kriz başlatarak, birkaç hafta boyunca Yuan Meclisi'ne girdiler ve sonra işgal ettiler. Yuan dışında yapılan kitlesel protestolar ve hükümet ile eylemciler arasındaki görüşmeler sonrasında tasarı masaya yatırıldı.
 
O yıl daha sonra, kitlesel isyanın daha da şaşırtıcı bir hareketi Hong Kong’un politik temellerini sarstı. 1997 yılından itibaren Çin'in yetki sınırları içine tekrar giren Hong Kong “bir ülke, iki sistem” ilkesi altında yönetildi - şehir kendi yasal, politik ve ekonomik kurumlarını sürdürmekte idi. Artan eşitsizlik, korkunç konut maliyetleri ve gençlere yönelik iş beklentileri de dahil olmak üzere bir dizi sosyal ve ekonomik sorunla boğuşan kent sakinleri, genel oy kullanma hakkı ve kendi yöneticilerinin doğrudan seçimini talep etmeye başladılar.
 
Pek çoğu, seçim demokrasisinin 1984 tarihli Ortak Deklarasyonun bir parçası olarak vaat edildiğini, İngiltere'den Çin egemenliğine geçişe yol gösteren bir belgeye işaret ettiğini belirtti. Ama Pekin'in farklı bir yorumu vardı: planları, az sayıda yönetici adaylarını önceden seçmek idi, daha sonra seçmenler serbestçe oy kullanabilirdi. 
 
Demokrasi yanlısı kampın eski nizamı, yeni nesil aktivistlerin genel oy hakkı ve doğrudan seçimleri talep etmek için doğrudan eylem dalgası başlattığı Eylül 2014'te bir kenara itildi. Sonbahar boyunca, aktivistler kentin yoğun şekilde ticareti yapılan noktalarında üç kitlesel işgal gerçekleştirdiler. Polis ve çete şiddetine direndiler ve düzenli olarak on binlerce insanı kitlesel mitinglerde seferber ederek ve "Şemsiye Hareketi" ismini alarak, yerel ve Pekin hükümetlerinden gelen tehditleri ortadan kaldırdılar.
 
Hong Kong’da ise, sonuç Tayvan’dan çok daha az ilham vericiydi. Giderek diktatörleşen ÇKP herhangi bir taviz vermeyi reddetti ve Aralık ayında tüm işgalleri tamamen ortadan kaldırdı. Birkaç yıl sonra, sivil toplum, akademi ve medyasınyal birlikte Pekin'in artan baskısı altında, Hong Kong'ta demokrasi beklentileri umutsuz görünüyor. 
 
Ne yazık ki, Çin içindeki demokratik değişim beklentileri daha da sönük. 1989'dan beri etrafı kuşatılmış olan Çin'in liberalleri son yıllarda geleceklerinin daha da kötüleştiğini gördüler. Rekabete dayalı seçimlerin herhangi bir fısıltısı ya da özgür basın dahi yeraltına sürüklendi.
 
Rejim, Marksistlere ve diğer solculara karşı da aynı derecede acımasızdı. Kasım 2017'de, Guangzhou'daki radikal bir okuma grubundan bir dizi aktivist öğrenci düzmece suçlamalarla tutuklandı. Bazı tutuklulardan gelen mektuplar gözaltında maruz kaldıkları şiddet muamelesini ortaya koyuyor(ayrıca karşı çıkmalarını). Benzer dinamikler, işçi aktivizmi adına sivil toplumda etkili olarak çok az yer tutan Guangzhou'daki işçi örgütleri üzerinde  Aralık 2015'te sahnelendi. 
 
ÇKP'nin, soldan veya sağdan gelen tehditleri bastırma konusunda hiçbir vicdan rahatsızlığı yoktur - basitçe partinin siyaset üzerindeki tekelini sorgulama, eleştirinin doğasına bakılmaksızın, afaroz edilmedir. Çift politik dışlama ve işçi sınıfı ve köylülüğün ekonomik sömürüsü/mülksüzleştirilmesi ile kolaylaştırılan dört başı mamur kapitalist dönüşüm giderek güçlünen ve kendine güvenen bir devlet yarattı. Xi Jinping'in, Guangdong'daki işçiler, Hong Kong'daki idealist öğrenciler ya da Daimler'in CEO'su rencide olacak diye düşmanlarıyla uzlaşacak bir ruh hali yok. Ve gittikçe yaptığı yanına kar kalıyor.
 
2014 SONRASI POLİTİKALAR
 
2014 hareketinden bu yana, Hong Kong'daki siyaset oldukça kırılgan hale geldi. Pekin'in inatçılığının talihsiz bir sonucu, açıkça Çin karşıtı olan ve Hong Kong’un bağımsızlığını savunan “yerelciler” in güçlendirilmesi olmuştur. Bu tür bir nativizm[göçü ve göçmen girişini engelleyerek yerel halkın etkilenmesini engelleme temeline dayanan siyasal akım], özgürleştirici beklentileri olan herkes için bir çıkmazdır.
 
Neyse ki, Hong Kong'da ve benzer şekilde Tayvan'da, Çin'den özerklik isteyen, siyasi demokratikleşmeyi ve geniş anlamda sosyal-demokratik ekonomik amaçları savunan,    yerleşik demokrasi yanlısı neoliberal partilere karşı bir meydan okumaya işaret eden ve nativizmin yerine koyacak alternatif sunan harekete dayalı politik partiler ortaya çıktı. 
 
Şemsiye Hareketi'nden çıkacak en önemli siyasi parti, önde gelen aktivistler Joshua Wong, Nathan Law ve Agnes Chow tarafından oluşturulan Demosistö'dir. Parti, hedefleri hakkında oldukça açık: “Demosist”ö, Hong Kong'da demokratik kendi kaderini kendi tayin etmeyi hedefliyor. Doğrudan eylem, halk referandumu ve şiddet içermeyen yollar vasıtasıyla, ÇKP ve kapitalist hegemonyanın baskısından ötürü şehrin politik ve ekonomik özerkliğini şiddetle talep eder." Bu tür bir dil, yeni partiyi, taktiklerden bahsetmeden, ekonomik ve toplumsal sorunlar üzerine eski nizam pan-demokratların soluna önemli ölçüde yerleştirir. Ve tesadüfen olmadan, adaylarını birbiri ardına diskalifiye etmek için inanılmaz girişimlerde bulunan Çin devletinin öfkesini yükseltir. 
 
Şimdiye kadar, devlet baskısı Demosisto'nun seçimle ilgili ilerleme kaydetmesini engelledi. Eğer parti ve demokrasi hareketi geniş kapsamlı olarak politik olarak ilerleme kaydederse, meclis ve mahkemeler dışında ve giderek artan bir şekilde onlara karşı olmak zorunda olacaklar. Zor bir halde, politik güç kullanma şansına sahip olmak istedikleri takdirde, diğer toplumsal hareketler ve işçi sınıfı ile bağlantı kurma çabalarını da tekrarlamak zorunda kalacaklar.
 
Çin’in doğrudan kontrolünden bağımsız Tayvan, işleyen bir seçim demokrasisini sürdürüyor. 2016'da Kuomintang seçimi kazanamadı ve Tsai Ing-wen'in başkanlığı devralmasıyla birlikte tarihsel olarak bağımsızlık yanlısı Demokratik İlerleme Partisi(DPP) iktidarı üstlendi.
 
Hükümeti ele geçiren kökten neoliberal DPP'den daha umut verici olanı, Yeni Güç Partisi'nin (NPP) kuruluşudur. Hong Kong’da Demosistō’de olduğu gibi, 2014’teki dalgalanmanın arasından NPP ortaya çıktı ve sadece Çin'den özerklik talepleri etrafında değil aynı zamanda Taiwan'ın politik sürecinin daha çok demokratikleşmesi için örgütlendi. “Tüm kaynakların ve ekonomik kalkınmanın sonuçlarının tüm insanlar tarafından paylaşılması gerektiğini” savunan platformunda tartışarak, NPP ekonomik sorunlar üzerine DPP'nin solunda kendisini konumlandırdı ve eğer kanunlaşırsa Asya'da türünün ilk örneği olacak olan eşcinsel evlilik yasasını destekledi. Pekin'in hayalkırıklığı karşısında, parti ilk denemesinde mecliste beş koltuğu ele geçirerek şaşırtıcı bir seçim başarısının keyfini çıkardı.
 
DEMOKRASİ BEKLENTİLERİ
 
Hem Tayvan hem de Hong Kong'da demokrasi aktivistleri, ABD ve Çin emperyal güçleri arasında sıkışıp kalan istikrarsız bir konumda bulunuyorlar. Joshua Wong, Nobel Barış Ödülü için Alex Chow ve Nathan Law ile birlikte onu aday gösteren Florida senatörü Cumhuriyetçi Marco Rubio ile bir araya geldi. Donald Trump’ın Aralık 2016’da Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in tebrik telefonunu kabul etme kararı, ABD'nin davalarına büyük bağlılık gösterdiği beklentisi içinde olan Tayvan’daki demokrasi aktivistlerinde sevinç uyandırdı. 
 
Ancak Rubio ve Trump'ın demokrasi umurlarında değildi ve bu hareketler ve ABD'deki sağcı güçler arasındaki herhangi bir ittifak onların uzun vadeli çıkarlarını muhtemelen tehlikeye atacaktı. Güya meseleyi vurgularmışcasına Trump kısa bir süre önce dönem sınırlamasını[başkanlıkta] kaldırmaya yöneldiği için  Xi Jinping'i övdü. Ne yazık ki, Hong Kong ve Tayvan'daki pek çok eylemci, Çin'in varlıklarına daha büyük bir tehdit yarattığını ileri sürerek, mali ve askeri ABD desteği peşinde koşmayı savundu.
 
Bir açıdan bu oldukça anlaşılabilir. Küresel olarak zinde ve ilkeli emperyalizm karşıtı hareketlerin yokluğunda bu gibi yerlerdeki demokrasi eylemcilerinin Çin İmparatorluğu karşısında ABD ile ittifak yapmalarından başka seçenek yok gibi görünür. Ancak ABD, Tayvan ya da Hong Kong'a karşı doğrudan bir tehdit oluşturmasa bile, yine de barış, gerçek demokrasi ve sosyalist politikalara karşı küresel olarak en büyük tehdittir; bu, Çinli otoriter kapitalizm ile mücadele edenlerin hesaba katmak zorunda olduğu bir gerçekliktir. Liberal demokratik hükümetlerin kayda değer sessizliği ve ÇKP'nin dayandığı otoriterliğe rağmen Avrupa-Amerika sermayesinin yaltakçılığı net bir uyarı olmalıdır. 
 
Tayvan ve Hong Kong'dan gelen umudun bu kıvılcımları Çin topraklarına yayılabilir mi? Kısa ve orta vadede, cevap hemen hemen hayır. ÇKP, periferdeki demokrasi aktivistlerini “Çince karşıtı” olarak tasvir etmekte oldukça ustadır. Ve aslında bu hareketlerdeki Çin karşıtı ya da anti-komünist olan marjinal ama zehirli sesler, Anakaradakileri buna inandırmak için bu gülünç savı yeterince haklı çıkartır.
 
Aynı zamanda, otoriterliğin ve yerel ve yabancı sermayenin aynı şekilde acımasız sömürüsünün zehirli birleşiminden en çok acı çeken Çin halkıdır. Xi'nin siyasi rejimi ekonominin vatandaşlarının büyük çoğunluğunun yararına çalışmasını sağlayamaz. Bu çok açıktır. Bununla birlikte bu henüz telaffuz edilemez.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ