Özgürlük

HİNDİSTAN'DA 1968

 
 
27 MAYIS 2018
 
(Ç.N.: Daha önceki çevirilerimizde geçmişteki sosyalizm deneyimlerine ve sosyalist modellere yer vermiştik. Finlandiya, İsveç, Yugoslavya, Çekoslavakya, Avusturya, Afganistan ve diğerleri... Şimdi sıradaki Hindistan... Bu çevirileri yapmamızın sebebi sosyalistlerin nerede yanlış yaptıklarını görmektir. Bir sosyalistin öncelikli yapması gereken kapitalizmden önce kendini eleştirmeyi öğrenmesidir. Sovyetler Birliğinin çöküşünün önemli nedenlerinden biri de budur. Kapitalizme saldırmaktan kendini eleştirmeye fırsat bulamadı ya da kapitalizm eleştirisini kendi zaaflarını örtmekte ustaca kullandı. Unutulmaması gereken tek şey var: "Eleştiri ve özeleştirinin olmadığı yerde çürüme başlar." Ve ne acıdır ki, "geçmişin geleneklerinin bir karabasan gibi üstlerine çöktüğü" Türkiye'de sol örgütler, geçmişin liderlik kültlerinden ve kahramanlık klişelerinden kurtularak bu eleştiri ve özeleştirileri yapabilmiş değildir ve halen örgüt içerisinde gerçek bir demokrasiye sahip değillerdir(karşıt görüşlere kesinlikle yer verilmez ve sansür uygulanır). Yapıldığı söylenenler ise sadece göstermeliktir ve uygulamada hiçbir karşılığı olmamıştır. Pratikte her şey eskisi gibi sürmektedir. "Ancak kendinde devrim yapan devrimci olabilir." Kendinde yapamayıp başkalarında yapan değil! Despotizme doğru savrulan bir otoriteye birleşik toplumsal muhalefet yapacağız diye sosyalist sol örgütlerin savruldukları yeri görmezden gelemeyiz. Bir sosyalistin yeri ulusalcılığın, kemalizmin, milliyetçiliğin, burjuva sözde demokrasisinin yanında değil hangi dinden, hangi dilden, hangi ırktan, hangi kültürden, hangi cinsiyetten olursa olsun doğabilimsel devrimci yoldan ezilenlerin yanında yer almaktır. Biz Özgürlük olarak bunu yapmaya elimizden geldiğince yanlışlarımızla doğrularımızla çaba sarf ediyoruz. Toplumsal muhalefet ancak bu şekilde toplumsal bir birleşme ile eleştiri ve özeleştiri çatısı altında toplanmakla mümkün olabilir. Genel olarak sosyalist sol yukarıda bahsettiğimiz yanlışlardan muzdarip olsa da bu sorunları aşmaya çalışanlar da azımsanmayacak sayıdadır. Sınıf mücadelesi politikanın bir aracı değildir, olmamalıdır. Sınıf mücadelesinin aracı politikadır. Geçmişte amacı unutup aracı amaç yapanların sonunun ne olduğunu tarih bütün trajedisiyle yazıyor. Bizim amacımız devrimci yoldur. O yol da salt iktidarı ele geçirme mücadelesi değil, sınıfları yok etme mücadelesidir. Bu aynı zamanda gerçek Marxizmin de yegane amacıdır!)
 
emergency-kjlD--621x414@LiveMint
1960’tan 1980’e sınıf mücadelesinin küresel döngüsü içindeki Hindistan
 
Hindistan'da 1968'in daha geniş tarihsel geçmişine bakarak, 1968 küresel ayaklanması hakkında hırçın yoldaşlarla(Almanya) bir tartışma toplantısı için düşüncelerimizi aşağıda yazdık.
 
1. "Bağımsızlık" birleşmiş bir ulusal kurtuluş hareketi yoluyla kazanılmadı, gel gör ki yerel burjuvaziye devredildi.
 
İngiliz sömürge yönetimine karşı sayısız ayaklanma ve Gandi'nin tuz yürüyüşlerine ve işbirlikçi olmayan çağrılarına rağmen sömürgeci iktidar, güney kürenin diğer eski kolonilerinde olduğu gibi bir halk kurtuluş hareketi tarafından devrilmedi aksine 1947'de İngiliz yönetimi tarafından devredildi. Bazı içsel gerginliklerin yanı sıra İkinci Dünya savaşı İmparatorluğu yorgun düşürdü. "Bağımsızlık," bundan dolayı, koloni karşıtı bir halk hareketinin tecrübesiyle birleşmiş yeni bir devlet tarafından değil, İngilizler tarafından kurulmuş böl-ve-yönet aygıtının yönetimini ele geçiren merkezi bir devlet tarafından karakterize edildi: "Bağımsızlık" sonrası Pakistan'ın ayrılmasına, yeni ulusal dil olarak Hintçe'yi zorla kabul ettirme girişimine karşı Hindistan'ın güneyinde dil isyanlarına sahne oldu ve 1948'te 40.000'den fazla insanın öldürüldüğü Hydarabad gibi geriye kalan 500 yerel saltanatlı eyaletler ile askeri çatışma vardı. "Ulus inşası" dış bir düşmana karşı değil ancak gelecek on yıllar içinde büyük bir etkiye sahip olmaya devam edecek olan dini, kast temelli ve bölgesel kavga anlamına gelen iç bölünmelere karşı gerçekleşti. Bu, ulusal alandan ziyade yerelin kırsal ve tarımsal (emek) pazarlarının hala hüküm sürdüğü ekonomik bir yapı tarafından desteklenmiştir. 1949 Çin'indeki devrim/ulusal kurtuluş, Çin 1949'daki devrim / ulusal kurtuluş, büyük toprak sahiplerinin nüfuzunu ve (ataerkil) kişisel sömürü biçimlerini durdurmayı zorunlu kılarken,Hint Meclisi egemen sınıfının sosyal tabanı kesinlikle büyük toprak sahipleriydi. 
 
2. Hem kırsal hem de sanayi işçilerini temsil eden tek örgüt olarak Hindistan Kömünist Partisi ulusal demokratik ilerleme projesine bütünleşmiş kaldı. 
 
En azından resmi olarak, sanayi işgücünün küçük toplulukları ve küçük köylü ve tarımsal proletaryanın engin iç bölgeleri arasında köprü kuran tek örgüt Hindistan Komünist Partisi(HKP) idi. HKP, koloni karşıtı bir halk cephesini pekiştirmek için zamanında diğer komünist partilerin rolünü devralmadı. Bu, HKP'ye Britanya devletini ve ordusunu desteklemeyi emreden Stalin’in İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na karşı dış politikası yüzündendi. Savaştan sonra HKP, etkisi azalan, reformist bir güç haline gelme yönüyle İtalya'daki İtalyan Komünist Partisi'ne benzer bir şekilde hareket etti. Örneğin, 1947'deki Telangana bölgesinde fakir köylüler ve kırsal işçiler, yerel Müsüman hükümdarın despotizmine karşı mücadeleyi genel mahiyette daha büyük toprak ağalarına karşı silahlı bir ayaklanmaya döndürdüler. Bu isyanı desteklemek yerine, parti liderliği barış ve "demokratik araçlarla" mücadele etmeye dönme çağrısında bulundu. Sonuç olarak, Hindistan devleti isyanı bastırmayı başardı. 1962'de Hint-Çin savaşı sırasında HKP, sosyalist saldırgan ülkeye karşı kapitalist Memleketi destekleyerek vatansever karakterini gösterdi. Bu, partide bir bölünmeye yol açtı: 1960'ların sonlarında Batı Bengal ve Kerala'da seçimler yoluyla iktidarı ele geçiren daha çok Çin-odaklı Hindistan Komünist Partisi(Marxist) kuruldu. Son olarak önemli noktalardan bir tanesi de, HKP 1975'te Olağanüstü Hali dayatan kararında Indra Gandhi hükümetini de ayrıca destekledi, kısmen çünkü "anti-faşist bir önlem" olacağını deklare etmişti; kısmen çünkü HKP ilerici adımlar olarak geçmiş yıllar boyunca madenciliğin ve bankacılık sektörünün kamulaştırıldığını görmüştü. 1960'larda ve 1970'lerde hem HKP hem de HKP(M)'ye karşı tek “devrimci” muhalefet, şehirli işçi sınıfını büyük ölçüde ihmal eden Maoistlerin tekeli altındaydı.
 
3. Köylüler ve kırsal proletarya 1960'ların başlarında büyük çoğunluğu oluşturuyordu.
 
1960'larda nüfusun yaklaşık yüzde 80'i hala kırsal bölgelerde yaşıyordu, yaklaşık yüzde 40'ı topraksız işçiler olarak ayakta duruyordu. Toprak reformları Yeşil Devrimin öncü gücü haline gelen orta büyüklükteki köylülüğe fayda sağlamıştır. Bu, 1960'ların ortaları ve 1970'lerin ortaları arasında yaklaşık yüzde 150 oranında buğday üretim artışına eşlik etti. Küçük köylüler ve zanaatkarlar kayboldular ve proleterlere dönüştüler, ör. Kerala’nın toplam kırsal nüfusu içinde kırsal işçilerin payı 1951’de yüzde 39’dan 1971’de yüzde 63’e yükseldi. Yüzlerce yıllık kasta dayalı köy ekonomisi, 1960'larda, özellikle de 1969-1974 döneminde kuzey Hindistan'da (Pencap, Haryana) hızlı bir şekilde dönüştü: elektrik verme, kırsal ulaşım ve işgücü piyasalarının genişlemesi, topraksız emekçilerin kişisel ve kast hakimiyetlerini sorgulamaları için maddi koşulları oluşturdu. Kapitalist çiftçilerin kendileri ataerkil tahakküme ve emekçileriyle nesiller arası bağlara daha az ilgi duyuyorlardı; pazar odaklı çiftçiliğe ve daha yüksek yatırım seviyelerine geçişleri, emek mevsimlik olarak gerekli olduğunda emek için ödemeye sadece hevesli oldukları anlamına geliyordu. Mevsimlik istihdam sıkışırken, şehir merkezlerine göç halen önemli kaynaklar gerektiriyordu - bu kırsal gerginliklerin artmasına yol açtı.
 
4. 1960'ların ortalarında küresel ekonomik kriz Hindistan'da yankılandı.
 
1951'de Nehru hükümeti ilk 5 yıllık planını yürürlüğe koydu. Kamu sektöründe sermaye teşekkülünün yıllık büyümesi 1950'lerden 1960'ların ortalarına kadar yüzde 9'un üzerindeyken, o zamandan itibaren yüzde 0,7'ye geriledi. 1955-65 arasında, toplam sanayi üretimi yıllık ortalama yüzde 7,8 oranında artmıştır. Takip eden on yılda (1965-75) oran yüzde 3,6'ya düştü. Daha geniş bir düzeyde reel ücretler ve kişi başına düşen gelir 1960'ların ortalarından itibaren azaldı. Dünya Bankası ve ABD (dış yardımın yüzde 60'ını oluşturan) aracılığıyla dış yardım, ilk olarak Hint devletine ticaretin serbestleştirilmesi ve paranın değerinin düşürülmesi üzerinde baskı yapmak için kullanıldı, ancak küresel kriz tepmesiyle birlikte dış yardım da yavaş yavaş azaldı: 1962 yılında 1 milyar dolar iken 1969'da 318 milyon dolara geriledi. Enflasyon oranı arttı ve kredi sistemi kurudu. Temmuz 1969'da Indira Gandhi, ülkenin en büyük 14 bankasını kamulaştırdı. Birkaç yıl sonra madencilik sektörünü kamulaştırdı - kriz yönetimi için kaynakları merkezileştirme eylemi. Mezunlar arasındaki işsizlik seviyeleri hızla arttı, örneğin 19702lerde büyük huzursuzluklara sahne olan eyaletlerden birinde, Bihar'da kolejlerin sayısı 1951-52'den 1966-67'ye yüzde 284 arttı. Böylece, daha çok genç okula giderken, 1967'de 14.000 işsiz mezunu vardı. 1972'de bu sayı 66 bine yükseldi.
 
5. Naxalbari 1967 ayaklanmasından Kolkata 1970'e: Maoizm yoksullaştırılan kırsal fakir kesim ve hoşnutsuz şehirli orta-sınıf gençlik arasında bir bağ oluşturdu.
 
Kırsal alanlarda ve kentsel alt orta sınıftaki gençler arasında huzursuzluk arttarken, 1967'de HKP(M) ve diğer sol partiler Batı Bengal eyaletinde Birleşik Cephe hükümetini kurdular. Nepal sınırına yakın, kuzeyde uzak bir kırsal bölge olan Naxalbari'de topraksız işçiler ve politik militanlar polis baskısına karşı misilleme olarak silahlı saldırı başlattılar. Birleşik Cephe hükümeti, merkezi devletin silahlı kuvvetlerine ayaklanmayı bastırmada yardım etti. Bu, HKP(M)'yi böldü ve iktidardaki HKP(m) ve gelecek vadeden HKP(ML) arasındaki gelecek düşmanlıkların işaretini verdi. HKP(ML) silahlı kırsal mücadelenin partisi oldu. Naxalbari ayaklanması, tüm dünyadaki yaşıtlarıyla birlikte sınırın karşı tarafında gerçekleşen Kültür Devrimi'ni idealize eden hoşnutsuz öğrenci neslinin sembolü haline geldi. Binlerce öğrenci kırsal kesime gitti, kırsaldaki yoksulların seferberliğini destekledi ve uzun süreli halk savaşını başlatmaya çalıştı. Silahlı gerilla birimleri devletin ve toprak sahiplerinin şiddetli baskısına tepki olarak kuruldu ve komşu eyaletlere yayıldı. Örneğin, 1970'te Bihar'da, geçmiş yıllardan yedi kat daha fazla kayıtlı 600 tarımsal galeyan vardı. Grevler, kırsal kesim yoksullarının çoğunlukla ücrete bağımlı özelliğini yansıtan mücadelenin en önemli şekli idi. Genel Maocu çizgiyi takip eden HKP(ML) çoğunlukla sanayi işçilerini göz ardı etti, fakat şehirli orta sınıf içinde önemli takipçilere sahipti. Maocular orta-sınıfın bazı özlemlerini sarmaladılar: emperyalizme karşı vatanseverlik,  çökmüş saltanata karşı halk iktidarı, oligarşi bürokrasisi yerine gerçek demokrasinin gelişmesi. Maocuların polis memurlarına, profesörlere, patronlara ya da diğer partilerin aktivistlerine (çoğunlukla HKP(M) ve Meclis) ve devletin isyankar gençliğe acımasız karşılığı sonucunda tek başına Kolkata'da 170/71'de 1800 kişi öldü. Bu anlamda 1968'de Hindistan'da Berkley veya Paris'ten ziyade referans noktası haline gelen Kültür Devrimi oldu. Bununla birlikte küresel hareket etkili oldu, ABD'deki Kara Panterler deneyimine doğrudan atıfta bulunan "dokunulmaz" kastın aktivistlerinin siyasi bir örgütü olan Dalit Panterleri'nin 1972'de Bombay'de kurulması ile örneğin sembolize edilen. Asıl Hindistan Dalit-Ambedkarite Cumhuriyetçi Partisi'nin yatıştırıcı politikalarıyla hayal kırıklığına uğrayan Dalit Partisi, yerel örgütlenmelerin büyüklüğü yaklaşık 25.000 üyeden az olsa da, Kara Panterlere benzer bir kırılma sergiledi.
 
6. Gujarat ve Bihar'daki halk hareketleri ve 1974'teki demiryolu grevi: "tüm devrim" parlamenter değişikliklere odaklandı.
 
1960'ların ortalarından 1970'lerin başlarına kadar gerilimlere neden olan sadec içsel tahrikler değildi. Hindistan egemen sınıfı, çoğunluğu Hintli 9 milyon civarında mültecinin doğu Hindistan'a göçüne neden olan Bangladeş'in Pakistan'dan ayrılma savaşında, 1965 ve 1971'de Pakistan ile savaştı. Başlangıçta bu, halkın hoşnutsuzluğunu dış düşman korkusuna kanalize ederken, askeri seferberlik, özellikle 1973 küresel petrol şokundan sonra, devlet maliyesini üzerinde daha fazla baskı uyguladı. Bu iç sorunu azdırdı. 1974'e kadarki iki yıllık dönemde ücretler kesilmeden dondurulurken, fiyatlar neredeyse iki kat arttı. Hindistan'ın ithalat hesabında ham petrol ve petrol ürünlerinin payı 1972/3'te yüzde 11'den 1974/5'te yüzde 26'ya fırladı. Enflasyon arttı ve karaborsa yayıldı. Bu, 1974 ve 1975'teki iki önemli halk hareketini başlattı: Resmi lideri Jayaprakash Narayan'ın adını taşıyan Bihar/JP ve Gujarat adıyla anılan hareketler. Bu kitle hareketlerinin toplumsal tabanı, öğrenciler ve beyaz yakalı işçiler ve onların sendikalarıydı. Odak noktası, enflasyon ve karaborsacıların istifçiliğinin yanı sıra 1947'den beri iktidarda olan Kongre Partisinin yol açtığı yozlaşma idi. Hareket, üniversite işgallerini, istif mallarıyla dolu şüpheli depoların basılmasını, polisle şiddetli çatışmaları, bunun yanı sıra yol ve demiryolu kapatmalarını tetikledi. Gujarat'ta toplumsal huzursuzluk devletin kendi baskıcı organlarına nüfuz etti. "Lucknow Ayaklanması" sırasında para-militer Silahlı Eyalet Polis Teşkilatının mensupları, baskı yapmaları istenen öğrenci göstericilerin sıralarına katılarak yetersiz maaş ve acınası çalışma koşullarına karşı isyan ettiler. Bu dostluğun sınırları vardı; Ocak 1974'te Gujarat'da 100 kişi devlet güçleri tarafından öldürüldü, yaklaşık 3.000 kişi yaralandı ve 8000 kişi tutuklandı. Bihar hareketi, bu olaylarla tetiklendi ve bazı idari reformlar ve "tam devrim" adı altında ufak ölçekli sanayilerin canlanmasını talep eden politik lider JP Narayan'ın daha çok kontrolü altında kalsa da benzer yollar izledi. Bihar şehri gösteriler ve 400 kamu sendikasının grevleri ile sarsılırken, demiryolu sendikaları Mayıs 1974'te Hindistan genelinde grev çağrısı yaptılar. Çoğunlukla yüksek ücretler ve daha az çalışma saatleri talep eden 1,7 milyon işçi greve katıldı. Demiryolu taşımacılığına dayanan çelik ve kömür gibi ana sanayi merkezlerine yayılma tehdidinde bulundu. Grev çağrısı için 1974 Nisan'ının 8'inde karar verildi. Indira Gandhi, bu çağrıya, sömürgeci günlerden miras kalan “Hindistan Nizamını Koruma” hükümleri uyarınca grevi yasadışı ilan ederek yanıt verdi. Grev aktivistleri İç Güvenlik Yasası gereğince tutuklandılar. Buna rağmen grev hala devam etti ve 8 Mayıs'tan 27 Mayıs'a kadar sürdü. Bu dönemde 50.000'den fazla işçi hapse gönderildi ve 15.000 kişi işini kaybetti. Bu baskı açıkça bir yıl sonraki olağanüstü halin de habercisiydi.
 
7. 1975'ten 1977'ye Olağanüstü Hal: gelişimsel diktatörlüğün bir aşaması
 
1975'teki olağanüstü halin dayatılması, 1973 krizinin ağırlaştırdığı toplumsal huzursuzlukla baş etmenin bir tedbiridir. Aynı zamanda, Şili'den Polonya'ya kadar dünyanın diğer yerlerindeki çok acımasız benzer politikalara yönelenleri takip eden Hindistan'ın dünya sistemi içindeki politik ve ekonomik entegrasyonunun da bir işaretiydi. Hint milliyetçisi RSS gibi sağ kanat muhalefete karşı "anti-faşist bir önlem" olarak ilan edilen ve Hindistan Komünist Partisi tarafından desteklenen olağanüstü hal çoğunlukla şehirli ve kırsal proletaryayı hedef aldı. Başlangıcından bitişine kadar geçen yirmi ayda 200.000 muhalif tutuklandı, kentsel alanlar gecekondu yıkımlarında bir artışa tanık oldu, örn. Delhi'de yaklaşık 71.000 yoksul insan şehir merkezinden sürüldü, çoğu kez kaba kuvvetle(Türkmen Kapısı katliamı). Hem kentsel hem de kırsal alanlarda proleterler kısırlaştırma programları tarafından hedeflendi: yaklaşık 11 milyon insan (çoğunlukla erkek proleterler) olağanüstü hal sırasında kısırlaştırıldı. Birçoğu polis tarafından toplandı ve itaata zorlandı. Bunlar çok iyi bilinen gerçekler olsa da, olağanüstü halin sanayi işçileri üzerindeki etkisi daha az belgelenmiştir, örneğin Faribad'taki birçok işçi, işin yeniden yapılandırılmasını ve yoğunlaştırılmasını zorla kabul ettirmek için yönetimin grev yasağını nasıl kullanıldığını anlattı. Yeniden yapılanma ve kapitalist saldırının ne ölçüde olduğuna ilişkin bazı rakamlar: Olağanüstü Halin ilk ayları içinde çokuluslu şirketlerde çalışan 20.000 işçi işten çıkarıldı; Olağanüstü Halin ilk yılında toplam 70.000 işçi işten çıkarıldı. Olağanüstü Hal lokavtları boyunca bir kişinin bir günde yapabildiği iş miktarının neredeyse yüzde 95'inin kaybolmasına sebep olundu. 1975'in ilk yarısında 17 milyon iş günü tutan iş grevlerle "zayi" oldu, ikinci yarısındaki sayı ise sadece 2 ila 4 milyon iş günü idi. Grevler yasadışı ilan edildi, genel bir ücret dondurma uygulandı ve yıllık yasal prim ödemesi yüzde 50 azaldı. 1976'da 1975 yılına göre sanayi üretiminde yüzde 10'luk bir artış yaşanırken, aynı dönemde işsizlik oranı yüzde 28 arttı. Olağanüstü hal toplumsal bir baskıya dönüştü. Daha önce var olan enflasyon ve işsizlik nedeniyle ortaya çıkan toplumsal öfke, kırsal kesime, kentte çalışan gecekondu mahallelerine ve fabrikalara kadar yayılan otoriter hakimiyet tarafından azdırıldı. Aynı zamanda, “işçi sınıfı kurumsallaşması”nın iki ana gücü olan Kongre ve Hindistan komünist Partisi, işçi sınıfı arasında kendilerini büyük ölçüde itibarsızlaştırdılar. 1977-1979 yıllarında işçi sınıfı mücadelelerinin ani yükselişi sırasında Kongre sendikası(INTUC) ve HKP sendikası(AITUC) tamamıyla bir kenara itildiler.
 
8. 1977'den 1979'a Olağanüstü Hal Sonrası: işçilerin özerkliğine bir bakış
 
Örneğin Kolkata'da hint keneviri fabrikalarına, Bombay'da tekstil fabrikalarına, Jamshedpur'da çelik üretim tesislerine ya da Dhanbad'da kömür madenlerine dayanan,eski işçi hareketi büyük ölçüde Hindistan Komünist Partisi'ne bağlıydı ve çoğu zaman kast yönünden daha fazla ayrışmıştı. 1960'lardan itibaren yeni sanayi merkezleri ortaya çıktı, bir tanesi Haryana Faridabad'da, aynı zamanda Indore, Kanpur, Pune, Bhopal'da ... Kırsal kesim emek pazarı ve köylülerdeki değişimler farklı kast ve dinden olan proleterleri şehre getirdiği için buradaki işçiler daha çok karışıktı. Sanayi daha fazla modern biçimdeydi ve genellikle uluslararası yatırımla bağlantılıydı. 1970'lerden önce, 1969'da Faridabad'daki East India Pamuk Fabrikası'nda ya da 1973'te Goodyear'da şiddetli grevler oldu, ancak gerçek patlama 1977'deki olağanüstü halin kaldırılmasından sonra oldu. Yöneticilerin gece vardiyaları sırasında dövülmesi, en düşük kasta mensup fabrika temizlikçileri tarafından yönetici kantinlerine el konması ve sık sık yasadışı grevlerle birlikte iki yıl boyunca, Faridabad gibi sanayi bölgeleri neredeyse kontrolsüzdü. Eş-dost Meclisi'ne karşı demokrasinin savunucusu olarak kendini kutsayan yeni seçilmiş Janata hükümeti huzursuzluğu bastırmak için çok sert tedbirlere başvurmak zorunda kaldı. Örneğin, 1977'de Kanpur'daki Swadeshi Cotton Mill'de veya 1979'da Faridabad'da. 26 Ekim 1977'de, birkaç hafta boyunca maaşlar ödenmedikten sonra, Swadeshi Cotton'daki 8.000 işçinin çoğu fabrikayı kuşattı ve baş yöneticileri rehin aldılar. Sendikalar dahil değildi, tüm ana sendikaların liderleri dövüldü. İşçiler fabrika çatısına gaz tüpleri ve asit şişeleri yerleştirdiler ve havaya uçurmakla tehdit ettiler. İşçilerin ücretleri, 54 saatlik “kuşatma” sonrasında ödeniyordu. Devam etmekte olan çeşitli çatışmalar 6 Aralık'ta zirveye ulaştı ve yaklaşık 1000 işçi tekrar fabrikayı kuşattı. Silahlı güvenlik görevlileriyle sorun çıktı, çatışmada iki yönetici öldü. Polis, işyerlerinde öncü işçi kitlesine ateş ederek müdahale etti. Resmi rakamlar 11 işçinin öldüğünü belirtirken, işçiler 100'den fazla insanın öldüğünü söylediler. Benzer bir durum, 1979'da bir grev dalgasının ardından Faridabad'da meydana geldi.  "Liderlikleri" ardında genel huzursuzluğu hizaya sokma girişimi içinde belli başlı sendikalar ve artı neo-Maocular 17 Ekim 1979'da Faridabad genelinde grev çağrısı yaptılar. Devasa bir kalabalık, Neelam Chowk yakınlarında büyük bir üstgeçidin altında toplandı. Kısa bir provokasyondan sonra polis, üstgeçitin her iki tarafındaki stratejik pozisyonlardan ateş etmeye başladı. Resmi rakamlar 17 kişinin öldürüldüğünü söylerken, resmi olmayan rakamlara göre 100 ile 150 ölü vardı. Bazı işçiler olay yerinden birkaç mil uzakta evlerinin önünde polis tarafından öldürüldü. 1970'lerin sonlarındaki şiddetli baskılar, 1980'lerin yeniden yapılandırılmasının önünü açtı: kitlesel işten çıkarmalar, işçilerin saldırısını yavaş yavaş bitiren yenilikler, baskı makineleri ve otomatik dokuma tezgahları. 1982'deki 200.000 ila 300.000 işçiyi içeren büyük Bombay tekstil fabrikası grevi, 1980’deki FIAT saldırısına ya da 1984’te İngiltere’de madenciler grevine denk düşebilir: emekçi gücünün son kalan kalelerine politik olarak düzenlenmiş bir saldırı. Hindistan ekonomisi, 1980'lerin geri kalanı boyunca kendisini, 1990/91'deki diğer büyük küresel ekonomiler gibi dış borç yükü altında çöküşe doğru sürükledi.
 
9. Sonuç
 
1960 ve 1970'lerde Hindistan'da hakiki bir şekilde örgütlenen ve kendini ilan eden devrimciler Maocular idi. Ancak, Hindistan'ın gericiliğinin üstesinden gelmek için demokratik bir devrime ihtiyacı olan yarı-feodal ve yarı-kapitalist bir toplum olduğunu iddia etseler de, geriye dönüp baktığımızda, kapitalist koşullar altında gerçek devrimci gücün sınıf mücadelesi olduğunu görebiliriz. Hindistan'daki toplum kalkınmada bir sıçrama geçirdi. 1960'larda Hindistan'da yaşayan 400 ila 450 milyon insan vardı; bugün 1.3 milyardan fazla var. Ortalama yaşam süresi o zamanlar 45 yaş civarındaydı, bugün ise 70'e yaklaştı. Hala kırsal bir toplum olsa da tarım GSYİH'nın sadece yüzde 15'ini oluşturmaktadır - otuz yıl öncesine kadar yüzde 30'un üzerindeydi. Çin'deki akranları gibi, bugünlerde genç çalışanlar cep telefonları ve internet sayesinde dünya hakkında daha fazla şey biliyorlar. Tata gibi şirketler İngiltere'deki araba fabrikalarını ve dünyanın dört bir yanındaki çelik tesislerini işletiyorlar. 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında proleterler kırsal alanlar ve endüstriyel merkezler arasında düzenli bir göç bağlantısı kurmaya başlamışlardı - bundan önce hem köy hem de şehri kapsayan gerçek devrimci ayaklanma orta ve üst sınıfların ellerinde geleneksel olarak bulunan resmi örgütlere bağlı olurdu.
 
Daha geniş bir işçi sınıfı sosyal dönüşümü için potansiyel olarak, belki de 1968 biraz erken oldu.
 
AngryWorkers, Mayıs 2018
 
*www.angryworkersworld.wordpress.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

ARJANTİN: Peso'nun Çöküşü - Dünya Ekonomisinin Durumunun Uğursuz İşareti



Jack Halinski-Fitzpatrick 25 May 2018

2018'in başlangıcından bu yana, 1 dolar 25 peso'ya ulaşırken, Arjantin peso'su dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetti. Krizin şiddeti, hükümeti faiz oranlarını yüzde 40'a kadar çıkartmaya zorladı. Görünen o ki bu da pek işe yaramadı; hükümet, sendeleyen ekonomiyi ayağa kaldırma adına multi-milyar dolarlık IMF kredisine başvurmak için girişimlerde bulundu. Görünen o ki, açık mavi bir gökyüzünden şimşek gibi gelerek kapıya dayanan bu felaketin gerçekte ortaya çıkardığı şey Arjantin ve dünya ekonomisinin kırılgan halidir. 2008 mali krizinin ardından, ekonominin çöküşünü önlemek için çaresiz bir önlem olarak, ABD merkez bankasının bilançosunun büyüklüğünü üçe katlayarak 4,5 trilyon dolara ulaşmasıyla birlikte,  ABD ve Batı hükümetleri parasal genişlemenin - veya basit bir ifadeyle, para basmanın - muazzam bir programını başlattılar. Buna ek olarak, merkez bankası faiz oranlarını 2008 Aralık ayında yüzde 0,25'e düşürdü. Bu, Business Insider'a göre, faizin 5000 yıllık tarihinin en düşük seviyesiydi. 

Ancak, sisteme pompalanan fazladan para reel ekonomiye yatırılmadı. Eğer sistemde aşırı kapasite varsa, o zaman paranızı niçin üretim artışına yatırasınız? Gerçekten de, krizden sonra, kapasite kullanımı - tüm üretken güçlerin tam olarak kullanılması halinde üretilebilecek potansiyel üretime karşı fiili üretimin oranı - Ocak 2008'de yüzde 81 iken, Haziran 2009'da yüzde 67'ye düştü. Ek olarak, AB ve ABD'de 2008'den itibaren topluca yatırım oranları, en azından 60'lardan beri en düşük seviyeye, GSYİH'nın yüzde 20'sinin altına düştü. Açıkçası yatırım üretken pazarlara yönlendirilmedi çünkü ekonominin zayıf hali bu alanlarda daha az kar elde edebilme anlamına geliyordu.

SPEKÜLASYON SEFAHATI

Bunun yerine, bu para akışı spekülatif ticarete yöneldi ve bu da ekonominin çeşitli alanlarında birtakım balonların oluşmasına yol açtı. Bunlardan birisi borsa idi. Örneğin, Dow Jones 2008'de 15,015.98 idi. Bu, Şubat 2009'da 8.341,32'nin altına düştü ama nicel genişleme[parasal] ile birlikte bu rakam Ocak 2018'de son 100 yılın en yükseği olan 26.437,03'e yükseldi. Bu para aynı zamanda gayri menkule yöneldi ve pek çok şehirde konut balonları oluştu. Örneğin, Londra'da bir evin ortalama fiyatı 2009 yılında 250.000 £ civarındaydı. Ancak, Ocak 2018'de bu yaklaşık 479.000  £'a fırladı. Tüm bunlar üretim ve ücretlerde gerçek bir artış olmadan oldu.

President of Argentina Mauricio Macri Vice President of the United States Michael R. Pence in Buenos Aires 15 August 2017 White House
Gevşek para politikaları Arjantin'i spekülasyon üreme merkezi yaptı. Fotoğraf / Beyaz Saray

Bu paranın kullanıldığı bir başka alan, "carry trade" denilen şeydi[düşük maliyetli para ile borçlanıp bu tutarı getirisi yüksek paralara yatırmak]. Bu Arjantin'de kesinlikle görülüyordu. 2017 yılının Haziran ayında Arjantin devleti, 100 yıl vadeli 2.75 milyar dolarlık bir tahvil ihraç edebiliyorken, 2016 yılında da doğrudan yabancı yatırım GSYİH'nın yüzde 16,2'sine ulaştı. Arjantin ve diğer sözde yükselen piyasalar gibi ülkeler, krizden kaçınmak için yabancı yatırımların akışına bağımlı hale geldiler.

Sistem etrafında çok fazla kolay kredi dolaşımı anlamına gelen ABD'nin gevşek para politikası ile birlikte bu mümkün oldu. Esasen kolay kredi demek, kapitalistlerin bakış açısından, gerçekte spekülasyon kullanımı için borçlanmama kötü iş yapma anlamına gelir. Bu arada Arjantin'deki Marcri yönetimi gibi hükümetler de ucuz uluslararası krediye bağımlı hale geldiler. Arjantin'in 2015 yılındaki bütçe açığı GSYİH'nın yüzde 5,4'ünü oluşturdu ve Arjantin'deki GSYİH yüzdesi olarak dış borç 2013'de yüzde 25.5'ten 2017'de yüzde 36,7'ye yükseldi. 

KREDİ VE KOLAY KAZANILAN KÜRESEL EKONOMİ PARASI KESİLDİ

Ancak, ucuz kredi kullanılabilirliği asla sonsuza kadar sürmeyecekti ve Ekim 2014'te Amerikan Merkez Bankası, parasal genişlemeyi durduracağını açıkladı. Bu mali sıkılaştırmaya ek olarak, ABD merkez bankası 2017'de üç kez faiz oranlarını artırdı ve daha sonra  Mart 2018'de yüzde 1,75'e kadar arttırdı. Bunlar hala tarihsel olarak düşük oranlar, ancak “aşırı ısınma” tehlikesini yansıtırlar, yani bu tür gevşek para politikaları tarafından yaratılan kontrol edilemeyen balonun patlaması. 

Bu, Arjantin’in “riskli bahsini" spekülatörler için çok daha az çekici bir görünüme çevirdi. Aynı zamanda, bu politikalar, Arjantin devletinin dış borçlarını geri ödemesini çok daha zorlaştıran doların güçlenmesine yol açtı. Bu yüzden Arjantin peso'sunun ABD doları lehine geniş çapta satışını gördük. 2018'in ilk dört ayında peso yüzde 10 düştü ve bu felaket düşüş Arjantin merkez bankasının elini zorlaştırdı. Bu yüzden Arjantin peso'sunun ABD doları lehine geniş çapta satışını gördük. 2018'in ilk dört ayında peso yüzde 10 düştü ve bu felaket düşüş Arjantin merkez bankasını zora soktu.  Faiz oranlarını düşürdükten ve enflasyon hedeflerini gevşetmeye başladıktan dört ay sonra - bir miktar büyümeyi teşvik etmek ve denemek için bir hamle- merkez bankası çok geçmeden faiz oranını Nisan 2018'de yüzde 30,25'e yükseltti. Bununla birlikte, müdahaleye rağmen, peso düşmeye devam etti, ki bu da iki faiz artışına daha zorladı: bir hafta sonra yüzde 33,25'e ve bundan sonraki gün de yüzde 40'a kadar! Buna ilaveten, merkez bankası peso'nun düşüşünü önlemek için çaresiz bir girişimle bir aydan az bir zaman içinde 6 milyar dolar piyasaya sürdü. Buna rağmen peso değer kaybetmeyi sürdürdü.

Krizin gerçekten temsil ettiği şey, söz konusu tedbirlerle yapay olarak ayakta tutulan Arjantin kapitalizminin derin organik krizidir. Büyük kapitalistler şimdi, Macri hükümetinin bunu altyapıya ve modern sanayiye yatırım yaparak değil, işçi sınıfının sömürüsünü artırarak ele almasını talep ediyorlar. Örneğin, Hukuk ve Genel Yönetimde strateji uzmanı olan Simon Quijano-Evans, “durumu dengelemek için maliye politikasında radikal bir sıkılaştırma yapılması ve enflasyonla mücadele için ücret artışlarının kesilmesini” talep etti.

Bu, yatırımcılar arasında güven eksikliği bağlamında Macri'nin destek için Uluslararası Para Fonu'na (IMF) dönmesiydi. IMF Başkanı Christine Lagarde, "toplumun en korunmasızlarını korudukları" güvencesi vererek, reform çabalarının hızını ayarlamada toplumsal mutabakatı sürdürmek ve inşa etmek için gerekli olan bilince sahip Macri hükümetine övgüsünde" coşuyordu.

İŞÇİ SINIFINA SALDIRAN KARŞI-REFORMLAR

Bu tür kelimeler Arjantin işçi sınıfı için beklenmedik gelişmeler olarak buyur edecek. Birkaçını saymak gerekirse, Macri emekli aylıklarında çoktan 5.6 milyar dolar kesinti yaptı; kurumsal vergisini yüzde 35'ten yüzde 25'e indirdi; emeklilik yaşını kadın ve erkekler için 70'e çıkardı(kadınlarda 60 ve erkeklerde 65 idi); 2017'de bazı bölgelerde elektrik ve benzin fiyatlarındaki yüzde 300 artışı takiben mazot subvansiyonlarını düşürdü ve kamu sektöründe çok sayıda insanı defetti.

Ancak bu, egemen sınıf için yeterli değildir. Gerçekten de, Macri'nin programı, karşı-reformların "yavaş seyri" yüzünden "aşamalı reformdan yana olan kimse" olarak etiketlendi. Dahası, Lagarde'nin söylediği gibi, gerçekte IMF, “kamu harcamalarında azalma” ve krizden önce “kamu istihdamının azaltılması”nın yanı sıra “üretkenliği arttırmak” için özelleştirme talebinde bulundu. 

Bu nedenle, Arjantinli işçilerin IMF'nin ne anlama geldiğini çok iyi bilmeleri şaşırtıcı değildir. Santiago Suarez, 9 Mayıs'ta Buenos Aires'te kemer sıkmaya ve Buenos Aires'teki IMF'ye karşı kızgın bir protesto gösterisi sırasında yaptığı açıklamada, “Macri çok iyi olmasa da onlar daha kötü adamlar,” dedi. Bir diğeri Arjantin’in “yine bir sömürge” haline geldiğini haykırdı. IMF, Arjantin'de kirli bir kelimedir. İşsizlik oranının yüzde 20'ye kadar varan oranlarda artmasına, bankalarda borçlanmaya, milyonlarca yoksulluğa neden olmasına ve peso'nun yaklaşık yüzde 70 değer kaybetmesine neden olan 2001 krizinin haklı olarak suçlusu Fon'un müdahalesi olarak görülüyor. Bu, son zamanlarda yapılan bir anketin neden Arjantinli halkın dörtte üçünün Fondan para almaya karşı olduğunu gösterdiğini açıklıyor. 

Macri’nin karşı-reformları zaten birçok işçi sınıfı mensup kişiyi ve gençleri radikalleştirdi ve tempoyu yükseltecek bir zorlama bu süreci daha da hızlandıracaktır. İşçi sınıfı bir bütün olarak kendi deneyimlerinden öğrenir ve Macri, "normalleşme" doğrultusunda kademeli olarak Arjantin'de reform yapma vaadiyle iktidara geldikten sonra, Arjantinliler yaşam standartlarının düşmesi ve yeniden nefret edilen IMF'ye dönüşle sadece krizi elde ettiler. Bu, Macri güven raytinglerinin dibe vurduğu anlamına geliyor: Aralık'ta yüzde 63'ten yüzde 40'a düştü.

ARJANTİN VE DÜNYA EKONOMİSİNİN KRİZİ

Dahası, bu sadece daha akıllı liderlik tarafından düzeltilebilecek bir sorun değildir. Gerçek şu ki, ekonomideki zayıf canlanma sonuna geliyor ve Arjantin kapitalizminin altında yatan tüm çelişkiler su yüzüne çıkıyor. Bunlar 2008 krizi sırasında var olan çelişkilerdir, fakat egemen sınıfın izlediği gevşek para politikasıyla üstü örtülmüştür. Fakat sisteme pompaladıkları ilave krediler kaçınılmaz sonu sadece erteledi ve daha da kötüleştirdi. Arjantin bir krize doğru ilerliyor, soru bunun bedelini kimin ödeyeceğidir; egemen sınıf mı yoksa işçi sınıfı mı? Macri, “kademeciliğini” terketmek için büyük bir baskı altında bulunuyor ve yönetici sınıfı kurtarmak için işçi sınıfına yönelik saldırılarını hızlandırıyor. Fakat bütün bunlar, önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin muazzam bir şekilde patlamasına sahne olacaktır.

subte represion
Resim: Lucha de Clases

Arjantin'in son tecrübesi, benzersiz değil, aynı zamanda küresel bir sürecin bir parçasıdır. Citi Araştırma'da bir analist olan David Lublin, "doların değer artışının bulaşıcı hastalık gibi gerçeğe dönüşmede bir tetikleyici olabileceğini," belirtti. Dolar yükselmeye devam ederken, bu durum gelişmekte olan piyasalar gibi zayıf ekonomiler üzerindeki baskıları da artırıyor. 21 Mayıs Pazartesi günü dolar, Türk lirası karşısında yüzde 1,3, Güney Afrika randına karşı yüzde 0,7 arttı. Aynı süreç daha az ölçüde olsa da Brezilya, Rusya ve daha birçok ülkede görülebilir. Türkiye, Hindistan ve Endonezya gibi ülkeler, güçlü bir dolar ve yükselen batılı faiz oranları karşısında son derece kırılgan durumdalar. Fakat bu ülkeler çözülmemiş çelişkilerle dolu bir dünya ekonomisindeki en zayıf bağlar. 2008 çöküşüne neden olan faktörlerin hiçbiri çözülmedi, aksine, ani çöküşü önlemek için sisteme pompalanan trilyonlarca dolar, Euro ve Renminbi tarafından daha da şiddetlendirildi. Bu zayıf bağların herhangi birinde gerçekleşecek derin bir kriz, yeni krizler dönemini ve dünya çapında sınıf mücadelelerini başlatarak tüm dünya ekonomisini yıkıma götürebilir.

*www.marxist.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
ÖZGÜRLÜK
 

GREVİN DOĞUŞU

 
 
DERMOT FEENAN
 
 
Greve neden "grev" denir? Cevap 250 yıl önceye, işçi sınıfının doğum sancılarına kadar uzanıyor.
 
Wikimedia Commons
 
Tam iki yüz elli yıl önce bu ay toplu iş durdurmayı tanımlamak için "grev" sözcüğünün kullanımı İngiliz diline giriş yaptı. Denizciler ve kömür işçileri öncülüğünde 1768 Londra Grevleri sırasında ilk olarak ortaya çıktı. Kelime, "indirme"[strike] eyleminden ya da gemilerin üst yelkenlerini, onları hareketsiz kılmak için kaldırmadan kaynaklanıyor. O zamandan bu yana "grev!", 1768'de Londra rıhtımlarından 2018'de Batı Virginia hükümet binasına kadar işçi mücadelelerini müjdeleyen ikonik bir kelime oldu.
 
Tabii ki, işçilerin protesto için toplu olarak iş bırakmaları bir ilk değildi. Esasen, 1768 londra Grevleri öncesinde, kuzeydoğu İngiltere'de Tyne and Wear'lı mavnacılar ("kömür mavnaları"nı ya da sahilden gemilere kömür taşıyan tekneleri işletenler), John Stevenson'un yazdığı gibi, "sendikanın en ilkel biçimde ilk örgütlenmesi arasında" olarak kabul edilen kolektif ajitasyonu 17. yüzyılın ortalarından beri çok etkili şekilde kullanmışlardır. 1762 yılının Aralık ayında kuzeybatı İngiltere'de Liverpool'daki denizciler ücret artışı talebiyle iş bıraktılar. Ve 1765'te İngiltere'nin kuzeyi boyunca kömür madencileri sürekli iş durdurmaya kalkıştılar. 1768 yılının Nisan ayında, Sunderland'da bulunan denizciler, seren direklerini aşağıya indirerek(böylece yelkenleri "indirerek") gemilerin limanı terk etmelerini engellediler. Sonuçta, gemilerin sahipleri ve efendileri denizcilerin maaş artışı taleplerini kabul etti. Mayıs ayında Thames nehrindeki denizciler bu eylemleri tekrarladılar. Kuzeydoğudaki taktiklerin haberleri Londra'nın kömür işçilerine ulaştı ve bir kelime[grev(strike)] bir hareketle birlikte doğdu.
 
KÖMÜR İŞÇİLERİ
 
On sekizinci yüzyılda Londra'nın hızlı bir şekilde büyümesi, kömür gemileriyle kuzeydoğu İngiltere'nin madenlerinden temin edilen devasa miktarda kömür gerektirdi. Kömür, Thames'ın kuzey kıyısındaki Wapping ve Shadwell'deki kömür işçileri tarafından boşaltılıyordu. "Girişimciler", kömürcüleri kiralayan ve onlara parça başına ödeme yapan komisyoncular tarafından kontrol edilen zorlu, pis bir işti. Birçok yerel han ve tavernanın sahibi olan girişimciler, bir ödeme aracı olan kömür fıçısı ya da "çuvalı"nın yanı sıra yiyecek ve içecek gibi şeylerle de ayni ödeme yapıyorlardı. Kömür atma susatıcı bir işti ve o zamanlar suyun içilebilir olmaması nedeniyle işçiler biraya dönmüşlerdi. Han ve tavernaların bölgede yemek yiyip içebilecekleri tek elverişli yerler olduğu göz önünde bulundurulduğunda, girişimciler kömür işçilerin nafakaları üzerinde kayda değer bir kontrol sağlamışlardı.
 
Kömür işçilerinin çoğu İrlandalıydı. Bazıları, 1762–63'te İrlanda'nın güneyindeki ilk toprak gerginliği dalgası sonrasında göç etmişti. Bazıları, kiracı çiftçilerin çıkarlarını savunmak için şiddet içeren taktikler kullanan gizili bir örgüte mensup Beyaz Çocuklar'dı, fakat, David Featherstone'un gözlemlediği gibi, bazı İrlandalı göçmenlerin onların taktiklerini basitçe taklit etmeleri aynı ölçüde mümkündür. Kömür işçileri doklarda on altı veya daha fazla gruplar halinde birlikte çalışıyorlardı. Kolektif örgütlenmenin ayırt edici tüm özellikleri zaten mevcuttu.
 
1758'de işleri için gerekli olan kömürcü kürekleri üzerindeki girişimcilerin tekelini kırmak için Parlamentoya başarılı şekilde dilekçe verdiler. Önceden, girişimciler bu küreklerin imalatını kontrol ediyorlardı ve onları işçilere fahiş oranlarla kiralıyorlardı. Öte yandan, 1758 yılında yürürlüğe giren ücret yasası çok çabuk geçiştirildi. Yasaların uygulanmasından sorumlu olan yerel meclis üyesi, Jamaika'da köle iş gücü tarafından işlenen önemli şeker plantasyonlarının sahibi olan William Beckford'dı. İşçilerin lehine müdahale etmekte isteksiz olan yeni bırakınız yapsınlar kapitalist sınıfını temsil ediyordu. 
 
Londra'nın Doğu Yakasında ticaret ve hafif imalattaki büyüme, bu gibi çatışmaların her yerde kabardığı anlamı taşıyordu. 1765'deki Spitalfields isyanında, ipek dokuma endüstrisinde sıkıntılı bir dönem sırasında dokumacılar ücretlerinin geçim seviyesinin altına düşmemesini talep etmek için örgütlenmişlerdi. Yasadışı ve resmi olmayan bir erken sendikalizm şeklini uyguluyorlardı. 1765'te Fransa'dan ipek ithalatını protesto ettiler. 1767'de isyan etmeye devam ettiler. 1768'de, yiyecek sıkıntısı Londra çapında daha fazla isyan çıkardı. O Nisan'da kömür işçileri, bir takım grev kırıcı işçileri yaralayarak gemilere çıktılar. 
 
Karada protestolar, han ve tavernalarını grev kırıcıları işe almak için üs olarak kullanan girişimcilere odaklandı. Kömür işçileri ayrıca, kömür tüccarlarının ve girişimcilerinin işi başkalarına devretmesini engellemeye yardım etmesi için yerel bir sulh yargıcı olan Ralph Hodgso'un yardımına başvurdular. Hodgson, gemi kaptanlarının kömür işçileri kiralama konusunda bilgi alabileceği işe alma kabul odası kurdu. Girişimciler dışarıdan iş gücü getirerek karşılık verdiler. Nisan'da kömür işçileri ateşli silahlarla John Green'in Atlıkarınca Tavernası'nı bastılar. Bir kömür işçisi ve bir ayakkabıcı öldürüldü. Ertesi gün Green, birkaç saldırganın öldürüldüğü yeni bir saldırıya uğradı. Yedi kömür işçisi tutuklandı, mahkum edildi ve asıldı. 
 
Bununla birlikte kömür işçileri daha iyi ücretler için faaliyet yürütmeye devam ettiler. Mayıs'ın başlarında ücret artışına ilişkin yazılı güvence alıncaya kadar işi durdurdular. Hatta Doğu Yakası sokaklarından varlıklı Batı Yakası'na kömür vagonlarını taşıyan atları alıp götürdüler, böylece endüstrinin tedarik zincirini bozdular. O ay kömürcülerin protestoları Londralı denizcilere sıçradı.
 
DENİZCİLER
 
1763 yılında sona eren Yedi Yıl Savaşı'nın ardından, denizciler için iş azdı ve benzer iş için yapılan ödeme gemi sahibine bağlı olarak değişiyordu. Mayıs 1768'e gelindiğinde Londra'daki denizciler gemiler arasında ödemeleri gözden geçirdiler ve eşitsizlikleri kaydettiler. Sadece yelkenleri "indirmek"le değil aynı zamanda ürettikleri mamüllerle artık geçimlerini sağlayamayan fırıncıları ve kasapları geçerek ellerinde davul ve bayraklarla yürüyerek ücret artışlarını kazanan Sunderland'daki denizcileri hatırladılar. Toplu ajitasyon örnek gösterildi. Kısa süre sonra Londralı denizciler, camadanları sökerek ya da gemielerin yelkenlerini "indirerek," ücret artışına kadar hiç kimse denize açılmayacak diye tehdit ederek zorla gemilere çıktılar.
 
Denizciler, ücret artışı için Parlamento ve Lord Mayor'a dilekçe verdi. 11 Mayıs'a gelindiğinde, Westminster'a doğru yürümek için on dört bin denizci sıralandı. Walter Shelton'un bildirdiği gibi, "kayıkçılar, mavnacılar, ballastçılar, kırma taşişçileri, kömür işçileri görevlerini bırakmaya ve ücretleri karara bağlanana kadar işe gitmemeye" çağrıldılar. Mayıs ayının ikinci haftasının başlamasıyla birlikte, kömür işçileriyle dolu birkaç gemi ve denizciler Parlamentoyu geçtiler, Parlamento Binalarının batısında karaya çıktılar ve Stepney Çayırları'na ulaşıp "şaşılacak" sayıda diğer kömür işçileri ve denizciler ile birleştiklerinde devam ettikçe daha çok işçi toplayarak doğuya geriye batıya doğru birkaç mil yürüdükçe rıhtımlardaki diğer işçileri de onlara katılmaya zorladılar. Birkaç hafta içinde Thames'taki tüm ticaret -Britanya ticaretinin neredeyse üçte birini elinde tutan İmparatorluğun denizcilik atardamarı- durma noktasına geldi. Kayıkçılar ve arabacılar gibi diğer işçiler de greve katıldılar ya da grevlere işaret ettiler.
 
TİCARETE VE TAHTA KARŞI
 
Ancak, girişimciler Tyneside'dan grev kırıcılar getirmeye, böylece kömür işçileri ve denizciler arasındaki ittifakı bozmaya devam ettiler. Mayıs ayı başlarında, denizcilerin bir ücret artışı talebi reddedildi. Hükümet rıhtım boyunca donanma gemilerini konuşlandırdı. Çatışma tırmandı. Grev kırıcı işçiler gemileri boşaltmaya başlarken, bir isyan patlak verdi ve bir denizci ölümcül şekilde yaralandı. Karşılık çok şiddetli oldu.
 
Denizci'nin öldürülmesi ile ilgili dokuz kömür işçisi suçlandı. İki tanesi geleneksel idam alanı olan Tyburn'de asıldı. Diğer altısı, kömür işçilerinin yaşadığı ve çalıştığı yere yakın olan Sun Tavern Fields'de asıldı. Yüzlerce polis ve askerin konuşlandırılmasıyla birlikte elli bin insan eşlik etti. Askerler eylül ayına kadar bölgede tutuldu. İdamlar kömür işçilerinin kararını değiştirdi, fakat ticaret ve Tahta karşı örnek oluşturan temel direniş unutulmadı ve gelecek protestoları besledi.
 
BÜYÜK MİRAS
 
Thames'deki tüm gemileri durduran denizcilerden günler sonra, aynı tür işçilerin -bu olayda şapkacılar- ücret için "grev" yaptıklarına dair basılı bir kayıtla karşılaştık (St James’s Chronicle and The British Evening-Post, May 7-10, 1768). Tyneside denizcileri için daha yüksek ücret sağlayan yelkenleri "indirme" için kullanılan teknik terimin rıhtımlardan kıyıya ve sonra benzer yüksek gıda fiyatlarından giderek daha fazla acı çeken Londra'nın emekçi halkı arasında hızlı bir şekilde yayılması olasıydı.1768 ilkbaharında. 1768 ilkbaharında, işçi sınıfı çalkantısının yeni bir terimi türetilmiş gibi görünüyordu.
 
Denizcilerin grevleri, Atlantik'in her iki tarafında, diğer çalışanlara ilham vererek, artan sıklıkta gerçekleşecektir. 1775'te tersane işçileri İngiltere'deki en büyük deniz tersane olan Portsmouth'da greve gittiler. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Philadelphia'daki Journeymen Cordwainers Federal Topluluğu, ayakkabıcıların ücretlerini korumayı amaçlayan düzenli "grevlere" sahipti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında eylemleri Amerika'da "grev yapma" fiilinin ilk kullanımı olduğuna inanılan şey ile sonuçlandı.
 
Londra’daki grevlerde, kömür işçileri ve grev kırıcı denizciler arasındaki şiddetli çatışmalara rağmen, tüm işçiler “benzeri görülmemiş bir dayanışma gösterdiler”. Grev, birbirini anlayan işçi sınıfı kabarışının potansiyelinde açık bir gelişmeyi temsil etti. Ne yazık ki, hala protestolarda bulunan kömür işçilerini zor durumda bırakarak, ücret artışı elde eden denizciler işe geri döndüklerinde bu potansiyel sönmüştü. 
 
İngiltere Hanoverian'da aşırı derecede birleşme olgusu yeni idi. George III giderek gerici hale dönüştükçe ve aristokrasi, yeni mülklenen toprak sahipleri ve tüccarlar halkın çoğunluğun ihtiyaçlarını göz ardı ederek Parlamento'ya hükmettikçe de sıklık kazandı.
 
Buna karşılık, egemen sınıf, Londra'nın yoksullarını uyumlu bir endüstriyel işçi sınıfına dönüştürmek için gösterişli infazlar, isyancılara karşı yasal zulüm ve askeri baskılar uyguladı. Coplu ve atlı polisin grevci madencilere saldırdığı 1980'lerin sonlarında İngiltere'deki Orgreave Çatışması'nda apaçık olan gibi bu araçlar asla gerçekten terk edilmedi.
 
1768 Londra Grevleri bugün hala emek mücadelesi saflarında yankılanır. Ancak, bilinmesi gereken grevlerin benzersiz yönleri vardı. Bunlar arasında İrlandalı kömür işçilerinin oynadığı önemli bir rol var. İmparatorluğun ana atardamarında direnişin kolektif eylemini sergilemek için İrlanda'da Beyaz Çocuklar'ın ajitasyonundan yararlandılar. Bu direniş, varoluşsal Taht endişelerini kışkırtarak daha büyük güçlerle birleşti. Büyüyen ticari menfaatler, yüzyılın ilk yarısındaki İngiltere Kralı II. James yanlısı isyanlar ve Yeni Dünya'da filizlenen cumhuriyetçi düşünceler, özellikle de egemen sınıfa karşı tehdit edici görünmesini sağlayan kömür işçileri mücadeleleriyle bir noktada buluştu. Sonuç, politik farklılığın kararlı bir şekilde bastırılması ve potansiyel olarak devingen ve asi işçilerin yeni ve giderek büyüyen nüfuslarını disipline edilmesiydi.
 
Grev, koordine edilmiş liderliğin derin sonuçlara yol açtığı 120 yıl sonraki 1889 Londra Liman Grevi'ne kadar görülmedi.Ben Tillett ve John Burns gibi örgütçülerin öncülük ettiği grev Britanya'daki sendikacılığın tarihinde bir dönüm noktası oldu. Yeni bir sendika yoluyla topu kolektif iş durdurmayı bir araya topladılar ve net bir hedefi kışkırttılar: "marsığa dönmüş" liman işçilerinin ücreti.
 
Londra Liman Grevi'nin başarısı özellikle vasıfsız işçilere kendilerini organize etmeleri ve ülke çapında ortak hareket etmeleri için yeni bir güven sağladı.Bu şekilde, 1889 grevi İngiliz işçi hareketinin yükselişinde önemli bir rol oynadı. Ancak, 1768'deki kömür işçileri ve denizciler öncüydüler. "Grev" savaşmak için sendika aktivistlerine çağrıya dönüşmeden önce ve işçi sınıfı dayanışması, E.P. Thompson'un belirttiği gibi, tanımlanabilir bir işçi sınıfına dönüşmeden önce, bu on sekizinci yüzyıl işçileri işçi sınıfı tarihine damga vurdular.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ