Özgürlük

DEMOKRATİK SOSYALİZM NEDİR

DEMOKRATİK SOSYALİZM NEDİR?
 
NEAL MEYER
 
(ç.n.: Şu anda ABD'de sol çevrelerde "demokratik sosyalizm" çok revaçta ve tartışılmaktadır. Türkiyeliler olarak dünyadan kopuk olduğumuzdan ve kendimizi ve ülkemizi dünyanın merkezinde gördüğümüzden elbette tüm bu olup bitenlerden haberimiz yok. Biz de bırakın "demokratik sosyalizm"i demokrasinin kırıntısı bile bulunmaz. Hatta esamesi bile okunmaz. Olan biten görüntüdedir. Öz ise karartılmıştır; hem de gayet ideolojik bir düzenekle... Değişimi başkalarına telkin edip kendini değiştirmeyi bırakın denemeyi aklının ucuna bile getirmeyip kendinden olmayan fikirlere yaşam hakkı tanımayan ve tahammül edemeyen sözde ilerici, "demokratik" ve "sosyalist" sol örgütlere şöyle bir göz ucuyla bakmak bile yeterlidir... Hatta bazıları fikirleri bırakıp işi yumruklaşmaya kadar götürmüşlerdir. Bol demokrasili kongrelerde.... Umarız bu çeviriler demokrasi yolunda ufacık da olsa bir katkı sunar....)
 
Bugünlerde herkes demokratik sosyalizmden bahsediyor. İşte, onun hakkında bilmeniz gerekenler. . .
 
 
Herkese Sağlık Sigortası mitingi, Los Angeles, Kaliforniya, Şubat 2017. Molly Adams / Flickr
 
 
Alexandria Ocasio-Cortez'in Haziran ayında New York City'deki beklenmedik zaferi, Bernie Sanders'ın 2016'da yaktığı ateşi körükledi: demokratik sosyalizme olan ilginin yeniden canlanması. Ve sol politikalar içerisinde demokratik sosyalizmden daha çok kafa karışıklığı uyandıran başka bir başlık yoktur.
 
Birden bire, görünen o ki herkes demokratik sosyalizmin ne olduğunu bilmek istiyor. İşte bilmeniz gerekenler.
 
DAHA İYİ BİR DÜNYA İÇİN
 
Bazı yorumcular, "demokratik sosyalistler"in uğruna savaştıkları ve "geleneksel sosyalistler" olarak anılanlar tarafından istila edilen bir tür toplum arasındaki farklılıkları türetmeye çalıştılar. MSNBC'de Stephanie Ruhle, demokratik sosyalistlerin "üretimin toplumsal mülkiyeti için hiçbir çağrı" yapmadıklarını kendinden emin bir şekilde beyan etti.
 
Ruhle'ye göre, sosyalist hareket etrafında yükselen heyecan dalgası kuru gürültüden ibarettir: demokratik sosyalistler bedava üniversite ve halk kütüphaneleri gibi iyi şeyler isterler -ve işte neredeyse hepsi bu kadar.
 
Kesinlikle iyi bir kütüphane sistemini desteklesek de, demokratik sosyalistlerin daha iyi bir toplum vizyonu ve bunun nasıl elde edileceği bunun çok daha ötesindedir.
 
İçinde yaşadığımız dünyaya demokrasi denir; Amerika Birleşik Devletleri tüm insanlık tarihinin en zengin ülkesidir ve hepimiz bir Amerikan değeri “özgürlüğün” ne kadar önemli olduğu hakkında bilgi ediniyoruz. Fakat bugün ABD, özgürlük ve bolluktan değil sömürü ve baskıdan ibarettir.
 
Az sayıdaki zengin ve güçlü aile, çevreyi tahrip ederek ve toplumun çoğunluğu olan işçi sınıfına hak ettiğinden az para vererek, onları aşırı çalıştırarak ve kandırarak elde ettikleri karlarla yaşıyor. Sürekli zenginleşiyorlar çünkü yoksullar ve işçi sınıfı fakirleşiyor. 
 
Bu kapitalistler işyerlerini patronların işçileri bezdirme ve onlara kötü davranma gücüne sahip oldukları mini otoriter rejimlere dönüştürüyorlar. Emekçi insanları bölmek ve örgütlenmelerini durdurmak için ırkçı, milliyetçi ve cinsiyetçi çatışma ve önyargıları körükleyerek toplumun her köşe bucağında güçlerini koruyorlar.
 
Demokratik sosyalistler bütün bunlara son vermek istiyorlar.
 
Birçok ilerici gibi, herkesin gıda, sağlık bakım, iyi bir yuva, zenginleştirici bir eğitim ve iyi bir ücret ödeyen bir sendikaya sahip olduğu bir dünya kurmak istiyoruz. İnsanların zengin ve yaratıcı bir yaşam sürmeleri ve gerçekten özgür olmaları için bu tür bir ekonomik güvenliğin gerekli olduğunu düşünüyoruz.
 
İklim değişikliğini durdururken ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir ekonomiyi inşa ederken tüm bunları garanti etmek istiyoruz. Başka ülkelerdeki insanların ABD askeri müdahalesi ve ekonomik sömürü korkusundan kurtulduğu savaşsız bir dünya kurmak istiyoruz. 
 
Ve kitlesel hapsetme ve polis vahşeti, kadına şiddet, eşcinsel insanlara karşı tahammülsüzlük, iş ve konut ayrımcılığı, sürgünler ve diğer tüm baskı biçimlerini sona erdirmek istiyoruz. Ancak, birçok ilericiden farklı olarak, bu daha iyi dünyayı inşa etmenin, bir seçim kazanmak ve kademeli reformları yürürlüğe koymaktan çok daha fazla iş isteyeceği sonucuna vardık.
 
NEYE KARŞIYIZ
 
İçinde yaşadığımız demokrasi, olması gerektiğine inandığımız şeyin çok gerisindedir. Toplumumuzda sıradan insanlar örgütlenmedikleri zaman hemen hemen hiçbir güce sahip değillerdir. 
 
Bunun yerine, iktidar, siyasal bilimci Thomas Ferguson'un “altın kural” olarak adlandırdığı şey tarafından belirlenir: altın kurala sahip olanlar. Kapitalistler, tüm partilerden politikacıları ve karlarını tehdit eden ilerici yasaları etkisiz hale getirmek için onların lobi güçlerini satın almak için servetlerini kullanırlar.
 
Ve lobicilerin baskısına dayanabilecek iyi niyetli bir hükümeti seçebilseydik bile, olasılıklar nihayetinde kapitalistlerin ellerindeki son koza boyun eğene kadardır: sermaye grevi. Yeni sosyal programlara ve yeniden dağıtıma karşı çıkmak için, kapitalist sınıf, son çare olarak, yatırımlarını durdurabilir ve ilerlemeci bir hükümetin sosyal desteğini baltalayan bir durgunluğu tetikleyebilir.
 
Bu, kapitalizmde bir başka önemli sorunu yansıtmaktadır: kapitalistler sadece işbaşındaki işçileri sömürmek ve bizden çaldıkları tüm serveti biriktirmekle kalmazlar, aynı zamanda işimizin olup omamasını ve böylece geçimlerimizi sağlayabilmemizi belirleme gücüne de sahiptirler. Eğer kapitalistler, mesela, gezegeni kirletmeyi durdurma ya da işçilere geçindirebilecek maaş gibi demokratik taleplerimizi beğenmezlerse, kolayca yatırımlarını çekebilirler ve işleri başka eyaletlere ya da ülkelere kaydırabilirler ve bizlerin onları engellemek için başvurabileceği çok az şey var.
 
Nadir durumlarda -genellikle toplu savaş ve ekonomik krizleri müteakip- ilerici hükümetler zaferler kazanabildi. İskandinav ülkeleri, “sosyal demokrasiler” dediğimiz, sağlam sosyal güvenlik ağları olan toplumlar ve kapitalizmin en kötü eğilimlerini kontrol eden ve zenginlerin gücünü kilit yollarla sınırlayan emek hareketleridir.
 
Yirminci yüzyıl boyunca, bu ülkelerdeki işçiler tam istihdam, güçlü bir refah devleti ve yüksek düzeyde sendikalaşma kazanmışlardır. Fakat kapitalist sınıf iktidarının kaynağına asla başarılı bir şekilde meydan okumamışlardı: onların başlıca ulusal şirketler üzerindeki mülkiyet hakları. 
 
Sonuç olarak, son otuz yıl içinde, bu ülkelerde yeniden canlanan bir kapitalist sınıf, bu ilerici kazanımları geri çekmeye yönelik ısrarlı ve başarılı bir kampanya başlattı. Bu başarısız ilerici deneyler, demokratik sosyalizm vizyonumuzun, günümüzün yeni biçimde piyasaya sürülmüş sosyalizm uzmanlarının kablolu yayın haberlerinde izin verecekleri dar sınırların çok ötesine geçmek zorunda olduğunu gösterir.
 
Bunun nedeni, politik olarak zor görevlere hevesli olduğumuz ya da bizler politik birer arıtıcı olduğumuz için değildir. Eğer bizler, ilericilerin, sosyal demokratların ve demokratik sosyalistlerin hepsinin mücadele etmeden ve nihayetinde kapitalistlerin gücünü yok etmeden istedikleri iyi bir dünyayı elde edebilecek isek, mutlu bir şekilde kolay yolu tercih ederiz.
 
Elbette, kapitalizm altında dünyayı değiştirmek öyle çok kolay değildir, ki bizler sosyalistiz.
 
SOSYALİZME GİDEN DEMOKRATİK YOL
 
Bilmemiz gereken ilk şey, demokratik sosyalistlerin ne için savaştıklarını bilmek ve bir diğeri ise bunu gerçekleştirmek için inandırıcı bir yolu tasarlamaktır. Demokratik sosyalistlerin sosyalist soldaki bazı arkadaşlarımızla gerçekten farklılaştığı yer burasıdır. Sanki Beyaz Saray'a saldırıya geçerek ve Donald Trump'ı ön bahçenin çimlerine fırlatıp atarak sosyalizmi elde edebilirmişiz gibi, 1917 Rusya'sı veya 1959 Küba'sından günümüz ABD'sine yaşam biçimleri nakleden stratejileri reddediyoruz.
 
İhtiyaç duyulan şey, liberal bir demokraside örgütlenme ile gelen belirli zorlukları ve fırsatları ciddiye alan bir stratejidir.
 
Bu yüzden tüm işçi sınıfı insanlarını birleştirmeye odaklanıyoruz. İşçilerin -fabrikalardan tutun da inşaat işçilerine, öğretmenlere, hemşirelere ve beyaz yakalı ofis çalışanlarına kadar insanlar tarafından yaratılan karların kaymağını almaktan ziyade çalışarak hayatta kendi başına ayakta durmaya çalışan herkesin- kapitalizmle savaşmakta en fazla maddi çıkarı vardır, işyerlerinde üretimi durdurma ve kapitalist sistemi durma noktasına getirme gücü ve toplumun büyük çoğunluğu olarak politik sistemi yerle bir etmek için sayı itibariyle potansiyel kuvveti vardır.
 
Ve işte bu yüzden hareketler inşa eden ve adaylığını koyan sosyalizme giden demokratik bir yol olduğuna inanıyoruz. 
 
Bernie Sanders 2016'da taşı gediğine koydu: Amerika Birleşik Devletleri'nde “siyasi devrim” ancak kitlesel hareketler, özellikle de işçi hareketi inşa edebilirsek gerçekleşecek. Bu hareketler kapitalistlerden ve politikacılardan taviz kopartma potansiyeline sahiptir. Ve mücadele yoluyla, birleşirsek kazanabiliriz farkındalığını yayarak insanların bilinçlerini dönüştürmeye başlayabiliriz.
 
Fantastik görülen yeni ihtimaller artık süreç içerisinde gerçek olacaktır. İnsanların beklentileri arttıkça, daha iyi bir yaşam elde etmenin neyi gerektireceğini kavrayacaklardır. Hareketlerimizin kapasitesi büyüdükçe, insanlar bu değişiklikleri yapabilecek güce sahip olduklarını fark edeceklerdir.
 
Bu hareket çalışmasının yanı sıra, her iki büyük partinin siyasi liderliğine meydan okuyan direnişçiler olarak seçimlere katılmaya başlamalıyız. Bu çalışma, sosyalist bir hükümeti seçmek için nihayetinde savaşabilecek kitlesel bir sosyal tabana sahip olan, kendi başımıza siyasi bir parti kurmanın temelini oluşturacaktır.
 
Ancak kapitalist sınıfın muazzam gücü nedeniyle, sosyalist bir hükümeti tek başına seçmenin toplumu dönüştürmek için gereken gücü kazanmakla aynı olmayacağını biliyoruz. Sosyalist bir hükümet öncelikli görevinin kapitalist sınıfın gücünü ortadan kaldırmak olduğunu görmek zorundadır.
 
Bu, finansal sektörün ulusallaştırılması, böylece büyük yatırım kararları demokratik olarak seçilmiş hükümetler tarafından yapılması ve ordu ve polis içindeki düşman unsurlar ortadan kaldırılması anlamına gelecektir. Bu, demokratik planlamanın ve şirketler üzerinde toplumsal mülkiyetin yerine getirilmesi anlamına gelecektir(her ne kadar, kamu öncülüğünde planlama ve kamuya ait şirketlerin, küçük ölçekli özel şahsa ait işletmelerin ve işçi kooperatiflerinin bir birleştirmesi olan "piyasa sosyalizmi"nin doğru bir karışımı hareketimiz içinde bazı tartışmalara neden olsa da). Ve bu, seçimlerin kamu finansmanını, kurumsal lobi ve özel kampanya bağışlarını yasaklamayı ve hatta yeni bir anayasa yazmak gibi daha radikal talepleri tesis ederek demokrasimizi yeniden inşa etmek anlamına gelecektir.
 
Böyle iddialı bir gündemle birlikte sosyalist bir hükümet vazgeçmek için kapitalist sınıftan gelen muazzam baskı altında kalacaktır. Fransa, Jamaika ve İsveç gibi ülkelerde olduğu gibi, şirket gücünü kontrol etme ve zenginlikleri yeniden dağıtmak için yirminci yüzyılın cesur girişimlerinin hepsi, çoğunlukla reform girişimlerini zayıflatan ve batıran şekilde bu baskıyla karşı karşıya kaldı. Bazı durumlarda, Salvador Allende'nin Şili'yi 1970'lerin başlarında sosyalizme giden demokratik bir yola sokmaya çalıştığı zamanki gibi, egemen sınıfın liberal demokrasinin normlarına dayanmayı bıraktığını biliyoruz.
 
O anda, kazandıkları demokratik yetkileri savunmak için gerekli olan her şeyi yapmak demokratik sosyalistlerin işi olacaktır. 
 
Bu da bizi, sosyalist bir hükümet tarafından deneyimlenen devlet gücüne yönelik çok önemli tamamlayıcı unsur olan işçi sınıfı hareketlerinin gücünü inşa etmenin ciddi etkisine geri götürür.
 
Bu tür hareketler, sermayeye boyun eğmede baskıya karşı direnmeye yardım ederek, sosyalist hükümetleri hesap sorulabilir hale getirebilir. Ancak bu hareketler, işyerlerini ve toplulukları demokratikleştirmek için bir geçiş döneminde kendi inisiyatifleri üzerinde hareket etmek zorundadır. Aşağıdan yukarıya demokratik toplumsal hareketler yoluyla sadece zenginleri yenmek için ihtiyacımız olan gücü oluşturmayız aynı zamanda gelecekte içinde yaşamak istediğimiz sosyalist topluma merkez teşkil edecek bir tür demokratik kurumları da inşa ederiz.
 
Sadece kararlı bir sosyalist hükümeti ve güçlü, kendi kendini örgütleyen bir işçi sınıfını birleştirerek, kapitalist sınıfı alaşağı edebiliriz. 
 
BUGÜNKÜ GÖREVLERİMİZ
 
Sosyalizme giden demokratik yol uzun bir yoldur. ABD'de önümüzde çok sıkı çalışmamızı gerektiren yıllar olduğunu biliyoruz. Ve kısa vadede Donald Trump'ın sağcı popülist politikalarını geri püskürtmek en önemli öncelik olmalıdır.
 
Demokratik sosyalistler olarak en önemli, acil görevimiz, toplumsal hareketlerin gücünü inşa etmektir.
 
Sürgüne, polis vahşetine, boru hatlarına ve savaşa karşı hareketleri aktif inşa edenleriz. Herkese Sağlık Sigortası ve kira denetimi gibi çılgınca halkçı genel talepler için destek topluyoruz. İşçi hareketini, Labor Notes, Kamyon Şoförleri Demokratik Sendikası ve ülke çapında öğretmen sendikalarındaki isyankar eğitimciler komiteleri gibi projeler de dahil olmak üzere militan, ilerici ve demokratik yapmak için savaşan sendikalardaki sıradan işçilerin hareketini inşa etmeye yardım etmeli ve onlarla bağlantı kurmalıyız.
 
Acil taleplerimizi destekleyen adayları seçmek için, ilkelerimizden ödün vermeden, mümkün olan en geniş ittifakları inşa etmeyi destekliyoruz. Yine de ilerici soldaki herkesin ABD'deki sağcı güçleri yenmede bizimle aynı fikirde olmayacağını ve daha iyi bir toplum kurmanın gerekli olduğunu düşündüğümüz kapsamlı değişimleri kapsayacağını biliyoruz. Pek çok kişi, Demokrat Parti'nin liderliğinin dev şirketlerin avucunun içinde ve müthiş şekilde yetersiz olduğuna dair sahip olduğumuz benzer sonuca varmadı(ancak 2016 felaketinden sonra, pek çok başkaları artık hem fikir).
 
Kısa dönemde, o zaman, demokratik sosyalistlerin seçimlerdeki görevi emekçi insanların hayatlarını iyileştirmek için savaşan ve işçi sınıfı gücünü inşa eden kampanyaları desteklemektir.
 
Bazı adaylarımız - New York City'deki Julia Salazar ve Kaliforniya'daki Jovanka Beckles gibi - demokratik sosyalistler.Diğerleri daha doğru bir şekilde “sosyal demokratlar” olarak adlandırılabilir çünkü kapitalizmin en kötüsünü kontrol etmeye inanıyorlar ama ötesine geçme ihtiyacıyla ilgili bakış açımızı paylaşmıyorlar.
 
Ancak tüm adaylarımızın ortak noktası, Herkese Sağlık Sigortası, işçi hakları, yüksek bir maaş, çevre koruması, sınır dışı etmeleri durdurma ve toplu hapisleri sona erdirmeye verdikleri destektir. Bu refomlar için mücadelede hedefimiz, kavgaya katılmak için politikadan uzaklaşmış milyonlarca insanı geri kazanmak, şu anda burada hangi imtiyazların kazanılabileceğinin sınırlarını test etme ve ilerici solda destekçilerimizi, hepimizin içinde yaşamak istediği bir tür dünya inşa etmek için gereken daha iddialı, sosyalist bir stratejiye razı etmektir. 
 
AMERİKALI DEMOKRATİK SOSYALİSTLERİN YÜKSELİŞİ
 
Bu, göz korkutucu bir görev gibi gelebilir. Ancak demokratik sosyalist siyasete yönelik umutlar yarım yüzyıl önce sahip olduğumuzdan daha parlak görünüyor.
 
Bu, şu anda 45 bin aidat ödeyen üyesi ve bu görevleri ülke çapında yerine getiren binlerce aktivistin ve sosyalistler olarak kendini tanımlayan milyonlarcasının ortaya çıkışıyla birlikte Amerikalı Demokratik Sosyalistlerin ani yükselişi ve Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez'in mücadeleleri sayesindedir.
 
Örgütlü bir sosyalist hareketin ortaya çıkışı, ABD siyasetinde ezber bozan bir şeydir. Yakın zamana kadar Sol, asla parçalarının toplamından daha fazlası anlamına gelmeyen bir "hareketlerin hareketi" bakış açısını tercih ederek, politik örgütlerin önemini azalttı. Ve örgütler içerisindeki aktivistler, seçilmiş liderliği ve demokratik karar alma yapılarını reddeden "yataycı" politikaları kucaklama eğilimine girdiler. Onun yerine, örgütler içinde hiyerarşik olmayan ancak küçük bir seçilmemiş ve hesap sorulamayan liderler grubunun hakim olduğu bir "yapısızlık tiranlığı" hüküm sürdü.
 
Bu bir hataydı. Amerikalı Demokratik Sosyalistler gibi sosyalist örgütler uzun vadeli bir politik stratejinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, yeni aktivistlerin kazanılması ve eğitilmesi ve üyelerin liderlere dönüşmesine yardımcı olmak için günlük çalışmaları sürdürmek için çok önemlidir.
 
Örgütümüz aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ender rastlanan bir oluşumdur: gerçekten demokratik olan ve üyeleri tarafından idare edilen. Bu misyonumuzun olmazsa olmazıdır.
 
Nihayetinde, Amerikalı Demokratik Sosyalistler gibi sosyalist örgütler ve yeniden canlanan işçi hareketinin, daha iyi bir dünya için mücadeleye öncülük edebilecek milyonların yeni bir siyasi partisini inşa etmek için bir araya gelmeleri gerekecektir.
 
Şimdilik, demokratik sosyalistlerin görevleri açıktır. Amerika Birleşik Devletleri ve dünyanın her yerinde sömürü, tahakküm ve savaşla mücadele eden hareketlerle bağlantı kurmak. Güçlerimizi inşa etmek. Seçimleri kazanmak. Kapitalizm altında yapabileceğimiz her şeyi başarmak. Ve bunun ötesine geçmek için ihtiyacımız olan politik devrim ile ilgili bir fikir birliği kurmak.
 
Saflarımız savaşmak isteyen herkese açıktır. Birlikte, demokratik sosyalist bir dünya elde edebiliriz.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

MİLLİYETÇİLİĞİN NE OLMADIĞINI BİLMEMEK



Bireyi bir kenara bırakıp toplumsal yapıya sınıflar açısından baktığımızda, içinde yaşadığımız toplumsal yapının temelinin yalan olgusuna dayandığını görebiliriz. Modern kapitalist toplumu oluşturan burjuva sınıfının ve işçi sınıfının durumlarına bir bakalım. Aralarında görünmez ve gösterilmez büyük bir çıkar savaşı var gerçekte. Ama yalan mekanizmaları ideoloji vasıtasıyla o kadar güzel kurulmuş ki, gerçekte baktığımızın bir görüntü olduğunu özün ise koca bir yalandan ibaret olduğunu göremiyoruz. Oluşturulan ideolojiyi de din ve milliyetçilik duygularıyla kapladığınız an yalan görünmez oluyor. İktidar sahipleri ve sömürenler tarihin her döneminde ideolojik yalanlarını gizleyecek kılıflara ihtiyaç duymuşlardır. Modern kapitalist toplum öncesi, kilise ve aristokrasi sömürebilme adına yalanlarına din kılıfını uyduruyorlardı. “Ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, insanın afyonunu” oluşturan, insan eliyle yaratılan din söz konusu olduğunda yalan ve öldürme meşru bir hale getiriliyordu. Aydınlanma ışığı altında oluşan yeni bir sınıf, burjuva sınıfı, kilise ve aristokrasinin iktidar egemenliğine son verebilmek için ilk önce din yalanını açığa çıkardı ve iktidar gücünü bertaraf ederek dini "politik alandan" "özel alana" attı. Fakat yeni iktidar sahipleri de kendi egemenliklerini sömürmek üzerine kurduklarından, kendi sömürü düzenlerini gizleyebilmek için yeni bir kılıfa ihtiyaçları vardı. Bu yeni yalanın adı da milletler ve milliyetçilik idi. İnsanlığı kendi kanında yıkayacak olan bir yalan. Sonradan yaratılan bir kimlik siyasallaştıkça, insanların kendilerini ifade edebilecekleri bir kimliğe dönüşüp insanların duygularını okşadıkça ve onlara diğerleri karşısında üstünlük hissi verdikçe, sonradan uydurulan bu kimlik politik alan içine sıkıştırılıp sömürü gerçekliğinin görünmezliğini sağlayan büyük bir yalana dönüşerek bütün siyasi politikalara ve alınan siyasi kararlara sözde meşru bir zemin üzerinde ülke içinde ve dışında katliam yapma ve bu katliamlara geniş halk kitleleri nazarında meşruluk katma yetkisi vermiştir. Dini özel bir alana hapseden burjuvazi, milliyetçilik konusunda aynı davranışı sergilememekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda milliyetçiliği gericileştirip, mikro milliyetçilikler yaratarak, etnikçiliği kışkırtarak ve son merhalede faşizmi doğurarak insanları birbirine düşürüp kana boğmuştur ve boğmaktadır. Oysa kapitalizmin dini, imanı, milliyeti yoktur. Yalanı gözler önüne seren Karl Marks çok güzel söylemiştir: ” İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz ya da Alman değil, emek, bedava kölelik, kendi kendini satmaktır. Onu yöneten hükümet Fransız, İngiliz ya da Alman hükümetleri değil, sermayedir. Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz ya da Alman havası değil, fabrika havasıdır. Ona ait olan topraksa Fransız, İngiliz ya da Alman toprağı değil, yerin bir kaç karış altıdır.”

Aslında milliyetçiliği bu güzel sözlerden daha iyi tanımlayan bir şey yoktur. Oysa günümüzde Türkiyeli kimi sosyalistlere göre Karl Marx'ın bir ulus teorisi yoktur. Hatta daha da ileri gidenleri onu milliyetçilik ile yaftalarlar. Oysa Karl Marx'ın ve hatta daha sonraları Lenin'in milliyetçilik ile ilgili düşünceleri az sayıda olsa da oldukça doyurucudur. Anlaşmazlık pratikte bazı tutumlarının söyledikleriyle çelişkili gibi görünmesinden kaynaklanmaktadır. Bu da milletlerin yeni doğduğu ve ulusal kurtuluş hareketlerinin at başı gittiği emperyalist bir çağda gayet doğaldır. Milletler ve milliyetçilik ile ilgili teoriler çok sonraları ortaya çıkmıştır. Bu teorileri ortaya koyan burjuva ideologları ve düşünürlerin görüşleri kısaca;

Yapılandırmacı(inşacı-örnek: ulusun kurgulanması) milliyetçilik görüşünün önde gelen savunucularından biri olan Benedict Anderson, ulusu bir imalat olarak tanımlıyor; kendinin tanınmasından önce gerçekte var olmayan, insanlar arası bir bağ, bir imalat olarak tanımlıyor. "Bu, hayali bir cemaattir - ve özü itibariyle limitli ve egemen olarak hayal edilen" olarak ifade ediyor. Anderson ulusun hayal edildiğine inanıyor, çünkü bu ulusun üyeleri kendi vatandaşlarının çoğunu tanımıyorlar, yine de  ortak bir imgeye sahipler; ulus, ortaklığın tanınması üzerine kurulmuştur, ortaklığın kendisi üzerine değil.

Ernest Gellner, milletin sadece toplumsal olarak tasarlanmış bir "yapı" olduğunu, ulusun seçkinleri tarafından kavramın ebedileştirilmesinin sürdürülmesine bağlı olan devamlı varlığının imkanı ile yapay olarak yaratılan bir oluşum olduğunu öne sürer. Ulusların ve milliyetçiliğin tarihsel olaylar tarafından bir şekilde ortaya çıkarılmadığına, aksine bunların imal edilmiş kavramlar olduğuna inanır. Şunu belirtir;

"Salt bireyler zümresi(örneğin, belirli bir bölgenin sakinleri ya da aynı dili konuşanlar diyelim), eğer bu zümrenin üyeleri, paylaştıkları üyelik vasıtasıyla birbirlerine karşı belirli müşterek hakları ve görevleri kesin olarak tanırlarsa ve tanıdıkları zaman millet haline gelirler. Onları ulusa çeviren, ne olurlarsa olsun, bu zümreyi üye olmayanlardan ayıran diğer paylaşılan nitelikler değil, birbirlerini aynı türün hemcinsleri olarak tanımalarıdır."

Gellner, milliyetçiliğin modernizasyon sürecinde, endüstrileşmenin birbiriyle eşleşik sosyal ve politik sınırlara ihtiyaç duyduğuna inandığı için, tamamen gerekli bir mekanizma olduğunu ön görür. Millet daha önce var olan ya da doğal olan bir şey değildir, ama kültürle devleti birleştirmek için gerekli bir şeydir. Gellner ayrıca, milletlerin ilk-aşırı milliyetçilik ve ideoloji yoluyla değil ama sanayileşmiş ve modern toplumun varlığı için gerekliliği vasıtasıyla oluşturulduğunu belirtir. 

Gellner ayrıca "çakışma prensibini" ortaya koyar. Gellner'e göre ulusçuluk politik birim ile ulusal birimin çakışmasına dayanır. Bu prensip ışığında özel alan ve politik alan ayrımını öne sürer. Eğer milliyetçilik de din gibi politik alandan çıkartılabilir ve özel alana atılabilirse, zararsız hale gelebilir. Aynı Beşiktaşlı ya da Fenerbahçeli olmanın hiçbir yaptırımı ya da zararı olmaması gibi düşünülebilir. Oysa milliyetçiliği politik olan ile çakıştırdığınız anda sorunlar başlar. Bu sorun da basitçe "bizden olanlar, bizden olmayanlar; Türkler Kürtler" sorununa dönüşür. Ezen milliyetçilik ezilen milliyetçiliği yaratır ve ekmeğine yağ sürülen milliyetçilik dininin yaratıcısı burjuva sınıfı olur. [Bu arada buraya bir not düşmek gerekiyor. Bazı Türkiyeli Marksistler ulusal olan ile politik olanın çakışmasını kaynak göstermeden kendi buluşları gibi kullanıyorlar. Bu prensip Ernest Gellner'e aittir.)

Thongchai Winichakul, Anderson ve Gellner tarafından ortaya atılan ulusun yapılandırmacı felsefesini, ulus hakkında doğasında var olmadığı ya da daha önceden beri var olmadığı görüşünü paylaşıyor.  Herhangi bir somut bağ ile değil, kendisinin tanınmasıyla açıklanan bir hayali cemaat olarak ulus fikrine katılıyor. Thongchai'nin milliyetçilik akademik çevresine yaptığı katkılar, "ulusun sınırlarının çizimi ve oluşumu" olan "jeo-vücud" olarak isimlendirdiği aracılığıyla ulus yorumunda yatmaktadır. 

Thongchai, milliyetçiliğin sınırları işaretlenmiş ulusun sonlu doğasına bağlı olduğunu belirtir. Bu sınırlar ulusun ne olduğunu ve ne olmadığını belirlemekte ve ulusal kimliğin en dış limitlerini tanımlamaktadır. Sınır merceği vasıtasıyla milliyet çalışması, sınırın değeri ve bağımsızlığı ile ilgili olandan ayrı olamayan millet kavramı olarak politik coğrafya yoluyla ulusun oluşumunun açıklanmasında hayati önem taşır. Ülkesellik, ulusun kolektif "öz"ünün yaratılmasında hayati bir bileşendir ve jeo-vücud, özünde, yapay olarak coğrafi temsilcilik söylemleri ve haritacılık yoluyla yaratılmış bir başka yapıdır.

Eric Hosbawm, ulusun anti-ilkçi görüşünün belirgin şekilde Marksist taraftarıydı. O, "kendilerini o 'ulusun' üyeleri olarak sayan kafi derecede çok insan grubuna öyle davranılır" diye yazdı. Bu, milliyetçiliğin derin bir biçimde yapılandırmacı bir görüşüdür ve bir halk grubunun önceden var olan ve homojen özelliklerinin hiçbir şekilde bir ulus tanımlamadığı fikrini ortaya koyar; bunun yerine, milleti meşrulaştıran, bir bağın, imalatın ve yapay bir varlığın tanınmasıdır. Uluslar arasındaki mevcut bağdan dolayı ulusların var olduğu fikrini reddeder. O,

"Doğal olarak, insanları sınıflandırmanın tanrı vergisi yolu olarak, kendinde var olan... siyasi kader olarak milletler bir mittir; milliyetçilik, bazen var olan kültürleri alır ve onları ulusa döndürür, bazen de onları icat eder ve var olan kültürleri yok eder: bu bir gerçektir."

Eric Hosbawm'a göre, "Milletleri yaratanlar Milliyetçilerdir. Milliyetçileri yaratan milletler değil."

Çağımızın en büyük belası milliyetçiliktir. Çok fazla bir kanıta bile gerek yoktur çünkü çuval dolusu kanıt başınızı çevirme mesafesinde etrafınızda yer almaktadır zaten. Arkadaşınıza, ailenize, mahallenize, iş yerinize, okulunuza, gittiğiniz devlet kurumlarına, kısacası ülkenize bakmanız yeterlidir. Çocukluğunuzdan başlayıp eğitim hayatınıza, sonrasında iş hayatınıza ve gençliğinize yaşlılığınıza varıncaya kadar içinizdedir milliyetçilik. Bilincinizle içsel hale gelmiştir ve getirilmiştir. Her davranışınıza sirayet etmiştir çünkü iştigal ettiğiniz ve etmek zorunda olduğunuz sistemin bütün üst yapı kurumları tarafından zehri bütün bilincinize ve hatta onu oluşturan varlığınıza zerk edilmiştir. Bütün tutumlarınız, eğilimleriniz ve davranışlarınız milliyetçiliğin ön yargılarından muaf kalamazlar. İnsanlığınız acizlik içinde onun emrine girmiştir bir kere. Çünkü bilincinizde yaratılan "biz ve bizden olanlar" karşısında muhakkak bir "onlar ve bizden olmayanlar" imgesi vardır. Bu yaratılan imge de sizin tutum ve davranışlarınızı düşmanca eylemlere savurarak belirler. Artık azınlık olan sizden olmayanların yok edilmesi  ya da azınlığın siz çoğunluğa asimile edilerek dahil edilmesi bir amaç haline getirilir. Ve bu amaç da sizin nasıl olmanızı belirleyen egemen sınıf tarafından ve onun bütün üst yapı kurumları tarafından meşru kılınır. Böylece yaptıklarınız toplum vicdanında ve hukukta, bırakın cezai bir karşılığının olmasını, tam aksine takdir edilir ve onanır. Bu da aslında insanlığın öldüğü andır.

Milliyetçiliği yok ederek belki devleti ortadan kaldıramazsınız ya da kapitalizmi ilelebet tarihin derinliklerine gömüp yok edemezsiniz  ama devletin ve modern kapitalizmin elini ayağını işlevsiz hale getirirsiniz. Burjuva sınıfını ve medeniyetini temelden yok edersiniz. Çünkü burjuva medeniyeti bütün üst yapı kurumlarıyla millet ve milliyetçilik anlayışı üzerinde yükselmektedir. Onun olmazsa olmazı milliyetçiliktir. Küresel şirketler çağında ulus-devletlerin gitgide yıkıldıkları ise bir palavra ve göz boyama ve de gerçeklerin üstünün örtülmesidir. Tam tersine bütün küresel dev şirketler aşırı derecede milliyetçidirler. Onlar için kar çıkardıkları işçinin milleti ve milliyeti önemsizdir. Ancak kendi milletleri ve milliyetçilikleri değil. Çünkü sınırları belli bir millet ve din afyonu gibi kitleleri uyutan cemaatleşmiş bir milliyetçilik anlayışı üzerinden yükselmeye ihtiyaçları vardır. Millet ve milleti bir arada tutan milliyetçilik onların ordusudur ve her milliyetçi de burjuvazinin bir neferidir. Bugün dünyadaki savaşlara, çatışmalara ve hatta emperyal devletler arasındaki kapışmalara bir bakın, hepsinin temelinde milliyetçilik vardır: ABD milliyetçidir, Almanya milliyetçidir, Fransa milliyetçidir, Japonya milliyetçidir; keza Alman, Amerikalı, Fransız, Japon milliyetçidir.

Unutulmamalı ki bundan 250 yıl önce ne Türk vardı ne Kürt, ne Türklük vardı ne Kürtlük. Bunların hepsi sonradan yaratıldı. Milliyetçiliğin ne olmadığını bilmediğimiz sürece ne olduğunu bilemeyiz.




*Milliyetçilik ile ilgili kuramlar ozgurluk-dergisi.org sitesindeki Matt Finkel'in "Milliyetçilik Teorileri:Milletin Gerçekçi ve Sosyal Yapılandırmacı Fikirlerinin Kısa bir Karşılaştırması" adlı yazısından bazı bölümler halinde alıntılanmıştır.
(ÖZGÜRLÜK)
 

FELSEFECİLER VAPURU

(Kısa bir not: İdealist felsefe savunucuları, kapitalistler sol’a ve dünya görüşü diyalektik ve tarihsel materyalizme saldırı uğruna milyarlarca dolar harcarken, bu tür eleştirel yazılar niye? Gelişim ve olayların tüm yönleriyle daha detaylı ve özlü kavranılması. Sadece eleştiri düzeyinde kalan ve akademik bir yaklaşımdan çok, günümüz ve görevlerimiz açısından ele alıp, devrimci ders ve deneyleri üzerinde yükselmeye çabalıyoruz. Bu bağlamda üretim ve katkılarımızla elimizden geldiği ölçülerde çözümlere yönelmeye çabalıyoruz. Devrimcinin görevi dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir... Diyen değerli ve dikkatli okurlarımıza saygılarımızla.)

 FELSEFECİLER VAPURU 

1922'de Lenin Rusya'nın en iyi felsefecilerini vapurla ülkeden postaladı ve onlara vurulmak istemiyorlarsa memlekete dönmemelerini söyledi.  Alexander Razin and Tatiana Sidorina, totaliter[ç.n.: Sovyetler Birliği'nin toptancı bir bakış açısıyla tüm dönemlerini totaliter olarak görmek bilimsel bir yaklaşımdan ziyade ideolojik bir saldırı anlamı taşır] bir rejimin "insani bir eylemini" resmediyor.

 

Herhangi bir felsefe öğrencisi,  felsefenin mitolojide köklere sahip olduğunu ve bir bakıma mitolojiden kaynaklandığını kabul eder. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, felsefe sadece mitolojiden doğmadı, aynı zamanda ona üstün geldi ve ileri bir dünya görüşüne dönüştü. Ancak mitoloji felsefenin gelişmesinden sonra tamamen ortadan kalkmadı. Aksine, mitolojik bir düşünce tarzı, insanların bakış açısını ve davranışlarını etkilemeye devam ediyor. Daha akılcı veya daha ihtiyatlı bir felsefenin herhangi bir türüne karşı hala belirleyici bir aykırılık olabiliyor. 

 

İnsanlık tarihi boyunca orijinal işlevlerinin çoğunu kaybeden mitoloji hala kaçınılmaz olarak herhangi bir ideolojiye eşlik etmekte ve desteklemektedir. Farklı toplumlarda çeşitli biçimlerde görülür, ancak özellikle totaliter yönetim koşulları altında yıldızı parlar.

 

70 yıl boyunca eski Sovyetler Birliği, komünist hayal aleminde yaşadı: sosyalist rekabet, komünist işgücü, komünist bir kurucunun ahlaki kodu, komünist işçiler, en mutlu çocukluk, saygın yaşlılık, bedava sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, yaşamak için bedava ev ve bundan başka balede, uzay araştırmalarında, amatör sporlarda ve diğerlerinde birincilik. Komünist idealin gerçekleşmesini bozabilecek her şey aleyhte idi: Doktorlar Komplosu[kısaca Stalin'in tanınmış doktorlar grubunun tutuklanmasını emretmesi], Batı'nın, Siyonizmin, rock müziğinin, profesyonel sporların istenmeyen etkisi…

 

Günümüzde bu mitlerin çoğu ortadan kalktı. Bu sürecin sıradan Rus halkının bakış açısını nasıl etkilediği, zor ve çok yönlü bir sorudur. Fakat Rusya'da modern değişimler karşısında geniş çapta değişen tutumlara rağmen bir şey açıktır. Çok iyi biline atasözüyle ifade edilir: "üstü örtülen her şey gün gelir ortaya çıkar." Eski Sovyet dünya görüşünde en çok üstü örtülen şeylerden birisi, devrim öncesi idealist Rus felsefecileri ile ilgili bilgiydi. Sadece birkaç kişi onların felsefi yazılarının Lenin Devlet Kütüphanesi'nin sözde özel koleksiyonunda saklandığını biliyordu. Bu koleksiyona erişim kesinlikle sınırlıydı. Bunu kullanma yetkisi sadece kiritik bir şekilde bu çalışmaları kullanan profesyonel ideologlara(bu özel alanda çalışan felsefeciler ve tarihçiler) verildi. Sovyer Rusya'daki en eğitimli insanlar Berdyaev, Bogdanov, Bulgakov'un isimleriyle sadece Lenin'in ünlü eseri Materyalizm ve Ampiryokritisizm'in çalışması sırasında karşılaştılar ve genel olarak bu kitapta bahsedilmeyen 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarının başlıca Rus felsefecileri olan Soloviov, Shestov, Chicherin, Trubetskoy gibi isimleri bilmiyorlardı.

 

Lenin’in eserlerinde sözü edilen Rus filozoflar, en tatsız imgelerle betimlenmiştir, felsefi fikirleri esas olarak kötü niyetli terimlerle karakterize edilmiş ve aşırı derecede basitleştirilmişlerdir. Lenin'in onları tanımlamalarının temelinde eski Rus felsefecileri ile ilgili çalışma, onların kendi yazıları vasıtasıyla olmaktan ziyade, birçok ideolojik mitin, özellikle de idealist Rus felsefesi ve komünist doktrin arasındaki kaçınılmaz, mutlak düşmanlık mitinin başlangıcıydı.

 

Aslında bu mit, sadece belirli bir ideolojik konumun renkli ifadesi değildi. Aynı zamanda 1922'de gerçekleşen belirli bir politik eylemin de gizli gerekçesiydi. Bu, o zamanların yaşayan en ünlü felsefecilerinin Sovyet Rusya'dan kovulması idi. Bu eylem, tarihçilere göre "Felsefeciler Vapuru" olarak bilinmeye başlandı, çünkü Sovyet hükümeti, zorunlu olarak eski Rus entelektüel sahnesinin en önde gelen yıldızlarının içinde toplandığı ve sınır dışı edildiği iki Alman gemisini (Oberbürgermeister Haken ve Preussen) kiraladı.

 

Bu eylemi haklı çıkarmak için kullanılan bir başka efsane de, sınır dışı edilmenin mağdurların iyiliği için olduğu, bu onların hayatlarını kurtarmanın ya da en azından Sibirya'daki toplama kamplarındaki sürgünlerden kurtulmalarını sağlamanın tek yolu olduğudur, çünkü onların olası etkinliği, Sovyet materyalist ideolojisinin izin verdiği verdiği sınırları açıkçası ihlal edecekti. Şimdi bile Rus entelektüelleri arasındaki kanı, filozofların ayrılışlarının kurtuluşları ve fikirlerinin kaderi için iyi olduğu yönündedir. Örneğin, Rusya'daki en büyük felsefe dergisi olan Felsefenin Sorunları 1990'da, "o zamanın Parti yönetimi tarafından sorunun üç çözümü olarak görülenin, yani kurşuna dizme, Sibirya'ya sürme ya da sınır dışı etmenin en insancıl olanının seçildiğini," söyledi.

 

Toplu kovulmanın ilk "insani gerekçelerinden" biri, 1922'de Leon Troçki tarafından sunuldu. Şöyle dedi: "Gönderdiğimiz ve gelecekte göndereceğimiz bu unsurlar politik manada hiçbir şey değillerdir. Fakat onlar düşmanlarımızın ellerinde potansiyel birer silahtırlar. Barışcıl politikalarımıza rağmen dışında kalınamayan yeni askeri çatışmalar halinde, bu uzlaşmacı olmayan muhalif unsurlar düşmanın askeri-politik ajanları olacaklardır. İşte bu yüzden onları şu anda, dinginlik zamanında önceden sınır dışı etmeyi tercih ediyoruz. Umarım, sağduyulu insanlığımızı kabul etmeyi geri çevirmezsiniz. . ." 

 

Gerçekte ise, Rusya'nın aydınlarının büyük bir kısmının sınır dışı edilmesine yönelik bu “insani” gerekçenin çok şüphe uyandırıcı olduğu görünmektedir. Birincisi, çağdaş bir bakış açısından, temel bir insan hakkının kaba bir ihlalidir: istediğin yerde yaşamak, ya da en azından kendi ülkende yaşamak. İkincisi, Troçki'nin insanlık konusundaki konuşmasının ardında, güçlü(entelektüel yetenekleriyle) muhalefetten kurtulmanın saklı bir arzusu vardı. Üçüncüsü ise, bu eylem, tarihsel sorumluluk anlamında insani değildi. Hiç kimse “eşsiz hakikati” ilan etme ve bu “gerçek”i, tüm ulusun tarihsel gelişimi için biricik olanak olarak öne sürme hakkına sahip değildir.

 

Sovyet liderleri, idealist filozofların sınır dışı edilmesinin tüm gerekli adımlarını ve tüm sonuçlarını soğukkanlılıkla hesaplayarak yaptılar. Esas olarak insani nedenlerden ziyade politik nedenlerden dolayı yaptılar. Fakat sonradan bu eylem, yıllar içerisinde ülkenin her yerine yayılacak olan özgür düşüncenin bastırılması ve düşünce terörü ile karşılaştırıldığında insani bir görüntü kazanmıştır. 

 

Bu makalede, bu trajik olayı ve Rus felsefesi ve kültürü için sonuçlarını açıklayacağız. 

 

1922'de entelijensiyanın tehcir edilmesi, irticalen yapılan bir olay değildi, ancak birkaç yıl içinde büyüyen bir fikrin gerçekleşmesiydi. Görüşler, planı tam olarak başlatanın kim olduğuna ilişkin olarak değişir. L.A.Kogan, sürgün etme fikrinin eş zamanlı olarak farklı insanların aklına gelmesine rağmen, Lenin'in hiç kuşkusuz eylemin ilham kaynağı ve lideri olduğunu vurgular. Fransız tarihçi ve Sorbonne profesörü M.C.Geller de aynı görüşü dile getirir: "Lenin, Rus kültürünün bu temsilcilerinin sınır dışı edilmeleriyle son bulan tüm bu politikanın mimarı olmanın yanı sıra sürgüne yollamayı ilk başlatan idi." 

 

1920'lerin başlarında Rus felsefesinde yer alan süreçler, sezgisel, mistik bir yönelim(önceki ulusal bilinçlenmede çok yaygın olan) ile birlikte idealist felsefe ve yeni, resmi materyalist dünya görüşü arasındaki gittikçe büyüyen düşmanlığı içeriyordu. "Maneviyat," Rus geleneğinde basit kavrama ya da bilgiden daha fazlası olan bir şey olarak daima algılandı. O, insan ve bütün bir toplum, insanoğlu ve evren arasında bağlantıların ahlaki niteliklerini ve bazı özel sezgisel kavrayışlarını var sayar. Bu gelenekte, hepsi Moskova Üniversitesinde öğretmenlik yapan Semyon Frank, V.Ivanov ve F.A.Stepyn gibi önde gelen Rus filozoflar çaba sarf ettiler. L.M.Lopatin ve daha sonra I.A.Ilein liderliğinde, Moskova Psikoloji Derneği çalışmalarını yeniden başlattı. Bu dernek, Moskova Devlet Üniversitesi'nin özel bir bölümüydü. St Petersburg'da bir Felsefe Derneği kuruldu. Kurucuları arasında sembolik şairler Beliey ve Blok da vardı. Sosyolojik Toplum 1919'da N.I.Kareev'in önderliğinde çalışmaya başladı. Etkin üyeleri arasında çok iyi bilinen filozof ve sosyolog Pitirim Sorokin de vardı. 1919'da St Petersburg Felsefe Toplumu da yeniden canlandırıldı. Nikolai Lossky ve E.L.Radlov, "Düşünce"adında yeni bir felsefe dergisi yayınlamaya başladı. Ama ömrü kısa oldu. Lossky, "Sadece üç sayı yayınlayabildik. Dördüncüsü, Bolşevik hükümet derginin basılmasını yasakladığında baskıya hazırlanıyordu," diye hatırlıyordu.

 

Bu yüzden, bu dönemde başlıca felsefi sorunları çözmek için birçok farklı felsefi kuruluş ve birçok değişik yaklaşım var olmuştur. En ünlü felsefeciler genelde resmi Marxist bakış açısına karşıydılar. Bu dönemin başlıca yayınları arasında Lossky'nin "Bergson'un Sezgisel Felsefesi ve Mantık"; Frank'ın "Sosyal Bilimlerin Metodolojisi Üzerine Makale"; L.P.Karsavin’in "Doğu, Batı ve Rus Fikirleri"; Sorokin’in "Lavrov’un Sosyolojisinin, Militarizmin ve Komünizmin Başlıca Sorunları" ve  "Bir Faktör Olarak Açlık" ve Berdyaev, Stepun ve Frank'in "Oswald Sprengler ve Avrupa'nın Sonu" eserleri yer alır. Bu eserlerin başlıkları bile, Rus filozofların çıkarlarının çeşitliliğini ve 1920'li yıllardaki etkinliklerini göstermektedir. 

 

Kogan şöyle yazıyor: “Lenin, Rus idealistlerinin faaliyetlerini endişeyle izledi. Kremlin kütüphanesinde Alekseev, Berdyaev, Bulgakov, Volinskiy, İvanov-Razumnik, Ilein, Karsavin, Lapchin, Novgorodtsev, Rozanov, Stepun, Trubetckoy, Shpet, Frank, Iakovenko kitapları bulunabilirdi; ama onların görüşlerine herhangi bir sempati duyduğu için değil. Bu yazarların çoğu sınır dışı etme listelerine dahil edildi.” 

 

Lossky şu şekilde hatırladı: "Hiç birimiz tarafından tahmin edilemeyen yeni bir gök gürültülü fırtına 1922 yazında Rus Rus entelijensiyasının üzerinden geçti. St Petersburg Kuzey-Batı Bölgesi'nin başkanı Zinoviev, entelijensiyanın kafasını kaldırmaya başladığını Moskova'dan bildirdi. Farklı entelektüel grupların dergi ve dernekleri faaliyete geçridiklerini; şu an için ayrı yollarda hareket ettiklerini, fakat çok yakında ya da sonra birleşeceklerini ve kayda değer bir güç oluşturacaklarını yazdı."

 

31 Ağustos 1922'de Pravda gazetesi, ülkenin kuzeyindeki profesörler, doktorlar ve yazarlar arasında en aktif karşı-devrimci unsurların sınır dışı edilmesi hakkında resmi bir duyuru yayınladı. Karar, Devlet Siyasi İdaresi'nce(GPU) yapılan bir açıklama ile onaylandı. ‘İlk Uyarı’ başlıklı duyuru, belirli aileleri tayin etmedi veya sınır dışı edilecek sayıyı belirtmedi. Sürgün edilenlerin arasında büyük bilim adamlarının olmayacağını sadece söyledi. Aslında, yayınlandığı sırada, sürgün edilenlerin bir kısmı zaten tutuklanmıştı ve Rusya'yı kendi maddi imkanlarını kullanarak terk etmeyi kabul eden belgeleri imzalamıştı. Kendi yolculuklarını ödeyemeyen insanlar sınır dışı edilmeyi hapishanede beklemek zorunda kaldılar.

 

Ancak Pravda'nın duyurusu ilk tehlike işareti değildi. Lenin, Moskova Yüksek Teknik Okulu personelinin grevi sonrasında 1918 kışında birçok profesörün görevden alınmasını önerdi. Tavsiyesini sonrasında, Sovyet hükümeti nihayetinde sadece Yüksek Teknik Okulu'nda değil, hemen hemen bütün üniversitelerde profesörlerin tamamen değişimini gerçekleştirdi. Eski “gerici” profesörler, yeni “kızıl” olanlarla değiştirildi. St Petersburg Üniversitesi'nde profesör olan Lossky, işten atılanlar arasındaydı. Şöyle demişti: “1921 sonbaharına kadar Bolşeviklerin Hükümeti, eğitim sürecinde, en azından felsefe öğretisinde, çok az müdahalede bulundu. Çalışmamı, devrimden önce olduğu gibi devam ettirebilirdim… Fakat üç yıldan fazla bir zaman sonra Bolşevikler, birçok bilim dalı için yeni bir “kızıl” profesörler kadrosu hazırlamışlardı ve 1921 sonbaharında, eski profesörlerden hangilerinin görevden alınması gerektiğine karar vermek için Devlet Bilim Konseyi toplantısı yapıldı… St Petersburg Üniversitesi Felsefe Bölümü bundan sonra tamamen tahrip edildi. Tüm öğretmenlerin ve iki profesörün (Lapchin ve ben) ilişiği kesildi. Sadece Vvedensky profesörlüğü sürdürdü. Fakat aynı zamanda genç adam Borichevsky de profesör yapıldı ve bu arada ona, Professor Vvedensky tarafından zaten verilen mantık dersi vermesi emredildi. Bu Borichevski felsefe eğitimi için Bolşevikler tarafından yurt dışına gönderilmişti. Epicurus felsefesini incelediği Losain Üniversitesi'ne girmeyi başardı. Geri döndükten sonra, “bir materyalist olarak Spinoza” gibi konulara ilişkin konferanslar vermeye başladı. Felsefe bilgisi oldukça sınırlıydı. Örneğin, Platon'un felsefesi hakkında konuştuğunda, öğrenciler onun hatalarını gördüler ve ona güldüler.”

 

12 Mart 1922'de Lenin'in "Materyalizm Mücadelesinin Anlamı Üzerine" adlı makalesi yayınlandı. Bu ideolojik sorunlara ayrılmış bir program makalesiydi ve entelijansiyznın gelecek sürgünü içinde görülebilirdi. "Rus işçisi iktidarını ele aldı fakat onu hala kullanamıyor, ille bu tür öğretmen ve bilimsel topluluk üyelerini batı 'demokrasisi" ülkelerine kibarca def edecektir," diye Lenin yazdı. 

 

Bu oyundaki bir sonraki bölüm Lenin'in 15 Mayıs 1922 tarihli, hukuk sisteminin devlet komiseri olan I.Kursky'ye mektubu idi. Mektupta Lenin, Hukuk Yasa'sının değiştirilmesi gerekliliğini savundu, özellikle de ölüm cezasını ateş ederek öldürmekten Merkezi Birlik Yürütme Komitesi'nin kararına göre sınırdışı etmeye ve aynı zamanda yasa dışı yollarla geri dönenler için kurşuna dizme cezasının getirilmesi gerektiği yönünde değiştirmekte ısrar etti. Dört gün sonra, 19 Mayıs 1922 tarihli Feliks Dzerdginsky'ye yazdığı bir mektupta, Lenin, “karşı-devrimci” yazar ve profesörlerin sürgün edilmesine yönelik hazırlıkları tartıştı. 

 

Daha sonraki olaylar çok hızlı bir şekilde gelişti. Kanunda değişiklikler yapıldı, sürgün edileceklerin listeleri hazırlandı, mahkumiyet kanıtları toplandı ve uyduruldu. 10 Ağustos 1922'de, Birlik Merkezi Yürütme Komitesi, karşı-devrimci faaliyete katılan kişilerin yurt dışına ya da ülkenin belirli bölgelerine sürgün edilmelerini öngördü. Haziran ayında E.Kuskova ve S.Prokopovich ilk sürgün edilenler arasındaydılar; Onlar, Açlık Çekenler Yardım Komitesi'nin liderleriydi. Ana grup Ağustos ayında gönderilmeye hazırlandı.

 

Öncelikle tutuklamalar dalgası Moskova, St. Petersburg ve diğer büyük şehirleri vurdu. Önceden hazırlanmış listeler doğrultusunda seçilmiş kişiler tutuklandı ve iki gün iki ay arasında değişen sürelerde tutuldukları cezaevlerine konuldu. Bu süre zarfında tutuklananlar geri döndüklerinde vurulacakları yönünde bir uyarı imzalamak zorunda kaldılar. 

 

Sürgün edilenlerin tam bir listesinin hala mevcut olmadığını belirtmeliyiz. Belki de durumun açıklığa kavuşamaması, GPU'nun sırları saklamak için kanıtları yok etmesinden kaynaklanmaktadır. Moskova, Petrograd ve Ukrayna için eş zamanlı olarak derlenen ayrı listelerin olduğu bilinmektedir. Bütün bu listeler düzeltildi ve listelenen ve gerçekte sürgün edilen numaralar değiştirildi. Kogan, Ukraynalılar listesinde ilk başta 77 kişi, Moskova listesinde 67 kişi ve Petrograd listesinde ise 30 kişi olduğunu belirtir. Nihayetinde, uzun revizyonlar sonrasında sürgün için 160 kişi listelendi. Diğer günümüz araştırmacıları ise sürgüne gönderilenlerin sayısının 60 ila 300 arasında olduğunu öne sürerler. Soruşturma, sınır dışı edinilen ülkeye, Almanya'ya, varıştan sonra sınır dışı edilenlerin farklı ülkelere hızlı bir şekilde dağılmaları ile son buldu. Birçoğu Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Çekoslovakya veya diğer ülkelere gitti. 

 

Rusya’nın entelektüel elitlerinin ayrılışı genellikle “Felsefe Gemisi” sembolü ile ilişkilendirilmiştir. Felsefeciler sürgünlerin küçük bir kısmını oluştursa da, onlar Rus dini rönesansının insanları, Rus dini-idealist felsefesinin en iyi temsilcileri idi. Şimdi onların metodolojisinden şüphe edebiliriz, fakat onların insanı ölümsüz bir varlık olarak görme hayali büyük bir cesaretti ve onların ölümsüzlüğün mantıksal olarak çelişkisiz koşullarının analizi oldukça önemliydi. O dönemdeki Rus idealist filozofların çoğu, bir insanın ölümsüzlük olmadan ahlaki mükemmellik elde edemeyeceğini varsaydı ve o ölümsüzlüğün bir başka, zamansız, dünyaya bir çıkış olduğunu var sayar. Önde gelen düşünürlerini kaybeden, özellikle de hepsini bir anda yitiren Rusya, o zaman gerçekleşecek olan ahlaki ve manevi değerlerde meydana gelen büyük değişimler hakkında ciddi bir felsefi tartışma olasılığını yitirdi. Sürgün edilen filozoflar arasında Berdyaev, Frank, Lossky, Bulgakov, Stepun, Trubetskoy, Vicheslavtsev, Lapchin, Ilein, Karsavin, Izgoev yer aldı. Büyük tarihçilerin A.Kizevetter, A.Florovsky, V.Miakotin ve A.Bogolepov'un sürgünü de korkunç bir kayıptı. Sürgün edilen sosyolog Sorokin daha sonra dünya çapında tanınırlık kazandı ve Amerikan sosyolojisinin kurucularından biri oldu. 

 

"Felsefe Gemisi"nin yolcularının daha sonra anımsadıkları gibi, Rusya'yı terk etmek zordu ve özellikle çoğunun genç olmadığı dikkate alındığında başka bir yerde yeni bir yaşam kurmak oldukça da zordu. Örneğin, Lossky 52 yaşındaydı, Bulgakov 51, Trubetskoy 60 ve Berdyaev 48 idi. Yazar M.Osorgin, her sürgün edilenin tek bir yazlık ve tek bir kışlık ceket, gündüz için iki etek, gece için iki etek, iki pantolon ve iki çift çorap ve hepsiyle birlikte sadece 20$'a eşdeğer bir para almasına izin verildiğini hatırladı. Kuruşlarla yeni bir hayata başlamaya gittiklerini yazdı.

 

Sürgün edilenlere rağmen Rus felsefesi yine de devam etti. Filozoflar zorla ayrıldıktan sonra çok sayıda kitap yazdılar. Örneğin Berdyaev, "Yeni Orta Çağlar: Rusya ve Avrupa'nın kaderi üzerine Düşünme(Berlin 1924), Dostoveyvsk'nin Dünya Görüşü(Prag, 1923), Kendini Tanıma(Paris, 1949), İnsanın Kaderi ve Özü(Paris, 1931), Rus Komünizminin Kaynakları ve Anlamı(Paris, 1955) ve daha birçok eseri yazdı. Toplamda Berdyaev 43 kitap ve yaklaşık 500 makale yazdı. Ilein’in eserleri arasında, "Kötülüğe Karşı Silahlı Direniş"(Berlin, 1925) ve "Dini Deneyimin Aksiyomları"(Paris, 1924) vardı. Frank, "Yaşam Bilgisi" (Berlin 1923), "Din ve Bilim" (Berlin 1924), "Toplumun Manevi Kuruluşu: Toplumsal Felsefeye Giriş"(Paris, 1939) ve diğerlerini yazdı. Daha önce (1919) göç etmiş olan V.V.Zenkovsky, Rus Felsefesinin bir tarihini yazdı. (Cilt 1, Paris 1934, Cilt 2, Paris 1950).

 

Bu isimler ve eserler listesi kolayca devam edebilir, ancak bu bölümün ayrıntılı bir değerlendirmesini vermeye çalışmak daha acildir. Kitlesel kovulmanın, kurşuna dizilerek olası infaz edilme alternatifi ile karşılaştırıldığında insancıl bir eylem olduğu düşüncesini bir kez daha hatırlayın. Ancak bu insancıllığın derecesinden ve gerçek kökeninden şüphe etmek mümkündür. Elbette sürgün, tüm maddi sıkıntılarına, aşağılanmaya ve manevi acısına rağmen, kurşuna dizilmekten daha iyiydi. Fakat neden karşılaştırma dayanağı olarak ölüm cezasını bu kadar kolayca kabul ediyoruz? İnsanları sadece kendi fikirleri yüzünden ölümle tehdit etme hakkına kim sahiptir? Sovyet yıllarında hüküm süren sınır dışı edilme konusundaki daha yumuşak bir görüşe göre, ayrılışları sadece onları infaz mangasından kurtardığı için değil aynı zamanda materyalizmi yayma sebebiyle genel olarak onların kendi felsefi bakış açılarının düşüşü nedeniyle de felsefeciler için iyi olduğu söylendi. Bu görüş, idealist felsefenin açıkça yanlış olduğunu ve giderek daha fazla rağbet görmemeye başladığını ileri sürdü. Öyleyse, eğer ünlü idealist filozoflar Sovyet Rusya'sında kalsalardı, fikirleri sadece tuhaf olarak görülecekti ve bu onlar için kişisel bir trajedi olurdu. Bu karmaşık motivasyonun, sınır dışı edilme ile ilgili kararları gerçekten veren insanlar için önemli olduğunu düşünmüyoruz. O zamanki Rus liderlerin uluslararası toplumun tepkisinden sadece korkuyor olması daha muhtemeldir.  Bu sebeple sürgüne zorlamayı toplama kamplarına koymaya ya da kurşuna dizmeye tercih ettiler.

 

Rus felsefesinin, ulusal bilincin ve manevi hayatın geleceği açısından bu eylemin sonuçları ne oldu? Rus idealist filozofların görüşlerinde her şeyin mükemmel olduğunu ya da yazılarında her şeyin çağdaş yaşam için çok önemli olacağını söylemiyoruz. Tam tersine, Rus ulusal bilincinin, devrimden önce, mistik sezgiler tarafından birçok durumda hezimete uğratılan rasyonel bilgiye, hayata karşı mistik bir tutum takınma eğiliminde olduğu gayet iyi bilinmektedir. Komüniter yaklaşım, açık bir şekilde liberteryan olana baskın çıktı. Hiç şüphesiz bu şeylerden bazıları değişti. Bugün hiç kimse, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki Rus idealist filozofların tavsiyeleri doğrultusunda kesinlikle yaşamayacaktır. Vurgu yapmak istediğimiz şey, geleneksel fikirlerin geleneksel ahlakı desteklediği gerçeğidir. Bu tür fikirlerde kademeli bir değişim genellikle toplumun dönüşümü sırasında gerçekleşir ve bir dereceye kadar toplumsal istikrarın kalmasına izin verir. Ama hepsini tek bir vuruşta yok etmek tehlikelidir. Devrimden sonra Rusya’nın yeni sosyalist hükümeti, ekonominin ve sivil hayatın çözülmesiyle, razrucha(tahribat) denilen şeyle karşı karşıya kaldı. Eski Sovyet bilimi bunu temel olarak birinci dünya savaşı, müdahale ve iç savaşın sonuçları gibi tarihsel koşullarla açıkladı. Ancak, geleneksel ahlaki temelin hızla tahrip edilmesinin Ekim Devrimi'nden sonra meydana gelen yıkımın temel koşullarından biri olduğunu düşünüyoruz. 

 

Sosyalist liderlerin iradesine uyumlu Marksizm, resmi bir ideolojiye dönüştü. Ama esas olarak eleştiriye açık ve çözümsüz sorulara sahip bir bilimsel teori olan Marx'ın Marksizmi değildi. Marksizm, gerçekte varolan bir toplumun resmi ideolojisi olarak kabul edildiğinde, onun teorik ifadeleriyle ilgili herhangi bir şüpheyi ortadan kaldırmak gerekti. Bu nedenle Sovyetler Birliği'nin varlığının başlangıcından itibaren Marksizm, Büyük Marksizm-Leninizm'e indirgendi. Örneğin, Lenin’in Đevlet ve Devrim adlı eserinde Engels’in sınıf toplumunun tüm tarihi boyunca Devlet’in olumlu işlevine dair derin analizine hiç bir önem verilmez. Lenin'in tek düşüncesi, devletin bir sömürü makinesi olduğu ve sökülmesi gerektiğiydi. Bu, Marx ve Engels'in orijinal fikirlerinin bariz bir aşırı basitleştirilmesi ve hatta çarpıtılması idi. Marx'ın sosyalist devrim sırasında işçi sınıfının öncü rolü hakkındaki tezi, yeni bir toplum inşa etme sürecinin tümünde lider rolü oynaması gerektiği doktrinine dönüştürüldü. Marx'ın işçi sınıfının bilgi eksikliği tarafından ona zahmet veren sınırlamaları gördüğü unutuldu. Dahası, işçi sınıfının sosyalist devrim sırasında kendisini yok edeceğini ve kapitalistlerin ve işçilerin aslında aynı tarihsel yabancılaşmanın farklı karşıtlarını temsil ettiğini yazdı. Bu tür düşüncelerden açık bir şekilde, işçi sınıfının yeni bir toplumun gelişiminde tek güç olmadıkları sonucu çıkar. Fakat bu anlayışa, insancıl bir ideoloji kaplaması altında totaliter bir devlet inşa eden elit tarafından ihtiyaç duyulmadı.

 

Muhtemelen Marksist teorinin aşırı basitleştirilmesini ve totaliter bir toplumun gelişimini muhtemelen durdurabilecek tek güç, açık felsefi tartışma imkanına perde çekildiği ve devamında gerçek demokrasinin aşırı sınırlandırıldığı için önde gelen Rus entelektüellerin sürgün edilmesiyle ortadan kaldırıldı. 

 

Üstelik, Batı ülkelerinde gelişen bir teori olan Marxizm, öğretisinin ana ilkeleriyle bağlantılı koşullar altında doğduğu toprakta gerçekleşmemesine rağmen Rusya'da değerlendirmeden kabul edilmiştir. Marxizm tarafından yapılan toplumun şiddetli, yapay dönüşümü çağrısı milyonlarca insan için kötü sonuçlara yol açtı. Berdyaev'in tek bir kuramsal ilkeye göre bir toplum inşa etme girişiminin kaçınılmaz tehlikelerini öngördüğü bahsedilmeye değerdir. Soyut bir ilkenin kaçınılmaz olarak kendi içinde basitleştirmeyi içerdiğini ve bu ilkeyi izleyen bir toplum inşa etme girişiminin sonunda totaliter bir rejimin gelişmesine yol açacağını yazdı. 

 

"Felsefe Gemisi"ne adanan Felsefenin Sorunları dergisinin bir baskısının giriş bölümü nde şu yazar: "Bir felsefenin sürgün edilmesiyle birlikte komünist ideolojinin sekter varoluş dönemi başladı. Dünya felsefi düşünce ve kültürünün diğer akımlarıyla diyaloğun olmaması nihayetinde Marksizmin kendi kendini soyutlamasını ve onun bir dogmaya dönüşmesini sağladı." Bu ifadeye karşı gelmek zordur. Eski Sovyetler Birliği'nde yüksek eğitime sahip olan bizler, felsefenin bu dogmatik Marksizme dönüşmesinin sonuçlarını hissettik. Eski Sovyet entelijensiyanının çoğu, özellikle de 40 yaşın üzerinde olan kısmı, felsefenin sadece diyalektik ve tarihsel materyalizm olduğuna inanmaya devam ederek, felsefe nefreti ile etkilendi (ya da en iyi ihtimalle kayıtsız kaldı).

 

Ne yazık ki, çağdaş öğrencilerimizin çoğunluğu, aralarında profesyonel felsefeci olmayı amaçlayanlar hariç, felsefeye karşı da olumsuz bir tavra sahiptir. Bunun sosyal maliyeti, az sayıda insanın kendilerini kültürel veya manevi olarak geliştirmeyi istemesidir. Sadece pragmatik bir yaşamı tercih ediyorlar ve toplumsal olarak geçerli ortak paylaşılan hedeflerin elde edilmesine yönelik herhangi bir eylemi anlamlı saymıyorlar. Onların ahlaki tutumları sadece eski inançlara veya “sağduyuya” dayanmaktadır.

 

Rus kültürünün ve Rus devrim öncesi felsefesinin büyük bir mistik bileşen içerdiğine zaten vurgu yapmıştık, ancak bu bileşenin taşıyıcıları olan yüksek derecedeki insanların paradoksal olarak sürgün edilmeleri uzun dönemde durumu iyileştirmedi. Aksine, şimdi Rusya'da mistisizm ilgisi artıyor. Eski ünlü Rus filozoflara olan tüm saygımızla, ülkemizin çağdaş toplumsal hayatında onların eserlerinin kullanılma şeklini aynı zamanda onaylayamayız. Hoş olmayan şey, birçok çağdaş Rus felsefecisinin, eski zamanlarda Marx'tan aldıkları gibi benzer şekilde Berdyaev'den de özdeyişleri öylece almalarıdır. 

 

Alexander V. Razin and Tatiana J. Sidorina 2001

 

Alexander Razin, Moskova Devlet Üniversitesi'nde Etik Bölümü'nde dersler veriyor ve Felsefe Şimdi dergisinin yardımcı editörüdür. Tatiana Sidorina, High School of Economics'te, aynı zamanda Moskova'da bir profesördür.

 

 

*www.philosophynow.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ÖZGÜRLÜK

HAFTASONUNUN İCADI

 
 
BENJAMIN Y. FONG
 
Kapitalizmin ortaya çıkışı sadece çalışma hayatımızı düzene sokmadı. Boş zamanın anlamını da değiştirdi.

Marco Verch / Flickr
 
Her ne kadar "Dirilişi kutlama," ilk Hristiyanların Cumartesi yerine Pazar'ı dinlenme günü olarak kutlamaya başlamaları resmi neden olsa da, aynı zamanda kendilerini Yahudilerden ayırmaya da hevesliydiler ve dördüncü yüzyılda bu heves, kilise ve halka ait düzenlemeler içerisinde Pazar Şabat Günü'nün kanunlaştırılmasına dönüştü. 
 
1500 yıl sonra, Dini tatil günü hareketi, Hristiyanların Şabat günü olarak Cumartesi'ni yeniden tesis etmek amacıyla, ilk Hristiyanlar arasındaki pagan güneşe tapmanın etkisini kötüye kullanma ile birlikte, bu antisemitizme işaret etti. Geçici, politik kaygılar gerçek tatil gününe riayet etmeyi etkilememelidir, böylece tartışmaları devam etti.
 
Ondokuzuncu yüzyılda Cumartesi'nin yeniden kutsanmasının bir diğer sebebi, Pazar'ın değil ancak Pazartesi'nin "kanuna aykırılığı" ile ilgiliydi. Sanayi öncesi İngiltere'sinde, George Davis’in bir şiirine göre, "her sınıftan halk, o zamanlar, bu şen günün neşeli cümbüşüne itaat eder[di]". Sadece vasıflı işçiler değil aynı zamanda tüm işçi sınıfları, işten bir izin olarak, çokça yeni doğmakta olan girişimcilerin hüsranına, "Aziz Pazartesi"ni kutladılar. Pek çok işçinin Aziz Pazartesi'ni birahanelerde ve köpek ya da horoz dövüşlerinde geçirdiği doğru olsa da, bu aynı zamanda sosyalleşme ve rahatlama günüydü, halk bahçelerinin "kelimenin tam anlamıyla işçi sınıflarının iyi giyimli, mutlu ve usturuplu görüntüleriyle dolup taştığı" bir gündü. 
 
Pazartesi'nin bir tatil günü olarak sıklıkla kabul edildiği gerçeği, işçilerin bir takım belirli görevleri tamamlamak için toplandıkları, bu görevler tamamlanana kadar birkaç gün yoğun çalıştıkları ve daha sonra haftanın yarısında oyunda oldukları sanayi öncesinin alışılmış ritminin sonucuydu. E.P. Thompson'ın[ç.n.:meşhur Marksist tarihçi-sosyolog(bu arada, aslında Marxizm aynı zamanda gerçek-bilimsel sosyoloji de demek, burjuva sınıfının uydurduğu ise bir görüntü sosyolojisinden başka bir şey değildir ve amacı sosyolojinin gerçek özünün üzerini örtmektir ve nihayetinde işçi sınıfı mücadelesinin unutturmak; uzun bir mesele olduğu için kısaca belirtmekle yetiniyoruz); en başta gelenlerinden biri]  betimlemesinde, "iş modeli, insanların kendi çalışma hayatlarını kontrol ettiği her yerde, yoğun emeğin ve aylaklığın dönüşümlü nöbetlerinden biriydi," diye yer alır. İşin düzenli olarak belirlenmiş bir zaman diliminde yapılması gerektiği, "boş vakte" bayağı sınır çeken bir zaman düşüncesi insanlara hala oldukça yabancıydı. 1806'da, Avam Kamarası tarafından İngiltere'deki yünlü üretimin durumunu değerlendirmek için görevlendirilen bir komite, "insanların düzenli çalışma saatlerine ya da düzenli alışkanlıklara karşı had safhadaki hoşnutsuzluğunu" ortaya koydu. Çalışma bir dizi görevlerdi ve ne vakit bu görevler yerine getirildi ardından oyun başladı.
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde efendiler, "adamlarını Pazartesileri çalıştırmanın büyük güçlüğü"nde ve onların davranışlarını değiştirmek için parasal teşviklerin etkisizliğinde sayısız hayal kırıklığını dile getirdiler. Bir raporda, "yoksulluk onları harekete geçirmeden bir adım dahi atmayacaklar," diye şikayette bulunuldu. Bu sorun buhar gücünün doğuşuyla birlikte giderek daha akut hale geldi. Üretim araçlarına yatırıma mecbur kalan kapitalistler bir günde mümkün olduğu kadar çok saat için makinelerinde insan kollarına ihtiyaç duydular; yoluna taş koyan Aziz Pazartesi tarafından engellenen bir ihtiyaç.
 
Daha dolambaçsız taktiklere ilaveten -Pazartesi işte olmayanları Salı günü işten atma ile tehdit- iki gelişme on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Aziz Pazartesi kurumunu zayıflattı. İlki, Viktorya döneminin ahlaki şiddetiydi.  İlk alkol karşıtı hareketler on dokuzuncu yüzyılın başlarında ortaya çıktığında, özellikle işçi sınıfının sözde dejenere alışkanlıklarını gidermeye yönelmiş olmaları tesadüf değildi. Buhar makinesinin ritmi Aziz Pazartesi'nin aşınımını gerektiriyordu ve alkol karşıtı hareket, barbarca neşeyi yeniden biçime sokmanın işaretini verdi. (Kuşkusuz, damıtma teknikleri ve on sekizinci yüzyılda damıtma tekniklerindeki gelişmeler ve damıtılmış likör tüketiminin ortaya çıkmasıyla damıtılmış likör tüketiminin büyümesinin sonuçları -yabancılaşmanın ilk ve en keskin ölçüsü- Aziz Pazartesi'nde sarhoşluğun yeni boyutlara ulaşması anlamına geliyordu.)
 
İkincisi, cumartesi “yarım gün tatil” hareketi oldu. Her zaman patırtılı şekilde kendi kendilerini alkışlarla ilan eden işverenler, işçilerini birkaç saat erken Cumartesi öğleden sonraları işe almaya başladılar, böylece “işçi sınıflarını daha istikrarlı hale getirmek için…” ve onlara yasal eğlence imkanı sağlamak için ”. Basın bunun üzerine atladı ve işverenlerin ihsanı için minnettar olduklarına ilişkin hikayeler yayınladı. Kısa süre sonra özellikle düzenlenen konserler ve futbol gibi "akılcı eğlenceler" olan etkinlikler, 1867 Fabrika Yasası ile kadınlar için mecburi hale getirilen ve daha sonra 1871-72 Dokuz Saat Hareketi tarafından her şeye karşın kazanılan bu tasdik edilmiş tatiller için tasarlandı. Cumartesi yarım gün tatilinin norm haline gelmesiyle birlikte, Aziz Pazartesi giderek daha fazla bohem hayatı ve sarhoşluk ile ilişkilendirildi. Tarihçi Douglas Reid'e göre, "Cumartesi yarım gün tatili, uskumru yakalamak için çaça balığı olarak kullanıldı; Pazartesi'nin on ya da onbir saatlik emeğine karşılık Cumartesi günü üç saatlik(genelde) bir azaltma."
 
Fakat Aziz Pazartesi'nin ortadan kaldırılması haftalık çalışma süresinin yedi sekiz saat uzatılmasından çok daha fazlasıydı: daha önce de belirtildiği gibi, işçilerin Pazartesi günleri devamlı olarak boy göstermelerini sağlamak, görev yönelimli çalışmanın zamanlanmış emeğe dönüşümünün bir parçasıydı. Thompson'ın “Zaman, İş-Disiplin ve Endüstriyel Kapitalizm” başlıklı klasik makalesinde de belirttiği gibi, bu dönüşüm çalışma hayatının kavram karmaşasına giderek yol açmıştır. Birinin yerine getirmek için bir görevi olduğunda, ne kadar sıradan olsa da, emek belirli bir anlaşılabilirliğe dayanır: Bir başlangıcı ve bir sonu vardır (görev tamamlanır) ve birinin çalışmasının meyvesi pazarlanabilir bir nesnedir. Thompson’ın sözleriyle “köylü ya da emekçi, gözlemlenen bir gereksinim üzerine iştirak eder görünür". 
 
Zamanlanmış emekte ise öyle değildir: biri, ona iştirak edenler için daha büyük anlaşılmaz bir sürecin sadece parçaları olan herhangi bir nihai üründen sökülmüş görünen görevlerin orta yerinde güne başlar ve günü bitirir. Bu nedenle Aziz Pazartesi'nin ortadan kaldırılması, yalnızca işin niceliksel genişlemesiyle değil, aynı zamanda anlamsızlığa doğru olan niteliksel kaymasıyla da çakıştı - Marks'ın "emeğin ürünü"ne ve "üretilen faaliyet"e yabancılaşması dediği şey.
 
Bu arada on dokuzuncu yüzyılın okulları, -Owen'in onları tanımladığı gibi, "ahlaki dünyanın buhar makineleri"- bir "zaman-tasarruf" etiği olarak bu yerleşimi yabancılaştırma için yeniden tasarlamakla görevlendirildi. Bir noktada kapitalist toplumdaki tüm öğrenciler, eğitimin, anlamsız faaliyetleri hoş görmeyi öğrenme ve yabancılaşmiş bir emeğin yaşamı için bir koşullanma şekli olarak katı bir program üzerine bağlamından arındırılmış bir içselleştirme ile ilgili olduğunu anlarlar. Ancak, okulların kapitalist ideolojiye karşı kültürel uyum alanları haline dönüşmesi yalnızca on dokuzuncu yüzyıldaydı.
 
Erken yaşta müdahaleye ihtiyaç duyulmasının yanı sıra, Aziz Pazartesi'nin ortadan kaldırılması da “boş zaman” olarak nitelendirilen şeyde büyük bir değişiklik gerektirdi. Ondokuzuncu yüzyılın başlarında, John Foster gibi orta sınıf reformcular, mevcut eğlence kalıplarına öfkelenmişti:
 
"Hangi anlamda . . . bu değerli zaman akli kültürü olmayanlar tarafından tüketiliyor?... Sık sık onları bu zaman dilimlerini sadece kolay bir şekilde mahvederken göreceğiz. Bir saat ya da saatlerce birlikte olacaklar ... bankta oturacaklar ya da göl kıyısında veya tepelerde uzanacaklar ... işsizliğe ve uyuşukluğa teslim olacaklar ... ya da yol kenarında gruplar halinde toplanacaklar..."
 
İşçi sınıfı tarafından meydan okunmanın acısını defetmek için, yapılandırılmış faaliyetler (yukarıda bahsedilen “rasyonel eğlenceler”), ondan yoksun olanlara bir amaç ve "kültür" vermek için teşhir edilmiştir. Dahası, boş zamanın oldukça iyi sınırlandırılmış biçimlerinin, "iş" ve "hayat"ı daha etkili bir tanıma dönüştürecek şekilde, nihayetinde bizlere üç dakikalık pop şarkısı ve yirmi dakikalık televizyon şovlarını getirecek olan bir kültürel gidişata doğru geliştirilmesi elzem idi. 1870'lerde, "Cumartesi geceleri tiyatrolarda 'üst balkon tanrılarının" toplandığını ve zeminin Futbol Federasyonunun büyümesi için hazırlandığını söylemek gereksizdir."
 
Thompson'un öne sürdüğü gibi, post-kapitalist bir dünyada "boş zamanın tüm bu ilave zamanlarını nasıl tüketeceğimizi" kendimize sormak yanlış olacaktır, çünkü soru, Cumartesi yarım gün tatili savunucuları tarafından işlenen sosyalizme düşman bir boş zaman tanımını var sayar. Asıl soru ve şu anki öznelliklerimizin kökleriyle ters düşen daha çok: "Yaşamak için bu güdümsüz zamana sahip olan insanların deneyim kapasiteleri ne olacaktır?"
 
Reid, "Aziz Pazartesi'nin ortadan kaldırılmasının işçi sınıfı yaşamının fiili ve olası kalitesine gerçek zarar verdi"ği sonucuna ulaşır. Yarım günün, endüstriyel kapitalizmin kaybolan iş ve boş zaman arasında düzenli bir denge düşüncesinin kurallarına boyun eğmede bir bütün gün karşılığında verildi. Fakat Aziz Pazartesi'nin anısı, işin daha anlamlı olduğu, işin ritimleri üzerinde daha çok kontrolümüzün olduğu ve “zamanın belirsiz geçişinin” henüz yapılandırılmış faaliyet içine sokulmadığı geçmişin bir yaşam biçimine ağıttan çok daha fazlasıdır. Ayrıca bir kez daha ne kazanılacağının bir hatırlatıcısıdır.
 
Sosyalist bir topluma geçişle birlikte, çalışma sadece bilinç kontrolünün değil aynı zamanda temel anlaşılabilirliğin de alanına yeniden girecektir; günümüzde kitlesel hapis trajedisinden sorumlu olan alkol ve uyuşturucu kullanımının acımasız kötülüğünün ardındaki güç toplumsal kaynağında kurutulacaktır; okullar, kapitalist koşullanmanın talepleri tarafından imkansız hale getirilen pedagojinin gerçekte ne anlama geldiğini bulmakta özgür olacaklardır. Ve herkesin bir kez daha “günlerinin boşluklarını daha zenginleştirilmiş, daha sakin, kişisel ve sosyal ilişkiler ile nasıl dolduracaklarına ilişkin endüstri devriminde kaybettiği bazı yaşam sanatlarını yeniden öğrenmesi için zaman ve mekanı olacaktır."
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)

POSTA TRENİ GELİYOR

POSTA TRENİ GELİYOR
ANDRÉS PERTIERRA
 
(Ç.N.: Karl Marx'ın iki tane önermesi dünya döndükçe geçerliliğini koruyacak ve bize görmemiz gerekenleri görmemizde ışık tutacaktır. Birincisi, varlık ve bilinç üzerine olandır. Ve ikincisi, belki de en önemlisi, görüntü ve öz üzerine olandır. "Görüntü ve öz aynı olsaydı bilim olmazdı." Bu önerme aydınlığında lütfen Küba'ya bir daha bakınız! İster liberalizm ister sosyalizm, ister sosyalist demokrasi ister burjuva demokrasisi isterse şu ya da bu olsun... Tek bir öz var: Devlet yönetiminin olduğu yerde Özgürlük ve Sosyalizm olamaz. Çünkü, görüntüde ekonomik altyapıyı değiştirdiğinizi zannedip burjuva ideolojisinin tüm üst yapı kurumlarını değiştirmeden alırsanız gün gelir o değiştirdiğinizi sandığınız şey özde sizin sisteminizi yavaş yavaş kemirmeye başlayıp parçalar. Toplum tarihi boyunca her kötülüğün yaratıcısı ve sebebi devlet olduğuna göre . . . ve özelde içinde yaşadığımız burjuva medeniyetinin hakim olduğu modern devletin ahlaksız olduğu, hırsızlığa, yağmaya, emekçi halkın sömürülmesine dayandığı ve burjuva hümanizmasının sadece sözden ibaret olduğu apaçık ortada iken, sosyalistlerin öncelikli görevi devlet kurumunu ve devletleri yıkmak iktidarı üretenlere yaymaktır. Sosyalizm adı altında tek adam rejimleri kurmak değildir. Çünkü, Özgürlük olmadan Sosyalizme ulaşılamaz. Sosyalizm olmadan da Özgür olunamaz!) 
 
 
Küba'nın yeni bir başkanı var. Hiç kimse Küba'yı değiştirmek için ne planladığını bilmiyor, ancak işinin çok zor olduğu ortada.

Yeni seçilen Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, 19 Nisan 2018'de Küba Havana'daki Kongre Sarayında Ulusal Meclis'te eski Başkan Raul Castro'nun elini sıkarken.  Alexandre Meneghini / Getty
 
19 Nisan'da on yıllardır ilk kez Küba, Castro soyadlı bir devlet başkanına sahip olmaktan vazgeçti.  Miguel Díaz-Canel Bermúdez artık yeni başkan.
 
Bu, onun nasıl birisi olduğu ve yönetiminin işlevini nasıl yerine getireceği hakkındaki bitip tükenmeyen spekülasyonları da tutuşturdu. Bu yorumların bir kısmı, çoğu başka türlü spekülasyonlar içine dalarken, arka planında gerçekten ilginç bir bakış açısı sunar. Acı gerçek, şu anda hiç kimse Küba için onun yükselmesinin ne anlam ifade ettiğini bilmiyor.
 
Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, çok sayıda kişinin belirttiği gibi, Díaz-Canel, selefleri kadar iyi bilinmemektedir. Bir kariyer politikacısı olsa da, düşünce gelişimi ve karakteri ile ilgili anlık bir görüntüden daha fazlasına sahibiz. Devlet hayatı içinde zamanının büyük kısmını, çoğunlukla görevi Komünist Parti Merkez komitesi tarafından hazırlanan politikaları gerçekleştirmek ile sınırlı olan orta halli bir memur olarak harcamıştır. Hükümetin başındayken ne olacağı belli değildir.
 
Hükümetin yörüngesini tahmin etmenin bu kadar zor olmasının ikinci sebebi Fidel'in aksine - ya da daha az bir ölçüde, Raúl Castro'nun - Küba’nın yeni devlet başkanının tek taraflı olarak hareket edebilme yeteneği konusunda çok sayıda kontrolle karşı karşıya olmasıdır. Küba hükümetinin geçmişte meşruiyetini geliştirdiği mekanizmalar yıllardır zayıflıyor ve bunların bazısı, Batista'yı devirmek için kişisel prestij gibi, basitçe yeni herhangi birine aktarılamıyor.
 
Diaz-Canel hükümeti, Fidel ve Raul Castro hükümetlerinin saygın halefi olma meşruluğuna sarılabilir - ve de sarılmayı deneyebilir, ancak bu sınırlı sonuçlar doğuracaktır. Kendi değerleri üzerinde ya batacak ya çıkacaktır. Devletin başı olarak Raul Castro'nun sadece iki üç yıllık görev süresinde, Kübalı yetkililerinin “gönül borcunun kalıtsal olmadığını” ve hükümetin artık geçmişin başarıları etrafında insanları toplayamayacağından şikayet ettiğini duyuyordum. Diaz-Canel yönetimi altında bu sorun çok daha sıkıştırıcıdır. Bu meşruluk krizi yeni hükümet için, tartışmalı ya da memnun olunmayan politikaları, özellikle de zaten etrafı kuşatılmış Küba halkından yeni fedakarlıklar talep edebilecek olanları ilerletmeyi zor kılıyor.
 
Yeni hükümete bu meşruiyet krizinin getirdiği sınırlamalar, Raúl Castro'nun siyasette varlığını sürdürmesi gibi diğer kontrollerle daha da güçleniyor. Küba’nın Komünist Partisi’ne başkanlık etmeye ve ailesi ve Küba hükümetinin kurumlarındaki diğer bağlantıları sayesinde önemli bir güç kullanmaya devam ediyor. Díaz-Canel ayrıca önemli politika konularında Raul'a danışılacağını söyleyerek bir gösteriş yaptı. Bu, yeni başkanın bir süreliğine büyük olasılıkla boynunda bir tasma taşıyacağı anlamına geliyor, özellikle de sahip olduğu meşruiyetin büyük kısmının Raul'un kendi eliyle halefini seçmesinden kaynaklandığı göz önüne alındığında.
 
Küba devletinin yönetim organlarında yeni dinamiklerin ortaya çıkacağı görülecektir. Örneğin, Bakanlar Konseyi,  Küba ekonomisinin çoğunu günlük olarak yöneten çeşitli bakanlıkların başkanlarından (ABD hükümetindeki “devlet dairelerine” veya “bölümler”e benzer) oluşmaktadır. Diğer taraftan Devlet Şurası, politikaları yönlendirmekte ve bakanların kendi yetki alanları dahilinde uygulayacağı kararları almaktadır. Ülkenin yasama organı olan Ulusal Meclis yılda iki kez toplandığı için Devlet Şurası acil meseleleri ele almak için kararname yayınlayabilir. Fidel'in ve daha az ölçekte Raul'un yönetimi altında hiper-merkezileşme, bu organların genellikle, en azından kamusal olarak, çok fazla inisiyatif göstermediği anlamına geliyordu. Diaz-Canel'in seleflerinden daha az halk desteğine ve meşruiyetine hakim olmasıyla birlikte, Diaz-Canel bu konsey üyelerinin -özellikle de Devlet Şurası- daha proaktif roller üstlenmeleri ve iktidarı üzerinde bir kontrol görevi görmeleriyle karşılaşabilir. Büyük ölçüde kişisel bir hükümet tarzıyla Küba'nın liderliği, uzlaşmanın çok daha önemli olduğu kendi kendini üreten bir cuntaya dönüşüyor olabilir.
 
Devlet Şurası belirgin şekilde çalkalanırken, Bakanlar Konseyi'ndeki değişiklikler Temmuz'a kadar ertelendi. Her iki durumda da eğilimin, Raul Castro'nun yeni hükümetin hedefi olarak açıkça kabul ettiği iktidar koltuklarında daha genç ve açıkçası daha farklı temsilcilere (ırk ve cinsiyet açısından) doğru kaydığı görünüyor. Batista'ya karşı gerilla savaşında çarpışmış Ramiro Valdes gibi kayda değer eski tutucular olmasına rağmen, uzun zamandır beklenen “kuşaksal değişim,”  nispeten hatasız bir geçişten sonra nihayet gelmiş görünüyor. Cin gibi gözlemcilerin daha önce de belirttiği gibi,  “Birinci Başkan Yardımcısı” Salvador Valdés Mesa şu anda bir sonraki olarak yerini almak için sıraya girmiş vaziyettedir, fakat çoktan yetmişli yaşlara merdiven dayamıştır ki, bu da çok geçmeden onun da yerinin alınacağı anlamına gelmektedir.
 
Diaz-Canel'in ne tür bir hükümet hedefleyeceğini, daha da önemlisi ne tür bir hükümete girişilmesine izin verileceğini zaman gösterecektir. Sonu gelmeyen spekülasyonlarla uğraşmak yerine, Díaz-Canel'in öncüllerinden miras aldığı nesnel zorluklara ve politik stratejilere odaklanmak daha verimli görünüyor. Kişi karakteri ve yeni hükümetin dinamikleri önümüzdeki aylarda kendiliğinden netleşecek.
 
Obama yönetimi altında ABD-Küba ilişkilerinin ısınma döneminden sonra, Trump yönetimi yeni bir buz çağını başlatmayı başardı. 
 
2016 kampanyası sırasında o zamanki aday Trump, muhtemelen Florida gibi önemli çekişmelere sahne olan seçim bölgelerinde Cumhuriyetçi Parti seçmenlerini çekmeye yönelik olarak, Obama'nın bazı yeni Küba politikalarını geri almayı vaat etti. Trump'ın kendisi Küba üzerinde güçlü duygular besliyor gözükmese de (bir zamanlar orada bir Trump oteli açma imkanlarını araştırıyordu), etrafında adaya karşı güçlü katı tutumlar takınan bazı şahıslar var. Küba asıllı Amerikalı senatör Marco Rubio’nun Küba'ya ilişkin Trump'ı etkileme girişimleri çok açık bir örnektir. Küba ve Venezüella’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkelerde sözde Kitle İmha silahları programlarına dair kanıtları abartmak için kötülüğüyle nam salmış girişimlerine rağmen, John Bolton'un Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görevlendirilmesi ayrıca rahatsız edicidir. CIA direktörü olarak kısa geçmişinden sonra Dış İşleri Bakanlığı güçbela onaylanan Mike Pompeo'nın da Küba sicili pek cesaret verici değildir. 
 
Trump'ı sert Küba politikalarına doğru sürükleyen bu gericiler grubunun bileşimi, ABD'li ve Kanadalı diplomatlara ve onların Küba'daki ailelerine karşı aşağılık "sağlıkla ilgili saldırılar" olmuştur. Beyaz Saray başlangıçta onlara "sonik saldırılar" adını taksa da, diplomatları hedeflemekte ses dalgası silahlarının kullanıldığı teorisi çoğunlukla gözden düşmüştür, hatta FBI tarafında bile. Üç Michigan Üniversitesi araştırmacısı, çakışan sinyallerin aniden insan kulağı tarafından duyulabilir hale getiren gizli dinleme aygıtlarından kaynaklanabileceğini öne sürerek, söylentilere göre bu "saldırılarla" ilgili seslerin tersine mühendislik olabileceğini iddia ettiler. Bununla birlikte, diplomatlar ve aileleri tarafından bildirilen geniş kapsamlı ve şiddetli semptomlara bunun nasıl yol açtığı belirsizliğini korumaktadır. Bazıları saldırıların tam bir fabrikasyon olduğu konusunda spekülasyon yaparken, Kanadalı diplomatlar ve onların aileleri de etkilendiği için, meselenin özünde Kanada hükümetinin Küba'ya yolladığı dış hizmet çalışanlarının ailelerini geri çekmesi alışılmadık görünüyor. Küba'nın uzun süreli ekonomik ortağı olarak, Küba'nın Kanadalı diplomatlara saldırarak ne elde edeceği ya da Kanada hükümeti bu tip saldırıları uydurarak ne kazanacağı belirsizliğini koruyor. ABD hükümeti şu anda Çin'deki diplomatlarının benzer “saldırılara” maruz kaldığını iddia ediyor. Kısacası tüm meseleler anlaşılması güç bir karmaşa olarak kalıyor.
 
Gerçek ne olursa olsun, “sağlık saldırıları” Trump yönetiminin Küba'ya karşı daha sert bir tavır alması için mükemmel bir bahane olarak hizmet etti ve bundan sonra ne olacağına bağlı olarak, gelecekte daha fazla angajman odaklı ABD yönetiminin baltalamaları ciddi bir hal alabilir.
 
İşler kötüleştikçe Küba'nın ilişkilerin daha fazla normalleştirme doğrultusunda Washington'da ibreyi zorlama çabaları tamamen engelleniyor. Havana, Küba ile ticaret çıkarlarını, hatta Cumhuriyetçi Parti yönetimindeki eyaletlerde bile, kolayca görebilen Kongre üyelerinin alayvari çıkarcılığı üzerine akıllıca bahis oynar. Kentucky ve Teksas gibi eyaletlerden temsilciler Küba'ya seyahat ettiler ya da en azından ada ile olan bağlantıları genişletme konusuna ilgi duydular. Et ve tarım ürünlerini Küba'ya ihraç etme veya buradaki makine parçalarını üretmek için bir fabrika kurma olasılığı, iş dünyası çıkarları için sahip oldukları her türlü ideolojik itirazları yalayıp yutmakta temsilcilere baskı yapan güçlü nedenlerdir. Bu tür ticari olasılıklar, normalleşmeye karşı Cumhuriyetçi Parti'nin birleşik tavrını yavaşça yok ediyor. Bu Küba stratejisinin bilgeliği ve ekonomik çıkarların güçlü çekimi, bu yaklaşımı öngörülebilir gelecek için yaşayabilir kılmaktadır.
 
Washington ile ilişkilerin kötüleşmesine ek olarak, Küba, Venezüella’nın ekonomik çöküşüyle şiddetli şekilde çarpıldı. Reuters'in geçen yıl kaydettiği gibi, iki ülke arasındaki ticari mal ticareti 2014'ten bu yana yüzde 70 oranında azaldı. Küba çoğunlukla ticarette Venezuella'ya bağımlıdır çünkü Venezuella ucuz petrolün başlıca kaynağıdır. Küba iç kullanım için bir miktar petrol çıkarsa da, ihtiyacına yetecek kadar değildir. Venezuela petrolü Küba'nın iç talebini karşılıyor ve Caracas, önemli bir döviz kaynağı olarak Küba'nın piyasa değerinde petrolü yeniden ihraç etmesine izin veriyor. 
 
SSCB'nin ve diğer Doğu Avrupa Komünist hükümetlerinin çöküşünden sonra, Küba, kendi tarım sektörünü sürdürmek için ihtiyaç duyduğu dış ticaretin, özellikle de petrolün çoğundan ansızın yoksun bırakıldı. Takip eden yıllar “özel dönem” olarak bilinir ve her türden acımasız kıtlık ile nitelendirilir. Kübalılar, turist sektöründeki işlerden ya da deniz aşırı ülkelerde çalışanların ailelerine gönderdiklerinden ilave gelir elde edebildiklerinde bile mağazaların raflarında satın alacak hiçbir şey yoktu. Onbinlerce Kübalı batmadan yüzebilen ne bulurlarsa binerek adadan kaçtı. Küba’nın 1990’ların sonlarında ve 2000’lerin başlarında kısmi iyileşmesi büyük ölçüde Venezuela ile olan siyasi ve ekonomik bağlarından kaynaklanıyordu.
 
Venezüella'daki kriz son birkaç yıldır derinleştikçe, birçok Kübalı bana özel dönemin karanlık yıllarına dönüş korkularını anlattı. Nihayetinde Venezüella'da ne olacağı belirsizliğini koruyor ancak en azından bu, hükümetin ticaretini çeşitlendirmesi için, özellikle de petrol kaynaklarını, bir baskı yaratıyor.
 
Venezüella’nın krizi Küba ekonomisine kesinlikle zarar verse de, Raúl’un hükümeti son birkaç yıldır öylece parmağını kıpırdatmadan oturmadı. Kübalı uzmanların, petrol ve diğer kaynaklar için ayrıcalıklı fiyatlar karşılığında sübvansiyonlu fiyatlar için yurtdışına gönderildiği "doktorlara petrol" olarak adlandırılan program, Havana'nın kolayca başka yerde yeniden oluşturabileceği bir modeldi. Küba, bu modeli Cezayir'den önemli miktarda petrol ithal etmek için zaten kullanmış ve Nijerya ve Angola gibi diğer petrol ihraç eden Afrika ülkelerine bağlantılar sağlamıştır. Bu ülkeler Küba'ya özellikle avantajlı oranlar sunmak için zorunlu nedenlere sahip olmasa da, bu çabalar Küba'yı en azından kısmen küresel petrol piyasalarındaki en kötü dalgalanmalardan izole edebilir.
 
Küba ayrıca, hem ABD'ye karşı olası stratejik denge ağırlığı hem de önemli ticaret ortakları olan Rusya ve Çin ile bağlarını güçlendirdi. Rusya son zamanlarda Küba'ya önemli miktarda petrol ihraç etmeyi kabul etti ve Küba altyapı projeleri için önemli bir sermaye kaynağı olarak hizmet verdi ve bu yenilenmiş bağlantılar kapıyı askeri ve stratejik anlaşmalara da açık bıraktı. Kendi payına Çin, 2016 yılında Venezüella'yı Küba'nın ana ticaret ortağı olarak kabul etti. Çin, Karayip ülkelerinde büyük yatırımlarını sürdürüyor ve politik ve askeri konularda Küba'nın olası stratejik müteffiki olduğunu yansıtıyor. Küba ile güçlü ilişkiler Beijing'e Güney Çin Denizi'nde Çin'in geniş varlığı üzerinde ABD ile olan çatışmalarında Washington'a karşı bir koz bile verebilir.
 
Küba Hükümeti ayrıca otellerdenden tutn da Mariel Özel Kalkınma Bölgesi'ne (ZEDM) kadar uzanan bir takım projelere yabancı sermaye çekmek için uğraşıyor. Hükümet, Havana'nın batısından kısa bir sürüş mesafesindeki Mariel limanını, yabancı şirketlerin Küba'nın başka yerlerindeki yabancı işyerleri için izin verilmeyen koşullarda fabrikalar kurabileceği büyük bir sanayi merkezine dönüştürmeyi planlıyor.  Olası faydalar, vasıflı Kübalı işçilere iş sağlayabilecek yüksek ücretler ve göç dalgasını engellemenin yanı sıra önemli bir gelir akışı da getirecek olan, ZEDM'de faaliyet gösteren işletmelere vergileri içeriyor. Şimdiye kadar, İspanya, Hollanda ve Fransa'dan Brezilya, Meksika ve Güney Kore'ye kadar tüm şirketler ZEDM'de işletme kurmuş durumdalar, ancak yatırım tutarı Küba hükümetinin belirttiği hedeflerinin altında kalıyor.
 
Daha az gerici bir ABD yönetimi altında, daha fazla Amerikan şirketinin bu fırsattan faydalanması muhtemel görünüyor; dolardan başka hiçbir ideolojiye sahip olmayanlar ada ile sıcak ilişkiler için ABD desteğini güçlendirebilirler.
 
Doğu Avrupa sosyalizmi 1990'ların başlarında çöktüğünde ve Küba “Özel Dönem” dehşetiyle yüzleşmek için neredeyse tamamen yalnız bırakıldığında, Küba ekonomisi bugün olduğundan çok daha savunmasızdı. ABD saldırganlığına karşı ana garantörü SSCB'nin yanı sıra kilit ekonomik ortaklarını da kaybetti. Küba'daki Sovyet varlığı ABD'nin ambargoyu kaldırma ve normalleştirilmiş ilişkilere doğru adım atmada masaya getirdiği temel meseleydi, çünkü Washington Karayipler'de Moskova'nın varlığını sınırlandırmak istiyordu ve  Havana bu kozdan yararlanabiliyordu. Venezüella Küba’nın ekonomisinin toparlanmasına yardımcı olmada önemli bir rol oynamasına rağmen, Havana Moskova'ya bağlı olduğu derecede Venezüella'ya bağlı değildir. Gelecek yıllarda neler olacağını ayırt etmek zor olsa da, Küba 1991'den çok daha iyi bir konumda görünüyor.
 
İÇ POLİTİKA
 
Uluslararası cephe yeni hükümet için bir dizi sorun ve fırsatlar sunarken, içeride işler sıkıntılı görünüyor. Kamu maaşlarının çoğu temel ihtiyaçları bile karşılamak için yetersiz kalmaktadır. Küba’nın devlet sektöründeki işçilerle karma kamu-özel sektör şirketlerinde ortalama maaş, 2016 yılında 740 Kübalı pezosu (CUP) idi. Mevcut döviz kuru ile hesaplandığında yaklaşık aylık 29,60 dolar. Karne (libreta de abastecimientos) Kübalıların tüm ihtiyaçlarının hepsini kapsamıyor. 
 
Ortalama bir kamu maaşı ile bir Kübalı geçinmek için günde bir dolardan daha az harcamalıdır. Tahminen domuzun kilosu bir doların üzerindedir, bir kilo dometes 25 cent tutarındadır ve bakkallarda satılan kızartma yağı bir dolardan fazladır; kamu sektöründe çalışan birçok Kübalı'nın tarih boyunca karaborsaya başvurmaları şaşırtıcı değildir. Bu, karaborsada dolandırıcılığa destek çıkma, kamu mallarını yeniden satma ya da kamu kaynaklarını kullanarak hizmet teklif etme anlamına gelebilir. Bu, sık sık işten kaytarmalara yol açabilir ve ekonominin her seviyesine sızmış gibi görünen bir yolsuzluk kültürünü şaşırtıcı bir şekilde teşvik etmiştir.
 
Kamu sektörü işleri kötüleştikçe, birçok Kübalı üç kuruşluk maaşların ve karaborsa faaliyetlerinin bir birleşimine ayak sürtüyor. 2010'da Küba hükümeti kamu teşekküllerindeki zararları engelleme girişimi içinde kamu işgücünün yarım milyonunu ya da daha fazlasını işten çıkarmayı teklif ettiğinde, öfke ve itiraz o kadar büyüktü ki, bu tedbir sadece kısmen uygulandı. Toplu işten çıkarmalar Diaz-Canel yönetiminin halen gündeminde olabilir, ancak bu, Raul'un satması için çok kolay olacak kitlesel olarak hoşnut kalınmayacak politikalardan biridir. 
 
Küba hükümetinin işçilerine bir yaşam ücreti sağlamadaki başarısızlığı, aynı zamanda, sağlık hizmetleri sistemi ve evrensel özgür eğitim gibi Devrim'in tarihi başarılarını da zayıflatıyor. Kaliteli tedavi temin etmek için Kübalı hastaların doktorlara verdikleri "hediyeler," tahmin edilebileceği gibi, doktorlara ve hemşirelere para ödeyenlerin para ödeyemeyenlerden daha iyi tedavi aldıkları Küba'da sınıf farklılıklarını da yeniden üretiyor. Çok kötü maaşlar alan Kübalı doktor ve hemşireler, özellikle de kalifiye profesyonellerin "beyin göçüne" karşı korunmasız ülkeyi terk ediyorlar. Bunu önlemek için, hükümet sağlık sektöründe çalışanlara, özellikle de doktorlar için tarih boyunca seyahatlere ağır kısıtlamalar getirmiştir. Daha serbest seyahat politikalarına ilişkin kısa süreli deneylemeler yaptıktan sonra, hükümet 2015 yılında adanın tıbbi uzmanlarının uçuşunu durdurmak için sert kısıtlamalar getirdi. Son yıllarda doktorlar için ücretler artsa da, yetersiz kalmaktadır. 
 
Bu arada, hem temel hem de yüksek eğitim çalışanları kan kaybediyor. Göçmen profesörler programı gibi boşluk doldurma girişimler on yıldan fazla bir süredir krizi çözmeyi denedi ve başarısız oldu. Küba'da geçirdiğim süre zarfında, zengin çocuklara üstünlük veren ve notlar karşılığında rüşvetin üzerini bazen örtmek için incir yaprağı vazifesi gören öğretmenlere “özel ders” için yapılan özel ödemeler giderek yaygınlaşıyordu. Geçinmeye yetecek ücretler sağlanıncaya kadar, Küba'nın, 1991'de başlayan yavaş düşüşten önce 70'lerde ve 80'lerde elde ettiği yüksek eğitim kalitesi düzeyini yeniden üretmesi mümkün görünmemektedir.
 
Sağlık sektörü ve eğitim dahil olmak üzere devlet sektörü bir bütün olarak Küba işçilerinin çoğunluğunu istihdam etmeye devam etmektedir, bu nedenle yetersiz maaş sorununu çözmek nüfusun çoğu için acil bir öncelik olmayı sürdürmektedir. Ancak, hükümetin ikili para rejimi herhangi bir çözüm için ciddi bir engel teşkil ediyor. 
 
Küba'da iki resmi para birimi vardır: “Ulusal para birimi” peso (CUP olarak kısaltılır) ve “konvertibl” peso (CUC olarak kısaltılır). SSCB'nin çöküşünden önce, Küba'nın tek dolaşımı zorunlu para birimi "ulusal para" peso idi, ancak ülkenin dış ticaretinin ve sübvansiyonlarının çoğunun 1990'ların başlarında ortadan kalkmasından sonra değerinin çoğunu kaybetti. İlk tepki, kamu şirketleri tarafından "ulusal para" ve Amerikan dolarının her ikisinin de kabul edilmesiyle birlikte ekonominin kısmen dolarlaştırılmasıydı. En kötüsü biter bitmez hükümet dolar kabul etmeyi bıraktı ve yerine değeri ABD dolarınınkine sabitlenen "konvertibl" peso'sunu mecbur etmeye başladı.
 
Sonuç olarak, kamu döviz büroları(CADECA) günlük Küba yaşamının bir parçası haline geldi. Bazı işletmeler sadece “konvertibl” pesoları kabul ederken, diğerleri sadece “ulusal para” pesolarını kabul ettiler ve maaşlar neredeyse her zaman ikincisiyle ödeniyordu. Para değiştirmek için sıcak güneşin altında saatlerce beklemek geçinmek için bir ihtiyaç haline geldi. Raul yönetiminde, ikili para sisteminin bu sonucu, dükkanların her iki para birimini giderek daha fazla kabul etmeleri ve listeleri iki para birimiyle de fiyatlandırılmarı ile kısmen de olsa çözüldü.
 
Ne yazık ki, bu para birleşiminin yavaş işleyen sürecinin sadece en kolay kısmıydı. Asıl sorun, devlet sektöründeki işletmelerde hükümetin bu para birimlerini nasıl hesaba katacağı idi. "Ulusal para" peso'nun değeri döviz bürolarında yavaş artsa da, hükümet, ithalatın gerçekte olduğundan daha ucuz olduğu yanılsamasını yaratarak, muhasebeleştirme maksadıyla sistematik olarak "ulusal para"yı aşırı değerlendirdi. Havana Üniversitesi'nde iktisatçılar tarafından yapılan bir araştırmaya göre, devlet sektörü işletmelerinin yüzde 38'i gerçekçi döviz kurları uygulandığında aslında batabilir. Uygulama ayrıca çalışanların maaşlarının gerçekte olduğundan daha yüksek olduğunu gösteriyor.
 
Ücretleri yükseltmek ve devlet sektörü şirketlerini rasyonelleştirmek için Küba hükümeti bu Gordian düğümünü çözmenin bir yolunu bulmak zorunda kalacak. Nihai çözümü, bu şirketlerin nasıl idare edildiğini, kaç kişi istihdam ettiklerini, kimden, ne kadara ve hangi malları satın aldıklarını etkileyecek. Raúl’ın bu meselenin aciliyetiyle ilgili tekrar eden ifadelerine rağmen, sonunda sorunu çözümsüz bırakarak ayrıldı. Artık başbelası ve yüksek olasılıklı politik maliyet Diaz Canel'in kucağına bırakıldı. Yeni yönetiminin karşı karşıya olduğu diğer meseleler kadar tartışılmasa da, ekonominin devlet sektörünü haklı kılma konusundaki merkeziliği göz önüne alındığında, hükümetinin başarısında veya başarısızlığında kilit rol oynayabilir.
 
Bu problemlerin yoğunlaşması ülkenin altyapısına dinamit koyar. 2008 ve 2013 yılları arasında Küba'da geçirdiğim beş yıl boyunca, kısmi veya hatta komple bina çökmelerini belirli aralıklarla duymak normaldi. Küba'daki su şebekesi eski, su boruları çatlamış ve deliklerle dolu. Her gün önemli miktarda su sızdırıyorlar, özellikle Küba'nın yakın zamanda yaşadığı kronik kuraklıklar göz önüne alındığında bu rahatsızlık veriyor. Havana'nın doğusundaki Alamar mahallesi, başarısız altyapıyı telafi etmek için yıllarca düzensiz aralıklarla su kamyonu kullanmak zorunda kaldı. Elektrik kesintileri günlük yaşantının bir parçasıdır. Bazıları, bakım ve onarım ya da elektrik tasarrufu(özellikle yazın) için planlıdır. Diğerleri ise, 2012'de Batı Küba'nın çoğunu elektriksiz bırakan büyük elektrik kesintisi gibi çoğunlukla insan hatasıyla çoğalan beklenmedik cihaz arızalarından kaynaklanmaktadır. Hastane koşulları da bozulmaya devam ediyor. Doğu ve batı Küba'yı birbirine bağlayan otoyol Havana'dan ayrılır ayrılmaz sekiz şeride çıkar ancak doğuya gittikçe iki şeride(tek şerit gidiş-geliş) düşer. Eğer Küba tren sistemine alternatif daha güvenilir, ucuz hava yolu ile seyahat ya da trafiğin akıcı olduğu yollar vasıtasıyla on dört saatlik pahalı otobüs yolculuğuna alternatif sunabileceği bir tren sistemini geliştirebilseydi, bu durum illere göre seyahat ve mal taşımacılığını çok daha kolay hale getirecekti. Ancak bu, önemli ölçüde daha fazla yatırım gerektirecek bir projedir.
 
Hükümetin karşı karşıya kaldığı bir diğer büyük güçlük, özel sektöre karşı Raul'un reformlarının çoğunun eksik yapılışıdır. Örneğin, Kübalı özel işletmelerin toptan fiyatına satın alabilecekleri ürünlerin olduğu depoların yokluğu onları sadece geçinmeye çalışan sokaktaki Kübalılar ile temel mallar için rekabete girmeye zorlamaktadır. Bu basitçe, tüketim mallarıyla doldurulmuş rafları muhafaza etme ile uzun süredir devam eden sorunları birleştirir. Sonuç olarak, Malta sodası veya yemeklik yağ gibi birçok talep gören ürün, geldiği anda raflarda biter. Eğer özel işletmeler kamu işletmeleri mağazalarında çalışanlarla el altından iş yapıyorlarsa, gelen mallar raflarda bile görünmeyebilir.
 
Reformların daha az tartışılan bir yönü de kentsel kooperatiflerdir. Kooperatifleri teşvik etmenin arkasındaki fikir, Küba hükümetinin devlet yönetimindeki işletmelerin terk ettiği tüm alanı özel sektöre bırakmadan, günlük yönetimde daha az rol almasına imkan sağlamaktır. Bununla birlikte, ilerleme yavaş olmuştur ve hükümet bazı gerçek kooperatiflerin fiilen özel sektör işletmeleri olarak çalıştırılmasından şikayetçi olmuştur. Ayrıca, özel sektöre kıyasla nispeten sermaye yetersizliği, işleyişlerindeki aşırı kısıtlamalar ve tedarik sorunları nedeniyle sıkıntı çekiyorlar.
 
Daha başka sayısız iç endişeler var. Hükümetin plan ve projeleri kamuoyuna iletme konusundaki kronik başarısızlığı, aniden radikal politika değişikliklerini damdan düşercesine ilan etmesiyle sonuçlandı. Kültür sektöründe yaşanan sıkıntılar, bir zamanlar kapalı kapılar ardında gerçekleşen sansür üzerine tartışmaları artık açık alana taşıdı. Ve hükümet, internete ve paquete semanal'a (sabit ve flash sürücüler yoluyla dijital formatta medya alışverişi) erişimin yaygınlaşması nedeniyle 1980'lerde yaşadığı haber ve bilgiyi tekelciliğini yitirdiği yeni bir çağa uyum sağlayamadı.
 
Hepsi önemli olan binlerce yangın şiddetle devam ediyor. Hükümetin bunlarla nasıl başa çıkabileceği ise belirsizdir.

MEŞRULUK

Küba hükümetinin karşılaştığı zorlukların farkında olduğuna inanmak için her türlü sebep vardır. Yukarıda belirtildiği gibi, ticaretini çeşitlendiriyor, Mariel sanayi merkezi gibi büyük yatırım projelerini üstleniyor ve mevcut ekonomik reformları rafine ediyor ve genişletiyor. Fakat hükümetin en azından siyasal sistemini nasıl yeniden biçimlendirmeye çalıştığını görmezden gelmek bir hatadır. Kübalı entelektüel Rafael Hernández'ın doğru bir şekilde işaret ettiği gibi, Raúl yönetimi altında bile, karar verme sürecine halkın katılımını oluşturmak için tasarlanan yeni mekanizmalarla birlikte bir hükümet deneyini görmeye başladık.

Raul yönetimi altında ayırt edici özelliklerin yaratılması ile ilgili ulusal çapta tartışmalar önemli bir örnektir. Ayırt edici özellikler ya da "ana esaslar," hükümetin takip etmesi beklenen bir dizi politik ve ekonomik hedeflerdir. Ülke genelinde düzenlenen bir takım etkinlikler yoluyla bir dereceye kadar ustalıkla işlendi. “Ana esaslar”ın orijinal taslağı bu süreçte üretilmese de, son yayınlanan versiyon eleştirilere cevap olarak çok sayıda değişikliği içeriyordu. Bu yılın temmuz ayında başlayacak anayasa reformları, hükümetin bozulan meşruiyetinin farkında olduğunun bir başka işaretidir. 

Sokaktaki Kübalılar, ne önemli halk katılımını teşvik eden ne de Fidel yönetimindeki neredeyse değişmez toplu miting ve konuşmalar gibi eski meşruiyet mekanizmalarını kullanan bir hükümetten giderek daha fazla uzaklaşmaktadırlar. Bu düşüncenin temsilcisi, bir genç Kübalı bana, "istediğim şey bu dünyanın bir parçası olmak," dedi. Hükümet ekonomiyi ileriye götürdüğü sürece, siyasi değişimleri çok fazla umursamadığını söyledi. Bu, hiçbir hükümet sonsuz büyümeyi temin edemeyeceği için yeni yönetim adına tehlikeli bir zihniyettir. İster kendi kararlarından isterse kıyılarından uzakta cereyan eden olaylardan dolayı olsun büyük bir ekonomik kriz eninde sonunda kapıyı çalacaktır. İster kabul edin ister etmeyin Küba kapitalizmin küresel dinamikleri içine sokulmuştur.

1990'ların Özel Dönemi en alttakileri vurduğunda, Maleconazo [Ağustos 1994 ayaklanması ya da Maleconazo ayaklanması Küba'da hükümet politikalarına karşı bir protesto idi. 5 Ağustos 1994'te meydana geldi.] patladı. Sayısız Kübalı sokaklara dökülerek yokluğa, sürekli elektrik kesintilerine ve açlığa karşı öfkesini kustu. Karşılığında Fidel karşı gösteriyi seferber etti ve gidişatı etkisiz hale getiren polis müdahalesi ile birlikte şahsen karşı gösterinin başında yer aldı. Hükümete destek asla geniş kapsamlı olmasa da Fidel'in kendi destekçileri arasındaki meşruiyeti, dağınık muhalefete ve özellikle siyasi olmayan ama kendileri ve arkadaşları ve aileleri ile ilgilenen ortadaki birçok sıradan insana karşı bir denge ağırlığı olarak hizmet etmek için en azından yeterince sağlamdı. En önemlisi, meşruiyeti asla kısa ömürlü ekonomik refaha dayandırılmadı. Destekçilerinden fedakarlık talep edebilirdi ve halkın geri kalanına fedakarlıkları zorla dayatabilirdi çünkü hükümetin meşruiyeti şahsen Fidel'e sadakata, evrensel politik bir proje olarak sosyalizmin desteklenmesine ve hükümetin Kübanın ulusal bağımsızlığını yabancı emperyalizmden koruma iddiasına dayanıyordu.
 
Meşruiyetin sadece ekonomik refah üzerine inşa edilmesi, kum üzerine bir ev inşa etmek gibidir; yağmur geldiğinde, sular yükseldiğinde, fırtına koptuğunda ev çökecektir. Hükümet bir dönüm noktasında. Yalnızca ekonomik reformlara odaklanırsa ve politik reformu kozmetik veya etkisiz değişikliklerle sınırlarsa, dökme demir gibi olacaktır: sert ama kırılgan. Bakmadan imza atan komite yerine yönetimin ve karar almanın gerçek organı olan Halk İktidarının Ulusal Meclisini oluşturmak gibi sadece yeni meşruiyet araçları yaratarak hükümet ayakta kalmayı başaracaktır. Ve sadece demokratik reformları kurumsallaştırarak Devrim Sierra Maestra'da Batista'ya karşı mücadele sırasında verilen vaatlere uygun yaşayabilir. Şahsi çıkar ve ahlak kol kola gider.
 
Bu yapısal faktörler, hükümetin ne isteyebileceğine bakılmaksızın değişime doğru zorlanmalıdır. Soru, Küba liderlerinin bizzat değişime kendileri öncülük ederek değişimi öngörüp öngöremiyecekleri ya da yorulana ve sürüklenene kadar şu anda yavaşça akıp giden akıntıya karşı yüzüp yüzmeyecekleri olarak akıllarda yer ediyor.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ