Özgürlük

GREVİN DOĞUŞU

 
 
DERMOT FEENAN
 
 
Greve neden "grev" denir? Cevap 250 yıl önceye, işçi sınıfının doğum sancılarına kadar uzanıyor.
 
Wikimedia Commons
 
Tam iki yüz elli yıl önce bu ay toplu iş durdurmayı tanımlamak için "grev" sözcüğünün kullanımı İngiliz diline giriş yaptı. Denizciler ve kömür işçileri öncülüğünde 1768 Londra Grevleri sırasında ilk olarak ortaya çıktı. Kelime, "indirme"[strike] eyleminden ya da gemilerin üst yelkenlerini, onları hareketsiz kılmak için kaldırmadan kaynaklanıyor. O zamandan bu yana "grev!", 1768'de Londra rıhtımlarından 2018'de Batı Virginia hükümet binasına kadar işçi mücadelelerini müjdeleyen ikonik bir kelime oldu.
 
Tabii ki, işçilerin protesto için toplu olarak iş bırakmaları bir ilk değildi. Esasen, 1768 londra Grevleri öncesinde, kuzeydoğu İngiltere'de Tyne and Wear'lı mavnacılar ("kömür mavnaları"nı ya da sahilden gemilere kömür taşıyan tekneleri işletenler), John Stevenson'un yazdığı gibi, "sendikanın en ilkel biçimde ilk örgütlenmesi arasında" olarak kabul edilen kolektif ajitasyonu 17. yüzyılın ortalarından beri çok etkili şekilde kullanmışlardır. 1762 yılının Aralık ayında kuzeybatı İngiltere'de Liverpool'daki denizciler ücret artışı talebiyle iş bıraktılar. Ve 1765'te İngiltere'nin kuzeyi boyunca kömür madencileri sürekli iş durdurmaya kalkıştılar. 1768 yılının Nisan ayında, Sunderland'da bulunan denizciler, seren direklerini aşağıya indirerek(böylece yelkenleri "indirerek") gemilerin limanı terk etmelerini engellediler. Sonuçta, gemilerin sahipleri ve efendileri denizcilerin maaş artışı taleplerini kabul etti. Mayıs ayında Thames nehrindeki denizciler bu eylemleri tekrarladılar. Kuzeydoğudaki taktiklerin haberleri Londra'nın kömür işçilerine ulaştı ve bir kelime[grev(strike)] bir hareketle birlikte doğdu.
 
KÖMÜR İŞÇİLERİ
 
On sekizinci yüzyılda Londra'nın hızlı bir şekilde büyümesi, kömür gemileriyle kuzeydoğu İngiltere'nin madenlerinden temin edilen devasa miktarda kömür gerektirdi. Kömür, Thames'ın kuzey kıyısındaki Wapping ve Shadwell'deki kömür işçileri tarafından boşaltılıyordu. "Girişimciler", kömürcüleri kiralayan ve onlara parça başına ödeme yapan komisyoncular tarafından kontrol edilen zorlu, pis bir işti. Birçok yerel han ve tavernanın sahibi olan girişimciler, bir ödeme aracı olan kömür fıçısı ya da "çuvalı"nın yanı sıra yiyecek ve içecek gibi şeylerle de ayni ödeme yapıyorlardı. Kömür atma susatıcı bir işti ve o zamanlar suyun içilebilir olmaması nedeniyle işçiler biraya dönmüşlerdi. Han ve tavernaların bölgede yemek yiyip içebilecekleri tek elverişli yerler olduğu göz önünde bulundurulduğunda, girişimciler kömür işçilerin nafakaları üzerinde kayda değer bir kontrol sağlamışlardı.
 
Kömür işçilerinin çoğu İrlandalıydı. Bazıları, 1762–63'te İrlanda'nın güneyindeki ilk toprak gerginliği dalgası sonrasında göç etmişti. Bazıları, kiracı çiftçilerin çıkarlarını savunmak için şiddet içeren taktikler kullanan gizili bir örgüte mensup Beyaz Çocuklar'dı, fakat, David Featherstone'un gözlemlediği gibi, bazı İrlandalı göçmenlerin onların taktiklerini basitçe taklit etmeleri aynı ölçüde mümkündür. Kömür işçileri doklarda on altı veya daha fazla gruplar halinde birlikte çalışıyorlardı. Kolektif örgütlenmenin ayırt edici tüm özellikleri zaten mevcuttu.
 
1758'de işleri için gerekli olan kömürcü kürekleri üzerindeki girişimcilerin tekelini kırmak için Parlamentoya başarılı şekilde dilekçe verdiler. Önceden, girişimciler bu küreklerin imalatını kontrol ediyorlardı ve onları işçilere fahiş oranlarla kiralıyorlardı. Öte yandan, 1758 yılında yürürlüğe giren ücret yasası çok çabuk geçiştirildi. Yasaların uygulanmasından sorumlu olan yerel meclis üyesi, Jamaika'da köle iş gücü tarafından işlenen önemli şeker plantasyonlarının sahibi olan William Beckford'dı. İşçilerin lehine müdahale etmekte isteksiz olan yeni bırakınız yapsınlar kapitalist sınıfını temsil ediyordu. 
 
Londra'nın Doğu Yakasında ticaret ve hafif imalattaki büyüme, bu gibi çatışmaların her yerde kabardığı anlamı taşıyordu. 1765'deki Spitalfields isyanında, ipek dokuma endüstrisinde sıkıntılı bir dönem sırasında dokumacılar ücretlerinin geçim seviyesinin altına düşmemesini talep etmek için örgütlenmişlerdi. Yasadışı ve resmi olmayan bir erken sendikalizm şeklini uyguluyorlardı. 1765'te Fransa'dan ipek ithalatını protesto ettiler. 1767'de isyan etmeye devam ettiler. 1768'de, yiyecek sıkıntısı Londra çapında daha fazla isyan çıkardı. O Nisan'da kömür işçileri, bir takım grev kırıcı işçileri yaralayarak gemilere çıktılar. 
 
Karada protestolar, han ve tavernalarını grev kırıcıları işe almak için üs olarak kullanan girişimcilere odaklandı. Kömür işçileri ayrıca, kömür tüccarlarının ve girişimcilerinin işi başkalarına devretmesini engellemeye yardım etmesi için yerel bir sulh yargıcı olan Ralph Hodgso'un yardımına başvurdular. Hodgson, gemi kaptanlarının kömür işçileri kiralama konusunda bilgi alabileceği işe alma kabul odası kurdu. Girişimciler dışarıdan iş gücü getirerek karşılık verdiler. Nisan'da kömür işçileri ateşli silahlarla John Green'in Atlıkarınca Tavernası'nı bastılar. Bir kömür işçisi ve bir ayakkabıcı öldürüldü. Ertesi gün Green, birkaç saldırganın öldürüldüğü yeni bir saldırıya uğradı. Yedi kömür işçisi tutuklandı, mahkum edildi ve asıldı. 
 
Bununla birlikte kömür işçileri daha iyi ücretler için faaliyet yürütmeye devam ettiler. Mayıs'ın başlarında ücret artışına ilişkin yazılı güvence alıncaya kadar işi durdurdular. Hatta Doğu Yakası sokaklarından varlıklı Batı Yakası'na kömür vagonlarını taşıyan atları alıp götürdüler, böylece endüstrinin tedarik zincirini bozdular. O ay kömürcülerin protestoları Londralı denizcilere sıçradı.
 
DENİZCİLER
 
1763 yılında sona eren Yedi Yıl Savaşı'nın ardından, denizciler için iş azdı ve benzer iş için yapılan ödeme gemi sahibine bağlı olarak değişiyordu. Mayıs 1768'e gelindiğinde Londra'daki denizciler gemiler arasında ödemeleri gözden geçirdiler ve eşitsizlikleri kaydettiler. Sadece yelkenleri "indirmek"le değil aynı zamanda ürettikleri mamüllerle artık geçimlerini sağlayamayan fırıncıları ve kasapları geçerek ellerinde davul ve bayraklarla yürüyerek ücret artışlarını kazanan Sunderland'daki denizcileri hatırladılar. Toplu ajitasyon örnek gösterildi. Kısa süre sonra Londralı denizciler, camadanları sökerek ya da gemielerin yelkenlerini "indirerek," ücret artışına kadar hiç kimse denize açılmayacak diye tehdit ederek zorla gemilere çıktılar.
 
Denizciler, ücret artışı için Parlamento ve Lord Mayor'a dilekçe verdi. 11 Mayıs'a gelindiğinde, Westminster'a doğru yürümek için on dört bin denizci sıralandı. Walter Shelton'un bildirdiği gibi, "kayıkçılar, mavnacılar, ballastçılar, kırma taşişçileri, kömür işçileri görevlerini bırakmaya ve ücretleri karara bağlanana kadar işe gitmemeye" çağrıldılar. Mayıs ayının ikinci haftasının başlamasıyla birlikte, kömür işçileriyle dolu birkaç gemi ve denizciler Parlamentoyu geçtiler, Parlamento Binalarının batısında karaya çıktılar ve Stepney Çayırları'na ulaşıp "şaşılacak" sayıda diğer kömür işçileri ve denizciler ile birleştiklerinde devam ettikçe daha çok işçi toplayarak doğuya geriye batıya doğru birkaç mil yürüdükçe rıhtımlardaki diğer işçileri de onlara katılmaya zorladılar. Birkaç hafta içinde Thames'taki tüm ticaret -Britanya ticaretinin neredeyse üçte birini elinde tutan İmparatorluğun denizcilik atardamarı- durma noktasına geldi. Kayıkçılar ve arabacılar gibi diğer işçiler de greve katıldılar ya da grevlere işaret ettiler.
 
TİCARETE VE TAHTA KARŞI
 
Ancak, girişimciler Tyneside'dan grev kırıcılar getirmeye, böylece kömür işçileri ve denizciler arasındaki ittifakı bozmaya devam ettiler. Mayıs ayı başlarında, denizcilerin bir ücret artışı talebi reddedildi. Hükümet rıhtım boyunca donanma gemilerini konuşlandırdı. Çatışma tırmandı. Grev kırıcı işçiler gemileri boşaltmaya başlarken, bir isyan patlak verdi ve bir denizci ölümcül şekilde yaralandı. Karşılık çok şiddetli oldu.
 
Denizci'nin öldürülmesi ile ilgili dokuz kömür işçisi suçlandı. İki tanesi geleneksel idam alanı olan Tyburn'de asıldı. Diğer altısı, kömür işçilerinin yaşadığı ve çalıştığı yere yakın olan Sun Tavern Fields'de asıldı. Yüzlerce polis ve askerin konuşlandırılmasıyla birlikte elli bin insan eşlik etti. Askerler eylül ayına kadar bölgede tutuldu. İdamlar kömür işçilerinin kararını değiştirdi, fakat ticaret ve Tahta karşı örnek oluşturan temel direniş unutulmadı ve gelecek protestoları besledi.
 
BÜYÜK MİRAS
 
Thames'deki tüm gemileri durduran denizcilerden günler sonra, aynı tür işçilerin -bu olayda şapkacılar- ücret için "grev" yaptıklarına dair basılı bir kayıtla karşılaştık (St James’s Chronicle and The British Evening-Post, May 7-10, 1768). Tyneside denizcileri için daha yüksek ücret sağlayan yelkenleri "indirme" için kullanılan teknik terimin rıhtımlardan kıyıya ve sonra benzer yüksek gıda fiyatlarından giderek daha fazla acı çeken Londra'nın emekçi halkı arasında hızlı bir şekilde yayılması olasıydı.1768 ilkbaharında. 1768 ilkbaharında, işçi sınıfı çalkantısının yeni bir terimi türetilmiş gibi görünüyordu.
 
Denizcilerin grevleri, Atlantik'in her iki tarafında, diğer çalışanlara ilham vererek, artan sıklıkta gerçekleşecektir. 1775'te tersane işçileri İngiltere'deki en büyük deniz tersane olan Portsmouth'da greve gittiler. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Philadelphia'daki Journeymen Cordwainers Federal Topluluğu, ayakkabıcıların ücretlerini korumayı amaçlayan düzenli "grevlere" sahipti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında eylemleri Amerika'da "grev yapma" fiilinin ilk kullanımı olduğuna inanılan şey ile sonuçlandı.
 
Londra’daki grevlerde, kömür işçileri ve grev kırıcı denizciler arasındaki şiddetli çatışmalara rağmen, tüm işçiler “benzeri görülmemiş bir dayanışma gösterdiler”. Grev, birbirini anlayan işçi sınıfı kabarışının potansiyelinde açık bir gelişmeyi temsil etti. Ne yazık ki, hala protestolarda bulunan kömür işçilerini zor durumda bırakarak, ücret artışı elde eden denizciler işe geri döndüklerinde bu potansiyel sönmüştü. 
 
İngiltere Hanoverian'da aşırı derecede birleşme olgusu yeni idi. George III giderek gerici hale dönüştükçe ve aristokrasi, yeni mülklenen toprak sahipleri ve tüccarlar halkın çoğunluğun ihtiyaçlarını göz ardı ederek Parlamento'ya hükmettikçe de sıklık kazandı.
 
Buna karşılık, egemen sınıf, Londra'nın yoksullarını uyumlu bir endüstriyel işçi sınıfına dönüştürmek için gösterişli infazlar, isyancılara karşı yasal zulüm ve askeri baskılar uyguladı. Coplu ve atlı polisin grevci madencilere saldırdığı 1980'lerin sonlarında İngiltere'deki Orgreave Çatışması'nda apaçık olan gibi bu araçlar asla gerçekten terk edilmedi.
 
1768 Londra Grevleri bugün hala emek mücadelesi saflarında yankılanır. Ancak, bilinmesi gereken grevlerin benzersiz yönleri vardı. Bunlar arasında İrlandalı kömür işçilerinin oynadığı önemli bir rol var. İmparatorluğun ana atardamarında direnişin kolektif eylemini sergilemek için İrlanda'da Beyaz Çocuklar'ın ajitasyonundan yararlandılar. Bu direniş, varoluşsal Taht endişelerini kışkırtarak daha büyük güçlerle birleşti. Büyüyen ticari menfaatler, yüzyılın ilk yarısındaki İngiltere Kralı II. James yanlısı isyanlar ve Yeni Dünya'da filizlenen cumhuriyetçi düşünceler, özellikle de egemen sınıfa karşı tehdit edici görünmesini sağlayan kömür işçileri mücadeleleriyle bir noktada buluştu. Sonuç, politik farklılığın kararlı bir şekilde bastırılması ve potansiyel olarak devingen ve asi işçilerin yeni ve giderek büyüyen nüfuslarını disipline edilmesiydi.
 
Grev, koordine edilmiş liderliğin derin sonuçlara yol açtığı 120 yıl sonraki 1889 Londra Liman Grevi'ne kadar görülmedi.Ben Tillett ve John Burns gibi örgütçülerin öncülük ettiği grev Britanya'daki sendikacılığın tarihinde bir dönüm noktası oldu. Yeni bir sendika yoluyla topu kolektif iş durdurmayı bir araya topladılar ve net bir hedefi kışkırttılar: "marsığa dönmüş" liman işçilerinin ücreti.
 
Londra Liman Grevi'nin başarısı özellikle vasıfsız işçilere kendilerini organize etmeleri ve ülke çapında ortak hareket etmeleri için yeni bir güven sağladı.Bu şekilde, 1889 grevi İngiliz işçi hareketinin yükselişinde önemli bir rol oynadı. Ancak, 1768'deki kömür işçileri ve denizciler öncüydüler. "Grev" savaşmak için sendika aktivistlerine çağrıya dönüşmeden önce ve işçi sınıfı dayanışması, E.P. Thompson'un belirttiği gibi, tanımlanabilir bir işçi sınıfına dönüşmeden önce, bu on sekizinci yüzyıl işçileri işçi sınıfı tarihine damga vurdular.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

TAM İSTİHDAMIN POLİTİK YÖNLERİ

 
 
 
MICHAŁ KALECKI
 
Kapitalistler neden tam istihdamdan nefret ediyorlar? Çünkü işçilerin üzerindeki güçlerini zayıflatıyor.
 
Arcola, PA Temmuz 1934 dolaylarında bir Federal Acil Yardım İdaresi kampında işsiz kadınlar. Ulusal Arşiv ve Kayıt İdaresi
 
Bernie Sanders'ın ve diğerlerinin ulusal iş güvencesi programına yönelik son önerileri, bir zamanlar sanayileşmiş dünyanın her yanında politik tartışmaların odak noktası olan tam istihdamı gündeme yerleştirdi. Ancak tam istihdam teknik bir prensip sorunundan daha fazlasıdır. Kapitalist bir toplumda en hassas siyasi çelişkilere değinir: emek ve sermaye arasındaki güç dengesi.
 
Bu dinamikleri araştıran ilk yazarlardan biri, 1943 tarihli “Tam İstihdamın Politik Yönleri” adlı klasik makalesiyle Polonya ekonomist Michal Kalecki idi. Yeni Keynesyen ekonomi anlayışlarının Batılı politik tartışmalara tam da yeni girmeye başladığı bir anda yazarak, Kalecki, savaş sonrası sürdürülen tam istihdam ekonomik politikalarının kapitalistler ve onların temsilcilerinin zorlu politik engellerinin üstesinden gelmesi gerektiği konusunda uyarıda bulundu. 
 
Tam istihdam, Kalecki der:
 
"iş dünyası liderlerinin aleyhine yeni bir ivme kazandıracak toplumsal ve politik değişikliklere yol açar. "İşten çıkarma," nizamı ve düzeni korumaya yönelik bir tedbir olarak rolünü oynamaya son verecektir. Patronun sosyal konumu zayıflatılacak ve işçi sınıfının öz güveni ve sınıf bilinci gelişecektir. . . . “Fabrikalarda disiplin” ve “politik istikrar”, iş dünyasının liderleri tarafından kardan daha çok takdir edilmektedir. Sınıfsal güdüleri onlara, tam istihdamın süreklilik arz etmediğini ve  işsizliğin “normal” kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler." 
 
Aşağıda Kalecki’nin bilimsel analizinin tam metnini sunuyoruz.
 
-----------------------------------------------------------------------------------
 
İktisatçıların büyük bir çoğunluğu, kapitalist sistemde dahi, tam istihdamın, tüm mevcut işgücü gücünü istihdam etmek için yeterli bir planın mevcut olması ve ihracat karşılığında elde edilebilen gerekli yabancı ham maddelerin yeterli tedarikinin olması kaydıyla devlete ait bir harcama programı tarafından güvence altına alınabileceği görüşündedir.
 
Eğer devlet kamu yatırımına girişirse(örneğin okullar, hastaneler ve otoyollar inşa etme) veya toplu tüketimi desteklerse(aile ödenekleri, dolaylı vergilendirmenin azaltılması ya da zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını düşük tutmak için sübvansiyonlar) ve daha da ötesi eğer bu harcamalar, özel sektör yatırımlarını ve tüketimi olumsuz yönde etkileyebilecek vergilendirme ile değil borçlanma yoluyla finanse edilirse, mal ve hizmetlerin efektif talebi[ç.n.:mal ve hizmeti alma konusunda etkin olma durumu. Keynesyen teoriye göre, toplam talep ve toplam arzın kesiştiği nokta] tam istihdamın elde edileceği noktaya kadar arttırılabilir. Bu tür devlet harcamaları, dikkat edin, sadece doğrudan değil, yüksek gelirler tüketim ve yatırım malları talebinde ikinci bir artışa yol açtığı için dolaylı olarak da istihdamı arttırır.
 
Eğer yatırım ve tüketimlerin de kısıntı yapmazlarsa devlete borç vermek için halk parayı nereden bulacak diye sorulabilir. Bu süreci anlamanın bence en iyi yolu, devletin alacaklılara devlet tahvilleri ile ödeme yaptığını bir an için hayal edin. Genel olarak, alacaklılar, nihayetinde bu tahvilleri, onları faiz getiren varlıklar olarak ellerinde tutan kişi ya da firmalara ulaşana kadar ellerinde tutmazlar ancak onları mal ve hizmet satın alırken dolaşıma sokarlar. Herhangi bir zamanda kişi ve firmaların mülkiyetindeki(geçici ya da nihai) devlet tahvillerinde toplam artış devlete satılan mal ve hizmetlere eşit olacaktır. Böylece, ekonominin devlete borç verdiği şey, üretimi devletin menkul kıymetleri tarafından “finanse edilen” mal ve hizmetlerdir. Gerçekte devlet hizmetler için tahville değil fakat nakitle ödeme yapar ancak aynı anda menkul kıymetler ihraç eder ve böylece nakit azaltır ve bu yukarıda açıklanan farazi sürece eşdeğerdir.
 
Bununla birlikte, eğer halk devlet tahvillerindeki tüm artışı absorbe etmeye hevesli değilse ne olur? Devlet sonunda bankalara karşılığında nakit(banknot ya da mevduat) almak için tahvil teklif edecektir. Bankalar bu teklifleri kabul ederse, faiz oranı korunacaktır. Aksi takdirde, tahvil fiyatları düşecek, bu da faiz oranlarında bir artış anlamına gelir ve bu, halkın mevduatlarla ilgili olarak elinde daha çok tahvil tutmasını teşvik eder. Faiz oranının bankacılık politikasına, özellikle de merkez bankasına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer bu politika faiz oranını belli bir seviyede tutmayı hedefliyorsa, bu kolayca elde edilebilir, ancak devlet borçlanmasının miktarı büyüktür. Günümüz savaşlarında durum bu idi ve budur. Astronomik devlet bütçesi açıklarına rağmen, faiz oranları 1940'ın başından beri artış göstermedi.
 
Borçlanma yoluyla finanse edilen devlet harcamalarının enflasyona neden olacağına itiraz edilebilir. Buna göre, devlet tarafından yaratılan efektif talebin talepteki herhangi bir artış gibi davrandığı söylenebilir. Emek gücü, fabrikalar ve yabancı ham maddeler yeter derecede sağlanırsa talepteki artış üretim artışıyla karşılanır. Ancak, kaynakların tam istihdamı noktasına ulaşılırsa ve efektif talep artmaya devam ederse, fiyatlar talebi ve mal ve hizmet arzını dengeleyene kadar yükselecektir. (Şu sıralar tanık olduğumuz savaş ekonomisindeki kaynakların aşırı istihdamı durumunda, fiyatlardaki enflasyonist artış, sadece tüketim mallarına yönelik efektif talebin dolaysız vergilendirme ve karneye bağlama ile azaltıldığı ölçüde önlenmiştir.) Eğer devlet müdahalesi tam istihdamı elde etmeyi ama tam istihdam çizgisi üzerinde artan efektif talebe işi vardırmamayı hedefliyorsa, enflasyondan korkmaya gerek yoktur.
 
-----------------------------------------------------------------
 
Yukarıdaki, tam istihdamın ekonomik doktrininin çok kaba ve eksik bir ifadesidir. Ancak, okuyucuyu doktrinin özü ile tanıştırmak ve böylece tam istihdamın sağlanmasında yer alan politik sorunların daha sonraki tartışmalarını takip etmesini sağlamak için yeterli olduğunu düşünüyorum.
 
Öncelikle belirtilmelidir ki, ekonomistlerin çoğu, tam istihdamın devlet harcamaları ile sağlanabileceği konusunda anlaşmış olsalar bile, bu, yakın geçmişte bile asla böyle bir durumda değildi. Bu doktrinin muhalifleri arasında, bankacılık ve endüstri ile yakından ilişkili olan “ekonomi uzmanları” da vardı (ve hala var). Bu, ileri sürülen tartışmalar ekonomik olmasına rağmen, tam istihdam doktrinine muhalefetin siyasi bir arka planı olduğunu göstermektedir. Bu, onları ileri süren insanların her ne kadar zayıf olsa da ekonomilerine inanmadıkları anlamına gelmez. Ancak, inatçı cehalet, genellikle temeldeki politik motiflerin bir tezahürüdür. 
 
Bununla birlikte, burada birinci sınıf bir politik meselenin söz konusu olduğu konusunda daha doğrudan işaretler vardır. 1930'lardaki Büyük Buhran'da, Nazi Almanya'sı hariç tüm ülkelerde devlet harcamaları ile istihdamı arttırma deneylerine iş dünyası sürekli karşı çıktı. Bu, ABD'de(Yeni Düzen'e itiraz), Fransa'da(Blum deneyi) ve Hitler öncesi Almanya'da  açık şekilde görünür idi. Davranışı açıklamak kolay değildir. Açıkçası, yüksek üretim ve istihdam sadece işçilerin değil aynı zamanda girişimcilerin de yararınadır çünkü ikincisinin karları yükselir. Ve yukarıda özetlenen tam istihdam politikası, herhangi bir ek vergilendirme içermediği için karlara zarar vermez. İktisadi bunalımdaki girişimciler ekonomik canlılık için can atarlar; devletin onlara sunabileceği yapay canlanmayı neden memnuniyetle kabul etmezler? Bu yazıda ele almayı düşündüğümüz, bu zor ve enteresan sorudur.
 
“Sanayi liderlerinin,” devlet harcamaları yoluyla tam istihdamın elde edilmesine muhalefetlerinin sebepleri üç kategoriye ayrılabilir: (1) böylesi gibi istihdam sorununda devletin müdahalesini sevmemesi; (2) devlet harcamalarının yönünü beğenmemesi(kamu yatırımı ve sübvanse edilen tüketim); (3) tam istihdamın sürdürülmesinden kaynaklanan sosyal ve politik değişikliklerden hoşnut olmaması. Devletin genişleme politikasına karşı itirazların bu üç kategorisinin her birini detaylı olarak inceleyeceğiz.
 
İlk olarak, “sanayi önderleri”nin, istihdam konusundaki devlet müdahalesini kabul etmemek konusundaki isteksizliğiyle ilgileneceğiz. Devlet etkinliğinin her genişleyişi iş dünyası tarafından şüpheyle karşılanır ancak devlet harcamaları ile istihdam yaratmanın, muhalefeti özellikle gergin yapan özel bir tarafı vardır. Bırakın yapsınlar sistemi altında istihdam seviyesi büyük ölçüde sözde "güven ortamı"na bağlıdır. Eğer bu kötüleşirse, özel yatırımlar düşer; bu da üretim ve istihdamın düşüşü ile sonuçlanır(hem doğrudan hem de tüketim ve yatırım üzerinde gelirlerdeki düşüşün ikincil etkisi yoluyla). Bu, kapitalistlere devlet politikası üzerinde güçlü dolaysız bir güç sağlar: ekonomik bir krize neden olacağından, güven ortamını sarsabilecek her şeyden dikkatli bir şekilde kaçınılmalıdır. Fakat devlet kendi satın almaları ile istihdamı arttırmanın sırrını bir kere öğrendiğinde, bu güçlü kontrol cihazı etkililiğini kaybeder. Bu nedenle, devlet müdahalesini gerçekleştirmek için gerekli bütçe açıkları riskli olarak kabul edilmelidir. “Sağlam finans” doktrininin sosyal işlevi, istihdam düzeyini güvene bağımlı hale getirmektir. 
 
Devlete ait bir harcama politikasında iş dünyası liderlerinin sevmediği, paranın harcanabileceği nesneleri dikkate aldıklarında daha da keskinleşir: kamu yatırımı ve toplu tüketimin sübvanse edilmesi. 
 
Devlet müdahalesinin ekonomik ilkeleri, kamu yatırımlarının özel sektör aygıtı ile rekabet etmeyen şeylere mahkum kalmasını gerektirmektedir(örneğin hastaneler, okullar, otoyollar). Aksi takdirde özel yatırımın karlılığı olumsuz etkilenebilir ve istihdam üzerinde kamu yatırımlarının pozitif etkisi özel yatırımlardaki düşüşün negatif etkisiyle denge meydana getirir. Bu anlayış, iş adamlarına çok iyi uyuyor. Ancak, bu tür kamu yatırımlarının kapsamı oldukça dardır ve hükümet, bu politikayı izleyerek, nihayetinde yatırım adına yeni bir alan kazanmak için ulaşım ya da kamu hizmeti gören kuruluşları millileştirmeye kalkışabilir. 
 
İnsan, bu yüzden, iş liderlerinin ve uzmanlarının, tüketimi destekleyerek devletin herhangi bir teşebbüse girişmeyeceği için kamu yatırımlarından daha çok toplu tüketiminin(aile yardımı, ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını düşürmek için sübvansiyonlar vb.) lehinde daha fazla olmalarını bekleyebilir. Pratikte, ancak, bu durum böyle değil. Gerçekten de, toplu tüketimin sübvanse edilmesine, bu uzmanlar tarafından kamu yatırımından çok daha şiddetle karşı çıkılmaktadır. Burada en yüksek öneme sahip ahlaki bir ilke söz konusudur. Kapitalist ahlakın temelleri, “ekmeğinizi ter içinde kazanmalısınız”ı gerektirir - özel servete konmadığınız sürece.
 
Devlet harcamalarıyla istihdam yaratma politikasına karşı muhalefetin siyasi nedenlerini göz önünde bulundurduk. Ancak bu muhalefetin üstesinden gelinse bile - kitlelerin baskısı altında olabilse dahi - tam istihdamın sürdürülmesi, iş dünyası liderlerinin muhalefetine yeni bir ivme kazandıracak sosyal ve politik değişimlere neden olacaktır. Nitekim, kalıcı bir tam istihdam rejimi altında, "İşten çıkarma," nizamı ve düzeni korumaya yönelik bir tedbir olarak rolünü oynamaya son verecektir. Patronun sosyal konumu zayıflatılacak ve işçi sınıfının öz güveni ve sınıf bilinci gelişecektir. Ücret artışları ve çalışma koşullarındaki iyileştirmeler için grevler siyasi gerginlik yaratacaktır. Şurası bir gerçek ki; karların tam istihdam rejimi altında bırakınız yapsınlar rejimi altında olduğundan ortalamada daha yüksek olacağı ve işçilerin daha güçlü pazarlık güçlerinden kaynaklanan ücret oranlarındaki yükselişin karları düşürmesi fiyatları arttırmasından daha az olasıdır ve dolayısıyla sadece rantiye sınıfının çıkarlarını etkiler. Fakat "fabrikalarda disiplin” ve “politik istikrar”, iş dünyasının liderleri tarafından kardan daha çok takdir edilmektedir. Sınıfsal güdüleri onlara, tam istihdamın süreklilik arz etmediğini ve  işsizliğin “normal” kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler.
 
--------------------------------------------------------
 
Faşizmin en önemli fonksiyonlarından biri, Nazi sisteminin simgelediği gibi, tam istihdama karşı kapitalist itirazları ortadan kaldırmak idi. 

Aslında devlet harcama politikası hoşnutsuzluğunun, faşizm ile büyük iş dünyasının ortaklığının doğrudan kontrolü altındaki devlet mekanizması tarafından faşizm yönetimi altında aşılmasıdır. Harcama yaparak bir güven krizini dallandırıp budaklandırmaktan hükümeti önlemeye hizmet eden "sağlam finans" efsanesinin gerekliliği ortadan kalkar. Bir demokraside, insan bir sonraki hükümetin ne gibi olacağını bilemez. Faşizm altında bir sonraki hükümet yoktur. 
 
İster kamu yatırımı ister tüketim üzerine olsun hükümet harcamaları hoşnutsuzluğu silahlanma üzerine hükümet harcamalarını yoğunlaştırarak aşılamaz. Sonuçta,  “fabrikalardaki disiplin” ve tam istihdam altındaki “siyasi istikrar,” sendikaları bastırmadan toplama kamplarına kadar uzanan "yeni düzen" tarafından korunur. Siyasi baskı, işsizliğin ekonomik baskısının yerini alır.

Silahlanmanın faşist tam istihdam politikasının belkemiği olması, bu politikanın ekonomik karakteri üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Büyük çaplı silahlanma, silahlı kuvvetlerin genişlemesinden ve fetih savaşı planlarının hazırlanmasından ayrılamaz. Ayrıca diğer ülkelerin rekabete dayanan yeniden silahlanmalarını da teşvik eder. Bu, harcamanın temel amacının, tam istihdamdan silahlanmanın maksimum etkisini güvence altına almaya yavaş yavaş kaymasına neden olur. Sonuç olarak, istihdam “aşırı dolu” hale gelir. Sadece işsizlik ortadan kalkmakla kalmaz, aynı zamanda iş gücünün akut bir kıtlığı hüküm sürer. Her alanda darboğazlar ortaya çıkar ve bunlar bir dizi kontrolün oluşturulmasıyla ele alınmalıdır. Böyle bir ekonomi, planlanmış bir ekonominin birçok özelliğine sahiptir ve bazen, daha çok cahilce, sosyalizm ile karşılaştırılır. Bununla birlikte, bu tür bir planlamanın, ekonomi kendini herhangi bir zamanda özel bir alanda belirli yüksek hedefli bir üretime yönelttiğinde, ekonomi silahlanma ekonomisinin özel bir durum olduğu bir hedef ekonomiye dönüştüğünde belireceği kesin olur. Bir silahlanma ekonomisi, özellikle tam istihdam altında olabilecek ile kıyaslandığında tüketimi kısmayı içerir.

Faşist sistem işsizliğin üstesinden gelme ile başlar, bir silahlanmanın kıtlık ekonomisi haline gelir ve kaçınılmaz olarak savaşla son bulur.

--------------------------------------------------------------

Kapitalist demokraside devlet harcamaları ile tam istihdam politikalarına muhalefetin pratik sonuçları ne olacaktır? II. Bölümde verilen bu karşıtlığın nedenlerinin analizi temelinde bu soruyu cevaplamaya çalışacağız.  Endüstrinin liderlerinin muhalefetini üç düzlemde bekleyebiliriz'i öne sürdük: (1) bütçe açığına dayanan devlet harcamalarına karşı ilkesel muhalefet; (2) bu harcamanın, devletin ekonomik faaliyetinin yeni alanlara girmesinin habercisi olan ya kamu yatırımları yoluyla ya da toplu tüketimi destekleme vasıtasıyla yönelmesine muhalefet; (3) yalnızca derin ve sürekli ekonomik durgunlukları önlemeye değil tam istihdamın sürdürülmesine de muhalefet.

Şimdi, "iş dünyası liderlerinin" bir çöküşü kısmen gidermek için herhangi bir tür devlet müdahalesine karşı olmaya güçlerinin yetebildiği aşamanın az çok geçmiş olduğu kabul edilmelidir. Buna üç faktör katkıda bulunmuştur: (1) mevcut savaş sırasında gerçek tam istihdam; (2) tam istihdam doktrininin gelişimi; (3) kısmen bu iki faktörün bir sonucu olarak, “İşsizlik bir daha asla” sloganı artık kitlelerin bilincinde derinden kök salmıştır. Bu durum, "sanayi liderlerinin" ve onların uzmanlarının son zamanlardaki beyanlarında yansıtılmaktadır. “Çöküşte bir şeyler yapılması” gerekliliği kabul edilir; ancak birincisi, çöküşte ne yapılması gerektiği (yani devlet müdahalesinin yönü ne olmalıdır) ve ikincisi sadece çöküşte yapılması gerektiği(yani, kalıcı olarak değil, sadece durgunluğu gidermek için) ile ilgili kavga sürüp gider.

Bu sorunların günümüzdeki tartışmalarında, özel yatırımı harekete geçirerek, durgunluğa karşı koyma anlayışı zaman zaman tekrar ortaya çıkmaktadır. Bu, faiz oranının düşürülmesi, gelir vergisinin düşürülmesi veya özel yatırımı doğrudan bu ya da başka bir şekilde destekleyerek yapılabilir. Böyle bir planın iş dünyası için çekici olması şaşırtıcı değildir. Girişimci, vasıtasıyla müdahalenin yürütüldüğü araç olarak kalır. Siyasi durumda kendine güven hissetmezse, yatırıma para yedirmeyecektir. Ve müdahale, devletin ya (kamu) yatırımına "oynamasına" ya da tüketimi destekleyerek "parayı boşa harcamasına" yol açmaz.

Bununla birlikte, özel yatırımı harekete geçirmenin kitlesel işsizliği önlemek için yeterli bir yöntem sağlamadığı gösterilebilir. Burada dikkate alınacak iki alternatif var. (1) Faiz veya gelir vergisi oranı (veya her ikisi) ekonomik durgunlukta keskin şekilde düşer ve ekonomik canlanmada artar. Bu durumda, konjoktür dalgalanmalarının hem süresi hem de çokluğu azalacak, ancak işsizlik sadece durgunlukta değil aynı zamanda canlanmada bile tam istihdamdan uzak olabilecektir; yani, ortalama işsizlik, dalgalanmaları göze az çarpsa da, hatırı sayılır derecede olabilir. (2) Faiz oranı ve gelir vergisi durgunlukta azalır ama müteakip canlanmada artmaz. Bu durumda canlanma daha uzun süre alır ancak yeni bir durgunlukla sona erer: Faiz veya gelir vergisi oranındaki bir azalma, elbette, kapitalist ekonomide döngüsel dalgalanmalara neden olan kuvvetleri ortadan kaldırmaz. Yeni çöküşte faiz oranlarının veya gelir vergisinin tekrar tekrar azaltılması gerekecektir. Dolayısıyla, çok uzak olmayan bir gelecekte, faiz oranı negatif olmalı ve gelir vergisinin gelir yardımı ile yer değiştirilmesi gerekecektir. Aynı şey, özel yatırımı teşvik ederek tam istihdamı sürdürme girişiminde bulunulduğunda ortaya çıkacaktır: faiz oranı ve gelir vergisi sürekli olarak azaltılmalıdır.

Özel yatırımı teşvik ederek işsizlikle mücadelenin bu temel zayıflığına ek olarak, pratik bir zorluk var. Girişimcilerin açıklanan önlemlere tepkisi belirsizdir. Düşüşün keskin olması durumunda, geleceğe ilişkin çok karamsar bir görüşe sahip olabilirler ve faiz oranı ya da gelir vergisinin düşürülmesi uzun bir süre boyunca yatırım üzerinde ve böylece üretim ve istihdam üzerinde çok az bir etkiye sahip olabilir ya da hiçbir etkisi olmaz.

Özel sektör yatırımlarının durgunluğa karşı savaşmak için teşvik edilmesini sıklıkla savunanlar bile sırf buna güvenmezler ancak bunun kamu yatırımları ile ilişkilendirilmesini göz önüne getirirler. Sanki, iş dünyası liderlerinin ve onların uzmanlarının(en azından bazıları), ekonomik durgunlukları kısmen gideren araçlar olarak borç alarak finanse edilen kamu yatırımını olabileceklerin en kötüsü olarak kabul etme eğiliminde oldukları mevcut durumda görülür. Bununla birlikte, tüketimin sübvanse edilmesi ve tam istihdamın sürdürülmesi yoluyla istihdam yaratmaya sürekli olarak hala karşı çıkıyor görünürler. 

Bu durum, belki de, kapitalist demokrasilerin gelecek ekonomi rejimi ile ilgili belirti niteliğindedir. Ekonomik durgunlukta, ya kitlelerin baskısı altında ya da onsuz, borç alma yoluyla finanse edilen kamu yatırımına büyük ölçekli işsizliği önlemek için girişilecektir. Fakat, eğer müteakip ekonomik canlanmada ulaşılan yüksek istihdam düzeyini sürdürmek için bu yöntemi uygulama girişimlerinde bulunulursa, iş dünyası liderlerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmak olasıdır. Daha önce de tartışıldığı gibi, tam istihdamı sürdürme hiç de onların beğenilerine uygun değildir. İşçiler "denetimden çıkar" ve "sanayinin öncüleri" "onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek" için çok istekli olacaklardır. Dahası, iyileşmede fiyat artışı küçük ve büyük rantiyecilerin zararınadır ve "canlanmayı onların burnundan getirir."

Bu durumda, büyük patronlar ve rantiyeciler arasında güçlü bir ittifak oluşturulması muhtemeldir ve durumun açıkça bozuk olduğunu ilan etmek için büyük olasılıkla birden fazla iktisatçı bulacaklardır. Bütün bu güçlerin ve özellikle de büyük patronların baskısı -devlet dairelerinde en azından sözü geçme- muhtemelen hükümeti bütçe açığını azaltma yönündeki ortodoks politikasına geri dönmeye teşvik edecektir. Ve bunu hükümetin harcama politikasının yeniden hak ettiği yere geleceği ekonomik durgunluk takip edecektir.

Siyasi bir iş dünyası döngüsünün bu modeli tamamen varsayımsal değildir; 1937-38'de ABD'de çok benzer bir şey oldu. 1937'nin ikinci yarısında canlanmanın durması bütçe açığının ciddi ölçüde azalmasından kaynaklanıyordu. Diğer taraftan, şiddetli durgunlukta bunu acilen bir harcama politikasına dönen hükümet takip etti.

Siyasi iş dünyası döngüsü rejimi, ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminde var olduğu gibi durumun yapay bir restorasyonu olacaktır. Tam istihdama ancak canlanmanın tepe noktasında ulaşılacaktır, ancak ekonomik çöküntüler nispeten ılımlı ve kısa ömürlü olacaktır. 


----------------------------------------------------------------------

İleri düşünceli biri,  önceki bölümde açıklandığı gibi siyasi iş dünyası döngüsünün rejiminden memnun olmalı mı? Sanırım iki nedenden dolayı buna karşı çıkması gerekiyor: (1) tam istihdamın sürmesini sağlamadığından; (2) hükümet harcamaları kamu yatırımlarına bağlı olduğundan ve tüketimi desteklemeyi sahiplenmediğinden. Kitlelerin şimdi talep ettiği şey ekonomik durgunlukların azaltılması değil onların tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Ne de sonuçta oluşan kaynakların tam kullanımı iş sağlamak için istenmeyen kamu yatırımlarına uygulanmalıdır. Devlet harcama programı, bu yatırımın fiilen ihtiyaç duyulduğu ölçüde kamu yatırımlarına ayrılmalıdır. Tam istihdamı sürdürmek için gerekli olan devlet harcamalarının geri kalanı, tüketimi sübvanse etmek için kullanılmalıdır (aile ödenekleri, yaşlılık emekli maaşları, dolaylı vergilendirmede azalma ve sübvansiyon gereksinimlerinin karşılanması yoluyla). Bu tür devlet harcamalarının muhalifleri, devletin paraları karşılığında gösterecek hiçbir şeyi olmayacağını söylüyor. Cevap, bu harcamaların karşılığı, kitlelerin daha yüksek yaşam standardı olacaktır. Bütün ekonomik faaliyetlerin amacı bu değil midir?

Elbette, "tam istihdam kapitalizmi," işçi sınıfının artan gücünü yansıtacak yeni sosyal ve politik kurumlar geliştirmelidir. Eğer kapitalizm kendisini tam istihdama göre ayarlayabilirse, temel bir reformu bünyesine katacaktır. Aksi takdirde, hurdaya çıkarılması gereken modası geçmiş bir sistem gibi görünecektir.

Fakat bir ihtimal tam istihdam için mücadele faşizme yol açabilir mi? Belki de kapitalizm bu şekilde kendini tam istihdama uyduracaktır? Bu son derece olası gözüküyor. Faşizm, Almanya'da muazzam bir işsizlik ortamında yayıldı ve kapitalist demokrasi bunu gerçekleştirmede başarısız olurken tam istihdamı güvence altına alarak iktidarda kaldı. Tam istihdam için ilerici güçlerin savaşı aynı zamanda faşizmin tekrarını önlemenin bir yoludur.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir. 
ÖZGÜRLÜK

 

 

SEVR DEVRİMİNİ HATIRLAMA

 
 
JONATHAN NEALE
 
 
Kırk yıl önce komünistler ülkeye modernleşme ve toplumsal ilerleme getirmeyi umarak Afganistan'ın yönetimini ele geçirdiler. Kapsamlı reformları başarısız olmaya mahkum muydu?
 
Afganistan, Kabil'de Sevr Devrimi'nden sonraki gün. Cleric77 / Wikimedia
 
Kırk yıl önce, 28 Nisan 1978'de, Komünistler Afganistan'da bir devrim yaptılar. Arkadaşım Tahir Alemi onlardan biriydi. İyi bir adamdı, nazik ve kibardı ve dünyayı değiştirmek istedi.
 
Tahir, Kabil Üniversitesi'nde Peştuca edebiyatında öğretim görevlisiydi. Uzun bir yol kat etti. Babası Pakistan sınırı yakınındaki Nangrahar köyünde yaşayan basit bir köylüydü. Aile kendi toprağında çalışıyordu ve bir marabaları vardı, bu yüzden çoğu kişiden daha fazla en iyisi için çabalıyorlardı. Tahir üniversiteye başladı ve işe girdi, kendi saf zekasıyla. Babasını, kardeşlerini ve annesini çok seviyordu. Ancak babasının değerlerine karşı çıkmak zorunda kaldı. 
 
1970'lerde Afganistan feodal bir ülkeydi. Güç şehirli işadamlarının değil kırsal alanlarda yaşayan büyük toprak ağalarının ayakları altında serili idi. Bazen bir köyde iki büyük ağa olurdu, bazen bir ve bazı yerlerde tek bir kişi birkaç köye hakim olurdu. Tahir'in babası gibi, tek marabası olan çok sayıda orta halli köylü vardı ama yine de kendi topraklarında çalışıyorlardı. 
 
Köylülerin altında hasat ettikleri mahsülün üçte birini saklamalarına izin verilen marabalar vardı, belki de nüfusun yarısıydı. Tahir'in köyünde bu oran beşte bir idi çünkü toprak daha verimliydi. Her yerde, marabalara, işçilere ve çobanlara iki tane yetişkinler ve iki tane de her bir iki çocuk için olmak üzere tandır ekmeği satın almaya yetecek para ödenirdi.  Bu yetişkin başına 2.000 ve çocuk başına 1.300 kalori idi. Başka yiyeceklere paraları yetmezdi. 
 
1970'lerin başında Afganistan'da bir antropolog idim. Yakın ilişki kurduğum insanlar koyun güden göçebeler idi, fakat zor günler geçirmişlerdi. Fakir Afganlar için yaşam standartları oldukça tipikti. Kadınların yaşamları boyunca iki tane elbisesi vardı, biri ergenliğe geldiğinde ve bir diğeri de evlendiklerinde. Sıradan bir ailenin çay için tek bir küçük fincanı vardı. Peygamber Bayramı'nda yılda bir kez büyük bir heyecanla et yerlerdi. Ekmeğe katık etmek için topladıkları yeşillikleri ve yoncaları kaynatarak çorba yaparlardı. Otuz üç haneli köyün en zengin üç ailesinden ikisi bana ve eşime misafirperverlik göstermede yarış etmişlerdi. Bir ev bu özel günde bana bir yumurta haşlamıştı. Bir diğeri bana küçük patatesli yahni vermişti. Başka kimseye yoktu.
 
Mohammad Zaher Khan'ın askeri üniformalı stüdyo fotoğrafı.
Haji Amin Qodrat, Kabil / Vikipedi
 
Toprak sahibine mahsulün üçte ikisi ile beşte dördünün verilmesi - böyle ölçekte bir sömürü zalimliği ve şiddeti icap ettirdi. Bunların çoğu, hükümet tarafından desteklenen yerel ağalardan ve onların muhafızlarından ve haydutlarından geldi. Kabil'deki kral, Muhammed Zahir Şah ve ailesi, her bölgede tek bir toprak ağasına ayrıcalık tanıyarak iktidarlarını inşa ettiler ve onun üzerinden hüküm sürdüler. "Ara sıra tiranlığımız olur," demişti tahir bir keresinde bana. "Sonra gelirler ve seni ve tüm aileni öldürürler. Şimdi demokrasimiz var. Sadece sen varsın ve sadece senin gözlerini çıkarırlar." Bir şakaydı. Gülmüştük.
 
Afganistan fakir bir ülkeydi, çoğunlukla kurak, çöl ve dağlarla kaplı. Hükümet, büyük ağalara ya da küçük köylülere vergi koymakta güçsüz idi. Bunun yerine sınırlı gümrük vergilerine ağırlık veriyorlardı. 1842'den bu yana, farklı Afgan hükümetleri, genellikle İngilizlerden gelen bir tür yabancı desteğe yaslanıyorlardı. 1950'lerden itibaren Afganistan "gelişim"e haiz oldu. Soğuk Savaşın bir parçası olarak, Rus ve Amerikan yardımları sivil bütçenin yaklaşık yüzde 80'ini ve askeri bütçenin çoğunu karşıladı. Ruslar üçte ikisini, Amerikalılar üçte birini ödediler. Çok az sanayi ya da ekonomik gelişme vardı. Yardım parası orduya, okullara ve kamu hizmetlerine gitti. Artık Kabil Üniversitesi'nde birkaç bin ve okullarda yüz binlerce öğrenci vardı. Toprak ağalarının eski yönetici sınıfı çok küçüktü ve öğretmen ve memur sağlamalarının yolu yoktu. Yeni eğitimliler, Tahir gibi orta halli köylü çocukları idi. Aileleri ve dede-nineleri toprak ağalarından ve hükümetten oldukça nefret ediyorlardı ve yeni eğitimliler de onlardan nefret ediyordu.
 
Bu genç öğretmenler gelişmiş, modern Afganistan'ın hayalini kurdular. Bir seferinde, Helman Bölgesi'nden aşağıya doğru Tahir ve ben birkaç düzine lise öğrencisi tarafından düzenlenen bir gösteriyi izleyen sessiz seyirciler kalabalığına katılmıştık. Öğrenciler sloganlarını haykırmak için sırayla kürsüye çıkıyorlardı: "Kağanlara Ölüm!" Kağan toprak ağalarının yerel adıydı. Çocukların sloganı soyut değildi. Politik programları bölgelerindeki bu adamları öldürmek oldu.
 
“Amerika'da böyle şeyler var mı?” diye sordu Tahir bana.
 
Olduğunu ve bazılarının parçası olduğumu söyledim. Kabil'de yeni seçilmiş parlamentonun dışında öğrencilerin gösteri yaptığı ve üç göstericinin vurularak öldürüldüğü 1965'teki Üçüncü Akrab'ı anlattı bana. Oradaymış. 
 
Çoğunluğu Tahir gibi öğretmen olan bu yeni şehirli sınıfın genç erkek ve kadınları, tamamen İslamcı ya da Komünist partilere yöneliyordu. Kardeşlik İslamcılar idi. Onlar, Tahir gibi aynı sınıftan üniversite eğitimli kişilerdi ve içlerinden genç aktivistler Ruslara karşı direnişin liderleri olacaktı. Komünistler ikiye ayrıldılar. Parcham (Bayrak) daha eğitimli, kentsel ve ılımlıydı. Khalk (Halk) daha az eğitimliydi, daha çok kırsal ailelerden geliyorlardı, Pashtun'lardan oluşuyordu. Tahir Parcham'a katıldı. 1973'te Komünistler Kardeşlik'ten daha hızlı büyüdü. 
 
Köyde babasının kabul odasında Tahir'le oturdum ve Nagrahar civarındaki köylere yürüdük ve otobüsle gittik. Tahir, saha çalışmamın ilk dönemlerinde üniversite tarafından "meslektaşım" olması için seçildi. Ona, bir işçinin kazandığının üç katı olan aylık maaş 1500'ü dört kere ödedim. Dili hala öğrenme aşamasındaydım ve benim için çeviri yapıyordu. Ayrıca gizli polis için benimle ilgili rapor tutuyordu. İkimiz de bunu biliyorduk ama bundan bahsetmezdik. 
 
Tahir'in evliliği ayarlanmıştı. Karısı hiç okula gitmemişti. Onunla konuşamayacağı çok şey vardı. Ancak ailesini memnun etmek için evlenmişti. Onun köyle olan bağını sıkı tutmak için onun için yerel bir kız seçmişlerdi ve evliliğin ilk birkaç yılında Tahir'in ailesiyle yaşadı ve Tahir imkan oldukça ziyarete geliyordu. Onunla gerçek bir ilişki kurmaya çalıştı. Yine de, şehirlerde ve köylerde bir sürü kız okula gidiyordu. Hem Parcham hem de Khalk kadın yoldaşlarla doluydu. Kadınların kurtuluşu, daha iyi bir dünya hayallerinin merkezinde yer aldı. Tahir, gelecekte bir gün karısını Kabil'e yaşamak için getirebileceğini umuyordu. Bu olduğunda, bana söz vermişti, onunla tanışabilecektim çünkü onu asla eve kapatmayacaktı.
 
1972'de iklim değişikliğinin erken etkisiyle bir kuraklık yaşandı. Kuzy kesimlerini bir kıtlık sardı. Yiyecek yardımı Amerika'dan geldi. Bölge kasabalarında, hükümet görevlileri tahıl torbalarını meydanlara yığdı. Askerler tahılı korudular ve yetkililer her zamanki fiyatın on misline sattılar. Küçük köylüler topraklarını ağalara neredeyse yok pahasına sattılar ve tahıl satın aldılar. Topraksız olanlar öylece oturdular ve ölümü beklediler. Bir Fransız gazeteci onlara neden tahıl yığınlarına hücum etmediklerini sordu. "Kralın uçakları var ve bizi bombalayacaktır," dediler. 
 
Kral ve hükümeti neredeyse tüm desteği kaybetmişti. Kralın kuzeni Muhammed Daoud, 1963'e kadar acımasız bir başbakan olmuştu. Sovyetlere daha fazla yaslandı ve kral ise Amerikalılara. Vietnam sonrasında artık ABD yardımı kesiyordu ve paranın çoğu Rusya'dan geliyordu. Daoud, Sovyet desteğiyle askeri bir darbe düzenledi. Darbe hiçbir muhalefetle karşılaşmadı. Kıtlık sonrasında hiç kimse kral için ölmeye razı değildi.
 
Darbenin asıl örgütlenme işi, çoğu Khalk kanadından olan Komünist askeri subaylar tarafından yapıldı. Öğretmenler gibi subaylar da orta halli köylü çocuklarıydı, genellikle ailelerinde eğitim alan ilk kişilerdi ve çoğu kez Sovyetler Birliği'nde eğitilmişlerdi.
 
Darbe önemli bir değişiklik getirmedi. Daoud'un retoriği solcu olsa da güç toprak ağalarında kaldı. Özellikle kasaba ve şehirlerde üniversite, liseler ve ilkokullar yoğun politik yerler haline geldiler. Bazı öğretmenler, Kardeşlik, diğerleri Khalk ve Parcham adına başkasını kendi dinine çevirmeye çalıştılar. Öğrenciler tartıştı. Parcham, Daoud’ın diktatörlüğü ile çalışmayı savundu. Khalk tam bir devrim istiyordu. 
 
Komünistler büyüyordu. 1978 yılının Nisan ayında Daoud, bir Komünist lider Mir Ekber Khyber'in öldürülmesini emretti. Komünistlerin her iki kanadı Kabil'deki cenaze töreninde büyük bir halk gösterisi için bir araya geldi. Daoud, her iki kanadın liderlerini de tutukladı ve yakında öldürüleceklerini biliyorlardı. Liderlerden biri, Amin, planlı bir darbeyi harekete geçirmeyi vaat etti. Daoud'u iktidara getiren aynı ordu ve hava subayları şimdi lideri ve ailesini öldürüyordu. Kralla birlikte olduğu gibi, hiç kimse asla Daoud için savaşmayacaktı ve Komünistler başarılı oldular. 
 
28 Nisan 1978'de Kabil'deki Sevr Devrimi'nden sonraki gün.
Cleric77 / Wikimedia
 
Komünistler devrimi ilan ettiler - buna Rusya'daki Ekim Devrimi gibi, “Büyük Nisan Devrimi” diyorlardı. Darbeyi devrime dönüştürmek için iki karar çıkardılar. Birincisi toprak reformu idi - arazi toprak ağalarından alınıp marabalara verilecekti. Birçok bölgede hükümetin toprak reformunu zorla kabul ettirmek için hiçbir aracı yoktu, fakat çıktıkları kürsü üzerinde "toprak ağalarına ölüm" diye bağırmış olan gençlerin olduğu Helmand'da yerel Komünistler arazileri almaya ve yeniden dağıtmaya başladılar. 
 
İkincisi damadın ailesi tarafından geline verilen başlık parasının kaldırılmasıydı. Bu, genelde bir hanenin iki ila beş yıllık geliri kadar tutan yüklü miktarlar idi. Daha da önemlisi, başlık parası herkesin gözünde kadının itaatinin bir işareti olarak yerini korudu.
 
Erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler, şu anda İslamofobik propagandadan tanıdığımız cinsiyetçi karikatür değildi. Köylerde, belki de sadece dışarıda çarşaf giymelerine izin vererek, iki yüz aileden dördü ya da beşi kadınlarını kapatıyorlardı. Çoğu yoksul hanede kadınlar erkeklerle tarlada çalışmak zorundaydı. Fakat kadınlara baskı bugün resmedildiği gibi olmasa da, diğer ülkelerde olduğu gibi yeterince gerçek idi. Komünistler bütün bunları değiştirmeye kararlıydılar. Başlık parası kararnamesi büyük ölçüde resmi olarak yürürlükte idi, ancak bazı bölgelerde kızlar açık alanda dans etmeye cesaret edebiliyorlardı.
 
Arazi ve evlilik konusundaki önlemler, yerel mollaların liderliğindeki bir isyanı ateşledi. Mollalar, Kardeşlik'in İslamcıları ile aynı değildi. onlar eğitimli insanlardı, mühendiler ve teologlar. Mollalar ise çoğunlukla yoksul köylülerdi, Farsça okuyacak kadar ve Kuran'ı Arapça okuyacak kadar okula gitmişlerdi. Seçkinler tarafından hor görüldüler. Fakat onların öncülük eden bir halk direnişi tarihleri vardı.
 
 
Afganlı kadınlar, 1927.
Wikimedia
 
Afganistan asla fethedilmemişti. İngilizler 1838-42'de ve yine 1878–1880'de istila etmişti. Her seferinde Afgan seçkin sınıfı işgalcilerin altınını aldı -kelimenin tam anlamıyla, kesede- ve karşı koymadı. Bununla birlikte, her defasında mollalar, İngilizleri süren halk cihad ayaklanmasını başlatarak kasaba ve şehirlerde vaaz verdiler. Daha sonra, 1920'lerde Kral Amanullah yönetimindeki yeni bir reform hükümeti, ülkeyi Atatürk'ün Türkiye'de ve Rıza Şah'ın İran'da yaptığı gibi “modernleştirmeye” çalıştı. Amanullah elit kadınlar için kapanmaya son vermede ve Batılı elbiseler giymeleri konusunda ısrar etti. Daha sonra, mollaların öncülüğünde bir isyanı kışkırtarak, güneydoğuda büyük toprak ağalarına ve küçük köylülere vergi koymaya çalıştı. Ardından, toplumsal bir eşkiyaya dönüşen bir işçi olan Habibullah Kabil'de bir halk ayaklanmasına öncülük etti, kral ailesi bu isyanı bastırdı ama Amanaullah'ın da sosyal deneyi sona erdi. 
 
1930'lardan sonra, Afganların İslamı rahat ve çok ortodoks olmayan bir tür olmasına rağmen, mollalar ortodoksluğun koruyucuları olmaya devam etti. Mollalar muhafazakâr bir İslam ve kadınların özgürlüğüne karşı bir muhalefeti, Britanya ve Amerika'nın Hıristiyan emperyalizmine ve Sovyetler Birliği'nin ateist emperyalizmine karşı bir muhalefetle birlikte dokudular. Çoğu Afganlılar, kadınlar ve erkekler için İslam ayrıca yaşamlarının ahlaki merkezi idi.
 
Sevr Devrimi'nden sonra, mollalar hükümete karşı direniş örgütlemeye başladılar. İngilizlere ve Amanullah'a karşı oldukları gibi, yabancı hakimiyete karşı da muhalefet çağrısında bulundular. Ayaklanma, hükümetin her zaman en zayıf olduğu dağ ve sınırlarda başladı ve vadilere ve şehirlere yayıldı. Bu direnişle karşılaşmada, Komünistler korkunç bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Çoğunluğun desteğini almadılar, bu yüzden zalimliğe başvurdular. 
 
Sevr Devrimi genç subayların önderliğindeki bir darbeye dayanıyordu. Fakat Afganistan, çoğunlukla küçük köylü ve maraba ailelerinden gelen, ülkenin her yerinden gelen erkeklerle birlikte genç bir orduya sahipti. Bu askerler emirleri yerine getirdiler, ancak politik olarak ikna olmadılar. Kentsel ayaklanmalar olmamıştı ve toprak için köylü savaşı olmamıştı. Bu bakımdan, Sevr Devrimi az kırsal destekle yukarıdan aşağıya bir darbe ile olmuştu.
 
Komünistlerin şehirlerde gerçek desteği vardı. Daoud'un 1973'te iktidarı ele geçirmesinden önce yapılan serbest seçimlerde Kabil'de meclisteki koltukların çoğunu kazanmışlardı. Büyük şehirlerde okul çocukları, üniversite öğrencileri, memurlar ve diğerleri arasında destek vardı. Aşırı kırsal bir ülkede, bu yeterli değildi. Ateşli vaaz ve kırsal ayaklanmalarla karşı karşıya kalan yeni Komünist hükümet, askerleri yalnızca insanları tutuklamak için sevk edebiliyordu. Bu daha fazla huzursuzluğu kışkırttı ve insanlara işkence etmeye başladılar, bu da daha fazla isyana neden oldu. Sonraki yirmi ay boyunca Komünistler ve ordusu ülkenin çoğunun kontrolünü kaybetti. Aralık 1979'a gelindiğinde otuz dört eyaletten sadece üçü elde kaldı. Yirmi sekiz ilde, ordu kışlaları şehirlerin ve daha büyük şehirlerin kontrolünü sağlarken, isyancılar kırsal bölgeyi kontrol altına aldı. Üç bölgede isyancılar hatta kasabalara bile hakim oldular.
 
Bu baskı altında Komünistler şimdi acı bir şekilde üç kampa bölünmüşlerdi. Baback Karmal liderliğindeki Parcham grubu, tüm ulusal ilerici güçlerle ittifak kurmayı savundu. Pratikte bu, başlık parası ve kadınlar ile ilgili susarak ve toprak reformunu durdurarak Müslüman dindarlığın ağzını kapamak anlamına geliyordu. Bu politika, Sovyet KGB'nin ve sosyal devrim fikrini erken ve tedbirsiz olarak gören generallerin tavsiyesine uygundu. Bu yaklaşımdaki sorun, mollaların - ve Afganistan'ın geri kalanının - kanmaması idi. 
 
Khalk grubunun daha radikal militanları için, bu aynı zamanda modern Afganistan'ın ortak hayaline ve cinsiyetçiliğe son vermeye ve yoksulluğu öğütmeye bir ihanetti. Aylar içinde Parchamis'i temizlediler. Karmal gibi birkaç kişi Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'nde sürgüne gitti. Khalk grubu kalanların çoğunu hapishaneye gönderdi. 
 
Fakat direniş baskısı şehirlerin etrafında yine de sertleşti. Khalk grubu ikiye bölündü. Yaşlı lider, çoban ve göçmenler klanından bir roman yazarı olan Taraki, direnişi bastırmak için Sovyet birliklerini davet etmekten başka bir çözüm yolu görmedi. Kabil'in hemen dışındaki bir kırsal alandan gelen genç lider Muhammed Amin, New York'taki Columbia Üniversitesi'nde eğitim gördü. O bir Afgan milliyetçiydi ve Sovyet birliklerine hiçbir koşulda göz yummayacakdı.
 
KGB, Taraki'nin Amin'i öldürmesini tavsiye etti. Taraki denedi ve başarısız oldu, çünkü Khalki radikallerinin çoğu Rus birliklerine karşıydı. Bunun yerine, Amin Taraki'yi öldürdü.
 
Kırsal direniş hala büyüyordu. Amin, Sovyetleri dengelemek için desteklerini istediği Amerikalılara ulaştı. Amerikalılar reddetti. Sovyet hükümeti, Amin’in Amerikalılarla bir ittifak kurmayı başaracağından ya da isyana kalkışmasından korkarak ona suikast yapmayı denemeye devam etti. Ülkede hiçbir Afgan Komünist onlar için bunu yapmazdı. Bu saldırı karşısında, Amin daha da fazla zulüm, tutuklama, işkence ve infazlara girişti.
 
Sovyet tankları 24 Aralık 1979'da sınırın ötesine geçti. Sevr Devrimi sona erdi. Sovyetler Amin'i vurdu ve yerine Moskova'da sürgünde olan Babrak Kamal getirildi.  Hapishaneler Khalk taraftarları ile dolmaya başladı. Komünistlerin ateist yabancıların oyuncakları olduklarına dair mollaların ve eğitimli İslamcıların söyledikleri her şeyin gerçek olduğu kanıtlanmıştı.
 
1980 baharında, güneydeki Kandahar'a ve ardından Kabil'e hızla yayılan Herat'ın batısındaki gece protestoları başladı. Komünistlerin en güçlü oldukları yer olan Kabil'de memurlar Rus işgaline karşı greve gittiler. Kabil'deki Komünistlerin ve kadın özgürlüğünün her zaman güçlü destekçileri olan kız lisesindeki öğrenciler avluda toplandılar ve işgalcilere karşı ayaklanmak için Afganlı erkeklere çağrıda bulundular.
 
Askerler Sovyet BMD hava indirme muharebe aracının üzerinde; 25 Mart 1986 ABD Savunma Bakanlığı / Wikimedia
 
Şehirlerdeki tanklar ve ülke çapında hava bombardımanına dayanan Rus işgali sekiz sene sürecekti. Yirmi milyonluk bir nüfusta, bir milyona yakın insan öldü, bir milyon kişi kol ya da bacağını kaybetti ve altı milyon kişi sürgüne gönderildi. Her şey bittiğinde ve Sovyet tankları ayrıldığında, İslamcı savaş ağaları iktidarı ele geçirdiler. Feminizm ve sosyalizm hayali ölmüştü. 
 
Politik etki, eğer Amerika'da solcular, havadan bombalama ile sekiz ila on beş milyon arasında Amerikalıyı öldürmek ve doksan milyonu sürgüne göndermek için bir işgalci ile birleşselerdi, ABD'de olacak olanın aynısıydı. Kadınların özgürlüğü hakkındaki düşünceler kirletildi.
 
Komünistlerin bazıları doğuştan zalimdir. Tahir gibi çoğu ise daha iyi bir dünya isteyen iyi insanlardır. Çoğunluğun muhalefetine karşı sosyalizmi zorla kabul ettirmeye başladıklarında kaybetmişlerdi.
 
Komünizmin veya sosyalizmin bir azınlıkla diktatörlüğe ihtiyaç duyduğu fikri, 1960'larda ve 1970'lerde radikaller arasında geniş ölçüde kabul edildi. Karmal politikasını Kabil'deki hapishanede öğrenmişti, Taraki Bombay'da öğrenmişti ve Amin New York'ta yıllar geçirmişti. Afgan Komünistleri, eğer dünyayı gerçekten değiştirmek istiyorlarsa, küresel olarak Sol'un bildiği yapılması gereken şeyi sadece yapıyordu. Onların trajedisi, şiddetli ve korkunç bir şekilde, başka yerde olanı taklit etmeleriydi.
 
Onu tanıdığımda, Tahir'in gözleri karşılaştığımız köylülerin cehaletinden ve ıstırabından bahsederken gözyaşlarıyla doluydu. Onları anladı, onları sevdi ve onları neden ikna etmenin bu kadar zor olduğunu biliyordu. Birkaç yıl önce Londra'da bir Afgan arkadaşla bira içiyordum ve onun Tahir'i tanıyıp tanımadığını sordum. evet, dedi, iyi bir insan, kibar.
 
“Bir Parchami” dedi.
 
“Evet,” “bir Parchami” dedim.
 
Arkadaşım, 1978 sonbaharında, Sovyet işgalinden hemen önce, Celalabad'da Tahir'le cezaevinde kalmıştı. O dışarı çıktı ve Tahir çıkamadı. Arkadaşımın kesin bir bilgisi yoktu ama Tahir'in infaz edildiğinden emindi.
 
Umarım yanılmıştır. Öyle olmadığını biliyorum.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
ÖZGÜRLÜK

FACEBOOK SAYFAMIZ