Özgürlük

ZENGİNLER NİÇİN BU KADAR ENDİŞELİ?

 
 
MEAGAN DAY
 
 
Ahlak yasanız kar ve zarara bağlı olduğunda ne olur?
 
 

João Gustavo Rezende / Pexels
 
"Servet psikolojisi çetrefillidir," diye yazıyor Kerry Hannon New York Times'da. "Görünüşte, zengin olmak insanların hayatları üzerinde daha fazla kontrole sahip olduklarına inanmalarına yol açabilir ancak duygusal olarak onları kontrol da edebilir."
 
Hannon'un "Zenginim ve bu beni endişelendiriyor" başlıklı makalesi, patronlara, toprak ağalarına ve bankalara sonsuza dek borçlu olan bizlerin gözlerinden kaçanları belki de meydana çıkaracak. Şefkat göstermediğimiz için bağışlanabiliriz. Zenginlerin psikologu olan James Grubman, "Bu şeyler hakkında konuşan hiç kimse çok fazla empati kazanmaz," diye kabul ediyor. Fakat bu, her gün gördüğü gerçeği değiştirmez: servet büyük miktarda endişe, güvensizlik ve korku üretebilir, hatta rahatlık, istikrar ve özgürlük sağlarken bile. 
 
Servetin çaresizlikle kesiştiği gözlemi sosyalist düşünceye asla tümden yabancı değildi. Kapitalizm, kaynakları ve gücü eşit olmayan biçimde dağıtmaktadır; zenginler, dünya nüfusunun çoğunluğunun temel mallara erişmesini ve genel olarak mutluluğu azaltan temel özgürlükleri kullanmasını engelleyecek şekilde zenginleşir.
 
Fakat gönül rahatlığı ve sefalet, zenginlik ve yoksulluğu mükemmel bir şekilde eşlemez. Hannon'un makalesinde yer alan multimilyonerler,  suçluluk ve kendinden şüphe etmenin yoğun duygularını ve her şeyin ötesinde, yanlış hesaplamalar ya da talihsizlikler yüzünden tasarruflarının çalınacağı ya da boşaltılacağı kaygısını taşırlar. Burjuvalar da kapitalizm tarafından rehin mi tutuluyorlar?
 
Sosyalistler bu sorun üzerine zaman zaman düşündüler, belki de en tanınanı Oscar Wilde idi. Wilde, İngiliz seçkinlerini hem büyüleyici hem de acınası bulan alaycı bir duyarlılığı olan İrlandalı aykırı bir tip, burjuva alışkanlık, davranış ve sahte tavırlarının meraklı bir gözlemcisi idi. Wilde, "Sosyalizm Altında İnsan Ruhu"nda şöyle yazar:
 
"Para kazanmak için gerekli olan endüstri de çok moral bozucudur. Mülkiyetin çok büyük imtiyaz, sosyal konum, onur, saygı, statü ve diğer tür hoş şeyleri sunduğu bizimki gibi toplumlarda doğal olarak hırslı olan insan bu mülkiyeti çoğaltmayı amaç edinir ve gerekenden, kullanabileceğinden ya da sahip olduğundan ve hatta bildiğinden çok daha fazlasına sahip olduktan sonra bile onu çoğaltmaya bitkin ve sıkıcı bir şekilde devam eder. Mülkiyeti korumak için insan aşırı çalışarak kendini paralar ve gerçekte ise, mülkiyetin getirdiği korkunç avantajları düşünürsek, hemen hemen hiç kimse için şaşırtıcı değildir. İnsanın kederi, içindeki harika ve büyüleyici ve enfes olan şeyi özgürce geliştiremeyeceği, aslında yaşamın gerçek haz ve sevincini kaçırdığı bir rutin içine sokulduğu toplumun böyle bir temelde inşa edilmesidir. Ayrıca mevcut şartlar altında çok endişelidir. Oldukça zengin bir tüccar, hayatının her anında, çoğunlukla, kontrolünde olmayan şeylerin insafına kalır. Eğer rüzgar tersten eser ya da hava aniden değişir ya da bazı saçma şeyler olursa gemisi batabilir, spekülasyonları tutmayabilir ve çoktan kaybettiği sosyal konumuyla birlikte kendini fakir bir insan olarak bulabilir."
 
Piyasa bağımlılığı kapitalistleri, kendilerini diğerlerinden soyutlayan ya da suçlu hisseden veya çelişik duygular içinde olacak şekilde davranmaya mecbur bırakabilir. Vivek Chibber, kapitalizmin kapitalistlerin davranışlarını nasıl şekillendirdiğine ilişkin net bir analiz sunar:
 
"Rekabetçi savaşta basitçe ayakta kalma böylece kapitalisti "girişimci ruh" ile ilişkili niteliklere öncelik vermeye zorlar... Öncelikli sosyalleşmesi ne olursa olsun, bulunduğu yere ya da emrinde sürükleneceği düzene bağlı olan kurallara uyması gerektiğini hızla öğrenir. Modern sınıf yapısının dikkat çeken bir özelliği,  bir kapitalistin piyasa rekabeti mantığından herhangi bir şekilde belirgin bir sapması bir şekilde bir maliyet olarak ortaya çıkar - pazar payında bir kayıp olarak, güvenli ancak daha pahalı girdileri kullanmayı taahhüt edecek olanlara göre zehirli atıkları boşaltmayı reddetme birim maliyetlerinde artış olarak boy gösterecektir ve bunun gibi. Kapitalistler, dolayısıyla, normatif yönelimlerini - değerleri, hedefleri, etikleri vb. - gömülü oldukları toplumsal yapıya uyarlamak için muazzam bir baskı hissederler, tersi değil ... Teşvik edilen ahlaki kodlar kar ve zarara yardım edenlerdir."
 
Zenginlerin günahları için en büyük bedeli ödeyen her zaman yoksullardır. Bununla birlikte bu gerçeklik, rekabet etmek, hakim olmak ve biriktirmek yada sonuçlarına katlanmak için değişmez bir zorunlulukla bir arada var olur. Bu tür koşulların maddi olarak rahat olan bir insana bile tuzağa düşmüş, baskılanmış, endişeli, suçlu ve bunalımlı hissettirmesi şaşılacak bir durum değildir. İşte bu yüzden Marx işçi sınıfını "evrensel bir sınıf" olarak adlandırdı - kurtuluşu insani koşulların evrensel gelişimine yol açacak olan sınıf.
 
Herkesin işine yarayacak olan tek çözümü ortaya koyan Wood'a bir kere daha kulak verelim.
 
"Sosyalistlerin yapabileceği en iyi şey, sosyal hayatın piyasa bağımlılığından ayrılmasını sağlamaktır.Bu, hayatın mümkün olduğunca bir çok kesitinin meta olmaktan çıkarılması ve bunların demokratikleştirilmesi için çabalamanın sadece 'biçimsel' demokrasinin politik kurallarının konusu olmaktan değil aynı zamanda tüm insan ihtiyaç ve pratiklerini kar maksimizasyonunun ve birikiminin gereksinimlerine göre tabi kılan piyasa tahakkümünün 'kişisel olmayan' kontrolünden ve sermayenin doğrudan kontrolünden de çıkarılması demektir."
 
Tabii ki, sosyalizmin asıl amacı, azınlık bir egemen sınıf tarafından şu anda sömürülen, ezilen ve denetim altında tutulan milyarlar, kitleler için yarar sağlamaktır. Ancak zenginler için de maddi olarak zorunlu değilse de psikolojik olarak olumludur. Wilde'nin dediği gibi: 
 
"Eğer mülkiyet sadece zevkler olsaydı ona katlanabilirdik; ancak vazifesi onu katlanılmaz yapıyor. Zenginlerin menfaatine ondan kurtulmalıyız."
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

SUUDİLER SAVAŞA MI GİRECEK?

DANIEL LAZARE
 
 
Basra Körfezi yeni bir bölgesel savaşın eşiğinde olabilir.
 

Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinde bir restoranın duvarında Kral Salman Bin Abdulaziz'in(yukarıda), Veliaht Prens Muhammed Bin Nayef(R) ve Veliaht Prens Muhammed Bin Salman Al Saud'un portreleri asılı. Jordan Pix / Getty Images
 
Kırk yılı aşkın bir sürede Basra Körfezi'nde dördüncü kez patlak vermeye neredeyse hazır büyük bir savaş mı var?
 
İki haftadan beri dünya, Suudi Arabistan'ın en güçlü veliaht prensi Muhammad bin Salman'ın sayıları gittikçe artan sayıda düşmanının üzerini çizmesini donakalarak izledi. Olaylar, bekleneceği üzere Beyrut'ta değil de sadece bir gün önce davet edildiği Riyad'da  Lübnan Başbakanı Saad Hariri istifasını duyurduğu zaman, 4 Kasım Cumartesi akşamı başladı. İsteği dışında istifaya zorlandığının spekülasyonunu yaparak bir gazeteci, "kaçırılmış bir kurban inancıyla" konuştuğunu dikkate aldı. 
 
Kısa bir süre sonra Suudi savunma kuvvetleri, Şii Huti militanlarının yaklaşık sekiz yüz mil uzaklıktaki Yemen'den ateşlediği bir füzeye engel olduklarını bildirdi. Bundan birkaç saat sonra dünyanın en zengin kırk beşinci kişisi de dahil olmak üzere onbir prensin dört bakan ve çok sayıda kişiyle birlikte silahlı muhafızların gözetimi altında Riyad'ın Ritz Carlton otelinde yerlerde yatmaya zorlanmış halde kendilerini gözaltında buldukları toplu tutuklamalar başladı.
 
Gözlemciler buna, Hitler'in 1934'te Ernst Röhm kanlı tasfiyesi sonrasındaki Uzun Bıçaklar Gecesi'nin adını taktılar. Kötü şöhretli Şii karşıtı muhafazakar Körfez İşleri Bakanı Thamer al-Sabhan, Salı günü veliaht prens olarak bilinen Muhammed bin Salman İran'ı Riyad'a karşı kullanılan füzeyi Hutilere sağlamakla suçlarken Hizbullah'ın saldırganlığı nedeniyle Lübnan hükumetini Suudi Arabistan'a karşı "savaş kışkırtıcıları" olarak lanetledi. Muhammed bunu "savaş nedeni" saydı.
 
Benzeri görülmemiş kılıç şıkırtıları arasında mühim soru Muhammed bin Salman'ın kendi savaş nedenini sürdürüp sürdürmeyeceğidir.
 
Onun ve danışmanlarının(evet-efendimciler ve dalkavuklar olarak okuyun) ne karar verecekleri bilinmiyor. Fakat üç şey çok açık görünüyor. Birincisi, Suudiler, Basra Körfezi'nin karşı kıyısındaki rakipleri ile bir hesaplaşma için hazırlığın tüm sinyallerini veriyorlar. İkincisi, krallık bazı önemli avantajların keyfini sürse de, eğer gerçek bir savaş patlak verirse ibre giderek onların aleyhine dönecektir. Üçüncüsü, eğer Muhammed bin Salman kaybederse, kraliyet ailesi de büyük olasılıkla kaybedecektir, hem de çok büyük. Birinci Dünya Savaşında ve sonrasında ortaya çıkan Hohenzollerns, Habsburg, Romanov ve Osmanlılarla birlikte başlayan çok sayıda kraliyet ailelerinde olduğu gibi monarşinin modern savaşlarla işleri pek yolunda gitmez. 
 
 
PETROL VE SAVAŞ
 
Gözlemciler yıllarca bir Suudi çöküşünün küresel siyaset için ne anlama geldiğini merak ettiler. 2007 yılının en çok satan kitabı olan Siyah Kuğu'nun yazarı Nassim Nicholas Taleb, Suudi Arabistan'ı dünyadaki en "kırılgan" ulus olarak nitelendirirken, liberal dış politika web sitesi Lobelog.com geçtiğimiz yıl eğer krallık Libya tarzı bir erimeye maruz kalırsa İŞİD'in en çok yarar sağlayan olacağına ilişkin spekülasyonda bulundu. Basra Körfezi'nde felakete ramak kala dünya şimdi çözüm üretmek için bir şans bulabilir.
 
İşler böyle tehlikeli bir duruma nasıl ulaştı? Yılllarca Suudi Arabistan uyuyan bir ileri karakoldu. 1930'larda iflas etti ve İkinci Dünya Savaşı sırasında açlık sınırında idi. Hatta petrolün keşfinden sonra bile izole edilmiş bölge olarak kaldı. Fakat 1970'lerde petrol fiyatlarının patlaması, tarihin en büyük altına hücumunu alevlendirerek her şeyi değiştirdi. Petrol gelirinden elde edilen yüzlerce milyar dolar altın plakalı Rolls-Royce'lara, özel jetlere ve insanlar tatile gittiklerinde bile gece gündüz çalışan klimaların olduğu boş çöl konaklarına gitti. Ama aynı zamanda yüksek teknoloji ürünü askeri teçhizatlara da gitti. 2013 Irak'ı işgalini saymazsak Amerika Basra Körfezi'nin silahlanmasına yaklaşık olarak 11 trilyon dolar para akıttı; son senelerde dünyada en büyük silah ithalatçısı olarak yükselen Suudi Arabistan da bu tırmanışa katkıda bulundu.
 
Bütün bu silahlanmaların neticesi Suudi paranoya ve saldırganlığını körükledi. 2011'den beri krallık Yemen'e bomba yağdırdı ve  El Kaide, İŞİD ve diğer Sunni cihatçıları Libya, Suriye ve Irak'ta silahlandırdı ve finanse etti. Şii çoğunluğun yaşadığı Bahteyn'deki demokratik gösterileri ezmek için askeri birlikler gönderdi ve İran'a karşı yetersiz muhalefet suçlamasıyla Katar'ı ablukaya aldı. Lübnan'ı Şiiliğe aşırı derecede hoşgörülü davranmakla suçlayarak rejim değişikliğini şimdi orada da uygulamaya çalışıyor.
 
Krallık kendisini kendi yarattığı ateş çemberinin ortasında bulur. Ancak Suudi Arabistan sadece diğerlerinin istikrarını bozmakla kalmıyor kendi istikrarını da bozuyor. Krallıktaki güç, Suud Hanedanı, genel nüfus ve aşırı büyümüş dini düzen denen Vahabilik arasında esasen üç yönlü bir toplum sözleşmesine dayanır. İlkine petrol servetinin bir kısmını iş ve sosyal yardımlar şeklinde geniş kitlelerle paylaştığı sürece siyasi iktidar üzerinde mutlak bir tekelleşme izni verilir. Halka gelince, dizlerine kapandıkları, sessiz kaldıkları ve statükoyu bozmadıkları sürece bu tür yardımları almalarına izin verilir. Mollalara gelince, onların işi, kraliyet ailesi içeride şeriatı himaye ederek ve dışarıda İslamın hoşgörüsüz, şiddet içeren ve kadından nefret eden krallık versiyonunu yayarak iyilikle karşılık verdiği sürece Suud Hanedanı'na desteği canlı tutmaktır.
 
Her şey oldukça düzgün ve basit - ancak son yirmi yıl haricinde büyük oranda her şey çözümsüz kaldı. Vahhabizmi teşvik etme, El-Kaide ve 9 / 11'e yol açan cihadın teşvik edilmesi ve Suudilerin büyük patronu ve koruyucusu ABD ile benzeri görülmemiş bir gedik açma anlamına geliyordu. Boğucu bir dini atmosfer, binlerce prensin toplu halde finansal yağmacılığı kırk yıl önce bulunduğundan bile daha az çeşitli kılınan ekonomiyi baltalarken kanunsuzluğu ve toplumsal çürümeyi körükledi. Petrol fiyatlarının 2014 yılının ortalarından itibaren en yüksek seviyelerinden %50 oranında düşüşüyle birlikte hükumet, Kral Salman Fas'taki 100 milyon dolarlık tatilini sürdürsün ve Muhammed bin Salman Güney Fransa açıklarında dikkatleri çeken süper lüks bir yata 500 milyon euro ödesin diye sosyal harcamaları kesmek zorunda kaldı. 
 
Bu arada, Yemen'deki savaş, Husiler Suudi topraklarının içlerine kadar girerek baskın düzenledikçe ve canı istediği zaman füzeleri ateşlemesiyle bir kabusa dönüştü. Beşar Esad, Suriye'nin ceset mezarlığına dönüşmesinden sorumlu olan Suudi destekli cihatçıların kalanlarını(El Kaide'nin güçlü olduğu İdlib'in kuzey bölgesi haricinde) temizlemek üzereyken, Katar Suudi ablukasına riayet etmedi.
 
Bu tür sorunlar karşısında Muhammed bin Salman her zamankinden daha kararsızca tepkiler gösterdi. Suudi işveren sınıfının üyelerini tutuklayıp ve onları silkeleyip 800 milyar dolar koparmaya çalışınca gözleri korkan yabancı yatırımcıları büyük inşaat projeleriyle cezbetmeye çalıştı. Sanki hala Orta Çağ'daymış gibi Şiiliğe karşı şiddetle saldırarak ve karşıt görüşlüleri hapsederek "tüm dünya ve dinlere açık ılımlı İslam" çağrısında bulundu.
 
Herkes için en rahatsız edici olan, kendisinden çok daha saldırgan ve hatta sert bir lider olan Donald Trump ile yakın bir çalışma ilişkisi kurmasıdır. Trump, son tutuklamalara tepki olarak, "Kral Salman ve Suudi Arabistan Kraliyet Prensine büyük bir güven duyuyorum, ne yaptıklarını tam olarak biliyorlar," dedi. "Sert davrandıkları bazıları ülkelerini yıllardır sağıyor."
 
Gazeteci Patrick Cockburn'un, Prens Muhammed ile ilgili söyledikleri gibi: "Başarısızlıklarını, eylemlerinin sonuçlarını göremeyecek kadar dikkatsiz ve cahil bir adam olan Trump'ınkilerle birleştirin ve dünyadaki en patlamaya hazır bölgeyi tehdit eden patlayıcı bir karışıma sahip olursunuz."
 
 
SUUDİ AVANTAJI - VE SUUDİ RİSKİ
 
Haliyle patlama riski artmakta. Suudi Arabistan'ın İran'a saldırmaya yönelik kışkırtılmasının bir nedeni de askeri kozları elinde bulundurduğuna olan inancıdır. Ve gerçekten de öyledir, hiç olmazsa şu an için. Son zamanlardaki aşırı derecede harcamalar sayesinde F-15, Tornado ve yeni nesil Eurofighter Typhoon karışımı iki yüzden fazla ileri düzeyde avcı ve bombardıman uçakları içeren ürkütücü bir hava vuruş gücü bir araya getirdi. Kraliyet, havada yakıt ikmali için takriben yirmi kadar yakıt-ikmal uçağı ve büyük miktarda yüksek hassasiyette seyir füzeleri satın aldı.
 
Ayrıca düşman ve düşmanları arasında uzanan 120 millik denizin avantajına da sahiptir - Kuveyt ve Irak'tan bahsetmiyorum bile. Engelleyici birkaç bağımsız devletle karadan bir koridor açmak muhtemelen başarısız bir girişim olacağından Basra Körfezi boyunca büyük bir hava veya deniz saldırısı İran'ın yeteneklerinin ötesinde görünür. Dolayısıyla İran'ın insan gücü rezervleri çok daha fazla olsa da onları savaş alanına sürmenin açık bir yolu yoktur. Dolayısıyla Suudi Arabistan, nisbi dokunulmazlık ile saldırı yapabilecek durumda. İsrail'den gelen örtük desteğin yanı sıra, mali destek ve askeri teçhizat açısından son derece önemli olabilecek ABD'nin arka çıkmasının da keyfini çıkarıyor. Öyleyse neden uzun zamandır beklenen ilk saldırı başlamıyor ve bu işi bitirmiyor?
 
Nedeni, İran kendi varlıkları olmasa olmaz. Hava kuvvetleri, devrim öncesinin F-4 ve F-5'leri ve 1950'lere kadar uzanan Rus ve Çin uçaklarının bir karışımından oluşuyor. Ancak hava savunmasını ileri düzeyde gelişmiş Rus S-300'lerde dahil olmak üzere taşınabilir karadan havaya atılan füzelerle güçlendirdi ve ayrıca havalandıktan kısa bir süre sonra Suudi uçaklarını tespit etme yeteneğine sahip uzun menzilli radar sistemi kurdu. İran'ın lehine iki şey daha olacaktır. Biri dostları. İslam Cumhuriyeti, hem ABD'nin hem de Sovyetlerin Saddam Hüseyin'in yanında yer aldığı 1980-88 Irak savaşı sırasında olduğundan daha az izole edilmektedir. Bu sefer Rusya bir dereceye kadar onunladır ve ayrıca Suriye ve Hizbullah'ın güçlü desteğine güveniyor. Bu arada Irak da yakınlık duymaktadır. 
 
Diğeri ise İran'ın kendi lehine olacak olan dayanma gücüdür. Siyasi demokrasi karışımından daha çok acımasız bir otoriter devlet anlayışını içermesine rağmen, kadınları köleleştiren, politik örgütlenmeleri yasaklayan, liberalleri hapseden, Şiileri infaz eden ve "bu ülkenin dayandığı İslami kuralların temellerini sorgulamaya çağıran" her şeyle birlikte ateizmi terörizm olarak sınıflandıran, belki de dünyadaki en otoriter ulus olan Suudi Arabistan'dan uzak ara daha iyidir.
 
Sonuç olarak, insanlarla devlet arasındaki ilişki tamamen farklıdır. Kral Salman ve Muhammed'in sadece kitlelerden değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin diğer üyelerinden(etkin bir şekilde savaşta oldukları) de tecritli oldukları yerde İran cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, yedi yıl önce aldığından 7 puan daha fazla, oyların %57'sini alarak yeniden seçildi.
 
 
Politik dinamikler her zaman öngörülemez. Ancak böylesine bir destek söz konusu olduğunda İranlılar işler sertleştiğinde liderlerinin etrafında toplanmaları çok daha muhtemel olacaktır. Güçsüz ve moral bozuk Suudilerin ise çöküntü yaşamaları çok daha olası olacaktır.
 
 
ARTAN BİR ÇATIŞMA?
 
İran'la olacak herhangi bir savaş çok daha büyük ölçekte Yemen gibi bir kabusa dönüşebilir. Fakat bu, yalnızca iki ülkeyle sınırlı kalacak bir çatışmayı varsaysa dahi, gerçekçi değildir. Eğer savaş Lübnan'ın içinde ya da dışında patlak verirse, Suriye de savaşın içine sürüklenebilir ve belki de Irak. İsrail muhtemelen kenardan izlemeyi tercih etse de, baş düşmanı Hizbullah'ın galebe çaldığı yerde müdahale de edebilir. Kendileri için başkalarının savaşması için hiç olmadığı kadar istekli olan Suudiler Amerika'yı oyuna dahil etmek için ellerinden geleni yaparlarken, İran ABD'nin dahil olmaması için tahminen çok çaba sarf edecektir. Eğer başarılı olurlarsa büyük yangın daha da fazla yayılacaktır.
 
İŞİD ve El Kaide Suriye ve Irak'ta kendi sonlarını hazırlarken, eğer Suudi Arabistan emperyalist savaş alanıyla birlikte bir sonraki batık devlet haline gelirse her ikisinin de şansı geri dönebilir. İbni Haldun'dan Friedrich Engels'e, Perry Anderson'a kadar uzanan bir dizi tarihçinin de belirttiği gibi, neredeyse tüm Müslüman hanedanlar, İslamı yeniden canlandırmak için dövüşen çöl kabile birlikleri olarak doğdular. Bu, Suudi aşiretinin Muhammed b. Abd el-Wahhab adlı bir kökten dinci vaiz ile görüşmeye başladığı ve çölün iç kesimlerini fethe koyulduğu 18. yüzyılın ortalarında yaptığıdır.  Ve İŞİD ve El-Kaide'nin bugün yaptığı da budur.
 
İşte bu yüzden, eğer Suud Hanedanlığı gerçekten düşerse, Riyad'daki tahta çıkacak bir sonraki kişi Ebu Bekr el-Bagdadi olabilir. Dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 22'si İŞİD'in yetkisinde? Bu, Washington'daki laptop bombacılarını geceleri uyutmayacak bir şeydir.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

BİR GAZETECİNİN ÖLÜMÜ

RAISA GALEA MICHAEL GRECH
 
 
Suikaste uğrayan yazar Daphne Caruana Galizia, hayatta savunduğu offshore ekonomisinin kurbanıydı.
 
 

21 Temmuz 2014'te Londra'daki Royal Commonwealth Society etkinliğinde yer alan Malta Başbakanı Joseph Muscat, Daphne Caruana Galizia suikastının ardından muhaliflerinden gelen istifa baskısı altında. Malta Başbakanı / Flickr
 
Maltalı gazeteci Daphne Caruana Galizia'nın suikaste uğraması hem yerel hem de uluslararası medyanın dikkatini çekti.
 
Muhabirlerin çoğu, cinayeti onun çalışmasına bağladılar, bununla birlikte bu çalışmanın farklı yönlerinin de altını çizdiler. BBC, Economist, Guardian ve Washington Post, Politico'nun "şeffaf olmayana ve yolsuzluğa karşı savaşım veren, tek başına bir kadın Wikileaks" gibi olan gazeteci tanımlamasına katılarak onun haberciliğinin küresel önemini itiraf ettiler.
 
La Repubblica ve Zeit Online, Malta'da bağlantıları olan organize suç örgütü tarafından cinayetin düzenlendiğini belirterek bu bilgiyi aksettirdiler. Yerel gazeteler, suikastı "ifade özgürlüğüne bir saldırı" olarak nitelendirdi ve Malta siyasi sınıfının gazetecinin susturulmasında doğrudan bir çıkarı olduğunu ima ettiler.
 
Malta'daki iki büyük siyasi parti de ebedi rekabetlerini kuvvetlendirmek için onun ölümününden istifade etiler. Muhalif Milliyetçi Parti (PN), İşçi Partisi(PL) yönetimini "hukukun üstünlüğünün çöküşü" nedeniyle suçladı ve Başbakan Joseph Muscat'ı istifaya çağırdı.Buna karşılık, Muscat muhalefetin Caruana Galizia'yı susturma konusundaki çıkarlarına ima etti ve "ulusal birlik" çağrısında bulundu. Yerel iş dünyası temsilcileri, suikastın ekonomiyi olumsuz etkileyeceği endişelerini dile getirdi.
 
Avrupa Parlamentosu'ndaki Yeşiller/Avrupa Serbest İttifakı Grubu ayrıca, "bu tür olaylar Avrupa Birliği'ni değil, Putin'in Rusya'sını akla getiriyor" diyerek Muscat'ın istifa etmesini önerdi. Sosyalistler ve Demokratlardan bir temsilci, daha ötesi Daphne Caruana Galizia'nın organize suçları çeken kara para aklama ve vergi kaçakçılığına kolaylık sağlayan ülkeyi eleştirdiğini ve Maltalı yetkililere güvenilemeyeceğini söyleyerek Europol'ün cinayeti soruşturmasını talep etti.
 
Cinayetin ardında kimlerin olduğunu hala bilmemize rağmen Caruana Galizia'nın mirasını değerlendirebilir ve suikastın menfaatlerini analiz edebiliriz. Onun inançları, Malta siyaseti üzerindeki etkisi ve ülkesinin küresel ekonomideki rolü, tümü siyasi düşmanlar tarafından yok edilen savaşım veren bir gazetecinin hikayesini karmaşık hale getiriyor.
 
 
İKİ PARTİ ARASINDA
 
1964'te İngiltere'den elde ettiği bağımsızlığından bu yana Malta sadece iki parti tarafından rehin alındı: İşçi Partisi ve Milliyetçi Parti. Gözlemciler genellikle PL'yi sosyal-demokratik ve PN'yi muhafazakar olarak nitelendirir, ancak bu etiketler tarafların gerçek siyasi koordinatlarını yansıtmamaktadır. 
 
1960'larda ve 1970'lerde iki grup arasındaki rekabet, politikadan kaynaklandı: PL üçüncü dünya bağımsızlığı ve sosyalist hareketlerle bağlantılıydı ve refah devletini korumaya kararlıydı. Bu politikalar onu muhafazakar partinin yakın müttefiki olan Malta Katolik Kilisesi ve PN ile bir çarpışma rotasına yerleştirdi.
 
PN'nin İşçi Partisi'nin ekonomik politikaları ve 1981 genel seçimlerinin sonuçlarını reddetmesi siyasi bir krize yol açtı ve ardından tarafların destekçileri arasında şiddetli çatışmalar başladı.
 
Fakat diğer ülkelerde de olduğu gibi taraflar neoliberal ortada buluştular. Bugün, sözde toplumsal meseleler -boşanma, LGBT hakları ve tüp bebek gibi- sadece onları ayıran.
 
Aslında, 2013'te iktidara geri döndükten sonra PL, kamu varlıklarını özelleştiren ve küresel sermayeyi çeken Üçüncü Yol ekonomi politikası izledi. Yani, selefi PN tarafından belirlenen rotayı büyük ölçüde takip etti.
 
Bununla birlikte bu politik farklılıkların olmayışı rakipliği sona erdirmedi. Her iki parti de, ekonomik, sosyal ve kültürel gerçekliğin partizan yorumlarını yayınlamaya olanak sağlayan TV ve radyo kanallarına sahiptir. Malta'daki siyasi söylem, iki fanatik kulüp arasındaki bir rekabeti andırır.
 
Rekabet kılığında, partiler arasındaki ilişki aslında simbiyotiktir. Her ikisi de, neoliberal politikaları uygulamak için halkın direnişini azaltmaya yardım edecek bir strateji olarak yapı eleştirileri muhalefetin bir propagandası olarak etiketleyip baltalıyor.
 
 
TARAFLI VE PARTİZAN
 
Daphne Caruana Galizia, ulusal kimlik ve gıdalardan Malta siyasetçilerinin gizli banka hesaplarına kadar değişen konular hakkında yazdı. Politico'nun "Avrupa'yı şekillendiren, sallayan ve karıştıran listesinde ona 26. sırayı kazandıran konumuyla, Malta üzerindeki rakipsiz etkisi olan, tartışmalı da olsa, büyük bir fikir vericiydi. Blogu büyük yerel basın kuruluşlarının tümü kadar takipçiye sahipti.
 
Caruana Galizia'nın eşi olmayan etkisi ve trajik ölümü, mirasını ve motivasyonunu eleştirel olarak değerlendirmemize engel olmamalıdır.
 
2016'da iki İşçi Partili hükumet görevlisinin Panama hesaplarını halka açıkladığında uluslararası ilgi gördü. Ertesi yıl bir kez daha yeni bir ifşa ile yerel ve uluslararası manşetlerde fırtına gibi esti. Eski bir banka çalışanının ifadesine dayanarak, Başbakan'ın eşinin Panama belgelerinde geçen bir Malta şirketi olan Egrant'ın sahibi olduğunu iddia etti. Dahası, şirketin Azerbaycan hükümetinden muazzam miktarda para aldığını söyledi. Suçlamalar, görevdeki İşçi Partisi'nin galibiyetiyle son bulan bir erken seçime neden oldu.
 
Bu hikayeler Caruana Galizia'nın öncelikler listesinde yolsuzlukları ifşa etmenin birinci sırada gibi görünmesine yol açıyor ancak o tarafsız olmaktan çok uzaktı. Onun gazeteciliği araştırmaktan çok ifşa etmeyle ilgili gibiydi. Her zaman güvenilir ve siyasi açıdan güncel konularla ilgili hikayeler yayınlamadı. Panama Belgeleri gibi kaynaklar haricinde iddiaları doğrulanamayan kaynaklar tarafından sağlanan bilgileri yaydı. Bu uygulamalar Caruana Galizia'yı bazılarını kaybettiği çok sayıda hakaret davasının hedefi yaptı.
 
Ayrıca gazeteciliğini parti tutmayan olarak tanımlayamıyoruz çünkü nadiren Milliyetçi Partiyi hedef alıyordu. Örneğin, PN 2013'te PL'ye yenik düştüğünde, giden yönetimi eleştirilmedi ve eleştirmedi çünkü kusursuz performans ve toplumsal yarar sağlayan politikaların lekesiz bir kaydına sahip değildi. Bunun yerine, düzenli olarak PN hükümetinin kararlarına övgüde bulundu. Yönetimin, tersaneleri 80 milyon euro zarara uğratıp özelleştirdiği, Malta tersanesi skandalındaki rolünü araştırmadı sadece hareketi alkışladı.
 
Daphne Caruana Galizia'nın tarafsız olarak "şeffaf olmayan ve yolsuzluklara karşı savaş"ından şüphe duymanın bir başka nedeni, Panama Gazetelerinde yer alan eski PN bakanlarının açık deniz hesaplarını açığa vurma ve kınama konusundaki isteksizliği idi. Dahası, İtalyan yetkililer önceki başbakanın oğlunu Ndrangheta para aklama zincirinin bir halkası ile ilişkilendirdikleri zaman, Caruana Galizia onu bütün şüphelerin üzerinde tutmaya çalıştı çünkü o "hemen tanınabilirdi - hatta ailesinin kim olduğu hakkında hiç bir fikri olmayanlarca bile- aynı zamanda da iyi yetiştirilmişti." Sonuçta, en azından birkaç skandalvari ifşaat, oldukça kötü ve ahlaksız davranışlara iştirak yoluyla sadece olayın iç yüzünü kavrayabilecek isimsiz muhbirlerden geldi. 
 
Caruana Galizia'nın PL'ye karşı uzlaşmaz tavrı 1980'lerin çalkantılı aktivizmiyle şekillendi. Antipatisi o kadar derine işlemişti ki, eski parti lideri ve başbakan olan Dom Mintoff'un ölümünden dolayı havalara uçtu ve sıklıkla İşçi Partisi'ni "esasen habis bir örgüt" olarak nitelendirdi. 
 
Onun İşçi Partisi karşıtı önyargısının elitist bir tavrı vardı. Genelde İşçi Partisi politikacı ve çoğunlukla işçi sınıfından destekçilerinin kötü giyim ve pejmürde zevkleri hakkında tabloid gazete tarzı vurucu yazıların yanı sıra politik olarak konuyla ilgili bilgiler yayınladı. Hor görerek PL yetkililerini "paçozlar" olarak adlandırdı.
 
Caruana Galizia, politikacıların uygunsuz davranışları ve onların kanunsuz işlere eğilimi arasında bir bağ gördü gibi görünüyor. Hemen hemen herkese Caruana Galizia, bir sahtekar ayrıca, onun ifadesiyle, stil yoksunu ve/veya kötü bir gramere sahip biri gözüyle bakıyordu. O, paçozlar olarak sınıflandırdığı insanların asla iktidara gelmemesi gerektiğine inanıyordu. 
 
Caruana Galizia'nın sosyal geçmişi bu bağlantıyı aydınlatmaya yardımcı olur. Ağırlıklı olarak İngilizce konuşan bir burjuva şehri olan Sliema'da doğdu, Malta'nın yönetici sınıfı tarafından tercih edilen Jesuit-in kolejinden mezun oldu. Yükselme için onun hor görmelerini paylaşan ingilizleşmiş orta-üst sınıfın önde gelen sesi oldu.İşçi ve alt sınıflar arasında ne kadar rağbet görmese de imtiyazlı çevreler ona saygı gösteriyordu.
 
Onun İşçi Partisi'ne karşı hoşgörüsüzlüğü çok derindi çünkü, onun ifadesiyle, o "kültürsüzlerin,"işe yaramazların" ve "köylülerin" çıkarları ve onları temsil etmek için vardı. Bu nedenle PL "Milliyetçi Parti ile aynı zeminde olamazdı." First lady'nin kıyafetlerini alaya alan ve sıklıkla başbakanın "köylü kurnazlığı" ile dalga geçen sayısız makale kaleme aldı.
 
Caruna Galizia'nın üst tabakaya olan sadakatinin daha fazla kanıtı Adrian Delia Milliyetçi Parti'nin lideri olarak seçildiği zaman ortaya çıktı. Onu, muhafazakar partinin en üst sıralarına sızmaya cesaret eden, parlatılmamış politik yeni bir oyuncu olarak görüyor gibiydi. Partiyi sadık bir şekilde desteklemesine rağmen, Delia'yı beğenmemesi, "esasen suçlu" olan Malta halkını yönetmek için yalnızca seçkin bir azınlığın uygun olduğu konusundaki inancıyla örtüşüyordu.
 
Caruana Galizia, Delia'nın Londra merkezli genelevin kazançlarına özel işlem uygulamak için denizaşırı bir hesap kullandığını iddia etti.  Politik açıdan önemli olan bu ifşayı, iddialara göre İşçi Partisi lideriyle benzer olan, onun tavırlarıyla ilgili aşağılayıcı yorumlarla eşleştirdi. Ayrıca onu, "aşırı kasıntı" oluşuyla ve "beyaz işe yaramaz["white trash":ırkçı bir söylem, aşağılayıcı bir küfür]" model ile olası bir evlilik dışı ilişkiyi ağır bir şekilde eleştirdi. Delia'nın destekçileri Caruana Galizia'nın tehditlerle dolu ifşaatlarına tepki gösterdiklerinde, Galizia onları kötü bir ifadeyle "ayaktakımı" olarak nitelendirdi.
 
Caruana Galizia yalnızca çok özel türdeki yolsuzlukları ayıpladı. Sözümona paçozların yasadışı davranışlarını teşhir etmek için elinden geleni yaptı ancak ancak eski elitlerin ve onların ortaklarının aynı yanlışlarını görmezden geldi. Finans, offshore hesapları, rüşvet ve gücün kötüye kullanım yönetim zafiyetini, şayet "ödlek, işe yaramaz, düşük IQ'lu,"sokak çocukları"na dahil iseler rezil etti.
 
Carina Galizia'nın eylemciliğini düzen karşıtı olarak adlandırmak tamamen gayri meşrudur: güçlü olana saldırmak yerine düzenin ayrıcalıklı olanlarını daha aşağıda gördüğü seçkin olmaya can atanlardan korumuştur.    
 
 
OFFSHORE MALTA
 
Malta'nın finansal planlama ile olan ilişkisi, memurlarının offshore hesaplarının ötesine uzanmaktadır: ülke, AB'nin dördüncü en önemli kurumlar vergisinden kaçınma sağlayıcısıdır. Neredeyse, Avrupa'da en hızlı büyüyen ekonomilerden biri olan Malta'nın GSYİH'nın dörtte biri finansal hizmetlere ve online kumara dayanır.
 
Milliyetçi Parti yönetimi, Malta'nın Avrupa Birliği'ne üye olmasından bir yıl sonra bu ekonomik modeli 2005 yılında yürürlüğe koydu.
 
Avrupa Araştırma İşbirliği Ağı(EIC) tarafından yapılan araştırmaya göre, Malta her yıl ortaklara yüzde 85 vergi iadesi yapıp yabancı vergilerin 2 milyar Euro'unu siliyor. Veri sızıntılarına göre, Malta'da 70.000 offshore şirket kayıtlı.
 
Ülkenin vergi rejimine diğer AB ülkelerinden gelir akıyor ancak bunu Malta'nın küresel ekonomiye entegrasyonu ve tek pazar bağlamında anlamamız gerekir: suyun yüzeyinde kalabilmek için periferdeki küçük üye ülkeler vergi oranlarını indirerek kurulu düzeni olanlarla rekabet ederler.
 
2013'te iktidarı aldığında İşçi Partisi bir başka şüpheli gelir kaynağı ekledi: Bireysel Yatırım Programı(IIP). IIP, ülkeyi küresel zenginler için bir cennet yapmak için tasarlandı. "yetenekli, uzman ve iş bağlantılarını çekmek[...]" yoluyla teşvik edilen IIP servet sahiplerine vatandaşlık satın almalarına olanak sağladı. Ulusal kalkınma fonuna 650.000EUR katkı yapmaya ve devlet tahvil ya da senetlerine 150.000Eur yatırmaya hevesli herkes başvurabilir.
 
Mayıs 2017'de, Malta'nın Avrupa Birliği dönem başkanlığı sırasında, uluslararası topluluk, ülkenin karanlık finansal hizmetler dünyasında başlatılan bir dizi soruşturma, MaltaFiles üzerine öfkeleniyordu.  Belgeler ülke çapında gerçekleşen yasadışı işlemlerin miktarını ortaya koydu: Azeri devlet petrol şirketlerine, Rus ve Türk seçkinlerine ait gizli hesaplar, vergi kaçıran Alman şirketlerinin paravan şirketleri ve Ndrangheta tarafından işletilen kumar şirketleri.
 
Ortaya dökülenler basını şok etti ve  Almanya'nın bölgesel maliye bakanlarından birinin ülkeyi "Panama" olarak ilan etmesine yol açtı.
 
Bazı politikacıların açık deniz hesaplarını açığa çıkarmaya büyük gayret gösterdikten sonra, Caruana Galizia Malta'nın ekonomik modeli ve vergi rejimini eleştirirdi. Ne yazık ki, durum böyle değildi: ekonomik inançları ve partizan sadakati düşünüldüğünde şaşırtıcı olmayan bir gerçek.
 
Sonuçta, Caruana Galizia serbest piyasayı savunan bir evangelistti. " bir (Maltalı) gazeteci için eşsiz olan bir iş ortamında büyüdüm," diye bir yazının yorum bölümünde yazdı. İş dünyasının iç yüzünü anlayan görüşlerini sıklıkla sergiledi.
 
Ayrıca vergi kaçakçılığından soruşturuluyordu: vergi dairesi, bir vergi denetiminde bildirilmemiş gelir kaynakları tespiti sonrası 101.194EUR borçlu olduğunu iddia etti. 
 
Caruana Galizia, Malta'nın vergi rejimini veya onu destekleyen bir yönetimin sunduğu ekonomik modeli eleştirmedi ancak muhaliflerinin yolsuzluğuna, zevksizliğine ve ahlaksızlığına karşı onay vermedi. Tüm para aklama faaliyetlerinin yasadışılığına meydan okuma yerine İşçi Partili başbakan ile ilişkisi olduğu iddia edilen özel bir bankaya yalnızca odaklandı.
 
MaltaFiles, Caruna Galizia'yı ekonominin sistematik hatalarını görmeye sevk etmedi. Bunun yerine, PL'nin lekelenmiş saygınlığının ülkenin ekonomik başarısını tehdit ettiğini savundu: "Malta Başbakan ve onun iki yandaşı Panama'da şirketler kurmaya karar vermeden önce gül gibi geçiniyordu," diye yazdı ve "sadece Nisan 2016'dan beri . . . Malta . . . böyle bir düşmanlığı kendine çekti," diye de ekledi.
 
Ayrıca, çevrimiçi kumar endüstrisinin organize suçla bağlantılarını araştırmadı. Büyük bir İsveçli çevrim içi kumar şirketinin Malta'yı terk edebileceği yönündeki söylentiler yayıldığında, PL'nin yetersiz ve kötü şöhretinin işleri riske attığından yakındı. Şöyle yazdı: 
 
"Yabancı bir oyun şirketi, hükumetteki politikacıların davranışının ve kurumların yanlış yönetilmesinin, potansiyel para aklama riski gibi diğer yetki sınırları içindeki bankaların Malta'ya karşı dolayısıyla dikkat edilmesini isteyen itibar kaybına sebep olduğu yetki alanı içinde çalışamaz."
 
Kumar devi Malta'da faaliyete devam edeceğini doğruladığında rahatlamasını dile getirdi. 
 
Başka bir deyişle, Daphne Caruana Galizia çarpık ekonomiyi eleştirmedi, sadece iktidardaki hasar veren sahtekarlar bunu yaptı. "Paçozlara" karşı yaptığı acımasız saldırılar sadece ideolojik değildi aynı zamanda pratikti - onların zedelenmiş itibarlarının Malta'nın offshore ekonomisine zarar verdiğine inanıyor gibi görünüyordu. Onun gazeteciliği siyasete yeni atılmışları yerinden etmeyi ve safkan elitlerin yönetimini yeniden tesis etmeyi amaçlıyordu. Düşmanlarının işledikleri suçların dış dünyadan kopuk olmadığını ve küresel sermayenin çıkarlarının, organize suçların faaliyetlerinin ve ülkenin vergi rejiminin dokusuyla etle tırnak gibi olduğunu dikkate almadı.
 
Ne olursa olsun, onun yüksek sesle söylediği ifşaatı mali ve siyasi güçlerin çıkarları için tehdit oluşturmuş olmalıdır. 
 
Bu acımasız suikastin emrini verenlerin ve buna karışanların kimler olduğunu bilmiyoruz. Bununla birlikte, adalet aramak ve bunun gibi gelecekteki suçları önlemek için Caruana Galizia'nın itibar ve ahlak bilgisi eleştirisinin veya Malta'nın "dokunulmazlık kültürü" olarak adlandırdığı şeyin ötesine geçmek gerektiği açıktır.
 
Adalet için gerçek savaşım mevcut ekonomik modelin ahlaki temellerine karşı mücadele vermelidir - Daphne Caruana Galizia'nın öldürülmesi de değişim için bir başka güçlü argüman haline gelebilir.
 
Yazarlar, Jana Tsoneva ve Andre Callus'a değerli katkılarından ötürü teşekkür ederiz.
 
*Daphne Caruna Galizia, 16 Ekim 2017'de aracına düzenlenen bombalı suikastte yaşamını yitirdi.
 
**www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ZENGİNLER NASIL ZENGİN KALIR ?

 
 
Brooke Harrington ile röportaj
 
Varlık yöneticileri, offshore vergi cennetleri ve süper servetlerin dünyasına hızlı bir bakış.
 
Bir gazete ilanı 7 Kasım 2017'de Peel, Man Adası'nda bir dükkanın dışında Paradise Papers'a[Panama Belgeleri'nden sonra ortaya çıkan Cennet Belgeleri] atıfta bulunmaktadır. Matt Cardy / Getty Images
 
 
Kasım başında, Bermuda merkezli hukuk firması Appleby kaynaklı on üç milyondan fazla belge kamuya açıklandı. Cennet Kağıtları olarak bilinen bu belgeler, dünyanın en zengin insanlarının servetlerini alacaklıların ve birbirleriyle arası bozuk aile üyelerinin yanı sıra vergi makamlarından gizlemek için büyük bir çaba gösterdiklerini ayrıntılı anlatıyor. Bu, varlıkların deniz aşırı gizli offshore hesaplarında nasıl saklandığını ortaya çıkaran geçen yılki Panama Belgeleri sızıntısının ardından geliyor.
 
Offshore vergi cennetlerinin kullanımına, ultra zenginlerin varlıklarıyla meşgul olan ve servetlerinin en uygun offshore bölgelerinde kayda geçmesini garanti eden varlık yöneticileri tarafından olanak sağlanıyor. Kopenhag Ticaret Okulu profesörü ve Sınırsız Sermaye: Varlık Yöneticileri ve Yüzde Bir adlı kitabın yazarı olan Brooke Harrington, varlık yöneticilerinin yaptıkları iş ile ilgili onlarla onlarca röportaj ve onlar üzerine araştırma yaparak yaklaşık sekiz yıl harcadı.
 
Doug Henwood'un Behind the News adlı radyo programında ilk defa yayınlanan ve baskıya sokulan ve özetlenen aşağıdaki röportajda Harrington, bu vergi cennetleri fırsatından kimlerin yararlandığını ve küresel ekonomi için offshore hesaplarındaki artışın ne anlama geldiğini açıklıyor.
 
 
Cennet Belgeleri'nde sizi şaşırtan herhangi bir şey var mı?
 
Kraliçe Elizabeth'in offshore yapılarını kullanma riski almasına biraz şaşırdım. Vatanseverlik ve ülkeye hizmetin bunu engelleyeceğini düşünürdüm ancak Panama Belgeleri'nden bu yana belli bir servetin üzerindeki herkesin bunu yapması gözlemimi pekiştirdi.
 
 
Kitabınızda, bu işe bulaşan karakterlerin Avrupa aristokrasilerinin şato sahibi mensuplarının, Ayn Rand'ın fanatik destekçilerinin, dünyadaki istihbarat servisi elemanlarının, küresel suçluların, İngiliz özel okul çocuklarının ve çeşitli lordların ve ladylerin ve çok miktarda bankacıların özel bir karışımı olduğunu söylerken bu offshore finans merkezlerinin herkesçe anlaşılabilir bir çalışmasını aktarıyorsunuz. Bahsettiğimiz çok zengin bu karakterlerin tüm kastı, değil mi?
 
Evet. Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumunun çevrimiçi olarak koyduğu görüntüler, fotoğraflar ile birlikte Panama Belgeleri sonrasında öylece donup kaldım çünkü Lionel Messi'nin yanında Jackie Chan onun yanında Vladimir Putin ve Suriyeli Esad ve İzlanda başbakanı vardı. Gerçekte bu insanların ne gibi bir ortak noktası vardı? Görünen o ki ortak sahip oldukları nokta, kanunların üstünde olan bu küresel insanlar grubunun bir parçası olmalarıydı.
 
 
Servet dağılımının hangi kısmından bahsediyoruz? Bu nereden başlıyor? Yüzde 99? Bu yüzde 1, 1/10'nun yüzde biri mi? Burada nüfus istatistiklerine göre nedir?
 
Çok şükür yeterince, Kopenhag'daki bir tip de dahil olmak üzere Kopenhag Üniversitesi'nde bazı ekonomistlerin şu an yeni bir çalışması var. Onlar, bu offshore olanaklarının çoğunluk kullanıcılarının bu yüzde 1'lik kesim olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden yüzde 1'lik kesimi varlıklı olarak adlandıracağız ancak bir varlık yöneticisine ödemeye yapmaya gücü yeten, gerçekte bu tür para işine girmeye başlayan yüzde 1'lik kesimdir çünkü sizin için offshore yapılanmaları yaratan ve yöneten birine sahip olmak ucuz değil.
 
 
Varlık  yöneticilerinin kim olduğuyla ilgili kitabınızdaki bölümde bu yöneticilerin maaşlarının finans sektörü standartlarına göre oldukça düşük olduğuna gerçi şaşırdım: 200.000 $ veya 300.000 $. Bu, Goldman Sachs'taki kodamanların etkileneceği bir şey değil. Bu yüzde 0.01'lik servetin korunması için çok önemli ise, neden bu kadar mütevazı bir bedel ödeniyor?
 
Bu soruyu, elimden geldiğince çok varlık yöneticisine sordum ve ilk önce edindiğim cevabın bir kısmı, yaşamak için varlık yöneticiliği yapan insanların çoğu neredeyse sıfır vergilemenin olduğu yerlerde yaşıyor, böylece maaş olarak aldıkları yüzbinlerce dolar aslında brüt değil, net maaş.
 
İkincisi, yaşamak için bunu yapan birçok insan için bu bir yaşam tarzı seçimi. Şirketler hukukunda veya şirket finansında çalışanlar maaşlarını iki katına çıkarabilirler ancak haftada 80-100 saat çalışırlar oysaki birçoğunun bana açıkça söylediği, "Dokuzdan beşe bir işte hayatımı çok iyi kazanıyorum. Artı özel uçaklara biniyorum. Tatil ve boş zamanlarımı ultra zengin müşterilerimle geçiriyorum. Ultra zengin bir insan olmanın tüm imkanlarından yararlanıyorum ancak beni ailemden ve hayatta eğlenmekten alıkoymayacak normal bir işe sahip olmam lazım. Cayman Adaları gibi bir cenette yaşamam lazım," idi.
 
 
Ancak, bazı bankacıların, bu insanlar para kazanmadığı sadece onu korudukları için onları hakir görmelerinden de etkilendim.
 
Doğru. İtaat varlık yöneticileri için çok önemlidir. "Elbette varlık yöneticileri yasadışı şeyler yapıyorlar," diyen sosyolojideki meslektaşlarımın bazılarına bunu açıklarken zorlandım. Ve "Eğer beyinsizseler," dedim ve çoğunlukla onlar son derece akıllı insanlar çünkü teknik olarak ve ayrıca sosyo-duygusal zeka açısından yapmak zorunda oldukları şey çok karmaşık.
 
Yasadışı olduklarını bildikleri bir şeyi asla istekli bir şekilde yapmazlar çünkü bu onları büyük bir risk altına sokacaktır. Sadece profesyonel yaptırımlar değil ayrıca tüm yaşantılarını kaybetmeyle de ilgili çünkü hiç bir müşteri mahkeme salonlarına sürüklenmek istemez.
 
Onlara karşı yapılan her türlü suçlamalardan yırtsalar bile, sadece bir şeyle suçlanmaya maruz kalma vakası bir felakettir çünkü bu oyunun tam adı gizliliktir. Ve suçlanmayla birlikte adınız gazetededir ve tüm özel finansal iş ilişkileriniz potansiyel açığa çıkma ile karşı karşıya kalır. Bu insanların çoğu için bu bir kıyamettir.
 
Ben de, tamamen kanunlar içerisinde tüm bu ölçüsüz şeyleri yapmak için profesyonel bir övüncün söz konusu olacağını adeta düşünürdüm.
 
Öyle. Röportaj yaptığım insanlardan biri, işiyle ilgili yapmayı en çok sevdiği şeyi sorduğumda, "Yasalarla kedinin fareyle oynaması gibi oynamayı seviyorum," dedi. Çizgiyi aşmadan yasanın sınırlarında hiç hata yapmadan gezinmeyi çözerek, yılın her günü, 24/7, zaman harcamak onun için bir oyun.
 
 
Bu şeylerin nasıl yürüdüğüne dair bize bir fikir verin. Yetkili makamlardan, ya da benim alacaklılarımdan, ya da belki ailemin hoşlanmadığım bir kısmından gizlemek istediğim, ne bileyim, bir milyar doları olan zengin biriyim. Ben ne yaparım?
 
Diyelim Avrupa kıtasında yaşıyorsunuz, muhtemelen bankacınız tarafından offshore ilişkilerinizi yönetecek biriyle tanıştırılırdınız. Yapılması gereken işin çoğu kısmı Avrupa kıtasında ya da ABD'de yasal olmayacaktır, en azında bu bölgedeki herhangi bir ülkenin pasaportuna sahipseniz. Deniz aşırı şeyler edinmek zorundasınız.
 
Büyük bir olasılıkla milyar dolarlık varlıklarınız tek bir şey olmayacaktı. Yazlık evler, finansal araçlar, aile şirketi gibi bir sürü farklı şey olacaktı. Ve her birine ayrı ayrı muamele edilmesi gerekecek çünkü tüm bu vergi cennetleri birbirleriyle rekabet ederek uygun küçük birer oyuk oluşturuyorlar. Dolayısıyla İsviçre, Kayman Adaları'yla başa baş yarışmaz. Cayman aile şirketinizi getirip koyabileceğiniz en iyi yer olduğunu söyleyerek kendi özel uygun yer kanunlarını yaratırken, Cook Adaları sanat koleksiyonunuzu getirip koymak isteyeceğiniz yer olduğunu söyler.
 
Bilmeyen insanlara bunun söylenmesi gerekebilir; şirketin kendisi ve sanat koleksiyonu kelimenin tam anlamıyla bu offshore merkezlerine göç ettirilmez. Onlar sadece orada yasal amaçlar için bir tür kayda geçirilirler. Bir offshore merkezinde hemen hemen hayali bir şekilde kaydedilmiş şeylere sahip olmak kulağa biraz garip gelir ancak bunu yapmak tamamen yasaldır. Bunun size kazandırdığı, o varlıkla istediğiniz şeyi yapma özgürlüğünü size sağlayan yasanın koruması altına varlığı alabilmenizdir.
 
Örneğin, çok değerli ve nadir bulunan bazı sanat eserleri ticaretinde Birleşmiş Milletler'in kurallarından kaçınmak isterseniz, Cook İslands'ın emanetine sanat koleksiyonunu koyarsınız çünkü o zaman Birleşmiş Milletler kurallarına karşı bir nevi dokunulmazlık kazanırsınız. Sanat eserini satabilirsiniz. Bu gibi uluslararası yasalar tarafından sınırlandırılmadan müzelere kiralayabilirsiniz. Uluslar arası amborgoları delen ticaretten ayrıca kar elde edebilirsiniz ve başınız belaya girmez. Onlara bir kuruş vermeden boşanmak ya da mirastan mahrum etmek istediğiniz akrabalarınızdan para gizleyebilirsiniz. Belli yetki alanları zengin insanlara bunu sağlamada uzmanlaşmıştır.
 
Varlık yöneticisi, kaygılarınız ne olduğu, hedeflerinizin neler ve tam olarak ne tür varlık ve yükümlülüklere sahip olduğunuz hakkında bir çok epeyce kişisel bilgiyi ortaya sereceğiniz uzun bir karşılıklı konuşma yapmak zorunda olacaktır.
 
 
Bu, gerekli olan bir sosyo-duygusal zeka hakkında daha önce söylediğiniz şeyle ilgili kısım. Bu sadece para ve yasa meselesi değil ancak söz konusu olan müşterinin tüm hayatı.
 
Doğru. Ve bu da mesleği büyüleyici yapan şeydir. Teknik olarak çok iyi bir cerrah olabilirsiniz fakat insan olarak bir pisliksinizdir: hastaya karşı tutum yok, empati yok, hiç bir şey yok. Fakat insanlar hala size geliyorlar çünkü beyin tümörü ameliyatı konusunda güvenilebilecek en iyi kişi sizsiniz.
 
Ancak, iyi bir servet yöneticisi olmak için, yalnızca hukuki finansal uzmanlık açısından oyunun en üstünde olmakla kalamazsınız, birden fazla kültürle ilgili endişeleri anlama konusunda gerçekten olağanüstü becerilere de sahip olmanız gerekir. Ve iyi bir psikolog olmak zorundasınız. Röportaj yaptığım bir kaç insan, "Ben, zenginler için sosyal bir işçiyim," dedi. Ve dalga geçmiyorlardı.
 
 
Burada bahsettiğimiz çok para, 80'lerdeki teknolojik ve finansal devrim, düzenlemeler ve bunu gibi şeylerle birlikte yaratılan yeni servetlerdir. Dolayısıyla nesilden nesile bir aktarım olmadı, belki en çok bir iki tane vardır. Büyük miktarlarda etrafta dolaşan büyük bir yeni para var. Bu offshore merkezlerinin yaratılması ve artışının arkasında olan şey, kanunen el konulmasından aslında korkan bu yeni servetler midir?
 
Hayır, öyle olmadığını söylerdim. Ve tüm bunların ekonomik araştırmalarını kavramak önemlidir; diyelim ki yeni servetler yapan Silikon Vadisi girişimcilerinin ortaya koyduğu herkesin kendini sisteme yükleyebileceği ve bir sonraki Steve Jobs olacağı Amerikan inancı gerçekte doğru değildir. Girişimcilik faaliyetinde bulunan insanlar bunu yapıyorlar çünkü arkalarında miras aldıkları bir servet var. Özel bir emniyet ağları var.
 
Bu gerçekten de girişimci faaliyeti yönlendiren şeydir, miras kalan servet. Size çoklu offshore hesaplar açtırmada zenginlik seviyesi gerekli değil ancak bir girişimci olarak birden çok başarısızlığa uğramanız yeterlidir; sokakta bir kutu içinde yaşamak zorunda kalmazsınız. Sadece yerden kalk ve tekrar yap. Son çare olarak başvuracağınız aile kaynaklarınız vardır.
 
Ancak, dünyanın her yerinde röportaj yaptığım altmış beş servet yöneticisine göre, offshore'un büyümesini teşvik eden şey sorusuna geri dönersek, bu aynı anda gerçekleşen birkaç şey ile alakalıydı. Ben doğmadan önce, döviz denetimi diye bilinen şeyler vardı. Bazı ülkeler hâlâ onlara sahipler, ancak bunun anlamı, ülkeniz dışına sabit belirli bir miktardan fazla çıkarmanıza izin verilmemekteydi ve genellikle daha çok az bir miktardı.
 
Varlık yönetimi eğitim programında bana öğreten insanlardan biri İngiliz'di ve şunları söyledi: "Yetmişlerde, eğer İngiltere'de idiysen ve tatile çıkmak istediysen, ülke dışına elli sterlinden fazla çıkaramazdın. Bu, tatili epey zorlaştırırdı."
 
Dolayısıyla bir düşünün, eğer bir şirketseniz ve iş yapmak istediniz, çünkü döviz denetimi size de uygulanıyordu. Şirketler, döviz denetimlerinin uygulanmadığı offshore finans merkezleri olarak bildiğimiz bu yasal finansal kimseye ait olmayan tarafsız bölgelerin yaratılması için lobi yapmak zorunda kaldılar. Böylece Manş Adaları ve Anglo Norman Takımadası doğdu: teknik açıdan hala Büyük Britanya'dır, bu yüzden oraya para götürebilirsiniz ancak para buraları İngiltere'de olduğundan çok daha büyük miktarlarda terk edebilir. Böylelikle insanlar, küresel ekonomiye bağladıkları kanallar olarak Manş Adaları ve Anglo Norman Takımadası ve Büyük Britanya'nın krallığına ait diğer bağlılıkları kullanmaya başladılar. Bir tanesi buydu.
 
Diğer şey ise, yetmişli yıllarda birçok ülke geniş refah devletleri oluşturmaya başladı, bu yüzden de vergiler yükseldi. Ve bir sürü zengin kişi bu vergileri ödemek istemedi. Döviz denetimlerinin kaldırıldığını ya da offshore finans merkezlerinin kullanılabilirliğini gördüler ve "Ah ha. Eğer şirketler kullanabiliyorsa ben de kullanırım," dediler.
 
Tepeden aşağıya yuvarlanan bir kar topu gibi kendini çoğaltan bu devasa büyük endüstri haline geldi çünkü servet, Thomas Piketty'nin gösterdiği gibi, diğer bütün ekonomik varlıklardan çok daha fazla kendini çoğaltma eğilimine sahiptir.
 
 
Kitabınızı okurken, yaratmaktan ziyade serveti korumadaki bu uğraşın kapitalizme sürünerek giren belli bir yaşlılık belirtisi olduğunu düşünüyordum. Bana yaşlı bir adamın hisse senetlerinden belediye tahvillerine geçmesini hatırlatıyor ve hepsi sermayenin korunmasıyla ilgili. Bankacıların bu hedefe ulaşmada nasıl bir miktar kibirli olduklarından bahsetmedik. Fakat, sistemin gelişmesiyle o kadar alakalı olmayan ancak hükumetin ya da akrabaların meraklı bakışlarından uzak tutulan, el konulan bu devasa servetlerle ilgili kapitalizmin durumuna ne demeli?
 
Kapitalizmi sevme ve kapitalizmle ilgilenme çabasında olan insanlar bununla ilgili üzülmelidir çünkü sermayenin giderek daha fazla ufak bir grubun ellerinde yoğunlaşması ekonomik sistemin verimsizleşmesi demektir. Servetin çok küçük aile grupları arasında nesilden nesile geçtiği feodalizme doğru geriye gidiyor. Bugün şahit olduğumuz şey tam da budur.
 
Oxfam'ın her yıl, servetleri insanlığın en fakir yüzde 50'lik kesiminin toplam servetlerini aşan kişi sayısını belirlkediği bir araştırmada bunu görebilirsiniz.
 
2010 yılında bu sayı 300'ün üzerindeydi. 2017'de ise, Ocak ayı itibariyle, bu sayı sekiz idi.  Ekstra geniş bir golf arabasına sığabilecek sayıda insan şu anda insanlığın en alt yüzde 50'lik kesiminin toplam servetine sahip.Bu feodalizmdir ve zaten biz bunu ABD'de yukarıya doğru hareketliliğin düşüşünde görüyoruz.
 
Artık ABD'de bir miras elde ettiğinizde, bundan sadece asıl zengin insanların çocukları ya da torunları yararlanmaz.Beşinci ya da altıncı nesle de zincirleme etki eder. Bu arada, çoğu Amerikalıların özellikle de Afrikalı Amerikalıların hiç bir şeyleri, öldüklerinde borçtan başka hiç bir şeyleri yok. Sosyoekonomik ölçeğin en üstündeki çok küçük bir grup insan öldüklerinde varislerine dağıtacak milyarlarca tutara sahiptir. Biz esasen kendimizi yeniden feodalize ettik.
 
Siyasi sınıfın, sürekli bütçe kesintilerinin ve kemer sıkma politikalarının bu çağında kaçınılmaz olan vergi gelirlerinin büyük miktardaki kısmını eline geçirmede bir çıkarı olduğunu, ancak diğer taraftan da siyasi sınıfın kaynak yaratmada bu insanlara bağımlı olduğunu düşünüyorsunuz. Örneğin, 2500 offshore ortaklığına sahip Pritzker ailesinden bahsediyorsunuz: Obama'ya çok yakın, Demokrat Parti'nin ana kaynak sağlayıcıları. Bu servetlerden bazılarını gerçekten elde edebileceğimizi hayal edebilmenin herhangi bir yolu var mı? Yoksa bu noktada kapsam dışı mı?
 
Pekala, geçmişte aşırı eşitsizlik durumlarında gerçekleşen şey üzerine yakın zamanda bir kitap yayınlayan bir tarihçi tarafından karamsar bir cevap veriliyor. "Sonraki toplumlar şu an kendimizi bulduğumuz noktaya vardıklarında, bu düzey bir eşitsizliğin etrafında durmadan dönen ve serveti gerçekten yeniden dağıtan tek şey kitlesel ölüm oldu, ya salgın hastalık ya da savaş yoluyla," der. 
 
Umarım bu duruma gelmez, ancak dünyanın zenginleri, özellikle ABD gibi yerlerde, bunun böyle devam edemeyeceğini biliyorlar. Yakın zamanda New Yorker dergisinde lüks yeraltı sığınakları ticaretindeki patlama ile ilgili bir makale vardı. Mesela Peter Thiel gibi milyarderler kendilerine gelecekteki iç savaşta ya da kıyametten sonra ayakta kalabilecekleri en yüksek kalitede bombaya dayanıklı sığınaklar satın alıyorlar.
 
 
Başarılı olması uzak ihtimal görünüyor.
 
Sanırım sadece yeraltında bu kadar uzun süre saklanabilirsin. Ek olarak, özel jetler aldılar ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin pasaportlarını satın aldılar. Oldukça geçerli bir sebepleri olmadan insanlar böyle kaçış planları oluşturmazlar çünkü bu şeyler ucuz değildir.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

NAGPUR HAPİSHANESİNDEN MEKTUP

 
 
GN SAIBABA
 
 
GN Saibaba siyasi fikirlerinden dolayı ömür boyu hapse mahkum edildi. Burada Nagpur Central Hapishanesinin meşhur Andaa Hücresi'nde yazmış olduğu mektubu yayınlıyoruz.
 
 

GN Saibaba hapsedilmeden önce.
 
 
Mart ayında bir Hint mahkemesi Delhi Üniversitesi İngiliz edebiyatı profesörü GN Saibaba'yı ömür boyu hapse mahkum etti. Suçu, yasaklanmış olan Hindistan Komunist Partisi(Maocu) ile sözde bağlantılarının olmasıydı.
 
Saibaba'ya kalıcı çocuk felci sonrası yürüme engelli teşhisi konuldu; temel işlevleri yerine getirmek için neredeyse tamamen başkalarına bağımlıdır. Hatta cezasının belirlenmesinden beri Nagpur Central Hapishanesinin meşhur Andaa Hücresi'nde tek kişilik hücre hapsinde çürüyor. Eşi Vasantha Kumari'ye gönderdiği daha önceki bir mektupta şunları yazdı: "Zaten sürekli ateş içinde titriyorum. Bir battaniyem yok. Bir süveterim, bir ceketim yok. Sıcaklık düştükçe bacaklarımda ve sol elimdeki dayanılmaz acı artıyor. Ben burada son nefeslerini vermekte olan bir hayvan gibi yaşıyorum." 
 
Hapishane yetkilileri acısını hafifletecek hiç bir şey yapmadılar. Doktorları böbrek ve safra kesesi taşlarından mustarip olduğunu söylüyor, ancak tedaviye erişemiyor. Ailesi ilaç gönderiyor, ancak onlar eline geçmiyor. Pankreas ameliyatına ihtiyacı var aksi halde enfeksiyona yakalanma riskine sahip.
 
Nagpur Merkezi Hapishanedeki koşullar içinde genelin sahip olduğu küçük pencerelerden sızan aydınlık Profesör Saibaba'nın mektuplarından geliyor. Kumari, kocasının en son mektubunu Jacobin ile paylaştı. Bu kez, Arundhati Roy'un yeni romanı olan Mutlak Mutluluk Bakanlığı'ndaki ana karakterlerden birine, Anjum'a düşüncelerini yönlendirir. 
 
 
Sevgili Anjum,
 
Nasılsın? Umarım Jannet Konuk Evi'ndeki tüm Bakanlıkla birlikte iyi iş çıkardınız. Umarım Delhi'den ayrıldıktan altı ay sonra bile hala beni hatırlıyorsundur. Hapishaneye düşen ya da başka dünyalara gidenleri unutmanın kolay olduğunu biliyorum. Ne de olsa dışarıda hayat devam etmek zorunda.
 
Son iki aydır sana yazmayı düşünüyorum. Gerçekten kendim için ne yazmam gerektiğini açıkçası kestiremedim. Ancak günler ve aylar hücremde akıp giderken, artık kimsenin mektuplarımı okuyup bana cevap vermekle ilgilenmediğini anladım. En yakın arkadaşlarımdan biri olarak sana yazmış bulunuyorum, ancak yeni hayatındaki işaretler, ekibinle şimdiye dek hiç olmadığı kadar çok daha fazla meşgul olduğunu gösteriyor. Birden, mektuplarımı ciddiye alacak ve özgürlüğüm için somut bir şey yapacak tek kişinin sen olduğunu hissettim. Bu düşünce kafama dank ettiğinde, sana yazmam gerektiği konusunda hiç bir kuşku duymadım. Mektuptan da anlaşıldığı gibi.
 
Daha sonra gözlerimin önünde koca bir kaya parçası gibi başka bir sorun yuvarlandı? Sana hangi dilde yazmalıydım? Biliyorum, sana İngilizce olarak yazmak saçma oluyor. Ama ne yapabilirim? Senin iyi bildiğin dili bilmiyorum. Hayatta yaptığım en büyük hatalardan biri Urduca öğrenmemek. 2014-16'da yargılanmayı bekleyen bir mahkum olarak bu meşhur Anda hücresindeyken birkaç kelime Urduca öğrenmeye çalıştım. Ciddi bir şekilde hayatımdaki hatamı düzeltmeye çabaladım, ama kendi başıma bir mektup yazacak kadar bir dil yeteneğine ne yazık ki sahip olamadım(kefalet emirleri hayatımla oynayarak beni bir içeriye girmeye bir dışarıya çıkmaya zorladı). Hapishane yetkilileri Hintçe ya da İngilizce mektup yazmama izin veriyorlar. Okumayı becerebilsem de Hintçe nasıl yazacağımı bilemiyorum. 
 

 
Hapishanede Telugu dilinde yazılmış mektuplarımı sansürden geçirecek bir görevli olmadığı için kendi ana dilimde yazmama izin verilmiyor. Bu nedenle, Telugu dilinde aşkıma yazacak kadar şanslı değilim. Ona sadece ana dilimde yazarsam mektuplarımı anlayabiliyor. O da bana ana dilimizde yazmak istiyor ama yine izin verilmiyor. Teyze dili ya da amca dili kullanıyoruz. Sonunda sana, büyük  sömürgeci teyzemizin bize bıraktığı büyük mirasımız olan dilinde yazmaya karar verdim. Umarım Zainab veya Ustaniji Tilo ya da Dr. Azad Bharatiya senin için bu mektubu okuyacak ve tek bir sözcüğüm kayıp olmadan onu Urducaya tercüme edecektir. 
 
Bozulmakta olan sağlık durumum hakkında, içtenlikle söylemeliyim ki, sana yazarken kendimi mahcup hissediyorum. Kötüleşen sağlığım ve toplamda yirmiyi bulan ciddi rahatsızlıklarım hakkında çoktan haberin olmuş olmalı.Tıbbi nedenlerden ötürü bana kefalet bağışlandığında, daha önce Mumbai Yüksek Mahkemesi rahatsızlıklarımı 19 olarak hesaba kattı. Bu sayı o zaman doğruydu. Ancak son iki yılda uyku apnesi denilen bir rahatsızlık daha edindim. Vücudumdaki bu yeni rahatsızlığı keşfeden Haydarabad'daki doktorlar, burnumu boğazıma hava pompalayan ha bire bir makinenin içine sokmayı önerdiler. Bunu Haydarabad'ta bir hastenede denedim, ancak gece boyunca uyumayı başaramadım.
 
Daha önceki on dokuz rahatsızlığı burada açıklamaya girmeyeceğim, çünkü Vasantha'nın Saddam Hussain'e bir WhatsApp ve FaceBook mesajı göndermesi gerekir. Vasantha ve Muralidharan sağlık durumum hakkında NHRC'ye detaylı bir rapor sunmuştu ve daha sonra haber yayıldı. WhatsApp veya FB'yi kullanmaktan hoşlanmadığını biliyorum ama Saddam'ın akıllı telefonuyla bu ayrıntıları göstermiş olduğundan eminim. Zainab her detayı sana Urduca tercüme etmiş olmalıydı. Bugünlerde şiddetli rahatsızlıklarımın o kadar bilincindeyim ki, mektup yazmayı seçtiğim kişilere ayrıntılı bir şekilde onlar hakkında yazma eğilimi içine girdim. Bugünlerde anneannemin genç kız kardeşi gibi kendim için söyleniyorum. Sağlık sorunları hakkında gelen tüm misafirlere beş altı saat konuşurdu. Çocukluğumuzda ondan kaçardık. Fakat, son 50 yılda kesinlikle 19-20'den çok rahatsızlıktan şikayet etmiş olsa da 90'larına kadar hayatta kaldı. Umarım onun genlerini alırım ve sonunda mirasa konarım. Onlardan şikayet etmeye başladığımda çok ama çok acı veren doğaya karşı rahatsızlıklarım saçma gibi gelse de ama bunlar gerçek. İnan bana. 
 
Şimdi sen bir mezarlıkta yaşıyorsun ben ise, "onurlu" toplumdan(Dünya) çok uzakta hapishanede Andaa denilen bir hücredeyim; ikimizde büyük toplumdan sürgün edildik. İşin garibi ikimizde bu büyük toplumu seviyoruz. Ancak durumumuz çok farklı. Sen kesinlikle özgürsün. Fakat, yeni doğan özel hayatın gizliliği de dahil olmak üzere bütün temel hakların yasal olarak onlara ilişkin buyrulmuş makul kısıtlamaları olduğu bize anlatıldı. Yine de, bu kısıtlamalar olmaksızın sınırsız özgürlüklerin keyfini sürüyor görünüyorsun. Ben kesinlikle tamamen özgür değilim.Hapishane içinde hapishaneyi yaşıyorum. Ünlü UAPA'nın(Yasadışı Eylem) beşinci paragrafına göre hükümlü terörist gibi muamele görüyorum. Hayır. Hayır. Öyle muamele görmüyorum. Aslında öyle mahkum edildim.
 
Mutlak özgürlük ve mutluluğun tadını çıkar, ki insanlığın geri kalanı birkaç yüzyıl önce zaten onları kaybetti. Sen insan toplumunun tarihinde biricik insansın. Bu yüzden özgürlüğüm için bir şeyler yapmanı senden rica ettim. Serbest bırakılmam adına mücadele yürütmek için başka kim uygun olabilir? Davamı alacağından da kesinlikle eminim. Bu mektubu bitirmeden önce senden özel bir ricam var. Eğer ortak arkadaşımız Bayan A. Roy'la karşılaşırsan, lütfen selamlarımı ilet. Haydarabad'daki arkadaşlarım, iki yıl önce tercüme ettiğim bir kitabı çıkarmak için onu arıyorlardı. Lütfen, zamanı olursa oraya gitmesi ve kitabı yayınlaması için onu haberdar et. Umarım, Dr. G. N. Saibaba'nın çıkarılması için ayrıca kitabı çıkarmaya çabalayacaksınız.
 
Unutmadan önce Bayan Udaya Jebeen'e sevgilerimle.
 
Sevgilerimle
 
G.N. Saibaba:
 
(Dr.G.N. Saibaba).
Andaa Hücresi
 
Merkez Cezaevi
Nagpur
31 Ağustos 2017
 
 
P.S.:- Jannet Guest House'daki Tilo, Zainab, Saddam, Saeeda, Nimmo, Dr Azad Bhartiya ve diğer tüm kişilere selamlarımı iletin.
P.P.S.:- Musa'ya, eğer hala hayatta kaldıysa selamımı iletin.
P.P.P.S.: - Cevabınızı dört gözle bekliyorum. Hapishanelerdeki kişilerin mektupları nasıl beklediklerini çok iyi bilirsiniz. Cevap vermeseniz bile yine size yazacağım, lütfen unutmayın.
 
www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ