Özgürlük

Muhsin Yazıcıoğlu Kimdir?

Geçtiğimiz günlerde, BBP genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu helikopter kazasında öldü.

Ölümün nedeni kaza mı yoksa sabotaj mı tartışmalarından ziyade, egemenlerin hepsinin, onu bir kahraman gibi göstermeye calışması, ülkemizin geleceği açısından ürkütücü bir yaklaşımdır.

Üstelik demokrasi ve insan hakları mücadelesi verdiğini iddia eden CHP genel başkanı Deniz Baykal öyle bir üzüntü içindeki, BBP genel merkezinde Yazıcıoğlu nun ölümüne ilişkin ağlayarak ekranlarda boy göstermiştir. Hadi CHP nin ırkçılığa yaslanan gerici ulusçu yüzü belli de; geçmişin hızlı sosyalistleri olan günümüzün sol liberal aydınlarına ne demeli.... İnsan hakları ve demokrasi söz konusu olunca mangalda kül bırakmayan aydınlar, neredeyse Muhsin Yazıcıoğlu gibi tarihi masum kanıyla evrilmiş bir katile demokrasi şehidi payesi vereceklerdi.

Gerçi bu durum bizleri şaşırtmadı. Artık çetelerin, cuntacıların avukatlığını yapmak bile onları rahatsız etmiyor. Bu yüzden, Muhsin Yazıcıoğlu gibi önemli bir katilin ardından göz yaşlarına boğulmak normal çünkü Yazıcıoğlu ve ekibinin 70'li yıllardan günümüze kadar derin devlet ve kontrgerillaya büyük hizmetleri olmuştur. Ama diğer yandan kaza ya da sabotajla ölmesi derin devleti gizlice sevindirmistir. Çünkü, Muhsin Yazıcıoğlu derin devletin önemli safralarından biridir. Derin devlet bu gün safralarından göstermelik de olsa arınmaya çalışmaktadır. Bu tarz ölümlerle hem kahramanlar yaratılmakta hem de devlet tek tek safralarından arınmaktadır.

Türkiye'de esas olarak NATO tabanlı, dolayısıyla Pentagon merkezli kontrgerilla örgütlenmesi vardır. Bu örgütlenme günümüzde biçim değiştirme işlemlerinde yıpranan, büyük efendi Amerika ile ters düşen, değişime ayak uyduramayan unsurlar yavaş yavaş devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadırlar. Şu gerçek kesinlikle gözden kaçırılmamalı, Çatlıdan başlayarak ergenekon davasına kadar hepsi birer kahraman gibi kamuoyuna lanse edilmektedir ama biraz utangaçca. Ne var ki, bu durum Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünde değişti. Açıkça kahraman ilan edildi öyleki, secim sürecinde siyasi partiler mitinglerini iptal ettiler; TBMM'de yas ilan edildi; camilerde mevlütler verildi; kitlesel ağlamalar organize edildi.

Ama devrimciler, ilericiler bunun gercek yüzünü ortaya koymakta yetersiz kaldılar.

Peki derin devletin önem verip bu kadar yücelttiği Muhsin Yazıcıoğlu kimdi?

Bu şahsiyeti Türkiye halkları iyi tanıyıp belleklerine iyi kazımalılar. Onun tarihi cinayetler, katliamlarla dolu bir tahrihtir.

1978 yılındaki Balgat katliamının baş aktörlerinden, kanlı Maraş katliamının organizatörlerindendir. Üstüne üstlük, Maraş katliamı, bugün Yazıcıoğlu'nun sahip olduğu Türk-İslam sentezi fikirlerine uygun bir ekip tarafindan gercekleştirildi. Diyebiliriz ki, Yazıcıoğlu'ndaki çokça sözü edilen değişim, bu katliamla başlamıştır. Bu süreç MHP'den ayrılmasından sonra BBP'yi kurmasıyla daha da radikal bir çizgiye doğru yol aldı. BBP'nin kurmuş olduğu gençlik örgütü Alperen Ocaklarıyla devrimcilere, solculara, kürtlere ve alevilere karşı saldırılarla devam etti. Slogan şuydu: Devletin olmadiği yerde biz variz!. En son Sivas'ta Madımak Oteli'nin yakılıp, 37 aydın insanın ölmelerinde Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi Türkiye halklarının karşısına çıktılar.

Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi icraatlarına devam ettiler. Hrant Dink cinayetinin sorumluları, Malatyada ki yayinevi katliamının tertipçileri, ama ne acıdır ki bunlar kamuoyunda gizlice ört bas edildiler.

Ama onlar küstahtılar. Mahkemelerde Hirant Dink ve ailesini tehdit edip İktidara yürüyoruz! Yaşasın BBP, yaşasın Muhsin Yazıcıoğlu! sloganlarıyla boy gösterdiler.

Bizler bu kanlı tarihi unutmayacagiz, unutturmayacağız!

Ali Kırılgan-Mustafa Kumanova

KAPİTALİZMDEN SONRA FACEBOOK

 
 
LEWIS BASSETT
 
 
Jeremy Corbyn’in “özgür ve demokratik bir medya” çağrısı, kurulu tekellerin boğazına yapışmayı vaat ediyor. Ve bu da Mark Zuckerberg gibi teknoloji milyarderleri ile kapışmak anlamına geliyor.
 

Ana akım medya son yıllarda giderek artan oranda bir inceleme altına girmişken, dijital medya Vahşi Batı evresinde saplanıp kalmış gibi görünüyor. Görünüşe göre, Facebook, Batı demokrasisini doğrayan yabancı ajanlar ve sahte haberlerden kaynaklanan nefret suçu ile ilgili ahlaki paniklere karşı rızamız dışında ortaya çıkan veri raporlarından sürekli sıkıntı çekiyor. Ancak dünyanın en büyük sosyal medya platformu bir dizi krizle karşı karşıya kaldığından yönetmeliğini tartışmak için fırsat doğdu.
 
İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, 23 Ağustos'ta, “dijital çağ için özgür ve demokratik bir medya inşa etmek adına bir dizi radikal fikir,” diye ilan ettiği büyük bir müdahale ile bu alana cesur bir hamle yaptı. Edinburgh’daki bir konuşmasında, hem kamuya ait BBC’yi hem de ticari gazeteciliği demokratikleştirme vizyonunu belirtti. Dijital tekelciler ve kamu hizmeti medyası arasındaki oyun alanını dengelemeye yardımcı olmak için teknoloji devleri ve internet servis sağlayıcıları için vergi çağrısında bulundu. Medya reformu için yapılan bu çağrı paradigma değişikliğiydi - özellikle de Facebook gibi firmaların gücünün artan şüphecilik kazandığı bir zamanda.
 
Günümüz mahremiyet ihlalleri, Rus trol çiftlikleri üzerine panik ve sosyal medyanın zihinsel sağlık üzerindeki etkisi ile ilgili endişeler Facebook'a olan kamu güvenini ve aslında evvelce görülmemiş hisse fiyatlarındaki yükselişini çökertti. Ve eğer 2010 yılındaki Sosyal Ağ filmi Zuckerberg'e kusurlu ama affedilebilir bir dahi rölü verdiyse de, en son kongredeki duruşması onu açgözlü bir kodaman olarak resmeden internet fenomenleri tarafından karşılık gördü. 
 
Yıllarca hükümetler, hem vergi koymayı hem de yeni büyülü bir hale içinde kendilerini sunan yeni platformları düzenlemeyi reddederek, teknoloji devlerine meydan okumaktan korkuyor gibi göründüler. Ancak Corbyn’in konuşması yeni medyayla ilgili kamuoyunda tartışılan bir dönüm noktasıdır. Görünüşe göre özgür ruhlu liberterlerin alanı olan Silikon Vadisi, devletler ve hükümetler için hızlı bir endişe kaynağı haline geliyor. Sosyal medya tekelleri gittikçe politik hale geldikçe, en büyük platformlar üzerinde demokratik gözetimi uygulamak gibi bazı teklifler, herşeyi tam bir tek ismi eksik kamu hizmet kurumlarına dönüşen internet siteleri üzerindeki kontrolü ele geçirmenin bir yolunu sunabilir. 
 
İNTERNET İDEOLOJİSİ
 
Eğer İngiltere İşçi Partisi ve diğerleri en sonunda Silikon Vadisi'nin liberter ideallerinin yüceltilmesiyle bağını koparıyorsa, bunun neden daha önce gerçekleşmediğini sormaya da değer. Facebook'un muhalefet eden seslere vaadi, uzun zamandır geleneksel medyayı pas geçme kapasitesine sahipti. Görünüşe göre, sosyal medya, geleneksel pazarların yerleşik önyargılarına meydan okumak isteyen herkes için bir ikramdı. Sol'un bakış açısına göre, medyanın sessizliğinin sır perdesini sökebilen ya da saldırının engeleni geçebilen Birleşik Krallık'taki Corbyn'in ve ABD'deki demokratik sosyalistlerin yükselişinde önemli bir role sahip olduğuna inanılmaktadır. Ancak bu, kendince, İnternetin hiyerarşik olmayan, merkezi olmayan bir alan, dijital tekelcilerin sıklıkla arkasına saklandıkları bir fikir olduğu mitini de besledi.
 
Yeni teknoloji devlerinin gizemleri, geleneksel basına hükmeden düzenlemelerin etrafından dolanmak için onlara imkan sağlıyor.  Internet'in kuruluş efsanesi, genç yenilikçi şirketlerin yurt odalarından ve garajlardan küresel platformlar haline geldiği, insanlığın yaratıcılığını ve bağlanabilirliğini geliştirdiği bir dünya tasvir ediyor. Bu anlatıyı yönlendiren ideolojik güç, çevrimiçi ifade özgürlüğünün kutsal olduğu fikridir - ABD yasalarında yer alan bir ilke. Fakat bu aynı zamanda sosyal medyanın diğer medya gibi düzenlenmediği anlamına da geliyor. İletişim Ahlakı Yasası'nın 230. bölümü, “etkileşimli bilgisayar hizmeti” sağlayıcılarının, hizmete sahip olan içerik yayıncısı gibi muamele görmemesini sağlar. Zuckerberg, Facebook'un Holokost'u inkar eden platformdaki iletilerin kontrolünün sorumluluğundan kaçındığı zaman, Temmuz ayında bu noktayı hatırlattı.
 
Bununla birlikte, son zamanlardaki tartışmalar Facebook'un hiç de "tarafsız" olmadığı izlemini uyandırdı. Sözde "sahte haberler" ile mücadele etme girişiminde Facebook, "sahte" sayfa, grup ve hesapları kaldırmada ABD istihbarat kuruluşlarına önayak oldu. Yine de, bir avuç dolusu özel işletmenin sosyal medyayı domine ettiği bir ortamda, Facebook, dünyanın en büyük kamusal alanını şekillendiren kararları sıfır demokratik denetim altında alabilir. Alex Jones gibi aşırı sağcı bir komplo teorisyenini yasaklama, "neyse kurtulduk" naraları attırabilir. Ancak, Latin Amerikan network'ü TeleSUR'u, Filistin yanlısı sayfaları ve Kürt yanlısı içerikleri yasaklama, Facebook’un telafuz edilen insani ve demokratikleştirici ideallerine yeni ve henüz belirgin olan bir emperyalist eğilimi veriyor. 
 
Aynı zamanda, Facebook'un haber akışındaki son değişiklikler - platformu kullanmayı sürdürme arzusunda etkileşimli olmaktan ziyade eylemsiz olması istenen içeriğe indirgeme - alternatif görüşleri yayınlamak için Facebook'a bağımlı hale gelen aktivistlerin başını ağrıtıyor. 
Bu değişiklikler, örneğin, mobil kullanıcıları Facebook'un dışındaki içeriğe dahili bir tarayıcıyla ulaşmak için zorlamak gibi, sitenin diğer tekel uygulamalarına vurgu yaptı; Tarayıcı o kadar yavaş ki, kullanıcılar sık sık geri dönüyor, platformun kendisinde etkileşime girmek çok daha iyi.
 
TEKEL ÇIKARLARI
 
O halde, kullanıcıların zaman çizelgelerinin ağ bağlantılı etkileşimleriyle organik olarak şekillendirildiği tarafsız bir alandan uzak olduğu giderek daha çok belirgindir. Facebook, piyasa dürtüleri ile temelde hareket eden, tek kelimeyle dev bir tekelci olan bir yayıncıdır. Zeynep Tüfekçi'nin ortaya koyduğu gibi, özünde, teknoloji devinin "işi dünyevidir: Onlar reklam brokerleridir." Gerçekten de, liberaller, kullanıcı gizliliği ve veri toplama konusundaki tartışmaya odaklandıkça, bu uygulamaları yürüten kapitalist mantığı ve de veri ve küresel bağlantı özel sektörün kontrolünden muaf olduğunda alternatiflerin neye benzeyebileceğini örtbas ettiler.
 
Eğer Facebook'u sevmiyorsak ondan basitçe vazgeçebiliriz diyerek ya da Adam Smith Vakfı'nın iddia ettiği, Corbyn'in söylediği, "çakma" bir alternatif inşasında kamunun parasını çarçur etme çağrısı anlamına gelen şey gibi Facebook'un eleştirilerini haklı çıkaran tepki göstermek gerçek dışıdır. Kesinlikle Facebook'un en büyük gücü (kullanıcılar için de) onun kritik kütlesidir; onu kullanıyoruz çünkü "herkes" orada ve "mahrum kalmak" istemiyoruz -ya da bazı durumlarda "mahrum kalmayı" göze alamıyoruz. Facebook, bir bilgi kitlesini paylaşarak ve olabildiğince çok kullanıcıyı bağlayarak bir kamu hizmeti olarak işlev görür. Kritik kütlesi onu doğal bir tekel haline getiriyor ve bunun da tek başına kullanıcıların seçim özgürlüğünü baltalayacağı muhakkak. Ancak, sadece bir kamu menfaatine hizmet etmekten çok uzakta, bu platform üzerinde gördüklerimiz ve yaptığımız her şey için belirleyici olan, reklam odaklı bir iş modeli tarafından yönetilmesidir. Bu güdü, Filistin hakkında bir videodaki gibi gerek kıç üstü düşen kedi yavruları ya da eski bir arkadaştan bir ileti görmenizi belirleyen algoritmaların arkasındaki bağımlılık yaratan mantığı yönlendirir.
 
Silikon Vadisi’nin hümanist savlarına rağmen, temelde Facebook, platformu mümkün olduğunca sık kullanan pek çok kişi elde etmekle ilgilidir. Ne kadar uzun kalırsan, Facebook daha fazla reklam dağıtabilir. Daha fazla etkileşimleriniz üzerinden veri toplayabilir; bu reklamlar daha hedeflenmiş ve böylece daha değerli olabilir. Halihazırda doymuş bir Batı pazarı ve kendi kendini denetimin maliyetleri (buyurucu ve ağır devlet yaptırımlarından daha iyi olduğu varsayılan) Facebook'un hisse senedi fiyatını etkileyebilse bile, ABD ve Kanada'daki her aktif kullanıcı geçen yıl Facebook için 97 dolar ve Avrupa'da 23 dolar olan değerine sadık kalır. Eğer henüz fark etmediyseniz, siz Facebook gibi teknoloji devleri için bir ürünsünüz ve işte bu ne kadar para ettiğinizdir. 
 
Tıpkı geleneksel bir yayıncı gibi, Facebook da 2.2 milyar aktif kullanıcısının gördüğü şeyleri açıkça şekillendiriyor. Ancak içerik üretmek için ödeme yapmak yerine, Facebook kullanıcılarından ve diğer yayıncılardan ücretsiz olarak yararlanıyor. Ve gerçek editörler yerine, sizi bağımlı kılmak için ince ayarlı bir algoritma ordusuna bel bağlıyor.
 
SOSYALİST BİR SOSYAL MEDYA
 
Facebook, İnternet’in gerçek potansiyelini gerçekleştirmekten çok uzaktır. Küresel bağlantı kapasitesi ve büyük verilerin gücü - insani ilerlemeyi sonsuz yollarla ilerletmek için kullanılabilirdi - basit bir amaç için harekete geçirilir: kar.
 
Fakat alternatifi nedir? Pek ala Corbyn'in karları teknoloji devlerinden alıp kamu hizmeti medyasına yeniden dağıtmaya odaklanma teklifleri cesur bir başlangıçtır. İngiliz Dijital Kuruluşu vizyonu, "bağımsız" gazeteciliğin bir kamu yararı olduğu düşünülen yer olan İngiltere'nin sosyal demokrasisinin babacan geleneğine kendini adar. Ancak Corbyn'in konuşması, "online karar alma ve programların kullanıcı tarafından yönetilmesini devreye sokma ve hatta Facebook ve diğerlerini bu kadar zenginleştiren veri üzerinde gerçek gizlilik ve kamu denetimi olan kamusal bir sosyal medya platformu için yeni bir teknoloji geliştirebilecek" bir alternatifi işaret ederek daha da ileri gitti. 
 
BBC'nin kendisi gibi, Facebook'a sosyal demokrat bir alternatif de zorluklarla karşı karşıya gelecek. Facebook muazzam politik nüfuza ve vergiden kaçınmaya yönelik gayretkeş bir kapasiteye sahiptir. Facebook'un hangi pazarda faaliyet gösterdiğinin belirlenmesi ve dijital tekelin gerçekte ne olduğunun bir tanımını sağlamak, vergilendirmeye yönelik büyük yasal zorluklar sunmaktadır. Dahası, kapitalist rekabet mantığı medyaya uygulandığında, kamusal alternatifler halkı cezbetmek için agresif bir pazarda mücadele edeceklerdir. Facebook'a alternatifler zaten var ama hiçbiri onları yaşayabilir hale getirmek için kritik kitleye ulaşamadı. Zuckerberg’in tekeli kırılsa bile, medya ortamını yönlendiren kapitalist güdüler, sürekli olarak bağımlılık araçlarını devrimcileştirerek, Facebook’u ya da benzeri platformları sürdürebilir. Görünen o ki, bu güdülerin üstesinden gelmeksizin, bazıları için daha sağlıklı bir kamusal alan yaratırken, en korunmasızları online tutkunun en kötücül etkilerinin ıstırabını çekmeye terk ederek, katmanlı bir internet yaratmak için bir uygulama olabilir.
 
Corbyn'in tekliflerinin daha da ötesine giden bazıları için çözüm Facebook'u kamulaştırmaktır. Ancak teknoloji devinin genelde veri ve aktif kullanıcı gibi kaynakları bir bölgede sabitlenmiş bir kömür madeni gibi değildir; transfer edilebilirler. Bu yüzden, online bağlantı idealini ve büyük veri gücünü özgürlüğüne kavuşturma, Facebook'un iş modelinin kökünü kazımamızı ve daha iyi bir şeyle yer değiştirdiğinden emin olmamızı gerektiriyor. 
 
Böyle bir politika şu an için çok uzak görünüyor. Yine de, insan etkinliğini piyasaların kontrolünden geri isteyen herhangi bir reformda olduğu gibi zamandan münezzeh bir politik soruyu gündeme getiriyor: bu durumda bilgiye erişimi kim kontrol ediyor? Reklamları yasaklayarak Facebook'un iş modeline son verebiliriz. Görünenin aksine medya devi halka açık bir platformla yer değiştirilebilir. Ancak, Facebook’un bağımlılık yapan algoritmalarını harekete geçiren kapitalist güdülerin yerini ne alacak? Akşam 9'dan önce kullanıcıların meme uçları görmelerine izin verilir mi (BBC'de verilmiyor) ya da Çin'de olduğu gibi domuzcuk Peppa'nın yüzü açık bir yasağa maruz kalır mı?  Ve bu, devasa, ve büyük ihtimalle rağbet görmeyen ve dava edilemez, ulusal güvenlik olmaksızın ulusal ölçekte nasıl uygulanabilir?
 
Jeremy Corbyn’in Edinburgh konuşması bazı cevaplar veriyor. Kapitalizm sonrası bir Facebook demokratik denetim ile birlikte açık kaynaklı bir yaklaşımı birleştirebilir. Wikipedia gibi ağ bağlantılı teknoloji, kodlamanın kendisini üretmesi ve düzenlemesi ve yönetişime katılması açısından alternatif bir platformun kolektif bir çabaya dönüşmesine izin verebilir. Ancak, Silikon Vadisi rüyasını toptan zapt etmek safça olurdu; Microsoft'un bir günden kısa bir sürede beyaz bir üstünlük yanlısına dönüşen Twitter'i icat ettiği zaman gibi, algoritmalar tamamen açık bir şekilde manipülasyona karşı savunmasızdır.
 
Sosyalist bir Facebook'un hem çevrimiçi katılımı arttırmanın yanı sıra hem geleneksel hem de hesap verebilir editoryal (hem insan hem de algoritmik) denetlemenin sonsuz olasılıkları tarafından şekillenmesi gerekecektir. Bu yönetim yapısının ana hatları, Corbyn’in platformun çalışanları ve kullanıcıları tarafından seçilecek bir yönetim kurulunu önerdiği demokratik bir BBC vizyonunda bulunabilir.
 
Son krizler, sosyal medya devlerinin teşvik etmeyi sevdikleri tarafsızlık mitini patlattı. Ancak alternatifler konusunda eğer ciddiysek, büyük veri ve küresel bağlantıyı piyasanın anarşisinden azat etmeliyiz. Neyse ki, Jeremy Corbyn bir başlangıç yaptı.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

İÇKİ VE SOSYALİZM

 
RALF HOFFROGGE
 
 
ÇEVİRİ
LOREN BALHORN
 
(Ç.N.: Düşüncelerin metalaştırıldığı ve alınır satılır kılındığı günümüzde hemen her alanda geçmişimizin deney ve deneyimleri yanlış ve doğrularıyla bizlere ışık tutuyor. Şu anda içinde bulunduğumuz karanlık tünelde "umut sandığımız ışığın tren farı olmamasına" dikkat etmek için geçmişimizin tüm kazanım ve kayıplarına eleştirel aklın ve diyalektik materyalizmin rehberliğinde sarılmalıyız. Bu yüzden önemsizmiş gibi görünen ufak meseleler bile toplumun şekillenmesinde ve şekillendirilmesinde hayati rol oynayabilirler. Alkol de bunlardan biridir. . .
 
Kendi aklınız ve benliğiniz, yani temel insani değer ve erdemler dışında herhangi bir dış etkeni kendinizi ifade etme amacıyla kimliğiniz haline getirdiğiniz de, yaşadığınız tüm ego ve kompleks patlamasının yanıltıcı ve sözde gurur okşayıcı sarhoşluğu içinde, hem kendinize hem de çevrenize zararlı bir varlık -bir nevi "yaratık"- haline dönüşürsünüz. Büründüğünüz kimlikler politik olanla kesiştiği için de bunun farkına varamazsınız. Çünkü çoğunluk bu kimliklere bürünmüştür. Politik olan aynı zamanda meşru ve yasal kılınmıştır. İnsanlık dışı da olsa genel geçer kabul görür. Toplumsal kimlikler böyledir. Ya bireysel seçimler. Bireysel kimlikler. Bir kimliğe dönüştürülenler... Ve ister toplumsal ister bireysel olsun nihayetinde sınıfsal mücadelesinin parçalanmasına ve işçi sınıfının bölünmesine hizmet eden tüm kimlikler. . . 
 
İçki de bunlardan biridir. Kompleksler ve saplantılar girdabında bir kimlik ifade etme biçimine sokulduğu zaman bir canavara dönüşür. Birey, hiç beklemediği bir anda, kendi çevresine, sınıfına ve topluma karşıt bir "kurt adam"a dönüşebilir. İçki için belki de en güzel sözü, aynı zamanda bir alkolik olan, Scott F. Fitzgerald söylemiştir. Üzerine başka bir şey söylemeye gerek yok. "Önce sen bir içki içersin, sonra içki bir içki içer, sonra da içki seni içer.")
 
 
 

Alman sosyalistleri, schnapps[damıtık alman içkisi] çılgınlığının işçi sınıfı yaşamında bir veba olduğunu biliyorlardı. Örgütlerini bira etrafında inşa ederek savaştılar.


Frankfurt am Main'da birahane, Almanya, 2007. Jorge Royan / Wikimedia
 
 
Çalışan insanların hayatlarını demokratik olarak şekillendirebilecekleri bir dünya için mücadele etmek aynı zamanda küçük şeylerle uğraşmak anlamına da gelir. Ondokuzuncu yüzyıl Alman emek hareketi için, bira dostu ülkenin hızlı sanayileşmesinin kargaşasının ortasında, bu aynı zamanda alkol hakkında konuşmak anlamına da geliyordu. Yönetim dışında fabrika işçileri arasında dahi dağıtılan Schnapps işçilerin duygularını köreltti ve kronik sefalete yol açtı. Güçlü Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) “likör vebası”na karşı savaş ilan etti -ve bunun yerine işçilere hemen sokağın aşağısındaki barda sadece kutlama amacıyla soğuk bir şişe açmalarını tavsiye etti.
 
Almanya'nın sosyalist hareketinde alkolün oynadığı son derece ikircikli rol üzerine en keskin ifadelerden biri SPD dergisi Die Neue Zeit'te 1891'de yayınlanan bir makalede yer aldı. Alman sosyalizminin gurusu Karl Kautsky okuyuculara, "içki düşmandır," diye açıkça seslendi. Bu bildiri basit gelebilir, ancak Kautsky'nin müdahalede bulunduğu tartışma daha karmaşıktı. Kautsky içki içmemenin veya yasağın destekçisi hiç de değildi -içkiyi kötülemesine rağmen, işçi hareketinin barlarını ve tavernalarını proleterlerin özgürleşmesinin temel dayanakları olarak savundu.
 
Kautsky’nin makalesinden on yıl önce, Almanya'nın barları, baskıcı Sosyalist yasalar ya da etkinliğini azaltan "sosyalist karşıtı yasalar" sırasında, SPD için sosyal tabanını inşa etmede çok önemli bir alan sunmuştu. Buralar, aslında, başlıca sosyal alanlar, kendi daireleri herhangi bir boş zaman geçirmek için oldukça sıkış tıkış olan işçiler için kolektif "proleter oturma odaları" idi. Ondokuzuncu yüzyıl Almanya'sında bira gerçekten yeni ve meydan okuyan bir sınıf hareketinin motor yağlama yağı idi.
 
LİKÖRLER - SCHNAPPS
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Almanya'daki işçi sınıfı alkol tüketimi ülke ekonomisindeki gelişmelerle yakından bağlantılıydı. Alman Konfederasyonu'nun en büyük ve en güçlü devleti olan Prusya Krallığı'ndaki 1807 ortaçağ köylülerinin kurtuluşu, Alman sanayileşmesini 19. yüzyılda kolaylaştıran en önemli ön şartlardan biriydi. Bununla birlikte, daha az bilinen, Prusyalı köylülerin, çok büyük paralara soyluların büyük mülk sahiplerinden özgürlüklerini satın almak zorunda kalmalarıdır. Toprak sahipleri, ülkenin ilk kırsal endüstrilerinden biri olan likör damıtevlerini kurmak için bu ödemelerden gelen sermaye akışını kullandılar. Yatırım, topraklarında yetişen tahıllar meşhur sert likörün ana maddesi olduğu için doğal olarak toprak sahiplerine düştü. Üretim araçlarının sahipleri için, likörü damıtma sadece fazla artı değer anlamına geliyordu.
 
Sonuç olarak likör, Almanya'nın ondokuzuncu yüzyıl ilk sermaye birikimi dalgasının en önemli maddesini temsil ediyordu. İçki, feodal lordlardan tarım kapitalistlerine dönüşen, "Junkers" adıyla anılan Elbe nehrinin doğusundaki asil toprak sahipleri tarafından üretildi. Ancak, likörler, çiftlikler ve lokal işyerlerinde proleterler tarafından büyük ölçüde tüketildi. Daha sonra, on beş saate kadar olan kısıtsız iş günlerinin yaygın olduğu büyük Alman şehirlerinin büyük fabrikalarında da popülerlik kazanacaktı. 
 
Bugün bu döneme baktığımızda, insanların bu inanılmaz fiziksel strese nasıl dayanabildiklerini hayal etmek neredeyse imkansız. Açıkça söylemek gerekirse cevap, likör idi. İş yerinde alkol içmek, 19. yüzyılın başlarında hiçbir şekilde yasa dışı değildi, ama aslında normu temsil ediyordu. İçki, işçilerin duygularını ve zamanın geçişinin bilinirliğini köreltti ve onları çelik üretiminin yarattığı dayanılmaz ısıya ya da kışın dışarıda çalışırken ki yakıcı soğuğa karşı duyarsızlaştırdı. 
 
İşverenler işçilerinin işte sarhoş olmalarını açıkça desteklediler. Alkol vücudun doğal uyarı sinyallerini uyuşturdu ve patronlara işçilerin emek güçlerini en son damlasına varıncaya kadar sıkmak için olanak sağladı. Aynı zamanda, genelleştirilmiş alkolizm, proleter dayanışma üzerinde feci bir etki yaptı ve grevlerin önlenmesinde son derece etkili oldu. İşverenler için alkol aynı zamanda yararlı bir ek gelir kaynağını temsil ediyordu - sadece Junker'ler pay alanlar değildi, birçok patron da artık işyerinde sert içki satıyordu. Esasen, sektörün her kolu düzenlemeden para kazanmayı başardı. Çoğu zaman, işverenler işçilerin ücretlerinin bir parçası olarak doğrudan doğruya schnapps dağıttılar.
 
ALKOLİZMLE SAVAŞMA . . . BİRA İLE?
 
Bu koşulların ahlaki ve etik bakış açısı göz önüne alındığında, çalışan nüfus arasında gerçek bir “likör vebası” olduğu şikayetlerinin on dokuzuncu yüzyılın başlarında yaygın hale gelmesi şaşırtıcı değildir. İlk Alman içki bırakma hareketi, kilise ve orta sınıf çevrelerinde kök salarak 1830 yılında ortaya çıkmaya başladı. Ancak hareketin talepleri her zaman üreticilerden ziyade likör tüketicilerine yöneltildi. Ataerkil ve devlet dostu karakteri çoğu işçiyi kuşkulandırdı - çok az etkisi oldu ve başarısız birleşik bir Alman cumhuriyeti yaratma girişimi olan 1848 devriminden sonra da kolu kanadı kırıldı.
 
Demokrasi bocaladıkça kapitalizm uçmaya başladı ve 1850'den itibaren ülke büyük bir sanayileşme dalgasına maruz kaldı. Üretim ilişkilerinin bu dönüşümü ile birlikte Almanya'nın alkolik üstyapısında da değişiklikler meydana geldi. Nitekim, vasıfsız işgücüne dayalı ilk geniş kapsamlı sermaye birikim dalgası tükeniyordu ve ülkenin imalat sanayisi daha karmaşık görevler için vasıflı işçilere giderek daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Bu vasıflı işçilerin yeni keşfedilmiş vazgeçilmezliği onlara sadece etkili grev yapmalarını sağlamadı aynı zamanda içme alışkanlıklarını da değiştirdi.
 
Oldukça basit bir şekilde, modası geçmiş geleneğin proletaryası artık ağır makineler, lokomotif motorlar ve hassas aletler içeren dünya piyasasına ayak uydurmak için gerekli olan üretim türlerini kıvıramadı. Özellikle mühendislik ve metal işleme endüstrileri, çalışanlar en azından biraz ayık olduğunda gelişebilirdi. İşçilerin kendileri de bir dereceye kadar ılımlı olmakla ilgileniyordu: Kendi sağlıkları ve çalışma yeteneklerinin sürdürülmesinin yanı sıra büyüyen siyasi örgütlenmeleri de belli bir düzeyde söz sahibi olmayı gerektiriyordu.
 
Çok geçmeden, likör ve alkolizmle mücadelede beklenmedik bir müttefik ortaya çıktı: bira. Pilsen birası gibi biraların ortaya çıkışı 1870'lerin başında içeceği daha yaygın hale getirdi. Pilsen birası dayanıklıydı ve günlerce bozulmadan kalabiliyordu. Bu şekilde depolanabilir ve nakledilebilirdi ancak mayalamak için soğuk yer gerekliydi- geleneksel Bohemia mağaraları gibi. Ne var ki elektrikli soğutma sistemlerinin icadı, bu özel içeceğin proletaryanın çalıştığı ve içtiği yerler olan Berlin, Dortmund ve Hamburg şehir merkezlerinde üretilmesine izin verdi.
 
İşyerinde bira, çok daha yavaş bir içme hızına ve işçilerin fiziksel koordinasyonunu tamamen engelleyen likörlerin aksine çok daha fazla kontrollü hafif bir sarhoşluğa imkan verdi. Böylece içilen bira patronlar tarafından da hoş karşılandı ve likörlere bir alternatif olarak pazarlandıkları büyük fabrikalarda tekrar doğrudan satıldı. 
 
İçme alışkanlıklarındaki değişiklik, işçi sınıfının büyüyen bir segmentinin daha yavaş ama daha pahalı birayla sarhoş olmasının sağlanması için gereken adımların atılmasıyla daha kısa çalışma saatleri ve ücret artışlarıyla ödüllendirildi. Daha ucuz alternatif olan schnapps, düşük ücretli işçiler arasında ve özellikle de sefil çalışma koşullarının yaygın olduğu yerlerde geçerli olmaya devam etti. Örneğin 1907'de Potsdam'daki bir hükümet müfettişi, tuğla fabrikalarındaki likör tüketiminin günde iki litreye ulaşmaya devam ettiğini tespit etti. İşyerinde kazaların önünü kesen düzenlemelerin yavaş yavaş yürürlüğe girmesi, işyerinde alkolün yasaklanması ve hem bira hem de likörlerin özel alanlara sürgün edilmesi 1900'lü yıllarda ancak mümkün oldu. 
 
Daha kısa çalışma saatleri, ücretli işçiliğin ve uyku ve yeme gibi fiziksel ihtiyaçların artık işçilerin tüm günlerini kaplamadığı anlamına geliyordu. Boş zamana benzeyen bir şey - o zamana kadar tamamen bilinmeyen bir kavram - ortaya çıkmaya başladı. Ama insanlar bu zamanı nerede geçireceklerdi, ve nasıl? Bütün ailelerin çoğunlukla bir odada birlikte yaşadıkları proletaryanın sıkışık daireleri pratik bir seçenek değildi. Sonuçta, bu geçerli düzenleme en azından erkek aile üyelerinin günlerini başka bir yerde geçirecekleri varsayımına dayanıyordu.
 
Çalışan erkekler, yeni kazanılmış yüksek ücretlerini yatırma fırsatının yanı sıra bu bilinmedik boş zamanı öldürmek için köşedeki barda bir yer buldular. Barlar, işçi sınıfı dairelerinden mahrum proleterin oturma odasını temsil ediyordu. Barlar sadece alkol alma alanları değildi, aynı zamanda, özellikle de sendikaların ve SPD'nin toplantılar düzenledikleri “parti barında” ya da Parteikneipe'de biraraya geldikleri ve iletişime geçtikleri yerlerdi. Burada grevler ve hatta devrimler planlandı: 1918'in Kasım Devrimi'nin ya da Alman monarşisine son veren işçilerin ve askerlerin ayaklanmasının yapıldığı toplantıların bazıları Berlin barının dumanaltı olmuş arka odalarında organize edildi.
 
KAPİTALİST DEVLETE KARŞI SOSYALİST BARLAR
 
Almanya’nın sayısız siyasi örgütleri ve topluluk dernekleri ile toplumca kabul edilmiş tutum ve davranışlara isyan eden işçi sınıfı kültürü, büyük ölçüde ülkenin tavernalarında gelişti. Yaşanabilir alternatiflerin yokluğu nedeniyle, içki yasağı yanlısı gruplar bile buralarda toplanmaya mecbur kalıyordu. Bununla birlikte, Schapps, aynı anda içkicilerin tartışmalarda yer almasına izin verirken çoğunluğun çok daha rahat bir hızda tüketime olanak sağladığını hissettikleri bir içecek tercihi olarak biraya göre uzun zamandır arka planda kalmıştı. 
 
Bar, aynı zamanda, işçi partilerinin Alman devletinin büyük çaplı baskısına uğradığı ve sendikaları yasakladığı 1878-1890 arası anti-sosyalist yasalar döneminde işçi hareketi için de hayati bir sığınaktı. Sadece bireysel sosyalistlerin parlamento için adaylığını koymasına izin verildi - herhangi bir kolektif örgütlenme bastırıldı. Bununla birlikte, hareket, içki içmek için uğrayan politik olmayan erkeklerin tartışmalara çekildiği ve devletin baskısı çoğunu radikalleşmeye iterken bir taraf seçmeye zorlandığı yerel barlarının arka odalarında nispeten zarar görmeden yasağı atlatmıştı. On iki yıl sonra anti-sosyalist yasalar yürürlükten kaldırıldığı zaman, sosyalist hareket barlardan kamusal alana doğru daha güçlü ve birleşik olarak ortaya çıktı: Bu büyümeyi yansıtan 1890 Erfurt Programı, partinin (SPD) ilk kez Marksizme bağlılığını açıkça savundu. 
 
Dikkatli okuyucular, önceki bölümde “çalışan erkeklerin” formülasyonunu kullanmamı fark edeceklerdir. Gerçekten de, endüstriyel Almanya'nın işçi sınıfına ait barları neredeyse tamamen bir erkek dünyası idi. Ekmek kazanan olarak erkek işçi ve evkadını olarak çalışan kadın ile birlikte klasik iş bölümü inatla sürüp gitti. Tavernalar sık sık emekçi sınıfının erkekleri için ailelerinden ve yurttaşlık sıkıntılarından kaçışı temsil ediyordu; ücret artışlarına ve yeni serbest zamana rağmen, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında birçok proleter, yoksulluk sınırının etrafında dolaşmaya devam ediyordu. 
 
Ayrıca kadınlar da, özellikle de krizler sırasında ve kocalarının maaşı evi geçindirmeye yetmediğinde, çalıştılar. Ancak "fabrika kızları" da işyeri sıkıntılarını alkolle haffifletmiş ve içki vebasının asla sadece seyircileri olmasalar da, barların ılımlı alkol tüketimini kurumsal hale getirmesinin dışında bırakılıyorlardı. Kadınların barlardan dışlanması, nesiller boyunca kadınların eşitliğini ve Alman işçi hareketine entegrasyonu önleyen faktörlerden biriydi. Sosyal Demokratlar ve diğer işçi partileri kendi platformlarında eşit hakları benimseseler ve kadınların oy verme hakkını kabul etseler de, hareketin merkezi örgütsel alanı olan Parti barlarından dışlandıkları sürece, kaçınılmaz olarak en önemli tartışmalardan mahrum edildiler. Tavernalar, kesin olarak kararsız bir karakter sergiledi: hareketi birlikte tuttular, ama aynı zamanda işçi sınıfının yarısını dışladılar.
 
1880'lerde, şehirlere göç eden kırsal kesim proleter kitlelerin yanı sıra  vasıfsız ve düşük maaşlı işçiler arasında yaygın olan korkunç alkolizm içki bırakma hareketinin rönesansını tetikledi. Yeni tıbbi araştırmalar önde gelen birkaç Sosyal Demokratı, 1890'daki alkol karşıtı “Zürih Çağrısı” altına imza atarak, ilk defa hareketin taleplerini desteklemeye itti. Sosyal Demokrasinin yasallaştırmasını izleyen ilk ve en önemli siyasi tartışmalardan biri, sadece alkol kullanmayanların partiye katılmasına izin verilmesini talep edecek kadar ileriye giden aşırı uçtakiler ile birlikte, alkol sorunu etrafında böylece gelişti. 
 
Bu sekter fikirlere SPD’nin baş teorisyeni Karl Kautsky karşı çıktı. Alkolün proleter dayanışması üzerindeki korkunç etkilerini eleştirmesine ve “işçi sınıfının düşmanı” olan likörleri özellikle hor görmesine rağmen parti barlarını hevesle savundu: "Kendisinden öyle kolayca zorla alınamayan proletaryanın politik özgürlüğünün tek siperi tavernadır . . . Eğer Alman işçileri topluca tavernalardan uzak durmak için ikna etmede . . . içki bırakma hareketi başarılı olursa, sosyalist karşıtı yasaların hiçbir zaman yanına bile yaklaşamayacağı şeyi başarmış olacaklardır: proletaryanın birleşmesinin yıkımı."
 
KARARINDA OLMA
 
Kautsky, taverna ve barlara dayalı parti çoğunluğuna razıydı. İçki bırakma yanlısı SPD azınlığı, taleplerini dayatmada başarılı olamadı ve sonuç olarak ayrı şekilde "İşçilerin İçki Bırakma Derneği," olarak kendini örgütlemek zorunda kaldı. İçki bırakma hareketi, pek çok durumda işçi hareketi içinde endişelerini dile getirmeyi başardı, ancak politik ajitasyon, daha fazla içilebilen bir düzenlenme modeline yol açmıştı.
 
Bununla birlikte, sosyalizmin gerekli bir ön koşulu olarak alkolden tamamen vazgeçilmesi talebi, işçi sınıfının ezici bir çoğunluğu tarafından büyük oranda reddedilmiştir. 1913 yılında içki bırakma hareketinin merkezi organı olan Der abstinente Arbeiter'ın abone sayısı sadece 5.100 sayısını bulurken, Sosyal Demokrat barmenler ve taverna sahipleri için sektörel yayın olan Der freie Gastwirt 11.000 civarında kişi tarafından okunuyordu. Bu barmenlerin her birinin yanı sıra dolu bir bar resmi çizme, o sırada hareketteki kuvvet dengesinin oldukça net bir resmini veriyor.
 
SPD 1909'da genel bir boykot çağrısı yapmaya karar verdiğinde biraya saldırmaktan imtina etti. Büyük oranda Doğu Elblileri ve devleti ülkenin öncelikli likör dağıtıcısına çeviren ve yapay olarak fiyatları yüksek tutan, Almanya'nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck tarafından zorla dayatılan likör tekeli gibi politik imtiyazlarını hedef aldılar.
 
Burada çatışma çizgileri açıktı: likörlerin arkasında tarım sermayesi ve devletin güçleri dururken, bira 1870'lerden beri sosyalist hareketin hızlı yükselişinde yararlı bir motor yağı olduğunu kanıtladı. Alkol sorunuyla uğraşmakta parti siyasi bir keskin zeka sergilese de, bira, SPD kapitalist savaş girişimini desteklemeye karar verdiği zaman, 1914 Ağustosu'nda ortaya çıkan vahim parti krizini önlemekte maalesef yeterli olmadı. Pek çok solcu işçi bu hamle ile şaşkına çevrildi ve liderlerinin sarhoş olduklarını farz ediyordu - yazık ki, çok daha ayık çelişkiler nihayetinde oyunda bulunmaktaydı.
 
1933'ten 1945'e kadar iktidardaki Naziler, SPD ve Komünistlerin parti barlarını ezecekti. Bazı çağdaşlar, Hitler'in 1933'teki baskısının 1871'de Bismarck'a benzemesini bekleseler de, durumu tamamen yanlış tanımladılar; Nazi baskısı şimdiye kadarkiler içinde en şiddetli olandı. 1950'lerde Batı Alman Sosyal Demokratları yeniden örgütlendi, ancak işçi çevreleri, savaş sonrası Marshall Planı ekonomik patlamayı besledikçe, yükselen tüketimcilik karşısında erozyona uğramaya başladı. Tarihte ilk kez işçiler, onları uzak sosyalist bir geleceğe yöneltmek için maddi kazançlara sahip olmak yerine tüketiciler olarak somut olanları elde edebilirlerdi. Sonuç olarak, Alman işçi sınıfı kültürünün ve sosyalist politikaların giderek daha da fazla bağları koptu. Proleter oturma odası olarak adlandırılan bar, işçiler sonunda kendi evlerinde boş zamanlarını harcayabildiği için, yerini bir tür bireysel özelleştirmeye bıraktı.
 
Bugün, Stammtisch olarak adlandırılan, köşebaşındaki bardaki haftalık müdavim masası çoğunlukla muhafazakarlığa ayrılmıştır ve Sol'un popüler kültürü uzun zamandan beri başka yerlere göç etmiştir. En azından bunu, Nazizmin yükselişini önlemede başarısız olmuş ya da Nazizmi desteklemiş ailelerinin neslinin kurallarından kendilerini uzak tutmaya ve ayrılaşmaya çalışan, 1960'ların solcu, öğrenci tabanlı karşıt kültürünün çoğunlukla güçlü etkisine borçlu değildir. Ama aynı zamanda politik ve sınıf çevrelerinin parçalanmasına yönelik küresel bir tarihsel eğilimi de yansıtıyordu. Bununla birlikte, bunun kaçınılmaz bir gelişme olması gerekmez. Ondokuzuncu yüzyılda bile, Sosyal Demokratların benimsediği aktif yaklaşım, proleter boşlukları politik olanlara dönüştürmek için çok önemliydi. Nihayetinde Kautsky tarafından övülen parti barı pasif tüketimin değil, politik örgütlenmenin sonucuydu.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)
 
 

FACEBOOK SAYFAMIZ