Özgürlük

MIKE DAVİS'LE SOSYALİZM VE KAPİTALİZMİN SUÇLARI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

 
(ç.n.: Şiddet ister vücuda ait ayrılmaz bir parça olarak isterse de vücudun kendisi olarak görülsün, hangi sistem içerisinde olursa olsun şeyler politika ile çakıştırıldığı sürece şiddet -ve diğer yandan uğruna ölme ve öldürme- meşru kılınır. Kapitalizmde bu, yeni pazar ve kaynakların sömürülmesi adına yapılır. Reel sosyalizmde iktidarın mutlak gücünü kaybetmeme adına yapılır. Bir tanesi bireyi sınıfın üzerine koyar, bir diğeri ise sınıfı bireyin üzerine koyar. Sınıf da birey de politikalarını meşrulaştırmanın bir aracı olarak işlev görür. Ve ulusal olan -modern devlet öncesi dini olan- politikayla kesiştiği sürece de uğruna ölmek ve öldürmek içsel bir hal alır. Oysa merkeze konması gereken ne birey ne de sınıftır. Adı üstünde bilimsel sosyalizmdir. Bilmi gitmiş sosyalizmi kalmıştır. Olması gereken insanın kendini geliştirme potansiyelini kullanma hakkının birilerinin çıkarları uğruna politika vasıtasıyla elinden alınması, insanın kendi kendini geliştirebileceği boş zamanının çalınması, insanın insanı sömürmesi. Sosyalizm devlet iktidarını, dolayısıyla politikayı ele geçirme mücadelesi değildir. Sosyalizm sadece ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırma mücadelesi de değildir. Sosyalizm sınıfları, yani politikayı ortadan kaldırma mücadelesidir. Günümüzde politika ile çakıştırılan bir şeyin ne kadar tehlikeli olabileceğine en güzel örnek milliyetçiliktir. Bilimsel olarak kanıtlanmasına, 1789 Devrimi öncesinde hiç bir millet ve milliyetçi olmamasına [Hollanda bir istisna, çünkü burjuva devrimi daha önce meydana gelmiştir.] ve tüm bunlar sonradan uydurulan tanımlamalar olmasına rağmen burjuva sınıfının egemen kültürünün "hayali cemaatleri" olan milletlerin tarihi insanlar tarafından ezeli olarak algılanmaktadır. Milattan önceki yıllarda adlı adınca Türklerden, Türk dilinden ve Türk milletinden bahsedilmektedir. Oysa tüm bunlar bilimsel değildir, bahsi geçen dönemlerde böyle tanımlamalar yoktur; olması da mümkün değildir, çünkü "milletleri yaratan milliyetçilerdir". Diğer bir deyişle, burjuva sınıfıdır. Devlet iktidarını tesis ve muhafaza edebilmek için de milliyetçiliği politik olanla çakıştırmıştır. Bir şey de politik bir kimlik haline getirilirse, yasalar, kanunlar, devlet, eğitim ve tüm üst yapı kurumlarıyla zehirli kimliğini insanlara meşru bir kılıf içerisinde zorla dayatır. Aileyle, okulla, işyeriyle, anneyle, babayla, arkadaşla, kitapla, diziyle, filimle akla gelebilecek her şeyle dayatır. Çocukluğunuzdan ölümünüze kadar nasıl bir milliyetçilik ile zehirlendiğiniz buna en güzel örnektir. Nihayetinde yaratılan biz ve bizden olmayanlar olur. İnsan merkezden alınır yerine milletler ve milliyetçilik, dinler ve ümmetçilik konur. Geride kalan ise, politika ile soyup soğana çevrilen, sömürülen, varlığını milletin varlığına armağan eden insanların ölü yığınlarıdır. Suriye'dir, Yemen'dir, Afganistan'dır. Dini ve Milli çıkarlı savaştır, kandır, gözyaşıdır.) 

 

Onlarca yıl sosyalizmin ölü sayılarını dinledik. Lakin kapitalizmle nasıl karşılaştırılır? Mike Davis, Stalin'i, Mao'yu ve kapitalizmin ondokuzuncu yüzyıldaki en parlak günlerinin sarsıcı katliamlarını tartışıyor.
 
 

Çin hükümeti, Büyük İleri Atılım sırasında memurları taşraya gönderirken. Wikimedia Commons.
 
 
Bu yazın gerçekleşen seçim dalgası ABD sosyalist soluna alıştığımızdan çok daha büyük bir dinleyici kitlesi kazandırdı. Sadece siyasi fikirlerimizin olağanüstü şekilde geniş kitlelerce duyulmasını elde etmedik, aynı zamanda ideolojik düşmanlarımızı da ürküttük ve sonuç olarak retorik cephaneliklerini iyice gördük.
 
Onların argümanlarının çoğu tanıdıktır. Onlarca yıldır, sosyalistleri baltalamak için en popüler yöntemlerden biri, Stalin’in Rusya'sı ve Mao’nun Çin’inde meydana gelen mezalimlerden medet ummaktır. Büyük Çin Kıtlığı ve Stalin yönetimi altındaki Sovyet kıtlığı gibi korkutucu dönemler, sosyalizmin hiçbir zaman işe yaramayacağının ve sosyalizme kalkışmanın çok tehlikeli olduğunun kanıtı olarak parmak sallanarak gösteriliyor; bu yüzden kapitalizmle daha iyi durumdayız.
 
Mike Davis’in Geç Viktorya Dönemi Soykırımları adlı kitabı, bu hikayeyi önemli ölçüde karmaşıklaştırıyor. Kapitalizmin kendisinin muazzam miktarda ölüleri var. Eğer kıtlıklar, küresel ekonomik sistemin uygunluğunu ölçmek için kullandığımız bir ölçütse, o zaman kapitalistlerin cevaplaması gereken çok şey var.
 
Jacobin'de Megan Day, Davis'le, kapitalizmin tarihsel suçlarının sosyalizmdekilerden nasıl ayrıldığını ve her zamankinden daha çok vahşi kapitalizm çağında aralarındaki farklılıklardan nasıl bahsedildiği hakkında konuştu.
 
 
 
 
1870'lerin Hint kıtlıklarını bana anlatsanıza.
 
Güney ve Doğu Asya'nın geçimini sağlayan çok sayıda köylülerinin şirketleştirilmesi kesinlikle dehşet vericiydi. Söylentiler bölgeden bölgeye farklılık gösterdi, fakat sonunda ölü miktarı devasa boyuttaydı. Hindistan, kısmen, en dramatik örnektir, çünkü İngiliz liberalizminin gözü açık nöbetinde gerçekleşti.
 
1870'lerde İngilizler, Hindistan'da ihracat ürünlerini iç tarım bölgelerinden kıyıya taşıyacak şekilde tasarlanan kanallar ve demiryolları konusunda büyük bir kalkınmaya parasal destek sağladılar. Ayrıca, ABD İç Savaşı ve bunun sonucunda ortaya çıkan pamuk kıtlığı sırasında acil ihtiyaç haline gelen pamuğu yetiştirmek için büyük ölçekli tarıma öncülük ettiler.
 
İngilizler, demiryolları yüzünden artık Hindistan'da kıtlıkların olmasının imkansız olduğunu iddia ettiler. Ve geçmişte Hindistan'ın ciddi kıtlıkları vardı, gerçi Çin gibi, ülkenin başka yerinden gelen iyi mahsullerle bir bakıma telafi edilmeyen bir kıtlık asla olmadı.
 
Böylece İngiliz, artık demiryollarımız var, su baskınları ya da sellerle etkilenen bölgelere başka bölgelerden artığı tane tane taşıyacağız, dedi. Art arda muson yıkımları ve Batı ve Güney Hindistan'da kıtlıklar olan 1876 yılında gerçekte olan şey, demiryollarının tahılı kıtlık bölgeleri dışına çıkarmak için kullanıldığıdır. Yerel hububat piyasası büyük ölçüde özelleştirildiğinden, tahıl tüccarları kıtlık bölgelerinden tahıllar çıkardılar ve fiyatların yükselmesini beklemek için demiryolu merkezlerinde stokladılar ve vurgun vurdular.
 
Köy ve kasaba seviyesinde, yüzyıllarca süren kuraklıkla mücadele, geçimden sorumlu olan her türlü yerel soyluluk ile birlikte köyün ataerkil ilişkileri yoluyla yönetilen yerel su depolama sistemlerine, küçük rezervuarlara ve benzerlerine yol açmıştı. Dolayısıyla Babür Hanedanlığı [1526-1857] yönetiminde, kıtlıklar gerçekleşse de, ondokuzuncu yüzyılın devasa ölçekteki kıtlıklarına mahkum olmamıştı.
 
İngilizler geldiğinde, yerel su depolama sistemini tamamen arka plana attılar. Tabii ki yerel soyluların çoğunu yerinden ettiler ve tohum satın alan ve pahalıya satmak için ucuza tahıl alan tüccarlar ve tefeciler çoğu zaman köy seviyesinde bir güç haline geldi. Kıtlıklar baş gösterdiğinde, açlık çeken köylülerin sıkıntısını hafifletmek yerine daha çok tahıldan vurgunculuk yapmaya çalışma eğilimindeydiler.
 
Bununla birlikte bu, piyasanın işleyişine ne olursa olsun müdahale etmemeli diyen bağnaz, dogmatik İngiliz inancı idi. Piyasa en nihayetinde kıtlığa çare bulmak için işlemeli. İrlanda nüfusunun yaklaşık beşte birinin doğrudan aç kalmasına ve ölümüne yol açan 1840'larda İrlanda'da uyguladıkları ile aynı politikadır. İrlanda'nın sığır ve at ihraç ettiği zamanlarda İrlanda'nın batısındaki insanlar yamyamlık yapacak kadar düştüler.
 
Sadece isteksiz olarak ve Hindistan'daki İngiliz yönetimi içerisindeki radikal eleştiriler sebebiyle, beslenmek için çalıştığınız yerlerde kurtarma sağlandı. Fakat, genellikle ağır iş gücüne ihtiyaç duyan demiryolu inşaat ve kanal açma projeleri olan yardım merkezlerine insanların yürümesini gerektiren hepsinin içinde en  işkenceli olanını seçtiler.
 
İnsanlar evlerinden yirmi beş, otuz, bazen kırk mil yürüyüş yapmaya zorlandı ve insanlar inşaat sahalarında ve yol boyunca sinek gibi öldüler. Zaten çok yetersiz beslenmişlerdi ve bu mesafeyi yürüyebilecekleri ve daha sonra ağır işi üstlenebilecekleri beklentisi basitçe insanların kaçınılmaz sonu oldu. Afrika kolonilerindeki zoraki ve zorla çalıştırma sistemine ya da İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi halkını ve diğer pek çoklarını kelimenin tam anlamıyla öldüresiye çalıştırdıkları Alman uygulamasıyla çok benzerdi. 
 
Ve sonra her şeyin ötesinde İngiliz İmparatorluğu'nda Hindistan'ın rolünü anladınız - Britanya'nın ondokuzuncu yüzyıl ekonomisi için çok önemliydi. İngiltere, dünyanın diğer bölgelerinde bir ticaret açığıyla karşılaştı, ancak Hint ihracatıyla bunu telafi etti.
 
Hindistan, aynı zamanda, İngilizlerin büyük bir ordu kurmaya gerek kalmadan, Asya'ya, Afrika'ya ve nihayetinde I. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’ya büyük birlikler göndermesine izin veren Hindistan Ordusu’na da ödeme yaptı. İngiliz profesyonel ordusu çok küçüktü. Önemli avantaj sağlayan Hindistan'dı.
 
Dolayısıyla bu bir vergilendirme şekliydi, köylülerden gelir alındı ve yerel su depolama, tarım araçları veya eğitimde yatırım şeklinde bir karşılığı yoktu. Aynı dönemde, sömürgecilikten kaçıp kurtulmasına imkan sağlayan şeylerden bir olan ilkokul eğitimine oldukça etkileyici gerçekten yatırım yapan Tayland ile karşılaştırın.
 
Yani bütün bu şeylerin biraraya gelmesi - özel tahıl piyasası, isteksizce yapılan ve sonunda tahrip edici olan ev dışındaki kurtarma sistemi ve köylerin artık aynı altyapıya veya kaynaklara sahip olmaması gerçeği - bazı yerlerde sekiz ila on iki milyon insanın ölümü ile sonuçlanan, bir kuraklıktan doğan kıtlığa sebebiyet verdi. 
 
Ve aynı şey 1890'ların sonlarında, ilkinden daha büyük ya da büyük oranda tekrarlandı. Nathaniel Hawthorne’nin oğlu olay yerindeki Amerikalı muhabirlerden biriydi. İngiliz politikasının, piyasalara olan güveninin ve insanların açlık çektiği bölgelere kolayca yiyecek göndererek onları kurtarmadaki isteksizliğini, milyonlarca insanı açlığa mahkum ettiğini epey detaylı şekilde anlattı.
 
1870 ve 1890'lardaki kıtlıklar nedeniyle, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, nüfus artışı bazı bölgelerde çok yavaşladı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1948'deki Bağımsızlığa kadar da düzelmedi. Hindistan her zaman kalabalık bir ülke olarak tasvir edildi, ancak bunlar çok büyük ölçekli felaketlerdi. Bölgesel olarak, nüfus kaybı ve üretken kaynakların yıkımı bakımından  Ortaçağ Avrupası'ndaki Kara Ölüm dönemi, hatta Moğol istilaları ile eşdeğerdir.  
 
Fakat bunlar, modernlik içindeki en güçlü sanayi ulusunun kasıtlı politikaları yolu ile ve gözetiminde gerçekleşti. Hintlilerin kendi vergileriyle ödedikleri modernleşme sıradan Hintlilere çok az şey verdi ya da hiçbir şey vermedi. Aslında, çevresel bir olayı kitle ölümlerine yol açan kıtlığa dönüştüren, tahılda spekülatif bir piyasanın kışkırtılmasının ters etkisi vardı. 
 
Aynı çevre olayı, El Nino olarak bilinen, Pasifik Okyanusu üzerindeki rüzgarların ve yüzey sıcaklıklarının değişimi, aynı zamanda, 1876'da başlayan Çin'de bir kıtlığa yol açtı. Bu kıtlık, küçük coğrafi bir bölgede aynı zaman zarfında milyonlarca insanı öldürdü.

Geç Viktorya dönemi Katliamları bu kıtlığın bazı tüyler ürpertici tasvirlerini içerir. Örneğin, açlık doğal olarak Çinli insanların çaresizlikten hırsızlık yapmalarına sebep oldu; yetkililer bu açlık çeken hırsızları, yavaş yavaş açlıktan öldükleri "ıstırap kafesleri"ne kilitlediler. Bir deri bir kemik kalmış insanlar yattıkları yerde öylece bırakılır ve köpekler tarafından canlı yenirdi. İnsan eti sokaklarda açıkça satıldı. Ebeveynler çocuklarını başka bir aç çiftle, kendi çocuklarını öldürmeye ve yemeye katlanamayacakları için değiştirirdi.
 
Bu kıtlığa yol açacak ne oldu?
 
Çin, on sekizinci yüzyılda kesinlikle istisnai idi. Sadece dünyanın en büyük toplumu değil, köylülerin yaşam hakkının devlet tarafından az ya da çok garanti altına alındığı tek toplumdu. 
 
Hindistan gibi Çin'in de, bir bölgesi tahıl açığı verirken diğer bölgesi tahıl fazlası veriyordu. Güney Çin genellikle taşkınların kurbanıdır, ancak Çin'deki çevre sorunlarının çoğu Kuzeyde, Sarı Nehir havzasında yoğunlaşmıştır. Bu dengesizlik ile başa çıkmak için Çinliler, büyük ihtimalle Çin Seddi'nden çok daha fazla insanın inşa etmek için mesai harcadığı bir şey inşa ettiler; yani, Büyük Kanal.
 
Büyük Kanal, Orta Çin'i, Yangtze'yi, Kuzey Çin'e, Sarı Nehir havzasına bağladı. Ve bu, Kuzey'deki zorluk zamanlarında çeltiklerin Güneyden Kuzeye sevk edilebileceği anlamına geliyordu. Ve eğer Güney'in sorunları varsa, kuzeyden güneye doğru darı ve buğday sevk edilebilirdi.
 
On sekizinci yüzyılda bu, tahılları taşıyarak büyük ölçekli birkaç kuraklığın milyonlarca olası kurbanlarıyla birlikte kıtlıklara dönüşmesini önledi. Çinliler, Hindistan'da İngilizlerin tersini yaptılar. İngilizler açlık çeken insanları işyerlerine kilometrelerce uzağa yürüttüğü yerde, Çinliler herkesin evde kalmasında ısrar ettiler ve çalışmak için hiçbir zorunluluk olmaksızın insanları kurtaran çok yönlü bir sistemleri vardı.
 
İkincisi, Çin'de her bölgede tahıl depolama siloları vardı. Yerel yüksek memurun en önemli görevlerinden biri, tahıl ambarlarını tam olarak tutmak ve tahılların çalınmasını veya satılmasını vb. önlemekti. Çinli tahıl ambarları o kadar etkileyiciydi ki, yüzyıllar sonra Amerikan Yeni Düzen'i sırasında Roosevelt’in başkan yardımcısı Henry Wallace, Çin sisteminden esinlenerek "sürekli standart sistem" fikrini önerdi.
 
Genel olarak, on sekizinci yüzyılda Çin dünyanın en etkili kamu hizmetine sahipti. Büyük ölçekli çevresel olaylarla başa çıkmak ve kıtlığa çare bulmak için kendi kapasitesi eşsizdi. Avrupa ülkelerinde, bu hiç de böyle değildi. On sekizinci yüzyılın başında birkaç milyon Fransız açlıktan ölmüştü ve devlet neredeyse tamamıyla pasif idi. Ve 1840'larda, tabii ki İrlanda, sıkıntıdan kurtulmak için bol tahıl kaynaklarına rağmen açlık çekiyordu.
 
Bu yüzden Çin oldukça istisnai idi. Fakat, Avrupa ülkelerinin Çin'den imtiyazlar koparmasıyla, Afyon Savaşları ile durumlar değişmeye başladı. Sistem yozlaşmaya başladı. Yerel yüksek memurlar sık sık yolsuzluğa bulaştılar ve tahıl ambarlarını satıp boşalttılar. 1860'lı yıllarda Çin, içlerinde en büyüğü Taiping İsyanı olan, belki de dünya tarihinin en kanlı üç iç savaşını yaşadı. 
 
Çin devasa bir krize sokuldu ve krizin verdiği en büyük hasarlardan biri de Büyük Kanal'ın bakımıydı. İsyancılar bir kanalın bir kısmını ele geçirdiler ve esasen Büyük Kanal'da korsanlar vardı. Tahıl stokları ortadan kaybolmaya başladı. Çin üzerindeki emperyalizmin etkisi, devlet kapasitesinin ve on sekizinci yüzyılda çok çarpıcı, neredeyse görülmeye değer kıtlıkla başa çıkma altyapılarının ve politikalarının dağılmasına merkezi olarak katkıda bulundu. 
 
Ölü sayısı, neredeyse tamamen yağmursuzluk çeken Güney illerinde özellikle yoğunlaştı. Erişilmesi zor bölgelerdi. Kuraklık başladıktan hemen sonra, tahıl ambarlarının boş olduğu keşfedildi.
 
Bazı ilçelerde tam anlamıyla yeryüzünden silinme olayı haline geldi. Bazı ilçelerde nüfusun dörtte üçünün ve hatta yüzde 90'ının açlıktan ölmesinden bahsediyoruz. Normal olarak kıtlıklarda tüm popülasyonlar taşınacaktı ancak bu durumda insanlar çok güçsüzdüler ve makul yürüme mesafesi içindeki her yer de kıtlıktan etkilenmişti; hiçbir seçenekleri yoktu. Aslen kapana kısıldılar ve sinekler gibi ölmeye başladılar. 
 
Hindistan'da olduğu gibi, 1890'larda Çin'de başka bir kıtlık oldu. Yeniden, Çin'in o bölgesinde nüfus Çin Devrimi'ne kadar kıtlık öncesi seviyesine gelemedi.
 
Araştırmalar, Çinli köylülüğün komunistlere katılmasının ve onları desteklemesinin nedeninin bir parçasının, eyaletlerin savaş ağalarının ve takip eden birleştirilmiş ulusal hükümetin çevresel felaketleri yönetmede aciz olduklarını ortaya koydu. Nehirleri kontrol etmek ve tahıl taşımak, Çin'de hükümetler ve hanedanların meşruluğunun bir göstergesi haline gelmişti.
 
İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında yine korkunç bir kıtlık vardı. Komünistler buna karşı mücadelede çok aktiflerdi, bu da onlara saygı ve meşruluk kazandırdı. Böylece 1949'da Halk Cumhuriyeti kurulduğunda, sadece Japonlara karşı olduklarından ya da önerdikleri toprak reformları yüzünden değil aynı zamanda Çin'de kıtlığı sonsuza dek sona erdirme sözü verdiklerinden çok geniş tabanlı bir desteğin keyfini çıkardılar.
 
Bu Halk Cumhuriyeti'nin fermanıydı. Ve 1950'lerin sonunda gerçekleşen şey, Ukrayna'da Stalin ile kısmen olduğu gibi, hiçbir şekilde bir sınıfı ya da bir bölgeyi kasıtlı bir şekilde açlığa sürüklememek idi. Her şeye karşın bu kesinlikle suçtu. 
 
En üst düzey Çinli generallerden biri, Merkez Komitesi'nde kıtlıkla ilgili Mao ile karşı karşıya gelmeye cesaret ettiğinde görevden alındı. Mao, en küçük şekilde herhangi bir kıtlık olduğunu görünür bir şekilde reddetti. Bu, İngilizlerin 1870 ve 1890'ların kıtlıklarından cezai sorumlu olduklarına benzer bir şekilde, cezai sorumluluk alanına girer.
 
Kapitalizmin küresel yayılımı kıtlığı ve savaşı nasıl şiddetlendirdi?
 
Marx, Kapital'in 1. Cildi'nde ilkel birikim üzerine olan bölümünde en kolay anlaşılacak şekilde bunu yazar. Kapitalizmin temelleri, kölelik, sömürgecilik, bireysel mülkiyetin ve Avrupa köylülüğünün komünal topraklarının istimlak edilmesi ya da onlara zorla el konulması, küresel tahıl üretimi için yeni alanlar açmak adına yerli halkların yok edilmesi ve buna benzer şeylerdir.
 
1870'lerde, Marx'tan sonra, devasa otlakları buğday ekimi için elverişli hale getiren Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ova Kızılderililerinin nihai yenilgisi gerçekleşti. Ve tüm bunlar yerli halkın yok edilmesi pahasına gerçekleşti. 
 
Bu sistemin büyümesindeki hemen hemen her aşama, birtakım saldırı sonucu olan istimlak, zorla çalıştırma, yerinden etmeyi içerir. Sanayi devriminde eşsiz servet biçimlerinin yaratılmasının, fabrika işçilerinin yoksullaşması ve insanların tüberkülozdan ve iş ile ilgili hastalıklardan öldükleri bu ölümcül sanayi kentlerin yaratılması ile at başı gittiği gerçeğini hiç saymıyorum. 
 
Şimdi, sosyalistler arasında, ilkel birikimin modern kapitalizmin kendisinin ayrılmaz bir parçası mı yoksa onun kendisini oluşturan mı olup olmadığı ile ilgili meşhur bir tartışma var. Bazıları bunu reddetti, bunun kapitalizme kanlı bir giriş yapma olduğunu düşündü. Lakin, en önemli eseri "Sermayenin Birikimi"nde Rosa Luxemburg, ilkel birikimin bütünün ayrılmaz bir parçası olduğu ve yeni pazarlar ve yeni emek kaynakları açmaya ve yaratmaya devam etmek zorunda olduğu konusunda ısrar etti. Çağdaş düşünürlerden David Harvey, Lüksemburg'un fikrini paylaştı.
 
Her halükarda, kapitalist dünya sisteminde zorunlu ve özgür olmayan emeğin devam eden rolünü kabul etmeliyiz. Batı yarımküredeki kölelerin kurtuluşu ile tüm bunların sona erdiğine inanç tamamen yanlıştır.
 
Ele alınan ikinci konu savaştır. Dünya pazarının yeniden üretimi için savaşın gerekli olup olmadığı konusunda her zaman tartışmalar olmuştur. Bazı insanlar tarihin yirmi, yirmi beş yıl önce bittiğini kabul ettiler ve "Gerçekten öyle değil mi, tüm bunları aştık, Avrupa Birliği'ne bakın," dediler. İyi de, jüri kararı tam tersi olduğunu gösterir.
 
Yirminci yüzyılın savaşlarını, diğer pek çok faktörün teşvik etmesinin yanı sıra pazar ve kaynak rekabetleri doğurdu. Birinci Dünya Savaşı, neredeyse kazayla başlamış olabilir, ancak güçlerin çarpışmasıyla ilgili tüm koşullar zaten oradaydı ve birçok kişi, topraklar ve pazarlara olan talep ve ticaretin kontrolü nedeniyle savaşın kaçınılmaz olduğunu zaten biliyordu  - bu rekabet Britanya'nın küresel ekonomide hegemonik olduğu dönemin sonunda gerçekleşti.
 
Dolayısıyla tüm bu süreçler -çiftçilerin ilk istimlakı, Avrupalı olmayan büyük köylü sınıfın küresel sisteme dahil edilmesi, kültürel ve sosyal hayat fırsatlarından mahrum edilerek sadece soyulan değil, aynı zamanda aşırı çalışma ve hastalık, kitlesel emperyalist savaşlar ve daha sonra elbette, pek çok sömürge ekonomisinin asla belini doğrultamadığı bağımlılık tüm bunların mirası- tüm bunlar sistemik şiddettir.
 
Ukrayna'daki kıtlık, 1937-38'de Sovyetler Birliği'ndeki yok etmeler, Büyük İleri Atılım Kıtlığı ve Kızıl Kmerler gibi şeyler politik suçlardır. Ve elbette pek çok sosyalist tüm bunların sosyalizm altında hangi sebeple gerçekleştiğini münakaşa eder. Stalinizm, Hitler'in Orta ve Doğu Avrupa'da öldürdüğü kadar, çok sayıda komünistin hayatına mal olan bir Termodorik tepkiydi [Terör Dönemi (5 Eylül 1793 - 28 Temmuz 1794), Fransa'da, Fransız Devrimi'nin ardından on ay süreyle iktidarı ele geçiren Jakobenlerin yürüttüğü kanlı dönem.]
 
Dünya pazarına ve küresel kapitalizme inşa edilen sistemik ve kaçınılmaz şiddet var. Hiç kimse sosyalist bir toplum kurmadı - Stalin’in Rusyası ve Mao’nun Çin’i hakkında konuştuğumuzda, geçiş halindeki toplumlardan bahsediyoruz. Fakat bu geçiş toplumlarında şiddete benzer bir sistemik mantık yoktur; mantık politiktir. Mantık devlet gücü ile ilgilidir. 
 
Bir istisna vardır ve bu istisna, gelişmemiş ülkelerde, kentsel sanayi gelişimi ile kırsal alan arasında gerçekten bir çelişki olmasıdır. Bolşeviklerin miras aldığı harap olmuş toplumda köylülerin, karşılığında ihtiyaç duydukları şeyleri, özellikle de tarımı daha üretken hale getirmek için ihtiyaç duydukları üretim araçlarını almaksızın şehirlere yiyecek üretmek için çok az sebepleri vardı. Ve bu ilişki bozuldu ve Stalin nihayetinde, kitlesel zorlama ve şiddeti kullanma yoluyla bu sorunu ele aldı. Öyleyse, esas olarak bu çelişkiden genelikle kaynaklanan geçiş toplumlarına özgü bir sistemsel şiddet olduğunu söyleyebilirsiniz. 
 
Fakat bundan daha fazlası, Sovyetler Birliği'nin spesifik tarihi durumunda toplum, bir milyon Kızıl Ordu askerinin öldürüldüğü ve kıtlıkların ve salgın hastalığın milyonlarca insanı daha öldürdüğü bir iç savaştan, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1921'de oldukça harap olmuştu. Rusya'nın kendisi patlamaya hazır bir bombaydı. Bolşeviklerin her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı sağlamalarının gerekçesi buydu. Ve bu gerçekleştiğinde, her zaman daha adil ve eşitlikçi bir toplum yaratılması için öngörülen yoldan saptılar.
 
Ve tabii ki, ekonomik boykotlar, müdahaleler ve Sovyetler Birliği'ne karşı yapılan savaşlar da rejimin başkalaşarak bir diktatörlüğe ve iç şiddete dönüşmesinde önemli faktörlerdi.
 
Çin bazı yönlerden daha çok yürek parçalayıcıdır, çünkü aklımda kalan, devrim 1950'lerde etkili oldu. Kooperatifler açıkçası gidilecek bir yoldu. Erken dönem Sovyetler Birliği'nin aksine Çin, onu destekleyecek ve ona yardım edecek bir büyük sanayi devletine, yani anlayacağınız Sovyetler Birliği'nin kendisine sahipti. Ve Büyük İleri Atılım Kıtlığı, en azından kırsal Çin halkına yaşam hakkı sözü veren, diğer şeylerin ötesinde, bunu garanti eden insanların gözetiminde asla gerçekleşmemeliydi.
 
Bunu silmenin hiçbir yolu yok. Bu kesinlikle Mao Tse-tung ve Çin Komünist Partisi'nin hatasıydı. Fakat bunun sosyalizmin kusuru olup olmadığı bir başka sorudur. 
 
Pekala, sosyalizmin ideolojik karşıtlarından gelen tepki, sosyalizm altında iktidarın bu kötüye kullanımının kaçınılmaz olduğudur. Ve onlar, kapitalizm altında bir dereceye kadar kaçınılmaz eşitsizliği ve hatta belki şiddeti kesinlikle kabul edeceklerdir. Fakat onlar için kapitalizmin sosyalizme üstün olmasının sebebi, siyasi iktidarın kötüye kullanımı karşısında eşitsizliğin ve sistemik şiddetin tercih edilir olmasıdır. Onlara nasıl cevap vermeliyiz?
 
Kapitalizm ve demokrasi arasındaki denge olsa olsa inceciktir. Liberal demokrasi, büyük ölçüde, işçi hareketinin tarihi mücadelesinin ve oy verme hakkı hareketinin ürünüdür. Bu arada Güney Amerika'nın tüm tarihi, kapitalizmin demokrasiyle değil, diktatörlük ve oligarşi kurallarıyla daha çok ilişkili olduğunu göstermektedir. Yani bu dengeyi temelden sorgulamalısınız.
 
İkinci olarak, şöyle söyleyeyim. Siz Hristiyansınız. Katolik mi yoksa Protestan mısınız? Engizisyonu mu şiddetsiz direnişi mi destekliyor musunuz?
 
Sosyalizmin o kadar az tarifi var ki, Amerika'nın Demokratik Sosyalistlerinin sahip oldukları ve üzerine çok belagatli oldukları yere kadar uzanmalısınız. Geri adım atıp sormak zorundayız, geleneğimiz nedir?Sosyalist demokrasi hakkında konuşuyoruz. Büyük ölçekli toplumsal mülklerin demokratikleştiği ve toplum tarafından yönetildiğinde sadece vuku bulabilecek büyük ekonomik kararların demokratik şekilde alınması ve kaynakların demokratik tahsisinin gerekliliğinden bahsediyoruz.
 
Sosyalistlerin vurgu yapması gereken en önemli noktalardan ikisi, kapitalist toplumdaki politik ve ekonomik şiddetin sistemik ve kaçınılmaz doğası ve ikincisi, Stalinizm ve Maoizm ile sosyalizmin birleştirilmesini geri püskürtmek. Amerika Birleşik Devletleri'nde, sosyal demokrat Kuzey Avrupa ya da devrimci mücadele ile kurulan devletlerin diktatörlüklere dönüşmesini engellemeye çalışırken ölen yüz binlerce çok daha devrimci kesim hakkında tam bir bilgi eksikliği vardır.
 
Sosyal demokratların yaptığı ilerlemeler de dahil olmak üzere sosyalizmin başarılarına işaret etmeliyiz. İster liberaller ister devrimciler olsun, geniş çaplı sol kesim sosyal demokrasinin kazanımlarını vurgulamak konusunda her zaman çok kötü olmuştur. En soldaki biri olarak, bunun sebeplerini anlıyorum. Sosyal demokrasi, ekonomik eşitsizliği sorun olarak görüyor. Ekonomik eşitsizlik sorun değil, makro ekonomideki herhangi bir gücün yokluğunun bir yansıması. Nihayetinde sermaye, sosyal demokrasi etrafından bir yol bulacaktır. 
 
Yine de, bu yeni bir çağdır. Artık çok daha vahşi bir kapitalizme sahibiz. Politik parametreleri değiştiriyor.
 
ABD'de gerçekten çekiş gücü kazanan şey, Franklin D. Roosevelt'in 1944 kampanyasının sona ermesi üzerine yaptığı Ekonomik Haklar Bildirgesi'nin Bernie Sanders tarafından savunulmasıydı. Sanders koalisyonunun programına bakarsanız, uğrunda savaştıkları şey budur. Bunlar gerçekten sosyal demokratik taleplerdir. Bir dereceye kadar servetin yeniden dağıtımını içerirler. Onları sosyalist ya da devrimciler olarak adlandırmazdım, çünkü ekonomik gücün kökenine meydan okumuyorlar. Demokrat Parti'nin 1940'larda ve yine 1960'ların ortalarında yenilemeye çalıştığını baz alıyorlar.
 
Fakat Yeni Düzen, Demokratik Parti'nin ciddi programı olarak terk edilir edilmez, ekonomik vatandaşlığın bu talepleri çok daha radikal talepler haline dönüştü. Ve bu talepler, tüm bunların Amerikan kapitalizminin mevcut modeli ve kabul ettikleri toplumsal sözleşme ile çok uyumlu göründüğü dönemden daha fazla onları ısrarla istemek için çok daha radikal fikirli destek grupları gerektiriyordu.
 
Şimdi yeni bir tür kapitalizme sahipsiniz ve bu taleplerin onlar için çok daha fazla radikal ağırlığı var. Ve onlar, Stalinizm ve politik gücün kötüye kullanımı ile sosyalizmin yanlış-birlikteliği ve yanlış tanımlanması ile ilgili geçmişin yükünden büyük ölçüde kurtularak sosyalizmin yeniden konuşulmasını mümkün kıldılar.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

CEMAL KAŞIKÇI NİÇİN ÖLDÜ

 
Bu sabah Türk adli tıbbı, Cemal Kaşıkçı'dan kalanları aramak için İstanbul'un dışındaki bir ormanı taradı. Üç hafta öncesine kadar, Washington dışındaki dünyanın kapsamı dahilinde olmayan hiçbir Batılı gazeteci onun ismini tanıyamazdı. Cemal Kaşıkçı, diplomasi, iş dünyası çıkarları, istihbarat ve Suudi medya aygıtına dayanarak hareket eden karakterlerden biriydi. Washington Post'ta ara sıra bir köşe yazarı olarak çalışmak, ona bir "gazeteci" olarak koridorlarda dolaşma, ofislere ve etkinliklere erişme izni verdi. Bunun bir dayanağı vardı; 24 saat yayın yapan bir haber kanalı olan Arabistan'daki Al-Arab'ın genel müdürü ve yazı işleri müdürü ve Al Watan'ın editörü idi. Bölgenin tüm büyük ailelerinde olduğu gibi, başlangıçta ülkeye, iş dünyasına, politikaya, dine ve medyaya adını veren, ulusal sermaye ve aile/klan çıkarlarını birbirine bağlayan çıkarları tek bir yumakta toplayan Suud ile başlar. Bu, Arap Yarımadası'nın özel devlet kapitalizmi biçimi altında alışılmadık bir şey değildi.
 
Cemal, Suudi Arabistan'ın ilk devlet başkanı olan Kral Abdülaziz İbn Suud'un kişisel doktoru olan Muhammed Khashoggi'den başkasının torunundan başkası değildir. Kaşıkçılar Kapadokya, Türkiye'den geldiler ve Osmanlı İmparatorluğu'nun her köşesine saltanat tarafından sürüklenen yerel seçkinlerin bir parçasıydılar.  Tanınmış Türkseverler, onların görevleri, eski Türk bölgeleri - Sudan'dan Orta Asya'ya - Washington ve Londra arasındaki ağda durmadan oynamaktı. Bir zamanlar dünyanın en büyük silah satıcısı olarak tanınan amcası Adnan Kaçıkçı'nın, Batı politik sınıfının çoğunu ve gezegenin yarısının gizli servislerini içeren küresel bir ağ oluşturduğunu da unutmayın. Kuzeni, Londra'daki yatırımları belli bir şöhret getiren ve o zamanların istihbarat dedikodularına göre Galler Prensi Diana ile olaylarla dolu bir sonu olan Dodi Al Fayed idi. Kısacası, Cemal Kaşıkçı medya tarafından sağduyulu bir şekilde iddia edildiği gibi "bir gazeteci" olmaktan çok uzaktı. Cemal Kaşıkçı, Suudi devletinin tam da köklerinde doğan ve Türkiye ile olan tarihsel bağına ve Vahabi olmayan siyasal İslam'a dayanan güçlü bir klanın liderlerinden biriydi. 
 
Erdoğan'ın yükselişi ve “Müslüman kardeşler” ile ittifak içeren “siyasal İslam” ı yeniden şekillendirmesi on yıllardır onlarla iş yapmakta olan bir ailede büyük bir sempati uyandırdı ve bu onların medya kalesinin burçlarında yansıtıldı. İran'a karşı yükselen bir savaşta Prens Salman'ın tahta yükselişinin Cemal'in Veliaht Prens ile giderek artan oranda hararetli bir şekilde yüz yüze gelmesine yol açmasına o zaman şaşırmamalı. "Kaybeden Kuzey"in yeni varisine karşı suçlamalar ve yeni bölgesel emperyalist haritada Türkiye ve Katar yerine Mısır, Emirlikler ve İsrail ile ittifak yaparak "siyasal İslam"ı terk etme Cemal'in Suudi Arabistan'dan ayrılmasına ve .... Türkiye'ye sığınmasına yol açtı.
 
TÜRK İNTİKAMI
 
Türkiye, ABD'nin reel ekonomik savaşının acısını çektikten sonra, Trump'ın asıl talebine boyun eğmeye karar verdi ve yargılanan bir Protestan papazı serbest bıraktı. Zayıf bir anıydı, Rusya ile İdlib'de başı beladaydı, Trump tarafından aşağılanmıştı ve ekonomi bozulmuştu. Bütün bunların ortasında, 2 Ekim'de Cemal Kaşıkçı, yeni evliliğine dair belgeleri düzenlemek için İstanbul'daki Suudi konsolosluğuna girdi. Parçalara ayrılacaktı. Türkiye ta başından itibaren kaybolduğunu duyurdu. Cemal Kaşıkçı'nın konsolosluğa giriş videolarından işkencenin sesli kayıtlarına ve son olarak adli analizine kadar sahip olduğu bilgiyi "kullandı" ve "küresel öfke" ifadelerine yol açtı.
 
Bu arada, Trump ve Suudiler arasındaki ilişki kötüleşti. ABD'nin Suudi Arabistan'dan petrol üretiminde bir artışa ihtiyacı vardı, böylece İran'ı boğma stratejisi işe yarayacaktı. Ancak Salman'ın, IMF'ye göre düşük fiyatlar ile sürdürülemez olan çok hızlı emperyalist genişlemesini finanse etmek için paraya ihtiyacı vardı.
 
Türkiye'nin aşağılanması ile gaza gelen Trump, destekleri olmadan Suud'un tahtta "iki hafta" bile oturamayacağını beyan ederek, Arap prensinin önünde patladı. Erdoğan'ın üzerine parmak basacağı bir yara vardı. Kaşıkçı'nın kaderi ile ilgili bilginin her bir kırıntısının kontrolü, Suud tarafından filtrelenen medya müdahalelerini birer birer söküp atmakta Erdoğan'a hizmet etti.
 
Salman'in cinayetin ispat edilmesi durumunda Amerika'nın yaptırım tehdidine cevabı aynen karşılık verme tehdidi oldu. İlk kez, ABD ve Suudiler arasındaki ilişki bozulmaya işaret ediyordu. Riyad borsaları bir yıl içinde kazandıklarını saatler içinde kaybetti. Neyse ki Erdoğan, Prens Salman'ın arkasından dolaşıp doğrudan babasıyla konuşarak "yardım etmek" için oradaydı. Yol Trump için şüpheliydi. Mike Pompeo, Başkanı bir kez daha kendiyle çelişkiye düşmeden önce daha fazla Türk bilgisi toplamak üzere Ankara'ya gitti. Bunun karşılığında Erdoğan, bazı Amerikan yaptırımlarının ve "soruşturma altındaki" fonların geri çekilmesini sağladı. Trump, "Suudiler, iş ortakları olarak çok önemliler," dedi.
 
Artık Suudi Arabistan'ın Körfez komşuları Muhammed bin Salman korkularını açıkça dile getirebileceklerine göre, Erdoğan onun karşı ağırlığı olarak görünebilir. Kuveyt, Türkiye ile askeri işbirliği anlaşması imzaladı ve dünya çapında analistler Veliaht Prens'in "güvenilmez" olduğunu ilan ederken, medya artık, Salman'ın tahta çıkıp çıkmayacağını merak ediyor. Türklerin ve Katarlıların intikamı tamamlandı. Salman'ın güçsüzleştirilmesi, belki de tahttan uzaklaştırılması ile birlikte, sadece Aljazeera ve Hürriyet vasıtasıtyla değil, aynı zamanda PRISA gibi, Avrupa'daki, dolaylı ya da doğrudan yer aldıkları tüm medyayı salarak küresel haberler yaratma yetenekleri vasıtasıyla Trump'ın her yöne çekilebilir doğasını kullanabilirler. Bu durum, Suudi-Emirati bombalamaları ve askeri ablukanın sonucu olarak Yemen'de sekiz milyon insanın kıtlıkla nasıl yüz yüze geldiğini ve binlerce ailenin neden küçük bir botla Afrika'ya kaçmaya çalıştığını açıklıyor; gelgelelim tek bir ölü birey, sözde bir "gazeteci" dünyanın egemen sınıflarını sarsıyor. Hepsi Yemen'deki savaşın bir parçası, ve suçlu, İran'dan ABD'ye kadar herkesin, tüm emperyalizm. Oysa, öldürülen kişinin sonunda sadece bir suçlusu vardır ve bu "küresel öfke"nin "yönetilmesine" imkan sağlar.
 
Nuevo Curso sitesinden (İspanyolca blog) çevrilmiştir.
19 Ekim 2018
*www.libcom.org sitesindeki makaleden Türkçe'ye amatörce çevrilerek alıntılanmıştır.

"Dünyanın En Çok Sömürülen İnsanlarına Terör Saçıyoruz"

 
 
 
 
 
Spenser Rapone ile röportaj - ABD emperyalizminin karşısına dikildiği için ordudan atılan "komünist harbiyeli"....
 

"Komünizm kazanacak"
 
Spenser Rapone, 2012 yılında West Point'e kabul edildi, 2016'da mezun oldu ve Haziran ayında "başka yoldan şerefli" terhis edildim. İhraç edilmesi, üniforma içinde, tek yumruğu havada, "Komünizm Kazanacak" yazılı bir şapkayı sergileyerek onu gösteren, virüs gibi yayılan bir tweet sonrasında geldi.
 
Rapone aşağıdaki röportajda Rory Fanning'e, "ABD ordusunun masumları koruduğunu, özgürlük, doğruluk ve adalet için savaştığımızı dinleyerek büyüdüm," diye anlatıyor. "Yaşadıklarımın zerre kadar bunu yansıtmadığını fark etmem uzun sürmedi." 
 
Kendisi eski bir Komando olan Fanning, bu yılın başlarında Chicago'da düzenlenen Sosyalizm 2018 konferansında Rapone ile konuştu. Rapone'nun ordu günlerini, Amerikan imparatorluğu mitini ve savaş karşıtı hareketin nasıl yeniden inşa edileceğini tartıştılar. Konuşmaları, netlik için kısaltılmış ve düzenlenmiştir.
 


Bize özgeçmişinizi ve neden orduya katılmaya karar verdiğinizi anlatarak başlayabilir misiniz?
 
Klasik ağır ve paslı bir sanayi şehri olan Pennsylvania, New Castle'danım. O dönemlerde, tek gelirli olan bir ailenin altı çocuğundan biriyim. Lisede başarılı oldum ve bir devlet okuluna gidebilirdim, ama aslında buna maddi gücüm yetmezdi. Ve ben amerikan toplumunda genç bir erkektim, dolayısıyla birçok Hollywood filmini, bir sürü TV şovunu izledim. Bu sizi, dünya hakkında, ahlaki olarak neyin doğru ve etik olduğu hakkında belli bir şekilde düşünmeye şartlandırır. Bu yüzden lise yerine bir piyade olarak yazılmaya karar verdim.
 
Askere alındıktan ve temel eğitimi, askeri hava indirme derslerini ve komando bölümünü bitirdikten hemen sonra Pakistan sınırındaki Afganistan'ın Khost Bölgesine konuşlandırıldım. Bana seçkin askerlerin olduğu seçkin bir birimde olduğum söylendi. Fakat etrafımdaki adamlar diğer insanları öldürmekten ve insanları canavarlaştırmaktan etkin bir zevk alıyorlardı çünkü farklı kültürleri ve farklı bir dinleri vardı. ABD ordusunun masumları koruduğunu, özgürlük, doğruluk ve adalet için savaştığımızı dinleyerek büyüdüm. Yaşadıklarımın zerre kadar bunu yansıtmadığını fark etmem uzun sürmedi.

2011 yazının çoğunda görevdeydim. Geri döndüm ve şahit olduğum şeyleri dava etmeyi denemeye koyuldum. O zamanlar, kendi deneyimlerinden ABD emperyalizminin oluşturduğu şeyle ilgili bazı fikirlerim vardı, fakat bu tip şeyleri anlamak için çok önemli olan politik eğitimim yoktu. Bu yüzden, özdeyişte söylendiği gibi, "bazı şeyleri içeriden değiştirebilirdim". West Point'e başvurdum ve kabul edildim.

Oradan, sistem doğuştan yanlış olduğunda tek bir insan evladının değişimi gerçekleştiremeyeceğini, sorunun yapısal bir hadise olduğunu fark etmeye başladım. Kısa süre içinde kendimi gelecek subaylığımın çelişkilerini çözmeye çalışırken buldum. Sadece bir asker olmayacaktım - astlarıma söz geçirmek zorundaydım. Afganistan'da bir genç olarak ilk elden tecrübe ettiğimde doğru olduğunu düşündüğümüz görevin doğru olmadığını onlara anlattım. Dünyadaki en çok sömürülen insanlardan bazılarına, tarihteki teknolojik olarak en gelişmiş ordulardan biriyle zulüm ediyor ve terör saçıyorduk.

Hem Obama hem de Trump yönetiminde hizmet ettiniz. Her bir başkanın yönetimi altındayken aktif görevli askerler arasındaki farklılıklardan biraz bahsedebilir misiniz? 

Obama döneminde askerdeyken, yaygın konulardan biri, "başkomutan ne yaptığımızı bilmiyor" idi. Amerikan toplumunda gördüğünüz gayriresmi ırkçılık, hiper erkeksi çevre yüzünden orduda, özellikle de muharip sınıflarda yoğundu.

Sonuçta, ABD dış politikasının maddi etkileri büyük ölçüde aynıdır [yönetimler arasında], ancak Trump seçildiğinde, kayda değer bir değişim oldu. Daha önce, askerler açıkça ırkçı ya da cinsiyetçi şeyler söylemekten çekiniyorlardı. Trump'ın seçilmesi onları, daha önce alışılmamış bir şekilde aşırı davranışlarda bulunmak için yüreklendirdi. 

Trump'ın kendisi bir faşistten ziyade daha çok çakma bir faşist olabilirken, şu seçim yeni tür bir faşizmin güçlerini sanki serbest bırakıyor gibiydi. Askeri rütbelerde, bu yaygındı. Kuzey Kore'ye ya da muhtemelen İran'a gidebileceğimiz görüntüsü adamların çoğunu heyecanlandırdı.

Sizin için bu duruma yol açan manzara hakkında konuşmalıyız. Bunu bilmeyenler için, Spenser West Point mezuniyetinde idi. Şapkasının altında, "Komünizm kazanacak!" diyen bir etiketi gösteriyordu. Fakat fotoğrafı alıp bir süre hiçbir şey yapmadın. Sonra bir hashtag ile yayınladın, #VeteransforKaepernick. Bunu neden söylemeye karar verdin?

Fotoğrafları -ilkinde şapkamda "Komünizm kazanacak" yazıyordu; ikincisinde üniformamın altında Che Guevara tişörtü giyiyordum- mezun olduğum Mayıs 2016'dan Eylül 2017'ye kadar elimde tuttum. 

Bu birkaç nedenden dolayıydı. Birincisi, siyasi inançlarıma rağmen West Point'i geçmekti -  komünist bir politik çizgiyi savunduğum için son senemde neredeyse kovuluyordum. İkincisi, eğer dünya görüşümde özgün olsaydım, tam bağlılığımı sunmaya devam edemeyeceğimi biliyordum. Bir şekilde bir yol bulmalıydım. Ordudan uzaklaşıp kurtulmak, özellikle de bir subay olarak, göz korkutucudur. 

Ben de bu resimleri hem kendi bireysel isyan hareketim olarak çektim, aynı zamanda da, eğer herhangi bir zamanda bir fırsat olursa, onları daha büyük politik amaçlar için kullanabilirdim.

Karşıma çıkan fırsat, Colin Kaepernick’in [[ABD'de polislerin silahsız siyahları öldürme furyasını protesto için 2016 sezonunda NFL maçları öncesi milli marş çalınırken diz çöken Amerikan futbolu oyuncusu] polis vahşeti protestosunun senelik yıldönümü kutlaması oldu. Bir yıl önce, Chicago Cubs'ın oyununda "Kaepernick Gazileri" yazan bir levhanın kaldırıldığı bir resim çekmiştiniz ve bu fikri aklımın bir yerine kazıdım. Kaepernick konusundaki tartışmalar yeniden başladı. Trump onu ve dayanışma gösteren diğer futbolcuları suçladı. 

Bunun hislerimi ifade etmek için bir fırsat olduğuna karar verdim. Bunun bir virüs gibi yayılacağını tahmin etmedim, ancak diğer askerleri etkileyebileceğimi düşündüm. Ya da en azından kendimi ordudan çıkarabilecek ve bir çeşit savaş karşıtı hareket içinde yaşadıklarım hakkında konuşacak bir yol bulabilecektim. 

 
Ayrıca, Colin Kaepernick kariyerini bir davayı desteklemek için riske etti. Hayatının geri kalanını rahatlık içinde geçirebilirdi. Ama o elini taşın altına soktu ve bunun acısını çekti. Eğer inançlarım konusunda ciddiysem en azından bunu yapabilirdim diye düşündüm.
 
Daha sonraki yankılardan bahsedebilir misiniz - sadece ordudan değil, aynı zamanda sağcı medyadan, ailenizden ve benzeri gelen tepkiler? Seninki gibi düşünceler bir sürü askerin kafasından geçiyor, ama onları etkileyen bu tepkiler.
 
Ertesi sabah, üstsubaylardan biri bana, "O yüzden senin Colin Kaepernik'in hayranı olduğunu duydum," dedi ve "Tamam oğlum, işte başlıyoruz," diye düşündüm. Sonra rütbelilerim beni bir kenara çekti ve soruşturma altında olduğumu söylediler. Bana haklarımı okudular ve avukat tutma hakkım olduğunu söylediler. Daha sonra beni, atış sahasında gerçekleşen tüm farklı operasyonları izleyebileceğiniz yüksek bir yapı olan menzil kulesine haddi zatında hapsettiler.
 
Bana söyledikleri beni kendi güvenliğim için orada tuttukları idi. Hemen bana yardım elini uzatan arkadaşlarım ve aile mensupları oldu. Sağcı histeri hızlıca tahrik edildi: Daily Caller ve Infowars gibi yayınlar hikayeler naklettiler. Alex Jones boks maçı ile bana meydan okudu. Bu beni çok fazla etkilemedi, ama ailem endişeliydi ve "alternatif sağcı" troller beni kandırmaya ve ailemin bilgilerini bulmaya çalışan "alternatif sağcı" troller türemeye başladı.
 
Avukatım, askeri ceza kanunun yapısından dolayı ordunun bu durumda kazanacağını  bana söyledi. Masum olduğunu kanıtlayana kadar esasen suçlusun. Askeriyede komünist olmak yasa dışı olmasa da, sizleri bastırmak için argümanlarını formüle etmenin başka yolları da vardır. 
 
Sonunda sahadan çıkarıldım ve farklı yasal kanalları gözden geçirdim. Bu zaman zarfında, Marco Rubio vekil ordu bakanına, Ryan McCarthy'ye bir mektup yazdı. Eylemimi kaldırmam gerektiğini, rütbemin düşürüleceğini -ikincisinin nasıl olacağı da belli değil- ve diğer askerlerin daha geniş bir soruşturulmasının talep edileceğini söyledi. Bu West Point'de ayrı bir soruşturma da başlattı: benimle uzaktan ilişkisi olan yüzlerce harbiyeli ile görüşme yapıldı ve onlara siyasi görüşleri soruldu. 
 
Mahkeme kararını beklerken halka açık demeç vermemem söylendi. Dilimi ısırdım ve Aralık 2017'de gerçekleşen resmi olarak zılgıtı yiyene kadar bekledim. Bunun, niçin alıkonduğunuzu ya da onların şartlarından niçin caydığınızı gösterdiğiniz sebep ileri sürme kuruluna önayak olacağı söylendi. 
 
Ayrılmak istediğimi söyleyerek şartlı bir istifa sunmaya çalıştım ve normal terhis istedim. Fakat "hayır" dediler ve ne soruşturma kuruluna gidebilirdim, ki bu temelde vakaların ve bunları ispat eden delillerin taraflarca getirildiği bir yargılamaydı -bir taraf vakalarını sunar, bende benimkileri- ne de kayıtsız şartsız terk edebilirdim. İmparatorluğun önünde diz çökmek istemedim ve en uygun koşullarda bile göstermelik bir duruşma olduğunu biliyordum, böylece istifamı sundum. Bu kabul edildi ve "başka yoldan" verilen "şerefli" bir terhis belgesi aldım.
 
Konuyu değiştirmek istiyorum. Chicago'dayız. Burası, ülkedeki herhangi bir okul bölgesinde JROTC[Subay Eğitim Birliği] öğrencilerinin en fazlasına ev sahipliği yapmaktadır. Programa on bin öğrenci kayıt yaptı; Yüzde 55'i siyah, yüzde 40'ı Latin kökenli. Ancak, bu çocuklar ile görüştüğünüzde,  savaşın son on yedi yılı hakkında, ABD emperyalizminin dünyadaki tarihinin çok azını size anlatabilirler. Orduya yazıldınız ve kısmen, eğitim için West Point'e gittiniz. Eğitim arayan, yoksulluktan çıkmanın yolların arayan bu çocuklara ordu hakkında ne anlatabilirsiniz?
 
Her şeyden önce , bu konuyla ilgili bir gençle konuştuğunuzda, "bunun için çok akıllısın, daha iyisini yapabilirsin," diyen etkili bir görüş yoktur. Genelde küçümsenir. Fakat şiddet ve iktidar ile maddi ilişkilerinin asker olarak ne olacağını ve bunun ne anlama geldiğinin acımasız gerçekliğini açıklayabilirsiniz.
 
İster muharip sınıflarda olun ister olmayın, öldürüleceğinize dair elle tutulur bir ihtimal var. Ancak bundan da kötüsü, hangi davaya hizmet ettiğinizi anlamamayı bir kenara bırakın, bir insan hayatını almak çok farklı bir şeydir. Dolayısıyla, bunu açıklarsınız ve eğer şahsi çıkarı bu hizmet olan bir piyade olursanız başka bir insanı öldürmeye nasıl zorlandığınız ve niçin daha en başında insan hayatını almaya bu kadar hazırlıklı olduğunuz hakkında sorular sorarsınız. 
 
Ve eğer muharip değilseniz, savaşa yardım etmek için kurşun tedarik edersiniz, yiyecek tedarik edersiniz. Ön cephede olsanız da olmasanız da, diğer insanların öldürülmesinde ve ABD dış politikasının sürdürülmesinde yine de suça dahil olursunuz. 
 
Bir insan olarak bunun size neler yapacağını ve bununla yaşamaya nasıl zorlanacağınızı açık şekilde telafuz edebilirseniz -ve bu korku tellallığı değildir, ABD ordusunda bir asker olarak gerçekte tatbik etmek zorunda olduğunuz şeyden bahsetmektir- en azından bu, bu sorunlarla boğuşmanın onlarda tohumlarını yeşertebilir. Eğer orduya katılmaya karar verseler bile, bir dereceye kadar eleştirel düşünme ile donatılacaklar. Bu durumlarla karşılaştıklarında ise direnme cesareti ya da bir çıkış yolu bulabileceklerdir.
 
Vietnam Savaşı döneminde, günlük olarak ordunun sıradan askerleri içerisinde gerçekleşen yüzlerce sendika toplantıları vardı. Askerlerin el bombası attıkları ve subaylarını öldürdükleri yüzlerce olay vardı. Askerler içerisinde ordu üslerinde propaganda el ilanları dağıtmak için helikopter kaçıran insanlara şahit olduk. Aynı zamanda, sivil hayata geri döndüğünde direnen askerleri karşılamak ve direnmek için hakkettikleri saygıyı onlara göstermek için kahvehaneleri ve binaları olan büyük bir destek ağı oluşturan geniş bir öğrenci hareketimiz vardı. Ayrıca direnç gösteren Viet Cong'umuz vardı. 


Viet Cong ve Afgan direnişi -bu ülkelerdeki bu halklar direniyordu- Vietnam dönemi ile mevcut küresel "terörle mücadele" arasında görebildiğim tek benzerlik. Örneğin, şimdi orduda sendika toplantıları yapmak yasa dışı.

Bu büyük bir soru, ama şu an askerlerin örgütlenmesini nasıl görüyorsunuz? Kendi isteğiyle askere gidenler içinde böyle bir direnişin hala mümkün olduğunun kanıtısınız, fakat bundan daha fazlasını nasıl yaratabiliriz?
 
Vietnam'dan gelen savaş direnişçilerinin hepsi askere çağrılanlar değildi; önemli bir kısmı askere gönüllü katılanlardı. Savaş direnişçilerini üreten tek şeyin zorunlu hizmet olduğu masalı kusurlu ve tarihdışıdır. 
 
Evet, askeri işçi sendikaları oluşturma girişimleri vardı. Artık ABD askeri iç hizmet kanununda bu yasadışıdır. Aslında, soruşturmamla ilgili belgelerde bana karşı yapılan suçlamalardan biri de askeri işçi sendikalarını savunmak ile ilgiliydi. 
 
Ama direnmek için daha fazla insanı nasıl elde edebiliriz diye sordunuz. Kısmen bunun cevabı, "savaş karşıtlığını" nasıl adlandırıyoruz ve bu ne anlama gelirdir. Başlangıçta, Irak işgalinden sonra, büyük bir savaş karşıtı hareket vardı, ama beş yıl sonra, Barack Obama'nın seçilmesiyle, birçoğu dağıldı.
 
Savaş karşıtı direniş söz konusu olduğunda, onu savaş karşıtlığından ziyade Trump karşıtlığına ya da o zamanlardaki Bush karşıtlığına çevirmede bir ısrar var. Dolayısıyla, şahit olduğumuz yapısal olgu anlamında "savaş karşıtlığını" telaffuz etmek kilit noktasıdır: savaş nasıl karlıdır, neden bitmemek üzere tasarlanır. Onu daimi yapmak, Raytheon, Boeing ve diğerlerinin ceplerini doldurmayı sürdürmek  dışında elle tutulur bir amaç yoktur.
 
Askerlere nasıl ulaşacağınız konusuna gelince, onlarla bulundukları yerde buluşabilirsiniz. Hiç kimse şu anda orduda olmayı sevmiyor. Bu neden, çünkü ABD'de bizim vatandaşlık dinimiz yurtseverliktir; dışarı çıktıklarında yere göğe sığdırılmayan ancak aynı zamanda ondan nefret eden, sahada olmaya, fiziksel eğitim için uykudan uyanmaya katlanamayan, insanlar. Eğer onlara ulaşırsak ve size övgüler düzen bu insanların hiçbiri kendi politik çıkarlarına hizmet etme dışında gerçekten şu anda sizlerle ilgilenmiyor diye onlara anlatırsak, bu çok önemlidir. Bunun göze çarpan bir örneği de, vatanseverler olduklarını iddia eden ve askerleri desteklediklerini iddia eden pek çok politikacının VA'yı[Gazi İşleri diye çevrilebilir] özelleştirme isteğidir.
 
Bunun dışında, aktif görevdeki askerler? Kimse görevlendirilmeyi sevmez; insanlara şiddet uygulamaya gitmek için ailesinden ve arkadaşlarından ayrılmayı kimse sevmez. Keyif aldıklarını ya da zevk aldıklarını iddia eden gerçek inananların bazıları bile, yüreğinin derinliklerinde ne yaptığını bilir. 
 
Fakat bu çok ürkütücüdür: bunu dünyaya nasıl anlatabilirsin, "Hayır, ben göreve gitmiyorum". Bu, yapıları yaratmak - muhalif askerlere ve askeri personele yer açmak bize bağlı. Onlara, yetenekleriniz bir asker olarak silah ateşlemekten daha fazlası diye anlatmalıyız. Gerçekten insanlara yardım edebileceğiniz ve gerçekten özgürlük, özgürleşme ve kurtuluş adına savaşabileceğiniz, katılabileceğiniz pek çok farklı toplumsal hareket ve örgüt var.
 
Bu askerlere karşı suçlama kumarını oynamak ne politik olarak uygulanabilir ne de çok bir anlam ifade eder. Yani, askerleri yeniden eğitmeliyiz -kendi adıma bunu yapmak zorundaydım- ve çok fazla sabır gerektirecek. Fakat onları bir araya getirmenin, onların deneyimlerini ifade etmeleri için bir alan yaratmanın ve daha sonra kurtuluş hareketlerini ve sosyalist politikaları desteklemek için bir takım üzerinde çalışma ve örgütlemede bilgi ve yeteneklerini kullanmalarının bir yolunu bulmaya ihtiyacımız var.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
 
 

ZAMAN YOK. YETİŞMİYOR !

 

Zaman alınıp satılır mı? Zaman otamatı çoktan icad edildi. Paranı atıyorsun, aptallığını deneyip zamanını almaya çalışıyorsun. Bu kapitalizm’le birlikte icad edildi . İnsanlığa büyük hizmet. Ne kadar zeki olduklarını uydurdukları IQ ile, iyi de aptalığı neyle? Sorma! Bu otamat kapitalistler için dünyanın en iyi icadı. İçindeki denklemler ve formülasyonlar şöyle çalışıyor: Somut emekten-soyut emeğe, değerden-kullanım değerine, kullanım değerinden-değişim değerine, metanın içerisinde somutlaşan emek zamanından-kendi uydurduğu toplumsal emek zamanına, tüm üretilenlerin değeri olan içerisindeki emek zamanı ve miktarından-Pazar zamanı yani fiyat uyduran vb. işleyiştedir. Sonuçta senin zamanını alıp sana satan akılı makine. Eh idare et. Zaman üreten makina bulunmadığına göre. Zamanı alıp yeniden sana kakalayanla idare edeceksin. Bu makinenin Türkiye varyasyonu da var. Çalışma sistemi, algoritmalarından bir şöyle:”Ben senin yerine olsam!” Adam anında ışınlanıyor. Zaman yolcusu. Bir bakmışsın sen oluveriyor. Senin yerine cevaplarda hazır. Ne alaka diye sormana da fırsat yok. Bir de zaman makinası mı var diye şüpheleniyorsun. İdealizmin hizmetlerinde sınır mı var? Yeri gelmişken bir soru: Alınıp satılan bir ekstra zaman olsaydı, kapitalistler hepsini kendilerine mi alırlardı? Yoksa pazarlamaya mı çalışırlardı? Rocefeller zaman alabilmek için 6 kalp, 3 böbrek 2 kez de ciğer nakli mi yaptırmış? O icad ettikleri otamatı kullanmış! Bill Gates 86 milyarıyla 114 ülkeden büyük. Dünyanın 37. En zengin ülkesi durumunda. Şimdi sen ben olsak 6 tane değil bir taneye ihtiyacımız olsa kalp nakli yaptıramayız. Rocafeller parasıyla 25-30 sene satın aldı mı? Yoksa el alemin adamı dağlarda 150 sene yaşıyor, orayımı satın alsaydım diye hayıflandı mı? Ölürken keşkeleri neydi? Afedersin hep aynı aptal deneyişler. Doğaya ne, bize ne? Gerçeği hangi yönünden görürsek bizim için gerçek o mu? Ya da gerçek başkalarına kıyasla ve göre mi? Bu aptallık değil mi? İstediğini uydur ve inan ve gerçek bu de, zamanını ve kendini bunun için harca, ne değişiyor ki? O aptalığını denediğin otomatın başında keşkelerinle sonlanan bir hikaye bu. Soruyu değişik soralım: Daha uzun zaman kazanmak, yaşamak için bütün servetini vermesi gerekse verir miydi? Neden? Niçin? Hangi ihtiyaçtan? Gibi sorular soramadan yaşanan ne olabilirse işte o. Filozofisini bırak mantığı dahi olmayan bir reel dünyada çılgınca yaşıyoruz. Düşünmeye anlamaya zaman yok. Sadece anlatmaya zaman var. Herkes kendi kahramanı olduğu tarihi anımsıyor ve anlatıyor. Dinlemeye hele anlamaya zaman yok. Çünkü zaman kaybı! Öyle ya zaman en değerli mevhum. Kime neye harcadığına dikkat etmek gerek. Bunun farkındalığı Antik Yunanda Uranos(gökyüzü) ve Gaia(yer yüzü) tanrılarının en küçük oğulları Chronos’u zaman tanrısını ortaya çıkarmıştır. Sembolik olarak çocuklarını yemesi insan oğlunun canını alma görevini yerine getiren Hedes den çok zamanın işi olduğunun bilincini de gösterir. Zaman yok. Yetişmiyor. Zaman; üretim ve emek demektir. Bilgi gelişimi, üretimi ve tarih demektir. Düşünce ve zaman üretimi demektir. Biriyle paylaşacağınız en değerli şey zamanınızdır.

 Bilmemek ve çevre ve sistemin verdiklerinin tekrarı. Bilgisizlik dünya’da yaşanılan ve yaşanılabilecek olan en kötü durum. Doğanın ürettiği düşünen bir beyni kulanamamak yaşamdaki en büyük kayıp. Evrende herşey hareket halindedir... Bilmek ya da bilgi ve bunun gibi dünya görüşü vb. birer hareket halidir. Yani gelişim. Bunun için mutlak bilgimiz yok denecek kadar az, gelişen ve ilerleyen bilgi vardır. Geliştirebilirsen! Konunun özü, dünya görüşü de doğabilimsel zorunluluklarımıza gelişimin ta kendisidir. Bu bağlamda bilinenin tekrarı mutlak bilgi değil, gelişim ve hareket halidir. Bunun içindir ki, bu gelişim ve hareket hali kesintiye uğradığı zamanlarda bir önceki dönemde yollarınızın kesiştikleriyle, hareket ve gidiş yönlerinizin farklılaşması ortaya çıkar. Yani hayatın karşımıza çıkardığı sorunlar ve çözümlemeler mücadelesinde yollar ayrılmıştır. Artık aynı yolun yolcusu olunamamaktadır. Çözümlemelerde ortaya çıkan değişik, kararsız, tutarsız tavırlar sonuçta, son kertede ve tüm nüans farklarına karşın, özünde belirli bir dünya görüşünün ifadesidir. Bunun içindir ki sözde başka tavırlarda başka insan tiplemeleri ortaya çıkar. Aynadaki görüntüyü değiştirme çabasıdır. Ayna ve görünen yüz farkı neyse o! Ayna aynı ayna, yani kendin... İNSANLARIN DÜNYADA KAPLADIKLARI YER DÜNYA GÖRÜŞLERİ KADARDIR... Dünya görüşün ne? 

Tek doğru vardır; kendi haklılığını kanıtlamak. Bunun için her yol mübahtır ve haktır. Konuşulan konuyla alakası olmayan başka konuları karıştırmak, konunun çözümlenmesi değil haklılık önemli olduğundandır. Tamam diyalektik olarak herşey birbirine bağlıdır. Lakin, kanat çırpan kelebeğin senin grip olmanla alakası gibi saçmalıklarla uğraşmak değildir. Olay ve gelişimlerin gidiş yönünü tahlil edebilmekle ilgilidir. Konudan konuya atlayarak ve karıştırarak, çözümsüzlük ortamında kendi doğrularının bekasını sağlama çabası. Bunun gibi kurulan herçeşit ilişkiden ve gelişimden çıkarları doğrultusunda sınırsız bir beklenti zorlaması ve yap(a)mayanların hain ilanı bu dünya görüşünün tezahürüdür. İşte, ihtiyaç ve çıkar ayrımı dahi kaybolmuş bu dünya görüşü İDEALİZMDİR. Gerisi teferuattır. Bu anlamda, haklılığını kanıtlama çabasındakinin kim olduğu ve sözleri hiç bir anlam ifade etmez. En yüksek perdeden ‘’Allahları, vicdanları, dinleri, inançları vb.’’naraları arasında tam zıtını yapmayı mübah gören bir her halükarda haklılık, arsızlık ortalığı sarmıştır.

 Oturduğu koltuğa göre görüntü değişir. Bu ise devrimciliğin rafa kaldırılmasıdır. Hareket halindeki olay ve gelişimlerin oturduğun koltuktan başka çeşit görünmeye başlaması, varlığının düşünceni belirlemesiyle ilgilidir. İçerisinde yaşadığın zaman, mekan ve şartlar yani yaşamın düşüncelerini oluşturur. Diyalektik ve tarihsel materyalizm dünya görüşündeki bir devrimci; olay ve gelişimlerin değişik yönlerden yaklaşılarak farklı görüntülerin bütünü yani çelişkilerin bileşkesinin doğru gelişim yönünü göstereceğini bilendir. Değim yerindeyse, düşünceyle dünyayı değiştirmektir. İnsanlar aleminin reel yaşamında da bu koltuk-görüntü ilişkisini kavramayan, oturduğu koltuğun kimler tarafından verildiğinin bilincinde olmayan, profesyonel yönetici değildir. Olamaz. İşte bunun içindir ki işçi sınıfının oturduğu yerden görünen ve dünyayı değiştirebilecek olan dünya görüşü, görünüşüdür. Doğabilimsel doğrudur.

Bunun gibi altına verilen koltuğa göre olaylara tepki veren realite ve reel dünya ortaya çıkmıştır. Çalınan her müziğe göre köçek olan tipler. Bu durumu Demirel kendine ve partisine sövüp duran bir millet vekilini transfer etmesi üzerine sorulan soruya verdiği cevapla ifade etmiştir.’’ Orada iken bize bağırıyordu. Şimdi bizim kapıya bağlayacağız. O tarafa doğru havlayacak!’’ Bağlanılan kapı ve ip değiştikçe havlanılan tarafın da değişmesi kanıksamıştır. Reel gerçek halindedir.

Aynı bağlamda mutlak doğru varmış gibi, M-L klasiklerin ve malumun tekrarları arasında kendi haklılığı dışında hiç bir şey tanımayan bir İDEALİZM ortaya çıkabilmiştir. Bir kaç örnekle biraz daha açmaya çalışalım. Bu çözülmesi gereken sorunların malesef çoğunluğu insanlar aleminin kendine yaratığı soru ve sorunlarıdır. Örnekler : ‘’Ölümden başka gerçek yok. Ölümlü bir dünyadayız. İsteklerinizi ertelemeyin.’’ İdealist dünya görüşünün nüans farkıyla tekrarıdır. Düşünen beyin istediğini yapmayı değil, doğabilimsel zorunlulukları veya doğruları hayata geçirmeyi ertelememelidir... Bunu geç; zaten herkes istediğini yapmaya kalktığı, ‘’mutluluğu’’ dediği ve her yolu mübah saydığından dünya yaşanmaz hale gelmedi mi? Yani kafa karışıklığı ya da yaratarak İDEALİZM’i savunmaktır. ‘’Kaderiniz’’ diye kendi ellerinizle ve verdiğiniz kararlarla yaratığınız bir yaşam öyküsünü, üstlenilen roller sonucu sahnelenen bir oyun sanan, üstelik senaryosu yazılmış bir oyun diyerek suçu başkasına atıp kurtulacağını sanan bir İDEALİZM dir... Bir de çok bilmiş aklı evvelik: ‘’Devrimciler idealisttir.’’ Eğer gidiş ve gelişim yönü bu ise bu işi şimdiden bırakmak faydalıdır. Çelişki yumağının bir yerlerinde idealizm var diye, devrimciliğin doğabilimsel zorunluluklara gelişme mücadelesi olduğunu yadsıdın mı, başka yolun yolcusu oluvermişsindir... Gelelim’’ben öldükten sonra, kim ne demiş önemli mi?’’konusuna. Tarihsel materyalizm ve onun gelişimleri inceleme yöntemi diyalektiği savunmanın bir mücadele ve hareket hali olduğu ortadadır. Bu doğrultuda ona varmak için MÜCADELE KONUNUN ÖZÜDÜR. Yani hangi yönde geliştiğin ve mücadele ettiğindir. Şimdi konunun özü ortada iken örneklere geçelim. Victor Hugo, Yaşar Kemal, Aziz Nesin vb. neden insanlık mirası olarak kalmışlardır. Çok iyi yazar, sanatkar olduklarından? Tarihsel materyalizm taraftarı olduklarından? Doğabilimsel gerçeklere ulaşma mücadelelerinden? İdealist felsefeyi savunmadıklarından?  Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün. Kimileri de öldükten sonra nefretle anılmaya devam ediyorlar. Çeşitli diktatörler Kenan Evren, Hittler vb. gibi. Doğanın ihtiyacı düşünce ile bilimsel doğruya çözümlenme, gelişme için gelmemişmiydin dünyaya? Düşüncelerinle yaşama doğal değil mi?  Demek ki yaşamımızda doğasal zorunluluklarımızı yerine getirme doğrultusunda mücadele ve üretimlerimizin doğada, insanlar alemi çok da önemli olmasa da orada da bir sonucu ve bedeli var. İnsanların farkına varıp öteki dünya diye İDEALİZE etikleri bu! Quantum, kendilerine uydurdukları bir yaşamın gerçeklikle bağlarını koparması sonucu, insanlar alemi gerçekliğidir. İdealistliklerinin de sonucudur. Seyit Rıza ne demiş : ‘’Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun...’’ demiş mi, dememiş mi? Lakin bu reel dünyanın dünya görüşü çok ilkel ve uğraşmak çok kolay. Fakat kendi dünyamızı daha da güzelleştirmek, geliştirmek dururken boşuna zaman kaybı... Tarihsel materyalizm açısından doğabilimsel zorunluluklarımıza yani bilimsel gerçeklere doğru mücadelemiz bizim anlamımız ve doğasal bir sonucu ve de bedeli olan zorunluluğumuzdur.

Zafer Bilge

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde