Özgürlük

MARKS'A ÖVGÜ

 
 
TERRY EAGLETON
 

 
Karl Marks'a övgü, Boston Strangler(1960'larda Boston bölgesinde 13 kadını öldüren seri katil) lehinde konuşmak kadar ters görünebilir. Marks'ın düşünceleri, despotizmden, kitsel ölümlerden, çalışma kamplarından, ekonomik felaketlerden ve milyonlarca kadının ve erkeğin özgürlüklerini kaybetmesinden sorumlu değil miydi? Kendisine bağlı öğrencilerinden biri, Stalin adında paranoyak bir Gürcü köylü, bir diğeri ise halkının yaklaşık 30 milyonunun kanı eline bulaşmış olan vahşi bir Çin diktatörü değil miydi?
 
Gerçek şu ki, İsa Engizisyon'dan ne kadar sorumluysa, Marks da komünizmin korkutucu zulmünden o kadar sorumludur. Bir kere Marks, sosyalizmin Rusya ve Çin gibi çaresizce yoksul ve müzmin olarak geri toplumlarda kök salabileceği fikrini hor görecekti. Olsaydı da, o zaman basitçe sonuç, sadece fakirlerin değil herkesin mahrum kalacağını kastettiği "genelleştirilmiş kıtlık" olarak adlandırdığı şey olurdu. Bu, "eski pis işi"n geri dönüşü veya daha az uyumlu çeviride "aynı eski saçmalık" anlamına gelecekti. Marksizm, varlıklı kapitalist ulusların insanları için adalete ve refaha erişmede muazzam kaynaklarını nasıl kullanması gerektiğinin teorisidir.  Maddi kaynaklardan, gelişmiş kentsel kültürden, demokratik mirastan, evrimleşmiş bir teknolojiden, liberal geleneklerin aydınlanmasından ve kendilerini modern çağa fırlatabilecek eğitimli, nitelikli iş gücünden yoksun ülkelerin olduğu bir program değildir. 
 
Marks kesinlikle, adaletin ve refahın zenginleşmesini böyle ıssız yerlerde de görmek istemiştir. Sadece İrlanda ve Hindistan değil, Britanya'nın mazlum kolonileri hakkında da öfkeli ve etkili bir şekilde yazmıştır. Çalışmalarının başlattığı politik hareket, küçük ülkelerin emperyalistlerden kurtulmasında herhangi bir diğer politik akımdan çok daha fazla yardımcı olmuştur. Oysa Marx, yardımlarına koşan daha gelişmiş uluslar olmaksızın bu ülkelerde sosyalizmin kurulabileceğini düşünecek kadar aptal değildi. Ve bunun anlamı, gelişmiş ülkelerin avam takımının, üretim araçlarını egemenlerden zorla çekip almak ve onları dünyanın sefillerinin hizmetine sunmak zorunda olmalarıydı. Bu 19. yüzyılda İrlanda'da yaşanmış olsaydı, bir milyon erkeği ve kadını mezara ve iki üç milyonunu da dünyanın uzak köşelerine gönderen kıtlık olmazdı.
 
Marks'ın yazımının tamamını bir kaç can sıkıcı soruya indirgeyen bir algı var: Kapitalist Batı, insanlık tarihinin hiç görmediği kadar çok kaynağı biriktirdi yine de yoksulluğun, açlığın, sömürünün ve eşitsizliğin üstesinden gelmekte güçsüz görünmesi nedendir? Bir azınlık için bolluğun, bir çokları için sıkıntıya ve onur kırıcı duruma yol açıyor  göründüğü mekanizmalar nelerdir? Kişisel servet neden halkın sefaletiyle bir arada gözükür? Bu, iyi yürekli liberal reformcunun tavsiye ettiği gibi, insan sefaletinin ceplerini silip süpürmeye fırsatımız olmuyor ama zaman bolluğunda yapacağız, mı dır? Ya da yoksunluk ve eşitsizlik üretenin kapitalizmin doğasında olan bir şey olduğunu savlamak akla daha yatkın geliyor, Charlie Sheen'in ürettiği dedikodular gibi.
 
Marx bu terimlerle konuşan ilk düşünürdü. Bir zamanlar hiç kimsenin parayla ilgili çok fazla yazmadığına ve çok az yazdığına dikkat çeken ve bu üstü başı dökük göçmen Yahudi, yaşadığımız sistemin bir bütün olarak kavranabileceği dili bize miras bıraktı. Sistemin çelişkileri analiz edildi, iç dinamikleri açığa çıkarıldı, tarihsel kökenleri incelendi ve potansiyel ölümü önceden haber verildi. Bu bir an için, Marks'ın Sarah Palin'e(Alaska Valisi) hayranlığını sunduğu ya da çocuğunuz suratına sigara dumanı üflemeyi  kötü bir şey olarak gördüğü gibi bir şey değil. Aksine, hem eleştirilerinin hem de taraftarlarının yok etmeye çalıştığı olguyu yaratan sınıf için övgüsünde abartılıydı. Tarihteki başka hiç bir sistem bu kadar devrimci nitelikte olduğunu kanıtlayamadı, diye yazdı. Sadece bir avuç yüzyılda kapitalist burjuva sınıflar feodal düşmanlarının hemen hemen her izini yeryüzünden silmişlerdi. Kültürel ve maddi hazineleri arttırdılar, insan haklarını keşfettiler, köleleri azat ettiler, aristokratları devirdiler, insan özgürlüğü için savaştılar ve öldüler ve gerçekten küresel bir medeniyet için temel oluşturdular. Hiç bir belge, Wall Street Journal bile, Komünist Manifesto gibi bu muazzam tarihsel başarı üzerine sağlıklı övgüleri cömertçe sergilemedi.
 
Ancak bu, hikayenin yalnızca bir parçasıydı. Modern tarihi, büyüleyici bir gelişme masalı olarak görenler ve onu uzun bir kabus olarak görenler var. Marx, her zamanki huysuzluğuyla, ikisinin de olduğunu düşünüyordu. Medeniyetteki her ilerleme barbarlığın yeni olasılıklarını da beraberinde getirmiştir. Burjuva devriminin büyük sloganları-"Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik"- onun da şiarları idi. O basitçe, bu fikirlerin şiddet, sömürü ve yoksulluk olmadan neden hiç bir zaman pratiğe dönüştürülemediğini soruşturdu. Kapitalizm, bütün önceki ölçümlerin ötesinde insan gücü ve kapasitesini geliştirmişti. Yine de, kapitalizm bu kapasiteleri erkekleri ve kadınları ırgat gibi verimsiz çalıştırmaktan muaf kılmak için kullanmamıştır. Aksine, onları her zamankinden çok daha zorlu çalışmaya zorlamıştır. Dünya üzerindeki en zengin medeniyetler Cilalı Taş Devri ataları kadar tam anlamıyla sert çalışmışlardır.
 
Bu, Marx'ın düşündüğü, doğal kıtlık yüzünden değildi. Bu, kapitalist sistemin kendi olağanüstü servetini ürettiği alışılmışın dışında çelişkili bir yol yüzündendi. Bazıları için eşitlik diğerleri için eşitsizlik demekti ve bazıları için özgürlük bir çoğu için baskı ve mutsuzluk getirdi. Sistemin doymak bilmez kar ve güç peşinde olması, yabancı ulusları köleleştirilmiş kolonilere ve insanoğlunu da kontrolden çıkmış ekonominin oyuncaklarına çevirdi. Gezegeni kirlilik ve kitlesel açlık ile tahrip etti ve korkunç savaşlarla yaraladı. Marx'la ilgili bazı eleştiriler, Komünist Rusya ve Çin'deki toplu cinayetlere karşı adam akıllı büyük bir öfke yöneltir. Onlar genellikle kapitalizmin soykırım suçlarını eşit derecede öfke ile anımsamazlar: Asya'da ve Afrika'da, milyonlarca kişinin hayatını kaybettiği 19. yüzyılın sonlarında başlayan açlıklar, Emperyalist ulusların küresel kaynaklar için mücadelede birbirlerinin emekçilerini katlettikleri Birinci Dünya Savaşı'nın katliamı ve faşizmin dehşetleri, kapitalizmin sırtı duvara tosladığında başvurmaya meyilli olduğu rejim. Diğer ülkeler içinde, Sovyetler Birliği'nin fedakarlığı olmasaydı, Nazi Rejimi bugün hala yerinde olabilirdi.
 
Marxistler faşizmin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunurken, sözde özgür dünyanın politikacıları hala Hitler'in resmedildiği kadar yaramaz bir adam olup olmadığını yüksek sesle merak ediyorlardı. Bugün Marx'ın hemen hemen tüm takipçileri, Stalin ve Mao'nun kötülüklerini reddederken, Marksist olmayan birçok kişi hala Dresden'in veya Hiroşima'nın yıkımını şiddetle savunur. Modern kapitalist ülkeler, soykırımın, şiddetin ve yok etmenin her adımının büyük kısmında Komünizmin suçları kadar nefret uyandırırlar. Kapitalizm de kanla ve gözyaşlarıyla dövüldü ve Marx buna tanık olacaktı. Bu tam anlamıyla, sistemin, çoğumuzun bu gerçekten bihaber olduğu işine uzun zamandır devam ettiğidir. 
 
Siyasal hafızanın seçiciliği bazı merak uyandıran haller alır. Örneğin, 9/11'i(11 Eylül Saldırıları) ele alalım. İlk 9/11'i kastediyorum, ikincisini değil. Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılmasından 30 yıl önce gerçekleşen, Amerika'nın Şili'nin demokratik olarak seçilmiş Salvador Allende hükumetini şiddet kullanarak devirmeye yardım ettiği ve onun yerine, New York ve Washington'daki o korkunç günden çok daha fazla insan cinayetine girişen iğrenç bir diktatörü getirdiği 9/11'i kastediyorum. Kaç Amerikalının bundan haberi var? Fox TV Haberlerinde bundan kaç kere bahsedildi?
 
Marx hayalci bir ütopyacı değildi. Aksine, siyasi kariyerine etrafını sarmış olan hayalci ütopyacılarla şiddetli bir çekişme içinde başladı. Bir Clint Eastwood karakterinin olacağı kadar mükemmel insan toplumuna hemen hemen ilgisi vardı ve asla böyle saçma kavramlarla konuşmadı. O, erkeklerin ve kadınların Baş Melek Cebrail'e kutsallıkta üstün gelebileceklerine inanmadı. Daha ziyade, dünyanın mümkün bir şekilde daha iyi bir yer haline getirilebileceğine inandı. Bunda gerçekçiydi, idealist değildi. Kafalarını gerçekten kuma gömenler -bu dünyanın  ahlak bekçileri- her hangi bir radikal değişimin olabileceğini inkar edenlerdir. Onlar, güya Aile Babası ve 4000 senesinde de renkli diş macununun hala görünürlerde olabileceği gibi davranıyorlar. İnsanlık tarihinin tamamı bu bakış açısının aksini kanıtlıyor.
 
Radikal değişiklik, elbette daha iyi olmayabilir. Belki de şahit olacağımız tek sosyalizm, bir takım ekolojik felaket ya da nükleer kıyamet sonrasında sürünerek çıkabilenlerin, bir avuç dolusu insanoğlunun dayattığı olacaktır. Marx bile, "tüm sınıfların karşılıklı mahvoluş" olasılığından somurtkan bir şekilde bahseder. Endüstriyel-kapitalist İngiltere'nin dehşetine tanıklık eden adam, yoldaşlarının olmayacak bir şeyin peşinde koşmalarına ihtimal vermez. Bütün demek istediği, tıpkı 1840'larda Britanya'da kıtlık altındaki İrlanda nüfusunu defalarca beslemeye yetecek kadar yiyecek olduğu gibi, gezegende maddi problemlerimizin çoğunu çözmek için çok daha yeterli miktarda kaynaklar bulunduğudur. Çok önemli olan üretimimizi düzenleyeceğimiz yol budur. Herkesin bildiği gibi, Marx bize, bazı şeyleri nasıl farklı yapacağımızın detaylı planını sağlamadı. Gelecek hakkında herkesçe bilinen söyleyecek çok az şeyi vardır. Geleceğin tek imgesi şimdinin başarısızlığıdır. O, kristal bir küreye dikkatle bakma açısından bir peygamber değildi. O, adaletsiz yollarımızı değiştirmedikçe geleceğin son derece fena olacağı  konusunda bizleri uyaranın otantik incilsel duygusuna sahip olan bir peygamberdi. Ya da gelecek hiç olmayacak....
 
Dolayısıyla sosyalizm, insan doğasındaki mucizevi bir takım değişikliklere bağlı değildir. Orta Çağ'ın sonlarında feodalizmi kapitalist değerlere karşı savunanlardan bazıları, insan doğasına aykırı olduğu için kapitalizmin hiçbir zaman işe yaramayacağını söylediler. Bazı kapitalistler şimdi de bunu sosyalizm konusunda söylüyorlar. Kuşkusuz, Amazon Havzasında, bir erkeğin ölen kardeşinin karısıyla evlenmesine izin verilen bir toplumsal düzenin ayakta kalamayacağına inanan bir kabile var. Hepimiz kendi koşullarımızı mutlaklaştırma eğilimindeyiz. Sosyalizm rekabeti, kıskançlığı, saldırganlığı, sahiplenmeyi, hakimiyeti ve rekabeti bertaraf etmez. Dünyanın yine de payına düşen zorbaları, hilekarları, otlakçıları, asalakları ve arada sırada psikopatları olacaktır. Sadece, rakiplik, saldırganlık ve rekabet, dünyadaki milyonlarca diğer insan hayatta kalabilmek adına günde 2 dolardan azı için mücadele ederken ikramiyeleri pintice 5 milyon dolara düşürüldü diye şikayet eden bankacılar şeklini artık almayacaktır.
 
Marx kalbinin derinliklerinde ahlaki bir düşünürdü. Komünist Manifesto'da "her bir insanın özgürce kendi kendini geliştirmesinin bütün insanların özgürce kendi kendini geliştirmesinin koşulu olacağı" bir dünyadan bahseder. Bu, bize rehberlik eden bir idealdir; şimdiye kadar tamamıyla başarabildiğimiz bir durum değil. Fakat dil yine de önemli. Marx, iyi bir romantik hümanist olarak, bireyin benzersizliğine inanırdı. Fikir, yazdıklarına baştan başa nüfuz ederdi. Soyut fikirlere karşı duygusal açıdan özel ve dikkat çekici bir isteksizlikle merak sarmıştı. Onun bilinen materyalizmi kökeninde insan bedeni hakkındadır. Tekrar ve tekrar, kadınların ve erkeklerin kendilerine özgü yollarla kendilerine özgü güçlerinin ve kapasitelerinin farkına varabilecekleri adil bir toplumdan bahseder. Bunda, ahlaklılığın ilk önce(modern çağın feci halde hayal ettiği gibi) kanunlar, görevler, yükümlülükler ve sorumluluklar ile değil, daha adamakıllı ve daha eğlenceli bir şekilde nasıl gelişeceği ile ilgili olduğunu anlayan, onun akıl hocası olan Aristo ile uyum içindedir.
 
Bu ahlaki hedef, liberal bireyciliğe göre nasıl farklılık göstermektedir? Fark, gerçek kendi kendini gerçekleştirmeyi başarmada; Marx'a göre, insanoğlu onu birbirlerinde ve birbirleriyle bulmalıdır. Bu sadece, diğerlerinden tecrit içinde her insanın kendi olayını yapması sorunu değildir. Hatta bu mümkün olmazdı. Diğeri, aynı zamanda birinin sahip olduğu koşulları da sağladığı için, birinin kendi kendini gerçekleştirmesinin de zemini haline gelmelidir. Kişiler arası düzeyde buna aşk denir. Siyasi düzeyde bu sosyalizm olarak bilinir. Marx için sosyalizm basit olarak, yerleşmiş gelenekler dizisi ne olursa olsun başına gelebilecek en büyük boyutta bu karşılıklı davranışa izin verecek olmasıdır. Çoğunluğun azınlığın yararına çalıştığı kapitalist bir şirket ile projeye kendi katılımımın diğerlerinin refahını arttırdığı bir sosyalist kooperatif arasındaki farkı düşünün ve tam tersini. Bu mübarek bir kendini feda etme meselesi değildir. Süreç geleneğin yapısı içine yerleştirilir. 
 
Marx'ın hedefi boş zamandır, emek değil. Sosyalist olmanın en çok sebebi, sevmediğin insanları sinirlendirme dışında, çalışmaktan nefret etmendir. Marx, kapitalizmin geliştirdiği üretici güçleri, bir noktada farklı sosyal ilişkiler altında, emeğin en onur kırıcı şekillerinden kadın ve erkek çoğunluğu kurtarmak için, kullanabileceğini düşündü. O zaman ne yapacağımızı düşünüyordu? Ne istediysek... Eğer, büyük İrlandalı sosyalist Oscar Wilde gibi, bütün gün boyunca bol al al giysiler içinde, apsent(sert bir içki) yudumlamayı ve birbirimize tek sayfa Homer(İlyada-Homeros) okumayı kolayca seçtiysek, o zaman hadi öyle olsun. Mesele, gel gör ki, bu tarz bir özgür faaliyetin herkes için mümkün olmasıydı. Boş zamana azınlığın sahip olduğu duruma daha fazla müsamaha göstermez idik, çünkü çoğunluğun işi var.
 
Marx'ı ilgilendiren, diğer bir deyişle, birinin maddeyi değil de yanıltıcı olan manevi olanı bir şekilde neden aradığıydı. Eğer maddi koşullar değiştirilebilirse, bu bizi ekonomik zorbalıktan kurtaracaktı. O, dünya edebiyatını inanılmaz derecede çok okudu, sanattan, kültürden ve medeni konuşmalardan zevk aldı, ince espriden, mizahtan ve yüksek alkollü içkilerden hoşnuttu ve bir gece o bar senin bu bar benim gezme esnasında kırılan bir sokak lambası için polis tarafından kovalandı. Elbette bir ateistti, ama manevi olmak için dindar olmak zorunda değilsiniz. Bir çok büyük Yahudi tanrıtanımazdan biriydi ve eseri Museviliğin-adalet, kurtuluş, Hesap Verme Günü, barış ve bolluk hükümdarlığı, fakirlerin kurtuluşu gibi-müthiş mevzularıyla doludur.
 
Korkunç Hesap Verme Günü'nden sana ne? Marx'ın insanlık için vizyonu kanlı bir devrimi gerektirmez mi? Şart değil. Kendisi Britanya, Hollanda ve ABD gibi bazı ulusların sosyalizmi barışçıl yollarla halledebileceğini düşünüyordu. Eğer devrimci olsaydı, aynı zamanda çetin bir reform şampiyonu olurdu. Her durumda, devrime karşı olduklarını iddia eden insanlar genellikle diğerlerini değil belirli devrimleri sevmediklerini kastederler. Amerikalı karşı-devrimciler, Kübalı olana olduğu kadar, Amerikan Devrimine düşman mıdırlar? Mısır ve Libya'da son zamanlardaki ayaklanmalar ya da Asya ve Afrika'da kolonici güçlerin devrilmesi üzerine "üzüntüden" ellerini mi ovuşturuyorlar? Bizler, kendimiz geçmişteki toplumda yaşanan devrimci karışıklıkların bir ürünüyüz. Bazı reform süreçleri bazı devrim eylemlerine kıyasla çok daha fazla kan lekelidir. Şiddet içerenlerin yanı sıra kadife devrimler de vardır. Bolşevik Devrimi'nin kendisi çok az can kaybıyla gerçekleşti. Doğum yaptığı Sovyetler Birliği, neredeyse hiç kan dökülmeden 70 yıl sonra düştü.
 
Marx ile ilgili bazı eleştiriler devlet egemen bir toplumu reddeder. Ama o öyle miydi. O, daha az çatlak sebeplerden ötürü politik devletten Çay Partisinden tiksindiği kadar tiksiniyordu. O, feministler sorabilir, muhafazakar bir aile reisi miydi? Şüphesiz. Fakat bazı modern(Marksist olmayan) yorumcuların işaret ettiği gibi, 1960'larda kadın hareketinin canlanmasına, kadın eşitliğinin politik özgürlüğün diğer formları kadar yaşamsal önemde olarak addedilmesine en fazla sosyalist ve komünist  gruplardan erkekler katılmışlardı. "Proleter" kelimesi antik toplumlarda devlete hizmet etmek için üremekten başka hiç bir şeyleri olmayan fakirler demekti. "Proles(işçi)" "yavru" demektir. Bugün üçüncü dünyanın küçük çiftliklerinde ve terhanelerinde hala tipik bir proleter olan kadındır.
 
Etnik konularda da aynı şey geçerli. 1920'lerde ve 30'larda hemen hemen ırk eşitliği için vaazda bulunan kadınların ve erkeklerin çoğu komünistlerdi. Koloni karşıtı hareketlerin çoğu Marxizmden ilham aldılar. Antisosyalist düşünür Ludwig von Mises sosyalizmi, "tarihin şimdiye kadar gördüğü en güçlü reform hareketi, insanlığın sadece bir kesimi ile sınırlı olmayan, tüm ırkların, milletlerin, dinlerin ve medeniyetlerin insanları tarafından desteklenen ilk ideolojik eğilim" olarak nitelendirir. Tarihinin doğrusunu oldukça iyi bilen Marx, Hristiyanlığın von Mises'ine hatırlatıyor olabilir, lakin vurgu güçlü kalır. Çevre konusuna gelince, Marx şaşırtıcı bir şekilde bizim Yeşil politikalarımıza önceden fikir verdi. Doğa ve onu bir karşıttan ziyade bir müttefik olarak görme ihtiyacı onun sürekli meşguliyetlerinden biri idi.
 
Marx neden gündeme geri geldi? Cevap, işin garip yani, kapitalizm yüzünden. Ne zaman kapitalistlerin kapitalizm hakkında konuştuklarını duyarsanız, bilin ki kapitalizmin başı beladadır. Genellikle daha bir sakinleştirici terimi tercih ederler, "hür teşebbüs" gibi. Son zamanlardaki mali krizler, bir bütün olarak yaşadığımız kurulumu bir kez daha düşünmeye bizi zorladı ve böyle yapmak için ilk önce bunu mümkün kılan Marx idi. Kapitalizmin küreselleşeceğini ve eşitsizliklerin şiddetleneceğini öngören Komünist Manifesto idi. Eserinde herhangi bir kusur var mı? Yüzlerce hem de. Fakat o, düşmanlarının bayağı klişelerine teslim olmayan çok yaratıcı ve orijinal bir düşünürdü. 
 
Terry Eagleton İngiltere'de Lancaster Üniversitesi'nde, İrlanda Ulusal Üniversitesi'nde; Ve Notre Dame Üniversitesi'nde misafir profesördür. En yeni kitabı, Neden Marx Haklıydı,  Yale Üniversitesi Yayınları tarafından yeni yayınlandı.
 
*www.chronicle.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.....

Son Eklenenler

Beitragkategorie

FACEBOOK SAYFAMIZ