Özgürlük

GERÇEKLİĞİN YALANINDA

 
"İki türlü ahlak vardır; söyleyip uygulayamadığımız, uygulayıp da söyleyemediğimiz."
BERTRAND RUSSELL
 
İnsan karşısındakine çok kolay yalan söyleyebiliyor. Bir çıkar söz konusu olduğundan kendini rahatlatma adına savunma mekanizmaları geliştirerek söylediği yalanı bilinç dışına da atabiliyor. Her şeye rağmen bir insan kendine nasıl yalan söyleyebiliyor? Yalan söylediğini kandırabiliyor yada kandırdığını sanabiliyor ama kendi kendisini nasıl kandırabiliyor? 
 
Bireysel ilişkilerin ve toplumsal ilişkilerin gün geçtikçe dibe vurduğu günümüz dünyasında neresinden bakılırsa bakılsın bireysel ve toplumsal ahlak çürümenin eşiğinde yer alıyor. Elbette bu çürümenin sosyolojik nedenleri büyük kısmını oluşturuyor. Çünkü hepimiz bir sınıfa mensubuz; duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımız daha da ötesinde ekonomik çıkarlarımız var. Ait olduğumuz sınıfın özelliklerini yansıtıyoruz ve bilincimizi oluşturan varlığımızın yansımalarını taşıyoruz. Ne de olsa insan söylendiği gibi bir homo-economicus. Ekonomik çıkarlar bizi yönlendiriyor. Görmezden gelmeyi ve yalan söylemeyi, boyun eğmeyi, ses etmemeyi daha kolay ve anlaşılabilir hale getirebiliyoruz. Savunma mekanizmamızı da, "Ne yaparsın, ekmek parası! Çocuklar aç mı kalsın?" üzerine kuruyoruz. Yada daha kolayına kaçıp, "Genlerimizde var" diyerek bütün suçu insan genlerine atıp kurtuluyoruz. Yada güçlü olanın ayakta kalacağına inanıp bunu doğanın kanunlarına bağlıyoruz. Güçlü zayıfı ezer. Yada rekabet ortamına uyum sağlama olarak görebiliyoruz. Bir nevi sosyal Darwinizm. Toplumda güçlüler ayakta kalır, zayıflar sistem dışına itilir. Oysa rekabet ve ayakta kalma yalanı besliyor. Bozulma olağan hale getiriliyor.  Vaziyet böyle olunca yalan söylememiz daha bir meşru, toplum ve birey gözünde daha kabul edilir duruma gelebiliyor.
 
Bireyi daha sonraya bırakıp toplumsal yapıya sınıflar açısından baktığımızda, içinde yaşadığımız toplumsal yapının temelinin yalan olgusuna dayandığını görebiliriz. Modern kapitalist toplumu oluşturan burjuva sınıfının ve işçi sınıfının durumlarına bir bakalım. Aralarında görünmez ve gösterilmez büyük bir çıkar savaşı var gerçekte. Ama yalan mekanizmaları ideoloji vasıtasıyla o kadar güzel kurulmuş ki, gerçekte baktığımızın bir görüntü olduğunu özün ise koca bir yalandan ibaret olduğunu göremiyoruz. Oluşturulan ideolojiyi de din ve milliyetçilik duygularıyla kapladığınız an yalan görünmez oluyor. İktidar sahipleri ve sömürenler tarihin her döneminde ideolojik yalanlarını gizleyecek kılıflara ihtiyaç duymuşlardır. Modern kapitalist toplum öncesi, kilise ve aristokrasi sömürebilme adına yalanlarına din kılıfını uyduruyorlardı. "Ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, insanın afyonunu" oluşturan, insan eliyle yaratılan din söz konusu olduğunda yalan ve öldürme meşru bir hale getiriliyordu. Aydınlanma ışığı altında oluşan yeni bir sınıf, burjuva sınıfı, kilise ve aristokrasinin iktidar egemenliğine son verebilmek için ilk önce din yalanını açığa çıkardı ve iktidar gücünü bertaraf ederek dini politik alandan özel alana attı. Fakat yeni iktidar sahipleri de kendi egemenliklerini sömürmek üzerine kurduklarından, kendi sömürü düzenlerini gizleyebilmek için yeni bir kılıfa ihtiyaçları vardı. Bu yeni yalanın adı da milletler ve milliyetçilik idi. İnsanlığı kendi kanında yıkayacak olan bir yalan. Sonradan yaratılan bir kimlik siyasallaştıkça, insanların kendilerini ifade edebilecekleri bir kimliğe dönüşüp insanların duygularını okşadıkça ve onlara diğerleri karşısında üstünlük hissi verdikçe, sonradan uydurulan bu kimlik politik alan içine sıkıştırılıp sömürü gerçekliğinin görünmezliğini sağlayan büyük bir yalana dönüşerek bütün siyasi politikalara ve alınan siyasi kararlara sözde meşru bir zemin üzerinde ülke içinde ve dışında katliam yapma ve bu katliamlara geniş halk kitleleri nazarında meşruluk katma yetkisi vermiştir. Dini özel bir alana hapseden burjuvazi, milliyetçilik konusunda aynı davranışı sergilememekte, tam tersine çıkarları doğrultusunda milliyetçiliği gericileştirip, mikro milliyetçilikler yaratarak, etnikçiliği kışkırtarak ve son merhalede faşizmi doğurarak insanları birbirine düşürüp kana boğmuştur ve boğmaktadır. Oysa kapitalizmin dini, imanı, milleti yoktur. Yalanı gözler önüne seren Karl Marks çok güzel söylemiştir: " İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz yada Alman değil, emek, bedava kölelik, kendi kendini satmaktır. Onu yöneten hükümet Fransız, İngiliz yada Alman hükümetleri değil, sermayedir. Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz yada Alman havası değil, fabrika havasıdır. Ona ait olan topraksa Fransız, İngiliz yada Alman toprağı değil, yerin bir kaç karış altıdır."
 
Toplumsal yapının yansıması insanda vücut bulduğundan insan da bireysel ilişkilerini aslında yalan üzerine inşa etmiştir. Toplumsallaşmanın getirdiği kendi kendine yabancılaşma beraberinde insanın kendi kendisini aldatmasını da kolay kılınır bir hale sokmuştur. Oysa insan kendi kendisini kandırmaktadır. Toplumsal yapı içerisinde oluşturulan burjuva medeniyetinin yalanlarına hizmet etmekle kalmayıp, kendisi yalan mekanizmasının çarkları arasına katılıp öncelikli olarak sınıf atlamayı hedefine koymuştur. İnsan için önemli olan bir statü elde edip başarılı olmak, başarılı olamaktan kasıt ise zengin olmak ve sınıf atlamaktır. Günümüz modern toplumunda bir insanın önceliği budur. Bu önceliğe ulaşabilmenin de tek yolu amaca ulaşmak için her yolu mubah hale getirerek yalanı kendi bünyesinde kurumsallaştırmasıdır. Böylece yalan daha kolay söylenebilir hale geçer. Çıkarlar söz konusu olduğundan aldatma, yalan söyleme, ispiyon etme, kuyu kazma olağanlaşır. Çok basit bir örnek, bir insanın çalıştığı şirketteki durumudur. İnsan yükselebilme ve terfi edebilme adına çok kolay yalan söyleyebilmekte, iftira atabilmekte, en yakın mesai arkadaşını dahi ispiyon edebilmektedir. Çünkü söz konusu olan kapitalizmin rekabet olarak algılattığı kendi çıkarlarıdır. O sınıf atlama arzusuyla istediğini tüketebilme fırsatına yada lüksü elde edebilme onuruna ancak böyle ulaşabilir. Bireyin aile ilişkilerinde bile söz konusu olan çıkarlardır. Çıkarın olduğu yerde ise yalan vardır. Fiziksel ve duygusal çıkarlarımız tatmin olmadığı yada çatıştığı anda karı kocayı, koca karıyı çok kolay yalanlar üreterek aldatır. Fakat bütün bunlar, bireyin yalan söylemesi yada kendi kendisini kandırması sadece kendisine ve muhatabı olan kişiye zarar verir. Oysa bir de bireyin yalana başvurup sadece muhatabını değil milyonları kandırması vardır. İşte onun zararı telafi edilemezdir. 
 
Düşünebiliyor musunuz tek bir kişinin yalan üzerine kurduğu iktidarı milyonlarca kişiyi uçurumun kenarına getirebiliyor. Tek bir kişinin, kendi deyişleriyle takiye üzerine kurduğu tanrısal kibri koca bir ülkeyi kan selinde mahvedebiliyor. Tek adam olabilme arzusu binlerce masumu katledebiliyor. Ülkeyi yangın yerine çevirebiliyor. Kardeşi kardeşe düşürecek yalanlarla halkı parçalayabiliyor. Ve korkunun, sindirmenin egemen kılındığı bir yerde devletin baskı araçları kullanılarak oluşturulan işkence ve cinayet ortamında kimse sesini çıkaramıyor. Muhalif insanlar yalanlara gözlerini çaresizce kapatıyor; destek verenler ise ekonomik çıkarına yalanları görmezden gelebiliyor. Oysa yalan söylemenin arkasında büyük bir yağmalama, talan etme ve hırsızlık yatıyor. Çalınan sadece maddi şeyler olmuyor. Çalınan hayatımız, geleceğimiz oluyor. 
 
Geride ise sadece; " O diktatörmüş, ülke kötüye gidiyormuş, sana ne, sen mi tek başına düzelteceksin, sen bak kendi işine, insanları değiştiremezsin, insanlara acıyorsun da ne oluyor, sen de çalacaksın kardeşim, sen kendini kurtar önce"  deyişleri kulağa çalınan oluyor. 
 
Her yalana rağmen mücadeleye devam. En azından Özgürlük adına....
Özgür Devrim

Önce İnsan…

 











Amaç insandı, sosyalizm bir araç. Ama sosyalizm bir amaç, insan bir araç oldu. Gerektiğinde acımasızca harcanan bir araç. 



Karl Marx, insanın kendi kaderini dolayısıyla dünyanın kötü gidişatını değiştirebileceğine ve buna kapasitesi olduğuna inanıyordu. Bu yüzden de bütün teorik çalışmalarında ve hayatında insanı kendine görev ve dert edindi. O insanın insanı sömürmesine ve insanın insanı kullanmasına karşıydı. Marxizmin özü buydu. Diğer bütün ortaya koyduğu teoriler bu öz üzerinde yükseliyor ve değişimin habercisi olabilecek insanı muştuluyordu. İnsanın özü devrimdi. Devrimin özü insandı. Ve her şey insan için olmalıydı, insana karşı değil. Sosyalizm insandı,insanla güzeldi. İnsana karşı sosyalizm olmamalıydı.



Ne yazık ki tarih defalarca hayal kırıklıkları ve hüsranlarla sahne aldı insanlık tiyatrosunda.‘‘Sosyalizm‘‘adı altında da insan sömürüsü devam etti. Başkaldırının, isyanın ve ayaklanmanın, devrimci hareketin lideri hareketin kendisi olamadı çoğu zaman. Ya bir lider kadrosu tarafından ele geçirildi ya da hareketin lideri hareketin kendisi olduğunda sistem açısından çok daha tehlikeli olduğundan, daha en başında kapitalist sistem tarafından vahşice ve görülmemiş zalimlikle yok edildi ve katledildi. Paris Komünü gibi...



Tarih boyunca gerçekleşen devrimlerin hemen hepsinin lider kadroları vardı ya da devrim sonrası lider kadrolar tarafından ele geçirildiler. Sorun şuydu ki, adına ne denirse densin yöneten-yönetilen ayrımı insanı sömürüsü ve insan kullanımı devam etti. Günümüzde de devam etmektedir. Bu fasit dairenin dışına bir türlü çıkılamamakta ve çemberi kırmakta başarılı olunamamaktadır.Bu durum dün ve bugün devam etmektedir. Gelecek ise...? Hala bütün dünyada ve Türkiye'de lider kadrolar, hangi‘‘düşünceden hangi ideolojiden‘‘olursa olsun, insan kullanmakta ve acımasızca insan harcamaktadırlar. İnsanlar bir çıkar, bir inanç, bir‘‘ideoloji‘‘ya da bir "amaç" uğruna saf duyguları istismar edilerek ölüme yollanmaktadır. Oysa hiç bir ‘‘ideoloji,‘‘ hiç bir amaç, hiç bir inanç emekten ve üreten insandan daha değerli değildir. Değerli olan insan yaşamıdır. İnsanın insanca yaşamasıdır.



İşte sosyalizmin özü de budur aslında. İnsanı ölüme yollamak değil, insanı yaşama tutundurmak; insanı sömürmek değil insanın sömürülmesine karşı olmaktır. Sömürüye karşı insanın hakkı, insanın adaleti ve insanın insanlığını yaşaması ve kendi kendine kendini geliştirebilmesi için mücadele etmektir.



Sevgiyi yayıp ortak karar almayı teşvik etmeyenler, korkuyla hükmedenler ve liderliğin egosunda insanlığı yerlere düşürenler ezilenlerin yanında olamazlar. İster inanç adına, ister ulus adına, ister‘‘sosyalizm‘‘adına ve ne adına olursa olsun...

 

 

Özgür Devrim

SÜRGÜNDEKİLERE DAİR

 

"Ağaçta duran kuş, dalın kırılmasından hiç korkmaz.
Onun güveni ağaca değil, kendi kanatlarınadır."
Charles Bukowski
 
 
"Zengin insanlar yurt dışına çıkıp yaşamak ister, ama çıktıklarında istediklerinin ve tasarladıklarının gerçekleşmediğini gördüklerinde ne kadar yanlış yaptıklarını ve ülkelerinin harabelerinin bile önemli olduğunu anlarlar" demiş bir zamanlar Montesquieu. Yaklaşık 300 sene önce. Ve o günden bugüne hiç bir şey değişmedi.
Zenginler yine her kaos ve her kargaşa sonrasında yurt dışına kaçıyorlar ve sular durulduğunda geri dönüyorlar. Ne de olsa memleket hasreti hiç bir şeye benzemiyor. Zenginler bile o kadar imkanlarına rağmen topraklarından kopamıyorlar.
 
Zaten milletlerin ve milliyetçiliğin ilk tasarlanmasında ikisinin de özünü oluşturan toprağa bağlılık ve toprak sevgisi değil midir? Toprağı sahiplenme duygusu olmasaydı milliyetçiler milletleri yaratabilir miydi? Mümkün olmazdı. Zaten bu sahiplenme duygusunun ileride yozlaşması ve yozlaştırılması sonucu aydınlanmanın insani değerlerinin çok uzağında gerici bir milliyetçilik anlayışı doğmamış mıydı? Toprağa bağlı bir duygunun yerini, ki toprak bir kimlik vurgusuydu aynı zamanda, dile, ırka, dine, kültüre(Avrupalı kültürü gibi) veya etnisiteye bağlılık almamış mıydı? Bulunduğun ya da sahip olduğun toprağın güzelliği, bakımı ya da özenilirliği insanların kendi kimliklerini ifade ediş biçimleri iken-yani zararsız bir ifade şekli iken- üretici güçlerin sömürüsünün bir sonucu olarak burjuvazinin hükmetme gücünü ele geçirmesiyle değişen ekonomik alt-yapının maskelenmesi adına kendi kültürünü oluşturan bütün üst-yapı kurumlarında siyasi bir yeni din olan milliyetçilik kimliğini yaratıp, bunu tanımlanmış bir sınır içerisinde bireyin ya da topluluğun toprağı olmaktan çıkarıp siyasi bir anlam yükleyerek politika ile çakıştırması sonucu insanları o sınırlar ve o sınırların dışındaki insanlar olarak bir kategoriye sokması, bireyin kendi kimliğini diğerine karşı ifade edişinde ırka, dile, dine, kültüre yaslanmasına sebep vermiş, bu da zamanla bireyin gericileşmesine olanak tanımıştır. Çünkü gericileşen ve gerici kimliklere sarılan birey gerçeğin uzağına düşer. Gerçek de, burjuva medeniyetinin varlığı üretici güçlerin sömürüsü sonucu oluştuğundan, milliyetçiliğin, bütün üst yapı kurumlarıyla sömürünün gölgelenmesine ve üstünün örtülmesine hizmet etmesidir.
 
Devletin tarihi çok eskilere gider. Fakat milliyetçilik bir devlete ihtiyaç duyar. Ernest Gelner'in "çakışma prensibi"nde ortaya koyduğu "ulusal olan ile politik olanın çakışmasını" gerektirir. Çünkü milliyetçilik sadece bireyin bir duygusu, yani ona özel bir şey olarak ortaya çıksaydı o zaman faydasız olurdu. Kullanılamazdı. İşin içine politika girdiğinde de devlet, hukuk, eğitim, kültür velhasıl bütün üst-yapı kurumları girer. Devletin olduğu yerde de baskı ve ayrımcılık vardır. Çünkü devlet üreten değil, üreteni sömürendir. O yüzden devlet çalışanları da üretici güçleri sömürenlerdir. Sonuç olarak burjuva patronları da devlet memurları da ortaklaşa bir sömürü çarkının keyfini sürerler. Ve asıl olan devletin bekasıdır. Ve de devletin bekasına, "milletin" bütünlüğüne zarar verenlerin de bu topraklarda işi yoktur. Sonuçta sürgün edilirler.
 
Aslında somut deliller tartışmayı geçersiz kılar. Ama anlamak isteyene. İnsanlar kimliksiz doğarlar ve sonradan kimlik edinirler. Müslüman olmak, Türk olmak ya da liberal, solcu, muhafazakar olmak gibi. Takım tutmak bile bir kimlik ifadesidir. Beşiktaşlı olmak gibi-bu arada en büyük Beşiktaş. Bakın hemen duygularımız okşanmaya başladı. İkisi haricinde bütün kimlikler zararsızdır. Zararsız oldukları için de devletin gözünde hukuksal bir yaptırımla karşılaşmazlar. Beşiktaşlı olmanın ya da müslüman, liberal, solcu, Türk olmanın kime zararı var ki. Oysa güzel ve yalnız ülkemizde iki kimliğin devletimizin bekasına ve birlik ve bütünlüğüne zararı var. Sosyalizmin-bu bağlamda anarşizm, komünizm ve diğerlerinin- ve Kürtlüğün. 
 
Ülkemizde sosyalist iseniz ya da Kürt iseniz, kendi kimliğinizi ifade etmeye kalkıştığınızda sizin için insan hakları da, hukuk hakları da, birey hakları da rafa kaldırılır ve önünüze konulacak olan sürgün ve eziyet olur. Diğer başa gelen zorlukları bir kenara koyduğumuzda belki de içlerinde en zor olanı sürgüne mahkum olmak ya da sürgüne katlanmaktır.  
 
Yaşayanlar çok iyi bilir, vatanı ve şehrinizi terk etmek kadar üzücü bir şey yoktur. Her defasında yutkunmaktan boğazınızda düğümler o kadar çoğalır ki, artık gözyaşlarınızı içinize dökersiniz. Bulunduğunuz topraklar dikendir, trende, otobüste, imbisste, kioskda o gerici milliyetçi bakışlar dikendir. Ve kalbinize her batırmalarında toprağınıza daha çok sarılırsınız, sürgün edilmenize sebep olan kimliğinize daha çok sarılırsınız...Değiştiğinizi sansanız da, değişmiş gibi davransanız da gönlünüzün derinliklerinde değişemezsiniz. Çünkü siz ağaca değil kendi kanatlarına güvenenlersiniz.....
 
Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran 
artık hiçbir yerde kaydım yok 
bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde 
sayı fazlasıyım altın kentlerde 
ve yeşeren taşra yörelerinde
Vazgeçilmişim çoktan 
ve hiçbir şeyle anımsanmamışım
Yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle
ben insanlar arasında yaşayamayan
Ben Almanca diliyle 
çevremde kendime mesken 
edindiğim bu bulutla 
bütün dillerde sürüklenmekteyim.
Nasıl da kararıyor bulut 
yağmurun tonları da koyulaşmakta 
çok azı yağıyor
O zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor
(Çeviren: Ahmet Cemal)
INGEBORG BACHMANN
Özgür Devrim

FİNLANDİYA'NIN DEVRİMİ

 
 
ERIC BLANC
 
 
Unutulmuş Fin Devrimi,1917 Rusya olaylarından çok daha fazla bugün bizim için derslere belki de sahip.
 

Helsinki, Finlandiya, 1905 genel grevi sırasında kalabalıklar. Ulusal Eserler Kurulu, Baskı ve Fotoğraf Arşivleri
 
 
Geçen yüzyılda, 1917 devriminin tarihçeleri genellikle Petrograd ve Rus sosyalistlerine odaklanmıştı. Fakat Rus imparatorluğu ağırlıklı olarak Rus olmayanlardan oluşuyordu ve imparatorluk çevresindeki çalkantılar çoğu zaman merkezde olduğu kadar patlamaya hazırdı.
 
Çarlığın Şubat 1917'de devrilmesi, bütün Rusya'yı anında içine çeken devrimci dalgayı serbest bıraktı. Belki de bu ayaklanmaların en istisnai olanı, bir bilim adamının "20. yüzyılda Avrupa'nın en belirgin sınıf savaşı" olarak nitelendirdiği Fin Devrimidir.
 
 
FİN İSTİSNASI
 
Finler, çarlık yönetimi altında başka herhangi bir ulustan farklıydılar. 1809'da İsveç'ten ayrıldıktan sonra Finlandiya'nın resmi özerkliğine, siyasi özgürlüğüne ve sonunda kendi demokratik şekilde seçilmiş parlamentosu olmasına bile izin verildi. Çar, bu özerkliği sınırlamaya çalışsa da, Helsinki'deki siyasi yaşam Petrograd'dan çok daha fazla Berlin'i andırıyordu. 
 
Sosyalistlerin emperyal Rusya'nın her hangi bir yerinde yer altı partilerinde örgütlenmeye mecbur oldukları ve gizli polis tarafından peşlerine düşüldükleri zamanlarda, Fin Sosyal Demokrat Partisi(SDP) açık ve yasal olarak işliyordu. Alman Sosyal Demokrasisi gibi, 1899'dan sonraki Finler, kendi montaj salonları, çalışan kadın grupları, korolar ve spor ligleri ile büyük bir işçi sınıfı partisi ve yoğun bir sosyalist kültür inşa ettiler.
 
Siyasi açıdan Fin işçilerinin hareketi, işçileri sabırla eğitme ve örgütlemenin parlamento yönlü stratejisine bağlandı. Politikaları başlangıçta ılımlıydı: devrimin konuşulması nadirdi ve liberallerle işbirliği yaygındı.
 
Fakat SDP, I. Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda daha militan hale geldiğinden, Avrupa'nın yasal sosyalist kitle partileri arasında benzersizdi. Finlandiya Çarlık İmparatorluğunun bir parçası olmadığından, Fin Sosyal Demokrasisi, radikallerin parlamenter bütünleşme ve bürokratikleşme tarafından gitgide marjinalleştirildiği bir ortamda bir çok Batı Avrupa Sosyalist Partisine benzer şekilde bir ılımlı yol izleyerek evrimleşti.
 
Ancak Finlandiya'nın 1905 Devrimi'ne katılımı partiyi sola döndürdü. Kasım 1905 genel grevi sırasında bir Finlandiyalı sosyalist lider halkın kabarmasına hayret etti:
 
"Harika bir zaman diliminde yaşıyoruz ... Kölelik yükünü taşımak için mütevazı ve tatmin olan insanlar aniden boyunduruklarını attılar. Şimdiye kadar çam kabuğu yiyen gruplar, şimdi ekmek istiyorlar."
 
1905 Devriminin ardından, ılımlı sosyalist milletvekilleri, sendika liderleri ve memurları artık SDP içerisinde kendilerini azınlık buldu. Alman Marksist kuramcı Karl Kautsky tarafından ayrıntıyla donattılan yönelimi uygulama arayışı, 1906'dan itibaren partinin çoğuna keskin sınıf mücadelesi politikalarına odaklı yasal taktikleri ve parlamentoyu telkin etti. "Sınıf nefreti bir erdem olarak karşılandı", diye duyurdu bir parti yayın organı.
 
SDP'nin ilan ettiği yalnızca bağımsız bir emek hareketi, işçi çıkarlarını ilerletebilir; Finlandiya özerkliğini Rusya'ya karşı savunabilir ve genişletebilir ve tam bir siyasi demokrasi kazanabilir. Sosyalist bir devrim eninde sonunda günün vazifesi olacaktı, ancak o zamana kadar parti ihtiyatla gücünü büyütmeli ve egemen sınıfla her hangi bir erken çatışmadan sakınmalı idi. 
 
Devrimci sosyal demokrasinin bu stratejisi - militan mesajı ve yavaş fakat kararlı yöntemleri ile - Finlandiya'da olağanüstü başarılıydı. 1907 yılına gelindiğinde, yüz binden fazla işçi partiye katılmış ve bunu kişi başına düşen dünyanın en büyük sosyalist örgütü haline getirmiştir. Ve Temmuz 1916'da Fin Sosyal Demokrasisi, parlamentoda çoğunluğu kazanarak her hangi bir ülkedeki ilk sosyalist parti haline gelerek tarih yazdı. Ancak son yıllardaki Çarlık "Ruslaştırması" nedeniyle, bununla birlikte, Finlandiya'daki devlet gücünün çoğu şimdiye kadar Rus yönetiminin elindeydi. Sadece 1917'de SDP kapitalist bir ülkede parlamenter sosyalist çoğunluğu elde etmenin zorluklarıyla yüzleşti.
 
 
İLK AYLAR
 
Yakınlardaki Petrograd'daki Şubat ayaklanması haberleri Finlandiya'ya bir sürpriz olarak geldi. Ancak söylentiler doğrulandıktan sonra, bir görgü tanığının anlattığına göre, Helsinki'de konuşlanmış Rus askerleri yüksek rütbelilere karşı ayaklandılar:
 
"Sabahleyin askerler ve denizciler kızıl bayraklarla, bir kısmı tören alayı şeklinde Marsellaise'yi söyleyerek, bir kısmı ayrı kalabalıklar halinde kızıl kurdeleler ve kumaş parçaları dağıtarak sokaklarda yürüyorlardı. Mavi ceketli silahlı sıradan asker devriyeleri, kızıl sembolü göstermeyi reddettikleri ya da en ufak bir direnç gösterdikleri zaman yüksek rütbelileri vurup ve öylece yerde bırakarak zararsız hale getirmek için şehrin her yanını dolaşıyorlardı."
 
 
Rus yöneticileri kovuldular, Finlandiya'da konuşlanan Rus askerleri Petrograd Sovyetlerine olan bağlılıklarını ilan ettiler ve Fin polis gücü alttan yıkıldı. Muhafazakar yazar Henning Söderhjelm'in 1918 tarihli ilk elden gelen devrimin anlatımı-Finli seçkinlerin görüşlerinin değersiz ifadesi- devletin şiddet tekelinin kaybına yanıp yakıldı:
 
"Bu, polisi tamamen yok etmek için [Fin SDP]sinin açık politikasıydı. Devrimin başlangıcında Rus askerleri tarafından devreden çıkarılan polis gücü asla bir daha ortaya çıkmadı. 'İnsanlar' bu kuruma güven beslemiyordu ve onun yerine düzenin devamı için yerel kıtalar, İşçi Partisine mensup adamların olduğu 'milis' kıtalar kuruldu."
 
Eski yerel Rus yönetiminin yerine ne koyulacaktı? Bazı radikaller Kızıl Hükümete zorladılar, ancak azınlıktaydılar. İmparatorluğun geri kalanında olduğu gibi, Mart'ta Finlandiya "ulusal birlik" çağrısıyla süpürülüp temizlendi. Yeni Geçici Rus Hükumetten geniş özerklik kazanma umut eden SDP liderlerinin ılımlı kanadı partinin uzun süredir devam eden duruşuyla bağlarını kopardı ve Fin liberallerle koalisyon hükumetine katıldı. Çeşitli radikal sosyalistler bu hareketi bir "ihanet" ve SDP'nin Marxist ilkelerinin ciddi bir ihlali olarak ifşa ettiler - diğer kilit önemdeki liderler, bu nedenle, partideki bölünmeyi önlemek için hükumete girmeye razı oldular. 
 
Finlandiya'nın politik balayısı kısa sürdü. Yeni koalisyon hükumeti, Finlandiya'nın iş yerlerinde, sokaklarında ve kırsal bölgelerinde patlak veren eşi benzeri görülmemiş militanlık gibi sınıf mücadelesi ateşkesine çok çabuk kapıldı. Bazı Finlandiyalı sosyalistler çabalarını silahlı işçi milisleri oluşturma üzerine yoğunlaştırdı. Diğerleri grevleri, militan sendikalaşmayı ve işçi aktivizmini teşvik ettiler. Söderhjelm devingenliği şöyle anlatıyor: 
 
"Proletarya artık dilenmiyor ve yakarmıyor, fakat hak iddia ediyor ve talep ediyor. Çalışanın sahip olacağını hiç sanmazdım, ancak özellikle sertlik, 1917'de Finlandiya'da olduğu gibi güç ile kabarmış hissedilmedi."
 
Finlandiya'nın elitleri başlangıçta ılımlı sosyalistlerin koalisyon hükumetine girmelerinin SDP'yi sınıf mücadelesi çizgisinden düşürmek zorunda bırakacağını umut ettiler. Oysa Söderhjelm, bu umutların kesilmesinin yasını tuttu:
 
"Saf ayak takımı idaresi beklenmedik hızla gelişti... Her şeyden önce İşçi Partisi'nin taktikleri [suçlusuydu]... İşçi Partisi nitekim en resmi tutumunda belirgin bir itibarı yerine getirse de, usanmaz bir gayretle burjuvaziye karşı ajitasyon politikasını hala sürdürdü."
 
Müttefikleri olan işçi liderlerinin yanı sıra hükumette bulunan ılımlı sosyalistler halk ayaklanmasını söndürmeye çabalarken, partinin en solu ısrarla burjuvaziyle bozuşmaya çağırıyordu. Bu sosyalist kutuplar arasındaki dalgalanma, yeni yönetime sınırlı destek veren biçimsiz merkezi bir akıma kapılıyordu. Çoğu SDP liderleri genel olarak parlamento alanını önceliklendirmeye devam etseler de, çoğunluk alttan gelen kabarışı destekliyordu - ya da en azından razı oluyordu.
 
Direnişin beklenmedik bir biçimde artması karşısında Finlandiya burjuvazisi giderek daha savaşçı ve uzlaşmaz hale geldi. Tarihçi Maurice Carrez, Finlandiya üst sınıfının, "şeytanın vücut kazanması olarak gördüğü bir siyasi oluşumla iktidarı paylaşmayı" asla kabul etmediğini belirttir.
 
 
SINIF KUTUPLAŞMASI
 
Finlandiya koalisyon hükumetinin iç patlaması yaz mevsiminde başladı. Ağustos ayına gelindiğinde, imparatorluğun besin sağlaması çöktü ve açlık vesvesesi Finlandiyalı işçileri sardı. Gıda isyanları ayın başında patlak verdi ve SDP'nin Helsinki örgütü, krize hitap eden kararlı önlemler almayı reddeden hükumeti açıkça itham etti. SDP'nin sol baş teorisyeni olan, ertesi yıl Fin Komünist hareketini kurmaya çalışan, Otto Kuusinen, "Aç çalışan kitleler yakın zamanda koalisyon hükumetine olan tüm güvenlerini kaybettiler" diye ekledi.
 
Ulusal kurtuluş mücadelesinde sosyalist uzlaşmazlık sınıf kutuplaşmasını daha da tırmandırdı. Finlandiyalı sosyalistler, Rus hükumetinin ulusun iç yaşantısında devam eden müdahalesini sona erdirmek için çok uğraş verdiler. Bağımsızlığı kazanarak, hırslı siyasi ve sosyal reform programları yoluyla zorlayacakları parlamentonun çoğunluğunu - ve işçi milislerinin kontrolünü - kullanacaklarını umuyorlardı.
 
Bir sosyalist lider Temmuz ayında, "şimdiye kadar iki cephede savaşmak zorunda kaldık - kendi burjuvazimize karşı ve Rus hükumetine karşı Sınıf savaşımızın başarılı olması için, tüm gücümüzü tek bir cephede, kendi burjuvazimize karşı toplamak istiyorsak, bağımsızlığa ihtiyacımız var, çünkü Finlandiya zaten olgunlaşmış durumda" diye açıkladı.
 
Finlandiya'nın muhafazakarları ve liberalleri de kendi nedenleriyle Finlandiya özerkliğini güçlendirmek istiyorlardı. Fakat bu amaca ulaşmak için devrimci yöntemler aramaya istekli değillerdi - SDP'nin tam bağımsızlık çağrısına genellikle destek vermiyorlardı. 
 
Çatışma sonunda Temmuz ayında geldi. Finlandiya parlamentosunda sosyalist çoğunluk, tek taraflı olarak tam bir Finlandiya egemenliğini ilan eden sınır işareti valtalaki (İktidar Yasası) tasarısını önerdi. Temmuz'da onaylandı. Ancak Alexander Kerensky liderliğindeki Rus Geçici Hükumeti valtalaki geçerliliğini hemen reddetti ve kararı dikkate alınmazsa Finlandiya'yı işgal etmekle tehdit etti.  
 
Fin sosyalistleri valtaki'yi geri çekmeyi ya da vazgeçmeyi reddettiklerinde, Finlandiya'nın liberalleri ve muhafazakarları anı yakaladılar. SDP'yi izole etmek ve parlamentodaki çoğunluğuna son vermeyi umut ederek, Kerensky'nin demokratik olarak seçilen Finlandiya parlamentosunu dağıtma kararını alaycı bir şekilde desteklediler ve meşrulaştırdılar. Parlamento, sosyalist olmayanların çoğunluğu kazandığı yeni seçimlere gitti.
 
Finlandiya parlamentosunun dağılması belirleyici bir dönüm noktası oldu. Bu ana kadar, toplumsal kurtuluş için bir araç olarak kullanılabileceği umutları işçiler ve onların temsilcileri arasında yüksekti. 
Kuusinen bunu şöyle açıkladı:
 
"burjuvazimizin hiçbir ordusu yoktu, hatta güvenebileceği polis gücü bile yoktu...bu nedenle, parlamenter yasallığa sık sık başvurmak için her türlü neden görülüyordu, bu yüzden görünen, Sosyal Demokrasi bir zaferden diğerine koşuyordu."
 
 
Fakat artan sayıda işçi ve parti liderleri için parlamentonun onun kullanışlılığına göğüs gerdiği görünürlük kazanıyordu. 
 
Sosyalistler anti-demokratik darbeyi kınadılar ve burjuvaziyi, Finlandiya'nın ulusal haklarına ve kurumlarına karşı Rus Devleti ile tezgah hazırladığı için şiddetle azarladılar. SDP'ye göre, yeni parlamento seçimleri yasa dışıydı ve yaygın seçim dolandırıcılığı ile kazanılmıştı. Ağustos ayı ortasında parti bütün üyelerine hükumetten istifa etmelerini emretti. Daha önemlisi, Finlandiyalı sosyalistler gitgide, kendilerini bağımsızlık talepleri için onları destekleyen tek Rus partisi olan Bolşeviklerle ortaklık kurdular. Taraflar birbirlerine meydan okumuşlardı ve şimdiye dek barışçıl olan Finlandiya devrimci bir patlamaya doğru son sürat gidiyordu.
 
 
GÜÇ SAVAŞI
 
 
Ekim itibariyle, Rus İmparatorluğu genelinde yaşanan kriz kaynamaya başladı. Şehirlerdeki ve kırsaldaki Fin işçiler öfkeyle liderlerinin iktidarı ele geçirmelerini istediler. Şiddetli çatışmalar bir uçtan diğer uca Finlandiya boyunca kaynamaya başladı. Yine de SDP liderliği içinde çoğu kişi, işçi sınıfı daha iyi örgütlenene ve silahlanana kadar devrim anının geri çekilebileceğine inanmaya devam etti. Diğerleri parlamento alanını terk etmekten korkuyorlardı. Ekim ayının sonlarında sosyalist lider Kullervo Manner'ın sözlerinde:
 
"Devrimi çok uzun süre önleyemeyiz ... Barışçıl faaliyet değerindeki inanç kaybolur ve işçi sınıfı yalnızca kendi gücüne güvenmeye başlar ... Devrimin hızlı yaklaşımı konusunda yanılıyor olursak memnun olurum."
 
Bolşevikler, Ekim ayının sonlarında iktidara gelmesinin ardından, Finlandiya'nın bir sonraki sırada olacağı düşünülüyordu. Rus Geçici Hükumetinin askeri desteğinden yoksun bırakılan Finlandiya elitleri tehlikeli bir şekilde yalıtılmıştı. Finlandiya'da konuşlanan on binlerce rus askeri Bolşevikleri ve onların barış çağrısını genel olarak destekledi. "Bolşevizmin muzaffer dalgası bizim sosyalistlerin değirmenine su taşıyacak ve onlar kesinlikle onu döndürmeye başlayabilecekler" diyerek gözlemliyordu bir Fin liberal.
 
Petrograd'daki Bolşevikler ve SDP safları Finli sosyalist liderlere derhal iktidarı almaları için yalvardılar. Fakat parti liderliği kaçamak cevaplar verdi. Bolşevik hükumetin bir kaç günden fazla sürüp sürmeyeceği herkese göre belirsizdi. Ilımlı sosyalistler, barışcıl bir parlamento çözümü bulunabileceği umudunu korudular.  Bazı radikaller, iktidarı ele geçirmenin mümkün ve acilen gerekli olduğunu savundular. Çoğu lider bu iki seçenek arasında dolaştı.
 
Kuusinen partinin kararsızlığını bu kritik anda anımsadı: "Sınıf savaşı temelinde birleşmiş olan biz, Sosyal-Demokratlar, ilk önce bir tarafa sonra diğer tarafa savrulduk, ilk önce kuvetlice devrime yaslandık, sonra yeniden geri çekildik." Aşağıdan gelen cevap ezici oldu - aslında nispeten ihtiyatlı grev çağrısından daha da ileriye gitti.
 
Finlandiya durdu. Çeşitli şehirlerde yerel SDP örgütleri ve Kızıl Muhafızlar iktidarı ele geçirdiler, stratejik binaları işgal ettiler ve burjuva politikacıları tutukladılar.
 
 Bu ayaklanma örüntüsü yakında Helsinki'de tekrar edilecekmiş gibi görünüyordu. 16 Kasım'da  başkentteki Genel Grev Konseyi iktidarı ele geçirmeyi oyladı. Ancak ılımlı sendika ve sosyalist liderleri kararı kınadılar ve kuruldan istifa ettiler, konsey tam o gün geri çekildi. "Bu kadar geniş bir azınlık Konseye karşı olduğu için, işçilerin gücü ellerine almaları bu vesileyle başlamayabilir, ancak burjuvazi üzerindeki baskıyı arrtırmak için harekete geçilmeye devam edilecektir". Greve kısa süre sonra son verildi.
 
Finlandiyalı tarihçi Hannu Soikkanen, Kasım grevinin kaçırılmış büyük bir fırsat olduğunu vurguladı:
 
"Bunun, işçi örgütlerinin iktidarı ele geçirmeleri için en iyi an olduğunda birazcık şüphe olabilirdi. Alttan gelen baskı devasaydı ve savaşma arzusu en üst noktadaydı... Lakin sosyalistlerin akut çekincelerinin bir kaç istisnasıyla beraber, genel grev burjuvaziyi ikna etti. İç savaşın başlamasına kadar geçen süreyi kendilerini sağlam bir liderlik altında örgütlemek için kullandılar."
 
SDP'nin kitlesel harekete geçme yönündeki tereddütlerine dikkat çeken Anthony Upton, "Finlandiyalı devrimcilerin genel olarak tarihteki en sefil devrimciler" olduğunu savundu. Böyle bir iddianın Kasım'da sona eren hikayemizde tutar tarafı olabilir - ancak daha sonraki olaylar, Finlandiya'nın Sosyal Demokrasi'nin devrimci kalbinin en sonunda üstün geldiğini gösterdi. 
 
Genel grev sonrası hayal kırıklığına uğrayan işçiler gittikçe silahlanmanın yollarını arıyor ve doğrudan eyleme dönüşüyorlardı. Burjuvazi, "Beyaz Muhafızlar" denen militanlar oluşturarak ve Alman hükumetinin askeri desteğini alarak benzer şekilde iç savaşa hazırlanıyordu. 
 
Sosyal uyumun hızlıca parçalanmasına rağmen, bir çok sosyalist lider nafile parlamenter görüşmeler yapmaya devam ettiler. Yine de bu zaman SDP sol kanadın omurgasını sertleştirdi ve devrimci eylemde daha ileri bir gecikmenin felakete neden olacağını ilan etti. Aralık ayında ve Ocak başında uzun iç çarpışmalar serisinden geçerek radikaller en sonunda galip çıktılar.
 
Ocak'ta SDP'nin devrimci sözleri sonunda fiiliyata dönüştü. İsyanın başlangıcının işaretini vermek için parti liderleri 26 Ocak akşamında Helsinki İşçi Salonu kulesinde kırmızı fener yaktılar. Finlandiya'nın bütün büyük kentlerinde güç kazanmaya başladılar - tersine, kuzeydeki kırsal kesim üst sınıfın elinde kaldı. Finlandiya direnişçileri, devrimin gerekli olduğunu ilan eden tarihi bir bildiri yayınladılar, çünkü Finlandiyalı burjuvazi yabancı emperyalizmle birlikte işçilerin fethi ve demokrasisine karşı-devrimci bir "darbe" başlattı:
 
"Bu noktadan itibaren Finlandiya'daki devrimci güç işçi sınıfı ve örgütlerine aittir. ... Proleter devrim asil ve serttir... küstah düşmanlarına karşı sert, ama ezilenlere ve marjinalleştirilenlere yardım etmeye hazırdır."
 
Yeni kurulan Kızıl Hükumet ilk önce nispeten temkinli politik bir yol planı çizmesine rağmen, Finlandiya çabucak kanlı iç savaşa sürüklendi. İktidarı ele geçirmenin gecikmesi Fin işçi sınıfına pahalıya mal olmuştu çünkü Ocak itibariyle çoğu Rus birliği ülkesine dönmüştü. Burjuvazi, birliklerini Finlandiya ve Almanya'da kurmak için Kasım grevinden sonraki üç aydan yararlandı. Nihayetinde, yirmi yedi binden fazla Finli Kızıl savaşta hayatını kaybetti. Ve Nisan 1918'de sağ kanatın Fin Sosyalist İşçi Cumhuriyeti'ni ezdikten sonra, diğer bir sekiz bin sosyalist ve işçi toplama kamplarına atıldı.
 
Tarihçiler, Finlandiya devriminin daha önce başlamış olsa daha saldırgan bir siyasi ve askeri yaklaşımla zafere ulaşıp ulaşamayacağı konusunda bölünmüş durumdadır. Bazıları, nihai karar faktörünün Mart ve Nisan 1918'de Alman emperyalist askeri müdahalesi olduğunu savunur. Kuusinen benzer bir bilanço hazırladı:
 
"Alman emperyalizmi burjuvazinin ağlamalarına kulak verdi ve Sovyetler Birliği tarafından Finli Sosyal Demokratların ricası üzerine Finlandiya'ya bağışlanan yeni kazanılmış bağımsızlığı bütün bütün yutmaya hazır olarak açık açık söyledi. Burjuvazinin milli hassasiyeti en azından bu konuda ıstırap çekmedi ve yabancı bir emperyalizmin boyunduruğu, "memleket"leri işçilerin memleketine dönüşme noktasında göründüğünde, onlar için dehşet verici değildi. Köle gibi çalıştıranın onursuz konumu koruyabilmelerini sağladığı sürece tüm insanları Alman haydutlara feda etmeye can atıyorlardı."
 
 
ÇIKARILAN DERSLER 
 
Fin Devriminden ne anlıyoruz? En açıkçası, işçilerin devriminin yalnızca merkezi Rusya'da algılanan bir şey olmadığını gösteriyor. Barışçıl parlamenter Finlandiya da bile emekçiler, toplumsal kriz ve ulusal zulümden yalnızca bir sosyalist hükumetin bir çıkış yolu önerebileceğine giderek daha fazla inandılar. 
 
Ne de Bolşevikler işçileri iktidara yönlendirebilecek imparatorluktaki tek partiydi. Birçok yönden, Finlandiya SDP'nin deneyimi, Karl Kautsky tarafından savunulan devrimin geleneksel görüşünü teyit etmektedir: Sabırlı sınıf bilinci örgütlenmesi ve eğitimi yoluyla sosyalistler, yerleşik yasaları fesih etme hakkını takip eden, ki böylece sosyalist liderliğinde devrimi tutuşturan parlamentoda çoğunluğu kazandılar. 
 
Savunmacı parlamenter strateji adına Parti'nin tercihi onu kapitalist yönetimi alt üst etmekten sosyalizme doğru adım atmasını nihayetinde önleyemedi. Tersine, Kautsky'nin stratejisini uzun süre önce terk eden bürokratikleşmiş Alman Sosyal Demokrasisi aktif olarak 1918-1919'da kapitalist yönetime destek çıktı ve onu alt üst etmek için şiddetle param parça olmuş çaba sarf etti. Yine de Finlandiya sadece güçlü yönler değil, aynı zamanda devrimci sosyal demokrasinin potansiyel sınırlamalarını da gösterdi: parlamenter arenayı terk etme tereddüdü; kitlesel eylemi küçümseme; ve parti birliği adına ılımlı sosyalistlere meyletme.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

AHMET PEHLİVAN (1953-Ölümsüz)

SEVMEK VE SAYGI DUYMAK NEDİR?

Sevgi üzerine en çok sözün söylendiği yer memleketimizdir.Bunun için kimse sevmeyi bilmez!Saygı vb. işin içine girer düzlemler karışır.Karıştırır.

Her sevdiğine saygı duymazsın.Her saygı duyduğunu da sevmezsin. Bütün bu benzerlerinin özeti emektir.Üretim halindeki bir fabrikadır. Sevgi üretir. Çelişkilerin bütünü olmayan sevgi ve saygı var mıdır?Doğanın kanununa aykırıdır.Yoktur.

Marx der ki:’’Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir.Bir tutumdur.Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil,bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır.Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor,başka herşeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil,genişletilmiş bencilliktir.’’ İstediğimi severim dünyasında anlaşılması zor bir tanımlama.Yoksa Şems’in dedidği gibi:’’Seni özel kılan;sevdiğin değil,sevgin.’’Yani,sensin. Kendini dünyanın merkezi sandığından zorlayıp gerçekle alakası olmayan bir şeyi sevmeye kalktığını anladığında yani doğasal gerçeklik duvarına tosladığında anlarsın!Gerçek sevginin istediğini seçmek demek olmadığını. Gönlünün ota konmadığını!

Herkes kahramanı olduğu tarihi hatırlıyor ve anlatıyor.Size değerli dostum Ahmet Pehlivanı dilim döndüğünce ve bildiğim yönleriyle ona olan sevgi ve saygımı anlatmaya çabalayacağım. Ahmet’le zor şartlar altında tanıştık.Bizim için zor şartlar nedir?Tartışması da ayrı bir konu.Zaman ve mekan(maddi koşullar)  çözümlenmesi gereken zorluklar bağlamında. Bir yenilgi ortamından çıkılmaya çabalanırken, yeni bir dünya görüşünün ortaya sürülmesinin zorlukları yaşanmaya başlanmıştı. Kısa ve kaba özet. Orada bulunan arkadaşlarımızın çoğunluğu:Türkiyede cuntalar döneminin kapandığı,dünyada golobalizim ve liberallizm sonucu eskiye oranla daha burjuva demokratik  anlamda dönemlere ilerlendiği görüşündeydi.Genel olarak söylenenlerle yapılanların uyumlu olmadığı bir geçiş dönemi yaşanıyordu.Ya da çevrenin ilişkilerin etkisi belirleyici oluyor,  kabulleniliyordu. Aynı dünyayı göremiyorduk.

Ahmet ikna kabiliyeti ve yeteneği çok güçlü bir arkadaşımızdı.Bir arkadaşın değimiyle’’diş fırçalamaya suyun oraya giderken bile tartışıyordunuz.Kafayı yemiş bunlar diyordum.’’ Bizde çevre çok önemlidir çoğunlukla tavır ve davranışları belirleyen o dur.Ahmet çevrenin değil kendi görüşünü savunuyordu.Güvenilir ve sevecen yapısıyla ikna etme işi onun için dahada kolaydı.’’Bir ikna edemediğim sen varsın’’diye bana sataşırdı.Böylesi bir tartışmamızdan sonra hadi karşı çıksana deyip üzerime çullandı.Hadi karşı çık diye ayağımdan tutup yerde sürüklüyor,ben ise’’git dengine çat’’dedikçe daha da hırslı çekiyor,gülmekten gözlerimizden yaşlar geliyordu.Sevgi dolu bir insandı.Aramızda en iyi çifteteli oynayanlardandı.Bir eğlence ve kutlama olduğunda onu seyretmek hayretler içinde bırakırdı.O koca cüssesiyle bu kadar güzel oynayabilmek her babayiğidin harcı değildir.

Sıcak savaş bölgesine doğru yola çıkmadan yaptığımız toplantıda sormuştum!Tartışma Tanerin’’kişisel garanti veriyorum’’sözleriyle sona ermişti.Savaşın ortasına bırakıp kaçtıklarında beni gülme almıştı!Bu yeni dünya görüşüne karşı çıktığımdan rütbelerim sökülmüştü.Etrafta uçaklardan atılan roketler vb. patlamadan iki gurup halindeydik.Ahmet bir gurubu,köylü Mustafa diğer gurubu idare edecekti.Patlamalardan sonra Ahmet benim rütbelerimi geri taktı üç guruba ayrıldık.Ne kadar küçük guruplar olursak kayıp ve isbet alma ihtimali azalır diye.Buluşma saati ayarlayıp araziye dağıldık.Savaş alanından çıkış için minibüs ayarlamışlar,bizim gurup yani ben gecikince’’neredeyse sizi bırakıp gidecektik’’dediler ama oradaydık işte.Yine de savaş alanından çıkamadık gerçi ama geçici de olsa bombardıman alanından uzaklaştık.

İlhan çok muzip bir arkadaşımızdı.Bombardıman esnasında teşviklerimizle elimizdeki teyple sesleri kaydederdi.Her zaman güler yüzüyle’’sonra lazım olur,gecelerde falan kullanırız’’derdi.Bundan habersiz Ahmet biz kaydı dinlerken odaya aniden girdi ve yine başladığını sanıp kendini yere doğru masanın altına attığında hepimiz gülmekten kendimizi yerlere attık .Lakin o öyle herşeye alınan kompleksli biri olmadığından hemen kendimizi toparlayıp yapılacaklara odaklandık.Yapılacaklar derken o gece okul diye cephaneliğin üzerinde uyumuşuz.Yapılacakları yapmaya başladığımızda anladık.

Olaylar pekte masum gelişmiyordu.Bu saflaşma ve ayrışma süreci tüm sola yansıyordu.Acilcilerden‘’ayrılan’’guruptan Kemalle aynı minübüste giderken konuşmuştum.Tek başına elinde teksir makinası Mihraçla görüşmeye gidiyordu.Ayrılıkta elinde kalanları vereceğini söyledi.Acilcilerin tanıdığı kampına giti.Ve vuruldu!Bizim o günün iktidarı ve gücü elinde bulunduran arkadaşlarımızın da düzgün bir sınav verebildikleri söylenemez.Tavrıları içler acısıydı.’’Kendi iç işleri bir şey denemez.Bazı durumlar var ki:........ ‘’ Tehdit vari olayı mübah gören bir yaklaşımdı.Gerçi çoğu bugün de    ’’gökten inme kurtarıcı’’anlayışıyla zaten aynı şeyleri savunuyorlar!

Ahmet iktidar olanlardan’’ayrıldıktan’’sonra bizimle görüşmek üzere gelmişti.Özgür ve Tonguç yanımda.Ahmet’’genç olarak sizler belki geri dönmek istersiniz,belki evlenmek istersiniz’’gibi laflar edince gençler bozuldu.Ben yanımda taşımasam telef olacak Devrimci Yol ciltlerini verebilirseniz iyi olur  deyinince,gençler’’bizi çocuk yerine koyacağına ciltleri ver’’diye parladı.İlk defa Ahmet’in kızdığını gördüm.’’Devrimci hareketin olanaklarını.....’ diye ayağa kalkınca epey şaşırdım doğrusu.’’Ahmet arkadaşlar genç...’dediğimi duyunca yeniden sakinleşip yerine oturmuştu.

Herkese sorduğum gibi onunla uzunca tartışmıştık.’’Savunduğun görüşlerle dağa gitmek uyuşmuyor’’dediğimde’’geride bıraktıklarımıza karşı sorumluluğum var başlarına bir şey gelmesin’’ dediğinde,ikimizde epey bir süre suskun kalmıştık.Sözün bitiği yerdi.Başlangıca geri döndük;sadece sevgi vardı.Ne yazık ki başlarına bir şey gelmesin dediği,hepimizin başına gelebilecek olan değerli dostumun başına gelmişti.

Doğru mutlak doğru düzleminde bilgimizin sınırlarını aştığından sadece bu doğrultuda mücadele etmek vardır.Bu da niyetle ilgili değildir.Yani doğayla ilgilidir.Maddesel gerçekle ilgilidir. Mülkiyetle maddeyi karıştırmak en akıllı sandıkları ve yaptıkları iştir. Madiyat değil materia dır.Sevmeye çabalamak aynı dünya görüşünde buluşabilmek için mücadelede olmak demektir.Sevgi üreten bir yüreğe sahip olmak demektir.Olay ve gelişimleri  bütün olarak değil;salt olumsuz yönlerini görmek , sadece olumlu yönlerini görmek kadar insanlar alemi hastalıklığıdır. Bütünü ve gidiş yönünü kaybetmeden olaylara bakabilmek üretim ve mücadele gerekmektedir...Kabullenmek hareket halini durdurmaya çalışmaktır.Hayatın hareketi sizi aşıp yoluna gidecektir.Değecek insanlar için mücadele edin. Ahmet sevdiğim kadar görüşlerindeki samimiyetine saygı duyduğum bir dostumdu .Bunun için Ahmet’i sevmeye devam edeceğim ve unutmayacağım. Yeterki sol memenin altındaki,doğabilimsel doğru dünya görüşüne gelişme mücadelesindeki yürek kararmasın.

AHMET PEHLİVAN ÖLÜMSÜZDÜR

 

YÜREKLERİMİZDE MÜCADELEMİZDE YAŞIYOR...

Adnan Zafer Hoca

Hüseyin Cevahir'in Doğu Anadolu Raporu:

 

"Bismil’de
Bismil, Diyarbakır’a bağlı bir ilçe… Merkez nüfusu 6 bin. Bismil’e bağlı 96 muhtarlık var. bunlara mezralar (muhtarlığa bağlı olan daha küçük yerleşme noktaları) da eklediğinde, yerleşme yerlerinin sayısı 120-130′a varmakta. köyler iki bölüme ayrılabilir: Dağ köyleri ve ova köyleri. Halk geçimini tahıl üretiminden sağlamaktadır. Ekilebilir toprak miktarı iki milyon dönümün üstündedir. Toprakların bir kısmı ağaların elinde… Ovaya traktör ve diğer tarım makineleri girmesine rağmen ağa ve şeyh baskısı devam etmekte.

(Silvan’da Yusuf Azizoğlu’nun kardeşi Abdülkadir Azizoğlu, köyünden geçen dereye bir baraj yapmaya karar verir. bütün müridlerini ve marabalarını toplayarak işe girişir- ücretsiz çalışılmaktadır, angarya- baraja torbalarla kum taşınmaktadır. Zayıf bir köylü yarı yolda düşer, torbayla. Şeyh bu durumu, görünce çok sinirlenir. köylünün yanına vararak tekmelemeye başlar. Köylü torbaya çok kum doldurulduğunu söyleyince küfrederek “gözün kör müydü?” der. Aradan birkaç gün geçince mühendissiz, plansız barajın duvarı arkada biriken suların basıncıyla çöker ve bir köylünün beli kırılır.)

Bismil kaymakamı Birgi Yaşar Çağlaşan’ın dediğine bakılırsa, ilçede asayişsizlik diye bir şey yok: Eşkiya, çevreyi sürekli tedirgin eden bir çete hiç olmamış. yalnız, adam vuran birkaç kişiyle bazı hırsızlar ve birkaç da asker kaçağı varmış. Bunların çoğu kendiliğinden teslim olmuş.

Yine Bismil’deki kavgaların adam vurmaların bir tek nedeni var: Toprak. bir yandan ağa toprakları on binlerce dönümü bulurken, bir yandan da ağalar hazine topraklarına el atmışlar. İki milyon dönümü aşan toprağın % 80′i ihtilaflı… Bu ihtilaflı durumu da, şimdilik bir tek şey çözümlüyor; yıldırmak. Bu yüzden bütün Bismil hatta bütün doğu ve Güneydoğu’da herkes, ağaların silahlı fedai beslediğini bilmekte… Asayişsizliğin tek nedeni toprak demiştik. Ağalar, köylülerin toprak taleplerini mahkûm besleyerek durduruyorlar. Belli bölgeler, bu mahkûmlarca ağa adına korunuyor. Bu durum politikaya seçimlere de yansıyor. Nitekim gazeteler Şaki Özbay’ın filan parti için, Hamido’nun falan parti için çalıştığını yazıp durdular.

(Bismil’in Binan Köyü’nde bir ağa oturur. İsmi: Abdülkadir Sinanlı -köylüler ve çevre halkı ferman ağa demekte- silahlı fedaileri olduğunu, bunların, otomatik silahlarla dolaştığını bilmeyen yok. Yüz bin dönüm toprağı var. Birkaç köy kendisinin, çuluyla, eviyle, insanıyla… 1969 milletvekili seçimlerinde AP için çalışır. köyden kasap İbrahim ise ilçeye uğradığında “YTP’ye oy vereceğim” diye bir tanıdığına söz verir. Bunu köy kahvesinde seçimlere bir gün kala, Ferman ağa’ya söyler. Vay sen misin bunu diyen, hemen ertesi gün kapı dışarı edilir. Hiç bir ağa kasap İbrahim’i yanına almaz, ağasına karşı geldi diye. Kasap İbrahim şimdi Batman’da iş aramaktadır.)

Son aylarda yapılan komando baskını sırasında ağa köylerine özellikle dokunulmamış. Ferman Ağa’nın köyünde sözde arama yapılmış ve hiç bir şey bulunamamış. Köylülerin bir şikâyet nedeni de bu. “Ağa’nın silahı var, elinden alınmaz, baskı yapılmaz. Ama bizde silah olmadığı halde işkence yapılır”. Komandolar, ellerinde bakanlar kurulunca arama ve işkence etme kararı olduğunu söylüyorlar. Bu kararı bugüne kadar gören olmamış. Eğer gerçekten böyle bir karar varsa, tam bir baskı, yıldırma ve terör havası yaratma; orduyu ağaların yanındaymış gibi gösterme çabası var. Aydınlar, ilericiler ve devrimciler bu kararın peşine düşmelidirler. Bu Türkiye halklarının kardeşliğini, birliğini bozup bölme ve sonra da, hükmetme planıdır. Emperyalizmin Ortadoğu’da uyguladığı planın Türkiye’ye düşen bölümüdür.

(Bismil’in göçmen kahvesinden Mustafa Bulut komandoların kahveye gelişini anlatıyor: “Komandolar kahveye geldiler. benim silahla adam öldürmeyle herhangi bir ilgim yok. Bismil’in içinde kahve işletmekteyim. ‘Buyurun’ dedim. Demez olaydım. Başladılar bana küfretmeye. Benim dayım da komando üsteğmeni. İyi bir insan… Bunu söyledim. suçum ne dedim. Tartaklayıp daha beter küfrettiler. Bir sürü adam vardı kahvede. Onurum kırıldı. Gözlerim doldu. Dayımdan bile nefret etmeye başladım. Yazık değil mi, biz de bu memleketin insanlarıyız!”)

Bu ilçe merkezinde bir küçük olay… Bu olayın arkasında yatan hesap basit ve tehlikeli… Ordunun, devrimci yanını bir yandan yok etmek, bir yandan da ordu ile halk arasında aşılmaz nefret duvarları yaratmak. Bunu kısmen başardıkları da söylenebilir.

Komandolar Kenberli Köyü’ne giderler. Köyde bir ortaokul mezunu var; Adnan Aktepe. Pırıl pırıl uyanık bir genç… Türkiye’nin ne durumda olduğunu kavramış: Kurtuluş için çareler düşünmekte, araştırmakta, okumakta. Kenberli Ağa köyü. Adnan Fakir, ortaokuldan sonra okuyamamış. Komandolar köye gitmeden ağalar Adnan’ı duyurmuşlar. Adnan sorulmuş. gelmiş. Getir silahını demişler. Yok deyince başlamışlar dövmeye. Biz gittiğimizde elleri parça parça idi. Vücudunda morartılar vardı. Sonunda köyde silah bulamazlar. Adnan’ın yediği dayak yanına kar kalır. Aslında bütün köylerde erkekleri bir tarafa kadınları bir tarafa toplayarak dövüyorlar ve çoğu köyden eli boş dönüyorlar.

Köylünün mahkûmlara ve ağanın adamlarına karşı silahlanmaları olağan bir şey… Ağanın adamları ağanın çıkarları için gözlerini kırpmadan adam öldürüyorlar, soygun yapıyorlar. İdari makamlarsa buna seyirci kalıyor. Köylüler bütün baskıları sır saklar gibi saklıyorlar.

(Aşağı Salat’tan Halil Toptaş; “ağaların fedaisi mahkûmlar belli bölgeleri diğer mahkumlara ve köylülere karşı koruyorlar. Bunun yanında baskılar bize geliyor ve kuru yanmadan yaşı yakıyorlar. Komandolar bizim köye de geldiler. Hepimizi içtima ettiler. Sonra koşturup güldüler. Ardından da başladılar dayak atmağa. Anlamıyorum bir türlü. Bu nasıl iş, bu nasıl hükümet, bu nasıl düzen? Komandolar bekçiden su istediler. Bekçi suyu getirince başından aşağı döküp gülüştüler. Bekçi suçumuz ne deyince ‘itoğlu it, su getirecek bir tek sen mi kaldın?’ dediler.”)

Bunların yanında gübre ve tohum yolsuzlukları ayyuka çıkmıştır. Örneğin; geçen sene gübre dağıtımı yüzünden halk yolsuzluk iddiasında bulunmuş. Ziraat Bankası genel müdürlüğüne başvurmuş. Banka müdür muavini Bahaattin – şimdi Palu’da ve belediye başkanı Necip Aslan ile adam kayırdıkları, gübreyi kapatıp karaborsa yaptıkları söylenmiş. Müfettişler gelmiş, sonunda hiçbir şey çıkmamış. Tepecik, Aralık Köyü’nün hakkı olan 25 ton tohumluk buğday toprakla hiç ilgisi olmayan üç kişiye verilmiş. Valiye yapılan müracaattan bir sonuç alınamamıştır.

Sonra tohumluğu necip aslan’la banka müdür muavini satmışlar – maaşı dışında hiçbir geliri olmayan Ziraat Bankası müdür muavini 150 bin liraya bir kamyon ve iki kat satın almıştır.

Hangi taraftan tutulursa tutulsun, bir bozukluk bir kokmuşluk ve bir yolsuzlukla karşılaşmaktasınız. İktidar bu durumu iyi bildiği için dikkatleri bilinçli bir biçimde başka tarafa çekmekte; yoğun bir “Kürtçülük” akımı olduğunu yaymaktadır. Oysa Kürtçülük yoktur. Olan kendi ana dilini kullanma hakkına sahip eşit vatandaş olma özlemidir ve ancak gerçek eşitlik şartlarında Türkiye halkının gerçek birliği ve kardeşliğinin inancıdır.

(Aralık Köyü muhtarı Ali Budak anlatıyor: “Bizim köyden Obalı köyüne giden bir çocuğu yoldan çeviriyorlar. Saat sabahın 4.30′u. hava sisli, alabildiğine soğuk. bizi evden çıkardılar. Beni köyün dışına götürüp, mahkûm ve silah olup olmadığını sordular. Kadınları camiye doldurdular. Bizi de bir araya topladılar. hepimizi aradılar. Köyü didik didik ettiler, hiç bir şey bulamadılar. Subaylar görmedi ama erler bizi dövdüler.”)

Bekir Cengiz yaşlı ve kulakları ağır işiten bir çerçi… Köylere incik boncuk satarak ekmek parası çıkarmağa çalışıyor. Yolda komandolar Bekir Cengiz’i görüyorlar, ‘dur’ diyorlar. Bekir Cengiz duymuyor ve yoluna devam ediyor. Hızlanarak yetişiyorlar. ve Bekir Cengiz’i feci bir şekilde dövüyorlar.

Molla Feyyat köyünde herkesin toprağı var. Kköyün ağası olmadığından “hükümet kapısı”nda itibarı yok, koruyucusu yok. Komandolar köylüleri bir araya toplarlar, köyü ararlar. Hiçbir şey bulamayınca başlarlar köylüleri dövmeye. “Niye silahınız yok” diye. Bir köylü “silahın olsa bir türlü olmasa bir türlü” diyordu. Ddiğeri ise “adamların gayesi seni dövmek ister silahın olsun, ister olmasın.”

Mezrakebir Köyü’nde de köy imamına kimde silah olduğunu soruyorlar. İmam bilmediğini, bilse de zaten ’söylemeyeceğini, bir din adamına ispiyonculuk yakışmadığını söylüyor. Bunun üzerine köylüleri dereye götürüp çamura yatırıyorlar. Yatmayanları da zorla yatırıp sırtında tepiniyorlar.

Bunlar birkaç örnek. Bismil’de bunlardan dahi kötü, daha akla hayale sığmaz işkenceler yapılmıştır. Bunları yapanlar bu memleketin askerleri, yaptıranlar da emperyalizmin işbirlikçileri ve toprak ağaları. İşkence yapılanlar ise ülkemizin halkı. Birinci milli kurtuluş savaşı’nda Fransız ve İtalyan kurşunlarına karşı koyanlarla onların çocukları… Emperyalizmi silah zoruyla ülkemizden söküp atan Mustafa Kemal’in çetecileriyle, onların çocukları.

Silvan’da

Korit’e üç kere baskın yapılıyor. I. ve II. seferlerinde köylüler tüm dışarı çıkarıldıktan sonra erkekleri bir yere, kadınları bir yere topluyorlar. Sonra köyde arama yapılıyor. Didik didik ediliyor köy. Komandolar zaten birkaç aydan beri eşkıyaları ve ağaların kiralık katillerini kovalamayı bırakıp bu işle uğraştıklarından durumu çok iyi idare etmektedirler. Hiçbir şey bulamayınca küplere biniyorlar. Yaşlıları ayırmamak kaydıyla bütün erkeklere yat-kalk-sürün emirleriyle işkence ediliyor. Köylüleri tepeye çıkararak dereye doğru yuvarlıyorlar. Dereye gelindikten sonra tepeye doğru marş marşla koşturuyorlar. Geride kalan ihtiyarlar dövülüyor, küfrediliyor. III. sefer göçebeler de arandıktan sonra tekrar köye geliniyor. Yolda sığırtmaca rastlayan komandolar “ulan niye eşkiya besliyorsunuz” deyince, sığırtmaç; “hiç bir şeyden haberim yok, ben hep dışarıdayım” cevabını veriyor. Bunun üzerine sığırtmaç İbrahim’i falakaya yatırarak işkence ediyorlar. Sığırtmacın bacakları mosmordu, ayaklarının altı kabarıp çatlamıştı ve on gün sığırtmaç yatağından kalkamamış, ayağının üstüne basamamıştı.

Veysitaulya’da köylüler hiçbir şey demediler. Çocuklardan biri dövüldüklerini söyleyince “yok öyle bir şey” dediler ve çocuğu kovalamaya başladılar.

Silvan’ın merkezinde 8 Nisan 1970 günü sabah saat üç sıralarında 3 bine yakın jandarma, komando birlikleri, altı helikopter ve topçu keşif uçaklarının desteğiyle etrafı kuşattılar. Görenler sanki bir düşman kalesi muhasara altına alınmış da düşürülecekmiş sanırdı. Gürültüden uyanıp evinden çıkan herkesi istisnasız belli bir toplanma yerine götürüyorlar. Toplanma yerleri tekel işletmesi meydanı, çala korte, Şador’un yukarı kısmı idi. Olup bitenleri öğrenmek için başını dışarı çıkaran herkes dipçiklenerek bu toplanma yerlerine getirildi. Toplanma yerlerinde halka sürün, yat, kalk, yuvarlan emirleriyle toplu halde işkence edildi. Ve halkı sırt üstü, yüzükoyun yere yatırarak üzerlerinde tepiniyorlar, gülüşüyorlardı. Bu durumdan haberdar edilen Mehdi Zana tekel işletmesi yanındaki toplama yerine gider, fakat Zana da aynı işleme tabi tutulur. Bu işkencelerin en şiddetlisi Şador’un yukarı kısmındaki toplama yerinde olur.

Saat dokuz sıralarında kaymakamlığa müracaat edilir, -şimdi Köyceğiz kaymakamı- kaymakam işkence yapılmadığını, yalan söylediklerini beyan edince, Abdülkerim Ceylan kaymakamı olay yerine davet eder. Bunun üzerine kaymakam, “öyleyse gidin, bildiğiniz yere şikâyet edin” der. Sonra güya Abdülkerim Ceylan makamında kendisine hakaret etti diye nezarete alınır. Polis Abdülkerim Ceylan’ı bir süre karakolda alıkoyar. Aynı anda Feridun tepesi semtinde evler aranarak halka sürekli işkence yapılır. Arama ve işkence saat 17′ye kadar devam eder.

Emperyalizm işbirlikçi patron ağa mütegallibe ittifakı somut olarak bu aramalar sırasında halkın gözü önüne seriliyor. Aramadan üç gün önce Diyarbakır valisi -ki şimdi kendisine emniyet genel müdürlüğü teklif edilmiştir- Silvan ağalarına haber yollar. Ağalar hemen Ankara’ya tatil yapmaya gelirler. Halk bu durumun farkında… Ayrıca Silvan’da arama ve işkence yalnız sur dışında yapılır. Sur içine dokunulmaz. buralar silvan zenginlerinin oturduğu yerlerdir.

Bu arama ve işkencelerin en korkunçları Derik, Eruh ve Siirt taraflarında yapılır. Ama buralardan hiç ses çıkmaz. Halk gün geçtikçe kabaran öfkesini içine hapseder. Ancak 8 Nisan’da Silvan’ın merkezi basılınca bazı kimselerin haberi olur.

(Örneğin Derik’te Rafşat köyü imamını çırılçıplak soyarlar. Tenasül uzvuna bir ip bağlayarak karısının eline tutuştururlar, bütün köyü dolaştırırlar. Sonra karısına işkence ederler. Köy imamı bu olaydan sonra kaçıp ortadan kaybolmuştur. Kimse nereye gittiğini bilmemektedir.)

Bir başka olay: Diyarbakır merkezine bağlı davudi köyünde arama yapılırken komandolar bir genci yatırıp korkunç bir şekilde döverler. Bu duruma dayanamayan babası çocuğun üstüne atılır, “aman, onun yerine beni dövün” der. Başının arka kısmına indirilen bir dipçikle kafası yarılır. Buru köyü doğumlu Mehmet oğlu Dursun Yanardağ 60 yaşındaydı. 18.3.1970 tarihinde Diyarbakır tıp fakültesi hastanesine getirilir ve 22.3.1970′de beyin kanamasından ölür. Köylüler trafik kazasında öldü diyorlardı. Biz ısrar edince “yahu diriltecek misiniz? öldü işte” dediler.

Bunlar bizim gözleyebildiğimiz birkaç olay. daha bunlar gibi, bunlardan kötü binlercesi yapılmakta doğu ve Güneydoğu Anadolu’da. bunlar özünde emperyalizmin “böl ve hükmet” politikasının tezahürleridir. Ülkemizin emperyalizmden, işbirlikçileri ve toprak ağalarından temizlenip halkımızın kurtuluşunu ve mutluluğunu istiyorsak bu olayları dikkatle izlemek, doğu sorununu bilimsel bir açıdan, gerçek yurtseverlik açısından ortaya koymak zorundayız. Doğu’da yüzyıllardır Türk halkıyla kader birliği yapmış, düşmana karşı omuz omuza dövüşmüş bir Kürt halkı var. bu halkın Türk halkı gibi çözümlenmemiş binlerce sorunu ortada duruyor. Ağa baskısı, açlık, zulüm, işbirlikçi iktidarın terörü doğu’da kol geziyor.

Bir yandan da emperyalizm orta doğu’da planını hızla tatbik, etmekte… Halkların arasına düşmanlık sokup emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini bölmeye, arkadan hançerlemeye çalışmaktadır. İşte durumun can alıcı noktası burası… Türkiye devrimcileri uyanık davranıp bu oyunu şimdiden bozmaya çalışmazlarsa ilerde çok büyük açmazlara düşebilirler.

Doğu sorunu ancak devrimci yoldan çözüme bağlanabilir. Bu devrimci iktidar uğruna Türk ve Kürt devrimciler, bütün yurtseverler omuz omuza çalışmalıdırlar. Halkların var olan gerçek kardeşliği pekiştirilmeli, baş düşman emperyalizme karşı mücadele edilmeli ve uyanık olunmalıdır. Tek doğru yol budur. Yoksa hangi saflarda olursa olsun burjuva şovenizmine düşmek, emperyalizmin oyununa gelmektir, bölücülüktür."

 

Alıntı Odatv

 DERSİM’Lİ CEVAHİR’İN

30 YIL ÖNCE YAZDIKLARI

 

1960’lı yılların ikinci yarısında gelişen gençlik hareketinin önderlerinden birisidir. SBF-DER Başkanlığı yaptı. TİP içerisindeki ayrışmada Mahir Çayan'la birlikte tavır aldı.  THKP-C’nin önder kadrolarından birisi oldu.

Bu dönemdeki mücadele içerisinde Karadeniz'den Dersim’e, Diyarbakır'a kadar bir çok alanda görev ve sorumluluklar üstlendi. O'nu Fatsa'da köy faaliyetleri yürütürken görürüz. Örneğin Karadeniz'i neredeyse bir baştan bir başa dolaşmıştır. Yine başka bir defasında Aliağa'da işçilerin grev çadırındadır. Sonra Diyarbakır'da Bismil ve Silvan köylüleriyle birliktedir. Bir başka zaman yoksul Dersim köylüleriyle omuz omuzadır. Onların öğretmeni ve öğrencisidir.

Mücadelenin içinde öğrenmiş halka gitmiş, halktan öğrenmiş ve halka öğretmiştir. Önderlik vasıflarını bu mücadelenin içinde kazanmıştır.

Hüseyin Cevahir partinin Genel Komite üyesidir. Komitede yapılan iş bölümüne göre Kürdistan'dan sorumluydu. Bu nedenle Kürdistan'ın değişik bölgelerine gidip geldi. Örgütlenmeler yaptı, araştırmalarda bulundu ve Kürt sorununa ilişkin çeşitli yazılar da yazdı.

O günkü koşullarda gerilla savaşına şehirden başlanması nedeniyle İstanbul'a geçip şehir gerilla eylemlerinde yer almasına rağmen doğduğu topraklarla siyasi, örgütsel bağını da koparmadı.

Cevahir Kürt milliyetindendir. Çocukluğu Dersim’in Mazgirt ilçesinde geçti. Kürt halkının acılarını çocukluğunda yaşadı, gördü ve dinledi. 38’in anılarıyla büyüdü.

Doğduğu ve yaşadığı topraklara en çok duyarlılık taşıyan Cephelilerden birisiydi. Parti-Cephenin Kürt sorununa bakış açısının oluşmasında Cevahir'in önemli yeri vardır.

Parti-Cephenin isabetli tahlilleriyle ulusal soruna yaklaşımını bütünleştirmiş ve doğru sonuçlar çıkarmıştır.

Mayıs 1970 tarihli Aydınlık Sosyalist Dergi'nin 19. sayısında Cevahir imzasıyla yayınlanan Diyarbakır, Bismil, Silvan izlenimleri, O'nun bu konuda ki ilk inceleme ürünlerinden birisidir.

Cevahir izlenimlerinin başlarında Bismil köylülerini ve toprak sorununu anlatır.

Köylüler iki bölüme ayrılabilir: Dağ köylüleri ve ova köylüleri. Halk geçimini tahıl üretiminden sağlamaktadır. Ekilebilir toprak miktarı 2 milyon dönümün üstündedir. Toprakların bir kısmı ağaların elinde. Obaya traktör ve diğer tarım aletlerinin girmesine rağmen ağa ve Şeyh baskısı devam etmekte."

O yıllarda daha hemen hiçbir grubun Kürt sorununu tanımlayamadığı koşullarda Kürt halkının çelişkileri ortaya konur.

“Yine Bismil'deki kavgaların adam vurmaları, bir tek nedeni var: TOPRAK. Bir yanda ağa toprakları 10 binlerce dönümü bulurken, bir yanda ağalar hazine topraklarına el atmışlar,. 2 milyon dönümü aşan toprağın yüzde 80'ni ihtilaflı. Bu ihtilaflı durumu da şimdilik bir tek şey çözümlüyor; YILDIRMAK..."

Halk l970'lerde de yoksul, topraksız ve açtır. Çelişkiler ağa ve jandarma zulmüyle bastırılmaktadır.

Cevahir yazısında yer yer de köylülerin anlatımlarını aktarır.

"Komandolar bizim köye geldiler. Hepimizi içtima ettiler. Sonra, koşturup güldüler. Ardından da başladılar dayak atmaya. Anlamıyorum bir türlü bu nasıl iş, bu nasıl hükümet, bu nasıl düzen? Komandolar bekçiden su istediler. Bekçi suyu getirince başından aşağı döküp gülüştüler."

Cevahir köylülere yönelik baskıları çok çeşitli yönleriyle anlatır. Özellikle "silah toplama" gerekçesiyle halk üzerinde sürdürülen baskıya işaret eder. O dönem su istedikleri bekçiden aldıkları suyu bekçiye dökenlerle, bugün halka dışkı yediren, Mardin'de, Şırnak'ta, Van'da halkı kaçırıp katledenler aynıdır, değişmemiştir. Kürtçülük “bölücülük” suçlamaları, demagojileri o zaman da vardır; buna ilişkin olarak da Cevahir şunları yazar:

"Hangi taraftan tutulursa tutulsun, bir bozukluk, bir kokuşmuşluk ve bir yolsuzlukla karşılaşmaktasınız. İktidar bu durumu iyi bildiği için dikkatleri bilinçli bir biçimde başka tarafa çekmekte; yoğun bir 'Kürtçülük' olduğunu yaymaktadır. Oysa Kürtçülük yoktur. Olan kendi ana dilini kullanma hakkına sahip eşit vatandaş olma özlemidir. Ve ancak, gerçek eşitlik şartlarında Türkiye halklarının gerçek birliğinin ve kardeşliğinin inancıdır."

Türkiye halklarının birliği ve kardeşliği ve gerçek eşitlik Kürt sorununda 29 yıl önce doğru olarak yakalanan temel halkalardır.

Cevahir baskı ve işkenceleri ve baskının sosyal temellerini ortaya koymaya devam ediyor:

"...Bunlar birkaç örnek. Bismil'de bunlardan daha kötü, daha akla hayale sığmaz işkenceler yapılmıştır. Bunları yapanlar bu memleketin askerleri. Yaptıranlar da emperyalizmin işbirlikçileri ve toprak ağaları, işkence yapılanlarsa ülkenin halkı..."

Yıllardır baskı ve zulmün sorumluları tüm açık kimlikleriyle ortadadır. Baskı ve zulüm uygulayanlar politikalarından vazgeçmemişlerdir. Epreryalizm ve oligarşinin politikalarının değiştiğini ummak ve onlarla barışmaya çalışmak körlüktür.

Parti-Cephe'nin bu konudaki yaklaşımlarını tahrif ederek yıllardır Parti-Cepheyi ve önderlerini "Kemalist", "sosyal şoven" olarak niteleyen Kürt milliyetçiliği emperyalizm konusunda nerelere savrulduklarına bakıp, yıllarca önce Parti-Cephe'nin bu konuda hangi tespitler yaptığını, sosyal şovenlere karşı nasıl ideolojik mücadele yürüttüğünü sorunu özü itibarıyla nasıl doğru biçimiyle ortaya koyduğunu bir kez daha görmek zorundadır.

Cevahir, Bismil'deki gözlemlerinden sonra, Silvan'a geçmiştir.

"Silvan'ın merkezinde 8 Nisan 1970 günü, sabah saat üç sularında üç bine yakın jandarma, komando birlikleri 6 helikopter ve topçu, keşif uçaklarının desteğiyle etrafı kuşattılar. Görenler sanki bir düşman kalesi muhasara altına alınmışda düşürülecek sanırdı. Gürültülerden uyanıp evinden çıkaran herkesi istisnasız belli bir toplama yerine götürüyorlar. Toplanma yeri Tekel işletmesi meydanı Çalakorte Şador'un yukarı kısmı idi. Olup-bitenleri öğrenmek için başını dışarıya çıkaran herkes bu toplama yerlerine aktarıldı. Toplama yerlerinde halka, sürün, yat, kalk, yuvarlan emirleri ile toplu halde işkence edildi ve halkı sürtüstü-yüzükoyun yere yatırıyor, üzerinde tepiniyorlardı."

Cevahir arama ve işkencelerin tüm bölgede sürdüğünü, işkencelerin en yoğununun ise Derik, Eruh ve Siirt taraflarında yapıldığını yazar. İşkencelere, operasyonlara ilişkin örnekler verir.

Gözlemlerinin, incelemelerinin ışığında sorunu tahlil eder.

"Ülkemizin emperyalizmden, işbirlikçilerinden ve toprak ağalarından temizlenip halkımızın kurtuluşu ve mutluluğunu istiyorsak, yüzyıllardır Türk halkıyla kader birliği yapmış, düşmana karşı omuz-omuza dövüşmüş bir Kürt halkı var. Bu halkın Türk halkı gibi çözümlenmemiş binlerce sorunu ortada duruyor. Ağa baskısı, açlık, zulüm, işbirlikçi iktidarın terörü Doğu'da kol geziyor."

Cevahir ayrıca emperyalizmin Ortadoğu'da halklar arasına düşmanlık sokup emperyalizme karşı verilen mücadeleyi hafifletmeye çalıştığına işaret ederek tarihsel bir uyarı yapar:

"İşte durumun can alıcı noktası burası. Türkiye devrimcileri uyanık davranıp bu oyunu şimdiden bozmaya çalışmazlarsa ileride çok büyük açmazlara düşebilirler."

Emperyalizmin 1970'lerde yoğunlaşan Ortadoğu'ya yönelik manevraları, karşımıza işbirlikçi kukla bir Kürt yönetimi ve emperyalizmden icazet dilenen Kürt milliyetçilerini çıkarmıştır.

Sorunun çözümüne ilişkin olarak da Cevahir, şunları belirtir:

"Doğu sorunu ancak devrimci yoldan çözüme bağlanabilir. Bu devrimci iktidar uğruna Kürt ve Türk devrimcileri, bütün yurtseverler omuz omuza çalışmalıdırlar. Halkları var olan, gerçek kardeşliği pekiştirilmeli, baş düşman emperyalizme karşı mücadele edilmeli ve uyanık olunmalıdır. Tek doğru yol budur. Yoksa hangi saflarda olursa olsun burjuva şovenizmine düşmek emperyalizmin oyununa gelmektir, bölücülüktür."

Cevahir bunları yazdığında yıl 1970'dir. O dönem Kürt milliyetçiliğinin, sömürgecilik tespiti yapanların, ayrı örgütlenmeyi savunanların esamesi bile okunmamaktadır. Bu paragrafta herşey, sorunun devrimci çözümü vardır.

 

 

(Yukarıdaki yazı, Bağımsızlık Demokrasi Yolunda Kurtuluş dergisinin 28 Mayıs 1999 tarihli 32. Sayısında yayınlanmıştır)

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde