Özgürlük

KİMLİK POLİTİKALARI BİZİ SADECE BİR YERE KADAR GÖTÜRÜR

 
 
ROGER LANCASTER
 
 
Gelin kimlik politikalarına hak ettiğini verelim; amma, neden evrensel politikalara ihtiyacımız olduğunu da açık hale getirelim.
 
 
Kadınların özgürlük yürüyüşü, 1970. Kongre Kütüphanesi / Wikimedia
 
1990'lı yıllarda bir ara, "bütün politikaların kimlik politikası" olduğu savıyla ilk kez karşılaştım. Judith Butler[ABD'li postyapısalcı feminist filozof], toplumsal kuralların geri kalmış, sabit ve belirgin bir şekilde devrimci olmayan düzeltilmesi olarak, politika ve performans olarak bütün kimlikleri tanımladığında, o on yıl boyunca bu iddia, ihtiyaca özel hazırlanmış ve yapılmış görünüyordu. 
 
Şüphesiz, bu fikir süregeldi, çünkü bu savı şekillendiren geniş politik konjonktür hala yürürlükte kalmaya devam etmektedir. Bu sav, 2016 seçimleriyle ilgili güncel münakaşalarda ve 1960'lar sonrası toplumsal hareketler ve yenilenmiş bir sosyalist sol arasındaki ilişkiler konusundaki tartışmalarda yankı buluyor.
 
İlk bakışta bu düşünce, politikanın gerçekte nasıl işlediğine dair yararlı bir stenografi gibi görünüyor. Örneğin, Hayali Cemaatler'de Benedict Anderson, belirli bir tür kimliğin dünyayı nasıl şekillendirdiğini gösterir. Gutenberg'den sonra, kitaplar, gazeteler, okullar ve diğer doğmakta olan kurumlar eskinin kalıntısı aksiyomları[kendiliğinden apaçık kabul edilen temel önerme] çürüttü, insanları farklı topluluklara katılmaya ikna etti ve böylece milliyetçiliğin yayılması ve ulus devletlerin yükselişi için zemin hazırladı.
 
Aynı şekilde, Karl Marx'ı kimlik politikaları teorisyeni olarak okuyabiliriz. Takipçileri sınıf bilincini, bir sınıfın kendi başına kendisi için bir sınıf haline gelmesi olarak tanımladıkları zaman, bir sınıfın üyelerinin bir sınıf olarak kendilerinin farkına varmaya başlamaları ve kolektif kimliğe şekil vermeleri vasıtasıyla bir süreci etkin bir şekilde tanımlarlar.
 
Bununla birlikte, Anderson ve Marx'ı kimlik düşünürleri olarak kategorize etmek, onların çalışmalarını saptırmak olur. Anderson analizini, zamansız kimlik oluşumunun oluşbiçimi hakkındaki genel savlara dayandırmaz. Daha ziyade, ortak bir sonuca doğru giden politik-ekonomik faktörleri  -özellikle de baskı(print) kapitalizmi olarak adlandırdığı şeyin yükselişini- kılı kırk yaran bir ehemmiyet içinde ele alır.
 
Ve E. P. Thompson'ın ileri sürdüğü gibi, sınıf bilincini kimlikle hizalamak, sınıfı tarihsel koşullardan ve üretiminin mücadelelerinden soyutlar.
 
Bir kere burada varsayılan; eğer işçi sınıfı kendi konumunun ve gerçek çıkarlarının doğru bir şekilde farkına varırsa, işçi sınıfının sahip olması gereken(ancak nadiren sahip olduğu) sınıf bilincini ortaya çıkarması mümkün hale gelir yaklaşımıdır. Kültürel bir üstyapı vardır, sayesinde bu tanınma etkisiz yollarla doğar. Bu kültürel "boşluklar" ve çarpıklıklar bir derttir, bu nedenle bundan ikame teorisine geçmek kolaydır: sınıf bilincini olduğu gibi değil ancak olmalı gibi tebliğ eden parti, mezhep ya da teorisyen.
 
Aslında, bütün politikaların kimlikle ilgili olduğu iddiası o kadar genel bir şeydir ki, gözlemciler bunu kullanarak hemen hemen her politik hadisede uçuşa geçerek fikir beyan ederler. Her şeye karşın, her hareket, "onlar"a karşı "biz"i konumlandırır ve insanların bir gruba katılmalarını ve bir ülkü ile özdeşleşmelerini sağlayarak destek oluşturur.
 
Bu savın bir çok duruma uygulanabilmesi güç değildir. Paradigma, genelde uzmanlık yapar gibi görünmek için ayrıntının analizini reddeder, verilmiş mücadelelerin ve hareketlerin tarihsel özelliklerini siler ve her şeyi aynı fırçayla boyar.
 
 
SİLAH HALİNE GETİRİLEN KİMLİKLER
 
Sosyalist ve işçi sınıfı hareketlerinin genellikle talep ettiği şeylerin - evrensel sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, kamu konutları ve üretim araçlarının demokratik kontrolü gibi- dürüst bir gözden geçirilmesi, kimlik politikalarının alışıla geldik şekilde nasıl anlaşıldığıyla pek uymaz. En katı anlamında kimlik politikaları, marjinalize olmuş kişilerin, daha önce damgalanmış kimlikleri nasıl benimsediklerini, paylaşılan nitelik ve menfaatleri(genellikle temel ve değişmez olarak bağlı kalınan) temel alarak topluluklar yaratmalarını ve ya özerklik adına ya da haklar ve tanınma adına bir araya getirilmelerini tarif eder. Bu argümanı bir adım daha ileri götürüp, kimlik politikası terimini doğuran yeni sol sosyal hareketlerin bile her zaman bu kalıba uymadığını söylüyorum.
 
Gay hareketini düşünelim. 1960'ların sonlarında yükselişe geçen gay politikaları, şiddeti ve baskıyı sona erdirmek için acil taleplerden ziyade kimliğin parlak şaşaası ile daha az ilgili oldu. Aktivistler ilk önce polisleri barlarımızdan çıkmaya, kurumları sırtlarımızdan inmeye ve psikiyatristleri hayatlarımızdan defolup gitmeye çağırdılar. 
 
Elbette kimlik zamansız çıkagelir, genellikle toplum önüne çıkma tartışmalarında. Bununla birlikte, bu bağlamda, aktivistler Nancy Fraser'ın "tanıma" dediği şeyi aramaya yönelik ne hiçbir şey çıtlattılar ne de eşcinselliği bir kişinin değişmeyen özü olarak somutlaştırdılar.
 
Eşcinsel kurtuluşun erken tarihiyle ilgili araştırmaları inceleyen Henry Abelove, bugün, Stonewall sonrası peşin hükümler tarafından örtbas edilmiş olarak, ilk eşcinsel aktivistlerin kimlik edinmek zorunda kaldıkları ilişkiyi esasen yanlış anladığımızı savunur. "İlk kurtuluşçuların toplumda ortaya çıkanı sözde içsel bir benliğin içine doğru gerçeği aramanın derin yolculuğunun bir sonucu olarak gördükleri izlenimine biraz kapıldım" "Bunu daha ziyade kasıtlı olarak kabul edilmiş bir suskunluğun serbest bırakılması olarak düşünüyorlardı," diye yazar. Yani, gay olarak herkesin önünde tanımlanmayı, politik bir hareket inşa etmek için "zorunlu araç" ve homoseksüellerin kolektif mücadelesinde bireyin ısrarcı ve asil silahlanması olarak düşünüyorlardı.
 
Diğer şeyler arasında bu, kurtuluşçuların genellikle cinsel kategorilere karşı diyalektik bir yaklaşım aldığı anlamına gelir. Başından beri heteroseksüel ve homoseksüel gibi etiketlerden kurtulduktan sonra bütün kimliklerin bir kenara atılacağını savunuyorlardı. Gay Kurtuluş Cephesi Kırmızı Kelebek tugayı tarafından yayınlanan, Carl Wittman'ın yaylım ateşi olan, "Eşcinsel Manifesto," ilk militanların düşüncesinin iç yüzünü anlamakta bize yararlı fikir verir. Gay gettoyu göklere çıkarmanın çok ötesinde Wittman, San Francisco'yu bir "mülteci kampı" olarak ele alır. Eşcinsel evliliği siyasi bir amaç olarak reddetmek yerine evlilik birlikteliğine alternatifler önermektedir. Wittman, toplum önüne çıkmanın siyasi zorunluluğunu vurgularken, özgür bırakılmış biseksüel geleceğe kısa bir bakışla kimliğin belirsizliğinin altını çizer: "Herkes tarafından bunun bir sorun olduğu unutulana kadar gay olacağız." Benzer şekilde, Dennis Altman'ın 1971 tarihli polemiği, Eşcinsel Zulüm ve Kurtuluş, "Homoseksüelliğin Sonu," başlıklı bölümle sona erer.
 
Kurtuluş başlığı altında, aktivistler kimliği ortadan kaldırmak için onu kucakladılar. Benzer şekilde sosyal sınıfların ortadan kaldırılmasıyla neticelenen sınıf mücadelesi hakkındaki Marxist görüşler onların fikirlerini etkiledi. Yeterli gelir, konut, tıbbi bakım, ekolojik refah ve tatminkar iş talepleri etrafında toplandılar. Kurtuluş mücadelesi sonuçta, evrensel bir özgürlük görüşü ile birlikte eylem için devrimci bir çağrıydı.
 
Kilit politik mecaz olarak, bunun yanı sıra bu dar kavrama uyan taleplerin geri kırpılması olarak kimliğe dönüş, kentsel gay toplulukları büyüdüğü için, gay bir niş pazar[ihtiyaç olan bir ürünün veya hizmetin potansiyel müşteri olduğu düşünülen belli bir hedef kitleye pazarlanmasına yönelik olan bir market stratejisidir] olarak ortaya çıktığı için ve politik söylem toplumsal kurtuluştan bireysel kurtuluşa kaydığında özgün politik yükselişin peşi sıra geldi. Bu bağlamda, gittikçe artan şekilde somutlaştırılmış kimlikler, her biri artan şekilde özenle hazırlanmış akronimler[kısaltma ad] altında tanınma için rekabet ederek, haklarını iddia etmek için mahremin dışına çıkacaklardır.
 
 
EVRENSEL KURTULUŞ
 
Yeni sol sosyal hareketlerin tümü benzer yörüngeleri izlemektedir. 1970'lerin akışı içinde, kadın hareketi, siyah hareket ve gay hareketi, temelde liberal dünya görüşleriyle uğraşmak için hepsi köşelerine çekildiler. Politik hayaller gerçekleştikçe, her biri kimliğin hanedanlığında daha rahat oturmaya başladı.  Bu süreç, post-Fordizm'in ve neoliberalizmin yaşam tarzı tüketimciliğinin yeni biçimleriyle uyuştu. Radikalizmdeki periyodik artışlar zaman zaman bu eğilimi kesintiye uğrattı, ancak bu baş göstermeler sessizleştirildi, evcilleştirildi ve ana harekete tekrar dahil edildi.
 
Kimlik politikaları, bu perspektiften bakıldığında, ne politikalarla ne de yeni sol toplumsal hareketler tarafından benimsenen değişmeyen biçimlerle bitişiktir; daha çok, bu hareketlerin değişen şartlar altında aldığı şekli açıklar.
 
Fakat bu tür bir siyasi angajman, ilk kurtuluşçuların aktivizimlerini merkezileşdirdikleri çevrede sosyal eşitsizlik türlerine hitap etmeyi başaramadı. Ve şimdi, sınıflar arası eşitsizlik açıldıkça, düzen politikacıları, herhangi bir dirence karşı neoliberalizmi payandalamak için kimlik gruplarıyla ittifak yapıyorlar.
 
Kimlik politikalarına hakkını verelim ancak sınırlamaları konusuna da açıklık getirelim. Geçmişten öğrenebiliriz, ancak kimlik gibi kelimeleri soyutlamaya çeviren kavramların kısaltılmış tarihinden değil. Ve ileri ki hayat biçiminde azınlığın sahip olduğu sermaye birikiminin çoğunluğu kapsayacağını, önceden oluşturulmuş kimlikleri salt bütünleştirmenin sosyalist bir harekete dönüşeceğini eğer düşünüyorsak, kendimizi kandırırız.
 
Sol şu anda, kimlik simsarları tarafından temsil edilen toplulukları kapsamlı ve evrensel bir sosyalist programla nasıl kazanacağını keşfetmelidir.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

YUGOSLAV SOSYALİZMİNİN YAŞAMI VE ÖLÜMÜ

 
JAMES ROBERTSON
 
Yugoslavya'nın "kendi kendini yöneten" sosyalizmi Sovyet modelinin gerçek bir alternatifi gibi görünüyordu. Neden birdenbire çöktü?
 
Yugoslavya, Titovo Uzice yakınlarında bir dökümhanede pirinç külçelerini yerleştirirken. Chris Ware
 
Soğuk Savaş döneminde, Sosyalist Yugoslav Federasyonu birçok kişiye Sovyet modeline karşı uygulanabilir bir alternatif sundu. İş yerinde öz yönetime dayanan Yugoslav sistemi, görünüşe göre işçilere iş yerinde demokratik denetim uygulama hakkı verdi.
 
Sosyalizme göre farklı Yugoslav yolu, dünya çapında hayran kitlesi buldu. Doğu Avrupa'da, piyasa sosyalizminin ve öz yönetimin bileşimi, Stalin karşıtı reformculara bir model sundu. Kapitalist Batı'da demokratik sosyalistler bu deneyime daha fazla "insani" bir sosyalizm olarak umutla yaklaştılar. Ve Üçüncü Dünya'nın pek çoğunda, Bağlantısızlar Hareketinin önde gelen bir üyesi olan Yugoslavya, kapitalist Birleşik Devletler ile komünist Sovyetler Birliği arasında bir "üçüncü yol "un varlığını ortaya koyuyordu.
 
Ancak Soğuk Savaşın son on yılında buna rağmen ülke krize düştü. Öz yönetim sistemi çöktü ve sonrasında 20 milyar dolarlık sakat bir dış borç bıraktı. Ekonomik kriz ortamında Sırbistan ve Hırvatistan'da görev yapan cumhuriyetçi politikacılar saf değiştirdiler ve dağılan derebeyliklerinden kalan ne varsa kurtarma umuduyla ulusal mücadeleleri başlattılar. Bir dizi acımasız 1990 yılı iç savaşları, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova'yı parçaladı.
 
Yugoslavya, ilerici bir umudun yol göstericiliğinden "Balkan geri kalmışlığının" ve "eskiden kalma etnik nefretin" bir sembolüne dönüştü.
 
Ancak Yugoslavya'nın sorunları Soğuk Savaşın sonunda başlamadı - ülke liderleri, bu alternatif sosyalizmi organize ederken kendileri için koşulları kazara yarattılar. Yugoslavya öz-yönetimi, pek çok insanın umduğu gibi yaşayabilir bir sistem değildi.
 
 
SOVYET ENGELİ
 
Yugoslav Komünistleri 1948'de Sovyetler Birliği'nden ayrıldıktan sonra kendi bağımsız yollarında ilerlediler. Bu bölünme riskli bir meseleydi; buna rağmen liderlik çok geniş yurt içi desteği aldı, ancak Sovyetlerle olan bağları koparmak çok önemli askeri yardımın ve dış ticaretin kaybedilmesi anlamına geliyordu. 
 
Sovyet bağlantılı bloktan ayrılma, Josip Broz Tito ve partisini, devrim hedeflerini temelinden yeniden düşünmeye ve ülkenin savunulmasında ve geliştirilmesinde yeni yollar bulmaya mecbur bıraktı. 1949-1950 yılları boyunca Edvard Kardelj, Milovan Đlas ve Boris Kidriç gibi önde gelen parti teorisyenleri, Yugoslav sosyalizminin ideolojik temellerini attılar.
 
İlk önce, Sovyetler Birliği'nin Marxist bir eleştirisini geliştirdiler. Yugoslavya Sovyetler Birliği'nin kusurlarını tanımlamakta çok az zorluk çekti; doğrusunu söylemek gerekirse, Rusya içindeki ve dışındaki karşı görüşlü solcu seslere 1920'lerden beri problemlerle ilgili uyarıda bulunmuşlardı.
 
Stalin yönetimi altında Sovyetler Birliği despotik bir bürokrasiye dönüştü. Lenin'in bir zamanlar komünist yönetimin embriyosu olarak tanımladığı işçi konseyleri, parti organlarının ordusu tarafından oldukça fazla merkezileştirilmiş devlet kadrolarına entegre edildi. Hızlı sanayileşme, zorunlu tarımsal ortak kullanma ve 1936-38 temizliği milyonlarca insanı öldürdü. 
 
Daha sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında diğer Müttefiklerle olan görüşmelerde Sovyetler, Doğu Avrupa boyunca etki alanını oluşturarak ve hegemonyasını dayatarak bir imparatorluk iktidarı gibi davrandı.
 
Yugoslav komünistleri bu uyarı işaretlerini fark ettiler, fakat çalkantılı savaş ve yeniden yapılanma koşullarında görmezden geldiler. Savaşın sonunda büyük ve çok uluslu bir tabanla iktidara geldiklerinde, komünistler, ülkeyi modernize edecekleri ve bağımsızlığını güvence altına alacakları bir sosyalist devrim hayal ettiler. Bu proje çok büyük miktarda Sovyet yardımını gerektiriyordu.
 
Fakat Yugoslavlar ve onların Sovyet sponsorları arasında gerginlikler çok çabuk ortaya çıktı. Arnavut partizanlarla birlikte Tito'nun hükumeti, Kızıl Ordu'nun tanklarının  desteğinden ziyade halkın mücadele dalgasıyla iktidara gelebilecek Doğu Avrupa'daki tek komünist hareket idi. Sovyetlere sadık olmakla birlikte, Yugoslavlar Moskova'dan ayrılmaya kararlıydılar.
 
Bu, yeni Yugoslav hükümetinin Sovyetlerden daha radikal bir çizgi izlediği dış politika alanında çok barizdi. 1946-47 yıllarında, Stalin Batı korkularını hafifletmeye ve Sovyetler Birliği'ni savaş sonrası yeniden yapılandırmada yapıcı bir ortak olarak tanıtmaya çalışırken, Tito Atlantik güçlerinin Avrupa'daki müdahalesine açıkça meydan okudu. Stalin'in emirlerine karşın Yugoslavlar komünist Yunanlı asilere yardım sağladılar ve  tartışmalı Trieste bölgesi üzerinden İtalya'yı savaşla tehdit ettiler.
 
Bu çatışmalar çabucak Stalin'in öfkesini çekti ve 1948 Haziran'ında Komünist İstihbarat Bürosu Yugoslavları sürgün etti.
 
1948 bölünmesi - ve Moskova bağlantılı bloktan Yugoslavya'ya karşı yapılan izleyen tehditler - bir çok insanın Sovyetler Birliği hakkındaki korkularını doğruladı. Takip eden yıllarda parti teorisyenleri sosyalizmin ana yurduna bakış açılarını revize ettiler. Đilas için Sovyetler Birliği, sosyalist bir devlet değildi, yalnızca "bürokratik bir kast"ın acımasız bir şekilde emekçi ve köylü sınıflarını sömürdüğü bir "devlet kapitalist" sistemi idi.
 
Bu sistemin, sonradan Batı'da gelişen Keynesgil kaynaklı tekelci kapitalizme çarpıcı benzerlikler içerdiğini savundu. Daha da ötesi, Yugoslavya'nın tanıklık ettiği gibi, Sovyetler hegemonyasını, ideolojik muhaliflerine yaptığı kadar acımasızca komşusu olan devletlere dayattı.
 
Dilas, Sovyetler Birliği'nin uluslararası bir sosyalist devrim yolundaki başlıca engellerden biri haline geldiğini belirtti. 
 
 
BAĞIMSIZ BİR YOL
 
Sovyetler Birliği'nin bürokratik, devlet kapitalist sistemini eleştirmek Yugoslavlara Ruslarla ayrılmaları için sadece Marxist gerekçeler sunmadı, ayrıca alternatifleri için bir çıkış noktası da sağladı. Yugoslav teorisyenler, devrimlerini bürokratikleştirmekten korumak için, "devletin sönümlenmesi" ve "üretenlerin özgür bir birliği" olan toplumun icadı olarak adlandırdıkları bir sosyalizmi geliştirdiler.
 
İlk adım ademi merkeziyetçilik oldu. Mayıs 1949'da parti devleti, 1945'den beri güçleri aşınmış olan yerel komünal yönetimlere daha fazla özerklik verdi.   Sloven lider Edvard Kardelj, "bu reformların en tepeden en aşağıya kadar devlet mekanizmasının işlemesinde (kitlelerin) daha fazla katılma duygusunu teşvik ettiğini," söyledi.  
 
Ekonomik alanda daha fazla işçi katılımı kısa süre içinde bu politik ademi merkeziyetçiliğe eşlik etti. Haziran 1950'de Ulusal Meclis, öz-yönetim sistemini tanıtan yasayı onayladı. Artık tüm işletmelerin demokratik olarak seçilen 15-120 temsilciden oluşan ve iki yıllık dönem ile sınırlı işçi konseyleri olacaktı.
 
Yeni yasa, iş yerinde demokratikleşmeyi ve işçilere kilit yönetim kararlarında doğrudan bir söz hakkı vermeyi amaçlıyordu. Bu erken evrede, işçilerin gücü kısıtlıydı ve işletme düzeyinde otorite hala devlet tarafından atanan yöneticilere aitti. Fakat konseylerin yetkileri önümüzdeki yıllarda genişleyecekti.
 
İki yıl sonra, Altıncı Parti Kongresi'nde Yugoslav komünistleri, partiyi devletten ayırdı ve hükumeti hızlandırdı. Şimdi parti kadrosu öz yönetimin farklı organları üzerinde ideolojik etki için rekabete girmek zorunda kalacaktı.
 
Bu reformlar, birçoğunun Sovyet devrimini saptırdığına inandığı merkezi devlet bürokrasisinin yükselişini önlemek üzere tasarlandı. Yerel öz yönetim, tabandan katılım, işçi konseyleri ve daha açık parti kültürünü kullanarak yerelleşme Yugoslavya'nın sosyalizme bağımlı yolunun temelini oluşturacaktı.
 
 
ÇELİŞKİLİ BİR ÇÖZÜM
 
 Bununla birlikte, siyasi ve ekonomik karar alma sürecine katılımı artırma çabalarına rağmen, Yugoslavya çok fazla sosyal çatışma yaşamıştır. 1957-58 kışında Slovenya'daki madenciler düşen yaşam koşulları karşısında greve gittiler. Grev, 1968'deki kitlesel öğrenci protestolarında doruğa ulaşan hoşnutsuzluk çağını başlatmıştır.
 
Görüş ayrılığı olanlar cevaplamaktan kaçınıyor: öz yönetim ile ilgili ne yanlış gitti? Yönetmekle yükümlü oldukları üzerinden aynı kurumları protesto etmeye işçileri ve öğrencileri ne sevk etti? 
 
Parti kuramcılarının idealize edici söylemlerine rağmen, en son bilgiler, liderliğin, işçileri güçlendirmek için değil, işçileri daha etkin biçimde teşkilatlandırmak ve kontrol altında tutmak için öz yönetimi başlattığını ileri sürüyor. Ekonomik hedeflere ulaşmak için idari komuta ve kitlesel seferberlik kullanılan Sovyetler Birliği'nden farklı olarak, Yugoslav komünistleri politikalarını uygulamak için daha az zorlayıcı araçlar aradılar.
 
İşçi konseyleri, iktisadi denetimi işletme düzeyine geçirmeyi amaçladılar. Artık işçiler, kayıtları tutmaktan, üretkenliği artırmaktan, ücret sınırlamalarını dayatmaktan ve kimin işten atılacağına karar vermekten sorumlu olacaktı. Buna karşılık, kar paylaşımı ile tamamlanan ücretlerle daha fazla para kazanacaklardı.
 
Bu yeniden dağılım, işçilerin kendi şirketlerinin başarısında menfaat sahibi olduğu anlamına geliyordu; aynı zamanda verimlilik ve üretkenliğin ödüllendirileceği rekabetçi bir pazara katılmalarını da istendi. Bu nedenle öz yönetim, hem federasyon hem de dış pazarlarda diğer işletmelere karşı işçileri rekabete sokan piyasa reformlarıyla birbirine geçti.
 
Ülkenin dünya pazarlarına ekonomik entegrasyonu, Praxis Okulu'nun, Yugoslav Yeni Akım sinemasının, Marina Abramoviç ve Rasa Todosijeviç gibi sanatçıların ve Laibach'ın müziğinin felsefesinde görüldüğü gibi sosyalist Yugoslavya'ya kendi dinamizmini veren kültürel değişikliklere olanak sağladı.
 
Öte yandan, öz-yönetim ve pazar reformları, sistemin ekonomik vaatlerinin altını oydu.
 
İronik olarak, Yugoslav işçi konseyleri, yöneticilere, mühendislere ve beyaz yakalı işçilere düşük vasıflı işçi sınıfı üzerinde yetki verme eğilimindeydi. Konseyler karmaşık muhasebe, pazarlama ve yönetim kararlarını devir aldıkça, daha eğitimli ve daha vasıflı işçiler yetkilerini güçlendirdi.
 
Piyasa rekabetinin baskısı ve vasıflı emeği sağlamlaştırmak için farklı ücret taahhüdü ile birleşince öz yönetim aslında eşitsizliği arttırdı. Örneğin Goran Musić, planlanan ekonominin ilk yıllarında ücretlerin "1: 3.5 oranında sürdüğünü. . . . 1967 yılına gelindiğinde, 1: 20'ye kadar bir farka ulaştığını," not etti.
 
Dahası, halkın desteğini sarsmamak için endişelenen komünist liderler, Sovyet tarzı sanayileşmeyi ve kolektifleştirmeyi reddetti. Bunun yerine, devletin fabrikalara giren işçilerin akışını kısıtlamasını ve var olan iş gücünün verimliliğini artırmaya odaklanmasını gerekli kılan aşamalı ve istikrarlı endüstriyel büyümeyi teşvik ettiler.
 
Yoğun büyüme için bu tercih, yüksek işsizlik oranları üretti. Susan Woodward'a göre, 1952'de Yugoslavya'daki resmi işsizlik oranı "Batı Avrupa'daki normal oran düşünüldüğünde yüzde 5'ten en az iki puan daha yüksek," oldu. Otuz yıl sonra, "oranın, yüzde 1,5 Slovenya'da yüzde 30'dan fazla Kosova ve Makedonya'da olmak üzere yüzde 15'i aştığını," söyledi.
 
Eşitsizlik ve işsizlik sadece talihsiz yan etkilere neden olmamıştır: öz-yönetimin yararlılığı asgari olarak kısa-orta vadede bunları gerektiriyordu.
 
 
ÖZ VE PERİFER
 
Daha tehlikeli bir şekilde, eşitsizlik ve işsizlik içindeki bölgesel farklılıklar, birleştirilmiş ulusların farklı tarihsle mirasından kaynaklanan ülkenin düzgün olmayan ekonomik gelişimine yansıdı.
 
I. Dünya Savaşı'ndan önce Slovenya ve Hırvatistan'ın kuzeybatı cumhuriyetleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna aitti ve imparatorluğun on dokuzuncu yüzyılda yaşadığı daha geniş ekonomik modernleşmeden yararlandılar. Bu cumhuriyetler, hafif endüstriyi hızla geliştirecek araçlar ile sosyalist döneme girdiler.
 
Buna karşılık, güney cumhuriyetleri (Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan'ın güney kesimleri) ya Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuş ya da bağımlıydılar ve büyük oranda tarımsal ve gelişmemiş kaldılar. Yugoslavya'nın güneyinde sosyalizm, devlet tarafından yönlendirilen sanayi yatırımıyla "diğerlerini yakalama" şansını vaat etti.
 
Ulusal sorunla birlikte gelişim üzerindeki savaş sonrası tartışmaları ortaya döken bu farklı miraslar, ekonomik kararları derin bir şekilde bölücü hale getirdi. Özellikle pazar reformları münakaşaları tetikledi.
 
Güney cumhuriyetlerinde parti devleti liderleri, piyasa sistemine yönelmekten korkuyorlardı. Güneydeki çekici maden çıkarma endüstrileri ve ağır sanayi imalatı, yüksek devlet yatırımları ve kısa vadede daha büyük koruma önlemleri gerektiriyordu. Bu cumhuriyetçi liderler ayrıca, zengin kuzeybatıdaki karları yeniden dağıtarak güneydeki sanayi büyümesine fon sağlayan federal vergi sistemini de desteklediler.
 
Buna karşılık, kuzeybatıdaki liderler ihracata yönelik bir büyüme modelini uygulamak istiyorlardı. Sonuç olarak, daha fazla ekonomik liberalleşme ve dış pazarlara entegrasyonu desteklediler. Ayrıca, hükumet müdahalesi ile engellenmemiş daha karlı işletmelerin gelişmesi gerektiğini savunarak vergi planına karşı çıktılar.
 
Onlara, daha büyük devlet kontrolü ve merkezi planlama için güneyin talepleri, Sovyet sistemi gibi rahatsız edici geliyordu. Bu tür taleplerin, Yugoslavların kaçmak için çok uğraştığı bürokratik monoliti yeniden yaratmayacağını kim garanti edebilirdi?
 
1960'ların başında, kuzeybatı dayanaklı pazar reformu yanlısı kanat bir kaç cephede kazandı. Öz yönetim derinleşti ve ülke daha da yabancı, batı ağırlıklı pazarlara entegre oldu.
 
Yugoslavya'nın gelişme yolu - büyük oranda batı kredileri yoluyla finanse edilen ihracata dayalı büyümenin - istikrarsız olduğunu kanıtlıyordu. Vladimir Unkovski-Korica, son kitabında bu stratejinin uzun vadeli zayıf yönlerini vurgular:
 
"Dış baskılar yoğunlaştıkça, cumhuriyetler birbirlerine karşı giderek daha da çok geçişi kapadılar. Bu nedenle Soğuk Savaş döneminde sadece farklı pazarlar için farklı uzmanlıklar geliştirmediler, aynı zamanda süper güç çekişmeleri, cumhuriyetleri üstünlük için süper güç mücadelesinin başlıca sahnesi yaptı  . . . . Soğuk Savaşın sona ermesi, Yugoslavya'ya, varoluşsal bir meydan okuma sunarken, borçlanma ekonomisini, SSCB'nin tehdidiyle giderek yeniden finanse etmekte zorlandığı için, kurumsal tasarımı uygulamada kötü hazırlandığını kanıtladı."
 
1989'da, Ante Marković'in reform hükumeti öz yönetimi kaldırdığında, ülke zaten serbest düşüşe geçmişti. Felce uğratan dış borçlar, Uluslararası Para Fonu tarafından dayatılan yapısal düzenleme tedbirleri ve ekonomik çöküş, dış pazarların merkezden uzaklaşma uğraşlarını arttırdı. Slobodan Miloševiç'in güvensizlik yaratan ve bölücülüğü besleyen Sırbistan'daki milliyetçi hareketi, komşu cumhuriyetlerde benzer gerici mücadelelerin fitilini ateşledi.
 
1990'ların başında sosyalizmin son çöküşü, etnik çizgiler boyunca bölgeyi parçalayan ve Batı askeri gücünün ve sermayesinin eski federasyona daha fazla nüfuz etmesini sağlayan bir dizi yıkıcı iç savaşla geldi.
 
Yine de, son yıllarda Yugonostalji fenomeni, şu anda bağımsız devletler çapında, özellikle genç nesiller arasında ortaya çıktı. Ülkenin bağımsız sosyalizm yolunun mirası, işçilerin öz denetimine vurgu yaparak, bu geriye dönük özlem içinde kilit rol oynamaktadır.
 
İç savaş, etnik temizlik ve dış askeri müdahale ile kıyaslandığında, insanların Yugoslavya'nın komünistlerinin başkanlık ettiği istikrar, büyüme ve barış dönemlerine olumlu baktığını görmek şaşırtıcı değil. Fakat 1990'ların felaket olayları, bu liderlerin oluşturduğu çelişik temellerden ayrılamaz.
 
Balkanlar'da daha da belirgin olan Avrupa Birliği'nin bugünkü krizi, Yugoslav sonrası cumhuriyetlerin pek çok liderinin 1990'lardan beri sürdürdüğü büyüme stratejilerine şüpheyle yaklaştı. Bu kriz, sosyalistlerin alternatif bir vizyonu ifade etmeleri için önemli fırsatlar yaratıyor. Kuşkusuz, anti-imparatorluk mücadelesi ve açık, deneysel kültürü ile ilgili güçlü sembolizmi ile Yugoslav deneyimi, bu vizyona bilgi verecektir. Yugoslavya'nın sosyalizme olan olumsuz deneyimleri de öğrenilmelidir.
 
Bu derslerin başında, periferik ekonomilerin dayanıklı ve istikrarlı büyümesinin sınırlandırılmasında uluslararası ekonomik düzenin rolü var. Muhtemelen, savaş sonrası Yugoslav sosyalistleri, Batı'daki kapitalist ekonomilerin çıkarlarını ön plana çıkaran küresel bir ekonominin koşulları altında ellerinden gelen en iyi manevrayı yapmışlardı. Fakat bu küresel ekonomiyle olan uzlaşmaları, Yugoslav toplumunun çelişkilerini daha da şiddetlendirdi.
 
Gelişme ve kendi kaderini tayin hakkına yönelik gerçek bir mücadele, özgün ulus devletin sınırlamalarını hesaba katmaya ihtiyaç duyacaktır. Bölgesel işbirliğine dayalı daha büyük ekonomik birimler aranmalıdır. Bu argümanlar Sol'a özgü değildir - Avrupa entegrasyonundaki liberal stratejiyi haklı çıkarmak için bölgede uzun süredir kullanılmaktadırlar. Bununla birlikte, Yunanistan'daki Syriza hükümetinin kaderi, Avrupa Birliği'nin çevre ekonomilerini küresel pazarların baskılarından korumadığını gösterir; aksine onları Avrupa düzleminde yeniden yapılandırır.
 
Avrupa projesinin dışında bir kalkınma, Yugoslavya sonrası ülkeler ve Balkanlar çapında bölgesel bir işbirliği ve dostluk programını gerektiriyor. Buna karşılık, ulusal sorunun ekonomik kalkınma sorunlarıyla örtüşme biçimlerinin nüanslı bir değerlendirmesi gerekecektir.
 
Devletin yukarıdan-aşağıya girişimleri yoluyla değil, toplumda mücadele, işbirliği ve dayanışma yoluyla oluşacak yeni bir topluluk vücuda getirmek gerekecektir.
 
YAZAR HAKKINDA
James Robertson, Woodbury Üniversitesi'nde siyaset ve tarih profesörüdür ve LeftEast'ın editör kurulu üyesidir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

ÜNAL KOLAY UNUTULMAYACAK!

ÜNAL KOLAY, Sivas 1961, 21.05.1980 
 
ÜNAL KOLAY, UNUTULMAYACAK!..,, Devrimcilerin görevi geçmişte kaybettiklerini ve yaşanmışlıkları bu günlere taşımaktır. Bu anlamda Ünal Kolay ve tüm kaybettiklerimizi hatırlatmak, özellikle de isimsiz kahramanlarımız, bu gün daha da önem arz etmektedir. Ünal yoldaş Sivaslı emekçi bir ailenin oğluydu. Küçük yaşlarda çalışma yaşamına atılarak geçimini ailesiyle birlikte merdiven işçiliği yaparak sağlıyordu. Aynı zamanda o yıllarda gelişen sosyal siyasal sorunlara karşı ilgi ve duyarlılığı da artmaktaydı. Faşist saldırıların dorukta olduğu dönemde bu saldırılara karşı koymaya çalışırken, bir dönem TKP-ML TIKKO ile ilişki kurdu; zamanla Sefaköy'de Devrimci Yolcularla tanışarak onlarla yapmış olduğu tartışmalar neticesinde Devrimci Yol hareketiyle birlikte tavır alarak faaliyetlerini bölgede sürdürmeye devam etti. Sefaköy bölgesinde Gültepe, Yeşilova, Beşyol ve Cennet mahallesi gibi semtlerde sorumluluk alarak faşist saldırılara karşı aktif direnişin içinde yer alanlardan birisi oldu. Türkiye’de sivil faşist hareketin eğitim ve lojistik destek sağlanması açısından önemli merkez olan Sancak Tül Fabrikasında Murat Bayrak ve ekibinin faaliyetlerinin açığa çıkması için bu önemli merkez üzerinden çevredeki faşist yuvaların dağıtılmasında ve devrimcilere ve halka karşı yapılabilecek cinayet ve yok etme operasyonlarına karşı koymada bölgede başarılı olan Devrimci yol hareketinin başarısında Ünal yoldaşımızın da payı büyüktür. Ünal yoldaş aynı zamanda bölgede sol guruplarla ilişkilerinde ve halkın sorunlarına çözüm bulmada iyimser ve iyi diyaloglar içeresinde oldu. Bu tarz sorunların tartışarak çözüleceğini düşünüyordu. 80'li yıllar solun ve halk muhalefetinin gelişmiş olduğu yıllardı. Uluslararası sosyalist harekette bölünmeler ve o ülkelerdeki tartışmalara uygun tavır alışlar(Sovyet, Çin ve Arnavutluk) Türkiye sol sosyalist hareketine de yansımıştı. Solda bu tartışmalar neticesinde çıkan olaylarda zaman zaman şiddete varan çatışmalar dövmelere, yaralanmalara ve ölümlere yol açıyordu. Ünal yoldaşımız sol içindeki böylesi tahlisiz bir olayda yaşamını kaybetti. Ünal yoldaş o dönemlerde faşistlerin mahallelerde ve okullarda halka karşı kitlesel saldırılarını engellemek ve güvenliklerini almak için Devrimci Yolun timlerinden birinde yer alıyordu. Böylesi bir görev için Sefaköy lisesinden çıkan öğrencilerin güvenliklerini sağlamak için yanında bir arkadaşıyla motorla öğrencileri güvenlikli bir şekilde belirli bir yerden belirli bir yere getirerek başka bir time teslim edecektir. Ancak o aralar Devrimci Yol ile sol bir gurup arasında sorunlar vardır. Hatta bu sol gurup o yıllar anti-faşist mücadeleyi küçümsemektedir. Ne hikmetse böyle düşünürken yoldaşımıza okulun önünde pusu kurarlar ve orada 21 Mayıs 1980 günü Ünal yoldaşımızı ve yanındaki yoldaşımızı vururlar. Ünal ölür ve diğer arkadaşımız ağır yaralanır. Devrimci Yol buna rağmen sol guruplar arasındaki sorunların tartışma ve diyalog mantığıyla çözüleceği yaklaşımıyla militanlarına kesinlikle saldırı yapılmaması ancak kendilerini savunma talimatı verir ve aynı zamanda bu uygulanır. Sorunun bir kan davasına dönüşmesi Devrimci Yolun büyük çabaları sonucu önlenir. Bizimle yasayacak … ...................
 
ÇÜNKÜ IŞIĞI DEVRİM EDENLER
ÖZGÜRLÜK İLE KEFENLENİRLER
 
ONLAR ASLINDA ÖLMEDİLER
ONLAR İÇİMİZDE YENİDEN DİRİLDİLER
 
 
Mustafa Kumanova 

ÖZ, VAROLUŞTAN ÖNCE Mİ GELİR? - 2

MUTLAK RET VE MUTLAK TASDİK
 
Camus'un başkaldırı ile neyi kastettiğini gerçekten anlamak için onun ne olmadığını anlamak önemlidir. "Başkaldıran İnsan"da Camus, Marquis de Sade ve Friedrich Nietzsche'nin felsefesini açıklamak için biraz zaman harcar, böylece kendi başkaldırısının neden onların başkaldırı şekillerinin hiçbirini almadığını açıklayabilir. Unutmayın ki, Camus absürde karşı ayaklanıyor; insan halinin büyük sorunu olan insanlığın içine düştüğü saçma açmaza karşı. Sade, Camus'un mutlak ret olarak isimlendirdiği aracılığıyla bu duruma tepki verir(36).
 
Sade, kelimenin genel anlamıyla bir filozof olmamasına rağmen, Camus, Sade'nin edebiyatının beğenildiğini ve savlarıyla ilgili yapının sadece onun hislerinde bulunabileceğini yazar(36). Sade hakkındaki bu açıklama bir nebze ironiktir, çünkü aynı eleştiriler felsefe topluluğundaki bir çok kişi tarafından Camus'ya karşı dile getirilmiştir. Her neyse, Sade'nin saçmalığa verdiği cevap mutlak rettir, çünkü o sadece dünyaya karşı değildir, aynı zamanda kendine bile karşıdır(Camus 38). Sade kendini hiçbir anlam ve amaç taşımayan bir dünyada bulur ve anlam ifade eden tek şey "güç yasası"dır(Camus 41). Bu düşünce, Nietzsche'nin güç sağlama isteğine paralel görünüyor, ancak Sade'yi mutlak ret taraftarı yapan bir farklılık var; bu, onun nefretinin sadece doğa için değil, kendisi için de geçerli olmasıdır. Eğer Sade'ye kalsa, bütün evreni yok edecekti; kendisi de dahil. Sade kendisine, yaratılan her şeyden ve doğadan nefret ettiğini söyler ve bu her şeyin toptan reddi, Camus'un "kolektif intihar" dediği şeyle sonuçlanır(45).
 
Sade, başkaldırının en erken örneği olarak takdim edilen isyankar köleye nasıl yaklaşacaktı? Sade, köle sahibinin yaptığı şeylerin yanlış olduğunu ve köle isyanı hakkında doğal olarak anlamlı hiçbir şey olmadığını söylemenin hiç mümkün olmadığını düşünür. İkisi de isteklerini yapmak için güçlerini ileri sürerek güçlü bir şekilde davranmaya çalışırlar. Köle efendiyi yok etmek ister, çünkü onun davranış şeklinden nefret eder ya da çünkü kölelikten nefret eder ve efendi köleyi aşağılar. Bu karakterlerin her biri diğerini bu kavgada güç için öldürür, çünkü hangisinin düzgün bir şekilde hareket ettiğini söylemenin dış anlamı yoktur. Unutmayın, tek kural gücün yasasıdır, bu nedenle cinayet cinayetle öç alabilir. Efendi, birden köle yapılsa, köleliğin yanlış olduğunu iddia edemez. Camus, Sade'nin mutlak ret başlangıç noktasının nasıl bir mutlak tasdike dönüştüğünü not ediyor, çünkü şimdi yasak olan hiç bir şey yok (45), her şey şimdi müsaade edilir görünüyor.
 
Mutlak ret tartışması bizi her şeye izin verilen yer olan mutlak tasdike götürür. Camus'un, ret ve intihar hakkında duruşu nedeniyle bu konuda nerede durduğunu biliyoruz. Nietzsche, mutlak tasdikin neden savunulamaz olduğunu açıkladığı Hristiyalnlık üzerine acımasız saldırısıyla Sade'nin hemen ardından gelir. Nietzsche, aşırı duygusal bir ateistti, fakat Tanrı'nın var olmadığı için derinden endişeliydi. Nietzsche, Sade ile Tanrı olmadan ahlaki davranışın hiç bir temeli bulunmayacağı konusunda hem fikirdi, ancak Nietzsche, hiç bir şeyin yasaklanamayacağı, ayrıca hiç bir şeyin yetkili kılanamayacağı dünyada bunu düşünüyordu (Camus 71). Bu, Sade'nin baştan sona toplumda bir çok örneklerle anlaşılması kolay durumuna karşı kuvvetli bir savdır. Topluma neye izin verilmediğini açıklayan yasalar, dolayısı ile kabul edilebilir davranış türünü de açıklar. Hız sınırı saatte 75 mil ise, açıkça aracınızı saatte 75 mil hıza kadar bir hızda sürmeniz kabul edilebilir. Camus, Nietzsche'nin vurgusunun, özgürlüğün sadece yasaklanmış eylemler izin verilen eylemler ile birlikte tanımlandığı zaman var olabileceğini gösterdiğini söyler(71). 
 
Bu, Nietzcshe'nin neden mutlak tasdikin savunulamaz olduğu örneğini bulduğu daha iyi bir gelecek dünya umudu için bu dünyanın reddi ile birlikte Hristiyanlığın içindedir. Her şeye razı olan ve direnmeyen ama diğer yanağını çeviren köle ya da Hristiyan kendi acılarını kabul etmektedir. Nietzsche bunun, her ikisine de, köleliğe ya da ıstıraba razı olan köle ve efendinin "cinayeti ululama"(Camus 76) ortamını yarattığını gösterdiğine inanır. 
 
Camus'un Nietzsche'nin karşılığını sevmemesinin nedeni, Nietzche'nin dünyayı tam olarak olduğu gibi kabul etmeyi reddeden birini önemsememesidir(Camus 77). Nietzche'nin "amor fati" diye isimlendirdiği kader fikrini Nietzsche'nin sevdiği gayet iyi bilinir. Kader sevgisi konusunda ortaya çıkan önemli bir sorun, eğer şimdiki zamanda vuku bulan her şeyi kabul etmeleri halinde, insanlar nasıl kötülüğe iştirak etmeyeceklerdir(Ferry 195). Bu düşünce, Camus'un polis vahşetine karşı toplumsal protestolar ya da kölelik durumunda olduğu gibi bir grup insan ya da birey için sınırı aşan davranışa karşı başkaldırı fikrini büyük oranda baltalar. Şimdiye kadar olan tartışma, absürt durumun başlangıç noktasından nereye kadar gideceği hakkındaki diyaloğun ve çekişmenin büyük bölümünün değerler sorunu konusunda olduğunu göstermektedir.
 
 
BAŞKALDIRI YOLUYLA DEĞER TESİSİ
 
Sartre'nin "varoluş özden önce gelir" sözcüklerini dile getirdiğinde ve esasen varoluşçuluk adına meşhur sözü yarattığında tarih Ekim 1945'i gösteriyordu. Bu cümle genellikle insanların yaşamında kendi değerlerini yarattığı anlamına gelmektedir; çünkü bireysel eylemleri yönlendirecek vücudun dışında başka bir güç yoktur(Flynn 45). Şu ana kadar yapılan tartışmalardan sonra bir kimse, değerler sorununun varoluşçulukta ve özellikle de Camus'un absürde cevabında büyük bir rol oynadığını çıkarır. Sade'nin fikri, dış yol gösterici güç ya da tesis edilmiş bir ahlak kodu olmaksızın insanların sevdikleri herhangi bir şekilde hareket edecekleri çünkü hiç bir şeyin yasaklanamayacağı idi. Camus, mutlak reddin mutlak tasdike nasıl yol açtığını gösterdi, ancak Nietzsche bu sonuca karşı güçlü bir tartışma getirdi. Tamı tamına olan Camus'un absürde tepkisiydi; eğer Sade ya da Nietzsche ile uyumlu değilse, Camus değerin tesis edilmesini nerede ısrar ediyordu?
 
Absürde muhtemel yanıt olarak intihar fikri ile tuhaf şekilde Camus cinayet sorununa dikkatini verdi. Camus, rejimlerin suçlarını ve eylemlerini ve zamanının totalitarizmini "mantık suçları" (Royal 28) olarak adlandırdı, çünkü bunun insanlık haline karşı mantıklı bir cevaba dayandırılması lazımdı. Camus'un kişisel olarak aşina olduğu gibi insanlar bir tür ideolojinin arkasında bütün kalpleriyle durduklarında bu ideolojiler için ölmeye ve öldürmeye istekli oluyorlar. Camus şahsen Nazilere karşı isyana katılmıştı ve ezilen Cezayirli Müslümanların isyanının destekçisiydi. 
 
Camus insanlara karşı nefret ettiği eylemler gördü ve bu yüzden kişisel olarak aşağıladığı güçlere karşı başkaldıran eylemler gerçekleştirdi. Böyle yaparak Camus değerler hakkında demeç verdi ve de iddiada bulundu; ahlaksız ya da yanlış bir şeylerin olduğunu düşünüyordu. Camus, başkaldırının ayrıntılı analizi yoluyla absürdün karşısında bu değeri yaratabildi. Bu, "Başkaldıran İnsan"da meydana gelen başkaldırının analizidir.
 
Daha önce tartışılan kölenin ve efendinin durumu, Camus'un absürd bir dünyada değeri nasıl tesis ettiğinin daha ayrıntılı açıklaması olarak kullanılabilir. Camus, bir tür baskıya karşı insanlar bir sınır belirlediklerinde, tüm bireyler için yaygın olan bir onur hattı oluşturduklarını yazdı(281). Camus ayrıca, insanlar topluluğu ve köle efendiye karşı isyan ettiğinde sadece kendisi için değil fakat tüm insanlık için nasıl haykırdığını "Başkaldıran İnsan"da ayrıntılı olarak tekrar tekrar yazdı. Bu başkaldırma duygusu ve başkaldırı eylemi, kendilerine yanlış yapıldığını hisseden insanlarda oluşan duyguya dayanır. Camus'un sözleriyle, başkaldıran insan ayağa kalkar ve "tercih edilmeyen için tercih edilen şeye kafa tutar"(14). Bu, değerin tesisidir. 
 
Toplumsal protesto ve grup isyanı hakkında verilen örnekler, yalnızca bu isyan hissinin gerçek olduğunu değil, isyan ve insanlık içinde derin grup tanımlaması olduğunu göstermektedir. İnsanlar, kendileri baskının kurbanları olmasalar bile, başkaldıracaklar ve protesto edeceklerdir. Camus'un bu şekilde başkaldırı analizi, Camus'un insan doğasının ve özünün olduğunu ima ettiği izlemini veriyor ve bazı akademisyenlerin Camus'un tarih boyunca insanlık bağı kurma ihtiyacını yerine getirmek için bunu yaptığına inanıyorlar(Ehrmann 93).
 
Başkaldırı insanlık için değerler sistemi tesis eder, çünkü o Sade'nin toplam özgürlük fikrini inkar eder ve o Nietzche'nin bize yapabildiği gibi kadere dayanan kötü muameleyi kabul etmeyi reddeder. Camus, insanların var olduğu her yerde özgürlüğün sınırlı olduğunu yazdı çünkü o başkaldıraya karşı diğerlerinin gücü tarafından otomatik olarak sınırlandırılmıştır(284). Birisi büyük şehrin sokaklarına çıkıp köleler veya cinsel tacize uğramış insanlar almaya başlayamaz. Bu durumda suçlu belki bir kaç kurbanla başarıyı yakalayabilir, ancak açıkçası bu tür bir eylemde diğerlerinin başkaldırısını göze almalıdır. Bu tür bir duruma polisin tepkisi suçlunun bir tür temel özgürlüğüne karşı isyanın sadece örneği değildir, aynı zamanda açıkça insanların kendileri kurban olmasalar da bu tür fiillere karşı nasıl başkaldırdıklarını gösterir. İsyanın başlangıcından sonra kurbanın acı çekmesi paylaşılan bir tecrübe olarak gösterilir(Duran 367).
 
 
Camus'un, başkaldırının hayatta ve insanlıkta bazı değerler tesis ettiğine yalnızca inanmadığını, aynı zamanda cinayet ve yalan söyleme gibi hareket eden başkaldırı araçlarının ayrıca yanlış olması gerektiğine inandığını açıklamak da önemlidir. Bunun için muhakeme, eğer isyancı cinayet işlemeyi ve yalan söylemeyi kabul ederse, o zaman ters mantık yoluyla cinayet ve şiddet meşru kılınacak ve en başta başkaldırının gerekçeleri baltalanacaktır (Camus 285).
 
 
HOCHBERG'İN CAMUS ELEŞTİRİSİ
 
Profesör Herbert Hochberg sayısız kitap ve makale yazmıştır ve bir makalede, Camus'un saçmalık etiği ile ilgili gördüğü bazı sorunlara odaklanmaktadır. Öncelikle Hochberg, gerçek şu ki bireylerin ölümünü Camus'un absürd olarak gördüğünü, çünkü bu anlaşılabilir değil ve  ölümün insanların bildiği tek anlamlı varlığı yadsıdığını söylüyor(94). Bu Camus'un saçmalığının yanlış anlaşılmasıdır ve bu Camus'un bir diğer eseri olan "Sisifos Efsanesi"nde kolaylıkla gösterilebilir. Sisifos, günün sonunda aşağıya düşen dev kayayı sonsuza dek tepeye taşımak suretiyle sürekli yalan söyleme suçundan tanrılar tarafından cezalandırılan bir kraldı. Sisifos bu dev kayayı sonsuza dek her gün tepeye taşımaya mahkumdu ve gerçek şu ki bunu absürt yapan Sisifos'un ölümsüz olmasıdır. Eğer Sisifos insanlık gibi ölümlü olsaydı, o zaman yazgısı çok saçma olmazdı. Bu örnek, tek başına ölümün saçmalıkların kaynağı olmadığını gösteriyor çünkü ölüm, Sisifos'un başına gelebilecek en iyi şey olacaktı. 
 
Hochberg ayrıca, eğer evrensel insan özü doğruysa o zaman kölenin başkaldıramayacağını ve efendiyi öldüremeyeceğini ya da onu esir edemeyeceğini iddia eder(99). Camus "Başkaldıran İnsan"da cinayet ve özgürlük konularına hitaben epey bir zaman harcar ve bu alanda Hochberg'in eleştirisini bozmak için yeterli açıklama sağlar. Her şeyden önce, Camus'un sık sık filozoftan ziyade edebi bir figür olarak görüldüğünü belirtmek önemlidir. Camus hayatını yazarak kazanan biriydi ve bu yüzden eserini analiz ederken onun sözcük seçimi büyük öneme sahiptir.
 
Camus, "Başkaldıran İnsan" kitabı için gerekçesini ilk açıkladığında, saçmalık dünyasında bir "katilin" doğru ya da yanlış olmadığının göründüğünü belirtir(5). Camus, "Başkaldıran İnsan"da, genelinde "öldürmek" ve "cinayet işlemek" terimlerini stratejik olarak kullanıyor ve bunun tamamen kasıtlı olduğunu düşünmek makul. Camus Tanrı'nın insanlığı cezalandırmasını ve kabul etmemesini tartışırken, "öldürmek" ve "cinayet işlemek" kelimelerini kullanır (37). Tabii ki cinayet işleme, öldürme ve cinayet başka birinin hayatının gerekçeli alınması için kullanılabilecek terimler iken, birinin yasa dışı ve haksız yere öldürülmesini ima eder. Birisi, kanunda sıklıkla kullanılan, hatta akşam beş haberlerinde sıklıkla rastlanılan "gerekçeli cinayet" kavramıyla ilgili kolayca düşünebilir, fakat kimse "gerçekleştirilen haklı adam öldürme" ifadesini duymaz, çünkü tanımı gereği cinayet yasa dışı ve haksız birini öldürmedir(Merriam-Webster, n. pag.). Camus'un "Nihilistik Cinayet" (282) ve "Tarihi Cinayet" (286) başlıklı bölümler de dahil olmak üzere cinayet ve öldürme ifadelerini kullandığı farklı zamanlara örnekler var.
 
Hochberg, evrensel insan özü yüzünden başlayacak olan tüm başkaldırıyı baltalamadan kölenin efendiyi öldüremeyeceğini söylediğinde, Camus'un cinayet işleme ve öldürme arasında yaptığı önemli farka bakıyor. Camus, cinayetin bir isyan türü olarak kabul edilemez biçimde olduğunu açıklamaya çok zaman harcıyor, ancak cinayet işleme ile öldürme arasında Camus için gayet açık bir fark var. Camus'un değerin temeli ve bir tür ahlak olarak öne sürdüğü başkaldırı, bugün modern toplumumuzun yaptığı gibi, genelde öldürme üzerine değil, cinayet işleme üzerine yasak koyuyor. Eğer birisi, birisini köle yapma niyetiyle, sevilen birisine karşı fiziksel güç kullandıysa, toplum, bu davranışa karşı direncin, hatta köle patronluğuna özeneni öldürme noktasında, haklı olacağını söyleyecektir.
 
Bir ahlak için temel olarak Camus'un başkaldırısına karşı Hochberg iyi tartışma ortaya koyar, ancak onun eleştirilerinin bakış açılarının sadece birisi anlam ifade eder. Camus, hayatın sadece absürt olduğunu kastetmez, çünkü hayat nedeni anlaşılamayan ölümü içerir ve ayrıca o öldürme kavramını cinayet işleme kavramıyla aynı şekilde kullanmaz. Bu iki sözcük çok farklı şeyler anlamına gelir ve Camus seçtiği kelimelerle yaşamını sürdüren bir edebiyat adamıydı. Camus ayrıca, Nietzsche'nin "ruhu" ve Nietzsche'nin "görünür anlamı" arasında ayrım yaparken anlambilimine dikkat ettiğini de gösteriyor(76). Camus'un, diğer filozofların edebiyatının ruhu ve görünür anlamı arasındaki farkı açıklamak istediği gerçeği, onun edebi eserlerin mesajına ve sözcük seçimine dikkat eden bir adam olduğunu ortaya koymaktadır. Hochberg'in Camus'un saçmalık etiğine karşı en güçlü argümanı, Camus'un kurmak istediği insan özünü baltalayan argümandır.
 
 
BAŞKALDIRI İNSAN ÖZÜ GEREKTİRMEZ
 
Camus, "Başkaldıran İnsan"da asla ""insan özü" kelimelerini kullanmaz, ancak pek çok bilim adamı Camus'un başkaldırı etiğinin doğruluğunu ispatlamak için bir çeşit insan özü kurmak istediğini öne sürdü(Ehrmann 93). Camus'un absürde karşılık olarak ortak bir insanlık iddiası ortaya attığını reddetmek zor, ancak insan özü, eğer böyle söylenebilirse, Camus'un isyan etiğinin işlemesi için gerekli değildir. Öz, bir şeyin temel doğası anlamına gelir; Öz, bir şeyi varlık haline getiren şeydir (Merriam-Webster). Hatta akıllı olmayı insan özünün bir yönü olarak söylemek bile zordur, çünkü zihinsel özürlüler ya da komadakiler gibi akıl yürütme yeteneği olmayan insan örnekleri vardır.
 
Eğer insan özü olarak rasyonaliteyi kullanamazsak, absürt deneyiminin insan özünün bir yönü olduğunu söylememiz nasıl mümkün olabilir? "Başkaldıran İnsan" Camus'un arkadaşı Sartre ile arasını açmış olabilir, ancak Camus'un başkaldırısının bir davranış kuralları oluşturmak için başarılı bir yol olduğu doğru gibi görünmektedir ve Sartre'nin insanlık için varoluşun özden önce gelmesi de ayrıca doğrudur. Elbette ki bir şey Camus'a (Ehrmann 93) uyacak hiçbir etiketin bulunmamasıdır, çünkü o sadece yazdı bu yüzden başkaları yaşamak için kendi gerekçelerini bulabilir ve daha çok varoluşçu kabul edilebilmek için yapılabilecek çok şey yok. Sonuçta Camus'un varoluşçu olup olmadığı önemli değil, ancak Camus'un metafizik başkaldırısının araştırılması, kişisel olarak sevmediği bir etiket olmasına rağmen, onu varoluşçu olarak görmek için doğru sebepleri ortaya koyuyor.
 
Dünyadaki her hayvan bir çeşit saçmalıkla karşı karşıyadır ve bu, insanlığın tüm insan olmayan hayvanlarla etkileşime girmesi vasıtasıyla da açıktır. Ünlü Faydacı Yaklaşım filozoflarından John Stuart Mill, alt hayvanın tam mutluluğunu yaşayabilsek bile hiç bir insanın "alt" bir hayvana dönüşemeyeceği iddiasını ortaya atar(227).
İnsanlar genelde mutsuz hayatlar yaşarlar ve insanlığın kendisi mutsuz hayatları besleyen bir ortam yaratmıştır. Ancak insanlar yarı-mutlu insana karşılık tamamen mutlu bir domuz olarak yaşamayı da seçmezler Mill'e göre ve bu, çünkü insanlar daha az akıllı bir yaratık olarak yaşamda bir tür saçmalığı kabul ettikleri için böyledir. 
 
Cins veya türe bakılmaksızın her duygusal tecrübenin yaşadığı bir şey olabilir, ancak o absürdlüğün tezahürü de farklıdır. Absürtlük, yukarıda açıklanan çeşitli nedenlerle insanın özünü oluşturan şey değildir; bu, Camus'un başkaldırı etiği'nin bugün geçerli olmadığı anlamına da gelmez.
 
 
METAFİZİK BAŞKALDIRI BUGÜN GEÇERLİDİR
 
Camus, "varoluşçuluk" etiketinden hoşlanmadı ve belki varoluşçu değildi, ancak bu önemli değil. Camus, başkaldırının ahlaki davranış kurallarının kaynağı olarak kullanılmasının güçlü bir argümanını sunar. Camus, sınırsız özgürlüklerin başkalarındaki başkaldırı kapasitesiyle kontrol altında tutulduğu fikrini, Hobbesci(Thomas Hobbes-batı siyaset felsefesinin babası) bir tarzda neredeyse sunmaktadır. Camus, I. Dünya Savaşı'ndan dolayı babasını kaybetti; Camus, 2. Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı bir asi olarak çalıştı ve aynı zamanda ezilen bir Cezayir için eşit muamele ve adalet aradı(Royal 26). Bazı insanlar, varoluşçuluk ve Camus gibi insanlar tarafından önerilen ahlakın, değerlerini aştığını iddia ettiler, ancak hakikatten bu kadar uzak olunamaz.
 
Moder günümüzde İsrail ve Gaza çatışmasını ya da Irak ve Suriye gibi yerlerde ılımlı Müslümanlar ve İslam Devleti arasındaki göreceli olarak yeni çatışmayı zihninizde canlandırın. Bu, Camus'un yaşadığı dönemde yaşanan çatışma türünün aynısıdır. Bu, bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın pek çok yerinde görülebilen çatışma türüdür. Buna benzer çatışmalar içinde, insanların hayatlarında onaylamadıkları güçleri protesto etme ve isyan etme yeteneklerini fark etmeleri önemlidir. Ayağa kalkan ve kabul edilemez gördükleri davranışı belli eden bütün bu baskı gören insanların hayatlarında bir nokta var. Belirli grupların ideolojilerinin kurbanları olmayan dünya insanları, onlar adına başkaldırmak için yakın çatışmaya girenler adına isyan etmemeliler. Bu tür isyanların tümü Camus'un metafizik başkaldırısı ile uyumludur ve o kadar uzak olmayan geçmişimizdeki meseleler bize başkaldırının önemini hatırlatmaktadır. Bu sorunlar üçüncü dünya ülkelerinde de izole değildir; kadınların oy kullanma hakkı ve kölelik, başkaldırıya ihtiyacın süresinin geçmediğini bir hatırlatıcı olarak yakın Amerika geçmişinde tebliğ eden meselelerdir. Camus "Gerçek ustalık zamanın önyargılarını çiğnemektir"(300) diye yazdı ve bu asla liyakatini kaybetmeyecek bir derstir. Mesele ağaçlar adına ormanı görebilmeyi sürdürmektir.
 
*www.inquiriesjournal.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 
Referanslar
 
Academy of Ideas. “Introduction to Existentialism.” Video. Youtube.com. 2012. Retrieved 12 August 2014.
 
Aronson, Ronald. “Albert Camus.” Stanford Encyclopedia of Philosophy. (2011): n. pag. Web. 10 August 2014.
 
Camus, Albert. The Rebel. New York: Vintage International, 1956. Print.
 
Cooper, David. “Existentialism as a philosophical movement.” The Cambridge Companion to Existentialism. Ed. Steven Crowell. New York: Cambridge University Press, 2012. 27-49. Print.
 
Duran, Jane. “The Philosophical Camus.” Philosophical Forum. (2007): 365-372. Web. 12 August 2014.
 
Ehrmann, Jacques. “Camus and the Existential Adventure.” Yale French Studies 25. (1960): 93-97. Web. 12 August 2014.
 
Evans, Martin. “French Resistance and the Algerian War.” History Today 41.7 (1991): n. pag. Web. 20 August 2014.
 
Ferry, Luc. A Brief History of Thought: A Philosohpical Guide to Living. New York: HarperCollins, 2011. Print.
 
Flynn, Thomas. Existentialism: A Very Short Introduction. New York: Oxford University Press, 2006. Print.
 
Hochberg, Herbert. “Albert Camus and the Ethic of Absurdity.” Ethics 75.2 (1965): 87-102. Web. 15 August 2014.
 
Marino, Gordon. Basic Writings in Existentialism. New York: The Modern Library, 2004. Print.
 
Merriam-Webster. “Essence.” Web. 18 September 2014.
 
Merriam-Webster. “Murder.” Web. 18 September 2014.
 
Mill, John Stuart. “Utilitarianism.” Ethics: Classical Western Texts in Feminist and Multicultural Perspectives. Ed. James P. Sterba. New York: Oxford University Press, 2000. Print.
 
Royal, Robert. “Camus between God and Nothing.” First Things (2014): 25-30. Web. 15 August 2014.
 
Sartre, Jean Paul. Existentialism and Human Emotions. New York: Citadel Press, 1957. Print.
 
Solomon, Robert. “No Excuses: Existentialism and the Meaning of Life.” The Great Courses Series. Available at http://www.audible.com. 2013.
 
USA Today. “Michael Brown shooting in Ferguson, MO.” (9 August 2014): n. pag. Web. 20 August 2014.

1917'DE ŞİDDET VE DEVRİM

 
MIKE HAYNES
 
1917'nin devrimci şiddeti Birinci Dünya Savaşı'nın cephelerinde olana nazaran sönük kalmıştır.
 
Pyotr Ossovsky Leonid Li tarafından resmedildi / Flickr
 
Şiddet dünyasında yaşıyoruz ve onu politik olarak ele almaktan kaçınamayız. 
 
1917'de savaş şiddeti her yere yayıldı. Troçki, Rus Devrimi Tarihi'nin sonuna doğru şunları yazdı:
 
"Toplumsal devrimlerin kurbanları hakkında en kızgın olarak konuşanların çoğunlukla, dünya savaşının kurbanlarından doğrudan sorumlu olmasalar bile, onları hazırlayanlar ve yüceltenler ya da en azından kabul edenler olması dikkat çekici değil mi?"
 
Hesaplamalar, Birinci Dünya Savaşı'ndaki askeri ve sivil ölüm sayısının on beş ila on sekiz milyon arasında olduğunu ortaya koyuyor. 1917 yılının sonlarında sosyalist bir doktor, "ölümün savaş arabasının çılgın gidişatı bir günde 6,364 ölüme, 12,726 yaralıya ve 6,364 sakata sebep oldu"ğunu hesapladı. Kesinliği muhtemelen sahte, ancak ölçek anlayışı öyle değil. İnsanlar savaşın kendisiyle ve onunla birlikte gelen açlık ve hastalıktan öldüler. 
 
Savaşın 135. haftasında Şubat Devrimi patlak verdi. Ekim, 170. haftasında gerçekleşti. Bir ihtimal 2500 ölüm ile bazı tarihçilerin devrimci kan dökümü dönemi olarak sunduğu aradaki 250 gün içinde sarsıcı şekilde 1.5 milyon veya daha fazla insan Avrupa'da öldü. 
 
Şubat ve Ekim ayları arasında Doğu cephelerinde daha az insan öldü, ne var ki toplam ölü sayısı yine de 100.000'i aştı. Göreceli barış büyük bir ölçüde yaklaşmıştı, çünkü Rus birlikleri eriyip kaybolmaya başlamıştı; bazen onları durdurmaya çalışan herkesi vuruyorlardı. Ölümden kaçanları önlemek için ölümden kaçanlara karşı cinayetler işlendi: Şiddet karmaşık bir şeydir.
 
Ve farklı yönlerde ilerler. Mayıs 1917'de Petrogradlı çamaşırcı kadınlar greve gittiler. Sobalar ve ütüler üzerine su dökerek herkesi iş yerlerinden dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bazı çamaşırhane sahipleri, grevciler üzerinde kaynar su kullandılar, onları sıcak ütüler, demir çubuklar ve hatta altıpatlarlar ile tehdit ettiler.
 
Hiç bir gerçek devrim kansız olmadığı için dahası da var. Ancak, eski düzen, evvela yolunu kaybedip direnmeye başladığı zaman şiddetin büyük kısmı da ardından gelir. 1917'de şiddet motifi 1. Dünya Savaşı'nın vahşetine ve yaklaşan iç savaşa nazaran ılımlı idi. Düşmanlarına cömertçe davranan devrimci örneklerini bile bulabiliriz - aslında aptalca eylemler, çünkü serbest bırakılanlar hızla silahlı karşı devrimcilik faaliyetlerine katıldılar.
 
"Şiddet şiddeti doğurur" demek çok basit olur. Devrim ve onun şiddeti hakkındaki efsanelerin bazılarını düzene sokarak daha iyisini yaparız.
 
 
KANLI KANSIZ DEVRİM
 
Şubat Devrimi çok geniş çapta desteği çekmiş görünüyordu, ancak o yılın diğer olaylarına kıyasla aşırı derecede şiddetliydi. Askerler ve polisler kalabalığa ateş açtılar ve kalabalıktan bazıları ateşle karşılık verdi. Askerler diğer askerlere ateş ettiler.
 
Çoğu hesaplamalar Petrograd'da ölenlerin sayısını 1500 civarında kaydeder, ancak toplam ölü miktarını çoğunlukla hafife alırlar. Devrimin hizmetinde göçenler şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte kitle anıtıyla ödüllendirildi. Kentin neredeyse yarısının - yarım milyon - ismi anıtta yer aldı.
 
Eski düzen gitmişti. Kalabalıklar yeni keşfedilen bir kardeşlik duygusuyla yas tutup bunu kutladı. Günümüzde bile Şubat ayına pembe gözlüklerle bakma eğiliminde oluruz, belki de ruh halimiz gelecek bir kaç ayda çok çabuk değişeceğinden. 
 
Yeni geçici hükumet - dünyanın geri kalanının sol tarafına uzakta - hayal edilebilecek en gelişmiş liberal demokrasi biçimini kurmak istedi, fakat bunu eski çarlığın kalıntıları içinde yapmak zorundaydı. 
 
Alexander Kerensky daha sonra, "Rusya topraklarının tüm uzantıları boyunca sadece hükumet gücü değil ayrıca abartısız, bir polis bile kalmamıştı" diye yazmıştır. Cezaevleri Şubat ayında açılmıştı, yalnızca politik tutsaklar değil, binlerce suçlu serbest bırakılmıştı. İnsanlar silah depolarına baskın düzenledi.
 
Hükumet, barışı korumak için halk milisleri de dahil olmak üzere yeni politikalar, yeni kurumlar ve yeni düzenlemeler geliştirmeye çalıştı. Aflar getirildi, ölüm cezası kaldırıldı ve toplanma hakları bağışlandı.
 
Ayrıca varsıllar ve yoksullar arasında köprü kurulmak istendi. Orada bir sorun yatıyordu: seçkinler tek bir tür düzen istiyorlardı ve insanlar başka bir tür. Çarın tahttan vazgeçmesinden sonraki günlerde bir subay, "Onlar, sıradan askerler, kendileri için her şeyin daha iyi olacağını ve bizim için her şeyin kötü olacağını düşünüyorlar" diye yazdı. İki taraf, adalet ve düzen olarak görülen şey ve onları başarabilmek için ne tür bir güce ihtiyaç olduğu üzerinde ayrılığa düştü. 
 
Nisan'da, o zaman başbakan olan Prens L'vov, suç işlemeyi durdurmak için halka yalvaran genelgeler yayınlıyordu. Birinin "yasanın tüm gücüyle soygunun ve şiddetin her türlü tezahürüne bir son vermek" için okuması gerekiyordu. Bu sokak soygunlarıyla sonuçlandı, ancak bu aynı zamanda, köylülerin, topraklarının seçkinlerini soymalarının da durdurulması anlamına geliyordu.
 
Düzenin kurulması neredeyse mümkün değildi. Yerel baskılar yeni hükumeti, Petrograd'ın talimatlarını baltalayacak şekilde harekete geçmek - ya da geçmemek - için zorluyordu. Ayrıca, Ekim'de Avrupa'daki Rusya'nın elli bölgesinin otuz yedisinde sadece yeni milis polis güçleri vardı. Bu arada, ordunun büyük kesimlerinde huzursuzluk giderek artıyordu.
 
 
DÜNYA  ALTÜST OLDU
 
Şubat günlerinin birinde, hızlı düşünen bir suçlu, devrimci bir komiteden geldiğini ilan ederek bir evi soydu. Diğerleri onun yolunu izledi. Suç oranları her yerde artmaya başlamıştı.
 
John Reed, Ekim ayında "[Petrograd] gazetelerinin sütunlarının en cesur soygun ve cinayet raporlarıyla doldurulduğunu ve suçluların rahat bırakıldıklarını" yazdı. İnsanlar değerli eşyaları taşımayı bıraktı ve kapılarını sürgüledi. Suçlular, çalmaya değer her şeyin tek sahibi oldukları için şimdi kendilerinin polis korumasına ihtiyaçları olduğunu söyleyerek dalga geçtiler. 
 
Ordunun çöküşü daha büyük bir sorun oluşturdu. Bir arada tutuldukları yerde, büyük ölçüde düzen için bir kuvvet kaldı, ancak kontrol geçici hükumetten devrimcilere doğru kayıp gitti. Bu arada, kitlesel askerden kaçma ciddi şiddete neden oldu; zira, yağmacı asker çeteleri evlerine dönmeye ya da şehir hayatının kenarlarında hayatta kalmaya çalıştılar.
 
Bununla birlikte, daha büyük sorun, devrimin dünyayı altüst ettiği yönündeydi. Eski Rusya'ya olan saygı ve hürmet ortadan kalkmıştı. İnsanlar, askeri ve sivil üniformalarını, apoletlerini ve şapkalarını, bantlarını ve kurdelelerini her yerde giymişti. Artık, şiddeti göze almadan evlerini terk edemiyorlardı.
 
İlk başta, seçkinler yayılan olaylara küçümseyici bir eğlenceyle tepeden baktılar. "Devrim, alt sınıftakiler tarafından Paskalya karnavalının doğasında olan bir şey gibi anlaşıldı", "örneğin hizmetçiler tüm gün ortadan kayboldular, kırmızı kurdelelerle gezindiler, binek arabalara bindiler, eve yalnızca sabaha karşı yıkanıp temizlenmek için geldiler ve sonra tekrar eğlenceye gittiler", diye yazdı bir çağdaş.
 
Fakat devrimin durmayacağı anlaşılınca ruh hali değişti. Kitleler artık uysal, vatanperver ve hatta kırıntılar için minnettar görünmüyordu. Şimdi, eski püskü, solmuş ve kirli giysileri içinde bir araya gelmişlerdi; talep etmeye başladılar. Homurdandılar, öksürdüler, tükürdüler, yemin ettiler. "Vatansever efsane" yerine, dedi Troçki; insanlar "korkunç bir gerçeğe" dönüştüler.
 
Gözlemcilerin sıradan insanları tanımlama biçiminde değişen havayı hissedebilirsiniz.
Şubat'ın kahramanları artık birer cahil ayak takımı olarak gösteriliyordu.
 
Zarif bir Meşrutiyet Demokratı olan Vladimir Nabokov Petrograd'daki Temmuz günlerini anlatırken, insanların "Şubat günlerinden hepimizin hatırladığı aynı çılgın, aptal çirkinimsi suratlara" sahip olduklarını yazdı. Onlar, korkulan "dizginlenemeyen bir sele" benziyorlardı.
 
Bir seçkin, hiciv duygusu olmadan, "size yaptıklarımızı bize yapmayın" dedi. Köylü toplulukları araziyi ele geçirdiğinde, onları eşit bir şekilde yeniden tahsis ettiler. Bazı durumlarda eski arazi sahibine köylü payı verdiler. Malikane konağının yanık halini izlediğin de, seçkin bunu, büyük bir aşağılanmanın son eylemi olarak gördü. Ancak köylülere göre bu, doğal adaletin bir tecellisiydi. 
 
Tutuklu subaylar Kronstadt kalesinde koşullar hakkında şikayet edince, yeni gardiyanlar, "Kronstadt'taki cezaevlerinin korkunç olduğu doğrudur, ancak bunlar Çarlık tarafından bizim için yapılan aynı hapishanelerdir" yanıtı verdiler.
 
Geçici hükumetin hapse attığı Troçki, Ekim'de hükumet destekçilerinin, tutuklu bakanların onun tutulduğu aynı yerlere konulmaması için ona yalvardıklarını gördüğünde şaşkına döndü. Bir süre onların ev hapsine izin verdi.
 
1917 Devrimi düzen ve kanunun soyut sorunları üzerinden yürütülmedi: insanlar, ülkeye kimin kanununun ve kimin düzeninin egemen olacağı için gerçek savaşlarla kavga ettiler.
 
 
KİMİN TOPRAĞI
 
Kanun, toplumsal ve siyasal yapılardan ortaya çıkar. Bir gazete "toplumun en temel ilkelerinin kişisel güvenlik ve özel mülkiyete saygı" olduğunda ısrar etti ancak gösteride bir pankartta "yaşam hakkı özel mülkiyet hakkından daha değerlidir," diye yazıyordu.
 
Hiçbir yerde bu çatışma, toprak sahipliği sorununa göre daha şiddetli hale gelmedi.
 
Çoğu köylü, seçkinlerin onlardan topraklarını almak için devletin gücünü kullandıklarına inanıyordu. Kendi kendi eğitmiş bir köylü, "Bir mülkiyet olarak toprak sahipliği en doğal olmayan suçlardan birisidir," fakat "bu suç insan yasalarına göre bir hak olarak kabul edilmektedir". "Özel mülkiyet haklarının adaletsizliği, kaçınılmaz olarak, korunması için gerekli olan birçok adaletsizlik ve kötülükle bağlantılıdır." Toprağı geri alma, sahibine geri iade etme eylemi haline dönüştü.
 
Geçici hükumetin yerel devlet dairelerinin bazı elemanları bu görüşü paylaştı ancak toprak ağaları, şaşırtıcı olmayan bir şekilde bunu yapmadı. Petrograd'da hükumet, gelecekte yasal arazi reformunu ima etti ve söz verdi. Radikaller onu farklı gördüler.
 
Lenin,"düzenin ne olduğu ve hukukun ne olduğu konusunda bizimle muhaliflerimiz arasında temel bir çelişki var" demişti:
 
"Şimdiye kadar, yasa ve düzenin toprak ağalarına ve bürokratlara uyan şey olduğunu düşünmüşlerdi fakat, yasa ve düzenin köylülerin çoğunluğuna uygun olmasını biz kalıcı hale getireceğiz... Bizim için önemli olan devrimci girişimdir; kanunlar bunun sonucudur. Yasa yazılıncaya kadar beklediğiniz takdirde ve kendinize devrimci bir enerji geliştirmeyin, ne yasa, ne de toprak edineceksiniz."
 
Bu inanç yeni bir alttan-üste hukuk sistemini çağırdı.
 
Devlet ve Devrim'de Lenin bu olağanüstü iddiayı genişletti. Aşırılık ve suçla başa çıkmak için şunları yazdı:
 
"Baskı yapma için özel bir tertibat gerekli değildir; buna yoksul insanların kendileri tarafından, hatta kadınlara karşı şiddete izin vermeyen ve hatta çağdaş toplumdaki medeni insanlar kalabalığını kavgacı tiplerden ayrıştıran bir basitlikle ve kolaylıkla bakılacaktır."
 
Maxim Gorki aynı fikirde değildir; alıntı yaptığı zamanlarda köylerde, sadece kadınlara karşı değil, şiddete istekle katılan insanlar görmüştü. Tarihçilerin büyük bir kesimi Gorki'den yanadırlar, bu çatışmayı eski ve yeni düzenler arasında gerçekten üreten şeye karşı garip bir şekilde çok az kulak verirler.
 
Şubat'dan sonra yeni düzen güçleri ortaya çıkmaya başladı. Sovyetler ve fabrika komiteleri sayıca büyüdü ve güçleri örgütlemeye başladı, buna rağmen yeterli değildi. Bazılarının devrimci acımasızlığın bir uygulaması olarak gördüğü Kronstadt'da sovyet ve komiteler genelevleri kapattı, halka açık yerlerde sarhoşluğu yasakladı ve hatta kumar oynamayı men etti.
 
İşçi milisleri de geçici hükumete itaat edenlerden ayrı olarak şekillendi. Bu milisler, Petrograd'da ve başka yerlerde kendiliğinden ortaya çıktı. Belki de biraz abartma ile Pravda, bu gruplardan dolayı "holiganizm sokaklarda fırtına rüzgarları tarafından üflenen toz gibi ortadan kayboldu" dedi. 
 
Hükumet kendi polis gücünü yaratmaya çalışırken, Mart ayının sonlarına doğru işçiler, özellikle Petrograd'da daha çok Kızıl Muhafız birimleri kurdu. Sayıları bir indi bir çıktı, ancak Ekim ayında hız kazandı. Devrimin arefesinde, tüm Rusya çapında böyle olmuş olabilir.
 
Genç ve tecrübesiz, ancak moral bozukluğu yaşayan sivil milislerden daha etkili olmasına rağmen, bu subaylar alternatif düzen için örnek teşkil etti. Troçki şunları yazdı: "Basın, şiddet, talepler ve yasa dışı tutuklamaların eylemleriyle ilgili milisleri suçladı."
 
Şüphesiz, milisin şiddet kullandığı açıktır: tam da bunun için yaratılmıştır. Bununla birlikte, suçu, şiddetin nesnesine alışık olmayan ve buna alışmak istemeyen sınıfın temsilcileriyle uğraşırken şiddete başvurmada ısrar etmesidir.
 
Devrimciler, Bolşevik yanlısı ordu birimlerini de çağırdılar ve onlar Petrograd'da Ekim'de kilit rol oynadılar.
 
Dünya görüşlerinin çatışması, bu askerlerin nasıl anlatıldığına işaret ediyor. Geçici hükumet onları "güvenilmez" olarak niteledi ancak devrimi ileri götürenlere göre "güvenilmez birimler" sadece hükumeti destekleyenlerdi.
 
 
ALTTAN GELEN DÜZEN
 
Düzen arayışında olan geçici hükumet şiddete yöneldi. Cephede savaş karşıtı kışkırtıcılık yapanları ağır hapis ile cezalandırdı. Kerensky, Müttefiklerin savaş çabalarını arttırma ve iç düzeni koruma umuduyla Haziran saldırılarını başlattı fakat askerlerin çoğu savaşmayı reddetti. Sonra, Temmuz'da, karma karışık sokak gösterilerinde Petrograd'da elli altı kişi öldürüldü.
 
Hükumet, Temmuz Günlerini darbe girişimi olarak adlandırdı. Troçki'yi tutukladı ve Lenin'i saklanmaya zorladı. Ordu cephede ölüm cezasını tekrar uygulamaya koydu, ancak askerlerin kendileri de buna karşı oldukları için az sayıdaki infazı yerine getirdi.
 
Üst sınıflar başkomutan General Kornilov'u güçlü bir lider olarak görmeye başladı. Kornilov'un güç mücadelesi başarısız olunca durum daha da gerginleşti. Kırsal alanda nöbetler büyüyordu ve hükümet onları durdurmak için birkaç güvenilir birlik görevlendirdi. Toprak gaspları kırsal kesimde giderek artıyordu ve hükumet onları durdurmak için birkaç güvenilir birlik görevlendirdi.
 
Ekim ayındaki olaylar Şubat ayının kaotik şiddetiyle keskin bir şekilde zıt düştü . Muhtemelen Petrograd'da 15 kişi öldü, 50 ya da daha fazla kişi yaralandı.Geçici hükumet boş bir kabuğa döndü. "Çürüyüşü yayıyoruz," dedi bir bakan. Yeni doğan bir güç doğduğu için şiddeti bünyesinde bulunduruyordu - sovyet.
 
22 Ekim Pazar günü, Şubat rejimi, Petrograd Sovyeti Gününü desteklemek için yüz binlerce kişinin sokaklara dökülmesini izledi. Ciddi bir savaş patlak verdi, başarısız hükumet en fazla yirmi beş bin silahlı destekçiyi toplayabildi. Oysa, sovyet adına savaşmak için en az yüz bin asker hazırdı.
 
Aslında, devrimciler kontrolü ele geçirmeyi dikkate değer düzen ile gerçekleştirdiler. Petrogad sovyeti afişler yayınladı:
 
"Petrograd İşçi ve Asker Sovyeti Vekilleri, kentteki devrimci düzenin korunmasını üstleniyorlar. . . . Petrograd garnizonunda şiddet veya rahatsızlıklara izin verilmeyecektir. Halk, holiganları ve Kara Yüzler ajitatörlerini yakalamak ve onları en yakın barakalarda bulunan Sovyet komiserlerine götürmek için davet edilir."
 
Kış Sarayı çöktüğü zaman, Bolşevik komutanları eski bakanları vurulmaktan kurtardılar ve yerine onları tutukladılar. Askerler yağmayı önlemek için, saldırganları, davalıları ve soyguncuları tek tek aradı.
 
Güçlükle işleyen savaş bakanlığı, son mesajlarından birinde devrimcilere hoşa gitmeyen bir iltifat bahşetti:
 
"Asiler düzen ve disiplini koruyorlar. Tüm imha ya da katliamlarda hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Tam aksine, asi devriyeleri gezici askerleri gözaltına aldı. . . . İsyan planı şüphesiz ileri derecede halledildi ve inatçı ve ahenkli bir şekilde yerine getirildi."
 
26 Ekim'de sovyet, Rusya'nın geri kalanını yeni düzeni kabul etmeye çağırdı:  "Bütün devrimci Rusya ve dünyanın tamamı size bakıyor." Petrograd'ta, galiplerin sarhoşluğunu sınırlandırmak için şarap mahzenleri tarumar edildi.
 
Ağır savaş Moskova'da gerçekleşti ve yüzlerce kişi öldü. Ancak daha sonra Lenin ülkenin çoğunda, "sevdiğimiz herhangi bir kasabaya girdik, Sovyet hükumetini ilan ettik ve birkaç gün içinde işçilerin onda dokuzu bizim tarafımıza geldi," dedi.
 
Devrime direnmek için geçici hükumet destekçilerinin yararlandığı eski ordunun parçalarında, periferde durumlar daha da şiddetlendi. Orada dökülen kan azami idi. 
 
 
ZALİM OLMAYI ÖĞRENME
 
Devrimler şiddet eylemleridir, ancak şiddetin pek çok yüzü vardır. 1918 başlarında Rus devrimi kazanmış gibi göründü. Barış istedi ve halka ayaklanması ve onu elde etmesi için çağrıda bulundu.
 
Ancak Avrupalı güçler kapılarına dayanan ne bir barış ne de başarılı bir devrim istediler - bu yüzden Merkezi Güçler ateşkesi bozdu ve kendi şiddetlerini Doğu cephesine kaydırdı. Ayrıca Rusya'daki karşı devrimci şiddeti desteklediler. Aslında, bu dış yardım olmadan, ortaya çıkan iç savaşın nasıl sürdürülebileceğini görmek güçtür.
 
1917 sonlarında, eski başkomutan General Alekseev Bolşevik karşıtı güçleri Don ve Kuban'da toplanmaya çağırdı. Şubat 1918'e gelindiğinde yalnızca 4 bin asker geldi. Bir yıl önce, Rus subay sınıfı yaklaşık 250.000 kişiye sahipti. Görünüşe göre, çok az kişi savaşmaya devam etmek istiyordu.
 
Dışarıdan büyük yardım almadan karşı devrimcilerin ne kendine güvenleri ne de savaşa devam edecek araçları vardı. Bu bağlamda Troçki'nin daha sonra söylediği gibi, devrim de zalim olmayı öğrenmek zorunda kaldı.
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 

ÖZ, VAROLUŞTAN ÖNCE Mİ GELİR? 

 

CAMUS'UN METAFİZİKSEL BAŞKALDIRISINA BİR BAKIŞ
 
Yazan: Scot N. DuFour
2017, VOL. 9 NO. 05 | SY. 1/1
 
 
GİRİŞ
 
Albert Camus, İkinci Dünya Savaşı ve Cezayir Savaşı tecrübelerini de içeren fırtınalı bir dönemde yaşadı. Camus Fransız edebiyatının en iyi yazarlarından biri olarak dikkat çeken bir şekilde tanınır, ancak aynı zamanda o bir filozoftur. Camus'un, kendisinin de şahsen sevmediği bir tanımlama olan varoluşçu olup olmadığı tartışmalı olsa da, "Başkaldıran İnsan" adlı eserinde onun başkaldırı analizi, metafiziksel(doğa üstü) başkaldırıya dayanan bir ahlakın tesis edilmesine yönelik ilgili sav olarak hizmet eder. Camus hayatı boyunca büyük baskılara şahit oldu ve büyük baskılarla karşı karşıya kaldı, bu yüzden başkaldırı hakkında yazması şaşırtıcı değildir. Camus, şahsen II. Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı direnişin bir parçasıydı ve ayrıca kendi öz vatanı olan Cezayir'de şahit olduğu Müslümanlara yapılan baskılar aleyhinde de konuştu. Camus, metafiziksel başkaldırı kavramını, absürt(saçma) olarak tasvir ettiği dünya karşısında bir ahlak sistemini formüle etmenin yolu olarak şekillendirdi. Marquis de Sade ve Nietzsche gibi bazı yazar ve filozoflar kendi üsluplarınca absürt olana karşılık verdiler, ancak insanlık halinin saçmalığına Camus'un cevabı bu sözü edilen iki düşünürün verdikleri karşılığın bir evrimi olur. Camus başkaldırı ahlakını inşa ederken, onun Sartre gibi varoluşçularla arasını açan, insanın özü kavramına sadık kalır, fakat onun insanın özü düşüncesi aynı zamanda ahlakının kurulmasını da geçersiz kılar. Camus'un metafiziksel başkaldırısı, ahlaki davranışa yönelik davranış kuralları yaratmada başarılı bir çıkarımdır. Başkaldırı yalnızca geçmiş ya da üçüncü dünya ülkelerinde değerli değildir; Orta Doğu'da devam eden çatışmalar, kadınların ezilmesi, kölelik gibi sorunlar insanın başkaldırı kabiliyetini üstün tutmak için ihtiyacın birer örnekleridir.
 
Varoluşçuluk birçok nedenden ötürü merak uyandırıcı bir felsefedir; hatta bazıları tarafından felsefe bile değil, bir toplumsal hareket olarak görülür. Buna karşın, muhtemelen felsefi çemberlerin dışında çok büyük etkiye ve tesire sahip olan felsefedir. Felsefe olarak varoluşçuluk tartışılabilirken, pek çok bilim adamı varoluşçuluğun, olağan anlamda kesinlikle analitik felsefenin sistematik bir türü olmadığını kabul eder(Akademi Fikirleri, sayfa 125, Marino ix, Cooper 27). Varoluşçuluk doğası hakkında büyük bir anlaşmazlık olmasına rağmen, felsefenin dışında en ünlü felsefi isimlerden bazıları genellikle varoluşçuluk şemsiyesi altında yer alır: Nietzsche, Kierkegaard, Sartre ve Camus.
 
Elbette bu hareketle ilişkili diğer isimler de var, ancak felsefe dışındaki disiplinlerden öğrenciler bu filozofların eserlerinden bazılarını öğrenecek gibi görünüyor. Bu yazı, Camus'un kavramlarını ve onun özel eseri olan "Başkaldıran İnsan"ı incelemeyi amaçlıyor. Camus, kendisini kişisel olarak etkileyen hem Cezayir Savaşı hem de II.Dünya Savaşı sonrasında sis dağılmadan önceki varoluşçu moda içinde insanlığın absürt hayat kavramını keşfediyor. Camus, geçmişin bazı öne çıkan entelektüelleri vasıtasıyla insan başkaldırısının izini sürer ve başkaldırının, insanlığın insan davranışı için bir ahlak yaratırken absürt ile uğraşmanın yolu olduğu sonucuna varır. Camus'un başkaldırısı, onun bir çok varoluşçu ile arasını açan insanın özünü ortaya koyuyor, ancak bu insan özü, Camus'un yaratmak istediği ve bugünün dünyasında konuyla ilgili kalan başkaldırının ahlakını tesis etmek için gerekli değildir.
 
 
ALBERT CAMUS'UN GEÇMİŞİ
 
Camus'un geçmişini, zamanının sosyal ve politik ortamıyla birlikte yorumlamak önemlidir. Herhangi bir yazar ya da filozofta olduğu gibi, bu sosyal faktörler Camus'un çalışmalarında ve felsefesinde, özellikle "Başkaldıran İnsan"da ifade edilen görüşlerde rol oynadı. "Başkaldıran İnsan"da odaklanılan ayaklanma, Cezayir Savaşına Camus'un bakışından hemen önce gerçekleşti. 1950'lerde Cezayir Savaşı sırasında meydana gelen ayaklanma, Camus'un hayatı boyunca şahit olduğu bir diğer çatışma olan II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı direnişten Cezayirlilerin ilham almasının sonucu olarak çok defa görüldü. 
 
Camus, I. Dünya Savaşı'nda öldürülen okur yazar bir anne ve babanın çocuğu olarak 1913'de Cezayir'de dünyaya geldi, aynı zamanda hayatının çoğunu Paris'de geçirdi. Camus yoksulluk içinde büyüdü, ancak üniversiteye devam edebildi ve kaliteli bir eğitim alabildi. II. Dünya Savaşı sırasında Camus, Fransızların Nazilere karşı direnişiyle ilişkili bir gazetede gazeteci yazar olarak çalışıyordu. Fransızların ve diğer birçok ülkenin II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı yaptıkları direniş, sömürge hayatından bıkmış Cezayirlilere ilham kaynağı olarak görüldü ve böylece Camus'un öz vatanı olan Cezayir, yaklaşık bir milyon Cezayirli'nin öldürüldüğü Cezayir Savaşı'nda darmaduman oldu(Evans n. pag.).
 
Camus 1960'da bir otomobil kazasında trajik bir şekilde öldü, ancak kısa ömrü boyunca etrafını saran gördüğü şey, totaliter tarzda rejimlerin daha az güçlü insan topluluklarından faydalanmaları idi. Hem İkinci Dünya Savaşı'nı hem de Cezayir Savaşı'nı yaşamak ve bu gibi durumlarda direnişin bir parçası olmak, büyük ihtimalle Camus'a insanın hali ve bu halleri başkaldırı yoluyla nasıl düzelteceği hakkında düşünmek için ilham verdi. Bu pek şaşırtıcı değildir; Camus'un yaşamı boyunca Fransa bugün Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde (Royal 29) meydana gelen çatışmalara karışmıştı. Bu deneyimler Camus'u inanılmaz derecede etkili bir yazar yaptı ve 1957'de Nobel edebiyat ödülünü kazandı, böylece onun etkisi, bazıları eserlerine gerçek olmayan felsefeyi uygun görseler bile şüphe edilemez.
 
Camus, bir tür rejimin hakimiyeti altında kaçınılmaz olarak insanların sömürülmesini ve öldürülmelerini gördü. O, içinde bulunulan zamanı tamamen hiçe sayan bir tür gelecek ütopyası adına tüm dünyanın kendisini adadığı "mantık suçları" adını verdiği şeyi gördü. Bugünün pahasına bir gelecek cennet vaadi, Camus'un nefret ettiği bir durumdu ve bu sebeple o, din ve ahlak sistemlerini daha iyi bir gelecek devleti ümidiyle bugünün anlamını ortadan kaldıran olarak gördü(Duran 369). Camus, gerçek durumumuzu ve dinin kullanımının hayatın gerçek değerinin altını oyduğu gerçeğini görmemiz gerektiğini düşündü. 
 
 
VAROLUŞÇULUK
 
Camus'un varoluşçu olup olmadığı konusundaki tartışmalar, varoluşçuluğun ne demek olduğu ya da felsefedeki analitik ve kıtasal ayrım konusundaki tartışmalar kadar belirsizdir. Bu gerçeğe rağmen, Camus tarafından ifade edilen düşüncelerin aslında varoluşçuluk parametrelerinde olup olmadığının belirlenmesi önemlidir. Camus'un felsefe olarak yaptığı işin değeri konusunda bir anlaşmazlık olduğu için, Camus'un varoluşçuluk tanımına uyup uymadığına bakılmaksızın, etkili ve iyi bilinen bir felsefe önemlidir. Ancak varoluşçuluğun doğasını sınırlandırmak tam mümkün müdür?
 
Varoluşçuluk, dünyayı analitik anlamda anlayabilen ya da etik bir ikilem boyutlarına Kant'la aynı şekilde girerek manevi açıdan doğru bir çözüm üretebilen bir felsefi sistem değildir. Varoluşçuluk, dünyayı birkaç farklı temayla gören bir düşünce biçimi ya da bir felsefedir. Bu temalar şunlardır: kişisel sorumluluk, bireysel tecrübeye vurgu, tutkunun önemi ve kişisel özgürlük kavramı (Solomon n. Pag.). Varoluşçuluk ateist bir felsefeye sahip olmakla ünlüdür, ancak en orjinal ve en etkili varoluşçu düşünürlerden biri olan Soren Kierkegaard böyle olmadığının kanıtıdır. Kierkegaard'ın başına gelen, çok yürekten Hristiyan bir adam olmaktır. 
 
Belki de varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre'in en ünlü varoluşçu ifadelerinden biri, listeye eklemek için bir başka önemli temadır ve "varoluş özden önce gelir" (Sartre 15). Bu mevzu, Camus'un "Başkaldıran İnsan"da sunduğu fikirler üzerindeki etkilerinden dolayı özellikle önemlidir. Muhtemelen en ünlü varoluşçu Sartre ve Camus'un, Camus'un arkadaşlıklarını bozan  "Başkaldıran İnsan"ı yayınlanana kadar, çok yakın arkadaş olduklarına işaret etmek aydınlatıcıdır(Royal 26). Sartre, "varoluşçu" etiketini gerçekten benimsemiş filozoflardan biriydi ve o, genel olarak hareketle en belirgin şekilde ilişkili olan figürdü, dolayısıyla Sartre'ın varoluşçuluğunun temalarını ve öğretilerini varoluşçuluğun doğasının somut örnekleri olarak adlandırmak güvenle uygundur. 
 
Sartre "varoluş özden önce gelir" deyimini türetti ve bu deyimin ardındaki anlam varoluşçuluğu anlamada ve Camus'un varoluşçu harekette nereye ayak bastığını görmede tepe noktasıdır. Sartre'nin örneğini ele alın ve bir kağıt kesici hayal edin. Bir kağıt kesici için öz varoluştan önce gelir çünkü bir kağıt kesicinin fikri ve amacı bir zanaatkar onu yaratmadan önce olması gerekir; hiç kimse ne için kullanıldığını bilmediği bir kağıt kesici yaratmaz(Sartre 13). Bu aynı kavram, insanlığın yarattığı herhangi bir nesneyi kapsayabilir: otomobiller, silahlar, bilgisayarlar ve yüzme havuzları, bir fikri yerine getirmek veya belirli bir amaca hizmet etmek için yaratılmışlardır. Sartre için, insanlık bu yaratılmış nesnelerin tam tersidir; İnsanlık doğar ve var olur, ancak biri doğumundan sonra ne tür bir insan olacağına karar verir. İnsanlar belirli amaçlara hizmet etmek ya da belirli roller için doğmazlar. Varoluş için öze üstün gelmede, varoluşçuluğun diğer temalarının nerede etkili oldukları bellidir; insanlar hayattan ne anlam çıkardıklarını seçmede özgürdürler ve bireysel tutkuları onları yönlendiren şeylerdir. Bireyler, kişinin yaşamı boyunca yaptığı seçimler olan belirli bir siyasi partiye ait olanlar ya da bazı müzik türlerini takdir edenler olarak doğmazlar. Sartre, bu fikrin diğer tüm farklılıklara rağmen varoluşçuları bir arada tutan şey olduğunu iddia ediyor (13).
 
Varoluşçuluğun içinden hangi temaların geçtiğini anlama, "Başkaldıran İnsan" yayınlandıktan sonra Camus ve Sartre arasında niye bozuşma olduğunu açıklamaya yardım edecektir. Tüm yazarların ve filozofların kapsam ve bakış açısını göz önünde bulundurmak, onların felsefelerini veya eserlerini anlamak için önemlidir ve sadece birinin karşılaştığı hali hazırda kurulu bir kategoriye düzgünce uymayan bir değer, hikaye ya da felsefeyi gerçek, ikna edici ya da felsefe gibi başarılı olmayan olarak nitelendirmediği için hatırlanması önemlidir. Camus'un eserlerindeki temaları ve fikirleri incelemek, Camus'un felsefesinin incelenmesinde ve varoluşçular olarak bilinen gruba dahil edilmesindeki bir sonraki adım olacaktır.
 
 
CAMUS'UN SAÇMALIĞI VE İNTİHARI
 
"Başkaldıran İnsan", Camus'un en ünlü iki eseri olan "Sisifos Efsanesi" ve "Yabancı"nın ardından 1951'de yayınlandı. Bu gerçeğin önemi, Camus'un felsefesinin bu iki erken çalışmasında yatar ve "Başkaldıran İnsan" eserlerindeki bir tür evrimleşmedir ya da Camus'un bu iki önceki çalışmasında kurmayı denediği şey göz önüne alınırsa en azından bu evrimin başlamasıdır. Bu nedenlerden dolayı, Camus'un kariyerinin başında gelen iki kavramı anlamak önemlidir: Saçmalık ve intihar düşüncesine dalma.
 
Camus için absürt, gündelik dilde 'saçma' kelimesinin en yaygın şekilde kullanıldığı gibi bir anlama gelmez. Bu sadece bir şeylerin mantıksız ve akıl almaz olduğu anlamına gelmez; insanın dünyayla etkileşim kurma ve anlama biçimiyle ilgisi olan çok spesifik bir kavramdır. İnsan hayatı saçmadır, çünkü insanlar her zaman dünyada oluşan yanlışlar ve doğrular için bir takım cevaplar, nedenler ya da gerekçeler ararlar, ancak evren durumumuza tamamen kayıtsızdır(Solomon n. Pag.). Her defasında bazı felaketlerin olduğunu ya da bir takım iyi insanların başına gelen korkunç şeyleri bir düşünün; çoğu kişinin ağzından çıkan ilk kelime "neden" olur; Camus, insanların bir tür doğruluk ya da evren üzerinde yansıtılan adalete sahip olduklarını işaret eder, ancak evren her zaman, yarattığımız doğruluk standartlarına bağlı kalmayarak bizi hayal kırıklığına uğratır. Bu meseleye bakmanın başka bir yolu, insanların hayatlarının değerli bir şey anlamına geldiğini insanların nasıl her zaman umduklarını ve beklediklerini görmektir, ancak uzun vadede bu anlamsızdır(Solomon n. pag.). Bu nokta, insanların toplumda en çok değer verdiği meslekler göz önüne alındığında daha da açıklanabilir. Doktorlar, hemşireler, itfaiyeciler, askeri personel ve polis memurları dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışıyorlar, böylece toplumda özel bir yere sahipler, ancak Camus sonuçta anlamsız olduğuna dikkat çekmek istiyor. Doktorlar hastılığı ortadan kaldırmazlar; doktorlar en sonunda ölecek olan insanı kurtarırlar; itfaiyeciler yangınları söndürürler, fakat dünya bir gün güneş tarafından içine çekilebilir ve polisler hiç bir zaman uyuşturucu savaşını kazanmazlar.
 
Yaşamın anlamını sormak ya da belirli bir yaşam biçimine değer biçmeye çalışmak doğal bir insan içgüdüsü olabilir. Din ve Tanrı, bu soruları cevaplamak veya bu değerleri yaratmak için bu tür bir araştırmanın mükemmel örnekleridir. Camus elbette bir ateistti, fakat saçma kavramı için birinin Allah'a inanıp inanmadığı önemli değildir. Bu durumda her şeyden önce onu saçma yapan bu insanlıktır; ateistler görünüşte değersiz bir dünyada kendilerini bulurlar ve çeşitli dinler hangi değerlerin doğru olduğu için kavga ederler ya da dindarlar bazen kaderleriyle mücadele edebilirler. Bu, Camus'un felsefesinin başlangıç kalıbı olan absürt hayattır. Bazılarının, özellikle de bir ateist için, intihara kalkışmaktan kendilerini neyin durdurduğunu öğrenmek istediklerini söylemeleri akla yatkın görünür. Camus, dışarıdan değer atfedilmemiş bir dünyada çoğu insanın, intiharı bu saçmalığa uygun bir cevap olarak düşünebilecek oluşlarının farkındadır.
 
Camus, intihar ihtimalini çok önemli bir ahlaki düşünce olarak görmüştür; zaten "Sisifos Efsanesi"nde Camus, en önemli felsefi sorunun intiharın müsaade edilir olup olmayacağını söyleyen olarak yorumlanabilir(Aronson n. pag.). Camus, Sisifos ve onun dünyadaki yeri vasıtasıyla bu sorunu resmetmektedir. Sisifos, tepeye ulaştığında aşağıya düşen büyük kaya parçasını sonsuza dek her gün tepeye çıkarmakla lanetlenmişti. Camus, Sisifos'un bir kahraman olduğunu iddia etmek ister, çünkü Sisifos hayatta yazgısını kabul eder ve her gün kayayı tepeye taşımaya devam eder. Sisifos'un kendi açmazı dışında canı bir şey çekmiyor ve durumu mantıklı hale getirmeye çalışmıyor; durumunu kabulleniyor ve Profesör Bob Solomon'un dediği gibi, Sisifos kayasını sevmeye başlıyor(n. pag.). Camus'un, absürtlüğün insanlığın dünyayla ilişkisinde yattığını ve çünkü dünya mantıksız olduğundan akıl yoluyla bu saçmalığın anlaşılamayacağını düşündüğü burada pekiştirilmelidir. Sisifos bir kahramandır, çünkü o kimseyi öldürmez; durumu için adaleti dışarıda aramaz ve din gibi yanlış bir umudun arkasına saklanmaz. Camus, intiharı Sisifos'un sakındığı bu gibi şeylerden aynı tür bir kaçış olarak görür; intihar derhal reddeder; intihar, Camus hayatın anlamı hayattır demek istediği zaman demek istediği şey için uğruna yaşanacak bir şeyin olmadığını söyler. 
 
 
METAFİZİKSEL BAŞKALDIRIYI ANLAMA
 
Camus'un metafiziksel başkaldırı fikrini takip etmek için bir kişinin, "Başkaldıran İnsan"daki başkaldırının Camus'un "reddetmenin çağı" olarak adlandırdığı şeyden çıkan bir evrim olduğunu anlaması gerekir(4). Reddetme çağı, Camus'un, bir anlam ya da amaç olmadığı için hayatın saçmalığının gerçekleşmesi, daha önce tartışılmış terimidir. Bu reddetme çağı, intihar ve bir kişi kendi canını almalı mı almamalı mı sorununa sebep olur. "Başkaldıran İnsan"ın önemli bir kısmı, reddetme çağından ve intihar sorunlarından "ideolojiler çağı"na(Camus 4) ve cinayet sorunlarına insan düşüncesinin evrimini göstermek için tarih yoluyla edebiyat ve felsefenin izini sürer.
 
İdeolojiler, insanlığın absürt konumuyla başa çıkmanın bir yoludur; çünkü insanların bir şekilde kendilerini tanımlamasına ve neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermesine izin verir. Camus, görünen o ki insan durumunun açıkladığı şekilde saçma olması durumunda, o zaman ilk bakışta gözükenin hiç bir şeye ve Camus'un bir katil doğru ya da yanlış hareket etmez örneğine değer verilmeyeceği oluşuna dikkat çeker. Tanrı gibi evrensel kural koyan yüce varlık olmadan ya da insanlığın dışında kendi kurulmuş idarenin bazı diğer evrensel yasaları olmaksızın bazıları yanlış ya da doğrunun olamayacağını söyleyebilir. Karamazof Kardeşler'deki Ivan Karamazof'un belirttiği gibi, eğer tanrı yoksa, o zaman her şeye izin verilir, ancak "Başkaldıran İnsan"ın ve Camus'un başkaldırısının dersi durumun aslında bu olmadığıdır. 
 
Başkaldırı, insanın saçma durumuna rağmen hayatta bir tür değer olduğunun kanıtıdır. Camus, birisi idareye ya da davranışa, insanların kabul edilemez var saydıklarına karşı ayaklandığında, bir bakıma diğer insanın çizgiyi aştığını, eylemlerinin haddi aştığını söylediklerine dikkat çeker. Camus tarafından kullanılan örnek ve bu ayaklanmanın en kolay gösterilen örneği, kölelikle ilgili olandır. Bir köle, belirli miktarda istismar ve kötü muamele görür ancak köle efendiyi hangi noktada durdurur ve efendinin eylemlerinin çok ileri gittiğini iddia eder? Bu tür bir isyan, farklı köle için farklı olaylar veya eylemler tarafından tetiklenebilir, ancak çoğu insanın içerisinde bu tür sınırlara sahip olması akla yatkın görünür. Köle bir anne dayağa ya da kötü muameleye boyun eğebilir, ancak kötü muamele çocuklarına yönelmeye başlarsa efendisine karşı gelebilir. Belki de başkaldırmaya değer sebep, isyanın belirli bir eylemin doğal akışını sürdürmesine izin verilen üzerinden ölümü seçeceği oluşudur.
 
Camus burada yukarıda belirtilen iki örnek hakkında önemli bir nokta oluşturmak istiyor. Camus, bir köle kölelikten kaynaklanan hareketlere karşı ayaklandığında, o zaman kölenin ayrıca tüm köleler adına bir bütün olarak köleliği tamamen reddedeceğini söylüyor(14). Ayrıca, kötü muamelenin belirli kurbanı olmayan birisinin diğerleri adına ayaklandığı durum da olabilir. Bu, bugün dünyada görülen alışılmamış bir başkaldırı türü değildir. Kürtaj lehinde ve aleyhinde gösteriler, polis vahşetine karşı protestolar ve insani nedenler adına çarpışan savaşlar bu tür başkaldırının güncel örnekleridir. Bu Camus'un başkaldırısı için çok önemli bir kavramdır, çünkü başkalarına yardım etmek ve başkalarının acılarıyla özdeşleşmek için isteklilik gösterir(16).
 
Ağustos 2014'de bir çok insan, Michael Brown isimli adamın vurulmasında polisin öne sürülen barbarlığını protesto etmek için Missouri, Ferguson'da sokaklara döküldü. Bu hikaye ABD'nin her yerinde manşetlere taşındı ve günlerce adaletin yerini bulması için çağrılar, isyanlar, protestolar ve yağmalamalar oldu(USA Today n. pag.). Can alıcı noktada sorunlar üzerinde birinin bakış açısı ne olursa olsun, gerçek bunun bir başkaldırı şekli olduğudur ve bu şekil bir başkaldırının kanıtı Camus'un "Başkaldıran İnsan"da tartıştığı şeydir. Missouri, Ferguson'daki insanlar polis memuru tarafından vurulmanın doğrudan kurbanları değildiler, ancak onlar vurulan adam adına isyan ediyorlardı. Bölgenin vatandaşları ve Birleşik Devletler'in tamamında bir çokları, polis memurları tarafından uygulanan bu tür bir muameleye katlanamayacaklarını belirterek ayaklandılar. Bu, Camus'un, insanların diğer kişiyle ve o kişinin bir tür çiğnenmesiyle özdeşleştiklerini iddia ettiği durumlarda olduğu gibidir(16).
 
Dolayısıyla, insanların Camus'un "Başkaldıran İnsan"da anlattığı şekilde isyan ettiğini gösteren kanıtlar vardır. Bununla birlikte, Camus polisin vahşetinin ya da köleliğin kendisiyle ilgilenmez, fakat bu tip vakıaları metafizik başkaldırının yapısının örnekleri olarak kullanır. Metafiziksel başkaldırı, hayatın saçmalığına ve Camus'un içinde insanlığı gördüğü insanlık halinin sorununa karşı başkaldırıdır. Camus insan halinin saçmalığını açıkladı ve ayrıca başkaldırının bazı örneklerini de gösterdi ve sadece bireysel başkaldırı olarak değil başkaları adına da başkaldırı için hareket etmenin önemine özel dikkat çekti. Camus'un "Başkaldıran İnsan"da üzerine eğildiği bir sonraki sorun, daha önce ortaya attığı bakış açısının iki özel sonucuyla ilgilidir: Mutlak ret ve mutlak tasdik.
 
DEVAM EDECEK
 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde