Özgürlük

RADİKAL REFORMİST [MEİDNER'İN İSVEÇ MODELİ]

PETER GOWAN
 
(Ç.N.: Gelişmişlik ve sosyal devlet söz konusu olduğunda çoğu insanın hemencecik örnek vereceği ülkedir İsveç. Tabii ki bu gelişmeler her şeyi bilen "birinin" dediği gibi, "hasbelkader" olmamıştır. Tahmin de edilebileceği üzere, bu gelişmelerin altına imza atanlar elbetteki Solculardı. Avusturya-Marksistler Okulu'ndan sonra bir başka deneyimi daha sizlerle paylaşmak istiyoruz. Bu deneyimler, reform ve devrim arasındaki farkları tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Yalnız, geçmiş ve günümüz arasında bir fark var: o zamanlar reform da olsa bir çaba vardı; insanlar kurtuluş yollarını en azından deniyorlardı, ancak günümüzde bu tür girişimler artık yok... Dünyanın son sürat savaşlara itelendiği ve ülkelerin gerici milliyetçilik pençesinde diktatörlüklere meylettiği, sermaye sahipliğinin gün geçtikçe daha da az ellerde toplanıp feodal çağların aristokrasisi benzeri bir sınıfa evrildiği, şirketlerin konglomeralara dönüşüp adeta devletleşme sürecine girdiği günümüzde, geçmiş deneyimlere bakışlarımızı çevirmek ve onlardan gerekli dersleri alıp yeni örgütlü mücadeleleri yapılandırmak çok daha fazla önem arz ediyor. Umarız çabalarımız bir nebze de olsa işe yarar. Saygılarımızla.]
 
İsveçli işçi sınıfı ekonomisti Rudolf Meidner tüm kariyerini, gücü işletmelerden işçilere geçiren radikal reformları kabul ettirmeye çalışmakla harcadı. 
İşçiler, 1947 yılında İsveç'in Motala kentindeki AB Electrolux fabrikasında montaj yaparlarken. Tekniska Museet / Wikimedia
 
İsveç’in ünlü sosyal demokrat modelinin ilk mimarlarından biri olan Rudolf Meidner, bir zamanlar özel mülkiyeti, "işçi hareketinin tapınağına doğrultulan silah" olarak tanımladı. Kariyerini, işçi sınıfı lehine açmazı çözmeye çalışan bir sendika ekonomisti olarak harcadı. 
 
Fevkalade güçlü bir Sosyal Demokratik Parti(SAP) ve işçi hareketi tarafından şekillendirilen Meidner'in ekonomik modeli, II. Dünya Savaşı sonrasındaki on yıllar boyunca işçilere sürekli maddi kazanç sağladı(çok sağlıklı büyüme, özel iş sayesinde). İsveçli işçiler, gelişmiş bir ekonomi üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir kontrol ve nüfuz uygularken, büyüyen bir refah devletinin meyvelerinin tadını çıkarıyorlardı.
 
Bu kafi değildi; silah yerinde duruyordu ve 1970'lerde Meidner, İsveçli işçi hareketi ile birlikte, alternatif bir mülkiyet modelinin gerekli olduğu sonucuna vardı. "Tahakküm ettikleri gücün sermaye sahiplerine son vermek istiyoruz," diye Meidner açıkladı.
 
"Tüm deneyimler, nüfuz ve kontrolün yeterli olmadığını gösterir - mülkiyet önemli bir rol oynar. Marx ve Wigforss'a atıfta bulunurum: diğer yandan mülkiyeti temelden değiştirmeksizin toplumu temelden dönüştüremeyiz."
 
Hem Marx'a hem de baş Keynesçi maliye bakanı Ernst Wigroffs'a yapılan atıflar, Meidner'in toplumsal değişime sentetik yaklaşımını simgeledi. Toplumsal dönüşüme kendini adamış bir radikaldi - ancak ekonomik modellerin pürüzlü detayları üzerine takıntılı bir radikal. Onun çabaları, gücü katı surette sermaye sahiplerinden işçilere geçirmek için gelişmiş kapitalist bir ekonomide çok etkileyici bir girişim olan "Meidner Planı" ile doruğa ulaştı. 
 
Eğer Meidner'in hamlesi başarılı olsaydı, özel sermaye silahsız bırakılırdı ve işçi sınıfı sonunda tehditlerden kurtulurdu. Çok daha büyük ölçüde Meidner'in kariyerinin yanı sıra, planın başarısızlığı sol reformizimin vaat ve tehlikelerini resmeder. 
 
GENÇ RUDOLF
 
Rudolf Meidner 1914 yılında, günümüzde Polonya'nın Wroclaw şehri olan, Almanya'nın Breslau kentinde bir Yahudi ailesinde dünyaya geldi. 
 
Onun ilerici değerleri daha erken yaşlarda gelişti ve bir delikanlı olarak Öğrencilerin Sosyalist Klübü'ne katıldı. Hitler iktidarı ele geçirdikten sonra, mülteci oldu - önce trenle Kopenhag'a, daha sonra İsveç Malmö'ye geçti ve 2 Nisan 1933'te de Stokholm'de sona erdi. Henüz on sekiz yaşındaydı. 
 
Meidner, ekonomi alanına yoğunlaştığı ve daha sonra  Brown v. Board of Education'da yer alan araştırmasıyla Nobel Ödülü'nü kazanan Sosyal Demokrat ekonomist ve parlamento üyesi olan Gunnar Myrdal nezaretinde çalıştığı Stockholm Üniversitesi'ne kaydoldu. 
 
Çalışmak için daha iyi bir yer seçemezdi. Sosyal Demokratların savaş arası yönetimi sırasında hükumet politikalarının oluşturmasına yardımcı olan Myrdal ve “Stockholm Okulu",  Keynes'den daha Keynesçiler idi.[Ç.N.: İleriki çevirilerimizde Keynesçiliğe de değineceğiz.]
 
Myrdal ve meslektaşlarının tavsiyeleri üzerine hareket eden parti, Başbakan Albin Hansson'un "folkhemmet," ya da "halkın evi" olarak adlandırdığı şeyi inşa ederek, Yeni Düzen benzeri bayındırlık işleri meclislerini, düzenlemeleri ve yeniden bölüşümü yürürlüğe koydular.
 
Bu arada, Meidner’in annesi ve kız kardeşi, 1943’te vatandaşlık kazandıkları İsveç’e kaçtılar. Holokost’ta arkadaşlarının ve akrabalarının çoğu öldü, savaş sona erdiğinde Almanya’ya geri dönmek için çok az nedeni vardı. Folkhemmet artık Meidner'in de eviydi ve baş sendika federasyonu olan Landsorganisationen'de (LO) araştırmanın başı olarak 1945'te kalıcı bir pozisyonu kabul etti - 1979'a kadar bu görevde kalacaktı.
 
Sosyal Demokratlar ve LO, savaşın sona ermesinin, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşananlar gibi ekonomik bir çöküşü tetikleyeceğine ikna olmuşlardı. Yine de, teşvik edici maliye politikası ve Avrupa'daki İsveç ürünlerine olan yüksek talep (ABD'nin Marshall Planı tarafından kısmen de olsa desteklendi) sayesinde ekonomi kalkışa geçti. Sorun durgunluk değildi, ancak kontrolden çıkmış enflasyon tehlikesiydi.
 
Sosyal Demokratlar, fiyat denetimleri getirerek ve sendikaların ücret dondurmalarını talep ederek karşılık verdi. LO buna uyarken, Meidner gördüklerini beğenmedi. Ona kalırsa, enflasyonla mücadele sendikaların işi değildi - işçiler için daha yüksek ücretler ve daha iyi koşullar sağlamaktı. Tam tersini yapmaları, sıradan insanlar arasındaki desteklerinin altını oymaktı.
 
Bir alternatif bulmaya kararlıydı.
 
REHN-MEİDNER MODELİ
 
1949 sonbaharında, iktidardaki Sosyal Demokratlar LO'nin ücretlerin dondurulmasını uzatmasını istediler, fakat farklı bir yaklaşım gerekli görüldüğünden Meidner ve LO'dan meslektaşı Gösta Rehn da davet edildi. Meidner lafını esirgemedi. O, "yüksek ihracat karı ile birlikte gelişen bir ekonomide ücret dondurma . . . en başından beri başarısızlığa mahkum saçma bir politikadır," diye ileri sürdü.
 
Rehn ve Meidner bunun yerine bir iş bölüşümü önerdi:.sendikalar, devlet işçilerin ihtiyaçları doğrultusunda daha geniş bir oyun alanı inşa ederken işçilerin doğrudan çıkarları için savaşmalıdır. Eğer devlet toplam talebi kontrol etmeye ve tam istihdamı teşvik etmeye odaklansaydı, sendikalar işçilerin herkesi kapsayan-özellikle de düşük ücretli işçileri-  sağlıklı ücret artışları almalarını sağlama alırdı. 
 
Rehn ve Meidner kısa vadede galip gelemediler - Sosyal Demokratlar ücret kısma stratejisi izlemeye devam ettiler. Ancak iki yıldan az bir zaman sonra hükumet o "saçma politikaya" Rehn ve Meidner'in parmak izlerini taşıyan bir takım önlemlerden yana son verdi. SAP yönetimi altında devlet tam istihdamı ilerletirken ve dikkatli müdahaleler yoluyla "işsizlik adacıklarını" yok ederken, kontrol altında aşırı talebi ve  enflasyonu sürdürdü. Bir sonraki adım, LO'nun "dayanışma ücreti" politikasını tamamladı. 
 
Ülke ekonomisinin devasa alanlarının standartlarını belirleyen İsveç İşverenler Federasyonu ile müzakerelerde LO, böylelikle en yüksek ücretli işçi ve en düşük ücretli arasındaki uçurumu daraltarak alttakiler için daha yüksek ücretleri zorladı. Bununla birlikte, netice, bazı firmaların işçilerin zararını yeterince karşılamadan ayakta kalamayacakları idi. Daha önce yetersiz ücret ödedikleri işçileri ya kovuyorlardı ya da iflas bayrağını çekiyorlardı. Bu devletin geldiği yerdir: sosyal programlar işine son verilenlere yardım için orada olacak ve iş gücü piyasası politikaları onlara daha verimli şirketlerde yeni iş bulmada yardımcı olacaktır. 
 
Güçlü toplu pazarlık, güçlü kuvvetli refah devleti, yüksek vergiler, seçici iş gücü piyasası politikaları ve dayanışma ücreti bileşimi, Rehn-Meidner modeli ya da sadece “İsveç modeli” olarak adlandırıldı. Gösterdiği ekonomik büyüme, düşük işsizlik ve enflasyon ve sürekli sosyal ilerleme dünyayı kıskandırdı.
 
Rehn-Meidner modelinin ekonomik başarısı, tüm yapılanlar harcanabilir gelirde büyük artış kaydederken, Sosyal Demokrat hükumetin genel sağlık bakımı, genel çocuk parası yardımı, genel doğum izni, bedava kapsamlı eğitim, yetişkin eğitimi, devlet emekliliği, ücretli hastalık izni, on yıl içerisinde bir milyon ev inşasını yerine getirmesine olanak sağladı. 1940'ların sonları ile 1973'teki petrol krizi arasındaki dönem, İsveç'te “rekor yıllar” olarak bilinir.
 
Yine de, Meidner ufukta değişim gördü. Emek ile sermaye arasındaki doğal, kaçınılmaz çatışma çirkin yüzünü yakında gösterecekti. Emeğin gelecek zorluklarla başa çıkması için yeni bir stratejiye ihtiyacı vardı.
 
MEİDNER PLANI
 
1969-1970 yılları arasındaki kanunsuz grevler ve özel yatırımlardaki düşüş, İsveç ekonomisindeki yükselen çalkantıyı dramatik hale soktu. 
 
Meidner, tıpkı işçi hareketinin savaş sonrası modelinin "ideolojik bir itiş gücü" sağladığı gibi, şu anda da yeni manzaraya hitap edebilecek bir gündemin ustalıkla oluşturulması gerektiğini ileri sürdü. Özel yatırım gereksinimine üstün gelen onun ilkesel hedefi, kolektif sermaye oluşumu onun yeni düsturu oldu. Onun gözünde, devlet ve işçi hareketi, üretken çabaları finanse etmede özel yatırımcıların rolünün yerini almalıydı.
 
Meidner, Rehn ile birlikte tasarladığı modeldeki bir boşluğu da doldurmaya çalıştı. Üretken şirketler üretken olmayan şirketlerin düzenli olarak yerini aldı, fakat, işçileri -dayanışma ücreti ilkesi doğrultusunda- herkes gibi aynı artışları elde edecekleri için en üretken şirketler "aşırı karların" keyfini sürdü. Sonuç olarak, Rehn-Meidner modeli hem çok yüksek bir ücret eşitliği seviyesi yarattı hem de bazı bireylere aşırı yüksek sermaye gelirleri sağladı. Meidner en başından beri böyle olacağını beklerken, diğer taraflarda muazzam bir sosyal ilerleme kaydedeceği için başlangıçta bunu modelin kabul edilebilir sonucu olarak gördü. "Rekor yılları"nın sonuna doğru bakış açısı değişti.
 
Kolektif sermaye oluşumu sorununu ele almak için işçilerin, sendikalarının liderliğine şart koşmalarından iki yıl sonra, 1973'te LO, Meidner ve diğer iki iktisatçıyı üç probleme cevap üretmekle görevlendirdi: aşırı karlar, yoğunlaşmış özel sermaye ve yetersiz işçi kontrolü. "Meidner Group” iki yıl sonra bir çözümle geri döndü. On sekiz bin işçi ile yapılan istişarelere dayanan önerileri, yıllık karların bir bölümünü sendika kontolündeki "ücretli fonlarına" aktaracak, çoğunluk kontrolüne sahip olana kadar bu ortaya konan parayı aşamalı olarak arttıracak bir sistemi öngörüyordu. Süreç aşamalı olacaktı, ancak eğer tasarlandığı gibi uygulansaydı, bugün İsveç ekonomisi ağırlıklı olarak sendika hakimiyetindeki sosyal refah fonlarının sahip olduğu şirketlerden oluşacaktı. Basitçe söylemek gerekirse, “Meidner Planı” İsveç ekonomisini kademeli olarak sosyalleştirecekti.
 
Öneri, ülkenin konuşulan gündemi oldu. Muhafazakar basın “devrim” konusunda uyardı. Önceden karlardan büyük para kazanan ve çoğunlukla partizan politikaların dışında kalan İsveç iş dünyası kapitalist sistem adına örgütlenmeye ve seferber olmaya başladı. LO boyun eğmemişti. Delegeler "Enternasyonel" marşını söylerlerken 1976 kongresinde alkışlarla rapor kabul edildi. Başbakan Olof Palme'nin seçim kampanya gezisinde Meidner Planı'na tümüyle destek vermede isteksizliğine rağmen, aynı yıl Sosyal Demokratlar politikayı uygulayacaklarını ilan ettiler. 
 
Fakat ekonominin OPEC petrol krizinin bir sonucu olan durgunluk yaşamasıyla birlikte SAP, kırk dört yıl sonra ilk kez seçimde kaybetti. Bu felaket bir yenilgi değildi - sol kanat blok 349 koltuğun sadece 6'sını alarak döküldü. Bununla birlikte, Liberal, Merkez ve ılımlı partiler önümüzdeki altı yıl boyunca ülkeyi yönetirken Meidner Planı da askıya alındı. İktidar partileri ekonomik politika etrafında çok az değişiklik yaptılar. Sosyal Demokratlar 1982'de hükumete döndüklerinde değişen şey, Meidner’in ekonomisine karşı tutumlarıydı.
 
Yeni maliye bakanı Kjell-Olof Feldt, Rehn-Meidner modelinin, "çobanlar, dolandırıcılar, acayip manipülasyonlar, yanlış ihtiraslar ve yeni adaletsizlikler toplumu" yarattığına inandı ve bir parlamento tartışması sırasında partisinin ücretli fonlar için sulandırılmış önerisiyle dalga geçen bir şiir yazdığı görüldü. Palme yalnızca birazcık daha olumlu, politikayı sadece ismen benimsemeye daha istekli idi.
 
Meidner, sulandırılmış fonları "içler acısı bir döneklik" olarak mahkum etti ve emekliliğinde, LO'nun 1971'de giriştiği vazifelerin hiçbirini yerine getirmedikleri için Sosyal Demokratları şiddetle eleştirdi. Meidner, partinin sendikalarda oluşturulan ve onların uzmanlarınca geliştirilen fikirleri benimsemesi gerektiğine inanıyordu - işçiler inisiyatif alır ve Sosyal Demokratlar ve sendikalar arasındaki koalisyonun ideolojik birliği, "parti, sendikaların bakış açısını benimsediğinde sadece yeniden kurulur".
 
Ücretli fonlar üzerinde ani değişiklik, bu yüzden Meidner tarafından dayanışmanın temel bir ihlali olarak görülüyordu ve bunu daha fazla değişiklikler izleyecekti: Sosyal Demokratlar kısa bir süre sonra açık alınla LO'nun gönüllü ücret sınırlamasına dönmesini talep edeceklerdi ve işverenler akabinde merkezileştirilmiş toplu pazarlıktan çekildiler.
 
İsveç Modeli, Sosyal Demokratların Meidner Planı üzerinde eskiden savunduklarının tersini savunmaya başlamalarına rağmen hayatta kalacaktı fakat kesin olarak daha az ihtiraslı bir devlette.
 
İŞ DÜNYASININ SİLAHINI ELİNDEN ALMA
 
Rudolf Meidner radikal bir reformistti. O, "bilinmedik hiç bir adımın atılmadığı, her bir adımın yalnızca sağlam zemin üzerinde atıldığı adım adım politika"yı savundu. Hem Sovyetler Birliği'nin "bürokratik devlet kapitalizminin sakat tutumunu" hem de serbest piyasa kapitalizmini reddederek devleti genel otorite sahibi olarak muhafaza ederken . . . öz yönetim ve spesifik işletmelerle sınırlı olmayan nüfuz ile nitelendirilen bir ekonomiyi uygun gördü.
 
O bir sosyal demokrattı fakat emeğin haysiyet mücadelesinin kaçınılmaz olarak iş dünyasını çok öfkelendirdiğinin farkındaydı. "Emek bir meta değildir ve ücret bir fiyat," diye 1980'de yazdı. Varlıkları ve bununla birlikte mütevazi başlangıçları vasıtasıyla sendikalar, piyasa ekonomisine yabancı gelen, onun eğilimleriyle çelişen ve onu sınırlarını geçmekle tehdit eden bir unsur doğurdu."
 
Meidner için çözüm yolu, işçi hareketindeki birliği korumaktı. "Bölünme, piyasa güçlerinin birbirine tesir etmesi için ardına kadar açık bir alan bırakır," diye ileri sürdü. İsveç işçi hareketi başarılara ulaştı çünkü sendikalar tek bir ses oldu; başka emek hareketlerinin göreceli zayıflığı, şirket içerisinde, şirketler arasında ya da endüstriler arasında işçilerin birbirlerine karşı oyuna getirilmiş olmalarının bir sonucuydu. Devlet politikası emek dayanışmasını pekiştirmelidir, böylece iş dünyasının saldırılarını püskürtebilir. 
 
Meidner'in yaşamının sonunda tam tersi oldu: neoliberalizm yerküreyi sildi süpürdü ve işçi sınıfı geri püskürtüldü. Ölümden yedi yıl önce, 1998 yılında yazan yaşlı ekonomist, yeni modelin böylece sağlama alındığını ileri sürdü. "Sistemin toptan başarısızlığının tecrübesine sahip olmalısınız. Neredeyse herkes tarafından mevcut liberal piyasa yaklaşımının işe yaramadığı açıkça hissedilmelidir." Sol'un entelektüel ve politik inzivada ne kadar kalacağı sorulduğunda, "çok uzun sürecek - belki yirmi yıl, " dedi.
 
10 yıl sonra mali kriz küresel ekonomiye diz çöktürttü. 20 yıl sonra iş dünyası hala çok fazla silahlı, kemer sıkma milyonları sefalete sürükledi ve sosyal demokrat partiler çökmüş durumdalar. 
 
Yine de Meidner haklıydı. Liberal piyasaların ve kemer sıkmanın başarısızlığı, emekçi insanlar ve onların aileleri adına güç ve servet dengesinde temelden ve geri döndürülemez bir değişimi gerçekleştirebilecek olanlar da dahil olmak üzere, gerçek alternatifler konusunda entelektüel ve politik ilgiyi canlandırdı.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

ALİ BEYKÖYLÜ VEFAT ETTİ...

Kürt ulusal demokratik hareketinin emektar simalarından Ali Beyköylü, dün gece tuzun zamandır tedavi görmekte olduğu Erzurum'da hastanede vefat etti. Ali Abi uzun zamandır tekrar nükseden kanser illetiyle mücadele ediyordu.

Merhumun cenazesi bugün Tekman'ın Gundê Mîran köyünde toprağa verilmiş.

Ali Abi ile 1973 Diyarbakır As.Cezaevinden beri tanışıyoruz. DDKO davasından yargılandı ve ceza aldı. 
Komal Yayınevi Rizgari dergisinin kuruluşunu ve çalışmalarını maddi ve manevi olarak destekledi.

12 Eylül döneminde Rizgari örgütü davasından yargılandı ve ceza aldı. Uzun yıllar cezaevinde kaldı. 
90'lı yıllarda Komal yayınevinin yeniden kurulmasında yer aldı. 
Kürt Kav, DEP ve daha sonra HAK-PAR yönetimi ve organlarında çalıştı.

2000'li yıllarda Erzurum'da gençlerin, üniversitelilerin uğrak yeri olan bir Kitabevi işletmekteydi.

Ali Abi sağlam bir Kürt yurtseveriydi, ideolojik dogmaları bulunmazdı. Hoş sohbet ve şakacı kişiliğiyle tanınırdı.

Hepsini çok yakından tanıyıp sevdiğim, yakın arkadaşım, yoldaşım olan çocuklarına, ailesine, yakınlarına, arkadaşlarına ve halkımıza baş sağlığı ve sabırlar diliyorum.

Recep Maraşlı,

 

Bizimle Hep Yaşayacak! 

 (ÖZGÜRLÜK)

TRUMP SAVAŞ İSTİYOR SHAHED GHOREISHI

John Bolton'u ulusal güvenlik danışmanlığına getirmek, Trump'ın önlemek için söz verdiği savaşlara hazırlandığını gösteriyor.

John Bolton, 22 Şubat 2018'de Maryland National Harbor'daki Muhafazakar Siyasi Eylem Konferansı'nda konuşurken. Alex Wong / Getty
 
Geçtiğimiz Perşembe günü, Cumhurbaşkanı Trump, tercih edilen kabineyi tamamlamaya bir adım daha yaklaştı. Trump'ın sıkıcı olduğunu söylediği General H. R. McMaster'ın yerine ulusal güvenlik danışmanı olarak ultra-şahin John Bolton getirildi. Bu, Pamela Geller'ın Başkan Obama hakkındaki nefret dolu kitabı için kalem oynatan, İran'ı nükleer silahla vurması için İsrail'e çağrıda bulunan, ABD'nin İran ve Kuzey Kore'yi bombalamasınd ısrar eden, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'nın kadın çalışanını taciz eden, Ulusal Tüfek Birliği adına Rus vatandaşlarının daha fazla silahlanma haklarını savunan ve hala Irak savaşını savunan aynı John Bolton'dur. Devam da edebilirdim.
 
Trump'ın diğer atamaları da benzer özelliklere sahiptir. Dışişleri Bakanlığı'nı devralmaya hazırlanan Mike Pompeo, İran'ı İslam Devleti ile kıyasladı ve "Amerika'yı yıkma niyeti" olan "eşkiya bir polis devleti" olarak nitelendirdi. CIA'yı devralmaya hazırlanan Gina Haspel Bush yönetimi altında tutuklulara işkence etmesiyle tanınıyor. Yıllar sonra işkence kayıtlarını bile yok etti. Bu arada John Kelly Beyaz Saray genel sekreteri olarak rizikolu bir konumda kalır. 
 
Bu takım kötülük çetesini oluşturur. Destekledikleri diplomasi karşıtı, işkence ve savaş yanlısı inisiyatifler sayısız cana mal oldu ve ABD'nin ulusal güvenlik ve uluslararası saygınlığı zararına Orta Doğu'da istikrarsızlık yarattı. İlaveten, Bolton ve Pompeo'nun ülkede bölünmeyi teşvik eden nefret gruplarıyla bağlantıları var(Trump'ın onları sevmesine şaşmamalı). Ayrıca, Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Nikki Haley ve CIA’nın İran operasyonlarının başı olan Michael D’Andrea dahil olmak üzere başlangıç atamaları bu aynı çeteye mensuplar.
 
Yaklaşan üç tarih muhtemelen Trump'un bu hızlı değişiklikleri yapmasını teşvik etti.
 
KUZEY KORE VE İRAN
 
Trump, önümüzdeki Mayıs ayında Kim Jong-Un ile doğrudan görüşecek. Trump’ın kabinindeki değişiklikleri zaman yaklaştıkça hazırlıklara gölge düşürdü. Ancak, değişiklikler tesadüf değildir. Trump, başkanlığının başlangıcından beri Kuzey Kore'ye karşı savaş dilini kullanmıştır.
 
Yanına kendine benzeyen dışişleri bakanı ve ulusal güvenlik danışmanı alarak Kim Jong-Un'a maksatlı bir işaret gönderiyor. Trump baş diplomatı oynasa bile, karşı bir güç olarak tehdit edici mevcut kabine üyelerine hala sahip. Ancak, birçok analistin tekrar ettiği gibi, müzakerelere bu kadar yüksek düzeyde bir başlangıç yapıldığında, Trump-Kim tartışmaları başarısız olursa diplomasiye başvurmak için çok az yer kalıyor. Bolton böyle bir durumda bir sonraki hamleye geçmek ve agresif bir duruş sergilemek için ideal bir insan olacaktır. Başkanın kendi partisindeki bazıları savaşın sonuçlarını ya da sınırlı bir saldırının sonuçlarının iyiye delalet olmadığını, müzakere başarısız olsa da(ya da gerçekleşmese de), umursamıyorlar. 
 
İran'ın nükleer anlaşması endişe verici başka bir durum. 12 Mayıs'ta Trump, anlaşmanın yeniden onaylanıp onaylanmayacağına karar vermelidir. Anlaşmanın uygulanmasını denetlemekle görevlendirilen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran'ın uluslararası toplumun yararına anlaşmaya uyduğunu söyledi. Bu arada, Avrupalılar ve İranlılar, Washington’un anlaşmayı yırtıp atma tehditleriyle ilgili olarak hayal kırıklığına uğradılar. Avrupalılar, İran'ın balistik füzelerine ilişkin ilave madde eklemeyi teklif ettiler, ancak İranlılar buna sahip değillerdi. İran, Trump'ın savaş diline kabahati atan yabancı şirket ve bankaların yatırım yapmaması yüzünden öfkelidir.
 
Yakın zamanda Bolton'un işe alınması, ABD’nin saldırgan görüntüsünü ikiye katladığının işaretini İran'ın liderlerine gönderiyor. Bu kastendir. Trump ya İran'ı anlaşmadan çekilmesi için provake ediyor -böylece suçlamaları Washington'dan uzaklaştırıyor- ya da anlaşmanın doğrudan ihlali ve dolayısıyla anlaşmayı öldürerek Mayıs ayında yeni yaptırımlar eklemek istiyor. Her iki durumda da Bolton’un varlığı, ABD’nin müttefiklerini ilgilendiren bir çatışma ihtimalini artırıyor.
 
İran'ın bazı bölgesel düşmanları bir Amerikan müdahalesini destekleyeceklerdir. Bolton'un duyurulması ile ölümcül Yemen müdahalesinden sorumlu şahin Suudi veliaht prensi Muhammed bin Salman'ın Washington ziyaretinin çakışması büyük olasılıkla bir tesadüf değil.
 
KASIM
 
Her şey Kasım ayına işaret ediyor. Başkan ve Cumhuriyetçi Parti, seçim akşamı "mavi bir dalga"nın acısını çekmelerinin olası olduğunu biliyorlar. Bu, Trump’ın son hareketlerine ilham veren üçüncü tarihtir.
 
Başkan özünde bir şovmendir. İçerikten çok aldatıcı bir görüntüdür. Trump'ın, mavi bir dalgaya karşı tepki ya da onu engelleme olarak İran ve Kuzey Kore ile gerilimi tetiklemesi olasıdır. Elbette, Trump'ın herhangi bir büyük müdahale için Kongre'nin pek mümkün görünmeyen onayına ihtiyacı olacaktır, ancak müdahalenin usullere uygun bir silahlı çatışma olması gerekmez. Siber alemde de olabilir. Ya da daha az kongre gözetimi gerektiren gizli bir şey de olabilir.
 
Kampanya sırasında, Trump, “felaket” dediği Irak savaşına karşı olduğunu söylemekten hoşlanıyordu. Görünüşe göre Bolton ile yapılan görüşmelerde Trump, “hiçbir savaşa başlamayacağına” dair ona söz verdirdi. Ancak, bölgede “harcanan trilyonlarca dolara ve binlerce can kaybına” rağmen Büyük Orta Doğu için Amerika'nın savaşına devam eden yine bu aynı Trump.
 
Başkanın birçok özelliği var, ama tutarlılık bunlardan biri değil. Pompeo ve Bolton'u bu kadar büyük iktidar koltuklarına oturtmak, Trump ve onun kötü adam çetesinin kaçınmaya söz verdiği çatışmalara hazırlandığını gösteriyor.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 
 (ÖZGÜRLÜK)

İBRAHİM GEZGİN YOLDAŞ'IN GÜZEL ANISINA

Bazı devrimciler vardır ölmeden gömülürler. Gözyaşlarıyla gezerler.
Oysa onlar devrim için en ön sırada göğüs gerenlerdir.

"Ancak kendinde devrim yapanlar devrimci olabilir," demişti Ludwig Wittgenstein bir zamanlar. Samuel Beckett peşi sıra geldi: "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil."

Hangimiz yenilmedik ki? Gel gör ki, düzenin istediği yenilgiyi kabul etmemiz değildi, kendimize yenilmemizdi. Eğer bugün onlarca, yüzlerce, binlerce yenilgiye rağmen halen yenilmediysek, toplumsal muhalefetin yerlerde süründüğü bir dönemde halen ayakta durabiliyorsak, korkular, baskılar, acılar karşısında gözyaşlarıyla da olsa halen haykırabiliyorsak, bu, unutmadığımız, unutturulmak için ellerinden geleni ardına koymayanların varlığına rağmen unutturmayacağımız geçmişimiz ve o geçmişi yürekleri ve sevgileriyle örüp bize teslim edenler sayesindedir.

Unutmayacaklarımızdan biri de sensin İbrahim Gezgin Yoldaş. Mücadelen ve biriktirdiklerin bizlerin hazinesidir. Ta ki emperyalist kapitalist sistemi yerle bir edene dek.

KanaryalI İbo, 17 Mart 1962 yılında Tekirdağ'ın Muratlı ilçesinde doğdu, İbo'nun CHP'li olan emekçi ailesi İstanbul'un Kanarya semtine taşınır. Aile bir taraftan yaşam mücadelesi verirken, babası bakkalcılık yapamaya başlar. Ibo ortaokuldan sonra YeşilköyTicaret Lisesi'nde ögrenimine devam ederken, okuldaki öğretmenin etkisiyle sol anlayış ve fikirlerle buluşur. Devrimci hareketle tanışan İbo, okulunda forum, boykot vs türünden işlerin örgütlenmesinde doğrudan yer almaya başlar. Okul dönüşlerinde trenlerde 30 Mart, 1 Mayıs katliamı protestolarını tüm yolcuların içinde gerçekleştirilmesinde en öndedir. O dönemin hızlı bir şekilde artan faşist saldırı ve katliamlarına karşı direniş çizgisi izleyen Devrimci Yol'un başta Kanarya olmak üzere tüm Sefaköy çalışmalarında yer alır. Kanarya'daki faşist yuvaların dağıtılmasında korkusuzca davranarak faşistlerin korkulu rüyası olur. Faşistler ona ve ailesine gözdağı vermek için bakkal dükkanlarını bombalarlar, İbo'yu kurşunlarlar; o hiç umutsuzluğa ve korkuya kapılmadan mücadelesine devam eder.

Faşizme karşı mücadelenin daha da yükseltilmesi için basta Türkiye'de önemli bir merkez olan Sancak Tül Fabrikasi olmak üzere, Küçükçekmece'de etkili MHP'nin dağıtılmasına yönelik kurulan ilk ekipte çekinmeden yerini almıştır. Küçükçekmece ve çevresinde ciddi anlamda faşist yuvaları dağıtmaya yönelik saldırı ve operasyonların katılımcısı ve aynı zamanda da örgütleyicisidir. Artık faşist çeteler tamamen rahatsızdırlar. Bu dönemde faşistlerin, çeşitli kahvehane taramalarını ve ilerici, sol ve CHP'li kişilerin öldürülmelerine yönelik saldırı planlarını rahat bir şekilde gerçekleştirmeleri mümkün olamamaktadır. Çeşitli saldırı ve cinayetleri isleyen faşist gruplar Sancak Tül fabrikasına saklanmaktadır. Bu fabrikaya adeta Türkiyenin çeşitli illerinden komandolar getirilerek Küçükçekmece'ye yönelik susturma, yok etme ve ezme faaliyetlerinin tasarlanıp gerçekleştirildiği bir merkezdir. İbo'nun da içinde olduğu Devrimci Yol timi bir gece Sancak Tülün bombalanması ve Küçükçekmece'de çeşitli faşist yuvalara yönelik saldırıları başarıyla gerçekleştirerek güvenli bir şekilde geri çekilirler. Grup kaza ve kayıp vermeden ayrıldıktan sonra İbo ve bir arkadaşı Kanarya'da bağlantıları olan bir eve giderler. Orada silah bakimi, temizligi vs yaparken İbo'nun elindeki silah patlar ve İbo ayağından vurulur. Yanındaki arkadaşı hafif yaralanır. Silah sesinin duyulması üzerine ev halkı uyanır. İbo kanlar içindedir. Diğer yaralı arkadaşı da aranmaktadır. İbo evdekilerin yardımıyla bir ev doktoruna götürülür. Diğer arkadaşı hafif yaralı olduğu için evi terk eder. İbo bir ihbarla yakalanır. Uzun süre Sağmacılar Cezaevi'nde hapis yatar, 12 Eylül sonrasında tahliye olur. Cunta koşullarında arkadaşlarıyla beraber cuntaya direnme ve teşhir faaliyetleri ve örgütlenmesini yaparken yakalanır. Mahkemeden tahliye olur. Yaşam mücadelesi, savrulmalar derken hayatın tüm zorlukları onun amansız bir hastalığa yaklanmasına yol açar.

Uzun bir süre bu hastalığa faşizme karşı vermiş olduğu mücadele gibi direndi, ancak 17 ocak 2018 günü hastalığa yenik düşerek hayata gözlerini yumdu. O sıra neferiydi, "Bizimle Hep Yaşayacak!"
Mustafa Kumanova

 (ÖZGÜRLÜK)

Yemen'deki Uluslararası Müdahalenin Acınası Üçüncü Yılı Ve İnsanlık Felaketi - Bölüm 2

HELEN LACKNER 24 Mart 2018
 
 
Trump’ın son dönemdeki üst düzey atamaları, şu anki Suudi rejimi ile kesinlikle örtüşen, giderek şiddetlenen İran karşıtı bir stratejiyi öngörüyor. Bu durumların hiçbirisi olmayabilirdi.
Başkan Donald Trump, 20 Mart 2018'de Beyaz Saray'daki Oval Ofisinde Suudi Arabistan Kralı Prens Muhammed bin Salman ile bir araya geldiğinde bir askeri silah satış planını gösterirken. SipaUSA / Press Association. Her hakkı saklıdır.
 
 
İster kasten ister kazaen olsun, Yemen iç savaşına uluslararası askeri müdahalenin üçüncü yıldönümü, Muhammed bin Salman'ın, Suudi Arabistan'ın veliaht prensi olarak ABD'ye ilk resmi ziyaretiyle aynı zamana denk geldi. 
 
Muhammed bin Salman(MBS), Yemen'de iktidarın hırsız seçkinler sınıfının birinden diğerine yer değiştirmesi olarak kabaca tasvir edilebilecek olan, 2011 halk ayaklanmalarından sonra kurulan geçiş rejimini iktidara geri getirmeyi aslında tasarlayan koalisyonun arkasındaki beyin idi. Geçmişe bakmaksızın, Sana kentine yapılan ilk hava saldırısının üçüncü yıl dönümünde oluşan bu durum, MBS'nin etkili şekilde öncülük ettiği rejime karşı kayda değer rahatsızlık uyandırıyor. 
 
Geçtiğimiz Mayıs ayında Riyad'da abartılı bir şekilde zevksizlik örneği kraliyet karşılaması ile ağırlanmasından bu yana sıkı bir destekçi olan Trump bile, korkunç insani etkileri yüzünden geçen Aralık ayında Yemen limanlarına uygulanan ablukanın kaldırılması için Suudilere çağrıda bulundu.
 
19 Mart'ta yaptıkları toplantıda, birbirlerinden milyarlarca dolar elde etmeye odaklanan tiksindirici müttefiklikleri, Yemen ile ilgili olarak, Trump ve MBS'nin çatışmaya karşı politik bir çözümün gerekli olduğu konusunda hem fikir olmadan öteye gitmedikleri anlamını taşıyor.
 
YEMENLİLER NASIL ÖLÜYORLAR?
 
Böylece savaş içinde üç yıl; gelin, toplam ölü sayısı ile başlayarak, insanların bildiklerinin yanlış olduğunu göstermek amacıyla durum ile ilgili doğruları açıklayalım. Birleşmiş Milletler'e göre "sadece" 10.000 insan öldürüldü, devam eden kara savaşı, hava saldırıları ve dünyanın en kötü insanlık vaziyetine rağmen 2016'nın başından bu yana bu sayı neredeyse hiç değişmedi. Ağlanacak bir durum olmasaydı gülünç olurdu!
 
Gerçekte, bu rakam sadece, hala çalışır olan tıbbi tesislerin yüzde 45'inde kaydedildiği üzere doğrudan savaşla bağlantılı ölümlere işaret eder. Ya, Ekim 2016'da Sana’a'daki Great Hall'da öldürülen 140 erkek, kadın ve çocuğa ya da koalisyon hava saldırılarında "yanlışlıkla" bombalanıp öldürülen yüzlerce belki de binlerce erkek, kadın ve çocuğa ne dersiniz? Ya Husi bombardımanı? Peki ya ülke boyunca döşenen mayınlar? Ya da açlıktan ve salgından ölenler? Onlar savaş kayıpları sayılmıyor mu? 
 
Bir şey çok açık: abluka ve ekonomik savaş askeri hareketten çok daha fazla insanı doğrudan öldürdü. Hastalıktan, yetersiz beslenmeden ve yan etkilerden binlerce kişi öldü. "Kıtlık eşiğinde" olan 8 milyonun binlercesi kesinlikle çoktan öldü, Yemenliler, yiyecek alacak paraları olmaması yüzünden sevdiklerinin öldüğünü itiraf etmekten utandıkları için ancak elimizde hiçbir sayı yok. Bu yüzden bu ölümler halka duyurulmayacak.
 
İNSANLIK FELAKETİ
 
Yemen, şu anda iki dünya rekoruna sahip olmanın kuşkulu onurunu yaşıyor: İlki, basit İngilizce ile temel kabul edilebilir yaşam standartlarına sahip olamayan, insani yardıma ihtiyacı olan 29 milyon insanın 22 milyondan fazlasının en kötü insanlık krizini yaşaması.
 
"Normal şartlar" gözüyle bakılan savaş öncesinde yığınla temel gıda maddeleri ithal ediliyordu[pirinç, çay, şeker, buğday]. Abluka, ihtiyaçların % 90'ını karşılayan ticari ithalatı önemli ölçüde bitirdi. Mevcut gıda fiyatları, daha yüksek nakliye maliyetleri [denetleme mekanizması yüzünden gecikmeler, limanlarda koalisyonun uyguladığı kısıtlamalar yüzünden ilave gecikmeler, Yemen'e giden gemilere uygulanan yüksek sigortalar], yüksek maliyetli akaryakıt[benzer sınırlamaların etkilediği] yüzünden yükseldi.
 
Merkez Bankası'nın Sana’a'dan Aden'e Ağustos 2016'da aktarımı, durumu daha da kötüleştirerek, çoğu ithalatçının uluslararası ticaret için gerekli olan kredi mektuplarını almasını engelledi. Sonunda, tüm bu faktörlere bağlı olarak, riyalin çöküşü sorunlara bir yenisini daha ekledi. Böylece, insanların gelirleri erirken daha yüksek fiyatlarda daha az gıda ile karşı karşıya kaldılar. 18 milyon insanın yiyecek sıkıntısı var, yani açlar. Niçin?
 
Su yaşam için şarttır, temiz su temel bir insan gereksinimidir, onsuz hayat düşünülemez. Yemen'in ikinci dünya rekoru kolera salgını ile ilgilidir çünkü su yolu ile taşınan hayli bulaşıcı kolera, insanlar kirli su içmeye mecbur bırakıldıkları için ülke boyunca yayıldı.
 
Çoğu insanın "arıtılmış" içme suyu satın almaya ya da ister musluktan isterse tanker, kuyu ya da kaynaklardan gelsin suyu kaynatmaya gücü yetmez. Kasabalarda ve şehirlerde zaten sınırlı olan sıhhi tesisat yapılarının bozulması, suyun kirlilik seviyesini artırmıştır. Her ne kadar kolera kolayca tedavi edilse de, salgının hızlı yayılması, tıbbi tesislerin yarısından fazlasının işlevsiz olmasıyla birlikte sağlık hizmetlerinin korkunç hali düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir. Şu an itibariyle 1,1 milyon kolera vakası bildirildi ve 2.200'den fazla kişi öldü, son haftalarda ise bir difteri salgını başladı. Tüm bu salgın hastalıklar, ülkenin politikacılarının birazcık merhametli olmasıyla önlenebilirdi.
 
PEKİ YEMENLİLER NASIL HAYATTA KALIYOR?
 
Diğer birçok ülkede olduğu gibi, milyonlarca Yemenli devlet işlerine bağımlıdır. Ülke genelinde, maaşların çoğu 18 ay boyunca ödenmemiştir ve sadece birkaç kişi istihkaklarının asgari kısmını almıştır. Ülkede 1,25 milyon kamu çalışanı var, bu yüzden bu gelire bağımlı olan kişi sayısı 10 milyon ya da ülke nüfusunun üçte birinden fazla. Özel sektör neredeyse yarı yarıya küçüldü, böylece geride geliri olmayan milyonlar kaldı. 
 
Nüfusun %70'nin kırsal bölgelerde yaşadığı bir ülkede, insanlar ailelerin neden kendi mahsul ve besi hayvanları ile geçinmediklerini sorabilirler.Savaştan önce bile, kırsal kesimde yaşayan ailelerin çoğunun ana geliri evin erkeklerinin gündelik kentsel işlerde çalışmasından geliyordu ve tarım sadece bir tamamlayıcı idi. Bunun nedeni, nüfus arttıkça azalan kaynakların, yağmurların öngörülemezliğinin, sulama suyunun maliyetinin de aralarında bulunduğu faktörlerin birleşimidir. Bu arada savaş ve abluka durumu tekrardan daha da kötüleştirdi: daha yüksek yakıt ve girdi fiyatları, üretim düşerken pazarlama ve dağıtımı daha da zorlaştırdı. Ülkenin GSYİH'si son üç yılda % 47 azaldı.
 
Bu bağlamda şaşırtıcı olan kaç insanın başa çıkabildiğidir. Çoğu kişi yemek öğün sayısını azaltarak ya da yemek kalitesini düşürerek "başarmaya" çalışıyor, bu yüzden gittikçe zayıflıyor ve hastalığa yenik düşüyorlar. Birkaçının, insani yardım örgütleri ile ilgili ya da Kamu İşleri ve Gelişim Projeleri Sosyal Fonu gibi kalan yabancı kaynaklı acil durum projelerinde işi var. 
 
Diğerleri, çoğunlukla Suudi Arabistan[binlerce Yemenliyi de etkileyen Suud olmayan işçileri kovma kampanyasına rağmen iki milyon Yemenlinin yaşadığı yer]  ve yurtdışında yaşayan akrabalarından yardım alıyorlar. Fakat diğer pek çokları, özellikle genç erkekler, hatta çocuklar birinden diğerine orduya katılıyorlar; maaşların gerçekte ödendiği tek çalışma biçimi. Bu arada Yemenlilerin çoğu aşırı yoksul ve umutsuz hale geldi.
 
ULUSLARARASI TOPLUM VE İNSANLIK KRİZİ
 
BM, kriz kötüleştikçe artan yıllık gereksinimler ile birlikte yıllardır Yemen'de Acil İnsani Yardım Planı(HRP) uygulamaktadır. 2017 yılında talep edilen fonların% 72'sini aldı ve bu yıl 2,96 milyar dolarlı yardım başvurusu yaptı. Cenevre'de Nisan ayı başlarında bir taahhüt konferansı düzenlenecek ve taahhüt edilen miktarın ne kadarının gerçekleşeceği belli olacaktır.
 
Bununla birlikte, bu yıllık kutlamalar, çok sözü verip az veren devletler için halkla ilişkiler uygulamalarından biraz daha fazla anlam ifade eder; geçtiğimiz beş yılda ortalama Acil Yardım Planı'nın % 60'ı karşılandı. HRP finansmanı çeşitli BM kuruluşları (WFP, UNICEF, WHO vb.) arasında paylaştırılmaktadır. Bunun birçoğu, hem doğrudan projeleri uygulayan ve hem de yerel STK'lara yardım yapan ve bu arada önemli ek yükler alan çok sayıda daha fazla veya daha az verimli ve saygın Uluslararası Hükümet Dışı Organizasyonlara (INGO) gider.
 
Mart 2015'te Kararlılık Fırtınası Operasyonu'nun başlamasından iki ay sonra, en fakir Arap ülkesindeki ayrım gözetmeyen bombalama ve masum kurbanları öldüren saldırı altında Suudi rejimi, tüm dünyaya hitap ettiğini iddia eden Kral Salman İnsani Yardım ve Bağış Merkezi'ni kurdu. Ancak, uygulamada temel odak noktası Yemen'dir:  Kuruluşu ile 2018 Şubat sonu arasında harcanan 1.044 milyar ABD dolarının 900 milyon doları Yemen içindi. Bu halkla ilişkiler uygulaması imaj düzeltme niyetli olmasına karşın, insani yardım örgütleri, insani yardım faaliyetinin tarafsızlık ilkeleri konusunda kafalarda soru işareti bırakan onun karışık ve sınırlayıcı prosedürleri hakkında ciddi kaygılarını dile getirdiler.
 
Bu üçüncü yıldönümünde, ABD Kongresi, İngiliz Parlamentosu ve Avrupalı devlet kurumlarının hepsi Suudi liderliğindeki koalisyonu, çoğunlukla da kötüleşen yıkımsal insani duruma, silah satışlarına ve başlıca koalisyon ortaklarına verilen askeri desteğe, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne odaklanarak eleştirirler. Bunun üzerine, bu Ocak ayında, Suudi liderliğindeki koalisyon, "Yemen'deki çatışmaya karşılık olarak milyar dolarlık insani yardım ve destek taahhüdünde bulunan Yemen Çok Amaçlı İnsani Hareket'i"(YCHO) kurdu. Eldeki sınırlı bilgi, iki gerçek amacının olduğunu gösteriyor: ilki, Mart sonuna kadar vaad ettiği 1 milyar doları ödeyeceği BM'nin HRP'si üzerinde maksimum kontrol. İkinci amacı, dağıtım yollarını kontrol etmek ve normal şartlar altında Yemen'in ithalatının %80'inin ulaştığı ve ülke nüfusunun büyük kısmına en iyi erişimi sağlayan Husi kontrolündeki Hodeida Limanı'nın oynadığı kilit rolü zayıflatmaktır. 
Ağustos 2015'te hedefe tam isabet bombalama yoluyla kullanılamaz hale getirildikten sonra ABD finansmanlı 4 adet vincin kurulumuna izin verilmesine baskı yapan Suudiler, vinçlerin yenilenmesini önlediler. İran'ın Hodeida Limanı yoluyla Husilere silah ve başka malzeme kaçakçılığı yaptığı bahanesiyle koalisyon limanın işletimini büyük ölçüde durdurmuştur. İlgili karar merciileri, Yemen'e giden kaçakçılık yollarının Arap Denizi kıyısı boyunca uzandığını biliyorlar çünkü Hodeida limanı birincisi BM Denetleme Mekanizması tarafından ve ikincisi doğrudan koalisyon kısıtlamaları ile kontrol ediliyor. YCHO, Yemen ithalatı için alternatif yollar öneriyor, çoğu Husi kontrolü dışında ve yoğun nüfusun ve ihtiyacın olduğu bölgelerin çok uzağında. Kasıtlı olarak milyonlarca Yemenli'nin çektiği acıları daha da kötüleştirmiyorlar mı?
 
ÜÇ YIL SÜREN SAVAŞ: NE ELDE ETTİLER?
 
Yemen krizi uluslararası bir hal aldığından beri üç yıl geçti, şu anda neredeyiz? Müzakereli bir çözüme ulaşmaya yönelik üç BM girişimi başarısızlığa uğradı, en son 2016 Ağustos'unun ortalarına doğru insani kriz bir kabustu, Husiler kuzeydeki dağlık bölgelerin kontrolüne sahipler, "kurtarılmış" bölgeler, bir takım yerel oluşumların değişik seviyelerde yönetimi zorla kabul ettirdikleri hükumetsiz bölgelerdir, Yemen parçalandı, güney ayrılıkçılığı yükselişte, cihatçı örgütler BAE destekli Selefi güvenlik güçlerinin ve ABD drone ve hava akınlarının saldırılarından kaçınmak için etrafta geziniyorlar, ve bu ay, ABD/İngiltere'nin Suudi Arabistan'a milyarlarca dolarlık silah satışlarına şahit oldu. Trump’ın son dönemdeki üst düzey atamaları, şu anki Suudi rejimi ile kesinlikle örtüşen, giderek şiddetlenen İran karşıtı bir stratejiyi öngörüyor. Bu durumların hiçbirisi  olmayabilirdi.
 
Ancak, bir umut ışığı var. BM Güvenlik Konseyi'nde, bazı üyeler UNSC 2216'nın kısıtlamalarıyla halihazırda felç olmuş olan müzakerelerin yenilenmesini sağlayacak yeni bir Karar için çalışıyorlar.
 
Yeni BM Özel Elçisi, selefinin olumsuz ilişkilerinden muaf ve başka yerlerde başarılara sahip. Avrupa Birliği ve bazı Avrupa ülkeleri, 19 Mart haftasında Sana için üst düzey delegasyon tarafından açıklananı çözüme kavuşturmak için güçlü bir çaba gösteriyorlar. Hatalarına rağmen, ABD Kongresi'nin Suudi liderliğindeki koalisyona ABD'nin aktif desteğine son verme girişimi,  ABD'de bu savaştan rahatsız olanların sayısının giderek arttığını gösterir.
 
Birkaç Yemenli, bu üçüncü yıldönümünde Husilerin kutlama yapan ruh halini paylaşacak ancak milyonlarca insan bu anlamsız savaşın sona ermesi için özlem duyuyor. Gelecek yıl bu kez kutlamak için nedenleri olacağını umalım.
 
*www.opendemocracy.net sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
 (ÖZGÜRLÜK)

Nafiz Hamiş: Sevdası Devrimci Yol

Muhittin ÇOBAN

 

 

                                                          Unutulmuyor

                                                          Be delikanlım

                                                          Dağlarımızda yaktığın

                                                          Sarı kırmızı sevda kokan ateşin

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Be yiğidim

                                                           Çukurovanın aç, sefil

                                                           Sokaklarına bıraktığın

                                                           İşgal işgal ayak izlerin

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Be kavgadaşım

                                                           Bahar bahar gülüşün

 

                                                           Unutulmuyor

                                                           Anılarımıza kattığın anıların

 

                                                           Dün gibi değil

                                                           Bugün gibi

                                                                                            M.Çoban

 

Kalmalar gibi bir de gitmeler vardır. Her kalış güzellikte kalış olmadığı gibi her gidişte güzelliğe gidiş değildir; tıpkı unutmak ve unutmamak gibi.

Hepimizin için de dayanılması güç gitme sevdası vardır. Gitmelere yönelik renkli, heyecanlı,  serüvenli, zaferli hayaller kurarız.

Gitmek hep bir güzelliktir bizim için. Bizi bekleyen bir güzellik vardır gitmek istediğimiz yerde. O güzellik bir kurtuluştur, bir başarıdır, tarifsiz bir zaferdir. O zaferi tatma sevdasıyla sarı kırmızı yanar dururuz.

Giderken kalanlara dönüp şöyle bir bakarız; ya bakarken bakışlarımızda kalanlara yönelik bir küçümseme edası vardır, ya da gitmenin verdiği bir hüzün.

Giderken bazen bir kolumuzdan geride kalanlar çeker, bir kolumuzdan bizi bekleyenler. Gitmelerle kalmaların ortasında kalırız. En tehlikelisi de tam da burasıdır. Kararsızsak çekiştirilir dururuz. Sonrası lime lime olmaktır.

Sen bizim hep gidenlerimizden oldun Nafiz, kararsızlık yaşamayan gidenlerimizden.

Yolu seçtin!

Yolculuğu seçtin.

Çukurovanın sarı kırmızı güneşinde yana yana gitmeler için de oldun.

Kalmak senin için tükenmekti, yaşarken ölmekti.

Yolun şiirli, öykülü, türkülü bir sevdaydı.

Bu sevda hiç sönemedi yüreğinde.

Hani dedik ya unutmak ve unutmamak!

Bir de unutulmak ve unutulmamak vardır, gitmelerin kalmaların yanında.

Hani kimi şeyleri unutmak isteriz ya, unutursak huzura kavuşacağız, uykularımız haram olmayacak deriz ya, işte öyle. Bir de hiç unutmak istemediklerimiz vardır, dönüp dönüp anımsamak istediklerimiz, yani kulağımız da küpe gibi taşıdıklarımız.

Unutunca ihanet etmiş gibi gelen!

Senin de unutmak istediklerin çoktu, tıpkı unutmak istemediklerin gibi.

İşte bunlardı sana doğruları bulduran, işte bunlardı hiç usanmadan, yılmadan yolcu yapan, işte bunlardı seni sarı kırmızıya sevdalı kılan,  zifiri gecenin içinde toplu iğne başı gibi ışıldayan sarı kırmızı umuttu seni yollara düşüren.

İnsanlık tarihi sandığımız gibi vefalı tarih değildi, bunu bilendin.

Tarihimiz unutulanlarla dolu.

Kim bilir belki (kim bilir belki si burada fazla) bizler de unutulanların safında yerimizi alacağız.

Esamemiz bile okunmayacak!

Varsın okunmasın diyecek kadar da mütevazıydın.

Unutulmamak için, tarih yazmak için, popüler bir lider olmak için yola çıkanlar her yolu mubah sayar, bunu bilenlerimizdendin.

Bunu bilerek yola çıkan bir yolcuydun.

Her gidiş zamanlı gidiş değildir, tıpkı her kalışın zamanlı bir kalış olmadığı gibi.

Sen de tıpkı öteki sarı kırmızı sevdalılarımız gibi zamansız gidenlerimizden oldun.

Çok zamansız!

 

                                                        xxx

 

Unutmamak!

Unutturmamak kalanlara düşen bir görevdir.

Sen gittin, erken gitmeyi seçtin.

Biz kaldık; şimdilik kaldık!

Her hayat elbet bir gün ebedi bir gidişle nihayetlenecek.

Bundan kaçış yok!

Tıpkı bu hayatın tekrarı olmadığı gibi!

Unutmalı, vefasızlı gitmeler vardır!

Sen bunların safında yer almayacak kadar hayatın umut yüklü sokaklarına ayak izlerini bırakanlardansın.

Seni anlatmak, ayak izlerini çizmek, sarı kırmızı umudunu umut olarak destanlaştırmak biz kalanlara düşer.

Hep derim, hep demeye devam edeceğim, her bir kitap karanlık sokaklarımızı aydınlatan bir sokak lambasıysa eğer, her bir devrimcide cehaletimizi cehaletsizleştiren bir bilgedir.

Bilgeler bilgeliyle vardır, tıpkı bilgelikleriyle bilgi taşıdıkları gibi.

Sen bu hayata yük olmamayı seçenlerimizdendin.

Bilgelikte burada başlıyor sanırım.

Rahatsızlığını (kanseri) hepimizden örgüt sırrı gibi sakladın.

İstemedin hastalığının konuşulmasını.

Senin hastalığından daha önemli dertleri vardı insanın.

Savaş gibi, barış gibi!

Hatta tüm bunlardan daha önde olan yoksulluk gibi, açlık gibi.

İşsizlik artarken, hayatta pahalanıyordu.

Alım gücü azalıyor, sağlıklar bozuluyordu.

Faşizm her yerde örgütlenirken, güçlenirken, şiddetini artırırken Halk örgütsüzleşiyor, zayıflıyor, eziliyordu.

İşte bunlar konuşulmalıydı.

Sen bu dertlerinin önüne geçmek istemedin.

Sağlıklı olarak doğduğun gibi son ana kadar dimdik yaşayacaktın.

Yaşadın da.

Bilip de soranlara bile gülerek iyiyim dedin son gününe kadar.

 

                                          xxx

 

Gülen bir yüzdün sen.

Seni böyle tanıdık. Böyle yazıldın hafıza defterimize.

Ee sahi biz nasıl, nerde tanıştık?

O günü anımsamaya çalıştım alınca o talihsiz acı haberini.

17.01.2018 günüydü.

İnanamadım.

O an kabullenemedim temelli gidişini.

Anılarımız bir biri ardına koptu, üşüştü aklıma.

İnsanın içini acıtan dönüşü olmayan gidiş olduğu gibi bir daha geride bırakacak anıları yaşayamamaktı.

1979 senesinde tanışmıştık Adana Kiremithane mahallesinde.

Birlikte çalışmalar yaptık, geceyi gündüzü paylaştık, kavgalarımız kavgamız oldu.

Kiremit ocaklarının boz tozunu soluyarak gece kondular da yaşadın.

Doğansemt faşistlerin egemenliğindeydi.

Faşist işgali kırmak için nice çatışmalara girdin çıktın.

Polislerle de saklambaç oynardın.

Futbolu da güzel oynayanlardandın. Sadece Cezaevi’nin avlusunda futbol oynamadık seninle, Kiremithane İlk Okulunun bahçesinde de futbol oynardık. Basketbol direkleri bizim minyatür kalemiz olurdu. Çok kibar çalımlar atardın. Hepimizi sıraya dizerdin.

Ha bir de tatlıyı pek severdin; yanlış oldu, pek değil, pek çok severdin. Tatlı yemediğin gün krize girerdin.

Harput lokantasının yanında kahvehane, önünde de devasa bir sıtma ağacı (Okaliptüs) vardı. Öğleden sonra Okaliptüsun koyu gölgeliğinde tablasıyla gelir dururdu tatlıcı. Cemakenli tablasında ne yoktu ki? Şam tatlı, halka tatlı, taş kadayıf, baklava… Seni görünce yüzü gülerdi, tabi senin de.

Bulamayınca tatlı şekerli öksürük şurubu bile içerdin. Böyle demiştin: Gece uyanmışsın, canın tatlı istemiş, evde de tatlı olmayınca şurup içmişsin.

 

                                                    xxx

 

12 Eylül Cuntası olduğunda geceleri evlerde barınamaz olmuştuk. Güvenli bulmuyorduk evleri.

Akşamları kırlara çekiliyorduk.

İncirlik Hava Üssünün arkasındaki ağaçlık alana giderdik.

Kaç kez seninle nöbet tuttuk bilmiyorum ama sigaralarımızı avuçlarımızın içinde saklaya saklaya içerdik.

Yatmadan önce sessizce konuşarak 12 Eylülün değerlendirmesini yapardık, ne yapılmalı derdik.

İlk dağa seninle birlikte çıktım.

12 Eylülün ilk nüfus sayımı yapılacaktı. Sokağa çıkma yasağı olacaktı. Aranmıyorduk ama kıs kıvrakta yakalanmak istemiyorduk, e devrimciydik!

Ne yapalım dedik?

Mercimek Köyüne, yani bizim köye gidelim dedim. Bindik otobüse, Sen, ben ve Hüseyin Tepebaşı. Kadirli otobüsü bulamamıştık. Kadirli, Ceyhan Osmaniye yol çatısında indik. Hava kararmıştı. Epey yürümemiz gerekiyordu. Yürürken bir askeriye Cemsesiyle karşılaşabilirdik. Uzaktan her araç farını gördüğümüzde ta ki geçene kadar otların içine yatıyorduk. Kazasız vardık köye, doğru kalacağımız eve girdik. Sabahı yumuşak döşeklerde karşıladık.

Kalacağımız evi güvenli bulmadık. Sayım memurları geldiğinde bizi görür ihbar edebilirdi. Gece yatmadan bunu konuştuk. Sabah Noga çaylarımızı içtikten sonra Kızıldere köyüne gittik. Hüseyin’in tanıdıkları vardı. Bizi dağa çıkardılar. İki gece iki gündüz kaldık. Kayaların üzerinde battaniyelerimize sarılarak pinekledik.

O an dağın meşakkati dayanılmaz gelmişti.

Şehre, yani Adana’ya döndüğümüzde Nafiz’le çalışma yerlerimiz ayrıldı.

Mapusta buluşuncaya kadar birbirimizi bir daha göremedik.

 

                                                  xxx

 

12 Eylül’e rağmen köşesine çekilmemiş, başının çaresine bakıp kendi imkânlarıyla saklanmamış, izini kaybettirmemiş, aksine Cuntaya karşı daha bir örgütlü mücadele verilmesi gerektiğini savunmuş, örgütlü mücadelenin içinde safını alanlardan biri olmuştu Nafiz.

Kente kalamaz duruma gelince bir süre gizlenmek için yine üç arkadaşıyla Kızıldere köyüne gitmiş, arkadaşları tarafından Cebeli dağına çıkarılmış, Nur tepesinde konaklamışlardı. Burada kalacaklardı. Yanlarına battaniye almışlardı. Nur tepesine çıkarken mola verdiklerinde battaniyeleri unutmuşlardı. Nafiz tekrar geri dönerek alıp getirmiş.

Yanlarında getirdikleri erzaktan biraz yediler. Çok acıkmışlardı. Nur tepesine çıkartan arkadaşları üç gün sonra görüşürüz diyerek yanlarından ayrıldı. Sabaha kadar sırayla nöbet tutular. İlk nöbeti Hüseyin Tepebaşı, ikinci nöbeti Nafiz, üçüncü nöbeti Durhasan Şahin aldı. Hava aydınlanınca hepsi kalktı. Yatamamışlardı doğru dürüst. Yer sert gelmiş, sarındıkları battaniye ısıtmamıştı.

Durhasan arkadaşlarının uyandığını görünce, ben biraz çevreyi keşfe çıkayım demiş, Nur tepesinin sarp kayalıklı tepesine doğru tırmanmıştı. Bir daha arkadaşlarının yanına dönmedi.

Arkadaşları iki saat bekledi. Gelen giden yoktu. Bir saat daha beklediler. Geleceğini umdular. Gelmedi. Telaşlandılar. Telaşları kaygıya, sonra korkuya döndü. Durhasan’ı aramaya çıktılar. Yukarılara çıktılar aşağıya indiler, kampın etrafında tur attılar. Yoktu. Sesi soluğu çıkmıyordu. Kaçıp gitme ihtimaline hiç yer vermediler. Yakalandığını düşündüler. Bulundukları yerin güvenceli olamayacağını düşünerek hava kararmak üzereyken dağdan indiler, Adana’ya döndüler.

Durhasan Nur tepesine çıkarken çiğden kayganlaşan kayalığa basınca kaymış, aşağıya doğru yuvarlanmıştı. Çarpmalar sonucunda bayılmıştı. Ne kadar baygın kaldı bilmiyordu. Yüzüne dökülen suyla uyandığında başında çobanı gördü. Üstü başı kan içindeydi, vücudu morluklarla doluydu. Çobanın yardımıyla dağdan indirildi.

Birkaç gün sonra arkadaşlarıyla iletişim kurdu Nafiz. Randevulaştılar. Buluşacakları yer Kiremithane de Harput Lokantasıydı. Çok kez Nafiz’le yemek yediğimiz lokantaydı. Randevu saatinde gitti. Her şey normaldi. Ta lokantaya girene kadar! İçeriden tek çıkamadı. Pusu kurmuştu polis. Geleceğini öğrenmişti. Eli arkadan kelepçelenerek çıkarıldı. İddianameye yakalanma tarihi 17.03.1981 olarak geçti.

25.05.1981 gününe kadar işkencede kaldı. Mahkemeye çıkarıldı, tutuklandı.

117 nolu “Yasadışı THKP/ C Devrimci Yol Örgütü Adana Grubu Sanığı” olarak toplu davaya dâhil edildi.

“Mensubu bulunduğu yasadışı Dev-Yol örgütü adına sorumlu yönetici mevkiinde görev alarak, örgütün gelişmesi, eylem ortaya koyması hususunda planlı çalışma gösterip, değişik yer ve zamanlarda bildiri dağıtmak, pankart asılması olaylarına katılmak, yönetmek, korsan gösterileri tertip etmek, örgüte ait silahları muhafaza etmek, gerektiğinde ilgililere tevdi etmek, saklamak ve bulundurmaktan eylemine uyan TCK.nun 146/1, 55/3, 173/2 maddeleri gereğince cezalandırılmasına…” diyerek hakkında dava açılmıştı.

Mapusta zorlu günler yaşadı. Arkadaşları gibi kendisinin de payına bitmek bilmeyen işkenceler düştü. Direndi.

13.02.1985 günü tahliye oldu.

Yasami boyunca boynu bükülmedi.

  (ÖZGÜRLÜK)

FACEBOOK SAYFAMIZ