Özgürlük

TİYATRONUN UNUTULMAZ İNSAN(LAR)I[*]

TİYATRONUN UNUTULMAZ İNSAN(LAR)I[*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Dogmanın, sansürün ve keyfiliğin,

ilerleme ve insan onurunun ölümcül

düşmanları olduklarını göstererek,

yola devam edeceğiz…”[1]

 

“Seyirciyi rahatsız etmek istiyorum,” diyen Erdal Beşikçioğlu’na göre, “Ruh ve matematiktir tiyatro. Biri olmadan diğerinin anlamı olmaz…”

Bunun için “Tiyatro, yetiş imdadıma!/ Uyuyorum. Uyandır beni/ Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak// Zayıfım,/ Dostluğun ışığını yak/ Körüm, bütün/ Işıkları bir araya topla/ Çirkinliğin ‘Boyunduruğu altındayım,/ Galip getir güzelliği/ Nefretle kuşatıldım,/ Sevginin tüm gücünü ver bana,” diyen Ariane Mnouchkine sonuna kadar haklıdır.

Çünkü ‘27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde, 2015’in ‘Haldun Taner Yılı’ ilan edilmiş olması dolayısıyla eşi Demet Taner’in hazırladığı bildiride ifade edildiği gibidir hemen her şey:

“Tiyatro, yüzümüze tuttuğu aynada kendimizi görmemizi, anlamamızı, yalnızca bizim mi, tüm insanlığın sorgulanmasını sağlar. Kendi toplumunun yanlışlarına parmak basarken, insana yönelir, insanı anlatırken insanlığa seslenir.”[2]

Tam da Haldun Taner’in, ‘Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’ndaki “son tirad”ında haykırıştaki üzere:

“Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varız. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş sedâ olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayâl olur kalırız. Görüyorum hepiniz gardıroba koşmaya hazırlanıyorsunuz, birazdan tiyatro bomboş kalacak ama tiyatro işte o zaman yaşamaya başlayacak. Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. Virjinya’nın bir diyalogu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı hâlinde yine sahneye dökülürler. Artık kendimiz yokuz, seyircilerimiz de kalmadı, ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır ve perde!”

* * * * *

Taner (1915-1986) dedik: O, tiyatronun silinemez imzasıdır...

Edebiyat ustası, öykü ustası, tiyatro ustası... Sadece oyun yazarı değil, tiyatro kuramcısı, uygulayıcısı ve hocası... İnsanlık ve efendilik ustası... Epik, diyalektik yöntemden, kabare türüne, tiyatro sanatında ilkleri gerçekleştirdi. Eleştiriyle ironiyi harmanladı. Geleneksel tiyatromuzun özelliklerinden yararlanıp çağdaş eserler yarattı.

Taner, coğrafyamızda epik tiyatronun ve kabare tiyatrosunun en önemli öncülerindendi. Ama onun bu öncülüğünü önemli kılan öğe, bu türlerin uygulanışında taklitten hep kaçınması ve her iki tiyatroyu çok başarılı bir biçimde yöresel motiflerin örgüsüne yerleştirmesiydi.

Taner, evrensel ile ulusalın kesiştiği noktaları yakalamış, bunları hem toplumsal hem de sınıfsal açıdan irdelemiş, ince zekâsı ile yaptığı çözümlemeleri enfes bir mizah anlayışı içinde topluma aktarmıştı.

Taner’in gülümseten, güldüren, kahkaha attıran mizah anlayışının temelinde her zaman tersinleme (ironi) vardır. Tersinleme, “olması beklenen” ile “gerçekte olan” arasındaki uyumsuzluğun ince alayla yoğrulmuş anlatımıdır. Tersinleme yaklaşımı böylece “karşıtların çelişkisi”ni gösterme hedefine yönelir. Yazma uğraşının tadını tersinleme yoluyla çıkarma eylemi, özellikle Taner tiyatrosunun “düşündürerek eğlendirme” yönündeki baskın çizgisini belirlerken; metinlerinde alçakgönüllülükle kurulan bir bilgece söyleyiş doluluğu gözlenir hep. Bu nedenle de sıradan bilgelikmiş gibi geliyor bu bize. Bir acı tebessüme benzetilebilir belki daha çok. “Ben söylemiştim,” böbürgenliğinin en küçük izine rastlanmıyor çünkü onda.

Onun önemi “Tiyatro sanatının hangi dalında çalışırsa çalışsın, önce kendini tam bir ‘tiyatro insanı’ donanımı ile yetiştirmiş olmak ve ancak ondan sonra oyunculukta, yönetmenlikte, oyun yazarlığında, sahne tasarımında vb. uzmanlaşmak. Dünyayı sahneye getiren bir sanat olan tiyatronun kapılarını çalan kimsenin, her şeyden önce dünyanın bütününe ilişkin ‘kozmopolit’, yani çok-kaynaklı bir bilgi birikimini edinmesi. Ve son olarak da bu ‘tiyatro insanı’nın bütün bilgi birikimini tiyatronun -öteki bütün sanatlardan farklı olarak- hem bir sanatsal biçim, hem de toplumsal bir kurum olduğu bilinciyle pekiştirmesi.

Doğrudur. Türkçe kaynakların çoğunda belirtildiği üzere, Taner ülkemizde epik tiyatronun ve kabare tiyatrosunun öncülerindendir. Ama onun asıl önemli yanı, kendi sanatçı kimliğinde sözünü ettiğim ‘tiyatro insanı’ kavramını bütünüyle somutlaştırmış oluşudur.”[3]

İş bu nedenle de ölümü üzerinden yıllar geçmiş olmasına karşın bir yazarın aranması, okunuyor olması onun ölmediği anlamına gelmelidir. Taner’e de bu gözle bakmalıyız. O kültür birikimini, bilgiçlik taslıyor izlenimi bırakmayan bir ince mizahla örttüğü için, bir düşün ötesinden baktığı gerçekler daha inandırıcı bir izlenim bırakıyordu.

Taner’in çalışmalarını da bir deneme anlayışıyla değerlendirecek olursak, topluma bir ayna tutarken yaşamayı da yorumlamak istiyordu.

Kuşkusuz o önce öykücüdür. Ama yazdığı oyunlar öykülerinden daha etkili olmuştu.

* * * * *

Ve 11 Aralık 2012’de kaybettiğimiz; 1940’larda başladığı tiyatro kariyerine oyunculuğun yanı sıra seslendirme sanatçılığını, sinemayı, yazar ve yönetmenliği de katan usta Mücap Ofluoğlu…

Ofluoğlu, en son İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndaki yönetim ve tüzük değişikliklerine karşı yapılan protestodaki duygusal konuşmasıyla ağlatmıştı izleyenlerini...

Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önündeki sessiz eylemdeki konuşmasında Ofluoğlu “Ne güzel, ne ağlamaklı, ne mutlu günler yaşadık burada. Muhsin Bey de vardı. Nur içinde yatsın. Muhsin Ertuğrul ve nicesini tanıdım, hayatlarını yazdım. Bunları yazdığım için mutluyum. Siz de bu mutluluğa sahip çıkın. Bırakmayın bu tiyatroyu. Bu tiyatroya verilen emeğe yazıktır. Ben buraya gözyaşı dökmeye gelmedim, sizi alkışlamaya geldim,” diye haykırmıştı.

1923 İstanbul doğumlu Ofluoğlu, Haydarpaşa Lisesi’nden mezun oldu. Sanat hayatına İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Çocuk Bölümü’nde başladı. Oradan Dram ve Komedi bölümüne geçen sanatçı sinemaya da 1943 tarihli Faruk Kenç filmi ‘Dertli Pınar’la adım attı. 1946 tarihli ‘Jül Sezar’ temsiliyle de önce figüran olarak Şehir Tiyatroları’nın büyük oyunlarına geçti. Ofluoğlu, aynı zamanda 1940’larda Moliere’in ‘Hastalık Hastası’ oyununu Türkiye’de ilk kez sahneye koyan sanatçı olarak da tiyatro tarihine geçti.

Aynı tarihlerde, sanatçı İpek Film Stüdyoları’nda seslendirme kariyerine de başladı. 1940’lardan beri çeşitli filmlerde sesiyle yer alan sanatçı, bu alanın da öne çıkan isimlerinden biriydi. Hatta 1960’larda Öztürk Serengil seslendirmeleriyle adı anılmaya başlasa da daha sonra oyuncuyla arasının açılması sonucu onun seslendirmesini yapmayı bıraktı.

Altmışlı yıllardaki Öztürk Serengil filmleri furyasını anımsayanlar olacaktır. Öztürk Serengil’in seslendirmesini Ofluoğlu, kendi uydurduğu garip bir jargonla, - yeşşe, şepke, temem, bilakis, mangıraj, kelaj gibi sözcüklerle - yapıyordu. Bu sözcükler özellikle gençlerin diline dolanmış, olay “gençlerin ve çocukların Türkçesi bozuluyor” gerekçesiyle Milli Eğitim Bakanlığı’na kadar uzamıştı.

Olayın bu boyutlara taşınmasıyla Öztürk Serengil bir basın toplantısı yapıp, “Bu sözcükler bana ait değil, seslendirmeyi yapan Mücap Ofloğlu’dur,” demişti. Bunun üzerine de çok kızan Ofluoğlu, önceden söz verdiği iki filmin daha dublajını yapmış ve seslendirmeyi bırakmıştı.

Oyunculuğun yanı sıra yazarlık da yapan Ofluoğlu, Sabahattin Ali’nin kurucusu olduğu siyasi mizah dergisi ‘Marko Paşa’nın önce yazar kadrosunda yer aldı, sonra da derginin yazı işleri müdürü ve sahibi oldu. 1979’a kadar İstanbul Şehir Tiyatroları’nın kadrosunda yer alan Ofluoğlu, 1970’ler başında bu kurumda canlandırdığı ‘Cyrano de Bergerac’la büyük ilgi gördü ve tiyatroda şöhret kazandı. İstanbul ve İzmir Şehir Tiyatroları, Küçük Sahne ve Oda Tiyatrosu, Ofluoğlu’nun sanat hayatında yer alan kurumlardan bazıları. Bir dönem Suzan Ustan ile birlikte kendi tiyatrosunu kurarak Barillet ve Grady’nin ‘Kaktüs Çiçeği’ oyununu sahneye taşıdı.

1981’de Küçük Sahne’de ‘Eski Moda Komedya’ oyununu yönetip oynayan sanatçı, yine 1980’lerde Nedret Güvenç’le beraber sunduğu TRT sabah programı ‘Hanımlar Sizin İçin’le televizyonun da tanınan simaları arasına girdi. Hisar Eğitim Vakfı adına 1983’te Tiyatro’da 40. yıl jübilesini yapan sanatçı, toplanan gelirle İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü öğrencilerine burs verdi.

2006 Afife Jale Ödülleri’nde Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü’nü, 2007’de Tiyatro Eleştirmenleri Onur Ödülü’nü aldı. 1945’ten beri çeşitli yerlerde yayımlanmış şiirlerini 2011’de ‘Fotoğraftaki Çocuk’ adlı kitapta topladı.

Zeynep Oral’ın, “Oynadığı her role sonsuz saygıyla, sevgiyle, özenle yaklaşır... Her birinde yalnız kendisiyle yarışır... Oyundaki şiiri, şiirdeki oyunu yakalamaya çalışır,” diye tanımladığı Ofluoğlu için “Hayatı, yalnızca bir hayat değil, insanlara insan olmayı öğretecek ders kitaplarından biridir,” diye ekler Turgay Fişekçi de…

“Renkli-Gül gibi doğmalısın/ Rengin ne olursa olsun/ Siyah beyaz sarı/ Bir kalbin olmalı bir beynin/ Kalbin bıkmadan sevmeli/ Durmadan düşünmeli beynin/ İnsan doğmuşsun/ İnsan ölmelisin,”[4] diyerek yaşayan “Tiyatronun en güç dalı olan komedide doruklara tırmanmıştı”[5] ve de “O her zaman gençti, inanılmaz bir çalışma temposuyla durmadı hiç,” ifadesiyle Tuncel Kurtiz’in…

* * * * *

Sonra Yüksel Pazarkaya’nın, “Tiyatronun başyazarı” sıfatına layık gördüğü ve 8 Temmuz 2012’de 82 yaşında yıldızlara uğurladığımız Güngör Dilmen…

Tiyatromuzu farklı damarlardan besleyen bir yazar olarak Dilmen’in, döneme damgasını vuran oyunlarından oluşan bir kucak kitap vardı. Dünyanın da sayılı tiyatro yayıncılarından Mitos-Boyutça Toplu Oyunlar başlığı altında yayımlanan yedi ciltte: i) ‘Midas’ın Kulakları’, ‘Midas’ın Altınları’, ‘Midas’ın Kördüğümü’ (Toplu Oyunları 1/ Midas Üçlemesi, 1993); ii) ‘Kurban’, ‘Bağdat Hatun’, ‘Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını’ (Toplu Oyunları 2/ Kadın Oyunları Üçlemesi, 1996); iii) ‘Küp Hamit’, ‘Avcı Karkap’, ‘Ayak Parmakları’, ‘Galatea ile Pigmalion’, ‘Toplar ve Paşalar’, ‘Misyoner’, ‘Afyon Savaşı’ (Toplu Oyunları 3/ Kısa Oyunlar, 1996); iv) ‘Deli Dumrul’, ‘Akad’ın Yayı (Toplu Oyunları 4/ 1998); v) ‘Kuzguncuk Türküsü’, ‘Şan, Şeref’, ‘Ün: Amfitrüon’ (Toplu Oyunları 5, 2000); vi) ‘Devlet ve İnsan’, ‘İttihat ve Terakki’, ‘Hâkimiyet-i Milliye Aşevi’ (Toplu Oyunlar 6, 2003); vii) ‘Keşif’, ‘Yol’, ‘Pantolog’, ‘İlse Koch’, ‘Girit Masalları’, ‘Hezarfen Ahmet Efendi’, ‘Karagözün Filozofluğu’ (Toplu Oyunları 7/ Gölge Tiyatrosu Oyunları, 2010)

Ayrıca bir diğer üçlemesi de Pan Yayınlarından çıktı: ‘Ben, Anadolu’ (Eskiçağlılar-Osmanlılar-Cumhuriyetliler, 2008).

Mitos-Boyut’un yayımladığı tek oyunları da şunlardı: ‘Osmanlı Dram Kumpanyası’ (2002), ‘Gelileo’nun Günahları’ (2009), ‘Canlı Maymun Lokantası’ (2011)

Ölümü ardından sahnelenen son oyunu da, ‘Sokrates Bulutlarda’ (Mitos-Boyut, 2012) idi Dilmen’in…

O, tiyatro yazınında sanatın sorgulayıcı gücüyle olanaklarını sonuna dek kullanırken; bağnazlık, bilim karşıtlığı, boş inançlar, tapınımlar, dogmalar, tabular, buyurganlık, tutkular, erk vb.’leriyle hesaplaşmıştı.

“Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir,” diyen Dilmen’in, eserlerinde tarih ve mitolojinin büyük izleri görülen bu önemli tiyatro yazarının ölümü ister istemez, “acaba geride oyun yazarı kaldı mı?” sorusunu akla getirirken; “Yaratmadan, çalışmadan, üretmeden duramayanların kuşağı... Sürekli üretimi kalıcı ahlâka dönüştürenlerin kuşağı... Ve hele, ürettiklerini başkalarıyla kucaklar dolusu paylaşmadan hiç duramayanların kuşağı...”[6] diye nitelenmeyi hak etmişti. Çünkü “Sanatın ve sanatçının hakkını veren bir insandı O,” Ayşe Emel Mesci’nin altını çizdiği üzere…

* * * * *

Ahmet Cemal’in, “Kimi zaman yaprak dökümünün hayat ağacını vurmakta acelesi vardır. Bu defa da öyle oldu. Temmuz sıcaklarının yaprak dökümü, tiyatronun iki büyük ustasını ve emekçisini peş peşe önüne katıp götürdü,” diye ifade ettiği acılarla Dilmen’in ardından bizi bırakıp gidenlerden biri de Ergin Orbey’di...

18 Temmuz 2012’de hayatını kaybeden tiyatro yönetmeni, eğitimci, idareci ve oyuncu Ergin Orbey, konservatuvar eğitiminin ardından girdiği Devlet Tiyatroları’nda (DT) uzun yıllar oyuncu, yönetmen ve idareci olarak görev yapmış, 1960’lı yıllarda Eskişehir’de kurulan Belediye Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmenliği’ni üstlenmiş, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı oyunculuk bölümünün kuruluşunda da aktif rol oynamıştı.

1978 yılında DT genel müdürlüğüne getirildi, 1979’da ise Kültür Bakanlığı Danışmanlığı yaptı. Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’nde, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde eğitimci ve sahne yönetmeni olarak çalıştı.

Ayrıca Ankara Sanat Tiyatrosu’nda da yönetmenlik yaptı. 2001 yılında Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın Kurucu Genel Sanat Yönetmenliği görevini üstlenen sanatçı, çeşitli Yeşilçam filmlerinde de rol aldı. Sinemada özellikle ‘Hababam Sınıfı’nın efsane müfettişi olarak yer edinmişti.

Orbey’in yönettiği oyunlar arasında ‘Kuvay-ı Milliye Destanı’, ‘Bir Şehnaz Oyun’, ‘Nafile Dünya’, ‘Simavnalı Şeyh Bedreddin’, ‘Müfettiş’ de bulunuyordu.

“Vestigia semper adora/ Eski eserler önünde hep saygılı ol,” diyerek Onları unutmayacağız, unutturmayacağız…

 

24 Haziran 2015 17:13:05, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Patika, No:94, Temmuz-Ağustos-Eylül 2016…

[1] Mario Vargas Llosa.

[2] Demet Taner, “Eleştirel Akıl, Özgür Düşünce”, Cumhuriyet, 27 Mart 2015, s.20.

[3] Ahmet Cemal, “Bendeki Haldun Taner…”, Cumhuriyet, 16 Mart 2015, s.23.

[4] Mücap Ofluoğlu, Silinmiş Alkışlar İçinde, İş Bankası Kültür Yay., 2008

[5] Ülkü Tamer, “Mücap-Adile-Selim”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2012, s.16.

[6] Ahmet Cemal, “Güngör Dilmen’ler Kuşağı...”, Cumhuriyet, 13 Temmuz 2012, s.15.

TEMEL DEMİRER

 (ÖZGÜRLÜK)

ANTHONY BOURDAIN (1956-2018) ARUN GUPTA

ANTHONY BOURDAIN (1956-2018)
 
ARUN GUPTA
 
(ç.n.: Günümüzde post-modern toplumda pazarlanan en revaçta "entelektüellik" göstergelerinden biri de gurme'liktir. Özellikle de holding çalışanı beyaz yalakalar arasında. Hemen hemen herkes gurme'dir. Yediğini-içtiğini-gezdiğini çevrendekilere teşhir etmedin mi yemiş-içmiş-gezmiş sayılmayacağından statünü arttıramazsın. Bu gurmelik işinin öncüleri de birkaç gazete köşe yazarı ya da tv programcısı züppedir. Onlar için o teşhir ettikleri yiyeceklere ya da gittikleri ultra pahalı restoranlara nasıl ulaşılabildiğinin hiçbir önemi yoktur. Ne de olsa hırsızlık zenginler değil, gariban yapınca bir suçtur. İşçinin soyulması bir suç değil, işçinin soyması bir suçtur. İşte sırf bu yüzden bile Anthony Bourdain takdir edilmelidir. Çünkü Anthony Bourdain burjuva sınıfının görgüsüz bir züppe gurmesi olmadı. O varoşların, esnaf lokantalarının, seyyar tezgahların ve sokaktaki sıradan insanın gurmesiydi.)
 
Anthony Bourdain’in yaratıcılığı mutfakta değildi. Onun yaratıcılığı hangi tarafta olduğunu bilmekteydi.
New York'ta 7 Kasım 2016 tarihinde Anthony Bourdain. Mike Coppola / Getty Images
 
Anthony Bourdain'in yaratıcılığı mutfakta değildi. Onun yaratıcılığı kelimeleri asla ağzında gevelemeyip doğrudan söylemesinde ve hangi tarafta olduğunu bilmesinde idi. Kim Jong-un ve Donald Trump arasındaki zirvede ne ikram edeceği sorulduğunda Bourdain, "Baldıran otu[en zehirli bitkilerden biri]," dedi. David Duke'e şunları söyledi: "Dizinizi ya da başka elleri ve bacakları yeniden düzenlemekten mutlu olurdum." Kamboçya ziyareti sonrasında, "şu kancık, lafı kıvıran, ölüm saçan ciğeri beş para etmez" Henry Kissenger ile ilgili, "Çıplak elle onu öldüresiye dövmekten asla yılmazsınız," diye yazdı.
 
Gazetecilerinden böyle bir konuşma beklenmez, en azından "Parts Unknown" gibi gıpta ile seyredilen bir TV programını sürdürmeyi umuyorlarsa. Bu CNN dizisi Bourdain'e beş Emmy'sinden dördünü kazandırdı ve altmış bir yaşındaki şef ve yazar 7 Haziran'da kendini astığında on ikinci sezon için Fransa'da bir bölüm çekiyordu. 
 
Bourdain hakkındaki ölüm ilanları ve hatırat onun kim olduğunu es geçer. O ünlü bir aşçıdan daha fazlasıydı; mutfağın bir Hunter S. Thompson'uydu [ABD'li gazeteci ve yazar. Kendisi en çok 1972 yılındakı romanı Fear and Loathing in Las Vegas ile bilinmektedir. Aşırı derecede uyuşturucu ve alkol kullanmakta idi], serseri bir mutfak maceraperesti idi ya da bir tarafı Epikürcü[zevk ve sefa düşkünü], bir tarafı sokaktaki sıradan bir insandı. Bourdain basit bir gazeteciydi. Ve gazeteciler onun varlığını kabul etmezler çünkü gerçek gazeteciliğin ne olduğunun artık farkında değiller.  Bourdain, toplumların, kültürlerin, insanların, hikayelerin, duyguların bir derleyicisi idi. Yemek onun muhabirlik kalemi ve not defteriydi. 
 
GAZETECİ BOURDAIN
 
Bourdain, "Ben bir gazeteci değilim," diye iddia ettiğinde haklıydı. Günlük gözlemlerini niteliklere ve önemli kaynaklara boğmak zorunda değildi. Ancak onun yaklaşımı en iyi gazeteciliği temsil ediyordu. "Aslında yemekten daha politik bir şey yok. Kim yiyor, kim yemiyor," dedi. İnsanlarla birlikte otururdu ve sorardı, "Seni ne mutlu eder? Hayatın neye benziyor? Ne yemekten hoşlanırsın?" Ve "Çoğu zaman size yemekle alakası olmayan çoğu sıra dışı olan şeyler anlatacaklardır," diye yazdı.
 
Vox gibi bazı kuruluşlar Bourdain'in bir gazeteci olduğunu kavradılar. "O marjinalleştirilmiş toplulukların bir müttefiki idi ve güçlü liderlerin ikiyüzlülüğünü yüksek sesle açıkladı," diye yazdılar. Fakat onun haberciliğini onun yemek görüşüne bağlamada başarısız oldular. Bourdain gösterişli bir materyalistti. Yemeğin içerisinde var olduğu toplum dışında anlamsız olduğunu biliyordu. Fast food ne tamamen kötüydü ne de tamamen zararlıydı; her şey içerikle alakalıydı. 
 
Waffle House'a yapılan bourbon viski takviyeli bir ziyaret sırasında mücver, cevizli waffle, haşlanmış yumurta, domuz pirzolası ve bifteklerin "tadım deneyimi"ni sunduğunda Bourdain, "Abicim, bu French Laundry'dekinden[Thomas Keller'ın sahibi olduğu Napa, Kaliforniya'da Üç Michelin yıldızlı restoran] çok daha iyi," diye ilan etmişti. Popeye'de sıraya giren insanları anlamadıkları için Alice Waters gibi yemek polislerini parça parça etti. "Özellikle sağlıklı tavuk ya da organik tavuk ya da bilinçli yetiştirilen tavuk ve hatta iyi tavuk olduğu için değil, sıraya giriyorlar, çünkü üç b.ktan parça bir dolar doksan dokuz sent." Meksika sınırında iflas eden Chili's'i hayalinde canlandırdı. "Bu civarlarda Meksikalı sıkıntımız mı var? İyi yemek sıkıntısı mı var?" 
 
Bourdain, yeniden yaratma kapasitesine ve bıçaklardan daha keskin bir dile sahipti. Şef ve eroin bağımlısı olmaktan kurtulmaya, en çok satan yazara ve televizyonda hikaye anlatıcılığına doğru bir yol izledi. Önceleri Bourdain, "Quebec'te çiğ fok eti, gözleri ve her tarafı . . . İzlanda'da fermente köpek balığı . . . Saygon'da canlı kobra kalbi" tüketen mide düşmanı yemek tarzına karşı teslim oldu. Merak ve şaşkınlık, nezaket ve boks ile büyülendi. 
 
Kariyerini başlatan maço kasılma, "falso veren" yemekler, uyuşturucu, eroin ve "Umami Japonca'da . . . o burgerden bir ısırık için [küfür] . . . anlamına geliyor" gibi şakalara gelince sessizce çıkıp gitti. Bourdain'in cesedini bulan üç Michelin yıldızlı aşçı Eric Ripert ile ahbap fotoğrafları çektirdi ve Charleston'dan Tokyo'ya gastronomik aşırılıklara kapıldı, ancak Charles Kuralt ile Yolda gibi klasik gezi programlarının duygusallığından uzak durdu.
 
Bourdain, en son mirası, Parts Unknown ile ilgili, "Bazı programlar gündem odaklıdır," dedi. O gündem şimdi banal ve radikal idi: "Gündelik işler yapan sıradan insanları gösterin." Mekanlar izleyicilere onun politikası hakkında tüyo verdi. Bourdain Gazze, İran, Küba, Kongo, Vietnam, Namibya, Libya ve Kolombiya'yı ziyaret etti. ABD lokasyonlarında Batı Virginia, Montana ve Cleveland yer aldı. Neoliberal düşmanların ve neoliberal terkin yoklamasıydı. Bourdain Washington konsensüsüne karşı çıkmak için yemeği kullandı.
 
Kudüs'te Bourdain, 1967'den bu yana Batı Şeria'ya taşınan yarım milyon İsrailli yerleşimcinin, "çok az fark yaratıyor gibi görünüyor [olsa da], uluslararası hukuka karşı geldiklerine" işaret etti. Bethlehem'de, Bourdain İsrail duvarı ile ilgili, "Olduğundan başka bir şeymiş gibi hissettirmiyor. Bir hapishane," dedi. Gazze'de, Gazze Mutfağı kitabının yazarı olan  Laila El-Haddad, İsrail'in iki yemek aracılığıyla Gazze mutfağının çeşitliliğini göstermeden önce balıkçıları nasıl gözaltına aldığını ve nasıl onlara ateş açtığını anlatır.
 
İlk önce Bourdain, tavuk, pilav ve kızarmış sebzelerden oluşan güveç tenceresinin etrafında toplanmış bir aileye katılır. Daha sonra, El-Haddad'ten ayrı, yeni karpuz, domates, chili, zeytinyağı ve mayasız ekmekten oluşan erkeklere özgü ziyafetin tadına birlikte tek kaptan kaşıklayarak bakarlar. Monolitik meçhul düşmanlar olarak Gazzeli imajını yıkmanın görkemli bir yoludur. 
 
Kudüs bölümü için bir ödül kabuluünde Bourdain patladı. "bir halkı tasvirimizin nasıl bükülüp sığlaştırıldığının da sanırım bir ölçüsü var, tüm bu görüntüler çoğuna şok gibi geliyor. Dünya, Filistin halkına çok kötü şeyler çektirdi, hiçbiri onların en temel haklarını çalmaktan daha utanç verici olamaz. İnsanlar istatistik değildir. Tüm göstermeye çalıştığımız şey bu."
 
İnsanlık, Bourdain'in en iyi çalışmalarının içinden geçen bir akımdır. İnsanlar için dayanışma ve gerçek şefkat gösterdi ve Küba'daki gibi turist odaklı gelişmeden, Kongo'daki gibi sömürgecilikten ve Porto Riko'daki gibi vahşi kapitalizmden, acımasız hükümetlerden nefret etti.
 
Siyaseti sihirli bir şekilde ortaya çıkmadı ve Bourdain'i özselleştirmek bir hata olurdu. O ne ünlü bir aşçıydı ne de doğuştan bir yazardı. "Orta sınıfa özgü yeteneklerin gezgin bir şefi" olduğunu kabul etti. Bir yazar olarak zanaatını üzerinde çalıştı. Doksanlı yılların ortalarında ilk bıçakla yaralanmaları, "pelte gibi" ve "berbat, vıcık vıcık bir yahni çorbası" olarak aklından çıkmayan iki kapari vukuatıydı. 
 
Bir yorumcu onu "muhteşem yemek tasvirleri" için methetti ve şaşırıp kalmış görünüyordu. 2000 yılında yayınlanan çıkış yakaladığı New York City'de restoran endüstrisindeki uyuşturucu, seks ve çılgınlık anlatısı olan Mutfak Sırları kitabında Bourdain zamanı geçmiş domateslerin servis edildiğini ya da ekşi mayaya un eklenerek elde edilen başlangıç yemeklerinin çarpıcı, canlı ve parlak göründüğünü gösterir. Mutfak Sırları, Müfreze ve Yalancının Pokeri filmlerinin dahil olduğu birader gerçekçiliği(bro realism) tarzına aittir. Yemek pişirme, Wall Street ve savaş gibi erkek uğraşlarının karanlık tarafı hakkında uyarıcı öyküler olsa da, bu çalışmalar aksine heyecan arayıcıların bel altını büyüledi. 
 
Doksanlı yılların ortalarında New York City lokantalarında pişen birisi olarak, fiziksel yönden zorlu ama sıradan işler ve Bourdain'in aksiyon dolu anlatısı arasında çok az benzerlik buldum. Ancak, hiç şikayetsiz ağır işiten girişimci adına "sosla maskelenmiş yemek artıklarını" hazırladığı Rockefeller Center'in en tepesinde bir aşçı iken, yaptığı şeyi kaleme dökmesi takdire şayandır.
 
Binlerce dövmeli serseri şef onun simgesini aldı ama duyarlılıklarını değil. Politikası, şef olmaya can atanlara İspanyolca öğrenmelerini, "“Meksika, El Salvador, Ekvator ve Dominik Cumhuriyeti'nin farklı kültürlerini, tarihlerini ve coğrafyalarını” öğrenmelerini, onların yemeklerini yemelerini ve onlara saygı göstermelerini söylediğinde Mutfak Sırları'nda fokurduyordu. Yıllar sonra, Amerikalıların Meksika'nın kendisine değil ama Meksika işçilerine ve sevgi dolu Meksika yemek ve içeceklerine, "Meksika müziğine, Meksika plajlarına, Meksika mimarisine, iç mimarisine, Meksika filmlerine" dayalı ikiyüzlülükleriyle Amerikalıları yüzleştirdi. 
 
Bourdain, daha bir çocukken Vietnam Savaşı'nı protesto ederek ilk politik eğitimini aldı. Onun yazıları gazeteciler dahil yemek ve mutfak kültürü hakkında yazanları etkiledi. The Nasty Bits kitabında Bourdain, George Orwell'in hazırlayıcı aşçılarını, bulaşıkçılarını ve pis restoranlarını tanıttığı Paris ve Londra'da Beş Parasız'ının bir açığa çıkarma olduğunu söyledi - "Bu insanları tanıyorum!" 
 
Bourdain ayrıca, modernleşme geçen yüzyıl ortadan kaldırana dek sekiz yüz yıldan fazladır şehir merkezinde yaşayan büyük yiyecek hali Les Halles'deki sosyaliste dönmüş bir denetleyici işçi ve mahkumun göz alıcı hikayesi olan Emile Zola'nın Paris'in Göbeği'ne atıfta bulundu. Tesadüfen, Bourdain'in çöktü çökecek mutfak kariyeri, yıllarca çalıştığım gazeteye gitmek için önünden geçtiğim ama hiç bir zaman içeri girmediğim bir Manhattan biftekçisi olan Brasserie Les Halles'de zirveye ulaştı.
 
Bourdain'in politik dönüşümü Beyrut'a giden yolda gerçekleşti. 2006 yılında İsrail şehri bombalamadan önceki günlerde oraya indi. Dizinin o bölümü, bir anda düşen bir toplumun gerçek bir belgeseliydi.  Lübnanlı gazeteci Kim Ghattas, sonuç olarak, “Bourdain, ana haber programlarının yapamadığı yollarla ziyaret ettiği ülkelerin politika ve hikayelerini anlatmak için yemekle ilgili diyalogları kullanan yeni bir yaklaşım geliştirdi"ğini söyledi.
 
Bazıları Bourdain'in açığa vurucu hiç bir şey söylemediğini homurdanabilir. Bu doğrudur. Ancak o birkaç yüz her şeyi çok bilen solcuyla bir Facebook muhabbeti yapmıyordu. Bourdain milyonlara ulaştı. Ghattas, "Amerikalılar muhtemelen onun programlarını seyrederek ana haber bültenlerinden çok daha fazlasını dünya hakkında öğrendiler," der.
 
DİŞLİYİ KIRMA
 
Bourdain'in açıklama getirmek zorunda kaldığı tek hata "mankafa birader kültürünü[birbirine benzer şekilde parti yaparak zaman geçiren "geleneksel adamların adamlarının erkek alt kültürüdür]" onaylamaktı. #MeToo sonrasında maçoluğun "özellikle de kadınlara karşı iyi olmadığını" söyledi. Bourdain, aşçıların "cinsel organ hakkında konuşmak için yeni ve eğlenceli yollar bulmaya çalıştıkları bir kültürü göklere çıkaran başından sonuna Mutfak Sırları'nda bolca yer alan cinsiyetçiliği silemezdi. Ancak, detaylı cinsel taciz anlatıları yüzünden mahvedilen yüksek profilli restoran sahipleri Mario Batali ve Ken Friedman ile açıkça tüm bağlarını keserek restoran endüstrisindeki cinsiyetçiliğin aleyhinde konuştu. Açık sözlü ifadesini, Harvey Weinstein'ın cinsel tacizine uğramış olan kız arkadaşı, oyuncu ve yönetmen Asia Argento'ya atfetti.
 
Fakat bir kimse, dünyayı kavrayışında kadınların ne kadar önemli olduklarını onun televizyon çalışmalarında görür. Birçok ülkede Bourdain insanların evlerinde özenli ziyafetlerle ağırlandı. Kadınlar tandırda tavuk güveci, kızarmış balık tabakları ve pilav hazırlarken, "İran, değerli eşyalar gibi ailerden ailelere geçen gizli tariflerin ülkesidir," dedi. O, burnu büyük şefler tarafından hazırlanan 500 dolarlık tadım menülerini mideye indirmedi. Batı'da erkek egemen mutfak imparatorluğu modeli tarafından gasp edilen toplumsal ve kültürel yeniden üretimi yüklenen kadınları fark etti.
 
İran bölümü özellikle etkileyiciydi çünkü Bourdain ve ekibi bölümün çoğu zamanını yüzler, tebessümler, aileler, kahkahalar, çocuklar, piknikler ve dualar eşliğinde geçirdi. Amerikalılara, şaşırtıcı derecede zengin ve misafirperver bu kültürü bombalamaya, vurmaya ve aç bırakmaya istekli olup olmadıklarını soruyordu.
 
2006 Beyrut savaşı bölümünün finalinde yaklaşımı üzerinde derin düşüncelere daldı. "Yemek masasının muhteşem bir düzelteç olduğuna inanmaya başladım. "Dünyanın karşıt taraflarında bulunan insanlar her zaman oturup ve konuşup ve yemek yeyip içebilirlerdi ve dünyanın tüm problemlerini çözemeseler de, en azından ortak bir zemin için zaman bulabilirlerdi. Artık emin değilim." Neşeli bir dizi olmak anlamına gelen şey için Bourdain karanlığa gömüldü. "Belki de dünya hiç de böyle bir yer değil. Belki gerçek dünyada kameralar ve mutlu yemekler ve gezi programları olmadan herkes, iyi ve kötü hep birlikte aynı korkunç çarkın altında eziliyor. Umarım, gerçekten umarım ki, tüm bunlar hakkında yanılıyorumdur."
 
Bu çark son zamanlarda Bourdain'in aklına gelmiş olmalı. Ziyaret ettiği birçok yerde - Küba, Porto Riko, Gazze, İran, Libya, Lübnan - mevcut ABD rejimi altında durum daha da tehlikeli hale geldi. Fakat, umutsuzluğun Bourdain'in intiharına katkıda bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. "Hayatın iyi olduğunu" hiç bir zaman hissetmedi, Arjantin bölümünde itiraf etti. Bir havaalanında kötü bir hamburger kadar küçük bir şey onu “günlerce sürecek bir depresyon sarmalına” yollayabilirdi.
 
Bourdain geride bir insanlık mirası bıraktı: bir şeyi sıradan yiyecek olarak alma ve onu farklılıklar arasında bir neşe, anlama, bağlantı ve dayanışma aracına döndürme becerisi. Eğer korkunç çarkı kırmanın herhangi bir umudu varsa hayata geçirilmesi gereken bir derstir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
        (ÖZGÜRLÜK)

“ATAERKİ” ÜZERİNE[*]

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Aile içinde, erkek burjuvadır;

kadın proletarya rolünü oynar.”[1]

 

Ataerki” günümüzde daha çok kadın hareketi, özellikle de onun içinde yer alan farklı feminist akımlarca başvurulan, anahtar bir kavram. Kadınların hemen bütün toplumlarda şu ya da bu biçimde ezilmekte oluşuna, erkeklere göre ikincil konumda oluşuna gönderme yapmak üzere başvuruluyor. Farklı feminist yaklaşımlar onu farklı tarzlarda açıklamaya çalışsalar da, ataerki kavramının kadınlar üzerindeki eril tahakkümü tanımlamadığı, günümüzde genel kabul gören bir olgudur. Bu hâliyle diğer tahakküm ve sömürü biçimleriyle, örneğin sınıfsal sömürü ya da ırkçı/etnik tahakküm biçimleriyle zaman zaman, hatta çoğu zaman kesişse de, onlardan bağımsız olduğu ve farklı, bağımsız bir mücadeleyi gereksindiği düşünülür.

Bunu kabul ettiğimizde, feminizmin daha ortalarda olmadığı bir tarihte (politik bir eylem biçimi olarak feminizmin tarihi 19. yüzyıla dek uzanır) ezilenlerin, sömürülenlerin sömürücülerine karşı başkaldırılarında neden kadın-erkek eşitliğini de gündeme aldığını açıklamak, zorlaşır.

Öyle ya, kadınların erkekler tarafından baskı altında tutulmaları, sınıfsal sömürüden bağımsız bir durumsa, tarih boyunca neden efendilerine karşı ayaklanan köleler, serfler, ağalara ve krallara, sultanlara başkaldıran yoksul köylüler, patronlarına karşı direnişe geçen işçiler, kendilerini politik bir harekete dönüştürdüklerinde gündemlerine kadınların eşitliğini de eklesinler? Ezilenlerin, sömürülenlerin egemenlere karşı hareketlerinin hemen tümü, aynı zamanda (kendi dönemlerinde ufuklarının elverdiği ölçüde) kadınların eşitliğini de savunagelmişlerdir: isyanlarıyla Ortaçağ Batı Avrupası’nı sarsan Katharlar, Ortadoğu’nun “çapulcu ayaklanmaları”: Karmatîler, Mazdek, Anadolu’nun Şeyh Bedreddin’i, Almanya’da köylü ayaklanmalarının önderi Thomas Müntzer, 19. yüzyıl ütopik sosyalistleri: Owen, Fourrier… Karl Marx ile Friedrich Engels’in önderlik ettiği I. Enternasyonal…

Gerçek şu ki, kadınlar üzerindeki eril tahakkümü sınıfsal baskı ve sömürüden ayrı düşünmek, yanıltıcıdır. Nitekim, “Ataerki” kavramını 19. yüzyılda ifade eden Marksist yazarlar, bu kavramı emekçiler üzerindeki sınıfsal sömürü ve baskıyla kadınlar üzerindeki tahakkümün ortak kökenine dikkat çekiyorlardı.

Friedrich Engels, klasik Marksist yazının bu alandaki en önemli yapıtı sayılan Ailenin, Devletin Özel Mülkiyetin Kökeni (AÖMDK) başlıklı kitabında, toplumların sömürenler ve sömürülenler olarak bölünmesiyle erkeklerin kadınlar üzerindeki sistemli ve yapısal tahakkümünün ortak bir kökene dayandığına işaret eder. Engels’e göre büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesi ve tarımsal üretimde koşum hayvanı olarak kullanılması, yani sabanın icadı tarımsal üretimi büyük ölçüde arttırmış; bu da tarımcı toplumların hemen tüketemediği bir ürün fazlasına (artı-ürün) yol açmıştı. Toplumları sınıflara bölen, toplumun küçük bir kesitinin bu artı-ürünü temellük etmesiydi. Böylelikle, toplum üretici sınıfla üretim araçlarını ve dolayısıyla da üretimi denetleyen egemen sınıf(lar) olarak bölünmüştü. Toplumun sınıflara bölünmesi, hem egemen sınıf(lar)ın çıkarlarının koruyucusu olarak devletin, hem de sınıflı toplumun dayanağı olarak özel mülkiyetin aktarım aracı olan ailenin ortaya çıkmasına yol açacaktı. Aile kurumu, kadınların hem emek gücü (üreticiler) hem de cinsellik (gelecek kuşakların üretimi: yeniden üretim) açısından baskı ve kontrol altında tutulmasının aracıdır. Sınıflı toplum(lar) böylelikle hem siyasal hem de cinsel “iktidar”ın kaynağını oluşturmuştur.

Engels AÖMDK’ni 19. yüzyılda kaleme almıştı. Bu yapıt büyük ölçüde antropolojinin kurucularından ABD’li antropolog Lewis Henry Morgan’ın Eski Toplum başlıklı kitabındaki tezlerine dayanmaktaydı.

Bir bilim olarak antropoloji 20. yüzyıl boyunca Batı-dışı toplumlar üzerinde çok fazla gözlem biriktirme olanağı buldu. Bugün, kadınlar üzerindeki tahakkümün kökenleri ve siyasal iktidar ile cinsel (eril) iktidar arasındaki karmaşık ilişkiler konusunda fikir yürütebilecek zengin bir antropolojik literatür var elimizde. Bu literatür, sınıflara ayrışmamış, devleti olmayan, eşitlikçi avcı-toplayıcı topluluklarda kadınlarla erkeklerin (aralarında bir işbölümü olsa da) toplumsal konumlarının farklılaşmamış olduğunu gözler önüne sermekte. Bu tip toplumlarda kadınlar özerk davranabilmekte, kamusal işlerde karar alma süreçlerine katılmakta, kendi faaliyet alanlarını denetleyebilmekte ve cinsel kısıtlamalara tabi tutulmamaktadır.

Fransız Marksist antropolog Claude Meillassoux kadınların bu özerkliklerini küçük ölçekli tarımcılarda (hortikültüralist) yitirmeye başladıklarını gözlemler. Bunlar, üretim ve bölüşüm ilişkileri açısından eşitlikçi, ancak toplumsal statüleri açısından farklılaşmaya başlamış kabile toplumlarıdır. Göçer ya da yarı-göçer bir yaşam sürdüren avcı-toplayıcıların aksine, toprağa yerleşmişlerdir, geçimlerini büyük ölçüde tropikal

ormanlardan çalıları yakarak kazandıkları topraklarda çapa tarımı yaparak sağlamaktadırlar. Bu, daha istikrarlı bir toplumsal örgütlenişi gerektiren bir geçim tarzıdır. Bu nedenledir akrabalık ve/veya soy ilişkileri hortikültüralist toplumlarda önem kazanır: Hortikültüralist toplumlar, kolektif çabayla işleyip ürünleri devşirerek temellük ettikleri toprakla kalıcı ve istikrarlı ilişkiyi, ancak grup süregenliğini temin ederek güvence altına alabileceklerdir. Bunun için, saymaca ya da gerçek ortak bir atanın soyundan gelen akrabalar topluluğunun (soy grubu) mevcudiyeti gerekmektedir.

Bu toplumlarda işlenen topraklar, topluluğun “mülkü”dür, toprağa ve onun sağladığı yaşam kaynaklarına erişimin koşulu, topluluğa mensup olmaktır. Bir başka deyişle, hortikültüralist toplumlar da, özel mülkiyeti tanımayan, yani iktisaden eşitlikçi toplumlardır.

Ancak “eşitsizlik” tohumlarını içlerinde, bizatihi toplumsal örgütlenişlerinde barındırırlar. Ortak ata çevresinde kümelenmiş, dışevlilikçi akraba grupları, yani soy grubu önemlidir, çünkü kaynaklara (toprak, sürüler ve artı ürün) erişim ancak onları denetleyen soy (akraba) grubu aracılığıyla mümkündür. Soyun sürdürümü grubun kalıcılığı açısından önem taşıdığı ölçüde, soyun sürdürücüsü, yani grubun yeniden üreticisi kadınlar da önem kazanır; ancak bu, kadınlara ayrıcalık kazandıran değil, tam tersine, onların emeği ve cinselliği üzerindeki denetimi zorunlu kılan bir önemdir. Kadının doğuracağı çocuğun, gruba ait olması, yani soydanlık ilkesi aslîdir; bu nedenle kadınların cinsel faaliyetleri toplumsal ve ritüel bir denetim altında tutulmalıdır.

Bir yandan giderek karmaşık ve zamana yayılan bir süreç hâline gelen üretim ve dağıtımın örgütlenmesi, bir yandan da yandan kadınların başka gruplarla mübadelesi, bu tip toplumlarda idarî bir konumu gerektirmektedir. Grup mensupları arasında servet açısından bir farklılaşma olmadığı ölçüde, bu yetke pozisyonu, grubun yaşlılarına düşecektir; grubun özgün yerlileri, yaşayan ataları olan kıdemli erkeklere. Yaşlı erkekler, ya da tohum hâlindeki patriyarklar, üretim, depolama, bölüşüm ve kadınların mübadelesini de içeren yeniden üretim süreçlerini denetlerler. Bir başka deyişle, grubun iktisadî ve siyasal süreçlerinde otorite sahibidirler: ritüeller, mitoslar, din, büyü ve şiddet eylemleriyle desteklenen ve özellikle topluluğun gençleri, en çok da genç kadınları üzerinde uygulanan bir otorite… Ataerki’nin çekirdeği budur.

Topluluğun hem üretim hem de yeniden üretim/üreme süreçlerini denetleyen “eril ata” figürü Ön Asya’da biçimlenen ilk devletlerce devralınıp yasal ve ayinsel yaptırımlarla desteklenecektir.

Şu hâlde, kadınlar üzerindeki eril tahakkümle egemen/yönetici sınıfın üretici sınıf(lar) üzerindeki tahakkümünün tarihi, feministlerin görebildiğinden çok daha girift biçimde iç içedir. İktidar aynı anda hem üretimi (sömürüyü) güvence altına almak üzere emekçiler, hem de yeniden üretimi/üremeyi güvence altına almak üzere kadınlar üzerinde uygulanmaktadır. Bu nedenledir ki aynı anda hem sınıfsal, hem de erildir.

Bu da emekçilerin sınıfsal baskı ve sömürüden kurtuluş mücadelesini, kadınların eril tahakkümden kurtuluş mücadelesiyle feministlerin görmek istediğinden çok daha fazla iç içe kılmaktadır.

 

19 Haziran 2018 17:44:02, İstanbul.

 

N O T L A R [*] Evrensel Gazetesi Ekmek ve Gül Eki, 7 Temmuz 2018…

[1] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1967.

 SİBEL ÖZBUDUN

  (ÖZGÜRLÜK)

1 MAYIS'TA ALANLARA!

Yaşadığımız zamanlar mutlu zamanlar değil. Gerçi gözyaşlarımızın eksik olmadığı zamanlar oldu mu ki? Acılar, işkenceler, toplu katliamlar, yargısız infazlar, cinayetler ve ortadan kaybetmeler ile geçen onlarca seneler. Düşünebiliyor musunuz bu kadar tehdide rağmen hala vazgeçmedik. Günümüzde delice bir hızla yükselen ulusal gerilimlere, gerici milliyetçi söylemlere, ırkçı kışkırtmalara, militarist baskılara, despotlara, diktatörlere, faşistlere, korkutmalara, sindirmelere, şantaja, komploya ve de ezilenlerin gittikçe artan bir sayıda aşırı milliyetçi ve dinci duygular tuzağına düşerek devrimci demokratik mücadeleden uzaklaşmasına rağmen hala yılmadık. Neden mi? Çünkü bizler umudumuzu hiçbir zaman kaybetmedik! Çünkü bizler sosyalizme olan bağlılığımızı hiçbir zaman yitirmedik! Çünkü bizler düşüncelerimizin metalaştırılmasına ve paranın tahakkümüne ve bizi ele geçirmesine karşı çıktık. Çünkü bizler biliyoruz ki özgürlük, adalet, eşitlik ve sevgi paylaştıkça güzel. Çünkü bizler "Yeryüzünü vatan, tüm insanlığı millet" yapmaya ant içtik!

 

İşte sırf bu yüzden yarın, 1 Mayıs'ta meydanlardayız!

 

1 MAYIS İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI

DEVRİMİN ŞANLI YOLUNDA İLERLEYENLERİN BAYRAMI

Özgür  Devrim

(ÖZGÜRLÜK)

Unutturulamayanlar Paris Komünü ve Fatsa

Ezen ve ezilenler arasındaki mücadelenin tarihi, buhar gücünün keşfedilip manifaktür sanayisinde kullanılmaya başlanması, 1848 Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi sonrasında, artık iyice belirginleşen iki sınıfın; burjuva sınıfı ve proletarya sınıfının keskin çatışmalarına sahne olmuştur. Kapitalist ekonominin doğası gereği her bunalıma girdiği dönem sonrasında, bu çatışmalar kimi zaman örgütlü sosyalist işçi ayaklanmaları ya da örgütsüz, maddi koşulların olgunlaştırdığı, kendiliğinden ortaya çıkan demokratik halk hareketleri olarak meydana gelmiştir. Ezilenlerin yoksulluğunun ve yoksunluğunun devrimci çığlıkları, ekonomik bunalımın ve emperyalist ülkeler arasındaki pazar paylaşımı savaşının yaşandığı buhran dönemlerinde isyana dönüşmüş ve bu ilk devrimci ayaklanmalar, sonunda yenilgi ile noktalanmış olsalar da devrimci mücadele tarihinin ilk mücadele örneklerini teşkil etmişler ve de egemen sınıf olan burjuvaziye ve onun egemenliğindeki oligarşik devlet yapılanmasına karşı verilen devrimci mücadelede gelecek sosyalist nesillerin mücadelesinin cüretini oluşturmuşlardır.
Bu cüretin ilk örnekleri dünyada Paris Komünü, ülkemizde ise Fatsa’dır. Her ikisi de devrimci demokratik halk hareketleridir. Ve her ikisi de belli süreliğine olsa da yönetimin halk tarafından devralındığı, özünde sosyalist özellikler taşımasa da herhangi bir sosyalist teoriye dayanmasa da işçinin, köylünün kısacası halkın gerçekleştirdiği ve yönetimi kısa süreliğine ele geçirdiği örneklerdir. Örgütlenmesini ve de liderliğini halkın yaptığı başkaldırılardır. Kendi liderlerini, kendi kahramanlarını ve kendi şehitlerini kendi içinden yaratan devrimci kabarışlardır. Ve her iki hareketin de tek istekleri vardı: Sonsuz özgürlük ve sonsuz eşitlik.
Paris Komünü ve Fatsa yaşasaydı izleyeceği güzergâh belliydi. İçinde taşıdığı devrimci özellikler ve dayandığı sınıf itibariyle, sosyalizm güzergâhıydı.
Paris ve Fatsa devrimci mücadelemizin parıldayan şiarlarıdırlar. Gerçi sosyalizmin üzerine ölü toprağı serildiği ve sosyalist olmanın, olabilmenin gün geçtikçe zorlaştığı bir zaman ve mekânda, geçmiş zaman ve mekânın devrimci kabarışını yaşamış ve o mekân ve zamanın, şimdi de eleştirisini yapan ama o zaman ve mekânın bütün kliklerini üzerinde taşıyan ve bu kliklerden kurtulamayıp, aydın egosunun kurbanı olan sosyalist aydınların çoğunun, şimdi de bir kere dahi olsun değinmedikleri ve anmadıkları iki olaydır: Paris Komünü ve Fatsa.
“Paris proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizliği karşısında kamu işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin gelip çattığını anlamış bulunuyorlar. Anladılar ki, devlet iktidarını ele geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve mutlak haklarıdır.”(Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi Bildirisi 18 Mart 1871)
Paris Komünü, 18 Mart’ta başlayıp 28 Mayıs’ta son bulan, Paris proleterlerinin nefret edilen hükümete karşı ayaklanıp yönetimi ele geçirdikleri ve Paris ezilenlerinin 72 günlüğüne de olsa tarihe yazdıkları destandır.
Fransa 1870 yılında Prusya’ya savaş açtı ve 1871 yılında yenildi. Kasım 1870’te Paris Prusya tarafından kuşatma altına alındı. Kapitalist ekonominin yarattığı ve gittikçe derinleşen, zengin ve yoksul arasındaki eşitsizlik uçurumunun yarattığı hoşnutsuzluğa yiyecek stoklarının tükenmeye başlaması ve Prusya bombardımanı eklenince, emekçi kitleler ilerici ve devrimci düşüncelere açık hale gelmişlerdi. Bu arada belirtmek gerekir ki, Paris Komünü sınıf savaşımı sonucunda ulaşılacak proletarya diktatörlüğüne giden yolun koşullarının olgunlaştırdığı ya da bu koşulların olgunlaştığı bir ayaklanma değildi. Yalnızca burjuvazinin ulusal sorun konusunda gösterdiği beceriksizliğin ve ihanetin fitilini ateşlediği ezilmiş bir halkın işçisiyle, memuruyla, askeriyle egemenlere karşı kazandığı demokratik devrimci halk hareketiydi.
Parisliler Prusyalıların zaferini kabul etmeyeceklerdi. Onbinlerce Parisli Ulusal Muhafızlar adı verilen silahlı birliğin üyesiydi ve Ulusal Muhafızlar Prusyalıların şehre girişini engellemeye karar verdi.
Şehirde kalan toplar ele geçirilerek şehrin işçi semtlerine nakledildi. Fransız hükümetinin başbakanı Thiers, işçilerin silahlandırılarak, Prusyalıların şehirden püskürtülebileceğini fark etmişti. Prusyalılar kısa bir süreliğine şehre girdiler ve şehri olaysız terk ettiler. Paris savaş tazminatı ödeninceye kadar kuşatma altında kaldı. Fakat Thiers’in fark edemediği silahlı devrimci işçilerin neler yapabileceğiydi. 18 Mart’ta Thiers düzenli birliklerine topları ele geçirmeleri emrini verdi. Montmarte’deki birlikler halka ateş açma emrini reddederek Ulusal Muhafızlara katıldılar. Diğer ordu birlikleri de yerel direnişçilere katildi. Ayaklanma o kadar çabuk yayıldı ki, Paris’teki bütün yöneticiler, polis, asker, uzman ve varlıklılar Paris’i kaçarak terk ettiler. Thiers Versailles’e kaçtı. Böylece Paris’in yönetimi Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin eline geçti.
26 Mart’ta 227.000 Parisli oy kullanmaya gitti ve 28 Mart’ta komün ilan edildi.
Komün sosyalist bir komün değildi. Sınıf çatışmasının keskinleştiği, proletarya diktatörlüğü koşullarının olgunlaştığı bir ortamın ürünü de değildi. Ama bir ilkti, başlangıçtı. Komün görevde kaldığı kısa dönem içerisinde, kuşatma süresince kiraları azalttı ve zamanı gelen borçların ödenmesini üç yıllığına erteledi. İşsizlerin değişimini düzenledi, fırıncıların geceleri çalışmasını yasakladı, çalışmayan fabrikaları tekrar faaliyete geçirmek için sendikalara ve işçi kooperatiflerine verdi. Fabrikaların yakınında gündüz kreşleri kuruldu ve özellikle de kadınların eğitimi başta olmak üzere eğitim konusunda pek çok şey yapıldı.
Thiers 2 Nisan’da birliklerine saldırma emri verdi. 21 Mayıs’ta Paris’e girdi. Ve halka şöyle denildi: “Ne yaparsanız yapın, yok edileceksiniz! Ellerinizde silahlarla ele geçerseniz, ölüm! Onları kullanırsanız, ölüm! Affedilmeyi dilerseniz, ölüm! Ne tarafa dönerseniz dönün, sağa, sola, ileri, geri, ölüm! Sizler sadece yasadışı değilsiniz, sizler insanlık dışısınız. Ne yaşınız, ne cinsiyetiniz sizi kurtarabilir. Öleceksiniz, ama önce eşinizin, kız kardeşinizin, annenizin, oğul ve kızlarınızın ve hatta kundaktaki bebelerinizin can çekişmesini göreceksiniz! Gözlerinizin önünde yaralanmış birisi ambulanstan çıkarılacak ve süngülerle delik deşik edilecek. Kırık bacağı ya da kanayan koluyla yerlerde sürüklenecek; acı çeken, inleyen bir süprüntü yığını gibi bir hendeğin içine fırlatılacak. Ölüm! Ölüm! Ölüm!”
28 Mayıs’ta Komün tamamen sona erdi. Komünün sonunda, Kanlı Hafta boyunca sonradan idam edilenlerle birlikte ölü sayısı 50.000’i bulmaktadır. Binlerce Parisli tutuklandı ve sürüldü. Paris sonraki beş yıl boyunca sıkıyönetimle yönetildi.
Paris Komünü, bir ilk olarak devrimci proleter diktatörlüğe geçiş mücadelesinin bayrağını yükseltti. Ve gelecek devrimlerin ışığını yaktı. O yanan devrim ışıklarından bir tanesi de Türkiye’de gerçekleşti. Devrimci demokratik halk hareketi. FATSA.
70’li yıllar Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine göbekten bağlandığı, emekçi kesimlerin günden güne ezildiği ve öğrenci hareketlerinin, grevlerin, devrimci başkaldırıların yaşandığı; buna karşılık emperyalizmin ülkedeki işbirlikçisi hükümetlerin, oligarşinin, faşizmi sınır tanımadan uyguladığı, devrimcileri ve emekçileri katlettiği, halka korku salıp, halkı birbirine düşürdüğü, ülkenin bir iç savaşa sürüklendiği yıllardı. Birçok ilde katliamlar yaşanıyordu. Malatya, Maraş, Sivas, Çorum. Bu illerde yaşayan halklar yıllarca kardeşçe bir arada yaşamalarına rağmen faşist tertipler sonucunda birbirine düşürülüyor; Alevi-Sünni çatışmasına kurban ediliyorlardı. Çorum’da da  Alevi-Sünni halk bir arada yaşıyordu. 1980 yılı Haziran’ında ülkücü faşistler tarafından başlatılan olaylar, Temmuz’a gelindiğinde katliama dönüşecek ve Çorum yakılıp yıkılacaktı.
Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ise büyük bir pişkinlikle “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın!”diyecekti. Belli ki Fatsa için katliam emri verilmişti; “nokta operasyonu” için düğmeye basılmıştı.
Fatsa Karadeniz’in şirin bir kıyı kasabasıdır. Halk geçimini fındıkçılıktan ve denizden sağlamaktadır. 1970’li yıllarda devrimci sosyalist üniversiteli gençlerin sık sık ziyaret ettiği ve köylüyü bilinçlendirdiği bir yerdir Fatsa. 30 Mart 1972’de Tokat’ın Kızıldere köyünde öldürülen devrimcilerden Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz’ın kasabasıdır Fatsa.
1980’e gelmenin eşiğinde Türkiye’nin birçok kasabasında olduğu gibi, geçimini tarımdan sağlayan halk, tüccarların ve tefecilerin eline düşüp yoksulluğun pençesinde kıvranmaktaydı. Bu tabloya bir de karaborsa ve faşist saldırılar eklenince nefes alınamaz bir ortam oluşmuştu. Devrimci Fatsa halkı bu gidişata 14 Ekim 1979 tarihinde yapılan belediye başkanlığı seçimleriyle son verdi. Halkın içinden çıkan emekçi, devrimci bağımsız aday Fikri Sönmez 3096 oyla belediye başkanı seçildi. Böylece Fatsa’da halkın yönetime katıldığı, demokratik devrimci bir idare şekli ortaya çıktı. Kısa dönemde büyük işler başarıldı. İlk iş olarak mahallelerden Halk Komiteleri’nin seçimi yapıldı. Böylece halk yerel yönetimin öznesi haline geldi. Halk Komiteleri’nin seçimi o mahallede oturan kadın erkek isteyen herkesin katılımıyla demokratik bir biçimde gerçekleşiyordu.
Halk komitelerinin görevi esas olarak o mahallede yapılan toplantıda kararlaştırılan belediye hizmetlerini yürütmek; halkın ihtiyaçlarını rayiç fiyatlarla-karaborsa fiyatına karşı- karşılamak, mahallenin yol, su, elektrik, kanalizasyon gibi sorunlarını çözmekti. Halkın yönetime tam katılımının gerçekleştiği kolektif bir yönetim ortaya çıkmıştı. Fakat yapılan işler sadece belediye hizmetlerini kapsamıyordu. İlk önce “Çamura Son Kampanyası” düzenlendi. Tam bir imece usulüyle çalışan halk; işçisi, memuru, köylüsü, öğretmeni, genci, yaşlısıyla Fatsa’yı çok kısa bir sürede çamurdan kurtardılar. Daha sonra Karaborsayla Mücadele başladı. Karaborsa mal depolarının yerleri halka önceden haber verilerek teşhir ediliyor ve halka rayiç bedelden mal satılıyordu. Toplanan para ise karaborsa yapan tüccara verilmiyordu. Yapılan hizmetler bununla sınırlı kalmıyordu. Halk Kültür Şenliği düzenlendi. Belediyenin bütçeden ayırdığı ödenekle 8 Nisan 1980’de “Fatsa Kültür Şenliği” başladı. Şenliğe birçok tanınmış yazar, sanatçı, gazeteci ve bilim adamı katıldı. 19 bin nüfuslu Fatsa’da, şenliğe katılanların sayısı 40 bine ulaşmıştı. Adeta toplumsal ve kültürel bir devrim yaşanıyordu. Halk Korosuyla, Çocuk Korosuyla, Tiyatrosuyla. Şenliğe katılanlardan:
Tuğrul Eryılmaz: “Avrupa’da bir kıyı kenti sanabilirdiniz Fatsa’yı. Beni etkileyen şu: O zaman 30 yaşımı geçmiştim, çocuk değildim. Hiç öyle bir harekete katıldığımı hatırlamıyorum.”
Ahmet Akabay: 7’den 70’e, çocuğundan, başı sarıklısından, sakallısından, normal bildiğin medeni görüşlü insanlara kadar, herkesin ağzında bir Terzi Fikri ve bir coşku; sokaklar, gece 12’lere 1’lere kadar çok ciddi bir festival var ve herkes bayram yapıyor.”
Pertev Aksakal: “Fatsa’da o gün sokakta gezen şunu görüyordu: Herkesin yüzü gülüyor. Bir güler yüzlülük var; bir güven var; bir dayanışma var; bir paylaşma var. Çorum Türkiye’nin karanlık yüzünü; Fatsa aydınlık yüzünü gösteriyordu. Anti-faşist mücadelede yer alanlar için Fatsa bir kurtuluş, nereye gideceğimizi gösteren bir aynaydı. Kendisini görüyordu orada.”
Yazgülü Aldoğan: “Giderken neyle karşılaşacağimızı bilmiyorduk. Merak ediyorduk açıkçası. Müthiş bir huzur iklimi vardı. Asayişlik bir sorun yoktu. Tam tersine gece şenlikler bittiği zaman mesela biz, bir toplantıdan çıkıp deniz kenarında oturup bir şeyler yiyip içiyorduk, tekrar otelimize dönüyorduk. Gecenin 1’inde 2’sinde kentin içinde dolaşıyor ve en ufak rahatsızlık ve korku duymuyorduk.
Bütün o kasabanın hareketiydi. Genç, erkek, kadın, çoluk çocuk hepsinin içinde olduğu bir hareketti. Bu kadar topyekun halkın katıldığı bir hareket ben bir daha görmedim.”
Nasıl ki Paris Komünü dünyayı sarstıysa, Fatsa da Türkiye’yi sarstı. Fatsa halkın gerçekleştirdiği demokratik halk devrimiydi ve yerleşik düzene, oligarşiye tersti. Emperyalist güçlerin istediği Türkiye’de sadece onların yararına olacak iç çelişkilerin olması, olgunlaşması, olgunlaştırılmasıdır. Bunun haricinde vuku bulacak devrimci iç çelişkiler, onların Türkiye’yi kendilerine amade bir pazar olarak sömürebilmelerinin önünde engel teşkil eder. Devrimci ve sosyalist hareketlerin engellenmesi adına içerdeki işbirlikçilerle birlikte kapitalist uygun ortamın yaratılması adına her türlü tedbir alınır ve uygulamaların şiddeti ve acımasızlığı bir önem arz etmez. Faşizm aleni olarak uygulamaya konur; Fatsa’da olduğu gibi. Devlet, oligarşi, emperyalizm, Süleyman Demirel’iyle, Reşat Akkaya’sıyla, Halit Cengiz’iyle, ordusuyla, topuyla, tankıyla, maskeli faşist ülkücüsüyle Fatsa’nın üzerinden geçer; eşitliğe, özgürlüğe, kardeşliğe, insanca yaşamaya ait ne varsa yakar yıkar, mezara, karanlığa gömmek ister. Fakat unuttuğu bir şey vardır. Beden ölse de ruh bir yerlerde kalpten kalbe, nesilden nesile dolaşıyor. Unutulmuyor! Unutturulamıyor!
“YAŞASIN PARİS KOMÜNÜ!”, “FATSA, ÇELTEK, TARİŞ. ZAFERE KADAR DİRENİŞ!“
       ÖZGÜR DEVRiM
 (ÖZGÜRLÜK)

Alibaba ve Amazon: Burjuvazi'nin Yaratıcı Potansiyeli Harcandı

Leroy James
11 Nisan 2018
 
(Ç.N.: Burjuva sınıfı dünyanın içine düştüğü krizin yapısal ve bunun kendi medeniyet krizi olduğunun farkında. Bir yandan Dünya Sol'unun dikkatlerini aşırı sağcı ve gerici milliyetçi diktatörler üzerinde yoğunlaştırırken, diğer taraftan kendi sınıfını kurtaracak yeni bir evrimleşmenin arifesinde dev konglomeralara dönüşen şirketleri devletleştiriyor. Liberalizm ve sosyalizmin gün geçtikçe kan kaybettiği günümüzde rüzgarlar tekrardan devletçilikten-korumacılıktan yana esiyor... Ancak bu sefer ulus-devletlerden değil şirket-devletlerden yana...İşçi sınıfı bu tehlikenin farkına varamaz ise filmlerde görmeye alışkın olduğumuz distopya muhtemelen gerçeklik kazanacak!)
Sadece işçi sınıfı, insan ihtiyaçlarına ve dayanışmaya dayalı küresel olarak birbirine bağlı bir üretim, dağıtım ve değiş tokuş ağı kurabilir.
 
İki mega e-ticaret şirketi, Alibaba ve Amazon, yeni nesil ticaret ve lojistik kontrolü üzerinde hızla tekel kuruyorlar. Alibaba Yönetim Kurulu Başkanı Jack Ma, geçtiğimiz günlerde şirketinin “ticaret alanları, pazarlar, ödemeler, lojistik, bulut bilişim, büyük veri ve diğer birçok alanı içeren ticaretin geleceği için temel dijital ve fiziki altyapıyı oluşturmaya çalıştığını," açıkladı. Artık dünyanın en zengin kişisi Jeff Bezos'un yönettiği Amazon, benzeri bir vizyonu takip ediyor. E-ticaret ve lojistik gerçek toplumsal bir ihtiyacı yerine getiriyor ve bu gelecek nesil altyapı inşa edilmek zorundadır. Ancak Ma ve Bezos'un vaatlerine rağmen, diğer kapitalistler gibi onlar da bu görevi tamamlama becerilerinde sistematik olarak sınırlı kalıyorlar.
 
Sosyalist bir gelecek, malları ve hizmetleri verimli bir şekilde taşımak ve sunmak için dünyayı birbirine bağlayan geniş bir ağ gerektirecektir. Ev eşyalarına, ilaç ve gündelik ihtiyaçlara insanlar, altyapı bunu desteklemek için oluşturulursa, her yerde ulaşabilirler. Kapitalizm, dünyadaki insan çoğunluğunu yoksullaştırma üzerine kurulmuştur ve bu altyapıyı karlı biçimde geliştirmek için gerekli olan orta-gelirli küresel tüketici tabanını sihirle şapkadan çıkartamaz. Bununla birlikte, rasyonel bir ekonomik plan olmaksızın, bu süreç sınırlı ve deforme bir şekilde gelişecektir. Yeni tekelci şirketler bu planlamayı sağlamak ve bu yönde adım atmak için çabalarken, e-ticaret ve lojistik "eskinin yeniyi nasıl doğurduğunun" bir başka örneğini sunuyor -ve bu ağları ele geçirmek ve gelişimlerini kendileri için en olası olana yöneltmek işçi sınıfına bağlıdır. 
 
Şu anda yarım trilyon doların üzerinde bir değere sahip olan bir Çin konglomerası olan Alibaba, 1999'da Jack Ma tarafından kuruldu ve 2017 yılına gelindiğinde 23.82 milyar dolar gelir elde etti. Forbes Alibaba'yı, "ayda 550 milyon aktif mobil kullanıcısı olan, cüce Amazon ve eBay ve en son yıldan yıla yüzde 99 büyüdüğü bildirilen Alibaba Cloud denilen bir bulut-hizmetleri şirketi" alıntılarını yaparak "Genişleyen Bir Ekosistem İddiası" olarak tanımladı. Amazon benzer bir yer kaplıyor ve fiziksel olarak nakliye ve lojistik dünyasına damga vurmak istiyor.
Şimdiye kadar iki şirket de aynı pazarlarda yarışmaktan kaçındılar ve kendi ülkelerindeki hakim pozisyonlarının keyfini sürüyorlar. 2017'de Amazon, ABD'deki tüm e-ticaret satışlarının yüzde 44'ünü ya da toplam parakende satışların yüzde 4'ünü gerçekleştirdiğini açıklarken, Alibaba online alışveriş platformu Çin'in online dolar alışverişlerinin yüzde 56'sını oluşturuyor. Ancak, Amazon'un 5 milyar dolar yatırım yaptığı ve Alibaba'nın, bir Hint e-ticaret şirketi olan Patym'e yarım milyar dolar yatırım yaptığı Hindistan da dahil olmak üzere yeni pazarlara girmeye devam ettikçe, şirketler birbirleriyle rekabet edecekler. Yarış, hem Amazon hem de Alibaba'nın internet altyapısına yoğun olarak yatırım yaptığı dijital ortama yayılıyor. Amazon Web Services (AWS) şu anda bu alana hakim, ancak Alibaba, 2019 yılına kadar kendi bulut bilişim çözümüyle AWS pazar payını aşmayı hedefliyor. 
 
Çin emperyalizminin sermayenin ihracatına yönelik yoğunlaşmasının bir parçası olarak, Jack Ma, firmasının vizyonunu, Avrasya'nın "altyapı boşluğunu" kapatmayı ve aynı zamanda Çin hakimiyetini temin etmeyi tasarlayan projelerdeki bir yatırım programı gibi bir Marshall Planı olan Xi Jinping'in "Kemer ve Yol Girişimi" ile açıkça uyumlu hale getiriyor. 
 
Ma, “ürünlerimizi sadece Kemer ve Yol ülkelerine satmak ya da ucuz emek ve ham maddeleri ithal etmek yerine, iş yaratmak ve denizaşırı ekonomileri teşvik etmek ve insanların geçim koşullarını iyileştirmek istiyoruz," diye belirterek, Çin'in uluslararası kalkınmaya olan yaklaşımının daha önceki Batı liderliğindeki küreselleşme yaklaşımlarından daha adil sonuçlar doğuracağını iddia etti. Ancak, işçi sınıfı tarafından bu proje üzerinde demokratik kontrol olmaksızın, sonucun farklı olmasını beklemek için bir sebep yoktur. Kapitalizm ve emperyalizm kar peşinde işçi sınıfı sömürüsüne dayanır, sermaye ister ABD'den gelsin ister Çin'den isterse başka bir yerden.
Kapitalist bir e-ticaret firması için daha önce kullanılmayan bir pazara yoğun bir şekilde girebilmek için, o ülkede, satılmakta olan malları satın almak için harcanabilir gelire sahip olan, yani “orta sınıf” olarak adlandırılan büyük bir kesimin olması gerekir. Ancak kapitalizmin küresel iş bölümü, yoksul ülkelerde işçi sınıfının büyümesi engellenmiş gelirleri şeklinde, buna bir sınır getirmektedir. Hindistan'daki "orta sınıf" ülke nüfusuna oranla çok küçüktür ve büyümemektedir ve burjuva basın, bu kesim tarafından yapılan tüketim harcamalarına karları sürdürmek için güvenilemeyeceği konusunda kapitalistleri uyarmıştır. Ayrıca Afrika'da kapitalist gelişme, sınırlı satın alma gücüyle çok küçük bir orta sınıfın oluşmasına yol açmıştır.
 
Kapitalizm'in işçilerin pahasına insafsızca kar peşinde koşması özellikle zengin ülkelerde dünya ekonomisini bir süreliğine büyütebilir. Gelecek nesil ticaret ve lojistik eski sömürgecilik dünyasını bünyesinde toplamanın yolunu arıyor ancak kapitalizmin kriz çağında bu bölgelerden büyük karlar elde etme imkanının zamanı geçti - Jack Ma ve Jeff Bezos, ileriye doğru yol gösteremezler. Zengin ülkelerde daha yaygın olan daha iyi ücretli işçiler üzerine kurulu bir altyapı geliştirme modeli, yoksul ülkeleri sürekli olarak yoksul ve borçlu tutan bir sistemde sert engellerle karşı karşıyadır. Sadece dünya işçi sınıfının müdahalesi, sömürü ve baskıya değil, dayanışma ve insani ihtiyaçlara dayanan, küresel olarak bağlantılı bir üretim, dağıtım ve değiş tokuş ağı potansiyelini gerçekleştirebilir.
 
*www.socialistrevolution.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir. 
 (ÖZGÜRLÜK)

FACEBOOK SAYFAMIZ