Özgürlük

Hesap Veren Kapitalizm mi yoksa Demokratik Sosyalizm mi?

 

 

STEPHEN MAHER

 

Ç.N.: ( ABD'de ve İngiltere'de yükselişe geçen bu akıma sıklıkla değinme sebebimiz, aşırı ve gerici sağın tırmandığı ve nedeni henüz teorik olarak tam manasıyla açıklanamayan en çok ezilen toplumun en alttakilerinin kendilerini en çok ezenleri iktidara taşıdığı pek çok ülkede ve günümüzde tüm bu olumsuzluklara rağmen gericilik karşında yılmadan ve umutsuzluğa düşmeden sosyalistlerin yeni bir şeyler yaratma ve bulma çabasını göstermek isteyişimizdir. Ve böyle bir yaratıcılığın neden bizim ülkemizin muhalif toplumsal kesimi içinde kendi koşullarımıza özgü şekilde yeşer(e)mediğine isyan edişimizdir! Bizler kendimize özgü teoriler ortaya koymakta ve teorisyenler çıkarmakta bu kadar aciz bir toplum muyuz? Kesinlikle değiliz. Hatamız belki de yaptığımız toplumsal analizlerin kendisinin önümüzde bir engel teşkil etmesidir. Toplumsal yenilgilerimizi ya da işçilerin "bilinçsizliğini" ya da toplumsal gelişimin önündeki tüm engelleri din, milliyetçilik ya da klasik sınıf mücadelesi perspektifinden değerlendirmeye eğilimli olmamızdır belki de aşamadığımız engel...Aslında, yaratıcılığımızın önündeki en büyük engel kendimiz olamaz mıyız? Sahip olduğumuz konumların ya da statülerin toplumun diğer kesimlerine tepeden bakma hakkını bize verdiğini sanmamız olabilir mi?... Belki de en büyük engel, toplum içinde kendimizi konumlandırışımızdır. Kendimizi takip edilmesi gereken, haklarını savunduklarımızı bizleri takip etmesi gerekenler olarak görmemizdir belki de yaratıcılığımızın önündeki en büyük sorun... Oysa ne takip edilmesi gerekenler olmalı ne de takip etmesi gerekenler... Sahip olduğumuz potansiyeli ortaya çıkarmamızın yolu toplumdan değil, ilk önce kendimizden; değişimi sadece başkalarına salık vermekten değil, ilk önce kendimizi değiştirmekten geçiyor... Sınıfsız "yeryüzünün vatan, insanlığın millet" olduğu bir dünya adına...)

 

Sermayenin mantığına meydan okumalıyız. Elizabeth Warren’ın Hesap Veren Kapitalizm Yasası yalnızca onu daha da güçlendiri

 

Elizabeth Warren, Boston'daki bir kampanya etkinliğinde. Jacqueline / Flickr

 

 

Elizabeth Warren’ın “Hesap Veren Kapitalizm Yasası”, Yeni Düzen'den bu yana ekonomik gücün en radikal değişimini vaat ediyor. Kampanya finansmanı düzenlemeleri, finansın yükselişine eşlik ettiği varsayılan şirket "kısa vadeciliğini" [kısaca finansal piyasaların serbestleşmesi, global boyutta birbirine eklenmesi vb.] sınırlama girişimi ve sadece hissedarlardan ziyade "kamu yararı"na hizmet eden şirket gereksinimi de dahil olmak üzere dört temel bileşenden oluşuyor. Ancak, en önemli şey, çalışanların şirket yönetim kurullarının seçiminde genişletilmiş bir rol oynamasıdır. Seth Ackerman'ın sol kesime yönelik "Elizabeth Warren'ı ciddi ciddi değil, abartmasız dikkate alın" çağrısında tartıştığı gibi, Yasa bazı açılardan ekonominin daha büyük demokratik kontrolüne doğru atılmış bir adım olacaktır.

 

Yine de Warren'ın gururlu "ben bir kapitalistim" ilanını bir kenara bıraksak bile, tasarıya şüpheyle yaklaşmanın birçok nedeni var. Gerçekten de, kısmen Alman sosyal demokrat modeline göre biçimlendirilmesi göz önünde bulundurulduğunda, işçilerin ücret kısıntılarını giderek kabullenmeye zorlandıkları dünyanın en acımasız neoliberal rejimlerinden birinin olduğu bu ülkede yaşadıkları deneyimlerin kendisi bir uyarı işlevini görmektedir. Warren’ın önerisinin sınırlarını açık bir şekilde anlamak, ABD’de mevcut “demokratik sosyalist” yükselişin merkezinde olması gereken ekonomik ve politik demokrasi vizyonunun oluşturulmasında yardımcı olabilir. Bugün ulaşılamaz olsa bile, Warren'ın vizyonu demokratik sosyalistlerin uğruna mücadele ettiği midir?

 

ABD Kongresi, işçi sınıfı hareketliliği ve güç dengelerinde büyük bir değişim olmaksızın Warren'ın tasarısını asla yürürlüğe sokamaz. Bundan başka, şirket yönetimi etrafındaki en önemli teklifler, işçilere yetki vermeye değil, aksine finansal olmayan kurumsal üst yönetime yöneliktir. Aslında, tasarı "finans" ve "reel ekonomi" arasındaki bilindik yanlış ikileme dayanıyor gibi görünüyor. Finansın yükselişi, kapitalizmin başka durumda sağlıklı vücudundaki kanserli bir büyüme değildir, aksine son on yılların kapitalist küreselleşmesinin bir bileşenidir.

 

Dahası, kapitalizmi yeniden yapılandırma, zamanı 1950'lere kolayca döndürmeyi imkansız kılarken, savaş sonrası işletmecilik yaklaşımı, işçiler sendikalaşma yoluyla artan yaşam standartlarını sürdürebilmelerine karşın, çağdaş neoliberalizmden ziyade kar maksimizasyonuna noksansız her durumda insafsızca bağlandı. Benzer şekilde, "kamu yararı"na hareket eden şirketler önerisi kulağa hoş geliyor, fakat gerçekte, bu "paydaş kapitalizm," meydan okuma iddiasında bulunduğu kara odaklanan tek amaçlılığa yol açıyor.

 

Sonuçta, yürürlüğe girseydi, Hesap Veren Kapitalizm Yasası, işçileri kapitalizmin mantığı içinde daha da derine gömerek ve onların çıkarlarını kurumsal karlılık ile daha yakından özdeşleyerek, işçi sınıfı bilincinin önünde bir engel gerçekten olabilirdi.

 

 

İŞLETMECİLİK YAKLAŞIMI VE NEO-LİBERALİZM

 

Kar maksimizasyonuna ve rakibe üstün gelmeye her zaman yönelseler bile, şirketler çoğunlukla göründükleri gibi değillerdi. Şirket, 19. yüzyılda J.P. Morgan gibi yatırım bankacıları küçük işletmeleri daha büyük ve daha verimli firmalara dönüştürdüklerinde doğdu. Bu bankerler, birbirine kenetli direktörlükler yaratarak, kontrol ettikleri şirketlerin yönetim kurullarında yer alarak yetki kullandılar. Bu yatırım bankalarının gerilemesi, şirketlerin gittikçe özerk ve profesyonel yöneticilerin kontrolü altında olduğu anlamına geliyordu. Bu "işletmecilik yaklaşımı" çağında, yatırımcılar, yönetim kurullarını ikinci plana atabilen iç yöneticilerin gücüne karşı koyma konusunda çok az beceriye sahiptiler. Elbette, bu yeni kurumsal oluşumlar atalarında olduğu gibi sadece kar maksimizasyonuna adanmıştı - ve hatta, belki de bu amacı daha da etkili güttüler.

 

Ancak neoliberal dönemde, yönetimi kontrol altında tutan dış yatırımcıların gücünü arttırarak, hissedarlıklar yeniden finans sektöründe toplandı. Warren'ın reçetesi, uzun dönem refah pahasına hızlı bir borç arayışına artık mecbur bırakılan finansal olmayan firmaların yöneticilerine "kısa dönemli" bir perspektif dayatmak için yatırımcıların bu gücü kullandıkları fikrine dayanıyor. Daha önceki yönetim döneminden farklı olarak Warren, “hissedarların geri dönüşlerini en üst düzeye çıkarmanın tutkusu, Amerika'nın en büyük şirketlerinin kendilerini zenginleri daha da zenginleştirmeye adadığı anlamına gelir” diye yazıyor. Öne sürdüğü, bu durumun, neoliberal dönemin giderek artan toplumsal eşitsizlik, ekonomik durgunluk ve düşen ücretlerinin başlıca sorumlusu olduğudur.

 

Warren, finansal baskının, sermayeyi faydalı yatırımlardan fiyatı manipüle etmek için şirket ortaklıklarındaki hisse senetlerini "geri satın almaya" yönlendirerek, yöneticilerin şirketlerini etkin şekilde yağmalamasına yol açtığını iddia ediyor. Sonuç olarak, “iyi işler” ortadan kalkıyor ve şirket yatırımı, süper zenginlere para dağıtmanın basit bir konusu haline geldi. Bu eksik yatırım, şirketlerin "başarısızlığa uğramak için kendilerine tuzak kurduğu" anlamına gelir. Ve yöneticilerin genellikle hisse senetleri ile tazmin edildiğini düşünürsek, yöneticiler irrasyonel döngüyü sürdürmek için her türlü güdüye sahiptirler.

 

Bunu düzeltmek için Warren, yöneticilerin ve direktörlerin hisselerini, bunları aldıktan sonra beş yıl ya da geri satın alma ifa ettikten sonra üç yıl içerisinde satmalarını engellemeyi öneriyor. Ayrıca, şirketlerin sadece hissedarlardan ziyade işçiler, tüketiciler ve topluluklar da dahil olmak üzere bir dizi menfaat sahibine hizmet etmesi için şirketlerin “fayda sağlayan şirketler” olarak hareket etmesini gerektiren federal şirket sözleşmelerinin çıkarılmasını önermektedir. Yöneticilerin özerkliğini yatırımcı disiplininden ötürü arttırarak, şirketler, "iyi işler" yaratan bir tür yatırım ve yönetimsel dönemi karakterize eden yükselen yaşam standartları ile iddia edildiğine göre yeniden iştigal edeceklerdir. Ayrıca, "büyük şirketlerde kurumsal karar alma sürecinde işçilere güçlü bir ses vermek" için çalışanlara şirket yönetim kurulunun yüzde 40'ını seçmeyi bahşetmeyi önerir.

 

Emin olmak gerekirse, neoliberal dönemde finansın yükselişine, üretimi azaltmak, işi taşerona vermek ve işçileri işten çıkarmak suretiyle maliyetleri düşürmek ve marjları artırmak için daha büyük bir baskı eşlik etti. Fakat bu eğilimler sadece finansal asalaklığın bir sonucu değildi. Daha ziyade, bu yeniden yapılanma, sermayenin artan küresel hareketliliğine dayanıyordu; bu da iş ve yatırımlar dahilinde yaşayan hem ülkeler hem şirketler hem de işçiler arasındaki rekabet baskılarını yoğunlaştırdı.

 

Finansal olmayan şirketlerin yöneticileri, periferdeki devletlerin düşük ücretli işgücünün sömürüye açılmasına yardım ederek, küresel ekonomiyi birleştirmek ve sermayeyi tüm gezegene yaymak için uluslararası finansa bel bağladılar. Ayrıca, dünya ticaretiyle bağlantılı riskleri yöneterek, özellikle de 1971'deki altın standardının terk edilmesinden sonra sermaye piyasası türev araçları ticareti yoluyla küreselleştirmeyi kolaylaştırmak için finansa güvendiler. Dolayısıyla da, birleşmeleri ve satın almaları finanse etmek ve neoliberalizmin temel özelliği olan durgun ücretler bağlamında tüketimi sürdürmek için finansal şirketlere bağlı oldular. Tüm bunlar sadece, finansal sektörün "üretken" ekonomiyle ne kadar derinden sarıldığını ve küresel kapitalizm için ne kadar elzem olduğunu gösterir.

 

Finansın yükselişinin ekonomik "kısa vadeciliğin" artışıyla ilişkisi olduğu fikrinden kuşkulanmak için iyi bir sebep var. Şirketlerini yağmalayan yöneticilerden ziyade, hisse senedi geri alımları, varsayılan kurumsal mantıksızlıktan ziyade tarihsel olarak yüksek karların ve düşük faiz oranlarının sonucudur. Nakit yığınları üzerinde oturan ve aşırı ucuz borçlanan şirketlerle birlikte, serveti niçin hissedarlara dağıtmıyorsunuz? Bu aynı zamanda, geri satın almaların tarihsel olarak GSYİH'ye oranla normal seviyelerde kalan yatırımların hesabına ille de olmadığı anlamına gelir. Bu savdaki problemler, gelecekte piyasa hakimiyetini tamamen güvence altına almak için teknoloji geliştirmek adına kısa vadeli karlardan vazgeçen teknoloji şirketlerinin durumunda gayet açıktır. Aynı uzun vadeli perspektif, General Motors'un Çin ve Meksika'ya yatırım yaptığı, sabit sermaye altyapısı, marka tanınırlığı ve piyasaları kontrol etmek ve girdi maliyetlerini azaltmak için politik ilişkiler kurduğu zamanki gibi belirgindir. Aslında, yönetim kadroları gerçekte artmıştır.

 

Finansmanı temel bir kısa vadeli bakış açısıyla ilişkilendirmenin açık bir nedeni yoktur. Örneğin, “bir firmanın uzun vadeli beklentileri üzerine tarihin en büyük bahsi” anlamına gelen Amazon'un değerinin yaklaşık yüzde 75'i, "bundan on yıl ve daha sonrası yapılması beklenen karlar ile ibra edilir". Gerçekten de, krizden bu yana, "süresiz olarak" hisseleri elde tutan, pasif yönetilen yatırım fonlarına doğru tarihi bir kayış oldu.

 

Her iki durumda da Warren’ın yasası, işçileri güçlendirmek değil, yönetimsel üstünlüğü sağlamaktır. Financial Times’daki Jesse Fried’in baş yazısında belirtildiği gibi, Warren'ın teklifinde gerektirdiği şekilde "bir şirketin yönetim kurulunun yüzde 40’ı yöneticilerden veya onların dolaylı raporlarından oluştuğu zaman, yatırımcıların yerleşik yönetimden kontrolü zorla çekip almak için neredeyse her bir diğer koltuğu kazanmaları gerekir". İşçiler, dışarıdan gelenler ile çatışmalarda neredeyse her zaman herkesin bildiği gibi yönetimden yana olurlar. Gerçekten de bu durum, bazı büyük şirketlerin, ne zaman hisse senedi fiyatı belli bir seviyenin üzerine çıksa hisseleri bölüşme stratejilerinin yanı sıra, yönetimsel dönem boyunca işçilerin hisse senedi sahipliğini açık olarak desteklemelerinin nedeniydi: bu tür önlemler, yönetime meydan okuyabilen muhalif bir yatırımcı bloğunun ortaya çıkmasını engellemeye yönelikti.

 

Özellikle kriz sonrası dönemin aşırı finansal yoğunlaşmasının ardından, yönetim kurulları yine kilit savaş alanları haline geldi. Nelson Peltz gibi eylemci yatırımcılar, çoğu kez isteksiz yönetim üzerinde reformları zorlamak için yönetim kurullarında koltuk talep ederek, hatta General Electric CEO'su Jeff Immelt'ı emekliliğe zorlayarak, Johnson & Johnson ve GE gibi şirketlerin hisselerini aldılar. Ancak, neoliberal dönem boyunca yöneticiler, kendilerini altın paraşütler[bir şirket başka bir şirket tarafından devralınınca devralınan şirkette sözleşme gereği işlerini kaybeden üst kademe yöneticilerine ödenecek büyük miktardaki paralar], zehir hapları[rakip şirketin gelip şirketinizin yüzde 51 hissesini alması durumu] ve devlet düzenlemeleri biçiminde devralınma önlemleri düzenleyerek finansal baskıdan korumak için boşa çaba harcadılar. Warren’ın planı (uygulandığında), aradıkları korumayı sağlamada başarılı olabilir.

 

Finansal "kısa vadeciliğin" varsayılan yozlaşmış etkisine vurgu yapanların aksine, kapitalizmin “Altın Çağı” nın yükselen yaşam standartları ve güçlü ekonomik büyümesi, yalnızca belirli bir kurumsal yönetişim modelinden daha fazlasına dayanıyordu. Ayrıca nispeten yüksek sendika yoğunluğuna da bağlıydı. Bu olmadan, sermayenin hem firmaların hem de ekonominin genelinde mümkün olduğunca verimli bir şekilde tahsis edilmesine yönelik rekabetçi baskı, ücretler üzerindeki aşağı yönlü baskının ekonomik eşitsizlik ve belirsizlik üretmeye devam edeceği anlamına gelecektir. Sermaye artırımının yollarını arayan şirketler getiri sözü verebilmelidir. Bu, sonunda, tüm kurumsal yönetim stratejilerinin temel amacıdır. Her ne kadar bireysel yöneticiler, bunun nasıl gerçekleştirileceğine dair farklı vizyonlara sahip olsalar da, bu nihai hedef şüphe götürmezdir.

 

Bu, söz konusu şirketin yönetim kurulunda hangi belirli bireyler olursa olsun elbette doğru olacaktır. Firmanın mantığı karı maksimize etmeye devam edecek; Bunu başaramayan kurum içinde yetkilendirilenler kuşkusuz etkisiz olarak görülecektir. Gerçekten de Warren'ın önerisinin tehlikelerinden biri, işçilerin çıkarlarını şirketin çıkarları, dolayısıyla karlılığın mantığını altüst etmek yerine güçlendirerek, ile özdeşleştirmeye yöneltmesidir.

 

Sonuçta, Hesap Veren Kapitalizm Yasası, küresel finansal entegrasyona meydan okumadan ya da sermayenin küresel hareketliliği üzerinde kontrolleri zorlamadan bu "geleceğe dönüş" stratejisini başarmaya girişir. Soru bu yüzden, neden yatırımcılar yüksek maliyetleri ve düşük getirileri seçerler haline dönüşür. Dünya üzerinde her yerde serbestçe dolaşan yatırım ve yatırımın en cazip olduğu yerlerde kurulan şirketlerle birlikte, niçin kapitalistler bayıla bayıla gereksiz maliyetlerle uğraşırlar? Sermaye hareketliliğini sınırlayabilen kontroller dışında tek alternatif, kamuda kemer sıkma baskısını ve sosyal güvenlik adına geride ne kalmışsa ona ilişkin kesintileri sadece daha da fazlalaştıracak olan, ülkede yatırım için vergi indirimleri ve sübvansiyonları arttırmaktır.

 

Her halükarda, devlet bu tarz stratejilere sürekli olarak katılamaz. Diğerleri de, aşağı çeken rekabet yaratarak, aynı şeyi yaptıkça, "iyileştirilmiş yatırım iklimi" için sermayeden gelen baskılar geri dönecektir. Bu, en güçlü Avrupa sosyal demokrat devletlerinin bile kaderi olmuştur. Yeni teknolojiler, küresel periferin nispeten vasıfsız ve düşük ücretli işgücüne adapte edildikçe, sermayenin içinde yüksek vergi ve yüksek maaş barındıran yüksek katma değerli ihracat üretmesi için çok ama çok az sebebi vardır.

 

EKONOMİK DEMOKRASİ MÜCADELESİ

 

Warren’ın tasarısı “paydaş kapitalizm” modeli olarak bilinen duruma dayanmaktadır. Paydaş kapitalizmi, şirket stratejisinin temel amacının, hisse senedi fiyatlarının artırılması olduğu “paydaş değeri” mantığının antitezi olarak ifade edilirken, topluluklar, işçiler ve tüketiciler de dahil olmak üzere daha geniş bir çıkar yelpazesine hizmet eden şirketleri öngörmektedir. Hisse senedi değeri fikri  hissedarların ve diğerlerinin çıkarları arasında temel bir karşıtlık teşkil ettiği için, paydaş kapitalizm farklı çıkarların ortaklaşa kurumsal başarıdan faydalanmasına ve biçim kazanmasına yardımcı olacağını varsayar.

 

Bu, şirketin en azından potansiyel olarak, ille de çatışma içinde olmayan farklı çıkarlar arasında tarafsızca aracılık yapan yansız bir güç olabileceğini iddia eder. Oysa şirketler farklı "paydaşlar" arasında tarafsız ara bulucular değillerdir; daha çok kapitalist gücün kristalleşmesi, "kapitalist" sıfatın kurumsal somut halidir. Bir şirket bu fonksiyonu yerine getirmede başarısız olduğunda, daha yüksek maliyetlerin ve rakiplerine göre elde ettiği azalan getirilerin ve bu yüzden de kesintilere, işten çıkarmalara ve iflasa yol açan yatırım ve büyüme için gerekli olan sermaye azlığının acısını çekecektir. Açıkçası, hiçbir yönetici -onları kimin seçtiği önemli değil- bu yolla son bulacak bir stratejiyi uygun görmez.

 

Paydaş kapitalizm modeli de yanlış bir biçimde, basitçe kapitalistlerin ekonomiyi planladıklarını ve dolayısıyla işçilerin ellerine kapitalist yatırımı bırakmanın, ekonomik üretimin, onu çok daha insancıl ve iyi yürekli yapacak işçilerin demokratik kontrolü altına girmesine izin vereceğini ima etmektedir. Ancak, çalışanların atadığı direktör, ABD'de veya Kanada'da “fazla ücretli” işçilerin düşük ücretli bir bölgeyle değiştirilip değiştirilmeyeceği veya güvencesiz taşeron emeği kullanarak işgücü piyasalarını "esnekleştirme" sorununda ne tarafa düşecek? Düşük getiri ve yüksek fiyatlarla ve böylece diğerleri tarafından rekabet üstünlüğü sağlanan risklerle sonuçlanan uygulamalara yatırım yapacaklar mı?

 

"Çok fazla" olarak her zaman görünenden ziyade, sömürünün en açık işareti ve sınıf bilincinin en doğrudan kaynağı olan karlar savunulmalıdır, hatta mümkünse arttırılmalıdır. Kendini "hisse senedi değeri" doktrinlerine karşı bir antitez olarak sunarken, aslında “paydaş kapitalizmi” aynı mantığı yeniden üretir: tüm kaygılar hissedarlara değer üretme ihtiyacına tabi olmalıdır. Yine de, Hesap Veren Kapitalizm Yasası, daha önce olduğundan çok daha fazla derecede, bununla gelebilecek sınıf dayanışması üzerindeki tüm negatif etkileriyle birlikte, şirketin başarısını işçilerin çıkarlarına potansiyel olarak bağlayabilir.

 

Sormamız gereken temel soru, Warren'ın ileri sürdüğü reformlardan politik kazanımların ne olabileceğidir. İlerici politik güçlerin kuvvetini arttırır mı ya da özel kar ve soyut değerin sonsuz birikiminden ziyade somut toplumsal ihtiyaçlara hizmet etmek için düzenlenmişbir üretim sistemine bizi daha da yakınlaştırır mı? Sharryn Kasmir’in İspanya’daki çok sevilen Mondragon kooperatifi üzerine çalışması bu bağlamda ilham veriyor. 2018 Socialist Register'deki makalesinde şu sonuca varıyor:

 

"Kapitalist ideoloji ve toplumsal ilişkiler onları bağdaştırdığı için işçi mülkiyetli işletmeleri yükseltme... piyasanın hegemonyasına teslim olur. Mondragon'dan alınacak dersler, işçi mülkiyetli kooperatiflerdeki iş yeri demokrasisinin zaferi ile ilgili değildir, ancak onlar yine de sosyalistler için zaruridir. Sessiz, kolayca satılan ya da zaten var olan gündelik davranışlar adına politikaları bir yana bırakan sosyalizm çağrılarına gelince şüpheciliği nasihat ederler. Bu, sosyalist tohumların kapitalizm içinde dikilemeyeceğini savunmak değildir; ancak bu, böyle bir ekimin, eğer radikal dönüşüm yolunda fazlası sağlanacaksa, hem belirli işyerlerinde hem de çok daha geniş kapsamlı olarak toplum içinde mücadeleyi gerektirdiği anlamına gelir."

 

Kasmir'in belgelediği gibi, Mondragon çalışanları sosyalist bir dönüşüm için bir strateji geliştirmede ya da toplumsal adalet için daha geniş mücadelelere katılmada başarısız olmuşlardır. Bu, kooperatiflerin teşvik etmekten daha çok niteliksel toplumsal değişim yönünde devinirlik yaratabilecek işçi eylemciliğini sınırlamanın asıl amacını yerine getirdiğini göstermektedir. Ve tabii ki Warren'ın önerileri işçilerin doğrudan şirket sahipliğinin yakınından bile geçmiyor.

 

Kooperatifler gibi, kurumsal yönetişimin demokratikleşmesi gerçekten daha geniş bir sosyalist stratejide rol oynayabilir. Fakat bu, devleti dönüştürmek için bir stratejiyle koordine edilmedikçe ve sınıf temelli bir işçi hareketi içinde yer alan bir sosyalist parti tarafından desteklenmedikçe, bu tür reformların etkisi önemsizdir. "Sosyalizm" nesillerden boyu olduğundan çok daha fazla politik olarak ABD'de belirgin hale gelse bile, anlamı bu kadar kapsamlı bir şekilde hiç tartışmaya açılmamıştı.

 

Bugünün solu, kapitalizmi aşmayı amaçlayan daha geniş ve uzun vadeli bir stratejiyle, yükselişinde bu kadar önemli bir rol oynayan işçi sınıfı için somut kazanımlara odaklanmalıdır. “Reformist olmayan reformlar” için mücadele etmeliyiz: yani, sadece kapitalizmi düzeltmeye yeltenen değil, aynı zamanda sosyalizme doğru ilerleyen, güveni, örgütlülüğü ve mücadele yoluyla emekçi sınıfın demokratik kapasitesini geliştiren reformlar. Bu, volatiliteyi azaltmak ve en büyük finansal kurumların gücünü korumak için piyasaları düzenlemekten çok daha ileri gitmelidir. Bu yüzden de, Bernie Sanders taraftarlarının "bankaları yok etme" çağrısından daha ileri gitmelidir. Daha ziyade, sosyalistler finansı kamulaştırma ve bankacılık sistemini kamu yararına dönüştürerek yatırımı demokratikleştirme kapasitesini bina etmeye bakmalıdırlar. Demokrat Parti içindeki “demokratik sosyalist” isyana yardım etmek ve zorunda olsak bile, aynı zamanda, işçilerin gücüne temel oluşturacak ve politik stratejiyi koordine edebilecek kendi bağımsız sosyalist örgütlerimizi de korumalıyız.

 

Ekonomiyi demokratikleştirme, sermayeyi verimlilik, rekabet ve sonsuz özel birikimin ötesinde bir "kamu yararı" mantığına tabi kılma ile başlar. Bu, yeşil yanlısı altyapı yatırımlarının geniş kapsamlı bir programın yanında sağlık hizmetleri, çocuk bakımı, eğitim ve toplu taşımacılık dahil olmak üzere sosyal programların genişlemesi ile başlar. Sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması da şarttır. Ancak ne sosyal refah programları ne de sendikalaşma tek başına yeterli değildir. İktisadi demokrasi için sosyalist bir program oluşturmak, demokratik planlamanın ne anlama gelebileceğiyle ilgili zor sorular ile yüzleşmemizi gerektirir.

 

Bugünün devleti, ekonomik planlama ya da sosyal yaşamın demokratik yönetimi için hiçbir kapasiteye sahip olmayan kapitalist bir devlettir. Bu kapasiteleri ve kurumları nasıl oluşturabiliriz? Bu, okullar, sağlık sistemleri, ulaşım, oturacak yer üretimi, hukukun uygulanması ve benzerleri yönünden ulusal ve hatta uluslararası düzeyde olduğu gibi işyeri ve topluluk seviyesinde enine boyuna düşünülmelidir. Onları dönüştürerek ya da demokratik ekonomiyi koordine etmek için yerlerine örgütlü organları getirerek Merkez Bankası'nı veya Hazine'yi demokratikleştirme ne anlama gelir?

 

Bu, elbette, kurumsal yönetişimi demokratikleştirmek için bir mücadeleyi içerir, ancak bununla sınırlı kalmamalıdır. Ve Elizabeth Warren'ın sadece Kongre'de bir tasarıyı geçmesiyle elde edilmeyecektir. Eğer gerçekten demokratik bir toplum için mücadeleyi ilerletmek istiyorsak, işçi sınıfının iktidarını inşa etmeliyiz.

 

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir.

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde