Özgürlük

Tecrit Dosyası

TECRİT DOSYASI

Bir Cezalandırma Ritüeli: Kapatma ve F TİPİ izolasyon

Bilinen adı F-Tipi olan cezaevi modeli, bu yazıdaki kullanımlarında da görüleceği üzere siyasal–ideolojik adlandırma ile ‘tecrit', özellikle Avrupa'da ve dünya genelinde ‘duyusal ve sosyal mahrumiyet–izolasyon' olarak adlandırılmakta. Bu adlandırmalar arasından ‘duyusal ve sosyal mahrumiyet' ile en basit şekliyle, mahkumun tek başına, tamamıyla yalnız kalacağı bir hücreye konulması kastedilmekte. Ancak bu basit tanımlamanın ötesinde, Türkiye'de ‘tecrit' olarak hayata geçirilen bu uygulama, kişinin duyularının her türlü uyarıcıya mümkün olduğunca kapatılması ve sosyal ilişkiden mahrum bırakılması sayesinde kapatılanın kişiliğinin kontrol altına alınarak, istenilen normlara uyar hale getirilmesi için yaratılmıştır.

Resmi kaynaklarca, cezalandırmanın amacı, 'suçlunun' `iyileştirilerek´ topluma yeniden kazandırılması olarak açıklanmakta. Burada iyileştirme kavramı, en basit şekliyle esas olarak devlet katında `normal´ olarak tanımlananın dışında kalan toplumdaki tüm `hastalıklı´ öğelerin 'uysallaştırılması' anlamını taşıyor. Diğer bir deyişle, istenilen ve uygun görülen şekilde davranmayan her bireyin, istenilen ve iktidar tarafından kabul edilebilir şekilde davranmasının sağlanması sürecinin adı. Uyulması istenen ve uygun görülen normlar ise, toplumsal sistemin kendisini yeniden üretmesine uygun bir ortamı sağlayan düzenlemeler. Bu dizge içerisinde, yinelemek gerekirse, kapatılmış olan, ‘sistem tarafından onaylanır ve kabul edilebilir' olanın dışına çıkmış kişi olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla cezalandırma, bir yanıyla bu kişinin yeniden kontrol edilebilir duruma getirilmesi süreci olarak meşrulaştırılıyor.

Resmi makamlar tarafından süslü laflarla pazarlanan ve çeşitli şekillerde halk nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılan işte bu cezalandırma mekanizmasının yazının ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı şekilde ele alınan gerek teorik düzlemdeki çelişkileri gerekse `uygulama`daki keyfilikler ve çarpıklıklar oldukça tartışmalı. Elbette adı geçen kontrol çabasının kendisi, gelişigüzel, keyfi veya rastlantısal bir düzenleme olarak karşımıza çıkmıyor. Tam tersine bu kapatma pratiği, özel olarak üzerine düşünülmüş, deneylerle sınanarak dönüştürülmüştür ve bu nedenle tam bir sistem olarak kabul ediliyor. Ayrıca bu uygulamanın bir sistem olarak ortaya konması ve uygulamaya geçilmesiyle yetinilmemiştir. Dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekillerde hayat bulsa dahi izole ederek kapatma yönteminin geliştirilmesi ve dönüştürülmesi için yapılan çalışmalar, bugün de devam etmekte.

Tecrit, Türkiye'de de resmi olarak,  2000 yılından beri siyasal suçun cezalandırılması için kullanılan F-Tipi modelinin hayata geçirilmesiyle hukuki düzlemde `meşru` varlık alanını bulmuştur. Gerek tecritin varlık nedenleri, F tiplerindeki varlık biçimleri gerekse geçişin gerekçeleri, geçiş sürecinde yaşanan olaylar ve karşı çıkışlara ilişkin tartışmalar bugün hala güncelliğini korumakta. Söz konusu güncelliğin birçok gerekçesi olmakla birlikte, en önemli nedenlerinden biri toplumsal olanla cezanın, daha da özelleştirilirse cezaevi ilişkisinin görünmezliğidir.

Toplumdaki bir kurumun yapısı, toplumsal yapının geneline ilişkin söz söyleme imkanı tanımaktadır. Tam tersi bir ilişkinin varlığı da söz konusudur. Bu ilişki en yoğun şekilde toplumsal dönüşüm dönemlerinde görünürlük kazanmakta ve toplumdaki kurumlar adeta değişimin yansımasının belirdiği birer ayna görevi görmektedirler. Toplumsal değişim vurgusu, toplumsal yapının bir parçasına ya da geneline dair incelemelerde olmazsa olmaz olarak yer almaktadır. öte yandan toplumsal yapının önemli parçalarından olan ceza sistemine dair incelemelerde, toplumsal değişim vurgusunun yapılmasından özellikle kaçınıldıgı gözlenmektedir. Ancak yapı içerisindeki siyasal, ekonomik veya sosyal düzlemde yaşanan herhangi bir dalgalanmanın, kurumlarında küçük veya bütünüyle değişim geçirmelerine yol açtığı göz önünde bulundurulursa, ceza sistemindeki değişimleri toplumsal düzlemde ele almak konunun daha sağlıklı bir şekilde incelenmesine olanak sağlar. Türkiye´de geçiş dönemlerinde, özellikle de darbe yılları ile takip eden dönemlerdeki farklı uygulamalarda bu değişimler açık şekilde gözlenebilmekte. örnegin ‘anarşi arttı' gibi söylemlerin ön plana çıktığı olağanüstü hal durumlarındaki cezaevleri uygulamalarına bakıldığında, toplumsal baskının artışına paralel olarak bu kurumlardaki baskı da yoğunlaşmıştır. Bu algıya göre, içerideki zaten suçludur ve baskıdan en fazla nasiplenmesi gerekendir. çünkü cezaevleri, devletin bir erk olarak en fazla kristalize olduğu yerler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani “toplumsal muhalefetle arasındaki dolaysız ilişki cezaevlerini, devlet otoritesinin doğrudan ve aracısız bir biçimde yoğunlaşmış haliyle kullanıldığı kurumlar olmaya mahkum etmiştir.”(1)

Ancak dışarıdaki atmosfer ile içerinin kontrolü arasında kurulan bu doğrusal ilişkinin, 90`lı yıllardan başlayarak karmaşıklaştığı görülüyor. Bu yıllarda cezaevlerinde veya cezaevleri gerekçe gösterilerek yaşanan sorunlarda artış olduğu ileri sürülürken, özellikle 1990'ların sonuna doğru resmi makamlarca yapılan açıklamalara göre, o günkü ceza sistemi ve cezaevlerinin modeli nedeniyle söz konusu kurumlarda kontrol dışı eylemlerin artmaya başladığı iddia edilmekteydi. İşte böylesi bir dönemde F tipi modeli ve tecrit, resmi makamlarca sorun çözücü olarak öne sürülmüş, kesin çözüm söylemleriyle gündeme getirilmiş ve uygulamaya konulmuştur:

“ülkemizdeki infaz sistemi, çok uzun süreler koğus sistemiyle yürütüldü. Hükümlüler cezalarını koğuslarda çekiyorlardı. 30 kişilik, 40 kişilik, 50 kişilik koğuşlarda. Ancak, bu sistem büyük sorunlar yarattı; cezaevindeki hükümlülerin kontrolü zorlastı, onların egitimi, is imkânları bu sartlarda saglanamadı, ıslahı da bu sartlarda mümkün degildi. Bu nedenle, bu sistemden vazgeçildi. Ancak, kogus sistemi devam ederken, bir sistem daha vardı. Bu sistem, sadece Terörle Mücadele Kanununun 16.ncı maddesinde ve çıkar Amaçlı Suç örgütleri Kanunu' nda düzenlenen bir sistemdi. Bu, kamuoyunda ‘F tipi' denilen bir düzenleme.”(2)

Toplumsalla ilişkisinin tersinden bir okumasıyla da , cezalandırma yöntemlerinin bütün bir yapı ile ilişkilerinin ortaya konulması, toplumsal hayattaki dönüşümlerinde daha ayrıntılı okunabilmesi açısından yol gösterici nitelikte. Bu açıdan Türkiye'deki F tipi cezaevi uygulaması büyük bir öneme sahip. Bu yeni model ile öncelikle cezalandırma mantığında ciddi bir değişim yaşandığı görülmekte. İzolasyon yöntemi kullanılarak uygulanan cezalar hayata geçirilene kadar başvurulan ceza uygulamalarının temelinde, devlet tarafından siyasi suçlu olarak belirlenen kişilerin, toplumsal hayattan yalıtarak dışlaması bulunmaktaydı. Burada bireyin gerek biyolojik gerekse sosyal ihtiyaçları göz ardı edilmekteydi; çünkü tek tek bireylerin cezalandırılması söz konusu değildi. F tiplerinde ise, cezanın ve baskının yönü, bireyin cezalandırılması üzerine kaymıştır. 1990'ların sonuna kadar genel eğilim, suç isleyenin toplumsal ortamdan yalıtılması yönündeyken, F tipleri süreciyle, cezalandırma mantığı değişmiş, her tek birey ile devletin yüz yüze gelmesi ya da bireyin cezalandırma ile yalnız başına yüz yüze gelmesi durumu ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, her tek suçlu bireyin kişiliğinin teslim alınması şeklinde gelişen bir yaklaşım doğurmuştur. İşte bu söz konusu yaklaşım doğrultusunda da duyusal ve sosyal mahrum bırakmanın aracı olarak F tipi cezaevi modelinin geliştirildiği söylenebilir.

Bu model ile birlikte cezalandırmada önemli niteliksel değişimler olmuştur. Toplumdan yalıtılmış grupların yerini, teslim alınmaya çalışılan birey almıştır. Bu yeni model, cezalandırmanın biçimindeki değişimin adı olmanın ötesinde genel bir mantığın değiştiğinin de göstergesidir. Açarak söylemek gerekirse, cezalandırma, daha özel şekliyle kapatma, yalnızca bir mahkum etme şekli ya da mahkumlara dönük bir uygulama değildir. Bu uygulamayı, aynı zamanda bütün bir toplumda hakim kılınmak istenen bir siyasi ve sosyal olgu olarak okumak olanaklı. Tüm bu noktalardan hareketle, Türkiye´deki genel olarak cezaevi mantığını ve özelde F tipi cezaevlerini anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için sırasıyla izolasyonun ´ne`liğine, uygulamaların dünya genelindeki tarihsel arka planına, F tiplerine gelene kadar Türk ceza infaz kurumlarında yasanan değişim ve dönüşümlere ve son olarakta F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş süreci ile tecrit uygulamalarına bakmakta fayda var.

İzolasyon Uygulamasının Oluşum Süreci ve Varlık Nedenleri

En genel ifadesiyle izolasyon, duyusal ve sosyal mahrum bırakma olarak açıklanmakta. Ancak bu kavramın içerdikleri, söz konusu kavranış-cağrışım kadar kısa ve basit değil. İzolasyon konusu üzerine, sosyolojiden hukuka, siyasetten psikiyatriye kadar pek çok alanda ayrıntılı çalısmalar yapılmıstır. özellikle izole ederek kapatmanın geliştirilmesi adına psikiyatri alanında hayvanlarla ve insanlarla ‘aşamalı ve sistemli' bir şekilde gerçekleştirilen deneysel çalışmalar, uygulamanın anlaşılmasında yol gösterici nitelikte.

Aynı zamanda hukuki düzlemde izolasyon şartlarının tanımlanması ve söz konusu şartlarda cezalandırılacak suça ilişkin kanun maddeleri de uygulamanın, keyfi ve rastlantısal olmanın ne kadar uzağında olduğunun göstergeleri. Elbette bu yazıda kavramın tüm bilimsel alanlarda ele alınış biçimlerini aıkklamaya imkan yoktur. Dolayısıyla burada yalnızca bir cezalandırma aracı olarak izolasyonun belirli bir uygulaması üzerinde durulacak.

öncelikle izolasyon sözcügünün etimolojik kökenine bakılırsa, sözcügün Fransızcadaki isoler'den geldiği ve yalıtmak, yalnızlaştırmak anlamında kullanıldıgı görülmekte. İtalyancada ise, kanal açarak bir yeri karadan koparmak, ada yapmak anlamına gelmekte.3 Kelimenin Türkçedeki kullanımı ile benzer şekilde dünyadaki kullanımlarında da yalnızlaştırma anlamını taşıdığı görülüyor. Ancak bu yalnızlastırma pratigi, tüm dünyadaki anlamlarının ortaklğına rağmen gerek bölgelere gerekse disiplin anlayışlarına göre farklılaşmakta. İhtiyaç doğrultusunda kimi zaman iyileştirme kimi zamansa cezalandırma amacıyla uygulanmakta ve bugün de deneyimleme biçimlerindeki farklılığın sürmekte.

Bir cezalandırma yöntemi olarak uygulamaya konmadan önce izole ederek kapatma uygulaması, özellikle psikiyatri alanında ayrıntılı şekilde çalışılmış ve geliştirilmiştir. Psikiyatri literatüründe, cezadan bagımsız, dolaylı olarak ya da dogrudan cezalandırmaya yönelik izolasyon denemeleri ile bunların etkileri üzerine gerçekleştirilmiş ayrıntılı çalışmalara sıkça rastlanmaktadır. özellikle tıp alanında, koruma veya iyilestirme amacıyla başvurulan bir uygulama olduğu belirlenmiştir.

Genel olarak psikiyatri alanında izolasyon uygulaması, kişi için can güvenliği veya sağlığı açısından riskli bir durum ortaya çıktıgında yalıtma amaçlı kullanılmakta. Söz konusu yalıtma ile kişinin güvenliği sağlansa dahi algı süreci, çevredeki tüm uyaranlara aşamalı ve sistemli olarak kapatılmakta. Böylece yalıtılan kişi tüm dünyadan, tüm diğerleri ile sosyal ekonomik ve kültürel ilişki kurduğu toplumdan koparılmakta ve tamamen yalnızlaştırılmakta. Koru amaçlı olsa dahi gerek deney ortamları gerekse hayata geçirilmiş uygulamalar, uyarandan yalıtılmış tüm ortamların kişinin ruh ve psişik sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülmüştür. 16 yıl boyunca Almanya'nın Stammheim Cezaevi'nde ağır tecrit koşullarında kalmış olan Günter Sonnenberg, izolasyonu ve etkilerini şu sözlerle betimlemekte:

“Problem şu: Insan uzun süre kapalı bir odada kaldıgında, hiçbir ses duymadıgı ve hiçbir insan görmedigi, pencereden bakmadığı, yani ses, görme gibi uyarıcılar olmadığı zaman hastalanıyor. çünkü insanın uyarıcılara ve karşı tepkilere ihtiyacı var. Bunlar olmadığı zaman insan tecrit edilmiş oluyor ve rahatsızlanıyor.”4

Hastanın ya da suçlunun izolasyonunun ötesinde gündelik hayattaki pek çok deneyim, ötekinin yitiminin ruh sağlığını bozduğunu açıkça göstermekte. Cem Kaptanoğlu'nun aktarmasında da görüleceği üzere izolasyon, bir deneğe, hastaya ya da suçluya uygulanışının ötesinde gündelik hayatın birçok alanına sirayet etmiştir. örneğin bireyi yalnızlaştıran işyeri ortamının, iş veriminde ciddi düşüşe ve çalışan üzerinde çeşitli psişik ve/veya psikolojik rahatsızlıklara yol açtığı saptanmıştır.

“Radar istasyonu ve denizaltı personelinde, astronotlarda, derin deniz dalgıçlarında, kutuplarda görev yapanlarda, jet pilotlarında görülen, duyusal yoksunluğa bağlı ruhsal belirtiler ve verimlilik düşüşü, bireysel ve çevresel olarak ciddi önlemler alınarak ancak bir ölçüde hafifletilebilmektedir. Hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde, yapay aydınlatma, pencere olmaması, hastaların sürekli yatağa bağlı olmaları, ziyaretçi kabul edilmemesi ve tıbbi cihazların monoton sesleri gibi etkenler, yönelim bozukluğu, bilinç bulanıklığı, algı sapmalarıyla giden psikiyatrik tabloların ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır.”5

Bu deney raporlarında da görüldüğü üzere izolasyon, saldırgan davranışlar ve sosyal davranış bozuklukları yaratmada oldukça etkili. Psikiyatrideki genel tanımlama doğrultusunda, kişinin, kendini öteki üzerinden ortaya koyduğu belirtilmekte. öteki olarak nitelenenin yitirilişi ise, kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenmesine yol açmakta. çünkü uyaran eksikliğinde ya da yoksunluğunda duyular normalde olduğundan daha fazla hassaslaşmakta, özellikle öfke, mutluluk, korku gibi tepkiler aşırılaşmakta. Dolayısıyla söz konusu açıklama ve örneklerden hareketle sosyal veya duyusal uyarıcılardan yoksun kalmanın kişide psikolojik ve psişik birçok bozukluğa neden olduğunu söylemek mümkün.

Uygulamanın sistemli bir şekilde gelişmesini sağlamış çalışmaların sonuçlarında ve raporlarında da ayrıntılı şekilde belirtildiği üzere yalıtmanın, insanlar üzerinde de kalıcı, geçici ve travmatik etkileri mevcut. Halisünasyon, depresyon, aşırı sinirlilik hali, hafıza kaybı, konsantrasyon bozuklukları, konuşmada bozukluklar, iştahsızlık, kalp rahatsızlığı, aşırı terleme, şiddetli baş ağrıları, migren, görme ve işitme bozuklukları, aşırı kilo kaybı tecritteki kişilerde sıkça rastlanan psişik ve psikolojik rahatsızlıklar. En sık rastlanan hastalık ise, tecrit uygulamasına karşı gerçekletirilen ölüm orucu veya açlık grevi eylemleri sonucunda ortaya çıkan Wernicke-Korsakoff sendromu.6 Türkiye'de izolasyona maruz kalan bir tutuklu, izolasyonun sonuçlarını şu sözlerle dile getirmek:

“En önemli psikolojik ve sosyal etkilerin dışında fiziksel hastalıklar geliyor. Psikolojik hastalıklar ve tecridin neden olduğu diğer hastalıklar nüksediyor ve giderek çoğalıyor. Böbrek, mide hastalıkları, strese bağlı baş ağrıları, huzursuzluk, düzensiz kalp çarpıntıları, yolun mesafesinden kaynaklı göz bozuklukları, tek renk nedeniyle renk bozuklukları çıkıyor. Yine fizyolojik anlamda terleme, el ve ayaklarda titreme, sinir hastalıkları baş gösteriyor.”7

Birini izole etmek, onu seslerden, renklerden, ışıktan, insanlardan, genişleterek söylenirse sosyal hayattaki tüm uyarıcılardan bütünüyle ya da kısmi olarak yoksun bırakmak anlamına gelmekte ve uyarılma neredeyse sıfır düzeyinde. İnsan haklarının doğal bir parçası ve ihtiyacı olan beslenme hakkı da dahil her türlü hakkın kullanımın ne şekilde ve hangi boyutlarda olacağına karar veren, söz konusu izolasyon şartlarını oluşturan ve bu pratiğe hayat verenlerdir. Ses, ışık, su gibi akla gelebilecek her şeyi bu uygulayıcılar düzenlemektedir. Kapatılan kişi, istenilmediği halde müzik dinlemek zorunda kalabilir ya da istediği zaman kitap okuma şansına sahip olamaz. çünkü her an yeterli ışık yoktur. İzolasyon durumunda arzu edilenin ve daha da ötesinde ihtiyaç duyulanın bir önemi kalmamakta. örneğin uygulamanın dünyadaki örneklerinde öne çıkan ortak noktalarından birisi, kapatılan yerin sessizliği. Ağır izolasyon koşullarında kalan kişilerin bir süre sonra kendi sesine bile yabancılaşmaya başladıkları belirtilmekte. Yapılan deneylerin ve araştırmaların çoğunda altı çizilen en önemli ortak nokta, izolasyonun, kişiliği tamamen yok eden ve kişiyi her bir sosyal ilişkiden yalıtma yoluyla kontrol altına alarak toplum için ‘kabul edilebilir kılan' bir sistem olduğudur.

Oluşumu ve geliştirilmesi aşamalarında bu kadar denenen bir sistemin bir cezalandırma pratiği olarak uygulanmasında da söz konusu deney ortamlarından çok da uzaklaşılmamıştır. Söz konusu hücre tipi cezaevlerinin öne çıkan özellikleri genel itibariyle şu şekilde sıralanabilir: Cezaevini çevreleyen duvarlar oldukça yüksek ve hücreden yalnızca gökyüzü görülebilmekte. Hücreler, görme, işitme vb. yetilere zarar verecek kadar dar. Hücreler tek bir renge boyanmış ve bu renk genellikle beyaz. Hücre ile benzer ölçülere sahip havalandırma alanı, sınırlı ve belirli bir zaman aralığında kullanılabilmekte.

Görüldüğü üzere ağır izolasyon şartlarının vücuda geldiği hücre tipi cezaevi uygulaması, insanın ruh ve beden sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratmak üzerine kurgulanmıştır. Gerek tanıklıklar gerekse araştırma sonuçları ve raporları söz konusu kurgunun, amacına ulaştığını göstermekte. Bu hücrelerde amaçlanan tutuklunun konforu değil, yukarıda açıklanan deneylerde de görüldüğü üzere bu koşullar altında mahkumun düşüncelerinin ve davranışlarının denetim altına alınması ile kişiliğinin yok edilmesi, toplum için kabul edilebilir bireyler olarak adeta yeniden yaratılmasıdır.

Dünya Genelinde İzolasyon Deneyimleri

İzolasyon uygulamasının genel özellikleri benzerlik göstermekle birlikte  ülkelere göre suç ve ceza ilişkisi başkalaşmakta, buna paralel olarak cezalandırma biçimleri de değişiklik göstermektedir. Elbette her ülkenin hukuk sistemini veya ceza pratiklerini ele almak, bu yazının kapsamının çok ötesindedir. Ancak özellikle ABD ve Avrupa izolasyoın uygulamasının tarıhsel gelişimi bağlamında özel öneme  sahiptir.

Amerika'daki izolasyon, literatürdeki şekliyle ise, hücre sistemi uygulamanın kurumsallaşmasına model oluşturması açısından önemlidir. Ayrıca dünya genelinde tek kişilik hücrede kalan mahkum sayısının en fazla olduğu ülke ABD'dir.(8) Avrupa'daki uygulamalar ise, hücre uygulamasının ilk kez ortaya çıktığı ve tüm ceza sistemlerine yayıldığı için önemli olmasının yanı sıra Türkiye'de F-Tipi Cezaevlerinde vücut bulan izolasyon sistemine model oluşturmaları açısından büyük önem taşımakta. Söz konusu model alış ile elbette mimarinin veya fiziki özelliklerin kopyalanışı kastedilmemekte. Uygulamadaki farklılıklar göz önüne alındığında, böyle bir kopyalamadan söz etmek mümkün değildir. Burada bir kapatma mantığının kopya edilişine işaret edilmektedir. İzole ederek cezalandırma, bir 'sistem' olarak model alınmıştır.

Bir kapatma pratiği olarak tecritin geçmişi, 1800'lü yıllara dayanmaktır. Bir cezalandırma pratiği olarak kullanımı da benzer bir tarihe denk düşmektedir ve dünyanın hemen bütün bölgelerinde farklı şekillerde uygulamaya konmuştur. Türkiye'deki pratiğin, birçok yönüyle Amerika Birleşik Devletleri'nden (ABD) ve Avrupa'dan özellikle de Almanya'dan kopya edildiği belirtilmektedir.

Türkiye'nin yeni modele geçiş sürecinde tartışmalar da adı özel olarak geçtiği için Almanya'daki uygulamalar ayrı bir ballık altında değerlendirilmiş, burada da ilk ve en fazla tartışılan örneği olması açısından Stammheim Cezaevi'ndeki uygulama üzerinde durulmuştur. Söz konusu cezaevi, Almanya tarihi açısından önemlidir; çünkü bu ülkedeki cezalandırma amaçlı izolasyon uygulaması, ilk olarak 1972 yılında Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) militanlarının yargılandığı ve tutulduğu Stuttgard-Stammheim Cezaevi ile hayata geçirilmiştir. Türkiye ise, Almanya'dakine oranla oldukça geç bir tarihte, resmi olarak 2000 yılında izolasyon tipi cezalandırmaya geçmiştir. Bu cezaevlerine geçiş sürecinde özellikle gerek dönemin Adalet Bakanı gerekse diğer yetkililer ile kamuoyu tarafından, ceza sistemindeki aksaklıklar ve cezaevlerinde yaşanan sorunlar gerekçe olarak gösterilerek, Avrupa standartlarının Türk cezaevlerine getirileceği söylemi geliştirilmiştir. Açılan bu yeni kurumlarda da Almanya'daki uygulamaların model alındığı belirtilmiştir.

Türk Ceza İnfaz Kurumları

Türkiye´de cezaevleri üzerine yapılan incelemelerde, tartışmalarda, araştırmalarda, hapishane, cezaevi, tutukevi, ceza infaz kurumu gibi çeşitli kavramlar aynı anlama gelecek şekilde kullanılmakta. Suçlu olarak ilan edilenin cezalandırılmasında da diğer ülkelerdekilere benzer belirleyiciler ön plana çıkmakta ve benzer süreçler işletilmekte.  Suçlu olarak kabul edilenin ilk olarak kişiliğinin, geçmişinin ve genel durumunun değerlendirilmesinin ardından, bu değerlendirmelere göre hükümlüler, a) ilk defa suç işleyenler, mükerrirler, itiyadî suçlular veya suç işlemeyi meslek edinenler, b) aklî ve bedensel durumları nedeniyle veya yaşları itibarıyla özel bir infaz rejimine tâbi tutulması gerekenler, c) tehlike hâli taşıyanlar, d) terör suçluları, e) suç örgütlerine veya çıkar amaçlı suç örgütlerine mensup olanlar şeklinde sınıflandırılmakta ve sınıflandırmaya uygun ceza infaz kurumuna gönderilmekteler. Ayrıca hükümlülerin yaşları, hükümlülük süreleri ve suç türleri itibariyle de gruplandırıldıkları görülmekte.(9) Bu mekanizmada yalnızca suçlu ilan edilenler değil, aynı zamanda cezanın işletileceği yerler olarak ceza infaz kurumlarının da, infaz alanında zaman zaman yaşanan gelişmelere paralel olarak suçun niteliğine, kurumların mimarî yapısına ve kurumların iç örgütlenmesine göre sınıflandırıldığı belirtiliyor. Genel itibariyle Türkiye'deki ceza infaz kurumlarının çesitlerine göre asağıdaki şekilde sıralandıgını söylemek mümkün: (10)

1. Uygulanan infaz rejimine göre; kapalı ve açık ceza infaz kurumları, 2. Hükümlülerin yaş ve cinsiyet durumlarına göre; erkek, kadın ve çocuk ceza infaz kurumları, 3. Hükümlülük ve tutukluluk durumlarına göre; hükümevi (cezaevi) ve tutukevi, 4. Personel durumuna göre; tam teşkilatlı olan veya tam teşkilatlı olmayan ceza infaz kurumları, 5. Mimarî tiplerine göre; tip projeye göre yapılan veya tip projeye göre yapılmayan ceza infaz kurumları, 6. Güvenlik rejimlerine göre; az güvenlikli, normal güvenlikli ve tam güvenlikli ceza infaz kurumları.

Bu kategorileştirmeden açıkça anlaşılacağı gibi ceza infaz kurumları temelde, uygulanan infaz rejimine göre, kapalı ve açık ceza infaz kurumları olarak ikiye ayrılmakta. Yani bütün infaz kurumları öncelikle ya açık ya da kapalı ceza infaz kurumudur. Türk ceza infaz kurumları çeşitlerinden ilki olan açık ceza infaz kurumları, 5275 sayılı Kanun'da, “hükümlülerin iyileştirilmelerinde, çalıştırılmaları ve meslek edindirilmelerine öncelik verilen, firara karşı engelleri ve dış güvenlik görevlisi bulunmayan, güvenlik bakımından kurum görevlilerinin gözetim ve denetimi ile yetinilen kurumlar”olarak açıklanmaktalar. Bu kurumlarda diğerlerinde uygulanan yaygın gözetim ve denetim mekanizmaları işletilmemekte.

Ceza infaz rejimine göre yapılan bu sınıflandırmanın diğer ve en önemli ayağını ise, kapalı ceza infaz kurumları oluşturuyor. Mevcut infaz kurumlarının büyük bir kısmının kapalı ceza infaz kurumu olarak inşa edilmiş olması adı geçen kurumları öncelikli kılıyor. Kapalı ceza infaz kurumları da kendi aralarında özellikle güvenlik önlemleri bakımından kategorileştirilmiş durumda.  Bu yazının da temel sorunsalını oluşturan yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, işte bu kategorizasyonda güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu kurumlar olarak karşımıza cıkıyor.

İlgili Kanun'nda yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, ‘iç ve dıs güvenlik görevlilerine sahip, firara karşı teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan, ancak mevzuatın belirttiği hallerde aynı oda dışındaki hükümlüler arasında ve dış çevre ile temasların geçerli olduğu sıkı güvenlik rejimine tabi hükümlülerin bir veya üç kişilik odalarda barındırıldıkları tesisler' olarak açıklanıyorlar. Sözkonusu kurumlarda, bireysel veya grup hâlinde, resmi makamların deyişiyle `iyileştirme` yöntemleri uygulanıyor. Bu kurumlara gönderilen hükümlüler ise, yine ilgili kanun maddesinde, `ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç islemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan; a) insanlığa karşı suçlardan (madde 77 ve 78), b) kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82), c) uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188), d) devletin güvenliğine karşı suçlardan (madde 302, 303, 304, 307, 308), e) anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardan (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315) hüküm giyen kişiler` olarak açıklanıyor.

Kapsamından da açıkca anlaşılacağı üzere yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları, özellikle ‘siyasi suç'(11) olarak yorumlanan ve etiketlenen eylemlerin cezalandırılması için kullanılan ceza infaz kurumları. öncelikle güvenliğin derecesine göre yapılan bu ayrım, kapalı ceza infaz kurumlarının sınıflandırılması için yeterli değil. Söz konusu kurumların kendi aralarındaki ayrım, güvenlik tedbirlerinin yanı sıra dünya genelindeki sınıflandırmaya uygun şekilde mimari tasarımlarına göre de yapılmakta.

Türk Siyasal Hayatı'nda Yaşanan Gelişmeler Ekseninde Yeniden Düzenlenen Türk Ceza İnfaz Kurumları

Türkiye'nin toplumsal yapısı, darbeler ekseninde tanımlanan siyasal hayattaki dönüm noktaları ışığıında yeniden düzenlenmiş ve şekillendirilmiştir. İki askeri darbe ve bir müdahale aracılığıyla ekonomik yapıda gerçekleştirilen dönüşümler yalnızca ekonomik ya da siyasal alandaki dönüşümlerle sınırlı kalmamıştır. Ekonomik yapıda yaşanan değişim ve dönüşümler, sosyal ve siyasal alanlar ile de karşılıklı etkileşim içerisinde ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin hukuki yapısı da bu gelişmeler ışığında yeniden düzenlenmiş ve ceza infaz kurumları ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürülmüştür. Türkiye'deki ceza infaz kurumları, 2000 yıllardaki mimari tasarımdaki önemli dönüşüme kadar, koğuş sistemine uygun olacak şekilde tasarlanmıştır. Koğuş sistemi, ana bir koridorun etrafındaki yan koridorlar ve bunlara açılan koğuşlardan oluşmakta ve hükümlüler gruplar halinde bu koğuşlara kapatılmaktaydılar. Gruplardaki kişi sayıları koğuşun büyüklüğüne bağlı olarak değişmekte ve hükümlüler 24 saati bir arada geçirmekteydiler.

Tecrit uygulamasının hayata geçirildiği F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarını ayrıntılarıyla inceleyebilmek için öncelikle onun varlık gerekçesi olarak sunulan sorunları, öncesindeki uygulamaları ve bu sorunların ortaya çıktığı dönemin sosyal ve ekonomik şartları ortaya koymak gerekiyor. Sorunların ortaya çıktığı dönemin şartları önemlidir; çünkü yaşananlar içinde bulundukları sistemden ayrı ve basitleştirilerek değerlendirilemezler.

Dönemin CHP Milletvekillerinden İ. önder Kırlı, 05.03.1996 yılında TBMM genel kurulunda yaptığı konulmasında bu ilişkiyi; “...çünkü, sorun, ülkemizdeki genel toplumsal sorunlarda olduğu gibi, köklü ve sisteme bağlı çarpıklıklardan kaynaklanmaktadır. Cezaevleri sorunu, bugünün ya da bundan önceki iktidarların sorunu değildir; cezaevleri sorunu, bir devlet sorunudur, bir ülke sorunudur, bir sistem sorunudur”sözleriyle dile getirmişti.(12)

Kırlı'nın da dikkat çektiği üzere ceza infaz sistemindeki ve kurumlarındaki bu düzenlemelerin gerekçelerini ve biçimlerini ortaya koyabilmek için Türk siyasal hayatında kırılma noktaları olarak tanımlanan gelişmelerin ele alınması gerekiyor. özellikle sosyal yapının etkilenme ve etkileme şekilleri, demokrasi, uzlaşma, çatışma, toplumsal hareketlilik gibi kavramlar üzerinden değerlendirilirken, toplumun tüm kurumlarını etkileyen bu değişimler farklı dönemselleştirmeler yapılarak değerlendirilmeli ve yapılacak olan bu dönemselleştirmelerde hareket noktaları, Türkiye'nin siyasal ve ekonomik hayatında kırılma noktaları olarak kabul edilen gelişmeler olmalıdır.

1945-1980 Arasında Türk Siyasal Hayatı ve Siyasal Suçun Cezalandırılmasında Koğuş Sistemi

1950'lerin ikinci yarısı itibariyle Türkiye'de işçi sınıfı örgütlenmesinin dikkate değer bir düzeye ulaştığı görülüyor. önceki dönemlerde yoğunlukla mezhepsel veya etnik kökenlere dayanan ve reaksiyonel olan muhalefet özellikle 1960 sonrasında ideolojik, teorik ve problematik düzlemde sisteme ve siyasi iktidara yönelik muhalefet şeklini alıyor. İktidar odaklarının yükselen bu toplumsal muhalefete karşı sistemin ihtiyaçları doğrultusunda mevcut mekanizmaları yeniden düzenleyerek, yeni kontrol mekanizmaları geliştirdikleri görülüyor.

1960 Mayis`indaki darbe sonrası Yassıada Mahkemeleri'nde yargılanan DP'li politikacılara yönelik tutumlar siyasi suça ilişkin bakış açısını tanımlamakta. Ancak bu bakış açısı, 1960 sonrasında yükselen toplumsal muhalefetten yola çıkarak oluşturulan siyasi suçlu algısından farklı. İlk durumda seçilmiş kişiler, ekonomik ve sosyal politikaları nedeniyle vatana ihanet suçundan yargılanmışlardır. Ancak yükselen işçi ve öğrenci hareketlerine paralel geliştirilen siyasi suçlu algısında, soğuk savaşın dünya genelindeki etkisine benzer şekilde komünizm tehdidinin ağırlığı hissedilmeye başlamıştır. Bu algılama çerçevesinde, 1970'li yıllarda yargılanan kişi veya gruplar devlet otoritesini tehdit etmek ve yıkmaya çalışmak suçlamalarıyla yargılanmışlardır. Dolayısıyla siyasi suç ve suçlu kavramlarının bu dönemden itibaren 1990'lı yıllara kadar söz konusu muhalefeti oluşturan öğeleri hedef alacak şekilde tanımlandıklarını söylemek mümkündür.

Komünizm tehdit algısına karşı oluşturulan siyasi suça yönelik cezalandırma biçimleri de bu dönemde değiştirilmeye başlamıştır. Dolayısıyla 1950 ile 1980 arasındaki dönemde koğuş sistemi esasına göre inşa edilen il ve ilçe tip cezaevlerine geçiş ile özellikle 1960'lı ve 1970'li yıllarda sistem karşıtı siyasal hareketlerin kitleselleşmeye başlaması arasında doğrusal bir ilişki vardır. Siyasi suç tanımlamaları genel çerçevesi itibariyle 1991 yılında yürürlüğe konan terörle mücadele kanununa kadar toplumsal muhalefet ekseninde tanımlansa da ceza kurumlarının aynı kalmadığı ve yapılan dönemselleştirmeye uygun şekilde farklılaştığı ve geliştirildiği görülmekte. Türkiye, 1950'lerde ceza infaz kurumlarında koğuş sistemine geçmiş, 1960 ve 1980 yılları arasında  aynı jenerasyon grubuna dahil ancak mimari özellikleri bakımından farklı tip cezaevleri inşa edilmiş, 1980 sonrasında ise ceza infaz kurumlarında yeni düzenlemeler yapılarak, yeni tipler eklenmiştir.(13)

1950'lere kadarki döneme bakıldığında Cumhuriyetin ilk yıllarında suç türleri arasında ya da suçlu türleri bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras alınan topluluk sisteminin kullanıldığı görülmektedir.(14) Ancak suçluların yaş, cinsiyet, psikolojik ve fiziksel özellikleri ile suç türlerine göre ayrılarak kapatıldıkları kurumların inşası ile 1950'lerde koğuş sistemine geçilmiştir. Bu geçişe ilişkin iki ayrı noktayı belirtmek gerekmektedir. öncelikle daha önceki dönemlerde kullanılan topluluk sistemine uygun inşa edilen kurumlar, maliyetleri düşük mimarilerdir. Ancak bu sistemden koğuş sistemine geçmek yüksek maliyetli ve uzman personel gerektirecek bir düzenlemedir. Dolayısıyla Türk Ceza Kanunu'nda hürriyeti bağlayıcı cezaların infazı açısından aşamalı serbestlik ilkesi getirilmiş olsa da uygulama da bu düzenlemenin hayata geçirilebileceği kurumların oluşturulması 1950'li yıllara kaldı. Bu ekonomik yükün yanı sıra Türkiye'deki suç algılamaları ve özel olarak, daha önce de belirtildiği gibi yükselen toplumsal muhalefetle birlikte siyasi suç tanımlamaları da 1950'li yıllarda değişti. Hukuki düzlemde çok önceleri birbirlerinden ayrılan suç türleri, gerekli alt yapının oluşturulduğu koğuş esasına göre inşa edilen bu yeni kurumlara geçilmesiyle pratikte de birbirinden ayrılmaya başladı.

Cumhuriyet dönemindeki bu ayrımın Osmanlı İmparatorluğu ile benzerlik gösterdiğini belirtmek gerekiyor. Osmanlı infaz sisteminde 1882 yılında çıkartılan kanun ile hükümlüler cinsiyet, yaş ve işledikleri suçlara göre birbirlerinden ayrılıyorlardı. Ancak mevcut alt yapının yetersizliği ve söz konusu ayrıma uygun yapıların maliyeti nedeniyle bu ayrımın hayata geçirilemediği belirtiliyor. Osmanlı hukuki düzlemde suçluları birbirinden ayırsa da, uygulamada ayrım yapmadan topluluk esasına göre hapsetmeyi sürdürüyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında da benzer bir uygulamanın olduğu görülüyor. Aşamalı serbestlik ilkesine geçilmiş olsa dahi, 1950'li yıllarda koğuş sisteminin hayata geçirildiği ceza infaz kurumları inşa edilmeden önce bu ilkenin uygulanması mümkün olmamıştır.(15) Hapishane ve tevkifhane idaresine ilişkin ilk kanun 1930 yılında çıkartılmıştır. 1950 öncesine bakıldığında bu kanunun 1941 ve 1943 yıllarında değişikliğe uğratıldığı görülüyor. Koğuş sistemine geçmeden önce son değişiklik 1951 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu kanuna göre, her mahkeme bulunan yerde bir ceza infaz kurumu bulunması gerekiyordu. Bu dönemde kadın hükümlüler için hapishanelerde bölmeler ayrıldığı ve 11-16 yaş arası çocuk suçlular için çocuk ıslahevleri açıldığı görülüyor.(16)

Genel itibariyle 1950 ile 1970 arası kurulan ceza infaz kurumlarına bakıldığında tip esasına göre düzenlenmiş kurumların oluşturulduğu belirtiliyor. 1950-1970 yılları arasında yapılan A tipi, B tipi ve C tipi kapalı ceza infaz kurumlarının yapımı ile başlayan koğuş sistemine, 1970-2000 yılları arasında yapılan K tipi, E tipi ve 150 ve 350 kişilik özel tip ceza infaz kurumları ile devam edilmiştir.(17)

Genel özellikleri ve sınıflandırmaları yukarıda şekilde ortaya konabilecek ceza infaz kurumlarına 1980 sonrasında mimari özellikleri ve kullanım amaçları bakımından farklı tipler eklenmiştir. 1977 yılın sonrasındaki kriz dönemin atlatılmasında gerekli görülen yeni ekonomik politikaların uygulanması adına askeri darbe yoluna başvurulmuştur. Ekonomik yapıdaki yeni düzenlemelere paralel şekilde politik ve hukuki üstyapı da önemli dönüşümler yaşanmıştır. Ekonomik alanda küresel pazarla bütünleşme esasına uygun geliştirilen yeni düzenlemeler ile hayata geçirilen neo-liberal politikalar, darbe sonrasındaki başbakan Turgut özal'ın hükümeti döneminde hâkimiyetini kurmuştur. Darbenin ardından baskı altına alınan toplumsal hayatta ise, özal hükümeti sırasında daha sakin ve yumuşak politikalar uygulanmış ancak, yeni bir biçime büründürülen baskı mekanizması farklı yollara başvurularak devam ettirilmiştir.

özal'ın başbakan olarak seçilmesi öncesindeki gelişmelerde en fazla göze çarpan 24 Ocak kararları temel alınarak uygulanan ekonomi politikalardır. Korkut Boratav'a göre, 1977 yılının ardından yaşanan toplumsal ve ekonomik krizlere yanıt olduğu belirtilen 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi ile işgücü piyasası ekonomi dışı, yani askeri ve yasal yöntemlerle ‘disiplin' altına alınmıştır. Dış ticarette ise, dışa açılma temel politika olmuştur. Emek maliyetlerinin düşürülmesine ve ihracatın desteklenmesine yönelik yeni düzenlemelere gidilmiştir.(18)

“Türkiye kapitalizmi 80'lere doğru yeni bir kriz sürecine girmiştir. Tıkanmanın nedeni birikim sorunu olduğundan, krizin tek başına iktisadi araçlarla atlatılması güçtür. Ayrıca toplumsal ve siyasal koşullar da, radikal müdahaleleri zorunlu kılmaktadır. Her şeyden önce 12 Mart 1971askeri müdahalesi ile bir süre kontrol altında tutulabilen sınıf mücadelesi tekrar canlanmış ve sınai karlarda ciddi bir sıkışma yaratmaya başlamıştı. İkincisi, Dünya Bankası'nın yapısal uyum Programı'na angaje olan hükümet, ekonomiyi serbest piyasa düzeni uyarınca yeniden yapılandırma taahhütü altına girmişti...”(19)

Sungur Savran'a göre bu darbenin toplumsal alandaki hedefi, işçi sınıfından başkası değildir. Temelinde ise, 24 Ocak kararları ile temelleri atılmış olan neo-liberal politikalara geçişi olanaklı kılacak koşulları yaratmak bulunmaktadır. Burjuvazinin, devletin koruyucu perdesini üzerinden atıp, dünya pazarı ile bütünleşmesini hedefleyen neoliberal politikalar, rekabet esasına göre işleyen uluslararası pazara açılışı beraberinde getirmiştir.(20) Ancak söz konusu yıllarda yaşanan kargaşa ortamında bu ekonomi politikaları hayata geçirmek söz konusu değildir. Dolayısıyla darbe kendisini bir zorunluluk olarak dayatmış ve toplumsal rıza şiddet kullanılarak alınmıştır.

Galip Yalman'da benzer şekilde, 1980 sonrası otoriter devlet örgütlenmesinin esas itibariyle, piyasaya uygun olanın, mutlak doğru olarak toplum nezdinde meşrulaştırılmasının aracı olduğunu vurguluyor. Bu tarihten itibaren burjuvazinin hegemonya oluşturma ve koruma politikalarının, siyasal gündemi belirlediğini belirtiyor. Yalman, cumhuriyetin ilk yıllarından beri süregelen devlet mitinin yerini artık, piyasaya bıraktığını söylüyor. Bu söylem toplumsal alanda devletin hegemonyasını kaybettiğine işaret etmekte.(21) öte yandan ekonomik alandaki aktif rolünü yitirse dahi, bugün hala devlet, toplumsal alana hâkim en ciddi güç olarak karşımıza çıkıyor.

örneğin tüm dünyada, şiddetin artık bir çözüm yolu olmadığına yönelik söylemlerin hâkimiyet kazanması ve 'terör örgütü' olarak lanse edilen grupların silah bırakmaya çağırılması, devletin, şiddet tekelini elinde bulunduran yegane kurum olma çabasından başka bir şey değildir. İstikrarın sağlanması konusunda çıkmaza girildiği an askerin yardımının istenmesi ise, bunun en önemli göstergesidir. Bu açıklamalardan sonra ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamak için gerçekleştirildiğini söyleyebileceğimiz 1980 darbesinin toplumsal düzlemdeki hedefi, bu istikrarın önündeki en önemli engel olarak görülen işçi sınıfı hareketi ile öğrenci hareketlerini bastırmaktır.

Görüldüğü gibi bu yıllarda da siyasi suç algılamasında, komünizm tehdidi ön plandadır, başka bir deyişle 1970'lerden farklı bir siyasi suç algısının oluşturulması söz konusu değildir. öte yandan bu dönemde güçlenen muhalefet, toplumsal hayatta yaratılan yoğun çatışma ortamı ve ekonomik düzlemde sermayenin ihtiyaçlarının aciliyeti doğrultusunda istikrarın önünde engel olarak görülen bu hareketlerin bastırılması için başvurulan yöntemler ağırlaştırılmıştır. Bu dönemde Türkiye'nin siyasi ya da hukuki tarihinde görülmemiş bir kapatma pratiği yaşandığı ve siyasi suçlu olarak tanımlananların kitlesel olarak kapatıldıkları görülmektedir.(22) 1980 darbesi sonrasında iki milyon kişinin yargılandığı, binlerce kişinin de tutuklanarak cezaevlerine konulduğu bilinmektedir.(23)

“Yüz binlerce sendikacı ve solcu gözaltında işkence görmüş, on binlercesi uzun hapis cezasına çaptırılmış, binlercesi en temel hakları için defalarca açlık grevlerine gitmek zorunda kalmış, yüz binlercesi içeride ya da dışarıda katledilmiş, onlarca insan idam edilmiştir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'nın tanımış olduğu demokratik hak ve özgürlükleri geri almış, yeni çalışma yasaları işçi sınıfının mücadelesini kıskıvrak başlamayı hedef edinmiştir.”(24)

1980 darbesi sonrasında yaşanan kapatma pratiklerine ilişkin örnekleri çoğaltmak ve çeşitlendirmek mümkündür. Ayrıca bu dönemde cezaevlerindeki uygulamalara ilişkin tartışmalarda güncelliğini korumaktadır. Yinelemek gerekirse, koğuş sistemi esasına göre düzenlenen ceza infaz kurumlarındaki uygulamaların, 12 Eylül Darbesi ile toplumsal hayatın her alanına sirayet eden baskı ve tektipleştirme politikalarına paralel şekilde dönüştürüldüğü ve bu dönemde ‘kitlesel' kapatmalar gerçekleştirildiği görülmektedir. Ayrıca darbe sonrasında başlayan kötü muamele, olumsuz yaşam koşulları, operasyonlar gibi tartışma başlıkları bugün hala farklı cezaevi modelleri üzerinden de tartışılmaya devam etmektedir. Cezaevlerinde 1980-2000 arasında 5000 hükümlü ve tutuklunun yaşamını yitirdiği belirtilmektedir.(25)

1980'li yıllara gelindiğinde K ve E tipi olarak iki yeni mimarinin ortaya çıkıyor. Adını, dış görünüşü beşli E harfi şeklinde binalarından almaktadır E tipleri, bu yazının temeli olan F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş sürecinde özel tip cezaevleri ile birlikte öne çıkan tasarımlardır. F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş öncesinde bu kurumlar, 1990'lı yıllar boyunca da etkili olmuşlardır. Bu geçiş sürecinde, genel olarak ceza infaz kurumlarında yaşanan problemlerden çok E tipi ceza infaz kurumları ile özel tiplerde ortaya çıkan sorunlar üzerinde durulduğu görülüyor. Dolayısıyla gerek E tipi ceza infaz kurumları gerekse özel tip ceza infaz kurumları, hukuki düzenlemesi 1991'de gerçekleştirilmiş ve 2000 yılında uygulamaya konulmuş F tipi ceza infaz kurumlarına hazırlık dönemindeki tartışmalarda büyük öneme sahipler. Ayrıca F tipine geçiş sürecinde, bu iki modele uygun şekilde inşa edilmiş ceza infaz kurumları söz konusu yeni tasarıma uygun hale getirilerek, dönüştürülmüştür.

F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçiş sürecinde öne çıkan bir diğer model de özel tip ceza infaz kurumu modelidir. Bu modelde, E tipine benzer şekilde lineer mimari tasarıma uygun şekilde oluşturulmuştur. Ancak özel tip ceza infaz kurumlarının önemi, oda sistemine geçiş konusunda gerçekleştirilen denemelerin temsilcisi olmasıdır. Türkiye'deki özel tip ceza infaz kurumlarında öne çıkan en önem isimler İstanbul Bayrampaşa özel tip, ve Eskişehir özel tiptir. özellikle Eskişehir özel tip cezaevi geçirdiği tadilatlarda tam üç kez tamamen değiştirilmiştir.(26)

Gerek E tiplerinde gerekse özel tiplerde binaların tüm bölümleri sürekli denetim altında tutulmaktaydı. Ancak yine de bu denetimin yapının tamamı üzerinde ve sürekli sağlandığını söylemek, odalardaki kör noktalar nedeniyle mümkün değildir. Bu iki tip ceza infaz kurumunu üzerine yürütülen tartışmalar, ceza infaz kurumlarının mimari tasarımlarında yeni arayışları da beraberinde getirmiştir. özellikle 1980'li yıllarda ve 1990'lı yılların ilk yarısında kullanılan E tipi ve özel tip kapalı ceza infaz kurumları, koğuş sisteminden oda sistemine geçiş sürecinde kullanılan ve toplu kapatmaların yanı sıra izolasyon yönteminin denenmesine de olanak sağlayan ceza infaz kurumları olmuştur. 1990 öncesinde koğuş sisteminin devam ettirildiği bu iki tipin ardından Türk ceza infaz sisteminde bir dönüm noktası olan F tipi yüksek güvenlikli cezaevleri gelmektedir. Ancak 1990'lı yıllarda ortaya çıkan ve ceza infaz kurumlarının sorunlu yapısına çözüm olarak sunulan yeni tip, yalnızca basit bir mimari değişimin simgesi değildir. Koğuş sisteminin terk edilerek, tamamı hücre tipine uygun şekilde inşa edilecek olan yeni tip ceza infaz kurumları, aslında bütün bir ceza infaz sisteminin dönüşümünün de simgesi haline gelmiştir.

Bu iki tipin ardından 1990'lı yıllar boyunca tartışmaların temelini oluşturan F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarına geçmeden önce 1980'lerin ikinci yarısı itibariyle Türkiye'deki sosyal ve ekonomik gelişmelere bakmak gerekmektedir. Bu dönemde devletin piyasanın işleyişindeki müdahaleciliğinin azaltılması, özelleştirme, sosyal hakların işçi sınıfı lehine kullanılmasını engellemek için daraltılmaları ve sendikasızlaştırma politikaları ön plana çıkmaktadır. 80`lerin ikinci yarısından itibaren borçlanan Türkiye'nin yeniden bir krizin eşiğine gelmesinde toplumsal düzlemde yaşanan gelişmelerin etkisi büyüktür. Burada egemenler katında sorun olarak sunulan iki ayrı başlık bulunmaktadır. Bunlardan ilki, 1980 darbesi ardından bastırılan ve sınırlandırılan işçi hareketinin ve toplumsal muhalefetin yeniden güç kazanmasıdır. İkincisi ise, Güneydoğu'da yoğunluk kazanan çatışmalara parallel Kürt hareketinin yükselişidir.(27)

1980'lerin sonunda giderek yoğunlaşan Kürt hareketinin ve yaşanan çatışmaların ekonomik düzlemdeki yükü savaşın yüksek maliyetinden kaynaklanmıştır. Siyasal düzlemde ise gerek iktidar odakları arasında gerekse toplumsal düzlemde kutuplaşmaların doğmasına neden olmasıdır. özellikle 1990'ların başında Kürt hareketi baskı ve şiddete başvurularak bastırılmaya çalışılmış, bu süreçte köy koruculuğundan köy boşaltmalara kadar birçok yönteme başvurulmuştur.

“Kürt mücadelesini bastırmaya sıra geldi. Bu arada Milli Güvenlik Kurulu´nun (MGK) savunma konsepti değişmiş (1993`ün Kasım ayı) ve iç tehdit etkenleri yeniden belirlenmişti. Bu çerçevede en önemli iç tehdit unsuru olarak belirlenen Kürt mücadelesini bastırmak üzere kontgerilla destekli askeri şiddet politikaları başladı. öte yandan zoru meşrulaştıracak kurum ve kavramlarda tedavüle sokuldu. örneğin askeri yetkililer düşük yoğunluklu savaş kavramını ilk kez bu dönemde yüksek sesle telaffuz etmiştir.”(28)

Toplumsal düzlemde yükselen ve istikrarın sağlanmasında engel teşkil eden bütün farklı seslere yönelik bu sert tutum hukuki düzlemde karşılığını, 1991'de yürürlüğe konan Terörle Mücadele Kanunu'nda bulmuştur. Bu kanun ile siyasal suç algılamasının değiştiği açıkça görülmektedir. Devrimci örgütlerin yanı sıra Kürt hareketi de siyasal suçlu algılamasının içine dahil edilmiştir ve ekonomik istikrarın önündeki birincil engel olarak görülmeye başlamıştır. Ancak hukuki düzlemde siyasal suç tanımlamalarının terör kavramı çerçevesinde tanımlanmış olduğu görülmektedir. Söz konusu Kanun'da terör olarak nitelenen eylemler, TMK'nın birinci maddesinde, “Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir. Bu Kanunda yazılı olan örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. örgüt terimi, Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar”şeklinde tanımlanmaktadır. Terör suçlusu ise, “belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur”olarak nitelendirilmektedir. Söz konusu Kanun'a göre suçlu sayılmak için terör örgütüne mensup olmak gerekmemektedir. 'Terör örgütü' mensubu olunmasa da örgüt adına suç işleyenlerin, terör suçlusu sayıldıkları ve örgüt mensupları gibi cezalandırıldıkları, ilgili Kanun maddesinde ortaya konmaktadır.

özellikle Kürt hareketini ve yeniden güçlenen solu hedef alan bu kanun maddesinin bir diğer önemi, Türk ceza infaz sisteminde 2000'li yıllarda resmi olarak yaşanacak kırılmanın temelinin atılmış olması. çünkü adı geçen yasal düzenlemeye bakıldığında, cezaların infazı ve tutukluların muhafazasına ilişkin 16. maddenin birinci fıkrasında, ‘bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanların cezaları, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir' açıklaması yapılıyor.(29) Diğer bir deyişle ceza infazının temelini oluşturan koğuş sisteminin terk edilerek, oda sistemine geçilmesinin hukuki alt yapısı hazırlanmıştır. Bu gelişmeden hareketle Türkiye'de oda sisteminin resmi olarak siyasi tutsaklara yönelik geliştirilmiş olması nedeniyle siyasal suçluları hedef aldığını söylemek mümkün. öte yandan siyasal ve ekonomik gelişmelere parallel şekilde hayata geçirilen bu düzenlemeye ilişkin bir başka tespiti Avrupa ve Amerika ile ilişkiler bağlamında yapmak da olası. özellikle AB tarafından gerçekleştirilen üstü kapalı müdahaleler, Avrupa standartı yanılsamasıyla hayata geçirilen F tipleri ve tecrite uluslararası düzlemdeki destekleri açıkça gözler önüne sermekte.

AB Sürecinde Türkiye ve Değişen Siyasi Suç Algısı

1990'lı yıllarda AB ve Türkiye arasındaki ilişkiler ve geliştirilen politikalar, dönemsel değişmeler göstermektedir. Avrupa Ekonomik Topluluğu'yla (AET) ilişkilendirilebilecek süreci genel olarak, uluslararasılaşma ve küresel pazarla bütünleşmeye paralel ele almak gerekiyor. Her ne kadar Türkiye'nin AB ile ilişkilerini 1959 yılındaki AET üyelik başvurusu ile başlatmak mümkün olsa da, yaşanan darbeler ve krizlerle kesintiye uğramış olan ve halen devam eden süreç, aslında 1987 yılındaki AB'ye tam üyelik başvurusu ile canlandı. ‘Tesadüfi´ bir biçimde küresel pazarla bütünleşme stratejisinin geliştirildiği sürece denk düşen üyelik başvurusu ile AB`nin Türkiye´ye müdahalelerinin de artış eğilimine girdiği görülüyor. özellikle 1990'ların başından itibaren AB tarafından, insan hakları ihlalleri, Kürt Meselesi, Kıbrıs gibi birçok konuda Türkiye'deki uygulamalara ters düşen açıklamalar yapılmaya başlamıştır. Ayrıca AB üyeliği, sözkonusu dönemde Türkiye açısından ekonomik istikrarın ve küresel pazarla bütünleşmenin yanı sıra milli güvenliğin bir güvencesi olarak da sunulmaktaydı. En açık örneklerden biri ise, AB üyeliğinin milli güvenliğin sağlanmasının aracı olarak gösterildiği Milli Güvenlik Siyaset Belgesi.

“1997 Kasımı' nda kabul edilen ve bilindiği kadarıyla henüz bir değişikliğe uğramamış olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (eğer Hürriyet Gazetesine sızdırılan ve yalanlanmayan versiyon doğru ise), AB üyeliği Türkiye'nin milli güvenliğinin bir güvencesi olarak açıkça ulaşılması gereken bir hedef olarak ilan edilmiştir.”(30)

AB Komisyonu, 2000 yılı ilerleme raporunu temel alarak 26 Temmuz 2000 tarihinde, katılım öncesinde ve özellikle Katılım Ortaklığı'nın oluşturulmasına yönelik olarak, Türkiye'ye, AB tarafından yapılacak yardımların tüm kaynaklarını koordine etmek için gerekli çerçeveyi oluşturmak adına Katılım Ortaklığı Belgesi olarak bir yönetmelik sunmuştu. 4 Aralık 2000 tarihinde Brüksel'de yapılan toplantıda, son şekli verilen ve ekonomik, siyasi ve hukuki başlıkların ayrıntılı şekilde ortaya konduğu bu belgede işkence, kötü muamele gibi konuların yanı sıra cezalandırma süreçleri ve cezaevlerine ilişkin önerilerde bulunmaktaydı. Söz konusu belgede; “Türk Anayasasının ve diğer ilgili mevzuatın, bütün Türk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini Avrupa İnsan Haklarının Korunması Sözleşmesinde belirtildiği gibi güvence altına alan bir bakış açısıyla, tekrar gözden geçirilmesi ve bu tür yasal reformların uygulanmasının ve Avrupa Birliği üye Devletlerinin uygulamalarıyla uyumun sağlanması; ölüm cezasının kaldırılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 No'lu Protokolünün imzalanması ve onaylanması; uluslararası medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve tercihli Protokolü'nün ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin onaylanması; cezaevlerindeki gözaltı koşullarının Birleşmiş Milletler Hükümlü ve Tutukluların Muamelesinde Gözetilecek Standard Asgari Kurallar ve diğer uluslararası normlara uygun hale gelecek şekilde düzeltilmesi”önerilmekteydi.(31)

Birleşmiş Milletler Hükümlü ve Tutukluların Muamelesinde Gözetilecek Standard Asgari Kurallar ile diğer sözleşmelerde açıkça oda sistemi savunulmakta ve bu sisteme uygun ceza infaz kurumlarına ilişkin standartlar belirtilmekte. Avrupa Birliği tarafından cezaevlerinin bu sözleşmelerdeki standartlara göre düzenlenmesinin önerilmesi esas itibariyle oda sisteminin önerilmesinden başka bir şey değildir. Bu belge öncesinde de cezaevi sorunlarının Türkiye'ye ilişkin hemen hemen bütün raporlarda yer aldığı görülüyor. örneğin 1998 yılında sunulan Türkiye'nin Katılım Yönündeki İlerlemesine İlişkin Komisyon Rapor'unda şöyle denilmekte: “Türk hapishanelerindeki şartlar, Avrupa Konseyi tarafından konulan standartlara veya BM'nin minimum standartlarına uygun değildir. Hapishanelerin çoğu, aşırı kalabalıktır ve yeterli sağlık hizmeti sunmaz. Hapishane görevlileri, genellikle askerî personeldir. Bu durum, özellikle 1996 yılında, hapishanelerde bazı isyanlara yol açmıştır. TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Türk hapishanelerinin durumunu incelemek için bu yıl bir kaç ay süren bir tesbit çalışması yürütmüştür”.(32) Bir diğer örnek, 1999 yılındaki Türkiye'nin Katılım Yönündeki İlerlemesine İlişkin Komisyon Raporudur. 1999 Düzenli Raporu'nda şöyle deniliyor: “Türk cezaevlerindeki şartlar iyileşmiş gibi görünmemektedir. Aşırı kalabalık olmaları ve yeterli sağlık hizmeti olmayışı ana sorunlar olmaya devam etmektedir. Meydana gelen açlık grevleri ve isyanlar çoğu zaman bu sorunlarla ilgilidir. Eylül 1999'da, büyük bir hapishane isyanı sert bir biçimde bastırılmıştır”.(33) Görüldüğü üzere söz konusu açıklamalar ile ceza infaz kurumlarının, tutuklu ve hükümlülerin yaşam alanı olarak oda sistemine geçilmesini içeren düzenlemeler açıkça önerilmiştir.

Gerek Avrupa'da gerekse Amerika'da yaygın şekilde kullanılan oda sistemine dayalı ceza infaz kurumlarının hukuki meşruiyetleri, Avrupa Cezaevi Kuralları ve Birleşmiş Milletler'in 1990'lı yıllarda sunulan raporlara ilişkin örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. özellikle 1990'lı yıllarda insan haklarına atıfta bulunarak Türkiye'ye de söz konusu standartları benimsemesi ve gerekli dönüşümleri gerçekleştirmesi yönünde yoğun baskı yapıldığı biliniyor. İnsan Hakları İzleme örgütü'nün 10 Eylül 2002'de tarihli raporunda, Türkiye'nin AB üyeliği için atması gereken en önemli adımın, önerileri AB tarafından dikkate alınan Avrupa İşkenceyi önleme Komitesi'nin tavsiyelerini yerine getirmesi ve cezaevi şartlarını düzeltmesi gerektiği vurgulanmıştır.(34) Avrupa İşkenceyi önleme Komitesi'nin Türkiye'ye ilişkin raporlarında ise, koğuş sisteminin terk edilmesi ve oda sistemine geçilmesinin gerekliliği açıkça tavsiye edilmiştir. Elbette bu raporlarda ve ortak olarak belirlenmiş kurallarda kurumların barındırması gereken temel özellikler dışında belirli ölçülere ya da ayrıntılı sınırlandırmalara rastlanmamakta. Esasen oda sistemine geçilmesi ve ortak asgari standartların sağlanması amaçlanmakta.

Elbette diğer kurumsal düzenlemeleri ya da ceza infaz sistemine ilişkin şartları salt AB'ye açılan kapı veya demokratikleşme yolları olarak görmek yanıltıcı. Bu başlıkları, ekonomik bütünleşme için toplumsal kurumlarda yapılması gereken düzenlemeler olarak da okumak mümkün. çünkü özellikle Dünya Bankası ve IMF ile uyum bu sürecin temelini oluşturuyor. Söz konusu kurumsal düzenlemeler ise, ekonomik düzlemdeki bütünleşmenin önünü açıcı nitelikteki başlıklar olarak kabul edilmiştir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in müdahalelere ilişkin, ‘IMF politikalarını hayata geçirebilmek için hapishane sorununu çözmeliyiz' açıklaması da ekonomik ve sosyal şartların, cezalandırma ve cezanın bir aracı olarak cezaevleri üzerindeki etkisini gözler önüne sermiştir.

Toparlamak gerekirse, 12 Eylül'ün siyasal ikliminin sürdürüldüğü 1980'lerin ikinci yarısı ve 1990'ların başlarında geliştirilen yeni tipler ile cezaevleri de düzene sokularak militarize edilmek istenmiştir. Burada kontrolün toplumun tüm kurumlarına sindirilmesi ön plandadır. 12 Eylül'den itibaren toplu kontrol sağlama çabası siyasal sistem içerisinde amaçlanmış ancak başarıya ulaşamamıştır. Bu dönemde ceza infaz kurumlarının sorunları olarak sunulan sorunlar da, yapılan tüm müdahalelere ve kontrol çabalarına rağmen siyasi mahkumların ‘ıslah' edilememesi sorunudur.

28 Şubat süreci sonrasına bakıldığında, 'terör örgütü' merkezleri olarak gösterilen cezaevlerinde kontrolün istenilen düzey ve şekilde sağlanamaması yeni arayışları da beraberinde getirmiş ve toplu kapatma mantığının terk edilmesi ön görülmüştür. özellikle oda sistemine dayalı ceza kurumlarının AB'ye üyelik sürecinde uyum şartı olarak da dayatılması, bu arayış içerisinde yol gösterici olmuş ve Avrupa'da yapılan araştırmalar ve incelemeler sonucunda oda sisteminin hayata geçirildiği F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumları oluşturulmuştur. Dolayısıyla 1990'lı yılların sonunda Türkiye'de Avrupa Birliği'ne uyum kapsamında hızlandırılan reformlar kapsamında 2000 yılı itibariyle siyasi suçun cezalandırılmasında izolasyon uygulaması sistemli bir biçimde hayata geçirildiğini söylemek mümkün. özellikle Avrupa'dan uzmanlarla ve komisyonlarla yapılan görüşmeler ve inceleme gezileri ile Avrupa standartları olarak tanımlanan kriterler, bu uygulamanın gelişigüzel ve rastlantısal olmaktan ziyade, üzerinde ayrıntılı şekilde düşünülerek ve sınanarak geliştirilmiş tam bir sistem olarak ortaya konduğunun en önemli göstergesi.

Daha öncede belirttiğimiz üzere, oda tipi uygulamaların Türkiye'deki adı olan F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, hüküm giyen ve tutuklananların gruplandırılmasının ve buna göre, tek kişilik veya üç kişilik odalara konulmasının öngörüldüğü, ‘Terörle Mücadele Kanunu (TMK)' ve ‘çıkar Amaçlı Suç örgütleriyle Mücadele Kanunu'ndaki açıklamalar yönünde geliştirilmiş kurumlardır. Bu kurumlar hakkındaki yasal düzenlemenin, 12.04.1991 tarihinde yapıldığı görülmekte. Ancak uygulamaya geçiş tam dokuz yıl sonra, 19 Aralık 2000'de mümkün olmuştur. 3713 sayılı Kanun'un kastedildiği bu düzenlemede cezaların infazı ve tutukluların muhafazasına ilişkin 16.maddenin birinci fıkrasında, ‘bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanların cezaları, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir' açıklaması yer almaktadır.(35)

Kanun maddesinde de özellikle belirtilen bu özel infaz kurumlarının oluşturulması ise, uzun bir dönemi kapsamaktadır. Koğuş sistemine dayalı uygulamaların altyapısındaki aksaklıkların giderilmesi ve yeni sisteme uygun yapıların inşası gibi birçok düzenlemenin gerçekleştirildiği bu süreç, resmi olarak 1991 yılından 2000 yılına kadar sürmüştür. Dokuz yıllık bu süreçte yapılan alt yapı çalışmaları, ceza infaz kurumlarına ilişkin önceki bölümde sıralanan sorunların, Avrupa Standartları olarak belirtilen uluslararası düzenlemelere gönderme yaparak giderilmeleri yönündeki çalışmalardır. (36)

F Tipi'ne Geçiş Sürecinde Yapılan çalışmalar

F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumuna geçiş sürecinde gerçekleştirilen düzenlemeleri, fiziki alt yapı yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar, mali kaynak yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar, mevzuat yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar ve personel yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmalar olarak dört alt başlıkta toplamak mümkün. Bu çalışmaların en fazla öne çıkanları ve en çok tartışılanları elbette, hukuki ve mimari düzeyde gerçekleştirilenler.

Fiziki alt yapı çalışmaları, yeni modele uygun cezaevlerinin inşası ile eski kurumların dönüştürülmesi süreçlerini kapsamakta. Ancak bu yeni modele uygun yapılar, gelişigüzel ve rastlantısal oluşturulmamıştır. özellikle 1990'lı yıllarda, söz konusu modele uygun yapıların özelliklerinin belirlenmesi için mimarinin iç ve dış özelliklerinden, yapının kurulacağı alana kadar birçok ayrıntıyı barındıran çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir.  

Adı geçen çalışmalardan ilki ve en fazla öne çıkanı, Avrupa standartlarına uygun cezaevi mimarisini oluşturmak amacıyla söz konusu standartların ve özellikle Avrupa'daki uygulamaların ayrıntılı incelemesidir. Burada Avrupa standartlarıyla Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde belirtilen şartlar ve ‘Birleşmiş Milletler Cezaevleri Minimum Standartları' ile ‘Avrupa Konseyi Cezaevi Standartları' kastediliyor.(37)

“Yüksek güvenlikli F tipi kapalı cezaevleri, Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kuralları, A vrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tavsiye kararı olan Avrupa Cezaevi Kuralları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Tehlikeli Mahpusların Hapsedilmeleri ve Tretmanları Hakkındaki R-82-17 sayılı Tavsiye Karan ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 4422 sayılı çıkar Amaçlı Suç örgütleriyle Mücadele Kanunu, Ceza İnfaz Kurumları ve Tevkifevlerinin bu açıklamalar doğrultusunda, Avrupa'daki izolasyon uygulamalarına gönderme yapılarak yeni modelin eleştirildiğini de görmek mümkündür. Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzüğün 78/B maddesine uygun olarak hazırlanmıştır.”(38)

Söz konusu standartlara uygun ceza infaz kurumunun mimari tasarımı tamamlandıktan sonra, bu kurumların inşaatı için ihaleler gerçekleştirilmiştir. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, söz konusu standartları ve bunlara uygun yapıların ihalelerini şu sözlerle açıklamıştır:

“Birleşmiş Milletler Minimum Cezaevi Standart Kuralları ve Avrupa Cezaevi Kurallarına uygun 1 ve 3'er kişilik oda sistemine dayalı, yüksek güvenlikli, elektronik ve mekanik sistemlere ve spor, eğitim, işyurdu ve sosyal faaliyet alanlarına sahip 368 kişilik F Tipi Cezaevi Projesi" tamamlanmış, 13 F tipi cezaevi ihalesi yapılmıştır.”(39)

Mevzuat yetersizliğini gidermeye yönelik çalışmaların aslında 12.04.1991 yılında çıkartılan 3713 sayılı Kanun ile başlandığını söylemek yanlış olmaz. Bu Kanun ile belirli suçlardan mahkum olanların cezalarının, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilmesi öngörülmüştür.(40) Bu değişiklik, koğuş sistemi yerine getirilecek yeni bir düzenlemenin yasal dayanağını oluşturmuştur. Ancak daha önce de belirtiğimiz üzere söz konusu kanun maddesinin gerektirdği infaz kurumlarının, zaman zaman pilot uygulamaları gerçekleştirilse dahi 2000 yılının sonuna kadar uygulamaya konmadığı görülmektedir. öte yandan 01.05.5.2001tarihinde, F tipi ceza infaz kurumlarının uygulamaya geçişi sürecinde gerçekleştirilen düzenlemeler doğrultusunda adı geçen Kanun maddesi, 4666 sayılı “Terörle Mücadele Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la değişikliğe uğratılmıştır. 3713 sayılı Kanunun 16.maddesinin ikinci fıkrasında yapılan bu değişiklikle, ceza infaz kurumlarındaki hükümlülerin, işledikleri suçlara, kurumdaki davranışlarına, ilgi ve yeteneklerine göre sınıflandırılarak, güvenlik bakımından tehlike yaratmadığı ölçüde, kendileri için hazırlanmış iyileştirme ve eğitim programları çerçevesinde eğitim ve spor, meslek kazandırma ve işyurdu çalışmaları ile diğer sosyal ve kültürel faaliyetlere katılmaları imkanı getirilmiş, ayrıca programların süresi ve katılacak hükümlülerin sayısının, her programın özelliği, güvenlik koşulları ve kurumun olanakları dikkate alınmak suretiyle belirleneceği, iyileştirme ve eğitim programlarının amacına aykırı sonuçlar verdiği tespit edilen hükümlüler yönünden bu uygulamaya son verileceği veya gerekli değişikliklerin yapılacağı, haklarında kınama dışında disiplin cezası uygulanan hükümlülere bu ceza kaldırılıncaya kadar açık görüş yaptırılmayacağı öngörülmüştür.

Burada kısaca değinilen yasal düzenlemeler esasen yazımızda ele alamayacağımız kadar ayrıntılıdır. Ancak yinelemek gerekirse, F tiplerinin ve tecritin hukuki altyapısı söz konusu düzenlemelerle oluşturulmuştur. Uygulamanın hedefinde esas itibariyle siyasi suçlu olarak etiketlenenlerin durduğu mevcut değişikliklerle de açıkça gözlenmekte. Daha ayrıntılı örnekler geçiş sürecinde yaşananları ele aldığımız ileriki bölümde çok daha net biçimde görülecek.

F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nun Fiziki özellikleri

Genel adıyla cezaevleri, resmi adıyla ceza infaz kurumlarının yaratığı ilk imgeler fiziki mekanlardır. Ancak bu imgelemlerin içerdiği tüm fiziki özellikler aynı zamanda o mekanda sürdürülecek yaşamları de şekillendirir; çünkü fiziki şartlar, aynı zamanda yaşam şartlarını da belirlemektedir. Yaşam üzerinde böylesi bir öneme sahip mimari yapı, cezaların amacına uygun olacak şekilde sabit kalmayarak, zaman içinde çeşitlenmiş ve değişmiştir. Türkiye için bu değişim sürecinin son aşaması F tipi yüksek güvenlikli cezaevleridir.

Adını hücrelerin açıldığı koridorların dizilişinden aldığı (41) ve Avrupa Standartları'na uygun şekilde 50.000 metrekare genişliğinde bir alan üzerine kurulduğu belirtilen bu kurumların fiziki yapısına bakıldığında ilk dikkat çeken özellik tüm tretman programlarının uygulanabilmesi için uygun mekanlara sahip, mevzuatı gereğince sadece ‘tehlikeli' hükümlü ve tutuklu statüsündeki kişilerin barındırılabileceği, fiziki yapısı, elektrik ve elektronik güvenlik sistemleri ile yönetim planı bakımından güvenliği tehdit eden unsurları en aza indirilmiş içten ve dıştan koruma görevlileri bulunan ve oda sistemine göre inşa edilmiş ceza infaz kurumları oluşları. Söz konusu tip ceza infaz kurumları, özellikle yerleşim bölgelerinin dışında kurulmuştur. Bu durum, cezaevi çevresinde bölgesel koşullar dikkate alınarak, 300-500 metre güvenlik sahası oluşturulması ve yerleşime yasaklanması kuralıyla da açıkça belirtilmekte. Ceza infaz kurumu binası, 18.000 metrekare üzerine inşa edilmiştir.(42) Bina ile ihata duvarı arasında kalan 12 000 metrekare alanı iki güvenlik sahasına ayıran üç metre yüksekliğinde duyarlı tel, ihata duvarından oluşuyor. Ayrıca çevre istinat duvarı ile bina duvarını ikiye ayıran, 3 metre yüksekliğinde ve basınç uygulandığında monitör odasına alarm veren çevre koruma-duyarlı tel sistemi mevcut. İstinat duvarı ile bina duvarı arasında kalan, duyarlı telin ikiye ayırdığı jandarmaya ve cezaevi personeline ait iç güvenlik sahaları bulunmakta.(43) Beş bloktan oluşan bu kurumlarda, 57 adet tek ve iki kişilik, 103 adet üç kişilik odalar bulunmaktadır ve kapasiteleri 368 kişi ile sınırlı.(44)

Hükümlü ve tutukluların barındırılması için oluşturulmuş oda kısımları dışında, en önemli bölümlerden olan ortak kullanım alanlarının son derece az olduğu görülmekte. Bu durum, hükümlü ve tutukluların bir araya gelmelerinin minimum düzeyde olacağının en önemli göstergesi. Binaların dikkat çekici özelliklerinden biri, bu genel alanlara ilişkin. cezaevini olusturan tüm bölümlerde, hükümlüler tarafından kullanılabilecek ortak alanların son derece az oluşu.

F tipi ceza infaz kurumlarının, “yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları”olarak adlandırılmasının nedeni, güvenlik önlemleri en yüksek seviyede oluşu. Bu kurumlar, söz konusu güvenlik önlemlerinin yoğunluğunun yanı sıra gerek mimari özellikleri gerekse uygulamaya konması için yapılan tüm hazırlıklar bakımından bugüne kadar inşa edilmiş ceza infaz kurumları hepsinden ayrılmakta. çünkü adı geçen kurumlar, sadece bir mimari tasarım olarak kalmamış, aynı zamanda 2000 yılına kadar ceza infaz sisteminin temelini oluşturmuş koğuş sisteminin terk edilerek, resmi makamlar tarafından oda ve kamuoyu tarafından hücre sistemi olarak adlandırılan yeni bir sistemin Türkiye'deki temsilcisi olmuştur.(45) Böylesi bir değişim süreci, kendisiyle birlikte elbette karşı çıkışları ve destekleri de ortaya çıkarmıştır. Ancak bu süreçte asıl tartışma yaratan, bu kurumlara ilk sevklerde yaşanan olaylardır. Yazının bu bölümünde F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumuna geçişte yaşanan olaylar ile bu kurumlarda uygulamaya konan bu insanlık dışı uygulamaya karşı çıkışlar gerekçelendirilerek ele alınacak.

F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna Geçiş Sürecinde Yaşanan Olaylar

Bilindiği üyere F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarına geçiş, kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan “Hayata Dönüş Operasyonu”ardından 19.12.2000 tarihine denk düşmekte. Aralık ayından itibaren faaliyete geçirilen bu kurumlara, daha önce belirtildiği üzere, 3713 sayılı Kanun'da belirtilen suçlardan mahkum edilenler, yani siyasi tutsaklar nakledilmişlerdir. Bu yeni tipin ilk uygulama yerleri ise, Ankara/Sincan, Edirne, Tekirdağ ve Kocaeli 1 no'lu F tipi cezaevleridir. 03.07.2001 tarihinde de, İzmir 1 no'lu ve Bolu F tipi cezaevleri hizmete açılmıştır. Bu yeni modelin ilk uygulamaya konduğu dönemde, Ankara/Sincan, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ 2 no'lu ve Adana F tipi cezaevlerinin ihaleleri yapılmış ve sonraki dönemlerde inşaatları tamamlanmıştır.(46)

Adı geçen operasyon öncesinde demokratik kitle örgütleri ile resmi makamlar arasında yaşanan gelişmeler ilgi çekicidir. 13 Aralık 2000 tarihinde TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, TMMOB Başkanı ve TTB İkinci Başkanı, Bayrampaşa Cezaevi'nde ölüm orucunda olan tutuklu ve hükümlülerle görüşmüş ve ardından yaptığı açıklamada, dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün F-tipi cezaevlerinde yapılacak düzenlemeler üzerine ilgili sivil toplum kuruluşlarının bir taslak hazırlamalarını ve onlarla mutabakata varılmadan nakillerin yapılmayacağını söylediğini bildirmişti. Ancak görüşmeler sonuçlandırılmadan ve taslak sunulmadan operasyon gerçekleştirilildi. Ayrıca operasyon öncesinde Radyo Televizyon üst Kurulu'nun (RTüK), F-tipi cezaevlerini protesto eylemleri ve açlık grevlerine ilişkin haberlere fazla yer verilmemesi konusunda yayın kuruluşlarını uyarmıştı. 14 Aralık 2000 tarihinde de İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), ölüm oruçları ve F-tipi cezaevleriyle ilgili “yasadışı örgütlerin açıklama ve propagandası”niteliğindeki haber ve görüntülere yayın yasağı koymuştu.(47) 21 Aralık 2000 tarihindeki operasyon ile F tipleri hayata geçirilmeden hemen önce 4 Aralık 2000 tarihinde AB'nin KOB'u (Katilim ortakligi Belgesi) açıklamış olması dikkat çekici bir ‘tesadüf' olarak tarih sayfasında yerini almıştır. çünkü bu belgede yapılacak yardımlar için orta vadede yerine getirilmesi gereken şartlar belirtilirken, bu şartlar arasında cezaevlerinin BM ve diğer sözleşmelerdeki asgari standartlara göre yeniden düzenlemesi de yer almaktaydı. Operasyonun ardından 20 Aralık 2000 tarihli yüksek tirajlı ulusal gazetelere bakıldığında da, cezaevi operasyonlarının yanı sıra 20 Aralık günü gerçekleştirilen IMF görüşmelerinin geniş yer bulduğu görülür. IMF ‘nin Türkiye'deki ekonomik gelişmeleri görüleceği ve yeni öneriler sunacağı toplantı ile cezaevi operasyonlarının çakışması, elbette bir başka ‘tesadüf'tür.(48)

19.12.2000 tarihinde 20 ayrı cezaevinde eş zamanlı olarak, kamuoyunda "hayata dönüş operasyonu" olarak bilinen müdahale gerçekleştirilerek resmi olarak F tipi uygulamasına geçiş başlamıştır. Türkiye tarihine, en büyük cezaevi operasyonu olarak geçen bu operasyonda resmi rakamlara göre 4000 (49), kamuoyunda açıklanana göre 10.000 (50) civarında asker ve polis görev almıştır. Operasyona ilişkin istatistiksel veriler, aşağıdaki şekilde sıralanmakta:

“Operasyon Düzenlenen Cezaevi Sayısı 20, öldürülen Tutuklu ve Hükümlü Sayısı 30, hastaneye kaldırılan yaralı Tutuklu-Hükümlü 237, yaşamını Yitiren Asker 2, yaralanan Asker sayısı 6, Edirne F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 348, Kocaeli F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 340, Sincan F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 341, Kartal F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler 67, Bakırköy Kadın Ve çocuk Tutukevine Sevkler 45, açlık grevi süren cezaevi 41, operasyon öncesi ölüm orucunda olanlar 259, operasyondan sonra ölüm orucunu sürdürenler 357, açlık Grevini Sürdürenler 1656, operasyonu Protesto sırasında Gözaltına Alınanlar 2145, Operasyonu Protesto Edenlerden Tutuklananlar 58, copla tecavüz iddiası 8, operasyon sonra basılan kültür merkezi, dernek, parti binası 18, mühürlenen dernek sayısı 2.”(51)

öncelikle bu müdahale, Adalet Bakanlığı'nın emriyle ve özellikle terör ve çıkar amaçlı suç örgütü mensubu hükümlü ve tutukluların, yeni yapılan F tipi cezaevlerine sevk edilmeleri için gerçekleştirilmiştir. Resmi kaynaklar tarafından bu müdahale, “Alınan istihbarata göre, F tipi cezaevleri hayata geçirildiği zaman direnişler olacaktı. İşte bu direnişleri etkisiz hale getirmek için yapılmıştır. Yani müdahale planının gerekçesi F tipine geçilirken çıkabilecek olayları engellemek”şeklinde ortaya konmaktadır.(52) Ayrıca dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 13.02.2001 tarihinde T.B.M.M.'de sunduğu yazılı soru önergesinin cevabında, “Müdahale yapılan cezaevleri, kapasiteleri üzerinde terör suçundan hükümlü ve tutuklu barındırılan cezaevleridir. Müdahale nedeniyle bazı cezaevlerinde ciddi hasarlar oluştuğundan bu cezaevlerinin büyük bir bölümü kullanılamaz hale gelmiştir”(53) açıklamasını yaparak, müdahalenin siyasi suçlulara yönelik olduğunu onaylamıştır. Ayrıca Türk'ün bu sözlerinde müdahalenin yarattığı hasarların büyüklüğüne de değindiği görülmektedir. Bazı kaynaklar ise, bu müdahalenin aynı zamanda ölüm oruçlarına karşı da düzenlendiğini vurgulamaktadır.(54) Amacı her ne olursa olsun, bu müdahaleler sonucunda 32 tutsak ve iki er hayatını kaybetmiştir ve hayatını kaybedenlerden yedisi yanarak ölmüştür.(55) Bu operasyonlar sırasında hayatını kaybeden askerlerden ümraniye Kapalı Cezaevi'nde Uzman çavuş Nurettin Kurt'un, ‘teslim ol' çağrılarına ateşle karşılık veren mahkumlarca vurulduğu açıklanmıştır. Ancak Kurt'a yapılan otopside ölüme yol açan yaralanmaya “yüksek kinetik enerjili bir silahın”sebep olduğu belirlenmiştir.(56) Resmi olarak açıklanmamış olsa da bu operasyonda kinetik enerjili bir silahın kullanıldığı ve ölümlerin büyük kısmının bu silah nedeniyle yanma sonucu olduğu belirtilmektedir. Kurt'un raporundakine benzer şekilde hayatını kaybedenlerin ölüm nedenlerine ilişkin raporlarda ateşli silah yaralanması, yanma sonucu ölüm, karbonmonoksit ve duman zehirlenmesinin ölümlere neden olduğu belirtilmektedir.(57) Ayrıca 426 kişinin de yaralandığı açıklanmıştır.(58)

Bu müdahalelerin ardından hayatını kaybeden tutuklu ve hükümlülerin yakınları tazminat davası açmışlardır. Bu davaların büyük çoğunluğunda uygulamalar hatalı bulunarak, tutuklu ve hükümlü yakınlarına tazminat ödenmesi kararlaştırılmıştır. örneğin İstanbul İdare Mahkemesi, operasyonda hayatını kaybeden ümraniye Cezaevi'nde tutuklu Alp Ata Akçayöz'ün ailesine 53 milyar lira, Bayrampaşa Cezaevi'nde tutuklu olan Mahmut Murat ördekçi'nin ailesine de 109 milyar 240 milyon lira tazminat ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, her iki davada da Adalet ve İçişleri Bakanlıklarını, hizmetin iyi işletilmemesi nedeniyle kusurlu bulmuş ve tazminata mahkum etmiştir.(59)

Operasyona neden olarak gösterilen ölüm oruçları da, F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş sürecinde büyük tartışma yaratan eylemlerdir. Türk'ün yukarıdaki adı geçen açıklamasında, müdahalenin bu eylemlere yönelik olduğunu onayladığı görülmektedir.

“Bilindiği üzere, bazı yasadışı terör örgütlerine mensup tutuklu ve hükümlülerin, yüksek güvenlikli F tipi cezaevlerinin hizmete açılmasının engellenmesi, yapımı devam eden F tipi cezaevlerinin yapımının durdurulması ve başka taleplerle 20 Ekim 2000 tarihinde başlattıkları açlık grevi eylemi, tüm iyi niyetli girişim ve çabalara rağmen sona erdirilememiş ve artan bir seyir göstermiştir. Eylemlerin 20 Kasım 2000 tarihinden itibaren ölüm orucuna çevrilmesi ve bu eylemlerin 60.güne gelmesi üzerine, eylemlere kendi iradeleri dışında katılan, tutuklu ve hükümlüleri örgütlerin baskılarından kurtarmak, eylemleri başlatan, yönlendiren ve koordine edenleri kontrol altına almak, cezaevlerindeki Devlet otoritesini olması gereken düzeye çıkarmak, sağlık durumları kritik noktaya gelenlerin tedavilerini yaptırmak ve ölüm oruçlarına son vermek amacıyla 19 Aralık 2000 tarihinde müdahalede bulunulmuştur.”(60)

Türk, bu sözleriyle müdahalenin meşruluğunu ölüm orucu eylemleri üzerinden sağlamaya çalışmaktadır. Ayrıca önceki bölümde sıralanan, “devletin hakimiyetini yitirmesi”gibi ceza infaz kurumlarının sorunlarına çözüm olarak da gösterilmektedir. öte yandan resmi makamlar tarafından bu eylemleri gerçekleştirenlerin taleplerine ve eylemlerin gerekçelerine ilişkin herhangi bir açıklamada bulunulmamaktadır. ölüm orucu eylemlerini gerçekleştiren tutsakların, temel taleplerinin ise, “F tiplerinden ya vazgeçilmeli ya da meslek örgütlerinin gözetimi ve onayı doğrultusunda yeniden düzenlenmeleri kabul edilmelidir”olduğudur.(61)

Görüldüğü üzere F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş yalnızca mimaride yapılmış bir değişikliği simgelememektedir. Bu yeni kurumlar cezalandırma sisteminin dönüşümünün temsilcisi olmuşlardır. Bu önemli dönüşümün yaşandığı süreçte yukarda değinildiği üzere oldukça sancılı olmuştur. Geçiş sürecinde yaşanan ve çalışmanın bu bölümünde ele alınan gerek müdahaleler gerekse ölüm orucu eylemleri, kamuoyunda da destekler ve eleştirilerle önemli tartışmaların sürdürülmesine neden olmuştur. Ancak bunlara yönelik destekler ve karşı çıkışlar, aslında bütün bir ceza sisteminin değerlendirilişinin bir ayağını oluşturmaktadır.

Bu ceza infaz kurumları faaliyete geçirilmeden önce özellikle bu kurumların, tutsaklar, tutsak yakınları, uzmanlar ve çeşitli ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından eleştirilerek karşı çıkılmıştır. Söz konusu eleştirileri esas itibariyle, uygulamaya ilişkin eleştiriler, mimari yapıya ilişkin eleştiriler ve mevzuata ilişkin eleştiriler olmak üzere üç ayrı başlık altında toplamak mümkündür.

Yukarida da belirtildiği üzere bu karşı çıkışların en fazla öne çıkanları, gerek hükümlülerin gerekse hükümlü yakınlarının, yeni kurumlara ve beraberlerinde gelen yeni sisteme karşı yaptıkları açlık grevleridir. Bu grevlerin yanı sıra uygulamaya geçişte ve sonrasındaki süreçte, özellikle sivil toplum örgütleri tarafından, “insanlık onuru işkenceyi yenecek”ya da “hücre ölümdür”başlıklarıyla ulusal ve uluslararası boyutta çeşitli kampanyalar düzenlenmiştir. F tiplerine geçişin ardından, baskı ve işkenceleri dile getirecek ve kamuoyunun dikkatini çekebilecek F-tipi cezaevlerini protesto amaçlı her türlü eylem, basın açıklaması, miting yasaklanmıştır. Söz konusu baskı ve yasaklarla birlikte bu kurumlara karşı çıkan birçok kişi ve kurum'a yönelik yaptırım uygulama yoluna başvurulmuştur. örneğin F-tipi cezaevlerini protesto gösterileri nedeniyle gözaltına alınan kişiler hakkında Türk Ceza Yasası'nın 169. maddesi uyarınca “örgüte yardım ve yataklık etmek”suçlamasıyla dava açılmış, İnsan Hakları Derneği İzmir, Van, Bursa, Antep, Malatya, Konya şubeleri kapatılmıştır. Ankara şubesinin kapatılması istemiyle dava açılmış ve İstanbul  şubesi yönetici ve üyeleri hakkında da “dernekler yasasına aykırı davrandıkları”gerekçesiyle dava açılmıştır. Ayrıca F-tipi cezaevlerinin yapımının durdurulması için 16 Eylül 2000 tarihinde yapılan basın açıklaması sırasında çıkan olaylar nedeniyle çağdaş Hukukçular Derneşi (çHD) yönetici ve üyesi 26 avukata “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası”na muhalefet ettikleri suçlamasıyla dava açılmıştır. Adalet Bakanlığı, açlık grevlerinin sona erdirilmesi amacıyla arabuluculuk yapan İstanbul Barosu hakkında, F-tipi cezaevlerine yönelik protestolara destek verdiği iddiasıyla fesih istemiyle soruturma başlatmıştır. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi'nin cezaevleri operasyonuyla ilgili açıklaması nedeniyle ‘görevden alınması' istemiyle Ankara 15. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde bir dava açılmıştır. TTB Merkez Konseyi Başkanı Füsun Sayek davaya ilişkin, “22 Aralık 2000 tarihinde yapılan basın açıklaması halkın habere ihtiyacı olan bir dönemde yapıldı. Bu açıklama suç değil, onurdur. Hekimlik halk sağlığıyla doğrudan ilgilidir. Bu dava siyasi gerekçelerle açılmıştır”açıklamasını yapmıştır.(62)

örneklerle çoğaltılabilecek bu eylemlerin yanı sıra ulusal ve uluslararası düzlemde, uzmanlar ve ilgili kuruluşlar tarafından sunulan raporlar da bir başka eleştiri başlığını oluşturmaktadır. Tecrit uygulamasının hayata geçirildiği belirtilen F tipi ceza infaz kurumlarına karşı mücadele eden Türkiye'deki başlıca sivil tolum örgütleri, İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, çağdaş Hukukçular Derneği, Türk Tabipler Birliği, Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türkiye Barolar Birliği (TBB), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği'dir. çeşitli siyasi partilerin ve oluşumlarda bu uygulamaya karşı yürütülen kampanyalara destek vermektedirler.

Söz konusu sivil toplum kuruluşları, F tipi ceza infaz kurumlarına geçiş öncesinde ve sonrasında, inşaatı tamamlanmış veya sürmekte olan kurumlara çeşitli ziyaretler düzenlemişler ve incelemelerini raporlaştırarak resmi makamlara sunmuşlardır. örneğin 16 Haziran 2000 tarihinde İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Cezaevi çalışma Grubu'nun çağrısı üzerine Kocaeli 1 No'lu F Tipi Cezaevi'ni inceleme amacıyla bir heyet oluşturulmuş ve inşaatı tamamlanmakta olan cezaevlerinde incelemelerde bulunulmuştur. 28 Temmuz 2000 tarihinde de aynı özelliklere sahip olan “Sincan F Tipi Cezaevi”de içerisinde hekimlerinde bulunduğu bir grup tarafından incelenmiş sonuçlar kamuoyuna açıklanmıştır.(63) Açıklanan raporda bu yeni kurumlar mimari açıdan, uygulanacak ceza sistemi açısından, insan hakları açısından, sağlık ve yaşam koşulları açısından değerlendirilmektedir.

“F Tipi Cezaevleri hücre tipi cezaevleridir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratacağının bilimsel olarak ortaya konulmuş olması, sosyo- kültürel yapı ve gelenekle çelişki oluşturması, dayandığı yasal düzenlemenin hukuka aykırılığı ve ortadan kaldırılması konusunda Adalet Bakanı da dahil tüm hukuk çevrelerinin mutabakatının olması, insan haklarına aykırı bir uygulama olması nedenleriyle F Tipi Cezaevleri kabul edilemez.”(64)

Raporun sonuç bölümünde yer alan bu açıklamada görüldüğü üzere F tipi ceza infaz kurumlarına ve uygulanması planlanan tecrit sistemine birçok alt başlıkta yapılan değerlendirmelerden hareketle açık şekilde karşı çıkılmaktadır. Bu karşı çıkışların bir de uluslararası ayağı bulunmaktadır. Af örgütü ve çeşitli insan hakları kuruluşlarının raporlarında F tipine geçiş öncesinde özel tip ceza infaz kurumlarındaki uygulamalardan hareketle ve F tipleri hayata geçirildikten sonra doğrudan bu kurumlardaki tecrit sistemine yönelik eleştiriler açıkça ortaya konmaktadır. Af örgütü 28 Kasım 2000 tarihinde ‘Türk Hapishanelerinde Tecrit Riski' başlığı ile yaptığı kamuoyu açıklamasında, Türk hükümetini bütün suçlulara uluslar arası standartlara uygun şekilde davranması uyarısında bulunarak, Kartal özel Tip Cezaevi'ndeki tecritin ve küçük grup izolasyonunun planlanan F tipi cezaevlerine geçiş için hazırlık olduğunu belirtmektedir.

“Haziran 2000'de yapım aşamasındaki Sincan F Tipi Cezaevi'ni ziyaret eden komisyonun raporundan hareketle, bu tip cezaevlerindeki koşullar, hücrelerde doğal hava ve ışık girişine ve mahkumların açık havada spor yapmaları uygun alanlara ilişkin uluslararası standartlara tümüyle uygun olmayabilirler.”(65)

özellikle 1990'ların ikinci yarısından itibaren Türkiye'deki izolasyon uygulamalarına ilişkin yoğunlaşan bu açıklamaları çoğaltmak mümkündür.  Ancak karşı çıkışlar örnek gösterilen ve ek olarak sunulan bu raporlarda görüldüğü üzere Türkiye'deki izolasyon uygulamalarının uluslararası standartlara uygun olmadığı, insan hakları ihlallerinin ve kötü muamelenin yoğun şekilde yaşandığı üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Gerek mahkum yakınları gerekse çeşitli dernek ve kurumların söz konusu yapıya özellikle tecrit uygulamasına imkan veren fiziki koşulları nedeniyle karşı çıktığı görülmektedir. Temel itirazlar, bu modelin hücre esasına dayandığı ve kapatılanlara birçoğu kalıcı olan fiziki ve psikolojik rahatsızlıklara yol açtığı üzerinde şekillenmektedir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHS), henüz Türkiye uygulamaya geçmeden çok önce, 1992 yılında Hapishanelerde İnsan Hakları adlı çalışmasında, daha ılımlı modelleri tavsiye etmekte ve duyusal tecritin, tam bir sosyal tecrit ile birleştirilmesinin kişiliğin tahribi sonucunu doğurabileceğini ve bu durumun ne güvenlik ne de diğer bir nedenle haklı görülebilecek bir muamele biçimi oluşturamayacağını belirtmektedir.

özellikle uygulamaya geçiş öncesinde başlatılan ölüm orucu eylemlerinin de kötü muamele ve tam tecrit koşulları gerekçe gösterilerek sürdürüldü. Bu eylemler arasında basında en fazla öne çıkan eylem, Avukat Behiç Aşçı'nın F tipi cezaevlerini protesto etmek için başlattığı ve tam 294 gün sürdürdüğü ölüm orucu eylemidir. Aşçı söz konusu eylemi Adalet Bakanlığı'nın F tipi cezaevlerindeki sorunları gidermek için yayınladığı genelge ile ara vermiştir. 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı gereğince 22.01.2007 tarihinde yayınlanan bu genelge, Aşçı'nın eylemine ara vermesi ile kamuoyunda Aşçı genelgesi olarak da anılmaya başlanmıştır.

Söz konusu genelge ile kazanılan en önemli hak, ilgili genelgenin ‘Ortak Etkinlikler' başlıklı üçüncü bölümünün 13.maddesi uyarınca haftada on saat görüşme hakkıdır. İlgili maddede; “Güvenlik bakımından tehlike yaratmadığı ölçüde, idare ve gözlem kurulu tarafından belirlenen istekli hükümlü ve tutuklular, 10 kişiyi aşmayacak gruplar halinde ve idarenin gözetiminde, açık görüş alanlarında veya diğer ortak  yerlerdeki sosyal faaliyetler çerçevesinde haftada toplam 10 saati aşmamak üzere sohbet amacıyla bir araya getirilebilir. Bu faaliyet hafta içerisinde açık görüş, avukat ve ziyaretçi görüşlerini aksatmayacak şekilde yaptırılır”şeklindedir. Bu genelgenin yürürlüğe konması her ne kadar olumlu bir gelişme olarak değerlendirilse dahi uygulamadaki aksaklıklar, gerek bu genelge ile kazanılan hakların kullanılamadığını gerekse F tipine geçişten beri sürdüğü ifade edilen hak ihlallerinin önüne geçilemediğini kanıtlamaktadır.

Uygulamalara ilişkin en önemli eleştirilerden bir diğeri ise, her cezaevinde hayata geçirilen standart bir uygulamanın bulunmadığı ve keyfi uygulamaların olduğudur. özellikle TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu'nun farklı cezaevlerine ilişkin raporları, bu eleştirilerin birçoğunu onaylar niteliktedir. örneğin Bolu F-Tipi Cezaevinden yoğun bir şekilde işkence, kötü muamele, keyfi ceza, aramalarda kişilik haklarını rahatsız edici derecede rahatsız edilme ve sosyal alanlardan yararlandırılmama gibi konularda şikayette bulunulması üzerine 9 Ekim 2003 tarihinde adı geçen cezaevine ziyarette bulunmuştur. İlgili komisyon raporunda yapılan değerlendirme şu şekildedir:

“1) Cezaevinde yaygın olmayan bir şekilde ferdi bazda da olsa kötü muamele devam etmektedir. Bu durumun kötüleşmesinde cezaevi idaresinin inisiyatifi kullanmaması önemli bir etkendir. Durumun düzelmesi için mahkumların da çaba göstererek sağlıklı bir iletişimin sağlanması gerekmektedir. Aynı zamanda infaz koruma memurlarının eğitimine de gerekli önem verilmelidir. 2) Yoğun bir şekilde keyfi ceza verilmesinden şikayet edilmektedir. Cezalar için etkin bir soruşturma yapılarak ceza verilmelidir. 3) Sosyal alanlardan yararlanmada altı kişilik gruplar yerine on kişilik gruplar oluşturulmalıdır. 4) Tutuklu ve hükümlülerin kendilerini geliştirmelerine imkan sağlanmalıdır. Bu bağlamda mahkumların yüksek lisans yapma talebinin cevapsız bırakılması hayretle karşılanmıştır. 5) Hiçbir tutuklu ve hükümlünün kantin fiyatlarından şikayet etmemesi memnuniyet vericidir. Bu bağlamda mahkumların ihtiyaç duyduğu malzemeler ihtiyaç listesine eklenerek kantinde bulundurulmalıdır. 6) Mektup Okuma Komisyonunun mektuplara yazılan gündelik yaşamda kullanılan bazı ifadeleri çizmesi mevzuatla başdaşmamaktadır. Bunun için daha toleranslı olunması gerekmektedir. 7) Kutsal kitapların üç kitap sınırlamasından çıkarılması sevindiricidir. Güvenlik riski yarattığı gerekçesi ile üç kitap sınırlamasının yapılmasının mantıki bir tarafı bulunmamaktadır. Bundan dolayı gerekli değişiklik yapılarak sınırlama kaldırılmalıdır. Bu kısıtlamanın kaldırılması mahkumların kendilerini geleceğe hazırlama noktasında önemli bir konuma sahiptir. 8) F-tipi cezaevlerinde uygulama birliğinin sağlanması için gerekli değişiklik yapılmalıdır. Aksi durum tutuklu ve hükümlüler arasında rahatsızlık yaratmaktadır. 9) Mahkumları geleceğe hazırlamak için meslek edinme kursları hayati bir öneme sahiptir. Şu anda cezaevindeki bu kurslar için yeterli eleman bulunmamaktadır.”(66) Tam 5 yıl sonra Ocak, 2008'de çHD'nin açıkladığı raporda da benzer tespitler yapılmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerle, mevcut hukuki durumları, nakil, kabul ve müşahede sırasında yaşadıkları, mekan ve kişi sayısı açısından tutuldukları koşullar, müdür, savcı, doktor, infaz koruma memurları başta olmak üzere cezaevindeki görevlilerle olan ilişkilerinin nedeni, yeri, sıklığı, diğer tutuklu/hükümlülerle görüşebilme koşulları, kütüphane, spor, atölye, kurs vb etkinliklere katılıp katılmadıkları, Adalet Bakanlığının 45/1 No'lu genelgesiyle düzenlenen sohbet hakkına sahip olup olmadıkları, dış dünyayla ilişkileri açısından; açık görüş, kapalı görüş ve avukatla görüş sırasında karşılaştıkları sorunlar ve telefon, mektup, TV, dilekçe, gazete-dergi-kitap gibi araçları kullanırken karşılaştıkları sorunlar, disiplin cezalarının soruşturulması, cezaların uygulanması açısından karşılaştıkları sorunlar, havalandırmadan yararlanma koşulları, kötü muamele veya işkenceye maruz kalıp kalmadıkları, tutuldukları mekânda ısınma, ışıklandırma, havalandırma, su, giyecek ve yatak gibi temel ihtiyaçlarının yeterince karşılaşıp karşılanmadığı, tıbbi destek hizmetlerinden faydalanma koşulları, görülüldüğü belirtilen raporda fiziki yapısı nedeniyle tecrit uygulamasına imkan veren F tipi cezaevlerinde uygulanan idari tecrite de dikkat çekilmektedir.(67)

Tutsaklarla yapılan görüşmelerden hareketle hazırlanan bu rapora göre; F Tipi ceza infaz modeli cezaevi idarelerinin keyfi uygulamalarıyla bir bütün olarak tecrit esasına dayalıdır. Tecrit-tretman uygulamaları işkenceye dönüşmektedir. Adalet Bakanlığı'nın da kabul ettiği tecrit-tretmanın olumsuz etkilerin kırılması için yayınlanan 45/1 No'lu genelge uygulanmamaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin istedikleri 10 kişiyle haftada sınırlı sohbet hakkı kullanması engellenmektedir. Tutuklu ve hükümlüler, cezaevlerine kabul ve sevk sırasında kötü muameleye maruz bırakılmaktadır. Sorumluların tespiti için etkin soruşturma yapılmamaktadır. Cezaevi görevlileri, asgari standartlarda belirtilen şekilde tutuklu ve hükümlülerle yeterli ve gerekli düzeyde ilişki sürdürmedikleri gibi, ilişkinin geliştirilmesi için gerekeni yapmamaktadırlar. Cezaevinde yeterli ve gerekli sağlık hizmeti sunulmamaktadır. Ciddi sağlık sorunları bulunan kişilerin tedavileri geciktirilmektedir. Cezaevinde tutulan kişinin dış dünyayla temasını sağlayacak koşullar ve araçlar, cezaevi idarelerinin uygulamaları ve disiplin kurulu kararlarıyla tümden ortadan kaldırılmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin yaşamsal ihtiyaçları yeterli düzeyde karşılanmamaktadır. Şikayet ve itirazlarını inceleyen cezaevi savcısı ve infaz hakimlikleri, etkin bir soruşturma ve araştırma yapmadan karar vermektedirler. Tutuklu ve hükümlüler, bu kurumlara güven duymamaktadırlar. Tutuklu ve hükümlüler, çok yoğun bir şekilde disiplin soruşturması ve cezalarına maruz bırakılmaktadırlar. Tutuklu ve hükümlülerin resmi makamlara gönderdikleri talep ve şikayetlerine cevap verilmemektedir. Tutuklu ve hükümlülerin, ailelerinin ve avukatların yaşadıkları karşısında etkin soruşturma mekanizmaları yaratabilecek ve F Tipi cezaevi uygulamalarını denetleyebilecek bağımsız kurumlara ihtiyaç bulunmaktadır.

F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarının, mevcut sistemdeki aksaklıklara çözüm olduğunu ve mevcut ihtiyaçları karşılayarak amaçlanan kontrolü sağladığını söylemek mümkündür. Bunlardan ilki, ekonomik ve sosyal istikrarın önündeki engelin kaldırılmış olmasıdır. Bu sistem ile cezaevlerinde hedeflenen kontrol fazlasıyla saşlanmıştır. çünkü söz konusu sistem sayesinde, “suç”olarak tanımlanan eylemleri gerçekleştirenlerin birlikteliği ve biraradalığı imkansızlaştırılmasının yanı sıra toplumsal bir varlık olan insanın toplumsal yanı bütünüyle ortadan kaldırmaktadır. Böylelikle siyasal suçlu olarak nitelendirilenlerin sosyal bağları koparılmakta ve sosyal yanı adeta öldürülen kişiler, toplum tarafından kabul edilebilir bireyler olarak yeniden topluma ‘kazandırılmaya' çalışılmaktadır. Ayrıca sisteme tehdit oluşturmanın sonucu olarak öngörülen ceza ile “dışarıya”güçlü bir mesaj verilmektedir. Tehdit algısının kuvvetlenmesine paralel şekilde geliştirilen cezalandırmanın ağırlığı tüm topluma açık bir şekilde sunulmaktadır.

Bu tip ceza infaz kurumuna ilişkin dikkat çekilmesi gereken bir nokta daha bulunmaktadır. özellikle örnek alındığı belirtilen bölgelerden ABD'de ve Avrupa'da hücre cezası tutuklu ve hükümlülere cezaevi içerisinde kuralları ihlal ederek, düzen bozucu eylemler gerçekleştirdiklerinde verilen bir ceza iken, F tipi cezaevlerindeki uygulamalar hücreyi yıllarca sürecek mahkumiyetin mekanları haline getirmektedir. İster oda ister hücre olarak adlandırılsın bugün F tipi ceza infaz kurumlarındaki uygulamalar, suçlunun sürekli suç işleyen kişi olarak algılandığını ve sürekli ağır koşullarda cezalandırıldığını göstermektedir.

Tüm bu açıklamalardan sonra yinelemek gerekirse; Türkiye'de yaşanan bütün toplumsal kriz dönemlerinin ardından ceza mekanizmalarının dönüştürüldüğü görülmekte. F tipi ceza infaz kurumları da bu dönüşümün son temsilcisi olarak devletin cezaevlerinde kontrolü ve hakimiyeti yeniden sağlaması gerekçe gösterilerek hayata dönüş adı verilen bir operasyon ile uygulamaya konmuştur. Ancak her ne sebeple olursa olsun, tretman adı altında uzun yıllar boyunca uygulanan ağır tecrit koşullarının yaratıldığı bu insanlık dışı uygulama, insani değerler ve haklar açısından kesinlikle kabul edilemez. İster bu izolasyon uygulamasının destekçisi olsun isterse karşı çıksın ulusal ve uluslararası ilgili kuruluşlar tarafından düzenlenen raporların tümünde F tipi cezaevlerindeki uygulamaların derhal terk edilmesi ya da koşulların iyileştirilmesi önerilmektedir. Bu önerinin en önemli gerekçesi ise, Türkiye'deki F tipi ceza infaz kurumlarının uluslararası standartlarda ön görülen oda sistemi yerine, ağır tecrite imkan veren kurumlar olarak Türk ceza literatüründeki yerlerini almış olmalarıdır. Bu noktada uluslararası standartların da ne derece kabul edilebilir olduğu, izolasyonun dünyadaki karşılığını ele aldığımız bölümde ortaya konduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Hangi gerekçe ile hangi isim altında hayata geçirilmiş olursa olsun, tecrıit uygulamasına olanak veren hiçbir yapıyı alternatif olarak kabul etmek söz konusu değildir. Siyasi tutsakların benliklerinin ele geçirilmesi için en ağır koşullarda uygulanan tecrit ile, içerde ve dışarda! her türlü örgütlenmenin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. İşte bu nedenle, sadece 19 Aralık'ta değil, insanlık onuru adına mücadele ettiğimiz her an ‘içerde ve dışarda hücreleri parçala' diye haykırıyoruz.

NOTLAR:

1- Meryem Erdal, “Devletin Cezaevi Politikası”, Birikim, Sayı: 136, Ağustos 2000, s. 57.

2- Malatya Milletvekili Muharrem Kılıç, “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Infazı Hakkında Kanunda Degisiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, TBMM Genel Kurul Tutanakları, Dönem 22, Toplantı 2, Mayıs 2005, s. 251.

3- Kelime anlamı için Türk Dil Kurumu'nun http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul. sitesinden yararlanılmıştır. Kelimenin etimolojik    kökenine ilişkin bilgi ise,

http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=izolasyon sitesinden alınmıştır. (03.10.2008)

4 Hüseyin Karabey, Sessiz ölüm, 1. baskı, İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 40.

5- Z. Lipowski, Delirium Acute Confusionel States, Oxford University Press, New YORK, 1990, akt: Cem Kaptanoğlu, “Panopticon'dan F Tipine Tecrit, Birikim, Sayı: 136, 2000, s. 35.

6- Wernicke-Korsakoff: Hastalığın orijinal tanımlanması, 1881 yılında Carl Wernicke tarafından, üç hasta üzerindeki klinik-patolojik gözlemlere dayanılarak yapılmıştır. Sendrom 30-70 yaş arası tüm insanlarda görülmekle birlikte özellikle 50 yaşından sonra görülme sıklığı artmaktadır. Uzun süre alkol kullanımı, açlık ve yetersiz beslenme, besin maddeleri ve vitaminlerin eksikliği hastalığa yol açan etkenlerdendir. Bu hastalıkta, denge bozukluğu, yürümeye ve hatta ayakta durmaya engel olacak düzeyde olabilmektedir. Ayrıca göz bozuklukları, kaslarda istemsiz kasılmalar, hafıza kaybı, öğrenme ve belleğe kayıt bozukluğu, el ve ayaklarda uyuşma ve yanmalar, yanan ayak sendromu gibi yakınmalar ortaya çıkmaktadır. İleri derecelerde beyinde hücre ölümüne başlı olarak kalıcı hafıza kaybı ve kayıt bozukluğuna yol açmaktadır. Unutkanlık, yürüme bozukluğu, kendi başına hareket edememe ve hatırlayamama en büyük göstergeleridir.

7- İnsan Hakları Derneği, Tecridi Yaşayanlar Anlatıyor, 1. Baskı, Ankara: 2006, s.102.

8- “Ayakta Kalmak İçin Savaşmak”, Focus, (DOSYA: Hapishaneler) Sayı: 2002/11-112414, Kasım 2002, s. 55. 27 Erdal, a.g.m., s. 55.

9- Ayrıntılı bilgi için bkz: 01.06.2005 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Infazı Hakkındaki Kanun'un (CEGTiK)

10- Saglam, Türk Infaz Sisteminde Ceza Infaz Kurumlari, Ankara, 2003, s. 52.

11- İlgili kanun maddelerinde ve resmi makamlarca yapilan açıklamalarda siyasi suc kavrami yerine terör suçu ve suçlusu kavramları kullanılmaktadır.

12- TBMM Genel Kurul Tutanakları, Dönem 20, Cilt 1, Toplantı 1, Mart 1996, s. 463.

13- Türk ceza infaz kurumları, dört ayrı jenerasyon grubuna ayrılmaktadır. Birinci jenerasyon olarak topluluk sistemi esasına göre inşa edilmiş ve 1950'li yıllara kadar kullanılmış ceza infaz kurumları belirtilmektedir. 1950 ve 1970 yılları arasında yapılanlar ise, ikinci jenerasyon ceza infaz kurumları olarak anılmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bakınız: M. Yılmaz Sağlam, a.g.e., s.6.

14-  Topluluk Sistemi: Genç, yaşlı, tutuklu, hükümlü, birkaç defa ya da ilk kez suç işlemiş olanlar arasında hiçbir ayrım yapılmaksızın barınma ve ortak yaşam alanlarında bir arada tutuldukları sistemdir. Ayrıntılı bilgi için bakınız: M. Yılmaz Sağlam, Ceza İnfaz Kurumları Mimarisi ve Türk İnfaz Sisteminde Mimari özellikler, s.5.

15-  M. Yılmaz Sağlam, a.g.e., s. 6.

16- Ayrıntılı bilgi için bakınız: www.bibilgi.com/hapishane.

17- Belirli bir mimarî tasarıma uygun olarak inşa edilen ceza infaz kurumları ‘tip ceza infaz kurumları' olarak tanımlanmaktadır. Başlangıçta ceza infaz kurumu olarak inşa edilmeyen ancak daha sonra tadilat yapılarak ceza infaz kurumuna çevrilen ceza infaz kurumlarına ise ‘tipi olmayan ceza infaz kurumları' denilmektedir. Topluluk sistemine göre inşa edilmiş ve sonraki dönemlerde tadilat yapılarak koğuş sistemine döndürülmüş ceza infaz kurumları bu gruba girmektedir.

18- Korkut Boratav, “Iktisat Tarihi (1881-1994)”, Türkiye Tarihi-5: Bugünkü Türkiye, Cem Yayınları: İstanbul, 1997, s. 163.

19- Tülin öngen, “Türkiye'de Siyasal Kriz”, Sürekli Kriz Politikaları-1, Metis Yayınları: İstanbul, 2004, s. 83.

20- Sungur Savran, a.g.m., s. 28.

21- Galip L. Yalman, a.g.m., ss. 62-65.

22- 1980 darbesi sonrasında yalnızca siyasi suçluların gruplar halinde kapatılmadığı, bölgelerin ya da mahallelerin çevrilerek kitlelerin belirli sınırlar içerisine kapatıldığı görülmekte. Bu nedenle darbenin ardından kitlelerin kontrol alınmasının esas olduğunu ve bu yaklaşımın toplumun cezaevleriyle birlikte tüm kurumlarına yansıdığını söylemek mümkün.

23- International Platform Against Isolation, Isolation Magazine, Brussels, April 2003, s. 11.

24- Savran, a.g.m., s. 29.

25- Internatıonal Platform Against Isolation, a.g.e., p. 11.

26- Melda Türker, “Türk Cezaevleri Alt Yapı Geliştirme Denemeleri: “E”Tipi, “özel Tip”Cezaevlerinin Onarımları ve “F”Tiplerine Geçiş”, Manisa Barosu Dergisi, Yıl: 19 Sayı: 73, 2000, s. 56.

27- Ayrıntılı bilgi için bkz.: Savran, a.g.m., s. 32 ve öngen, a.g.m., s. 86.

28- öngen, a.g.m., ss. 93-94.

29- Kanun kapsamına giren suçlar ile Türk Ceza Kanununun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156, 168, 171 ve 172 nci maddelerinde yazılı suçlar, terör suçları kastedilmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz: 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu.

30- Savran, a.g.m., s. 38.

31- Ayrıntılı bilgi için bkz.: 4 Aralık 2000 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi.

32- Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.belgenet.com/arsiv/ab/ab_rapor98.html.

33- Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.belgenet.com/arsiv/ab/ab_rapor99.html.

34- Human Rights Watch,, “Abolition of Capital Punishment and Prevention of Torture”, Meeting Warsaw, September 2002, http://www.hrw.org/europe/central-asia, (29.07.2008).

35- Kanun kapsamına giren suçlar ile Türk Ceza Kanununun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156, 168, 171 ve 172 nci maddelerinde yazılı suçlar, terör suçları kastedilmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz: 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu

36- 2001 yılı sınır olarak alınmıştır, cünkü F tipi yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarının resmi olarak uygulamaya geçişi 19 Aralık 2000 tarihine denk düşmektedir ve yapılan hazırlık çalışmaları bu tarihe kadar olan kısmı kapsamaktadır.

37- F tipi ceza infaz kurumlarının Avrupa standartlarına uygun şekilde dizayn edildiği yönündeki bilgilendirme gerek dönemin Adalet Bakanı gerekse diğer yetkililer tarafından sıkça tekrarlanmıştır.

38- Türk, “7/3247-8279 Esas No.lu Soru önergesinin Cevabı”, TBMM Genel Kurul Tutanakları, Dönem 21, Toplantı 1, Şubat 2001, s. 611.

39- Türk, “ Ceza ve Tutukevlerinin Sayı, Kapasite ve Nitelikleri”, a.g.e., s. 163.

40- 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Kanun'un 16. maddesi.

41 Meryem Erdal, “Devletin Cezaevi Politikasi”, s.57.

42- Türk, a.g.e., s. 163.

43- F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarının mimari özelliklerine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.: 28 Temmuz 2000 tarihli F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu.

44- Sayısal veriler için bkz: Türk, a.g.e.

45- F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarının mimari yapılarına ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.cte.adalet.gov.tr/ , (20.01.2008).

46- Söz konusu inşaatların ödenekleri, işyurtları bütçesinden karşılanmaktadır.

47- Ayrıntılı bilgi için bkz.: Helsinki Yurttaşlar Derneği, “F Tipi Cezaevleri Raporu-12.06.2001”, http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (15.03.2009).

48- Ayrıntılı    bilgi    için    bakınız: http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/12/21/274054.asp , (18.03.2009).

49- Ahmet Dinç ve Yasin Yağcı, “F Tipi Cökertme”, Aksiyon Dergisi, Sayi: 300-317, s. 26.

50- Murat Peker, “Paranoyanın Zaferi”, Birikim, Sayı: 142-143, Sayı: 142-143,     Şubat 2001, s. 28.

51- Ayrıntılı bilgi için bkz.: İnsan Hakları Derneği, Hayata Kasıt Operasyon Brifing Metni ve “Helsinki Yurttaşlar    Derneği, F Tipi Cezaevleri Raporu-12.06.2001”,

http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (18.03.2009).

52- Dinç ve Yağcı, a.g.m., s. 25.

53- Türk, “7/3247-8279 Esas No.lu Soru önergesine Verilen Cevap”, TBMM Kurul Tutanakları, Dönem 21, 1. Oturum, Şubat 2001, 611.

54- ömer Laçiner, “Hayata Dönüş!”, Birikim, Sayı: 142-143,Şubat-Mart 2001., s. 10.

55- Mehmet Yaşar Soylan, “Mehmet Bekaroğlu ile Röportaj”, Tezkire, Yıl: 10, Sayı: 9, Şubat-Mart 2001, s. 25.

56- Ayrıntılı bilgi için bkz: Radikal Gazetesi, 15 Mayıs 2001.

57- Bu operasyonda hayatını kaybedenlerin ayrıntılı bilgileri ve ölüm nedenlerine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz: Helsinki Yurttaşlar Derneği, “F Tipi Cezaevleri Raporu-12 Haziran 2001”, http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (18.03.2009)

58- Peker, a.g.m., s. 28.

59- “Hayata Dönüş, Tecrit, ölüm Oruçları Yazı Dizisi 3: Yargı 6 Yıldır Tecelli Etmedi”, Birgün Gazetesi, Aralık 2006.

60- Türk, a.g.e., 164.

61- Murat Peker, “Paranoyanın Zaferi”, Birikim, Sayı: 142-143, Sayı: 142-143, Şubat 2001, s.32.

62- Ayrıntılı bilgi için bkz.: Helsinki Yurttaşlar Derneği, “F Tipi Cezaevleri Raporu-12.06.2001”, http://www.hyd.org.tr/?pid=304 , (18.03.2009).

63- Ayrıntılı bilgi için bkz.: 28 Temmuz 2000 tarihli F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu.

64- Ayrıntılı bilgi için bkz: 28 Temmuz 2000 tarihli F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu.

65- Amnesty International, “Public Statement, Turkey: Concerns about risk of isolation in Turkish prisons”, 28 November 2000,www.amnesty.org, (22.03.2009).

66- “İnsan Hakları Komisyonu Bolu F Tipi İnceleme Raporu”, TBMM İnsan Hakları Komisyonu, 9.10.2003, s.7.

 

67- çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi İzleme Komisyonu, “Ocak 2008 Raporu”, www.cagdashukukculardernegi.org/files/istczizrpOcak08.pdf , (22.03.2009).

FACEBOOK SAYFAMIZ