Özgürlük

İÇKİ VE SOSYALİZM

 
RALF HOFFROGGE
 
 
ÇEVİRİ
LOREN BALHORN
 
(Ç.N.: Düşüncelerin metalaştırıldığı ve alınır satılır kılındığı günümüzde hemen her alanda geçmişimizin deney ve deneyimleri yanlış ve doğrularıyla bizlere ışık tutuyor. Şu anda içinde bulunduğumuz karanlık tünelde "umut sandığımız ışığın tren farı olmamasına" dikkat etmek için geçmişimizin tüm kazanım ve kayıplarına eleştirel aklın ve diyalektik materyalizmin rehberliğinde sarılmalıyız. Bu yüzden önemsizmiş gibi görünen ufak meseleler bile toplumun şekillenmesinde ve şekillendirilmesinde hayati rol oynayabilirler. Alkol de bunlardan biridir. . .
 
Kendi aklınız ve benliğiniz, yani temel insani değer ve erdemler dışında herhangi bir dış etkeni kendinizi ifade etme amacıyla kimliğiniz haline getirdiğiniz de, yaşadığınız tüm ego ve kompleks patlamasının yanıltıcı ve sözde gurur okşayıcı sarhoşluğu içinde, hem kendinize hem de çevrenize zararlı bir varlık -bir nevi "yaratık"- haline dönüşürsünüz. Büründüğünüz kimlikler politik olanla kesiştiği için de bunun farkına varamazsınız. Çünkü çoğunluk bu kimliklere bürünmüştür. Politik olan aynı zamanda meşru ve yasal kılınmıştır. İnsanlık dışı da olsa genel geçer kabul görür. Toplumsal kimlikler böyledir. Ya bireysel seçimler. Bireysel kimlikler. Bir kimliğe dönüştürülenler... Ve ister toplumsal ister bireysel olsun nihayetinde sınıfsal mücadelesinin parçalanmasına ve işçi sınıfının bölünmesine hizmet eden tüm kimlikler. . . 
 
İçki de bunlardan biridir. Kompleksler ve saplantılar girdabında bir kimlik ifade etme biçimine sokulduğu zaman bir canavara dönüşür. Birey, hiç beklemediği bir anda, kendi çevresine, sınıfına ve topluma karşıt bir "kurt adam"a dönüşebilir. İçki için belki de en güzel sözü, aynı zamanda bir alkolik olan, Scott F. Fitzgerald söylemiştir. Üzerine başka bir şey söylemeye gerek yok. "Önce sen bir içki içersin, sonra içki bir içki içer, sonra da içki seni içer.")
 
 
 

Alman sosyalistleri, schnapps[damıtık alman içkisi] çılgınlığının işçi sınıfı yaşamında bir veba olduğunu biliyorlardı. Örgütlerini bira etrafında inşa ederek savaştılar.


Frankfurt am Main'da birahane, Almanya, 2007. Jorge Royan / Wikimedia
 
 
Çalışan insanların hayatlarını demokratik olarak şekillendirebilecekleri bir dünya için mücadele etmek aynı zamanda küçük şeylerle uğraşmak anlamına da gelir. Ondokuzuncu yüzyıl Alman emek hareketi için, bira dostu ülkenin hızlı sanayileşmesinin kargaşasının ortasında, bu aynı zamanda alkol hakkında konuşmak anlamına da geliyordu. Yönetim dışında fabrika işçileri arasında dahi dağıtılan Schnapps işçilerin duygularını köreltti ve kronik sefalete yol açtı. Güçlü Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) “likör vebası”na karşı savaş ilan etti -ve bunun yerine işçilere hemen sokağın aşağısındaki barda sadece kutlama amacıyla soğuk bir şişe açmalarını tavsiye etti.
 
Almanya'nın sosyalist hareketinde alkolün oynadığı son derece ikircikli rol üzerine en keskin ifadelerden biri SPD dergisi Die Neue Zeit'te 1891'de yayınlanan bir makalede yer aldı. Alman sosyalizminin gurusu Karl Kautsky okuyuculara, "içki düşmandır," diye açıkça seslendi. Bu bildiri basit gelebilir, ancak Kautsky'nin müdahalede bulunduğu tartışma daha karmaşıktı. Kautsky içki içmemenin veya yasağın destekçisi hiç de değildi -içkiyi kötülemesine rağmen, işçi hareketinin barlarını ve tavernalarını proleterlerin özgürleşmesinin temel dayanakları olarak savundu.
 
Kautsky’nin makalesinden on yıl önce, Almanya'nın barları, baskıcı Sosyalist yasalar ya da etkinliğini azaltan "sosyalist karşıtı yasalar" sırasında, SPD için sosyal tabanını inşa etmede çok önemli bir alan sunmuştu. Buralar, aslında, başlıca sosyal alanlar, kendi daireleri herhangi bir boş zaman geçirmek için oldukça sıkış tıkış olan işçiler için kolektif "proleter oturma odaları" idi. Ondokuzuncu yüzyıl Almanya'sında bira gerçekten yeni ve meydan okuyan bir sınıf hareketinin motor yağlama yağı idi.
 
LİKÖRLER - SCHNAPPS
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Almanya'daki işçi sınıfı alkol tüketimi ülke ekonomisindeki gelişmelerle yakından bağlantılıydı. Alman Konfederasyonu'nun en büyük ve en güçlü devleti olan Prusya Krallığı'ndaki 1807 ortaçağ köylülerinin kurtuluşu, Alman sanayileşmesini 19. yüzyılda kolaylaştıran en önemli ön şartlardan biriydi. Bununla birlikte, daha az bilinen, Prusyalı köylülerin, çok büyük paralara soyluların büyük mülk sahiplerinden özgürlüklerini satın almak zorunda kalmalarıdır. Toprak sahipleri, ülkenin ilk kırsal endüstrilerinden biri olan likör damıtevlerini kurmak için bu ödemelerden gelen sermaye akışını kullandılar. Yatırım, topraklarında yetişen tahıllar meşhur sert likörün ana maddesi olduğu için doğal olarak toprak sahiplerine düştü. Üretim araçlarının sahipleri için, likörü damıtma sadece fazla artı değer anlamına geliyordu.
 
Sonuç olarak likör, Almanya'nın ondokuzuncu yüzyıl ilk sermaye birikimi dalgasının en önemli maddesini temsil ediyordu. İçki, feodal lordlardan tarım kapitalistlerine dönüşen, "Junkers" adıyla anılan Elbe nehrinin doğusundaki asil toprak sahipleri tarafından üretildi. Ancak, likörler, çiftlikler ve lokal işyerlerinde proleterler tarafından büyük ölçüde tüketildi. Daha sonra, on beş saate kadar olan kısıtsız iş günlerinin yaygın olduğu büyük Alman şehirlerinin büyük fabrikalarında da popülerlik kazanacaktı. 
 
Bugün bu döneme baktığımızda, insanların bu inanılmaz fiziksel strese nasıl dayanabildiklerini hayal etmek neredeyse imkansız. Açıkça söylemek gerekirse cevap, likör idi. İş yerinde alkol içmek, 19. yüzyılın başlarında hiçbir şekilde yasa dışı değildi, ama aslında normu temsil ediyordu. İçki, işçilerin duygularını ve zamanın geçişinin bilinirliğini köreltti ve onları çelik üretiminin yarattığı dayanılmaz ısıya ya da kışın dışarıda çalışırken ki yakıcı soğuğa karşı duyarsızlaştırdı. 
 
İşverenler işçilerinin işte sarhoş olmalarını açıkça desteklediler. Alkol vücudun doğal uyarı sinyallerini uyuşturdu ve patronlara işçilerin emek güçlerini en son damlasına varıncaya kadar sıkmak için olanak sağladı. Aynı zamanda, genelleştirilmiş alkolizm, proleter dayanışma üzerinde feci bir etki yaptı ve grevlerin önlenmesinde son derece etkili oldu. İşverenler için alkol aynı zamanda yararlı bir ek gelir kaynağını temsil ediyordu - sadece Junker'ler pay alanlar değildi, birçok patron da artık işyerinde sert içki satıyordu. Esasen, sektörün her kolu düzenlemeden para kazanmayı başardı. Çoğu zaman, işverenler işçilerin ücretlerinin bir parçası olarak doğrudan doğruya schnapps dağıttılar.
 
ALKOLİZMLE SAVAŞMA . . . BİRA İLE?
 
Bu koşulların ahlaki ve etik bakış açısı göz önüne alındığında, çalışan nüfus arasında gerçek bir “likör vebası” olduğu şikayetlerinin on dokuzuncu yüzyılın başlarında yaygın hale gelmesi şaşırtıcı değildir. İlk Alman içki bırakma hareketi, kilise ve orta sınıf çevrelerinde kök salarak 1830 yılında ortaya çıkmaya başladı. Ancak hareketin talepleri her zaman üreticilerden ziyade likör tüketicilerine yöneltildi. Ataerkil ve devlet dostu karakteri çoğu işçiyi kuşkulandırdı - çok az etkisi oldu ve başarısız birleşik bir Alman cumhuriyeti yaratma girişimi olan 1848 devriminden sonra da kolu kanadı kırıldı.
 
Demokrasi bocaladıkça kapitalizm uçmaya başladı ve 1850'den itibaren ülke büyük bir sanayileşme dalgasına maruz kaldı. Üretim ilişkilerinin bu dönüşümü ile birlikte Almanya'nın alkolik üstyapısında da değişiklikler meydana geldi. Nitekim, vasıfsız işgücüne dayalı ilk geniş kapsamlı sermaye birikim dalgası tükeniyordu ve ülkenin imalat sanayisi daha karmaşık görevler için vasıflı işçilere giderek daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Bu vasıflı işçilerin yeni keşfedilmiş vazgeçilmezliği onlara sadece etkili grev yapmalarını sağlamadı aynı zamanda içme alışkanlıklarını da değiştirdi.
 
Oldukça basit bir şekilde, modası geçmiş geleneğin proletaryası artık ağır makineler, lokomotif motorlar ve hassas aletler içeren dünya piyasasına ayak uydurmak için gerekli olan üretim türlerini kıvıramadı. Özellikle mühendislik ve metal işleme endüstrileri, çalışanlar en azından biraz ayık olduğunda gelişebilirdi. İşçilerin kendileri de bir dereceye kadar ılımlı olmakla ilgileniyordu: Kendi sağlıkları ve çalışma yeteneklerinin sürdürülmesinin yanı sıra büyüyen siyasi örgütlenmeleri de belli bir düzeyde söz sahibi olmayı gerektiriyordu.
 
Çok geçmeden, likör ve alkolizmle mücadelede beklenmedik bir müttefik ortaya çıktı: bira. Pilsen birası gibi biraların ortaya çıkışı 1870'lerin başında içeceği daha yaygın hale getirdi. Pilsen birası dayanıklıydı ve günlerce bozulmadan kalabiliyordu. Bu şekilde depolanabilir ve nakledilebilirdi ancak mayalamak için soğuk yer gerekliydi- geleneksel Bohemia mağaraları gibi. Ne var ki elektrikli soğutma sistemlerinin icadı, bu özel içeceğin proletaryanın çalıştığı ve içtiği yerler olan Berlin, Dortmund ve Hamburg şehir merkezlerinde üretilmesine izin verdi.
 
İşyerinde bira, çok daha yavaş bir içme hızına ve işçilerin fiziksel koordinasyonunu tamamen engelleyen likörlerin aksine çok daha fazla kontrollü hafif bir sarhoşluğa imkan verdi. Böylece içilen bira patronlar tarafından da hoş karşılandı ve likörlere bir alternatif olarak pazarlandıkları büyük fabrikalarda tekrar doğrudan satıldı. 
 
İçme alışkanlıklarındaki değişiklik, işçi sınıfının büyüyen bir segmentinin daha yavaş ama daha pahalı birayla sarhoş olmasının sağlanması için gereken adımların atılmasıyla daha kısa çalışma saatleri ve ücret artışlarıyla ödüllendirildi. Daha ucuz alternatif olan schnapps, düşük ücretli işçiler arasında ve özellikle de sefil çalışma koşullarının yaygın olduğu yerlerde geçerli olmaya devam etti. Örneğin 1907'de Potsdam'daki bir hükümet müfettişi, tuğla fabrikalarındaki likör tüketiminin günde iki litreye ulaşmaya devam ettiğini tespit etti. İşyerinde kazaların önünü kesen düzenlemelerin yavaş yavaş yürürlüğe girmesi, işyerinde alkolün yasaklanması ve hem bira hem de likörlerin özel alanlara sürgün edilmesi 1900'lü yıllarda ancak mümkün oldu. 
 
Daha kısa çalışma saatleri, ücretli işçiliğin ve uyku ve yeme gibi fiziksel ihtiyaçların artık işçilerin tüm günlerini kaplamadığı anlamına geliyordu. Boş zamana benzeyen bir şey - o zamana kadar tamamen bilinmeyen bir kavram - ortaya çıkmaya başladı. Ama insanlar bu zamanı nerede geçireceklerdi, ve nasıl? Bütün ailelerin çoğunlukla bir odada birlikte yaşadıkları proletaryanın sıkışık daireleri pratik bir seçenek değildi. Sonuçta, bu geçerli düzenleme en azından erkek aile üyelerinin günlerini başka bir yerde geçirecekleri varsayımına dayanıyordu.
 
Çalışan erkekler, yeni kazanılmış yüksek ücretlerini yatırma fırsatının yanı sıra bu bilinmedik boş zamanı öldürmek için köşedeki barda bir yer buldular. Barlar, işçi sınıfı dairelerinden mahrum proleterin oturma odasını temsil ediyordu. Barlar sadece alkol alma alanları değildi, aynı zamanda, özellikle de sendikaların ve SPD'nin toplantılar düzenledikleri “parti barında” ya da Parteikneipe'de biraraya geldikleri ve iletişime geçtikleri yerlerdi. Burada grevler ve hatta devrimler planlandı: 1918'in Kasım Devrimi'nin ya da Alman monarşisine son veren işçilerin ve askerlerin ayaklanmasının yapıldığı toplantıların bazıları Berlin barının dumanaltı olmuş arka odalarında organize edildi.
 
KAPİTALİST DEVLETE KARŞI SOSYALİST BARLAR
 
Almanya’nın sayısız siyasi örgütleri ve topluluk dernekleri ile toplumca kabul edilmiş tutum ve davranışlara isyan eden işçi sınıfı kültürü, büyük ölçüde ülkenin tavernalarında gelişti. Yaşanabilir alternatiflerin yokluğu nedeniyle, içki yasağı yanlısı gruplar bile buralarda toplanmaya mecbur kalıyordu. Bununla birlikte, Schapps, aynı anda içkicilerin tartışmalarda yer almasına izin verirken çoğunluğun çok daha rahat bir hızda tüketime olanak sağladığını hissettikleri bir içecek tercihi olarak biraya göre uzun zamandır arka planda kalmıştı. 
 
Bar, aynı zamanda, işçi partilerinin Alman devletinin büyük çaplı baskısına uğradığı ve sendikaları yasakladığı 1878-1890 arası anti-sosyalist yasalar döneminde işçi hareketi için de hayati bir sığınaktı. Sadece bireysel sosyalistlerin parlamento için adaylığını koymasına izin verildi - herhangi bir kolektif örgütlenme bastırıldı. Bununla birlikte, hareket, içki içmek için uğrayan politik olmayan erkeklerin tartışmalara çekildiği ve devletin baskısı çoğunu radikalleşmeye iterken bir taraf seçmeye zorlandığı yerel barlarının arka odalarında nispeten zarar görmeden yasağı atlatmıştı. On iki yıl sonra anti-sosyalist yasalar yürürlükten kaldırıldığı zaman, sosyalist hareket barlardan kamusal alana doğru daha güçlü ve birleşik olarak ortaya çıktı: Bu büyümeyi yansıtan 1890 Erfurt Programı, partinin (SPD) ilk kez Marksizme bağlılığını açıkça savundu. 
 
Dikkatli okuyucular, önceki bölümde “çalışan erkeklerin” formülasyonunu kullanmamı fark edeceklerdir. Gerçekten de, endüstriyel Almanya'nın işçi sınıfına ait barları neredeyse tamamen bir erkek dünyası idi. Ekmek kazanan olarak erkek işçi ve evkadını olarak çalışan kadın ile birlikte klasik iş bölümü inatla sürüp gitti. Tavernalar sık sık emekçi sınıfının erkekleri için ailelerinden ve yurttaşlık sıkıntılarından kaçışı temsil ediyordu; ücret artışlarına ve yeni serbest zamana rağmen, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında birçok proleter, yoksulluk sınırının etrafında dolaşmaya devam ediyordu. 
 
Ayrıca kadınlar da, özellikle de krizler sırasında ve kocalarının maaşı evi geçindirmeye yetmediğinde, çalıştılar. Ancak "fabrika kızları" da işyeri sıkıntılarını alkolle haffifletmiş ve içki vebasının asla sadece seyircileri olmasalar da, barların ılımlı alkol tüketimini kurumsal hale getirmesinin dışında bırakılıyorlardı. Kadınların barlardan dışlanması, nesiller boyunca kadınların eşitliğini ve Alman işçi hareketine entegrasyonu önleyen faktörlerden biriydi. Sosyal Demokratlar ve diğer işçi partileri kendi platformlarında eşit hakları benimseseler ve kadınların oy verme hakkını kabul etseler de, hareketin merkezi örgütsel alanı olan Parti barlarından dışlandıkları sürece, kaçınılmaz olarak en önemli tartışmalardan mahrum edildiler. Tavernalar, kesin olarak kararsız bir karakter sergiledi: hareketi birlikte tuttular, ama aynı zamanda işçi sınıfının yarısını dışladılar.
 
1880'lerde, şehirlere göç eden kırsal kesim proleter kitlelerin yanı sıra  vasıfsız ve düşük maaşlı işçiler arasında yaygın olan korkunç alkolizm içki bırakma hareketinin rönesansını tetikledi. Yeni tıbbi araştırmalar önde gelen birkaç Sosyal Demokratı, 1890'daki alkol karşıtı “Zürih Çağrısı” altına imza atarak, ilk defa hareketin taleplerini desteklemeye itti. Sosyal Demokrasinin yasallaştırmasını izleyen ilk ve en önemli siyasi tartışmalardan biri, sadece alkol kullanmayanların partiye katılmasına izin verilmesini talep edecek kadar ileriye giden aşırı uçtakiler ile birlikte, alkol sorunu etrafında böylece gelişti. 
 
Bu sekter fikirlere SPD’nin baş teorisyeni Karl Kautsky karşı çıktı. Alkolün proleter dayanışması üzerindeki korkunç etkilerini eleştirmesine ve “işçi sınıfının düşmanı” olan likörleri özellikle hor görmesine rağmen parti barlarını hevesle savundu: "Kendisinden öyle kolayca zorla alınamayan proletaryanın politik özgürlüğünün tek siperi tavernadır . . . Eğer Alman işçileri topluca tavernalardan uzak durmak için ikna etmede . . . içki bırakma hareketi başarılı olursa, sosyalist karşıtı yasaların hiçbir zaman yanına bile yaklaşamayacağı şeyi başarmış olacaklardır: proletaryanın birleşmesinin yıkımı."
 
KARARINDA OLMA
 
Kautsky, taverna ve barlara dayalı parti çoğunluğuna razıydı. İçki bırakma yanlısı SPD azınlığı, taleplerini dayatmada başarılı olamadı ve sonuç olarak ayrı şekilde "İşçilerin İçki Bırakma Derneği," olarak kendini örgütlemek zorunda kaldı. İçki bırakma hareketi, pek çok durumda işçi hareketi içinde endişelerini dile getirmeyi başardı, ancak politik ajitasyon, daha fazla içilebilen bir düzenlenme modeline yol açmıştı.
 
Bununla birlikte, sosyalizmin gerekli bir ön koşulu olarak alkolden tamamen vazgeçilmesi talebi, işçi sınıfının ezici bir çoğunluğu tarafından büyük oranda reddedilmiştir. 1913 yılında içki bırakma hareketinin merkezi organı olan Der abstinente Arbeiter'ın abone sayısı sadece 5.100 sayısını bulurken, Sosyal Demokrat barmenler ve taverna sahipleri için sektörel yayın olan Der freie Gastwirt 11.000 civarında kişi tarafından okunuyordu. Bu barmenlerin her birinin yanı sıra dolu bir bar resmi çizme, o sırada hareketteki kuvvet dengesinin oldukça net bir resmini veriyor.
 
SPD 1909'da genel bir boykot çağrısı yapmaya karar verdiğinde biraya saldırmaktan imtina etti. Büyük oranda Doğu Elblileri ve devleti ülkenin öncelikli likör dağıtıcısına çeviren ve yapay olarak fiyatları yüksek tutan, Almanya'nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck tarafından zorla dayatılan likör tekeli gibi politik imtiyazlarını hedef aldılar.
 
Burada çatışma çizgileri açıktı: likörlerin arkasında tarım sermayesi ve devletin güçleri dururken, bira 1870'lerden beri sosyalist hareketin hızlı yükselişinde yararlı bir motor yağı olduğunu kanıtladı. Alkol sorunuyla uğraşmakta parti siyasi bir keskin zeka sergilese de, bira, SPD kapitalist savaş girişimini desteklemeye karar verdiği zaman, 1914 Ağustosu'nda ortaya çıkan vahim parti krizini önlemekte maalesef yeterli olmadı. Pek çok solcu işçi bu hamle ile şaşkına çevrildi ve liderlerinin sarhoş olduklarını farz ediyordu - yazık ki, çok daha ayık çelişkiler nihayetinde oyunda bulunmaktaydı.
 
1933'ten 1945'e kadar iktidardaki Naziler, SPD ve Komünistlerin parti barlarını ezecekti. Bazı çağdaşlar, Hitler'in 1933'teki baskısının 1871'de Bismarck'a benzemesini bekleseler de, durumu tamamen yanlış tanımladılar; Nazi baskısı şimdiye kadarkiler içinde en şiddetli olandı. 1950'lerde Batı Alman Sosyal Demokratları yeniden örgütlendi, ancak işçi çevreleri, savaş sonrası Marshall Planı ekonomik patlamayı besledikçe, yükselen tüketimcilik karşısında erozyona uğramaya başladı. Tarihte ilk kez işçiler, onları uzak sosyalist bir geleceğe yöneltmek için maddi kazançlara sahip olmak yerine tüketiciler olarak somut olanları elde edebilirlerdi. Sonuç olarak, Alman işçi sınıfı kültürünün ve sosyalist politikaların giderek daha da fazla bağları koptu. Proleter oturma odası olarak adlandırılan bar, işçiler sonunda kendi evlerinde boş zamanlarını harcayabildiği için, yerini bir tür bireysel özelleştirmeye bıraktı.
 
Bugün, Stammtisch olarak adlandırılan, köşebaşındaki bardaki haftalık müdavim masası çoğunlukla muhafazakarlığa ayrılmıştır ve Sol'un popüler kültürü uzun zamandan beri başka yerlere göç etmiştir. En azından bunu, Nazizmin yükselişini önlemede başarısız olmuş ya da Nazizmi desteklemiş ailelerinin neslinin kurallarından kendilerini uzak tutmaya ve ayrılaşmaya çalışan, 1960'ların solcu, öğrenci tabanlı karşıt kültürünün çoğunlukla güçlü etkisine borçlu değildir. Ama aynı zamanda politik ve sınıf çevrelerinin parçalanmasına yönelik küresel bir tarihsel eğilimi de yansıtıyordu. Bununla birlikte, bunun kaçınılmaz bir gelişme olması gerekmez. Ondokuzuncu yüzyılda bile, Sosyal Demokratların benimsediği aktif yaklaşım, proleter boşlukları politik olanlara dönüştürmek için çok önemliydi. Nihayetinde Kautsky tarafından övülen parti barı pasif tüketimin değil, politik örgütlenmenin sonucuydu.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)
 
 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde