Özgürlük

"Eğer Sınıf Mücadelesini Anlamazsak, Hiçbir Şeyi Anlamayız"

 
 
Film yönetmeni Ken Loach ile popülizm, gig ekonomisi [şirketlerin çalışanlarıyla belirsiz süreli sözleşme yapmak yerine geçici ve kısa dönemli kontratlar yaptığı çalışma biçimi] ve sinemasındaki ulusötesi dayanışmanın önemi üzerine bir söyleşi.
 
Lorenzo Marsili, 16 Ağustos 2018
 
Yönetmen Ken Loach, filmi Ben, Daniel Blake'in galasında, Londra, İngiltere, Ekim 2016. (Joel Ryan / Invision / AP)
 
İngiliz film yönetmeni Ken Loach, zamanımızın en ünlü sinematik seslerinden biridir. Saygın bir sanatçı ve prestijli Palme d'Or'a iki kez layık görülen bir avuç yönetmenden biri olan Loach’ın çalışmaları genellikle sosyal ve politik temaları içerir.  Eserlerinin bütünü, İspanyol iç savaşını (Ülke ve Özgürlük), Los Angeles ofis temizlik işçilerinin grevini (Ekemk ve Güller), Irak işgalini (Tehlikeli Yol), İrlanda bağımsızlık savaşını (Özgürlük Savaşı) ve refah devletinin zora başvuran tarafını (Ben, Daniel Blake) kapsar. Sözümona "popülist isyan" ekonomik eşitsizlik ve toplumsal dışlanmanın rolü üzerindeki pekçok tartışmayı tetiklediği halde, Ken Loach işçi sınıfı bilincinin ve neoliberalizm altındaki dönüşümlerinin en büyük anlatıcılarından biri olmuştur.
 
İtalyan yazar ve siyasal aktivist Lorenzo Marsili ile yaptığı bu konuşmada, Loach, politik dönüşüm, işçi sınıfının evrimi, sınıf mücadelesinin bugünkü anlamı ve solun radikal değişime ilham vermede başarısızlığında sanatın rolüne göz atıyor.
 
Röportaj, Lorenzo Marsili'nin mali krizden 10 yıl sonra uluslarüstü dayanışmayı araştıran Avrupa çapında seyahat ettiği bir belgesel olan DEMOS'un çekimleri sırasında kaydedildi.
 
Sanatın politik değişimdeki rolüne dair tartışma uzun bir tarihe sahiptir. Bugün açıkça, büyük jeopolitik dönüşüm ve küresel uyumsuzluk anlarından geçiyoruz. Yaratıcılığın böyle bir anda oynayabileceği role dair bakış açınız nedir?
 
Genel olarak sanatta sadece gerçeği söylemenin sorumluluğunu taşıdığınızı düşünüyorum. “Sanat…olmalı” ile başlayan herhangi bir cümle yanlıştır, çünkü bu, sanatın oynayabileceği farklı rollerin ne olacağını yazan ya da resmeden ya da tasvir eden insanların hayal gücüne veya algısına dayanır. İnsanların birlikte yaşayabileceği yolların temel ilkelerini ileri sürmeliyiz. Yazarların, entelektüellerin ve sanatçıların rolü bunlara temel ilkeler olarak bakmaktır. Bu, mücadelenin, tarihin uzun zamandır görünümüdür, bu yüzden taktik bir geri çekilme yapmak zorunda kalabilseniz de, bunun yine de bir geri çekilme ve ana prensiplerin akılda tutulması gereken şey olduğunun farkında olmak önemlidir. Bu, gündelik taktiklere dahil olmayan kişilerin yapabileceği bir şeydir.
 
Çalışmalarınızda insan unsuru sadece teorinin bir çizimi değildir, aynı zamanda gerçekten politikayı cisimlendirir ve politik hale dönüşür. Sanatın, nihayetinde büyük ekonomik ve politik süreçlerin arkasında insanların olduğunu gösterme gücüne sahip olduğuna katılıyor musunuz?
 
Kesinlikle. Siyaset insanlarda yaşar, fikirler insanlarda yaşar, insanların sahip olduğu somut mücadelelerde yaşar. Aynı zamanda sahip olduğumuz seçimleri de belirler - ve sahip olduğumuz seçimler de, bizim dönüştüğümüz insan türlerini belirler. Ailelerin nasıl etkileşim kurduğu, anne, oğul, baba, kız gibi birkaç soyut kavram değildir; ekonomik koşullarla, yaptıkları işle, birbirleriyle geçirdikleri zamanla ilgilidir. Ekonomi ve siyaset, insanların hayatlarını yaşadıkları bağlam ile ilgilidir, ancak bu yaşamların detayları çok insani, genellikle çok eğlenceli ya da çok üzgündür ve genel olarak çelişki ve karmaşıklıkla doludur. Benimle ve benim adıma çalışan yazarlar için günlük yaşamın kişisel komedisi ile yaşamın içinde bulunduğu ekonomik bağlam arasındaki ilişki her zaman çok önemliydi.
 
Dolayısıyla, ekonomik değişimin insan davranışını nasıl dönüştürdüğü ile insan davranışının, özellikle de kollektif eylem aracılığıyla, ekonomik ilişkileri nasıl dönüştürdüğü arasında diyalektik bir ilişki vardır.
 
Bir işçiyi ele alalım. Ailesi işlevini yerine getiriyor ya da getirmeye çalışıyor, ancak tek başlarına güçleri olmadığı için güçleri yok. Onlar sadece bu duruma basitçe alet olanlardır. Ama ben kolektif güç hissinin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu işin zorlaştığı yerdir. Kolektif gücün hemen görünür olduğu bir hikayeyi anlatmak kolay değildir. Diğer yandan, her filmi havada bir yumrukla ve militan bir harekete geçirici mesajla bitirmek genellikle acemice ve aptalcadır. Bu sürekli bir ikilemdir; ekonomik ve politik koşullardan dolayı trajik bir şekilde yok edilen bir işçi sınıfı ailesinin hikayesini, insanları umutsuzluğa sürüklemeden nasıl anlatırsınız?
 
Daniel Blake gibi kasvetli bir filmde bile umutlu bulabildiğim bir şey, baskıcı devlet aygıtını görmemizdir, ama aynı zamanda belirli bir insan dayanışmasının direncini de görüyoruz: yoksullar birbirlerine yardımda bulunuyor ve Daniel Blake'in iş merkezinin duvarına iğneli bir grafiti yazmasıyla insanlar durup alkışlıyorlar. Tamamen homo economicus'a dönüşmediğimizi, tüm yaşamın metalaştırılmasına karşı halen direncin olduğunu ima ediyor.
 
Evet, bu orta-sınıf yorumcularının idrak edemediği bir şey: İşçiler ... gülüyor olsalar dahi ti'ye alırlar. Siperlerde acı bir komedi vardır ve bu, en karanlık yerlerde bile direnişi gördüğümüz yerdir. Ancak bilhassa, yiyecek bağışının olduğu aşevlerinin çoğalmasını sağladık [ve] toplumumuzda kamunun iki yüzünü görürsünüz. Ben, Daniel Blake'de, bir kadın, hiçbir şeyi olmayan bir kadına yiyecek paketini bağışladığında, "İşte, senin hayırseverlik yiyeceğin," demez; bunun yerine, "Alışverişinize yardımcı olabilir miyim?" der. Bir tarafta bu cömertliğiniz ve diğer tarafta insanları açlığa sürüklediğini bildiğiniz, mümkün olan en bilinçli şekilde zalim davranan devlet. Kapitalist toplum bu şizofrenik durumda yakayı ele verir ve dayanışmayı örgütlemek bize bağlıdır. 
 
Genellikle, geleneksel ekonomik yabancılaşmanın devletten yana bir yabancılaşmaya dönüştüğü görülür. Bunun milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının, hatta Brexit'in yükselişi gibi olayların merkezinde olduğunu düşünüyor musunuz? Göçmenleri günah keçisi yapmanın ötesinde, belki de bu anlamda “benim çıkarımı koruyan hiç kimse yok” hissi de var.
 
Evet, sağcı popülizmin gerçekten işaret ettiği ruh halinin, 1920'ler ve 1930'larda olduğu gibi, solun bir başarısızlığı olduğunu düşünüyorum. Sağ partiler çok basit bir cevapla yola çıkıyorlar: Sorun komşunuzdur; komşunuz farklı renktedir, komşunuz farklı kokan yemekler pişirir, komşunuz işinizi alır, komşunuz evinizin içindedir. Tehlike, bunun toplu basın tarafından desteklenmesi, örneğin, Nigel Farage[İngiliz siyasetçi ve eski emtia komisyoncusu] ve şirketine istedikleri yayın süresini veren BBC gibi yayıncılar tarafından hoş görülmesi ve teşvik edilmesidir.
 
Çalışmanızın odak noktası her zaman işçi sınıfı dayanışması olmuştur. Savaş sonrası sosyal kapitalizmden neoliberalizmin gelişine kadar olan geçiş sürecinde yaşadınız. Bu süre zarfında sınıf dayanışmasını nasıl gördünüz?
 
En büyük şey, sendikaların gücünün azalması oldu. 1950'ler ve 1960'larda güçlendiler, çünkü insanlar fabrikalar, madenler veya rıhtımlar gibi toplumsal örgütlerde çalışıyorlardı ve bu noktada sendikaları örgütlemek daha kolaydı. Ama bu eski endüstriler öldü. Günümüzde insanlar çok daha parçalanmış bir şekilde çalışıyorlar. Üretimi durdurabileceğimiz zaman en güçlüyüz, ancak üretim noktasında örgütlenmezsek, kesinlikle daha zayıfız. Sorun şu ki, üretim artık çok parçalı ve küreselleşmeyle birlikte işçi sınıfı artık Uzak Doğu ya da Latin Amerika'da.
 
Bisikletli Deliveroo ya da Foodora geçici ya da kısa dönemli işçiler, kendilerini işçi olarak görmüyorlar bile.
 
Evet ya da satış hakları var ya da kendilerini "serbest meslek" olarak adlandırıyorlar. Bu çok büyük bir sorundur. Bu, işçi sınıfı için bir örgütlülük meselesi.
 
Sınıf kavramının hala anlamlı olduğunu düşünüyor musunuz? Pek çok insan yoksul oldukları halde kimi zaman mutsuz hissetmelerine rağmen kendilerini işçi sınıfı olarak görmezler.
 
Sınıfın temel olduğuna inanıyorum. Farklı bir iş gücü değişikliği için sermayenin talebi olarak sadece şekil değiştirir. Ancak yine de iş gücüdür. Ve hala sömürülür ve hatta eskisinden daha fazla artık değer sağlar. Daha da önemlisi, eğer sınıf mücadelesini anlamazsak, hiçbir şeyi anlamayız.
 
Bugün bu, büyük zorluklardan biridir: bir grubun parçası olarak kendini düşünmeyen parçalara ayrılmış bir halk arasında mücadeleyi yeniden başlatmak.
 
Bu kavrama mücadelemizdir. Yakınlarda Japonya'da makale yazan bazı güzel insanlarla konuşuyordum ve sınıf ve çatışmanın anlaşılması gerekliliği konusunda ısrar ediyordum, bu çok komikti. Çok güzel bir kadın, "Filminizi Japon hükümeti yetkililerine göstereceğiz," dedi ve "Peki, niçin?" dedim ve "Onların fikirlerini değiştirmek için," dedi ve "Fakat bu taşı gediğine koyduğum nokta! Fikirlerini değiştirmeyecekler, egemen sınıfın çıkarlarını korumaya bağlılar ve ikna edilemezler, ortadan kaldırılmalılar!" diye yanıt verdim.
 
Sistemi çalışır kılma fikri derine yerleştirildiği zaman anlaşılmasını sağlamak çok zordur. Bu, savaşmak zorunda olduğumuz sosyal demokrasinin felaket miraslarından biridir.
 
Vatandaşlarınız sizinle konuşabileceklerine ve endişelerini göz önüne alacağınıza inandıklarında bu etkili bir toplumsal kontrol şekli olur.
 
Bu yüzden tüm geçiş talepleri fikrini yeniden canlandırmamız gerekiyor. İşçi sınıfının çıkarları doğrultusunda kesinlikle makul olan taleplerde bulunmak zorundayız.
 
Bunu sonlandırmak istiyorum, ancak dikkat ettim de, bir zamanlar Avrupa Parlamentosu için bir kampanya yürüttünüz.
 
Bunu unutmuştum.
 
Bana ilginç gelen, Avrupa'nın nasıl olduğu burada İngiltere'de hiçbir zaman gerçekten tartışılmadı. Birdenbire, Brexit'ten sonra herkes Avrupa Birliği'nden bahsediyor ve futboldan sonra en çok konuşulan konu haline geliyor. Hala ulusötesi bir demokrasi inşa etme umudunu koruyor musunuz ya da basitçe çok geç mi?
 
Ben gerçekten cevabı bilmiyorum. Ama uluslararası dayanışmanın açıkça önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa içinde örgütlenebilir mi? Bilmiyorum. Avrupa Birliği'nin yapısı gerçekten çok zor, değişimi yeniden başlatmadan onu nasıl lanse ettiğimizi görmek zor. Açıktır ki her değişim her hükümet tarafından desteklenmeli ve hepimiz bu sürecin pratikliğinin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Açıkçası, farklı prensiplere dayanan farklı bir Avrupa'ya ihtiyacımız var: ortak mülkiyet, planlama, ekonomileri eşitleme, sürdürülebilirlik ve genel olarak eşitlik doğrultusunda çalışmak.
 
Ancak büyük şirketler öncelikli olduğu sürece, kar öncelikli olduğu sürece ve yasal sistem kara öncelik verdiği sürece bunu kolayca yapamayız. Bu değişimi etkileme benim maaş derecemin ötesindedir. Yanis Varoufakis, yapılabileceğine dair beni temin ediyor. Eminim haklıdır. Ona güveniyorum, ancak nasıl olacağını bilmiyorum.
 
*www.thenation.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.
(ÖZGÜRLÜK)
 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde