Özgürlük

SEÇİMLERLE YÜRÜTÜLEN SÜREÇ. ..

Türkiye 24 Haziran’da OHAL/KHK rejiminde, başta HDP olmak üzere bütün muhalefetin kriminalize edilerek bastırıldığı bir seçim sürecinden geçti. Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakı bir yıl önceki referandumla hukuki alt yapısını oluşturdukları sistemin kurumsallaşması için kritik bir eşiği de aşmış oldu. Seçimlerin eşitsiz, adaletsiz, güvencesiz bir süreçte gerçekleştiği çok açıktı. Türkiye açısından seçimlerin eşit, adil koşullarda geçtiği bir dönemden söz etmek imkansız olsa da 7 Haziran 2015 seçimlerinde sonra yaşanan sürecin ağırlığı da ortada. Seçimlerde usulen/göstermelik de olsa bir yeri olan hukukilik 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra askıya alında ve arkasından gerçekleştirilen 1 Kasım 2015 seçimleri, 16 Nisan referandumu ve son olarak da 24 Haziran seçimleriyle terk edilmiş, seçimler iktidar sahiplerinin keyfiliğine terk edilmiş oldu. 

Hukuksuzluk, baskı ve keyfilik gölgesinde yürüyen seçim sürecinde paramiliter çağrışımlar yapan bazı figürlerin öne çıkması da rastlantı değildi.

Önceki seçim süreçlerinde de Sedat Peker gibi kimi kişiler ortalığa çıkıp, çeşitli araçlarla  toplumu/muhalefeti tehdit eder, Tayyip Erdoğan/AKP iktidarına destek sunarlardı. 24 Haziran seçimleri sürecinde bu ilişkiler daha ileri ve komplike bir hal aldı. Örneğin Çiller, Tayyip Eroğan’ın yanında yerini alırken Mehmet Ağar oğlunu AKP’den Elazığ milletvekili yaptı. Bahçeli daha ileri bir hamle yaparak mafya/çete lideri  olarak bilinen Çakıcı’yı cezaevinde ziyaret edip af konusunu gündeme taşıdı.

Tüm bu gelişmelerle eşzamanlı Suruç’ta, herkesin gözleri önünde, bir AKP milletvekilinin seçim çalışması sırasında muhalif insanlar silahla, oksijen tüpleriyle linç edilerek öldürüldü.

Bütün bunlar olup biterken ülkenin sosyalistlerinin haline bakmadan önce, seçim sürecinin gözde kavramlarından “boykot”a dair de bir kaç şey söylemek gerek. Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de boykot gündeme geldi. Özellikle sol çevrelerde “Diktatörler seçimle gitmez, Tayyip Erdoğan’ın gerçekten de seçimle gideceğine inanıyor musunuz” pekiştirgeciyle gündeme geldi boykot. Oysa mesele neye inanılıp neye inanılmadığından öte bir şeydi ve halen öyle. Boykotun toplumsal bir tavır alışı ve alternatif bir yaklaşımı içermesi gerekir. Ülke siyasetinde ciddi bir etkisi olmayan sosyalistlerin boykotu en iyimser değerlendirmeyle ideolojik bir tavır olarak kalacaktı. Belki tarihe bir söz söylemek anlamı da olabilirdi. Asıl vahim olan CHP’den boykot beklemekti. O da gündeme geldi.

Seçim sürecinde siyasal bir alternatif güç olarak sosyalistler yoktu. En genel düzeyde ölümü gösterip sıtmaya razı olmak olarak değerlendirilecek bir hatta, güçler ayrılığının esas olduğu, parlamenter demokrasi savunusu çizgisinde durdu sosyalistlerin çoğu.

İdeolojik, politik olarak kapitalizm/neo liberalizm/sermaye karşıtı, sınıfsal, toplumsal bir dünya anlayışını ortaya koymaktaki eksiklik, cılızlık bir kez daha politikasızlık olarak açığa çıktı.

 Ülkenin köklü dönüşümlerden geçtiği bir süreçte sosyalistlerin somut düşünsel, ideolojik yaklaşımlar ortaya koyamaması büyük eksiklikti ve halen de öyle. Oysa sosyalistler olarak, demokratik bir program ortaya koyup yeni bir devlet, yeni bir toplum anlayışını ifade etmeliydik. Sosyalistler olarak fikirlerimizi ve fiili varlığımızı somut olarak ortaya koyabilecek durumda değildik.

Televizyon ve gazete gibi geleneksel medya neredeyse tümüyle iktidarın kontrolüne girerken sosyal medya üzerindeki denetim ve baskı son raddeye vardırıldı. CHP’nin mitingleri ve bazı etkinlikleri dışında siyasal muhalefetin her türü, -Saadet Partisi ve İyi Parti de dahil- baskı altına alındı, başta TRT olmak üzere bütün organlar iktidar lehine ve iktidar için propaganda yürüttü.

Seçimlerin yapılmasında asıl sorumlu olan YSK, iktidarın istediği sonuçların gerçekleşmesi için gerekli manipülasyon, hile ve sahteliklerin yapılabileceği bir yapıya büründürüldü. Seçmen listelerinin hazırlanmasındaki keyfilikler bir yana Kürt illerinde yüzbinlerce seçmenin seçim hakkına müdahale anlamına gelen sandık birleştirmeler, taşımalar yapıldı. Sandık başkanları iktidar yanlısı kişilerden belirlendi. Sandık kurullarında müşahitlerin, parti temsilcilerinin, vatandaşların gözetim ve denetim yapmaları engellendi. Yani oy kullanmadan sayıma, tutanakların birleştirilmesinden torbaların taşınmasına, akla gelecek gelmeyecek her türlü zorbalık, gasp, hile gerçekleştirildi. Ve bütün bunların başta gelen nedenlerinden birisi HDP’yi baraj altında bırakıp mecliste mutlak bir çoğunluk sağlamaktı. Önüne koyduğu hedeflerden belki de en çok bu noktada saptı Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakı. Ancak HDP’yi baraj altına itip mutlak iktidarı yakalayamasa da Türkiye’nin siyasal tarihinde çok önemli bir eşiği aştı.

Küçük Amerika’dan, Küçük Rusya’ya ya da Yeter Söz Milletindir’den, Devletin Bekasına.

Bilindiği gibi Türkiye’de çok partili siyasal parlementer düzene 2. Dünya Savaşının ardından 1946 seçimleriyle geçilmiş, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle de iktidar değişimi yaşanmıştı. 1950 seçimlerinin ardından hükümet kuran Demokrat Parti (DP) ülkeyi hızla kapitalist sisteme entegre edip her mahallede bir milyoner çıkarmayı, böylece Küçük Amerika olmayı hayal ediyordu. Olmadı, 27 Mayıs darbesi ile yeni bir süreç ve siyasal düzen kuruldu. 27 Mayıs yönetiminin hazırladığı Anayasa ile oluşan ortam Mahir Çayan da dahil pek çoklarınca ülkenin Küçük Fransa olduğu değerlendirmelerine imkan verdi. Gerçekten de 27 Mayıs Anayasasının sağladığı özgürlükler, tanınan haklar, toplumdaki  demokratik gelişmeler, Milli Bakiye sistemi gibi demokratik temsil imkanları dolayısıyla ortam rahatlamış, hatta Türkiye İşçi Partisi (TİP) meclise girmişti. O da olmadı, 12 Mart faşizmi geldi. O zaman ülkenin Latin Amerika ülkelerine benzediğini söylemiştik. Ama o da yetmemişti. 12 Eylül 1980 faşizmi neo liberal dönemin, dönüşümün yollarını açmıştı. Onun ana aktörü de kuşkusuz Turgut Özal ve ANAP idi. Yani 1946’dan bu yana her kritik eşikte yeniden bir tanıma gerek oldu ve ülke bu süre içinde Küçük Amerika olmaktan uzaklaşıp 24 Haziran 2018 seçimleriyle birlikte otoriter faşist bir yapıya dönüşerek Küçük Rusya durumuna geldi. Küçük Amerika rüyasından, Küçük Rusya otoriter/faşist yapısına doğru bir seyir...

Bu gelişmeler yalnızca sandık ve oy kaymalarının değil zihniyetlerin de değişitiği bir süreçti.    

DP “yeter söz milletin” diyerek iktidara gelmişti, karşısında devleti kuran parti olarak CHP, Cumhuriyetçi söylemleri olsa da millet karşısında “devlet”’i temsil ediyordu. Bu çizgi ufak tefek farklılaşmalar dışında sürdü. Bunun en iyi yansıma alanlarından birisi AKP’nin kongre gibi resmi toplantılarında kürsünün arkasına Menderes-Özal ve Erdoğan resimlerinin birlikte asılması. Arada Demirel’e yer olmaması önemli ölçüde 12 Eylül ile birlikte Demirel çizgisinin Cumhuriyetçi bir noktaya evrilmesi. Bunun da en somut açığa çıktığı süreç 28 Şubat süreci...

Siyaset dışı zorlamaların etkin olduğu 28 Şubat sürecinin bir ürünü olarak AKP, Milli Görüş gömleğini çıkarmış, neo liberalizmin politikalarına göre yapılanmıştı. AKP’nin iktidara gelişi, AB uyum yasaları, kapatma davası, Askeri müdahale girişimleri, Fethullahçılarla çatışma, yargı ve anayasa referandumu süreçleri gibi zorlu eşikleri atlamıştı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile yaşanan gelişmeler sonrasındı yeni bir devlet/toplum inşası çabaları iyice netleşti ve bu yolda hızla adımlar atıldı.

Devlet ve toplum yeniden kurulurken toplumsal saflaşma da belirginleşti. “Beka” ekseninde oluşturulan ve hedefleri/talepleri daha daha net olan/ifade edilen, başını AKP’nin çektiği egemen blok, artık “söz milletin” çizgisinden başka bir yere, yeniden tanımlanmış devlet/düzen/cumhuriyet çizgisine oturuyor. Bunun karşısında ise CHP’nin de içinde olduğu blok, utangaç da olsa bir tür “yeter söz milletin” çizgisini savunma noktasına yaklaşmış gibi. Bunun tarihsel konumlanışlarda bir kaymaya işaret ettiği çok açık. Ancak bunun içsel ideolojik tercih farklılaşmasından öte dünyanın bugünkü haliyle bağlantısı var. Burada yanıltıcı gibi duran yer değişimi dünyada ve ülkede yaşanan değişimi hatırlayarak görebiliriz. AKP, faşizmin kurumsallaşmasını gerçekleştirme yolunda. CHP ise şimdilik, parlamento, güçler ayrılığı vb çizgisinde.

RTE/AKP’nin, Hitler’in İktidar Oluş Süreciyle Benzerlikleri. ..

Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakının, esas olarak Tayyip Erdoğan’ın iktidar oluş süreci, politika yürütüş tarzı ve geldiği nokta Hitler’in iktidar oluş süreciyle bir çok noktalarda benzerlik taşıyor.

Hatırlanacağı gibi 1923 yılı Kasım’ın bir darbe girişiminde bulunan Hitler, kısa sürede bastırılmış ve yargılanıp cezaevine konmuştu. Cezaevinden çıktıktan sonra yeni bir stratejiye yönelmiş, devlet ve polis/asker yapısıyla uzlaşıp geçerli hukuk içinde kalarak(!) seçimler yoluyla iktidara gelmişti. Sonra kendisini iktidara taşıyan hukuk sistemini, yine o hukuk sistemine dayanarak tasfiye etmiş, geçersizleştirmiş, bütün yetkileri kendinde toplayarak, faşist diktatörlüğünü kurmuştu. “Uzun bıçaklar gecesi” ile parti içindeki unsurları temizletip partinin de mutlak hakimi olan Hitler adım adım bütün devleti kontrol altına almıştı.

Uzlaşamadıklarını, SA’nın şefini, ordu içindeki bazılarını, muhaliflerden kimilerini yok ederken devlet yapısını da güvenebileceği bir şekle sokmaya yönelmiş, bizzat öldürme ve öldürme emri verme yetkisini de üstlenmişti. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında girilen süreçle iktidar yapısında, devlette, ordu ve yargı içinde, yani bütün bir bürokraside yaşanan tasfiye ve dönüşümlerin Hitleri iktidara taşıyan sürece benzer sonuçlar doğurduğu açık.

Hitler seçimlerde, çağının her türlü teknik aracını kullanıp toplumu etkileyerek, baskı altına alarak ve muhalefeti de olası her araçla yıldırıp ezerek Almanların bir biçimde desteğini, onayını almış oluyordu. Şimdilerde ülkemizde olduğu gibi. Hitlerde Almanya’nın bekası, geleceği, “yaşam alanı” için genişlemeyi, savaşı önüne koymuştu. Bizde bütün dünya düşmanımız paranoyasının ayyuka çıktığı günlerden geçiyoruz.

Yeni Sürecin İdeolojik Dayanakları,

Buraya kadar merkezinde Tayyip Erdğan’ın oturduğu bir süreç anlatılmaya çalışıldı. Yer yer de sürecin bir blok/ittifak üzerinden yürüdüğüne değinildi. Bu zamana kadar yaşananlardan çıkan görüntüden Tayyip Erdoğan’ın baskın bir kişilik olduğunu, içinde yer aldığı süreçlerde çok etkin bulunduğunu anlıyoruz. Ve fakat bütün etkinliğine rağmen hiç bir zaman sürecin tek hakimi olamadığı ve hep bir ittifakın yürütücüsü olduğu da ortada. Yani yeni süreç de bir ittifak süreci...

Yeni süreci elbette yalnızca paranoya üzerinden kurmayacaklar. Yeni rejimin ideolojik dayanaklarından birisinin de “İslam/Şeriat” olacağı açık. Devletin bekası üzerinden uzlaşan egemen kesim, sadece “milliyetçilik” üzerinden toplumsal desteğini sağlayamayacağı için din ve milliyetçilik, İslam ve milliyetçilik, Türk İslam sentezinin günümüz versiyonu İslam Türk sentezi gibi bileşimlerle toplumun ideolojik harcını sağlamayı hedefliyor. Bugün sola ve sosyalizme karşı/düşman olmak “Beka” için gerekli toplumsal desteği besleyecek ideolojik gıdayı sağlayamaz. Çünkü –“o komünist gençleri orada okutmayacağız” narasında olduğu gibi arada bir depreşse de- memlekette somut olarak sosyalizm/komünizm tehlikesi yok. Böyle bir ideolojik gıdayı liberalizmden sağmak da mümkün değil. Sosyal demokratlar ve bir galat-ı meşhur olarak CHP kendine bile yetecek halde değil. Örneğin neo liberal kapitalizm döneminde “Keynesçilik” “sosyal devlet” politikalarını savunmak için açık toplumsal mücadeleler gerekir. Bu anlamda Sosyal Demokrat politikaları hayata geçirmek içinde neo liberal politikalar karşı çıkmak gerekir. O da CHP’de olmadığına göre ordan da ideolojik gıda çıkmaz. Egemenler için kala kala vatan ile millet ve din ile iman kalıyor. Yani “İslam ve Milliyetçilik”. Bu ideolojik yaklaşımın topluma hakim olmasıyla her türlü savaş ve şiddet yürütülebilir duruma gelmiş oluyor. Tayyip Erdoğan’ın kişisel beklentisi, ideolojik hedefi farklı olabilir ve bu ayrı bir değerlendirme konusudur.

Sonuç olarak egemen güçler, beka ekseninde ve İslam ve milliyetçilik ideolojik temelinde, dünyada ve bölgede yaşanan çatışmaların/savaşların içinden çıkabiliriz düşüncesiyle hareket ediyor. Yani egemenlerin taşıyıcı siyasal toplumsal gücünü dinci, milliyetçi faşistler sağlıyor. CHP ve kimi şoven sosyalist kesimler de bu sürece önemli ölçüde eklemlenmiş durumda.

Özetle tek adam rejimi, AKP faşizmi, Tayyip Erdoğan diktası gibi kavramlar üzerinden yürütülen propagandalar eksik, yetersiz ve yanlıştır. Egemen güçler bloğuyla, Tayyip Erdoğan/AKP/MHP ittifakının siyasal planda önde göründüğü, dini-İslami, milliyetçi-faşist bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız.

Faşizmin Kurumsallaşma Süreci...

İktidar referandumla geçen, resmi adı, “CB hükümet sistemi” olan yeni devlet yapısını 24 Haziran seçimleriyle birlikte hızla düzenlemeye başladı. Kısa bir süreyi alacak gibi görünen düzenlemeler ve sistemin işlemeye başlamasıyla topluma yönelik açık uygulamalarda somut olarak gündeme gelecek.

Seçim sonuçları ve sistemin değiştirilmesi, hiçbir sorunu çözmeyeceği gibi daha da ağırlaştıracak. Krize neden olan sorunların başında “Kürt Sorunu” vardı ve devlet-toplum yapısının “demokratikleştirilmesiyle” çözülebilirdi. CB Hükümet sistemiyle kriz daha ağırlaşacak. İktidarın, “Beka” meselesi olarak gördüğü Kürt sorununun mevcut sınırları zorlayarak Kürtler lehine bir sonuç vermesi ve Kürtlerin “statüko” kazanmalarını engellemek, yok etmek için şiddet ve savaş politikalarına devam edeceği herkesçe malum.

İktidarın seçimleri hangi koşullarda ve nasıl aldığı biliniyor. Bu sonuçlar toplumun onayı ya da “rızası” olarak görülemez.  İktidar, toplumda ki hoşnutsuzluk, eleştiri, muhalefet ve karşı çıkışları bir biçimde sınırlama, ezme çabasında olacağı belli. Bu durumda daha baskıcı ve yaşamın daraltılacağı bir dönemle karşı karşıyayız. Kürtler, Aleviler, demokrat, sol kesimler, modern yaşam tarzı içindeki insanlar daha çok baskı altında kalacak.

Ekonomik kriz derinleşecek. İktidarın aldığı önlemlerin ekonomik gelişmelerde bir rahatlama sağlamayacağı açık. Emekçi, dar gelirli, işsiz, yoksul kesimler için süreç daha da ağırlaşacak. Bütün propagandaların ötesinde cari açık, vadesi gelen borçlar, nakit para akışının azalması, yükselen döviz kuru, artan borç krizi derinleştirecek. Ekonomideki gidişat iktidarı, İMF’ye mahkûm olma durumuna doğru götürüyor. İktidar sermaye kesimlerinin her türlü isteğini karşılayıp önlerini açmaya çalışırken çalışma koşulları daha da kötüleşiyor, güvencesizlik, esneklik yaygınlaşıyor, işçinin, emekçinin ekonomik, sosyal, sendikal hakları ve hukuk işlevsiz hale getiriliyor. Hiç bir önlem ve düzenleme, enflasyonun artışını, zamları ve iflasları engelleyemeyecek. Toplumda hoşnutsuzların artma eğilimine karşı baskı, tehdit, şiddet yaygınlaşacak. Diğer yandan iktidara yaslanan çevrelerdeki çürüme artacak. Medya başka bir ülkede yaşanıyormuş gibi diziler, eğlenceler içinde olacak. Medyanın iktidar için toplumsal onay üretme çabasından ve bunun sürdürülmesinin aracı olmaktan başka bir işlevi kalmadığı için kendi içine çökmesi, kendini etkisizleştirmesi kaçınılmaz olacak.

Bu iktidarın sosyal, kültürel, ideolojik hegemonya kurması ve bunu sürdürmesi kolay değildir. İktidar kendini tüketip her alanda zayıflarken varlığını faşizmin kurumsallaşmasına dayandırıyor. Toplumsal alanlarda faşizmin kurumsal yapısını boşa çıkaracak, bizlerin de içinde olacağı karmaşık gelişmeler, direnişler olacaktır. Faşizme karşı toplumsal direniş odaklarını çok yönlü olarak hayata geçirme, bir anlamda faşizmi etkisizleştirmenin mücadelesini somutta yaşayarak geliştireceğiz. Toplumsal, meşru bir çizgide faşizme karşı doğrudan demokrasiyi temel alan bir mücadeleyi en alttan yükseltmek durumundayız.

Kısaca, bu iktidar değil, iktidarın topluma egemen olmasına yönelik politikalarını engelleyecek, tıkayacak, etkisizleştirecek karşı toplumsal duruşlar, mücadeleler meşrudur. Toplum, kendine dayatılan bu faşist yapıya karşı “demokrasi” ekseninde bir mücadeleyi oluşturacak dinamikleri ortaya çıkaracaktır. İktidar hızla faşizmin kurumsal yapısını oluştursa bile bize düşen, bu politikaları yaşama geçirmesini engelleyecek toplumsal mevziler, mücadeleler oluşturma çabasıdır.

Bunu yapacak olan da öncelikle sosyalistler kuşkusuz. Orada da bir kaç katlı ancak var. İdeolojik, politik, vs. Her biri başlıbaşına üzerinde durulmayı hak eden noktalar. Özetin de özeti şunu söyleyelim: İçinde bulunduğumuz dönemi, kapitalizmi/neo liberalizmi en genel yönleriyle açıklamış olsak  bile somut analizlere ulaşamadık. Sorun ideolojik olmakla birlikte toplumsal, siyasal, politik bütünlük içinde anlamak ve anlatmak, o birikimin de uzağındayız. Şimdi yapılması gereken ideolojik, politik bütünsel toplumsal çabaları bağımsız devrimci bir hareket olarak sürdürme olmalı, oldurmalıyız. Yüksek siyaset yürütme iddiası ve gayreti trajik durumumuzu, komedi haline getirir.

Sonuç Olarak,

Seçim sonuçlarına ve faşizmin kurumsallaşmak için yürüttüğü düzenlemelere bakarak artık yapacak bir şey yok demek, tümüyle yanlıştır. Faşizme karşı toplumsal, siyasal mücadelelerin çok yönlü, yürütüleceği günlerden geçmekteyiz. Faşizmin boşa çıkarılacağı, toplumsal mücadelenin yükseltilmesi gereken dönemlerdir. Bu mücadelede ana eksen kuşkusuz demokrasi talebidir, faşizme karşı demokrasi... Sistemin açmazlarını bir kez daha tekrarlamak demokrasi talebinin zeminlerini de bir kez daha gözler önüne serecektir.

Yeni iktidar yapısı ülkenin hiç bir temel sorununu çözemeyeceği gibi mevcudu daha da derinleştirecek. İktidar blokunun ana varlık nedeni Kürt karşıtlığı ve bunu bir “beka” meselesine çevirmesidir. Savaşla bir halkı yok ederek ülkenin geleceği, kalıcılığı sağlanamaz. Sünni İslam yaklaşımı hakim kılınarak farklı din, mezhep, inanç taşıyanlar, farklı yaşam anlayışında olanları baskı altına almak birlikteyaşamı sağlamayacağı gibi ülkeye iyilikde getirmeyecek. Dünyada ve bölgede emperyalist politikalar güderek, savaş ve işgaller yaparak “beka” sağlanamayacağı gibi ülkenin geleceği olamaz. Ekonominin yürütülen emperyalist politikaların yükünü taşıması çok zor. Zaten enflasyon, faiz, zamlar, yükselen döviz kuru, borçların döndürülememesi, kaynak arayışları vs ekonomik krizin derinleşeceğini gösteriyor. Başkanlık sistemiyle sorunları çözüp, ülkenin şahlanacağı nutuklarının kaba bir hamasetten ibaret olduğu daha şimdiden ortaya çıkmış durumda.

Bütün bunlardan dolayı halklarımız ve bütün insanlık için demokrasi talep etmek ve bunun için mücadele imkanları aramak, yaratmak temel görev. İfade etmeye çalıştığımız soyut bir demokrasi talebi değil ama. Nasıl yaşamak istiyorsak onu bizzat ellerimizle, emeğimizle, dayanışmamızla kuracağımız, hep birlikte toplumsallaştıracağımız bir demokrasi.

Faşizme dair bir kaç sey daha...

Faşizm tespit ve tartışmasının da pek çok boyutu var. Ülkelerin ve toplumların içinde bulunduğu koşullara göre siyasal sistemler biçimleniyor. Dolayısıyla faşizmi tarif ederken hangi zaman diliminde, nerede ve hangi koşullarda yaşandığına bakmak, yaşananı şablonlara sığıştırmaktan kaçınmak gerek. Bugün ülkemizde yaşananları da  o gözle gördüğümüzde sürecin klasik anlamda Hitler faşizminden, 12 Mart ve 12 Eylül faşizmlerinden ve hatta “sömürgü tipi Faşizm” olarak tarif ettiğimiz tanımlardan farklı olduğunu anlayabileceğiz. Bugün bu ülkede, toplumun bütün noktalarına nüfuz etmiş, askerin, emniyetin, yani devletin baskı kurumlarının açıktan iş tuttuğu bir durum yoktur. Hatırlanacağı gibi Hitler sıkça seçim, referandum, plebisit yapmıştı. Bu seçimlerin demokratik olmadığı, Hitler’in kendini onaylatma hamleleri olduğu ve Hitlerin iktidarın mutlak hakimi olmasının aracı olduğu da hatırlardadır. Türkiye’de de benzer bir sürecin yaşandığı açıktır. Tayyip Erdoğan da ihtiyaç duyduğu zaman seçim yoluna başvurup halktan onay devşiriyor ve daha da devşirebilir. Ancak belli parametreler sağlanmadığı sürece yalnızca seçim yapmak nasıl Hitler Almanyasının demokrasi yapmadıysa bizdeki seçimlerde, ülkede demokrasinin varlığını göstermez.

Yani ortalıkta açık bir askeri diktatörlüğün olmayışı, ihtiyaç halinde seçim yapılması demokrasi değildir. Ülkemizin içinde bulunduğu gerilimler, çatışma eksenleri dikkate alındığında resmi, yarı resmi, özel, sivil, paramiliter veya şimdi aklımıza gelmeyen bir şekilde organize olacak faşist güçlerin açığa çıkmayacağının ve toplumu teslim almaya yönelmeyeceğinin hiç bir garantisi yok. Topluma korku yayıp baskı altına alacak çete, mafya, kontrgerilla faaliyetleri gerçekleşebilir. Geçmişin karanlık yapılarının ve simge isimlerinin 24 Haziran seçimleriyle daha açıktan sahne alması sadece buz dağının görünen kısmı olabilir. Sonuç olarak seçimlerin yapılmasına, partilerin varlığına, askerin ortalıkta dolaşmamasına, kimi zaman sinik ve sessiz bir ortam olmasına bakarak memlekette “demokrasi” var denemez. Faşizmde içinde bulunduğu konjonktüre göre farklı biçimler alabilir. Özetle bu sistem, faşizmdirdir. Geçmiş faşizmlerle, ülkede gerçekleştirilmeye çalışılan sistemin benzerlik ve farklılık göstermesi kaçınılmazdır. Dünya, bölge, ülke koşulları, sınıfsal, toplumsal mücadeleler, kapitalizmin, neo liberal kapitalizmin sorunları/krizi, vb nedenler faşizmin somut biçimlenmesini ortaya çıkarır. Bugün yaşadığımız süreç de bir tarihin ürünü.

Devletlerin ve Egemen Güçlerin Yakın/Uzak Vizyonları…

Devletler, egemen iktidar yapıları sadece günümüz için değil, yakın/uzak gelecek için de politikalar, öngörüler oluşturur. TC devleti ve ona egemen olan yapı da dünyadaki gelişmeleri, güç dengelerini, bölgede yaşanacak çatışmaları değerlendirerek politikalarını belirledi. Bu durumda “Arap Baharı” ile başlayan dinamik süreç bölgede yeni düzenlemelerin, paylaşımların gerçekleşeceği bir dönemin açıldığını gösterdi. TC devleti de refleks olarak “beka” eksenini Kürtler üzerinden gündeme getirdi. Orta Doğu’da enerji kaynakları ve yollarının varlığı bölgeye ayrı bir önem kazandırıyor.. Enerji kaynakları kolayca karşı güçlere bırakılamaz. Bir biçimde bu alanlar üzerinde hakimiyet oluşturmak gerekir. Kürtlerin bölge ülkelerinde parçalanmış yapısı ve yüzyıllardır “statüko/kimlik” arayışları da beraberinde düşünülmeli. Kürtlerin herhangi bir parçada statüko/kazanım elde etmeleri TC açısından “beka” sorunu olarak görüldü ve politikalar buna göre dizayn edildi. Özetle, “beka” ekseninde yürütülen politikalar sonucu oluşan “faşizm” AKP/RTE’nin tek başına varlığı ile açıklanamaz. Bu süreç CHP’nin de içinde olduğu egemen kesimlerle ortak bir uzlaşı.

 Suriye’de Kürtler göreceli bir inisiyatif kazanmaya başladığında ve özellikle Kobani’de IŞİD yenilgiye uğratıldığı zaman egemen kesim siyasal olarak, çözüm sürecini bitirdi, “Beka” ekseni üzerinde anlaştılar. Bu durum 7 Haziran 2015 seçimlerinde ve sonrasında daha net açığa çıktı. Bir yanda seçimlerin yenilenmesine gidilirken diğer yanda Kürtlere karşı topyekûn savaşa girişildi. MHP/Bahçeli, Kürtlere karşı savaşmak kaydıyla hat değiştirip Tayyip Erdoğan/AKP’yi desteklemeye yöneldi. CHP’de sanki AKP ile koalisyon hükümeti kuracakmış gibi aylarca görüşmeler yürüterek, toplumu oyaladı, aldattı. Mecliste “anayasaya aykırı” görse bile AKP/MHP bloğunun yasa tekliflerini destekledi. Bütün bunlar  olurken HDP de 7 Haziran 2015 seçimlerinin arkasını dolduracak politikalar geliştiremedi. Sonrası süreçler, 15 Temmuz 2016 Darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar, OHAL, referandum süreci ve bu süreçte sandıkların ortalıkta bırakılması, yani yolsuzluğa terk edilmesi...

Sonra 24 Haziran seçimleri. Muharrem İnce’nin yarattığı atmosfer, bu sefer olacak hissi... Bu kez referandumda olduğu gibi sandıklar, vatandaşın oyu ortalıkta bırakılmayacak inancı, alayı vala ile duyurulan sandık takip sistemleri... CHP’nin sanki öncesi referandum sürecinde gösterdiği tavrı aşıp “toplumu sonuçları kabul etmeyip, itiraz etmeye çağırma” içinde olacakmış izlenimi yaratmıştı... Sonuç bir kez daha hüsran. Bütün bunların sonucu ise şu: “Egemen kesimin” belirlediği “beka” ekseni CHP’yi de kapsıyor. CHP, olası toplumsal tepkileri söndürmeye, sindirmeye yönelik politikalar izliyor. CHP örtük, silik biçimde egemen politikaların, “demokratik” görünümünü cilalıyor, meşruiyet sağlıyor. CHP’den, egemen kesimin “beka”  kapsamında yürüttüğü politikalara muhalefeti, referandum ve 24 Haziran 2018 seçimlerindeki kadar olabilirdi, olmadı. Şimdi CHP olası toplumsal tepkileri engelleyerek sistemin meşrulaşmasına katkı sağlama aparatından öte bir şey değildir.

Bu sistemin bir de dünya ölçekli olabilirlik koşulları var. Eski dönemlere göre farklılaşsa da bir zeminin varlığı açık.

İki kutuplu dünya koşullarında faşist yapılar genelde toplumsal mücadeleleri dağıtmaya, ezmeye yönelik ve komünizme karşı olurdu. ABD/NATO en genelde Batı faşist iktidarları kapitalizmi korumak adına, komünist ülkelere/hareketlere karşı bir biçimde desteklerdi. Günümüzde Komünist Blok kalmadı, sosyalist hareketlerin kapitalizm karşısında etkisizliği ortada. Bu durumda faşist yapıların uluslararası meşruiyet ve destek sağlaması da geçmişteki gibi kolay olamayacak demektir. Tayyip Erdoğan rejiminin uluslararası desteği çıkar temelli ilişkilere göre belirlenecek gibi. Bunun da neoliberalizm koşullarında belli bir zemini var.

Neo liberal kapitalizm döneminin dünya dengeleri oluşmamış, düşük düzeyli bir emperyalist paylaşım savaşı bölgesel olarak gelişiyor. Güçler arasındaki boşluklar Türkiye gibi ülkelere hareket alanı yaratıyor. Ülkenin dinamikleri, neo liberal dönemdeki gelişimi ve değişimi Tayyip Erdoğan/AKP iktidarıyla birlikte kimi hırsları ve iddiaları da ortaya koyuyor. Bu emperyalist politikalar/hırslar sonuç itibarıyla dünya güçleri konumundaki ülkelerin çıkarlarıyla uyum ya da karşı oluşuna göre şekillenecek. Bu politikaların siyasi, ekonomik, sosyal anlamda faturası da olacak.

Kapitalizmin en arsız, hoyrat, hırslı dönemlerinden birindeyiz. Sermaye her şeye hakim olmaya, her şeyi metaya, kara ve ranta dönüştürmeye çalışıyor. Dünyanın ekolojik dengesi yok edildi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde “burjuva demokrasisi” geriletilirken geri kalanında otoriter, faşist, ırkçı yapılar yaygınlaşıyor. Bu konjonktürdeTayyip Erdoğan/CB hükümet sistemi, faşizm olarak görülmesi veya bir ölçüde dışlanması, üzerinde güçlü baskılar oluşturmayabilir. Ancak bu imkan aynı zamanda çözülmenin de kapısını aralar.

CBHS(Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) adını alan iktidar, son yıllarda izlediği uluslararası politikaları farklı biçimlerde, daha fazla sertleştirerek uygulayacak. Faşist yapılar, dış politikada karşısındakilerin göze alamayacağı, başkalarının yerine göze alınamayacak riskler üzerinden hareket etmek isterler. Doğrudan bir savaşı, ilişkileri tümüyle kesmeyi, meydan okumayı içeren, blöf, rest, yalan ve gerçek arası tarzda yürütülen dış politikalar yaygınlaşır. Dış ve iç politikalar birbirinin devamı ve bütünleyenidir. Faşist yapıların tehditle başlayıp savaşla devam eden politikaları genellikle çöküşle sonuçlanır. Tayyip Erdoğan rejiminin izlediği politikalar da kendi sonunu hazırlayacak.

Ama bu böyledir diye ülkenin demokrasi güçleri, bunun böyle olmasını beklemek yerine Toplumsal mücadelelerin varlığı ve direnişi bu sonun tahribatlarını azaltabilir ve demokratik bir yaşamın önünü açabilir.

Bu iş böyle mi gidecek, ya da ne yapmalı?

Faşizme karşı mücadelenin ezberimizde olan belirlenmiş politik, pratik kalıpları, yöntemleri var. Faşizm tahlili yaptığımıza göre nasıl bir mücadele hattı içinde olacağız? Özetle faşizme karşı mücadelenin politik, pratik reflekslerinden neyi ifade ettiğimizi belirtelim. Faşizme karşı toplumsal, siyasal mücadelenin her biçimi meşrudur. Faşizme karşı en geniş politik yaklaşımı belirlemek ve birlikte olunabilecek kesimlerle bu yaklaşım içinde ortak mücadele etmek. Faşizme karşı en geniş anti faşist birlikteliği, politik, pratik, cephesel olarak gerçekleştirme. Faşizm “yasal mücadele zemini ve olanaklarını” yok ettiği için, demokratik örgütlenme ve mücadelenin koşulları kalmadığından illegal, gizli örgütlenmeler ve silahlı mücadele yürütmek gerekir. Buna benzer ezberlerimiz var.

Şimdi nasıl bir mücadele hattı izlemek gerekir?

İçinde bulunduğumuz koşullarda bu argümanlarla bir mücadele hattı oluşturmak olanaksız gibi. Faşizme karşı olan en geniş politik yaklaşımı teorik, politik olarak oluşturmaya çalışmak bir yere kadar mümkün. Eksik olan toplumsal, siyasal düzeyde bir gerçeklik içinde olamayışımız. Dönemin toplumsal, siyasal yapılarını ortaya çıkaracak bir gelişme yakalayamadığımız için eski ezberler üzerinden tartışarak, yaşamı kavramlara doğru zorlayarak mücadele oluşturamayız. Öncelikle yazının ilk bölümlerinde ifade ettiğimiz toplumsal dinamizmi, kitlerdeki tepki düzeyini dikkate alan, toplumsal bir karşı duruşu sağlama arayışı içinde olmak önemlidir. Toplumsal mücadele “meşru bir hat” izler. Meşru mücadele, yasallığından öte haklı ve toplumun bir ölçüde onayını alıyor oluşuyla tanımlanır. Bu anlamda faşizme karşı mücadele toplumun ilgi, tepki verdiği, haklı bulduğu, katıldığı meşru bir siyasal hatla yürütülür. Günümüzde faşizme karşı mücadele demokrasi ekseninde gelişecektir. Toplumun doğrudan yer aldığı, karar verdiği, belirlediği ve ortaya çıkardığı pratikler içinde mücadele yükselecektir. Faşizme karşı doğrudan demokrasiyi temel alan toplumsal yapılarla mücadele yürüterek, kapitalizme karşıda toplumsal dayanışmayla, toplumsal mücadeleyle, sosyalizm hedefiyle karşı duracağız. Doğrudan Demokrasi en temelden tüm toplumsal ilişki ve yapılarımızda hayat bulması gerekir. Bu günden gelecek toplum tahayyülünü, kapitalist emperyalist yapıya alternatif olmayı toplumsal temelde geliştirmenin yolu budur.  

Mahmut Memduh Uyan

  (ÖZGÜRLÜK)

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde