Özgürlük

Unutturulamayanlar Paris Komünü ve Fatsa

Ezen ve ezilenler arasındaki mücadelenin tarihi, buhar gücünün keşfedilip manifaktür sanayisinde kullanılmaya başlanması, 1848 Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi sonrasında, artık iyice belirginleşen iki sınıfın; burjuva sınıfı ve proletarya sınıfının keskin çatışmalarına sahne olmuştur. Kapitalist ekonominin doğası gereği her bunalıma girdiği dönem sonrasında, bu çatışmalar kimi zaman örgütlü sosyalist işçi ayaklanmaları ya da örgütsüz, maddi koşulların olgunlaştırdığı, kendiliğinden ortaya çıkan demokratik halk hareketleri olarak meydana gelmiştir. Ezilenlerin yoksulluğunun ve yoksunluğunun devrimci çığlıkları, ekonomik bunalımın ve emperyalist ülkeler arasındaki pazar paylaşımı savaşının yaşandığı buhran dönemlerinde isyana dönüşmüş ve bu ilk devrimci ayaklanmalar, sonunda yenilgi ile noktalanmış olsalar da devrimci mücadele tarihinin ilk mücadele örneklerini teşkil etmişler ve de egemen sınıf olan burjuvaziye ve onun egemenliğindeki oligarşik devlet yapılanmasına karşı verilen devrimci mücadelede gelecek sosyalist nesillerin mücadelesinin cüretini oluşturmuşlardır.
Bu cüretin ilk örnekleri dünyada Paris Komünü, ülkemizde ise Fatsa’dır. Her ikisi de devrimci demokratik halk hareketleridir. Ve her ikisi de belli süreliğine olsa da yönetimin halk tarafından devralındığı, özünde sosyalist özellikler taşımasa da herhangi bir sosyalist teoriye dayanmasa da işçinin, köylünün kısacası halkın gerçekleştirdiği ve yönetimi kısa süreliğine ele geçirdiği örneklerdir. Örgütlenmesini ve de liderliğini halkın yaptığı başkaldırılardır. Kendi liderlerini, kendi kahramanlarını ve kendi şehitlerini kendi içinden yaratan devrimci kabarışlardır. Ve her iki hareketin de tek istekleri vardı: Sonsuz özgürlük ve sonsuz eşitlik.
Paris Komünü ve Fatsa yaşasaydı izleyeceği güzergâh belliydi. İçinde taşıdığı devrimci özellikler ve dayandığı sınıf itibariyle, sosyalizm güzergâhıydı.
Paris ve Fatsa devrimci mücadelemizin parıldayan şiarlarıdırlar. Gerçi sosyalizmin üzerine ölü toprağı serildiği ve sosyalist olmanın, olabilmenin gün geçtikçe zorlaştığı bir zaman ve mekânda, geçmiş zaman ve mekânın devrimci kabarışını yaşamış ve o mekân ve zamanın, şimdi de eleştirisini yapan ama o zaman ve mekânın bütün kliklerini üzerinde taşıyan ve bu kliklerden kurtulamayıp, aydın egosunun kurbanı olan sosyalist aydınların çoğunun, şimdi de bir kere dahi olsun değinmedikleri ve anmadıkları iki olaydır: Paris Komünü ve Fatsa.
“Paris proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizliği karşısında kamu işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin gelip çattığını anlamış bulunuyorlar. Anladılar ki, devlet iktidarını ele geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve mutlak haklarıdır.”(Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi Bildirisi 18 Mart 1871)
Paris Komünü, 18 Mart’ta başlayıp 28 Mayıs’ta son bulan, Paris proleterlerinin nefret edilen hükümete karşı ayaklanıp yönetimi ele geçirdikleri ve Paris ezilenlerinin 72 günlüğüne de olsa tarihe yazdıkları destandır.
Fransa 1870 yılında Prusya’ya savaş açtı ve 1871 yılında yenildi. Kasım 1870’te Paris Prusya tarafından kuşatma altına alındı. Kapitalist ekonominin yarattığı ve gittikçe derinleşen, zengin ve yoksul arasındaki eşitsizlik uçurumunun yarattığı hoşnutsuzluğa yiyecek stoklarının tükenmeye başlaması ve Prusya bombardımanı eklenince, emekçi kitleler ilerici ve devrimci düşüncelere açık hale gelmişlerdi. Bu arada belirtmek gerekir ki, Paris Komünü sınıf savaşımı sonucunda ulaşılacak proletarya diktatörlüğüne giden yolun koşullarının olgunlaştırdığı ya da bu koşulların olgunlaştığı bir ayaklanma değildi. Yalnızca burjuvazinin ulusal sorun konusunda gösterdiği beceriksizliğin ve ihanetin fitilini ateşlediği ezilmiş bir halkın işçisiyle, memuruyla, askeriyle egemenlere karşı kazandığı demokratik devrimci halk hareketiydi.
Parisliler Prusyalıların zaferini kabul etmeyeceklerdi. Onbinlerce Parisli Ulusal Muhafızlar adı verilen silahlı birliğin üyesiydi ve Ulusal Muhafızlar Prusyalıların şehre girişini engellemeye karar verdi.
Şehirde kalan toplar ele geçirilerek şehrin işçi semtlerine nakledildi. Fransız hükümetinin başbakanı Thiers, işçilerin silahlandırılarak, Prusyalıların şehirden püskürtülebileceğini fark etmişti. Prusyalılar kısa bir süreliğine şehre girdiler ve şehri olaysız terk ettiler. Paris savaş tazminatı ödeninceye kadar kuşatma altında kaldı. Fakat Thiers’in fark edemediği silahlı devrimci işçilerin neler yapabileceğiydi. 18 Mart’ta Thiers düzenli birliklerine topları ele geçirmeleri emrini verdi. Montmarte’deki birlikler halka ateş açma emrini reddederek Ulusal Muhafızlara katıldılar. Diğer ordu birlikleri de yerel direnişçilere katildi. Ayaklanma o kadar çabuk yayıldı ki, Paris’teki bütün yöneticiler, polis, asker, uzman ve varlıklılar Paris’i kaçarak terk ettiler. Thiers Versailles’e kaçtı. Böylece Paris’in yönetimi Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi’nin eline geçti.
26 Mart’ta 227.000 Parisli oy kullanmaya gitti ve 28 Mart’ta komün ilan edildi.
Komün sosyalist bir komün değildi. Sınıf çatışmasının keskinleştiği, proletarya diktatörlüğü koşullarının olgunlaştığı bir ortamın ürünü de değildi. Ama bir ilkti, başlangıçtı. Komün görevde kaldığı kısa dönem içerisinde, kuşatma süresince kiraları azalttı ve zamanı gelen borçların ödenmesini üç yıllığına erteledi. İşsizlerin değişimini düzenledi, fırıncıların geceleri çalışmasını yasakladı, çalışmayan fabrikaları tekrar faaliyete geçirmek için sendikalara ve işçi kooperatiflerine verdi. Fabrikaların yakınında gündüz kreşleri kuruldu ve özellikle de kadınların eğitimi başta olmak üzere eğitim konusunda pek çok şey yapıldı.
Thiers 2 Nisan’da birliklerine saldırma emri verdi. 21 Mayıs’ta Paris’e girdi. Ve halka şöyle denildi: “Ne yaparsanız yapın, yok edileceksiniz! Ellerinizde silahlarla ele geçerseniz, ölüm! Onları kullanırsanız, ölüm! Affedilmeyi dilerseniz, ölüm! Ne tarafa dönerseniz dönün, sağa, sola, ileri, geri, ölüm! Sizler sadece yasadışı değilsiniz, sizler insanlık dışısınız. Ne yaşınız, ne cinsiyetiniz sizi kurtarabilir. Öleceksiniz, ama önce eşinizin, kız kardeşinizin, annenizin, oğul ve kızlarınızın ve hatta kundaktaki bebelerinizin can çekişmesini göreceksiniz! Gözlerinizin önünde yaralanmış birisi ambulanstan çıkarılacak ve süngülerle delik deşik edilecek. Kırık bacağı ya da kanayan koluyla yerlerde sürüklenecek; acı çeken, inleyen bir süprüntü yığını gibi bir hendeğin içine fırlatılacak. Ölüm! Ölüm! Ölüm!”
28 Mayıs’ta Komün tamamen sona erdi. Komünün sonunda, Kanlı Hafta boyunca sonradan idam edilenlerle birlikte ölü sayısı 50.000’i bulmaktadır. Binlerce Parisli tutuklandı ve sürüldü. Paris sonraki beş yıl boyunca sıkıyönetimle yönetildi.
Paris Komünü, bir ilk olarak devrimci proleter diktatörlüğe geçiş mücadelesinin bayrağını yükseltti. Ve gelecek devrimlerin ışığını yaktı. O yanan devrim ışıklarından bir tanesi de Türkiye’de gerçekleşti. Devrimci demokratik halk hareketi. FATSA.
70’li yıllar Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine göbekten bağlandığı, emekçi kesimlerin günden güne ezildiği ve öğrenci hareketlerinin, grevlerin, devrimci başkaldırıların yaşandığı; buna karşılık emperyalizmin ülkedeki işbirlikçisi hükümetlerin, oligarşinin, faşizmi sınır tanımadan uyguladığı, devrimcileri ve emekçileri katlettiği, halka korku salıp, halkı birbirine düşürdüğü, ülkenin bir iç savaşa sürüklendiği yıllardı. Birçok ilde katliamlar yaşanıyordu. Malatya, Maraş, Sivas, Çorum. Bu illerde yaşayan halklar yıllarca kardeşçe bir arada yaşamalarına rağmen faşist tertipler sonucunda birbirine düşürülüyor; Alevi-Sünni çatışmasına kurban ediliyorlardı. Çorum’da da  Alevi-Sünni halk bir arada yaşıyordu. 1980 yılı Haziran’ında ülkücü faşistler tarafından başlatılan olaylar, Temmuz’a gelindiğinde katliama dönüşecek ve Çorum yakılıp yıkılacaktı.
Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ise büyük bir pişkinlikle “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın!”diyecekti. Belli ki Fatsa için katliam emri verilmişti; “nokta operasyonu” için düğmeye basılmıştı.
Fatsa Karadeniz’in şirin bir kıyı kasabasıdır. Halk geçimini fındıkçılıktan ve denizden sağlamaktadır. 1970’li yıllarda devrimci sosyalist üniversiteli gençlerin sık sık ziyaret ettiği ve köylüyü bilinçlendirdiği bir yerdir Fatsa. 30 Mart 1972’de Tokat’ın Kızıldere köyünde öldürülen devrimcilerden Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz’ın kasabasıdır Fatsa.
1980’e gelmenin eşiğinde Türkiye’nin birçok kasabasında olduğu gibi, geçimini tarımdan sağlayan halk, tüccarların ve tefecilerin eline düşüp yoksulluğun pençesinde kıvranmaktaydı. Bu tabloya bir de karaborsa ve faşist saldırılar eklenince nefes alınamaz bir ortam oluşmuştu. Devrimci Fatsa halkı bu gidişata 14 Ekim 1979 tarihinde yapılan belediye başkanlığı seçimleriyle son verdi. Halkın içinden çıkan emekçi, devrimci bağımsız aday Fikri Sönmez 3096 oyla belediye başkanı seçildi. Böylece Fatsa’da halkın yönetime katıldığı, demokratik devrimci bir idare şekli ortaya çıktı. Kısa dönemde büyük işler başarıldı. İlk iş olarak mahallelerden Halk Komiteleri’nin seçimi yapıldı. Böylece halk yerel yönetimin öznesi haline geldi. Halk Komiteleri’nin seçimi o mahallede oturan kadın erkek isteyen herkesin katılımıyla demokratik bir biçimde gerçekleşiyordu.
Halk komitelerinin görevi esas olarak o mahallede yapılan toplantıda kararlaştırılan belediye hizmetlerini yürütmek; halkın ihtiyaçlarını rayiç fiyatlarla-karaborsa fiyatına karşı- karşılamak, mahallenin yol, su, elektrik, kanalizasyon gibi sorunlarını çözmekti. Halkın yönetime tam katılımının gerçekleştiği kolektif bir yönetim ortaya çıkmıştı. Fakat yapılan işler sadece belediye hizmetlerini kapsamıyordu. İlk önce “Çamura Son Kampanyası” düzenlendi. Tam bir imece usulüyle çalışan halk; işçisi, memuru, köylüsü, öğretmeni, genci, yaşlısıyla Fatsa’yı çok kısa bir sürede çamurdan kurtardılar. Daha sonra Karaborsayla Mücadele başladı. Karaborsa mal depolarının yerleri halka önceden haber verilerek teşhir ediliyor ve halka rayiç bedelden mal satılıyordu. Toplanan para ise karaborsa yapan tüccara verilmiyordu. Yapılan hizmetler bununla sınırlı kalmıyordu. Halk Kültür Şenliği düzenlendi. Belediyenin bütçeden ayırdığı ödenekle 8 Nisan 1980’de “Fatsa Kültür Şenliği” başladı. Şenliğe birçok tanınmış yazar, sanatçı, gazeteci ve bilim adamı katıldı. 19 bin nüfuslu Fatsa’da, şenliğe katılanların sayısı 40 bine ulaşmıştı. Adeta toplumsal ve kültürel bir devrim yaşanıyordu. Halk Korosuyla, Çocuk Korosuyla, Tiyatrosuyla. Şenliğe katılanlardan:
Tuğrul Eryılmaz: “Avrupa’da bir kıyı kenti sanabilirdiniz Fatsa’yı. Beni etkileyen şu: O zaman 30 yaşımı geçmiştim, çocuk değildim. Hiç öyle bir harekete katıldığımı hatırlamıyorum.”
Ahmet Akabay: 7’den 70’e, çocuğundan, başı sarıklısından, sakallısından, normal bildiğin medeni görüşlü insanlara kadar, herkesin ağzında bir Terzi Fikri ve bir coşku; sokaklar, gece 12’lere 1’lere kadar çok ciddi bir festival var ve herkes bayram yapıyor.”
Pertev Aksakal: “Fatsa’da o gün sokakta gezen şunu görüyordu: Herkesin yüzü gülüyor. Bir güler yüzlülük var; bir güven var; bir dayanışma var; bir paylaşma var. Çorum Türkiye’nin karanlık yüzünü; Fatsa aydınlık yüzünü gösteriyordu. Anti-faşist mücadelede yer alanlar için Fatsa bir kurtuluş, nereye gideceğimizi gösteren bir aynaydı. Kendisini görüyordu orada.”
Yazgülü Aldoğan: “Giderken neyle karşılaşacağimızı bilmiyorduk. Merak ediyorduk açıkçası. Müthiş bir huzur iklimi vardı. Asayişlik bir sorun yoktu. Tam tersine gece şenlikler bittiği zaman mesela biz, bir toplantıdan çıkıp deniz kenarında oturup bir şeyler yiyip içiyorduk, tekrar otelimize dönüyorduk. Gecenin 1’inde 2’sinde kentin içinde dolaşıyor ve en ufak rahatsızlık ve korku duymuyorduk.
Bütün o kasabanın hareketiydi. Genç, erkek, kadın, çoluk çocuk hepsinin içinde olduğu bir hareketti. Bu kadar topyekun halkın katıldığı bir hareket ben bir daha görmedim.”
Nasıl ki Paris Komünü dünyayı sarstıysa, Fatsa da Türkiye’yi sarstı. Fatsa halkın gerçekleştirdiği demokratik halk devrimiydi ve yerleşik düzene, oligarşiye tersti. Emperyalist güçlerin istediği Türkiye’de sadece onların yararına olacak iç çelişkilerin olması, olgunlaşması, olgunlaştırılmasıdır. Bunun haricinde vuku bulacak devrimci iç çelişkiler, onların Türkiye’yi kendilerine amade bir pazar olarak sömürebilmelerinin önünde engel teşkil eder. Devrimci ve sosyalist hareketlerin engellenmesi adına içerdeki işbirlikçilerle birlikte kapitalist uygun ortamın yaratılması adına her türlü tedbir alınır ve uygulamaların şiddeti ve acımasızlığı bir önem arz etmez. Faşizm aleni olarak uygulamaya konur; Fatsa’da olduğu gibi. Devlet, oligarşi, emperyalizm, Süleyman Demirel’iyle, Reşat Akkaya’sıyla, Halit Cengiz’iyle, ordusuyla, topuyla, tankıyla, maskeli faşist ülkücüsüyle Fatsa’nın üzerinden geçer; eşitliğe, özgürlüğe, kardeşliğe, insanca yaşamaya ait ne varsa yakar yıkar, mezara, karanlığa gömmek ister. Fakat unuttuğu bir şey vardır. Beden ölse de ruh bir yerlerde kalpten kalbe, nesilden nesile dolaşıyor. Unutulmuyor! Unutturulamıyor!
“YAŞASIN PARİS KOMÜNÜ!”, “FATSA, ÇELTEK, TARİŞ. ZAFERE KADAR DİRENİŞ!“
       ÖZGÜR DEVRiM
 (ÖZGÜRLÜK)

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde