Özgürlük

TAM İSTİHDAMIN POLİTİK YÖNLERİ

 
 
 
MICHAŁ KALECKI
 
Kapitalistler neden tam istihdamdan nefret ediyorlar? Çünkü işçilerin üzerindeki güçlerini zayıflatıyor.
 
Arcola, PA Temmuz 1934 dolaylarında bir Federal Acil Yardım İdaresi kampında işsiz kadınlar. Ulusal Arşiv ve Kayıt İdaresi
 
Bernie Sanders'ın ve diğerlerinin ulusal iş güvencesi programına yönelik son önerileri, bir zamanlar sanayileşmiş dünyanın her yanında politik tartışmaların odak noktası olan tam istihdamı gündeme yerleştirdi. Ancak tam istihdam teknik bir prensip sorunundan daha fazlasıdır. Kapitalist bir toplumda en hassas siyasi çelişkilere değinir: emek ve sermaye arasındaki güç dengesi.
 
Bu dinamikleri araştıran ilk yazarlardan biri, 1943 tarihli “Tam İstihdamın Politik Yönleri” adlı klasik makalesiyle Polonya ekonomist Michal Kalecki idi. Yeni Keynesyen ekonomi anlayışlarının Batılı politik tartışmalara tam da yeni girmeye başladığı bir anda yazarak, Kalecki, savaş sonrası sürdürülen tam istihdam ekonomik politikalarının kapitalistler ve onların temsilcilerinin zorlu politik engellerinin üstesinden gelmesi gerektiği konusunda uyarıda bulundu. 
 
Tam istihdam, Kalecki der:
 
"iş dünyası liderlerinin aleyhine yeni bir ivme kazandıracak toplumsal ve politik değişikliklere yol açar. "İşten çıkarma," nizamı ve düzeni korumaya yönelik bir tedbir olarak rolünü oynamaya son verecektir. Patronun sosyal konumu zayıflatılacak ve işçi sınıfının öz güveni ve sınıf bilinci gelişecektir. . . . “Fabrikalarda disiplin” ve “politik istikrar”, iş dünyasının liderleri tarafından kardan daha çok takdir edilmektedir. Sınıfsal güdüleri onlara, tam istihdamın süreklilik arz etmediğini ve  işsizliğin “normal” kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler." 
 
Aşağıda Kalecki’nin bilimsel analizinin tam metnini sunuyoruz.
 
-----------------------------------------------------------------------------------
 
İktisatçıların büyük bir çoğunluğu, kapitalist sistemde dahi, tam istihdamın, tüm mevcut işgücü gücünü istihdam etmek için yeterli bir planın mevcut olması ve ihracat karşılığında elde edilebilen gerekli yabancı ham maddelerin yeterli tedarikinin olması kaydıyla devlete ait bir harcama programı tarafından güvence altına alınabileceği görüşündedir.
 
Eğer devlet kamu yatırımına girişirse(örneğin okullar, hastaneler ve otoyollar inşa etme) veya toplu tüketimi desteklerse(aile ödenekleri, dolaylı vergilendirmenin azaltılması ya da zorunlu ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını düşük tutmak için sübvansiyonlar) ve daha da ötesi eğer bu harcamalar, özel sektör yatırımlarını ve tüketimi olumsuz yönde etkileyebilecek vergilendirme ile değil borçlanma yoluyla finanse edilirse, mal ve hizmetlerin efektif talebi[ç.n.:mal ve hizmeti alma konusunda etkin olma durumu. Keynesyen teoriye göre, toplam talep ve toplam arzın kesiştiği nokta] tam istihdamın elde edileceği noktaya kadar arttırılabilir. Bu tür devlet harcamaları, dikkat edin, sadece doğrudan değil, yüksek gelirler tüketim ve yatırım malları talebinde ikinci bir artışa yol açtığı için dolaylı olarak da istihdamı arttırır.
 
Eğer yatırım ve tüketimlerin de kısıntı yapmazlarsa devlete borç vermek için halk parayı nereden bulacak diye sorulabilir. Bu süreci anlamanın bence en iyi yolu, devletin alacaklılara devlet tahvilleri ile ödeme yaptığını bir an için hayal edin. Genel olarak, alacaklılar, nihayetinde bu tahvilleri, onları faiz getiren varlıklar olarak ellerinde tutan kişi ya da firmalara ulaşana kadar ellerinde tutmazlar ancak onları mal ve hizmet satın alırken dolaşıma sokarlar. Herhangi bir zamanda kişi ve firmaların mülkiyetindeki(geçici ya da nihai) devlet tahvillerinde toplam artış devlete satılan mal ve hizmetlere eşit olacaktır. Böylece, ekonominin devlete borç verdiği şey, üretimi devletin menkul kıymetleri tarafından “finanse edilen” mal ve hizmetlerdir. Gerçekte devlet hizmetler için tahville değil fakat nakitle ödeme yapar ancak aynı anda menkul kıymetler ihraç eder ve böylece nakit azaltır ve bu yukarıda açıklanan farazi sürece eşdeğerdir.
 
Bununla birlikte, eğer halk devlet tahvillerindeki tüm artışı absorbe etmeye hevesli değilse ne olur? Devlet sonunda bankalara karşılığında nakit(banknot ya da mevduat) almak için tahvil teklif edecektir. Bankalar bu teklifleri kabul ederse, faiz oranı korunacaktır. Aksi takdirde, tahvil fiyatları düşecek, bu da faiz oranlarında bir artış anlamına gelir ve bu, halkın mevduatlarla ilgili olarak elinde daha çok tahvil tutmasını teşvik eder. Faiz oranının bankacılık politikasına, özellikle de merkez bankasına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer bu politika faiz oranını belli bir seviyede tutmayı hedefliyorsa, bu kolayca elde edilebilir, ancak devlet borçlanmasının miktarı büyüktür. Günümüz savaşlarında durum bu idi ve budur. Astronomik devlet bütçesi açıklarına rağmen, faiz oranları 1940'ın başından beri artış göstermedi.
 
Borçlanma yoluyla finanse edilen devlet harcamalarının enflasyona neden olacağına itiraz edilebilir. Buna göre, devlet tarafından yaratılan efektif talebin talepteki herhangi bir artış gibi davrandığı söylenebilir. Emek gücü, fabrikalar ve yabancı ham maddeler yeter derecede sağlanırsa talepteki artış üretim artışıyla karşılanır. Ancak, kaynakların tam istihdamı noktasına ulaşılırsa ve efektif talep artmaya devam ederse, fiyatlar talebi ve mal ve hizmet arzını dengeleyene kadar yükselecektir. (Şu sıralar tanık olduğumuz savaş ekonomisindeki kaynakların aşırı istihdamı durumunda, fiyatlardaki enflasyonist artış, sadece tüketim mallarına yönelik efektif talebin dolaysız vergilendirme ve karneye bağlama ile azaltıldığı ölçüde önlenmiştir.) Eğer devlet müdahalesi tam istihdamı elde etmeyi ama tam istihdam çizgisi üzerinde artan efektif talebe işi vardırmamayı hedefliyorsa, enflasyondan korkmaya gerek yoktur.
 
-----------------------------------------------------------------
 
Yukarıdaki, tam istihdamın ekonomik doktrininin çok kaba ve eksik bir ifadesidir. Ancak, okuyucuyu doktrinin özü ile tanıştırmak ve böylece tam istihdamın sağlanmasında yer alan politik sorunların daha sonraki tartışmalarını takip etmesini sağlamak için yeterli olduğunu düşünüyorum.
 
Öncelikle belirtilmelidir ki, ekonomistlerin çoğu, tam istihdamın devlet harcamaları ile sağlanabileceği konusunda anlaşmış olsalar bile, bu, yakın geçmişte bile asla böyle bir durumda değildi. Bu doktrinin muhalifleri arasında, bankacılık ve endüstri ile yakından ilişkili olan “ekonomi uzmanları” da vardı (ve hala var). Bu, ileri sürülen tartışmalar ekonomik olmasına rağmen, tam istihdam doktrinine muhalefetin siyasi bir arka planı olduğunu göstermektedir. Bu, onları ileri süren insanların her ne kadar zayıf olsa da ekonomilerine inanmadıkları anlamına gelmez. Ancak, inatçı cehalet, genellikle temeldeki politik motiflerin bir tezahürüdür. 
 
Bununla birlikte, burada birinci sınıf bir politik meselenin söz konusu olduğu konusunda daha doğrudan işaretler vardır. 1930'lardaki Büyük Buhran'da, Nazi Almanya'sı hariç tüm ülkelerde devlet harcamaları ile istihdamı arttırma deneylerine iş dünyası sürekli karşı çıktı. Bu, ABD'de(Yeni Düzen'e itiraz), Fransa'da(Blum deneyi) ve Hitler öncesi Almanya'da  açık şekilde görünür idi. Davranışı açıklamak kolay değildir. Açıkçası, yüksek üretim ve istihdam sadece işçilerin değil aynı zamanda girişimcilerin de yararınadır çünkü ikincisinin karları yükselir. Ve yukarıda özetlenen tam istihdam politikası, herhangi bir ek vergilendirme içermediği için karlara zarar vermez. İktisadi bunalımdaki girişimciler ekonomik canlılık için can atarlar; devletin onlara sunabileceği yapay canlanmayı neden memnuniyetle kabul etmezler? Bu yazıda ele almayı düşündüğümüz, bu zor ve enteresan sorudur.
 
“Sanayi liderlerinin,” devlet harcamaları yoluyla tam istihdamın elde edilmesine muhalefetlerinin sebepleri üç kategoriye ayrılabilir: (1) böylesi gibi istihdam sorununda devletin müdahalesini sevmemesi; (2) devlet harcamalarının yönünü beğenmemesi(kamu yatırımı ve sübvanse edilen tüketim); (3) tam istihdamın sürdürülmesinden kaynaklanan sosyal ve politik değişikliklerden hoşnut olmaması. Devletin genişleme politikasına karşı itirazların bu üç kategorisinin her birini detaylı olarak inceleyeceğiz.
 
İlk olarak, “sanayi önderleri”nin, istihdam konusundaki devlet müdahalesini kabul etmemek konusundaki isteksizliğiyle ilgileneceğiz. Devlet etkinliğinin her genişleyişi iş dünyası tarafından şüpheyle karşılanır ancak devlet harcamaları ile istihdam yaratmanın, muhalefeti özellikle gergin yapan özel bir tarafı vardır. Bırakın yapsınlar sistemi altında istihdam seviyesi büyük ölçüde sözde "güven ortamı"na bağlıdır. Eğer bu kötüleşirse, özel yatırımlar düşer; bu da üretim ve istihdamın düşüşü ile sonuçlanır(hem doğrudan hem de tüketim ve yatırım üzerinde gelirlerdeki düşüşün ikincil etkisi yoluyla). Bu, kapitalistlere devlet politikası üzerinde güçlü dolaysız bir güç sağlar: ekonomik bir krize neden olacağından, güven ortamını sarsabilecek her şeyden dikkatli bir şekilde kaçınılmalıdır. Fakat devlet kendi satın almaları ile istihdamı arttırmanın sırrını bir kere öğrendiğinde, bu güçlü kontrol cihazı etkililiğini kaybeder. Bu nedenle, devlet müdahalesini gerçekleştirmek için gerekli bütçe açıkları riskli olarak kabul edilmelidir. “Sağlam finans” doktrininin sosyal işlevi, istihdam düzeyini güvene bağımlı hale getirmektir. 
 
Devlete ait bir harcama politikasında iş dünyası liderlerinin sevmediği, paranın harcanabileceği nesneleri dikkate aldıklarında daha da keskinleşir: kamu yatırımı ve toplu tüketimin sübvanse edilmesi. 
 
Devlet müdahalesinin ekonomik ilkeleri, kamu yatırımlarının özel sektör aygıtı ile rekabet etmeyen şeylere mahkum kalmasını gerektirmektedir(örneğin hastaneler, okullar, otoyollar). Aksi takdirde özel yatırımın karlılığı olumsuz etkilenebilir ve istihdam üzerinde kamu yatırımlarının pozitif etkisi özel yatırımlardaki düşüşün negatif etkisiyle denge meydana getirir. Bu anlayış, iş adamlarına çok iyi uyuyor. Ancak, bu tür kamu yatırımlarının kapsamı oldukça dardır ve hükümet, bu politikayı izleyerek, nihayetinde yatırım adına yeni bir alan kazanmak için ulaşım ya da kamu hizmeti gören kuruluşları millileştirmeye kalkışabilir. 
 
İnsan, bu yüzden, iş liderlerinin ve uzmanlarının, tüketimi destekleyerek devletin herhangi bir teşebbüse girişmeyeceği için kamu yatırımlarından daha çok toplu tüketiminin(aile yardımı, ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını düşürmek için sübvansiyonlar vb.) lehinde daha fazla olmalarını bekleyebilir. Pratikte, ancak, bu durum böyle değil. Gerçekten de, toplu tüketimin sübvanse edilmesine, bu uzmanlar tarafından kamu yatırımından çok daha şiddetle karşı çıkılmaktadır. Burada en yüksek öneme sahip ahlaki bir ilke söz konusudur. Kapitalist ahlakın temelleri, “ekmeğinizi ter içinde kazanmalısınız”ı gerektirir - özel servete konmadığınız sürece.
 
Devlet harcamalarıyla istihdam yaratma politikasına karşı muhalefetin siyasi nedenlerini göz önünde bulundurduk. Ancak bu muhalefetin üstesinden gelinse bile - kitlelerin baskısı altında olabilse dahi - tam istihdamın sürdürülmesi, iş dünyası liderlerinin muhalefetine yeni bir ivme kazandıracak sosyal ve politik değişimlere neden olacaktır. Nitekim, kalıcı bir tam istihdam rejimi altında, "İşten çıkarma," nizamı ve düzeni korumaya yönelik bir tedbir olarak rolünü oynamaya son verecektir. Patronun sosyal konumu zayıflatılacak ve işçi sınıfının öz güveni ve sınıf bilinci gelişecektir. Ücret artışları ve çalışma koşullarındaki iyileştirmeler için grevler siyasi gerginlik yaratacaktır. Şurası bir gerçek ki; karların tam istihdam rejimi altında bırakınız yapsınlar rejimi altında olduğundan ortalamada daha yüksek olacağı ve işçilerin daha güçlü pazarlık güçlerinden kaynaklanan ücret oranlarındaki yükselişin karları düşürmesi fiyatları arttırmasından daha az olasıdır ve dolayısıyla sadece rantiye sınıfının çıkarlarını etkiler. Fakat "fabrikalarda disiplin” ve “politik istikrar”, iş dünyasının liderleri tarafından kardan daha çok takdir edilmektedir. Sınıfsal güdüleri onlara, tam istihdamın süreklilik arz etmediğini ve  işsizliğin “normal” kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler.
 
--------------------------------------------------------
 
Faşizmin en önemli fonksiyonlarından biri, Nazi sisteminin simgelediği gibi, tam istihdama karşı kapitalist itirazları ortadan kaldırmak idi. 

Aslında devlet harcama politikası hoşnutsuzluğunun, faşizm ile büyük iş dünyasının ortaklığının doğrudan kontrolü altındaki devlet mekanizması tarafından faşizm yönetimi altında aşılmasıdır. Harcama yaparak bir güven krizini dallandırıp budaklandırmaktan hükümeti önlemeye hizmet eden "sağlam finans" efsanesinin gerekliliği ortadan kalkar. Bir demokraside, insan bir sonraki hükümetin ne gibi olacağını bilemez. Faşizm altında bir sonraki hükümet yoktur. 
 
İster kamu yatırımı ister tüketim üzerine olsun hükümet harcamaları hoşnutsuzluğu silahlanma üzerine hükümet harcamalarını yoğunlaştırarak aşılamaz. Sonuçta,  “fabrikalardaki disiplin” ve tam istihdam altındaki “siyasi istikrar,” sendikaları bastırmadan toplama kamplarına kadar uzanan "yeni düzen" tarafından korunur. Siyasi baskı, işsizliğin ekonomik baskısının yerini alır.

Silahlanmanın faşist tam istihdam politikasının belkemiği olması, bu politikanın ekonomik karakteri üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Büyük çaplı silahlanma, silahlı kuvvetlerin genişlemesinden ve fetih savaşı planlarının hazırlanmasından ayrılamaz. Ayrıca diğer ülkelerin rekabete dayanan yeniden silahlanmalarını da teşvik eder. Bu, harcamanın temel amacının, tam istihdamdan silahlanmanın maksimum etkisini güvence altına almaya yavaş yavaş kaymasına neden olur. Sonuç olarak, istihdam “aşırı dolu” hale gelir. Sadece işsizlik ortadan kalkmakla kalmaz, aynı zamanda iş gücünün akut bir kıtlığı hüküm sürer. Her alanda darboğazlar ortaya çıkar ve bunlar bir dizi kontrolün oluşturulmasıyla ele alınmalıdır. Böyle bir ekonomi, planlanmış bir ekonominin birçok özelliğine sahiptir ve bazen, daha çok cahilce, sosyalizm ile karşılaştırılır. Bununla birlikte, bu tür bir planlamanın, ekonomi kendini herhangi bir zamanda özel bir alanda belirli yüksek hedefli bir üretime yönelttiğinde, ekonomi silahlanma ekonomisinin özel bir durum olduğu bir hedef ekonomiye dönüştüğünde belireceği kesin olur. Bir silahlanma ekonomisi, özellikle tam istihdam altında olabilecek ile kıyaslandığında tüketimi kısmayı içerir.

Faşist sistem işsizliğin üstesinden gelme ile başlar, bir silahlanmanın kıtlık ekonomisi haline gelir ve kaçınılmaz olarak savaşla son bulur.

--------------------------------------------------------------

Kapitalist demokraside devlet harcamaları ile tam istihdam politikalarına muhalefetin pratik sonuçları ne olacaktır? II. Bölümde verilen bu karşıtlığın nedenlerinin analizi temelinde bu soruyu cevaplamaya çalışacağız.  Endüstrinin liderlerinin muhalefetini üç düzlemde bekleyebiliriz'i öne sürdük: (1) bütçe açığına dayanan devlet harcamalarına karşı ilkesel muhalefet; (2) bu harcamanın, devletin ekonomik faaliyetinin yeni alanlara girmesinin habercisi olan ya kamu yatırımları yoluyla ya da toplu tüketimi destekleme vasıtasıyla yönelmesine muhalefet; (3) yalnızca derin ve sürekli ekonomik durgunlukları önlemeye değil tam istihdamın sürdürülmesine de muhalefet.

Şimdi, "iş dünyası liderlerinin" bir çöküşü kısmen gidermek için herhangi bir tür devlet müdahalesine karşı olmaya güçlerinin yetebildiği aşamanın az çok geçmiş olduğu kabul edilmelidir. Buna üç faktör katkıda bulunmuştur: (1) mevcut savaş sırasında gerçek tam istihdam; (2) tam istihdam doktrininin gelişimi; (3) kısmen bu iki faktörün bir sonucu olarak, “İşsizlik bir daha asla” sloganı artık kitlelerin bilincinde derinden kök salmıştır. Bu durum, "sanayi liderlerinin" ve onların uzmanlarının son zamanlardaki beyanlarında yansıtılmaktadır. “Çöküşte bir şeyler yapılması” gerekliliği kabul edilir; ancak birincisi, çöküşte ne yapılması gerektiği (yani devlet müdahalesinin yönü ne olmalıdır) ve ikincisi sadece çöküşte yapılması gerektiği(yani, kalıcı olarak değil, sadece durgunluğu gidermek için) ile ilgili kavga sürüp gider.

Bu sorunların günümüzdeki tartışmalarında, özel yatırımı harekete geçirerek, durgunluğa karşı koyma anlayışı zaman zaman tekrar ortaya çıkmaktadır. Bu, faiz oranının düşürülmesi, gelir vergisinin düşürülmesi veya özel yatırımı doğrudan bu ya da başka bir şekilde destekleyerek yapılabilir. Böyle bir planın iş dünyası için çekici olması şaşırtıcı değildir. Girişimci, vasıtasıyla müdahalenin yürütüldüğü araç olarak kalır. Siyasi durumda kendine güven hissetmezse, yatırıma para yedirmeyecektir. Ve müdahale, devletin ya (kamu) yatırımına "oynamasına" ya da tüketimi destekleyerek "parayı boşa harcamasına" yol açmaz.

Bununla birlikte, özel yatırımı harekete geçirmenin kitlesel işsizliği önlemek için yeterli bir yöntem sağlamadığı gösterilebilir. Burada dikkate alınacak iki alternatif var. (1) Faiz veya gelir vergisi oranı (veya her ikisi) ekonomik durgunlukta keskin şekilde düşer ve ekonomik canlanmada artar. Bu durumda, konjoktür dalgalanmalarının hem süresi hem de çokluğu azalacak, ancak işsizlik sadece durgunlukta değil aynı zamanda canlanmada bile tam istihdamdan uzak olabilecektir; yani, ortalama işsizlik, dalgalanmaları göze az çarpsa da, hatırı sayılır derecede olabilir. (2) Faiz oranı ve gelir vergisi durgunlukta azalır ama müteakip canlanmada artmaz. Bu durumda canlanma daha uzun süre alır ancak yeni bir durgunlukla sona erer: Faiz veya gelir vergisi oranındaki bir azalma, elbette, kapitalist ekonomide döngüsel dalgalanmalara neden olan kuvvetleri ortadan kaldırmaz. Yeni çöküşte faiz oranlarının veya gelir vergisinin tekrar tekrar azaltılması gerekecektir. Dolayısıyla, çok uzak olmayan bir gelecekte, faiz oranı negatif olmalı ve gelir vergisinin gelir yardımı ile yer değiştirilmesi gerekecektir. Aynı şey, özel yatırımı teşvik ederek tam istihdamı sürdürme girişiminde bulunulduğunda ortaya çıkacaktır: faiz oranı ve gelir vergisi sürekli olarak azaltılmalıdır.

Özel yatırımı teşvik ederek işsizlikle mücadelenin bu temel zayıflığına ek olarak, pratik bir zorluk var. Girişimcilerin açıklanan önlemlere tepkisi belirsizdir. Düşüşün keskin olması durumunda, geleceğe ilişkin çok karamsar bir görüşe sahip olabilirler ve faiz oranı ya da gelir vergisinin düşürülmesi uzun bir süre boyunca yatırım üzerinde ve böylece üretim ve istihdam üzerinde çok az bir etkiye sahip olabilir ya da hiçbir etkisi olmaz.

Özel sektör yatırımlarının durgunluğa karşı savaşmak için teşvik edilmesini sıklıkla savunanlar bile sırf buna güvenmezler ancak bunun kamu yatırımları ile ilişkilendirilmesini göz önüne getirirler. Sanki, iş dünyası liderlerinin ve onların uzmanlarının(en azından bazıları), ekonomik durgunlukları kısmen gideren araçlar olarak borç alarak finanse edilen kamu yatırımını olabileceklerin en kötüsü olarak kabul etme eğiliminde oldukları mevcut durumda görülür. Bununla birlikte, tüketimin sübvanse edilmesi ve tam istihdamın sürdürülmesi yoluyla istihdam yaratmaya sürekli olarak hala karşı çıkıyor görünürler. 

Bu durum, belki de, kapitalist demokrasilerin gelecek ekonomi rejimi ile ilgili belirti niteliğindedir. Ekonomik durgunlukta, ya kitlelerin baskısı altında ya da onsuz, borç alma yoluyla finanse edilen kamu yatırımına büyük ölçekli işsizliği önlemek için girişilecektir. Fakat, eğer müteakip ekonomik canlanmada ulaşılan yüksek istihdam düzeyini sürdürmek için bu yöntemi uygulama girişimlerinde bulunulursa, iş dünyası liderlerinin güçlü muhalefeti ile karşılaşmak olasıdır. Daha önce de tartışıldığı gibi, tam istihdamı sürdürme hiç de onların beğenilerine uygun değildir. İşçiler "denetimden çıkar" ve "sanayinin öncüleri" "onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek" için çok istekli olacaklardır. Dahası, iyileşmede fiyat artışı küçük ve büyük rantiyecilerin zararınadır ve "canlanmayı onların burnundan getirir."

Bu durumda, büyük patronlar ve rantiyeciler arasında güçlü bir ittifak oluşturulması muhtemeldir ve durumun açıkça bozuk olduğunu ilan etmek için büyük olasılıkla birden fazla iktisatçı bulacaklardır. Bütün bu güçlerin ve özellikle de büyük patronların baskısı -devlet dairelerinde en azından sözü geçme- muhtemelen hükümeti bütçe açığını azaltma yönündeki ortodoks politikasına geri dönmeye teşvik edecektir. Ve bunu hükümetin harcama politikasının yeniden hak ettiği yere geleceği ekonomik durgunluk takip edecektir.

Siyasi bir iş dünyası döngüsünün bu modeli tamamen varsayımsal değildir; 1937-38'de ABD'de çok benzer bir şey oldu. 1937'nin ikinci yarısında canlanmanın durması bütçe açığının ciddi ölçüde azalmasından kaynaklanıyordu. Diğer taraftan, şiddetli durgunlukta bunu acilen bir harcama politikasına dönen hükümet takip etti.

Siyasi iş dünyası döngüsü rejimi, ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminde var olduğu gibi durumun yapay bir restorasyonu olacaktır. Tam istihdama ancak canlanmanın tepe noktasında ulaşılacaktır, ancak ekonomik çöküntüler nispeten ılımlı ve kısa ömürlü olacaktır. 


----------------------------------------------------------------------

İleri düşünceli biri,  önceki bölümde açıklandığı gibi siyasi iş dünyası döngüsünün rejiminden memnun olmalı mı? Sanırım iki nedenden dolayı buna karşı çıkması gerekiyor: (1) tam istihdamın sürmesini sağlamadığından; (2) hükümet harcamaları kamu yatırımlarına bağlı olduğundan ve tüketimi desteklemeyi sahiplenmediğinden. Kitlelerin şimdi talep ettiği şey ekonomik durgunlukların azaltılması değil onların tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Ne de sonuçta oluşan kaynakların tam kullanımı iş sağlamak için istenmeyen kamu yatırımlarına uygulanmalıdır. Devlet harcama programı, bu yatırımın fiilen ihtiyaç duyulduğu ölçüde kamu yatırımlarına ayrılmalıdır. Tam istihdamı sürdürmek için gerekli olan devlet harcamalarının geri kalanı, tüketimi sübvanse etmek için kullanılmalıdır (aile ödenekleri, yaşlılık emekli maaşları, dolaylı vergilendirmede azalma ve sübvansiyon gereksinimlerinin karşılanması yoluyla). Bu tür devlet harcamalarının muhalifleri, devletin paraları karşılığında gösterecek hiçbir şeyi olmayacağını söylüyor. Cevap, bu harcamaların karşılığı, kitlelerin daha yüksek yaşam standardı olacaktır. Bütün ekonomik faaliyetlerin amacı bu değil midir?

Elbette, "tam istihdam kapitalizmi," işçi sınıfının artan gücünü yansıtacak yeni sosyal ve politik kurumlar geliştirmelidir. Eğer kapitalizm kendisini tam istihdama göre ayarlayabilirse, temel bir reformu bünyesine katacaktır. Aksi takdirde, hurdaya çıkarılması gereken modası geçmiş bir sistem gibi görünecektir.

Fakat bir ihtimal tam istihdam için mücadele faşizme yol açabilir mi? Belki de kapitalizm bu şekilde kendini tam istihdama uyduracaktır? Bu son derece olası gözüküyor. Faşizm, Almanya'da muazzam bir işsizlik ortamında yayıldı ve kapitalist demokrasi bunu gerçekleştirmede başarısız olurken tam istihdamı güvence altına alarak iktidarda kaldı. Tam istihdam için ilerici güçlerin savaşı aynı zamanda faşizmin tekrarını önlemenin bir yoludur.

*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan amatörce Türkçe'ye çevrilmiştir. 
ÖZGÜRLÜK

 

 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde