Özgürlük

ONLAR HER YERDE, PEKİ YA BİZ

(Değerli okurlar,

Üretim katkı tartışma bölümü, tartışma ortamının gelişimine üretimlerimizle katkı olması için bir çabadır. Farklı ses ve düşüncelerin belirli bir seviyeyi ve saygıyı koruyarak kendilerini ifade edebilecekleri ve ağırlıklı olarak kendilerini bağlayacağı bir üretim alanıdır.

 Böylesi bir dönemde ideolojik teorik netleşmeye katkı sağlayacak bir mücadele içerisinde olmak, hepimizin zorunluluğu ve sorumluluğudur.

Saygılarımızla.)

ONLAR HER YERDE, PEKİ YA BİZ
Günlük koşuşturma yorgunluğu sonrasında eve gelip ayaklarımızı uzatıp akşam haberlerinin karşısına geçtiğimizde ilk onlara rastlarız. Beynimize kazınmış olan siyasi partiler, onların liderleri, liderlerin etrafındaki alkışçı siyasi yardakçılar, o gün yürütülen siyasi polemikler hep bizi beklerler. Aslında bununla da kalmaz. Radyo programlarında, gazetelerin manşet ve köşe yazılarında, reklam panolarında, güce tapan sanatçılarda, akademisyenlerde, gazetecilerde, okullarda, camilerde, elektrik, doğalgaz, su faturalarında, her yerde sırf onlar vardır. Tüm meydanlarda, caddelerde, parklarda, bahçelerde bir tek onlar vardır özgürce konuşan, toplanan, gösteri yapan. Onlar hayatımızın içindedir, hatta hayatlarımızı onlar belirler...Biz hayatı belirlenenler de yeri gelir onların hayatı için hayatlarımızı hiçe sayarız.
 
Sokaktan geçenlere sorsak, "Sizce siyaset ve siyasi partiler nedir?" diye, çoğunluk üç aşağı beş yukarı aynı tanımlamaları yapar: Siyasi partiler, talep haline dönüşen toplumsal ihtiyaçları siyasi alana taşıyan ve insanları peşlerinden sürükleme yetenekleriyle var olabilen yapılardır. Siyaset ise, talep haline dönüşen toplumsal ihtiyaçların veya öngörülerin projelendirilmesi işi-sanatıdır. Hatta siyaseti kategorilere bile ayırabiliriz. Öngörülü siyaset siyasi iradenin total ön kabulleri ve bütünü tanımlayan kriterleri olduğu halde; verili siyasette siyasi irade toplumu veri olarak kabul eder ve talep haline dönüşmüş toplumsal ihtiyaçlardan hareketle bunları kendi siyasi tercihlerine göre biçimlendirme çabası gösterir. Verili siyaset var olan önceliklidir ve onun nesnel durumu öncelikli olup var olanı talep haline dönüşmüş ihtiyaçlarının tercihlerimize göre projelendirilmesi önem kazanır.
 
Peki bu tanımlamalar gerçekte doğru mudur? Hayır. Sadece görüntüde doğrudur. Çünkü burada ellerinden "zincirlerinden" başka her şeyleri alınmış ezilen ve sömürülenlerin yardımına kendilerine bırakılan ve unuttukları en değerli miras olan diyalektik düşünce koşar ve onlara ışık tutar: "Görüntü ile öz aynı olsaydı bilim olmazdı."
 
Siyasi partiler toplumu oluşturan sınıflara dayanırlar ve gelişmiş batı toplumlarında egemen güç ve kültür burjuva sınıfı olduğu için siyasi partilerin büyük bir çoğunluğu burjuva sınıfının devletinin paralı çalışanları ve neferleri ve de bekçileridir. Onlar para karşılığında burjuva devletinin jandarmalığını yaparak burjuva sınıfının çıkarları doğrultusunda kapitalizmin bekasını temin ve tesis ederler. Çoğunluk siyasi de zengindir ve siyasi hayatı boyunca tek derdi küpünü daha çok doldurmaktır. Zengin olmayan orta karar olanlar da siyaset aracılığıyla zaten sınıf atlarlar ya da verdikleri hizmet karşılığında sınıf atlatılır. Kısacası Batı'da siyasiler maaşlı çalışanlar gibidir. Patronların, diğer bir deyişle burjuvaların maaşlı bekçi köpekleridir. Bugün dünyada yılda yaklaşık 1.4 trilyon dolar vergi kaçırılmakta ve vergiden kaçınılmaktadır. Buna olanak sağlayan ve göz yuman ise siyasilerdir. Kendi ezilenlerinin, sömürülen işçilerinin ağızlarına ise çaldıkları biçimsel demokrasi soslu milliyetçi vaatlerdir. Batı burjuvazisi ve onun siyasilerinin anladığı ifade özgürlüğü ve demokrasi toplumsal düzeni değiştirme hakkı talebinin sınırlarına kadardır. Ondan ötesi cop, biber gazı ve gözaltıdır. İşte siyaset ve siyasi partiler batıda budur.
 
Biz de ise durum biraz daha farklıdır çünkü ortada batıdaki anlamıyla devlete egemen olan bir burjuva sınıfı yoktur. Aksine devlete yaslanan ve onun sayesinde palazlanan bir burjuva sınıfı olduğundan devletin emrine amade olan bizzat burjuva sınıfının kendisidir; burjuva sınıfının emrine amade devlet değildir. Böyle olduğu için de işler vesayetle yürür. Geçmişte bu askeri vesayet idi, bugün ise sivil vesayet. Ve bu tek adamlığa, diğer bir deyişle diktatörlüğe giden yoldur. Siyasi parti lideri karar verici, siyasi parti üyeleri de el çırparak alkışlayıcı konumundadır. Batıdaki emsalleriyle tek benzerliği her ikisinin de kapitalizmin savunucusu ve koruyucusu oluşlarıdır...Fakat bizdeki kapitalizmin batıdakinden bir farkı vardır. Bizdeki "eş-dost kapitalizm"idir. Yani kamunun kaynakları usulüne uygun olarak eşe-dosta hibe edilir ve özelleştirme ve ihale altında peşkeş çekilir. Böylece yeni bir burjuva sınıfı yaratılır. Tabii ki reislerinin emrine amade bir şekilde. Ahbap-çavuş ilişkisi vardır ve iktidarda olan partiye oy verenler de kurulan "kayırmacılık ağı"ndan faydalanır. Gerçek sermayeyi iktidardakiler götürürken, onlar da toplumsal sermayeden iktidar kimliğine mensuplar olarak faydalanır. Kolay işe girerler, din adına hiç bir baskıya uğramadan gösteri hakları vardır vs... Böylece toplum karpuz gibi ikiye bölünür. Onlar ve onlardan olmayan... Böl ve yönet her türlü yönetim şeklinde güç sahibinin yararına işleyen en kullanışlı araçtır. Hele de bu araç gerici köktenci din ve gerici milliyetçilik anlayışı ile modifiye edilirse...
 
Bu duruma çözüm nedir? Gelin bu sefer tarihe başvuralım. Ama bunu yapmadan önce görünen çözüm çoğu kişinin gözünde hemen hemen şöyledir: Siyasi Parti tutumunu net olarak koymalıdır.Yaşam durağan olmadığına göre, öngörülerimiz ve toplumsal talep-yapı sürekli ve eş zamanlı olarak değişir. Hızlı değişimlerde bunu fark etmek kolaydır, yavaş değişimlerde bunun farkına varılamayabilir, öngörülerimizi mutlaklaştırarak kafamızdaki nihai dünya nizamı olarak algılamaya başlarız.(...) Sahicilik bir partinin toplumca siyasi kimlik olarak algılanmasıdır; bu ise toplumun o partide bir amaç birlikteliği, fikirsel ve kişisel bir iç tutarlılık algılanmasını gerektirir. Siyasi partiler fikri taşıyıcıların sahiciliği ve üyelerinin nitelikleriyle birlikte yaşam anlamı bulur. Bir partinin üyesi olmak o partili olmak için ne yeterli ne de gereklidir. İnsanlar parti üyesi olunca fikren o partili olmazlar, aksine fikren o partili olunca gelirler. Dolayısıyla önemli olan dostlarını o partili yapmak için çaba harcamalarıdır. Bu anlamda öncelikli görevi toplumla bağ kurmak olarak algılamalı ve üyeler kendilerini lokallerden kahvehanelere hapsetmemeli ve giderek toplumla iç içe yaşamaya çalışmalıdır. Siyasi temsil edici olanların kendi dışına çıkarak kendisine dışarıdan toplum gözüyle bakmalıdır. Siyasi kişilik kendini ne sandığı, siyasi alanda nereye oturduğu değil, başkalarının onu nasıl gördüğünü görmesidir. Verili tarihsel damar üzerine oturup oradan beslenmeye çalıştıkça hem söylemler kısırlaşır hem de zamanla o damar tükenir. Bunun anlamı siyasetin hedef alanına yeni toplumsal dinamikleri dahil etmektir. Parti fikir taşıyıcılık ile parti içi yetki ve sorumluluk dağılımını bağdaştırmalı, fikri temsil yeteneği ile görev dağılımını çakıştırmamalıdır. Bu teorisyenlerin parti üst kademelerine gelmelerini gerktirmez. Ancak parti üst kademelerinin bu işlevi eksiksiz başarabilmesini zorunlu kılar. Merkezin temsil gücü, hedef kitleyi ve toplumu etkileme, yönlendirme ve toplum nezdinde güven yaratma kapasitesi fikri taşıyıcılığıyla doğru orantılıdır. Farklı siyasi kimliklerle hayat alanı yaratmaya çalışan kişi ve gruplar platformu olmamalı parti, asgari müştereklerde oluşan partili kimliği geliştirilmeli, çalışma tarzına çift yönlü ve eleştiriye açık bir iletişim mekanizması yerleştirmelidir. Parti içinde her kademede ve kademeler atasında müzakere ve ikna mekanizmaları geçerli olması katılımcılığın ve şeffaflığın hem teşvik edilmesi ve hem de kurumsallaşması gerekir. Partimizin başarısı bize bir lütuf değil, performansımıza göre çıkacak bir durumdur .Bu dünyayı /kendimizi nasıl ne kadar sağlıklı değerlendirdiğimize bağlıdır. Bu nedenle kısır tartışmalara hapsolmadan, değerlerimizi aşırı mutlaklaştırmadan, toplumsal ihtiyaçlardan talep yaratmaya zorlanmadan, örgütün ve taşıyıcıların , kapsayıcı bir biçimde talep haline dönüşmüş toplumsal ihtiyaçlarını önceliğe alarak toplumsal bağlar kurmanın yollarının aranması ve örgütün yüzünü topluma dönmesi içinde bulunduğumuz bu sıkışık durumdan çıkışın yollarını açabiliriz.
 
Bu güzel önerme ve özlemlerin, altyapısını modern kapitalist ekonominin, üstyapısını burjuva sınıfı medeniyetinin oluşturduğu burjuva parlamentarizmi ile yönetilen modern toplumlarda uygulanması mümkün görünmemektedir. Halihazırda zaten sağ ve sol bütün partilerin programlarında adalet ve eşitlik, işsizlik ve yoksulukla mücadele vardır ve bu programların hiçbiri uygulanmamaktadır. Eğer mevcut düzende iyileştirmeler yapmak istiyorsanız siyasal partileri, adalet ve eşitlik terazisinin birazcık daha toplumun orta ve alt sınıflarından yana basmasını sağlamak için reformize etmek isteyebilirsiniz ancak bunların hepsi görüntüde yarar sağlar, özde ise ezilenlere hiçbir şey sağlamaz. Sağlaması için de önce ezilen ve sömürülenlerin devrim yapması gerekir. Ezilenlerin tarihi bunun çok iyi ve hala aşılamayan bir örneğiyle ışıl ışıl parıldamaktadır.
 
Bu, Lenin'in(Leninist değil) parti modelidir. Leninist parti modeli söz konusu olduğunda insanlar iki tutum içindedir-genelikle sol kesim. Birinci tutum bu deneyimin otoriterlikle sonuçlandığı ve reddedilmesi gerektiği yönündedir. İkinci tutum ise parti modelinin açık ve dinamik olduğu üzerinedir. Lenin savunucuları bir yere kadar haklılar. 1918 ve 1930 yılları arasında Lenin'in partisi olabildiğince şefaflık ve dinamizm taşıyordu. 1930'dan sonra ise Leninist bir partiye dönüştü. Özünde olan liderliğin hesap verebilirliğine dayanan model yerini bambaşka bir şeye bıraktı. Bu bozulmanın nedenleri bu yazının konusu olmadığı için değinmeyeceğiz. Ama kısaca şunu söyleyebiliriz; güçlü bir demokrasiye sahip bir parti tekdüzeliğin ve kemikleşmenin esiri olmamalıydı.
 
Burada önemli olan nokta günümüzde hala Lenin'in parti modelinin aşılamamış olmasıdır. Gelin sözü Vivek Chibber'e bırakalım: "Durum böyle olunca, çoğu ilericinin günümüzde yaptığı gibi, sonraki solun Leninist parti modelini reddetmesi gerektiği sonucuna varmak kolaydır. Bu görüşle ilgili sorun, başka hiçbir modelin siyasi açıdan etkili olabilecek herhangi bir yere gelmediğidir. 1960'lardan bu yana Sol'dan çıkan tüm öyle olduğu varsayılan alternatifler -çok eğilimli örgütler, horizontalist'ler, anarşistler ve onlara yakın gruplar, hareketlerin hareketi vb.- bir süreliğine harekete geçebildiler, ancak çok daha az maddi kazanımlar elde ederek, hareketleri sürdürmede az başarı sahibi oldular. Doğrusu, kadro tabanlı model o kadar başarılı oldu ki, yirminci yüzyılın her büyük hareket partisi onu bir dereceye kadar taklit etti, hatta Sağ'da bile."
 
Sonuç olarak, belki bizler gelecekte çok daha iyi bir parti modeli bulacağız ama bugün için bunun yolu 1918'den geçmektedir. Dönüp bakmamız yeterlidir. Ezilenler ve Sömürülenler adına....
 
ŞÜKRİYE ERCAN
 
 
 
 

FACEBOOK SAYFAMIZ