Özgürlük

SURİYE'DE DEVRİM, KARŞIDEVRİM VE EMPERYALİZM

SURİYE'DE DEVRİM, KARŞIDEVRİM VE EMPERYALİZM

 

Yassin el-Haj Saleh ile Röportaj

Ashley Smith

 

(Ç.N.: Okuyucularımız arasında ilgilenenlerden, neden bu kadar çok diyalektik düşünme yöntemine atıfta bulunduğumuzu düşünenler muhakkak olmuştur. Çünkü diyalektik yöntem gerçekleri ortaya çıkarır ve maskeleri düşürür. Sadece kapitalistlerin değil, kimi sosyalistlerin de...)

 

Yassin el-Haj Salih, Suriye Devrimi'nin en önemli figürlerinden biridir. Ülkede uzun süren bir aktivizm geçmişi var. 1980'de Suriye rejimi tarafından politik aktivizm ve Suriye Komünist Partisi(Politik Büro) üyesi olma suçundan, 20 yaşında bir tıp öğrencisiyken tutuklandı, son yılı şair Faraj Bayradqdar'ın "ölüm krallığı ve delilik" dediği Tadmor cezaevinde olmak üzere sonraki 16 yılı hapishanede geçirdi. 

 

1996'da cezaevinden salınan Saleh, siyasi bir gazeteci ve herhangi bir siyasi partiye bağlı olmayan bağımsız bir aktivist haline geldikten sonra ara verdiği tıp öğrenimini bitirdi. Suriye Devrimi'nin patlak vermesi üzerine saklandı böylece devrimin hikayesini gazetelerde ve birlikte kurduğu Suriye Devrimi'nin ilk yıldönümü adlı websitesinde anlatabildi: al-Jumhuriya (https://www.aljumhuriya.net/en).

 

Aynı zamanda Saleh, karısı ve siyasi işbirlikçisi Samira Halil ile birlikte, efsanevi Razan Zeitouneh de dahil olmak üzere bir grup eylemciyle birlikte çalışarak devrimde aktif bir rol oynamıştır. Kendilerini, Beşar Esad'ın karşıdevrim çekici ve El-Kaide, Jaysh al-Islam ve ISIS(aynı zamanda Arapça'da, Daesh olarak da bilinir) gibi Esad'ın gerici İslamcı köktenci muhaliflerin örsü arasında kalmış buldular.

Trajik olarak, Razan Zeitouneh, Wael Hamada ve Nazem Hamadi ile birlikte Samira Halil 2013'te kaçırıldı ve o zamandan beri kendilerinden haber alınamadı. İki buçuk ay yaşadığı ana şehri Rakka'dan Doğu Ghouta'ya taşınan Saleh tekrardan saklandı, ama bu sefer rejimden değil, DAEŞ'ten. 

 

 

Grup, erkek kardeşlerinden ikisini kaçırdı. 2013 Temmuz'unda kaçırılan en ufak erkek kardeşi Feras hakkında hiç bir şey bilinmiyor. 
Salih, Samira, Razan, Wael ve Nazem kaçırılmadan iki ay önce Saleh ülkeden Türkiye'ye kaçmaya zorlandı.

 

International Socialist Review'dan Ashley Smith, İmkansız Devrim: Suriye Trajedisinin Anlamını Kavrama adlı ilk kitabının İngilizce'de yayınlanmasıyla aynı zamana rastlaşan Ekim ayında  Yassin al-Haj Saleh ile bir röportaj yaptı.

 

 

Devrim ve karşı-devrim konusundaki birçok toplumsal ve politik sorulara girmeden önce, Suriye'de kurtuluş mücadelesinde kendi siyasi tarihinizi sormak istiyorum. Hafız Esad rejimine karşı 16 yıl hapis yattınız. O zamanlarda sizi gitmekten ne alıkoydu?

 

Tutuklandığımda çok gençtim. hemen hemen yirmi yaşındaydım ve tıp derecesi yaptığım Aleppo Üniversitesi'nde bir öğrenciydim. O sırada rejime karşı çıkan Suriye Komünist Partisi (Siyasal Büro) üyesiydim. O zamanlar rejimi destekleyen ve şaşırtıcı şekilde bugün hala bunu yapan bir başka Komünist Partisi  vardı.

 

Yoldaşlarımın çoğuyla birlikte tutuklanmamıza neden olan "suç"umuz demokrasi savunucusu olmak ve ülkedeki politik değişim idi. 1970'lerde, demokrasi mücadelesinde örtük hedefimiz sosyalizmdi. Beşar Esad'ın babası Hafız Esad rejimine karşı mücadele kapsamında tutuklandık. On beş yıl hapis cezası aldım ve  Suriye'nin en ünlü hapishanesi olan ve dünyanın en kötülerinden biri olan Tadmor Hapishanesinde fazladan bir yıl daha ceza aldım.

 

1996 yılında serbest bırakıldıktan sonra zaten cezalandırıldığım yeni Suriye için savaşma "suç"unu işlemeye devam ettim. O tarihten beri sürekli olarak, rejimin gençliğinizi sizden çalacağı hapishaneye atılmanızı sağlayabilecek mücadeleye, Suriye'de ilerici bir değişim için mücadeleye dahil oldum.

 

Başlangıçtaki bir buçuk yılın ve Tadmor'daki son yıl haricinde  hapishanedeki koşullarımız en korkunç koşullar değildi. Tadmor'daki mahkumiyetim farklıydı. Yani 13 yıl boyunca kitaplar ve sözlükler vardı. Hapiste İngilizce öğrendim ve yüzlerce kitabı okudum. Bir bakıma, hapishaneden mezun oldum. Orada üniversiteden daha çok şey öğrendim.

 

Bazı açılardan özgür bırakan bir deneyimdi çünkü orada içimdeki hapishanelere karşı dövüştüm, özellikle de kendi egoist hapishanemin yanı sıra dar ideolojik ve politik bağlanmaya dayananlara karşı. Dolayısıyla bu sadece acımasız koşullara ve rejime karşı değildi, aynı zamanda kendime karşı da bir mücadeleydi.

 

Tabiri caizse benim kendi iç savaşım idi. Ve sonuç benim kişisel hayatımda bir devrimdi. O zamanlar rejimle olan siyasi savaşı kaybettik ve kendimize karşı savaşı kazanmaya, kendimizi özgür kılmaya ve ülkemizde ve sonrasında adalet ve özgürlük için daha büyük bir savaş için donanımlı olmaya çalıştık.

 

Bu deneyim ve çok çaresiz ve son derece zorlu olması yüzünden sanırım umutsuzluğa karşı bağışıklık kazandım. Hayatımda(çok uzun olmayan) ikinci kez ezildiğim zaman bu çok önemli bir şeydi artık. Belki bu yeni yenilgi ilkinden çok daha kötüdür. Fakat hapishanedeki tecrübem sayesinde, umutsuzluğa düşmeden, şikayet etmeden, ümitsizliğe teslim olmadan yeniden mücadele içindeyim. Olmak istediğimden çok daha kızgınım sadece.

 

Hapishaneden çıktıktan sonra ne yaptınız? Arap devrimlerinin size nasıl bir etkisi oldu, özellikle Suriyeliler ayaklandığında? Devrim ve karşı-devrim sürecinde ne yaptınız?

 

1996 yılında serbest bırakıldıktan sonra, tıp fakültesine döndüm ve derece kazandım, ancak tıbbı hiç uygulamadım. İngilizce'den çeviri yapan bir tercüman ve yazar oldum. Yoldaşlarımla yazar olarak işbirliği yaptım, ancak çoğunlukla hiçbir siyasi partiye üye değildim. Eylemcilik alanım yazma ve bazı halk etkinliklerine katılma idi. Bunlar arasında kamu alanlarında rejim karşıtı gösteriler vardı.  Mart 2005'te sokakta dövüldüm ve Mart 2004'te saatlerce tutuklandım.

 

Bir yazar olarak devrim öncesi kendi kendime bazı otosansür uyguladığımı inkar edemem ama aynı zamanda rejimin ifade özgürlüğünü boğucu kısıtlamalarını geri püskürtmeye çalıştım. Sürekli bir savaştı ve yazma politik bir eylem şekliydi ve hala öyle. Ve bu savaş yüzünden  birkaç kez karakola çağrıldım ve bir kere beni silahlarla götürdüler ve onlara gitmeye zorlamak için günlerce kimlik kartıma el koydular.

 

Devrim patlak verdiğinde, özgürce yazmak ve olan şeyin tam gerçek olduğuna inandığım şeyi anlatmak için saklandım. Suriye'de bu değişim mücadelesinin bir temsilcisi olmak istedim ve benim ve neslimin yüz binlerce insanının adalet, özgürlük, eşitlik, insan onuru ve yaşam kutsallığı için ödediği yüksek bedel adına istedim.

 

Yazarken doğrudan mücadeleye dahil oldum. Ülke içerisinde Suriye'de neler olduğunu resmedebilecek bir şahit ve katılımcı olmak istedim. İşte bu yüzden saklandım. Kendime ve başkalarına, kendi tarihimiz ve aslında dünya tarihindeki bu önemli anı anlamada yardım etmek istedim.

 

Esad rejimi Suriye'yi Batı emperyalizmine ve İslami Fundamentalizme karşı savunuyormuş gibi yaptı. Elbette bunun çoğu propaganda. Esad ailesinin diktatörlüğü döneminde Suriye rejiminin doğası neydi? Nasıl yapılandırıldı? Nasıl hüküm sürdü?

 

REJİM her zaman ikili bir oyun oynadı. Ülke içinde hepimizin dışarıdakilerden gelen, eski sömürgeci güçlerin, Batı emperyalizminin  ve İsrailîn işgal tehdidi altında olduğumuzu iddia ederek, rejim Suriyelilere şantaj yaptı. Halkta kuşatılmış kale zihniyetini ve paranoyasını büyüttü.  Bu, muhalifleri yabancı ajanlar olarak suçlamak ve Suriyelilere siyasi ve ideolojik bütünlük getirmek için her zaman yararlıydı.  

 

Aynı zamanda rejim Suriye'de ve bölgede köktencilik ve terörizme karşı bir köprü olduğu iddiasıyla Batı güçlerine şantaj yaptı. Batılı diplomatlar, gazeteciler ve akademisyenlerin huzurunda kendi halkını karalamak için her zaman hazırdı. Esadçılar bu söylemin, sözde Terörle Mücadele'leye kalkışan emperyalist güçlere pazarlanabilir olduğunu iyi biliyordu; bu aynı söylem 1980'lerin başında öldürülen onbinlerce kişinin ve şu anda devam eden karşıdevrimlerinde onbinlercesinin cinayetini meşru kıldı. 

 

Bütün bu söylemlerin altında Esad Hanedanı'nın asıl amacı, sonsuza kadar iktidarda kalmak ve ülkeyi yönetmekle birlikte gelen milyonlarca ve milyarlarca dolar ile testiyi doldurmaktır. Kısa süre önce Beşar'ın kuzeni Rami Makhlouf'un 27 milyar dolar ile en zengin Arap olduğu ortaya çıkarıldı. Hatta Suudi patron Al-Waleed bin Talal'dan bile daha zengindir.

 

Suriye, benim mali siyasi güvenlik kompleksi dediğimin mülkiyetindedir. Hafız Esad ve şimdi oğlu Beşar Esad, korkunç ve acımasız bir emniyet kurumunu yönettiler. Kayırdıkları kişilere ve yakınlarına kamu kaynaklarına erişim imkânı tanıyarak yeni bir burjuvazi yarattılar.

 

Devletin kendisi 1980'lerde en azından özelleştirildi. Esadçılar halk kaynaklarını ailelerine ve arkadaşlarına sattı. Bu özelleştirilen devleti, yeni burjuvazinin ülkemizdeki ekonomik yağmacılığının korkunç koruyucusu haline getirdiler. Bu, Suriye'deki, aile diktatörlüğü, onların müşterileri, yeni burjuvazi ve Suriye'deki en acımasız, en gizemli ve en mezhepçi emniyet kurumlarında hayat bulan muhafızların terörist sınıfının bir karışımı olan egemen sınıftır.

 

Genellikle rejim laik olarak temsil edilir. Bu doğru mu? Rejim mezhepçilik vasıtasıyla nasıl hüküm sürdü?

 

REJİM'in sözde laikliği, onun asıl mezhepçiliğini örten neredeyse tümüyle gerçeği maskeleyen ideolojik bir dış görünüştür. Böl ve yönet sadece sömürge yöntemi değildir, iki nesilden beri rejimin de yöntemi haline gelmiştir.

 

Bu arada, rejim geçmişte söyleminde laiklik sözcüğünü hiç kullanmamıştır. Beşar ya da Buthaina Shaban yalnızca bu kelimeyi batı gazetecileriyle yapılan röportajlarda kullandı. Terörle Mücadele gibi, bu sadece Batılı güçlere ve hatta Esad rejiminin faşist karakterini tanımaktan kaçınmanın yollarını arayan soldakilere satmak için başka bir ucuz metadır.

 

Suriye içinde rejim, mezheplerini esas alanların birbirlerini korkutması ve birbirlerine itimat etmemesi için Suriyelilerin aklını çelen mezhepselleşme süreci üzerinden hükmeder. Rejim, aslında bölgede yaşadığı bu bölünmeleri kontrol altında tutabilecek tek güç olarak kendini göstermeye çalışmaktadır. Bu kasıtlı bir politikadır. Mezhepçilik, Suriye'nin veya bu hususta başka herhangi bir ulusun başlangıçta var olan bir özelliği değildir. Nüfusu bölmek ve rejimi sürdürmek için ülkenin üzerine yamanmıştır.

 

Elbette, Müslümanlar ve Hıristiyanlar, Sünniler ve Aleviler, Dürziler, İsmaililer ve diğerlerine sahibiz ancak bunlar aralarında sabit değişmez sınırları olmayan dini gruplardır. Mezhep süreci, bu grupları kristalize eder, aralarında yüksek sınırlar kurar ve onları mezheplere dönüştürür. Mezhepler, Nader Hashemi ve Danny Postel'in yeni kitabında Mezhepleştirme'de gösterdiği gibi ve yazılarımda analiz etmeye çalıştığım gibi, belirli siyasi koşullar altında sosyal yapılardır.

 

Rejim kendini, Suriye'nin kendisinde ve bölgemizde ve hala Batı'daki geniş çevrelerin arasında bunun sömürgeci bir söylem olduğunu çok iyi bilerek, Sünni çoğunluğa karşı azınlıklar koruyucusu olarak adadı. Bu, rejim için bir toplumsal taban yaratmada gerçek maddi etkilere sahipti. Rejim, bu ya da tercih edilen mezhebin parçası olmak için toplumsal sermaye, gerçek ödüller ve menfaatler hibe etme etrafında inşa edilmiştir.

 

Hıristiyan olduğunuzda, "Esad'ın Suriye"sinde bir şekilde korunursunuz. Ve bu ya da şu bölgeden olun, diğerleri tutuklanabilir ya da ortadan yok edilebilir veya tutuklanacak ve yok edilecekken, siz rejim kontrol noktalarında durdurulmayacak ve sorguya çekilmeyeceksiniz. 

 

Bir pasaport almak ya da bu veya şu kökenden geliyorsanız bir iş bulmak sizin için kolay olacaktır ve eğer değilseniz çok daha zor. Bu yüzden o ya da şu gruptan olmak fakir olsanız bile size toplumsal bir sermaye sağlar. Sizi Esad rejiminin kendisine bağlayan ve topluluğunuza hapseden, sizin için çalışan bir kayırmacılık ağı vardır. Bu, mezhepler üretmenin bir yoludur.

 

Bu yüzden Suriye'deki Sünniler özellikle kızgınlar. Özellikle, kırsal alanlarda ve şehirlerin eteklerinde yaşayanların bu kayırıcı ağlara erişimi yoktur. Buna karşılık, tercih edilen azınlıklar, özellikle de aralarındaki zenginler, Esad ailesinin yönettiği bir Suriye'de bir dereceye kadar kendilerini evdeymiş gibi hissedebilirler. Diğerleri, özellikle yoksul Sünniler, evde gibi değil, yabancılaşmış gibi hissediyorlar. Dolayısıyla bazıları kolayca tanımlanır ve bazıları son derece yabancılaşmış durumdadır.

 

Rejimin neoliberalizmi benimsemesi Suriye Devrimini nasıl tetikledi?

 

İlk önce geriye gitmeliyiz ve neoliberalizm öncesinde Hafız Esad'ın devletinin doğasına ve onun politik ekonomisine bakmalıyız. Bu, Marx'ın dediği ilkel sermaye birikimin klasik örneğidir. Esadçılar tüm ülkenin kaynaklarını ulusal tekellere dönüştürdüler. Daha sonra kendileri, akrabaları ve arkadaşlarının sahip olduğu özel tekellere dönüştürmek için eşe-dosta kapitalist özelleştirmeyi kullandılar. Süreç içinde muazzam servet biriktirdiler.

 

Rejimin bu kayırdıkları ekonomiyi neoliberalleşmeye doğru itti. Herşeyi devlet mülkiyetinden alıp Suriyeli çoğunluğa fayda sağlayan tüm kurumsal yapıları kaldırmak istediler. Sonuç olarak bölgedeki en acımasız yeni burjuvazardan birinin yönetimindeydik.

 

Rejim onları korudu ve Süriyeli kitleleri protesto etmek, sendikalaşmak, müzakere yapmak ya da hatta sadece hayır diyebilmek için her fırsattan mahrum etti. Siyasi açıdan bakarsak, hiçbir hak sahibi olmayan köleler idik. Neoliberalizmi savunmak için yöneticilerimizi zenginleştiren ve çoğunluğu fakirleştiren faşist yapıların bileşimi idi. Tüm bunlar direkt olarak devrime yol açtı. 

 

Hangi sosyal sınıflar devrime katıldı ve onların talepleri nelerdi?

 

DEVRİM, hem demokrasi hem de eşitlik talebinde bulundu. Bence insanların istediği ilk şey siyasete sahip olmaktı: örgütlenme hakkına sahip olmak ve siyasi konularda kamuya açık konuşmaktı. İnsanların istediği ikinci şey, neoliberalizmin bize dayattığı azaltılmış umutlardan ve fakirleştirme deneyiminden kaynaklandı. Zenginliklerin ve sosyal ilerleme fırsatlarının yeniden dağıtılmasını istediler.

 

Devrime katılan insanlar, egemen sınıfın akraba ve eş-dostlarına geçirdikleri, kazanç temin ettikleri devlet sahipliğinden gelen rant ile değil, emekleriyle yaşayanlar, çalışan toplum dediğimden olanlardı. İlk önce orta sınıftan insanlar -öğrenciler, entelektüeller, doktorlar, mühendisler ve dişçiler- Obama ile dalga geçtiler. Ve ikinci olarak -ve bu son derece önemli olanıdır- neoliberalizm tarafından enkaza çevrilen kırsaldaki yoksullaştırılan insanları korkunç bir kuraklık birleştirdi. Çoğu kırsalı şehirlere ve şehir banliyölerine giderek terk etti.

 

Her iki grup da gelir ve geleceklerinin rejim tarafından yok edildiğinin farkındaydı. Bu yüzden siyaseti geri alma onlar için önemliydi. Bu talep ekonomik ve siyasi talepleri birleştirdi. Sovyet yönetimi altındaki Doğu Avrupa'da yaşananlara benzerdi. Yeni demokratik ve eşitlikçi bir toplum kurabilmek için rejimin çöküşünü istedik.

 

Sendika gibi sınıf örgütlenmesinin olmaması ayaklanmayı nasıl etkiledi? Sendikaların önemli bir rol oynadığı Mısır ve özellikle de Tunus gibi bölgedeki diğer ülkelerden çok farklı değil miydi?

 

Karşılaştırma göze çarpıyordu. Hem Mısır hem de Tunus diktatörlük koşulları altında yaşamalarına rağmen az çok bağımsız olan birliklere sahiptiler. Tunus Genel İşçi Sendikası çok aktifti ve nispeten bağımsızdı ve devrimde büyük bir rol oynamıştır.

 

Hem Mısır hem de Tunus'ta rejimler diktatöryeldi ancak yine de insanlar bir şekilde protesto edebildi, fikirlerini ifade edebildi ve onlarla mücadele edebildiler. Yani temel örgütlenme için alan vardı. Bu, devrimlerin her ülkedeki rejimi devirmesini kolaylaştırdı. Tunus diktatörü bir aydan kısa sürede, Mısırlının ise üç haftadan daha kısa sürede devrildi.

 

Suriye'de rejim Tunus'tan veya Mısır'dan farklıdır. Onlar diktatörlük idiler. Suriye rejimi  ise faşist bir rejim. Beşar Esad bir diktatör değildir. Çok zengin bir ırkçı eşkiyadır ve tek amacı, sonsuza kadar iktidarda kalmak ve kendinden sonra koltuğunu oğlu, Hafız'a devretmektir. Bu yüzden babasınınki ve kendi rejimi asla herhangi bir sendikaya müsamaha etmedi.

 

Aslında, doktorlar, mühendisler, avukatlar, eczacılar ve benzeri "meslek" sendikaları 1981'de dağıtıldılar, çünkü 1979'dan 1982'ye kadar olan benim ilk Esadçı savaş dediğim sırasında o zamanki azmış baskılamayı protesto ettiler. Bu sendikaların pek çok aktif üyesi uzun yıllar tutuklandı. 1992 yılında Adra cezaevinde bir kısmıyla tanıştım. Sendikaları, rejimin eş-dostu tarafından atanmış liderlik ile birlikte "yeniden kuruldu".

 

İsrail işgali altındaki Filistinlilerinkinden bile daha sert koşullar, siyasi kırım -herhangi bir ve tüm bağımsız siyasi örgütlenme türünün tamamen yok edilmesi- koşulları altında yaşıyorduk. Suriye, devrimden önce siyasi bir çöldü. Ayaklanma arifesinde partilerimiz, bağımsız sendikalarımız ve toplumsal örgütümüz yoktu.

 

Ve daha önce söylediğim gibi, rejim bilinçli olarak, Arap ve Kürtleri, Müslüman ve Hristiyanları, Sunni ve Alevileri, laik ve dini insanları birbirleriyle karşı karşıya getirterek, insanlar arasında korku ve bölünmeleri körükledi. Bu yüzden sadece örgütsüzleşmedik aynı zamanda insanlar arasında kışkırtılan ulusal bir güven krizi de vardı. Böylece, Marx'ın da söylediği gibi, kendi belirlediğimiz koşullarda bir devrim yaratamadık. 

 

Eylemciler bu sınırlamaları nasıl aştılar ve kurtulmuş bölgelerde hangi demokratik yapıları kurdular?

 

Devrim sırasında, örgütsüzlüğümüzün gerçekliğinin üstesinden gelmek için devrimci aktivistler, Yerel Koordinasyon Komiteleri (LCC) gibi olan tansiqiyyat'ı(koordinasyon grupları) yarattılar. Suriyeli aktivist arkadaşım Ömer Azız, Yerel Konsey fikrinin "babası" idi. Rejim onu 2012'de tutukladı, acımasızca ona işkence yaptı ve Adra cezaevinde ölüme terk etti.

 

Fakat fikirleri devrime sıçradı. LCC'ler ve diğer koordinasyon grupları, protestoları, bağımsız medyanın ilgisini örgütleme ve politik durumları ve ifadeleri yayınlamada kilit bir rol oynadılar. LCC'lerin bazı faaliyetlerinde yardımcı oldum. Bu gayretin ana lideri Razan Zeitouneh idi. Devrimin patlamasından iki yıl sonra Şam'da saklandığımızda işbirliği yaptık. Haziran 2011'de yayınlanan LCC'lerin ilk siyasi açıklamalarının başlıca yazarıydım.

 

Rejim, kendi egemenliğine en büyük tehdit olarak Suriyelileri birleştirmeye başlayan bu demokratik örgütlerin ortaya çıkışını gördü.  Böylece tansiqiyyat ezmek için elinden geleni yaptı. İlk bir buçuk yılda, ilk liderlerini(devrimin ilk nesli) öldürdü, tutukladı, işkence yaptı ya da sürgüne gönderdi. Bu, onların peşinden gelenleri-devrimin ikinci nesli- rejimin gittikçe artan acımasız baskısı karşısında askeri olarak kendilerini savunmaya itti. 

 

Bu yeni askeri örgütler, tansiqiyyat ve Konseylerin yerini almaya başladı. Yardım faaliyetlerine hitap eden, insanlar için gelir ve geçim malzemeleri bulmaya çalışan başka örgütler ortaya çıktı.  İki buçuk yılda bu çok ilginç ve çok yeni olan siyasi halk örgütleri neredeyse tamamen dağıtıldı.

 

Selefi askeri örgütlenme olan Jaysh el-Islam, Razan Zeitouneh'i, kocası Wael Hamada, şair ve avukat Nazem Hamadi ve eşim eski siyasi tutsak Samira al Khalil ile birlikte Aralık 2013'te kaçırdı. Bu, bütün halk tabanlı demokratik örgütlerin yok edilme işaretini verdi. Bu yolla bütün nihilist İslamcılar, Esad'ların siyasi kırımını sürdürdüler.

 

Tansiqiyyat, özellikle LCC, devrimin kalbi ve en yaratıcı ifadesi idi. Devrimin sözde temsilcileri olarak yurtdışında bulunan resmi muhalefetten çok farklıydı. Sözde temsilciler, tabanda hareketin hakiki temsilcileri asla değildiler ancak bölgesel ve emperyal güçler ile birlikte kendi kendini tayin etmiş arabuluculardı.

 

Tansiqiyyat son derece zor koşullarda direnmeye çalıştı. 2017 yılına kadar ve rejim ve Rus bombardımanı altında bile, Halep'in güneybatısındaki Saraqib'teki yerel meclisler ve Doğu Ghouta'daki Saqba'daki özgür meclisler için bağımsız seçimlere tanık olduk. Tabii ki Batı medyası bu seçimlere hiç ilgi göstermedi.

 

Rejim devrime, karşı-devrimin oyun kitabında yer alan acımasız baskı ve savaştan tutun da böl ve yönete kadar her türlü hileyle karşılık verdi. Onlar ne yaptılar? Dini bölünmeleri kırbaçlayarak ve mezhepçiliği özellikle silahlandırarak nasıl manipüle ettiler?

 

Rejim, ölüm kalım savaşında olduğunu biliyordu. Güçlü noktası, bunun farkına varması ve kesinlikle hiçbir şeye ödün vermeme kararlılığı idi. En ufak bir reformu bile kabul ederek iktidarı elinde tutamayacağını biliyordu. O kadar kırılgandı ve bu yüzden tepkisinde kesinlikle zalim olmak zorundaydı.

 

Ülkenin yok olması anlamına gelse de herhangi bir değişimi durdurmak için savaşmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Sloganları, "Ya Esad Ya Da Ülkeyi Yakarız!" idi. Bunların hepsini açıkça söylediler. Esad'ın daha önce bahsettiğim milyarder kuzeni olan Rami Makhlouf, 2011'de New York Times'da merhum Anthony Shadid tarafından yapılan röportajda rejimin sonuna kadar savaşacağını söyledi. Ve aslında savaştılar. Herhangi bir siyasi çözümü kabul etmeyi reddettiler.

 

İlk önce, devrime karşı acımasız bir savaş açtılar. Fakat adil bir şekilde değil mezhepçi bir tavırda yürüttüler. Devrimin ilk yılında devrime katılan neredeyse her kesimden insanları bir düşünün; Araplar, Kürtler, Müslümanlar, Hristiyanlar, Aleviler ve Sünniler.  Bu doğmakta olan birliği bölmek için rejim oransız bir şekilde zalimliğini pay etti. Özellikle Sünni Arapları hedef aldı ve nüfusun bu kesimi bombalama, cinayet, işkence ve tecavüz olaylarına maruz kaldı.

 

 

Rejim, mezhepçi bir tavır içinde bunun çoğu Sunniyi radikalleştireceğinin umuyordu. 
Bunu gerçekleştiren şeyi, tüm devrimin mezhepçi Sunniler tarafından örgütlenen bir komplo olduğu iddialarının kanıtı olarak kullandılar. Bu gerçekleri tabanda daha da oluşturmak için Essad hapishanelerdeki selefi cihatçı mahkumları serbest bıraktı.

 

Bunlardan biri olan Zahran Aloush, karımı ve yoldaşlarımı kaçıran Jaysh al Islam grubunun lideri oldu. Adamın sadec iki buçuk yıl rejim tarafından hapiste tutulduğu çok açık. Lütfen, Samira gibi insanların hapishanede dört yıl kaldıklarını ve benim gibi "laik" rejimimizin hapishanelerinde çok daha fazla yıl harcadıklarını unutmayın.

 

Rejimin en sevdiği düşman İslamcı köktenciler idir. Onları iki nedenden dolayı tercih ettiler: ilki, dar kafalı ve mezhepçi olarak tüm devrime iftira etmek için; ve ikincisi, sözde koruyucuları olarak tüm dini azınlıkları rejime bağlamak için.

 

Devrim, rejimin mezhepçilik kullanımıyla nasıl savaştı?

 

Devrimin ilk yılında mezhepsel ayrımların üstesinden gelmeye yöneldik. Ancak, Devrimin militarize edilmesi ve Sünnilere yönelik ayrımcı şiddet, mezhepselleşmenin derinleşmesine yol açtı. Sünniler daha Sünni hale geldi ve diğer dini gruplaşmalar da oldu.

 

Ve bu izlenen yol rejim için en iyi dünya idi. Hıristiyanların daha Hıristiyan olmasını, Aleviler daha Aleviye dönüşmesini ve Sünnilerin daha Sünni, Kürtlerin daha fazla Kürt olmasını ve hiç kimsenin daha fazla Suriyeli olmamasını ister.  Bu Suriyeli olmayan gruplar arasında dengelenen ülkedeki tek Suriyeli kurum olmak istiyor.

 

Bunun üstesinden gelemedik. Savaşlar, katliamlar olduğunda, birlik hakkında vaaz edemezsiniz, hepimiz kardeşiz ve hepimiz Suriyeli vatandaşlarız. Bu söylemler elbette hala yaşıyor, ancak kimyasal katliamlar, kitlesel cinayet ve işkenceler olduğunda, başları üzerinde varil bombaları olduğunda insanlar usanıyor. Suriye milliyetçiliğinin bu söylemi Suriye toplumu yok edildikçe yok edildi.

 

 

Varil bombaları ve mezhep katliamlarına karşı, ulusal birlik ve dayanışma söylemleriyle birlikte savaşamadık. Böyle bir söylemi yeniden yaratmamız gerekecek çünkü siyasi değişim ve Suriyeliler arasındaki eşitliği savunmak, özellikle siyasette eşitliğe sahip politikaları ve devletin doğasını demokratik biçimde belirlemek hayati önem taşıyor.  
 
Rejim, Arapları ve Kürtleri arasındaki klikleşmeyi kötüye kullanarak, rejim etnik çizgiler üzerinde ne şekilde çalışıyor ve devrimi bölüyor ? Rejim Kürtlere nasıl davrandı?
 
Rejim, Kürtlerin her türlü haklarını ve hatta Suriye'deki varlığını inkar etti.  Kendi dillerini konuşma hakkı reddedildi ve kendi kültürünü geliştirmelerine izin verilmedi. Devrimdeki çoğumuz Suriye'deki Kürtlerin hakları ile dayanışma içindeydik ve güçlerimizi birleştirmek için çok çalıştık.
 
Hesaba katmadığımız yeni unsur, Türk kökenli Kürdistan İşçi Partisi(PKK) idi. 
Abdullah Öcalan, Şam'da uzun süredir bulunmaktaydı ve parti, onları satıp ülkeden çıkarmadan önce rejimin eski bir müttefiki idi. Öcalan, Suriye Kürdistanı olmadığı konusunda ısrar etti.
Sonuç olarak, PKK, devrimden önce önde gelen siyasi aktörlerden değildi. Onlar Türkiye'ye doğru daha çok yöneliyorlardı. Ayrılmalarından sonra, geride kalan Suriye şubesi Demokratik Birlik Partisi(PYD), diğer birçok parti arasında bir partiydi. Fakat diğer Suriyeli muhalefet gruplarından izole edildi.
 
Devrimin ortasında rejim, Arap ve Kürtlerin onlara karşı birleşmesini önlemeyi her ne pahasına olursa olsun istedi. Böylece, Temmuz 2012'de Aleppo civarındaki Afrin bölgesinden ve ülkenin kuzeydoğu kesimindeki Cazire'den ordularını çektiler. Geride kalan boşluk PKK/PYD ile dolduruldu.
 
Rejime karşı uluslararası tabanlı resmi muhalefet bu dinamiği anlamadı ve bununla nasıl baş edeceğini bilemedi ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkını tanımada açık olmamak gibi politik hatalar yaptılar.
 
Bu zorluğa Türkiye'nin devrimde oynadığı sorunlu rol eklendi. Altı ay sonra devrimden yana oldu. Fakat Esad onların çatışmaya girmelerini manipüle etti. Rejim, PKK'nın kendisini değil de Türkleri düşman olarak görmesinden mutlu idi. Ve Türkiye'nin devrime göstermelik mensubiyeti, PKK'nın kendisini devrimden çok uzağa koymasına yol açacaktı. 
 
PKK kendisini Suriye Devrimi'nin parçası olarak görmüyor. Aslında bir Rojava Devrimi hakkında konuşuyorlar. Bu söylem bana, Kuzey Suriye'de Kürtler ve Araplar arasında etnik gerilimler yaratan milliyetçi bir genişlemenin ve Türkiye'deki mücadeleleri ile daha ilgili tecrübelerini Suriye'ye aktarmanın bir karışımı gibi görünüyor. Aynı zamanda bu söylem, saf olan sol kanat çevrelerin yanı sıra Batı emperyalizmine de satılabilir. 
 
El Kaide ve Daesh Suriye'de nasıl ortaya çıktı ve ne rolü oynuyorlardı?

 

Onlar iki farklı bağlamda gelişti ve Suriye'de tamamen yıkıcı ve karşı-devrimci bir rol oynadılar. Daesh, El Kaide'nin katılması ve Saddam Hüseyin'in askeri ve emniyet kadrosunun görevden alınmasıyla Irak'ta gelişti. El Kaide'nin kendisi Suudi Vahhabizmi ve Mısır Kutbizminin bir birleşmesidir. Seyit Kutib 1966'da Nasır tarafından idam edilen Mısırlı bir İslamcı militan idi.

 

Her ikisi de Amerikan işgalinde gelişti. Esad ayrıca, Amerikan işgaline karşı operasyonları için Suriye içinde üsler kurmalarına izin verdi. Onların oluşum tarihi, yıkılmış üç toplumda (Afganistan, Irak ve Suriye'de) yatıyor. Gruplar, çöküş döneminde radikalleşmiş ve kendi perişan koşullarıyla savaşmak için yollar arayan topluluklar arasında bir zemin buluyor. Bu onların maddi kökleri. Tek başına dinde-İslam'da- değil aynı zamanda toplumsal koşullarda.

 

Yanlış yönlendirilen ve gerici olan insanlar, bu koşullarla savaşmak için aşırılıkçı olurlar. Müslüman oldukları için savaşmıyorlar. Ve Amerikan emperyalizminin zalim güçleri ve onların Irak işgali, Irak ve Suriye'deki mezhepçi Şii rejimi ya da 1980'lerde Afganistan'ın Sovyet işgali onlara savaşmak için neden sağlıyor.

 

Fakat kesinlikle anti-emperyalist değildirler. Aslında, imajları ve lisanları geçmişin İslam imparatorluklarını çağırıyor. İslam emperyalizminin mirasçıları olduklarını iddia ediyorlar: "Dünyayı İspanya'dan Çin'e kadar fethettik!" diye beyan ediyorlar. Bu, ideallerinin esasında emperyalist olduğunu kanıtlar. Onlara fethedilmiş emperyalistler diyorum(Amerikalılar, Ruslar ve diğerleri gibi fetheden emperyalistlerin aksine olarak) ve mücadele yöntemleri terördür.  Proje esas itibariyle faşist bir projedir. Onların tam anayasası elitist, despot ve bağnazdır.

 

El Kaide'nin ya da Daesh'in Suriye'de asla kitlesel desteğe sahip olmadığını açıkça belirtmeliyiz; ve halkı gerçekten temsil etmeye ya da sevilmeye çalışmazlar. Her ikisi de Suriye Devriminde kesinlikle yıkıcı bir rol oynadı. Daesh özellikle de gerçek devrimcilere karşı ve yalnızca ikincil olarak rejime karşı savaşıyordu. Aslında DAEŞ en azından bir süre rejimle geçici anlaşma düzenlemeyi becerdi.

 

İran ve Türkiye gibi çeşitli bölgesel ve Rusya ve ABD gibi emperyal güçlerin rolü nedir? Devrim ve karşı devrimde hangi rolleri oynadılar? Özellikle ABD politikası neydi? Rejim değişikliğine kalkıştı mı? Ya da Yemen'de "düzenli geçiş" diye adlandırdıkları şeye kalkıştı mı?

 

Herşeyden önce, devrimimizi Amerika'nın rejim değişikliği için varsayılan planının bir yönü olarak düşünmek Suriyelilere bir hakarettir. Buna karşı kızgınlığımı ifade edecek kelime bulamıyorum. Obama yönetimine herhangi bir plan atfedebilirse, bu, rejimin değiştirilmesi değil, rejimin korunmasıydı. Amerikalılar, Özgür Suriye Ordusu'nun her önemli safhasında manalı bir şekilde silahlandırılmasını veto ettiler.

 

Amerikalıların müdahale etmesini istediğimiz ve reddettiğimiz bir kurgudur. Amerikalılar her zaman Suriye'ye müdahale ediyorlardı. Çevredeki güçlere, müdahale etmek için baskı yaptılar. Suriye'nin güney ve kuzey bölgelerinde birçok devrimci grubu bozdular.

 

Fakat amaçları taş çatlasa Essad'sız Esadçılık idi; mevcut devlet eksi eşkıya hükümdar. Ve kimyasal katliamdan sonra bunu kesinlikle terk ettiler. Onlar ve Ruslar, klorin ve gerçekten de sarin gazı dahil olmak üzere diğer tüm öldürme araçlarına ruhsat vererek, rejim ile kimyasal bir anlaşmaya vardılar.  Ve Trump, açık bir şekilde, yıkılmış Suriye'nin itaatkar bir hükümdarı olarak Rusların Beşar'ı tercih ettikleri tam bilgisi ile birlikte, Suriye'de Rus sömürgeci gücüyle anlaşmaya hevesleniyor.

 

Rusya'ya gelince, rejimi rejimimizden farklı değildir. Rusya, öncelikle Ukrayna'yı ve ardından Suriye'yi uluslararası bir güç olarak konumunu yeniden teyit etmek için kullandı. 49 yıldır Suriye'de kalması için sadece klasik bir sömürge anlaşması imzalayan emperyal bir güçtür. Rusya'nın rolü rejimi kurtarmak için çok önemli idi. Ülkedeki Halep ve diğer birçok bölgede çok acımasız saldırılar başlattı. İddialarının aksine, Daesh ile savaşmadılar, bunun yerine rejimle savaşanlara savaş açtılar. Hastaneleri, pazarları ve okulları bombaladılar.

 

Türkiye'nin sicili karışıktır. Türkiye Kürtler ile takıntılıdır. Bu saplantı yüzünden çok kötü bir rol oynadılar. PKK'ya saldırır umuduyla cihatçılara sınırlarını açtılar. Bu tam bir kıt görüşlülük idi ve karşı-devrimci bir plandı.

Türkiye'nin sicili karışıktır. Türkiye Kürtler ile takıntılıdır. Bu saplantı yüzünden çok kötü bir rol oynadılar. PKK'ya saldırır umuduyla cihatçılara sınırlarını açtılar. Bu tam bir kıt görüşlülük idi ve karşı-devrimci bir plandı. PKK ile yaşadıklarını, ki böylece, Suriye'ye aktardılar.
 
Aynı zamanda Türkiye, 3 milyon Suriyeli mülteci barındırıyor ve koşulları Ürdün ya da Lübnan'daki koşullardan çok daha iyi. Kendimde oradaydım ve Suriyeliler bir kuruş ödemeden sağlık hizmetlerine erişebilirler ve birçoğu okula gidiyor. Ancak Türkiye'de (ve Avrupa'da) mülteci olarak yaşamanın hala çok zor olduğu söylenmelidir. Ve şimdi Türkler eskisinden daha zayıflar ve Ruslarla işbirliği yapıyorlar. Bu zaten birçok Suriyeli arasında öfkeye sebep oluyor.
 
İran başka bir bölgesel emperyal güç. Tahran'dan Bağdat'a, Şam'a ve Beyrut'a kadar uzanan Orta Doğu'da kendi bölgesel imparatorluğunu inşa etmeye çalışıyor. Ve batı güçleri ve özellikle Amerikalılarla pazarlık ediyorlar. Obama'nın İran'la yaptığı nükleer anlaşmasını kesmesinden sonra, Amerikalılar fiilen Suriye'de İran'a tam serbestlik tanıdı.
 
Suriye'nin Ortadoğu'da; yani dünyanın en uluslararasılaştırılmış bölgesi. Bu nedenle, herhangi bir ülkenin iç dinamiklerini bölgenin geri kalanından ve aslında dünya emperyalizminin bütün yapısından ayıramazsınız. Dış güçler dahilidir. Dış güçler dahili. Amerikalılar bizim için Suriye'de, Irak, Mısır, Lübnan ve tabii ki Filistin için bir dış güç değildir. Ve aynı zamanda Suriyeliler şimdi dünyanın her yerine dağılmış durumda. Bu yüzden bütün dünya Suriye'de ve biz dünya çapında varız. Biz bir dünyayız ve dünya bir Suriye. 
 
Hatta rejimin kendisinin iç haline bakarak Suriye'deki durumu analiz etmek doğru yaklaşım olmaz. Rejim, Ruslar, İranlılar, Hizbullah ve diğer birçok Şii cihat milisleri ile büyük bir ittifak içinde bulunan bir aktördür.  Ve bu ittifakın mezhepsel dinamiği Shia ve Allavi bağlayıcıdır. Ve elbette diğer tarafta özellikle Suudi Arabistan tarafından beslenen ve yönlendirilen Sünni mezhepçiliğimiz var. Her ikisi de, bölgesel güç için İran ve Suudi Arabistan arasındaki bölgesel rekabetin bir parçasıdır.
 
Üç aktörün neticesi korkunç bir durumdayız - ülkeyi yöneten eşkıya rejim, Sünni ve Şii İslamcılar ve bölgesel ve emperyalist güçler. Dolayısıyla Suriye'de birçok paralel savaşımız var. Bu sadece bir savaş değil. 2013'ten beri birçok savaşımız var. Amerikalıların kendi savaşları var. İranlılar, Ruslar ve Türklerin kendi savaşları var.
 
Anti-emperyalist farzedilen solun birçoğu Suriye devrimiyle dayanışmayı genişletmekte başarısız oldular ve hatta Esad'ın diktatörlüğünü ve İran gibi bölgesel güçlerin ve Rusya gibi imparatorlukların müdahalesini destekleyecek kadar ileri gittiler.  Aynı zamanda sol kesimler Suriye Devrimi'nin ilkeli savunucuları oldular. Solun büyük bölümlerinin uluslararası dayanışma ilkesine ayak uyduramamasını nasıl açıklıyorsunuz?

 

Bu benim en büyük hayal kırıklıklarımdan biridir.  Her zaman Batılı solcuların Marksistleri feyiz aldıklarını düşünürdüm. Pasaportları, iyi kitaplara ve dergilere erişimleri var, çoğu iyi üniversitelere gitmiş ve dünyayı bizden çok daha iyi bilirler. Ya da en azından ben böyle düşünürdüm. New York, Londra, Paris ve Berlin'de oldukları için küresel düşünmelerini bekledim. 

 

Bu yüzden devrime ihanetleri bana bir şok gibi geldi. Onların doğal müttefikleri olacağımızı düşündüm. Sonuçta, cunta rejimine karşı savaşan, demokrasiyi ve eşitliği savunan, halkımız ve geleceği için savaşan bizdik. Sosyalizm ve toplumsal değişimin tarafını tutan bizlerdik.

 

Fakat korkarım ki, uluslararası sol çok fazla rejim ile aynı eksene geldi. Sanırım bunu kısmen yaptılar çünkü eski günlerde sıkıştılar. Rejimin Sovyetler Birliği'ne ABD'den daha müttefik olduğunu hatırladılar. Dolayısıyla daha sonra hatalı bir şekilde bu rejimin emperyalizme karşı olduğunu düşündüler ve bu rejim bu yüzden müttefikleri ve biz, devrimciler de düşmanları olduk.

 

Gerçekte, Suriye ve Suriye halkı hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Suriye rejimi Ortadoğu'nun ana direklerinden biridir. Bu bir coğrafi bölge değildir; halkı için politik hakları ve vatandaşlığı reddetmeye ve devletlerin(İsrail dışında) gerçek bağımsızlığını inkar etmeye dayanan bir politik sistemdir. Devletler sadece, kendi uyruklarına karşı savaşır. Bu arada, bu egemenlik eksikliği fetheden emperyalistlerin yükselişinin arkasındaki başlıca nedenlerden biridir. Onlar bizim yedek imparatorumuz.

 

Bence Batı'daki solcular insan acılarından soyutlanmış durumdalar. Bilmiyorlar ve bilmeye meraklı değiller. Artık, neler olduğunu analiz etmeyen geçmişi hatırlamaya dayanan bilgilerinden memnunlar.

 

Kendi yöntemlerinde, gerçekliğe karşı gözlerini kör eden emperyalist dünya görüşleri var. Mücadelemizi emperyalizme karşı kendi büyük mücadelelerine ilhak ediyorlar. Ve bize, alttaki oyunculara, rejim değişikliğinin hayali projesindeki salt kuklalar gibi davranıyorlar. Daha da kötüsü, tersi, "cihatçılığımız var çünkü devrim ezildi," doğru iken, devrime Sunni cihatçılığın bir ürünü olarak yol vererek, rejimin ve Amerikan emperyalizminin dünya görüşünü bizzat benimsiyorlar. Tüm bunlar, uluslararası soldaki derin krizin bir işaretidir.

 

"Hastalıklı Belirtiler" adlı kitabında Gilbert Achcar, orijinal solun Arap Baharının başında belki de çok iyimser olduğunu ve şimdi çok kötümser olduğunu savunuyor. Bunun yerine, politik ekonomi ve bölgenin devlet oluşumundan kaynaklanan müzmin bir devrimci krizin başında olduğumuzu savunuyor. Durum böyle ise Suriye'de ve bölgedeki dersler nelerdir? Solun geleceğe hazırlanması için hangi değişiklikler gereklidir?

 

İlk önce entelektüel bir husus. Kendimizi Suriye'nin iç dinamiklerini analiz etmekle sınırlayamayız. Suriye'yi Filistin, Türkiye, Lübnan, Ürdün ve bölgedeki diğer ülkelerden ayıramayız. Uluslararası düşünmeliyiz. 

 

İkincisi ve en önemlisi, bölge ve dünya çapında dayanışma ağları kurmalıyız. Süryaniler, bu süreçte önemli bir rol oynayabilir ve oynamalıdır; çünkü şimdi her yerdeler. 

 

Bu, geleceğe hazırlanmak için çok gereklidir. Peygamberlik yapmaya meraklı olmadığım halde, şu andan itibaren bir nesil içinde bölgede daha büyük devrimler ve ayaklanmaların olacağını düşünüyorum. Niye? Devletler, vatandaşlarından temel hakları mahrum ettiği ve ekonomileri temel ihtiyaçlarını karşılamadan onlara engel oluşturduğu için.

 

Belki de bu mücadelenin gelecekteki merkezi Körfez ve özellikle Suudi Arabistan olacaktır. Arap dünyasındaki tepkinin kökeni. Değişiklik çok hayati vaziyette. Umarım  batı solcularının yeni nesli bir rol oynayacaktır. Suudi monarşiden nefret ettiklerini biliyorum. Nefretlerini, Esad gibi kravatlı faşistleri savunmak için değil de Ortadoğu'daki devrimci değişim projesine yardım etmek için harcarlarsa iyi olacaktır.

 

Sonuçta, bir Sol olarak yeni bir projenin inşasına, yeni bir ütopyaya odaklanmamız gerektiğine inanıyorum. Yirminci yüzyıl komünizmin başarısızlığı yüzünden şu anda küresel bir projemiz yok. Birçokları ütopya fikrini eleştirdi. Bu, bana göre kıt görüşlülük ve dar kafalılıktır.

 

Bir amaç, gelecekte hayal edebileceğimiz ve savaşabileceğimiz bir toplum anlayışına ihtiyacımız var. Daha fazla eşitlik, daha fazla kardeşlik, daha fazla özgürlük ve  gezegene, denizlerine, sularına, bitkilerine ve hayvanlara daha fazla saygı olan bir dünya. Düşünme yöntemlerimizde büyük bir değişikliğe ihtiyacımız var ve umarım bu yöntemlerle düşünmeye başlarız. Eğer kendimizi yeni bir küresel projeye adamazsak, sadece distopilerimiz olacak, Esad'ın Suriye'si ve DAEŞ.

 

 

*www.isreview.org sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde