Özgürlük

Tekel Dosyası

TEKEL DOSYASI

Son Kale: TEKEL

Neredeyse işçi sınıfı, direniş, gibi kelimelerin lugatlardan silinmeye yüz tuttuğu bir dönemde Kamu İktisadi Teşekküllerinin son kalelerinden biri olan TEKEL'in “son kale”metaforuna uygun olarak tarih sahnesinden destansı çekilişine tanık olduk. Direniş henüz sonuçlanmamış olsa da gündemimizde yer ediş şekli, boyutu ve deneyim hanemize kattıklarıyla kayde değer bir önem içeriyor.

Tekel Direnişi, işçi sınıfının gücünü, sınıfın birleştiriciliğini, toplumsal muhalefetin gelmiş olduğu seviyeyi göstermek açısından önemli anektodlar içermesinin yanı sıra, 30 küsür yıllık özelleştirme politikalarının sonuçlarını göstermesi açısından da önemli bir noktaya temas etmektedir.

Bu bağlamda; böylesi bir tarihsel kesitte, Tekel'i ve Tekel işçilerini özel kılan sebepleri ve Tekel direnişinin seyrini incelerken bir yandan da süreci hazırlayan özelleştirme politikalarına kısa bir göz atmak da kaçınılmazlaşıyor.

***

Kamu iktisadı teşekkülleri ile kamu hizmetlerinin özel sermayeye peşkeş çekilmesinin tarihi 1930'lara kadar uzanıyor. Fakat 1970'lerde ortaya çıkan “yapısal kriz”nedeniyle kitlesel bir çöküşü önlemesi amacıyla ”alternatifler”ve uyarı sistemlerinin yaratılması için “özelleştirme”bir “model”olarak dünya halklarına yönelik en kapsamlı ekonomik ve ideolojik saldırılardan biri olarak uygulamaya konuldu. İşte Tekel İşçisinin direnişiyle sonuçlanan “Tekel'in özelleştirilmesi”hikayesi de tam burada başladı.

Özelleştirme Nedir?

Özelleştirme “devlet ile özel arasında yer alan karmaşık ve girift bir yapılaşma da olsa, aralarındaki farkı ortaya koyan çizginin devlet aleyhine oynatılması yönündeki tüm politikaları içermektedir. özelleştirme en geniş boyutuyla devletin dolaysız ekonomik girişimciliğini olduğu kadar tüm hizmet üretim ve birimlerini de kapsayan şekilde kamu mülkiyetinin ve/veya yönetiminin kısmen veya tamamen özel sermayeye devredilmesidir”

özelleştirme, kamu işletmelerinin özel sermayeye devredilmesi yanında kamu işçileri tarfından yerine getirilen kamu hizmetlerinin de özel sektör tarafından yerine getirilmesine kadar çok geniş bir anlam içermektedir. örneğin, bir Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT)'in yabancı bir firmaya  devredilmesi, diğer taraftan önceleri kamu kuruluşlarınca yerine getirilen, temizlik işlerinin taşeronlara devredilmesi, özelleştirme kapsamı içindedir. Ayrıca “gayri millileştirme”* ise özelleştirme kavramının içinde yer alan bir alt biçimdir.

Bir KİT'in tamamı değil de bir kısmının özel kesime devredilmesi durumunda, gene özelleştirme yapılmış olunur. çünkü; devir oranının küçük yada büyük olması özelleştirme eyleminin olmadığı anlamına gelmez ve esasen Tekel'in özelleştirilmeside tam olarak böyle başlamıştır.

Türkiye'de özelleştirmelerin Tarihine Kısa Bir Bakış **

Türkiye'de özelleştirme 1930'larda KİT'lerin yaygınlaştırılmaya başlanması ile birlikte “devlet eliyle özel sermaye oluşturmak”biçiminde ortaya çıktı. Bu metod uyarınca başlangıçta devlet eliyle kurulan işletmelerin zamanla özel sektöre devredilecekti. Nitekim 1933'te kurulan Sümerbank'ın özel sermayeye katılacağı ilgili yasanın 2. maddesinde yer almış olmasına rağmen özel sermaye birikiminin yetersizliği nedeniyle o yıllarda özelleştirme gerçekleştirilemedi. 1940'lar boyunca ise yine kara borsa ve rantiye sermaye, sanayiye yönelecek birikime sahip değildi. 1950'lerde Demokrat Parti, özelleştirmeyi programına almış olmasına karşın KİT'ler özelleştirilemediği gibi aksine KİT'lere yenileri eklenmişti.

1964 yılında yürürlüğe giren 440 sayılı yasanın 1. maddesine göre İktisadi Devlet Teşekkülleri'ni (İDT) “Yeniden Düzenleme Komisyonu”kuruldu. Görevleri içinde İDT'nin iştiraklerini inceleyerek ve bunların tasfiyesi yada özel sektöre devri için öneriler sunacak olan komisyon, özelleştirmeye ilişkin bazı sonuçlar ortaya koysa da bunlar kağıt üzerinde kaldı. 1967'de yükselen halk muhalefeti, özelleştirmeye karşı yaygın bir tepki oluşturdu. Bu yıllarda, özelleştirmelerin son tahlilde “yabancılaştırma”olduğu bilinciyle gösterilen muhalefet özelleştirme savunucularının vatan hainliği damgasını yemelerini sağlamıştır.

24 Ocak 1980 “Ekonomik İstikrar Tedbirleri”ile başlatılan yeni ekonomik politikalar çerçevesinde KİT'lerin serbest piyasa ekonomisi kurallarına göre işletileceği KİT reformu yapılarak karsız KİT'lerin tasfiye edileceği, ürettiği mallardan sübvansiyonun azaltılacağı ve kamu harcamalarının kısıtlanacağı öngörülmekteydi. İşte tam bu noktada özelleştirmeler açısından günümüze kadar uzanan süreç başka bir ivme kazanmış oldu.

Ancak ideolojik ve politik çerçevesini neo-liberalizm'in çizdiği özelleştirme, tüm halk kesimleri susturulmadan yapılamazdı. Nitekim 12 Eylül 1980'de askeri faşist darbe sendikaları (Türk-İş hariç), derneklerin çoğunu, siyasi partileri kapatarak toplumun hemen hemen tamamını asker postalları altında çiğneyerek bu susturma operasyonunu da başlatmış oldu. 12 Eylül askeri faşist darbesinin Bülent Ulusu Hükümeti tarafından Danışma Meclisindeki Bütçe Mali Plan Komisyonu'na hazırlattırılan rapor, KİT'lerin özelleştirilmesine olanak sunan, şirketleşme ve holdingleşmeler biçiminde örgütlendirilmelerini öngörüyordu.

Kasım 1983 seçimleri 24 Ocak Kararlarıyla başlayan sürecin katmerlendiği bir dönemi başlatıyordu. Seçimler sonucunda kurulan özal Hükümeti, özelleştirme politikasını açıkladı. özal, bırakalım KİT'leri, köprü, baraj ve yolları dahi özelleştireceğini televizyondan açıkça dile getiriyordu. Nitekim köprü ve baraj gelir ortaklığı senetlerinin satışıyla Türkiye'de özelleştirme süreci başlatıldı.

özelleştirmenin ilk adımı olan bu hazırlık İDT ve KİK olan KİT'lerin hisse senedi yoluyla satılabilmesi yada işletme haklarının devredilmesine yasal dayanak olan “Tasarrufların Teşviki ve Kamu Yatırımlarının Hızlandırılması Hakkında”ki 17.03.1984 tarih ve 2983 sayılı yasa yürürlüğe konularak bir üst aşamaya yükseltildi. Yasa, KİT'lerin hisse senedi yoluyla satılması veya işletme hakkının devredilmesine ilişkin çalışmaları yapmak üzere Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi (TKKOİ) kurulmasını öngördü. TKKOİ'nin temel işlevi KİT'lere ilişkin gelir ortaklığı ve hissi senetleri çıkarmak KİT'leri özelleştirmeye hazırlamak ve özelleştirmeyi gerçekleştirmekti.

Peşpeşe çıkartılan yasa ve düzenlemelerle özelleştirme yöntemlerinden biri olan Gelir Ortaklığı Senedi ile gerçek ve tüzel kişilerin kamuya ait köprü, baraj, elektrik santrali, karayolu vb. altyapı tesislerinin gelirlerine ortak olunması için senetler çıkarıldı. Bu yöntem hem daha kolay gerçekleşebiliyordu hem de iç borçlanmanın bir biçimi oluyordu. Böylece özal iktidarı hedeflerini gerçekleştiriyordu. Ayrıca belirtmek gerekir ki gelir ortaklığı senedi uygulaması özelleştirme uygulanmasında, propaganda malzemesi olarak kullanılan bir yöntem olurken, pay senetleri satışı içinde bir ön hazırlık aşaması durumundaydı. Yani gelir ortaklığı senetleri özelleştirme işlevinin yanı sıra devlet tahvilleri gibi devletin borçlanmasına yönelik bir başka işlevi de gerçekleştirmiş oluyordu. Böylece iktidar bir taşla iki kuş vuruyordu.

Bu süreçte çıkartılan yasalar uyarınca bir başka özelleştirme yöntemi ise İşletme Devir Hakkı'dır. Bu yöntemle KİT'lerin mülkiyeti değil işletmeleri ürünlerinin pazarlanması, dağıtımı gerçek ve tüzel kişilere belirli bir bedel karşılığında devredilecektir. üçüncü bir yöntem ise, KİT'ler ve bağlı tesislerin mülkiyetine ortak olunacak hisse senetleri satışıdır. Bu yöntem özelleştirmenin tartışmasız tam olarak gerçekleştirilmesini getirmektedir.

Doğrudan özelleştirmeyi gerçekleştirmeye yönelik atılan önemli adımlarından biri de 31 Haziran 1986 tarihli ve 3291 ve 2983 sayılı yasaların bazı maddelerinin yürürlükten kaldırılması ile atılmıştır. KİT'lerin özelleştirmesini düzenlenen yasa ile TC Merkez Bankası Yasası'nda, Bankalar Yasası'nda, Tasarrufların Teşvik ve Kamu Yatırımlarının Hızlandırılması Hakkındaki yasada, Toplu Konut Yasası'nda ve Sermaye Piyasası Yasası'nda çeşitli değişiklikler yapılmıştır. Ayrıca Tütün Tekeli Yasası'nın bazı maddeleri yürürlükten kaldırılarak özelleştirme yolundaki yasal engeller bir bir temizlenmeye başlanmıştır.

80 sonrası yapılan düzenlemelerin asıl kaynağını görmek açısından Morgan Guaranty Trust Conpany of New York'un raporu dikkate şayandır. özelleştirme ilgi yapılan düzenlemeler Türkiye'de özelleştirme politikalarını belirlemek için görevlendirilen Morgan Guaranty Trust Conpany of New York'un verdiği raporun hemen ardından yürürlüğe konulmaya başlanmıştır. üstelik, Morgan Guaranty'nin önerdiği yasal düzenlemeler, bir dönem “gece yarısı yasaları”olarak adlandırılan yöntemle halktan gizli olarak çıkartılmıştır.

***

Türkiye'de özelleştirmeye ilişkin hazırlık çalışmaları tüm bu zaman zarfında Dünya Bankası'nın doğrudan desteği ve finansmanı ile “Morgan Guaranty Trust Company of New York”tarafından yürütüldü. Morgan Guaranty ile Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)'nin özelleştirme ana planı hazırlamaya dönük anlaşması 05.08.1985 tarihinde imzalandı. Bu anlaşma sonucu Morgan Guaranty, ana plan çalışmalarının Türkiye Sınai ve Kalkınma Bankası, Sınai Yatırım ve Kredi Bankası, Yatırım ve Finansman AŞ ve Price Waterhouse/MUHAS ile birlikte yapmıştır.

Morgan Guaranty ve diğer kuruluşların katılımı ile iki ana plan Nisan 1986'da, “özelleştirme Ana Planı”Mayıs 1986'da hükümete sunuldu. Ana plan iktidarın karşılaştığı durum ve engellere göre durum ve değişikliklere uğradı. Burada belirtmek gerekir ki özelleştirmeye karşı oluşan tepki köklü olmasa da bu planda bazı değişiklilere yol açtı.

özelleştirmeye resmen başlama tarihi olan 1985 yılında kamuya ait yarım kalmış tesislerden başlanmıştır. 08 06 1984 tarih ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile KİK ve bağlı birimlerin özelleştirmeleri Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon Kurulu'na verilmiştir. Kurul, Ocak 1985'te Sümerbank'a ait yarım kalmış üç işletmenin Türkiye Süt Endüstrisi ve Yem-San ortaklığına ait Bingöl Yem ve Besicilik AŞ'nin özel sektöre devrini kararlaştırmıştır. 1986'da ise Kars Süt ve Mamulleri İşletmesi müessesesinin “işletme hakkı”dokuz yıllığına özel sektöre devredilmiştir. 1985-1988 yılları arasında yarım kalmış tesislerden on birinin mülkiyeti birinin de “işletme hakkı”devredilmiştir.

Ayrıca 1984'te KİT'lere bütçeden transfer ve Merkez Bankası dolaysız kredileri kesildi. Böylece KİT'ler yerli ve yabancı özel finans kurumlarına borçlandırılmaya zorlandı.

Sabit fiyatlarla KİT'lerin faiz giderleri 1982'de 100 olarak kabul edilirse 1984'te 35'e düşerken 1985'te 102,9'a sıçramıştır. Daha sonra bu yükseliş devam ederek 1993'te 573 olmuş, özel sektör ise 200'lerde kalmıştır. Dolayısıyla katma değeri paylaşım oranları açısından yapılan bu hesaplama KİT'lerin nasıl bir borç ve faiz batağına düşürüldüğünü açıkça gösterimektedir.

1987'de “yabancı danışmanlık”ve “muhasebe”kuruluşlarının raporları ile satışa sunulan KİT'lere umulan düzeyde rağbet olmayınca KİT'ler verimsizdir, zarar ediyor denilerek sermayeye peşkeş çekilmeye başlanmıştır. Bazılar ise kapatılmak istenmiştir. öyle ki KİT'i karlı duruma getiren yöneticilerin pek çoğu işlerinden olmuştur.

öte yandan KİT'leri olduğundan daha fazla zarar eden kurumlar olarak göstermek için muhasebe hilelerine başvurulmuştur. Bu muhasebe hileleri dışarıdan ve gene yasaya uygun olmayan bir biçimde dünya bankası tarafından yönlendirilmektedir. Yani devlet ve KİT yöneticileri muhasebenin temel ilkeleri ve mevzuata aykırı olarak muhasebe hilesi yapmışlardır.

KİT'ler önce Türk Ticaret Kanunu kapsamına alınarak, yönetim ve denetim bakımından Anonim Ortaklık statüsüne kavuşturulmuştur. 24 Ocak kararları ile başlatılan bu uygulama bu çerçevede hükümetin KİT mal ve hizmetlerinin fiyatlarını belirleme yetkisi ellerinden alınmıştır. İç ve dış kredi sağlamada özel ortaklarla aynı konuma getirilmiştir.

Daha sonrada Türkiye'de özelleştirme Morgan Guaranty'nin 1985 sonunda hazırladığı ve hükümete sunduğu özelleştirme Ana Planı çerçevesinde yürütülmüş ve muhasebe hileleri de tam bu noktada başlamıştır.

özal hükümetine hızlı özelleştirme talimatları yağdıran Dünya Bankası, “ancak bunların değerlendirme ve satışa esas olan hesaplarını Türkiye'de yapacak muhasebeci standardı yoktur. Bu nedenle değerlendirme dış muhasebe firmalarına yaptırılmalıdır”diyerek özelleştirmelerin yabancıların liderliğinde yapılmasını açıkça önermiştir. Bu arada ülkemizde “özelleştirme çalışmaların yürüten danışman yada muhasebeci firmaların özelleştirme üzerine yaptıkları çalışmalarının bir kısım masrafları Dünya Bankasınca finanse edilmektedir.”Diğer taraftan Dünya Bankası'nın bu önerisine özal hükümetince ülkenin on milyonlarca dolarını “yabancılara izin vermesi nedeniyle”sus payı olarak yerli firmalara bol keseden dağıtılmıştır.

“KİT zararlarının olduğundan daha yüksek gösterme”maksadıyla icat edilen söz konusu değerlendirme ile hükümet ve sermaye halka yanlış bilgiler empoze etmeye başlamıştır.

KİT'lerin verimsiz oluduğu söylemleri bilimsel değildir. öyle ki; (özelleştirme Yüksek Kurulu) öYK “verimsiz”olduğu iddiasıyla SEKA Akdeniz müessesini de özelleştirmek istemiştir. Ancak, verimsiz olduğu belirtilen işletmenin “İSO 9000”belgeli olduğu ortaya çıkmıştır. Ne acıdır ki Türkiye'de kâğıt sanayiinde yatarım ve planlamalar yapan kamu kuruluşu olan SEKA 1998 yılında özelleştirme kapsamına alınıp anonim şirkete dönüştürülmüş sonrasında da 2005 yılında kapatılmıştır.

1982 yılında sağlanan verimlilik yüzde olarak; kamu sektöründe özele göre 1993 itibarıyla 243,9'a karşı 261,4 gibi bir üstünlük göstermektedir. Aynı endeksle 1998'de 231'5'e karşı 404,8 ile kamu iki kata yakın daha yüksektir.

Ayrıca KİT'ler “açık vererek hazineye yük oluyor”suçlamasını tespit etmek için hazinenin KİT'lere yaptığı ödemeler ile KİT'in hazineye yaptığı katkının karşılaştırılması gerekmektedir. Buna göre 1971-1987 yılları arasındaki verilere göre KİT'lerin Hazineye katkısı, Hazine'nin KİT'lere katkısından tam 6.6 kat fazla olduğu kanıtlanmıştır. Dolayısıyla “KİT'ler açık vererek Hazine'ye yük oluyor şeklindeki açıklamalar maksatlı ve KİT'leri peşkeş çekmeye niyetli bir kafa yapısının ürünüdür.

Ayrıca özelleştirme çalışmalarının danışmanlarla birlikte yürütülmesini belirten Ana Plan'a göre “piyasanın içinde bulunmaksızın ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar devlet memurlarıyla bu görevleri tatminkar bir şekilde yerine getirmek imkansızdır”deniliyor. Devlet memurların bu “işin”dışında tutmanın tek mantığı ise halktan gerçeklerin gizlenmesidir.

çünkü uluslararası sermaye kendine yeni alanlar açarken aynı zamanda özelleştirme politikasında belirgin olarak ortaya çıkan sonuç şu ki, “yabancıların”özelleştirme çalışmalarına katılımı ve denetimi sağlamaları istenmektedir. “Yabancı danışmanlık kuruluşu KİT'in “satış değerini”belirleyecek en uygun sermaye yapısını saptayacak, olası alıcıların listesini saptayacak , farklı alıcıların tekliflerinin değerlendirilmesini yapacak ve çok daha önemlisi alıcılarla satış görüşmelerini yürütecektir.

Kısacası, yapılan özelleştirmelerin uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda nasıl birer yağma ve talan hareketine dönüştürüldüğü açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Yabancı sermayenin özelleştirme ihalelerine daha rahat ve daha güvenlikli girmesi için bir dizi yasal düzenlemelere de gidilmiştir. Bunların içinde en öneli düzenleme Türkiye'nin “Uluslararası Tahkim Kurulu”'nu kendi içi hukukunun üstünde kabul etmesidir. Morgan Guaranty'in hazırladığı “Ana Plan”da “yerli”sermayeye ilişkin özelleştirme açısından açık ifadeler kullanmamaktadır. Ancak “Türkiye'de en iyi özelleştirme yabancılara satıştır”diyen Ana Plan'da “Yurtdışından sermaye, yönetim tekniği ve teknoloji akışı teşvik”edildiği taktirde “dünya çapında”rekabete girebilecek teknolojiye sahiplik ve/veya yönetim ile Türk mal ve hizmetlerine dış pazarların açılabileceği hallerde iyi sonuçlar doğuracağı belirtilmektedir.

“Yabancı yatırımlar sayesinde ekonomik politik bağları güçlendirmek”gerektiği vurgulandıktan sonra, “bu ilerde ticaret hacminin genişlemesine yol açacak ve AB, Ortadoğu ve diğer ülkelerde olan ekonomik/politik bağları güçlendirecektir”deniyor. Ancak ilerleyen tarihlerde görülecektir ki belirtilen bu noktalar tamamen uluslararası sermaye lehine olacaktır.

En iyi özelleştirmenin yabancılara satış olduğunu vurgulayan Ana Plan'da bunun sebepleri açık bir dille şöyle açıklanıyor.

“Yabancı sermaye özellikle Türkiye gibi sermayenin yetersiz kaldığı ülkelerde gelişme açısından can alıcı önemdedir. Kamu teşebbüslerinin satışı yoluyla, yabancı sermaye bir çok ülkeye gelmiştir. Türkiye'de KİT'lerin özelleştirilmesi; çok fazla ihtiyaç duyulan yabancı yatırımların Türkiye'ye getirilmesi için önemli bir adımdır.”

***

1980 sonrası bir çok KİT, Böl-Parçala-Sat modeline göre sermayeye peşkeş çekilmiştir. özelleştirilmesi düşünülen kurum önce bölünüyor, sonra bölünen her parçaya “şirket”statüsü sağlanarak hisse senetleri aracılığıyla satılıyor. Zamanla da bu hisse senetleri belirli ellerde toplanmaya başlıyor.

örneğin Tekel, bu şekilde sermayeye peşkeş çekilmiştir. Tekel'in sigara, yaprak, alkollü içkiler, pazarlama ve dağıtım gibi ayrı yarı bölümleri birbirinden ayrılarak her bölümün “Anonim Şirket”statüsüne sokulmasının nedeni budur.

“Tekel'in günlük cirosu Böl-Parçala-Sat modeline göre parçalanmadan önce 6,5 trilyon olarak belirtilmektedir. Karı göz kamaştıran bu kuruluşu 1999 yılı sonunda 1,5 katrilyon lira ciro yapmış ve devletin kasasına 100 trilyon lira kar girmiştir.”

Toplumun büyük kesiminde özelleştirmelere karşı sempati yaratmak adına bilinç saptırmaya dönük propagandif faaliyetler buraya kadar anlatılan sürecin önemli bir kısmını oluşturuyordu elbette. Kitle iletişim araçları, basit muhasebe hileleri vb. Yöntemlerle sürdürülen bu ideolojik bombardımanın bir ayağını da KİT'lerin sendikalara satılması için değişik yol ve yöntemler oluşturuyordu. Bu minvalde önceleri özelleştirmelere karşı olduğunu söyleyen bazı sendikalar Karabük Demir-çelik ve Et-Balık Kurumu ve benzerlerine sembolik talip oldular.

“İşçi sayısı 5850 olan, Kardemir'in yüzde 35'i işçilere kalanın yüzde 30'u Karabük Sanayi ve Ticaret Odalarına, yüzde 10'u Esnaf Odalarına ve kalan yüzde 25'inin ise halka satılması kararı alınırken 4 bin işçinin çalıştığı Et-Balık Kurumu ise önceleri tamamen Hak-İş'e satıldı ancak sonradan bu satıştan vazgeçildi.”

KİT'leri satın alma sevdasına giren sendikaların yönetimleri işçi sınıfı düşmanlığını bir kez daha sergilemiş oldular. çünkü bu şekilde sermayenin eline birden fazla koz verilmiştir. Bunlardan birincisi; sendikaların işçi sınıfı örgütü olma kimliklerini yitirme tehlikesi, ikincisi; sendikalara yönelik var olan güven bunalımının daha da derinleşmesine katkıda bulunurken, üçüncü; olarak da bu tehlikeli girişimler kapitalizmin ve özellikle de özelleştirme propagandası için bulunmaz bir fırsat yaratılmıştır.

Bu girişimlerle hem özelleştirmelere katkı sunuluyor. Hem diğer sendikaların karşı duruşlarının önü tıkanmak isteniyordu, hem de sendikalar üyeleri ve halk nezrinde güven yitimine uğratılıyordu.

***

KİT'lerin özelleştirilmesi ile ilgili temel argüman KİT'lerin zarar eden, 80'ler ve 90'lar boyunca söyleniş şekliyle devletin sırtında bir “kambur”olduğu idi. Ancak KİT'ler uzun yıllar boyunca Türkiye ekonomisinin bel kemiğini oluşturdu. Ta ki bilinçli ve sistematik biçimde zarar ettirilmeye başlanıncaya kadar.

özelleştirmeler bir ihtiyaç neticesinde değil, “ideolojik”bir “tercih”olarak ülke gündemine girdi. özelleştirme kavramının halkın lugatına girip, KİT'lerin talan edilmesine kadar geçen süreç tamamen neo-liberalizm'in çizdiği bir yörüngede seyretti ve bizzat emperyalizmin kurum, kuruluş ve ülkedeki yerli işbirlikçileri eliyle gerçekleştirildi. Gelinen noktada arkasında, üzerinden çekirge sürüsü geçmiş bir tarlanın harap manzarasını bıraktı. Bu bağlamda, tam da R. Tayyip Erdoğanın belirttiği gibi mesele tamammen ideolojikti ve bu ideolojik saldırının türevi olan Tekel Direnişi de kaçınılmaz olarak ideolojiktir.

Tekelin özelleştirilmesi

Tekel karlılığı ve baş döndüren üretim hacmi nedeniyle kurulduğu yıllardan bu yana (1862 yılında İnhisar adı ile kurulmuştur) uluslar arası sermayenin hedefinde olmuştur. Osmanlı döneminde Duyun-u Umumiye eliyle Osmanlının borçlarını ödemek adına emperyalizme peşkeş çekilirken bu gün ise uygulanan neo liberal politikaların sonucu olarak Tekel parçalanmış, parçalanmadan arda kalan bölümler satılmış ya da tasfiye edilmiştir. Ardında 150 yılı bulan bir tarih bırakmış olan Tekel yok edilmiştir.

Tekel ve muadili işletmelerin özelleştirilmesi ülkemizdeki özelleştirme süreçlerinin son ve en önemli halkasıdır. Bu anlamda Tekelin özelleştirilmesi esnasında geçen sürece kısaca bir bakmakta yarar var.

Tekel, 2001 yılında özelleştirme Yüksek Kurulu'nun (öYK) 2001/06 sayılı kararıyla özelleştirme kapsam ve programına alındı. öYK'nun 05.02.2002 tarih ve 2002/06 sayılı Kararı ile özelleştirme stratejisi yeniden belirlendi. Tekel'in alkollü içkiler ve sigara bölümleri 05.06.2003 tarihinde anonim şirkete dönüştürüldü ve  ihale edileceği ilan edildi.

Tekel'in bağlı ortaklığı Alkollü İçkiler San. ve Tic. AŞ 23.12.2003 tarih ve 25325 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 2003/85 sayılı öYK Kararıyla Nurol-Limak-özaltın-Tütsab Ortak Girişim Grubu üyelerinin ihale şartnamesi çerçevesinde kuracağı anonim şirkete 292 milyon dolar bedelle satıldı. Bu kapsamda kurulan MEY AŞ'ye hisse devir işlemleri de 24.02.2004 tarihinde gerçekleştirildi. Devir işleminin üzerinden sadece 2 yıl kadar sonra MEY AŞ bu kez bir Amerikan yatırım şirketi olan Texas Pasific firmasına %90 hissesini 810 milyon dolar bedelle sattı.

Tekel'in alkollü içkiler bölümünün özelleştirilmesi sonucunda MEY AŞ'ye 17 fabrika devredildi. 2009 yılına geldiğimizde ise bu fabrikalardan sadece 9 adeti çalışmaktadır.

İhale öncesinde alkollü içkiler bölümünde 3.631 işçi çalışmaktaydı. Hisse devri sırasında MEY AŞ bünyesine 1.700 işçi geçti. 2009 yılında MEY AŞ bünyesinde çalışan işçi sayısı 323'e kadar geriledi.

öYK'nun 2001/06 sayılı Kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınan Tekel'in sigara bölümünün özelleştirilmesi için de 07.06.2003 tarihinde ihale gerçekleştirildi. Hisselerinin %65'i Japon devletine ait olan Japan Tobacco International (JTI) tarafından verilen 1 milyar 150 milyon dolarlık teklif yetersiz bulunarak ihale 11.11.2003 tarihinde iptal edildi. 2005 yılında yapılan ikinci ihalede ise hiçbir firma teklif vermedi.

AKP hükümeti Tekel'in sigara üretim biriminin özelleştirilmesi sürecini 26 Ekim 2007 tarihinde üçüncü kez başlattı. Tekel'in sigara bölümüyle ilgili olarak 22.02.2008 tarihinde gerçekleştirilen ihalede en yüksek teklifi veren British American Tobacco (BAT) firmasına 1 milyar 720 milyon dolara satıldı.

Tekel'in özelleştirme kapsamına alındığı 2001 yılında 477.829*** tütün üreticisi varken, Tütün Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 2002 yılında üretici sayısı 402.899'a geriledi. Sözleşmeli üretim yapan üretici sayısının 2008 yılında 194.282 kişiye gerilediği Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu verilerinden anlaşılmaktadır. özelleştirme, tütün üreticileri sayısı yanında tütün alımını da olumsuz etkiledi. 2002 yılında 159.521 ton olan tütün alımı 2008 yılında 74.584 tona geriledi.

Tekel'in özelleştirilmesi üretici sayısındaki gerilemenin yanında Tekel'in istihdam yapısını da son derece olumsuz bir şekilde etkiledi. Tekel bünyesinde 2001 yılında 30.124 işçi çalışırken, önce alkollü içkiler ardından da sigara biriminin özelleştirilmesi sonucunda çalışan işçi sayısı 12 bin civarına geriledi.

özelleştirme programına alındığında 110 yaprak tütün işyeri, 6 sigara fabrikası, 19 alkollü içki üretim tesisi, 84 pazarlama müdürlüğü, 10 tuz işletmesi, bir kibrit fabrikası, bir ambalaj fabrikası ve bir sung ipek, viskoz fabrikası olan Tekel, 2009 yılına gelindiğinde 57 yaprak tütün işyeri, 2 tuz işletmesi ve bir ambalaj fabrikası olan işletmeye döndü.

Tekel'in sigara bölümünü alan şirket zaten Tokat ve Ballıca'daki fabrikaları açık tutacağını beyan etmiş ve üretimini bu iki fabrika ile sağlamıştı. Bunlardan yaklaşık 2 bin kişinin çalıştığı Tokat Sigara Fabrikası da kapandı.

Tekel'in özelleştirilmesi parçalanmış bu birimlerin satışından ibaret değil elbette. Tekel ham maddesini tarım üreticisinden elde eden bir kurum olması itibarı ile üretim hacminin düşmesi direkt olarak tarımsal üretimi de etkilemektedir. Veya tam tersi durumda izlenen tarım politikaları tekelin özelleştirilmesinde yaratılan çarpıtılmış bilinci oluşturmakta önemli bir rol oynamış, sanayide üretim veren Tekel bitirilirken tütün üzüm vs. gibi Tekel işletmesinin hammadde kaynağını oluşturan tarımsal üretim de mahfedilmiştir.

Son Kale Tekel

Tekel; Tüpraş gibi, Telekom gibi Türkiyede üretimin ve milli gelirin önemli parçalarını oluşturan işletmelerden olup diğer benzer kurumlarla birlikte özelleştirme süreçlerinin de en önemli halkalarından birini oluşturuyor. Nitekim bu işletmelerin satışları, bu satışlar esnasında uygulanan metodlardan, satış sonunda elde edilen “gelir”lere varana kadar bir çok spekülasyon da vuku bulmuştur. Ayrıca bu işletmeler ciddi gelirler elde eden kuruluşlar olmakla birlikte, çok sayıda işçiye iş sağlayan kurumlar iken satışlarının hemen akabinde işçi çıkarmalar ve yeni alımların durdurulmasıyla çalışan sayısını hızla azaltmıştır. Bu işletmelere dair bir diğer özel durum ise kurum çalışanlarının Türkiyedeki muadili diğer işçilere göre gelir ve refah durumlarının daha iyi olmasıdır ki Tekel işçisini özel kılan ve işsizlik neticesinde ortaya çıkan kayıplarının seviyesini arttıran da bir durumdur.

Elbette; gelir rekortmeni, onbinlerce insana iş sağlayan, ülkede milli gelirin önemli bir kısmını sağlayan ve işletmelerin sendikal ve siyasal örgütlenmeye uygun bir şekilde çok sayıda işçiyi bir arada çalıştırdığı kurumların satışı Ya da tasfiyesi esnasında bir direnişin patlak vermesi olasıydı. Ancak bu durum neden Tüpraşta ya da Telekomda değilde Tekelde bu direnişin patladığına cevap vermez.

Az öncede belirttiğimiz gibi Tekel özelleştirilmesi esnasında bir direnişe sahne olması potansiyelini oldukça yoğun taşıyan bir kurumdu. çalışanlarının sosyal, ekonomik ve kültürel durumu böylesi bir direniş için gerekli şartları hazırlar nitelikte idi. Diğer taraftan yaşanan ekonomik krizin etkileri uç noktalara ulaşmışken binlerce işçiyi -ülkenin en saygın işletmelerinden birini yok ettikten sonra- işsiz bırakmak ta direnişin itici güçlerinden olsa gerek.

çalışanlarının içinde eski siyasi mahkumlar, yetimhanede büyüyen “hayatlarının ilk gerçek sosyal yaşam tecrübesini”çalıştıkları Tekel'de yaşamış ve işletmeyle duygusal bağları olan işçiler kurum içinde azımsanmayacak sayıda idi. öte yandan kadın çalışanların yoğunluğu (Ki direniş esnasında kadın işçilerin yarattığı psikolojik direnç asla azımsanamaz) nedeniyle kurum içinde çocuk bakımı için kreşler mevcuttu. Yani işçilerin çocukları da Tekelde büyüyor orada tanışıyordu.  özelleştirmeler ve başkaca gerekçelerle işçilerin kuruma ait başkaca fabrikalarda bir rotasyona uğraması dolayısıyla kurumum çalışanlarının önemli bir kısmının birbirleriyle ilişki kurma şansı yakalamış olması da tekel işçisinin direnişteki dayanışmasının ve bu kadar uzun süre dayanabilmesinin önemli nedenlerindendir.

Bütün bunlardan öte Tekel Türkiye ekonomisinin taşıyıcı direği olma özelliği taşıyan Uluslar arası sermayenin ağzını sulandıracak oranda karlı ve yapısı gereği tarımsal üretimle ciddi bağları ve etkileyiciliği olan bu nedenle de ülke ekonomisinde belirleyi karaktere sahip nadir işletmleredendi. Bu nedenle özelleştirme politikaları ve bu politikaların yarattığı yıkıma direnişin “son kalesi”idi. Ve tüm muharebelerdeki son direniş hatıındaki çatımanın çetinliğini korkusuzluğunu ve direncini taşıyordu.

Sonuç Yerine

Kapitalizmin krizi gün geçtikçe derinleşiyor. Derinleşen krizin Türkiye siyasetindeki yansımaları da krizin yıkıcılığı kadar sert ve kırılgan bir alana tekabül ediyor. Böylesi kırılgan bir zemin üzerinde Türkiye'nin en büyük işletmelerinden birinin tarih sahnesinden çekilişinin son perdesinde  işçi sınıfının kendi gücünü hissettirmesi devrimci hareket açısından bir sarsıntıyı, bir motivasyonu beraberinde getirdi. Tekel direnişinin ardından peşpeşe -çapı Tekel direnişene ulaşmaktan çok uzakta olsa- birçok işçi direnişi başgösterdi.

Tarih düz bir çizgi şeklinde ilerlemediği gibi herhangi bir tarihsel dönemi de net olarak şu anda başlamıştır diye betimlemek mümkün olmayabilir. Ancak tekel direnişi gibi bir nirengi noktası böylesi belirlemeler için uygun anları oluşturabilir. Yaklaşık 30 yıllık özelleştirme politikalarının gelmiş olduğu nokta sürecin tamamına erdiği bir yerdedir. özelleştirme programları kapsamında gelir getirecek**** işletmelerin tamamı satılmış. özelleştirme politikalarının sosyal ve siyasal sonuçları dolayımsız olarak günlük yaşama aksetmiş vesselam deniz bitmiştir. ülke toplumsal muhalefeti açısından özelleştirme karşıtlığı başarılı bir politik hat etrafında örgütlenememiş ve süreç bu bağlamda yenilgiyle sonuçlanmıştır.

Ancak bir dönemin bitişi diğer taraftan başka bir dönemin başlngıcını da ifade eder. Neo-liberal özelleştirme politikalarının fikri düzeyde yarattığı kafa karışıklığı da özelleştirme politikalarının sonuçları alındıkça yavaş yavaş ortadan kalmaktadır. özelleştirmelerin ekonomiye can vereceği, istihdamı arttıracağı, KİT'lerin devletin sırtında birer kambur olduğu gibi özelleştirme argümanları bir bir çürümüştür. özelleştirmenin tamamen ideolojik gerekçelerle yapıldığı ve mülkiyetin tamamen sermayeye devredilmesi sürecinin kaçınılmaz ayağı olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Tüm bu teşhir olmuşluğa binaen bu gün devrimciler açısından sorun bir muhalefet yaratmak değil var olan muhalefeti örgütlü alanlara kanalize etmektir. Zira 30 küsur yıllık neo-liberal saldırının açmış olduğu yaralar artık dikiş tutmamakta direnişlerin ve hedef gözeten muhalif eylemlerin önünü açmaktadır. Bu anlamda Tekel Direnişi kaybedilen bir savaşın son kalesi olmasının yanında yeni bir sürecin de müjdecisidir.

* Yazı içerisinde verilen rakamsal değerler, ilgili yıllarda Türk Lirası'nın değeri üzerinden verilmiştir. Bu nedenle yeni Türk Lirası ve sonrasında paranın adının başından yeni ibaresi kaldırıldıktan sonra ortaya çıkan değerle karıştırılmamalıdır.

** özelleştirme ile ilgili ilk karşı duruşların başında “vatanın satılması” argümanı ile beslenen ulusalcı bir yaklaşım olsa da milliyetçiliğin sol bir ambalajla kaplanmış halinden öte gitmediği ve özelleştirme politikalarıyla temelden bir problemi olmadığı da ortadadır. Buradan hareketle “gayri millileştirme” meselesine vurgu yapmamız; bu milliyetçi argümandan bağımsız olarak uluslararası sermayenin özelleştirme politikalarının temel aktörü olması ile alakalıdır.

*** Verilen sayı tütün üretimi ile gelir sağlayan tüm çalışanları kapsamaktadır.

****özelleştirme politikalarının sebebi gelir getirecek olması ya da bu gelirlere olan ihtiyaç değildir. Kaldı ki satılan bir çok kamu işletmesi gelirleri itibarı ile satış bedelini 1-2 yıl gibi kısa bir zaman diliminde amorti edebilecek işletmelerdir.

BİR GÜNÜ DEĞİL HER GÜNÜ 1 MAYIS YAPMAYA 1 MAYIS'TA MEYDANLAR…

BİR GÜNÜ DEĞİL HER GÜNÜ 1 MAYIS YAPMAYA 1 MAYIS'TA MEYDANLARA!

BİR GÜNÜ DEĞİL HER GÜNÜ 1 MAYIS YAPMAYA 1 MAYIS'TA MEYDANLARA! İşçi sınıfının uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs yaklaşıyor! Türkiye'de siyasal iktidar ''Afrin'de savaşı kazandık'' diyerek toplumu uyutmaya çalışırken, gerçeğin böyle olmadığı her geçen gün bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Savaşın faturası başta işçiler olmak üzere tüm ezilenlere kesilmektedir. Bir bütün olarak tüm hak ve hukuk arayışları OHAL bahane edilerek yasaklanıyor. Ülke adeta OHAL ve KHK' larla yönetilmesi normalmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Kadın cinayetleri, tecavüz ve çocuk istismarları, her geçen gün artıyor. Vatandaşı, facebook hesaplarına kadar inceleyip, ceza yağdırıyorlar, tutukluyorlar. ''Tüm bunlar neden?'' sadece 2019 seçimlerinde saltanatlarını kurmaya yönelik. Bunlara hayırdemek için 1 Mayıs'ta alanlarda olmalıyız! İçeride  ve dışarıda hükümetin yürüttüğü savaşa hayır demek için 1 Mayıs'tayız! Sömürü ve yağmaya geçit vermemek üzere halkımız ile birlikte şeker fabrikal... Read more

ÜRETEN FAKAT SÖZ VE KARAR HAKKI ELİNDEN ALINAN HALKLARIMIZA,

ÜRETEN FAKAT SÖZ VE KARAR HAKKI ELİNDEN ALINAN HALKLARIMIZA,

Toplumların belirli bir tarihsel gelişim sürecleri ve içerisinde dönüm noktaları vardır.  Bununla bütünlüklü her toplumun da kendi özelliklerine göre şekillenen,için de çeşitli tarihsel aşamaları taşıyan kendine özgü bir gelişim süreci vardır. Bu süreç ve aşamaları uzun veya kısa yaşanmadan diğerine kesintili,sıçrayarak geçilmesi mümkün değildir. Bu gelişimini yönünü belirleyen, sınıflar mücadelesidir. Sürecin belirli bir aşamasından geriye doğru bakıldığında, içerisinde bulunulan noktanın çelişki ve şartları düşüncemizi koşullandırmaktadır. Böylesi bir durumda her sınıf, katman, tabaka v.b.kendi bulunduğu konuma uygun bir geçmişe bakış açısına sahip olabilmektedir. Bu tarihsel gelişim ve süreçlerin doğru değerlendirilmesi ve anlaşılabilmesi, bu gün vereceğimiz mücadelenin nasıl yürütüleceğinin ip uçlarını verecek,gelecek geçmişin devrimci temelleri üzerinde yükselecektir. Mutlaka bu günün görevleri karşısında tam bir tutarsızlık içerisinde olanların geçmişi doğru değerlen... Read more

SAVAŞA HAYIR...

SAVAŞA HAYIR...

  31 Aralık 2017 de İdlib’den kalktığı öne sürülen, 10 adeti Hımeymim, 3 tanesi Tartus’daki Rus askeri üstlerine olmak üzere 13 DRONE ile yapılan saldırıda 7 savaş uçağı hasar görürken 10 asker de yaralandı. Drone saldırısı askeri litaratüre geçti. Geçen yıl Haseke’de NDF ile Asayiş arası çatışmalarda Suriye ABD personelinin stratejik noktalarını vurdu. Kimyasal silah kullanıldığı iddası karşılıklı ithamlarla sürdü. ABD Rakka operasyonunda Suriye savaş uçağını düşürdü. Türkiye Rus savaş uçağını düşürdü. Büyük elçilerini katleti. Suç FETÖ ye kaldı. ABD’nin muhaliflere kontrolsüz MANPAD tarzı modern silahlar dağıtması ve provakasyon tartışmaları, Afrin’in tartışılmasını da gündeme taşıdı. SDG’yi belirleyen CENTCOM Afrin operasyonu öncesi kendilerine bilgi verildiğini belirtti. TEV – DEM eş başkanı Aldar Xelil elimizdekileri Rusya’nın isteği üzerine Suriye’ye vermeyeceğiz dedi. SDG potrol ve doğal gazın çoğunun bulunduğu ve tarım alanlarının 2/3 ünün olduğu ve de Kürtlerin kanto... Read more

DEVRİMCİLİK ZOR ZANAAT

DEVRİMCİLİK ZOR ZANAAT

  Kievski sözünü şöyle sürdürüyor:'' ... Biz, onların negatif formüllerinde [ yer alan ve- ç] proletaryanın emperyalizme karşı bilincini keskinleştirecek olan bir dizi isteği tamamen kabul ediyoruz; ne var ki, bugünkü sistemde, buna uyan pozitif formüller bulunması olasılığı kesinlikle yoktur. Savaşa karşı olmaya evet, ama demokratik bir barış için verilen savaşa karşı olmaya hayır...’’   Yanlış! İlk sözünden son sözüne kadar yanlış! Kievski ( Sosyalizm ve Savaş broşüründe, s. 44-45° ) ‘’ Pasifizm ve Barış Sloganı’’ hakkındaki kararımızı okumuş ve hatta , sanırım, onaylamıştır. Biz demokratik bir barıştan yanayız; yalnızca, kararın da ortaya koyduğu gibi, ‘’bir dizi devrim olmaksızın’’ bugünkü burjuva hükümetlerin yönetimi altında böyle bir barışın olması olduğu aldatmacasına karşı işçileri uyarıyoruz. Soyut barış savunusunu, yani savaşan ülkelerde şimdiki yönetimlerin gerçek sınıf yapısını ya da özellikle emperyalist yapısını dikkate almayan savunuyu, işçileri aldatmak olarak görü... Read more

Sendikal Hareketin Durumu.

Sendikal Hareketin Durumu.

Günümüz dünyasında, emperyalizm ve sömürü biçimlerinde meydana gelen değişim ve ülkeye yansıması doğru devrimci tahliller ve bu doğrultuda mücadele halinde bir  bütünlüğe ulaştırılamamış durumdadır. Emperyalizm açısından bu geçiş sürecinin sürüyor oluşunun etkisiyle, çoğu durumda görüntülerin gerçeklik yerine konulması ve uluslar arası tekellerin durumu manipüle doğrultuda harcadıkları milyarların sonucu belirli kesimlerde kafa karışıklıkları ve genelde belirsizlik sürmektedir. Devrimci tahliller ve mücadelenin tüm olumlu gelişimlerine rağmen, bazı kesimlerde bu kafa karışıklığı sürmektedir. Geçmiş devrimci mücadelenin açık ve net olarak ortaya koyduğu hedefler doğrultusunda mücadele, örneğin; proletarya diktatörlüğü vb. bir‘‘umut‘‘ görüntüsü şeklinde gerçeklerden koparılmaya çabalanmaktadır. Geçmişin doğru devrimci tahlilleri, kendilerinin ve ilerlenilmesi gereken yönülerin sınıflar mücadelesinde kanıtlanması olmasına kaşın bu çarpıtılmaya çabalanmaktadır. Bu bağlamda; geçmiş deney... Read more

KÜRT MESELESİ VE REFERANDUM

KÜRT MESELESİ VE REFERANDUM

  2014'te İşid'in Musul'u ele geçirmesinin yaratmış olduğu boşlukta Kerkük dahil stratejik olarak tartışmalı bölgelerle sınırlarını geliştiren Kürtler, ekonomik ve siyasi olarak ciddi bir avantaj kazandılar. Bu duruma başta Irak, İran ve Türkiye(hatta Suriye) gibi ülkelerin uzun vadede sesiz ve tepkisiz kalmaları beklenemezdi. Kürt meselesinin çözümü/çözümsüzlüğü gibi kavramların onlar için pek bir önemi yoktu. Onlar için önemli olan, yönetmiş  oldukları ülkelerin "birlik ve beraberlikleri idi". Referandumun sonuç ve koşulları bu yaklaşımın ürünüdür. En önemli nokta ulusal ve Kürt meselelerinin çözümü konusunda emperyalist güçlere dayanarak çözmeye çalışmanın geçerli olmayacağı da bariz olarak ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin özü ulus devlet ve çıkarları konusuna düğümlenmiş durumdadır. Ulusal sorunun çözümünü cumhuriyetle aramak beyhudedir. Çözümsüzlüğünü ve çıkarlar yüzünden bozulacak kararsız dengeler oluşturmayı çözüm diye sunmaktır. Uluslar arası tekeller tarafından savaş çokta... Read more

YAPILACAK BİR ŞEY YOK !

YAPILACAK BİR ŞEY YOK !

  Lenin orada senin söylediğini söylememiş ! Mahir sein dediğin şeyi söylemiyor. Marks ve Engels'in dediklerinin senin yorumlarınla alakası yok! Sadece sen öyle sanıyorsun. Üstelik başka türlü de olabilir  payın bile yok! Anlayacağın bu düşündüklerini sen hariç hiç kimse düşünmüyor! Onları sen uydurdun  kendine ! Aynı parmak izi gibi kimsede yok. Hemen küçük burjuva idealist dünya görüşünle: ‘’Tabii ki benimki değilse,  senin söylediğini söylemiştir!?’’Dediğinde senin çuvalına gireceğimizi bekliyorsun. Ustaların bizim söylediğimizi söylemeye ihtiyacı mı var? Böye bir ihtiyaç mı var? Halbuki hepimizin doğruyu yapmak diye bir zorunluluğumuz var. Bak bu bir dünya görüşü. Senin yaratığın ikilemin yanlışlığının dışında doğru dünya görüşünün ve zorunluluğunun ifadesi. Böylesi bir bakışla yolculuğuna başlarsan doğruya gelişebilme ihtimalinin olduğunun ifadesi... Hayır senin o çuvalının ve içerisindeki ikilemlerin dışında koca bir dünya var. Bu yaşanılanlar bir dönemin doğrusu ve bu dönemin... Read more

NEDEN ÖZGÜRLÜK?

NEDEN ÖZGÜRLÜK?

  Art arada yaşanılan yenilgiler sonucu  oluşan güvensizlik ortamı ve  ‘’sosyalizm’’denilen sistemlerin başarısızlığı ve de iki kutuplu bir dünyanın yıkılışı öyle bir kafa karışıklığı yarattı ki, her alana yansıyor ve kapsıyor. Yaşanılan toplumsal bir travmaya dönüşmüş durumda. Bununla birlikte belirli bir tartışma  geleneği ve kültürümüz yok... Bunun yerini gelişkin bir saldırı ve maganda kültürü  almış. Herkes herşeyi en iyi bilen dışındakine saygısı olmayan ve hakları için isyanını demokrasi olarak algılayan durumda! Ya sorumluluklar? Bu demokratik devrimini yaşayamamış ülkenin insanları olmanın bedeli olmalı! Hangi konu olursa olsun tartışma hızlı biçimde saygısızlıktan küfre gelişiyor. Bu dünyadaki gelişmelerden de bağımsız değil. Her dönem kendi maddi yaşamının belirleyiciliğinde kendi dilini de yaratıyor. O dönemin ve tarihsel aşamanın yaşanılanlarını ifade eden anlamlandıran kelime ve cümleler alınıp bugünü açıklamak için kullanıldığında tadı kaçıyor. Anlamını yitiriyor. Öğr... Read more

ANKARA GARINDA ÖLENLERİN ANISINA

ANKARA GARINDA ÖLENLERİN ANISINA

  ANKARA GARINDA ÖLENLERİN ANISINA ÖZGÜRLÜK     Onların en iyi yaptığı iştir kin ve nefret salgılamak. Kin emzirirler nefret kusarlar.  Dinleri, milletleri, dilleri, kültürleri öfkedir onların."Cehennem" ateşiyle çevrilirler.  Onların en koktuğu şeydir yüzleşmek sevginin çayırlarındaki insanla. Ve onlar yüreksizdirler ezilmişliğe ve yoksulluğa karşı çağlayan özgür ve billur yürekler karşısında.  Onların en iyi yaptığı iştir yüreklerle savaşmak. Yürekleri dağlamak. Yürekleri burkmak. Yürekleri parçalamak. İşkencelerle, pusularla, kör kurşunlarla ve bombalarla... Öldürme emri aldıkları kitapla saldırırlar kendinden olmayan kitaplara.... Ve kanla göndere çekerler bayraklarını insanlığın gözyaşlarında....   Ve Ankara Garında...   Onların en iyi yaptığı iştir can almak kralların, sultanların, diktatörlerin kanlı etekleri altında. Fakat unuttukları bir şey vardır yürekleri sevgiyle atanlarda...   Bizim  de yaptığımız en iyi iştir can vermek Aşk i... Read more

ARAF’DA TARAF OLMAK

ARAF’DA TARAF OLMAK

  Bugün siyasal tutarsızlık içerisinde olanların geçmişin devrimci ders ve deneylerini anlaması da mümkün değildir. Yaratılan karşıtlıkta taraf olanlardan herbiri aynı kitaplardan ve kişilerden alıntılarla kendilerinin doğruluğunu kanıtlamaya çabalıyor. UKKTH’ından, Lenin’den alıntılarla kendi haklılıklarını bir çırpıda kanıtlamış oluyorlar. Sanırsın Lenin onun haklılığı yönünde sözler demeseydi haklılığı ortadan kalkacaktı! Herşeyden önce bu bir dünya görüşü sorunu. Geçmiş devrimci deney ve birikimlerin hareket halini ortadan kaldırıp içini boşalttın mı geriye senin işine geleni anlaman kalır. Geriye kalan neydi? İşçi sınıfının çıkarı! O da sen. Gökten zembille sana bahşedilmişti. Güç çoğunluk çokluk vb. de sende oldu mu sorun kökünden hallolmuştur. Nokta. Abartı değil acı bir insanlar alemi gerçeği. Tartışma geleneği ve kültürümüz yok... Bunun yerini gelişkin bir saldırı ve maganda kültürü  almış. Herkes herşeyi en iyi bilen dışındakine saygısı olmayan ve haklar isyanını demokras... Read more

UĞURLAR OLSUN BÜLENT ULUER

UĞURLAR OLSUN BÜLENT ULUER

UĞURLAR OLSUN BÜLENT ULUER 1952 Yılında Kastamonu’da subay çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbuda 18 yaşında Kastamonu’lular derneği başkanı oldu. İ.Ü İktisat fakültesi öğrenci derneği başkanı oldu. 1974 de Devrimci Gençlik dergisinin çıkışı ve Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonunun kuruluşunda yer aldı. 1978 yılına kadar DEV GENÇ genel sekreterliği yaptı. Dev Sol ayrılığı ve kuruluşunda yer aldı. Sonra onlardan ayrıldı Kurtuluşa geçti. 12 Eylül faşist cuntasında vur emriyle ararnan 5 kişiden biriydi. 12 Eylül sonrası Filistine geçti. Oradan Avrupa ve uzun seneler Fransa ve isviçre’de yaşadı. Daha sonra cezalarının zaman aşımına uğraması sonucu Türkiye’ye döndü. 1995 de HADEP millet vekili adayı oldu. ÖDP nin kuruluşuna katıldı ve parti meclisi üyeliği yaptı. 2015 seçimlerinde HDP milletvekili adayıydı. 22 Ağustosta 65 yaşında aramızdan ayrıldı. Bu çalkantılı yaşamı ve siyasi yaşamı Türkiye sınıflar mücadelesinin demokrasi deneyim ve birikimlerinin geldiği yeri gösterir. Siyasal... Read more

KİRLİ SAVAŞINIZI VE HEDEF GÖZETMEYEN ŞİDDETİNİZİ KINIYORUZ

KİRLİ SAVAŞINIZI VE HEDEF GÖZETMEYEN ŞİDDETİNİZİ KINIYORUZ

Nereden, kimden, ne amaçla gelirse gelsin kirli savaşınız ve hedef gözetmeyen şiddetiniz kimleri öldürüyor?   Yoksulları, fakirleri, işçileri, işsizleri, sıradan erleri, öğrencileri, öğretmenleri, avukatları, abileri, ablaları, amcaları, halaları, eşi dostu, seni beni    Mehmet Ayvalıtaş(20), Abdullah Cömert(22), Ethem Sarısülük(26), İrfan Tuna(47), Selim Önder(88) ve Ali İsmail Korkmaz'ları   Berkin Elvan'ları   Ve kundaktaki bebekleri   Ve en son 15 yaşındaki Eren'leri ve bombalı saldırılarınızda masum insanları   Öldürüyor.   Peki, kirli savaşınız kimleri yaşatıyor?   Holdinglerin tepesinde işçilerin ensesinde boza pişiren sömürücü pislikleri,    Generalleri, emniyet müdürlerini, valileri, kaymakamları ve bilumum yüksek seviyeli sadık köpekleri,   Boğaz ve Bodrum lokantalarında ve barlarında vur patlasın çal oynasın yaşayan seçkinleri,   Bokunda boncukla doğan zengin veletlerini,   Parayla bedel ödeyenleri,   Çalıp çırpan, yağmalayan, talan edenleri   V... Read more

ADALET

ADALET

‘’Adaletsizliklerin en büyüğü adil olmayıp,adil gibi görünmektir.’’ Platon ‘’Adaletsizliği işleyen çekenden daha sefildir.’’Platon Demek ki adalet herkese lazımmış! Bir ülkede ana muhalefet ve demokratik kuruluşlar adalet arayan yürüyüşe geçiyor,gücü elinde bulunduranlar engellemeye kalkıyorsa,adalet diye haykırma zamanıdır.Adalet arayışının pazarlığı olmaz.Demokratik devrim mücadelesinde bir adım atma çabasıdır. ‘’Zayıf daima adalet ister,halbuki bunlar kuvvetlinin umrunda bile değildir.’’Aristoteles İktidar daki bir avuç zorba istemiyor diye vazgeçilemez.Bunun gibi;adalet isteyene göre pazarlık,herkese göre değişen adalet,adil olamamak demektir.Adil olmayan zalimler,doğanın ve üretenlerin doğabilimsel acımasız adaletine hesap vermek zorunda kalacaklardır. ŞİMDİ HEP BİRLİKTE HAYKIRMA ZAMANIDIR.   ADALET HEMEN ŞİMDİ. Read more

SOL İÇİ TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE ŞİDDET

SOL İÇİ TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE ŞİDDET

SOL İÇİ TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE ŞİDDET "İlk yumruğu atan fikirlerinin yetersizliğini kabul etmiştir." Çin Atasözü   Şiddeti meşru kılmak isteyenler şiddetin doğada var olduğunu, dolayısıyla insanın doğasının da şiddeti barındırdığını öne sürerler ve hayvanları örnek gösterirler. Oysa insan hayvan değildir ve aklı vardır. Şiddet de insanın doğasından değil kıskançlıklarından kaynaklanır. Oysa insanlığın doğuşunda kıskançlık ve ihtiva ettiği şiddet olsaydı, bugün insan toplumu diye bir şey olmaz ve en başından yok olup giderdi.    Öyleyse neden şiddet maskesi takarız? Ezen de ezilen de şiddete meyleder? Kıskançlık, tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, fikirlerin yetersizliği, gelenekler, kültürsüzlük, medeniyetsizlik, kompleksler, ego, ideoloji, inanç, din, milliyetçilik, para, hırs vb. tetikleyiciler midir? Büyük ihtimalle, evet. Ama bunların içinde bir durum var ki, insanın aklı havsalası almıyor.   Düşünceleri yüzünden şiddet ve baskı gören kimse neden kendi düşüncesinde olmayan diğerin... Read more

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ.

ÜRETENLERİN YÖNETİMİ DOĞRUDAN DEMOKRASİ.

    Düşüncenin maddeden görece bağımsızlığı ve onu değiştirebilme yetisinin yanlış kullanımı düşüncenin maddeyle olan bağlarının kopmasını getirmiştir. İnsanlar alemi bu dünyada  insanlar aleminde yaşamıyor. Sonuçta herkes kendi dünyasında yaşıyor. Algıladığı kadarı kendisine yeten sanrılar aleminde yaşıyor. Kimse Platon’un ya da kendi mağarasından çıkmak istemiyor. Doğa ve bilimsel gerçekler ile ilinti giderek kopuyor. Kendi gerçeklerini dayatmaya doğru gelişiyor. Bu, insanlar aleminin bu gününe ait genelleme, çoğunluk, çokluk vb.değil! Hareket halindeki gidişin yönünü belirleyen bir tespit. Elbette ki herkesi aynılaştırmak, bu bağlamda genellemek yanlış olur. Genellemek, hepsinin aynı olduğunu düşünmek, zıtların birlikteliği ve mücadelesi hareketini dışlamak olur. Buna karşın kendi sanrı, rüya ve halüsinasyonlarından oluşan bu sanal dünyalarını kendi dışındakilere dayatma durumundalar. En azından anlaşılmasını bekleme durumundalar. Olumlu bulduğu, yaptıklarının bile diğerlerinden ü... Read more

İNSANLIK ONURU ZULMÜNÜZÜ YENECEK

İNSANLIK ONURU ZULMÜNÜZÜ YENECEK

KOŞUN KURŞUN ERİTMEYE ÇAĞIRIYORUZ. Kaybettikleri,hileyle kazandık dedikleri referandum sonrası,baskı ve zulümleri artarak devam ediyor.Zulümleriyle sindirebildikleri bir ülke hayal ediyorlar.Bu baskı ve zulüm sistemiyle dün Soma'da 301 emekçinin ölümünü’’kader’’ilan ettiler.Tedbir alması gerekenler görevlerinden,iş kazalarından’’DİKKAT BU ÜLKEDE KADER VAR’’diyerek’’kurtuldular ! ’’Bugün de KHK zulümleriyle işinden,aşından, özgürlüğünden,canından etiklerini;duymazdan,görmezden gelip susturmaya çabalıyorlar.Çünkü onların gözleri var.... kulakları var..... fakat zulümle kimseyi susturamayacaklarını idrak edecek kalpleri yok.Çünkü anladıkları ve kendi korktukları dünyaları o.Hak gaspı varsa direnmek meşrudur.Kimse engelleyemez.Kendi çıkarlar ve güçler dünyalarında’’HAK’’denileni’’ÇIKAR’’anlıyorlar.Aradaki farkı hayat anlatacak onlara.  Başta oğlunun cenazesini alabilmek için 70 yaşında 80 güne yaklaşan açlık greviyle Kemal Gün.İşini ekmeğini öğrencilerini geri isteyen Nuriye Gülmen ve ... Read more

DEVRİMCİ TEORİ OLMADAN DEVRİMCİ PRATİK OLMAZ.

DEVRİMCİ TEORİ OLMADAN DEVRİMCİ PRATİK OLMAZ.

  İlk baştan böylesi bir yazının temel amacının belirtelim. Maddede hareketin düşüncenin hareketiyle bütünlüğü ve yaşamın karşımıza çıkarttığı sorunların sadece tahlilini değil çözümünü de dünyanın değiştirilmesi, dünya görüşünün ne olması ve nasıl düşünülmesi gerektiği doğrultusunda bilince çıkarmaktır. Birilerine bir şeyler öğretmek, laf yarıştırmak değildir. Marksizmi bir doğmalar yığını haline getiren, kendinin doğruluğunu bulduğu alıntılarla ispatladığını sayan öğretmen edasında konu ve kalıplar değil, onun yaşayan özünü, dünya görüşünü ve bakış tarzını belirli noktalarda tartışma çabasıdır. Bu noktalar günümüz ve görevlerimiz yani içerisinde yaşadığımız zaman, mekan ve de maddi ve düşünsel koşullar bağlamındadır. Maddede harekete düşünceyle müdahil olmak demektir devrimcilik. Olayın özü içerisinde bulunduğumuz ortamın doğa bilimsel doğrular ışığında, doğru değerlendirilebilir olmasıyla ilgilidir. Devrimci dünya görüşü açısından bu içinde bulunulan ortamı doğru d... Read more

CHARLES BUKOWSKİ ÖZGÜRLÜK MEKTUBU

CHARLES BUKOWSKİ ÖZGÜRLÜK MEKTUBU

Merhaba John, Mektubun için teşekkür ederim. Sanırım bazen insanın nereden geldiğini hatırlaması çok da canını yakmıyor. Nerelerden geldiğimi iyi biliyorsun. Bir şeyler yazmaya ya da film çekmeye çalışan insanlar bunu doğru düzgün anlatmayı beceremiyor. “9'dan 5'e” deyip işin içinden çıkıyorlar. Hiçbir zaman 9'dan 5'e değildir, oralarda öğle tatili yoktur, hatta işten atılmamak için çoğu yemek arası bile vermez. Bir de fazla MESAİ vardır ki kitapların çoğu fazla mesaiyi doğru düzgün anlatmayı beceremez ve bundan şikayetçiysen senin yerini dolduracak bir enayi daima bulunur.Eskiden ne dediğimi hatırlarsın; “Kölelik hiçbir zaman kaybolmadı, sadece yeni renkleri de içine alacak kadar genişledi.”En acıtanı da, sırf daha beterinden korktukları için, çalışmak istemedikleri işlerini kaybetmeme uğruna verdikleri insanlıkdışı mücadele. İnsanlar kolayca harcanıyor. Korku dolu ve itaatkâr bedenler. Gözlerinin feri sönmüş. Sesleri çirkinleşmiş. Bedenleri de. Saçları. Tırnakları. Ayakkabıları. Yap... Read more

KATOLİK PİSKOPOSLAR NAZİLERİN HALK ETKİNLİĞİNE NEDEN KATILIR…

KATOLİK PİSKOPOSLAR NAZİLERİN HALK ETKİNLİĞİNE NEDEN KATILIR?

    Bu yazının Diyanet memurlarımızla ya da hocalarımızla hiç bir ilgisi yoktur. Onlar böyle şeyler kesinlikle yapmazlar.   Totaliter Bir Güçle(Şiddetle) İşbirliği, Kilisenin Günahı ve Ayıbı(Ahlaki Suç) Mıdır?     Nazi mitingine katılan Katolik Piskoposlar   Tarihi arşivlerden elde edilen bu önemli fotoğraf, Kilisenin belirli bir tarihsel dönemde insan toplumunda mutlak - totaliter bir güce sahip olanlarla nasıl uyumlu olduğunu göstermektedir.  Yine de, konformistlerin uyumlarının "akıllıca" gerekçeleri vardır. Aralarında en yaygın olanı, ne kadar insanlık dışı ve antidemokratik olduğuna bakmaksızın, iktidar ile işbirliğini açıklayan ve hatta destekleyen, din yoluyla tanrı ile olan bağın, "mutlak iyiliği"n kullanılmasıdır. Totaliter bir güçle işbirliğinin gerekçelendirilmesi şu şekilde dillendirilir: Eğer Kilise işbirliği yapmazsa ve sonuç olarak yok olacaksa, insanlar acı çekeceklerdir çünkü Tanrının tesellisi ve teşviki ile korunmamış olacaklardır; nüfus ... Read more

Ortadoğu ve AKP

Ortadoğu ve AKP

    Türkiye önünde büyük sorunlarla yeni anayasa  büyük bir ihtimalle Nisan'da gerçekleşecek.Başkanlık sistemi referandumuna gitmeyi tasarlıyor. Bu anlamda orta doğu  Erdoğan ve AKP'nin bu güne kadar geldiği durumu bir daha hatırlatmakta fayda var.   Emperyalizm, Ortadoğu ve Türkiye başlıkları söz konusu olduğunda istikrardan anlaşılması gereken emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının güvenceye alınmış olmasıdır. Türkiye ve çevresine  bir şekil vermek isteyen ABD, her dönem temelde istikrarsızlığın, çatışmaların, darbelerin ve hükümet değişikliklerinin kaynağı olmuştur. Bu anlamda Amerika’nın bölgeye kendi arzusu dahilinde yön verme gayretleri Türkiye'nin tarihsel arka planda tatmin edilmemiş imparatorluk hayalleriyle de (Osmanlı) örtüşmektedir. Ortadoğu bölgesinin değişim ve uyum sürecinin tarihsel gelişimi ve sürekliliği vasıtasıyla ulusal güvenlik, dış politika, savunma stratejileri, demokrasi ve sıkça duyduğumuz daha bir çok‘‘masum‘‘kavramın gerçekte neleri ifade ettiklerini, ha... Read more

Kızıldere devrimci yolumuzdur

Kızıldere devrimci yolumuzdur

30 Mart Kızıldre ,Kapitalizme,Emperyalizme,Faşizme karşı başlayan isyanın devrime dönüştüğü tarihtir. 30 Mart Kızıldere,devrimci iradenin,örgütü örgüt yapanların Türkiye devrim tarihine altın harflerle kazıldığı gündür. 30 Mart Kızıldere,yoldaşlığın,dayanışmanın,kararlılığın,devrimci eylem bilincinin ve biçiminin Anadolu topraklarına kanla yazıldığı zamandır. 30 Mart Kızıldere,siper yoldaşlarının,önderliğin ve sınıflar mücadelesinin hayat bulduğu yerdir. 30 Mart Kızıldere,bilinçtir,teoridir,pratiktir,eylemdir. 30 Mart Kızıldere,son sözün değil,ilk sözün kararlılıkla söylendiği ve devrimin mayalandığı topraktır. 30 Mart Kızıldere,tasfiyeciliği,reformizmi,her türden teslimiyeti ve konformizmi red ediştir. 30 Mart Kızıldere eğemenlere karşı emekçilerin direniş savaşının başladığı ve günümüze kadar örgütlendiği yaşamdır. 30 Mart Kızıldere Onlardır, Thkp/c dir, Devrimci Yoldur 30 Mart Kızıldere MAHİR ÇAYANDIR  Kızıldere Devrimci Yolumuzdur .1969 yılında Ankara'da yapılan ve Fikir... Read more

Özgürlük Sürecinin Gelişimi

Özgürlük Sürecinin Gelişimi

(Bu yazı "Hakikatin Işığından Olgular Çıkarmak, Ya Da Olgulardan Hakikatlere Varmak" başlıklı yazının devamı niteliğindedir) Yukarıda saydığımız tüm gelişmelere karşın devrimci mücadeleyi yükseltmenin örgütlü ve militan bir mücadele hattıyla mümkün olduğunu söyleyenlerde vardı. Devrimci Gençlik ve Özgürlük süreçleri, böylesi bir iddia ile yola koyulanların sesi oldu. Ülkenin içinde bulunduğu süreci ve bu sürece karşı geliştirilecek, mücadele çizgisini ortaya koymaya yönelik bir broşür dizisinden, sonra Devrimci Gençlik hemen ardından da Özgürlük Dergisi yayın hayatına başladı. Devrimci Yol hareketinin maddi manevi her türlü değerinin tüketildiği, hareketin icazet sınırlarına çekildiği, eklektik ve legal platformlarda birilerinin Devrimci Yol’u pazarlık konusu yaptığı bir dönemde, Mahir’ in devrimci cüreti ile sokaklarda, üniversitelerde, düzen dışı ve düzen karşıtı bir hareket yükseliyordu. *** İçinden geçilen süreçte (90’lı yıllar) her ne kadar dünya da sol adına bir karşı devrim r... Read more

DEVRİMCİLER RÜZGÂR YARATANLARDIR

DEVRİMCİLER RÜZGÂR YARATANLARDIR

Türkiye devrimci hareketi oldukça uzun bir süredir adeta narkoza alınmış durumda. Tabi ki devrimin emekçiliğini yapan devrimcilerin varlığı sınırlı sayıda da olsa mevcut.  Lakin dünya ve ülke konjonktürü ile devrimin görevleri arasında kurulan bağlantı ve devrimcilerin bu kompozisyondaki yeri bizler açısından böylesi bir tespiti zorunlu kılıyor. ülkenin devrimcilere en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlarda geliştirdiğimiz toplumsal pratik son derece yetersiz. Elbette mesele sadece geliştirilen yetersiz pratikle de sınırlı değil ideolojik karmaşanın vardığı nokta ve bunun üzerine devrimcilik algısına yönelik niteliksel düşüklüğü de hesaba kattığımızda karşımıza çıkan manzaranın iç açıcı olmadığını görüyoruz. Türkiye gibi krizlerin olağanlaştığı, politik gündemin sıklıkla değiştiği, bir kriz durumunu atlatmadan diğerinin başladığı bir ülkede, devrimcilerde her kriz sonrası esen rüzgârların etkisiyle bir taraftan diğerine doğru savruldular. Bu savrulma halleri üzerine birçok değerlendirme yap... Read more

MARAŞ'TAN YANSIYANLARIN IŞIĞINDA KONTRGERİLLA VE FAŞİZME KAR…

12 Eylüle giden süreçte bir mihenk taşı olan Maraş Katliamının üstünden 32 yıl geçti fakat olay hala aydınlatılmadı. ülkemizin demokrasi havarisi AKP hükümeti “demokratik açılım”kapsamında giriştiği çalışmalarda kendi alevilerini yaratma projesini sürdürürken, Maraş katliamının faşist tetikçilerinden ökkeş Kerger (Şendiller)'i Alevi çalıştayına davet etmektende geri kalmayarak nasıl bir açılımı hedeflediğini göstermiş oldu. Katliamın 32. yıldönümde yeni bir katliamın provası Maraşta tekrarlarınırken ökkeş Şendiller komutan edasıyla balkonundan olayları takip ediyordu. Maraş Katliamı devlet tarihimizde sıkça gördüğümüz kontrgerilla operasyonlarının en kanlılarından olmakla birlikte 12 Eylül'e giden süreçte oldukça kritik bir yerde durmaktadır. Katliamın hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş ve darbe uygulamaları darbeden önce yürürlüğe sokulmuştur. Maraş Katliamından yıllar sonra, olaya yaklaşımda hala bir körlük söz konusu. Kimi siyasi yapılar meseleyi yalnızca görünen yüzü... Read more

KIZILDERE'NİN DEVRİMCİ DEĞERİ

Bu yıl 30 Mart'ta On'ları anarken, ekonomik krizin etkilerinden Tekel İşçileri'nin destansı direnişine, Ergenekon operasyonları dolayımıyla yeniden hatıladığımız kontrgerilla katliamlarına varıncaya kadar oldukça yoğun bir gündemi geride bırakıyoruz. Bu yoğun gündem, devrim mücadelesinin karmaşıklığı düşünüldüğünde çok küçük bir düzeyde dahi olsa devrimci harekete bir ivme kazandırıyor. öte yandan, Marksizmin argümanlarına yönelik, geçtiğimiz 20 yıl boyunca yürütülen sistemli ideolojik saldırıların, yaşanan küresel mali kriz ve ardından kapitalizme karşı geliştirilen muhalefet sonrasında eski gücünü de yitirdiğini söyleyebiliriz. Artık tartışmamız "sosyalizmin sona eren bir tarihsel dönemi" değil kapitalizmin sona eren bir tarihsel dönemidir. Savunmada olması gereken kapitalizmdir. Ne var ki çizmiş olduğumuz bu görece olumlu tabloya rağmen, sınıflar mücadelesini bir üst aşamaya sıçratacak ve Türkiye halklarının umudu olacak proletarya partisinin varlığından söz etmemiz mümkün değil. E... Read more

ARTIK DAHA GÜÇLÜYÜZ

Bizler; “Yaşam ve özgürlük Dergileri”okurları olarak tarihsel, sosyal, siyasal ve sınıfsal bir görev olarak önümüzde duran, birlikte olma ve omuz omuza mücadele geleneğini yaratmak, ezberleri bozmak ve tarihsel sorumluluklarımızı paylaşabilmek için; “KURTULUŞA KADAR SAVAŞ”şiarıyla Yol'a çıktık. Ezberi; önce kendi yaşamımızda bozmamız gerektiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunun için bizi kuşatan, teslim almaya çalışan sisteme, tasfiyeciliğe ve oportünizme karşı Devrimci Yol'umuzun yarattığı tüm değerleri rehber alarak Devrimci Yolda özgürlük Dergisi'ni beraber ve daha güçlü bir şekilde çıkarmaya karar verdik. Yaratılacak teorik ve pratik sürecin değerlerini bilince çıkarıp, sorumlu ve üretken bir çizgide Devrim ve Sosyalizm mücadelesini sürdüreceğiz. Türkiye emekçi halklarının kurtuluşu dışında hiçbir karşılık beklemeden tüm varlığımızı sunmaya ve düşüncelerimizi hayata geçirmeye hazır olduğumuzu, Devrimci bir duruş ve sorumluluk olarak dosta düşmana bildirmeyi anlamlı bulmaktayız. B... Read more

BİZİM UMUTLARIMIZ SİZİN SANDIKLARINIZA SIĞMAZ

Ülke tarihi açısından milat olarak değerlendirilen 12 Eylül 1980, faşist bir darbe ve sonrasında bu darbenin palazlandırdığı faşist bir rejimin 30 yıl sürmesine neden olan kara bir gün olarak tarihe geçti. 12 Eylül 2010 bu faşist darbenin 30.yıldönümü olacak. AKP hükümeti kendi Anayasasının oylanmasını tam da bu tarihe denk getirerek, 30.yılda "darbenin karanlığından demokrasinin aydınlığına" geçişin kahramanı olarak(!), salya sümük destekli bir EVET kampanyasının startını verdi. Aslında ülke siyasal gündeminde uzunca bir dönemdir bulunan Anayasa değişikliğine dair tartışmalar, 12 Eylül'de yapılacak referandum oylamasına kilitlenmiş durumda. çeşitli siyasal çevreler referandum ile ilgili olarak fikir beyan ederken, toplum 82 Anayasası ile AKP hükümetinin hazırlamış olduğu Anayasa arasında tercihe zorlanıyor. Burjuva siyasal aklının Anayasayı çoğunluğun onayladığı bir sözleşme olarak tarifliyor olması, bu referandum sürecini ya da Anayasa değişikliğini bir kat daha önemli kılıyor. Bunu... Read more

DEVRİMCİ SİYASETTE POLİTİK ETİK YA DA BİR BİRLİK NEDEN BİTTİ

Türkiye oligarşisinin yaşadığı politik krizin tırmandığı şu günlerde AKP hükümetinin uyguladığı politikaların boy hedefi haline getirilen emekçi kesimler, siyasal sürecin yaşadığı tüm altüst oluşlara rağmen emeği yeniden gündemin üst sıralarına taşımayı başarmışlardır. Toplumsal süreçte, emekçilerin siyasallaşma eğilimlerinin arttığı gözlenirken, muhalif kesimlerin, siyasal ortama denk düşen politikalar geliştirebildikleri veya izleyebildikleri ölçüde daha etkili olabilme şansını yakalayacağı ortadadır. Tekel işçilerinin direnişiyle kristalize olan emekçi hareketin, sol kesimlerin gözlerinin önünde arzı endam etmesiyle de bir dönemin moda haline gelmiş değerlerinin, diğer bir deyişle liberal demokrasi anlayışlarının yerinden edilerek devrimci hareketin gündemi yeniden emek eksenine çekilmektedir. Gelişmekte olan bu potansiyelin yanında,  yenilgi atmosferinden doğan ve uzun süredir süregelen sol kadrolardaki politik-etik anlayışın, bu atmosferin tam orta yerinde olması, her türlü olu... Read more

Takvimdeki bir siyah yaprak: 28 ŞUBAT

Takvimlerden bir 28 Şubat yaprağını daha kopardık. Aradan 13 sene geçtikten sonra bile hala ne olduğuna dair bir anlam kargaşası sürüyor. Öyle ya 28 Şubat'ın mümessilleri onun 1000 yıl süreceğini söylemişlerdi. Zihinlerde yarattığı kargaşa açısından da öyle olsa gerek... 27 Mayıs darbesinin açtığı yolda (Sol cenahta pek sevilse de darbeleri "meşru" bir çerçeveye oturtan 27 Mayıs'tır) peşpeşe gerçekleşen darbelerle birlikte ordu Türkiye'de siyasi arenanın en belirgin öznesi haline geldi. Ancak 28 Şubat alışılagelenin dışında yönetime "direkt" el konulmaması ve bizatihi askerlerden kurulu hükümetler oluşturmaması gibi nedenlerle diğer darbelerden ayrılıyor.  Öte yandan görünüm olarak farklı görünse de diğer darbelerle çok güçlü bir ortak yanı var: EMPERYALİZM Ülkemizde sömürge tipi faşizmin (ister açık isterse gizli icrası olsun) gereği ordunun emperyalist çıkarlar açısından varlığı ve etkinliği çok ciddi bir öneme haizdir. Özellikle bir iç savaşa göre dizayn edilmiş yapısını hiç gizle... Read more

Devrimci Olmak Örgütlü Olmak Gerçeği Kavramak!...

Devrimci Olmak Örgütlü Olmak Gerçeği Kavramak!...

İçinde geçmekte olduğumuz süreç devrimci olarak kalmanın buz üzerinde dans etmek anlamına geldiğini ortaya koyuyor.(günümüzde devrimciliğin kriterleri değişti ve sistem içi siyasa konumlanışlar, ya da ideolojik politik hedefleri ne olursa olsun kendisinden daha güçlü görünen bazı siyasal odaklara entegre olmak gibi) Çünkü devrimci olmak ve ayakta kalmak, devrimci iradenin özünde kavranması sürecinin doğru olarak algılanması ve gerçeğin algılanmasını zorunlu ve gerekli kılıyor. Çünkü devrimcinin işi, bugün büyük yalanlarla mücadele etmek ve gerçeği olduğu gibi söylemek ' geçmişinin değerlendirilmesi bugünün kavranması  emperyalizme karşı bağımsızlık faşizme karşı demokrasi mücadelesinde bağımsız siyasal bir hareket olarak örgütlü iradi bir güç olarak kendisini konumlandırması, Bu, aynı zamanda bilgisizliğe, güçsüzlüğe ve korkaklığa karşı açılan savaş demektir. Kuşkusuz gerçek, rakamlardan ve olgulardan ibaret değildir. Mantıksal kesinlik veya nesnel doğruluk tanımı gerçeği anlatmaz. Ger... Read more

Şiddetlenen Siyasi Bulantının Resmi

1. AKP'NİN DERİNLEŞEN YÖNETME KRİZİ Ortadoğu'da yaşanan sürecin Suriye üzerinden Türkiye sınırına dayanması, PKK'nin "devrimci halk savaşı" seçeneğini gündeme getirmesiyle savaşın seviyesini yükseltmesi ve ÖYM'lerin kaldırılmasıyla birlikte Ergenekon türevi davalar konusunda yaşanan tartışmalar Türkiye'de yönetim krizinin derinleştiğinin ve daha da derinleşeceğinin göstergeleri olarak karşımızda duruyor. Saydığımız başlıkların her biri başlı başına birer tartışma konusu olmakla beraber biz burada yönetilemeyen krizlerden ziyade 7 Şubat'ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılmasıyla görünürlüğe kavuşan yönetim krizinin kendisini ve oligarşinin iktidarı paylaşmada düştüğü anlaşmazlıkları irdeleyeceğiz. 7 Şubat krizinin hemen ardından oligarşinin vizyonunda raks eden iki önemli örgütlenme ve bu örgütlenmelerin ittifakının akıbetine dair beklentiler ülke siyasasını ele geçirmişti. Sorunun gösterilen yönü, otoriterleşme eğiliminde olan Erdoğan'ın, iktidarını yaklaşan Cumhurbaşkanlı... Read more

Yolcu Yolunda Gerek

Yolcu Yolunda Gerek

Coğrafyamızda yaşanan yoğun günlerde;  emperyalizmin, kapitalizmin, oligarşinin, saldırılarının azgınca sürdüğü bu günlerde sizlere ulaşmanın tadıyla geleceği kurmak için kollarımızı iyice sıvadık. Merhaba dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar ve emekçi halklarımız. Daraltılan, kuşatılan ve vahşileştirilen bir yaşamın ortasında çürümeye terk edilmiş insanlar topluluğu olarak, kapitalizmin esareti altında kıvranıp durmaktayız. Bugün, bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız. Dünyanın dört bir tarafında kapitalist-emperyalist sistem insanlığı esir alıp kriz üstüne kriz yaşatmakta ve dünyamızı, coğrafyamızı, ülkemizi bir cehennem haline dönüştürmektedir. Sonu belli olmayan bir karanlığa doğru sürükleniyor insanlık. Gemi batıyor, insanlık batıyor. Bu gidişe bir dur demek gerekiyor. Biliyoruz ki birçok insan bu çürümeye, yozlaşmaya, adaletsizliğe, yok oluşa ve insanlık krizine karşı mücadele ediyor. Bizler de yaşananlardan memnuniyetsiz olanlar olarak yaşananlardan memnun olmayanların sesi ve ey... Read more

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde