Özgürlük

NATO'nun Yeni Misyonu ve Genişleme Süreci

NATO'nun varlık gerekçesi olan Doğu bloku ve SSCB'den gelecek tehdit ortadan kalktıktan sonra, Varşova Paktı 'nın da dağılmasıyla birlikte İttifak'ın işlevini yitireceği düşünceleri kısa süre içerisinde geçerliliğini kaybetmişti. NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner, daha Ocak 1990'da verdiği demeçte; NATO'nun işlevsizleşmediğini, tersine görev alanlarının genişlediğini ve rolünün arttığını, dolayısıyla buna uygun bir yeniden yapılanmaya gidilmesi gerektiğini söylemekteydi. Wörner'e göre; NATO, Ortadoğu. Balkanlar, Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerini kendi denetimine almak zorundaydı. Aksi takdirde Avrupa güvenliği tehlikeye girerdi.

"...Yeni Dünya düzeninde NATO'da alan içi veya alan dışı konsepti artık eski anlamını kaybediyor..." Wörner'in çizdiği bu çerçeve daha sonraları NATO'nun ilk elden "yeni görev saha-sf m da belirledi.

Kasım 1991 Roma'daki NATO zirvesinde, NATO'nun "yeni kimliği"ne ilişkin yayınlanan deklarasyon ile, ittifakın yeni stratejisi ve doktrini ortaya konmuş oldu.

Ana başlıklar halinde:

- Tehdit ortadan kalkınış olsa dahi küresel stratejik dengenin sağlanması ihtiyacı devam etmektedir.

- Avrupa ve Amerika arasındaki sıkı askeri ve siyasal bağlar korunmalı ve Avrupa ülkeleri ittifak içerisinde güvenlik ve savaşma konularında daha fazla bir sorumluluk üstlenmelidirler.

- Eski Varşova Paktı üyeleri ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) çerçevesinde işbirliği oluşturulmaya çalışılacaktır.

- Yeni Güvenlik kavramı ile eski "kitlesel tehdit", "ileri savunma" ve "esnek karşılık'1 doktrini terkedilmiş oldu. Artık daha sınırlı ve ancak daha etkili olabilecek bir askeri gücün oluşturulması, NATO güçlerinde indirime gidilerek hareket kabiliyeti yüksek, çok uluslu güçler kurulacaktır.

- Nükleer silahlarda esaslı indirimlerle birlikte, son yanıt hakkı saklı tutulacak.

- Bir "bunalım yönetimi" mekanizması kurulacak, nereden geleceği belli olmayan risklere karşı zamanında önlem alınacaktır.

Bir Pentagon raporu da yeni stratejiyi ve bunun içerisinde ABD misyonunu tanımlayıcı niteliktedir. Rapora göre, ABD'nin dünyadaki tek süper güç niteliğini koruması, bunu Avrupa ya da Japonya'ya kaptırmaması ve NATO'ya rakip olabilecek yeni güvenlik sistemlerinin kurulmasına karşı çıkması gerektiği belirtilerek, ABD'nin "Pax Americana"yı sağlamak üzere gerektiğinde dünyanın neresinde olursa olsun tek başına müdahale etmesi öngörülmektedir.

ABD, NATO vasıtasıyla Avrupa ve Asya (Japonya) ülkeleri üzerinde önemli meselelerde kilit bir roldedir ve etkinlik kurmuştur.

Nitekim, ABD, yeni strateji konusunda da değişiklik önerilerini müttefiklerine dayatmalar ve oldu bittiler vasıtasıyla kabul ettirme yolunu seçmiştin ABD'nin yeni NATO stratejisinin ana hatları, ilk olarak Brüksel'deki NATO Dışişleri Bakanları toplantısında açıklanmışta. Madeleine Albright, bu toplantıda özetle şu görüşleri ifade etti; Bosna ve Kosova krizlerinde zaten alan dışı faaliyetlere yönelmiş olan NATO bunu kurumsal! aştı imalıdır. Yine NATO kağıt üzerinde BM'ye bağlı olmakla birlikte, pratikte BM'nin iznini almadan da müdahalelerde bulunabilir.

NATO ile ilgili ABD yaklaşımı Avrupalı emperyalistler tarafından kuşkuyla karşılandı. Avrupa'nın stratejik çıkarları askeri açıdan daha dar bir kapsam içerdiğinden NATO'nun genişleme stratejisi karşısında tereddütlü bir tavır sergilendi. özellikle "terörizm" ve "kille imha silahlan" konusunda, ABD baskısına rağmen ortak bir tutum netleşmemektedir. Asıİ korkulan konulardan birisi yapılacak değişiklikler sonrasında "NATO'nun ABD'nin Ortadoğu politikalarının aracı haline" gelmesidir.

Aynca BM *nin atlanarak, herhangi bir "kriz bölgesi"ne müdahalesi de istenmemektedir. çünkü ittifak üyeleri öncelikle bu yeni duruma ilişkin askeri varlıklarını yeniden yapılandırmak zorunda kalacaklardır. Uzak mesafelere birlik gönderme konusunda sınırlı olan durumlarını değiştirmeleri gerekecek. Gerçi tüm kuşku ve eleştirilere rağmen Avrupalı emperyalist güçler kuvvet kullanımı gerektiren tüm hallerde ABD rolünü ve insiyatifıni kabullenmiş durumdalar. Buna rağmen "dış müdahaleler" konusunda isteksizliklerini sürdürmektedirler. Almanya Dışişleri Bakam Joscka Fischer; "NATO'nun Kosova'da yaptığı bir istisnaydı. Bunu kural haline getirmek doğru değil..." derken, Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine ise; yeni strateji arayışlarının NATO ittifakında yeni bölünmelere yol açabileceği uyarısını yaptı. İngiltere Başbakanı Tony Blair; ABD önerisini desteklediklerini açıkladı.

Avrupa, ABD'nin doğal müttefiki durumunda. Amerika'nın Avrasya stratejisinde asli jeopolitik bir köprü başı olarak yer almaktadır. NATO son genişlemeyle birlikte ABD siyasi etkisini ve askeri gücünü doğrudan doğruya Avrasya'ya yerleştirmektedir. ABD-Avrupa ilişkilerinin bugünkü görünümü Avrupa'nın etkinlik alanındaki her tür genişlemenin otomatik olarak ABD etkisinin artışına yol açacağıdır.

ABD'nin NATO'yu istediği doğrultuda rahatça yönlendirebilir olmasından rahatsızlık duyan Avrupalı müttefikleri, Fransa, Almanya, İngiltere daha çok yönetiminde söz sahibi oldukları bir NATO önermekteler. Tüm ayak diremeler ve itirazlar bu eksende yoğunlaşıyor. ABD ise en azından görünür bir gelecekte böyle bir niyet taşımıyor. Bu ülkelerin söz sahibi olabilmeleri ABD'nin NATO içerisinde rolünün sınırlanması anlamına geliyor. Böyle bir durum kendini dünyanın jandarması olarak gören ABD tarafından kabul edilebilir değil. NATO'nun misyon ve görev alanlarının genişlemesinin sekteye uğraması ABD açısından küresel düzlemde bir yenilgi anlamına gelecektir.

ABD ile birlikte NATO'nun genişletilmesinin savunucusu olan Almanya olası değişimlerle ilgili olarak 1999 yılı içerisinde, sınır ötesi harekatlar yapma yeteneğinin artırılmasını öngören Alman Stratejik Savunma Planı'nı yürürlüğe koyma karan aldı.

AB'nin oluşumuyla birlikte ortak bir Avrupa kuvveti oluşturma çabalan, İngiltere'nin muhalefeti nedeniyle sekteye uğramaktaydı. Tony Blair'in iktidara gelmesinden sonra yeni İngiliz politikası, kendinden önceki hükümetlerin NATO dışı Avrupa güvenlik yapısına karşı tutumunu değişikliğe uğrattı.

Avrupa'nın Birliği ile ilgili olarak eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Brzezinski, olası yeni saflaşmaların bir profilini vermeye çalışmaktadır;

"...Avrupa'nın birliği için verilecek Amerikan desteğinin derecesi konusundaki belirsizlik, özellikle de Birleşik Avrupa'nın liderini eğer varsa hangi ülkenin olacağı konusuna da uzanmaktadır. Washington, Avrupa'da, Fransız yerine Alman liderliği tercihini açıkça göstermişse de, Londra'nın Avrupa'nın bütünleşmesi karşısındaki bölücü tavrı karşısında umudunu yitirmemiştir. Fransız politikasının geleneksel hamlesi göz önüne alındığında bu anlaşılabilir bir şeydir, fakat bu tercih Almanya'yı etkisizleştirmek için zaman zaman taktik olarak yapılan Fransız-İngiliz antantını ve Amerikan-Alman koalisyonunu dengelemek için Fransa'nın periyodik olarak Moskova'yla flört etmesini cesaretlendirici bir etki doğurmuştur..."

"...Avrupa için uzun vadeli bir Amerikan jeostratejisi, kesin olarak Avrupa'nın Birliği ve Avrupa'yla gerçek ortaklık konularına değinmek zorundadır. Birleşik ve dolayısıyla daha bağımsız bir Avrupa'yı arzu eden bir Amerika, ağırlığını Avrupa'nın siyasal ve ekonomik birliğine gerçekten bağlı güçlerden yana koymalıdır. Böyle bir strateji bir zamanlar kutsanmış olan özel ABD-İngiltere ilişkisinin son izlerinin de çöpe atılması anlamına gelecektir..."

Nitekim Avrupa'da Fransa ve İngiltere arasında imzalanan Avrupa Birliğine askeri rol biçen anlaşma, ABD tarafından "NATO içerisinde NATO" olarak değerlendirilip karşı çıkılıyor. (8. 12. 98) ABD, mevcut güvenlik teşkilatlanmasının yerine ya da karşısına çıkabilecek tüm girişimlere karşı koyarken, kendi stratejik değerlendirmelerini müttefiklerine dikte etmektedir. Washington'da yapılan NATO'nun 50. yıl toplantılarında alınan karar gereğince müttefikler tam da ABD'nin istediği tarzda "ikna" edildiler. Kurulması düşünülen, faaliyet alanı Avrupa olarak öngörülen Avrupa Güvenlik ve Savunma Girişimi, ABD insiyatifınde bir proje olarak geliştirildi. ABD'nin "müttefikleriyle beraber"davranma ihtiyacının bir parçası. Ve NATO dışındaki alternatif girişimlerinde önünü kesme amacını içeriyor. Washington, Batı'ya yönelik tehditler olarak "kitle imha silahlan, terörizm ve saha dışı güvenlik tehditleri"ni gösteriyor. Ve bu amaçla NATO savunma konseptinde değişikliğe gidilerek "uzun menzilli güvenlik operasyonları"nın önündeki tüm engellerin kaldırılmasını istiyor. ABD yönetimi tarafından NATO üyelerine gönderilen bir mektupta, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlara karşı anti-füze üsleri gibi savunma tedbirlerinin alınması istenmişti.

ABD'nin yeni savaş stratejisinin NATO nezdinde uygulanabilirliği ile ilgili The New York Times yazarlarından William Pfaff, "...yeni NATO stratejisi, ekonomik küreselleşmenin yanı-sıra ABD'nin siyasi ve askeri stratejisinin de küreselleşmesi anlamına geliyor..." yorumunu yapıyor.

Avrupa'da ise dış müdahaleler konusunda BM Karar şanı ve nükleer doktrinde değişiklik talep edilmektedir. ABD'nin hiçbir diplomatik yol kullanmaksızın Sudan ve Afganistan'ı "cezalandırmak" üzere Cruise füzeleri göndermesi (21. 8. 98) ardından Irak bombardımanı Avrupalıları ve NATO'nun genişlemesinden rahatsızlık duyan çin-Rusya gibi ülkeleri kaygılandıran gelişmeler oluyor.

ABD ve Avrupa ülkeleri arasındaki politik farklılaşmalar stratejik yönelimler ve tehdit algılamasından kaynaklanıyor. İran'a ilişkin kuşatma politikasının başarısızlığı bunun göstergelerinden sadece birisi. Benzeri farklılaşmalar daha öncesinde, Madrid'deki NATO zirvesinde genişleme sürecine yalnızca Polonya-Macaristan-ç ek Cumhuriyeti'nin alınmasını isteyen ABD-İngiltere-Almanya ile Fransa-İtalya saflaşmasında da görüldü. Rusya bu genişlemeye şiddetle muhalefet etmişti. (9. 7. 97) Rusya NATO'nun doğuya doğru genişlemesi karşısında Beyaz Rusya ile ittifaka girerken, Rus-çin ekseni ortaya çıkmış ve NATO üyesi ülkeler Rusya'nın tüm itirazlarına rağmen Ukrayna ile özel bir işbirliği anlaşması imzalamışlardır. (10. 7.97) Her iki ülke de (Ukrayna ve Rusya) ABD hamiliğinde örgütlenen fakat daha "bağımsız" görünen, bu yanıyla da epeyce bir süredir NATO'yu fiilen zaten "genişletmiş" olan, BİO (Barış İçin Ortaklık) projesi içerisinde yer almaktadırlar.

Yaşanan tüm tartışma ve politik farklılaşmalara rağmen NATO bir bütün olarak geçmişte varolan çerçevenin dışında yeni konsepte uygun örgütlenmektedir. İngiltere'de yapılan "21. yüzyılda NATO ve Güvenlik, Gerçek Vizyon" başlıklı toplantıda NATO'nun geleceği hakkında tartışmalar yaşanırken 21. yüzyılın "ayaklanmalar yüzyılı" olacağı saptaması yapılır. Bu saptamaya göre, olası ayaklanma bölgeleri olarak; Ortadoğu, Basra Körfezi çevresi, Kuzeybatı Afrika, Kafkasya ve Latin Amerika gibi petrol ve doğal enerji kaynaklarının bulunduğu bölgeler gösterilmektedir.

Buna uygun olarak ABD, NATO ile ilgili olarak belli bir toprağı savunan ittifaktan "ortak çıkarları savunan" bir ittifaka geçişi sağlama amacında. Bu nedenle NATO'nun "sabit mevzi" savunmasının yerine "esnek ve hareketli müdahale" anlayışının geçirilmesi gerekiyor. Zaten bu değişiklik de fiilen gerçekleşmiş durumda.

Bu çerçevede değişen yeni stratejiye göre NATO'nun karşılaşacağı riskler şöyle tanımlanıyor:

"...Avrupa-Atlantik sahası ile çevresindeki bazı ülkeler ciddi ekonomik, sosyal ve politik sorunlarla karşı karşıyadır. Etnik ve dinsel husumet, toprak ihtilafları ve devletlerin bölünmesi yerel ve bölgesel istikrarsızlıklara yol açabilir. Bunların yarattığı gerginlikler silahlı çatışmalara yol açabilir ve ittifak üyeleri de dahil komşu ülkelere yayılarak ittifakın istikrar ve güvenliğini etkileyebilir..."

NATO'nun Yugoslavya saldırısı, BM Güvenlik Konseyi'nin iki üyesi Rusya ve çin'in muhalefetine rağmen gerçekleştirildi. Rusya-ABD ilişkilerinde gerginlik yaşanırken, çin, bu gelişmeleri kendi ulusal güvenliği açısından bir tehdit olarak değerlendiriyor.

Yugoslavya saldırısı NATO'nun yeni stratejik yönelimini ortaya koyan bir örnek. Yeni stratejik misyon bir bölgeyi bir bloka karşı savunan ittifak konumundan bir kavramlar bütününü savunan ittifaka dönüşü içeriyor. Bir bölgede sınırlı kalmak NATO'yu sadece saldın esnasında o bölgede etkin kılarken, bir "tehdit" kavramı etrafında davranış her an her yerde NATO'nun saldırılarını meşrulaştırmaktadır.

ABD yeni stratejiyle, saldırganlığını bu kez daha köklü, daha güçlü ve yaygın bir biçimde NATO yelpazesi altında tırmandırma olanağını yakaladı. NATO, "Uluslararası polis gücü" hüviyeti kazanırken, bu strateji ilk etapta, "istikrarsız", "alt medeniyet birimlerine ait olan ve ABD'nin önce kışkırtıp, sonra da "yatıştırmak" istediği, "Avrupa'nın varoşlarındaki daha vahşi bölgelere banş ve istikrar ihraç eden akışkan bir örgüte dönüştürme yolunda büyük adımlar" olarak görülmelidir.

Böylece sadece iflah olmazları ikna edebilen, yangından mal kaçırırcasına, bir "teorik boşluğu" gidermek amacıyla oluşturulmuş "medeniyetler arası çatışma" tezine dayanılmakta ve; "insan haklan", "demokrasi" sözcükleri, NATO'cu savaş generallerinin "uygarlaştırma misyonlarının diskurları olmaktadır.

Dolayısıyla yeni NATO konsepti sadece üye ülkelerin değil tüm dünyanın güvenliğinden sorumlu "uluslararası polis" gücünün sürekli devrede olması anlamına geliyor. Emperyalizmin çıkarlarının tehlikeye düştüğü her bölgeye müdahale etme hakkını kendinde gören yeni bir hukuk anlayışının somutlanması.

Körfezdeki petrol üretiminin "tehlike"ye girmesinden, nakil hatlarında oluşabilecek herhangi bir aksaklık, ya da herhangi bir bölgede yaşanan "etnik, dinsel çatışmalar", "terörist gruplar", "tehdit" kavramının içeriğinden ötürü yeni strateji gereğince "potansiyel" düzeydeyken emperyalizmin jandarma gücü ABD ya da NATO saldırılarına hedef olabilecek. Zaten NATO, sonuç olarak, Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine'nin sözleriyle;

"Bütün üyelerinin kesinlikle ABD'ye tabi olduğu, katı bir hiyerarşik yapıya sahip..."tir.

Ortadoğu ve Türkiye

Yeni Dünya Düzeni ekseninde Türkiye'nin bölgesel anlamda "kapsama alanı" genişledi. Emperyalizmin denetimindeki, "ulusal sınırlar" bu kez, "Adriyatik'ten çin Şeddine kadar" uzanmaktadır. ABD'nin Avrasya ve Ortadoğu stratejisi içerisinde Türkiye'ye bölgesel düzlemde bugüne kadar olduğundan daha fazla aktif rol biçilmektedir. Artık NATO'nun Güney Akdeniz Gücü, Balkan Gücü, Kafkas Barış Gücü, Karadeniz Açık Müdahale gibi tüm projelerinde Türkiye askeri-politik konularda geniş bir sorumluluk almaktadır.

Geçtiğimiz yıl yapılan askeri tatbikatlar bu misyonun somutlanması oldu. NATO ile daha yakın işbirliğini amaçlayan ve ABD'nin kefili olduğu düzenlemelerden, Barış İçin Ortaklık (BİO) ülkeleri ile (11 ülke askerlerinin katılımıyla, 66. Zırhlı Tugay. Topkule kışlasında gerçekleştirilen "Barış Köprüsü 98" tatbikatında Türk Emniyet Teşkilatına bağlı Robokop timleri askerlerle birlikte, "isyanların bastırılması" uygulamalarını gerçekleştirdi. (4. 10. 98). Kırgızistan ve özbekistan'da 21-28 Eylül'de gerçekleştirilen Barış İçin Ortaklık tatbikatına Türkiye askeri bir birlikle katıldı. Tatbikata, ABD, Rusya, özbekistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Kırgızistan katıldılar (Eylül 1998), Türkiye ile Arnavutluk arasında imzalanan protokol gereğince bir askeri birlik Arnavutluk'a gitti. NATO ve Barış İçin Ortaklık ülkelerinin planlı tatbikatlarından Cooperative Key 98'in Kayseri bölümü yapıldı. (20. 7. 98) NATO'nun Brüksel'deki Karargahında Türkiye'nin de katılımıyla "Müttefıklerarası Sanal Tatbikat" gerçekleştirildi. (25. 7. 98)

NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner, Türkiye'nin yeni konumuyla ilgili ipuçlarını daha 28. 1. 90'da Cumhuriyet'te yayınlanan demecinde dile getiriyordu:

"...Türkiye jeopolitik açıdan en az eskisi kadar önemlidir. Hatta size, Türkiye'nin jeopolitik öneminin daha da artacağını söyleyebilirim. (...) Diğer kriz bölgeleri ön plana çıkacaktır. Yakın Doğu'ya baktığınız zaman Türkiye, coğrafi, tarihi ve kültürel açıdan çok önemli bir köprüdür. Türkiye'nin önemini yalnız Doğu-Batı karşıtlaşması çerçevesinde çizmemelisiniz. Yarın, Doğu-Batı karşıtlaşmasını çözdüğümüz zaman ... başka sorunlar çıkacaktır. (...) Diğer kriz bölgeleri belirecektir. Tabii bu çerçeve içinde de Türkiye'nin oynayacağı bir rol olacaktır. Yarının bu tip sorunlarına baktığımız zaman değerinizin azalmadığını, arttığını göreceksiniz..."

"Ayaklanmalar Yüzyılı" olacağı öngörülen 21. yüzyılla ilgili NATO değerlendirmelerinde "Kriz" bölgeleri olarak Ortadoğu, Basra körfezi çevresi, Kuzeybatı Afrika, Kafkasya ve Latin Amerika'nın bulunduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde eski ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski'nin Türkiye ile ilgili değerlendirmelerinde de hemen hemen "Adriyatik'ten çin Şeddine kadar" uzanan "kriz bölgesi" tanımlaması karşımıza çıkmaktadır. ABD, Ortadoğu'da "istikran" sağlamak, kendi dışındaki (özellikle Almanya ve Japonya) varlıklarını sınırlandırmak amacıyla varolan askeri potansiyeliyle giderek genişleyen bir kuşatma çemberi yaratmayı hedeflemektedir.

Türkiye, bu giderek genişleyen çemberin tam orta yerinde, ABD stratejilerine uygun bir misyonla hareket etmektedir. ABD Enerji Enformasyon İdaresi tarafından yayınlanan "Türkiye Enerji Raporu"nda, coğrafi konum itibariyle, küresel düzeyde önemli petrol üretim bölgeleri olan, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya ile tüketici konumunda bulunan Avrupa piyasası arasında "doğal bir enerji köprüsü" olduğu vurgulanan Türkiye'nin, ayrıca büyüyen enerji sektörünün de etkisiyle önemli bir pazar durumunda olduğu belirtiliyor.

Aynı konuyla ilgili olarak Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Washington'da Türkiye ile Amerika'nın stratejik çıkarlarının çakıştığım ve Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin başladığını açıklamıştı. "Stratejik İşbirliği" kavramı ile de "Avrasya enerji ve iletişim Koridoru"nu kastettiğini vurguladı. (7. 12. 97) Türkiye'nin hakim sınıflan ABD emperyalizminin yeni dönemde kendilerine biçtikleri rolü tamamen benimsemiş olduklarını hemen her fırsatta dile getirmektedirler.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de Türkiye'nin "bekçilik" görevlerine atıfta bulunmaktadır. Lüxemburg Zirvesi'nde Türkiye'nin AB'den dışlanması ile ilgili yorumlarda bulunan Demirel; "...bizim tavrımız şudur, Biz dünyanın en nazik bir bölgesinde bulunuyoruz. Ve biz, uygarlığın değerlerini, bu zamana kadar savunduk, hürriyetin, demokrasinin, pazar ekonomisinin, insan haklarının savunuculuğunu hep yaptık.,.", "...Türkiye uygarlık değerlerinin savunuculuğunu yapmış olan NATO'nun 45 senedir, çok itibarlı ve değerli bir üyesidir..." (14. 12. 97)

"İtibarlı" olduğu tartışma götürür fakat, bu zamana kadar ezberlettiğiniz ne varsa yerine getirdik, ne işlediyseniz yaptık. Daha ne istiyorsanız, onu da yaparız demek istiyor Demirel.

Türkiye'nin bölgedeki misyonunu yerine getirmesinde en önemli adımlardan birisi, belki de en önemlisi, Türkiye-İsrail Stratejik Askeri İşbirliği Anlaşması'dır. Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması'nı değerlendiren ABD'nin etkin araştırma kuruluşlarından Washington Enstitüsü 'Tam Gaz İleri" başlıklı ve Ortadoğu uzmanı Alan Makovvsky'nin hazırladığı raporda, iki "bağımsız" ülke arasındaki söz konusu işbirliğinin ABD çıkarlarıyla örtüştüğünü ve "Made in USA" damgalı olmamasının büyük bir avantaj olarak görülmesi gerektiği yorumunu yapıyor. Batıya yönelik ABD yanlısı iki ülkenin ordusu da ABD ekipmanı kullanır, değerlendirmesi yapılan raporda; "...Yakın ilişkiler iki ülke için de stratejik önem taşıyor. İsrail Türk hava sahasını kullanarak pilotlarım (ileride kitle imha silahlanın bulunduran bölgelere karşı kullanılabilecek) uzun menzilli misyonlara eğitiyor. Türkiye ise, ortak manevralarla, askeri bilgisini keskinleştirerek hasımane Ortadoğulu komşularına karşı istihbarat ağını genişletiyor..." görüşleri yer alıyor.

Yine raporda, Şam, Bağdat, Tahran, Atina ve Lefkoşa merkezli itirazların bulunmasına rağmen bölgesel tepkilerin "söz"lerden öteye gidemeyeceği vurgulanıyor. Bu yaklaşıma göre, "Mısır'ın başını çektiği karşı ittifak mümkün değil ve Körfez ülkeleri aslında bu "işbirliği"nden son derece memnunlar". Washington, işbirliğini Türkiye ve İsrail'in insiyatifine bırakmış durumda. İkili işbirliği, ileride ürdün vb. ülkelerin yavaş yavaş içerisinde yer alabilecekleri bölgesel bir güvenlik sisteminin çekirdeğini oluşturma potansiyeli de taşıyor. Bu sayede de Suriye üzerinde barış sürecine ilişkin tutumunu değiştirmesi yönünde bir baskı unsuru yaratılabilir, (8. 1. 98) görüşleri çerçeveyi tamamlıyor.

Anlaşmanın etkileri kendini giderek daha fazla hissettiriyor. Türkiye-İsrail arasında ABD'nin de katılımıyla "terör" ve "istihbarat" konulu işbirlikleri oldukça yoğunluk kazandı ve bu işbirliğinin üzerinden bölge halklarına kan kusturan politikalar olarak ortaya çıkıyor. Suriye'nin kuşatma altına alınmasının yanışım, İran, Irak bölgelerinde de başta PKK olmak üzere muhalif güçlere ve bu ülkelere karşı, ortak operasyonlara yöneliniyor. 5-9 Ocak 1998 tarihleri arasında gerçekleştirilen Güvenilir Denizkızı tatbikatıyla Türkiye, Doğu Akdeniz'le ilgili konseptinde değişikliğe gidilmiş olduğunu göstermiş oldu. ABD-İsrail-Türkiye'nin katılımıyla yapılan tatbikatla Doğu Akdeniz'in "boş" bırakılmayacağı ilan edildi. Diğer yandan da bölge ülkelerine "gözdağı" verilmesi amaçlandı.

Türkiye, Ortadoğu, Kaflaslar'da birçok uğursuz çabanın içerisinde yer alırken, Balkanlar'da da aynı göreve talip olduğunu her vesileyle ortaya koymakta. Yeni Atlantik Girişimi'nin İstanbul'da düzenlediği toplantılarda Genelkurmay İkinci Başkanı çevik Bir, "...NATO Balkan ülkelerini de içine almalı..." önerisini yaptı. çevik Bir bunun gerekçelerini şöyle izah ediyor: "...Bildiğiniz gibi Türkiye, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu tarafından çevrilmiştir. Bu haliyle ülkemiz risk, tehdit ve belirsizliklerle dolu bir üçgenin tanı ortasındadır. Eğer gerekli önlem alınmazsa, Türkiye'nin bunlardan etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bölgede barış ve istikrarın temel güvencesi olan Türkiye, önce güçlü bir Silahlı Kuvvetler bulundurmak zorundadır..." Yine Brzezinski, bu anlamda Türkiye'nin artan "stratejik" önemine vurgu yapmakta.

Norveç'in Stavanger kentinde yapılan NATO Askeri Komite toplantısında Türkiye'nin bundan böyle daha saldırgan ve yayılmacı politikalar izleyeceğinin/izlemesi gerektiğinin altı çizildi. Ayrıca Türkiye'nin emperyalizmin hizmetindeki rolünün bilincinde olmasından duyulan memnuniyet ifade edildi. Toplantıda konuşan Alman Genelkurmay Başkanı Klaus Naumann, "...Sovyetler dağılmadan önce, NATO cephesi durumundaki Almanya'nın yerini kanat durumundaki Türkiye aldı. Yani Türkiye şimdi cephe durumunda. Türkiye'nin doğrudan ve ittifaka yönelik tehlikeler nedeniyle NATO içindeki önemi arttı. Bu nedenle Türkiye, karargahların azaltılması ve kısıtlanmalardan etkilenmeyecek. Türkiye'den, özellikle İzmir'den çok memnunuz. Türkiye bölgede NATO'nun güvencesidir..." dedi.

Aynı toplantıda konuşan Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu da NATO'nun doktrinine sadık, onun yayılmacı ve saldırgan emellerine tamamen uygun davranacaklarını bir kez daha teyit etti; "...Kuzey Almanya'nın Rusya'ya mesafesi uzadı. En yakın Türkiye ve Norveç var. Türkiye Rusya arasında sadece Karadeniz ve Gürcistan var. Ayrıca bölgede silahlanma, yeraltı dünyası, mafya faaliyetleri ve fundamentalizm gibi tehlikeler var. Bu nedenle, Türkiye'nin rolü azalmamış, aksine altmıştır..." diyerek NATO kopseptinde belirlenen genel çerçeve doğrultusunda Türkiye'nin görevlerini ve sorumluluk alanlarını kesinleştirmiş oldu. (20. 9. 98)

Bölgede Amerikan emperyalizminin saldırgan faaliyetler açısından en önemli askeri üs olan İncirlik ile ilgili 1987 yılında Hava Kuvvetleri Dergisinde yer alan bir değerlendirmede, "...Bir müdahalede İncirlik harekatın atardaman olacaktır. Türkiye böyle bir kullanmaya karşıdır. Ancak bu tesisin tam olarak yönelimi, gelen giden uçakların ve birliklerin yönünü saptamak mümkün olmayabilir. Böyle bir gelişme Türkiye'yi Körfezde sıcak çatışmaların içine sokabilir..." değerlendirmesi yapılmaktaydı.

İncirlik üssü, Körfez savaşında Irak'a yapılan en önemli saldırılana gerçekleştirildiği üs oldu. Aktif rol oynadı. Savaştan kısa bir süre önce, ABD'deki, Special Forces Command'dan (özel Kuvvetler Komutanlığı) gelen Yeşil Bereliler'in misyonu Genelkurmaya, "bir operasyon anında, düşebilecek uçakların pilotlarını kurtarmak" olarak açıklanmıştı. Yeşil Bereliler, Körfez savaşından kısa bir süre öncesinde Kuzey Irak'a sızarak burada Peşmergelere "askeri eğitim" vermiş ve ardından "peşmerge ayaklanmasını" başlatmışlardı.

Son çöl Tilkisi operasyonunda, artık en ufak bir "örtü" gerekçeye dahi başvurmaksızın İncirlik'ten kalkan uçaklar Irak'a bomba yağdırdılar. İncirlik üssü, sahip bulunduğu askeri teçhizat ve konumu itibariyle emperyalizmin Ortadoğu'daki yegane saldırı üssü konumunda kullanılıyor.

ABD son olarak "Avrasya stratejisi" gereğince bölgede Filistin ve Kürt sorunlarının "çözümü" üzerinden Türkiye-İsrail ittifakının yanına İran'ı da katabilmek amacıyla, temkinli bir yakınlaşma politikası izliyor. Bunu başarabilmesi ABD'nin yeni yönelimlerine uygun yapılanmada asli unsurları bir araya getirmiş olacak.

ABD'nin Yeni Savaş Stratejisi ve Nükleer Savaş Politikası

ABD, SSCB'nin dağılmasının ardından yeni bir savunma konsepti oluşturdu. Amerikan "yeni askeri stratejisi" Aralık 1993'te belirlendi.

Amerikan hayranı bir emekli General, ABD'nin bu Yeni Milli Güvenlik Stratejisi'ni övgüyle aktarıyor. Bu stratejiye göre;

"...milli güvenlik hedeflerine ulaşmada, silahlı kuvvetlerinin yerine getireceği görevler ile imkan ve kabiliyetlerin nasıl kullanılacağını açıklamakta. Buna göre ABD Silahlı Kuvvetleri, geçtiğimiz dönemde küçülme programlarını uygulaması yeniden yapılanmaya ve 21. yüzyılın getireceği bütün dünyayı ilgilendiren güçlüklerin üstesinden nasıl gelineceğinin ihtiyaçlarını karşılamaya başladı. Strateji, kuvvetlerin esnek bir biçimde ve seçilerek kullanılmasına dayalı olup, barış zamanında gelişmelere müdahale, tecavüzü caydırma ve çatışmayı önleme ve gerekirse harp etmek ve kazanmak görevlerini kapsamakta. Yapılan antlaşmalarla bir nükleer saldın olasılığı azalmasına rağmen, öncelik bir nükleer taarruzu önlüyor. ABD'nin dünya çapında çıkarları, dünya çapında bir sorumluluk yarattığından, kendi ve müttefiklerinin çıkarlarını korumak için, dünyanın en iyi teçhizatı ile donatılmış özelliğini taşıyan güçlü bir silahlı kuvveti ve diğer ülkelerde yapacağı müessir ittifaklarla gerçekleştirilmesi temel alındı.

Nitekim, çok değişik bölgelerde kurmuş olduğu ittifaklar ağı içinde en önemli ittifaklardan birisi olan NATO'nun liderliğini üstlenerek gayretlerini NATO'nün yeniden yapılanmasına ve genişlemesine verdi. ABD Silahlı Kuvvetleri, dünyanın her tarafındaki çıkarlarını gözetlemek ve hassas bölgelerde müttefiklerine yardımcı olmak için, süratli ve kesin sonuç almaya yönelik bir müdahale gerçekleştirmek ve küresel bir bilgi sistemi veya enformasyon ağı kurmak üzere, ABD Hava Kuvvetlerine, hava ve uzay kuvvetine dönüşmesini temin ederek küresel savaş kabiliyeti kazanması ve tam Spectrum hakimiyeti sağlaması yetkisini verdi. Soğuk Savaş sonrası evrim niteliğinde olacak bu girişimle, ABD Hava Kuvvetleri, kara, deniz ve hava kuvvetleri müşterek harekatı için gerekli olan, dünyanın yüzeyinde hareket eden herhangi bir objeyi bulma, izleme ve hedefleme stratejik avantajını yakalayabilecek. Ayrıca, hava ve uzay kabiliyeti, düşmanların hava, uzay, kara ve deniz kuvvetleriyle hareket yapmalarına engel olmakta ve ABD kuvvetlerini de düşman taarruzlarından korumaya imkan sağlıyor. Aynı şekilde, füzelerin yarattığı global tehdit, savaşı hava uzay eksenine taşıyan gelişmelerden en önemlisini oluşturuyor. Füzelere karşı uzaydan karşı koyma hususunda çalışmalar hızla sürdürülüyor. Kısacası 21. yüzyıl hava ve uzay kuvvetine sahip olabilenler tarafından kontrol edilecek ve denetlenebilecek. Bu durum ise, ülkeler arasında hava-uzay mücadelesi ve üstünlüğü kazanmak isteyenler arasında da yeni bir çatışma konusu olacak..." (Ulusal Strateji, sayı: l, sf. 38)

ABD'nin yeni Milli Güvenlik siyaseti bir başka açıdan; "...bütün dünyada ve özellikle Avrupa'da güvenlik konusunun millileştirilmesinin önlenmesini öngörmektedir. Bu siyasetin ilk ayağını Avrupa jeopolitik ekseni oluşturmaktadır. ABD'nin anavatan savunması, elverişli dünya düzeni, ekonomik menfaatler ve milli değerlerin korunmasına dayanan yeni güvenlik siyasetinin esasını "jeostratejik hak" düşüncesi oluşturmaktadır. Diğer taraftan Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu politik bakımdan Batı'ya yönelmiş olduğunu açıkça ifade eden bir Ukrayna'nın teşekkül etmiş olması, jeopolitik açıdan Rusya'nın Balkanlar'la ve Karadeniz'in Kuzeybatı sahilleriyle doğrudan bir kara irtibatı imkanını ortadan kaldırmıştır..." (Ulusal Strateji, s. 2, sf. 62)

Yeni strateji. Amerikan ordusunun askeri teçhizatını muhtemel yeni tehditlere göre yeniden düzenleme ve yeni savaş-istihbarat örgütlenmesini Batılı müttefikleriyle "beraber" yapma ka-rannı içermektedir. Buna göre yeraltı yerleşimlerine ulaşmak ve hareketli milisleri avlayabilmek için yüksek teknoloji kullanımı gerekmektedir. ABD'nin bu yaklaşımı İngiltere ve Almanya'da-ki anti-milis savunma sistemleri ve silahlanma projeleriyle doğrudan bağlantılıdır. Yeni savunma konsepti "ülke içi savunma" olarak tanımlanıyor. Devlet aygıtı tamamen "iç düşmana" dönük olarak konumlandırılıyor, "önümüzdeki yüzyılın konsepti'1 olarak lanse edilen bu stratejik yönelimin gerekçesi; "tek süper güç" olan ABD'nin karşı karşıya bulunduğu "Asimetrik tehditle açıklanıyor. Buna göre, geleneksel yöntemlerle ABD karşısında tutunamayan "terörist ülke ve örgütler"in nükleer, kimyasal ve biyolojik (NBC) silahlara başvuracağı ve bilgisayarlar vasıtasıyla "Siberterör" yaratacaktan tezi bu "tehdit"lere karşı doğrudan önlem almanın gerekçesi yapılmakta. Yine bu teze göre düşman ülkeler, ABD'nin öncelikle savunma, maliye, kamu hizmetleri ve iletişim, bilgisayar sistemlerini hedefleyebilir. Irak, İran. Kore vb. gibi ülkeler ise sahip bulundukları "kitle imha silahlarıyla ABD topraklarım tehdit etmektedirler.

ABD'nin yeni konsepti uyarınca "tehdit" kavramı başlıca şu unsurlardan oluşmaktadır:

-Bölgesel ve etnik çatışmalar

-Kitle imha silahlan ve uzun menzilli füzelerin yayılması

-Kökten dincilik

-Uyuşturucu ve her türlü silah kaçakçılığı

-Uluslararası terörizm

ABD böylelikle "dolaylı saldın" kavramının yerine "saldırganı" daha "potansiyel" düzeydeyken imha etmeyi hedefleyen bir stratejiye geçiş yaptı. Emperyalizmin dünyanın her yerinde daha saldırgan bir tutum izleyeceğini somutlayan bu politikayla ilgili olarak Clinton'un kar sı-terörizm koordinatörü Richard Clarke; "dağıtma" taktiğinin "terörist saldırıdan önce gerçekleştiğini ve bu nedenle, karşı terörün önceden saldırısı anlamına geldiğim" belirtiyor. "Şüphelilerin iddia edilen suçu işlemeden önce etkisiz hale getirilmesi"yle ilgili olarak ABD istihbaratının geçtiğimiz yıl içerisinde 10 ülkede benzeri bir operasyon yaptığı vurgulanıyor.

Richard Clarke "Potansiyel olarak bizi tehdit eden bir terörist hücreyi dağıtma fırsatı bulursak değerlendiririz. Artık saldırının gerçekleşmesini beklemeyeceğiz. önceden harekete geçecek ve hücreyi dağıtacağız" diyerek, ABD emperyalizminin saldırganlığının daha da anacağını açıkça ilan etmiş oluyor.

ABD'nin geçtiğimiz yıl içerisinde Sudan ve Afganistan'a gönderdiği füzeler, Irak'a yönelik "çöl Tilkisi" operasyonu bu türden "cezalandırmalar" içerisinde yer alıyor.

ABD'nin birçok kamu kuruluşu olası "kısıtlı füze saldırıları ve siber sabotajlara karşı" önlemler alıyor. Amerikan ordusu kentlere yönelik biyolojik ve kimyasal saldırılara karşı polis, itfaiye ve sağlık personelini eğitimden geçiriyor. Şarbon gazına karşı aşı yapılması, ulusal çapta panzehir ve antibiyotik depolarının oluşturulması dahil birçok önlem alınıyor.

Bu strateji uyarınca, ABD Savunma Bakanlığı-Pentagon, ABD Başkanı Clinton'dan görev alanı "ülke içi" olan bir askeri lider atamasını talep ettiğinde askeri yetkililer gelişen tepkiler karşısında "sivil kontrolü gasp etme niyetlerinin olmadığı" açıklamasını yapmak zorunda kalırlar.

Yapılan tüm hazırlıklar askeri harcamaların artışını da beraberinde getirmekte ve silah tekelleri açısından da dev siparişler anlamına geliyor. "Haydut ülkeleri" hedefleyen füze programları için yapılacak harcamalar 10.5 milyar dolar civarında tahmin ediliyor. ABD, 1995'ten bu yana biyolojik-kimyasal silah programlarına milyarlarca dolar harcama yaptı. Reagan döneminde onaya atılan "Yıldız Savaşları Projesi" Clinton döneminde "düş" olmaktan çıkarılıyor. Oluşturulan yeni konsept dünyanın düzlenmesinin yanısıra "uzayın özgür kalmasına dek uzanmaktadır. Bu arada ABD Senatosu son 20 yılın en büyük askeri bütçe artırımı onayladı. 1999 bütçesinde askeri harcamalar 281 milyar dolarla bütçenin % 50'sinin üzerine çıktı. Bu yıldan itibaren geçerli olan artış % 4.8 civarında ve ABD silah tekelleri dünyadaki kanlı çatışmaların kışkırtılması ve buna paralel anan silahlanma harcamalarıyla yeni bir "altın çağ" yaşamaya hazırlanıyor.

ABD "kitle imha silahlarTnı boy hedefi yaparken, ABD Başkanı Clinton tarafından yayınlanan "çok gizli" bir başkanlık direktifinde, ABD'nin yeni nükleer stratejisi belirlendi. Daha önceki tüm direktiflerde yer alan "başarılı bir nükleer savaş yürütmek" ya da "nükleer savaştan üstün çıkmak" gibi kavramların iptal edildiği açıklandı. Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Brzezinski de daha önce yaptığı bir değerlendirmede Rusya ve çin'in ABD'nin yaşamsal çıkarlarını tehdit edebilecek nükleer silah depolarına sahip olmakla birlikte, bir nükleer savaşın hiç kimse tarafından kazanılamayacağı görüşünü dile getirmişti.

ABD Ulusal Güvenlik Konseyimin savunma politikası direktörü Robert Bell'e atfen Washington Post'ta yer alan bir haberde, nükleer savaş planlamasının terk edilerek nükler silah kullanımının caydırılmasının esas alındığı görüşü yer almakta. Direktifte, her şeye rağmen "saldın ve baskıya karşı" nükleer silahların gerekliliğinden hareketle nükleer planlamalarda Rusya'daki nükleer tesislerin ve sivil önderlerin vurulması olanaklarının göz önünde bulundurulması ve çin'le olası bir nükleer kapışmada bu ülkede vurulacak yerlerin sayısının arttırılması da vurgulanıyor. (8. 12. 97)

çin'in hedef tahtasına oturtulması burjuva ideologlarınca belli bir çerçeve gerekçeyle izah edilmek istenmektedir. "Medeniyetler çatışmasının yazan Huntington, bir makalesinde çin'le ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktaydı:

"...Yakın gelecekte çin, ABD'nin yeni düşmanı olacak. Ancak ABD'de yeni bir ulusal kimlik duygusu ve ortak bir amaç yaratacak olan çin tehdidi, henüz o kadar da yakın gözükmüyor. Amerikalıların gözünde bu tehdidin ciddiyeti, çin egemenliğinin ABD'nin Doğu Asya'daki çıkarlarını tehlikeye atmasına bağlı..." Teorisini "kültür çatışması" ekseninde kurgulayan Huntington, Hristiyan/İslam ve Hristiyan/Konfüçyüs çatışmasını başat olarak ele almakta. Sınıflar mücadelesine ve çıkar çatışmalarına atılan böyle bir örtüyle, paylaşım kavgasında ABD, çin'i askeri stratejik hedeflerinin odak noktasına yerleştiriyor.

Bu nedenle ABD, öncelikle Avrasya bölgesinde yoğunluk kazanan çelişkilerin kendi lehine çözümü için silahlanmasını meşru gösterici adımlar atıyor. çin'i 1980'li yıllarda ABD'den nükleer teknoloji çalmakla suçlayıp, Tayvan, Güney Kore ve Japonya'da "füze savunma sistemi" kurmak istiyor. Böylece çin'i "füze savunma kalkanı" ile kuşatma altında tutmayı hedeflemekte,

Rusya tarafından belirlenen nükleer silahlarla ilgili doktrine göre ise; Rusya'nın nükleer caydırıcılık politikasının topyekün saldırı karşısında "son çare" olarak görüldüğü belirtiliyor Ayrıca Rusya'nın ve müttefiklerinin bağımsızlık ve toprak bütünlüklerinin korunması, Rusya'nın kalkınmasına dış engeller oluşturulmasının önlenmesinin hedeflendiği savunuluyor. Yeni doktrin, Rusya'nın savunma çeperini "varolanı korumak"la sınırlı tuttuğunu gösteriyor. Bir yanıyla da bundan sonraki olası kayıplara ilişkin "tahammülsüzlüklerini ifade ediyor.

ABD öncülüğünde ve İngiltere'nin aktif katılımıyla gerçekleştirilen "çöl Tilkisi Operasyonu" (17, 12. 98) "kitle imha silahları"nın tasfiyesinden sorumlu CIA adına çalışan UNSCOM Başkanı Richard Buttler'in provokatif açıklaması "gerekçe" gösterilerek yapıldı. ABD emperyalizmi, böylece, burjuva normlarda dahi olsa kendi çıkarlarının tehlikede olduğu hiç bir yerde bir yasa ve kural tanımayacağını ortaya koydu. Saldırıya Almanya ve Japonya destek verirken, en sert tepki gösterenler Rusya ve çin oldu. Rus Dışişleri Bakanı İgor İvanov'un açıklaması aynı zamanda ABD'nin oynadığı rolün ne olduğunu da ortaya koymaktadır:

"Kimse BM adına tek başına davranıp dünya polisliğine soyunmasın" denilmekteydi açıklamada.

ABD ve İngiltere'nin saldırılan, "Saddamsız Irak" yaratma ve Filistin sorununun Amerikan barışı çerçevesinde "çözü-mü"yle Ortadoğu'nun düzlenmesinde bir başka halkaya geçişe tekabül etmektedir. Rusya'nın "NATO'nun Küreselleşmesi" olarak değerlendirdiği bu saldın sonrasında bölgedeki uçak gemisi sayısının 2'ye ve uçak sayısının da 300'e yükselmesi ABD'nin bölgedeki askeri varlığını tahkimi amaçladığını da göstermektedir. Yine ilk kez Türkiye ABD saldırısının başlıca müttefik gücü olarak İncirlik'i bu kez "alenen" kullanıma açtı.

Bu tavır yine, Türkiye'nin emperyalizmin Ortadoğu halklarına yönelik gangsterce, kural tanımaz saldırgan politikalarının sadık savunucusu olduğu gerçeğini gösterdi. ABD emperyalizmi bu caniyane saldırganlığını Irak'ın sahip olduğu "kitle imha silahlan" gibi böylesine "masum" bir gerekçeye bağladı. ABD'nin Yeni Savaş ve nükleer savaş politikası, NATO'nun görev sahasının genişlemesi, ve Avrasya stratejisi çerçevesinde bir arada değerlendirildiğinde "çöl Tilkisi Operasyonu" da gerçek anlamına kavuşuyor.

Irak'a yönelik emperyalist saldın Avrasya stratejisinin yaşam bulması için Amerikan hegemonyasına itiraz eden ya da varlığı bile başı başına bir engel olarak görülen, güçlerin/ülkelerin cezai and ı n iması, "Kitle imha silahlarına sahip ülkelerin itirazlarının kırılması amacıyla başlatılan bir süreç oluyor. çin ve Rusya verilen gözdağının bilincinde, bu nedenle en fazla itiraz eden ülkeler onlar oldular. Rusya Başbakanı Primakov, daha çok da bir çaresizliğin ürünü olarak yaptığı çıkışta, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'da daha aktif politika izleyecekleri açıklamasını yaptı. Rusya, Batıyla ilişkilerini geliştirmek ve "terörist ülkeler" listesinden çıkmak isteyen Suriye'yle yeni silah satışı anlaşmasına yöneldi. Balkanlar'da ise, Sırbistan haricinde etkinliğini tamamen yitirmiş durumda ve Sırbistan'a yönelik Amerikan saldırısı karşısında Balkanlar'da da çaresiz kaldığı ortaya çıktı.

Irak'a yönelik saldırının gösterdiği en önemli gerçeklerden biri ise, İncirlik'in artan önemi oldu. Washington merkezli ABD Doğal kaynakları Savunma Kurulu'nun 13. 3. 98 tarihli raporuna göre incirlikte 15 atom bombası bulunuyor. Bu silahların kapasitesinin ABD'nin nükleer silahlarını konuşlandırdığı ülkeler arasında tahrip gücü bakımından dördüncü sırada yer aldığı vurgulanıyor. Haliyle İncirlik üssü ABD toprağı sayıldığından ötürü olası taktik nükleer silah kullanımında İncirlik, ABD'nin başta çin ve Rusya olmak üzere Avrasya eksenindeki politik-askeri ve nükleer faaliyetlerinde en önemli sıçrama tahtası durumunda yer alıyor.

Irak "kitle imha silahlan" gerekçesiyle "cezalandırıldı". Birçok ülke de bu nedenle "terörist ülkeler" listesinde yer alıyor. ABD emperyalizmi her zamanki iki yüzlü, sahtekarca politik argümanlara başvururken, ABD Savunma Bakanlığı 22. 1. 97'de Amerikan kongresinden çıkan "önümüzdeki sekiz yıl içinde kimyasal silah stoklan yok edilecek" karan üzerine elinin altındaki kimyasal silah miktarını açıkladı. Yapılan "resmi bildirim"e göre, Amerikan Ordusu II. Dünya Savaşı'nın sonundan 1968 yılma kadar tam 30 bin ton sinir gazı, hardal gazı ve fos-gen stokuna sahip bulunuyordu.

1980'lerin sonundan itibaren ise, depolama açısından daha "insancıl" bir taktik izlenmeye başlanmış ve "ikili" kimyasal silahlar geliştirilmişti. Yani tek başlarına nispeten zararsız, ancak birleştirildiklerinde ölümcül olabilen maddeler üretildi. Amerikan Savunma Bakanlığı, bu ölüm silahlarının dokuz bölgede depolandığı açıklamasını yaptı; sekizi ABD'de, birisi ise, Pasifik Okyanusu'ndaki Mercan adasında.

Bu depolardan Tooele'deki Utah Ordu Ambarı; kimyasal zehirle yüklü yarım milyon roket, bomba, savaş başlığı ve top mermisi barındırıyor. Bu depoda Mart 1996'da Tokyo'da bir metro istasyonunda 12 kişinin ölümüne, beşbin kişinin ise yaralanmasına neden olan Sarin adlı sinir gazından tam 5 milyon kilo bulunuyor.

Pentagon, kimyasal ve biyolojik silahlarını Küba'da, Nikaragua'da, Haiti'de, hatta "kendi" halkı üzerinde de kullanmaktan çekinmedi. Eski bir CIA ajanı olan John Stockwell'e göre Latin Amerika'da özellikle biyolojik silahlar; ABD karşıtı ülkelerin tarımsal yapılarını sabote etmek amacıyla kullanılmış.

Stockwell kimyasal ve biyolojik silahların kullanımıyla ilgili şu bilgileri aktarıyor

"...MK-UItra Programı; yirmi yıl boyunca, 200'den fazla Tıp Fakültesi ve Akıl hastanesinde yürütülen operasyon boyunca hasta Amerikan yurttaşları üzerinde deneyler yapıldı. San Fransisco körfezi boyunca virüs sızdıran bir mavna geçirerek, bir şehri kötürüm etme tekniklerini denediler. Long Island'ın bir banliyösünde öksürük salgını başlattılar ki, tüm çocuklar öksürüğe yakalanırsa, bir topluluğun ne yapacağını görsünler. Arada bünyesi zayıf birkaç çocuk öldü, ama olsun. Manhattan metrosuna baş dönmesine yol açan ampuller yerleştirdiler. İnsanlar çift görmeye başladı. Duvarların arkasına kameralar yerleştirip, trenlerin büyük bir hızla ve ardı ardına geçtiği en kalabalık saatlerde neler olduğunu izlediler. Herkesin başı dönüyor, kimse önünü göremiyor ve birbirine çarpıp duruyordu.

Bir de ölümcül hastalıkların kullanıldığı deneyler var. Küba'yı hedef alan 7 yıllık destabilizasyon programımızda, domuzlarda ateşe yo! açan domuz ateşi salgınını başlattık, amacımız ülkedeki tüm domuzlan öldürmekti. Haiti'de insanlara virüsler bulaştırdık..."

Körfez savaşı sırasında da dünyada ilk kez "seyreltilmiş uranyum" (DU) silahlan kullanıldı. Irak ve Kuzey Kuveyt, DU silahlan için bir deneme tahtası haline getirildi. ABD Ordusu çevre Politikası Enstitüsü'nün verilerine göre, 940 binden fazla uranyum başlıklı 30 mm'lik mermi ve 14 binden fazla geniş kalibreli DU top mermisi harcandı.

Bu uranyum saldırısı sonucunda, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Irak toprağına ve suyuna 300-800 ton arasında DU taneciği ve tozunun yayıldığı tahmin edilmektedir.

ABD'nin başım çektiği uranyum saldırısı sadece bölge halkını değil, harekata katılan 697 bin işgalci askerden 100 bine yakınım da etkiledi. Bugün bu askerler, çeşitli solunum yolu, karaciğer ve böbrek hastalıkları, bellek yitimi, baş ağrısı, yüksek ateş ve tansiyon düşüklüğü gibi sorunlar yaşıyorlar. (23. 2. 98)

ABD ve NATO radyoaktif silahlar kullanmaya devam etmektedirler. ABD'nin Yugoslavya saldırılarında kullanılan Cruise füzeleri ve anti-tank mermilerinde radyasyon saçan tüketilmiş uranyum kullandığı NATO generalleri tarafından da itiraf edildi.

Güney Asya Krizi Kitlesel İşsizlik ve Yoksullaşma

Tayland'da başlayıp dalga dalga yayılan kriz sonucunda uluslararası ticarete konu olan temel ürünlerin fiyatlarında önemli düşmeler görüldü. Piyasalarda yaşanan bu düşüşler kapitalist ülkeler lehine bir tablo ortaya çıkardı. Petrol ihraç eden Ortadoğu ülkelerinin (OPEC) yanısıra Norveç, Meksika gibi ülkeler de ağır faturalar ödediler.

Filipinler'de hükümet ekonomik krizi "aşmak" için IMF dayatmaları sonucunda çareyi devlet işletmelerini özelleştirmekte buldu. Filipinler'de bölge düzeyinde yaşanan krizi aşmak için alınan önlemler sonucunda kârlar düşmüş ve 100 bin işçi işten çıkarılmıştı. ülkenin en büyük 1000 şirketinin gelirlerinde bir önceki yıla oranla % 34'lük bir azalma ortaya çıktı.

Onyıllardır "mucize ülke" olarak gösterilen Güney Kore, 1997 yılında IMF'den kredi almak zorunda kaldı. IMF'nin dayatması sonucunda kredi alma önkoşulu olarak gösterilen "yabancı yatırımcıya sınırlama" getiren yasa, parlamento tarafından iptal edildi. Aynı şekilde IMF önermeleri doğrultusunda devlet destekli bankaların otomotiv ve yarı iletken sanayiindeki Kore firmalarına düşük faizli kredi vermeleri engellendi. IMF, tarihindeki en büyük mali yardımı yaptığı bu "mucize ülke"de "daha sıkı politikalar"ın denetlenmesi amacıyla Seul'de bir temsilcilik açma karan aldı (10. 12.97)

Bütün olarak bakıldığında Güney Asya'da yaşanan krizin başlangıcından itibaren 100 milyar doların üzerinde yeni bir borçlandırma gerçekleşti. Bu arada çin de krizdeki ülkelere 4,5 milyar dolarlık kredi açmaya karar verdi.

Asya krizi ve ardından Rusya ve Brezilya'daki çöküntü küreselleşmenin sınırlarını ve yıkıcı sonuçlarını göstermesi bakımından "öğretici" oldu. Uluslararası tekellerin "tahsilatçısı" IMF'nin politikalarının inandırıcılığı ortadan kalktı ya da ciddi sarsıntı geçirdi.

Asya'da yaşanan krizin ana nedeni olarak aşın üretimin ortaya çıkardığı bollukla birlikte fiyat ve kârların düşmesi yönündeki bir baskılanma öne çıkarılmaktadır. Daha fazla yatırımın, daha fazla kâra dönüşmediğini farkeden kan emici borsa spekülatörleri ellerinde bulunan Doğu Asya şirketlerine ait hisse senetlerini bir anda elden çıkardılar ve krizin katalizörü oldular.

Yine Endonezya, Malezya, Filipinler, Güney Kore ve Tayland'a özel sennaye girişleri 1990-1996 arasında 20 milyar dolardan 95 milyar dolara çıkmıştı. 1997'de ise 20 milyar dolar civarında net sermaye çıkışı gözlemlendi.

Sömürge ülkelere giden sermaye 1998 yılında bir önceki yıla oranla % 41 oranında azalarak 152 milyar dolara düştü. Uluslararası Finans Enstitüsü'nün (HF) verilerine göre 1997 yılında 266 milyar dolar olan sermaye akışı 1996 yılında 327 milyar dolar olmuştu. Latin Amerika ülkelerinde de Brezilya kriziyle birlikte 1997 yılında 106 milyar dolarlık bir toplam sermaye akışı yaşanırken 18 milyar dolarlık bir kaçışın ardından sermaye akışında da yavaşlama görüldü ve bu miktar 88 milyar dolara indi. Ekonomik çöküntünün olduğu ülkelerde, işbirlikçi yönetimlerin batıya olan "güvenleri" ciddi bir sarsıntı geçirdi. Malezya Başbakanı Mahathir bin Muhammed, Güney Doğu Asya ülkelerindeki krizle ilgili olarak spekülatör Soros'u şu sözlerle suçluyordu;

"...parayı getiriyor; enformasyonu çok iyi kullanıyor ve işine geldiği anda getirdiğini götürüyor, ekonomi krize giriyor..."

Sömürge ülkelerdeki krizin kökeninde dışa bağımlı çarpık gelişme zemini üzerinde aşın miktarlarda spekülatif sermaye girişi ve sürdürülemeyecek oranda reel faiz yatmaktadır. Bu tür sermaye (spekülatif) girişi 1987 yılında toplam 50 milyar dolardan 1996 yılında 325 milyar dolara çıktı. Uluslararası tefeci So-ros, piyasaların gücünü şu sözlerle tanımlamaktadır:

"...piyasalar her gün oylama yapıyor. Hükümetleri, halkın hoşlanmayacağı, ne var ki "gerekli" önlemleri almaya zorluyor."

Yine Soros'a göre "salt piyasalar devlet anlamına sahiptir.'*

Asya-Pasifık'te başlayıp, Rusya'ya sıçrayan ve en son Brezilya'yı kasıp kavuran kriz sonucunda 10 milyon işsiz ortaya çıktı.

Emperyalizmin düzenleyici kuruluşları, yaygınlaşan işsizlik ve derinlik kazanan yoksulluk karşısında "gözü yaşlı" "yürek paralayıcı" raporlar yayınlamaktadırlar:

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, Dünya Yatırım Raporu'nda (UNCTAD-98) Güney Asya, Rusya ve Güney Amerika'da yaşanan küresel çaptaki krizden yabancı yatırımcıların kârlı çıktığı görüşüne yer verilmektedir.

Uluslararası sermayenin denetimindeki kurumlar dahi hazırladıkları kriz raporlarında emperyalizmin girdiği ülkelerde yarattığı tahribat ve krizin derinleşmesinden nasıl bir fayda sağladıklarını onaya koymak zorunda kalmaktadır.

öyle ki, bir başka uluslararası mali "denetleme" kuruluşu olan Dünya Bankası'nın yıllık raporunda yapılan tüm çarpıtmalara rağmen krizlerin "gelişmekte olan ülkeler"de ağır faturaya neden olduğu kabul edilmektedir. ILO yıllık raporunda da (1998-1999) işsiz sayısının dünya tarihinin en yüksek düzeyine ulaştığı vurgulanıyor. Raporda 150 milyon kişinin iş aradığı halde bulamadığı belirtiliyor.

Uluslararası Kalkınma Ajansı'nm (IDA) raporunda küresel çapta yaşanan açlığa dikkat çekilmektedir. İstatistiklere göre dünyada l milyar 100 bin kişi mutlak yoksulluk sının altında yaşıyor. Dünya nüfusunun ilk % 20'lik dilimi tüm gelirin % 83'üne e! koymakta, en alttaki % 20'lik kesimin payı ise sadece % 1,5 olarak kalmaktadır. Bu rakamlar dahi dünyanın efendileri ve yoksulları arasındaki makasın giderek açıldığım ve dev uçurumlar oluştuğunu göstermektedir.

Aynı şekilde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının hazırladığı raporda oldukça çarpıcı ve "valisi kapitalizmin" hükümranlığını sergileyen rakamlar onaya konulmaktadır; Rapora göre, 1998 yılında mal ve hizmetler tüketimi 24 trilyon dolar civarında tahmin ediliyor, bu üretimin % 86'sım dünya nüfusunun sadece % 20'si tüketiyor. Dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam serveti l trilyon dolan geçiyor. Bu rakam dünya nüfusunun % 47'sini oluşturan en yoksul 2.5 milyar insanın yıllık gelirine eşit. l .3 milyar insan içecek temiz su bulamıyor, l milyar insan evsiz. Herkese temel eğitim vermek için yılda 6 milyar dolara, temel gıdalar için 13 milyar dolara ihtiyaç bulunuyor. Oysa ki, Avrupa'da parfümlere yılda 12 milyar dolar, Avrupa ve ABD'de kedi ve köpek maması için 17 milyar dolar harcanıyor. Dünyada uyuşturucu maddelere 400 milyar dolar, askeri malzemelere 780 milyar dolar harcanıyor.

Neoliberal politikalar sonucunda ortaya çıkan küresel çaptaki krizle ilgili olarak Standart and PoorYun uluslararası baş ekonomisti Nariman Behravesh şu yorumu yapıyor:

"...küresel ekonominin yüzde 40'ı ya ekonomik durgunluk içinde, ya da ekonomik durgunluğa giriyor..." Mali krizin ülkeden ülkeye değişmekle birlikte genel karakteri konusunda, aynı ekonomist:

"...yoğun biçimde borçlu konumda bulunan bankacılık sistemi, para birimlerinin aşın oranda değerli olması, büyük kamu harcamaları ile dış borçlanmalara aşın güven..."i gösteriyor. (3. 10. 98)

Emperyalizmin dayattığı politikaların yıkıcı sonuçlan her geçen gün biraz daha onaya çıkmakta ve bu kriz sürecinde sermayenin belli bir biçiminin, mali sermayenin hükümranlığının önündeki engeller bir bir kırılmaktadır.

Mali sermaye küreselleşmede engel tanımadan ilerlerken 42 Afrika ülkesinde yayınlanan ve AFRO (Afrika Bölgesel Organizasyonu) Genel Sekreteri Andrew Kailembo tarafından açıklanan bildiride "...dünya ticaret piyasalarında yapısal bir değişiklik olmaması halinde ekonomik gelişim Kara Kıtada birkaç çok uluslu şirkete kâr getirmekten başka bir işe yaramayacak..." denildi.

Yine Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU) Sendikal Haklar Bölümü Başkanı George Martens; "...Küreselleşme sendikaları neredeyse sistemden silmeye çalışırken, her alanda sermayenin önünü açıyor ve işini kolaylaştın-yor. Buna karşı emeğin dayanışma içerisinde olması şart..." dedi. DİSK ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonumun İstanbul'da düzenledikleri toplantıda konuşan Martens devamla; "...dünya genelindeki çok uluslu dev şirketler, ki bunların bazıları pek çok devletten daha zengin ve güçlüler, küreselleşme sayesinde uluslararası alandaki etkinliklerini, dolaşım özgürlüklerini daha da artırdılar..." açıklamasını yaptı (10. 1. 99)

Krizin küreselleşmesi karşısında, uluslararası sermaye çevrelerince bulunan acil çözüm sömürge ülke yapılarında daha radikal kararların u y gül attın iması oldu. Yapılan açıklamalara göre; IMF artık mali yardım isteyen üye ülkeden "çok sıkı uyum programları" isteyecek. Bu uyum programlan öncelikle "yapısal ve sektörel uyum programlarım içeriyor. Yine Uyum Programları'nı ciddi olarak uygulayacağını taahhüt edemeyen, kararlılık gösteremeyen ülkeye yeterli oranda mali yardım yapılması söz-konusu olmayacak.

Dünyanın "efendileri" tıkanıklığı aşmak için acil palyatif önlemlerle durumu idare etmeye çalışmaktadırlar. ABD Başkanı Clinton, IMF'ye gerekli mali yardım yapılması gerektiğini bildirerek, "... IMF olmazsa Amerikan ürünlerini hiç bir ülke almaz" demektedir. IMF-Dünya Bankası, çeşitli ülkelerin Maliye Bakanları ve Merkez Bankaları guvernörleri yıllık toplantısı Başkan Clinton'un "son 50 yılın en ciddi krizi" uyarısıyla açıldı. IMF Direktörü Camdessus da "krizdeki ülkelerden değil, krizdeki bir sistemden bahsediyoruz" diyerek, durumun vahametini ortaya koydu. Aynı toplantıyla ilgili olarak Morgan Stanley'in baş ekonomisti Stephan Recah; Global Economic Fo-rum'da üç önemli sonuçtan söz ediyor;

I. Ortak politika bulunmuyor,

II. Küresel liderlik boşluğu var,

III. Yeni post Bretton Woods tipi bir küresel mali altyapı oluşturmak için bir istem söz konusu değil.

Washington'da yapılan bu toplantıda önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. IMF-Dünya Bankası, AB D-Avrupa-Asya (Japonya) arasında sorunların çözümüne ilişkin yaklaşım faklılıkları bulunmaktadır. IMF Başkanı "eski reçetelerinde" ısrar ederken, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret örgütü (WTO) yetkilileri, "mali çözümlerin" yetersizliğinden söz etmekte ve "dünyanın yoksulları bizi beklemez" diyerek, sonuçta kurban edilenin "serbest ticaret" olabileceği endişelerini dile getirmektedirler. Politik anlamda gündemdeki sorunlara ilişkin tek müdahale aracı olarak, ortak faiz indirimleri ve bazı yardım paketi önermeleri bulunmaktadır. ABD esas olarak bir faiz indiriminden yana tavır almaktadır. Amerikan Merkez Bankası (FED) son dönemlerde üç kez faiz indirimine gitti. Japonya ve Asya ülkeleri ise, düşük faizlerin işlerine yaramayacağı düşüncesiyle sanayi ve tüketimi canlandıracak yardım paketleri ve sermaye hareketlerinin denetlenmesinden yana görüş belirtiyorlar. Gerçi Japonya sonradan Yen'in durumunu ve faiz indirimini gündemine aldı. Avrupa'daki Merkez Bankaları keza faiz indirimini uygun bulmadılar. Buna karşın IMF üzerinde bir denetim hakkı talep etmektedirler ki, bu istem "liderlik" iddiasındaki ABD'nin tepkisini çekmeye yetmektedir. Almanya ve Japonya'nın uzunca bir süredir gövdelerine uygun bir uluslararası konumlanış talep ettikleri bilinen bir gerçek. Bu istemin kendisi dahi bugünkü ABD hakimiyeti görüntüsüne rağmen, "küresel liderlik boşluğu" sorununu güncelleştirmektedir.

Bu toplantılarda küresel kriz şöyle gerekçelendirilmektedir:

I. Talep yetersizliği ile karşı karşıya olan fazla üretken kapasite sorunu,

II. Emekçilerin emek kapasitesi fazlası sorunu, yoksulluğun artması,

III. Yatırıma yönlendirilemeyen, batık borçlarda gömülü kalan kredi hacmi, yani nakit fazlası.

Yani kriz, kapitalist sömürü sonucunda edinilen kârların, mevcut üretken yapıyı genişletebilecek mali açıdan daha fazla kâr getirecek yeni pazarları yeterince bulamamasından kaynaklanmaktadır. Bugün açısından kısa vadede yapılmak istenen de, mali sistemin bir anda ve kütlesel çöküşünün önlenmesi amacıyla alternatifler ve uyarı sistemleri yaratılması çabalarından ibarettir.

Emperyalist ülkelerde "talep yaratmak" üzere faizler indiriliyor. Sömürge ülkelerde "daha sıkı uyum programlan" dayatılırken, pazar daralmasından şikayet ediliyor! Ve mevcut durumu aşmak için adım adım yeni bir "Anayasa" dayatılmaktadır.

Yeni Sömürgeciliğin Anayasası

Soğuk savaş sonrasında ABD hegemonyası iki temel üzerinde devam ettirilmek istenmektedir.

- ABD'nin dünya ekonomisine önerdiği düzenleme sistemi

* Doların uluslararası sürüm aracı olarak kabul ettirilmesi,

* Son derece yüksek askeri harcamaların sürdürülmesi,

- ABD'nin askeri ve siyasi liderliğinin Avrupa ve Japonya tarafından kabul edilmesi.

ABD'nin önerdiği düzenleme sistemi dünya ekonomisinin koşulsuz bir biçimde ABD mali sermayesinin kullanımına açılması, bu arada dünya ekonomisinin alt parçalarının da bölgesel ittifaklar ve yatırımlarla bu mali sermayeye tabi kılınmasıdır. Yani "evrensel" dolar karşısında mark, yen, frank, rublenin bölgesel bir düzeyde tutulmasıdır. Oysaki bölgesel düzeyde alt-hegemonik alanlara bölünmüş olan yeni dünyada Pax America-na'dan oldukça farklı (ABD-Almanya-Japonya) bir portre ortaya çıkmaktadır.

Mali sermayenin serbest dolaşımı, çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) ile hukuksal bir çerçeveye oturtulmak istenmektedir.

çok Taraflı Yatırım Anlaşması (Multilateral Agreemant on Investment - MAI) 21. yüzyıl ekonomisinin dönüm noktası ya da "tek bir Küresel Ekonominin Anayasası" olarak lanse edilmektedir.

MAI, çok uluslu şirketlere tanınan haklarla, ilgili ülkelerin meclis ve hükümetlerinin varlığını tamamen gereksiz hale getirmektedir. Bunun yanı sıra herhangi bir anlaşmazlık halinde ilgili ülkenin yasalarının MAI'ye uygun olması gerekmekte. Aksi durumda MAI ile çelişen yasalar otomatikman geçersiz sayılıyor.

MATnın altına imza atan ülkeler ilgili hükümlere uymayı taahhüt etmektedirler:

I. Doğal kaynaklar, emlak, iletişim ve medya gibi alanlar da dahil olmak üzere, tüm ekonomik sektörlerini yabancı mülkiyete açacak,

II. Yabancı yatırımcılara yerli firmalarla aynı muameleyi yapacak,

III. Sermaye aktarımına getirilen sınırlamaları ve pazara giriş için öne sürülen şanları kaldıracak,

IV. "Mantıksız" yönetmelikler ya da müsadere yüzünden mallan kamulaştırılan yatırımcının bütün zararım tazmin edecek,

V. Yasaları eğer, MAI'nın kurallarını ihlal ediyorsa, yatırımcıların uluslararası platformlarda hükümetlere dava açmasına izin veren "sorun çözücü süreci" kabul edecek,

VI. Hem devletin hem de yerel yönetimlerin MAI'ye uyacağına dair garanti verecek.

Dünya Ticaret Teşkilatı Başkanı Renato Ruggiero "Birleşmiş Dünya Ekonomisinin Anayasası'nı kaleme alıyoruz" sözleriyle tarif etmektedir MAI'yi.

Public Citizen's Global Watch (Washington D.C.) Direktörü Lori M. Wallach'ın Le Mond Diplomatique'de Şubat 98'de yayımlanan yazısı MAI'nin misyonunu deşifre edicidir:

"...çok uluslu şirketlerin ve yatırımcıların, ulusal hükümetlerin uygulayacakları politikalar dolayısıyla uğrayacakları kâr kayıplarından dolayı, o hükümetler aleyhine doğrudan zarar ziyan ve tazminat davası açabilmelerine imkan sağlayacak bir ticaret anlaşması düşünebilir misiniz? Yok, yok, bu kapitalizmin 'totaliter' geleceği konusunda tasarlanmış bir bilim/kurgu romanın entrika örgüsü değildi; imzaya açılmak üzere olan, fakat kimsenin aslını astarını bilmediği bir ticaret anlaşmasının hükümlerinden sadece bir tanesi..."

"...uluslararası diğer bir çok anlaşma gibi 'çok Yönlü Yatırımlar Anlaşması' da bir dizi haklar ve yükümlülükler dağıtmakta ise de, diğer anlaşmalarla temel bir ayrılığı var; çünkü bu anlaşmada haklar, çok uluslu müteşebbis ve yatırımcılara tanınıyor, yükümlülükler ise, hükümetlerin üzerine yıkılmış; bu yetmezmiş gibi evvelce hiç rastlanmamış bir de yenilik getirilmiş; gelişmekte olan bir ülke, bir kere çok Yönlü Yatırımlar Anlaşması'na girdi mi, istese de, istemese de yirmi yıl boyunca oraya bağlı kalıyor, gerçi beş yıl sonra ayrılmak istediğini bildirmek hakkını tanımışlar, ama bu geriye kalan onbeş yıl boyunca bağımlı kalmasını ortadan kaldırmıyor..."

MAI, ilk etapta hemen bir çok ülkenin üye olduğu Dünya Ticaret örgütü (WTO)'nda tartışılmak yerine kapitalist ülkeler kulübü olan OECD bünyesinde ele alındı. Gerçi ortaya çıkan tanışmalar üzerine bazı biçimsel değişikliklerle tekrardan Dünya Ticaret örgütü'ne e ele alındı. Emperyalist-kapitalist ülkeler ile sömürgeler arasında uluslararası tekellerin yatırımlarını güvenceye alan yaklaşık 1600 civarında ikili anlaşma bulunmasına rağmen emperyalist ülkeler daha fazlasını istemektedirler. Bu nedenle de daha büyük bir açgözlülükle hukuki dayanaklar elde etmeye çalışmaktadırlar. çünkü uluslararası mali sermaye çevrelerince pazara ulaşmalarının önünü kesen, dolaşımı yavaşlatan en önemli faktör olarak çok uluslu şirketlerin hareket alanım kısıtlayan "ulusal" yasal düzenlemeler gösterilmektedir.

Dünya ticaretinin sınırlarım daha da genişleten GATT anlaşmasının 50. yılında ABD Başkam Bili Clinton, "daha açık" bir küresel ekonomi çağrılarını yineler. Bu yakınmalara karşın Dünya ticaret hacmi günümüzde 1950'lerdeki hacminin 16 katı bir büyüklüğe ulaşmış durumdadır. Yine rakamlar üretimde 5.5 kat bir artışa işaret etmektedirler.

Uluslararası mali sermayenin krizi aşmak için "daha açık" bir ekonomik yapı çağrılarına rağmen bir başka ticaret kulübü olan Uluslararası Ticaret Odası (ICC) toplantısında (29. 9. 98) ulusal ve uluslararası ticaretin daha sıkı denetlenmesi istenmiştir. Serbest piyasanın ancak bu şekilde denetlenebileceği bildirilen toplantıda krizlerin uluslararası düzeye sıçramaması için piyasaların kontrolünün sermaye kuruluşlarına devri istenmekte ve ancak MAI sayesinde sermaye hareketlerinin savunulacağı belirtilmektedir. ABD denetiminde olan uluslararası kuruluşlarda, sömürge ülke yapılarının "daha açık" olmaları için bağımlı ülkeler adeta buna zorlanırken, ABD kendi açısından diğer rakipleri karşısında "korumacı" metodlara başvurmayı bir hak olarak talep etmektedir. Dünya Ekonomik Forumu'nun Davos toplantısında ABD Başkan Yardımcısı Al Göre ve Hazine Bakanı Robert Robin "Ekonomik korumacılık önlemlerinin azaltılması" çağrısı yapmışlardır. ABD'nin bu çağrısı karşısında yeni düzende serbest piyasa ekonomisinin bir avuç uluslararası tekele hizmet ettiğinden bihaber(!) görünen Malezya Başbakanı Mahathir, "ABD'nin kendi ekonomisini korumacılık önlemleriyle koruması nedeniyle Göre ve Rubin'in korumacılığa karşı olmasını anlamıyorum" demiştir. Serbest piyasa ekonomisinin Doğu Asya ülkelerini tahrip ettiğini belirten Mahathir, serbest piyasanın "herkes için iyi olması gerektiğini" belirtmiştir.

ABD'nin dünya çapında hegemonyasını kabul ettirme çabaları dalga dalga gelen kriz ve MAI'nin gördüğü tepki ile somutlandığı üzere netlik kazanmadı. Birçok emperyalist ülke kendi çıkartan ile ABD istemleri arasında bir karşıtlık görmektedir.

çok Uluslu Yatırım Anlaşması (MAI)'na imza atmamak için başta Fransa olmak üzere birçok OECD ülkesi ayak diremektedir. Yine Avrupa ve Amerika arasında bir serbest değişim alanı yaratma projesi Fransa'nın engellemesiyle karşılaşmaktadır. Tüm bunlarla birlikte, yeni süreç işlemekte ve emperyalistler kendi ülkelerinde ve sömürgelerde daha da ağırlaştırdıkları koşullarda olanaklarını derinleştirmektedirler.

Uruguay Round'u benzen bir toplantı olarak öngörülen WTO Bakanlar konferansında 3. binyıl yuvarlak masa toplantıları (Millenium Round) ile dünya egemenliğinin bundan sonraki işleyişinin genel kurallarının saptanması istenmektedir. Ana başlıklar; bağımlı ülkelerin halen süregiden iç ekonomilerini koruma politikalarını terketmeleri, çok uluslu şirketlere bu ülkelerin piyasalarında tamamen egemenlik oluşturma hakkı veren hukuki çerçeveyi yaratmaları vs.'dir.

WTO içerisinde AB, ABD, Japonya ve Kanada'nın 21. yüzyılın ticaret ve yatırımlarıyla ilgili belirlediği ana başlıklar ise, yatırımlar, rekabet politikaları ve kamu mülkiyeti konularında düğümlenmektedir. Bunlar sömürge ülkelerin "ulusal politikalarının tamamen WTO'ya terkedilmesi üzerine kurulu. Emperyalist ülkelerin amacı, tüm üye ülkelerin hükümet harcamaları politikaları, kararlar ve tüm prosedürlerin yerine getirilmesini \\VTO insiyatifinde ele almaya yönelik bir öz taşımaktadır.

Hegemonya Mücadelesi ABD-Almanya-Japonya

ABD, soğuk savaş döneminde bir taraftan Avrupa Birliği'ni desteklediğini ilan ederken, öte yandan da Avrupa'nın özellikle Ortadoğu'da, çin ve Asya ülkelerinde kendisinden bağımsız bir politika izlemesini engellemeye çalışmaktaydı. 1972-1973 Helsinki Güvenlik ve İşbirliği Konferansında, Kissinger, Avrupa ülkelerinin tüm konsültasyon toplantılarına ABD temsilcilerinin katılmalarım önermişti. 1991 yılındaki Hükümeti er ar ası Maastricht Konferan-sı'nda Batı Avrupa Birliği güçlerinin NATO içerisinde otonom bir grup oluşturması önerisi gündeme geldiğinde de ABD büyük tepki gösterdi. Tüm çelişmelere rağmen ABD'nin küresel bağlamda en güvenilir ve yakın bağlaşığı öncelikle Avrupa'dır. Bu nedenle Avrupa'nın ABD liderliğini kabul etmesi ve NATO'nun da Avrupa'nın onayıyla ABD'nin oluşturduğu strateji gereğince yeniden yapılandırılması büyük önem taşımaktadır.

Avrupa ekonomik ve parasal işbirliği sürecine girildi. Bu sürecin mantıki sonucu bir Avrupa Merkez Bankası'nın kurulması ve ortak dış politika, askeri şekillenme ve nihayetinde bir siyasal bir-İiğin yaratılmasıdır. ABD sürecin bu tarz bir gelişim gösterecek olmasından oldukça kaygılıdır.

öte taraftan Uzak Doğu'da APEC içerisinde kavga devam etmektedir. ABD bu örgüt içerisinde hegemonya oluşturmak isterken, Japonya kendini bu sürecin doğal önderi olarak görmektedir. Japonya, Asya'daki, küreselleşmenin denetlenmesi eğilimlerinin de güçlü bir sözcüsü durumundadır.

1994 APEC toplantısında üye ülkelerin gümrük duvarlarını gönüllü olarak indirerek ticareti serbestleştirmeleri kararlaştırılmıştı. ABD-Kanada ikilisi bölgede ticaretin serbestleştirilmesi için bastırırlarken, Japonya bu sürecin "gönüllü" özelliğinin korunmasından yana bir tavır sergilemişti. Bölgede korumacı ve denetlemeci eğilimlerin artarak sermaye hareketlerinin kısıtlanması ABD açısından tam bir karabasan. çünkü ABD açısından en büyük sorun Amerikan bankalarının sermaye ihraç alanlarının açık tutulmasıdır.

Bölgede, Japonya ve ABD arasındaki bir diğer sorun dış yardım programı ve dış borçların tasfiyesiyle ilgili olarak yaşanıyor. Japonya'nın bölge ülkelerine yönelik 30 milyar dolarlık bir yardım paketi önerisi bulunuyor. ABD paketinin ana bileşeninde ise, dış borçların tasfiye edilmesinde, Japonya'nın bölgeden alacağı olan 190 milyar dolarlık miktar büyük yer tutuyor. Japonya ABD'nin kendi alacaklarına dayanarak insiyatif kazanmak istemesini reddediyor. Bu nedenle Japonya, bölge ülkelerine ödeme kolaylığı, yeni kredi ve daha uzun bir vade önermekte. Bu noktada, 30 milyar dolarlık yardım paketi önerisi (dolayısıyla Japonya'nın liderliği) çin, Malezya, Endonezya ve Rusya gibi ülkelerde daha sıcak karşılanıyor.

Hegemonya mücadelesi devam ederken, Malezya'da yapılan Asya-Pasifık Ekonomik İşbirliği (APEC) toplantılarında Japonya ve ABD arasındaki sert tartışmalar sürmüştür. ABD yetkilileri Japonya'yı serbest ticareti baltalamakla suçlamaktadırlar.

Tüm bu çelişkilere rağmen, G-7 zirvesinin ardından bir araya gelen Asya-Pasifık ülkeleri merkez bankası başkanları ve mali uzmanlar, küresel sermaye hareketlerinin düzenlenmesi yönündeki kararlan uygulamak ve reformları ülkelerinde en kısa zamanda gerçekle sürmek sözü verdiler. (9. 11. 98) Bu da ABD'nin kilit konumunu pekiştirici bir durumdur.

Paylaşım kavgaları başka bölgelerde de yaşanmaktadır. Latin Amerika ABD'nin "arka bahçesi" olarak, ABD açısından nispeten "rahat" bir bölgedir. Bölgesel işbirliği örgütü LAFTA vasıtasıyla ABD, burada hegemonyasını pekiştirmektedir. Kasım 98 sonunda Paris'te 49 Afrika ülkesi liderinin katılımıyla Fransa-Afrika zirvesi yapıldı. Küresel planda söz sahibi olmak isteyen Fransa kendi nükleer programını oluşturdu, Fransa, egemenlik alanı olarak özellikle Akdeniz havzası ve Kuzey Afrika bölgesini öngörmektedir. Bölgede pek çok eski sömürgesi olan, Cezayir ve Ruanda'da kanlı çatışmalara giden süreci başlatan Fransa ile 1993 yılında Somali'de büyük fiyasko yaşayan ABD, jandarmalık görevlerini artık "eski11 biçimleriyle sürdürmek istemiyorlar. Fransa Afrika'daki eski sömürgelerinde etkinliğini yitirmeye başladığında, ABD "boşluğu" hemen doldurmaya girişmişti. Her iki ülke de Afrika'ya dönük stratejilerinde bölgesel güvenlik örgütlenmelerinin oluşturulmasında "danışmanlık" rolünü üstlenme eğiliminde oldukları gösterdiler.

Dünyanın yüreğini ise Ortadoğu, daha doğrusu Avrasya oluşturmaktadır. Ortadoğu'da politik aktörler oldukça fazladır. Bölgede öncelikle ABD-Almanya-Japonya çıkar çatışmaları yaşanmaktadır. Japonya kendini siyasi-askeri düzlemde pek hissettirememektedir. Bu anlamda ABD'nin ardından ikinci sırada, Almanya'nın gölgesi hissedilmekte. Bölgedeki Amerikan askeri varlığı ABD'nin bugünkü "hakim" durumunu yansıtıyor. 1991 Körfez krizi sonrasında Basra Körfezi'ndeki özel güvenlik düzenlemeleri ekonomik açıdan yaşamsal olan bu bölgeyi bir Amerikan askeri koruma bölgesi haline getirdi. Dolayısıyla ABD'nin Ortadoğu'daki hakimiyetini paylaşmaya pek de niyetli olmadığı çeşitli vesilelerle, özellikle saldırgan tutumuyla bilinmektedir. Ortadoğu'da yaşamsal çıkarlara sahip öteki emperyalist ülkelerin çeşitli konulardaki (İran-Irak vs. ile ilgili.) itirazları salt bir "boyun eğmeyiş" olarak algılanmalıdır. Daha çok eski Doğu bloku ülkelerinde belirgin bir nüfuza sahip bulunan Almanya, Ortadoğu'da da etkinlik kazanmaya çalışmaktadır. Almanya ve Fransa son dönemlerdeki faaliyetleriyle özellikle İran'la yakın ekonomik ilişkilere yöneldiler.

Aralık 98 başında Ortadoğu gezisine çıkan Clinton, Filistin topraklarına ayak basan ilk ABD başkanı oldu. Clinton'un da katıldığı oturumda Filistin özerk Yönetimi ve diğer Filistin organlarının yürütme konseyi üyeleri, ezici bir çoğunlukla Filistin şartında yer alan ve İsrail devletinin yıkılmasını öngören maddelerin iptal edilmesine karar verdiler. Bu FKö'nün Filistin sorununa "çözüm" için Amerikan "barış" planına verdiği en güçlü destek oldu. Filistinliler de ABD Başkanının bu gezisini Filistin Devleti'nin üstü örtülü tanınması olarak yorumladılar. Amerikan, Filistin barış planına bugün sadece İran denetimindeki islamcı gruplar karşı çıkmaktadır. İsrail ise; bu durumu onaylar gözükürken Filistin hareketinin maniple edilmesi ile birlikte "devlet" oluşumunu kolay kolay kabul etmeyeceğini ifade eden atraksiyonlar geliştirmektedir.

ABD, bölgede Pax Americana'yı gerçekleştirmek amacıyla Filistin sorununun "çözüm"e kavuşturulmasının ardından Kürt meselesiyle ilgili hamlelere girişti. Talabani ve Barzani Washington'da zoraki biçimde de olsa buluşturuldu ve anlaşma yapmaları sağlandı. Türkiye bu anlaşmayı tanımayacağını açıklarken, ABD'de, PKK'mn tasfiye edilerek Kürt meselesini Türkiye'nin "hamiliğinde çözme çabalan ağırlık kazandı. Bu durumun en önemli göstergesi PKK lideri Abdullah öcalan'ın, Suriye üzerinde baskı uygulanarak, bu ülkeden çıkarılması ve gelişen uluslararası komplo sonucunda, ABD-İsrail-Türkiye üçgeninde somutlaşan bir suç ortaklığıyla Türkiye'ye getirilmesi oldu. ABD bu tutumuyla Türkiye'ye Kürt sorununu mümkün olan en geri noktalara çekerek "çözme" konusunda önemli bir koz vermiş oldu.

Bu arada "terörist ülkeler" listesinden çıkmak isteyen Suriye, Türkiye ve İsrail arasında sıkıştırılmak suretiyle, İsrail'le "barış anlaşması" imzalamaya zorlanmaktadır. Suriye'nin Abdullah öcalan ile ilgili tavrı, bu anlamda bir boyun eğişi de göstermektedir.

Bölgede hemen tüm ülkelerle "tarihsel" ve "fiili" sorun yaşayan İsrail, ABD'nin uzun erimli politikalarının köşe taşıdır. Lübnan işgali, Filistin sorunu, Suriye ile başta Golan tepeleri olmak üzere bir dizi çatışma konusu bulunmaktadır. Yine Irak ve İran'la sahip olduktan askeri "potansiyel" ve "tarihsel" gerginlikler sürmektedir. ABD-Türkiye-İsrail üçgeninde yapılan işbirliği anlaşması, İsrail'in salt Ortadoğu ile sınırlı kalmayıp "Avrasya stratejisi" üzerinde önemli bir rol oynamaya aday olduğunu göstermektedir. İsrail, ABD'den satın aldığı 11 ton bomba taşıyan havada yakıt ikmali yapmaksızın 4500 km menzile sahip F-151 tipi savaş uçaklarıyla, "ayaklanmalar yüzyılı"nda olası tehdit merkezleri olan Basra körfezi cıvan, Arap Yarımadası, Balkanlar (Arnavutluk'a kadar) Kuzey Afrika ve Kafkasya'ya ulaşabilecek. Sahip olduğu askeri potansiyel ve Türkiye'nin sağladığı ek olanaklarla İsrail, tüm bu bölgelerdeki bütün ABD komplolarının içerisinde doğrudan yeralabilecek her türlü olanağa sahip bulunuyor.

Ortadoğu'nun önemli "çıban başı" Irak'ın yanısıra, ABD'nin körfez savaşının hemen ardından İran'ı da hizaya getirmek amacıyla geliştirdiği "çifte kıskaç" politikası iflas etti. İran, ABD haricinde hemen her ülkeyle ticari-ekonomik bağlantılar kurdu. Ve İran'ın asıl müşterileri de Washington1un bir numaralı müttefiki Avrupa ülkeleri. Fransız Total ve İngiliz-Hollanda ortaklığı olan Shell Amerikan yasağını delip İran'ın enerji sektörüne milyonlarca dolarlık yatırım anlaşmaları imzaladılar.

ABD-İran arasındaki başlıca çelişme, Amerikan kaynakla-rınca üç başlık altında ele alınıyor:

- İran'ın Ortadoğu banş sürecine karşı çıkması.

- Uluslararası terörizme verdiği destek,

- Kitle imha silahlarına sahip olmak istemesi.

ABD yönetiminin sorunu bu şekilde ele almasına karşılık, Clinton yönetimi "Big Oil" denilen büyük Amerikan petrol tekellerinden İran'a karşı yumuşama gösterilmesi için büyük baskı gömlektedir.

Amerika'nın 21. yüzyıl stratejisinde Ortadoğu "genişletilmiştir". Emperyalist ülkeler dünya hakimiyetlerini güçlendirme ve yeniden yapılandırma stratejilerinin odak noktasına Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar ve Hazar havzasını koymaktadırlar. Emperyalist güçler arasındaki çekişme esas olarak petrol ve enerji kaynaklarının son derece zengin olduğu bu bölgelerde cereyan etmektedir. Kavganın bu bölgelerdeki kısmında taraflar çoğalmaktadır. Bölgenin emperyalist talan ve sömürüye açılması, bölge ülkelerinin boyunduruk altına alınmasını amaçlayan politikaları beraberinde getirdi. Mali yardım programlarının ya-nısıra etnik sorunlar kışkırtıldı ve bunun üzerinden bağımlılık süreci hızlandırıldı.

Balkanlar, yeni düzende ABD'nin Avrasya stratejisinde önemli bir yer tutmaktadır. ABD'nin Yugoslavya saldırısı Balkanlar'ı yeni düzenle "uyumlu" bir bölge haline getirme amacını içermektedir. ABD, bir taraftan da temel stratejik yönelimine uygun olarak Doğu Avrupa'da etkinlik kurmak istemektedir.

Barındırdığı etnik yapı itibariyle bir başka "uluslar mozaiği" bölge olan Balkanlar'da, Almanya'nın Hırvatistan ve Slovenya'yı tanıyarak başlattığı iç savaş Yugoslavya'nın bugünkü parçalanmışlık sürecine ve halkların boğazlaşmasına açılan kapı oldu. Bölgedeki hemen tüm ülke ve etnik yapıların birbirleriyle kışkırtılan "tarihsel" bir hesabı, toprak istemi mevcut. Kosova Sorunu bugün çatışmaların odak noktasına otururken, Washington'un "Barış operasyonu" için geri üs bölgesi olarak seçtiği Makedonya NATO manevralarında önemli yer tutmakta. Makedonlann "Büyük Makedonya" ideallerinin bir ucu Yunanistan ve Bulgaristan'a uzanıyor. Arnavutlar'm "Büyük Arnavutluk" idealleri de Kosova, Makedonya, Karadağ, Yunanistan'ın bugünkü sınırlarını ilgilendiriyor. "Büyük Sırbistan" ise bunların üzerine tuz biber ekiyor. Yine Yunanistan'ın da "Megalo İdea"dan vazgeçmediği bilinen bir gerçek.

ABD ve Fransa, Makedon ordusunun teknik teçhizat sorununu gideren ülkelerin başında geliyor. Paris'te Rambouillet Şatosunda gerçekleşen Kosova Barış Konferansı Sırplar ve Arnavutlardan ziyade ABD-Avrupa ülkeleri-Rusya arasında yürütüldü. Balkanları önemli kılan asıl faktörler, birinci olarak, ABD'nin Avrupa'da bir taraftan stratejik bütünlük sağlama çabaları karşısında yeni Avrupa düzenine tehdit oluşturan güçlerin bertaraf edilmesi ve ikinci olarak; Yeni "Drang nach Osten" Doğu Avrupa'nın "yeni sürece" "uyumlu" kılınması amacıyla, ABD etkinliğinin arttırılması, üçüncü olarak, Bosna-Hersek ve Hırvatistan'daki petrol rezervleri başta olmak üzere bölgedeki enerji kaynaklan, dördüncü olarak da, Azerbaycan ve Kazakistan petrollerinin taşınması için deniz yolu (boğazlar) haricinde Rusya açısından tek seçeneğin Novorossisk-Bulgaristan, Yunanistan-Yugoslavya/Kosova hattının olmasıdır, Belgrad Geopolitik Enstitüsü uzmanlarından Milos Knczevic'in le Mond'da 22 nisan tarihli makalesi sorunun başkaca boyutlarını da yansıtmaktadır:

"...Kosova savaşı... Amerikalılar için Kafkas petrollerine giden yolda bir engel olarak görünen Slav halklarına karşı girişilen saldırının ilk evresidir. Kosova, aynca, Avrupa'nın en zengin kurşun ve çinko rezervlerine sahiptir. Ve şu anda Amerikan çok uluslu şirketlerinin sahiplenmediği tek maden rezervidir. Yugoslavya'ya yönelik saldırının nedenleri arasında dünya ekonomisinin bugün içinde devindiği krizin de payı bulunmaktadır. Asya, Rusya ve Afrika fınans alanlarında ortaya çıkan sorunlardan sonra döviz piyasalarında büyük paralar 'yersiz* kalmışlardır. 10.000 milyar dolar düzeyindeki bu paranın bir yerlere yatırılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu sermayenin en uygun oranlarda kâr etmesini güvence altına alacak Avrupa topraklarında savaştır..." Tıpkı Bosna-Hersek'te "barış" sürecinde konuşlandırılmış olan BM Barış Gücü askerlerinin ellerindeki Bosna ve Hırvatistan'daki yeraltı zenginliklerinin yerlerinin işaretli olduğu haritalar gibi, ABD şimdi de bir taşla birkaç kuş birden vurmaktadır.

Kısacası buralar hem ABD-Avrupa hem de Rusya açısından yaşamsal bir öneme sahip bulunmaktadır. Ancak Rusya Balkanlar'da Sırbistan'la sürdürdüğü ilişkilerin haricinde bir varlık gösterememektedir.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu'daki egemenlik alanlarını önemli ölçüde yitiren Rusya, yeniden söz sahibi olabilmek için çabalarım sürdürmekte. Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleri ise, bugün birçok emperyalist ülkenin; ABD, Fransa, İngiltere, Hollanda, Norveç, Almanya, Japonya ve çin'in yoğun bir rekabet ve çatışmasına sahne olmakta ve tüm gelişmelerin odak noktasına oturmaktadırlar. Bu paylaşım kavgalarında bugün için ABD, Rusya ve İngiltere daha fazla ağırlığa sahiptirler.

ABD Dışişleri raporlarına göre, Hazar kıyılarında şu anki petrol rezervi 15-16 milyar varil. Henüz keşfedilmemiş olası rezervler ise, 163 milyar varil civarında hesaplanıyor. Kurtlar sofrasında dört trilyon dolarlık bir hazine söz konusu.

Böylesi bir kaynaktan daha fazla pay kapma telaşı, rekabeti keskinleştirirken bölge barut fıçısına dönüştürüldü. Rusya, bölgede varlığını hissettirebilmek için arka bahçesindeki Azeri-Ermeni çatışması, Dağlık Karabağ, Gürcü-Abhaz, çeçenistan sorunlarını körüklerken, Ermenistan'la dostluk anlaşması imzaladı. çeçenistan sorununu en azından bugün için "çözmüş" gibi gözüküyor. 1990 yılında "yüzyılın anlaşması" olarak lanse edilen Avrupa Konvansiyonel Kuvvet İndirimi Anlaşması (AKKA) Ruslar tarafından Kafkasya'da ihlal edildi. NATO'nun genişlemesi görüşülürken Rusya AKKA konusunda batılı emperyalistlerden istediği tavizi kopardı ve Kafkasya'da silah bulundurma sınırlarını yükseltti. Rusya tüm gerilemesine rağmen "bağımsız" olan devletlerin topraklarında toplam 28 askeri üssü elinde tutmayı başardı. Kaliningrad, Moldova, Kının, Ermenistan, Tacikistan, Kuril adaları üslerin bulundukları bölgeler.

Kafkasya geçtiğimiz dönemde emperyalist güçlerin kışkırtına ve dayatmalarıyla kaynadı. Azerbaycan'da darbe/darbe girişimleri yaşandı. Gürcistan'da Edvard Şevardnadze'ye suikast düzenlendi. Aşağıya doğru boru hatlarının geçiş güzergahında telaffuz edilen Pakistan ve Afganistan kaotik ortamda yaşamaya devam ediyor. Yanısıra İran, Afganistan'ı güç kullanmakla tehdit etmektedir. Hindistan-Pakistan arasındaki Kaşmir sorunu gündemdeki yerini koruyor. İran-Suriye-Irak çözüm bekleyen diğer ülkeler.

Hazar denizine kıyısı olan beş ülke karşı karşıya getirilmiş/kışkırtılmış durumda. İran-Rusya-Azerbaycan-Türkmenistan-Kazakistan, tüm sorun Hazar'ın statüsünün nasıl belirleneceğinden kaynaklanıyor. Bunun altında yatan temel problem de Hazar petrollerinin paylaşımı oluyor. ABD'nin Ankara büyükelçisi Mark Parris Hazar bölgesinde boru hatları aracılığıyla siyasal ve ekonomik bir çerçeve oluşturarak, "ABD müttefiklerinin enerji ihtiyacını garanti altına almayı" amaçladıklarını belirtiyor.

ABD'nin birkaç projeyi birden desteklemesine ise; hammadde kaynaklarının "tek bir ülkenin kontrolünde olmamasını" sağlamak olarak vurgu yapıyor.

Parris, ABD'nin Hazar Planını şöyle açıklıyor; "...Yeni Hazar devletlerinin bağımsızlığını desteklemek istiyoruz. Bu bölgesel ihtilafların kalkmasını sağlayacak. Ticari fırsatları artırmak istiyoruz. ABD ve müttefiklerinin enerji ihtiyaçlarını garanti altına almak istiyoruz. Boru hatları vasıtasıyla siyasal ve ekonomik bir çerçeve oluşturulmasını amaçlıyoruz. Bölgeye yüksek düzeyde yabancı yatırımcı gelince ekonomik büyüme artacak. Serbest pazarla, liberalleşmeyle, demokratik kurumlar oluşacak. Hazar ülkelerinin ekonomisi böylece dünyaya bağlanacak. Bu ABD'nin uzun zamandır neden birden çok boru hat-, tını desteklediğini de açıklıyor. Bütün bunlar tek bir ülkenin kontrolünde olmasın..." (3. 3. 99)

ABD'nin Azerbaycan'da askeri üs kurmak istemesi bölgede tepkilere neden oldu. Azerbaycan'ın ABD tarafından kontrolü, enerji ve doğal kaynakların Rus olmayan bölgelerden geçerek batıya ulaşması açısından yaşamsal öneme sahip olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda Rusya'nın sınırlanmasının da en önemli unsuru olarak görülmektedir. Brzezinski'nin deyimiyle; Azerbaycan, "...Hazar denizi dibindeki, Orta Asya'daki zenginlikleri içine alan bir şişenin mantarıdır. Orta Asya Cumhuriyetlerinin bağımsızlığı, Azerbaycan'ın tamamen Moskova'nın kontrolü altına girmesi durumunda, hiçbir anlam taşımaz. Azerbaycan'ın bağımsızlığı bir kez sıfırlandığı zaman, Azerbaycan, kendisine ait ve çok önemli petrol kaynaklan da Rus kontrolü altına girer..."

Nüfuz alanları mücadelesinde, Gürcistan, Rusya'yla eski tarz ilişki kurmak istemiyor. Türkmenistan Rusya ile işbirliğini başından itibaren reddetmişti. Tacikistan'daki Rus askeri varlığı diğer ülkeler açısından tehdit unsuru olarak görülürken, ABD, Kazakistan'la anlaşma yapma çabalarını sürdürüyor.

ABD bölgeyi denetleyebilmek için İran'la "yumuşama" sürecine girip, bu ülkeyi de arkasına alarak Rusya'yı sınırlandırıp "Avrasya Stratejisi"ne uygun ittifaklar geliştirmeye çalışıyor. Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Brzezinski, bölgedeki ittifaklarla ilgili İran ve Türkiye'yi ön plana çıkarıyor,

"...hem Türkiye hem de İran birinci derecede önemli jeopolitik mihverlerdir. Türkiye Karadeniz bölgesinde istikran sağlamakta, Akdeniz'e geçişi kontrol etmekte, Rusya'yı Kaîkasya'da dengelemekte hala islami kökten dinciliğe bir panzehir sunmakta ve güneydeki dayanak noktası olarak NATO'ya hizmet etmektedir. İstikrarsız bir Türkiye, olasılıkla güney Balkanlar'da daha fazla şiddetin ortaya çıkmasına neden olur; diğer yandan da Kafkasya'daki yeni bağımsızlıklarını kazanmış devletler üzerinde Rus kontrolünün yeniden sağlanmasına yol açar. İran, Azerbaycan karşısındaki belirsizliğine karşın, benzer biçimde Orta Asya'daki yeni siyasal çok sesliliğe istikrar sağlayıcı destek vemıektedir. Basra Körfezi'nin doğu kıyılarına egemen olan İran'ın bağımsızlığı, Amerika Birleşik Devletlerine karşı mevcut düşmanlığı göz ardı edilecek olursa, Basra Körfezi bölgesindeki Amerikan çıkarlarına karşı her türlü uzun vadeli Rus tendi dine karşı bir engel oluşturmaktadır..."

"...Türk-İran mihverlerinin potansiyel olarak saldırıya açıl oluşlarıyla en üst seviyesine çıkartılan bir diğer büyük belirsiz lik, büyük ve jeopolitik açıdan değişken Orta Asya alanında ör taya çıkmaktadır. (...) Karadeniz'deki Kırım'dan doğuya doğru Rusya'nın yeni güney sınırlan boyunca, çin'in Xinjiang (Sin can) eyaletine, sonra aşağıya Hint Okyanusu'na ve sonra oradan batıya doğru Kızıldeniz'e, sonra kuzeye doğru Akdeniz'e ve tekrar Kırım'a uzanan bölgede 25 küsur devletle yaklaşık 40( milyon insan yaşamaktadır. Bunların hemen tümü etnik ve din sel olarak heterojendir ve pratikte hiçbirisi istikrarlı değildir. Bı devletlerin bazıları nükleer silah edinme süreci içindedirler..."

"...Gelip geçici nefretlerle kıvranan ve rekabet içindeki güç lü komşularla çevrili bu dev bölge, hem ulus-devletler arasında ki savaşlar hem de daha büyük olasılıkla da uzayıp giden etnil ve dinsel şiddet için esaslı bir savaş alanı olacağa benzer. Hin di&tan'm ölçülü mü davranacağı, yoksa Pakistan hakkındaki iradesini benimsetmek için bazı fırsatlardan mı yararlanacağı me selesi olası çatışmaların bölgesel çapını büyük ölçüde etkileye çektir. Türkiye ve İran'daki iç gerginlikler, yalnız daha da kötüleşmekle kalmayıp bu devletlerin bu volkanik bölgede sahip oldukları istikrar sağlayıcı rolün büyük ölçüde küçülmesine yo açacağa benzemektedir. Bu tür gelişmeler, yeni Orta Asya dev Jetlerinin uluslararası topluluk içinde asimilasyonunu daha zo hale getirirken, aynı zamanda ters yönde, Basra Körfezi bölge sinin Amerikan insiyatifindeki güvenliğini de etkileyecekti] Her türlü durumda, hem Amerika hem de uluslar arası topluluk burada eski Yugoslavya'daki son krizi gölgede bırakacak bir meydan okumayla karşı karşıya kalabilir..."

Dünya GSMH'nın % 60'ına ve bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahip bulunan Avrasya'da Rusya ve çin, ABD hegemonyasına itiraz eden başlıca iki güçtür. Aynca bu iki ülke Brzezinski'nin deyimiyle "...ABD'nin yaşamsal çıkarlarını tehdit edebilecek nükleer silah depolarına sahiptirler..."

Bölgede ABD açısından gerçekleşebilecek en kötü ittifak Rusya-İran-çin üçgeninin kurulmasıdır. Zaman zaman gerginlik kazanan ilişkilere rağmen Rusya'da Amerikan yatırımları önemli bir yer tutmaktadır. Rusya'da özellikle de Sibirya'da keşfedilen yeni petrol ve doğalgaz yataklarının işletilmesine ilişkin ABD'li tekellerin büyük yatırım projeleri bulunuyor. ABD bir yandan Rusya dışındaki alternatif boru hatlarıyla Ruslara bağımlılığı kırmak ve Orta Asya Cumhuriyetlerini Rusya'ya karşı güçlendirmek isterken, öte yandan da Rusya'daki doğalgaz ve petrol yataklarının ABD firmalarınca işletilmesi tavizini almak istemektedir. ABD'li enerji tekellerinin Rus doğalgaz ve petrol sektöründe bugün yaklaşık 25 milyar dolarlık yatırımları bulunmakta ve bu rakamın önümüzdeki beş yıl içerisinde 50 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Bu durum da tüm çelişme ve karşı çıkışlara rağmen Rusya-ABD arasındaki stratejik işbirliğinin temellerini ortaya koymaktadır.

Rusya Tengiz ve Azeri petrolünün Karadeniz'deki Novorosisk Limanına getirilmesi ve buradan Bulgaristan-Yunanistan hattı üzerinden Akdeniz'e taşınmasını önermektedir. İran, Hazar petrollerini boru hatlarıyla Basra Körfezine taşımayı, Türkiye de Tengiz-Bakü üzerinden Ceyhan Doğu Akdeniz'e uzanan boru hattını önermektedir. Rusya bölgedeki enerji kaynaklarının büyük kısmında kontrolü elinde tutmaktadır. Rusya Hazar petrollerinde boru hatları aracılığıyla ihracat rotasında da konrolü ele geçirmeye çalışmakta ve ABD ile bu noktada karşı karşıya gelmektedir. ABD, özellikle bölgede OPEC haricindeki üretimin Rusya-Kazakistan-Azerbaycan gibi, denetimi konusunda oldukça hassas davranmaktadır. Rusya'nın doğalgaz şirketi Gazprom, Doğu Avrupa, Almanya ve Yunanistan-Türkiye'de hatırı sayılır bir varlığa sahip bulunmaktadır. Rusya'daki özelleştirme furyasında özellikle Gazprom özelleştirme kapsamının dışında tutulmaktadır.

SSCB dönemindeki Cumhuriyetler arasındaki kompleks ve karşılıklı bağımlı yapı Rusya için bugün bir çok avantaj ve dezavantajı beraberinde getirmektedir. Rusya, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve özbekistan petrol üreticisi olmalarına rağmen rafineriler petrol üreticisi olmayan cumhuriyetlerde yer almaktadır. Rafineriler daha çok, Belarus, Azerbaycan, Ukrayna'dadır. Yeraltı dolum istasyonlarının büyük bölümü de Ukrayna'da bulunmaktadır. Rusya doğalgazınm % 90'ını Ukrayna üzerinden ihraç etmek zorundadır. Buna karşılık Ukrayna ihtiyacı olan doğalgazın önemli bir miktarını Rusya'dan almaktadır. Moldova, Estonya, Litvanya, Letonya, Belarus bütün doğalgaz ihtiyaçlarını Rusya'dan karşılamaktadırlar, Sibirya çıkışlı Rus doğalgazının Batı Avrupa'ya nakledilmesi için Rus boru hatlarının tamiri ya da yapım projelerine finansman ve teknoloji desteği için ise ABD tekelleri devrededir. Yine Hazar ve Kazak petrollerinin taşınmasıyla ilgili ABD petrol devleri Chevron, Amo-co, Arco, Exxon ve Enron Washington nezdinde siyasi baskı yapmaktadırlar.

Bu arada çin, sessiz ve derinden gidiyor. Bu karmaşa içerisinde çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) petrol devlerinin arasından sıyrılarak Kazakistan ve Türkmenistan'da petrol ve doğalgaz yataklarının işletmesini üstlenmiştir. çin halihazırda hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak, hem de Kore ve Japonya'nın ihtiyaçları için Kazakistan petrolü ve Türkmen doğalgazının Pasifik okyanusuna aktarılmasını öngören boru hattı projesini gerçekleştin-neye çalışmaktadır. Bu boru hatları toprak açısından çin'in en büyük eyaleti olan ve "etnik sorunların" yaşandığı Uygur özerk bölgesinden geçecektir. çin, SSCB'nin dağılmasının hemen ardından Orta Asya Cumhuriyetleri ve Rusya ile sınır sorunlarını çözüme ulaştıran bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmayla Tibet ve Uygur özerk bölgesinde yaşanan sorunlarda ellerinin serbest kalmasını hedeflemişlerdir. Sincan'daki petrol kaynaklan çin'in toplam üretiminde % 30 ve doğal gaz kaynaklarının ise % 34'ünü içermektedir. Petrol rezervlerinin 80 milyar varil, doğalgaz kaynaklarının ise 500 milyar metreküp civarında olduğu tahmin edilmektedir. Kore ve Japonya'ya boru hattı ile petrol ve gaz naklinin daha ekonomik olabilmesi açısından Kazak ve Türkmen petrol ve doğalgazının Sincan'daki üretim ile birleştirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Asya-Pasifik çıkışı Rusya açısından arzulanan bir durum değildir. çünkü bu sayede, Rus enerjisinin dünya piyasalarına çıkışı açısından denetim dışı yeni bir kapı açılmış olacaktır. çin, başka bir alternatif olarak da Kazakistan'dan aldığı petrolü İran'ın kuzey rafinerilerine taşımayı ve karşılığında körfezden petrol almasını öngören bir anlaşma yapmıştır. Ayrıca bu ülke ile silah karşılığı petrol anlaşması da halen yürürlüktedir. İran'ın ABD yaptırımlarından kurtulmasının bir yönü de, bölgede, İsrail'in ihtiyaçlarının karşılanmasından geçmektedir. Bu anlamda iki ülke birbirlerine göz kırpmaktadırlar. Bu arada Rusya-çin arasında ekonomik yakınlaşma pekiştirilmektedir. Son olarak Rusya ve çin 3 milyar dolarlık nükleer enerji santrali inşa etmek üzere anlaşma imzaladılar (30. 12. 97) Santralın çin'in doğusunda inşa edilmesi planlanıyor. çin ve Rusya arasındaki ticaretin de 7 milyar dolar civarında olması bekleniyor. Bu miktarın 2000 yılında 20 milyar dolar olması hedeflenmektedir. Ayrıca Sibirya'dan çin'e uzanacak 12 milyar dolarlık bir doğalgaz boru hattı için de anlaşma imzalandı.

ABD'nin 21. yüzyıl stratejisi "Avrasya Stratejisinde somutlanıyor. AIOC Petrol Konsorsiyumumda ABD'li tekellerin büyük ağırlığı bulunmaktadır. Bölgede tüm çatışma enerji kaynaklarının denetlenmesi ve nakil hatlarında kurulacak hakimiyetle ilgili gelişmektedir. Bu hakimiyeti sağlayacak güç, siyasi-askeri ilişkilerde de dünya pazarlarında öne çıkmış olacaktır. Bu nedenle "Avrasya Stratejisi"nin önemli bir boyutu "Doğu-Batı Enerji Nakil Koridoru" olmaktadır. ABD yönetimi bu konuda siyasi kaygılar nedeniyle Baku-Ceyhan hattını destekler gözükürken, uluslararası petrol tekelleri Baku-Supsa, Baku-Novorosisk hatları üzerinde ısrar etmektedir!er. Fakat sonuçta enerji üretim ve dağıtımının tek bir alternatife sıkıştırılmasını istememektedirler. Bu tercihler bölgedeki birçok çatışma, kışkırtına ve müdahalenin asıl gerekçesi olmaktadır.

Kriz ve Sermayenin Yeniden Yapılanması

Kapitalist sistemin kendisini yeniden üretmesinin yolu genişleyerek yeniden üretimden geçmektedir. Egemenlik alanını sürekli genişletmesi ve bir bağımlılık sistemi oluşturması kapitalizmin doğası gereğidir.

Küreselleşme makyajının kaldırılması sonucunda, yalın biçimiyle emperyalizm ortaya çıkmaktadır. Aşın sömürü ve baskının beraberinde getirdiği bağımlılık, dengesiz gelir dağılımının yarattığı uçurumlar ve eşitsiz, adaletsiz gelişine sonucunda kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan keskin uçlarda kutuplar... Tüm bunların kaçınılmaz bir süreç olduğu, dışında kalınamayacağı "küreselleşme" kavramıyla tanıtlanmak istenmektedir. Bu mantık ideolojik bir bombardıman biçiminde sıradan insanların günlük ilişkilerinin ve en basit tepkilerinin yönlendirilmesine değin nüfuz ettirilmektedir.

Bu çerçevede bağımlı ülkelerin "yapısal uyum"u, emperyalizmin hakimiyetinin perçinlenmesidir. Bu amaçla, ulusal mali piyasalar, uluslararası mali piyasaların gelişebilmesi için kurulmakta, güçlendirilmekte ve uluslararası piyasalar ile bütünleştirilmektedir. üretim ve ticarette yerli yabancı sermaye ayrımı ortadan kaldırılarak, üretim ve tüketimde "serbest rekabete dayalı piyasaların oluşturulması hedeflenmektedir.

Kapitalizmin sınırlarına vardığı bir noktada terörize edilen küreselleşme kavramının gerisinde yeni sömürü alanlarının yaratılması yatmaktadır. Bunda da eski Doğu Bloku ve SSCB ülkelerini mevcut işbirliği mekanizmaları ve uluslararası kapitalist normların içerisine alma çabası belirleyici olmuştur. Burada kilit kavramlar olarak "serbest piyasa" ve "demokrasi" sözcükleri ön plana çıkartılmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası oluşan bütün uluslararası kurumlar soğuk savaş şartlarına göre belirlenmişti. İkinci paylaşım savaşı öncesinde kurumlar da misyonlarını ancak soğuk savaş koşullarına adapte olmak suretiyle sürdürmüşlerdir. Soğuk savaşın ertesinde "soğuk barış" koşullarında yeni bir uluslararası kurumlaşma henüz yaratılamamış, eski kuruluşların değişen uluslararası koşullarda misyonlarını yeniden tanımlamaları bir zorunluluk olmuştur. Varşova Paktı ve Comecon'un ortadan kalkmış olduğu koşullarda, bugün en belirgin olan tablo, bu kuruluşların yeniden tanımlanmasında Doğu Avrupa ve SSCB ülkelerini kapsayacak biçimde genişletilmesidir.

Sürekli büyüme ihtiyacı içerisinde olan kapitalist-emperyalist sistem açısından yeni sömürü ve paylaşım alanlarının ortaya çıkması geçici bir çözüm olabildi. Yeni pazar olanakları peşinde koşan kapitalizm açısından varolan "krizdin yükü bu kez daha da ağırlaşan koşullarda olmak üzere yine sömürge ülkelere ve eskinin "reel sosyalist" ülkelerine aktarılmaktadır.

Dünya ekonomisi bugün aşın üretim, aşın stoklar, pazar daralması ve hammadde pazarlarındaki fazlalıkla tehlike canlan çalmaya devam ediyor. Krizi en fazla hisseden ülkelerden ABD'de ekonomi ve sanayi üretimi yavaşlama eğiliminde. Kârlar ve yatırımlarda 1991'den sonra azalma yaşanıyor. Otomobil, beyaz eşya, bakır, nikel gibi alanlarda, petrol yan ürünlerinde kapasite fazlası sürekli artış gösteriyor. Bilgisayar hafıza yongasında kapasite fazlası var ve 1995'te toplam 41 milyar dolar olan küresel DRAM satışları 1998 'de 13 milyar dolara gerilemiş durumda. ABD demir çelik sektöründe kapasite kullanımı 1997'de % 93 iken bu oran 1998'de % 83'e geriledi.

Aşırı üretimin söz konusu olduğu bir sistemin kendini yemden üretmesinin yolu sömürü alanlarını genişletmekten geçmektedir. Uluslararası tekelci grupların kendi pazarlarını genişletmelerinin tek yolu da sömürge ülke yapılarının iç üretim zeminlerinin ortadan kaldı n im asından geçmektedir. Yani emperyalizmin iç pazara yönelebilmesi için iç pazara yönelik üretimin engellenmesi gerekir. İç pazara dönük üretim yapan firmalar, bu nedenle, ya uluslararası tekeller için üretimde bulunmak ya da iflas seçeneğiyle karşı karşıyadırlar. Aynı şekilde sömürünün derinleştirilmesi için "ulusal devlet" tüm hukuki-mali önlemleri almaya yönlendirilmektedir.

Bilindiği üzere ABD, İngiltere gibi ülkeler 1980'li yıllardan itibaren emek pazarını yeniden yapılandırmaya yöneldiler. Bunun ilk adımı üretim birimlerinin sömürge ülkelere aktarılması oldu. Böylece bu ülkelerin bir çoğunda askeri cuntalar vasıtasıyla toplumsal örgütlenmeler ezilerek, "Dünya fabrikaları", "Serbest üretim Bölgeleri", "Dünya pazarına dönük üretim yapan işletmelerdin önü açıldı. Emperyalist ülkelerin bu yönelimlerinin sonucunda sömürge ülkelerdeki "istikrarlı yatırım ortamı", "überalizasyon", "ucuz işgücü" gibi konular önem kazandı. örneğin, bir Amerikan tekeli olan NIKE, son fabrikasını 1977'de kapatıp, üretimini tamamen emeğin ucuz ve bol olduğu Uzakdoğu ülkelerine taşımıştı. Tekelci firma halen, üretiminin % 99'unu Tayvan ve Güney Kore'de gerçekleştiriyor. Firnıa Tayland, Endonezya ve Filipinler'de de yatırımlara sahip bulunuyor.

Yine ülkemizde Koç'un Fiat'la 260 milyon dolarlık yatırımıyla artık Fiat 178 serisinin bazı bölümlerinin Bursa'da üretilmesi programlanıyor. Yanı sıra bu modellerin tüm yedek parçalarının da sadece Türkiye'de üretilip "dünya pazarına çıkması hedefleniyor. Türkiye'de üretilmesi planlanan bu modeller, Fiat Palio, Siena, Palio Weekend, Pick Up ve Minivan. Bu otomobiller öncelikle tekelci firma tarafından belirlenmiş olan alanlarda, Ortadoğu, Ona Asya ve Güney Asya'da pazar arayacak. (28. 7. 97)

Küreselleşme diğer taraftan, mali sermayenin bir kesiminin (spekülatif sermaye) egemen duruma gelmesi ve itici gücü oluşturmasıdır. Küreselleşme ile ortaya çıkan mali yapı, döviz işlemleri, tahviller, krediler, paranın satılması ve daha birçok yolla oluşmaktadır. Kısacası sermaye üretimden uzaklaştıkça spekülatif unsurlar cin plana çıktılar. Yapılan hesaplamalar reet ekonominin yatırım üretim gereksinmesinin küresel çerçevede yılda 500 milyar dolar olduğunu gösteriyor. Döviz piyasalarında ise her gün l trilyon 200 milyar dolar dolaşmaktadır. Ve bunlar içerisindeki mal ve hizmetler kaleminin payı ancak % 10 civarındadır.

Sermayenin yeniden yapılandırılması yeni bir "merkezileşme ve yoğunlaşma"ya tekabül etmektedir. Kriz ortamında iflaslar, el değiştirmeler peşpeşe gitmektedir. İstatistiklere göre sadece ABD'de 1998 yılında 1.6 trilyon dolarlık şirket evliliği gerçekleşti. Bu rakam ülke borsasının % 11* ine eşit. çok uluslu tekellerin dünyayı paylaşma kavgalarında yeni oluşumlar daha büyük tekelleşmeleri ortaya çıkarmaktadır. çok kısa bir zaman dilimi içerisinde birçok dev tekel el değiştirdi ya da birleşti.

Bunlardan ABD'li petrol şirketleri Exxon ve Mobil birleşme kararı aldı. Royal Dutch, Shell birleşmesi bir başka devi ortaya çıkardı. Fransız Total ve Belçika'nın Petrofina tekelleri bu alanda başka bir örnek. Alman Deutsche Bank'ın İngiliz/Amerikan sermayeli Banker Trust'u satın alması, Daimler Benz, Chrysler birleşmesi otomotiv sektöründe daha güçlü olmalarım sağladı. Rhone Poulenc ve Hoetsch birleşmesi dünyanın ikinci büyük ilaç tekelini ortaya çıkardı. Ford, Volvo'yu satın aldı.

Clinton döneminde, özellikle silah tekellerinin birleşmeleri teşvik edildi. Savunma sanayiindeki bu merkezileşmeler, silah sanayiinde bu kez yeni dev tekelleri ortaya çıkarırken, savaş harcamalarını da artırıcı bir faktör olmaktadır. Savunma Sanayiindeki birleşmelerde, ABD'de Boeing, Mc Donnel Douglas'ı aldı, Lockeed ile Martine Marietta ve Northnıp Grunman birleşti ve Raytheaon ile de Huges Aircrafts birleştiler. GSM (Telekomünikasyon) sektöründe İngiliz Vadaphone, Air Touch'ı satın aldı. British Aerospace General Elektric'in savunma sanayi şirketi Marconi Elektronik sistemlerini satın aldı vs...

Avrupa'da ise Almanya, Fransa ve İngiltere Avrupa Birliği sürecine paralel biçimde Avrupa Sivil Havacılık Konsorsiyumu Airbus'un savaş uçağı, helikopter ve füze üretmek üzere yeniden yapılandırılması ve tek bir şirket halinde faaliyet sürdürmesini kararlaştırdılar. Bunu gerçekleştirmek için Airbus'u oluşturan Fransız Devlet Havacılık ve silah tekeli Aerospatiale, Alman Daimler Benz, Aerospace (DASA) ve İngiliz British Aerospace'ın (BAC) birleşmeleri kararlaştırıldı...

Büyük tekelci grupların birleşmeye gitmesiyle ilgili burjuva basınında yapılan değerlendirmeler, birleşmelerin "maliyetini" ve "kaynak aktarımını" gösteriyor:

I. Birleşmeler borsanın çok yüksek bir düzeyinde, şirketler pahalıyken ve endeksi daha yukarı çekerek gerçekleşir.

II. ABD'de borsanın yükselmesinin ve şirket alımlarının arkasında rekor düzeyde büyümüş ve hane halkı tasarruflarını negatif hale getirmiş bir kredi hacmi bulunmakta;

III. ABD'de şirket kârlarında önemli bir duraklama var. önümüzdeki dönemde reel düşüşler beklenmekte;

IV. IMF ve Dünya Bankası ekonominin gelecek sene belirgin bir şekilde yavaşlayacağını söylüyor. Kısacası, ABD ve Avrupa'da şirket birleşmeleri bir yavaşlama döneminin başında ve bir borsa köpüğüyle bağlantılı gelişiyor.

G-7 ülkelerinin genel ekonomi politikaları, sıkı mali ve parasal kontroller vasıtasıyla pratikte bir şirket birleşmeleri ve satın alma dalgasını yaratırken, daha küçük ve orta ölçekli firmaların iflaslarına neden oldu. çok uluslu şirketler, yerel pazarlara daha fazla girerek küçük-orta ölçekli işletmeleri ya kendilerine dahil ettiler ya da bu şirketler yok edildiler. Dünyanın beşinci büyük bankacılık merkezi haline gelmiş olan Cayman Adaları ve Bahamalar'a transfer edilen büyük miktardaki paralar ABD'deki şirket yatırımlarının finansmanında kullanıldı.

Sermayenin uluslararası anlamda bağımlılık ilişkileri yaratması küreselleşmeyi yaratırken, ortaya çıkan devletlerarası bağımlılık ilişkileri bölgesel örgütlenme girişimlerini artırmaktadır, Serbest ticaret bölgeleri, küreselleşmeye koşut, onu destekleyen girişimlerdir. Bölgeselleşme düzeyinde sergilenen uyum ve başarı, küreselleşmedeki performansı da ifade edici mahiyettedir. Bölgeselleşme süreci aynı zamanda, küreselleşmeye bir hazırlık, mevcut ekonomik, ticari ilişkilerin uygun bir biçimde dönüşümünün gerçekleştirilmesidir. Ortaya çıkan tek bir dünya ekonomisi sonucunda olaylar ve krizler arasında da doğal olarak bir eş zamanlılık görülmektedir.

Teknolojik bilgi ve iletişim ağlarının yaygınlaşması esas olarak sermaye hareketlerini geliştirmekte ve piyasa ekonomisini küreselleştirmektedir. Tüm ekonomilerin birbirine bağlanması sonucunda, sayılan en fazla 1000'e yaklaşan uluslararası sanayi ve banka grupları tüm sınırlan aşmaktadır. Ulusal ekonomileri birbirine bağlayan sistem, yerel ekonomik yapıların "uyum"unu sağlayabilmek için birçok bölgesel ittifakları yarattı. EFTA, LAFTA, NAFTA, APEC bunların başlıcalarıdır. Bunların ilk elden sonuçlarının görülmesi açısından NAFTA tipik bir örnektir. ABD-Kanada-Meksika'nın katılımıyla (1993) Amerikan Serbest Ticaret Ortaklığı (NAFTA) kurulmuştu. Anlaşmayla bir gecede "gelişmiş ülkeler" arasına katılmayı vaaz eden Meksika yönetimi meşhur kriz sonucunda (1994) gerçeklerle yüzyüze gelir.

Krizin bugünkü yansımalarına bakıldığında, güncel anlamda, ağırlıkla ABD ve öteki G-7 ülkelerinin denetimindeki mali kuruluşların izlediği politikalar ve sonuçlan ortaya çıkmaktadır. G-7 ülkeleri içerisinde de gerçek karar alma süreci ABD-A1-manya-Japonya arasında gerçekleşmektedir. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret örgütü (WTO) gibi idari kurumlar kapitalist sistem içerisinde egemen ekonomik ve mali çıkarlara denk düşen düzenleyici kurumlar olarak örgütlenmişlerdir.

ABD insiyatifınde G-7 içerisinde karara bağlanan ve IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlarca uygulamaya konulan "kemer sıkma politikaları", borç ödemeleri, liberalizasyon, özelleştirme, yapısal uyum programlarıyla sömürge ülke yapılarının emperyalizme çok daha sıkı bağlarla eklemlenmesini temel alan bir yönelimdir. IMF, sermayenin uluslarötesileşmesinin önündeki engelleri kınnakla görevli ve bağımlı sömürge ülkeleri, dış borç ödeme sarmalına yenik düşürücü politikalar üretmektedir. IMF politikaları iki ayaklıdır; bu politikalar, kısa dönemli, "istikrar politikaları ve uzun dönemli "uyum programları" olarak içice geçmiş iki aşamayı ifade etmektedir. IMF ile yapılan stand by anlaşmaları kısa vadeli makro ekonomik düzenlemeler öngören istikrar programlandır. Kamu hare amal an nın azaltılması yönünde saptanan strateji, kısa vadeli makro istikrardan ona ve uzun vadeli mikro ekonomik yapısal uyuma geçişte bir köprü görevini üstlenmektedir. çünkü istikrar politikalan kamu kesimini daraltmayı, yapısal uyum doğrultusunda yapılan düzenlemelerde kaynaklann özel sermayeye tahsisini hedeflemektedir.

Sayılan çok da fazla olmayan uluslararası dev tekeller asıl "vurgun"u kriz dönemlerinde yapmaktadırlar. Sömürge ülkeleri borç batağında daha "acı reçeteler" uygulamak zorunda bırakarak tam bir teslimiyete sürüklemektedirler. IMF, borçların yeni bir yapılandırılmasını ödeme koşullarında "kolaylığı" ancak yabancı sermayenin yerel pazarlara daha rahat girmesi "verimsiz sanayilerin (KiT'ler) ayıklanması, korumacı önlemlerin kaldırılması ve sosyal harcamaların olağanüstü kısıtlanması koşullarında sağlamaktadır.

IMF ile yapılan anlaşmalarda hükümetlerin önüne çıkarılan dayatmalar genelde şunlardır; lt 1

- Kamu harcamalarının azaltılması,

- ücretlerin dondurulması

- Tarım ve sanayideki sübvansiyonların kaldırılması ve iç pazarın rekabete açılması,

- Yabancı yatırımlar ve sermaye hareketlerinin teşvik edilmesini sağlayıcı yapısal ve kurumsal düzenlemeler,

- İhracatta rekabet sağlayıcı unsur olarak döviz kurunun düzenli olarak ayarlanması,

- İhracatı özendirici tedbirler alınması,

- özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi,

IMF'nin kambiyo rejiminde istikrarın sağlanması ve krizin önlenmesi doğrultusundaki girişimi bu kuruluşun denetleme fonksiyonlarıyla ilgilidir. IMF, küreselleşme sürecinde dışa açılma, özelleştirme, devalüasyon politikalarında sermayenin uluslararasılaşmasının önündeki engelleri yıkmak doğrultusunda etkinlik göstermektedir. IMF, ABD'nin, Yeni Düzen'in oluşumu ve yerleşmesi için öngördüğü politikaların uygulanması ve gerekli önlemlerin alınması ile görevlidir. Sömürge ülkelerin "uyum"la ilgili sorunlarında "papaz" rolüne soyunmakla birlikte, Küreselleşme ve Yeni Düzen karşıtı geliştirilen tavırlarda ortaya koyduğu yaptınmlanyla emperyalizmin saldırgan yüzünü göstermektedir.

IMF, Dünya Bankası (ve kuruluşundan itibaren - 1995) Dünya Ticaret örgütü (WTO), yeniden yapılandırma, "uyum" programlarının yürütücüleridirler. WTO'nun tüzüğü de ticaret politikalarının uluslararası tekeller lehine düzenlenmesini içermektedir. IMF-Dünya Bankası kararlan, WTO sayesinde salt "hukuki" belgeler olmakla kalmadı, bir yerleşiklik kazandı. Alınan tüm kararlar eş zamanlı olarak borçlu ülkelerin tamamında uygulanıyor. Ve borçlu ülkeler maliye ve para politikaları üzerinde denetimlerini yitiriyorlar.

IMF politikalarının uygulanması "ulusal" devletleri zayıflatırken, iç pazara dönük üretimin temellerini ortadan kaldırmakta ve "iç"e dönük üretim yapan şirketleri bilinçli olarak iflasa sürüklemektedirler. İç tüketimin daralması, emek maliyetlerinin de azalmasını beraberinde getirici bir işlev içermektedir. Zaten istenen de budur.

Uygulamadaki temel hedeflerinden biri sermayenin önündeki engelleri kaldırmak olan IMF'nin yürüttüğü ekonomik politikalar, uluslararası sermayenin saldırısını tamamlayıcı bir işlev görmektedir. IMF, kabaran borç miktarının yerine, borçlu ülkeler, ana parayı birkaç kat fazlasıyla geri ödemiş olmalarına rağmen sürekli borç ödeme yöntemini dayatmıştır. Süreç içerisinde bütün sömürge ülkeler tüm olanaklarını yıllarca borç ödemeye seferber ettiler. Sömürge ülkelerin tamamında bunun, toplumsal, siyasi, ekonomik sonuçları, bu ülkelerin halkları açısından yoksulluğun artması, toplumsal istikrarsızlık, yoksullardan zenginlere yoğun bir sermaye aktarımı olmuştur.

Bu arada uluslararası mali kuruluşların verdikleri kredilerin dolaşım ve geri dönmesini tehlikeye sokan borç krizi kapitalist ülkeleri sömürge-bağımlı ülkelere yönelik daha dikkatli davranmaya itti.

Borç krizi neticesinde uluslararası sermayenin karşılaştığı güçlükler:

I. Sömürge ülkelere yönelik borç piyasası kuruduğunda dolaşımdaki sermayenin yatırım alanı daraldı,

II. Borçlu ülkelere yatırım yapmış olan çok uluslu şirketler yerel pazarlarındaki daralmanın etkisini hissettiler.

III. Sömürge ülkelerin ithalatlarını finanse etmelerinin güçleşmesi, bu ülkelerden emperyalist kapitalist ülkelere dönük mal talebini düşürdü.

Uluslararası sermayenin karşılaştığı güçlüklere "çözüm" olabilmesi açısından, ABD Başkanı Clinton tarafından açıklanan bir programla, uluslararası finans sisteminin korunması ve yeni bir mali krizin yaşanmaması için öneriler yapıldı.

- Sanayileşmiş ülkeler, bankacılık sektörü ile ilgili düzenlemelerini güçlendirmeli.

- özel sektör kreditörleri, finansal krizlerde sorumluluk üstlenmeyi kabul etmeli.

- Gelişmekte olan ülkeler, kısa vadeli kredi almaktan sakınılan bir borç yönetimi uygulamayı kabul etmeli.

- Dünyanın en yoksul ülkelerinin borç yüklerini hafifletici kararlar alınmalı.

- Dünya Bankası ve IMF, gelişmekte olan ülkelerde "sosyal güvenlik" öğesine daha fazla önem vermeli.

öneriler, uluslararası sermayenin karşılaştığı sorunların geçici bir çözümüne ve sermayenin pazar ve finansman konularında geçici bir rahatlamasına yol açacak tarzda formüle edilmiştir. Bu, emperyalizmin finans kuruluşları, denetleme görevini yapan organları IMF-Dünya Bankası örgütlerinin yapısal uyumu hedefleyen kısa ve uzun vadeli politikalarının revize edilerek uygun koşullarda sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

IMF politikaları çok uluslu şirketlerin yönelimleri gereğince içeriklendirilmiştir. "Yapısal Uyum Programlan", emperyalist-kapitalist merkezlerde, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, devlet işletmelerinin tasfiye edilmesi, borsalarda denetimin kalkması, işlemlerin elektronikleşti r ilmesi gibi çarpıcı sonuçlara ulaştı.

Bu politikaların sömürge ülkelerdeki yansıması, özelleştirme, liberalizasyon ve denetimlerin kaldırılması tarzında "dışa açılma", stratejisinde somutluk kazandı. Bu politik yönelim gereğince, sömürge ülkelerin tüm olanakları-kaynaklan öncelikle dış borçların ödenmesine ayrılmak zorunda bırakıldı. Bu ülkeler defalarca ödemiş oldukları borçların faizlerini ödemek zorunda bırakıldılar. Bu yönelimle, kısa vadede, uluslararası mali sermayenin sıkışıklığının giderilmesini hedeflendi.

Bu politikalar karşısında sömürge ülkelerle ilgili onaya konan tüm abartılı istatistik ve değerlendirmeler gerçekleri örtmeye yetmedi. Neoliberal politikaların sömürge yapılarda uygulanması ve "başarısı" anlamında yıllarca öne çıkarılmış olan Şili, Güney Kore "mucizeleri", gerçekte bu ülkeler açısından bir felaketi ifade etmektedir. Nitekim, 1995'e kadar uyum politikaları için IMF'den kredi alan 137 ülkeden 8Tinin emperyalizme bağımlılığı daha da arttı. Geri kalan ülkelerin durumlarında ise bir düzelme görülmedi. Sömürge ülkelerinin dış borçlan, 658 milyar dolardan yapısal uyum programlan sonucunda l trilyon 800 milyar dolara yükseldi. IMF vasıtasıyla uluslararası dev tekellerin kasalarına bu ülkelerden net 717 milyar dolar "tahsil" edildi.

Türkiye'nin 1998 verilerine göre 6. sırada yer aldığı yapısal uyum programlan sonucunda, dünya ekonomisiyle derinlemesine bir "bütünleşme" sürecine giren ülkeler kendi ekonomileri üzerindeki zaten sınırlı olan kontrollerini, bu kez tamamen yitirdiler. Ekonomik çöküntünün tüm faturası esas olarak emekçi kesimlere çıkarıldı. Borç veren uluslararası mali kuruluşlar IMF'nin "tahsilatçılığı"nda, borç transferlerini devam ettirdiler.

Tüm bunlara rağmen sermayenin yeni birikim sürecinde IMF politikaları ve IMF'nin kendisi tartışma konusu olmaktadır. Dünya Ekonomik Forumu'nun Davos Toplantısı'nda IMF karşıtı eleştirilere ilişkin, ABD'H yetkililer "bazı hatalar" olmakla birlikte IMF'nin doğru kararlar aldığını savundular. IMF karşıtları yeni bir düzenlemeye gidilmesi gerektiğim savunurlarken durumu aşmaya yetecek başkaca öneriler olmadığından yalnızca Yeni Bir Uluslararası Merkez Bankası önerisi getirilebildi.

Daha sonra G-7 ülkeleri Maliye Bakanları, küresel mali krizin sona erdirilmesine katkıda bulunmak üzere "Mali İstikrar Forumu" oluşturma karan aldılar. (23. 2. 99) Forum'un, IMF, Dünya Bankası, OECD gib uluslararası örgütler ve kapitalist ülkeler arasında "işbirliği" sağlanması için çalışması kararlaştırıldı. Forum'un olası ekonomik krizlerle ilgili "erken uyan" görevi yapması istenmekte. Bu tür geçişken öneri ve oluşumlara rağmen, "finansal yapılardın yeni sürece ilişkin adaptasyonlarıyla ilgili henüz tam bir fikir birliği yaratılamadı.

"Tarihin Sonundan "Medeniyetler Çatışması"na

Emperyalist-kapitalist sistem yeniden paylaşım sürecinin sorunlarıyla oldukça ciddi sarsıntılar geçirmektedir. Fukuyama'nın "Tarihin Sonu"nu ilan etmesi ve ardından dünyanın "yeniden düzenlenmesi" politikalarının birçok açmazı barındırdığının anlaşılması için çok zaman geçmesi gerekmedi. Fukuyama'nın peşisıra Huntington onu yalanlarcasına "Medeniyetler çatışmasını gündeme getirdi.

"Medeniyetler çatışması", "reel sosyalizmin" çözülmesinden sonraki sürece ilişkin burjuva ideologlarının verdiği yanıtlardan biridir. Tarihsel sürece ideolojik düzlemde verilmek istenen her yeni "son" noktası koyma çabalan, emperyalizmin krizini örtme kaygılarından kaynaklanmaktadır. Ve bu teorik yaklaşımlar "Yeni Dünya Düzeni"nin ideolojik çerçevesini yaratmaya yöneliktir. Samuel Huntington, "yeni dünyada mücadele" konusunda çatışmaların "ideolojik ve ekonomik" olmayacağından hareketle, toplumlar arasındaki bölünme ve çatışmaların "kültürel düzeyde" gerçekleşeceğini vaaz etmektedir. Huntington'a göre;

"...Ulusal devletler dünyadaki olayların yine en güçlü aktörleri olacak. Fakat global politikanın asıl mücadeleleri, farklı medeniyetlere mensup grup ve uluslar arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin savaş bölgelerini oluşturacak..."

Batı "medeniyeti"ni Avrupa ve Kuzey Amerika olarak iki ana bölüme ayıran Huntington, Medeniyetler "hiyerarşisini" bu iki ana bölüm üzerinden kurgulamaktadır. "Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin savaş bölgelerini oluşturacak" saptaması, 21. yüzyılı "Ayaklanmalar Yüzyılı" olarak nitelendiren Pentagon ve NATO'lu stratejistlerin planlarına koşut bir çerçevededir. Fay hatları Ortodoks/Slav, İslam, Hristiyan, Budha, Konfüçyüs, Musevi sınırlan olarak belirlenmektedir. Huntington bu hiyerarşik bölümlemeyle prekapitalist hakim değer yargılarını, "Batı", "hristiyan" gibi kavramlarla "Medeniyet" sosunu bulaştırarak, sınıflar mücadelesini örtmenin önemli bir kaldıracı yapmakta ve ezilen dünya halklarının boynuna yeni bir ilmik olarak örmeye çalışmaktadır. Aynı şekilde NATO generalleri de Ortadoğu. Basra Körfezi çevresi, Afrika, Kafkasya'yı olası ayaklanma bölgeleri arasında saymaktadır. Bu nedenle kökten-dinci akımlar da NATO'nun yeni konseptinde, olası tehditler arasına dahil edilmişlerdir.

Emperyalizm etnik ve dinsel ayrımları körükleyerek halkları birbirine karşı kışkırtmakta ve bu bölgeleri daha bugünden tüm provokasyonların sergilendiği merkezler haline getirerek, eşi görülmedik "iç savaş manzaralarına yol açmıştır.

Huntington, arkadaşı Fukuyama gibi, "...Medeniyetler arasındaki mücadele modern dünyadaki mücadelenin evriminde, son aşama olacak..." diyerek, bir "son" tahlili yapıyor. Her iki burjuva ideologu da bu "katkı"larıyla yeni düzene en önemli teorik malzemeyi sağladılar. SSCB ve Doğu bloku ülkelerinin, kapitalist sistemle aralarında salt bir görüntü haline gelmiş bulunan "duvarı" kaldırmalarının da ardından mali sermaye dünya çapında doludizgin saldın kampanyası başlattı.

Gelinen noktada II. Paylaşım süreci sonucunda oluşturulan mali-ekonomik siyasi-askeri tüm örgütlenmelerin bugün 'Varolan" durumla açık bir çelişki oluşturdukları, burjuva ideologları ve düşünce kuruluşları (think-thank) tarafından dile getirilmektedir. Tüm uluslararası forum ve toplantılar yeni politik yönelimlerle uyum göstermeyen "hukuki çerçeve"nin eleştirildiği ve onaya çıkan "karamsar tablo"ya ilişkin kaygıların dile getirildiği platformlar haline geldi.

Emperyalist sistem, bir bütün olarak kendini yeniden üretmenin çelişkileri ve günümüzdeki politik tercihlerle örtüşmeyen kurumların "dönüştürülmesi" gibi ağır ve yakıcı sorunlarla karşı karşıyadır. çözümsüzlük ve yaşanılan sorunların derinliği emperyalizmin saldırı ve tahakküm politikaları açısından bir sorun oluşturmamaktadır. Sömürge ülkelerde sömürüyü derinleştirme ve saldın politikaları azgınca devam etmekte ve uluslararası mali sermayenin tahakkümünün sağlanması için tüm aygıt ve araçlarıyla eşi görülmemiş bir hırsla şiddet uygulanmaktadır. Bu nedenle Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Afrika kan gölüne çevrilmiş, etnik ve dinsel boğazlaşmalar körüklenmiştir.

Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler dünya hakimiyetlerini güçlendirme ve yeniden yapılandırma temelindeki politikalarında kıyasıya bir rekabet ortamında şiddetlenen çelişkilerle saflaşmaktadır. Bu çelişki ve çatışmaların sömürge ülke halklarına faturası dizginsiz bir yağma, talan ve acımasız bir vahşet ortamıdır. Yapılan şey "vahşi kapitalizm" koşullarının yaratılması, uluslararası mali sermayenin engelsiz dolaşımının gerçekleştirilmesidir. Bu amaçla sömürge ülke yapılarının bugün olandan "daha açık" bir duruma taşınmasıdır. Küreselleşmenin birinci boyutu; emeğin sıkı denetim altına alınması, ikinci boyutu; ticaretin serbestleştirilmesi ve üçüncü boyutu ise, sermayenin daha fazla uluslararası l aşması, sermaye hareketlerinin artmasıdır.

Yeni düzenle kurulmak istenen tam da mali sermayenin evrilmesine koşut bir tarzda, siyasal, askeri, hukuki, ekonomik bir ön plana çıkartılmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası oluşan bütün uluslararası kurumlar soğuk savaş şartlarına göre belirlenmişti. İkinci paylaşım savaşı öncesinde kurumlar da misyonlarını ancak soğuk savaş koşullarına adapte olmak suretiyle sürdürmüşlerdir. Soğuk savaşın ertesinde "soğuk barış" koşullarında yeni bir uluslararası kurumlaşma henüz yaratılamamış, eski kuruluşların değişen uluslararası koşullarda misyonlarını yeniden tanımlamaları bir zorunluluk olmuştur. Varşova Paktı ve Comecon'un ortadan kalkmış olduğu koşullarda, bugün en belirgin olan tablo, bu kuruluşların yeniden tanımlanmasında Doğu Avrupa ve SSCB ülkelerini kapsayacak biçimde genişletilmesidir.

Dolayısıyla Yeni Dünya Düzeni'nde ortaya çıkan önemli kriter, "dolaylı saldın" kavramının yerine bir tür tehlikeyi daha "potansiyel" düzeydeyken "doğrudan" imhayı amaçlayan açık saldırı aygıtlarının ideolojik-politik-fiziki düzlemlerde meşrulaştırıldığı bir "hukuki yapı" almaktadır. Tüm muhalif güçlerin rafine çizgilerde küçültülerek ve tecrit edilerek hedef tahtasına oturtulduğu bir sürecin tanımlanmasıdır yaşadıklarımız...

 

Bu durumda özellikle ABD açısından sorun, artık "tek kutuplu" olması gereken dünyada "çok kutuplu" davranış sergileyen Almanya ve Japonya eksenli duruşu kendine eklemlemenin politikasını üretebilmektir. Bunu da daha çok sahip olduğu devasa askeri varlık üzerinden gerçekleştirmek istemekte, Irak, Somali, Bosna-Hersek ve Kosova'da örneklerini gördüğümüz türden emperyalist haydutlar çetesinin elebaşı ve "tetikçisi" olmakta kararlılık sergilemektedir.

FACEBOOK SAYFAMIZ