Özgürlük

SUUDİLER SAVAŞA MI GİRECEK?

DANIEL LAZARE
 
 
Basra Körfezi yeni bir bölgesel savaşın eşiğinde olabilir.
 

Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinde bir restoranın duvarında Kral Salman Bin Abdulaziz'in(yukarıda), Veliaht Prens Muhammed Bin Nayef(R) ve Veliaht Prens Muhammed Bin Salman Al Saud'un portreleri asılı. Jordan Pix / Getty Images
 
Kırk yılı aşkın bir sürede Basra Körfezi'nde dördüncü kez patlak vermeye neredeyse hazır büyük bir savaş mı var?
 
İki haftadan beri dünya, Suudi Arabistan'ın en güçlü veliaht prensi Muhammad bin Salman'ın sayıları gittikçe artan sayıda düşmanının üzerini çizmesini donakalarak izledi. Olaylar, bekleneceği üzere Beyrut'ta değil de sadece bir gün önce davet edildiği Riyad'da  Lübnan Başbakanı Saad Hariri istifasını duyurduğu zaman, 4 Kasım Cumartesi akşamı başladı. İsteği dışında istifaya zorlandığının spekülasyonunu yaparak bir gazeteci, "kaçırılmış bir kurban inancıyla" konuştuğunu dikkate aldı. 
 
Kısa bir süre sonra Suudi savunma kuvvetleri, Şii Huti militanlarının yaklaşık sekiz yüz mil uzaklıktaki Yemen'den ateşlediği bir füzeye engel olduklarını bildirdi. Bundan birkaç saat sonra dünyanın en zengin kırk beşinci kişisi de dahil olmak üzere onbir prensin dört bakan ve çok sayıda kişiyle birlikte silahlı muhafızların gözetimi altında Riyad'ın Ritz Carlton otelinde yerlerde yatmaya zorlanmış halde kendilerini gözaltında buldukları toplu tutuklamalar başladı.
 
Gözlemciler buna, Hitler'in 1934'te Ernst Röhm kanlı tasfiyesi sonrasındaki Uzun Bıçaklar Gecesi'nin adını taktılar. Kötü şöhretli Şii karşıtı muhafazakar Körfez İşleri Bakanı Thamer al-Sabhan, Salı günü veliaht prens olarak bilinen Muhammed bin Salman İran'ı Riyad'a karşı kullanılan füzeyi Hutilere sağlamakla suçlarken Hizbullah'ın saldırganlığı nedeniyle Lübnan hükumetini Suudi Arabistan'a karşı "savaş kışkırtıcıları" olarak lanetledi. Muhammed bunu "savaş nedeni" saydı.
 
Benzeri görülmemiş kılıç şıkırtıları arasında mühim soru Muhammed bin Salman'ın kendi savaş nedenini sürdürüp sürdürmeyeceğidir.
 
Onun ve danışmanlarının(evet-efendimciler ve dalkavuklar olarak okuyun) ne karar verecekleri bilinmiyor. Fakat üç şey çok açık görünüyor. Birincisi, Suudiler, Basra Körfezi'nin karşı kıyısındaki rakipleri ile bir hesaplaşma için hazırlığın tüm sinyallerini veriyorlar. İkincisi, krallık bazı önemli avantajların keyfini sürse de, eğer gerçek bir savaş patlak verirse ibre giderek onların aleyhine dönecektir. Üçüncüsü, eğer Muhammed bin Salman kaybederse, kraliyet ailesi de büyük olasılıkla kaybedecektir, hem de çok büyük. Birinci Dünya Savaşında ve sonrasında ortaya çıkan Hohenzollerns, Habsburg, Romanov ve Osmanlılarla birlikte başlayan çok sayıda kraliyet ailelerinde olduğu gibi monarşinin modern savaşlarla işleri pek yolunda gitmez. 
 
 
PETROL VE SAVAŞ
 
Gözlemciler yıllarca bir Suudi çöküşünün küresel siyaset için ne anlama geldiğini merak ettiler. 2007 yılının en çok satan kitabı olan Siyah Kuğu'nun yazarı Nassim Nicholas Taleb, Suudi Arabistan'ı dünyadaki en "kırılgan" ulus olarak nitelendirirken, liberal dış politika web sitesi Lobelog.com geçtiğimiz yıl eğer krallık Libya tarzı bir erimeye maruz kalırsa İŞİD'in en çok yarar sağlayan olacağına ilişkin spekülasyonda bulundu. Basra Körfezi'nde felakete ramak kala dünya şimdi çözüm üretmek için bir şans bulabilir.
 
İşler böyle tehlikeli bir duruma nasıl ulaştı? Yılllarca Suudi Arabistan uyuyan bir ileri karakoldu. 1930'larda iflas etti ve İkinci Dünya Savaşı sırasında açlık sınırında idi. Hatta petrolün keşfinden sonra bile izole edilmiş bölge olarak kaldı. Fakat 1970'lerde petrol fiyatlarının patlaması, tarihin en büyük altına hücumunu alevlendirerek her şeyi değiştirdi. Petrol gelirinden elde edilen yüzlerce milyar dolar altın plakalı Rolls-Royce'lara, özel jetlere ve insanlar tatile gittiklerinde bile gece gündüz çalışan klimaların olduğu boş çöl konaklarına gitti. Ama aynı zamanda yüksek teknoloji ürünü askeri teçhizatlara da gitti. 2013 Irak'ı işgalini saymazsak Amerika Basra Körfezi'nin silahlanmasına yaklaşık olarak 11 trilyon dolar para akıttı; son senelerde dünyada en büyük silah ithalatçısı olarak yükselen Suudi Arabistan da bu tırmanışa katkıda bulundu.
 
Bütün bu silahlanmaların neticesi Suudi paranoya ve saldırganlığını körükledi. 2011'den beri krallık Yemen'e bomba yağdırdı ve  El Kaide, İŞİD ve diğer Sunni cihatçıları Libya, Suriye ve Irak'ta silahlandırdı ve finanse etti. Şii çoğunluğun yaşadığı Bahteyn'deki demokratik gösterileri ezmek için askeri birlikler gönderdi ve İran'a karşı yetersiz muhalefet suçlamasıyla Katar'ı ablukaya aldı. Lübnan'ı Şiiliğe aşırı derecede hoşgörülü davranmakla suçlayarak rejim değişikliğini şimdi orada da uygulamaya çalışıyor.
 
Krallık kendisini kendi yarattığı ateş çemberinin ortasında bulur. Ancak Suudi Arabistan sadece diğerlerinin istikrarını bozmakla kalmıyor kendi istikrarını da bozuyor. Krallıktaki güç, Suud Hanedanı, genel nüfus ve aşırı büyümüş dini düzen denen Vahabilik arasında esasen üç yönlü bir toplum sözleşmesine dayanır. İlkine petrol servetinin bir kısmını iş ve sosyal yardımlar şeklinde geniş kitlelerle paylaştığı sürece siyasi iktidar üzerinde mutlak bir tekelleşme izni verilir. Halka gelince, dizlerine kapandıkları, sessiz kaldıkları ve statükoyu bozmadıkları sürece bu tür yardımları almalarına izin verilir. Mollalara gelince, onların işi, kraliyet ailesi içeride şeriatı himaye ederek ve dışarıda İslamın hoşgörüsüz, şiddet içeren ve kadından nefret eden krallık versiyonunu yayarak iyilikle karşılık verdiği sürece Suud Hanedanı'na desteği canlı tutmaktır.
 
Her şey oldukça düzgün ve basit - ancak son yirmi yıl haricinde büyük oranda her şey çözümsüz kaldı. Vahhabizmi teşvik etme, El-Kaide ve 9 / 11'e yol açan cihadın teşvik edilmesi ve Suudilerin büyük patronu ve koruyucusu ABD ile benzeri görülmemiş bir gedik açma anlamına geliyordu. Boğucu bir dini atmosfer, binlerce prensin toplu halde finansal yağmacılığı kırk yıl önce bulunduğundan bile daha az çeşitli kılınan ekonomiyi baltalarken kanunsuzluğu ve toplumsal çürümeyi körükledi. Petrol fiyatlarının 2014 yılının ortalarından itibaren en yüksek seviyelerinden %50 oranında düşüşüyle birlikte hükumet, Kral Salman Fas'taki 100 milyon dolarlık tatilini sürdürsün ve Muhammed bin Salman Güney Fransa açıklarında dikkatleri çeken süper lüks bir yata 500 milyon euro ödesin diye sosyal harcamaları kesmek zorunda kaldı. 
 
Bu arada, Yemen'deki savaş, Husiler Suudi topraklarının içlerine kadar girerek baskın düzenledikçe ve canı istediği zaman füzeleri ateşlemesiyle bir kabusa dönüştü. Beşar Esad, Suriye'nin ceset mezarlığına dönüşmesinden sorumlu olan Suudi destekli cihatçıların kalanlarını(El Kaide'nin güçlü olduğu İdlib'in kuzey bölgesi haricinde) temizlemek üzereyken, Katar Suudi ablukasına riayet etmedi.
 
Bu tür sorunlar karşısında Muhammed bin Salman her zamankinden daha kararsızca tepkiler gösterdi. Suudi işveren sınıfının üyelerini tutuklayıp ve onları silkeleyip 800 milyar dolar koparmaya çalışınca gözleri korkan yabancı yatırımcıları büyük inşaat projeleriyle cezbetmeye çalıştı. Sanki hala Orta Çağ'daymış gibi Şiiliğe karşı şiddetle saldırarak ve karşıt görüşlüleri hapsederek "tüm dünya ve dinlere açık ılımlı İslam" çağrısında bulundu.
 
Herkes için en rahatsız edici olan, kendisinden çok daha saldırgan ve hatta sert bir lider olan Donald Trump ile yakın bir çalışma ilişkisi kurmasıdır. Trump, son tutuklamalara tepki olarak, "Kral Salman ve Suudi Arabistan Kraliyet Prensine büyük bir güven duyuyorum, ne yaptıklarını tam olarak biliyorlar," dedi. "Sert davrandıkları bazıları ülkelerini yıllardır sağıyor."
 
Gazeteci Patrick Cockburn'un, Prens Muhammed ile ilgili söyledikleri gibi: "Başarısızlıklarını, eylemlerinin sonuçlarını göremeyecek kadar dikkatsiz ve cahil bir adam olan Trump'ınkilerle birleştirin ve dünyadaki en patlamaya hazır bölgeyi tehdit eden patlayıcı bir karışıma sahip olursunuz."
 
 
SUUDİ AVANTAJI - VE SUUDİ RİSKİ
 
Haliyle patlama riski artmakta. Suudi Arabistan'ın İran'a saldırmaya yönelik kışkırtılmasının bir nedeni de askeri kozları elinde bulundurduğuna olan inancıdır. Ve gerçekten de öyledir, hiç olmazsa şu an için. Son zamanlardaki aşırı derecede harcamalar sayesinde F-15, Tornado ve yeni nesil Eurofighter Typhoon karışımı iki yüzden fazla ileri düzeyde avcı ve bombardıman uçakları içeren ürkütücü bir hava vuruş gücü bir araya getirdi. Kraliyet, havada yakıt ikmali için takriben yirmi kadar yakıt-ikmal uçağı ve büyük miktarda yüksek hassasiyette seyir füzeleri satın aldı.
 
Ayrıca düşman ve düşmanları arasında uzanan 120 millik denizin avantajına da sahiptir - Kuveyt ve Irak'tan bahsetmiyorum bile. Engelleyici birkaç bağımsız devletle karadan bir koridor açmak muhtemelen başarısız bir girişim olacağından Basra Körfezi boyunca büyük bir hava veya deniz saldırısı İran'ın yeteneklerinin ötesinde görünür. Dolayısıyla İran'ın insan gücü rezervleri çok daha fazla olsa da onları savaş alanına sürmenin açık bir yolu yoktur. Dolayısıyla Suudi Arabistan, nisbi dokunulmazlık ile saldırı yapabilecek durumda. İsrail'den gelen örtük desteğin yanı sıra, mali destek ve askeri teçhizat açısından son derece önemli olabilecek ABD'nin arka çıkmasının da keyfini çıkarıyor. Öyleyse neden uzun zamandır beklenen ilk saldırı başlamıyor ve bu işi bitirmiyor?
 
Nedeni, İran kendi varlıkları olmasa olmaz. Hava kuvvetleri, devrim öncesinin F-4 ve F-5'leri ve 1950'lere kadar uzanan Rus ve Çin uçaklarının bir karışımından oluşuyor. Ancak hava savunmasını ileri düzeyde gelişmiş Rus S-300'lerde dahil olmak üzere taşınabilir karadan havaya atılan füzelerle güçlendirdi ve ayrıca havalandıktan kısa bir süre sonra Suudi uçaklarını tespit etme yeteneğine sahip uzun menzilli radar sistemi kurdu. İran'ın lehine iki şey daha olacaktır. Biri dostları. İslam Cumhuriyeti, hem ABD'nin hem de Sovyetlerin Saddam Hüseyin'in yanında yer aldığı 1980-88 Irak savaşı sırasında olduğundan daha az izole edilmektedir. Bu sefer Rusya bir dereceye kadar onunladır ve ayrıca Suriye ve Hizbullah'ın güçlü desteğine güveniyor. Bu arada Irak da yakınlık duymaktadır. 
 
Diğeri ise İran'ın kendi lehine olacak olan dayanma gücüdür. Siyasi demokrasi karışımından daha çok acımasız bir otoriter devlet anlayışını içermesine rağmen, kadınları köleleştiren, politik örgütlenmeleri yasaklayan, liberalleri hapseden, Şiileri infaz eden ve "bu ülkenin dayandığı İslami kuralların temellerini sorgulamaya çağıran" her şeyle birlikte ateizmi terörizm olarak sınıflandıran, belki de dünyadaki en otoriter ulus olan Suudi Arabistan'dan uzak ara daha iyidir.
 
Sonuç olarak, insanlarla devlet arasındaki ilişki tamamen farklıdır. Kral Salman ve Muhammed'in sadece kitlelerden değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin diğer üyelerinden(etkin bir şekilde savaşta oldukları) de tecritli oldukları yerde İran cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, yedi yıl önce aldığından 7 puan daha fazla, oyların %57'sini alarak yeniden seçildi.
 
 
Politik dinamikler her zaman öngörülemez. Ancak böylesine bir destek söz konusu olduğunda İranlılar işler sertleştiğinde liderlerinin etrafında toplanmaları çok daha muhtemel olacaktır. Güçsüz ve moral bozuk Suudilerin ise çöküntü yaşamaları çok daha olası olacaktır.
 
 
ARTAN BİR ÇATIŞMA?
 
İran'la olacak herhangi bir savaş çok daha büyük ölçekte Yemen gibi bir kabusa dönüşebilir. Fakat bu, yalnızca iki ülkeyle sınırlı kalacak bir çatışmayı varsaysa dahi, gerçekçi değildir. Eğer savaş Lübnan'ın içinde ya da dışında patlak verirse, Suriye de savaşın içine sürüklenebilir ve belki de Irak. İsrail muhtemelen kenardan izlemeyi tercih etse de, baş düşmanı Hizbullah'ın galebe çaldığı yerde müdahale de edebilir. Kendileri için başkalarının savaşması için hiç olmadığı kadar istekli olan Suudiler Amerika'yı oyuna dahil etmek için ellerinden geleni yaparlarken, İran ABD'nin dahil olmaması için tahminen çok çaba sarf edecektir. Eğer başarılı olurlarsa büyük yangın daha da fazla yayılacaktır.
 
İŞİD ve El Kaide Suriye ve Irak'ta kendi sonlarını hazırlarken, eğer Suudi Arabistan emperyalist savaş alanıyla birlikte bir sonraki batık devlet haline gelirse her ikisinin de şansı geri dönebilir. İbni Haldun'dan Friedrich Engels'e, Perry Anderson'a kadar uzanan bir dizi tarihçinin de belirttiği gibi, neredeyse tüm Müslüman hanedanlar, İslamı yeniden canlandırmak için dövüşen çöl kabile birlikleri olarak doğdular. Bu, Suudi aşiretinin Muhammed b. Abd el-Wahhab adlı bir kökten dinci vaiz ile görüşmeye başladığı ve çölün iç kesimlerini fethe koyulduğu 18. yüzyılın ortalarında yaptığıdır.  Ve İŞİD ve El-Kaide'nin bugün yaptığı da budur.
 
İşte bu yüzden, eğer Suud Hanedanlığı gerçekten düşerse, Riyad'daki tahta çıkacak bir sonraki kişi Ebu Bekr el-Bagdadi olabilir. Dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 22'si İŞİD'in yetkisinde? Bu, Washington'daki laptop bombacılarını geceleri uyutmayacak bir şeydir.
 
 
http://www.jacobinmag.com/ sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

FACEBOOK SAYFAMIZ