Özgürlük

Dördüncü Bölüm: Ekim Devrimi'nden Sonra Ulusal Sorun

 
*Uzun zamandır yayınlamış olduğumuz çeşitli çevirilerle okuyucu ve takipçilerimize farklı anlayış ve fikirleri de ulaştırmaya çalışıyoruz. Ancak tüm bu çevirilerin Özgürlüğün dünya görüşü ve perspektifini yansıttığını söylemek mümkün değildir. Tarihsel gelişimin ve bileşkelerin sonucu ortaya çıkardığı olayları  bu günün gözüyle yargılamak! Başlangıçtan kendini yargıç konumuna koyarak geçmiş devrimci deneylerden öğrenmek, eğitilmek ve deney biriktirmek değil taraf olmayı ve saygı sınırını aşan cümlelerle fikir ifadesini doğru bulmuyoruz.
Saygı ve sevgilerimizle çalışmalarınızda başarılar dileriz.*
 
Lenin, "Demokrasinin çeşitli talepleri, kendi kaderini tayin etme hakkı da dahil olmak üzere, tüm değil, fakat genel demokratik(şimdi genel sosyalist) dünya hareketinin sadece küçük bir parçasıdır, kişisel somut durumlarda parça bütün ile çelişebilir; eğer öyleyse reddedilmelidir. Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareketin bir diğer ülkenin dini ya da finans-monarşik entrikalarının adeta aracı olabilmesi mümkündür; eğer öyleyse, bu diğerlerinden farklı, somut hareketi desteklememeliyiz. Ancak bu gerekçelerle Uluslararası Sosyal-Demokrasi programından bir cumhuriyete olan talebi çıkarmak saçma olur," diye yazdı. (Lenin Toplu Eserler, Kendi Kaderini Tayin Hakkı Tartışması Özet, Temmuz 1916, cilt.22)
 
Bu sözcükler, kendi kaderini tayin hakkının sadece göreceli bir hak olduğunu gösterir. İşçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkı talebini destekleyip desteklememesi, her ayrı durumdaki özel koşullara bağlıdır. Bu somut bir sorundur. Bütün durumlar için geçerli genel bir pozisyon almak mümkün değildir. Lenin kesinlikle böyle bir pozisyon asla almadı. Her somut durumu incelemek ve neyin ilerici ve neyin gerici olduğu arasında çok dikkatlice ayrım yapmak gerekir. Aksi halde darmadağın olursunuz. Ve Lenin'in konumu 1917'de uygulamada doğru olduğunu gösterdi. Rusya'daki ulusal sorun burjuvazi tarafından değil sosyalist devrim tarafından çözüldü. Bu, Bolşevizme tüm iftira atanların kabul etmeyi reddettiği bir gerçektir. Bu gerçek, ulusal sorun üzerine Marksist tutumu gerçekten anlamak isteyen herkesin bakış açısında birinci derece öneme sahiptir. 
 
Lenin'in tahmin ettiği gibi, Polonyalılar sadece, Rusya'daki devrimin sonucu olarak bağımsızlığa kavuştular. Ekim Devrimi, Polonya'nın ayrılması için koşulları yarattı. Polonya Sosyalist Partisi'nin sağ kanadı, iktidarı Polonya burjuvazisine teslim etmek için acele ettikleri hükumetin başına getirildi. Sonrasında, İngiltere ve Fransa'nın kışkırtmasıyla 1920'de Rusya'ya savaş ilan etti. Bolşevikler, gerici Polonya burjuvazisine karşı kendilerini savunmakla kalmayıp, savaşı Polonya'ya da taşıdılar. Bu, Polonya'nın kendi kaderini tayin hakkının inkarı mıydı? Lenin bu soruyu, Temmuz 1916'da yazılan Kendi Kaderini Tayin Hakkı Tartışması Özet makalesinde peşinen yanıtladı: 
 
"Eğer, uluslararası politikada çarlık etkisinin hakim olduğu dönemde Marx'ın karşı karşıya kaldığı somut durumun, örneğin, diğer uluslar burjuva gericiliğinin ana kalesi olarak hizmet ederken, birtakım ulusların sosyalist devrimi(burjuva-demokratik devrimi olarak 1848'de başladı) başlattığı şekilde kendini tekrar etmesi halinde, o zaman bizler, diğer uluslara karşı sosyalist devrim lehine onları 'ezmenin', hangi küçük ulusal hareketler içinden çıkarsa çıksın fark etmez onların tüm mevzilerini yerle bir etmenin taraftarı olmak zorunda kalacaktık."(Lenin Toplu Eserler, Kendi Kaderini Tayin Hakkı Tartışması Özet, Temmuz 1916, cilt.22)
 
Bu satırlar, kendi kaderini tayin hakkı hususunda Lenin'in gerçek tutumunu yeterince aksettirir. Ulusal sorun(kendi kaderini tayin hakkı da dahil) her zaman proletarya ve dünya devriminin genel çıkarlarına tabidir. Proletarya, ezilen ulusların ulusal kurtuluş savaşlarını, ikincisi emperyalizme ve çarlığa karşı yöneldiği ölçüde desteklemelidir. Bu anlamda ulusal hareket, köylülük gibi proletaryanın müttefiki olabilir. Ancak bu tür ulusal harketler devrime karşı yöneldiğinde, küçük uluslar emperyalizmin ve gericiliğin(tarihte sık sık görüldüğü gibi) piyonları olarak kullanıldığında, o zaman işçi hareketinin tutumu, böyle hareketlere karşı savaş açmaya varacak derecede olsa bile, açık karşıtlıktan ibaret olmalıdır. Bu, Lenin'in sözlerinde kusursuz bir şekilde açıktır. 
 
Ulusal sorun üzerine Bolşevik programı, çarlığın devrimci yıkımı için çarlık Rusya'nın tüm milliyetlerinin işçilerini ve köylülerini birleştirme yolu olarak amaçlandı. Rus işçiler iktidarı ele geçirir geçirmez, ezilen milliyetlere kendi kaderini tayin etme hakkı teklif ettiler, ancak vakaların büyük çoğunluğunda insanlar, bir arada kalmaya ve Sovyet Federasyonu'na gönüllü olarak katılmaya karar verdi. Polonya ve Finlandiya'nın ayrılıp gittiği ve her ikisinin de Sovyet gücüne karşı düşman olan gerici diktatörlükler kurdukları doğrudur. Ukrayna, Almanya kontrolü altına girdi. Bolşevikler, kendi kaderini tayin hakkı yüzünden değil fakat çok güçsüz oldukları için Finlandiya ve Polonya'ya karşı müdahalede bulunmadılar. Daha sonra gerçekten Polonya, Ukrayna ve Gürcistan'a müdahale ettiler. Ekim devriminden sonra birden fazla olay üzerine Bolşevik hükumet gerici ulusal hareketlere savaş açmak zorunda kaldı; örneğin, Sovyet Cumhuriyeti'ne karşı yabancı emperyalist müdahalenin bir örtüsü olan Ermeni Taşnakları ve Ukraynalı Rada. 
 
1920'de Lenin Polonya'ya karşı devrimci bir savaşın taraftarı oldu. Troçki, prensip olarak değil ve Polonyalıların kendi kaderini tayin hakkı sebebiyle kesinlikle değil(Polonya'daki gerici Pilsudski rejimi, Sovyet Rusya'ya karşı saldırgan duruşuyla onu cesaretlendiren Fransız ve İngiliz emperyalizmin maşası olarak yalnızca hareket ediyordu) fakat pratik gerekçelerle bu savaşa karşıydı. 
 
Finlandiyalı milliyetçi burjuvazi, kendi gerici sebepleri yüzünden Ekim Devrimi'nden sonra Rusya'dan ayrıldığında, Bolşevikler müdahale etme girişiminde bulunmadılar. Fakat bu, o dönemde Sovyet devletinin zayıflığının bir yansımasıydı. İşçi hükumeti birçok cephede ölüm kalım savaşı veriyordu. Troçki, Kızıl Orduyu sıfırdan doğaçlamak zorundaydı. Finlandiya'da burjuva milliyetçi Beyaz Muhafızlar ile işçiler arasında kanlı bir iç savaş patlak verdi. Eğer Bolşevikler Kızıl Ordu'ya sahip olsalardı, karşı devrimci Fin burjuva milliyetçilerine karşı Finli işçileri desteklemek için kesinlikle müdahale edeceklerdi. Aslında, o dönemlerde müdahale maddi olarak imkansızdı, ancak bunun, Lenin'in defalarca açıkladığı gibi, dünya proleter devriminin genel stratejisinin sadece bir kısmı-göreceli küçük bir kısmı- olan "kendi kaderini tayin etme hakkı" ile kesinlikle hiç bir alakası yoktu. Önceki daima sonra gelene tabidir; aynı şekilde parça her zaman bütüne tabidir. 
 
1922'de, Sosyal Demokrasi ve Müdahale Savaşları adlı kitapta (bazen Kızıl ve Beyaz Arasında olarak adlandırılacaktır) Leon Troçki şunları yazmıştı: "Günümüz toplumunun ekonomik kalkınması güçlü merkezci bir karaktere sahiptir. Kapitalizm, dünya çapında iyi düzenlenmiş bir ekonominin ön temellerini ortaya koymuştur. Emperyalizm sadece, dünya ekonomisinin yönetiminde öncü role sahip olmak için bu arzunun yırtıcı kapitalist dışavurumudur. Tüm güçlü emperyalist ülkeler, ulusal ekonominin dar sınırları içerisinde yeterli alana sahip olmadıklarını ve daha geniş pazarların peşinde olduklarını keşfeder. Amaçları dünyanın ekonomi tekeli olmaktır...
 
"Çağımızın temel görevi, dünyanın çeşitli kısımlarının ekonomik sistemleri arasında yakın ilişkiler kurmaya ve tüm güçlerin ve kaynakların en ekonomik kullanımına dayanan koordine edilmiş dünya üretimini, tüm insanlığın çıkarlarını geliştirmeye dayanmalıdır. Bu, kesinlikle sosyalizmin görevidir. Kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin hiçbir durumda sosyalist ekonomik yapının birleştirici eğilimlerinin yerine geçmeyeceği tartışmasızdır. Bu bağlamda, kendi kaderini tayin hakkı, tarihi gelişme sürecinde, genel olarak demokrasiye ayrılan ikincil pozisyonu işgal eder. Ancak sosyalist merkeziyetçilik, bir geçiş olmadan emperyalist merkeziyetçiliğin yerini alamaz ve ezilen uluslara, kapitalist tehdidin prangaları altında tutulan kollarını ve bacaklarını alabildiğince uzatması için fırsat verilmelidir.
 
"Proleter devrimin görevi ve yöntemleri, ulusal niteliklerin mekanik olarak ortadan kaldırılmasına ya da zorla birleştirme uygulamasına hiç bir surette dayanmamalıdır. Çeşitli milliyetlerin diline, eğitimine, edebiyatına ve kültürüne müdahale kesinlikle proleter devrime yabancıdır. Bu, aydınların profesyonel çıkarları ve işçi sınıfının 'ulusal' çıkarlarından başka bir şeyle ilgilidir. Muzaffer toplumsal devrim, hiç bir şekilde ulusal gruplaşmalarla değil doğal, tarihi ve teknik koşullarla orantılı ve saygıdeğer bir davranış içinde idare gerektiren ekonomik görevleri tek önderlik(kamu yararı için ve işçilerin rızasıyla) altına alırken, ulusal kültürün tüm sorunlarını onlar adına bir karara bağlamak için tüm ulusal topluluklara tam özgürlük verir. 
 
"Diplomatik burjuva temsilciliklerinden akıl hocalarıyla beraber İkinci Enternasyonel'in politikacıları, ulusal kendi kaderini tayin hakkını tanımamıza alayvari bir şekilde gülümserler; onun tarihsel önemini kitlelere açıklamaya özen gösteriyoruz ve onu asla proleter devrimin çıkarlarının üzerine koymuyoruz."
 
 
LENİN VE BÜYÜK RUS MİLLİYETÇİLİĞİ
 
Lenin, Rusya'nın ulusal geleneklerini, tarihini, edebiyatını ve kültürünü biliyordu ve seviyordu. Her yönüyle enternasyonalistti, buna rağmen Rus hayatına ve kültürüne sıkı sıkıya bağlıydı. Yine de, hayatı boyunca amansız bir mücadele sürdürdüğü Büyük Rus şovenizmine karşı asla en ufak taviz dahi vermedi. Elbette, proleter devrimin zaferi, asırlık ön yargıların ve ruh halinin birden yok olması ya da Marx'ın sözleriyle, "Alp gibi," insan vicdanına yük olan geleneğin tasfiyesi anlamına gelmez. Hiç kimse, sadece sömürenlerin egemenliğini devirerek ve üretim araçlarını devletleştirerek bir gecede kadın ve erkeklerin zihinlerini değiştiremez. Toplum hala geçmişin izlerini ve eski olanın çirkinliklerini taşır, sadece sırtında değil aynı zamanda zihninde de.
 
Kadınlar ve erkekler arasında, vaktiyle ezilen ve ezen uluslar arasında hakiki insan ilişkilerinin kurulması, uzunluğu üretici güçlerin gelişim seviyesi, çalışma gününün müddeti ve kitlelerin kültürel seviyesi tarafından belirlenecek bir sürede sadece evrilir. Bu kesinlikle kapitalizm ve sosyalizm arasındaki geçiş döneminin ifadesidir. En korkutucu geri kalmışlığın koşullarında devrimin kendini izole edilmiş bulduğu Rusya'nın durumunda Sovyet iktidarının karşı karşıya kaldığı sorunlar çok büyüktü. Bu, ulusal sorunda doğrudan bir etkiye sahiptir. Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde Lenin şunu yazdı:
 
"Muhtemelen oldukça uzun bir süreden beri, şu an bile, proleter demokrasi Büyük Rus köylülerinin milliyetçiliğini hesaba katmalıdır(taviz verme değil, fakat onunla çarpışmak amacıyla)."(Lenin toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt: 20)
 
Ve devam eder: "Gidişat, Rusya proletaryasını iki yönlü ya da, daha ziyade, iki taraflı bir görevle karşı karşıya bırakır; tüm milliyetçilikle ve hepsinden önemlisi Büyük Rus milliyetçiliğiyle savaşmak; genel olarak tüm uluslar için sadece eşit haklar tanımak değil aynı zamanda devlet olma ile ilgili olarak eşit haklar tanımak, bir başka deyişle, ulusların kendi kaderini tayin hakkı. Aynı zamanda, biçimleri ne olursa olsun tüm ulusların milliyetçiliğine karşı başarılı bir mücadeleyi teşvik etmek ve burjuvazinin ulusal ayrıcalıklar adına çabalamasına rağmen proleter örgütleri birbirine sıkıca bağlı uluslararası birlikler halinde birleştirerek proleter örgütlerin ve proleter mücadelenin birliğini korumak onların görevleridir. 
 
"Tüm uluslar için eşit hakları, ulusların kendi kaderini tayin hakkını, tüm ulusların işçilerinin birliğini nihayetlendirmek, böyle bir şey Marksizmin, tüm dünya deneyiminin ve Rus deneyiminin işçilere öğrettiği ulusal bir programdır."(Lenin toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt: 20)
 
Lenin, Sovyet devletinin milliyetleri ile yaptığı görüşmelerde her zaman büyük hassasiyet gösterdi. Bolşevikler, eski çarlık imparatorluğunun ezilen uluslarına karşı tüm yükümlülüklerini yerine getirdiler. Başlangıçta, Rusya'nın adı tüm resmi belgelerden silindi. Bolşevikler sadece "İşçilerin Devleti"ne atıfta bulundular. Daha sonra, bir Sovyet Cumhuriyetler Birliği kurmak için bir hamle oldu. Açıkçası Ekim Devrimi'nden sonra acilen oluşturulan gönüllü bir federasyon taraftarı olan Lenin, Bolşeviklerin yalnızca yeni bir isim altında eski çarlık imparatorluğunu yeniden tesis etmeyi arzuladığına dair Rus olmayan milliyetlere karşı herhangi bir izlenim bırakmaktan endişe duyuyordu. Israrla temkin ve sabır tavsiye etti. Gel gör ki, Gürcü olduğu için  Milliyetler Komiseri yapılan Stalin'in başka fikirleri vardı. Baskıcı çoğunluğun hükumetinde lider konumlara yükselen küçük uluslara mensupların en kötü büyük güç şovenistleri olma eğiliminde olduğu iyi bilinen bir gerçektir. Buradan hareketle, Napolyon Bonaparte bir Korsikalı olmasına rağmen Fransız merkeziyetçiliğinin en fanatik savunucusu oldu.
 
Bürokrasinin yaratıcısı Stalin, Rusçayı kötü ve koyu bir şive ile konuştuğu gerçeğine rağmen, aynı derecede kudurmuş bir Büyük-Rus şovenisti oldu. 1921'de Lenin'in itirazlarına rağmen Stalin, (teorik olarak) bağımsız bir devlet olan Gürcistan'ın istilasını tertipledi. Oldubittiye getirildi, Lenin durumu kabul etmeye mecbur oldu. Fakat, Rus zorbalığına dair herhangi bir belirtiyi dahi önlemek için, Gürcülerle temaslarda çok temkinli ve duyarlı olunmasını şiddetle tavsiye etti. O dönemlerde, ağırlıklı olarak köylü ve küçük burjuva ülkesi olan Gürcüstan Menşeviklerce yönetiliyordu. Lenin, Gürcülerin güvenini kazanmak maksadıyla gönül alıcı bir politikanın taraftarıydı. Uluslar arasında kardeşlere özgü ilişkilerin sürdürülmesine büyük önem atfetti ve herhangi bir birlik ya da federasyonun gönüllü mahiyetinde ısrar etti. Stalin, buna karşılık, Rus Sosyalist Federasyonu (RSFSR) ile Transkafkasya Federasyonu, Ukrayna SSC ve Bielorussian SSC'nin birlikteliğini her ne pahasına zorlamak istedi. Stalin'in taslak önerisi Merkez Komitesine sunulduğunda, Lenin onu ciddi bir eleştiriye maruz bıraktı ve Stalin'in taslağından prensip olarak farklı olan alternatif bir çözümü teklif etti. Lenin, sıklıkla eşitlik unsuru ve federasyonun gönüllü niteliğini vurguladı: "Kendimizi Ukrayna SSC ve diğerlerinin eşitleri olarak görüyoruz," "ve onlarla birlikte ve onlarla eşit koşullarda yeni birliğe, yeni bir federasyona girdik..." diye yazar.(Lenin, Ulusal Politikanın Sorunları ve Proleter Enternasyonalizm, S. 223.)
 
Bu arada, Parti liderliğinin peşi sıra, çıkarcı yandaşları Ordzhonikidze(kendisi gibi Ruslaştırılmış bir Gürcü) ve Dzerzhinski(bir Polonyalı) tarafından el uzatılan Stalin, Gürcistan'da bir darbe anlamına gelen şeyi sahneledi. Lenin'in özel tavsiyesine aykırı Gürcü Menşevikleri tasfiye ettiler ve Gürcü Bolşevik liderler protesto edince acımasızca kenara itildiler. Stalin ve Ordzhonikidze tüm eleştirileri ayaklar altına aldı. Başka bir deyişle, Lenin'in Gürcistan için savunduğu şeylerin tam tersi bir politika uyguladılar. İşitilmemiş bir eylem olan Ordzhonikidze'nin Gürcü Bolşeviklerden birini vurduğu zamanki gibi, Gürcü Bolşeviklere zorbalık ettiler ve hatta daha da ileri gidip fiziksel şiddet kullandılar. Hastalık tarafından aciz bırakılan Lenin sonunda korktuğu başına geldi ve Ordzhonikidze için en sert cezayı talep eden ve Stalin'in sevk ve idaresini mümkün olan en sert kavramlar ile kınayan bir takım mektupları katiplerine söyleyerek yazdırdı. 
 
24-5 Aralık 1922'de yazdırılan bir metinde Lenin, Stalin'i "gerçek ve hakiki bir nasyonal-sosyalist" ve vulgar bir "Büyük Rus kabadayı" olarak yaftaladı.(Bkz. Buranov, Lenin'in Vasiyeti, sayfa 46.) Şöyle yazar: "Ayrıca, bu 'nasyonalist-sosyalistlerin' 'suçunu' araştırmak için Kafkasya'ya giden Yoldaş Dzerzhinski'nin orada tamamen Rus mizacına(Ruslaşmış diğer milliyetlerin insanlarının bu Rus mizacına fazla özenmesi bilinen bir gerçek) geçip kendisini göstermesinden ve tüm görevinin tarafsızlığının, Ordzhonikidze'nin 'kaba kuvvete başvurma'sının yeterince iyi tipik bir örneği olmasından korkuyorum."(Lenin Toplu Eserler, Uluslar Sorunu ya da 'özerklik', 13 Aralık 1922, cilt 36, sayfa 606.)
 
Lenin bu olay için kesin olarak Stalin'i sorumlu tuttu: "Stalin'in kötü şöhretli 'nasyonal-sosyalizm'e karşı kini ile birlikte telaşı ve kusursuz yönetime hayranlık duyması burada ölümcül bir rol oynadı. Siyasette kin genelde en aşağılık rolleri üstlenir."(Lenin Toplu Eserler, Uluslar Sorunu ya da 'özerklik', 13 Aralık 1922, cilt 36, sayfa 606.)
 
Lenin, Stalin'in Gürcistan'daki davranışını, doğrudan korkunç geri kalmışlık koşulları altında Sovyet devlet aygıtının bürokratik yozlaşması sorunuyla bağlantılandırdı. Başta Stalin'in, "birleşik devlet aygıtı"na ihtiyaç duyma bahanesiyle ilgili halkların görüşlerine bakılmaksızın Sovyet Cumhuriyetleri Birliği vasıtasıyla bastırma konusundaki acele etmesini kınadı. Lenin bu argümanı kesin olarak reddetti ve bunu, büyük derecede, Devrime çarlıktan miras kalan bürokrasiden kaynaklanan çürümüş Büyük Rusya şovenizminin ifadesi olarak açıkladı:
 
"Birleşmiş devlet aygıtına ihtiyaç olduğu söyleniyor. Bu güvence nereden geliyor? Günlüğümün önceki bölümlerinden birinde belirttiğim gibi, Çarlıktan aldığımız ve hafif tertip Sovyet yağıyla yağladığımız aynı Rus aygıtından mı geliyor?
 
"Bu önlemin biz söyleyene kadar ertelendiğine, kendimize olduğu gibi aygıtımıza kefil olduğumuza hiç şüphe yok. Fakat şimdi, vicdanen, aksini itiraf etmeliyiz; bizim dediğimiz devlet aygıtı, aslında, hala bize oldukça yabancıdır; burjuvazi ve Çarlığın döküntüsüdür ve diğer ülkelerin yardımı olmaksızın geçtiğimiz beş yılda ondan kurtulma imkanı yoktu ve çünkü çoğu zaman biz askeri çarpışmalarla ve kıtlığa karşı savaşla "meşgul"dük.
 
"Bu gibi şartlar içinde, aracılığıyla haklılığımızı kanıtlayan "birlikten ayrılma özgürlüğü,"  esasında alışıla gelmiş Rus bürokratının olduğu gibi, bir alçak ve bir tiran olan Büyük-Rus şovenisti şu gerçek Rus adamın saldırısından Rus olmayanları savunamayan sadece bir kağıt parçası olacaktır. Sovyet ve sovyetleştirilmiş işçilerin parçalara ayrılamayan yüzdesinin, sütün içindeki sinek gibi, Büyük-Rus ayak takımının şovenistik akıntısında boğulacağına.hiç şüphe yok."(Lenin Toplu Eserler, Uluslar Sorunu ya da 'özerklik', 13 Aralık 1922, cilt 36, sayfa 605)
 
Gürcüstan olayından sonra Lenin, yetkisinin olanca gücüyle, Sverdlov'un ölümünden sonra 1922'de oturduğu partinin Genel Sekreterliği makamından Stalin'e el çektirme mücadelesine destek çıktı. Bununla birlikte, Lenin'in başlıca korkusu her zamankinden daha fazla oldu; hüküm süren koşullar altında liderliğin açık bir şekilde bölünmesi, partinin sınıf çizgilerinde dağılmasına yol açabilirdi. Dolayısıyla mücadeleyi liderlik ile sınırlı tutmaya çalıştı ve notlar ve diğer belgeler kamuoyuna açıklanmadı. Lenin Gürcü Bolşevik-Leninistlere(Troçki ve Kamenev'e kopyalarını göndererek), "tüm samimiyetimle," diyerek Stalin'e karşı davalarına sarılmalarını gizlice yazdı. Bizzat kendisi olayı takip edemediği için, Merkez Komite'de Gürcülerin savunmasını üstlenmesini Troçki'den rica eden bir yazı yazdı.
 
Lenin'in Stalin'e ve bürokrasiye kaşı son savaşının belgesel kanıtı Moskova tarafından onlarca yıl gizli tutuldu. Lenin'in son yazıları, Rusya'da ve uluslararası olarak Komünist Parti'nin sıradan insanlarından gizlenmiştir. Dul eşinin protestolarına rağmen Lenin'in son mektubu Parti Kongresi'nde okunmadı ve ulusal sorun ve Gürcistan üzerine mektupları da içeren birkaç diğer kalem ile birlikte, Kruşev ve arkadaşları 1956'da yayınlayana kadar kilit altında tutuldu. Böylece, Lenin'in Bolşevizmin gerçek politikalarını ve proleter enternasyonalizmi savunmak için verdiği mücadele unutulmaya mahkum edildi.
 
 
'TEK ÜLKEDE SOSYALİZM'
 
Milliyetçilik ve Marksizm bağdaşmaz. Fakat milliyetçilik, tüm çeşitlilikleri ile Stalinizmin ayrılmaz Siyam ikizleridir. Stalinizmin ideolojisinin merkezinde sözüm ona tek ülkede sosyalizm teorisi yer alır. Bu anti-Marksist düşünce Marx ya da Lenin tarafından asla uygun görülmedi. 1924'e gelinceye kadar Stalin, Lenin'in enternasyonalist tutumuna destek vermeye devam etti. Stalin, o yılın Şubat ayında, Leninizm'in Temelleri adlı eserinde Lenin'in sosyalizmin inşası üzerine görüşlerini şöyle özetledi:
 
"Burjuvazinin iktidarının devrilmesi ve tek ülkede bir proletarya hükumetinin kurulması, sosyalizmin tam zaferini güvence altına almaz. Sosyalizmin ana görevi, sosyalist üretimin düzenlenmesi sonraya kalır. Çeşitli gelişmiş ülkelerin proletaryasının ortak çabaları olmaksızın bu görev başarılabilir mi, sosyalizmin nihai zaferine bir ülkede erişilebilir mi? Hayır, bu imkansız. Burjuvaziyi devirmek için bir ülkenin çabaları yeterlidir; devrimimizin tarihi bunu doğrular. Sosyalizmin son zaferi için, sosyalist üretimin düzenlenmesi için, tek ülkenin, özellikle de Rusya gibi bir köylü ülkesinin çabaları yetersizdir. Bunun için birçok gelişmiş ülkedeki proletaryanın çabaları gereklidir.
 
"Böyle bir şey, genel olarak, Leninist proleter devrim teorisinin karakteristik özelliklerindendir." 
 
Ki kesinlikle "Leninist proleter devrim teorisinin karakteristik özellikleri" olan bunlar, 1924'ün ilk dönemine kadar hiçbir yerde dava konusu değildi. Lenin tarafından 1905 yılından bu yana yüzlerce konuşma, makale ve belgede defalarca tekrar edildi. Yine de 1924'ün sonuna gelindiğinde Stalin'in kitabı gözden geçirilerek düzeltildi ve tam zıttı devreye sokuldu. Kasım 1926 itibariyle Stalin tam tersini ileri sürebildi: "Parti daima, o ülkedeki sosyalizmin zaferinin ve o görevin tek bir ülkenin güçleriyle gerçekleştirilebileceği düşüncesini başlangıç noktası olarak aldı."
 
Bu satırlar, Lenin'in proleter enternasyonalizm politikasıyla ilişkiyi tamamen kesmeye işaret eder. Stalin, Lenin hala hayatta iken kendini bu şekilde asla ifade edemezdi. Başlangıçta, tek ülkede sosyalizm "teorisi", Ekim devriminden dolayı durumu iyi olan bürokratların yükselen kastının ruh halini yansıtıyordu ve şimdi devrimci fırtına ve gerilim dönemine son vermeyi arzuluyordu. Bu, Ekim Devrimi'ne karşı küçük burjuva gericiliğinin teorik bir ifadesidir. Tek ülkede Sosyalizm bayrağı altında Stalinist Bürokrasi, Lenin'in Partisi'nin fiziksel yıkımı ve korkunç totaliter bir rejimin yaratılmasıyla sonuçlanan Bolşevizme karşı tek-taraflı bir iç savaş başlattı. 
 
Bolşevik Parti'nin iskeleti üzerinde yükseltilen rejim, en sonunda Ekim Devrimi'nin bütün eserlerini yerle bir etti. Fakat önceden bu belirgin değildi. Rus Devrimi'nden sonra Komünist Enternasyonal  ulusal sorun üzerinde doğru bir konumu yine savundu. Fakat Stalinizmin gelişmesi ve Üçüncü Enternasyonal'in yozlaşmasıyla temel fikirlerin hepsi kaybettirildi. Yabancı Komünist Partilerin önde gelen liderlerinin çoğu körü körüne Moskova'daki çizgiyi izledi. Bağımsız bir konumda kalmaya çalışanlar kovuldu. Komintern, dünya proleter devriminin bir aracından Stalin'in dış politikasının pasif bir enstrümanına dönüştü. Artık uygun olmadığında, Stalin meclise bile çağrıda bulunmadan 1943'te kibirlice onu feshetti.
 
Tek Ülkede Sosyalizm teorisinin kaçınılmaz olarak yol açacağı şeyi işin başında sadece tek bir kişi açıkladı. 1929 yılına gelindiğinde Leon Troçki, eğer bu teori Komintern tarafından benimsenirse, ister iktidarda olsun ister olmasın dünyadaki tüm Komünist Partilerin ulusal-reformist yozlaşmasıyla sonuçlanabilecek bir sürecin kaçınılmaz olarak başlayacağı uyarısında bulundu. Üç nesil sonra, SSCB ve Komünist Enternasyonal mahvoldu ve Komünist Partiler epey zamandır gerçek Leninist bir politikanın temsil edilmesini yalandan da olsa her yerde terk ettiler.
 
 
TROÇKİ VE UKRAYNA SORUNU
 
Lenin için olduğu gibi Troçki için de bir kişinin kendi kaderini tayin hakkı talebini desteklemesinin gerekip gerekmediği hususundaki soru, cevabı dünya ve proletarya devriminin çıkarları tarafından bütünüyle belirlenmiş olan somut bir sorundur. Troçki'nin yöntemine ilişkin iyi bir örnek, 1930'larda Ukrayna'ya karşı tutumu idi. Stalinist Bürokrasinin Ukrayna'ya karşı korkunç derecede kötü davranması, Ekim Devrimi tarafından kurulan Ukrayna ve Rusya arasındaki dayanışma bağlarına ciddi zarar verdi.
 
Gürcistan'da olduğu gibi, Ukrayna da ağırlıklı olarak köylü nüfusa sahip bir tarım ülkesiydi. Büyüklüğü ve nüfusu Fransa'nınki ile karşılaştırılabilir olan Ukrayna, Bolşevikler için stratejik bir önem taşıdı. Devrimin Ukrayna'daki başarısı devrimi Polonya, Balkanlar ve en önemlisi Almanya'ya kadar genişletmek açısından çok önemliydi. Ocak 1919'da Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti Komiserler Birliği Başkanı Christian Rakovsky, "Ukrayna gerçekten sosyalizmin stratejik bir düğüm noktasıdır. Devrimci bir Ukrayna yaratmak, Balkanlar'da devrimi tetikleme ve Alman proletaryasına açlığa ve dünya emperyalizmine karşı direnme imkanı verme anlamına gelecektir. Ukrayna devrimi, dünya devriminin belirleyici faktörüdür," diye belirtti.(Christian Rakovsky, Seçilmiş Yazılar, s.24)
 
Sovyet iktidarı Ukrayna'da bazı zorluklarla kuruldu. Bu, sadece yabancı müdahalenin kısmen sonucuydu. Asıl zorluk, köylülüğün çok yoğun ve baskılı üstünlüğü oldu. Bu, ulusal sorun ile şiddetlendi. Ukrayna dili Rusça'ya epey yakın olsa da ve iki halk yüzyıllardır ortak bir tarihi paylaşıyor olsa da(Kiev aslında çok eski zamanlarda Rus başkentiydi), yine de Ukraynalılar kendi dilleri, kültürleri ve ulusal kimlikleriyle ayrı bir halk oluşturdular - geleneksel olarak Ukraynalılara "küçük Ruslar" olarak atıfta bulunan Büyük Ruslar tarafından sürekli tanınmayan bir gerçek. 
 
Ukrayna'daki ulusal bölünme, Ukrayna toplumunda çok büyük çapta sınıf bölünmeleriyle aynı zamana rastladı. Nüfusun yüzde 80'i Ukraynaca konuşan köylüler iken, kent nüfusunun büyük bir kısmı Ruslardı. Bu nedenle, Bolşevikler kasabalarda güçlü bir tabana sahiptiler, ancak kırsal kesimde aşırı derecede zayıftılar. Ukrayna devriminin kaderi bu problemin çözülmesine bağlıydı. Bolşeviklerin zayıflığı, "Rus ve Yahudi" partisi gibi gözükmesiydi. Bununla birlikte, devrim Ukrayna'da kök saldıkça, bir sınıf farklılaşması kaçınılmaz olarak köylülük içerisinde baş gösterdi ve eski geleneksel Ukrayna ulusal örgütlerindeki çatlaklara yansıdı. En önemli gelişme, gerçekte Rus Sol Toplumsal Devrimcilerine karşılık gelen Ukraynalı Borot'bist'lerin sola doğru evrimi idi. İç Savaş sırasında Borot'bist'ler, Beyazlara(Petlyura) karşı savaşmak için Bolşeviklerle güçlerini birleştirdiler. Lenin, Ukraynalı Bolşeviklerin şüphelerine rağmen Borot'bist'lerle birleşmelerini ısrarla talep etti. Pek çok zorluğun ardından Borot'bist'ler sonunda Komünist Parti ile kaynaştı, böylece  parti ilk kez Ukrayna köylülüğü içinde bir kitle tabanı kazandı. Bu, Ukrayna'daki devrimin zaferi için belirleyiciydi. 
 
Bundan sonra Ukrayna'daki "milliyetçi" sapma ile ilgili birçok sorun yaşandığı doğrudur. Fakat, Lenin ve Troçki'nin ulusal sorun konusundaki politikalarını daima karakterize eden sabır ve davranış inceliği ile bunların üstesinden gelindi. Bununla birlikte, Stalin'in yükselişi ve Sovyet devletinin bürokratik dejenerasyonu Ukrayna'da hoşnutsuzluğun büyümesini şiddetlendirdi. Rakovski, 1923'te düzenlenen Onikinci Parti Kongresi'nde, bürokrasi ve Büyük Rus şovenizmine yönelik artan eğilime karşı mücadeleye öncülük etti. Kongredeki cesur bir konuşmada Rakovsky, sorunun köklerini adeta Lenin'inkileri yansıtan ifadelerle açıkça belirtti: "Stalin tanımlamanın eşiğinde sadece kaldı," diye beyan etti. "İkinci bir daha önemli tanımlama var, şöyle ki, bir yandan partimiz ve programımız diğer yandan devlet aygıtımız arasında temel bir uyuşmazlık. Bu merkezi, önemli bir sorun."(Christian Rakovsky, Seçilmiş Yazılar, s.33)
 
Ve devam etti: "Elbette yirmi cumhuriyeti yönetmek bezdiricidir ve eğer tümü birleşseydi ne kadar rahat olacaktı. Bürokratik bakış açısından, bu daha basit, daha kolay, daha keyifli olacaktı."(Christian Rakovsky, Seçilmiş Yazılar, s.33)
 
Bürokratların ayrıcalıklı yeni bir aristokrasisinin elinde bulunan iktidar yoğunlaşması, SSCB'deki ulusal sorun üzerinde felaket bir etkiye sahipti. Zorla ortaklaştırmanın bürokratik serüveni, Sovyetler Birliği boyunca yıkıcı sonuçlar doğurdu, ancak hiçbir yerde Ukrayna'dakinden fazla olmadı. Bu dolayısıyla Ukrayna Komünist Partisi'nin sıralarında muhalefete yansıdı. 1933-1936 yılları arasında Ukrayna Partisi Stalin tarafından büyük ölçüde yok edildi. Yalnız bir yıl içinde, 1933'te, tüm Bölgesel Parti sekreterlerinin yarısından fazlası tasfiye edildi. Tasfiye edilenlerin çoğu, 1933'teki temizlik sırasında intihar eden Ukrayna Partisi'nin önde gelen liderlerinden ve Eski Bolşevik olan Skrypnik gibi, Stalin destekçisi idi. Bu sadece ilk darbeydi. 1938'de Moskova Temizliği'nin zirvesinde, neredeyse Parti örgütlerinin tüm sekreterlerinin yarısı bir kez daha tasfiye edildi. Bu, sadece Moskova bürokrasisine tamamen itaat etmeye müsamaha edileceğini gösteren bir uyarıydı.
 
Yurt dışında sürgünde olan Troçki, giderek artan bir dehşetle bu olayları izledi. Tasfiyelerin Ukrayna'yı diğer herhangi bir Cumhuriyet'ten çok daha fazla sarstığını işaret ederek, Rus Bürokrasisinin baskıcı önlemlerinin Ukrayna ile Sovyetler Birliği'nin geri kalanı arasındaki bağlar üzerinde hoşgörülemez bir gerginlik oluşturacağı kararına vardı. Karşı devrimci burjuva Ukrayna milliyetçiliğinin canlanması tehlikesi onun açısından belliydi. Söz konusu koşullarda böyle bir eğilim köylülük içinde çok güçlü bir yankı bulabilirdi. Troçki, Hitler'in Sovyetler Birliği'ni ele geçirmeye çalışacağı yeni bir dünya savaşının kaçınılmaz olduğu konusunda dünyayı önceden uyarıyordu. Bu koşullar altında, Ukrayna sorunu dünyanın geleceği için acil çözüm bekleyen bir önem taşıyordu.
 
Bu özel şartlar altında Troçki, bağımsız bir Sovyet Sosyalist Ukrayna sloganını ileri sürdü. Niyeti oldukça açıktı: devasa tarımsal ve endüstriyel potansiyeliyle birlikte Ukrayna'yı kaçınılmaz olarak Hitler'e teslim etme anlamına gelecek olan gerici bazda Ukrayna'yı SSCB'den ayırmaya çabalayan Ukrayna burjuva milliyetçilerini etkisiz duruma getirmek. Troçki, Ukrayna'daki siyasi devrimin kaçınılmaz olarak  ulusal sorunla ilgili günün konusu olacağını anlamıştı. Ve mevzunun, şimdi kitlelerin zihninde şiddet, ıstırap ve ulusal aşağılamayı çağrıştıran zorunlu birliktelikten Ukrayna'nın ayrılmasını önlemek için çok ileri gittiğini anladı. Dolayısıyla, Ukrayna Bolşevik-Leninistlerinin görevi, Ukrayna ulusal hareketine burjuva değil, sosyalist bir içerik vermekti.
 
Ukrayna'da başarılı bir devrimin, Rusya'da ve çevre devletlerde-her şeyden öte, Polonya'daki Pilsudsk'nin Bonapartist diktatörlüğünün hakimiyeti altında kuvvetsiz kalan Batı Ukrayna'da- muazzam bir etkisi olacaktı. Ukrayna'nın bağımsız bir sovyet sosyalist rejimi temelinde birleşmesi, Pilsudski'nin çöküşüne ve Polonya'daki sosyalist devrimin başlangıcına yol açacaktı. Ki dolayısıyla bu, Hitler'e karşı durmak için Alman işçi sınıfını cesaretlendirecekti. 1919'da olduğu gibi Ukrayna bu nedenle "dünya devriminin anahtarı" idi. Eğer Ukraynalı bir işçi sınıfı iktidara gelseydi, Rusya'dan ayrılmasına yol açsa bile, kapı daha sonra Rusya ile bir federasyona açık olacaktı. Mamafih işler Troçki'nin beklediği gibi gitmedi. İkinci Dünya Savaşı onun öngörülerine üstün geldi.
 
1939'da Stalin Hitler ile kötü şöhretli bir antlaşma imzaladığı ve Kızıl Ordu'yu Batı Ukrayna'da dahil olmak üzere Polonya'nın bir kısımını işgal etmeye yolladığı zaman, Troçki, Hitler'in kaçınılmaz olarak antlaşmayı bozacağı ve SSCB'ye saldıracağı konusunda uyardı. Bu durumda, Ukrayna'daki ulusal hoşnutsuzluk Sovyetler Birliği için ölümcül bir tehdit oluşturuyordu: "Hitler'in politikası şuydu: birbiri peşi sıra fetihleri adına kesin bir düzenin tesisi ve her bir yeni fetihle yeni bir 'dostluk' sisteminin yaratılması. Şu anki aşamada Hitler Büyük Ukrayna'yı arkadaşı Stalin'e geçici bir depozit olarak bağışlar. Gelecek aşamada bu Ukrayna'nın sahibinin kim olduğu sorusunu yöneltecek: Stalin ya da o, Hitler."(Troçki, Makaleler, 1939-40, sayfa 90.)
 
Büyük Rus Stalinist Bürokrasi tarafından Ukrayna'ya yapılan ulusal baskının Ukraynalıları Hitler'in kucağına atacağı konusunda uyardı. Kesinlikle bu nedenle ve belirli bir tarihsel bağlamda Troçki, gerici Ukrayna burjuva milliyetçiliğiyle savaşmak ve Ukraynalı işçiler ve köylüleri sovyet iktidarı fikrine kazandırmak için bağımsız bir sovyet Ukrayna sloganını geliştirdi. İkinci Dünya Savaşı'nın arifesinde, şunları yazdı:
 
"Ukraynalı görüşünü benimseyenlerin bir bölümünün Alman yanlısı yönelimi şu anda aynı zamanda onun gerici karakterini ve onun ütopyacılığını da ortaya çıkarıyor. Sadece devrimci yönelim geriye kalıyor. Savaş gelişmelerin gidişatına şiddetli bir ivme kazandıracak. Hazırlıksız yakalanmamak için, Ukrayna sorununun zamanında ve net bir şekilde ele alınması gerekiyor. "(Troçki, Makaleler, 1939-40, s.86.)
 
1941'de, Stalin'in ajanı tarafından Troçki'nin suikaste kurban gitmesinden tam bir yıl sonra Hitler Sovyetler Birliği'ni işgal etti, tam da Troçki'nin tahmin ettiği gibi. Ve korktuğu gibi, pek çok Ukraynalı, özellikle de köylüler, ilk başlarda Almanya'ya bir umut ya da en azından katlanma gözüyle baktı. Fakat bu, "üstün ırklar" çılgınlığıyla birlikte Nazilerin pis ırkçı politikalarının bir sonucu olarak kısa sürede değişti. Eğer Sovyetler Birliği, yük trenlerindeki ucuz mallarla birlikte Amerikan birlikleri tarafından işgal edilseydi, sonuç anlaşılan o ki farklı olabilirdi. Fakat Hitler'in birlikleri, ucuz mallarla değil, gaz odalarıyla birlikte geldiler. Sonuç olarak, sadece Ukrayna'da değil SSCB genelindeki halk kitleleri Nazi işgalcilere karşı savaşmak için toplandılar. Sonuçta, Ukrayna'da bile işbirlikçilerin sayısı oldukça azdı. Stalinizmin tüm suçlarına rağmen, halk onu daha az kötü olarak gördü.
 
Troçki'nin Ukrayna'yı özel bir durum olarak değerlendirdiğini görmek önemlidir. Özel nedenler yüzünden "bağımsız Sovyet Ukrayna" sloganını çekinerek ileri sürdü. Aynı sloganı herhangi bir SSCB Cumhuriyeti için asla ortaya atmadı. Dahası, bu slogan artık Ukrayna için geçerli değil. SSCB'nin dağılmasından sonra Ukrayna -diğer bütün eski Cumhuriyetlerle birlikte- bağımsızlığını kazandı. Ancak bağımsızlık ve kapitalizme hayır duaların on yıllık tecrübesinin ardından Ukrayna'daki kitleler şimdi her ikisini de istemiyor. Korkunç ekonomik ve kültürel çöküşten kaynaklanan vargılarına ulaştılar. Artık Sovyetler Birliğine geri dönüş lehinde güçlü ve büyüyen bir hava var. Tabii ki, Ukraynalılar kendi ilişkilerini idare etmek için özerklik ve ulusal özlemlerine, dil ve kültürlerine saygı duymak da dahil olmak üzere demokratik haklar istiyorlar. İkinci sınıf "Küçük Ruslar" olarak değil, eşit muamele görmek istiyorlar. Başka bir deyişle, Leninist ilkelere dayanan gerçek bir Sosyalist Federasyon istiyorlar. Bu ayrıca bizim de programımız. Bu somut koşullar altında gelişmek için, "bağımsız Sovyet Ukrayna"nın eski sloganı saçma olurdu. Bu, bizi bağımsızlığın hiçbir çözüm getirmediğini anlayan Ukraynalıların ortalamasından daha geri kalmış yapardı.
 
Troçki'in eski sloganını bir mezhebin yapmaya çalıştığı gibi Kosova'ya mekanik bir şekilde uygulamak için yapılan girişim daha da aptalca oldu. 1930'lardan Troçki'nin makalelerindeki bir deyişi tesadüfen bulup alarak, Troçki'nin bu sloganını neden ileri sürdüğüne ya da ne demek istediğine dair en ufak bir anlayış olmaksızın papağan gibi tekrarladılar. Hem Lenin hem de Troçki tarafından kullanılan diyalektik yöntem, "gerçek daima somuttur" olduğu temel önermesinden yola çıkar. Troçki'nin bu belirli durumda(ve sadece bu belirli örnekte) belirli bir sloganı çekinerek neden ileri sürdüğünün özel nedenlerini zaten açıkladık. Fakat yarım yüzyılı aşkın bir süredir olan Kosova davası, bu vakıayla kesinlikle bir alaka taşımıyor. 
 
Kosova sorunuyla ilgili tutumumuzu başka yerde açıklayacağız(daha önce birçok kez zaten açıkladık). Yugoslavya'nın dağılması-SSCB'nin dağılması gibi- desteklemediğimiz tamamen gerici bir gelişmeydi. Ve Balkanlar'da her zaman olduğu gibi her ulusal hareketin arkasında daima bazı büyük güçler ya da ipleri oynatanlar vardır. Büyük güçler için küçük uluslar sadece alaycı bir şekilde kullanılan ve istenildiği zaman bir köşeye atılan bozuk paradır. Denklemdeki belirleyici unsur, NATO bayrağı altında maskelenen ABD emperyalizminin manevraları idi. KLA(Kosova Kurtuluş Ordusu), bu durumda, Amerikan emperyalizminin yerel temsilcisi gibi hareket eden, tamamen gerici bir harekettir. Söz konusu koşullar içinde, baştan itibaren bıkmadan usanmadan tekrar ettiğimiz gibi, kendi kaderini tayin hakkının bayrağı altında çarpıştığı ileri sürülen Kosova'daki savaş yanlızca Kosova'da bir Amerikan Hamilik sisteminin kurulmasıyla son bulabilir. Ve olan da sadece buydu. Hala bunu göremeyecek kadar kör olanlar varsa, onlardan özür dileriz.
 
Bunun kendi kaderini tayin etme hakkı ile ne ilgisi var, bilmek isteriz? Günümüzde nefret edilen şey, işçi sınıfı ve sosyalizmin davasına ne şekilde yardımcı oluyor? Çoğunlukla gangsterlerden oluşan ve uyuşturucu kaçakçılığına, koruma şantajına ve Sırpların, çingenelerin ve diğer ulusal azınlıkların düzenli olarak öldürülmelerine dahil olan KLA, daha sonrasında bağımsızlık elde etme ümidiyle kendini iktidara yerleştirmeye çalışıyor. Ancak bu imkansız. Bağımsız bir Kosova[ç.n.: 2008'de tek taraflı olarak Sırbistan'dan bağımsızlığını ilan etti], sadece Yugoslavya'yı değil Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye'yi de içine alan Balkanlar üzerinde savaş anlamına gelecekti. Bu nedenle ABD emperyalistleri buna karşıdır. Ancak, meşhur tabirle, "aptallar düşünmeden hareket eder". Eğer bu, Balkanlar'da top yekun bir savaşa yol açarsa ne fark eder? diye tutucu bağırır. Önemli olan Kosova'nın bağımsızlığıdır. Böyle bir delilik yeterince kötü olurdu. Fakat hala biraz çılgın olan diğer tutucular da yeni ve çok özgün bir çarpıtma ilave ediyorlar: "Bağımsızlık, evet, ama sovyet ve sosyalist olmalı!"
 
Bu çok bilmişlerin yazılarının, zaman zaman biraz hafif eğlence ihtiyacı şüphesiz olan NATO'nun kurmay heyeti için yararlanılabilir olmaması gerçekten çok yazık. Amerikan generalleri gülmekten katılacaktır. KLA, arkasında ABD ordusu olmadan hiçbir şeydi ve hiçbir şeydir. Aslında, ABD ordusunun bir yardımcı koludur. Haddi zatında bağımsızlığın bir önemi yok. Sadece ABD'nin omuzlarında "kahraman" KLA Kosova'ya yeniden girdi. Ve sadece ABD'nin müsamahası etki etmesine izin verdiren. Eğer-mümkün olur da- KLA çizgiyi aşarsa kısa sürede hakkından gelinecektir. Gerçek durum, Kosova'da şu anda emperyalizmin sözünün geçtiği ve kolayca geri çekilmeyecekleri için uzun süre bunun böyle kalacağıdır. Kosova'daki somut gerçek budur. Bu, Amerikan bombaları tarafından getirilen "kendi kaderini tayin etme hakkı"dır. Farklı herhangi bir şey beklemek düpedüz aptallıktır. Yine de, bu eylemi destekleyen, yok, bu eylemi talep eden kendilerini Marxist olarak adlandıranlar vardı. Bu beylerden biri("Marksist teorisyen," söylenenlere bakılırsa) bilfiil İngiliz Dışişleri Bakanı Robin Cook'e NATO'nun Yugoslavya'yı bombalamasını talep eden yazı yazdı. Evet, hepsi, "kendi kaderini tayin etme hakkı" ve "bağımsızlık" ve hatta "bağımsız bir sosyalist Kosova" taraftarıydı. Ancak şimdi, Balkanlar'da emperyalist yabancılar tarafından kuşatılmış yeni bir bölge somut gerçeği ve diğer milliyetleri katleden ve baskı altına alan eski ezilen milliyetin korkunç görüntüsü ile karşı karşıya kaldıklarında ne diyebilirler?
 
Ulusal sorun, gidişatı sonuna kadar enine boyuna düşünmeyenler için kusursuz bir tuzaktır. Sağlam bir sınıf konumunuz olmadığı sürece, daima bir zulümle bir diğerini değiş tokuş edip duracaksınız.
 
 
ULUSAL SORUN VE STALİNİZM
 
Lenin, ulusal sorunun esasında bir ekmek sorunu olduğunu ifade etti. SSCB'nin hızlı ekonomik kalkınması devletleştirilmiş planlı ekonomi sayesinde, Sovyetler  Birliği'nin tüm halklarının yaşam standartlarında ve kültürel seviyelerinde etkileyici gösterilen bir yükselişi mümkün kıldı. En büyük ilerleme, Kafkasya'nın ve Orta Asya'nın geri kalmış cumhuriyetlerinde sağlandı. 1917-1956 yılları arasında SSCB'deki toplam sanayi üretimi 30 kattan fazla arttı. Ancak Kazakistan'ın 37, Kırgızistan'ın 42, Ermenistan'ın da 45 kat arttı. Benzer büyüme Özbekistan, Tacikistan ve benzerlerinde de kaydedildi. Yine de bu etkileyici başarılara rağmen, Sovyetler Birliği'nde hala ulusal baskı vardı. Bürokrasinin böbürlenmeleri asılsızdı. Aşağıdakiler ise alışıla gelendir:
 
"Tarihte daha önce hiç bilinmeyen çokuluslu bir devlet türü olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, kardeşlik işbirliği ve karşılıklı güven ilkeleri üzerine kurulmuştur. İçinde sosyalist uluslar(?)-Ruslar, Ukraynalılar, Gürcüler, Özbekler ve diğerleri yaşar. Bunlar, tarihte benzerleri olmayan yeni bir tür uluslardır(?). Onlar her tür baskı ve sömürüden bağımsız emekçi halkların ulusları. Bunlar, ahlaki ve politik birlik ve yeni bir toplum kuran halkların asıl dostluğu ile birbirine bağlıdırlar. Bu ulusların, ortak bir kültür içinde, sosyalist içerikte ve ulusal bir formda açıkça gösterilen yeni bir ahlaki ve siyasi düzenleri vardır. Onlar, Sovyet vatanseverliği, halklar arasında kardeşlik ve diğer halkların haklarına saygı ruhuyla, enternasyonalizmin ruhuyla Komunist Parti tarafından eğitildiler."(Lenin'in Ulusal Politika ve Proleter Enternasyonalizm Sorularına Giriş, sayfa 11.)
 
İdealize edilmiş hafif sıkıcı önemsiz anlatım içinde SSCB halkları arasındaki ilişkileri temsil eden Bürokrasinin abartılı efsaneleri. Lenin'in ölümünden sonra Sovyet Birliğinin evriminin ayrıntılarıyla ticaretini yapmanın ne yeri ne zamanı. Okuyucuyu, SSCB'deki ulusal sorunun enine boyuna analiz edildiği Ted Grant'ın Rusya-Devrim'den Karşı-Devrim'e adlı kitabına yönlendiriyoruz. Stalin ve Bürokrasinin canavarca şovenizminin Sovyetler Birliği'nin farklı halkları arasında var olan dayanışmayı baltalamaya hizmet ettiğini ve böylece tüm halkların zararına olan SSCB'nin parçalanmasının yolunu açtığını söylemek yeterli olur. Eğer insan, her şeyin sadece mükemmel olduğu Stalinist propagandasını kabul ederse, Sovyet Birliğinin süratle çöküşünü açıklamak imkansızdır. 
 
Stalin yönetimi altında SSCB'de ulusal azınlıklara karşı en korkunç davranışlar sergilendi. 1922 yılında Stalin tarafından başlatılan Temizlik-Bolşevik Parti'den kalan ne varsa onların tasfiyesi-işi bitirdi. 1937 yılının ortalarında her ulusal Cumhuriyet'teki Komünist Partileri'ne karşı topyekün bir saldırı başlatıldı. Ulusal Partilerin liderleri Mart 1938'de Buharin'in kötü şöhretli göstermelik davasına dahil edildi. Liderler çoğunlukla "burjuva milliyetçiliği" ile suçlanarak infaz edildiler. Bu olaydan sonra kitlesel tutuklamaların ve sınr dışı etmelerin yolu açıldı. Stalin'in Temizliği'nin kurbanlarının tam sayısı muhtemelen asla bilinmeyecek, ancak kesinlikle milyonlarca sayıdaydı. Rus halkının daha az elem verici acı çekmediği bir ortamda Ukraynalılara, Ermenilere ve Gürcülere rahat yoktu. Stalin'in aşırı Rus milliyetçiliği 25 Mayıs 1945'te Pravda'da yeniden basılan bir konuşmada özetlendi; burada Rus halkının "Sovyetler Birliği'nin bütün uluslarının en seçkin ulusu" ve SSCB'nin "yol gösteren güç"ü olduğu belirtildi. Sonuç olarak, tüm diğer uluslar, Moskova'nın "rehberliğini" kabul etmesi gereken ikinci sınıf halklardı. Böyle bir anlayış, ulusal sorun üzerine Leninist politikanın görünür anlamını ve ruhunu ihlal ediyor.
 
Stalin'in işlediği en korkunç suç, İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilen milliyetlerin kitlesel sınırdışı edilmesiydi. Savaş süresi boyunca en insanlık dışı koşullar altında dahi Sibirya ve Orta Asya'ya yedi kişiden daha fazla insan gönderilmedi. Bu, Kırım Tatarları, Volga Almanları, Kalmykler, Karaçay, Balkar, Inguşi ve Çeçenlerin kaderi idi. NKVD-Stalin'in gizli polisi -erkekler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve hastalar, komünistler ve sendika üyeleri- herkesi topladı ve namluların gölgesinde taşıyabilecekleri eşyalarıyla birlikte sığır kamyonlarının üstüne çıkmalarını emretti. Bir çokları yolda ya da vardıktan sonra soğuktan, açlıktan ve yorgunluktan öldü. Cephede savaşan askeler, hatta cesaret ile ödüllendirilenler bile, diğerleri gibi tutuklandı ve sınırdışı edildi. Bu acımasız ve keyfi barbarlık ve ulusal baskı eyleminin yarattığı acıların mirası bugüne kadar sürmüştür. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Çeçenya'daki kabusta kendini gösterdi.
 
Rus olmayan halkları Ruslaştırmaya zorlama, Cumhuriyetlerin "Komünist" Partileri'nin önde gelen organlarının bileşimi ile gösterildi. 1952'de, Orta Asya ve Baltık Cumhuriyetlerindeki tüm önde gelen yetkililerin yalnızca yaklaşık yarısı yerel vatandaşlığa sahipti. Başka yerlerde oran daha da düşüktü. Örneğin, Moldovya Partisinde sadece yüzde 24,7'si Moldovyalılarken,1948'de Tadjik Partisine üye yapılanların sadece yüzde 38'inin Tadjik olduğu söylendi.
 
Stalinizmin en tiksindirici özelliklerinden biri, anti-Semitizmdi. Bolşevik Parti hep antisemitizme karşı savaşmıştı. Sonuç olarak, Yahudiler Ekim Devrimini kurtuluşları olarak gördüler. Bolşevikler Yahudilere tam özgürlük ve eşit haklar verdi. Onların dili ve kültürü teşvik edildi. Ayrı bir anavatan isteyenlerin buna sahip olmaları için özerk bir cumhuriyet bile kurdular. Fakat Stalin yönetimi altında tüm eski ırkçı pislikler dirildi. Yahudiler yeniden günah keçisi oldu. Zaten 1920'lerde Stalin Troçki'ye karşı anti-semitizmi kullanmak için hazırlandı. Yahudiler Eski Bolşeviklerin büyük bir kısmını oluşturdukları için Stalin Temizliği'nde orantısız bir biçimde ıstırap çektiler. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yalnızca "Yahudiler"i kodlamak için kullanılan "Siyonist" ya da "köksüz kozmopolitler" gibi sözcüklerle sadece kısmen incir yapraklarıyla gizlenen, anti-Semitik bir kampanya vardı. Bir takım Kremlin doktorlarının Stalin'i zehirlemeye çalışmakla suçlandığı ünlü "Doktorların Komplosu", yaygaracı bir şekilde anti-Semitik bir kampanyanın sinyali oldu çünkü söz konusu doktorlar Yahudiydi. 1948'de (ki başlangıçta Moskova tarafından desteklenen) İsrail devletinin kurulmasından sonra şimdiye kadar tolere edilen Yahudi kültürü ciddi bir şekilde bastırıldı. Yiddiş tiyatroda olduğu gibi Yiddişce tüm yayınlar da kapatıldı. 1952'de Stalin'in ölümünden bir yıl önce Yahudi kültürünün neredeyse tüm liderleri vuruldu ve çok sayıda Yahudi tutuklandı. Sadece Stalin'in ölümü yeni bir Temizliğin gerçekleşmesini engelledi. Bugün bile, anti-Semitizmin unsurları Zyuganov'un sözde "Komünist" Partisinde mevcut. Bu, kendi içinde, Stalinizmi (ve neo-Stalinizmi) gerçek Leninizm'den ayıran uçurumları göstermek için yeterlidir.
 
Ve sonunda her kişi ettiğini bulur. SSCB, savaş ve çatışmalar içinde çöktü. Lenin'in belirtmekten hoşlandığı gibi, "Hayatın kendisi öğretir." Ve hayatın kendisi Sovyetler Birliği halklarına bazı çok sert dersler verdi. Tek Ülkede Sosyalizmin başarısızlığı, şu anda kendisini kapitalist sömürücü yeni bir sınıfa dönüştürmekle meşgul olan Bürokrasi anlayışı üzerinde oluşturuldu. Modern çağda dünya ekonomisinin belirleyici faktör olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. "Tek ülkede sosyalizm"in, gerici ütopya olduğu meydana çıktı.
 
Ekonomik çöküş, savaşlar ve etnik çatışmaların günümüz kabusu, Moskova'dan gelen totaliter bürokratik saltanatın on yıllarca süren zehirli mirasıdır. Bununla birlikte, kapitalizm SSCB'nin eski Cumhuriyetleri için bir çıkış yolu önermez. Resmi bağımsızlık onlar adına hiçbir şeyi çözmedi. Tam tersine. Hepsini ortak bir üretim planına bağlayan halkaların parçalanması, ticaret ve ekonomik büyümenin çökmesine ve kitleler için korkunç sonuçlara yol açtı. İnsanların çoğu şimdi yaşanan sefalete önceki durumu kuşkusuz tercih ederdi. SSCB'nin yeniden yapılandırılması ilerici bir adım olacaktır - fakat eski bürokratik sisteme dönüş, kalıcı bir çözüm olmayacaktır. Eski çelişkiler geri dönecek ve sonuç yeni bir kriz olacaktır. Gerekli olan şey, orijinal programa ve Lenin ve Troçki'nin fikirlerine geri dönmektir: tüm cumhuriyetlerin emekçilerinin gerçek eşitlik ve kardeşlik temelinde sosyalist bir federasyon kurabileceği ve diğerlerinden daha baskın çıkmadığı demokratik bir işçi rejimi (sovyet).
 
Her şeye rağmen toplumun sosyalist dönüşümü perspektifi halen devam etmektedir. Geçmiş dönemin korkunç çöküşüne rağmen, Rusya artık 1917'nin geri kalmış okur yazar olmayan köylü ülkesi değil. İşçi sınıfı iktidarı ele geçirdiğinde, nihai zafer ancak bir dünya ölçeğinde elde edilebilir olsa da, en azından sosyalizm yönünde ilerleme ihtimali var olacaktır. Bununla birlikte, Rusya ve BDT ülkelerinin sadece, yeni bilgi tabanlı teknolojinin gelişimi için önemli bir faktör olan devasa eğitimli iş gücü değil devasa bir üretim potansiyeli de var. Kapitalizm, bu potansiyelden faydalanmakta aciz olduğunu gösterdi. Ancak demokratik kamulaştırılmış bir planlı ekonomi tüm durumu hızla değiştirebilir. 
 
İşçi sınıfının şu anda toplumun ezici çoğunluğu olduğu modern bir ekonomi temelinde, böylesine geniş bir coğrafyanın muazzam doğal, insan ve teknolojik kaynaklarından yararlanacak bir demokratik sosyalist üretim planı, geçmişin kötü anıları gibi, nispeten kısa süre içinde ulusal rekabet ve şüpheleri de anlamsız kılacak böylesi bir bolluk üretecektir. İnsani kültür gelişimi açısından ifade edilecek her şey ile birlikte özgür sosyalist bir Milletler Topluluğu içinde halkların özgürce birbiriyle kaynaşmasının yolu açık olacaktır. Böyle bir gelecek görüntüsü, milliyetçiliğin dar ve esasen insansız ütopyalarından son derece daha çok ilham vericidir.
 
DEVAM EDECEK...
 
 
 
 

FACEBOOK SAYFAMIZ