Özgürlük

Üçüncü Bölüm: Lenin ve Ulusal Sorun

 
 
 
"Milletçe homojen olan devletlerde burjuva devrimcileri, Fransa'da olduğu gibi, belirli bir topluluğa bağlılığın üstesinden gelme ya da İtalya ve Almanya'da olduğu gibi, ulusal ikiliğin üstesinden gelme fikrini destekleyerek güçlü, merkeze doğru yaklaşan eğilimler geliştirdiler; buna karşın, Türkiye, Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi, milletçe heterojen olan devletlerde gecikmiş burjuva devrimi merkezkaç kuvvetini serbest bıraktı."(L Troçki, Rus Devrimi Tarihi, s.890)
 
Devrim öncesi Rusya, ağır bir şekilde dış emperyalizme bağımlı son derece geri kalmış, yarı feodal bir ülkeydi. Dolayısıyla, bugünkü birçok Üçüncü Dünya ülkesine çok benziyordu. Dahası, milliyet sorunu Rusya'nın siyasi hayatında merkezi bir yer işgal etti. Çarlık Rusya, Balkanlar'daki baskı gören küçük ulusları koruma kisvesi altında kendi yayılmacı politikasını gizlemek istemesine rağmen tam bir uluslar hapishanesiydi. Çarlık Rusya'nın nüfusunun yüzde elli yedisini Ukraynalı, Gürcü, Polonyalı, Finli ve diğer baskı altındaki uluslar teşkil ederken, yüzde kırk üçü egemen Büyük Rus milliyetinden oluşuyordu.
 
Yetmiş milyon Büyük Rus yaklaşık doksan milyon Rus olmayana hükmetti ve bütün hepsine çarist devletin bürokratik kastı tarafından hükmedildi ve zulüm edildi. Bir de bu yetmezmiş gibi, en azından Rusya'nın batılı topraklarında, ezilen halkların ekonomik ve kültürel seviyesi genellikle Rusya'ya has olandan çok daha yüksek idi. Rusya'nın doğuya doğru Kafkasya'ya ve özellikle Orta Asya'ya doğru ilerlemesinin belirli bir ilerici rolü olduğu söylenebilirse de, bu, Polonya, Finlandiya ve Baltık ülkelerinde geçerli değildir. Yaşlı Engels'in yorumladığı gibi: "Finlandiya Finli ve İsveçli, Beserabya Romanyalı, Polonya krallığı Polonyalıdır. Bunda, hepsi Rusların ismini taşıyan dağınık ve aynı soydan ırkların birleşmesiyle ilgili herhangi bir sorun artık yoktur;
bunda, kaba kuvvet ile yabancı toprakların apaçık fethinden, basit hırsızlıktan başka bir şey görmüyoruz."(Marx ve Engels Toplu Eserler, cilt.27, sf.28)
 
En başından itibaren Bolşevik parti, ulusal sorun üzerinde titiz bir tavır takındı. Bu kitleleri, özellikle de köylüleri kazanmak için gerekliydi. Ulus sorunu normal olarak işçi sınıfını çok fazla etkilemez, ancak küçük burjuva kitlesini, özellikle de köylülüğü etkiler ve tarihsel olarak konuşmak gerekirse ulusal sorun ve tarımsal sorun[toprakların yeniden dağıtılması] çok yakından bağlantılıdır. Bazen oldukça eğitimli Marxistler bile bu sorunu kavramakta başarısız olurlar. Küçük burjuva kitlelerinin dikkatini elde etmek ve devrim gayesi adına onları kazanmak için, demokratik ve özellikle de kendi kaderini tayin etme hakkı talebi gibi diğer kısmen etkili taleplerin kullanımı kesinlikle gerekliydi. Ancak böyle sloganların kullanımı sadece, burjuva ve küçük burjuva parti ve eğilimlerine karşı doğrudan mücadelede kitlelerin liderliğini kazanmak için proletarya ve onun partisi adına mücadelenin bir parçası olarak bir anlam ifade ediyordu. Bu nedenle, devrimci kanadın başarısı için ön şart, milliyetçi küçük burjuvaziye ve burjuvaziye karşı amansız bir mücadeledir. Ve böyle bir mücadeleyi yürütmek için, ulusal sorun konusunda açık bir duruş gereklidir.
 
Lenin gibi Troçki de ulusal sorun üzerine kapsamlı olarak yazdı. Bu konu üzerine Bolşevik Parti'nin duruşunu her şeyden çok daha iyi özetleyen Rus Devriminin Tarihi'nde ulusal sorun üzerine teferruatlı değinme muhteşem bir bölümdür. Fakat ulusal sorun üzerine Marxist duruşu geliştiren ve genişleten hepsinden önce Lenin'dir. Troçki, Bolşevik tutumu özetleyerek şunları yazdı: 
 
"Lenin Rusya'daki merkezden uzaklaşan ulusal hareketlerin gelişimini kaçınılmaz olarak erken öğrendi ve devletler olarak ayrılma sorununu halleden ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını oluşturan eski parti programının ünlü 9. paragrafı için bilhassa Rosa Luxemburg'a karşı mücadele etti. Bunda, Bolşevik Parti her ne şekilde olursa olsun ayrılmanın müjdesini üstlenmedi. Sadece, genel devlet sınırlarının arasında bu ya da şu milliyetin zorla tutulması da dahil, ulusal baskının her şekline karşı acımasızca mücadele etmek için bir yükümlülük aldı. Rus proletaryası ancak bu yolla yavaş yavaş baskı gören milliyetlerin güvenini kazanabilirdi. 
 
"Ancak bu meselenin sadece bir yanıydı. Ulusal çevrede Bolşevizmin politikasının, görünüşte ilkiyle çelişen ama gerçekte onu tamamlayan başka bir yanı daha vardı. Parti ve genel olarak işçi örgütleri çerçevesinde Bolşevizm, işçilerin aralarını bozan ya da içlerine fitne sokan milliyetçiliğin her türlü yozlaşmasına karşı her ne olursa olsun savaşan sıkı bir merkeziyetçilik üzerinde ısrarcıydı. Burjuva devletlerinin ulusal azınlıklar üzerinde zorunlu vatandaşlık ya da resmi dil bile dayatmasını kesinlikle reddederken, Bolşevizm aynı zamanda, gönüllü sınıf disiplini yoluyla farklı milliyetlerin işçilerini mümkün olduğunca birbirine kenetlemek için bunu gerçekten kutsal bir görev bildi. Devrimci bir örgüt, gelecek devletin bir prototipi değildir aynı zamanda adeta onun yaratılmasının bir vasıtasıdır. Bir vasıta, ürüne biçim verme için uyarlanmalı; ürünü kaplamamalı. Böylece, merkezileştirilmiş bir örgüt, devrimci bir mücadelenin başarısını garanti altına alabilir; görev, milliyetlerin merkezileşmiş baskılarını yok etmek olsa bile."(Troçki, Rus Devriminin Tarihi, ss. 890-1.)
 
 
ULUS NEDİR?
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki dönemde, Lenin ulusal soruna ve özellikle de Otto Bauer'in revizyonist teorilerine cevap vermek için çok zaman ayırdı. 1908-10 döneminde Lenin sürgündeydi ve neredeyse tamamen izole edilmişti. Rusya ile irtibata geçme eksikliği ve ortak çalışanların yetersizliği göz önüne alındığında, gerçekte onun tarafından bilinmeyen genç bir Gürcü olan Stalin'in gelişini coşkuyla karşıladı. Her zamanki gibi, genç yoldaşlara yaptığı gibi, yeni gelenleri cesaretlendirmek için çok zaman harcadı. İlave bir sürpriz olarak Stalin, ezilen bir milletin üyesi, bir Gürcü idi. Lenin, ulusal sorun üzerine politikasının temel çizgileri hususunda son derece özenli olduğunu kanıtlayan öğrencisine ders verme fırsatını yakaladı. Sonuç, 1912 yılı sonunda, Prosveshcheniye dergisinin ("Aydınlanma") sayfalarında Ulusal Sorun ve Marksizm başlığı altında çıkan uzun bir makaleydi.
 
1914'te makale Ulusal Sorun ve Marksizm başlıklı bir broşür şeklinde çıktı. Stalin'in eserlerinin ikinci cildinde yayınlandı. Yıllarca ulusal sorun üzerine standart Parti çalışması olarak görüldü ve aslında, biraz biçimsel bir sunuma rağmen kötü bir makale değildi. Bununla birlikte, bu, Stalin'in teorik dehasının sonucu değildi. Aslında, bu yazı Stalin'in eseri değildi. E.H. Carr'ın dikkati çektiği gibi: "Dış ve iç kanıtlar, Lenin'in parlak fikri etkisi altında yazılmış olduğunu gösteriyor."(E.H. Carr, Bolşevik Devrimi, cilt, 1, s. 425-6.) Bu makaledeki fikirler tamamen Lenin'in fikirleriydi.
 
Ünlü Beyliss davası["Beilis davası" olarak bilinen ünlü 1913 davası; Rus İmparatorluğunda, Kiev'de ayin cinayetiyle suçlanan Rus Yahudisi Menahem Mendel Beilis'in davası] etrafında anti-semitik ajitasyonun zirvesinde yazılmış bu makaleye giriş, "milliyetçilik dalgasının işçi sınıfı kitlelerini içine çekmekle tehdit ederek ve gücünü arttırarak önüne kattığı" konusunda uyarıda bulunur. Ve ekler: "Bu çok önemli zamanlar, Sosyal Demokratik Parti üzerine milliyetçiliğe direnmek ve kitleleri genel 'salgın'dan korumak için büyük bir misyon yükledi. Sosyal Demokratlar adına, sınıf mücadelesinin bölünmezliği ve birlikteliği olan enternasyonalizmin denenmiş silahını milliyetçiliğe karşı kullanarak bunu tek başlarına sosyal demokratlar yapabilirler."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Temel sorun, bir ulusun nasıl tanımlanabileceğiydi. Bu soru hiç göründüğü kadar kolay değildir. Daha çok zamanı tanımlamak gibidir. Saint Augustine, zamanın ne olduğunu bildiğini söyledi, ancak birisi onu tanımlamış olsaydı, bunu yapamazdı. Ulus da tıpatıp aynısıdır. Herkes onun ne olduğunu bildiğini düşünüyor, ancak tanımlanması istendiğinde, neredeyse herkes zorlanıyor. Stalin'in imzası ile yayınlanan broşür böyle bir tanım sağlamaya çalışıyor. Sonuç, tatmin edici açık ve kesin bir ifadeye muhtemelen en yakın olanıdır. Bauer'in öznel tanımına karşı bir ulus burada bilimsel Marksist anlamda tanımlanır: "Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam, ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir."(J.V. Stalin, Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Marksizm, s.8)
 
Böylelikle, bir ulusun ortak bir dil ve toprak, paylaşılan bir tarih ve kültüre sahip olması ve ayrıca kuvvetli ekonomik bağlarla birliktelik sağlaması gerekir. Hiç kuşkusuz doğru olan ve her halükarda Otto Bauer'in "psikolojik" yaklaşımına ve "ulusal-kültürel özerklik" destekçilerine son derece üstün olan genel tanımlamaya bir bakın. Bununla birlikte, tüm genel tanımlarda olduğu gibi, bu asla hiçbir şekilde sorunu sona erdirmez. Gerçek hayatta biri her zaman, tanımın bir ya da daha fazla ayrıntısında aksini iddia edebilecek somut değişkenler bulur. 
 
Örneğin dili ele alalım. Bir ulus için dilin önemi açıktır. Milliyetin en ayırt edici izi olarak görünür. Troçki, Rus Devrimi Tarihinde dilin önemini şöyle ifade eder: Troçki, "Dil, insan iletişiminin ve dolayısıyla zekasının en önemli aracıdır. Ulusları birleştiren ticaret borsalarının zaferiyle birlikte ulusal hale gelir. Bu temel üzerinde ulusal devlet, kapitalist alışverişin hareket serbestliği için en uygun, karlı ve normal alan olarak tesis edilmiştir." diye yazar. (Troçki, Rus Devriminin Tarihi, S. 889.)
 
Ancak bu en önemli kural için bile istisnalar olabilir. Bazı insanlar, örneğin İsviçre'nin bir ulus olduğunu inkar eder. İsviçre ulusal kimliği, esasen Avusturya'ya karşı özgün bir ulusal kimliği sürdürmek için yüzyıllarca süren mücadelelerle yaratılmıştır. Lenin'in de belirttiği gibi, İsviçreli ortak bir dile sahip değildir: "İsviçre'de üç devlet dili var, ancak bir referanduma sunulan yasalar beş dilde, yani üç devlet diline ek olarak iki 'Latince kökenli' lehçede basılıyor. 1900 nüfus sayımına göre bu iki lehçe 3,315,443 nüfuslu İsviçre'nin 38,651'i tarafından konuşuluyor, başka bir deyişle nüfusun yüzde birinden biraz fazlası. Orduda, subaylar ve astsubayların "kendi adamlarıyla kendi ana dillerinde özgürce konuşmasına izin verilir'. Graubünden ve Wallis kantonlarında(her biri yüz binin üzerinde nüfusu olan) her iki lehçe de tam eşitlikten yararlanır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt 20.)
 
Sorunun anlaşılmasında çözüm, bir ulusun "tarihsel olarak yavaş yavaş geliştirilmiş" bir varlık olduğu ilk önermesinde yatar. Diyalektik, soyut şekilsel tanımlardan değil gelişen, değişen ve evrimleşen şeylerin, canlı süreçlerin somut bir tahlilinden ortaya çıkar. Bir ulus sabit ve statik bir şey değildir. Değişir ve evrimleşir, değişebilir ve evrimleşebilir. Daha önce hiçbir zaman var olmamış uluslar yaratılabilir. Modern ulusların nasıl doğduğu tam olarak işte budur. Fransa, İtalya ve Almanya'da olan budur. Sonradan, Hint ulusal bilinci, İngiliz emperyalizmi tarafından elbette kazara yaratılmıştır. Şimdi, kapitalizmin çürümesi ve Hint burjuvazisinin bir çıkış yolu bulamamasından dolayı, bu milli bilincin zayıflamasına ve parçalanmasına dair açık işaretler var ki bu da Hindistan'ın geleceği için büyük tehlike oluşturuyor.
 
Tarihsel olarak uluslar, eski ilişkileri ve sınırları sona erdiren ve yenilerini yaratan savaş, istila ve devrimlerin koşulları altında uygun ham maddelerden oluşturulabilir. Bu tarihsel kağıtları yeniden karma işleri tersine çevirebilir. Dünün baskı gören ulusu ya da köleleştirilmiş sömürgesi canavarca en baskıcı ve emperyalist devlete dönüşebilir. En iyi örnek, aslında Britanya'nın bir kolonisi olan ve şimdi dünyanın en güçlü ve en gerici emperyalist devleti olan ABD'nin kendisidir. Benzer şekilde, yakın zamanda kendilerini yabancı boyunduruğundan kurtaran ve büyük ölçekli emperyalist güçler karşısında bağımlı bir konumda kalan burjuva devletleri buna rağmen kendilerine yakın zayıf ülkeleri ezip sömürmek için yerel emperyalist güçler rolü oynamaktadır. Çarlık Rusya, sermaye ihraç etmemiş ve İngiltere, Fransa ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerle yarı-sömürge ilişkisi içinde yerini alan yarı feodal ve geri kalmış bir ülke olmasına rağmen 1917'den önce ana emperyalist güçlerden biriydi.
 
 
SINIF SORUNU
 
Ulusal sorun, diğer bütün sosyal sorunlar gibi esasında bir sınıf meselesidir. Bu, Lenin'in bakış açısıydı ve hakiki Marksistlerin bakış açısıydı. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler kitabında Lenin Marxizmin bu temel önermesini takdire şayan netlikle açıklar:
 
"Gelişmemiş olsa bile her ulusal kültür, demokratik ve sosyalist kültürel unsurları barındırır; zira her ulusta, demokrasi ve sosyalizm ideolojisine kaçınılmaz olarak yol açan yaşam şartları sömürülen ve ezilen kitleler vardır. Ancak her ulus ayrıca, yalnızca "unsurların" değil aynı zamanda egemen kültürün de şeklini alan burjuva kültürüne de sahiptir(ve çoğu ulus ayrıca KaraYüzler[Rusya'da ultra milliyetçi hareket] ve ruhani kültüre de sahiptir). Bu nedenle, genel 'ulusal kültür', arazi sahiplerinin, din adamlarının ve burjuvazinin kültürüdür. "(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Her ulusa egemen olan fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olduğu gerçeği bir Marxist için bu işin ABC'sidir. Lenin, bir "ulusal kültürün" kabulünün, ne fazla ne eksik o ulusun burjuvazisinin egemenliğinin kabulü olduğu konusunda ısrar eder. Ulusal sorun bir sınıf sorunudur. Marxistler sınıf çelişkilerini geçiştirmemeli, aksine onları gözler önüne sermeli. Ezen ulusta olduğu gibi ezilen ulus durumunda da bu o kadar zorunludur. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler'de Lenin, "Anonim şirketlerin yönetim kurullarında farklı milletlerin kapitalistleri tamamen birbirleriyle kaynaşarak bir arada otururlar. Fabrikalarda farklı ulusların işçileri yan yana çalışırlar. Bütün ciddi ve etkili siyasi sorunlarda taraflar uluslara göre değil sınıflara göre ele alınır," diye açıklar.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Başka bir çalışmasında şöyle yazar: "İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları tam bir dayanışma ve tüm ulusların işçilerinin çok yakın birlikteliğini gerektirir; her milliyetin burjuvazisinin milliyetçi politikalarına karşı direnişi gerektirir."
 
Ve ayrıca: "Yahudi ya da diğer burjuvazi yerine ister Büyük Rus burjuvazisi ister Polonyalı burjuvazi tarafından en çok sömürülsün işçi için fark etmez. Sınıf çıkarlarını anlamaya başlayan işçi, Büyük Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıklarına ve Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin devlet ayrıcalığı elde ettiklerinde dünyayı cennete çevirme vaatlerine aynı derecede kayıtsızdırlar. 
 
"Her durumda işçi bir sömürü nesnesi olacaktır. Sömürüye karşı herhangi bir başarılı mücadele, proletaryanın milliyetçilikten uzak ve tabiri caizse çeşitli ulusların burjuvazileri arasında sürmekte olan kavgada kesinlikle tarafsız olmasını gerektirir. Herhangi bir ulusun proletaryası "kendi" ulusal burjuvazisinin ayrıcalıklarına en ufak bir destek veriyorsa, bu kaçınılmaz olarak diğer ulusların proletaryası arasında güvensizliği tetikler; bu, burjuvazinin keyfi için işçilerin uluslararası sınıf dayanışmasını zayıflatacak ve onları bölecektir. Ve kendi kaderini tayin etme veya ayrılma hakkını reddetme, kaçınılmaz olarak egemen ulusu destek anlamına gelir. "(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Her zaman Lenin'in savındaki ana unsur burjuvazi karşısında baskı gören kitlelerin ve işçilerin birlikteliğine olan gereksinimdi. Lenin şunu belirtir: "Burjuvazinin ulusal kültürü bir gerçektir (ve tekrar ediyorum burjuvazi her yerde toprak sahipleri ve din adamları ile anlaşma yapmaktadır). İşçileri aptallaştıran savaşçı burjuva milliyetçiliği işçileri kandırır ve aralarını bozar, bunun için de burjuvazi, günümüzün de temel gerçeği olan, yular takarak onlara yol gösterebilir. 
 
"Proletaryaya kim hizmet etmek isterse tüm ulusların işçilerini birleştirmeli ve değişmez bir şekilde 'vatan' ve ülke dışı ayrımı yapan burjuva milliyetçiliğine karşı savaşmalıdır." (Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.)
 
Bu sorun üzerinde Lenin her zaman amansızdı. Benzer özdeyişler onun makaleleri ve konuşmalarından düzinelerce çıkarılabilir.
 
 
SINIF BAĞIMSIZLIĞI
 
Ulusal taleplerin sosyalist değil, demokratik bir karakteri vardır. Baskının tüm diğer türlerinde olduğu gibi en çok zararı işçiler görmesine rağmen ulusal baskı sadece işçi sınıfını etkilemez. Ulusal sorun tüm insanları, tüm kitleleri ve özellikle de küçük burjuvaziyi etkiler. Yine de, gösterdiğimiz gibi, Lenin her zaman bunu bir sınıf bakış açısıyla ele aldı ve biz de ulusal soruna aynen öyle yaklaşıyoruz.
 
Lenin'in eserlerini okurken insanı kuvvetli bir şekilde çarpan şey ulusal sorunun ne kadar derin ve açıkça Lenin tarafından ifade edildiğidir. Elbette bu sorun, 1903'te Rus Sosyal Demokrat Parti'nin İkinci Kongresi'nde Genel Yahudi Emek Federasyonu ile yapılan tartışmalar ile başlamakla birlikte Rus işçi hareketi içerisinde uzun bir tarihe sahiptir. Lenin ulusal meseleyi nasıl ele aldı? Aslına bakılırsa, bu sorun üzerinde negatif bir tutum takındı. Yüzlerce kez açıkladığı gibi Rus Bolşevikleri ulusal baskının her türlüsüne karşıydılar. Bu, neyin taraftarı değil neyin karşısında olduğunuz sorusudur. Karşı olduğumuz şeyi söylememiz yeterlidir. Her türlü ulusal, dilsel ve ırksal baskının karşısındayız ve ulusal baskının her çeşidiyle savaşacağız. Ve bu, sınıf bağımsızlığını sürdürürken istikrarlı bir demokrasi politikasına dayanmayı arzulayan proleter bir eğilim için oldukça yeterlidir. 
 
Lenin'in asla söylemediği şey; Marxistlerin ulusal burjuvaziyi ya da milliyetçi küçük burjuvaziyi desteklemesi gerektiğidir. Aksine, Lenin'in ulusal sorun üzerinde duruşunun temel önceliği mutlak bir sınıf bağımsızlığı ile ilgiliydi. Leninizmin birinci prensibi, burjuvaziye, hem ezen hem de ezilen ulusların burjuvazisine karşı her zaman savaşmak gerektiğiydi. Lenin'in ulusal meseleyle ilgili yazdıklarının tamamında, yalnızca milliyetçi burjuvazinin değil, aynı zamanda milliyetçi küçük burjuvazinin de acımasız eleştirisi vardır. Bu bir tesadüf değildir. Lenin'in tüm düşüncesi, toplumun devrimci dönüşümüne kadar kitlelere öncülük etmek için işçi sınıfının kendisini ulusun başına koyması gerektiğiydi. Nitekim Ulus Sorunu Üzerine Eleştirel Tezler'de şunları yazar:
 
"İnsanların bağımsızlığı ve ulusların bağımsızlığı için kitlelerin feodal uykudan uyanışı, tüm ulusal baskılara karşı mücadeleleri ilericidir. Dolayısıyla, ulusal sorunun her noktasında en kararlı ve tutarlı demokrasiyi sürdürebilmek bir Marksistin sınırlanmış görevidir. Görev esas olarak olumsuzdur. Fakat proletarya, milliyetçiliği desteklemede bunun ötesine geçemez; ötesinde milliyetçiliği güçlendirmek için burjuvazinin 'pozitif' eylem mücadelesi başlar." 
 
Daha büyük bir vurgu için ardından ekler: "Evet, kesinlikle-her tür ulusal baskıya karşı savaş. Ulusal kalkınmanın her türü, genel itibariyle 'ulusal kültür' için savaş-kesinlikle hayır."
 
Ve tekrar, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı eserinde Lenin yazdı: "Proletaryanın, hiçbir ülkeye hiçbir garanti vermeden ve diğer ulusun hesabına hiçbir şey vermeyi üstlenmeden kendi kaderini tayin hakkının tanınması için olumsuz talebe karşı deyim yerindeyse kendini sınırlandırmasının nedeni budur."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt. 20.)
 
Lenin, başka bir çalışmada, milliyetçiliğin işçi hareketine zararlı etkileri üzerine yazar: "Sonuç, tüm liberal burjuva milliyetçiliğinin işçiler arasında çok büyük bir yozlaşmaya sebep olduğu ve proleter sınıf mücadelesi ve özgürlük hakkına muazzam zarar vermesidir. Bu artan bir şekilde tehlikelidir çünkü burjuva(ve burjuva-köle-edinme) eğilimi 'ulusal kültür' sloganı tarafından gizlenir. Ulusal kültür adına, Büyük Rus, Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı ve diğerleri, KaraYüzler gericileri ve din adamları ve ayrıca tüm ulusların burjuvazisi onların kirli işlerini yaparlar. 
 
"Boş 'genel prensipler', hitabet ve ifadelerin bakış açısından değil de, sınıf mücadelesi görüş açısından incelendiğinde ve sloganlar, sınıfların çıkarlarına ve politikalarına göre sınandığında, bunlar günümüz ulusal yaşantısının gerçekleridir.(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Bu açık değil mi? İşçilerin her türlü ulusal ayrımcılığa ve baskıya karşı gelmeleri görevi icabıdır. Aynı zamanda işçiler her tür ve şekildeki milliyetçiliği desteklemeyi reddetmek zorundadır. Leninist bir politika izledikleri yanlışlığı içinde IRA, ETA ya da KLA'nın bayraktarlığını yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan şu kendinden menkul Marxistler için ne büyük bir çelişki! Marxizm ve milliyetçilik arasındaki uyuşmazlık tezini bulandırmak Lenin'in temsil ettiği her şeyin ihlalidir. Milliyetçiler tarafından pazarlanan kötücül yalanlarla savaşmak için Lenin uyarır: "Proletarya milliyetçiliğin herhangi bir bütünleşmesini destekleyemez, aksine, ulusal ayırımları yok etmeye ve ulusal engelleri ortadan kaldırmaya yardım eden her şeyi destekler, milliyetler arasındaki bağları daha da sıkılaştıran ya da ulusların karışmasına yol açan her şeyi destekler. Farklı davranmak, gerici milliyetçi cahilliğin tarafını tutmak demektir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Leninizm'in milliyetçilikle ilgili gerçek konumu budur. "Kendi Kaderini Tayin Hakkı Adına!" her şeyi tek bir basit slogana indirgemenin yollarını arayan bayağı çarpıtmadan ne kadar farklı. Bu tam da gerici milliyetçi cahillik içine düşmektir ve Marxizmi, yani proleter bakış açısını terk etmektir. Milliyetçiliği yüceltme ve ayrılıkçılık yoluyla yeni engellerin yaratılmasından uzakta Marx gibi Lenin de "küçük ulus dar görüşlülüğü" ile ilgili çok zayıf bir fikre sahipti. Her ikisi de her zaman, tüm diğer faktörlerin eşit olduğu, en geniş olası devletlerin taraftarıydı. Lenin sınırların kaldırılmasının savunucusu oldu, yenilerinin kurulmasının değil. Hakların kaynaşmasının ve hatta asimilasyonun bile(gönüllü olduğu sürece) savunucusu oldu, diğerinin aleyhine olarak bir ulusun kültür ve dilinin hiç bir suretle yüceltilmesinin değil. Sözü ona bırakalım:
 
"Bununla birlikte proletarya, her ulusun ulusal gelişimini savunmayı üstlenmez, ancak kitleleri bu gibi yanılsamalara karşı uyarır, kapitalist münasebete karşı tamamıyla özgürlüğü savunur ve zorla asimilasyon hariç her türlü asimilasyonu ya da ayrıcalık üzerine kurulu olanları hoş karşılar."
 
Ve yineler: "Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizmi, bunlar, kapitalist dünyanın her tarafında iki büyük sınıf topluluğuna karşılık gelen iki uzlaştırılamaz şekilde düşman simgesözlerdir ve ulusal sorunda iki politikayı(bundan da ötesi, iki dünya görüşünü) ifade ederler."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Buna dair hiç şüphe yok. Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizm, iki düşman sınıfın uyumsuz dünya görüşünü yansıtan tamamen uyuşmayan iki politikadır. Bu bariz gerçeği eğip bükmek ve gizlemek faydasızdır. Lenin, her ne şekilde olursa olsun gerçeği gizlemeye yardımcı milliyetçiliğe karşı durdu ve kesin olarak proleter enternasyonalizmi savundu. Her türlü ulusal baskıya karşı çıktığı ve ezilen insanların halinden anladığı gerçeği, bu tartışılmaz hakikati örtbas etmek için kullanılmamalıdır. Lenin milliyetçiliğin düşmanıydı. 
 
 
ROSA LUXEMBURG VE LENİN
 
Marx gibi Lenin de ulusal sorun üzerine mücadele ortaya koymak zorunda kaldı. Milliyetçi burjuvanın ve proleter öncü kuvvet üzerinde küçük burjuvazinin baskısını yansıtan Otto Bauer gibilerin oportünist ve revizyonist fikirlerinin etkisine karşı kavga etmek gerekliydi. Fakat aynı zamanda, ulusal sorunun önemini yadsıyanlara karşı da mücadele etmek gerekliydi. Lenin, Parti'ye doğru duruşu benimsetmek için ulusal sorun üzerine uzun yıllar Rosa Luxemburg'a karşı keskin bir polemik yürüttü. Sonrasında Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal sorunun artık geçerli olmadığını iddia eden ve kendi kaderini tayin hakkı talebine karşı olan Bukharin ve Pyatakov'a karşı mücadele ortaya koymak zorunda da kaldı. Rosa Luxemburg, söylemeye bile gerek yok, büyük bir devrimci ve karalı bir enternasyonalistti, ancak onun enternasyonalizmi soyut bir karaktere sahipti. Böylece Polonya halkının kendi kaderini tayin hakkını reddetti ve entelektüel bir icat olarak Ukraynalı bir milliyet düşüncesini tanımladı. 
 
Polonyalı .Sosyal Demokratlar yanlış duruşa, soyut bir duruşa sahip olmalarına rağmen özgün enternasyonalistlerdi ve Pilsudski'nin Polonya Sosyalist Partisi olarak adlandırılan gerici küçük burjuva milliyetçiliği ile savaşma gerekliliği tarafından motive edildiler. PPS(Polska Partija Socialistyczna) hiç bir surette sosyalist bir parti değildi, aslında 1892'de kurulan küçük burjuva milliyetçi partisiydi. Ayrılıkçılığı savundu ve bilinçli olarak Polonyalı işçileri Rus işçilerden koparmaya çabaladı. Bütün kitlesel küçük-burjuva milliyetçi hareketleri gibi, PPS'de bir sağ ve sol kanat vardı. 1906'da iki kanat birbirinden ayrıldı. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında Sol, milliyetçilikten uzaklaştı ve Aralık 1918'de Polonya'nın Sosyal Demokratları ile kaynaşarak Polonyalı Komünist İşçi Partisi'nin kurulmasını sağladı. Bununla birlikte, sağ kanat şovenizme saplandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Alman emperyalizminin saflarında savaşan Polonyalı Birliği'ni örgütlediler.
 
Lenin'in kendisi bir Rus, yani Büyük Rusların, ezen ulusun bir üyesiydi. Rosa Luxemburg ise bir Polonyalı(ve ayrıca Yahudi) idi. Lenin, Rus Çarlığı tarafından ezilen halklara karşı aşırı duyarlılığın gerekliliğini anlamıştı. Yaklaşık olarak, Polonyalı yoldaşlarına kendisini şu sözlerle anlattı: "Bakın, sizin durumunuzu anlıyoruz. Siz Polonyalı Sosyal Demokratlarsınız. Sizin ilk göreviniz Polonyalı milliyetçilere karşı mücadele etmektir. Elbette bunu yapmalısınız. Fakat lütfen Rus yoldaşlara, Polonya halkının kendi kaderini hakkı sloganını programımızdan çıkarmamız gerektiğini söylemeyin. Çünkü Rus sosyal demokratları olarak, ilk görevimiz kendi burjuva sınıfımıza, Rus burjuvalarına ve çarlığa karşı savaşmaktır. Sadece bu şekilde Rusya Sosyal Demokratları Polonyalılara, onları baskı altına alma arzumuzun olmadığını ispatlayabilir ve böylece her iki halkın da devrimci mücadelede birleşmesine zemin hazırlarız."
 
Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin hakkı duruşu, parlak ve diyalektik bir biçimde, Rus ve Polonya'daki işçileri, halkları bölmek değil, tersine onları bir araya getirmek demekti.
 
 
İŞÇİ ÖRGÜTLENMELERİNİN BİRLİKTELİĞİ
 
Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını neden destekledi? Sınıf mücadelesini ileri götürme ve işçi sınıfını birleştirme bakımından sırf böyle yaptı. Bolşevikler için ulusal sorun sadece bir problemi ve bir engeli değil aynı zamanda devrimci bir potansiyeli de simgeledi. Ulusal sorun konusunda doğru bir duruş olmaksızın Ekim Devrimi asla gerçekleşmeyecekti. Fakat Lenin'in ulusal sorun üzerindeki politikasının ayrılmaz bir parçası, 1903'ten bu yana, işçi sınıfı ve örgütlerinin milliyet, dil, ırk veya din ayrımlarının üstünde kutsal birlik kurma gereksinimi konusundaki ısrarıydı. Böylelikle, Genel Yahudi Emek Federasyonu'nun Yahudi işçileri Rus işçilerden ayrı olarak örgütleme girişimlerine yatıştırılamaz bir şekilde karşı çıktı. Bu noktada çok ısrarlıydı:
 
"Dil sorunu ve benzerleri üzerine farklı burjuva kesimlerinin milliyetçi didişmelerinin aksine işçilerin demokrasisi talebini ortaya koyuyor: eğitsel ve diğer her şekilde her türlü burjuva milliyetçiliğine karşılık tüm işçilerin örgütlenmelerinde tüm milliyetlerin işçi, sendika, kooperatif, tüketicilerin mutlak birlikteliği ve tam kaynaşması. Sadece böyle bir birliktelik, demokrasiyi koruyabilir; çoktan çok daha fazla uluslararası hale gelmiş ve gittikçe büyüyen sermayeye karşı işçilerin çıkarlarını koruyabilir; tüm ayrıcalıkların ve tüm sömürülerin yabancı olduğu yeni bir yaşam şekline doğru insanoğlunun gelişiminin çıkarlarını koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Troçki doğru bir şekilde belirttiği gibi, kendi kaderini tayin hakkı, Lenin'in ulusal sorun üzerine fikrinin yalnızca bir yüzüydü. Madalyonun diğer yüzü, ulusal çizgiler boyunca işçi hareketinin herhangi bir bölünmesine karşı aman vermez bir muhalefetti. Bu iki ilke arasında açık bir şekilde ayrım yapmamız gerekir. Kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ya da daha doğrusu demokratik bir burjuva talebidir. Programın bu diğer yarısı  bir bütün olarak ulusa aittir. Fakat proletaryaya gelince, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölme kesinlikle söz konusu değildi. Lenin bu hususta tamamen açık ve yanlış anlaşılmaya müsait olmakla birlikte, bugün kendilerini "Troçkist" olarak adlandıran sefil hiziplerin her biri, ulusal çizgiler üzerinden işçi örgütlerini bölen suç siyasetini sadece desteklemekle kalmamış fiilen bunu savunmuş ve yürütmüşlerdir.
 
Bu, ulusal ve ırksal çizgiler üzerinden sendikaları bölmek için Leninizm ile ortak hiç bir payda taşımayan tam bir canavarlıktır. İskoçya'da, Marxizmin en temel prensiplerinin acemi ihlali olan petrol işçileri adına ayrı bir İskoç sendikasının kurulmasını desteklediler. Benzer örneklere her ülkede rastlanabilir. Açık konuşalım: farklı ulusal ve ırk grupları için ayrı örgütlerin kurulması, yalnızca işçi hareketini parçalara ayırıp zayıflatmaya neden olabilecek bir suç eylemidir. Çoğunluk ulusu içinde ırkçılık ve şovenizmle savaşacak tek şey var. İşçi sınıfını ulusal, dilsel, dini ya da ırksal çizgiler üzerinden bölen tam olarak diğer şey. 
 
Bu, asla Bolşevik Parti'nin ya da ondan önceki Rusya Sosyal Demokrat İşçi Parti'sinin(RSDLP) duruşu değildi. Rusya Sosyal Demokrasi'sinin hiç bir eğilimi(eğer Jewish Bund'ı[Genel Yahudi Emek Federasyonu] saymazsak) ulusal çizgiler üzerinden hareketin bölünmesine katılmadılar. Menşevikler de Bolşevikler gibi bu sorun üzerinde aynı duruşa sahiptiler. RSDLP içinde Yahudi Sosyal Demokratlara ayrı bir örgütlenme verme talebi öne sürüldüğü zaman, ilk dönemde sorun baştan sona tartışıldı. Büyük bir Yahudi nüfusun bulunduğu Rusya ve Litvanya'nın batısında çok güçlü olan Bund(Yahudi Sosyal Demokrat örgüt), yalnızca Yahudi işçiler adına konuşma hakkına sahip olma ve ayrıca ayrı bir Yahudi Sosyal Demokrat örgüt kurma hakkı talep etti. Bu talep, işçilerin tek bir partisi ve tek bir sendikası olması gerektiğinde ısrar eden Lenin ve Rus Marxistleri tarafından tereddütsüz reddedildi. Bu bugünkü duruşumuz olmaya devam ediyor. İşçi sınıfının elindeki en önemli silah birliktir. Bu ne pahasına olursa olsun savunulmalıdır. İşçi sınıfının milliyet, ırk, dil, din veya herhangi bir başka şey üzerinden bölünmesine radikal bir şekilde karşı çıkıyoruz. Başka bir deyişle, sınıf duruşu sergiliyoruz.
 
 
YAHUDİ SORUNU
 
Can sıkıcı bir sıklıkla işçi hareketini milliyet, ırk ya da cinsiyet üzerinden bölmeden yana olanlar, yaygaracı demogojiye ya da acıklı duygusallığa başvurarak, ortak örgütler içinde Siyahların ve Beyazların, erkeklerin ve kadınların, Protestanların ve Katoliklerin vesairenin birlikteliğinin "imkansızlığı"nın kanıtı olarak ezilenlerin kötü durumundan ve katlandıkları korkunç adaletsizliklerden medet umarak duruşlarını haklı çıkarmaya çalışırlar. Lenin'in Yahudi Bund'ı konusunda gösterdiği tutum gibi, bu sahte sav Bolşevizmin kendi tarihi tarafından çürütüldü. Rusya'daki Yahudiler sistematik bir ayrımcılık tarafından acımasızca ezildiler, Pale of Settlement[Rusya'da Yahudilerin yaşamasına izin verilen bölgeye verilen ad, çevrili bölge] içinde ayrı yaşamaya zorlandılar ve periyodik olarak kanlı pogromlara maruz kaldılar. Devlet hizmetlerine ve devlete ait orta ve yüksek okullara sadece sınırlı sayıda Yahudi kabul edildi. 1917'ye gelindiğinde Yahudilerin haklarını kısıtlayan yasaların sayısı 650 idi. İşte en ağır ve en acımasız türdeki ulusal zulüm örneği. 
 
Lenin her zaman işçilerin kendi burjuvazilerine karşı savaşmakla görevli olduğunu ifade etti. Demek oluyor ki, tüm işçiler-hatta en ezilenler bile. Bu nedenle Rus Sosyal Demokratları daima Yahudi Sosyal Demokratların taleplerini reddetti. Yahudilerin en korkunç zulümden acı çektikleri gerçeği tartışılmazdı. Yahudi Sosyal Demokratlar(Bund), Otto Bauer ve Avusturya-Marxistlerinin programından aşırılan ulusal-kültürel özerklik sloganını ileri sürdü. Fakat bu slogan, Rus Yahudileri olayında Avusturya-Macaristan'a nazaran daha az anlam ifade etti. Dağınık nüfusu ile ağırlıklı olarak kentte yaşayan Yahudiler, bir ulus için ilk koşullardan biri olan açıkça tanımlanmış bir bölge gösteremediler. Ulusal-kültürel özerklik fikri, dağınık Yahudi halkını okullar ve sırf diğer Yahudi kurumları etrafında birleştirmek içindi. Troçki'nin gerici bir Ütopya olarak nitelendirdiği bu talep, halkın geri kalanında Yahudi ötekileştirmeyi derinleştirme ve ırksal gerilim ve sürtüşmeleri artırma etkisine sahip olacaktı.
 
Yahudiler ne ortak bil bölgeye ne de ortak bir dile sahiptiler. Rusya ve Doğu Avrupa'daki Yahudilerin çoğu Eskenazi dili konuşsalar da, pek çoğu konuşmuyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde Yahudiler yaşadıkları ülkenin dilini konuştu. Nitekim, İspanya kökenli Sefarad Yahudileri İspanya'dan atıldıktan ve Akdeniz'e dağılmış olduktan sonra.bile yüzyıllar boyunca kendi dilleri olarak İspanyolca'yı korudu. Yahudilerin gidebildikleri neresi olursa her yerde ikamet ettikleri ülkenin halkını benimsediler. Fakat ortaçağ Katolik Kilisesi'nin fanatikliği ve karamsarlığı bunu engelledi. Yahudiler toplumdan zorla dışlandı ve ötekileştirildi. Toprak almaları yasaklandı, ticaret ve para borç verme de dahil olmak üzere feodal toplumun kıyısında diğer geçim kaynaklarına başvurmaya mecbur edildi. Gerici Çarlık Rusya'da Yahudilerin zorla yabancılaştırılması daha da barizdi.
 
Hatta Lenin Yahudileri sınıflandırmakta zorlandı. Aşağıdaki bölümün gösterdiği gibi ulaştığı en yakın tanım özel ezilen bir kast oldu: "Yahudiler, en çok ezilen ve zulüm gören ulus için aynı şey geçerli. Yahudi ulusal kültürü hahamların ve burjuvazinin sloganı, düşmanlarımızın sloganıdır. Ancak Yahudi kültüründe ve Yahudilerin tarihinin her aşamasında başka unsurlar da vardır. Dünya genelinde on buçuk milyon yahudinin yarısından biraz fazlası Galiçya ve Rusya'da, Yahudileri zorla kast durumuna sokan geri kalmış ve yarı barbar ülkelerde yaşar. Diğer yarısı uygar dünyada yaşar ve orada Yahudiler kast olarak ayrı tutulmaz. Orada, Yahudi kültürünün ilerlemiş batı dünyası özellikleri kendini açıkça hissettirir: onun enternasyonalizmi, onun çağın gelişmiş hareketlerine tepkisi(demokratik ve proleter hareketlerdeki Yahudilerin yüzdesi her yerde nüfusun tamamı içindeki Yahudilerin yüzdesinden daha yüksektir").(Lenin Toplu Eserler,  Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Tezler, Ekim-Aralık 1913, cilt. 20.) 
 
Her ne kadar Yahudiler bir ulusun niteliklerinden yoksun olsalar da ve Lenin onları öyle düşünmediyse de, yine de  Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevikler Yahudilere, çok azı bunu tercih etmesine rağmen eğer isterlerse göç edebilecekleri bir vatanı onlara bağışlayarak kendi kaderini tayin hakkını önerdiler. Bu, Filistin'de, bin yıldan fazladır Araplar tarafından işgal edilen ve böylece Orta Doğu'da sonsuz kan dökülmesine ve savaşlara neden olan topraklarda  Orta Doğu'da  bir Yahudi devletinin kurulmasına son derece tercih edilirdi. İsrail devletinin kurulması, o sırada Markxistlerin karşı çıktığı gerici bir eylemdi. Troçki, Yahudi halkı için acımasız bir tuzak olacağı konusunda önceden uyarıda bulundu. Ve son yarım yüzyılın tarihi, bunun doğru olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, İsrail şimdi bir devlet olarak var ve zaman geri çevrilemez. İsrail bir ulusdur ve onun kaldırılmasını talep edemeyiz. Filistin ulusal sorununun çözümüne(daha sonra ele alacağız), Arapların ve İsraillilerin kendi özerk bölgeleriyle birlikte olabildiği Orta Doğu'daki bir sosyalist federasyonun kurulmasıyla ve tüm ulusal haklara tam saygıyla sadece ulaşılabilir. 
 
Rusya'daki Siyonizm'in destekçileri daima küçük bir azınlıktı. Rusya'daki devrimci hareket kadrolarının önemli bir kısmı Yahudi kökenliydi, çünkü en gelişmiş Yahudi entelektüeller ve işçiler, geleceklerinin toplumun devrimci bir yeniden yapılanmasına bağlı olduğunu anlamıştı. Bunun doğru olduğu gösterildi. Ekim Devriminden sonra Rusya'da Yahudi halk tam bir sivil kurtuluş ve eksiksiz bir eşitlik elde etti. Bundan memnunlardı ve bu nedenle çok azı Sovyet devletinin sınırları içinde bir vatan teklifinin peşine düştü.
 
 
KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması talebi Lenin'in ulusal sorun üzerindeki duruşunun merkezinde yer alır. Bu genellikle bilinir. Ancak Hegel'in bir zamanlar gözlemlediği gibi, bilinen şeylerin anlaşılması zorunlu değildir. Lenin, ulusal sorunla ilgili yoğun bir şekilde yazdı ve onun yazıları, çok zengin, çok yönlü ve diyalektik bir yolla geliştirdiği bu konu üzerinde temel Marxist duruşu ortaya koydu. Gerçi, bugün Lenin'in mirasına sahip çıktığını iddia eden toplulukların literatürüne en ufak bir göz atış bile insanı, hiç kimsenin Lenin'i okumadığına ve onun makalelerini okusalar bile tek bir kelime dahi anlamadıklarına ikna etmeye yeter. Özellikle, ulusal sorun üzerinde hiç şüphesiz Lenin'in düşüncesinin en önemli ilkelerinden biri olan kendi kaderini tayin hakkı talebi kendi gerçek bağlamından kopartıldı ve mekanik ve tek yönlü bir şekilde sunuldu, sanki Lenin'in tek ilgilendiği şey oymuş gibi.
 
Leninin savunduğu ulusların kendi kaderini tayin hakkı bir Marxist için alfabenin ABC önermesidir. Fakat alfabede ABC'den sonra da birçok harf var ve sürekli "ABC"yi tekrarlayan bir okul çocuğunun pek fazla akıllı olacağı düşünülemez. Lenin'in defalarca açıkladığı gibi diyalektik, olaylarla her yönüyle ilgilenir. Karmaşık bir denklemde tek bir unsuru soyutlamak ve onu diğer tüm unsurlara karşı ileri sürmek, felsefe tarihinde sofizm[evreni dışarıda bırakan genelde insanı ölçü alan bilgicilik olarak adlandırılan Antik Yunan'daki felsefe akımı] olarak bilinen diyalektiğin çocukça kötü kullanılmasıdır. Bu tür kötüye kullanımlar, en mantıklı olanın mantığında bile hatalara yol açar. Siyaset ve özellikle de ulusal sorunun siyasetinde bu tür kötü kullanımlar, doğrudan gerici milliyetçiliği savunmaya ve sosyalizmi terk etmeye neden olur. Ulusal sorun, karşıya geçmek için çok güvenilir bir pusulaya ihtiyaç olan bir mayın tarlasıdır. Sınıf konumundan bir santimetre uzaklaştığınız anda kaybolursunuz. Bu nedenle, bugün Lenin'in kendi kaderini tayin hakkını savunmasını delil göstermeye çalışanların çoğu, Lenin'in duruşunun tam tersi olan küçük burjuva milliyetçiliğinin ısrarcı baskısı karşısında taviz verme tuzağına düşer. Bırakalım o konuşsun:
 
"Küçük ulusları her ne pahasına olursa olsun korumaktan yana değiliz;" "diğer koşullar eşit olduğunda, merkezileşmeyi kesinkes destekliyoruz ve federal bağların safça idealine karşı çıkıyoruz," diye yazdı.(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.) Lenin her durumda küçük ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemedi. Dikkatli bir şekilde açıkladığı üzere, diğer şeyler eşit olduğunda, biz her zaman küçüklere karşı daha büyük ulusal birimleri ve demokratik bir zeminde adem-i merkezileşmeye karşı merkezileşmeyi destekliyoruz. Fakat diğer koşullar ister istemez eşit olmaz. Bir ulusun bir başka ulus tarafından ezilmesinin gerçeği, proletaryayı ve örgütlerini ulusal baskıya karşı savaşmaya ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaya zorlar. 
 
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı demokratik bir taleptir ve biz Marxistler her demokratik talebi desteklediğimiz gibi bunu da destekliyoruz. Fakat genel olarak demokratik taleplere verilen destek, Markxistler tarafından bir tür Kategorik Zorunluluk olarak asla düşünülmemiştir. Lenin'in açık bir şekilde anlattığı gibi, bu tür talepler her zaman işçi sınıfının çıkarları ve sosyalizm mücadelesine bağlıdır: "Pratikte proletarya politik bağımsızlığını sadece, burjuvaziyi yenmek için devrimci mücadelesine, cumhuriyete olan talebi dışlayarak değil, tüm demokratik talepler için mücadelesini tabi kılarak koruyabilir."(Lenin Toplu Eserler, Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Ocak-Şubat 1916, cilt 22.)
 
Bu özellikle yeni veya şaşırtıcı bir şey değildir. Demokratik talepler üzerine genel Marxist tutum ile uyumludur. Örneğin, bizim de desteklediğimiz boşanma hakkı demokratik bir taleptir. Bu hak neden oluşur? Bu, bir erkek ve bir kadının, birbirleriyle geçindikleri ve mutlu oldukları sürece beraber yaşayabilecekleri anlamına gelir. Fakat iki insan arasında ilişki bozulursa, o zaman ayrılma hakları vardır. Kimse onları birlikte yaşamaya zorlayamaz. Veya kürtaj hakkını göz önüne alalım. Bu neden oluşur? Bir kadının çocuk sahibi olup olmamaya karar verme hakkı vardır, bir kadının, uygun gördüğü için vücudu üzerinde tasarrufta bulunma hakkı olduğu da açıktır. Bu demokratik hakları savunuruz, fakat boşanma ve kürtajın kendisinin iyi bir şey olduğunu söyler miyiz? Herkesin kürtaj yaptırması gerektiğini ya da her evli çiftin boşanması gerektiğini söyler miyiz? Bu saçma olurdu. Boşanma ve kürtaj iyi şeyler değildir, ancak belirli koşullar altında kötünün iyisi. Bizim savunduğumuz şey ne boşanma ne de kürtaj yalnızca boşanma ve kürtaj hakkı. Kendi kaderini tayin hakkı ile aynı şey. Kendi kaderini tayin hakkını böyle desteklemekle kendi kaderini tayin hakkını desteklemek arasında büyük bir fark var. Bu, Marxist bir politika ve küçük burjuva milliyetçiliği arasındaki farktır. Bu hususta Lenin çok açıktı: "'Kendi kaderini tayin hakkımızı ihlal etmemek için,' bu yüzden, şımarık Bay Semskovsky'nin varsaydığı gibi, 'ayrılmaya oy vermeye' değil, ancak bu soruna kendisi karar vermesi için bölgenin ayrılma hakkına oy vermeye zorunluyuz."(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Bu, meselenin düğüm noktasıdır. Lenin için kendi kaderini tayin hakkı, işçilerin "ayrılma için oy kullanma zorunluluğu" olduğu anlamına gelmez, sadece her türlü ulusal baskıya karşı çıkmak ve herhangi bir ulusun başka bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasını önlemek için halkın konuyla ilgili özgürce karar vermesine izin vermektir. Bu, Bolşeviklerin savunduğu temel demokratik bir haktır. Fakat o zaman bile, sağ, mutlak bir şey olarak hiç düşünülmezdi, dünya devrimine ve sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabiydi. Lenin'in politikası ayrılma değil, gönüllü birliktelikti. Ayrılmayı ima etmekten uzak olan kendi kaderini tayin hakkı sloganı, ayrılmaya karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. Lenin devam eder: "Kendi kaderini tayin hakkının tanınması, 'en esaslı adımlarla burjuva milliyetçiliğinin ekmeğine yağ sürüyor,' diye Bay Semkovsky bizi temin eder. Bu, çocukça saçmalıktır; çünkü hakkın tanınması ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyonu ne de burjuva milliyetçiliğini teşhiri dışarıda bırakır. Ancak bir devletten ayrılma hakkının reddinin, Büyük Rus KaraYüzler[Rusya'daki sovyet devrimi öncesinde görülen aşırı-milliyetçi, Yahudi karşıtı, çar yandaşı bir karşı-devrimci örgüt birleşimi] milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdüğü kesinlikle tartışılmaz!(Lenin Toplu Eserler, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Ulusal Programı, 15 Aralık 1913, cilt 19.)
 
Modern bir örnek alalım. Quebec'in Fransızca konuşan halkı Kanada tarafından eziliyor. Quebecois milliyetçileri ayrılmak için baskı yapıyorlar. Bir Marxist Quebecois'e şunu söyleyebilir: evet, kendi kaderini tayin hakkına sahipsiniz. Bu hakkı biz savunacağız. Fakat biz bu ayrışmanın Quebecois ve Kanada'daki tüm insanlara zarar vereceğini düşünüyoruz. Bir referandum olursa ayrılmaya karşı kesinlikle propaganda yapacağız ve oy kullanacağız. Sorunlarımızın tek çözümü olarak, ulusal hakkı tam esas alarak sosyalist bir Kanada'da sosyalist bir Quebec'in tarafını tutuyoruz. Yaklaşık olarak Lenin'in ulusal meseledeki tutumu buydu.
 
Lenin hiçbir şekilde kendi kaderini tayin hakkını her koşul altında evrensel olarak uygulanabilir, her derde deva olarak gözetmedi. Bu ahmaklık, bunun ne olduğuna dair en ufak bir düşünceye sahip olmadan Marxism ve Leninizme inanır gibi yapan topluluklar tarafından daha sonra yapılmaya başlandı. Lenin, kendi kaderini tayin hakkına, zaman ve mekan dışında mutlak bir hak olarak bakmadı, fakat sadece proletaryanın iktidar mücadelesinin bir parçası  ve bu mücadeleye tamamen bağlı olarak göz önüne aldı. Neredeyse Lenin tarafından dikte edilen ve hiç şüphesiz bu sorun üzerinde onun görüşlerini ifade eden Stalin'in Ulusal Sorun ve Marxizm adlı makalesinde bu düşünce açıkça ifade edilmiştir:
 
"Bir ulusun, hayatını özerk çizgiler üzerinde düzenleme hakkı vardır. Hatta devletten ayrılma hakkı dahi vardır. Fakat bu, özerkliğin ya da ayrılmanın her koşulda böyle yapmak gerektiği, her yerde ve her zaman bir ulus için, diğer bir deyişle, halkın çoğunluğu için, diğer bir deyişle, eziyet gören katmanlar için avantajlı olacağı anlamına gelmez."(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20) Ve devam eder:
 
"Ancak, eziyete katlanan kitlelerin çıkarları ile bağdaşan çözüm ne olacaktır? Özerklik, federasyon ya da ayrılma?
 
"Tüm bunlar, çözümü bahsi geçen ulusun kendi bulduğu, somut tarihsel koşullara bağlı olacak sorunlardır.
 
"Bundan başka, daha fazla. Her şey gibi koşullar da değişir ve belirli bir zamanda doğru olan bir karar, bir başka zamanda tamamen uygunsuz çıkabilir.(Stalin, adı geçen eserde, syf. 20-21)
 
Bu kesinlikle doğru. Marksistlerin kendi kaderini tayin hakkı talebiyle ilgili alacağı tutum önceden belirlenemez. Bu, her olayın somut koşullarına ve dünya sosyalist devrimi ve proletaryanın gayesi adına onun çıkarımlarına bağlıdır. Lenin'in tutumu her zaman buydu. Böylelikle, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nda yazar: "Tüm bu genel tarihsel ve somut durum koşullarını dikkate almaksızın ulusal programlarını kaleme alan herhangi bir ülkenin Marxistleri söz konusu olamaz.(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.401)
 
Ulusal sorun üzerinde aşırı sol bir görüşe sahip ve esas itibariyle kendi kaderini tayin hakkını reddeden Polonya Sosyal Demokratlarına karşı tartışmada, diğer şeylerin arasında, kendi kaderini tayin hakkı için her bir ve her mücadeleyi desteklemek sosyal demokrasinin görevi değildir diye Lenin açıklar. Lenin şunları söylüyor: "Genel teorinin bakış açısından bu sav felakettir, çünkü açıkçası mantıksızdır, öncelikle, özel genele tabi olmadıkça kötüye kullanıma yol açmayan tek bir demokratik talep yoktur ve olamaz. Ne bağımsızlık için her mücadeleyi ne de her cumhuriyetçi ya da din karşıtı hareketi desteklemekle yükümlüyüz."(Lenin Toplu Eserler, Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tartışma Özeti, cilt.22, syf.349)
 
Lenin'in, ulusların kendi kaderini tayin hakkına destek çıkmamayı açıkça belirttiği bir dava var: işçileri savaşa sürükleyecek olduğunda. Kendi kaderini tayin hakkı talebine(özünde haklı olsa bile), eğer büyük güçleri savaşa sürüklüyorsa, canavarca bir öneri olarak baktı. Belirli bir olayda Bolşeviklerin ulusal mücadeleyi destekleyip desteklememeleri somut koşullara bağlıydı ve her durumda Lenin, dar milliyetçilik bakış açısından değil, dünya devrimi açısından meseleye yaklaştı. Temmuz 1916'da Lenin, Polonyalıları ulusal bağımsızlık mücadelesi başlatmamaları için uyardı. Polonya halkının mücadelesinin kaderinin Rusya ve Almanya'daki devrim perspektifiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu açıkladı: "Bugün Polonya'nın bağımsızlık sorununu öne sürmek," "komşu emperyalist güçlerle mevcut ilişkiler altında, bir ütopyanın peşinden gitmek, dar görüşlü milliyetçiliğe meyletmek ve tüm Avrupa ya da en azından Rus ve Alman devrimlerine gerekli temel dayanağı unutmaktır kesin olarak.
 
Söz konusu durumda, Polonyalılara, kendi kaderini tayin hakkı mücadelelerini Rusya ve Almanya'daki devrimin perspektifine tabi kılmalarını önerdi. Öyle oldu ki, Lenin'in haklı olduğu kanıtlandı. Bağımsız bir Polonya devletinin kurulması için koşullar yaratan yalnızca Rus devrimi idi, oysa diğer her girişim felaketle sonlanmıştı. Bu, Lenin, "ütopya peşinde koşmaya" ve "dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmeye" karşı uyardığında kastettiği şeydi. Lenin'in Polonya halkına verdiği tavsiye neye yarar! Ve o, Lenin'in duruşunun ne canavarca bir karikatürüdür ki Yugoslavya'nın parçalanmasını kendi kaderini tayin hakkının sahte gerekçelerine dayanarak savunur! Bu kesinlikle ütopyaların(ve gerici olanlarının bile) peşinden gitme ve en kötüsünden dar görüşlü milliyetçiliğe sürüklenmektir.
 
 
LENİN VE 'UYGULANABİLİRLİK'
 
Ütopyacılıkla ilgili Marxistleri suçlamak için milliyetçiliğe teslim olan Marxizmin bu küçük burjuva eleştirmenleri tarafından sıklıkla kullanılan bir hile vardır. "İşçileri birleştirme konusundaki konuşmanız ütopyacılıktır"; "Sosyalist federasyon fikrinin tatbiki mümkün değildir"; "Şimdi bir şeyler yapmalıyız!" ve vesaire. Onun açısından herkesçe malum olan bu sava Lenin nasıl cevap verdi?
 
"Ulusal meselede 'uygulanabilirlik' talebi neyi ima eder?" diye Lenin sordu ve yanıtladı: "Ya tüm ulusal özlemleri desteklemeyi ya da her ulusun olayında ayrılma sorusuna 'evet' veya 'hayır' cevabı vermeyi ve yahut ulusal taleplerin genelde derhal 'uygulanabilir' olduğunu." 
 
Ve devam ediyor: "Uygulanabilirlik" talebinin üç olası anlamını inceleyelim.
 
"Her ulusal hareketin başlangıcında doğal olarak hegemon(lider) olarak ortaya çıkan burjuvazi, tüm ulusal özlemlere desteğin uygulanabilir olduğunu söylüyor. Fakat proletaryanın ulusal sorundaki politikası(diğer sorunlarda olduğu gibi) burjuvaziyi yalnızca belirli bir yönde desteklemektedir; burjuvazinin politikasıyla hiçbir zaman örtüşmez. İşçi sınıfı burjuvaziyi yalnızca, (burjuvazinin gerçekleştiremeyeceği ve sadece demokrasiyle elde edilebilecek olan) ulusal barışı sağlamak için, eşit şartları sağlamak ve sınıf mücadelesi adına en iyi koşulları yaratmak için destekler. Bu nedenle, burjuvazinin uygulanabilirliğine karşıdır, ki proleterler ulusal sorunda onların ilkelerini geliştirirler. Her zaman burjuvaziye koşullu destek verirler. Ulusal ilişkilerde burjuvazi her zaman ya kendi ulusu adına imtiyazlar veyahut onun lehine ayrıcalıklı avantajlar için çabalar ve buna 'uygulanabilirlik' denir. Proletarya tüm ayrıcalıklara, istisnacılığa karşıdır. 'Uygulanabilir'i talep etmek, burjuvazinin yolunda izini sürmek, oportünizme düşmektir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Lenin bu satırları 1914'te yazdığında, hala Rusya'da demokratik burjuva devrimi perspektifine sahipti. Bolşevikler, demokratik burjuva tarafının en sol kanadı olarak savaşıyorlardı. Amaç, işçi sınıfına iktidarın aktarılması için değil(Lenin yalnızca 1917'de bu sonuca ulaştı), fakat Rusya'da en radikal burjuva demokratik devrim gerçekleştirmek için proletaryanın önderliğinde kitleleri harekete geçirmek  ve böylece kapitalizmin gelişimi ve sınıf mücadelesi için en uygun koşulları yaratmaktı. Elbette, Lenin'in bakış açısı burada sona ermedi. Rusya'da kazanılmış bir burjuva demokratik devrimin Batı Avrupa'daki sosyalist devrim için güçlü bir itici güç sağlayacağını ve bunun da Rus işçilerinin -Avrupalı çalışanlarla birlikte- burjuva demokratik devrimini sosyalist bir devrime dönüştüreceğini öngörüyordu. Fakat devrimin acil görevleri burjuva-demokratikti ve bunun da merkezinde tarımsal devrim ve ulusal sorun vardı.
 
Lenin hala burjuva demokratik devrim perspektifine sahip olsa dahi, proletaryanın burjuvaziden tam bağımsız olmasına duyulan ihtiyacı ısrarla vurguladı. Ulusal meselede işçiler milliyetçi burjuvaziden bağımsız olmalıdırlar. Ulusal baskıya karşı savaşmalılar, fakat kendilerine ait politikaları ve yöntemleriyle kendi bayrakları altında savaşmalılar. Ezen ulusa karşı kavgada ulusal burjuvazi bir adım atmış olsaydı, elbette işçi sınıfının onlara destek olacağı kesindi. Ama öncelikle bu destek oldukça şartlı idi ve kati surette işçilerin her durumda ulusal burjuvaziyi desteklemesi zorunlu değildi. Lenin, ulusal burjuvazinin ihaneti, bencil açgözlülüğü ve gerici eğilimleri konusunda uyarıda bulundu ve işçileri, 'birlik' adına burjuvazinin milliyetçi demagojisine kendilerini tabi kılmamaları için zorladı. Ulusal sorun konusunda Marxist tutuma karşı burjuva ve küçük burjuva milliyetçilerinin argümanı her zaman aynıdır: "Bu sosyalizm ve sınıf mücadelesi sohbeti ütopyacıdır. Biz şu anda ulusal baskıdan acı çekiyoruz ve sorunumuzu çözmek için uygulanabilir önlemler almalıyız." Lenin bu demagojiye derhal cevap verdi:
 
"Her ulus örneğinde ayrılma sorununa karşı 'evet' ya da 'hayır' talebi çok 'uygulanabilir' olan olarak görünüyor. Gerçekte saçma; teoride metafiziktir ve pratikte proletaryayı burjuvazinin menfaatlerine boyun eğdirmiştir. Burjuvazi her zaman ulusal taleplerini en ön sıraya koyar. Onları kategorik olarak geliştirir. Bununla birlikte, proletarya için bunların talepleri sınıf mücadelesinin çıkarlarından sonra gelir."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Tekrar: "Ezilen ulusların burjuvazisi proletaryayı, arzularını, taleplerinin 'uygulanabilir' olduğu  savı üzerinden koşulsuz olarak desteklemeye çağırıyor. En pratik prosedür, bütün ulusların ayrılmasını desteklemek yerine belli bir ulusun ayrılması lehine bir 'evet' demektir!
 
"Proletarya bu uygulanabilirliğe karşıdır. Bir ulusal devlete eşitlik ve eşit haklar tanımakla birlikte, tüm ulusların proleter ittifakını her şeyin üstünde değerlendirir ve yerleştirir ve her ulusal talebi, her ulusal ayrılmayı, işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirir. Bu, burjuva özlemlerini eleştirmeden kabule çağrıdır."(Lenin Toplu Eserler, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Şubat-Mayıs 1914, cilt.20, syf.409-10)
 
Bu satırlarda, Lenin'in, proletaryanın kendi kaderini tayin etmek için her talebi destekleme zorunda olduğunu düşünmediği; işçileri, ulusal olarak ezilen insanlarla işçilerin doğal sempatilerini kazanarak onları milliyetçiliği desteklemeye zorlayan burjuva milliyetçilerinin(küçük burjuvaları da ekleyebiliriz) girişimlerine karşı koymak için çağırdığı; ulusal sorunun her zaman proletaryanın genel çıkarları ve sınıf mücadelesine tabi olduğu ve kendi kaderini tayin hakkı üzerinde, yalnızca belirli durumlarda proletaryanın ve sosyalizm mücadelesinin ilerletilmesi temelinde tavır alma gerektiği çok açıktır. Başka her durumda proletarya onu desteklemekten çok uzak olmak zorunda, onu katı surette reddetmelidir.
 
Her halükarda, Lenin'in ulusal meseledeki tutumu, Rus devriminin doğası hakkındaki genel görüşleri değiştiği gibi zamanla gelişti. Lenin, Şubat devriminden sonra, Rus devriminin karakteristik olarak burjuva demokratik olacağı("proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü") önceki görüşünü terk etti ve 1904-05'ten beri Troçki tarafından savunulan konuma geçti. Troçki, nesnel olarak Rus devriminin görevleri burjuva-demokratik nitelikte olmasına rağmen devrime ancak yoksul köylülerle ittifak halinde proletaryanın yol açacağını açıkladı. Rus burjuvazisi ilerici bir rol oynamak için tarih sahnesinde yerine çok geç kalmıştı. Bu koşullar altında burjuva-demokratik devriminin görevini sadece iktidarı ele geçirir geçirmez işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat bu, "proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü" değildir, proletarya diktatörlüğüdür. Bu bakış açısı, Ekim 1917'de parlak bir şekilde doğrulandı.
 
Bundan önce bile, gördüğümüz gibi, Lenin hiçbir zaman ulusal burjuvaziye destek vermeyi savunmadı ya da, en azından, sözde ilerici burjuvazinin entrikalarından bağımsızlığını koruması için proletaryanın ihtiyacı olana daima vurgu yapmakla birlikte, belli şartlar altında koşullu ve çok sınırlı desteği ön gördü. Fakat 1917'den sonra, Çarlık Rusya gibi geri kalmış yarı-sömürge ülkelerde sözde ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamaktan tamamen aciz olduğunu anladı. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde Lenin ulusal burjuvaziye karşı duruşunu açıkça değiştirdi. Bu noktadan hareketle, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynamayacağını düşünüyordu. Sonra gelen tarihin tümü bu sorun üzerinde onu haklı çıkardı.
 
DEVAM EDECEK.......

 

FACEBOOK SAYFAMIZ