Özgürlük

ALİ BAŞPINAR

Ali Başpınar: Sevdası Devrimci Yol
 
      
 
                  Efil efil
                  Kaç yeşil baharlar esip geçti damından
                  Kaç gözyaşı ıslattı voltaladığın havalandırmayı
                  Kaç gülüş soldu yosunlu hücrende
                  Kaç çığlık yapıştı alabildiğince uzanan solğun duvarlarına
                  Ve kaç devrim türküleri söylendi sevda ekili koğuşlarında
                  Efil efil
                                                         Muhittin Çoban
 
Ölümü doğum gibi normal karşılamamız gerektiğini biliyorum. Ama kimi zamam birşeyi bilmek yetmiyor. O nedenle kimi ölümleri bir türlü normal  karşılamasını öğrenemedim. Bu gidişle hiç bir zamanöğrenemeyeceğim. Doğrusu öğrenmekte istemiyorum. Bunu öğrenirsem sanki insani değerlerimi unutacakmışım gibime geliyor, bunu da yapamam.
Kimi ölümlere alışılmıyor!

Kimi ölümler kabullenilemiyor!

Kimi 
ölümler sindirilemiyor!
Ali Abi (Başpınar)`in ölümüde böyle.

Ali Abi dedim, yanlış algılamadınız.

Bu insan binlercemizin Abisiydi, hemde "neşeli" abisi.

Haa! bu bizim bildiğimiz klasik (feodal) abilerimizden değildi. Hani, o herşeyi bilen, herşeye müdahale eden, kanunlar koyan, dediği dedik olan, sözünden çıkılmayan, karşısında tirtir titrenen, akıl veren... bir insan, bir abi değildi.
Tam tersine insani demokrasiyi içsellestirmis bir abiydi, yoldaştı.
Adını duymuştum Ali Başpınar`ın, ama 12 Eylül öncesinden değil, mahkemeler sürecinde duydum. Devrimci Yolun askeri komutanıydı.Tanımak istediğim kişilerden biri oldu.

Bu fırsatı yakaladım çok geç olsada. Ceyhan Özel Tip Cezaevi‘ne getirildi bir gurup arkadaşıyla birlikte Mamaktan. Bende ordaydım. İlk karşılayanlardan biri de bendim. Meraklıydım, bir çocuk kadar heyecanlıydım. Cezaevi‘nin yemek hane kapısından almışlardı içeriye, sanırım güvenlik gerekçesiyle bunu yaptılar. Ee nede olsa gelenlerin her bir önemli kişilerdi, kaça bilir, kaçırılabilirdi. Kim yoktu ki? Mehmet Ali Yılmaz, Oğuzhan Müftüoğlu, Tevfik Güneş, Mehmet Üresin, Ertuğrul Ak, Mustafa Arslan, Necmettin Özdemir, Özgür Ovacık…
Karşımda orta yaşlı, orta boylu, laz burunlu biri duruyordu. Güleç yüzlü, sempatik bir edası vardı. En belirğin özelliği daima gülüyor olmasıydı.
Bu mu dedim komutanımız?

Buydu komutanımız.

Cezaevi‘nde aynı koğusta üç yıl beraber kaldım. Birlikte sabah sporları yaptık,  (futbolu severdi) çekişmeli, idiali fubol maçları yapardık, çok kez aynı takımda olurduk, beni takımına alırdı, benimle oynamaktan haz alırdı, ben de ayın hazzı alırdım. Sporu severdi, hiç üşenmez, sabahın köründe kalkar ağır spor yapardı, sigara içmez, sağlıklı olmanın yollarını arardı, düşmana inat birgün fazla yaşamak adına. Bize yemekler yapardı, hiç gocunmadan. İlk kez kaburga dolmasını onun ellerinden tattım. Uzun soluklu, bol esprili sobetlerimiz olurdu. Görüş günleri görüşe giderken ya da avukatı geldiğinde yanında mutlaka bir iki kişi gider korurduk olası bir saldırıya karşı. Çünkü o sıralar cezaevinde faşisitlerde kalıyordu. Herhanği bir tezgaha düşürülmesini istemiyorduk. Korunmaktan rahatsız olur,  engel olmak isterdi. Korunmaktan utanırdı. Laz mahçubiyeti otururdu korunmaktan iyimser yüzüne.

İyi ki tanıdım seni Ali Abi.
Bana öğrettiğin herşey için sana minnettarım. Devrimci Yolu Devrimci Yol yapan insanlardan biri olduğun için de sana minnettarım. Zorsunmadan ömrünü Türkiye halkının mutluluğu için vermenden dolayıda sana nasıl teşekkür etmem.
Kimi 
ölümleri kabullenmek zordur demiştim.
Bu yaşama silinmez ayak izi bırakanların ölümü sıradan bir ölüm değildir. İri bir  çınarın devrilmesi gibi g
örkemli olur. Senin geniş ve serin gölgen sadece Lazlar için değildi, tüm insanlar içindi
Sana ne yakışmıyordu ki?
Gülmelerin gözümün önünde, unutamam. Kavgan gibi, sevmen gibi Devrimci Yolun da sana yakışıyordu, buna inanıyorum.
Ya ölüm, ölüm sana yakıştı mı? Ama yakıştıysa da erken yakıştı, vakitsiz geldi, tamamlayamadın devrimini.
Şu an yanında olmak, gülen yüzüne bakmak isterdim. cesaretlenmek adına, yaşamı ve insanı ve de tabii inançları yememek adına.

Bağışla beni yanına gelemeyecek kadar uzaktayım, imkansızlıklar içerisindeyim. Yanında olmayı,  yumruklu yıldızımıza gönderirken seni taşımak isterdim omuzlarımda. Ama binlerce kavgadaşın seni yalnız bırakmadı. Neden bıraksınlar ki, sen onları hiç yalnız komadın ki.

 Ali Abi sen hem benim, hem bizim, hem Türkiyenin Abisisin, böylede kalacaksın.
Sen Türkiyenin güzel bir evladı oldun.
Ceyhan Cezaevi‘nden tahliye olduğumuz günü anımsıyor musun? Ben o günü hiç unutamıyorum. On bir yıllık esaretimizin bittiği gündü. Sen bizden sanırım üç gün önce bırakılmıştın. Seni özgürlüğe yolcularken nasılda sarılmıştım, nasılda sarılmıştın. Şimdi de öyle sarılıyorum sana, masum yanaklarınadan öpüyorum
 
                                      
                                                 2. Bölüm
                 
 
                                                       Uyandırın anamı
                                                       Söyleyin gidiyorum
                                                       Yolumu gözlemesin
                                                       Dönemem belki geri
                                                      Arkadaşlarım duysun
                                                      Kardeşlerim bunu bilsin
                                                      Söyleyin gidiyorum
                                                      Dönemem belki geri
                                                                           Nihat Berham
 
Neşeli bir gündü, çok neşeli. Bulutlar, öbek öbek beyaz, açık gri bulutlar gülümsemiyordu güne, güneşte, efil efil esen Çukurova yeli de gülümsüyordu.
Bu neşeli hava Çukurovanın yazısına kurulan mahpuhanedekileri de neşelendirmişti. İlk yatağından kalkanlardan biriydi Ali Abi. Gardiyan kapıları açmadan uyanmış, spor kıyafetlerini giyinmiş bekliyordu. Mapusta sağlıklı yaşamı seçenlerden biriydi. Yemesine dikkat ettiği gibi yatmasına da dikkat ediyordu. Gece birlere kadar oturmaz saat on dedi mi yatmayı tercih ederdi, ender kalırdı on ikilere birlere kadar. Bazen uykusu bölündüğünde yataktan çıkar aşağıya, mutfağa iner, biraz zaman geçirir tekrar ranzasına döner, kaygılı, özlemli uykusuna dalardı. Ali Abi mutfağın kapısında göründüğünde eğer o esna da Tuttu Fritti izleniyorsa ivedilikle kanal değiştirilir, filmlerden biri izleniyormuş imajı verilir ama bu pek inandırıcı olmaz, “Neden erotik kanalları izliyorsunuz?” diye de sormaz, kimseyi utandırmaz, bu durumda fazla mutfakta kalmaz, ranzasına çıkar, yarım bıraktığı kitabını eline alırdı.
Sağlıklı ve uzun yaşamak için sigarayı da bırakmıştı. Çok efkârlanırsa bir sigara yakar, dumanını da içine çekmemeye özen gösterirdi. Nazımın şiirini bize anımsatır, “Düşmana inat bir gün fazla yaşayalım” derdi. Bu yüzden uzun süreli yemek grevlerinden yana tavır koymaz, ölüm oruçlarına sıcak bakmazdı. "Faşistlerin bize yapamadığını biz mi kendimize yapacağız?” der, “Ast olan yaşamaktır, yaşatmaktır devrimcilerin görevi” der, ölüm oruçlarına yatmadan da hak alınacağına inanırdı.
Sabah sporuna kalkanlardan biri de bendim, Ali Abi kadar düzenli kalkmasam da. Birlikte koşardık. Spor hocalığımızı yapardı. Onun bilgisine bırakırdık sağlıklı spor yapmayı. Ama bir tek Mehmet Üresin tek takılırdı sporda. Sen spor yaptırmasını mı biliyorsun der, kendi sistemine göre sporunu yapardı. Ağır da spor yapardı, iyi de kilo verdiğini söylerdi Mustafa Arslan.
Kahvaltıdan sonra hava hızla ısınmaya, serin yel yerini sıcaklığa başlamıştı. Kırmızı güneş tepelere tırmandıkça Çukurovanın kırmızı toprağı da kavrulmaya başlıyor, insanları boncuk boncuk ter döküyordu. Çoğumuz şortla askılı tişörtlerle dolanırdık. Ali abi de duştan sonra şortunu giymiş, yarım kollu tişörtünü üzerine geçirmişti. Başka türlü Çukurovanın sarı sıcağına katlanılamazdı.
O yıl erken gelmişti yine yaz. İlkbaharda yaz yaşanıyordu. Kahvaltıdan sonra herkes kendi özel hayatına çekilmişti. Ali Abi de ranzasına uzanmış, eline kitabını almış, sayfaların içine yeni hayata dalar gibi dalmıştı. Bir buçuk saat sonra kendinden geçmiş, yaptığı ağır sporun tesiriyle bedeni gevşemiş, göz kapakları ağırlaşınca kitabı kenara bırakmış, derin bir uykuya dalmış, top atılsa topu duymaz olmuştu.
Karavananın çın çın sesini duyunca aşağıya inmişti. Öğlen yemeğinden sonra yüksek bahçe duvarının ılık gölgesinde Mithat Gönenç’ le volta atmaya çıktı.  Mehmet Üresin de tabureye oturmuş, sırtını sıcak duvara vermiş, üzerini çıkarmış güneşleniyordu. Başkada kimse yoktu havalandırmada. Göze alınıp bahçeye çıkılacak bir hava yoktu. Kimimiz koğuşta, kimimiz mutfaktaydık. Koğuşta olanlar kitap okurken, mutfakta olanlar da ya sohbet ediyor, ya satranç oynuyor, ya da domino oynanıyordu.
Mithat’la akşam serinliğinde oynanacak maçı konuşuyorlardı. Rakip takımın kaptanı da Oğuzhan Abiydi. Üresin’ e söz attı: Bu maçın hakemi Üresin olsun dedi. “Sen her karara itiraz ediyorsun, ben hakemlik yapmam” dedi. “İtiraz yok, söz” dedi.
Bu esnada koğuş kapısı açıldı, Başgardiyan içeri girdi ve seslendi:
“Ali Başpınar nerdesin, avukatın geldi” dedi.
O sırada kapı önünde olan Cevdet Uçar, “Ali Abi Avukatın gelmiş” diye bağırdı.
Sesi duyunca kapıya geldi. Yukarı çıktı, pantolonunu giydi, geldi. Bu sırada Zeynel Orduzu ile Ziya Arıkan da hazırlanmıştı. Başgardiyan koridorda yanında kapı gardiyanıyla konuşuyordu. Kapı açıldı birlikte çıktılar. Ali abi Zeynel’le Ziya’nın da çıktığını görünce, hayırdır, siz nereye geliyorsunuz diye baktı. Bu duruma alışık olan gardiyanlarsa hiç yadırgamamıştı. Bakışlarından ne demek istediği anlayınca, açıklama gereği duydular. “Seni tek başına yollayamayız, ya faşistler bir tezgâh kurdularsa, Devrimci Yolcular bir arkadaşını koruyamadı dedirtemeyiz” dedi Zeynel.
Mamakdakilerin gelmesiyle birlikte buna daha bir önem verilmeye başlanmıştı. Türkiye’nin en önemli, çok cinayetli faşistleri Ceyhan Cezaevi’nde kalıyordu. Görüş günleri olmak üzere koruma önlemleri alınıyordu. Özellikle belli başlı arkadaşlarımız avukat görüşüne giderken bir veya iki arkadaşımız kapı altına kadar birlikte gider birlikte gelirlerdi. Ne gardiyanlara, ne de müdürlere güvenmezdik. Pusucu bir kültürü olan bir halktık sonuçta. Avukat görüşü var diye çağrılıp, koridorda faşistlerle karşılaştırılıp şişlenebilirdik. Bu olmayacak şey değildi. Tesadüflere de, kadere de bırakamazdık hayatlarımızı.
Korunmaya alışık olmayanın vereceği bir tepkiyi vermişti Ali Abi. Belli ki alışık değildi korumalarla bir yere gitmeye. Hayatı militan olarak geçen biri için bu durum haliyle ağır geliyordu. Gelmeyin. Tek giderim diye baktı, ama gelmeyin diyemedi gardiyanların yanında.
Yapılanın yanlış olmadığını anlamıştı o an, ama yine de bu korunan kişi kendisi olmamalıydı. Kendini koruyabileceğine inanıyordu. Buna rağmen itirazını sürdürmedi. İki yoldaşının yanında, başgardiyanın arkasında avukatına doğru yürüdü, yoldaşları tarafından önemsenmekten gururlandı, korunma duygusu da bir süre utandırdı.
 
 
                                    3. Bölüm
 
 
                                        Gel kıyma bana
                                        Ve korkuyorum deme
                                        Otur yaz her gün
                                        Her gece bana yaz, kavuşuncaya kadar
                                                                       Ahmet Arif
 
Elindeki kitabı aniden kapadı Ali Abi (Başpınar). Daha önce olsa kitabı kaparken arasına ayraç koyar, başucuna çantanın üzerine kayıp düşmeyecek şekilde bırakır, ranzasından kalkar, uyuyacaksa yatağına uzanır üzerini itinayla öterdi. Kitabı yan tarafa koydu, eğildi ranzasının altından pembe dosyasını aldı, içinden beyaz çizgisiz parşömen kâğıdı aldı, ikiye katladı, dosyanın üzerine koydu, sırtını duvara verdi, yazmaya başladı.
Kendisi için kıymetli olan, her halini merak eden, sürekli görüşüne gelen yeğenine mektup yazacaktı. Kitap okurken de yazacaklarını düşünmüştü. Bu yüzden okuduğu on sayfadan bir şey anlamamıştı, kendisini kitaba verememişti. Aslında kitap okumak için de ranzasına oturmamıştı. Sabah yaptığı spor, öğlenden sonra yaptığı futbol maçı bir hayli yormuştu. Bir amacı ranzasında dinlenmekti, diğer bir amacı da yeğeninin dört gün önce eline geçtiği mektubuna yanıt vermekti. Kitap birazda ne yazacağını düşünmek için araçtı. Tahliyelerin başladığı bir günde kimsenin kitaba kendini verecek ruh hali yoktu.
Herkeste bir heyecan, bir telaş, bir sevinç vardı. İki kişi bir araya geldiğinde özgürlüğe dair sohbet ediliyor, hayaller birbirlerine aktarılıyordu. Tüm bunlar yapılırken herkesin kulağı da kapıdaydı. Her an başgardiyan veya müdür kapıda görünür, elindeki liste okunur diye beklenti içindeydi. Ali Abi biraz da bu heyecanını bastırmak için mektup yazmak istemişti.
Başlığı attı, aniden durdu. Yazacakları, kitap okurken kurduğu cümleler birden aklından kafesinden uçan güvercinler gibi uçmuştu. Kalem parmaklarının arasında döndü durdu, bir kelime bile yazamadı. Başını kaldırdı, yüzünü kanatları açık pencereye döndü, bakışlarını uçsuz bucaksız beyaz gökyüzüne çevirdi. Kocaman, avuçlarına sığmayacak kadar bir boşluk gördü, derin ve manasız bir boşluk gibi geldi o an. Birden anlamlandıramadı şartlı tahliye oluşunu. Boşluk içine kuşkuyu oturttu. İşkencede, on bir yıllık mahpusluk yaşamından öldüremediler, bunu başaramadılar, şimdi dışarı salarak bunu mu yapacaklar bize der gibiydi manasız bakışları. Sonra saçmalıyorum dercesine bakışlarını ak parşömene çevirdi. Kalemi oynattı, ama bu oynatma sadece nokta şeklinde düştü ak kâğıda. Devamı gelmedi, kalem bir kuğu gibi dans etmiyordu kâğıdın üzerinde. Önceden olsaydı kelimeler su gibi dökülürdü parşömene, nerde duracağını bilmezdi, yazdıkça yazar, akıttıkça akıtırdı içini.
Parşömenin beyazlığı içinde bir bulut gibi dağıldı. Yakalandığı güne gitti, o günü, talihsizlik dediği, hatta çoğu zaman utanç günüm dediği o günü anımsadı. Her yakalanma birazda utançtır, ayıptır derdi. Özellikle kendi yakalanmasını utanca benzetirdi. Hiç böyle bir yakalanmayı tasarlamamıştı. Düşmanının pususuna böylede düşülür mü der, böyle düşmesine de kızardı her anımsamasında. Ak kâğıdın içinde bulutlaşmasının nedeni de buydu. Yüzüne aniden oturan bu ayıbını silmek için yan döndü, hazırladığı çantasına sırtını verdi. Kenara bıraktığı kalemi eline aldı, “Sevgili Yeğenim” diye attığı başlık üzerinden bir kez daha geçti, yazı kalınlaştı.
Devamını getiremedi. Zihnini bir türlü toparlayamıyordu. Bakışlarını tek tek ranzalarda gezdirdi. Ranzaların kenarlarına düzülen, üst üste konulan çantalara baktı. Bugün, yarın ya da en geç öbür gün bu koğuşta kimse kalmayacak, gülmeler, sohbetler, ayak sesleri, horlamalar, sayıklamalar olmayacak, gardiyanların ayak sesleri duyulmayacak, sayım var denildiğinde havalandırmaya çıkılmayacak, mal gibi tek tek saymayacaklar dedi, derin bir keder çöktü içine. Kendini o an dışarı atmak istedi Ali Abi.
Yapamadı. Yeğenine yazmaya kararlıydı, başladığını yarım bırakmak istemiyordu. Aslında inatçılığının nedeni de biraz da son mektubunu yazmaktı. Yazamıyordu, kelimeleri teşbih tanesi gibi ardı ardına düzemiyordu, düzemedikçe içi daralıyordu.
Yazacağı çok şey vardı. Anayasa Mahkemesi Turgut Özal’ın meclisten geçirdiği Şartlı Salıverilme Yasasını Anayasaya aykırı bulmuş, kapsamını genişletmiş 146/1 den yargılananları da bu kapsamın içine almıştı. Bunları da yazacaktı. Bu kararın haberini alınca koğuşta yaşanan sevinçten bahsedecek, arkadaşlarının ve kendisinin halet i ruhiyesinden söz edecek, özlemlerinden bahsedecekti.
Kalem parmağının arasında döndü durdu, bir kelime yazamadı.
Merdiven başında Süleyman Eryılmaz’ın sesi yankılandı, koğuşa kadar geldi:
“Arkadaşlar sütlaca.”
Oguzhan Abini (Müftüoğlu) yaptığı son sütlaçtı bu. Bunu birazda bilinçli olarak yapmıştı. Hem yoldaşlarının tavan yapmış heyecanını, hem de kendisini sakinleştirmek istemişti. İki saat boyunca sütlaçla uğraşmıştı.
Mektubu bıraktı, aşağıya indi. Üstü kızarmış sütlacını yerken yazacağı mektubu düşünüyordu, bir daha yazamayacağını bilmeden. Sütlaçtan sonra üç arkadaşıyla bulaşıkları yıkadı, duruladı.  Mehmet Ali Yılmaz’ın seslenmesiyle havalandırmaya çıktı. Bir süre volta attılar, konuşurlarken bir yandan da yazacağı mektubu kurguluyordu.
Kapı açıldı, önden Başgardiyan, arkasından birinci müdür koğuşa girdi, elindeki listeyi başgardiyana verdi, gür sesiyle okudu. Üçüncü sırada okunan isim Ali Başpınar’ındı. Adını duyunca kalbi bir kuğunun kanatları gibi çırptı.
Son mektubunu yazamadan valizlerini aldı, kapı önüne geldi, tahliyesini bekleyen yoldaşlarıyla vedalaştı.
Volta atacağı uzun ve geniş alana adımını birazda ürkerek attı.
 
 
 
                                      4. Bölüm
 
 
                                                    Ben ne zaman
                                                   Öyle durup dururken
                                                   Öyle damdan düşer gibi
                                                   Açıp seni okumaya başlasam
                                                   Anlıyorum ki
                                                   Bahar gelmiş
                                                                Orhan Veli Kanık
 
 
Sevgili Ali Abi (Ali Butto),
Bu sana yazacağım hem ilk mektup olacak, hem son mektup. İlk ve son mektuba ne, ne kadar sığdırılır bilemiyorum. Gerçi bilmediğimiz ne kadar çok şey var aslında. Her şeyi bilseydik, her sorunun yanıtına yanıtımız olsaydı eğer karanlık ve dipsiz bir kuyudan aşağı döne döne düşüyor olmazdık, Tanrının varlığını, yokluğunu tartışmazdık. Bilinmezlikler bilinir olur, tartışmaların yerini “hı hı’lar” alırdı; e bu da kanımca çok sıkıcı olurdu. Hayata anlam katanda sorular ve sorulara aranan yanıtlardır, yani çabadır.
Mesele anlıyorum demekte değil, mesele anlamak için çabalamaktadır. Her bir şeyi anlayan her bir şeyi bilendir, her bir şeyi bilen de doğrusu bana ukala gibi gelendir. Erdemlilik daha çok çabalamakta yatar, mütevazılıkta.
Yaklaşık seninle üç yıl aynı mapusta, aynı koğuşta kaldım, seni anladım mı, anladıysam ne kadar anladım, bilinmezliklerini ne kadar bilinir kıldım, Ali Butto dediklerin de seni kaç sayfa anlatır, kaç saat konuşurum? İşte bu da benim bilinmezliğim.
Ama şunu itiraf etmeliyim. Bu geç kalmış bir itiraf olacak ama daha da geç kalmakta vardı.
Ceyhan Cezaevi’ne geldiğinizi duyunca iki duyguyu aynı anda yaşadım. Şunu bil ki gelmenize sevindim, samimiyetimle sevindim. Devrimci Savaş Birlikleri Komutanını görecek, tanıyacak, aynı mekânı paylaşacaktım, bu bir şanstı. Doğrusu sevindiğim kadar da kaygılandım. Ya hayatımız berbat ve çekilmez olursa ne yapardık? Sonuçta üç merkez komite üyesi geliyordu yani üç Politbüro üyesi. O an Sovyet Politbüro üyelerinin tesbih tanesi gibi dizili hiç gülmeyen, çok ciddi duran sert ve asık yüzlü fotoğrafları geldi gözümün önüne. Böyle liderlerin karşısında gülemezsin, izin almadan konuşamazsın, oturup kalkamazsın, yanlarından geçerken durup selam vermen gerek. Yani tamamen mumya gibi sus-pus bir hayat, bu hayat çekilir mi? Bağıra çağıra top oynayamayacağız, keyfimize göre yemek yiyemeyeceğiz. Mapusane içinde mapusaneyi yaşamak demekti. Huzurumu kaçırmıştı bu düşünceler açıkçası Ali Abi.
Her geçen gün böyle saçma şeyleri düşündüğüm için utandım. Beni yanılttınız. İyi ki yanıldım, yoksa bedbaht olacaktı günlerimiz.
Lider olmayan liderliği sizlerle keşfettim. Bizden biriydiniz. Ne suratınız mahkeme duvarı gibi asık, ne Politbüro üyeleri gibi ciddi, ne de Kanun Hükmünde Kararnameler çıkaran bir Diktatördünüz. Hayatımız sizlerin gelmesiyle daha bir güzelleşti, nitelikli ve sevimli oldu.
Sinirliydin ama sevimliydin.
Gülen bir yüzün vardı. Neşeli edaların vardı. Senden insan korkmazdı, ancak sinirine basmadıkça. Varlığın bana hep güven verdi, huzur verdi. Seninle aynı takımda oynamakta keyifliydi. Birlikte nice takımları yendik, ama en çokta Oguzhan Abinin (Müftüoğlu) takımını yenmek bizi keyiflendiriyordu, çünkü gün boyu esprilerle galibiyetin tadını çıkarıyorduk sohbetlerimizde.
                            
                              Sevdalı
                             Dostluklu
                            Meşakkatli bir yoldu biz yolcuların yolu
                            Zaferlerimiz milimetrik mücadelelerimizde saklıydı
                            Devrimlerimizi an’larımızda yapıyorduk
                            Aşklarımız gülüşlerimizden damlayan şıralardı
                            Sen Ali Butto en çabuklarımızdandın sevdamızın
 
Evet, en çabuklarımızdandın, abartmıyorum. Her bir şeyin çabuktu. Konuşman çabuk, yürümen çabuk, yemen, içmen, oturman kalkman çabuktu. Hayatı terk etmen de çabuk oldu, ağırdan alamadın hepimizin sonunda gideceği yere olan yere gitmeni.
Suç çarçabuk gidende mi, geç gidende mi?
Bak bunu da bilmiyorum.
Amma erken gittiğini biliyorum. Devrimlerini yarım bıraktın, gülüşün ve sevdan yarım kaldı.
Yalnız, yarımlar yarım kalmaz bunu iyi biliyorum.
Tasalanma Ali Butto, devrimin yarım kalmayacak!
 
 
 
 
 
 

 

                                                                                          Muhittin Çoban
 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde