Özgürlük

YUGOSLAV SOSYALİZMİNİN YAŞAMI VE ÖLÜMÜ

 
JAMES ROBERTSON
 
Yugoslavya'nın "kendi kendini yöneten" sosyalizmi Sovyet modelinin gerçek bir alternatifi gibi görünüyordu. Neden birdenbire çöktü?
 
Yugoslavya, Titovo Uzice yakınlarında bir dökümhanede pirinç külçelerini yerleştirirken. Chris Ware
 
Soğuk Savaş döneminde, Sosyalist Yugoslav Federasyonu birçok kişiye Sovyet modeline karşı uygulanabilir bir alternatif sundu. İş yerinde öz yönetime dayanan Yugoslav sistemi, görünüşe göre işçilere iş yerinde demokratik denetim uygulama hakkı verdi.
 
Sosyalizme göre farklı Yugoslav yolu, dünya çapında hayran kitlesi buldu. Doğu Avrupa'da, piyasa sosyalizminin ve öz yönetimin bileşimi, Stalin karşıtı reformculara bir model sundu. Kapitalist Batı'da demokratik sosyalistler bu deneyime daha fazla "insani" bir sosyalizm olarak umutla yaklaştılar. Ve Üçüncü Dünya'nın pek çoğunda, Bağlantısızlar Hareketinin önde gelen bir üyesi olan Yugoslavya, kapitalist Birleşik Devletler ile komünist Sovyetler Birliği arasında bir "üçüncü yol "un varlığını ortaya koyuyordu.
 
Ancak Soğuk Savaşın son on yılında buna rağmen ülke krize düştü. Öz yönetim sistemi çöktü ve sonrasında 20 milyar dolarlık sakat bir dış borç bıraktı. Ekonomik kriz ortamında Sırbistan ve Hırvatistan'da görev yapan cumhuriyetçi politikacılar saf değiştirdiler ve dağılan derebeyliklerinden kalan ne varsa kurtarma umuduyla ulusal mücadeleleri başlattılar. Bir dizi acımasız 1990 yılı iç savaşları, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova'yı parçaladı.
 
Yugoslavya, ilerici bir umudun yol göstericiliğinden "Balkan geri kalmışlığının" ve "eskiden kalma etnik nefretin" bir sembolüne dönüştü.
 
Ancak Yugoslavya'nın sorunları Soğuk Savaşın sonunda başlamadı - ülke liderleri, bu alternatif sosyalizmi organize ederken kendileri için koşulları kazara yarattılar. Yugoslavya öz-yönetimi, pek çok insanın umduğu gibi yaşayabilir bir sistem değildi.
 
 
SOVYET ENGELİ
 
Yugoslav Komünistleri 1948'de Sovyetler Birliği'nden ayrıldıktan sonra kendi bağımsız yollarında ilerlediler. Bu bölünme riskli bir meseleydi; buna rağmen liderlik çok geniş yurt içi desteği aldı, ancak Sovyetlerle olan bağları koparmak çok önemli askeri yardımın ve dış ticaretin kaybedilmesi anlamına geliyordu. 
 
Sovyet bağlantılı bloktan ayrılma, Josip Broz Tito ve partisini, devrim hedeflerini temelinden yeniden düşünmeye ve ülkenin savunulmasında ve geliştirilmesinde yeni yollar bulmaya mecbur bıraktı. 1949-1950 yılları boyunca Edvard Kardelj, Milovan Đlas ve Boris Kidriç gibi önde gelen parti teorisyenleri, Yugoslav sosyalizminin ideolojik temellerini attılar.
 
İlk önce, Sovyetler Birliği'nin Marxist bir eleştirisini geliştirdiler. Yugoslavya Sovyetler Birliği'nin kusurlarını tanımlamakta çok az zorluk çekti; doğrusunu söylemek gerekirse, Rusya içindeki ve dışındaki karşı görüşlü solcu seslere 1920'lerden beri problemlerle ilgili uyarıda bulunmuşlardı.
 
Stalin yönetimi altında Sovyetler Birliği despotik bir bürokrasiye dönüştü. Lenin'in bir zamanlar komünist yönetimin embriyosu olarak tanımladığı işçi konseyleri, parti organlarının ordusu tarafından oldukça fazla merkezileştirilmiş devlet kadrolarına entegre edildi. Hızlı sanayileşme, zorunlu tarımsal ortak kullanma ve 1936-38 temizliği milyonlarca insanı öldürdü. 
 
Daha sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında diğer Müttefiklerle olan görüşmelerde Sovyetler, Doğu Avrupa boyunca etki alanını oluşturarak ve hegemonyasını dayatarak bir imparatorluk iktidarı gibi davrandı.
 
Yugoslav komünistleri bu uyarı işaretlerini fark ettiler, fakat çalkantılı savaş ve yeniden yapılanma koşullarında görmezden geldiler. Savaşın sonunda büyük ve çok uluslu bir tabanla iktidara geldiklerinde, komünistler, ülkeyi modernize edecekleri ve bağımsızlığını güvence altına alacakları bir sosyalist devrim hayal ettiler. Bu proje çok büyük miktarda Sovyet yardımını gerektiriyordu.
 
Fakat Yugoslavlar ve onların Sovyet sponsorları arasında gerginlikler çok çabuk ortaya çıktı. Arnavut partizanlarla birlikte Tito'nun hükumeti, Kızıl Ordu'nun tanklarının  desteğinden ziyade halkın mücadele dalgasıyla iktidara gelebilecek Doğu Avrupa'daki tek komünist hareket idi. Sovyetlere sadık olmakla birlikte, Yugoslavlar Moskova'dan ayrılmaya kararlıydılar.
 
Bu, yeni Yugoslav hükümetinin Sovyetlerden daha radikal bir çizgi izlediği dış politika alanında çok barizdi. 1946-47 yıllarında, Stalin Batı korkularını hafifletmeye ve Sovyetler Birliği'ni savaş sonrası yeniden yapılandırmada yapıcı bir ortak olarak tanıtmaya çalışırken, Tito Atlantik güçlerinin Avrupa'daki müdahalesine açıkça meydan okudu. Stalin'in emirlerine karşın Yugoslavlar komünist Yunanlı asilere yardım sağladılar ve  tartışmalı Trieste bölgesi üzerinden İtalya'yı savaşla tehdit ettiler.
 
Bu çatışmalar çabucak Stalin'in öfkesini çekti ve 1948 Haziran'ında Komünist İstihbarat Bürosu Yugoslavları sürgün etti.
 
1948 bölünmesi - ve Moskova bağlantılı bloktan Yugoslavya'ya karşı yapılan izleyen tehditler - bir çok insanın Sovyetler Birliği hakkındaki korkularını doğruladı. Takip eden yıllarda parti teorisyenleri sosyalizmin ana yurduna bakış açılarını revize ettiler. Đilas için Sovyetler Birliği, sosyalist bir devlet değildi, yalnızca "bürokratik bir kast"ın acımasız bir şekilde emekçi ve köylü sınıflarını sömürdüğü bir "devlet kapitalist" sistemi idi.
 
Bu sistemin, sonradan Batı'da gelişen Keynesgil kaynaklı tekelci kapitalizme çarpıcı benzerlikler içerdiğini savundu. Daha da ötesi, Yugoslavya'nın tanıklık ettiği gibi, Sovyetler hegemonyasını, ideolojik muhaliflerine yaptığı kadar acımasızca komşusu olan devletlere dayattı.
 
Dilas, Sovyetler Birliği'nin uluslararası bir sosyalist devrim yolundaki başlıca engellerden biri haline geldiğini belirtti. 
 
 
BAĞIMSIZ BİR YOL
 
Sovyetler Birliği'nin bürokratik, devlet kapitalist sistemini eleştirmek Yugoslavlara Ruslarla ayrılmaları için sadece Marxist gerekçeler sunmadı, ayrıca alternatifleri için bir çıkış noktası da sağladı. Yugoslav teorisyenler, devrimlerini bürokratikleştirmekten korumak için, "devletin sönümlenmesi" ve "üretenlerin özgür bir birliği" olan toplumun icadı olarak adlandırdıkları bir sosyalizmi geliştirdiler.
 
İlk adım ademi merkeziyetçilik oldu. Mayıs 1949'da parti devleti, 1945'den beri güçleri aşınmış olan yerel komünal yönetimlere daha fazla özerklik verdi.   Sloven lider Edvard Kardelj, "bu reformların en tepeden en aşağıya kadar devlet mekanizmasının işlemesinde (kitlelerin) daha fazla katılma duygusunu teşvik ettiğini," söyledi.  
 
Ekonomik alanda daha fazla işçi katılımı kısa süre içinde bu politik ademi merkeziyetçiliğe eşlik etti. Haziran 1950'de Ulusal Meclis, öz-yönetim sistemini tanıtan yasayı onayladı. Artık tüm işletmelerin demokratik olarak seçilen 15-120 temsilciden oluşan ve iki yıllık dönem ile sınırlı işçi konseyleri olacaktı.
 
Yeni yasa, iş yerinde demokratikleşmeyi ve işçilere kilit yönetim kararlarında doğrudan bir söz hakkı vermeyi amaçlıyordu. Bu erken evrede, işçilerin gücü kısıtlıydı ve işletme düzeyinde otorite hala devlet tarafından atanan yöneticilere aitti. Fakat konseylerin yetkileri önümüzdeki yıllarda genişleyecekti.
 
İki yıl sonra, Altıncı Parti Kongresi'nde Yugoslav komünistleri, partiyi devletten ayırdı ve hükumeti hızlandırdı. Şimdi parti kadrosu öz yönetimin farklı organları üzerinde ideolojik etki için rekabete girmek zorunda kalacaktı.
 
Bu reformlar, birçoğunun Sovyet devrimini saptırdığına inandığı merkezi devlet bürokrasisinin yükselişini önlemek üzere tasarlandı. Yerel öz yönetim, tabandan katılım, işçi konseyleri ve daha açık parti kültürünü kullanarak yerelleşme Yugoslavya'nın sosyalizme bağımlı yolunun temelini oluşturacaktı.
 
 
ÇELİŞKİLİ BİR ÇÖZÜM
 
 Bununla birlikte, siyasi ve ekonomik karar alma sürecine katılımı artırma çabalarına rağmen, Yugoslavya çok fazla sosyal çatışma yaşamıştır. 1957-58 kışında Slovenya'daki madenciler düşen yaşam koşulları karşısında greve gittiler. Grev, 1968'deki kitlesel öğrenci protestolarında doruğa ulaşan hoşnutsuzluk çağını başlatmıştır.
 
Görüş ayrılığı olanlar cevaplamaktan kaçınıyor: öz yönetim ile ilgili ne yanlış gitti? Yönetmekle yükümlü oldukları üzerinden aynı kurumları protesto etmeye işçileri ve öğrencileri ne sevk etti? 
 
Parti kuramcılarının idealize edici söylemlerine rağmen, en son bilgiler, liderliğin, işçileri güçlendirmek için değil, işçileri daha etkin biçimde teşkilatlandırmak ve kontrol altında tutmak için öz yönetimi başlattığını ileri sürüyor. Ekonomik hedeflere ulaşmak için idari komuta ve kitlesel seferberlik kullanılan Sovyetler Birliği'nden farklı olarak, Yugoslav komünistleri politikalarını uygulamak için daha az zorlayıcı araçlar aradılar.
 
İşçi konseyleri, iktisadi denetimi işletme düzeyine geçirmeyi amaçladılar. Artık işçiler, kayıtları tutmaktan, üretkenliği artırmaktan, ücret sınırlamalarını dayatmaktan ve kimin işten atılacağına karar vermekten sorumlu olacaktı. Buna karşılık, kar paylaşımı ile tamamlanan ücretlerle daha fazla para kazanacaklardı.
 
Bu yeniden dağılım, işçilerin kendi şirketlerinin başarısında menfaat sahibi olduğu anlamına geliyordu; aynı zamanda verimlilik ve üretkenliğin ödüllendirileceği rekabetçi bir pazara katılmalarını da istendi. Bu nedenle öz yönetim, hem federasyon hem de dış pazarlarda diğer işletmelere karşı işçileri rekabete sokan piyasa reformlarıyla birbirine geçti.
 
Ülkenin dünya pazarlarına ekonomik entegrasyonu, Praxis Okulu'nun, Yugoslav Yeni Akım sinemasının, Marina Abramoviç ve Rasa Todosijeviç gibi sanatçıların ve Laibach'ın müziğinin felsefesinde görüldüğü gibi sosyalist Yugoslavya'ya kendi dinamizmini veren kültürel değişikliklere olanak sağladı.
 
Öte yandan, öz-yönetim ve pazar reformları, sistemin ekonomik vaatlerinin altını oydu.
 
İronik olarak, Yugoslav işçi konseyleri, yöneticilere, mühendislere ve beyaz yakalı işçilere düşük vasıflı işçi sınıfı üzerinde yetki verme eğilimindeydi. Konseyler karmaşık muhasebe, pazarlama ve yönetim kararlarını devir aldıkça, daha eğitimli ve daha vasıflı işçiler yetkilerini güçlendirdi.
 
Piyasa rekabetinin baskısı ve vasıflı emeği sağlamlaştırmak için farklı ücret taahhüdü ile birleşince öz yönetim aslında eşitsizliği arttırdı. Örneğin Goran Musić, planlanan ekonominin ilk yıllarında ücretlerin "1: 3.5 oranında sürdüğünü. . . . 1967 yılına gelindiğinde, 1: 20'ye kadar bir farka ulaştığını," not etti.
 
Dahası, halkın desteğini sarsmamak için endişelenen komünist liderler, Sovyet tarzı sanayileşmeyi ve kolektifleştirmeyi reddetti. Bunun yerine, devletin fabrikalara giren işçilerin akışını kısıtlamasını ve var olan iş gücünün verimliliğini artırmaya odaklanmasını gerekli kılan aşamalı ve istikrarlı endüstriyel büyümeyi teşvik ettiler.
 
Yoğun büyüme için bu tercih, yüksek işsizlik oranları üretti. Susan Woodward'a göre, 1952'de Yugoslavya'daki resmi işsizlik oranı "Batı Avrupa'daki normal oran düşünüldüğünde yüzde 5'ten en az iki puan daha yüksek," oldu. Otuz yıl sonra, "oranın, yüzde 1,5 Slovenya'da yüzde 30'dan fazla Kosova ve Makedonya'da olmak üzere yüzde 15'i aştığını," söyledi.
 
Eşitsizlik ve işsizlik sadece talihsiz yan etkilere neden olmamıştır: öz-yönetimin yararlılığı asgari olarak kısa-orta vadede bunları gerektiriyordu.
 
 
ÖZ VE PERİFER
 
Daha tehlikeli bir şekilde, eşitsizlik ve işsizlik içindeki bölgesel farklılıklar, birleştirilmiş ulusların farklı tarihsle mirasından kaynaklanan ülkenin düzgün olmayan ekonomik gelişimine yansıdı.
 
I. Dünya Savaşı'ndan önce Slovenya ve Hırvatistan'ın kuzeybatı cumhuriyetleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna aitti ve imparatorluğun on dokuzuncu yüzyılda yaşadığı daha geniş ekonomik modernleşmeden yararlandılar. Bu cumhuriyetler, hafif endüstriyi hızla geliştirecek araçlar ile sosyalist döneme girdiler.
 
Buna karşılık, güney cumhuriyetleri (Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya ve Sırbistan'ın güney kesimleri) ya Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuş ya da bağımlıydılar ve büyük oranda tarımsal ve gelişmemiş kaldılar. Yugoslavya'nın güneyinde sosyalizm, devlet tarafından yönlendirilen sanayi yatırımıyla "diğerlerini yakalama" şansını vaat etti.
 
Ulusal sorunla birlikte gelişim üzerindeki savaş sonrası tartışmaları ortaya döken bu farklı miraslar, ekonomik kararları derin bir şekilde bölücü hale getirdi. Özellikle pazar reformları münakaşaları tetikledi.
 
Güney cumhuriyetlerinde parti devleti liderleri, piyasa sistemine yönelmekten korkuyorlardı. Güneydeki çekici maden çıkarma endüstrileri ve ağır sanayi imalatı, yüksek devlet yatırımları ve kısa vadede daha büyük koruma önlemleri gerektiriyordu. Bu cumhuriyetçi liderler ayrıca, zengin kuzeybatıdaki karları yeniden dağıtarak güneydeki sanayi büyümesine fon sağlayan federal vergi sistemini de desteklediler.
 
Buna karşılık, kuzeybatıdaki liderler ihracata yönelik bir büyüme modelini uygulamak istiyorlardı. Sonuç olarak, daha fazla ekonomik liberalleşme ve dış pazarlara entegrasyonu desteklediler. Ayrıca, hükumet müdahalesi ile engellenmemiş daha karlı işletmelerin gelişmesi gerektiğini savunarak vergi planına karşı çıktılar.
 
Onlara, daha büyük devlet kontrolü ve merkezi planlama için güneyin talepleri, Sovyet sistemi gibi rahatsız edici geliyordu. Bu tür taleplerin, Yugoslavların kaçmak için çok uğraştığı bürokratik monoliti yeniden yaratmayacağını kim garanti edebilirdi?
 
1960'ların başında, kuzeybatı dayanaklı pazar reformu yanlısı kanat bir kaç cephede kazandı. Öz yönetim derinleşti ve ülke daha da yabancı, batı ağırlıklı pazarlara entegre oldu.
 
Yugoslavya'nın gelişme yolu - büyük oranda batı kredileri yoluyla finanse edilen ihracata dayalı büyümenin - istikrarsız olduğunu kanıtlıyordu. Vladimir Unkovski-Korica, son kitabında bu stratejinin uzun vadeli zayıf yönlerini vurgular:
 
"Dış baskılar yoğunlaştıkça, cumhuriyetler birbirlerine karşı giderek daha da çok geçişi kapadılar. Bu nedenle Soğuk Savaş döneminde sadece farklı pazarlar için farklı uzmanlıklar geliştirmediler, aynı zamanda süper güç çekişmeleri, cumhuriyetleri üstünlük için süper güç mücadelesinin başlıca sahnesi yaptı  . . . . Soğuk Savaşın sona ermesi, Yugoslavya'ya, varoluşsal bir meydan okuma sunarken, borçlanma ekonomisini, SSCB'nin tehdidiyle giderek yeniden finanse etmekte zorlandığı için, kurumsal tasarımı uygulamada kötü hazırlandığını kanıtladı."
 
1989'da, Ante Marković'in reform hükumeti öz yönetimi kaldırdığında, ülke zaten serbest düşüşe geçmişti. Felce uğratan dış borçlar, Uluslararası Para Fonu tarafından dayatılan yapısal düzenleme tedbirleri ve ekonomik çöküş, dış pazarların merkezden uzaklaşma uğraşlarını arttırdı. Slobodan Miloševiç'in güvensizlik yaratan ve bölücülüğü besleyen Sırbistan'daki milliyetçi hareketi, komşu cumhuriyetlerde benzer gerici mücadelelerin fitilini ateşledi.
 
1990'ların başında sosyalizmin son çöküşü, etnik çizgiler boyunca bölgeyi parçalayan ve Batı askeri gücünün ve sermayesinin eski federasyona daha fazla nüfuz etmesini sağlayan bir dizi yıkıcı iç savaşla geldi.
 
Yine de, son yıllarda Yugonostalji fenomeni, şu anda bağımsız devletler çapında, özellikle genç nesiller arasında ortaya çıktı. Ülkenin bağımsız sosyalizm yolunun mirası, işçilerin öz denetimine vurgu yaparak, bu geriye dönük özlem içinde kilit rol oynamaktadır.
 
İç savaş, etnik temizlik ve dış askeri müdahale ile kıyaslandığında, insanların Yugoslavya'nın komünistlerinin başkanlık ettiği istikrar, büyüme ve barış dönemlerine olumlu baktığını görmek şaşırtıcı değil. Fakat 1990'ların felaket olayları, bu liderlerin oluşturduğu çelişik temellerden ayrılamaz.
 
Balkanlar'da daha da belirgin olan Avrupa Birliği'nin bugünkü krizi, Yugoslav sonrası cumhuriyetlerin pek çok liderinin 1990'lardan beri sürdürdüğü büyüme stratejilerine şüpheyle yaklaştı. Bu kriz, sosyalistlerin alternatif bir vizyonu ifade etmeleri için önemli fırsatlar yaratıyor. Kuşkusuz, anti-imparatorluk mücadelesi ve açık, deneysel kültürü ile ilgili güçlü sembolizmi ile Yugoslav deneyimi, bu vizyona bilgi verecektir. Yugoslavya'nın sosyalizme olan olumsuz deneyimleri de öğrenilmelidir.
 
Bu derslerin başında, periferik ekonomilerin dayanıklı ve istikrarlı büyümesinin sınırlandırılmasında uluslararası ekonomik düzenin rolü var. Muhtemelen, savaş sonrası Yugoslav sosyalistleri, Batı'daki kapitalist ekonomilerin çıkarlarını ön plana çıkaran küresel bir ekonominin koşulları altında ellerinden gelen en iyi manevrayı yapmışlardı. Fakat bu küresel ekonomiyle olan uzlaşmaları, Yugoslav toplumunun çelişkilerini daha da şiddetlendirdi.
 
Gelişme ve kendi kaderini tayin hakkına yönelik gerçek bir mücadele, özgün ulus devletin sınırlamalarını hesaba katmaya ihtiyaç duyacaktır. Bölgesel işbirliğine dayalı daha büyük ekonomik birimler aranmalıdır. Bu argümanlar Sol'a özgü değildir - Avrupa entegrasyonundaki liberal stratejiyi haklı çıkarmak için bölgede uzun süredir kullanılmaktadırlar. Bununla birlikte, Yunanistan'daki Syriza hükümetinin kaderi, Avrupa Birliği'nin çevre ekonomilerini küresel pazarların baskılarından korumadığını gösterir; aksine onları Avrupa düzleminde yeniden yapılandırır.
 
Avrupa projesinin dışında bir kalkınma, Yugoslavya sonrası ülkeler ve Balkanlar çapında bölgesel bir işbirliği ve dostluk programını gerektiriyor. Buna karşılık, ulusal sorunun ekonomik kalkınma sorunlarıyla örtüşme biçimlerinin nüanslı bir değerlendirmesi gerekecektir.
 
Devletin yukarıdan-aşağıya girişimleri yoluyla değil, toplumda mücadele, işbirliği ve dayanışma yoluyla oluşacak yeni bir topluluk vücuda getirmek gerekecektir.
 
YAZAR HAKKINDA
James Robertson, Woodbury Üniversitesi'nde siyaset ve tarih profesörüdür ve LeftEast'ın editör kurulu üyesidir.
 
*www.jacobinmag.com sitesindeki yazıdan Türkçe'ye amatörce çevrilmiştir.

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde