Özgürlük

ÖZ, VAROLUŞTAN ÖNCE Mİ GELİR? 

 

CAMUS'UN METAFİZİKSEL BAŞKALDIRISINA BİR BAKIŞ
 
Yazan: Scot N. DuFour
2017, VOL. 9 NO. 05 | SY. 1/1
 
 
GİRİŞ
 
Albert Camus, İkinci Dünya Savaşı ve Cezayir Savaşı tecrübelerini de içeren fırtınalı bir dönemde yaşadı. Camus Fransız edebiyatının en iyi yazarlarından biri olarak dikkat çeken bir şekilde tanınır, ancak aynı zamanda o bir filozoftur. Camus'un, kendisinin de şahsen sevmediği bir tanımlama olan varoluşçu olup olmadığı tartışmalı olsa da, "Başkaldıran İnsan" adlı eserinde onun başkaldırı analizi, metafiziksel(doğa üstü) başkaldırıya dayanan bir ahlakın tesis edilmesine yönelik ilgili sav olarak hizmet eder. Camus hayatı boyunca büyük baskılara şahit oldu ve büyük baskılarla karşı karşıya kaldı, bu yüzden başkaldırı hakkında yazması şaşırtıcı değildir. Camus, şahsen II. Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı direnişin bir parçasıydı ve ayrıca kendi öz vatanı olan Cezayir'de şahit olduğu Müslümanlara yapılan baskılar aleyhinde de konuştu. Camus, metafiziksel başkaldırı kavramını, absürt(saçma) olarak tasvir ettiği dünya karşısında bir ahlak sistemini formüle etmenin yolu olarak şekillendirdi. Marquis de Sade ve Nietzsche gibi bazı yazar ve filozoflar kendi üsluplarınca absürt olana karşılık verdiler, ancak insanlık halinin saçmalığına Camus'un cevabı bu sözü edilen iki düşünürün verdikleri karşılığın bir evrimi olur. Camus başkaldırı ahlakını inşa ederken, onun Sartre gibi varoluşçularla arasını açan, insanın özü kavramına sadık kalır, fakat onun insanın özü düşüncesi aynı zamanda ahlakının kurulmasını da geçersiz kılar. Camus'un metafiziksel başkaldırısı, ahlaki davranışa yönelik davranış kuralları yaratmada başarılı bir çıkarımdır. Başkaldırı yalnızca geçmiş ya da üçüncü dünya ülkelerinde değerli değildir; Orta Doğu'da devam eden çatışmalar, kadınların ezilmesi, kölelik gibi sorunlar insanın başkaldırı kabiliyetini üstün tutmak için ihtiyacın birer örnekleridir.
 
Varoluşçuluk birçok nedenden ötürü merak uyandırıcı bir felsefedir; hatta bazıları tarafından felsefe bile değil, bir toplumsal hareket olarak görülür. Buna karşın, muhtemelen felsefi çemberlerin dışında çok büyük etkiye ve tesire sahip olan felsefedir. Felsefe olarak varoluşçuluk tartışılabilirken, pek çok bilim adamı varoluşçuluğun, olağan anlamda kesinlikle analitik felsefenin sistematik bir türü olmadığını kabul eder(Akademi Fikirleri, sayfa 125, Marino ix, Cooper 27). Varoluşçuluk doğası hakkında büyük bir anlaşmazlık olmasına rağmen, felsefenin dışında en ünlü felsefi isimlerden bazıları genellikle varoluşçuluk şemsiyesi altında yer alır: Nietzsche, Kierkegaard, Sartre ve Camus.
 
Elbette bu hareketle ilişkili diğer isimler de var, ancak felsefe dışındaki disiplinlerden öğrenciler bu filozofların eserlerinden bazılarını öğrenecek gibi görünüyor. Bu yazı, Camus'un kavramlarını ve onun özel eseri olan "Başkaldıran İnsan"ı incelemeyi amaçlıyor. Camus, kendisini kişisel olarak etkileyen hem Cezayir Savaşı hem de II.Dünya Savaşı sonrasında sis dağılmadan önceki varoluşçu moda içinde insanlığın absürt hayat kavramını keşfediyor. Camus, geçmişin bazı öne çıkan entelektüelleri vasıtasıyla insan başkaldırısının izini sürer ve başkaldırının, insanlığın insan davranışı için bir ahlak yaratırken absürt ile uğraşmanın yolu olduğu sonucuna varır. Camus'un başkaldırısı, onun bir çok varoluşçu ile arasını açan insanın özünü ortaya koyuyor, ancak bu insan özü, Camus'un yaratmak istediği ve bugünün dünyasında konuyla ilgili kalan başkaldırının ahlakını tesis etmek için gerekli değildir.
 
 
ALBERT CAMUS'UN GEÇMİŞİ
 
Camus'un geçmişini, zamanının sosyal ve politik ortamıyla birlikte yorumlamak önemlidir. Herhangi bir yazar ya da filozofta olduğu gibi, bu sosyal faktörler Camus'un çalışmalarında ve felsefesinde, özellikle "Başkaldıran İnsan"da ifade edilen görüşlerde rol oynadı. "Başkaldıran İnsan"da odaklanılan ayaklanma, Cezayir Savaşına Camus'un bakışından hemen önce gerçekleşti. 1950'lerde Cezayir Savaşı sırasında meydana gelen ayaklanma, Camus'un hayatı boyunca şahit olduğu bir diğer çatışma olan II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı direnişten Cezayirlilerin ilham almasının sonucu olarak çok defa görüldü. 
 
Camus, I. Dünya Savaşı'nda öldürülen okur yazar bir anne ve babanın çocuğu olarak 1913'de Cezayir'de dünyaya geldi, aynı zamanda hayatının çoğunu Paris'de geçirdi. Camus yoksulluk içinde büyüdü, ancak üniversiteye devam edebildi ve kaliteli bir eğitim alabildi. II. Dünya Savaşı sırasında Camus, Fransızların Nazilere karşı direnişiyle ilişkili bir gazetede gazeteci yazar olarak çalışıyordu. Fransızların ve diğer birçok ülkenin II. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı yaptıkları direniş, sömürge hayatından bıkmış Cezayirlilere ilham kaynağı olarak görüldü ve böylece Camus'un öz vatanı olan Cezayir, yaklaşık bir milyon Cezayirli'nin öldürüldüğü Cezayir Savaşı'nda darmaduman oldu(Evans n. pag.).
 
Camus 1960'da bir otomobil kazasında trajik bir şekilde öldü, ancak kısa ömrü boyunca etrafını saran gördüğü şey, totaliter tarzda rejimlerin daha az güçlü insan topluluklarından faydalanmaları idi. Hem İkinci Dünya Savaşı'nı hem de Cezayir Savaşı'nı yaşamak ve bu gibi durumlarda direnişin bir parçası olmak, büyük ihtimalle Camus'a insanın hali ve bu halleri başkaldırı yoluyla nasıl düzelteceği hakkında düşünmek için ilham verdi. Bu pek şaşırtıcı değildir; Camus'un yaşamı boyunca Fransa bugün Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde (Royal 29) meydana gelen çatışmalara karışmıştı. Bu deneyimler Camus'u inanılmaz derecede etkili bir yazar yaptı ve 1957'de Nobel edebiyat ödülünü kazandı, böylece onun etkisi, bazıları eserlerine gerçek olmayan felsefeyi uygun görseler bile şüphe edilemez.
 
Camus, bir tür rejimin hakimiyeti altında kaçınılmaz olarak insanların sömürülmesini ve öldürülmelerini gördü. O, içinde bulunulan zamanı tamamen hiçe sayan bir tür gelecek ütopyası adına tüm dünyanın kendisini adadığı "mantık suçları" adını verdiği şeyi gördü. Bugünün pahasına bir gelecek cennet vaadi, Camus'un nefret ettiği bir durumdu ve bu sebeple o, din ve ahlak sistemlerini daha iyi bir gelecek devleti ümidiyle bugünün anlamını ortadan kaldıran olarak gördü(Duran 369). Camus, gerçek durumumuzu ve dinin kullanımının hayatın gerçek değerinin altını oyduğu gerçeğini görmemiz gerektiğini düşündü. 
 
 
VAROLUŞÇULUK
 
Camus'un varoluşçu olup olmadığı konusundaki tartışmalar, varoluşçuluğun ne demek olduğu ya da felsefedeki analitik ve kıtasal ayrım konusundaki tartışmalar kadar belirsizdir. Bu gerçeğe rağmen, Camus tarafından ifade edilen düşüncelerin aslında varoluşçuluk parametrelerinde olup olmadığının belirlenmesi önemlidir. Camus'un felsefe olarak yaptığı işin değeri konusunda bir anlaşmazlık olduğu için, Camus'un varoluşçuluk tanımına uyup uymadığına bakılmaksızın, etkili ve iyi bilinen bir felsefe önemlidir. Ancak varoluşçuluğun doğasını sınırlandırmak tam mümkün müdür?
 
Varoluşçuluk, dünyayı analitik anlamda anlayabilen ya da etik bir ikilem boyutlarına Kant'la aynı şekilde girerek manevi açıdan doğru bir çözüm üretebilen bir felsefi sistem değildir. Varoluşçuluk, dünyayı birkaç farklı temayla gören bir düşünce biçimi ya da bir felsefedir. Bu temalar şunlardır: kişisel sorumluluk, bireysel tecrübeye vurgu, tutkunun önemi ve kişisel özgürlük kavramı (Solomon n. Pag.). Varoluşçuluk ateist bir felsefeye sahip olmakla ünlüdür, ancak en orjinal ve en etkili varoluşçu düşünürlerden biri olan Soren Kierkegaard böyle olmadığının kanıtıdır. Kierkegaard'ın başına gelen, çok yürekten Hristiyan bir adam olmaktır. 
 
Belki de varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre'in en ünlü varoluşçu ifadelerinden biri, listeye eklemek için bir başka önemli temadır ve "varoluş özden önce gelir" (Sartre 15). Bu mevzu, Camus'un "Başkaldıran İnsan"da sunduğu fikirler üzerindeki etkilerinden dolayı özellikle önemlidir. Muhtemelen en ünlü varoluşçu Sartre ve Camus'un, Camus'un arkadaşlıklarını bozan  "Başkaldıran İnsan"ı yayınlanana kadar, çok yakın arkadaş olduklarına işaret etmek aydınlatıcıdır(Royal 26). Sartre, "varoluşçu" etiketini gerçekten benimsemiş filozoflardan biriydi ve o, genel olarak hareketle en belirgin şekilde ilişkili olan figürdü, dolayısıyla Sartre'ın varoluşçuluğunun temalarını ve öğretilerini varoluşçuluğun doğasının somut örnekleri olarak adlandırmak güvenle uygundur. 
 
Sartre "varoluş özden önce gelir" deyimini türetti ve bu deyimin ardındaki anlam varoluşçuluğu anlamada ve Camus'un varoluşçu harekette nereye ayak bastığını görmede tepe noktasıdır. Sartre'nin örneğini ele alın ve bir kağıt kesici hayal edin. Bir kağıt kesici için öz varoluştan önce gelir çünkü bir kağıt kesicinin fikri ve amacı bir zanaatkar onu yaratmadan önce olması gerekir; hiç kimse ne için kullanıldığını bilmediği bir kağıt kesici yaratmaz(Sartre 13). Bu aynı kavram, insanlığın yarattığı herhangi bir nesneyi kapsayabilir: otomobiller, silahlar, bilgisayarlar ve yüzme havuzları, bir fikri yerine getirmek veya belirli bir amaca hizmet etmek için yaratılmışlardır. Sartre için, insanlık bu yaratılmış nesnelerin tam tersidir; İnsanlık doğar ve var olur, ancak biri doğumundan sonra ne tür bir insan olacağına karar verir. İnsanlar belirli amaçlara hizmet etmek ya da belirli roller için doğmazlar. Varoluş için öze üstün gelmede, varoluşçuluğun diğer temalarının nerede etkili oldukları bellidir; insanlar hayattan ne anlam çıkardıklarını seçmede özgürdürler ve bireysel tutkuları onları yönlendiren şeylerdir. Bireyler, kişinin yaşamı boyunca yaptığı seçimler olan belirli bir siyasi partiye ait olanlar ya da bazı müzik türlerini takdir edenler olarak doğmazlar. Sartre, bu fikrin diğer tüm farklılıklara rağmen varoluşçuları bir arada tutan şey olduğunu iddia ediyor (13).
 
Varoluşçuluğun içinden hangi temaların geçtiğini anlama, "Başkaldıran İnsan" yayınlandıktan sonra Camus ve Sartre arasında niye bozuşma olduğunu açıklamaya yardım edecektir. Tüm yazarların ve filozofların kapsam ve bakış açısını göz önünde bulundurmak, onların felsefelerini veya eserlerini anlamak için önemlidir ve sadece birinin karşılaştığı hali hazırda kurulu bir kategoriye düzgünce uymayan bir değer, hikaye ya da felsefeyi gerçek, ikna edici ya da felsefe gibi başarılı olmayan olarak nitelendirmediği için hatırlanması önemlidir. Camus'un eserlerindeki temaları ve fikirleri incelemek, Camus'un felsefesinin incelenmesinde ve varoluşçular olarak bilinen gruba dahil edilmesindeki bir sonraki adım olacaktır.
 
 
CAMUS'UN SAÇMALIĞI VE İNTİHARI
 
"Başkaldıran İnsan", Camus'un en ünlü iki eseri olan "Sisifos Efsanesi" ve "Yabancı"nın ardından 1951'de yayınlandı. Bu gerçeğin önemi, Camus'un felsefesinin bu iki erken çalışmasında yatar ve "Başkaldıran İnsan" eserlerindeki bir tür evrimleşmedir ya da Camus'un bu iki önceki çalışmasında kurmayı denediği şey göz önüne alınırsa en azından bu evrimin başlamasıdır. Bu nedenlerden dolayı, Camus'un kariyerinin başında gelen iki kavramı anlamak önemlidir: Saçmalık ve intihar düşüncesine dalma.
 
Camus için absürt, gündelik dilde 'saçma' kelimesinin en yaygın şekilde kullanıldığı gibi bir anlama gelmez. Bu sadece bir şeylerin mantıksız ve akıl almaz olduğu anlamına gelmez; insanın dünyayla etkileşim kurma ve anlama biçimiyle ilgisi olan çok spesifik bir kavramdır. İnsan hayatı saçmadır, çünkü insanlar her zaman dünyada oluşan yanlışlar ve doğrular için bir takım cevaplar, nedenler ya da gerekçeler ararlar, ancak evren durumumuza tamamen kayıtsızdır(Solomon n. Pag.). Her defasında bazı felaketlerin olduğunu ya da bir takım iyi insanların başına gelen korkunç şeyleri bir düşünün; çoğu kişinin ağzından çıkan ilk kelime "neden" olur; Camus, insanların bir tür doğruluk ya da evren üzerinde yansıtılan adalete sahip olduklarını işaret eder, ancak evren her zaman, yarattığımız doğruluk standartlarına bağlı kalmayarak bizi hayal kırıklığına uğratır. Bu meseleye bakmanın başka bir yolu, insanların hayatlarının değerli bir şey anlamına geldiğini insanların nasıl her zaman umduklarını ve beklediklerini görmektir, ancak uzun vadede bu anlamsızdır(Solomon n. pag.). Bu nokta, insanların toplumda en çok değer verdiği meslekler göz önüne alındığında daha da açıklanabilir. Doktorlar, hemşireler, itfaiyeciler, askeri personel ve polis memurları dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışıyorlar, böylece toplumda özel bir yere sahipler, ancak Camus sonuçta anlamsız olduğuna dikkat çekmek istiyor. Doktorlar hastılığı ortadan kaldırmazlar; doktorlar en sonunda ölecek olan insanı kurtarırlar; itfaiyeciler yangınları söndürürler, fakat dünya bir gün güneş tarafından içine çekilebilir ve polisler hiç bir zaman uyuşturucu savaşını kazanmazlar.
 
Yaşamın anlamını sormak ya da belirli bir yaşam biçimine değer biçmeye çalışmak doğal bir insan içgüdüsü olabilir. Din ve Tanrı, bu soruları cevaplamak veya bu değerleri yaratmak için bu tür bir araştırmanın mükemmel örnekleridir. Camus elbette bir ateistti, fakat saçma kavramı için birinin Allah'a inanıp inanmadığı önemli değildir. Bu durumda her şeyden önce onu saçma yapan bu insanlıktır; ateistler görünüşte değersiz bir dünyada kendilerini bulurlar ve çeşitli dinler hangi değerlerin doğru olduğu için kavga ederler ya da dindarlar bazen kaderleriyle mücadele edebilirler. Bu, Camus'un felsefesinin başlangıç kalıbı olan absürt hayattır. Bazılarının, özellikle de bir ateist için, intihara kalkışmaktan kendilerini neyin durdurduğunu öğrenmek istediklerini söylemeleri akla yatkın görünür. Camus, dışarıdan değer atfedilmemiş bir dünyada çoğu insanın, intiharı bu saçmalığa uygun bir cevap olarak düşünebilecek oluşlarının farkındadır.
 
Camus, intihar ihtimalini çok önemli bir ahlaki düşünce olarak görmüştür; zaten "Sisifos Efsanesi"nde Camus, en önemli felsefi sorunun intiharın müsaade edilir olup olmayacağını söyleyen olarak yorumlanabilir(Aronson n. pag.). Camus, Sisifos ve onun dünyadaki yeri vasıtasıyla bu sorunu resmetmektedir. Sisifos, tepeye ulaştığında aşağıya düşen büyük kaya parçasını sonsuza dek her gün tepeye çıkarmakla lanetlenmişti. Camus, Sisifos'un bir kahraman olduğunu iddia etmek ister, çünkü Sisifos hayatta yazgısını kabul eder ve her gün kayayı tepeye taşımaya devam eder. Sisifos'un kendi açmazı dışında canı bir şey çekmiyor ve durumu mantıklı hale getirmeye çalışmıyor; durumunu kabulleniyor ve Profesör Bob Solomon'un dediği gibi, Sisifos kayasını sevmeye başlıyor(n. pag.). Camus'un, absürtlüğün insanlığın dünyayla ilişkisinde yattığını ve çünkü dünya mantıksız olduğundan akıl yoluyla bu saçmalığın anlaşılamayacağını düşündüğü burada pekiştirilmelidir. Sisifos bir kahramandır, çünkü o kimseyi öldürmez; durumu için adaleti dışarıda aramaz ve din gibi yanlış bir umudun arkasına saklanmaz. Camus, intiharı Sisifos'un sakındığı bu gibi şeylerden aynı tür bir kaçış olarak görür; intihar derhal reddeder; intihar, Camus hayatın anlamı hayattır demek istediği zaman demek istediği şey için uğruna yaşanacak bir şeyin olmadığını söyler. 
 
 
METAFİZİKSEL BAŞKALDIRIYI ANLAMA
 
Camus'un metafiziksel başkaldırı fikrini takip etmek için bir kişinin, "Başkaldıran İnsan"daki başkaldırının Camus'un "reddetmenin çağı" olarak adlandırdığı şeyden çıkan bir evrim olduğunu anlaması gerekir(4). Reddetme çağı, Camus'un, bir anlam ya da amaç olmadığı için hayatın saçmalığının gerçekleşmesi, daha önce tartışılmış terimidir. Bu reddetme çağı, intihar ve bir kişi kendi canını almalı mı almamalı mı sorununa sebep olur. "Başkaldıran İnsan"ın önemli bir kısmı, reddetme çağından ve intihar sorunlarından "ideolojiler çağı"na(Camus 4) ve cinayet sorunlarına insan düşüncesinin evrimini göstermek için tarih yoluyla edebiyat ve felsefenin izini sürer.
 
İdeolojiler, insanlığın absürt konumuyla başa çıkmanın bir yoludur; çünkü insanların bir şekilde kendilerini tanımlamasına ve neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermesine izin verir. Camus, görünen o ki insan durumunun açıkladığı şekilde saçma olması durumunda, o zaman ilk bakışta gözükenin hiç bir şeye ve Camus'un bir katil doğru ya da yanlış hareket etmez örneğine değer verilmeyeceği oluşuna dikkat çeker. Tanrı gibi evrensel kural koyan yüce varlık olmadan ya da insanlığın dışında kendi kurulmuş idarenin bazı diğer evrensel yasaları olmaksızın bazıları yanlış ya da doğrunun olamayacağını söyleyebilir. Karamazof Kardeşler'deki Ivan Karamazof'un belirttiği gibi, eğer tanrı yoksa, o zaman her şeye izin verilir, ancak "Başkaldıran İnsan"ın ve Camus'un başkaldırısının dersi durumun aslında bu olmadığıdır. 
 
Başkaldırı, insanın saçma durumuna rağmen hayatta bir tür değer olduğunun kanıtıdır. Camus, birisi idareye ya da davranışa, insanların kabul edilemez var saydıklarına karşı ayaklandığında, bir bakıma diğer insanın çizgiyi aştığını, eylemlerinin haddi aştığını söylediklerine dikkat çeker. Camus tarafından kullanılan örnek ve bu ayaklanmanın en kolay gösterilen örneği, kölelikle ilgili olandır. Bir köle, belirli miktarda istismar ve kötü muamele görür ancak köle efendiyi hangi noktada durdurur ve efendinin eylemlerinin çok ileri gittiğini iddia eder? Bu tür bir isyan, farklı köle için farklı olaylar veya eylemler tarafından tetiklenebilir, ancak çoğu insanın içerisinde bu tür sınırlara sahip olması akla yatkın görünür. Köle bir anne dayağa ya da kötü muameleye boyun eğebilir, ancak kötü muamele çocuklarına yönelmeye başlarsa efendisine karşı gelebilir. Belki de başkaldırmaya değer sebep, isyanın belirli bir eylemin doğal akışını sürdürmesine izin verilen üzerinden ölümü seçeceği oluşudur.
 
Camus burada yukarıda belirtilen iki örnek hakkında önemli bir nokta oluşturmak istiyor. Camus, bir köle kölelikten kaynaklanan hareketlere karşı ayaklandığında, o zaman kölenin ayrıca tüm köleler adına bir bütün olarak köleliği tamamen reddedeceğini söylüyor(14). Ayrıca, kötü muamelenin belirli kurbanı olmayan birisinin diğerleri adına ayaklandığı durum da olabilir. Bu, bugün dünyada görülen alışılmamış bir başkaldırı türü değildir. Kürtaj lehinde ve aleyhinde gösteriler, polis vahşetine karşı protestolar ve insani nedenler adına çarpışan savaşlar bu tür başkaldırının güncel örnekleridir. Bu Camus'un başkaldırısı için çok önemli bir kavramdır, çünkü başkalarına yardım etmek ve başkalarının acılarıyla özdeşleşmek için isteklilik gösterir(16).
 
Ağustos 2014'de bir çok insan, Michael Brown isimli adamın vurulmasında polisin öne sürülen barbarlığını protesto etmek için Missouri, Ferguson'da sokaklara döküldü. Bu hikaye ABD'nin her yerinde manşetlere taşındı ve günlerce adaletin yerini bulması için çağrılar, isyanlar, protestolar ve yağmalamalar oldu(USA Today n. pag.). Can alıcı noktada sorunlar üzerinde birinin bakış açısı ne olursa olsun, gerçek bunun bir başkaldırı şekli olduğudur ve bu şekil bir başkaldırının kanıtı Camus'un "Başkaldıran İnsan"da tartıştığı şeydir. Missouri, Ferguson'daki insanlar polis memuru tarafından vurulmanın doğrudan kurbanları değildiler, ancak onlar vurulan adam adına isyan ediyorlardı. Bölgenin vatandaşları ve Birleşik Devletler'in tamamında bir çokları, polis memurları tarafından uygulanan bu tür bir muameleye katlanamayacaklarını belirterek ayaklandılar. Bu, Camus'un, insanların diğer kişiyle ve o kişinin bir tür çiğnenmesiyle özdeşleştiklerini iddia ettiği durumlarda olduğu gibidir(16).
 
Dolayısıyla, insanların Camus'un "Başkaldıran İnsan"da anlattığı şekilde isyan ettiğini gösteren kanıtlar vardır. Bununla birlikte, Camus polisin vahşetinin ya da köleliğin kendisiyle ilgilenmez, fakat bu tip vakıaları metafizik başkaldırının yapısının örnekleri olarak kullanır. Metafiziksel başkaldırı, hayatın saçmalığına ve Camus'un içinde insanlığı gördüğü insanlık halinin sorununa karşı başkaldırıdır. Camus insan halinin saçmalığını açıkladı ve ayrıca başkaldırının bazı örneklerini de gösterdi ve sadece bireysel başkaldırı olarak değil başkaları adına da başkaldırı için hareket etmenin önemine özel dikkat çekti. Camus'un "Başkaldıran İnsan"da üzerine eğildiği bir sonraki sorun, daha önce ortaya attığı bakış açısının iki özel sonucuyla ilgilidir: Mutlak ret ve mutlak tasdik.
 
DEVAM EDECEK
 

 
 

 

FACEBOOK SAYFAMIZ

 

                                                           TWITTER SAYFAMIZ
                                                                                 ÖZGÜRLÜK @ozgurlukde