Özgürlük

BİLİNCİMİZ BİLİNCİMİZ Mİ???

 
Gerçekleri gizlemenin bir yolu olarak yanlış algıların sömüren kişilerce sömürülenler üzerinde tesis edilmesi sonucu gerçekler sadece görüntüden ibaret hale geliyor. Böyle olunca da gerçeğin öz olduğunu anlatabilmek giderek zorlaşıyor. İnsanlar gördüklerinin bir görüntü olduğunun farkına varmak ve görünenin de her zaman inanılan olduğundan, daha doğrusu "ben gördüğüme inanırım" düsturu genel geçer kural olduğundan, o görünenin aslında kendilerine gösterilen bir yanılsama ve sahte bir görüntü olduğunu, özün gerçekliğini kavrayamıyorlar. Dolayısıyla, özü gözler önüne seren düşünceler de görmezden geliniyor.
 
Örneğin, günümüz modern burjuva medeniyetinde ve onun modern kapitalist toplumunun dayandığı bütün üst yapı işleyişinde görüntüde mükemmel gösterilen bir demokrasi ve insan hakları anlayışı var. Ve bu görüntü de, büyük bir aydınlanma ve burjuva tarihi birikimine dayandırılıyor. Bu görüntünün içi bütün ideolojik, felsefi, sosyolojik ve de aklınıza gelebilecek bütün kavramlarla doldurulmuş durumda. Oysa ki gerçek çok farklı tekabül ediyor. İnsan hakları da, demokrasi de özde, mutlu sömüren bir azınlık lehine işliyor ve işletiliyor. 
 
Her şeyin ötesinde, her insan çıplak ve özgür doğuyor. Hayatı boyunca hayattan ne anlam çıkardığına göre seçimlerini özgürce(?) yapıyor ve bireyin tutkuları-sonraki kimlik arayışları- hangi yolda ilerleyeceğini seçmesinde belirleyici oluyor. Bunlar gerçekten özgür olan bir birey için geçerli. Ama birey yalnız başına değildir ve bir toplum içinde yaşıyor. Ve o toplumda sınıflardan oluştuğu için ve toplumun alt yapısı sömürüye dayandığı için kimlik seçiminde ve tutkularının bağımsızca kimlik seçimlerinde hareket etmesinde ne kadar özgür davranabiliyor? Ve özün gerçek olmadığı, görüntünün gerçekmiş gibi sunulduğu bir medeniyette sunulan kimlikler birilerinin dayatmasından ibaret olmadan alt yapısı sömürmeye dayanan bir toplumda nasıl saf ve temiz olabilirler? Sömürüye dayanan bir düzen içerisinde çoğunluğun azınlığın kölesi haline getirildiği ve gittikçe de tarihsel birikimi içinde zenginliğin ve bolluğun belirli ellerde toplandığı günümüzde o çoğunluğa insan hakları ve demokrasi altında sunulan görüntüler ne kadar gerçekçiler?
 
Bugün bir Batı ülkesinde istediğinizi ifade etme, örgütlenme, iş kurma, mülkiyet, hukuk önünde eşitlik haklarına sahipsinizdir. Ama bir de toplumsal düzeni değiştirme hakkına sahip olduğunuzu ileri sürün bakalım ne olacak. Bunun için özgürce hareket etme hakkınız olduğunu ileri sürün, ekonomik eşitlik istediğinizi ve bunun için mücadele etme hakkınız olduğunu ileri sürün bakalım ne olacak...Sonunda karşılığı göz yaşartıcı gaz, cop ve gözaltı olacaktır. Her ne kadar hukuk önünde her bir vatandaş için "eşit haklar" söz konusu edilse de, bazı kimliklere daha eşit haklar düşüyor. Daha eşit haklara sahip olanlar ise, her daim baskı aracı olarak kullanılan o andaki baskın kimlikler, yani çoğunluğun kimliği olan ve her daim özün anlaşılmamasında işlev gören ve bu işlevi, politika ile çakışmaları ile birlikte meşru bir zemine oturtularak başkaldırmaya yeltenenler üzerinde acımasızca uygulanan ve çoğunluğu oluşturan ve de duyguları okşayan din ve milliyetçilik kimliklerinin cemaatleşmesi ve toplumda nasır tutması vasıtasıyla, toplum ve birey bilincinin gelişiminin önünde engel teşkil ediyorlar. Çoğunluk, azınlığın başkaldırma tehlikesini ihtiva eden "kendi kendini geliştirme"sine ve başkaldıran bir bilinç oluşmasına kullandığı ideolojik, psikolojik ve sosyolojik araçlarla izin vermiyor. Bunu da, bilinci karartan görüntülerin özün görüntüsü üzerine montajlanması yoluyla yapıyor. Durum bu olunca da, daha da kötüsü gerçekleşiyor. İnsanlar özü göremediklerinden görüntü olan kimliklerin ve özü maskeleyen ideolojilerin peşinden giderek bu kimlikler ve ideolojiler için ölmeye ve öldürmeye istek duyuyorlar. Bunun en güzel örneklerine kısa bir süre önce Türkiye'de de şahit olduk. Bilinç ölmeye ve öldürmeye meyilli hale getirilip cinayet kutsanıyor. Ölenlere şehitlik, öldürülenlere hainlik mertebeleri veriliyor. Bilinç, görüntünün cenderesinde özü bilinçaltının en derin karanlık dehlizlerine hapsediyor. 
 
Oysa, Sartre ve Camus'un, ikisinin de haklı olarak ortaya koydukları gibi, ama sonradan aralarında çekişmeye neden olan varoluşçuluk felsefesinde Sartre'nin belirttiği "varoluşun özden önce gelmesi" ve Camus'un insanın özüne yönelmesi yerini belki de görüntünün varoluştan ve özden önce gelmesine bırakıyor. Çünkü varoluşta hepimiz saf, özgür ve eşit doğuyoruz. Sonradan kimlikler edinip tutkularımızın, ideolojimizin, egolarımızın ve diğer komplekslerimizin oluşmasıyla kendimize yön veriyoruz ve de sömürülenler tarafından bize biçilen kimliklere girerek görüntünün varoluştan ve özden önce gelmesine izin veriyoruz ! Ya da Marx'ın belirttiği gibi, "bilincimizi oluşturan varlığımız", yani içinde bulunduğumuz maddi koşullar ve ekonomik çıkarlar. Ya da 2017 senesinde üç yaşında bir çocuğun akıllı telefon ve tablet kullanmaya başladığı, google'nin, wikipedia'nın olduğu bir çağda bilincimize yön veren bambaşka şeylerdir.
 
Kısacası günümüzde belki de yapılması gereken bilincimizi etkileyen nedenlere ve gerçeğin gerçekte ne olduğuna daha fazla eğilmektir. Sosyalist düşünce belki de sahip olduğu geçmişin kültürünü bu anlamda geliştirip bambaşka bir bilinçlenmeye doğru evrim geçirmelidir. 
 
Velhasıl özün görünmesinin önündeki en büyük engel ezilenlerin düşünmesini engellemektir. 
 
Başkaldırı ve ayaklanma düşüncenin ürünleridir. Ve onun olmamasının önündeki engel de bir düşüncedir. 
 
Öz ve görüntü... hangisi bilincimiz?
ÖZGÜRLÜK YAYIN VE ÜRETİM KOLEKTİFİ

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ