Özgürlük

G20 HAMBURG VE İNSAN HAKLARI, AMA HANGİSİ?

Modern Toplumda insan hakları modern söylemlerle o kadar iç içe geçmiş ve her ideolojik görüşten siyasetçinin, örgütün, topluluğun ya da her kesimden insanın olur olmaz, yerli yersiz dilline o kadar pelesenk olmuştur ki, onu tartışmak ya da içeriğini ve uygulamadaki halini masaya yatırmak neredeyse imkansız görünmektedir. Bu kavramın problemli yapısı sadece insanların farklı insan hakları kavrayışlarına sahip olmasından kaynaklanmaz, çünkü insan hakları-fikir ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakkı, kanunlar önünde her bir bireyin eşitliği- gibi kavramlar dikkate alındığında teoride oldukça muhteşem gözükmektedirler. Ve kağıt üstünde her şey sorgusuz sualsiz çok açıktır, ancak gerçek koşullar göz önüne alındığında ya da günlük hayat içindeki uygulamalar söz konusu olduğunda "insan hakları"nın genellikle egemen ideoloji ve çıkarlar tarafından gölgelendiği, maskelendiği ve suistimal edildiği görülür.

 
Peki, teoride ve felsefi söylemde bu kadar muhteşem görünen insan hakları pratikte nasıl işliyor? Diğer bir deyişle insan hakları ihlalleri iddialarını ya da insan haklarına uyulmasını hangi çıkarcı kurum ya da kişiler işler kılıyor? Çünkü günümüz modern kapitalist toplumunda insanların bilincini ve davranışlarını belirleyen maddi çıkarlarıdır ve her sınıf maddi çıkarlar doğrultusunda temsil edilir. Burjuva parlamenter sistemi de bunun dışında değildir. Dolayısıyla, "kendi kendini geliştirme gücüne ve kapasitesine sahip" olan ama bu gücü egemenlerce elinden alınan üretici güçler kapitalist bir toplumda insan haklarından ne kadar nasipleniyorlar? 
 
Ve her daim toplumsal değişim hakkına uzak kalan ve toplumsal değişim hakkına hiç bir atıfta bulunmayan insan hakları, üretici güçler tarafından böyle bir talep ortaya konduğunda gözlerini yumuyor ve hatta böyle bir hak karşısında egemen sınıf tarafından gösterilecek olan-ve tarihte çok defa gösterilen- şiddet göz ardı ediliyor. O halde, şu soruyu sorabiliriz: Bu kadar muhteşem haklar sunan "insan hakları" karşısında, yine de insanoğlu toplumu dönüştürme ve değiştirme ihtiyacı hissediyor, neden?
 
Çünkü insan hakları teoride de, pratikte de biçimsel demokrasiyi ihtiva eder. Diğer bir deyişle, bireyin ifade ve düşünce özgürlüğünü, bireyin mülkiyet hakkını, bireyin örgütlenme hakkını, bireyin çalışma özgürlüğünü içerir. Fakat gerçek demokrasiyi içermez. Yani, biçimsel demokrasi gerçek demokrasinin üstünü perdeler ve bir bakıma onun görünmemesini sağlamak için onu maskeler. Gerçek demokrasinin de adı ekonomik eşitliktir. O yüzden, günümüz batı burjuva devletlerinde eksiğiyle gediğiyle biçimsel demokrasinin tüm kurumları çalışır haldedir ama gerçek demokrasinin-ekonomik eşitliğin olması bir yana, insan haklarına aykırı bir şekilde muazzam bir ekonomik sömürü sisteminin hakim olduğu ve bu çarkı çalıştıran ve onlara işlev kazandıranın bu aynı kurumlar olduğu da gayet açıktır. Her şeye rağmen ezilen üretici güçler açısından biçimsel demokrasi de büyük bir kazanımdır, çünkü insan haklarının-biçimsel demokrasinin çoğu işçi sınıfının büyük mücadeleleri ve savaşları sonucunda elde edilmiştir. Ve bu uğurda milyonlarca can verilmiştir...
 
Öte yandan, genelde siyasi çıkarlar için üzerine bu kadar düşülen insan hakları ihlalleri nasıl oluyor da bu kadar kolay işlerlik kazanıyor? Çünkü, egemen sınıf tarafından ihlaller yasallaştırılıyor ve meşru kılınıyor. Sonunda gelinen noktada toplumsal dönüşüm talepleri büyük bir hayal kırıklığı ile sonlanıyor. Çoğu zaman da, işin ironik kısmı belki de, bu talepler gayri meşru ve yasal olmayan ilan ediliyor. Ve bu taleplerde bulunan kişilerin başına neler geldiği ise insan haklarının hiç umurunda olmuyor. Irak'ta, Libya'da, Suriye'de, Yemen'de ve daha nicelerinde olanlar ya da ABD'nin diğer ülkelere "demokrasi ve insan hakları" götürmesi örneklerine bakılabilir...Ya da G-20 protestolarında ya da diğer protestolarda insan haklarına aykırı ama yasal kılınan devletin uyguladığı sistematik aşırı şiddet...Oysa ki, G20 zirvelerinde on dokuz devlet dünyanın fakir ülkelerinin kaderine karar vermek için özgürce toplanma ve toplantı haklarına sahipken, dünyanın değiştirilmesini talep eden kapitalizm ve onun uygulamalarından mağdur yüz binlerce insan gösteri yapma ve toplanma haklarına pek o kadar da sahip değiller. Protestocuların haklarına her defasında düşen: Göz yaşı, cop ve gözaltı oluyor.
 
Nihayetinde güçlü olan, demokrasi de insan hakları da götürüyor ve bangır bangır insan hakları diye ortalığı ayağa kaldırıyor; ama gelin görün ki, ister emperyalistler ister yerel egemen güçler tarafından olsun, halktan ya da içeriden gelen toplumsal dönüşüm talepleri olduğunda, insan hakları birden tedavülden kaldırılıyor. İşte bugün dünyada ve Türkiye'de olmakta olan da tam da budur.
 
Türkiye gibi binlerce yıllık devlet geleneğine ve onun yarattığı boyun eğen ve isyan etmeyen kulluk kültürüne dayanan ve aydınlanmacı bir burjuva devrimi yaşayamayan yarı-sömürge ve biçimsel demokrasinin kırıntılarına bile rastlanmayan ülkelerde sahip olunan- ya da olunduğu sanılan- yarım yamalak biçimsel demokrasi bile egemen kurumların, partinin, hükumetin ve de taraftarlarının lehine işletilir. Ve işin garibi tüm itirazlara rağmen bütün hak ihlalleri meşru ve yasal zeminde itibar görür. Eğer hükmeden partinin ya da topluluğun gönül vereni iseniz sizin haklarınız ihlal edilemez. Aynı durum muhalif ve karşıtlar için geçerli değildir. Haklı olarak, türbanla üniversiteye alınmayanların hak ihlallerine tepki koyanlar, aynı tepkiyi mini etekli bir kız taciz ve darp edildiğinde koyamazlar, daha doğrusu koymazlar. Tacize uğrayan taciz edildiğiyle kalır. Siyasi İslamcı kimliğinden dolayı üniversiteden atılanlara verdikleri tepkiyi modern, laik, ilerici, solcu öğretim üyeleri atıldığında veremezler ya da vermezler. Kısacası gücü kim eline alırsa insan hakları da onun lehine işler. Söz konusu olan onların haklarının ihlalidir, başkalarınınki değil...
 
İşin çivisinin çıktığı bir ülkede hak kayırmacılığı ve hak ihlalleri sadece siyasal alanda olmaz. Daha da kötüsü toplumsal alanda da bireysel hak ihlalleri yüksek bir hızda tırmanışa geçer. Adi suçlar yaygınlaşır. İş kazaları artar. İşçi hakkı gaspları yaygınlaşır. Kadın cinayetleri korkutucu bir hal alır ve bunlara ek olarak siyasi belirsizliklerin getirdiği yöneten(ler)deki endişeler ve paranoyalar ülkeyi para-militer güçlerin sokaklarda terör estirmeye başladığı günlere doğru koşar adım götürür. Kadın ve adam yaralayan serbest bırakılırken sadece muhalif olduğu ve düşündüğü için insanlar hapse atılır. Ve bütün bu ihlaller yasal kılıf içinde meşru kılınır. Korku İmparatorluğu "biçimsel demokrasi" ve "insan hakları" üzerinden inşa edilmeye başlanır.
 
Sonuçta bütün bu karışıklığa son verecek olan, özelde devrimci niteliğinden dolayı işçi sınıfı ve tüm ezilenler...Çünkü bizler tarihin karışıklıklarının ve alt-üst oluşlarının içinden yoğrularak geliyoruz. Ve biliyoruz ki azınlığın mutluluğu, çoğunluğun hoşnutsuzluğudur. Azınlığın zenginliği, çoğunluğun fakirleşmesidir. Azınlığın insan hakları, çoğunluğun haklarının ihlalidir. 
 
Bir zamanlar feodal ağalar karşısında yola çıktığınızda şiarınız "ÖZGÜRLÜK, KARDEŞLİK, EŞİTLİK" idi. Sizler gücü elinize geçirir geçirmez kendi özünüze ihanet ettiniz. Adaleti Adaletsizlikle örttünüz. Sömürdünüz, Ezdiniz Ama Yok Edemediniz. Şimdi Biz Adaletinizi De İnsan Haklarınızı Da İstemiyoruz. Çünkü Almaya Geliyoruz...
 
TEMMUZ G-20 HAMBURG GELİYORUZ!
 
ÖZGÜRLÜK ADINA! İNSANLIK ADINA!....

Error: No articles to display

FACEBOOK SAYFAMIZ