Özgürlük

27 Mayıs Dosyası

27 Mayıs Askeri Darbesi Emperyalizm ve Tekelci Sermayenin önünü Düzlemek İçin Yapıldı

Giriş

Türkiye tarihinde askeri darbelerin oluşumunda önemli bir dönüm noktasına sahip olan 27 Mayıs, yarattığı sonuçlarla sonraki dönemlerdeki oluşum ve gelişimleri büyük ölçüde etkilemiştir. Ayrıca 27 Mayıs, ülkemizde 61 Anayasası'nın mimarı olması nedeniyle çoğu zaman sol içi değerlendirmelerde yanıltıcı ve resmin tümünü görmeyi engelleyen bir takım değerlendirmeleri de hep beraberinde getirmiştir.

50'li yıllar boyunca DP iktidarına karşı ortaya çıkan muhalefetin etkisi öte yandan Kemalizm'in sol içindeki tezahürlerinin de yansımasının bir sonucu olarak, sempatiyle bakılan 27 Mayıs darbesi esasen darbe geleneğinin belli bir meşruiyet kazanmasının da önünü açmıştır.

27 Mayıs sonrası oluşturulan 1961 Anayasası'nda yer alan “nispi demokratik hak ve özgürlükler”bu durumu pekiştiren ana unsurdur.

Oysaki darbeyle birlikte oluşturulan yeni Anayasa uluslar arası işbölümü ve bunun ülkemizdeki izdüşümü ekonomik/politik yapılanmaya uygun bir çerçevedir. Ve bu anlamda ortada bir tezat bulunmamaktadır.

Darbeler sürecinin başlangıç noktası olarak ele alabileceğimiz 27 Mayıs'la birlikte başlayan süreçten itibaren “yukarıdan”verilen bu “hak ve özgürlükler”in verildiği konjonktür Osmanlı dönemi “Kerim Devlet”yönetim anlayışıyla da örtüşürken, sonraki süreçlerde politik yanılsamalara da önemli ölçüde kaynaklık etmiştir.

Emperyalizmin tahakkümünün perçinlendiği ülkedeki tüm kurumların ve devlet aygıtının yeni döneme göre şekillendirildiği bu sürecin orduda yarattığı karşılık ise emir komuta zincirinin tekrar düzenlemesi olmuştur. Olası yol kazaları ve “ordunun”DP iktidarı boyunca duyduğu rahatsızlıkların tekrar nüksetmesi halinde her zaman müdahaleye açık bir kapı bırakması ve darbelerin gelenekselleşmesi işinin de mimarıdır bir yönüyle.

Genel olarak söylenecek olursa ordu ile halk arasındaki bağın da azalması 27 Mayıs'tan sonra ivmelenmiştir. Ordunun siyasal yaşama olan etkisinden öte ekonomik yaşama da el atması sürecini de yine 27 Mayıs tetiklemiştir (OYAK'ın kuruluşu). 27 Mayıs öncesi daha düşük gelir gruplarının çocuklarından oluşan subay adayları git gide daha elit bir meslek grubu da olması neticesinde ya subay çocuklarından ya da ortalama gelir düzeyinin biraz daha üstündeki ailelerin çocuklarından oluşmaya başlamıştır. Subay maaşlarında yapılan “düzenlemeler”açılan farklı gelir kapıları, NATO formasyonu emekçilerle arasındaki zaten zayıf olan ilişkiyi iyiden koparmıştır.

öte yandan 27 Mayıs'ı kapitalizmin gelişim seyrine bağlı olarak ortaya çıkan oligarşik ittifak içindeki güç dengesinin tekelci burjuvazi lehinde eğilmeye başladığı bir sürecin ilk kırılma noktası olarak da değerlendirmek mümkündür.

ülkemizde yapılan darbelerin hemen tamamı önemli değerlendirmeler ve çözümlemelere tabi tutulmuş olmasına karşın özellikle hafızalara yer eden kısmı darbeler neticesinde ortaya çıkan yeni tablo olmuş, darbe ya salt içsel gerekçelere dayandırılmış ya da nedenlerinden bağımsız emperyalist bir komplo olarak değerlendirilmiştir. Oysa Marksistlerin her vaka üzerinde etkin birçok neden ve sonuç görmesi ve bu neden ve sonuçların tamamından bir sonuç çıkartması şarttır. Elbette bu neden ve sonuçların her biri aynı derecede belirleyici ve etken değildir. Ancak bu güne kadar hafızalarda yer eden tablo birçok eksik kareye sahiptir. Mümkün olduğunca tablonun tümünü yakalamaya çalışacağımız bu dosyada ağırlıklı olarak iktisadi süreç çözümlemeleri yapmaya çalışacağız. Zira gerçekleşen her darbe uluslararası sistem içinde bir dönüşümün ve bu dönüşümlerin ülkedeki yansımalarının izlerini taşımaktadır.

***

Savaş sonrası, DP'nin iktidara gelişiyle birlikte, Türkiye'de dışa bağımlı ve çarpık bir sanayileşme hızla gelişmeye başladı. DP hükümetleri ise, 1923–50 döneminden farklı olarak, ilk başlarda hâkim sınıfların tümünün temsilcisiydi ve hâkim ittifakın çeşitli kesimleri arasında günün güç ve toplumsal etkinlik koşullarında yeni bir dengeyi oluşturmaktaydı.

Bu dönem emperyalizmin yeni-sömürgecilik metotlarını geliştirdiği dönemdir. Bu dönemde hâkim sınıflar içi çelişkiler asıl olarak kapitalizmin gelişmesi ve güçlenen işbirlikçi tekelci burjuvazinin iktidardan daha fazla pay istemesi nedeniyle çıktı. Feodal kalıntıların ekonomik güçlerinin azalmasına rağmen iktidar aygıtında çok daha fazla temsil edilir durumda olması çatışmanın başlıca nedenlerinden birini oluşturuyordu. Bu nedenle 27 Mayıs sürecinde ve öncesinde tekelci sermaye lehine müdahaleler gerçekleştirildi.

ülkede emperyalist yatırımların artması, Amerikan üslerinin açılması, NATO'ya girilmesi, emperyalistlerin ülke içi hâkim sınıflar arası çelişkilerde uzlaştırıcı bir rol oynamalarını da sağladı. Tarımda hızlı makineleşme ve geniş toprakların tarıma açılması hem tekelci sermayenin iç pazarını genişletti, hem de feodal kalıntıların servetini arttırdı. Bu süreç uzlaşmanın ama aynı zamanda çatışmanın maddi zeminini oluşturmaktadır.

Yine Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinin yoğun geliştiği dönemler, DP'nin iktidarda olduğu dönemlerdir. Emperyalizmle bağımlılık ilişkilerinin geliştiği ve DP'nin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra çıkarılan Petrol Kanunu ve Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ile yabancı sermaye yatırımına geniş imtiyazlar getiriliyordu.

Demokrat Parti'nin Niteliği

27 yıllık küçük burjuva diktatörlüğünün oluşturduğu iktidar bloku 1950'de sona ermiş oluyordu. Bu dönem zarfında “...Tutucu eşraf desteği ile devrimcilik olumsuz sonuçlar yaratmıştır. Eşraf, devlet gücünü istismarını artırma ve kendini güçlendirme yolunda kullanmıştır...”(Türkiye'nin Düzeni I, Avcıoğlu sf. 507) Devlet ise bu dönem boyunca köyde yalnızca jandarma ve tahsildar olarak görülmüştür.

(11. 6.1943 tarih ve 4738) sayılı çiftçiyi Topraklandırma Yasası büyük tartışmalar sonucu çıkmıştı. Ancak bu DP'nin temellerinin atılmasının da yolunu açmış oluyordu. DP, köken itibariyle büyük toprak sahipleri ve burjuvazinin bazı kesimlerinin (ticaret burjuvazisi) ittifakından ortaya çıkmıştır.

“...Büyük arazi sahiplerinden başka, Cumhuriyet Halk Partisi'nin Jakoben kadrosunun dışında kalmış olan sanayiciler, tacirler ve özellikle iktisadi bakımdan bir hayli güçlenmiş olan taşra tacirleri, Demokrat Parti'de toparlanmaya başladılar. Halk Partisi'nin baskıcı ve “tek adam”cı yönetiminden, anti-demokratlığından bıkmış olan birçok aydın da Demokrat Parti hareketini destekledi...”(Tezel, Cum. Dön. İkt. Tarihi, sf. 264)

Tek Parti döneminin getirmiş olduğu sıkıntı ve baskılardan bunalan, bölüşümün kendilerince “adil”olmadığından yakınan bütün kesimler bu “bürokratik parazitlerden”kurtuluş yolunu DP'de buluyorlardı.

“...Şehir tüccarının yanı sıra, eşrafın bir kolu olan Anadolu tüccarı da yeni partiyi desteklemektedir. Eşraf, yıllardan beri “kollamak”zorunda olduğu bürokratlardan; vali, kaymakam, mal müdürü ve benzerlerinden sıyrılmak amacındadır. Bundan böyle, onların denetiminden, hatta onlara pay vermek külfetinden kurtulacaktır. Bayar'ın yıllar sonra yazacağına göre, CHP, orduyu ve aydınları (bürokratları) devlete ortak getirmek istemiş, bu yönde çalışmıştır. DP ise, gene Bayar'a göre, devleti, sadece halk egemenliğine terk etmek amacındadır. Bu halkçı görüş, gerçekte, tüccar ve eşrafın memur ortaklığından kurtulmasında bir araç olacaktır...”(Cem, T. Geri Kalmışlığın Tarihi, sf. 376)

Devlet eliyle burjuva yaratma politikasının doğal sonucu olarak gelişen sınıf ve katmanlar içerisinde bu dönem oldukça güçlenmiş bulunan ticaret sermayesi yeni partinin üst kademelerini ele geçirirlerken, bu “ittifak”içerisinde yer alan toprak sahipleri DP'nin geniş tabanını oluşturacak olan köylülüğü dini tepkiler vasıtasıyla yeni bir mecraya sokacaklardır. “...DP'nin üst kademesinde tüccarın yanı sıra eşraf da vardır. Tüccar partililer, Amerika'ya ve büyük şehir burjuvazisine hoş görünmeye çalışırken, eşraf, geleneksel liderliğin kendine verdiği alışkanlıkla, İslamcı-Doğucu halk kitlelerini Batılılaşmaya ve CHP'ye karşı yeni partide toplamaktadır. Eşraf, CHP'nin bazı ekonomik davranışlarını kendi varlığı için zararlı görmekte, ayrıca kasaba memurları karşısında el pençe divan durmayacağı bir sosyal sıralamanın (hiyerarşinin) özlemini çekmektedir.

Eşraf Batılılaşmayı her dönemde kullanmış, onu ortak düşman yaparak köylüyle özdeşleşmiş kendi sömürüsünün yarattığı yoksulluğu, Batılaşmanın görüntüsüne yüklemiştir. DP'nin doğuşuna kadar hem CHP'nin iktidarına katılmış, hem de halkın indinde CHP'ye karşı gözükmeyi başarmıştır. Şimdi, değişen koşulların çerçevesinde yeni bir strateji uygulamakta, artık bürokratsız bir iktidara oynamaktadır. Eşrafın aracılığı sayesinde dinci tepki daha kolaylıkla DP'de birikecek ve özellikle partinin örgütlenmesine yardımcı olacaktır...”(Cem, T. Geri Kalmışlığın Tarihi, sf. 380–381)

1950 sürecinde burjuvazinin iktidarına karşı çıkan oldukça etkili bir duruma gelmiş bulunan Nakşibendîler, Ticaniler olmuştu. Hâkim sınıflar arasındaki uzlaşma döneminde ise ortaya Nurculuk çıktı. Tekelci sermaye, bu dini cemaatleri dünya çapında sosyalizme (soğuk savaş) karşı açılan savaşta feodal kalıntılarla birlikte ortak bir ideolojik çimento olarak kullandı.

DP döneminde uygulanan ekonomik politikalar sayesinde; tarımsal üretimin artması ve dış ticaret serbestîsiyle her iki bağlaşığın güç kazanması mümkün olmakta ve aralarında belli bir paylaşmayla ittifakları sağlamlaşmaktadır.

Beyaz Devrim; Demokrat Parti İktidarı (1950–60)

Emperyalizm son derece cılız ve ürkek işbirlikçi ittifakın üzerinden ülkeye doğru gittikçe artan müdahalelerde bulunmaktadır. Demokrat Parti'nin çıkardığı yabancı sermayeyi teşvik yasası (1951) yetersiz bulunur. Dünyada eşi benzeri görülmemiş ve yabancı sermayeye sınırsız haklar tanıyan yeni bir kanun daha çıkarıldı. Yabancı sermayeyi Teşvik Yasası (18. 1. 1954) bu müdahalenin başlıca araçlarından biri olagelmiştir.(Tanilli, Uygarlık Tarihi, sf. 256)

Yine aynı yıl Amerikalı uzmanlara hazırlattırılan ünlü Petrol Kanunu çıkarılır. Petrol Yasası (7. 3. 1954) ile Türkiye Cumhuriyeti kendi toprakları üzerinde petrol arama ve işletme haklarını devretmektedir. “...Yasaya göre Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) adıyla kurulan tek Türk Şirketinin yalnızca 8 arama yapma hakkı olurken, takma adlar altında çeşitli şirketler kurabilecek olan yabancı sermaye grupları bu haktan gönüllerinin istediği kadar yararlanabileceklerdi...”(Yerasimos III, sf. 746)

Bu dönem hızlı bir kalkınma sürecine girildi. Karayollarının gelişimi, tarımda makineleşmenin artışı emperyalizme bağımlılığın getirmiş olduğu bilinçli bir tercihin sonuçlarıydı. Bu süreçte genel olarak tüketim malları üretimine dönük bir sanayileşme yaşandı.

“...1950'lerin ilk yılarında liberalleşme doruk noktasına vardı. Traktör ve diğer tarım araç ve gereçlerinin ithalinde kullanılan ve öncelikle ABD'den gelen dış krediler, bunun yanı sıra Kore savaşı nedeniyle dünya pazarında meydana gelen patlama, tarımsal üretim ve ihracatının hızla büyümesini sağlamıştı. Neredeyse bütün ithalat kısıtlamalarının kaldırılmasını kolaylaştıran şey, işte büyümedeki bu görece patlama ve artan ihracat gelirleri idi. Ama bu kısa ömürlü oldu. 1953 sonuna gelindiğinde hızlı büyüme sona ermiş ve Türkiye yine ithalatı kısıtlayıcı önlemlere başvurur bir duruma gelmişti. Aynı sırada, ekilebilir toprakların genişletilmesi yoluyla sağlanan tarımsal üretim artışının sınırlarına gelindiği de ortaya çıkmaktaydı...”(Kapitalizm, Sınıflar ve Devlet, Gülalp, sf. 33)

II. Paylaşım savaşının sona ermesinden sonra gerek Türkiye'deki sermaye birikimine gerekse de emperyalizmin yeni sömürgecilik politikalarına bağlı olarak Türkiye'de iç pazarın genişletilmesi ve çarpık dışa bağımlı sanayileşme sürecinde baş döndürücü gelişmeler yaşanıyordu. Ancak bu gelişmeler, ağırlıklı olarak ithalata bağımlı montaj sanayi tarzındadır ve küçük ölçekli olmaktadır.

“...özel sanayi, 1950'den başlayarak nispeten hızlı bir gelişme göstermekle birlikte çoğunlukla küçük ve dağınık ünitelerden ibaret kalmıştır. özel sanayi, büyük yatırım ve teknik bilgi gerektiren makina imalatı vb. gibi yatırımlardan kaçınmış ve daha çok, tüketim malları sanayiine yönelmiştir. Kauçuk, plastik, alüminyum işleme ve kimya işkollarında hızla gelişen özel sanayi, ithal edilen hammaddelerin ufak bir imalat işleminden sonra piyasaya çıkarılmasından öteye gidememiştir. Montaj sanayi için de, gerçek bir sanayicilikten söz etmek mümkün değildir. Yatırım malları imalatında, hızla artan konut yatırımlarına paralel olarak, özel sanayi, kalorifer kazanı, radyatör, yer döşemesi, seramik eşya vb. imalinde hızlı bir gelişme göstermiştir. Fakat bunlarda bir anlamda tüketim malları sayılabilir...”(Türkiye'nin Düzeni II, sf. 833)

Yerli sermayenin devletçilik politikaları neticesinde önemli atılımlar gerçekleştirdiği biliniyor. Oluşan yerli sermaye Kemalizm'in çocuğuydu ve bu yönüyle de Kemalist bakış açısının esas mirasçısı olarak görülmesi gerekmektedir. Savaş sonrası dönemde, artık belli bir tekelleşme evresi yaşamakta olan sermayenin çıkarları, devletçilik politikalarıyla artık sert bir çelişme içerisindedir. Her bir sermaye kesimi devlet yatırımı olan kurumları kendi gelişimi ve hedefleri doğrultusunda kullanmak istemektedir. çatışmanın kökeninin bir kısmı buraya dayanmaktadır. Bunun siyasal düzlemde yansıması ise neredeyse bir husumete dönüşen DP-CHP arasındaki savaşımdır.

“...1950'den sonraki dönemde, yeni siyasal iktidarın benimsediği liberal ekonomi politikası ve izlediği dışa bağımlı ve enflasyonist kalkınma modelinden ötürü Türk toplumu yapısal değişmelere ve buna bağlı köklü sorunlara sahne olmuştur. Bu dönemde ekonomik alanda özel girişkenliğe tanınan öncelikler ve sağlanan destek ve kolaylıklar nedeniyle başta tarım olmak üzere ekonominin her kesiminde özel girişkenlik önemli bir gelişme göstermiştir. Ancak sermaye lehine beliren bu hızlı gelişme toplumdaki ayrımlaşmayı derinleştirerek siyasal kutuplaşmayı artırmış ve çeşitli toplumsal bunalım ve sorunların kaynağı olmuştur. Bu dönemde hızlı gelişmenin yükü tüm çalışanların özellikle de enflasyonist politika altında ezilen ücretlilerin kamu görevlilerinin (bürokrasinin) omuzlarına yüklenmiştir...”(Türkiye'nin Yönetim Yapısı, M. Sencer, sf. 112)

Ekonomik açıdan konumu oldukça güçlenmiş olan tekelci sermaye, siyasal etkinliğinin artmasına koşut bir biçimde devlet kapitalizminin gerçekleşme yöntemleri üzerinde de söz sahibi olabilmeyi istemektedir. Artık çeşitli sermaye kesimleri devlet yardımlarını yeterli bulmamakta, son derece verimli ve kârlı olan KİT'lerin kendilerine devredilmelerini talep etmektedir.

Bu amaçla Demokrat Parti programında (22 Mayıs 1950) KİT'lerle ilgili yer alan bölüme bakmamız yararlı olacaktır: “...iktisadi sahada devlet sektörünü mümkün olduğu kadar genişletmek...”düşüncesinin ön planda olduğu görülmektedir. Demokrat Parti döneminde asıl gelişme zaten KİT iştiraklerinde görüldü. O zamana değin oldukça sınırlı görülen bu olgu, DP döneminde hızla yaygınlaştırıldı. 1950'li yıllarda KİT genişlemesinde yerli üretimi arttırma, büyüyen ekonomik ve toplumsal istemleri karşılama baskısının yanı sıra özel kesime sermaye aktarımı düşüncesi en önemli etmendir. (Türkiye'de Kamu İktisadi Teşebbüsleri, Yakup Kepenek, sf. 32–33)

DP döneminde bu nedenle yaygınlık kazanan KİT yatırımları 10 yıllık iktidar dönemine serpiştirilmiştir:

“...örgütlenen başlıca sınaî Kamu iktisadi Teşebbüsleri (KİT), Makine Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE) (1950) Gübre, Et ve Balık Kurumu (EBK) (1952) Türkiye çimento, Azot (1953) Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığı (TPAO), Devlet malzeme Ofisi (DMO) (1954), Selüloz ve Kağıt (SEKA) (1955), Demir-çelik (1955) ve Türkiye Kömür İşletmeleri (1957) dir. Et ve Balık ve Azot dışında kalanlar, daha önce Sümerbank ve Etibank'a bağlı kuruluşların yeniden örgütlemesiyle oluşturulmuştur. Bankacılık ve ulaşım alanında da yeni kamu girişimleri oluşturulmuş ve KİT'lerin sermayesi artırılmıştır...”(Kepenek, Türkiye Ekonomisi, sf. 103)

Bu 10 yıllık zaman diliminde sanayide yapılan kamu yatırım oranları da haliyle artış göstermiştir. Toplam sınaî yatırımlar içinde kamu payı 1950'de % 57, 1955'te % 60 ve 1962'de % 78 olmuştur.

DP, özel ve yabancı sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasından söz etmektedir. Bunun için yasal olan/olmayan her tür yola başvurularak önlerindeki engellerin bir bir kaldırılmasına çalışılmaktadır. İşte bu 10 yıllık DP dönemi, genç Cumhuriyet tarihi açısından sermayenin dizginsiz geliştiği en güçlü dönem olmuştur.

Ellerinin altında bulunan İş Bankası ve Merkez Bankası'nın tüm olanakları özel sermayenin talepleri doğrultusunda kullanılmıştır. Bu anlamda özel ve devlet sermayesinin iç içe geçtiği, rollerin birbirine karıştığı bir süreç söz konusudur. Aynı şekilde İş Bankası öteki bankalar üzerinde, özellikle Halk Bankası üzerindeki etkisiyle küçük tasarruf sahipleri ve esnafın birikimleri son derece rahat biçimlerde özel sermayenin finans sorunlarının çözümüne aktarılmıştır.

Benzer bir durum Ziraat Bankası ve Tasarruf Sandıkları açısından da geçerlidir. Uzun süreli ve büyük yatırım gerektiren (KİT'ler) devlet yatırımları bu dönemde özel sermaye yatırımlarının gerisine düşmüştür. Ve bir aşamadan sonra devlet kaynaklı yatırımlar, özel sermaye ile olan bağlantıları ve ikili yapılarından ötürü doğrudan emperyalizme servis yapar duruma getirilmişlerdir. Bunlar arasında, Türk Traktör (ABD), Gübre Fabrikaları AŞ (ABD) Boru Fabrikası (Alman) saymak mümkün. Bunlar bazı büyük üretici kooperatifleri ve devlet yatırımlarının katılımı ve satışları sonucunda gerçekleşen işbirlikleridir. Tarım alanı devlete ait olan veya özel banka ve kuruluşlar, kooperatif birlikleri vs. yoluyla pazara (sermayeye) bağlanmış haldedir.

“...Kore savaşının politik kavgası geçip, büyük buğday üreticisi Amerika ve Kanada ihracata başlayınca buğday ihraç fiyatları düştü. Bu durumda, “satılabilir”buğday üretiminin büyük kısmına egemen bulunan büyük işletme sahipleri üretimi artırma yolunu tutmaktan vazgeçtiler. Kaldı ki dövizler kıtlaşmış, traktör gelmez olmuş, yoğun tarımsal üretim yöntemlerine gitme olanağı da kalmamıştı. Diğer taraftan buğdayda dünya fiyatları düşerken tütün ve pamuk fiyatları tarımsal ürünlerde fiyat düşmesine karşı koydu, böylece de buğdaydan pamuğa ve tütüne doğru kayma başladı. Büyük toprak sahipleri buğdaydan pamuğa ve küçük toprak sahipleri ise tütüne kaydılar. Ama enflasyonun artışı ve kentsel nüfusun artışıyla birlikte sebze ve meyve tüketimi de arttı. Enflasyon iç pazarı geliştirdikçe, sebze ve meyve ticareti kârlı oldu. Böylece buğday alanları ve verimi bir ölçüde tutulamadı. üretim 1953'teki 6.480.000 tondan, 1956'da 4.797.000 tona düştü ve övünülen buğday ihracatı buğday ithalatına dönüştü. 1956'da Türkiye 674.000 ton buğday ithal etti...”(A.B.Kafaoğlu, Enflasyon, sf. 257–258)

1950 yılının başlarında Kore savaşının dünya tarım piyasalarında yarattığı fiyat artışları, hızla yapılan baraj ve yollar, devlet harcamalarındaki büyük artışlar ve dış borçlanma, ekonomide bir canlanmaya ve kitlelerin refah düzeylerinde göreli bir yükselmeye yol açtı. Ancak bu gelişim 1957–1958 yıllarında tıkandı. 1958 IMF İstikrar önlemleri ile kriz geciktirildi. Dışa bağımlı kurulmuş bulunan birçok fabrika, hammadde ve makine, teçhizat ithalini yapamaz hale geldi. Birçok tüketim malı piyasadan çekildi. Artan devlet harcamalarının karşılanabilmesi için devlet tekelinde bulunan temel ihtiyaç mallarının fiyatları sürekli artırıldı ve piyasaya bol miktarda para sürüldü.

“...1950–60 dönemi enflasyonun en hızlı olduğu dönem değil ama enflasyonist politikanın başlangıç dönemi olmuştur. Türk ekonomisi 1950–58 enflasyonu ile ilk enflasyonist -savaş dışı- uzun döneme girmiştir. 1959'da enflasyonla başa çıkılması ise görülmesi alışılmadık ölçüde dış yardım sayesinde olmuştur. Ama 1950–57 dönemi kurulan endüstriler (özel ve kamusal sınaî kuruluşlar) varlıkları sadece dış yardıma bağlı olan kuruluşlardır. Bu ithalata dayalı sanayi bünyesi Türkiye'yi her zaman enflasyona itecek bir etken olarak ortaya çıkmıştır.

Gerçekten ithalat döviz yokluğu nedeniyle kısılınca içerde ihtiyacı karşılayacak sanayi tesisleri kurulması teşvik edilmiş oldu. Sanayi sayımlarına göre 1955–59 döneminde 784 yeni işletme kurulmuştur. Bu sayı 1955'e kadar kurulmuş sanayi işletmeleri sayısından daha fazladır. Bugün büyük holdingler şeklinde örgütlenen Eczacıbaşı Seramik Sanayii, çanakkale Seramik Topluluğu, METAŞ, UZEL gibi, Pfizer gibi önemli tesislerin kuruluşları bu yıllara rastlar. Ve ilk kez sanayici, bir baskı grubu haline gelir. Ancak ekonominin bünyesi içinde sanayiin payı hala yüksek sayılamaz. üstelik üretken sanayi ve tarım kesimleri toplamı değil hizmet sektörleri büyür...”(A.B.Kafaoğlu, Enflasyon, sf. 242)

Dış sermaye açısından ise, borçlar, ulusal gelirden daha hızlı bir artış içerisinde olmuştur. Anapara ve faiz toplamı dönem sonunda, dış satımın % 33'ü oranında olmuştur.

İhracata dönük üretimde bulunan küçük üreticilerin gelirleri de bu dönem azaldı. Hammadde, ancak karaborsadan temin ediliyordu. Başlıca tarım ürünlerinin ihraç fiyatları düştü.

“...1950'lerin geri kalan yılları, bir kriz ve geçiş dönemiydi -resmi politika olarak 1960'larda onaylanan ve düzene konan ithal-ikameci sanayileşme sürecine geçiş dönemi. Bu, sermaye birikim biçiminde bir değişiklik anlamına geliyordu: ağırlıkla tarım ve ticaret sermayesinin birikimine dayalı bir modelden, ağırlıkla iç pazara yönelik sanayi sermayesi birikimine dayalı bir modele geçiş...”(Kapitalizm, sınıflar ve devlet, Gülalp, sf. 34)

Bu süreç 27 Mayıs darbesinin argümanlarının oluşumunu hazırlıyordu. Ticaret burjuvazisi ve Pre-kapitalist unsurların daha mütevazı bir konuma çekilmesi isteniyordu. Bu dönem Menderes, derinleşen kriz ve sarsılan ittifaka rağmen mevcut dengelerin tekelci sermaye aleyhine gelişmesi karşısında eski dengeleri koruyan tutumunu sürdürdü. Vatan Cephesi bu yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıktı.

Siyasi iktidar toplumsal tabanını genişletmek amacıyla muhalefetin “güç birliği”yapmasının karşısına Vatan Cephesi'ni çıkardı. Bu dönem Hükümetin tehditleriyle geleneksel CHP destekçisi Vehbi Koç'ta gönülsüzce de olsa Vatan Cephesi'ne katılan isimlerden biri oldu.

Ancak bu süreçte problemin önemli bir kısmı da ABD emperyalizmiyle kurulan bağımlılık ilişkilerinde yaşanmaktadır. IMF'nin dayatmaları sonucunda alınan İstikrar önlemleri Türkiye'nin krize sürüklenmesinde başat rol oynuyordu.

“...Amerikan yardımı, Türkiye'nin ABD yanında Batılı devletlerle aynı askeri ittifaklarda yer alması, ülkeyi gırtlağına kadar borca sokmuştur. 1950–60 yılları arasındaki dönemde dış borçlar 15 milyar Türk lirasını aşmıştı. Türkiye'nin her yıl bu borçlarından bir kısmını ödemesini şart koşan Batılı devletler, aslında, yardım olarak verdiklerinin yarısını bu yolla geri alıyorlardı. Ancak, yine de, faizleriyle birlikte borç miktarı yıldan yıla artmış, yardımın zararları akıl almaz boyutlara varmıştır. öyle ki sonunda, devlet, “Amerikan yardımı olmadan bütçesini denkleyemez, harcamalarını karşılayamaz bir hale gelmişti. Kısacası “yardım”ve “askeri ittifaklar”, Türkiye'yi tamamen ABD'ye ve bazı batılı devletlere bağlamış, ülke ekonomisini derin bir bunalıma sokmuştur...”(Şişmanov, sf. 182)

DP'nin, öz olarak emperyalizmle bütünleşmeye çalışan büyük toprak sahipleri ve ticaret burjuvazisinin partisi olduğunu vurgulamıştık. Hâkim sınıfsal ittifakın (DP'de somutlanan) aynen sürdürülmesinden yana bu tavırda ısrar edilmesi sonuçta darbeye yol açtı.

1960 yılında emperyalizmin hedeflediği biçimlenmeyle, ülke içerisindeki dengelerin uyuşmazlık içerisinde bulundukları apaçık ortadadır. ABD emperyalizmi ülke içerisindeki egemenliğiyle hâkim ittifak içerisinde yer alan büyük toprak sahipleri ve tefeci bezirgân kesimin yönelimini kendi açısından katlanılması imkânsız olarak görmektedir. Büyük toprak sahipleri siyasal biçimlenmede de önemli bir güce sahiplerdi. Bu şekliyle 1958'deki büyük devalüasyonla başlayan süreçte; emperyalistlerin dayatmalarının; istikrar önlemleri ve kurumlaşmaların başarıya ulaşması mümkün görülmemektedir. Dayatılan önlemler farklı sonuçlar verdi. Adeta tekelci sermayenin aleyhine ve büyük toprak sahiplerinin güçlenmesi için bir zemin oluşturdu.

Tekelleşme ve Bankalar

DP'nin iktidara gelişinden sonra bu kesimler tüm olumsuzluklara rağmen önemli bir gelişim gösterdiler. Bu 10 yıllık DP iktidarı döneminde hisse senetli şirketlerin sayısında hızlı artış görüldü. Bu o günün koşullarında belli bir merkezileşme ve yoğunlaşma derecesini ortaya koymaktadır. Bu dönemde özellikle bankacılık ve ticari faaliyetlerde yoğunlaşma gözlemlendi. Banka sermayesinin gelişimi, tekelci sermayenin ülke genelinde daha fazla rol oynamaya ve etkinlik kazanmaya başladığının bir kanıtı sayılmalıdır.

İş Bankası bu süreçte yönlendirici pozisyonunu yine korumaktaydı.

“...Türkiye İş Bankası, “banka”olarak da uluslararası finans kapitalle iç içe, kucak kucağadır ve bu iç içelik Türk Dış Ticaret Bankası A.Ş.'de somutlaşmaktadır. 1964 yılında 10 milyon lira sermaye ile kurulan Türk Dış Ticaret Bankası A.Ş... hisse senetlerinin % 67'sine Türkiye İş Bankası sahiptir ve banka BANK OF AMERİCA ile “ortaklaşa”kurulmuştur. Yerli-yabancı finans kapital ortaklığının en çarpıcı örneklerinden birini oluşturan Türk Dış Ticaret Bankası'nın 1973 yılı plasmanları 310 milyon lirayı aşmış ve topladığı mevduatsa 280 milyon liraya ulaşmıştı...

“...Sınai yatırım ve Kredi Bankası A.O.'nun sermayesinin % 64.2'sine ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş.'nin sermayesinin % 24.6'sına da yine Türkiye İş Bankası sahip bulunuyor...”(Türkiye Sanayiinde tekelleşme, sf. 53)

Bu süreçte artık sanayide dışalım yerine yerli üretim türü sanayileşme süreci tamamlanmıştır. Bu niteliğiyle artık özel sermayenin egemenliğine geçiş süreci yaşanmaktadır. Temel tüketim mallarının yerli üretimi birinci aşama olarak değerlendirilmektedir. Teşvik-i Sanayi Yasasının 1942 yılında süresinin bitiminden itibaren yasal süreçte herhangi bir özendirme yoluna gidilmemiştir. Ancak, iç pazara bağlı sanayi üretiminin artışı uyarıcı bir etkide bulunmuş, yabancı sermayenin de eklenmesiyle sınaî tüketim malları üretimine yönelinmiştir.

“...özel Sanayiinin bu doğrultuda gelişmesine bir başka katkı, 1950'de Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası (TSKB)'nın kurulmasıdır. Dünya Bankası'nın istemiyle azgelişmiş ülkeler için oluşturulan yaklaşımın ve bir “ilk deney”i niteliğinde olan TSKB'nin amacı özel sanayiye iç ve dış kredi sağlamaktır. Banka'nın sermayesi özel ticari bankalar (%75), ticaret ve sanayi odaları ve borsaları (% 15), ve özel sınaî kuruluş ve kişilerin (% 10) sermayelerinden oluşmaktadır. Banka sermayesine ek olarak, borç senedi (tahvil) satışı yapabilir, sağlayacağı dış kredileri ve devletçe kendisine sağlanan kaynakları kullanabilir. Hükümet, ayrıca banka ortaklarına yıllık %6 kar garantisi veriyordu...”(Türkiye Ekonomisi, sf. 102) TSKB Türkiye'de tekelci sermayenin mayalanmasında büyük bir rol oynamıştır.

Sonra sırasıyla, Sınaî Kalkınma Bankası, İş Bankası denetimindeki Türk Ticaret Bankası, Yapı ve Kredi Bankası mevduat ve kredide öncelikli konumdadırlar. Ekonomik yapı üzerindeki belirleyicilikleri, şeker, tekstil, gıda, petrol, makine, enerji, sigorta, çimento ve bir dizi sektörde mutlaktır.

Egemenlikleri tartışılmaz olan bankalar ve sahip oldukları kuruluşlar ülke genelinde bir tekel hâkimiyeti kurdular. Bunlara bağlı gelişen özel sermaye bu yıllarda sivrildi. Sabancı, Eczacıbaşı, Koç, DYO gruplarının asıl gelişim ve tekel düzenleri bu yıllara rastlamaktadır.

Bu gelişime paralel olarak, tekelci sermaye grupları yavaş yavaş devlet aygıtı üzerinde etki kurup onu denetimlerine almaya başladılar.

27 Mayıs askeri darbesi öncesinde İş Bankası'nı oluşturan geleneksel çevrelerle, özellikle tarım kesiminden gelen ve hizmet kesiminde etkinlik gösteren sermaye grupları arasında bir karşıtlık yaşanmaktadır.

Bunların “...en önemli temsilcisi Adana ve çevresi pamuk ekicilerinin bankası olan Akbank'tır. Bunun gibi iktidardaki parti hiyerarşisinin tavanındaki kişilere sırtını dayayarak, ticari ve mali dolaplar çevirmek yoluyla bağlanmış yeni servetler, gene bu kişilerin desteğiyle geleneksel iş çevreleriyle yarışmaya giren ticari ve mali kuruluşlar ortaya çıkarmaktaydı. Kurucusu Celal Bayar'ın muhalefet hareketinin başında bulunduğu 1946 yılında İş Bankası özel kesimdeki banka girdilerinin % 48'ini gerçekleştirmekteydi. Aynı Celal Bayar'ın rakipsiz Cumhurbaşkanı olarak bulunduğu 1957 yılında ise, İş Bankası'nın özel kesimin bütün içindeki girdileri % 40'a düşmüştü. (...) 1963 yılında İş Bankası'nın girdileri 1957 yılına oranla iki kat artarak, özel bankacılık alanındaki toplam girdilerin % 48'ini oluşturur. Aynı biçimde 1960 yılından önce mantar gibi türeyen bankaların büyük bir bölümü hükümet kararıyla kapatılırken, İş Bankası'nın rezervleri, özel kesim rezervlerinin % 70'ini kârı ise, özel kesim kârlarının 2/3 ünü oluşturuyordu...”(Rozaliyev, Türkiye ‘de Kapitalistleşme ve Sınıf Kavgaları, 1970)

1950–61 dönemi bankacılığında iki özellik öne çıkmaktadır: Bunlardan birincisi; Bankaların ticaret ve sanayi sermayesiyle giderek bütünleşmesidir. Bu olgu sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşmasıyla doğrudan ilintilidir. (Bilsay Kuruç, Bırakınız Yapsınlar, sf. 47) İkinci özellik ise: kapkaççı kapitalizmin tipik araçları olarak kurulan ve tümü 1960 sonrasında tasfiyeye uğrayan bankalardır. Bu bankalar (B. Kuruç, sf. 48) “her mahallede bir milyoner yaratmak”üzere kurulmuşlardı. DP yönetimi tarafından belli kişilere kredi ve hisse senedi dağıtımında bu bankalar kullanıldı.

Çelişkilerin Sertleşmesine Yol Açan Kredi Dağılımları

Ekonomi politikalarda kesin dönüşüm 1950'lere doğru tamamlanmıştır. Bu politikanın temel özellikleri, iç ve dış ticarette serbesti, özel girişimciliğin her düzeyde desteklenmesi, devletçilik ve sanayideki kamu yatırımlarının sınırlandırılması, yabancı özel yatırımların özendirilmesi ve kamu yatırımlarının daha çok, karayolu ulaşıma ve enerji gibi altyapı yatırımları doğrultusunda özendirilmesi olmaktadır.

Bu dönem kredi dağılımı hangi sektörlerde yoğunlaşmanın olduğuna dair bir fikir verebilmektedir.

Ziraat Bankası bu dönemde DP'nin kırsal kesimdeki temsilcisi olarak çalıştı. Devletin kapitalist işletmeleri özel sermaye ile doğrudan ilişkili biçimde meta piyasası ve kapitalizm öncesi unsurların büyük sermayeye bağlanmasında asli rol oynamaktadırlar. Ve bu şirketler kapitalizm öncesi ilişkilerin üstünde durmaktadırlar. Tekelci Sermaye giderek karmaşıklaşan ekonomik ilişkilerin özüne dokunmadan bunlarla bir arada ve kendine bağlayarak bir uyum sergilemektedir. Tekelci sermayenin tarımsal sürece yayılması yabancı sermayenin yaygınlaşmasıyla bir arada olmuştur.

İthal edilen tarım makinalarına hangi çiftçi gruplarının sahip olacağı epeyce genişletilen Ziraat Bankası kredilerinin öncelikle nüfuz sahibi büyük toprak sahiplerine ve DP döneminin yeni köy zenginlerine tahsis edilmesi biçiminde çözümlenmiştir. Küçük işletmelerde kullanılması pek ekonomik sayılmayan yeni tarım makinaları böylece gerek özvarlıkları gerekse devlet kredileri yoluyla büyük toprak sahiplerinin eline geçmiş ve yeni arazilerin kiralanması ya da doğrudan mülk edinilmesiyle tarımda toprak temerküzünü artırmıştır. (Boratav, Gelir Dağılımı, sf. 121)

Tarımsal gelişmede asıl ayırt edici yön traktör sayısındaki büyük artıştır. Tarımda işlenen alan (1950) 14.5 milyon hektardan 1962'de 23.1 milyon hektara ulaştı. İşlenen topraklardaki bu genişleme daha çok kamu mülkiyetinde bulunan ya da köylerde ortak kullanımda olan alanların özel şahıslarca işlenmesi biçiminde olmuştur. Yine bu yıllarda traktör artışı 1945'de 1156 olan traktör sayısının 1962'de 43.747'ye ulaşması biçimindedir. En yoğun artış 1950'den itibaren yaşanmıştır. 1950'de rakam bir anda 16.585 olmuştur. Bu da DP politikalarıyla yakından ilgili görülmelidir.

Tarımsal kredi, 1949–53 arasında önemli artış gösterdi. Tarımsal kredinin genişlemesi kırsal kesimin pazara açılmasındaki gelişmeyi ifade etmektedir. Artık geleneksel bölüşüm-değişim ilişkileri çözülmüş ve para ilişkileri egemen hale gelmiştir. Tarımsal kredi artışı 1950'de 412 milyon ve 1962'de 1.953 milyona çıkmıştır.

Yine Toprak Mahsulleri Ofisi, toprak sahiplerinin elindeki ürünleri piyasanın çok üzerinde fiyatlarla satın aldı. Büyük miktarlarda kaynak aktarılmasında öncülük yaptı.

“...dönem boyunca tarımın ortalama büyüme hızı % 13.2'yi bulmuş ve % 9.2'lik sınai büyüme hızını belirgin bir biçimde aşmıştır. Tarım kesiminin milli hâsıla içindeki payı 1946–47 ortalaması olarak % 43.6 iken, 1952-53'te bu oran % 44.7'ye çıkmıştır. Aynı yıllar için sanayi sektörünün payı ise % 15.2'den % 13.4'e düşmüştür. Bu gelişme biçimi, bu dönemin dünya ekonomisi ile hammaddeci ihtisaslaşmaya dayanan bütünleşmenin eğiliminin bir yansımasıdır...”(K. Boratav, T. İktisat Tarihi, sf. 80)

Kredi genişlemeleri sanayi kesimi dışında (üretim dışında) ve tarımdan daha büyük oranda ticaret, ulaştırma, konut gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Bu durum özellikle krizin derinleştiği 1957–58 döneminde yeni oluşan Oligarşik yapı içerisinde önemli sürtüşmelere neden olmuştur.

“...Piyasanın genel durumuna bağlı olarak, tarımda yaratılan artı-değerin, tarım dışı sermayenin kar oranını yükselteceği, yani tarım-dışı sermaye için elverişli bir durum yaratacağı açıktır...”(Kapitalizm ve tarım, Erdost, sf. 93)Ancak bir başka sorunda buradan çıkmaktadır. İç sermaye birikiminin sağlanabilmesi açısından hayati öneme sahip olan tarımdan sanayiye kaynak aktarımı, emperyalizm ve onunla bütünleşmiş Oligarşik ittifak arasındaki paylaşım nedeniyle mümkün olmamaktadır.

Bunun ana nedeni de açıklamaya çalıştığımız üzere, tarımda yaratılan ve ortalama karın üzerindeki artı-değerin, tarım-dışı sermaye ile toprak sahibi arasında paylaşılmış olmasının, tarıma sermaye yatırımını engellemiş olmasıdır.

27 Mayıs Darbesinin Ekonomi Politiği

1950 ile başlayan yeni dönemde tekelci sermaye ekonomik egemenliğinin güçlenmesi nedeniyle artık devlet üzerinde dolaysız egemenlik sağlamaya başlamıştı. Bu süreçte “tarihsel”görevlerini yerine getirmiş olan asker-sivil küçük burjuva kesime (bürokrasi) daha az ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kesimler ikinci plana itilmişlerdir.

“...1950'den sonra, bürokrasinin siyasal etkinliği, giderek azalmış, eskiden iktidarı tek başına kullanan bürokrasi, yeni gruplarla paylaşmaya, hatta bunlara bırakmaya başlamıştır. Demokrat Parti'nin 1960 yılına kadar süren iktidarı döneminde, bu açıdan, en önemli olgunun, bürokrasinin güçlenen girişimci sınıf karşısında otonomisini yitirmesi olduğu söylenebilir...”(Türkiye'de Modernleşme Din ve Parti Politikası “MSP örnek Olayı”, Ali Yaşar Sarıbay, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1985, sf. 92)

Ancak, tefeci-bezirgânlar ve toprak kesimleriyle girilen ilişkiler ortalığı arap saçına çevirmişti. Kördüğüm darbeyle çözülmek istendi. Bu noktada güçlü bir sıçramanın ilk etabı aşılmış oluyordu.

Askeri darbe sonrasında yapılan yargılamalar; o dönem yönetim kademelerinde bulunan yetkililerin (Bayar-Menderes) “iş”bağlantılarını ortaya çıkardı. Cumhuriyet'in ilanından beri uygulana gelen “milli iktisat”ve “devlet eliyle burjuva yaratma”politikası semeresini vermiş, savaş sonrası koşullar, bu tekelci tabakaların billurlaşmasını sağlamıştır.

Bundan sonraki tarihsel süreç, bu tekelci tabakanın gelişip güçlenme ve ülke ekonomisi üzerinde daha fazla pay sahibi olma kavgalarına sahne olacaktır.

Tarımda prekapitalist yapı çözülmekle birlikte varlığını korumuş, yanı sıra geniş bir ağ oluşturan, tefeci-tüccar sermayesi hâkim sınıflar nezdinde kristalize olmuştur. Devlet eliyle palazlanan tekelci sermaye ve ülkedeki hâkim ekonomik/siyasi yapı nedeniyle güçlü bir maddi zemini bulunan küçük ve orta sermaye arasında kıyasıya çekişme, son derece karmaşık, çeşitli ve süreklidir.

Sonuçta darbeyle öncelikle, hâkim sınıflar arasındaki çatışmaların askeri yöntemlerle çözülmesi denendi. (Savran 118 Türkiye'de Sınıf Mücadeleleri)

Ancak askeri darbe yalnızca iç koşulların ürünü değildir.

27 Mayıs tablosu içerisinde ABD ve CIA belirleyici rol oynadılar. ABD “ikili anlaşmalara”göre, yalnız “dış”değil, “iç”tehlikeler karşısında da askeri müdahale yoluyla Türkiye'yi savunmayı taahhüt etmekteydi. Bu “taahhütlere”rağmen CIA, 27 Mayıs hazırlıklarından haberdar olduğu halde Menderes Hükümetine bilgi vermediği gibi yönlendirici olmuştur. (Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, 774–775 ve Yerasimos 757 cilt 3)

Emperyalizmle girilen yeni ilişkilerde ülkedeki tüm kurum ve kuruluşlar, devletin bütün aygıtları bu yeni döneme göre biçimlendirilmektedir. Bu dönemde yaşanan değişimin önemli sacayaklarından birini TSK oluşturmaktadır.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında yaşanan bu niteliksel dönüşümün Türk ordusuna yansımasını Talat Aydemir anılarında şöyle açıklıyor;

“...En mühimi yeni sistemde yetişen kurmay subayların yanında bilgi bakımından zayıf kalmalarıydı. çünkü yeni yetişen kurmay subaylar, Amerikan doktrinlerine göre yetiştirilmişlerdi. Halen Türk Ordusu NATO devletleri orduları içinde görev alıyordu. Hazırlanan bütün planlar yeni usullere göre yapılıyordu. Eski Alman doktrinleri yerine Amerikan doktrinleri konmuştu. Bunları anlayan eski sistemde yetişmiş kurmay subaylardan ancak tekâmül kursu, doktrin kursu görmüş olanlar veya kendi kendini bu sisteme intibak ettirmeye çalışmış olan kurmay subaylar Ordu da başarı gösterebiliyorlardı.”... (Talat Aydemir'in Hatıraları, sf. 24)

Talat Aydemir'de bu yeni yapılanma çerçevesinde 28.4.1957 tarihinde Paris'teki NATO karargâhına görevli olarak gitmişti. (Talat Aydemir'in Hatıraları, sf. 38)

İkinci Paylaşım Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte oluşturulan Yeni Sömürgecilik ilişkileri çerçevesinde iç içe bir dizi ilişki ağı yaratılmıştı:

“... 1947 yılından beri Türk ordusundaki askeri ve ister istemez ideolojik eğitim, Amerikalı uzmanlarca yaptırılmaktadır. Milli Birlik Komitesi üyesi olan bütün subaylar bu eğitimden geçmişler ve hatta aralarından bazıları Amerika Birleşik Devletleri'nde staj görmüşlerdi. Amerikalılarca, Türk subaylarına uygulanan eğitim sistemi, onların ulusçu duygularını, “Türklerin ezeli düşmanı”olan Sovyet Rusya'ya karşı yöneltmek amacını gütmekteydi. Gerçi bazı yüksek rütbeli Türk subaylarının Amerikan çavuşlarından ders almak zorunda bırakılışları veya bu Amerikalı çavuşlara Türk subaylarından daha çok maaş ödenmesi gibi bazı durumlar, Türk askeri çevrelerinde hoşnutsuzluk ve kırgınlıkla karşılanmışsa da, bütün bunlar anti-emperyalist bir bilincin edinilmesi sonucunu doğuramamıştı...”(Yerasimos/759, 3. cilt)

27 Mayıs Askeri Darbesi

ABD 27 Mayıs darbesi karşısında ilk planda bir tepki vermedi. Cuntacılar, NATO; CENTO gibi emperyalist çıkarlara hizmet eden kurumlara bağlılık açıklaması yapmışlardı.

“...Gayemiz, BM Anayasasına ve insan hakları prensiplerine tamamiyle riayettir. Büyük Atatürk'ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO'ya inanıyoruz ve bağlıyız, CENTO' ya bağlıyız...”(Atatürk'ten 12 Mart'a Anılar, sf. 629)

ABD, MBK Hükümeti ile iyi ilişkiler içerisine girmekte gecikmedi.

ABD, darbe sonrasında TSK kadrolarındaki şişkinliği önlemek (NATO standartlarına uyum doğrultusunda) için yapılan tasfiyeyi olumlamış ve mali yardımla desteklemiştir. Yine buğday yüklü Amerikan gemileri, darbenin ardından rota değiştirip, Türkiye'ye gelerek, buğday sıkıntısını gidermişlerdi. (Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni 775)

Bu sırada İnönü, CHP örgütlerine yayınladığı bir genelgeyle ihtilali yapanlarla aynı inanca sahip olduklarını açıklıyordu: “...CHP, büyük vatandaş çoğunluğu ile birlikte, 27 Mayıs'tan önce, ülkenin içinde bulunduğu koşulları müşahede, tespit ve teşhis konusunda, inkılâbı planlayarak uygulamaya koymuş bulunan idealistlerle aynı görüş ve düşüncelere ve aynı inanca sahipti...”(Bila/333, CHP Tarihi) 27 Mayıs bazı “ileri”adımlarına karşın açıklama ve uygulamalarında da sergilediği tutumlarla sermaye düşmanı bir hareket olmadığını kanıtlıyordu. En sıcak günlerde MBK, sanayici ve işadamlarına sürekli güvence vermiş, temaslar kurulmuş kapılar yabancı sermayeye açık tutulmuştur. Bu amaçla ilk etapta Ticaret Bakanlığı bünyesinde bir de “Yabancı Sermayeyi Teşvik Komitesi”kuruldu. (Bila 336–337, CHP Tarihi)

27 Mayıs darbesiyle birlikte alınan kararlar, önlemler ve uygulamalar, tamamen sanayi kesimlerinin lehine bir durum sergilemişti. MBK ve CHP tarafından kurulan bütün Hükümetler, ekonomik ve mali gelişmeleri biçimlenmekte olan tekelci burjuvazi lehinde toprak sahiplerinin gücünü geriletmeyi amaçlayarak yürütüldüler.

Askeri darbe sonrasında oluşturulan yeni Anayasa'da yer alan “demokratik hak ve özgürlükler”yeni girilen ilişkiler ve birikim sürecine uygundur demiştik. “Yukarıdan aşağıya”verilen haklar bu anlamda yeni dönemdeki sınıfsal kombinezon ve kapitalist ekonominin geliştirilmesi için atılan adımlar çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bu durum ülkede emperyalizmin kökleşmesi ve doğrudan kendisine bağımlı sermaye çevrelerinin belli bir siyasi/ekonomik güce kavuştukları sürecin önemli bir dönemeci oldu. Darbenin hemen ardından MBK, bankaları askeri denetime almıştı. Aynı şekilde (30.5.1960) mevduatların transferiyle kredi işlemleri de yasaklandı. Sonrasında (10.6.1960) Ziraat Bankası hesapları denetlendi. Ancak bu önlemler yalnızca bir ay sürdü. MBK, (1.7.1960) Yabancı Sermaye Yatırımını Teşvik ve İnceleme Komisyonu'nun yeniden göreve başlamasına izin verdi. (11.7.1960) Yabancı Sermaye etkinlikleri serbest bırakıldı. (Yerasimos/759, 3. cilt)

Tarım kesiminin etkin bir biçimde vergilendirilmesi için tasarılar hazırlandı. Ereğli Demir çelik için bu dönem imtiyaz sağlandı. Yabancı sermaye akışı hızlandı. MBK Hükümeti, işadamlarını yatırıma teşvik için işçi sigortaları fonundan özel sektöre 50 milyon TL para aktardı. DPT kuruldu. ülkede kapitalizmin dizginsiz gelişimi için düzleyici stratejik bir rol oynayan planlı döneme geçildi. (Avcıoğlu, 776 ve Koç/102)

27 Mayısla birlikte sanayi sermayesi öteki hâkim sınıf kesimlerine karşı önemli bir mevzi kazandı. Bunun en önemli ifadesi darbeyle vücut bulan iktisat siyaseti ve siyasal rejimdir.

“...Bu açıdan 27 Mayısın tarihsel anlamının, siyasal üst yapının tarımsal/ticari sermaye birikiminden, sınaî sermaye birikimine geçişin ihtiyaçlarına uyarlanması olduğu söylenebilir...”(11. Tez, sayı 6, 140) Yeni dönemde çıkarları sarsılan kesimler ilk başlarda açıktan bir tavır sergileyemeseler de süreç içerisinde bu hoşnutsuzluk ve güvensizliklerini yansıtacak belli davranışlara girdiler.

“...Yeni rejime en çok küskünlük gösteren büyük toprak sahipleridir. Ziraat Bankası'ndaki hesapların denetim altına alınması, tarım kredilerinde ve özellikle tarım ürünleri fiyatlarını belli bir düzeyde tutma amacıyla verilen kredilerdeki azalma, toprak reformuyla ve tarım gelirlerinin vergilendirilmesiyle ilgili yasa tasarıları, bir planlama örgütünün kurulup göreve başlaması ve giderek Doğu Anadolu'daki bazı toprak ağalarının sürülmesi, tarım alanındaki büyük üreticiler arasında bir güvensizlik dalgasının doğmasına yol açar ve bunun sonucu, tarım üretimindeki önemli bir düşmeyle kendini açığa vurur. 1961 yılında bu düşme bir önceki yıla oranla % 6.7'ye kadar varır. Bundan en çok etki gören, 1955'teki düzeyine düşen buğday üretimi olur. Böylece Türkiye hep Amerikan buğdayına bağlı olarak kalır. 1961 yılında ülkedeki buğday tüketiminin 1/4'ü Amerikan buğdayıyla karşılanır...”(Yerasimos, 761)

Toprak sahiplerinin gözünü korkutan girişimlerden biri de yukarıda ifade edildiği üzere, çıkarılan 105 sayılı yasayla 55 toprak ağası (“ırk ve parti ayrımıyla”) sürgüne gönderildi. Bunların 54'ü DP'li ve 1'i ise CKMP'liydi. (Beşikçi 218, Doğu Anadolu'nun Düzeni)

Milli Birlik Komitesi ve Uygulamaları

1961 Anayasası ile meşrulaştırılan Milli Güvenlik Kurulu, aracılığı ile askerler adeta bir siyasi parti olarak gelişmeler içerisinde yerlerini almaktadırlar. Milli Güvenlik Kurulu vasıtasıyla ordu zirvesi, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, parlamentonun dışında fakat hükümetin üzerinde bir konumda, Cumhurbaşkanının yönetiminde yarı-askeri bir komite vasıtasıyla, siyasetin içerisindedirler ve bu vasıtayla temsilleri sağlanmaktadır. Bu organ (MGK) rejim üzerinde bir vesayet (denetim) mekanizması oluşturmaktadır. (çağdaş Türkiye 4, sf. 193)

Askeri darbenin gerçekleştiği 27 Mayıs 1960 ile Temsilciler Meclisi'nin kurulduğu 25 Ekim 1961 tarihleri arasında kalan dönem üç aşamada ele alabiliriz:

— 27 Mayıs–12 Haziran 1960 Fiili de olsa bir Anayasa'nın bulunmadığı dönem. Askerler çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu bir hükümet kurdular. Profesörlerden oluşan bilim kurulu ise Anayasa hazırlığına başladı.

— 12 Haziran 1960–6 Ocak 1961 Geçici Anayasa'nın Kabulü ve 27 Mayıs'tan itibaren geçerli sayılmasıyla “fiili rejim”“hukuki”“temeli”ni bulmuş oluyordu.

— 6 Ocak 1961- 25 Ekim 1961- Bu aşamada yasama görevini MBK ve Temsilciler Meclisi birlikte yapmaya başladılar.

Bu dönem MBK' nın başlıca eylemleri başlıca Yassıada Mahkemeleri, Ordudaki Tasfiye (EMİNSU olayı) ve üniversitelerdeki Tasfiye (147'ler olayı) dir.

Ordu 1960 askeri darbesiyle birlikte önemli bir evrim geçirmiştir. MGK vasıtasıyla siyasete dâhil olmuş, yeni kurulan OYAK vasıtasıyla da ticari-ekonomik süreçte söz sahibi olmaya çalışmıştır. (çağdaş Türkiye 4, sf. 201) 7 Aralık 1960'ta MBK'da kabul edilen yasaya göre Kurucu Meclis iki bölümden oluşmaktadır: MBK ve Temsilciler Meclisi. Burada askerlerin vesayeti esas alınmaktadır.

Toprak Reformu Tartışmaları

Tarım sorunu Kemalizm'in gerçek mirasçısı sanayi burjuvazisinin bir karabasanıdır. Cumhuriyet'in ilanından beri çeşitli kereler gündeme getirilen Toprak Reformu her defasında sert muhalefetle karşılaşmış ve “iktidar sarsan bir sorun”olarak yerini korumuştur.

Tarımda üretkenlik artışı sanayinin çok gerisinde kalmış ve tarımsal artık sınaî sermaye birikiminin önünde sınırlayıcı olmuştur; burjuvazi tarımsal artığın sanayiye aktarılmasında da ayrıca güçlüklerle karşılaşmıştır. Bu, dönemin sermaye birikim süreciyle bir çatışma zeminidir.

Bunun kökeninde Cumhuriyetin kuruluşunda büyük toprak sahiplerinin hâkimiyetine darbe vurulamayıp, ittifak kurulmasının payı bulunmaktadır. Var olan çıkar ilişkileri, sorunu karmaşıklaştırmıştır. Tarımın -istisnalar haricinde- vergilendirilmemiş olması ve yüksek taban fiyatlarının sanayi üzerindeki olumsuz etkileri, bu ittifakın ağır bedelleridir. (11. Tez, sayı 6/142–143)

Geleneksel saflaşma açısından baktığımızda;

“...CHP, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerle ekonomik ve ticari ilişkileri geliştirme konusunda da yavaş davranıyordu. Oysa DP, bir yandan komprador burjuvaziye, yabancı tekellerle geniş ölçüde ticaret yapmak, vurgunlar vurmak, büyük kârlar sağlayabilmek için bütün kapıların açılacağını vaad ederken, bir yandan da toprak ağalarına tarım mahsulleri fiyatlarının devlet bütçesi zararına da olsa yükseltileceği, çiftçiye ucuz kredi sağlanacağı, ucuz tarım aletleri temin edileceği vaatlerinde bulunuyordu...”(Şişmanov, sf. 149)

27 Mayıs Darbesi ertesinde de bir kez daha köklü bir toprak reformu yapılacağı dillendirilmiş olsa da bu konu MBK iktidarında da ele alınamadı. Geçici bir yönetimin köklü bir harekete girişmesini sakıncalı bulan ve seçim şanslarını göz önünde tutan CHP bu girişimi önledi. Bunun ardında, tekelci burjuvaziyle toprak sahipleri arasında yeni güç dengelerinin esas alınarak yeni bir ittifakın kurulmuş olmasının büyük rolü vardı. (Yerasimos, 764, cilt 3, Kafaoğlu/272 Enflasyon; Avcıoğlu/690, Türkiye nin Düzeni 2)

“...Oysa Demokrat Partinin programı ile CHP'nin programı arasında temelde bir fark yoktu. DP öncelikle, komprador burjuvaziye ve toprak ağalarına dayanıyor, bu sınıfların çıkarlarını savunuyordu. Bunlar, İnönü'nün başkanlığındaki CHP'nin, ekonomik, ticari ve mali alanda pasif bir politika takip etmesinden hoşnut değildiler. Gerçi CHP, Atatürk'ün koyduğu temel ilkeleri çoktan terk etmiş, devletçilik ve laiklik ilkelerini çiğnemiş ve devlet kuruluşlarını Türk kapitalistlerine satmaya başlamıştı, ama bütün bunlar henüz çok gizli ve yavaş yapılmaktaydı...”(Şişmanov, sf. 149)

MBK bu girişimde başarılı olamazken, planlama önlemleri geçerlik kazandı. DPT'nin kurulması, 1960–1970 arası sanayileşmede, dolayısıyla tekelci burjuvazinin güçlenmesinde önemli pay sahibidir. Planlama Teşkilatı köklü bir reform yapılması için, FAO uzmanlarından Prof. Dr. Jacoby'i Türkiye'ye getirdi. Jacoby konuyla ilgili bir rapor hazırladı. (Kafaoğlu/272 Enflasyon; Yerasimos/764 cilt 3)

27 Mayıs askeri darbesi sonrasında parlamenter rejime (temsili demokrasi) dönüş koşulları tamamen siyasi dengelere dayanmaktadır. Ekonomik yapı üzerinde pek bir nüfuz oluşturamayan askeri darbe, toplumsal yapı üzerinde de etkili olamamıştı.

Toprak sahipleri özellikle seçmen kitlesi üzerinde etkisini önemli ölçülerde muhafaza etmekteydiler. Bu nedenle de işbirlikçi tekelci sermaye bu ittifakı yeniden kurgulamakla birlikte sürdürmek zorundadır. 1961 seçimleri bu açıdan güçlü bir gösterge sayılmalıdır.

Seçimler ve Koalisyon Hükümetleri

Askeri darbe sonrası yapılan ilk Genel Seçimlerde (1961) hiçbir partinin çoğunluk oluşturamaması sonucunda bir kez daha Ordu ve İnönü'nün (CHP'nin) müdahalesi yaşandı.

“... 1960 sonrasının ilk siyasal kuruluşları olan iki partiden biri, büyük kent burjuvazisini, batıdaki ve güneydeki kapitalist alanları ve Kuzey Anadolu'daki tütün ve fındık bölgelerinin büyük tüccarlarını bir araya toplamaya yönelirken, ötekide ülkenin Güney ve Güney Doğusundaki “yeterince gelişememiş”prekapitalist alanları kendisine çekmeye çalışıyordu. Bütün bu alanlardaki çıkar çevrelerinin birbiri içine girmişliği yüzünden, kesin bir ayrım tam olarak yapılamasa bile, 1961 seçimlerinde beliren bu durumu, ticari ve mali burjuvazinin ekonomik çıkarların daha önemli olduğu ihracata yönelik kapitalist tarım alanıyla girilen bir ittifakla yetinip, büyük toprak sahiplerinin yükünden kurtulma yolunda bir ilk girişim...”(Yerasimos/764 3. cilt) olarak değerlendirebiliriz.

TBMM'nin açılmasıyla birlikte Cumhurbaşkanlığı seçimi sancıları yaşanır. AP'nin bir kanadı Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'i aday göstermek istemektedir. Aynı zamanda CHP ile bir koalisyon da istenmemektedir. Sonuçta Silahlı Kuvvetlerin baskısı ile emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala'nın Genel Başkanlığa getirilmesi krizi önler. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanlığına seçilir. Suat Hayri ürgüplü yine uzun pazarlıklar sonucunda Senato Başkanı olur. Ve İnönü CHP-AP koalisyonun kurmakla görevlendirilir. (çağdaş Türkiye 4, sf. 209)

Koalisyon hükümetleriyle istikrar arayışları yeniden başladı:

1961'de kurulan I. İnönü Koalisyon Hükümetinde toprak ağası Cavit Oral, Tarım Bakanı olarak yer aldı. Cavit Oral, daha önceki CHP iktidarı döneminde toprak reformuna sert muhalefetiyle tanınıyordu. Koalisyon Hükümetinde (AP-CHP) Tarım Bakanı Cavit Oral tutucu bir Toprak Reformu Kanunu hazırladı. I: İnönü Hükümeti'nin ömrü bu Kanun'un Meclise sunulmasına yetmedi. II. İnönü Koalisyon Hükümeti Tarım Bakanı Turan Şahin bir taslak hazırladıysa da buna da II. Koalisyonun ömrü yetmedi ve unutuldu.

Yine Sanayi Bakanı Fethi çelikbaş, II. Koalisyonda da yer aldı. Petrol ve Yabancı Sermaye Kanunlarının çıkarılması için olağan üstü çaba harcadı. Bakanlığı sırasında TPAO, Yabancı Sermaye savunucularının kalesi oldu. (Kafaoğlu/272, Enflasyon)

I. Koalisyon Hükümeti (AP-CHP) 20 Kasım 1961 – 1 Haziran 1962 arasında gerçekleşir. Ve AP'nin uzlaşmaz tutumuyla koalisyon sona erer.

II. Koalisyon Hükümeti 25 Haziran 1962 ve 2 Aralık 1963 arasında İnönü'nün Başbakanlığında YTP ve CKMP' nin de katılımlarıyla gerçekleşir.

III. Koalisyon Hükümeti İnönü'nün Başbakanlığında 25 Aralık 1963–13 Şubat 1965 arasında görev yapar. YTP dışarıdan destek olur.

Türkiye'deki istikrarsızlığın devamından ve olumsuz siyasi gelişmelerden rahatsızlık duyan Amerika'da Başbakan arayışları yoğunlaşmış ve İsmet İnönü'nün düşürülmesinde başrolü oynamışlardı. Aşağıdaki satırlar 27 Mayıs askeri darbesi sonrasında, Amerika'nın Türkiye'deki siyasal yaşama ne kadar derinden nüfuz etmeye başladığını ortaya koyuyor:

“...Amerika, milyonluk tirajlı dergileri ve gazeteleri ile İsmet Paşa'ya saldırıya geçmişti. Bu yetmemiş, en uygun Başbakanı bulmak ve seçtirmek üzere Amerika'dan Ankara'ya bir yetkili general gönderildiği haberi yayılmıştı...”

“...yıllardır her istediğini elde etmeye alışmış bir iş çevresi devreye girmişti. Şellefyan adlı eski bir politikacı, kurt bir işadamının faaliyeti yönettiği sacayağının üçüncü ayağı olan İzzetin Turanlı isminde bir mühendisin de Ankara temaslarını yönettiği söyleniyordu...”(Atatürk'ten 12 Mart'a Anılar, sf. 1492)

Bu arada AP Genel Başkanlığına Süleyman Demirel getirilmiş ve AP'nin önlenemez yükselişi başlamıştı. 20 Şubat 1965–10 Ekim 1965 ürgüplü Koalisyonu döneminde ordu yüksek kademelerindeki AP karşıtı havada da değişme gözlenmektedir. Bir bakıma ateşkes süreci başlamıştır.(çağdaş Türkiye, sf. 215)

CHP ve bağımsızlardan oluşan YTP'nin dışarıdan desteklediği İnönü koalisyon hükümeti bütçe görüşmelerinde kolaylıkla düşürülmüştü.

III. İnönü Koalisyonun bozulmasından sonra Suat Hayri ürgüplü Başbakanlığında AP-YTP-CKMP-MP koalisyonu kurulur.

Sonraki gelişmeler Türkiye'yi 12 Mart'ta bir başka askeri darbeye sürükleyen “istikrar arayışları”etrafında şekillendi.

Yeni Birikim Modeli: İthal İkameci Sanayileşme Politikası

1946–60 döneminde özel sermaye birikimi yeni kaynaklarla beslenerek hızla genişlemiştir. Savaş yıllarında uygun konjonktürel ortamda etkinlik kazanan sermaye birikimi, ticaret sermayesi olarak iç ve dış gelişmelerin de lehinde seyretmesi sonunda hâkim duruma geçti. çok partili siyasal yapı, hızlı kentleşme, dış yardım ve yabancı sermayeye açık politikaların uygulanması süreci hızlandırdı. Yeni birikim olanakları yarattı. Yeni tüketim kalıpları ve çeşitlenme, siyasal iktidarın destekleyiciliğinde gerçekleştirilen sermaye birikimi, ekonomik-toplumsal-siyasal gelişmeleri doğrudan belirleyici düzeye ulaştı.

Tarım kesimi aynı şekilde, hızlı makineleşme, ürün fiyatlarının desteklenmesi, yeni üretim alanları, pazar olanakları vs. sayesinde köklü bir değişim geçirdi. Sanayide, temel tüketim mallarının ülke içi üretimi bu süreçte tamamlanmıştır. Ve bu dönem özel kesimin etkin çabaları sonucunda artık dayanıklı tüketim maddeleri üretimi projelerinin hedeflenmesine yol açıyordu.

Dönemin belirgin özelliklerinden bir diğeri, dengesiz ve hızlı bir biçimde genişleyen ulaştırma sektöründe ve hizmet kesimlerinde görülen yoğunlaşmadır. Savaş yıllarında alınmış olan ekonomik önlemler sermaye kesimlerini ürkütücü nitelikler içermiştir. Bunlar arasında özellikle Milli Korunma Kanunu ve Varlık vergisi uygulamaları dönemin temel dönüşüm eğrileri arasındadır. Tarım kesimi de savaş koşulları, hazırlıklar vb. nedenlerle önemli ölçüde üretim azalmaları ve gelir kaybı yaşamıştır.

1960 askeri darbesi daha önceki süreçte yürütülmüş bulunan ve artık yeni işbölümünün gerekleriyle uyumlu olmayan ithal ikamesinin ilk dönemine son verdi. (Keyder/111, Türkiye'de Devlet ve Sınıflar)

1960 darbesini yapanlar yeni bir birikim modelinin temelini atmış oluyorlardı. Sonraki süreçte bu birikim modeli köklü dönüşümler olmaksızın yürütüldü. Bu süreç, uluslararası işbölümünün gereklilikleri üzerine inşa edilmişti. Model, başlangıçta uluslararası güçler ve finans kuruluşlarınca desteklendi. Yeni birikim modeli, toplumun genel ihtiyaçlarına da uyum sağlıyordu. Bu kesişme göreli bir istikrar ve parlamenter rejimin devamını, ekonominin düzenlenmesini mümkün kıldı. (Keyder/119 Türkiye de Devlet ve Sınıflar) Var olan sınıfsal dengeler yeni durumu yansıtmamaya başladığında gerekli dönüşüm 27 Mayıs askeri darbesiyle gerçekleştirilmişti. Bu iç ve dış koşulların elverdiği ölçülerde hâkim sınıfların yeni bir sürece adım atmalarını kolaylaştırdı.

“...Her gelişme aşaması, iç sınıf yapısınca ve dünya işbölümüyle bütünleşme tarzınca belirlenen özgül bir sermaye birikimi biçimiyle ayırt edilir. Dolayısıyla her aşama özgül bir sermaye biçiminin gerekliliklerini yansıtan belirli bir gelişme stratejisi ile tanımlanır. İkinci olarak, her aşama, yapısında yeni aşamaya geçişi belirleyen unsurlar taşıyan bir kriz ile son bulur. Askeri müdahaleler aşamalar arasındaki bu kriz ve geçiş dönemlerine rastlar. Aşamalar arasındaki geçiş sermaye birikim sürecinin yeniden yapılanması anlamına geldiğinden, bu ayrıca her birikim biçimini tanımlayan sınıf çatışmaları ve ittifaklarının bütünüyle yeniden yapılanmasını da kapsar. Son olarak, bu tür bir dizi sınıf çatışması ve ittifakına dayanan her bir sermaye birikimi biçiminin, o aşamada, egemen olan siyasal rejime ilişkin uzantıları vardır. Dolayısıyla her ne kadar askeri müdahaleler ortak bir özellik olarak, kriz ve geçiş dönemlerinde yapılsalar da müdahalenin siyasal rejim açısından farklı sonuçları, her birikim biçimine içkin, farklı sınıf ilişkilerinden kaynaklanır...”(Gülalp/29, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet)

Askeri darbeyle birlikte yeni birikim sürecine uygun sınıfsal ittifaklar gündeme geldi. Ancak bu Oligarşik yapıdaki yeni şekillenmeyle birlikte sorunların aşıldığı/bittiği anlamına gelmiyordu. Yalnızca yeni bir sürece tekelci sermaye lehine düzenlemeler yapılarak adım atılmıştı.

Sanayi kesimine yabancı sermayenin doğrudan yaptığı yatırımlar, ülkedeki emperyalist sömürünün ilerlemesinde yeni bir adımı yansıtmaktadır. üretim araçları üzerindeki bu doğrudan sahiplik, giderek emeğin doğrudan sömürüsü yani emperyalizmin artı-değeri kendi yararına artırmasını sağlayan bu olgu, emperyalizmin egemenliğindeki ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarının evrilmesinin sonucudur. Bu yaklaşım emperyalizmin egemenliğindeki ülkelerin iç tüketimlerinin yine bu ülkelerde üretilmesine dönük ithal ikamesinin kaynağını oluşturur. (Yerasimos/766 cilt 3)

Böyle bir aşama içinse ilgili ülkenin buna hazır hale getirilmesi gerekmektedir. Bu anlamda emperyalizmle işbirliği yapacak göreli olarak güçlü bir burjuvazi olmazsa/olmaz bir koşuldur. Bu temel üzerinde yabancı sermayenin girişi kolaylaşmaktadır:

“...İthal ikameci sanayileşme politikasıyla sanayileşme başladıktan sonra, sanayi üretiminin potansiyel hacmi, sanayi sektörüne girdi olan ithalat hacmine bağlı hale gelir. Veya başka bir deyişle, sanayin dışardan alınan ara mal ve diğer girdilere gereksinimi olduğu için, ithalat talebi gitgide yerli sanayinin üretim hacmine bağlı hale gelecektir...”(Keyder/124–125, Türkiye de Devlet ve Sınıflar)

Bu tarz birikim süreci haliyle ülkede buna uygun ortak çıkarlar etrafında bir kümeleşme yaratmıştır. Bunlar emperyalizmle artık daha uyumlu hale gelmiş yeni sınıfsal dengelerin ve yerleşmekte olan kapitalize ilişkilerin düzenli bir fotoğrafını oluşturmaktadır. Nispi refah artışının sağlandığı bu koşullarda çelişkiler en azından bir süreliğinde de olsa massedilmiştir. Bunları başlıklar halinde özetlemek gerekiyor:

“...Birincisi; bu süreç sanayi sermayesi ile ticaret ya da tarım sermayesi arasında bir çatışmaya yol açmıyordu. İhracat gelirleri sanayi dışı üretimden geldiğinden, ticaret ve tarım sermayesi bağımsızlıklarını koruyorlardı; yani sanayi sektörü geleneksel ihracat sektörünün döviz gelirlerine bağımlı idi. İkincisi, sanayi üretimi yerli girdilere dayanmadığından, tarımda yüksek fiyatlar ve gelirler sanayinin çıkarlarıyla çelişmiyordu. Tersine, bunlar sanayi için iç pazarın genişlemesi anlamına geliyordu. Bu durum, bu dönemde hükümetin destek fiyatlarından oldukça yararlanan küçük köylüler için de geçerliydi. üçüncüsü, İİS küçük sermayenin palazlanmasına fırsat sağlıyordu. İç pazarın korunması, başlıca ithal-ikameci sanayilerle bağlantılı olarak çalışan atölye tipi faaliyetlerin gelişmesine olanak tanıyordu. Dördüncüsü, işçi sınıfının sendikalaşması ve ücretlerin sürekli artışı, hem iç pazarın büyümesine hem de işçilerin sistemle siyasal anlamda bütünleşmesine katkıda bulundu. Son olarak, kentli aydınlar ve

profesyonel orta sınıflar bu dönemdeki ekonomik büyümeden kazançlı çıktıkları gibi, aynı zamanda bu dönemi niteleyen ideolojik öğeleri de hararetle destekliyorlardı...”(Kapitalizm, Sınıflar ve Devlet, Gülalp, sf. 37)

Daha önce vurgulamaya çalıştığımız gibi “nispi hak ve özgürlükler”, “Yeni Sendikalar Kanunu”vs. bu sürecin karakteriyle orantılıdır

Ancak bu bir süreliğine ertelenen çelişkiler, Pazar ve finansman sorunları ekseninde bir dönem sonra olanca yakıcılığı ve ağırlığıyla tekrardan gündeme gelecektir. Oligarşik ittifakın mutlu beraberliğinin önünde bir kez daha kapitalist birikim sürecinin kaçınılmaz sorunları çıkmaktadır.

“...İç pazara dönük birikim tarzı iç pazarın sınırlılığı dolayısıyla sanayide büyük ölçekli üretim birimlerinin kurulmasını engelleyerek emek üretkenliğinin yükselişi önünde bir noktadan sonra, önemli sınırlar yaratır ve söz konusu kapitalist ekonominin uluslar arası ekonomi içindeki rekabet gücünü zayıflatır. Bunun sonucu, ihracatın ekonominin ihtiyaçlarına oranla çok geride kalması ve (dış borçlarla bir süre için hafifletilebilse bile bir süre sonra, keskin biçimde ortaya çıkan) bir dış ödemeler sorununu patlak vermesidir. Bu durum söz konusu kapitalist ekonominin önüne ihracata dayanan yeni bir gelişme doğrultusunu getirir dayatır. Yeni sermaye birikimi kendi gelişmesi sürecinde kendi önüne güçlü engeller yükseltmiştir. İç pazara dönük sermaye birikim tarzı, bir dönem boyunca birikimin motoru olmuşken, çelişkilerin birikimi sonucunda sermaye birikiminin bir engeli haline gelmiştir...”(11. Tez, sayı 6/143–144)

çünkü uluslararası tekellere bağımlı ve onun koyduğu sınırlar içerisinde sermaye birikiminin ülke içerisinde kalmasının koşulları yoktur. Emperyalizmle kurulan ilişkiler önceki dönemin sermaye birikim sürecine bir dış müdahale ve bu birikim sürecinin seyrinin değiştirilmesidir. Oluşturulan bağımlılık ilişkileri neticesinde ülkeden dışarıya sürekli bir sermaye transferi gündemdedir. 1960 sonrasındaki yeni koşullardaki model bu anlamda bir süre sonra tıkanmaya başlayacaktır.

“...Bağımlı ülkeye ihraç edilen ve üretime giren sermaye özünde, artı-değer üretir. Ama yabancı sermaye, karını (artı Değeri) kendi ülkesine aktarır. Böylece başlangıçta, yeni bir iş sahası açması sonucu işsiz sayısında göreli bir azalmaya neden olmakla birlikte, biriktirilen artı-değer, sürekli olarak ve her yıl ülke dışına aktarıldığı, yani ülke içerisinde yeniden-üretimin genişletilmesine girmeyeceği için, sermaye birikimine oranla işçi istihdamı ülke içerisinde gerçekleşmez. Biriktirilen artı-değerin büyük bölümü, ülke içerisinde yeniden-üretime girmeyeceği, yeniden-üretim, biriktirilen artı-değer oranında genişlemeyeceği için, kapitalist üretim tarzı, bağımlı ülkede, henüz üretici güçlerin gelişmesinin biçimi olduğu halde, yabancı sermayeye bağımlı olduğu ölçüde, üretici güçlerin gelişmesinin belirleyici engeli haline gelmeye başlar.

Küçük ölçekli tarımın yaygın olduğu ülkelerde, yabancı sermayeye bağımlı kapitalist üretim, kırsal alanda daha büyük ölçüde üreticinin yoksullaşmasının nesnel koşullarını yaratır, ama buna karşılık, daha büyük ölçüde azalan oranlarda emek-gücü soğurur. Kırsal alanda yoksullaştırdığı ve emek-gücü satıcıları haline getirdiği yığınları kendine çekeceği kanalları, kendisi daha büyük ölçüde daraltır...”(Kapitalizm ve Tarım, Erdost, sf. 127)

 

Bu ekonomik/siyasi belirlenimler sosyal plandaki yansımalarıyla birlikte sistemin tekrardan sürdürülemez ve kendini üretemez hale gelmesiyle, 27 Mayıs'ta başlayan ve onun tamamlayıcısı askeri darbelerin tekrardan “son çare”olarak devreye sokulmasına kapı aralamıştır.

FACEBOOK SAYFAMIZ