Özgürlük

Gezi Halktır

Ziyaret

Bugün 51

Dün 51

Bu hafta 436

Bu ay 1372

Tümü 66174

Currently are 44 guests and no members online

Kubik-Rubik Joomla! Extensions

Dosyalar

 

Broşürler

 

Mustafa ÖZENÇ'in 14 Mayıs 1981 tarihinde yazmış olduğu şiirin orjinali elimize geçmiş olup aynı yürek vurusunu sizlerle de paylaşmak istedik.

Devrimci Yol saflarında vuran yüreklere...

DEVRİMCİ YOL'DA DÜŞENLER

Çarpıştılar vuruşdular
Devrim için savaştılar
Ölümle kucaklaştılar
Halkın Devrimci Yol'unda
Korkmadılar hiç ölümden
Türkü söyleyip gittiler
Kurtulsun diye zulümden
Halk için şehit düştüler
Ateş ihanet gördüler
İşkencede can verdiler
Ne korktu ne yıldılar
Halkın Devrimci Yol'unda
Zindanları da yaktılar
Kentte kırda savaştılar
Dar ağacına çıktılar
Halkın Devrimci Yol'unda
Bitmez saymakla adları
Kavgamızda yaşıyorlar
Devrettiler bayrakları
Yoldaşları taşıyorlar
14 Mayıs 1981
Mustafa ÖZENÇ

Giriş

İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD birikim modelini değiştirmiştir. Bu, yeni bir uluslararası işbölümünü içermektedir.

Bu çerçevede, 1944 yılında Ereğli Demir çelik kompleksine şiddetle karşı çıkan ABD, 1960 yılında ABD kredileri ve teknik danışmanlığında bu kompleksin oluşturulmasına izin verecektir. (Şeni,1978: 53, TMMOB: 1977)

Sanayi bu yıllarda niteliksel açıdan bir dönüşüme iteklendi. Ağırlıkla tüketim araçları-yoğun bir sanayileşmeden, üretim aracı üreten ithalat bağımlı bir sanayileşmeye geçmeye yöneldi

Bu yeni birikim modelinin ve işbölümünün özünü göstermektedir.

“...1970'lerde kapitalist dünya kabuk değiştirmeye başlıyordu. Zaten 1971'de Amerikan Doları'nın hukuki egemenliğinin sona ermesi ve devalüe edilmesi bunun kanıtıydı.

Yığınlara yönelik tüketim mallarının yerini yeni sektörler alıyordu. Yüksek teknolojiye dayalı bilgisayar, biyo-teknoloji gibi ürünler piyasaya girmeye hazırlanıyordu.

Bu yüzden de Amerika'nın ve kapitalist dünyanın, gelişmekte olan ülke iç pazarlarına eskisi kadar ihtiyacı yoktu. Dünya Bankası sistemi de bu değişime ayak uydurarak, borç vermekten vazgeçip eski borçları toplamaya koyuldu.

Gelişmekte olan ülkeleri borçlarını ödemeye zorladılar. Bunun için tek şart “içe dönük büyüme”modelini bırakarak, dışa açılmaktı. Döviz kazanmaktı.

Türkiye bu değişime direndiği ve ithal ikamesinde ısrar ettiği için 1971 darbesi oldu. Ama o sırada, hiç aklımızda olmayan işçi dövizlerindeki olağanüstü artış ve kapitalist kamptaki iç itiş-kakış bizim sallanmamızı olanaklı kıldı. Durumu, ithal ikamesi ile 1978-79'lara kadar idare ettik.”(Altan,1990:5)

İzleyen yıllar liberal dış ticaret rejimi çerçevesinde “iç kaynaklarla”devlet eliyle gelişme stratejisinin terk edildiği yıllardır. Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası, bu yıllarda dış yardımları, sanayi sektörüne dağıtım göreviyle kurulmuştur.

Uluslararası sermaye yatırımları güçlü ticari sermaye vasıtasıyla Anadolu'da en ücra köşelere değin ulaşmış ve kapitalize ilişkilerde bir yaygınlaşma yaşanmıştır. İthal ikameci politikaların temel anlamda yaygınlaştırılması bu dönemlerden itibaren başlatılmıştır. Türkiye'de; pazara sunulmak üzere belli aşamalardan geçmiş olan ürün, son üretim faaliyetlerine eklemlenerek, bu sürecin bir parçası haline getirilmiştir. Ve ülkenin bu anlamda temel sanayileşme stratejisi uluslararası işbölümü çerçevesinde kabul ettirilmiştir.

İşletmelerin hemen tümü dayanıklı tüketim malları montajında yoğunlaşmış ve bir kısmı da bağımlı bir yapıda tüketim malları üretiminde yer almaktadırlar. (Bu dönem kurulan işletmeler için bkz. Şeni, 1978: 51–52) Türkiye'de bu gelişmelerden de anlaşılacağı üzere tekelci sermaye 1960 dönemine değin, çocukluk evresi yaşamıştır. Büyümeye başlaması ve daha dinamik bir yapıya ulaşması ise 1960 darbesi ve ardından 12 Mart darbeleriyle tamamlanmış veya sıçratılmış bir sürece yayılmıştır.

1960 sonrasındaki dönem aynı zamanda sermayenin kendi iç çelişkilerinin arttığı tam bir alt üst oluş yıllarını içerir. Değişen koşullar, yeni ilişkiler ve yeni düzenlemeler gerektirmektedir. Bu iç çelişmelerle gelişen siyasal ekonomik süreç, ötekilerini kendilerine bağımlı kılma ya da savunma yolunda çabalarla yüklüdür.

“...1963 yılından sonra hâkim ittifak içinde tekelci burjuvazi hızlanan bir şekilde güçlendi. ülke ekonomisinde ağırlık kazandı. Feodal kalıntıların bir kısmı kapitalistleşti. Toprak ağalarının (gelişen tarım teknolojisi, iç pazarın genişlemesi ve pazar için üretimin artması nedeniyle) tekelci burjuvaziye bağımlılığı arttı. Tefeciler, bankalardan aldıkları krediyi, köylüye ve esnafa yüksek faizlerle vererek daha “çağdaş”bir biçim aldı. Toptancı tüccarlar, tekelci burjuvazinin mallarını pazarlayan aracılara dönüştü. Tekelci burjuvaların, fabrikalarının ürünlerini stoklamaya başladı. AP hükümetleri tekelci burjuvazinin belirleyiciliğinde hâkim sınıflar arasındaki bir dengeyi temsil ediyordu...”(Koç, 1979:107)

1965 seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloya baktığımızda, parlamentoda çoğunluk sağlayarak hükümeti kuran AP'nin, hâkim sınıfsal ittifak çelişkilerinin uzlaştırılmasını simgelediğini görüyoruz. AP hükümeti ile birlikte daha önceleri toprak ağalarına karşı alınan kısmi önlemlerde rafa kaldırıldı.

“...1965'te tek başına iktidara gelen AP siyasal mücadele içinde egemen sınıflar arasında gerekli ittifakı gerçekleştirdi; yönetimde ve hükümette sanayi sermayesi ile mali sermayenin ağırlığı DP döneminde olduğundan daha çok görünüyorsa da, büyük toprak sahipleri seçmen çoğunluğunun oyunu denetimi altında tutarak Meclisi, buradan da Partinin seçim yazgısını etkilerler. Böylece kapitalist üretimin kırsal alana girişini hızlandırmayı amaçlayan önlemlere büyük toprak sahiplerinin karşı çıkmaları ile kalınmadı, aynı zamanda büyük toprak sahipleri kendi temsilcileri aracılığı ile kamu kredilerinin büyük bir bölümüne de el koydular. Bütün bunlar ekonominin hızlanmasına bu açıdan kent burjuvazisine ve emperyalizme karşı önemli güçlükler çıkardı...”(Yerasimos,1980: 927)

AP Hükümetleri, belli bir denge oluşturmakla birlikte Oligarşik ittifak içerisindeki çıkar çatışmaları, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazi açısından tahammül sınırlarını zorlamaya başladı.

Siyasal süreçte yaşananlar bu kamplaşmaların, üstünlüklerin, değişen güç ilişkilerinin açığa çıkmasıdır. Nitekim bu çatışmaların en yoğun ifadesi, AP ekseninde yaşandı.

Oysaki “karma ekonomi”, o yıllara kadar, dönemin iki büyük siyasi partisince, yani CHP ve AP tarafından ekonomideki rejimin esas çerçevesi olarak kabul edilmişti. Fakat 1960'ların sonlarında “karma ekonomi”zorlanmaya başlamıştır. Sınaî gelişme hızlandığı zaman, daha önceden kestirilemeyen sermayenin kendi arasındaki çıkar uzlaşmazlıklarının artışı, tarihin öğrettiği derslerdendir. 1960'larda sınaî gelişmeyi uyaran AP' de artan kaynaklardan pay almaya istekli kısımlar arasında ve tercih yapmanın zorlaştığı bir noktada kalmıştır. Ekonomik gelişmenin sanayi politikalarıyla hızlandığı 1960'ların ikinci yarısı, “karma ekonomi”nin ve AP'nin zorlanışı ile birlikte, Türkiye'de sağ siyasal yelpazenin de çeşitlendiği yıllar olmuştur. (Petrol-İş, 1991: 532)

Mevcut koşullarda yeni güç dengelerini yansıtmayan, siyasal çerçeve aşınmış, sermayenin yeni ihtiyaçları açısından yetersizleşmiştir. Bu gelişmeler sonucunda AP, önce zayıflamış, sonrasında ise parçalanmalar yaşamıştır.

Sanayi kesiminin tarıma nazaran önemli mesafeler kat ettiği bu süreçte, sanayinin bu gelişimi salt tarım kesimi ile sınırlı kalmayıp, ticaret kesimi karşısında da açık bir üstünlüğe dönüştü.

Yerli tekelci sermaye mevcut ekonomik yapı içerisinde belirleyici bir rol oynamaya başladı. İşbirlikçi tekelci sermaye, artık var olan statükonun ilerisinde ulaştığı gövdeye uygun, sınıfsal ittifaklarında yeni bir düzenleme talep ediyordu.

12 Mart öncesinde Oligarşik Yapıda Parçalanmalar

Tekelleşme, “Holdingleşme”süreci, kaçınılmaz sonuçlarını yaratmakta gecikmedi. Birçok orta ve küçük ölçekli işletme piyasadan silindi. Merkezileşme ve yoğunlaşma sürecinde “karar mekanizmaları”na etkide bulunmak, gelişmeleri kendi yörüngesinde oturtmak amacıyla çeşitli girişimler oldu. Gerileyen, duraksayan kesimler ise varlıklarını koruyacak, gerilemeyi durduracak tedbirlerin alınmasını kendi siyasal temsilcilerinden (AP) istiyorlardı. çelişen ve çatışan istemlerin tam ortasında bulunan AP'nin bu kaotik ortamda üzerine bastığı zemin kaymaya/değişmeye başladı.

“...1965 seçimleri bir yandan öncelik kazanan endüstri ve ticaret kesiminin öncülüğünde, 1960 öncesinin egemen siyasal güçlerini yeniden ve tek başına iktidara getirirken, bir yandan da karşı ideolojilerin Meclis'te de temsilci bulmasını sağlamış ve böylece sorun ve tartışmalar parlamentoya yansımıştır. Yapısal sorunlar giderek ağırlaşırken, kalkınma -beklenen hıza ulaşamadığı gibi- geniş yığınlara yaygınlaşamamış, toplumsal dengesizliklerin artması, siyasal ortamın giderek gerginleşmesine neden olmuştur...”(Sencer, 1986: 125)

Sermayenin tekelleşmesi olgusu, öncelikle ithalat ve buna bağlı ticari kesimleri etkisi altında aldı. Tekelleşme olgusu, ithalatın sınırlanmasına dönük mali kararların alınmasını gerektirdi. Türkiye 1971'e tekelci sermaye öncülüğünde giriyordu. Bu sınıfın içerisinde gelişmelere damgasını vuran sanayi kesimiydi. “Ancak hâkim zümrelerin iç çelişmesindeki son gelişmeler, sanayi kesiminin siyasi önceliğini sürdürmek konusunda ciddi sorunlarla karşılaştığını göstermektedir. Büyük toprak sahipleriyle ve Anadolu tüccarıyla ara zaten açılmış, bu soğukluk MNP ve DP aracılığıyla siyasal plana da sıçramıştı. Şimdi aynı hâkim zümrenin ticaretin ithalat burjuvazisiyle ve asker/sivil bürokrasinin finansman kanunundan etkilenen bölümüyle arasının açıldığı yönünde belirtiler vardır...”(İsmail Cem,1973: 27)

Büyük hesaplaşmaların yaşandığı 1969–71 arasında ticari kesimdeki suskunluk sınaî ve tarım kesimini rahatsız ediyordu. Alınan önlemler, ithalatçı tüccarın pay ve yaşam alanında daralmaya neden oldu. Hâkim sınıfların var olan dengeyi bozdukları önemli bir kesimde yukarıda sözü edilen “asker-sivil zümre”ydi. Cumhuriyetin ilk yirmi beş yılını denetlemiş ve sonraki yirmi beş yılda ise, sistemi kendi mantığı içinde rasyonelleştirici baskılarda bulunan (Gevgilili,1989: 102) bu kesimle ipler tamamen kopmuştu. Bu kesimin temsilcileri 12 Mart öncesinde var olan “iktidar boşluğunu”doldurmak amacıyla harekete geçtiyse de (Milliyet, 21.3.1971) başarısız oldular.

Tekelci sermaye bağlaşıklarının çekildiği kanalları ise (özellikle ithalatçı tüccarın) doldurdu. Sanayi kesimi bu sıralarda ithalatı da denetlemeye başladı. İlaç sanayi bu gelişmeye somut bir örnek teşkil etmektedir. Tekelci sermayenin güçlenmesi ve bu gücünü karar mekanizmasına yansıtmak isteyişi, bu gücü yansıtacak yasal ve kurumsal düzenlemeler talep etmesi, haliyle bu sürecin dışına itilmekte olan irili ufaklı sermaye kesimlerinin yaşamsal dayanaklarını ortadan kaldırıcı veya en azından sınırlayıcı özellikler taşımaktadır.

Güç ilişkileri ve dengelerinden kaynaklanan talepler, her kesimin değişik düzey ve açılardan “şikâyeti”olarak siyasal iktidara yansıtıldı. Sanayi kesimi açısından, tüccar onun sırtından geçinen bir parazit olarak görülürken, sonraki gelişmelerde, sanayici kesimin, iç pazarda kendi dağıtım mekanizmalarını oluşturmaya başlamasıyla, ticaretin gelişimi tamamen sanayiye bağımlılık ölçüsünde oldu. Keza devletin desteği ve kredi dağılımı da sanayi-ticaret-tarım üçgeninde sanayinin üstünlüğünü perçinledi. Tüm teşvik ve primler, sanayiyi gözetici tarzda yönlendirildi.

Tekelci sermayenin kendini olağanüstü ölçülerde dayatması, küçük sermayenin elini kolunu tamamen bağlamış ve bu kesimde, tekelci sermayeye “bağımlılığı”ölçüsünde var olma şansını yakalamıştı. Bankalardaki gelişim, tekelci sermaye grupları arasında da çelişkileri derinleştirici olmuştur. Yüksek oranlı faizler ve pahalı kredi kullandırma yöntemleri, elinde bankası bulunmayan tekelci sermaye gruplarının da şikâyetlerini yükseltmelerine neden olmaktadır. Alınan pahalı krediler, alıcı bankaya olağanüstü ölçülerde bağımlılığa neden olmaktaydı.

12 Mart öncesinde özellikle banka sahibi olmayan sanayiciler açısından, kredi alanında, bir “düzen değişikliği”istemi temel bir slogan haline geldi. Sermaye piyasasının oluşması ve ucuz kredi istemleri sürekli ifade edilmiş ve kendi göbeğini kesmek isteyen bu kesimler “tahvil”, “hisse senedi”gibi olanaklarla bankaların “haksız rekabetinden”korunmaya ve bu vasıtayla onları aşmaya çalışmışlardır.

Bu arada, “....özel sektörün, AP'ye karşı bir “tedirginlik”duyması, 1969'a, hatta öncesine rastlar. Sonra, bir kuşkuya dönüşen tedirginlik, özellikle ünlü “finansman kanunu”nun, “Emlak ve Arazi Vergisi”nin tartışmalarında, 16 Haziran 1970 işçi olayları sırasında sol düşüncelerin geliştiği oranda AP'ye karşı açıkça cephe almaya götürür özel sektörü. Sıra, Finansman Kanunu'nun son yılların tek gerçek reform girişimi olan Emlak Vergisinin görüşülmesine geldiğinde, artık Odalar Birliği İkinci Başkanı bile “...Hükümetin koyu bir devletçilik anlayışından endişe ettiklerini”kesinlikle kamuoyuna duyurmaktadır. Bizzat AP'nin bazı senatörleri, “Son vergilerin komünizmi getireceğini”Meclis kürsüsünden açıklamaktadırlar. (İsmail Cem, 1973: 58)

Bütün bu çelişkiler bir noktadan itibaren patlamaya yol açar. AP'li Maliye Bakanı Mesut Erez'in başlangıçta 28,5 milyar TL olarak sunduğu 1970 Bütçesi'nde iç kaynakların sağlanabilmesi amacıyla yeni bir vergi öneren olağanüstü bir paket hazırlanır. Finansman Kanunu adıyla bilinen öneriler demeti, 10 Ağustos 1970 devalüasyonunun yapıldığı gün Resmi Gazete'de yayınlanır Finansman Kanunu olarak bilinen ve tartışmaları alevlendiren bu pakette yer alan yeni ve değişen vergiler ise şunlardı: (Gevgilili, 1987:448–449)

— Taşıt alım vergisi,

— İşletme Vergisi,

— Gayrimenkul Değer Artış Vergisi,

— Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi, — Bina İnşaat Vergisi,

— Veraset ve İntikal vergisi,

— Damga vergisi ve harçlar,

— Spor Toto vergisi,

— Gider vergileri.

“...1970'lerin başından başlayarak, sanayi burjuvazisinin siyasal iktidardaki etkisi geniş ölçüde artmış, (...) siyasal iktidara büyük burjuvazi içinde damgasını vuran kesim sanayi burjuvazisi olmaya başlamıştır. Bunu birçok siyasal ve iktisadi göstergeden çıkarmak olasıdır: Kredilerin sanayi burjuvazisine doğru açık bir biçimde kayması, kotaların sanayi burjuvazisinin isteklerine göre düzenlenmesi, vb... Devalüasyon ve bunu izleyen bir sürü ekonomik karar, büyük burjuvazi içinde sanayicilerin kazandığı ağırlığın belirtileridir. İşletme Vergisi, emlak ve öteki alım-satım vergileri, sanayiyi, kolayca desteklemek için çıkarılan önlemlerdir...”(Tanilli, 1986: 279)

Alınan bu kararlar çeşitli sermaye kesimleri açısından bardağı taşıran damla olmuştur. AP eksenli parçalanmalar başlar. Artık, 12 Martın hemen öncesinde sermaye grupları giderek sertleşen kamplara bölünmüş durumdadırlar. Tüm olumlu göstergeler ve gerçekleştirdiği sıçramaya rağmen tekelci sermaye ise hala mevcut gelişmelerden rahatsızlık duymaktadır. Birçok istekleri AP iktidarınca hala yerine getirilememektedir.

Tekelci Sermayenin AP üzerindeki “yanılgısını”tekelci sermayenin en yetkin ismi Vehbi Koç dile getirmiştir:

“... 1969 senesi Ekim ayında yapılan Millet Meclisi seçimini kazanan Adalet Partisi'nin dört yıl müddetle ülkeye istikrar getireceği ve bu devrede memleket kalkınmasının daha süratle yürüyeceği kanaatindeydik.

Oysaki hadiseler, bu tahminlerimizde yanıldığımızı bize gösterdi.”(Yeni Gazete, 9.4.1971)

AP, tüm çıkar çatışmalarının ortasında erimekte ve hâkim sınıfları temsil yeteneğini sıfırlamaktaydı. Bir kesimin taleplerini yerine getirmek, başkaca kesimleri karşısına almasına yol açıyordu. Bu safhada Anadolu sermayesi dışlandığını ve geleneksel olarak, temsilciliğini yapan bu partinin talepleriyle ilgilenmediğini görmüştü. 41'ler olayı, bu temsil olanağının ve partide kalmanın olanaksızlığını simgeliyordu.

Tekelci burjuvazi, tek başına iktidar olmak ve bu amaçla iktidar ilişkilerini biçimlendirmek istediğinde, Türkiye'de daha önce DP ve AP ekseninde kurulan ittifaklar, var olan çelişkiler nedeniyle parçalandığında, AP, “peynir ekmek gibi”ufalandı. Politik arenadaki parçalanma, çıkar çelişkileri üzerinden gelişmekte ve AP, tekelci burjuvazinin istemlerine artık yanıt oluşturamamaktadır. Bu nedenle, tekelci burjuvazi “kuvvetli bir iktidar”istemektedir. (Milliyet, 21.3.1971)

Temsil Krizi ve Siyasal-Sosyal Kutuplaşmalar

Tekelci burjuvazi, 1961'de 1965'ten başlayarak tümüyle iktidara gelmişti. Küçük burjuva (asker-sivil) radikallerinin kurmak istedikleri denge, artık koşullarını yitirmeye başlamıştı. Ancak Tekelci sermayenin doğrudan emperyalizme bağımlı kesimleri, her şeye rağmen bir hareket serbestîsine sahip değillerdi. Sağ taraflarında büyük toprak sahipleri ve öteki pre-kapitalist kalıntılarla mücadele etmek, sol tarafta ise, sömürülen kitlelerin bilinçlenmesini bastırmaları gerekiyordu. İşte bu amaçlar içinde, ordunun yeniden kazanılıp rejimin gereksinimlerine uygun kullanılması gerekmekteydi. (Yerasimos, 1980: 926–927)

AP, daha 1969 seçimleri sürecinde bir “Anayasayı Islah Programı”nı gündeme getirmişti. Programda ağırlıkla devlet organlarının yeniden düzenlenmesi amaçlanıyordu. (Programın tam metni için, bkz. Tanör, 1994: 34/35) AP bu amaçla dönemin yoğun siyasal sosyal olayları karşısında, temel yönelimine uygun bir politik tutum sergiliyordu.

“...en ilginç davranış biçimi Adalet Partisi hükümetinde gözleniyordu: Şiddete karşı hiçbir önlem almayan hükümet, sanki şiddet eylemlerini destekliyordu. Hükümetin bu davranışı ancak aşağıdaki nedenlere bağlanabilir:

İlk olarak, hükümet, Menderes örneğinden korktuğu için, etkili önlemler almaya yanaşmıyor olabilirdi. “Devletçi - seçkinciler”ve solcular tarafından yapılan sert eleştiriler, hükümetin imgesini zayıflatmıştı. üniversite profesörleri, yargıçlar, doktorlar, mühendis ve mimarlar, işçiler, hükümete karşı gösterilerde bulunuyorlardı. Basında etkili bir karşıt eylem sürdürüyordu. Büyük bir olasılıkla, hükümet böyle bir kargaşa ortamı içinde, kendisini, şiddeti durduracak önlemler alacak kadar güçlü görmüyor olabilirdi.

İkinci olarak, hükümet, sol eylemlere karşı, sağcı “militan”grupları kullanmayı yeğ tutuyordu. Bu yöntemle hem hükümetin yıpranmasının önleneceği, hem de kamuoyunda solculara ve “devletçi, seçkinciler”e karşı “halkın”tepki gösterdiği görüntüsünün yaratılabileceği umut ediliyordu. Kısa dönem için, karşıt gruplarla uğraşta, bu yöntemin uygulanmasının daha etkili ve daha güvenli olacağı düşünülmüş olabilirdi.

üçüncü olarak, hükümet, bu kargaşalığı abartarak ve nedenini de hükümetin yetkisizliğine bağlayarak, kamuoyunu, istediği Anayasa değişiklikleri yönünde hazırlamak amacını güdüyordu.

Dördüncü bir neden de, dinamizmini yitiren AP'nin, şiddet eylemine dönük sağda destek arama gereksinmesi olabilir...”(Sencer, 1986: 184)

AP, gelişen sınıfsal mücadelenin bastırılması amacıyla, dini gericiliği kullanma yoluna gitti. “Komünizmle Mücadele Dernekleri”1960'ların başlarında ortaya çıkmıştı. Silahlı Kuvvetlerin istenen doğrultuda yönlendirilmesine kadar, bu son derece güçlü temellere sahip dini gericilik, önemli rol oynadı. Amerikan petrol şirketi ARAMCO tarafından finanse edilen ve CIA'nin açık desteğine sahip bu sağcı militan örgütler vasıtasıyla Türkiye'de dinsel gericiliğin yerleşmesinde önemli rol oynadılar. Bu militan güçler daha sonraları (burjuva partilerinin) birbirlerine karşı üstünlük aracı olarak da kullanılmak istenecekti. Bu amaçla, AP özellikle tek parti döneminin olumsuz jandarma ve tahsildar görüntülerini kırsal kesimde hatırlatıp; Laiklik ve CHP'nin orta-sol çizgisini “komünizm”olarak lanse ederek, kitlesel bir temel oluşturmak istedi.(Yerasimos, 1980: 928)

Anayasa değişikliklerini yapmayı temel diskur haline getiren AP, bu amaçla kamuoyunu buna göre hazırlama stratejisi geliştirmeye yöneldi. Bu amaçla da ordunun üst kademelerini tümüyle kendisine kazanması gerekiyordu. Gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla AP, bu konularda epeyce adım atmış ve bu alanda oldukça emin gözüküyordu. Hatta Mart 1971'in ilk günlerinde bir AP'li Bakanın Suat Hayri ürgüplüye bir askeri darbe olasılığına karşı söyledikleri, AP'nin orduya bakış açısını sergilemesi nedeniyle öğreticidir:

“...Hiç korkmayın Sayın ürgüplü, (...) Ordudan hiçbir tehlike gelmez. Beş yıllık iktidarımızda bunun tedbirlerini aldık. Komutan evleri, otomobiller, uçaklar, sık sık dış geziler ve çeşitli imkânlarla bağladık onları...”(Koçaş, 1977:1860)

Bunun nasıl bir tarihsel yanılgı olduğu ise ancak 12 Mart'la birlikte anlaşılacaktı!

AP, 1965'ten sonra, işçi sınıfı ve küçük köylülüğün eylemleri giderek radikalleştiğinde askerlerin kararsızlığı ve CHP'nin güçsüzlüğünü fark etmişti. Ancak AP, askerin açık işbirliğini sağlamak istiyordu. Bu nedenle para militer örgütlerin, sola saldırması ikili bir yarar sunmaktaydı; yasallık ile çelişme tehlikesi olmayan yarı resmi bir baskı mekanizmasını elde tutma üstünlüğü ve “aşırı uçlarda kardeş kavgası”na son vermede bu yasallığın işlemediğini kamuoyunda savunmak.(Yerasimos, 1980: 929) Tüm bunların üzerinden “bol geliyor”denilen 1961 Anayasasını değiştirecekti!

Bu dönem nispeten daha zayıf konumda olan muhalefetteki CHP'de ise, Ortanın Solu hareketi gelişmekteydi. O yıllardaki, Ortanın solu hareketi, 1930'ların halkçılık anlayışından oldukça farklı bir halkçılık anlayışına sahiptir. Sınıfların varlığını kabul etmekte ve fakat sınıf mücadelesine karşı çıkmaktadır. Sosyal adalet, sosyal güvence ve özgürlük temel diskurlardır. (Ayata, 1992:83) Bu yaklaşım ilk önceleri bir uzlaşma sonucu ortaya çıkmışsa da sonraları CHP içerisinde de ayrılıklara neden olur. Halkçılık diskuruyla hareket eden sol kanat parti içerisinde kilit noktaları ele geçirirken, 1945 sonrası gelişmelerde partide kalan eşraf kesiminin yer aldığı sağ kanat merkez sağ bir parti olan Milli Güven Partisi'ni kurmak üzere ayrıldı.

Turhan Feyzioğlu başkanlığındaki Cumhuriyetçi Güven Partisi, koyu anti-komünist ve Atatürkçülük vurgularıyla, 12 Mart döneminde, parlamentoda askeri kesimin bizzat temsilcisi olmuştur...”(Sakallıoğlu, 1993: 91)

DP geleneğini sürdüren siyasal hareketlerin toparlanması süreci aynı zamanda burjuvazinin sanayiye dayalı diliminin sözcülerinin bu hareket içinde önderliği ellerine geçirmesine denk düşer. 1960'lı yılların AP'sinin DP'nin mirasçısı olduğu kuşkusuz doğrudur. Ama önemli bir kayıtla; DP içinde sanayi burjuvazisi tabi bir unsurken, AP bünyesinde yönetici güç bu sınıf dilimidir...”(Savran, 1987: 148) Bu tabiyet ilişkisi sorunlar yaratmaya adaydı. 1968–69 yıllarındaki bunalım, AP hükümetlerini aşarak çatlak yarattı. Bunalım, hâkim sınıflar içindeki dengeyi bozdu. AP hükümetleri, hâkim ittifak içinde tekelci burjuvaziyi kollayarak adım atarken, 41'ler hareketi, 1970 yılında bütçenin mecliste kabul edilmemesine yol açtı. AP hükümetlerinin hâkim ittifak içinde tekelci burjuvaziyi kollamasından huzursuz olan feodal kalıntıların bir kısmı 41'ler hareketiyle çıkış yaptı ve daha sonra Demokratik Parti'yi kurdu. Bunlar, devletin kredilerinden daha fazla pay, tarım gelirlerinin yükseltilmesini, tarım teknolojisinin geli

ştirilmesini vs. içeren bir dizi taleple ortaya çıkmışlardı. (Koç, 1979: 108, Ergil, 1979: 56, Yerasimos, 1980: 932)

Sadettin Bilgiç liderliğindeki bu hareketin ortaya çıkışı, yenilgiye uğraması ve sonuçta partiyi terk etmesi, partinin ağırlıkla hangi sınıfın temsilcisi olduğuyla ilgilidir. Bu süreç aslında, 1969 seçimleri sırasında, sanayi burjuvazisiyle büyük toprak sahipleri arasındaki kopmayla başlamıştı. Kırsal kesimde emperyalist sömürü mekanizmasının tabanını oluşturan küçük tüccar-tefeciler, tekelci burjuvazi karşısında uğradığı kayıplardan ötürü tepkilidir ve aşırı dinci sağın da tabanını oluşturmaktadır. Daha önce vurguladığımız üzere, bir koalisyon partisi olan AP içerisinde sanayi burjuvazisinin çıkarları ağırlıkla savunulmaktadır. AP bunun yanı sıra tarım, esnaf, küçük sanatkâr ve ticaret kesimleriyle de dengeli bir ilişki sürdürmeye çalışıyordu. İthal ikameci sanayileşme politikalarının sürdürüldüğü bu dönemde artık var olan denge bozulmuştu. Ticaret ve tarım kesimleri, uğradıkları haksızlığa isyan ediyorlardı. (Sakallıoğlu, 1993: 63, Yerasimos, 1980: 932)

Bu gelişme eski Demokrat Parti ve onun devamı AP'de sınıflar arasındaki yeni farklılaşmayı meydana getirdi. Bu farklılaşmayladır ki, politik arenada AP, artık bazı sınıfların ittifakı ile birlikte karar aldığı politik güç olmaktan çıkmıştır. özellikle gelişme ve farklılaşma ekonomik bakımdan (imalatçı) sanayi burjuvazisini ön plana atmış ve bu sınıfa, politik olarak da, kendisine gerekli olan genişleyen bir üretim düzenini yeniden üretmek ihtiyacını duyurmuştur...”(Milliyet, 12.12.1971)

“...Demirel önderliğinin sanayi burjuvazisinin çıkarlarına verdiği mutlak öncelik, Türkiye'de burjuvazinin parlamenter hâkimiyet biçiminin “altın çağı”nı oluşturan 1965–1969 döneminden sonra hâkim sınıflar bloğunda yeni çatlaklar doğuracaktır. 1969 sonrasının Demokratik Parti ve Milli Nizam partisi (MSP' nin atası) girişimleri, hâkim sınıflar içindeki bu çatlağın birer siyasal ifadesidir...”(Savran, 1987: 150)

Büyük tarım burjuvazisi AP'ye ve onun zaman zaman toprak reformundan söz açan sanayi burjuvazisine olan yakınlığını protesto etmektedir. Daha sonra sanayi ve ticaret burjuvazisinin yabancı sermaye ile bütünleşip ithalat veya üretimden dağıtım işlerine kadar ekonomik faaliyetin her alanını kontrolüne alması Anadolu tüccar tefeci ve küçük imalatçı kesimlerinin kârını ve yaşam alanını önemli ölçüde sınırladı. Necmettin Erbakan'ın önderliğinde Odalar Birliği içinde sürdürülen mücadele Milli Nizam Partisi'nin doğuşu ile AP'den yeni bir sosyal kesimin ayrılması şeklinde noktalandı. Bu parti daha sonra muhafazakâr sağ Milli Selamet Partisine dönüştü. (Ergil, 1979: 96)

MNP' nin ortaya çıkmasına neden olan gelişim sürecinin önemli halkası Türkiye Odalar Birliği seçimleri olmuştur.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1966 yılında T.O.B. Sanayi Dairesi Başkanlığı'na getirildi. 1968'de ise büyük sanayi ve ticaret çevrelerinin itirazlarına karşın “küçük ve orta çaptaki işadamlarının temsilcisi olarak”T.O.B. Başkanlığına seçilir.

Bu seçime karşın AP'li Ticaret Bakanı tarafından başkan olarak tanınmamış ve bu görevden uzaklaştırılmıştır. Ardından AP'den milletvekilliği aday adaylığı da reddedilmiştir. Erbakan, bu durum karşısında 1969 genel seçimlerine Konya'dan bağımsız aday olarak girer ve kazanır. Erbakan, Anadolu küçük girişimci kesiminin tepkisini şu şekilde dile getirir:

“...Ekonomik mekanizma büyük kent tüccarlarından yana işlemekte, Anadolu tüccarı, kendilerini üvey evlat olarak bilmektedir. ithalat kotalarından aslan payı, üç dört kentin tüccarına ayrılmakta(dır)... Anadolu bankalarında toplanan mevduatı, Anadolu halkı yatırmakta, ama bu para kredi şeklinde büyük kent tüccarına verilmektedir... Odalar Birliği tümüyle komprador-mason bir azınlığın vasıtası halinde çalışmaktadır. Koca teşkilat komprador ticaret ve sanayinin kontrolü altındadır. O halde önce idare heyetine girelim ve Odalar Birliğini Anadolu tüccar ve sanayicisinin hizmetine yarar bir hale getirelim dedik...”(Sarıbay, 1985: 98–99, İsmail Cem,1970: 57)

Odalar Birliği içerisindeki bu mücadele sürecinde Anadolu küçük ve orta girişimciliğinin İslami motiflerle bezenmiş olan siyasal örgütlenmesi MNP, 26 Ocak 1970'de kurulur.

MNP, 20.5.1971'de Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılır. 61 Anayasasının çizdiği sınırların dışında ve ona karşı mücadele eden parti, mevcut kuralların (Kemalizm esprisi!) sonucunda faaliyetlerine son verir.

11 Ekim 1971'de MSP kurulur. MNP ile aynı doğrultuda olmakla birlikte ilk başlarda bir paralellik kurmamaya özen göstermişlerdir. Hatta bu nedenle ilk Genel Başkan kongreye kadar Süleyman Arif Emre olmuştur.

Yaşananlar Türkiye'de kapitalizmin yukarıdan aşağıya emperyalist üretim ilişkileri temelinde gelişmesine uygun bir seyir izledi:

“...Türkiye'de meydana gelen menfaat çatışmalarıyla bozulan ittifaklar ve belli sınıflar içindeki farklılaşmalar onları artık aynı iktidarı paylaşır birbirleriyle uyuşur bulunur durumdan çıkarmaktadır. Menfaatlerin çelişmesi sonucunda ortaya bir iktidar boşluğu çıkmakta çoklarının beraberce ‘kuvvetli iktidar' istemesi olayı doğmaktadır. Bugün özellikle sanayi burjuvazisinin, büyük burjuvazinin daha fazla gelişmesiyle, tarihin daha ileri gitmesi için zorunlu ortama, ilişkilere ve gerekli olan kanunların çıkmasına doğru gidilmektedir. Kapitalist gelişmenin rasyoneli bu noktadadır. Daha çok Anadolu ticaret burjuvazisinin temsilcisi olan Erbakan bir Nakşî lideri olarak, sanayinin emrinde ticarete dönüşme sürecinde tarihe de karşı düşmektedir. Erbakancılar büyük sanayinin emrine girmeyip ona karşı çıkmaktadır. Erbakan bu oluşuma karşı mücadeleyi önce Odalar Birliği'nde vermiş ve mağlup olmuştur.

Görülüyor ki, iktidar boşluğu ve kuvvetli iktidar sorunu Türkiye'de sanayinin gelişmesiyle ve onun zorunluluğu ile ilgilidir. Sanayi yalnız montaj sanayisinden ibaret değildir. Sanayi bugün diğer kuruluşlarıyla birlikte bir işbölümüne gitmeğe itilmektedir.

Türkiye'de şimdi tefeci sermayesi de dönüşmekte ve kapitalizme has faiz getirir sermaye ortaya çıkmaktadır. Buradan bugünkü görüntüsüyle, tahvil piyasasıyla karşı karşıya gelmekteyiz. Esham piyasasına tarihi şartlar henüz müsait değildir. Tahvil piyasasının bu kadar alıcı bulabilmesi bize sanayiye kaynak akımında, artık yalnız bankaların yahut sanayi Kalkınma ve Yatırım Bankası'nın ve ticari kredi içinde sanayiye ayrılabilen sermayenin değil, tahvillerinde ilaveten önemli bir katkıda bulunduğunu gösteriyor. Bunların hepsi beraber, sermayenin artık ‘sanayi sermayesi' olması, emtia halindeki sermayeye dönüşmesi, sonra da tekrar belli bir ortalama kâr haddiyle para halindeki sermayeye dönüşerek dolaşımını tamamlaması safhasına geldiğimizi açıklar.

Bu noktada daha gür bir sınıf olarak sanayi burjuvazisi Türkiye'de kendisi için gerekli olan ilişkileri getirmek ister. Tarih buraya meseleleri getirmiştir. Kendisine ait kanunları çıkarmak ortamı hazırlamak ister. Ama işlerin bu yönde gelişmesine dünkü ilişkiler kâfi değil... Arada bir uyumsuzluk var: Sermaye zaten genişleme büyüme eğilimindedir. Sermayenin genişleyerek yeniden üretimi ise bir yerde, ilişkilerin üretimidir. Onun gereği olan düzenin üretimi yeniden üretilmesidir. Bunun içindir ki, bugün oldukça gelişmiş bir seviyede olan sanayi burjuvazisi nitelik itibariyle de Türkiye'nin yönetiminde, kanunlarında, parlamentosunda ağırlığını koymak istemektedir. Bu açıdan tarihi olarak rasyoneldir...”(Milliyet, 21.3.1971)

Tüm bu politik kamplaşma ve parçalanmalar. Emperyalizmle bütünleşmiş işbirlikçi tekelci burjuvazinin programını dayatmasını engellemeye yetmedi. çünkü, “...Büyük burjuvazinin kanatları arasındaki dalgalanmalar, aslında, kapitalizm karşısında kapitalizm öncesine ait çeşitli kesimlerin direnişleridir. Tefeci sermaye, geleneksel toprak ağası, eski eşraf ve mütegallibe kalıntıları, kapitalistleşmenin getireceği rasyonellere ve iç bağlılıklara özellikle de 1970'ler başlarında politik muhalefet yoluyla umutsuzca karşı çıkmaktaydılar...”(Gevgilili, 1989: 93)

12 Mart Darbesi ve Geçiş Süreci (1971–1973)

Askeri Darbenin Niteliği

1970 yılı sonlarında parlamenter rejim çıkmaza sürüklenmiş ve tekelci burjuvazinin, siyasal kurumların işlemezliğinden duyduğu rahatsızlık had safhaya ulaşmıştır. Aynı dönem ekonomik bunalımın ağırlaşmasına da tekabül etmektedir.

Bu dönem, tekelci burjuvazi nicel/nitel açılardan Türkiye'nin başlıca “ayarlayıcısı”olmaya evirilmiştir. (Milliyet, 21.3.1971)

Emperyalizm ve yerli işbirlikçileri kendi gereksinimlerinin önünde bir engel olarak gördükleri, 1961 anayasasının getirmiş olduğu rejimi değiştirmek için azami bir çaba gösterdiler. Bu değişimin politik savunuculuğunu AP yaptı. 1970 sürecinde yaşanan bölünme ile AP kendi ayak bağlarından kurtulmaya çalıştı ve tamamen hâkim sınıflar ittifakının partisi haline geldi. Büyük toprak sahiplerinin bölünmeler vasıtasıyla kendi öz siyasal oluşumlarını yaratma özlemleri çatışmaları keskinleştirdi. İşbirlikçi tekelci sermaye kesimleri istedikleri değişimleri mevcut siyasal yapı içerisinde gerçekleştiremeyeceklerini anladıkları noktada devreye ordu girdi.

“...1970'lere doğru dünya genelinde yaşanan ekonomik bunalım Türk ekonomisinin yapısından gelen tıkanıklıkla birleşince (...) bunalımı emekçi halk kesimlerine yükleyerek atlatmayı düşünen model, (...) işveren çevreleri ile yerli ve yabancı strateji uzmanlarının gündemine gelmiştir. Buna Türkiye'nin NATO ittifakı içinde birlikte bulunduğu, ABD ve müttefiklerinin Kuzeydoğu Akdeniz'de istikrarlı rejim görme isteklerini ve bu konudaki NATO politikası...”(Akşin, 1989: 229–230) eklendiğinde, bu saptamaların ışığında, Türkiye'yi 12 Mart'a sürükleyen koşulların genel çizgileri oluşmaktadır.

12 Mart Askeri Darbesi birkaç Amerikancı generalin değil, 1947 sonrası ABD ile girilen ilişkiler sonucunda kurumsallaştırılan ilişkiler üzerinden gerçekleştirildi. Genelkurmay Başkanı, “ekonomik gelişme ile sosyal gelişme arasındaki dengesizliğin yarattığı karşıtlıkların düzeni demokratik araçlarla sürdürmeye elverecek anayasa değişikliği ile önlenmesi”gerektiğini açıkladığında darbenin rengi belli oldu. İçinde bulunulan dönem, sanayi üretimi vasıtasıyla sermaye birikiminin başlangıç evresi sayılabilir. Dolayısıyla, kapitalizmin en azgın dönemidir ve emperyalizm/yerli burjuvazi gibi iki çıkar çevresinin varlığı pervasız saldırı/sömürü için yeterli olmaktadır. Böylece sömürge bir ülke, emperyalizmin vesayetinde, “sanayileşme stratejisi”izlerken; faşizm, egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında en etkili silah durumundadır. (Yerasimos, 1980: 938)

“...özgül bir birikim biçimiyle belirlenen bir aşama, sermaye birikimi sürecinin sürekliliğine tehdit oluşturan bir krizle noktalanır. Fakat bu kriz, sermaye birikiminin yeniden yapılanması yoluyla yeni bir biçime geçişin unsurlarını da içerir. Her bir birikim biçimi belli bir sınıf ilişkileri bütünüyle belirlendiği için, sermaye birikiminin yeniden yapılanması zorunlu olarak ‘iktidar blok'unun yeniden yapılanmasını da gerektirir. Dolayısıyla, birikimin sürmesine tehdit oluşturan ve işbaşındaki hükümete yeni bir yapıya geçişin unsurlarını dayatan ‘ekonomik kriz', aynı zamanda ‘siyasal' bir krize neden olur. Bu, geçiş zorunluluğu ile mevcut siyasal ve ideolojik taahhütleri arasında kapana kısılan hükümet için bir ‘temsil krizi' niteliğindedir. İşbaşındaki hükümetin ‘iktidar blok'unun yeniden yapılanmasını gerçekleştiremeyişi, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, ayrıca bazı durumlarda bir siyasal rejim değişikliği biçimini alan radikal bir kopuşla sonuçlanır. Bu değişiklikleri ortaya çıkaran şey devletin sürekliliğidir...”(Gülalp, 1993: 76)

“12 Mart 1971'deki askeri müdahaleyi siyasi ve ekonomik istikrar için nöbet değişimi şeklinde tanımlamak yanlış olmaz. Dış çevreler, (ABD ve NATO) sanayi ve ticaret burjuvazisi, büyük toprak sahipleri, ordu yüksek komuta konseyi ile parlamento çoğunluğu (AP-CHP ve bazı partiler) böyle bir formül üzerinde geçici uzlaşma (consensus) sağlamışlardır...(Akşin, 1989: 230)

Yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinde ise eski ittifaklar çözülmüş yerini yeni ittifak ve ilişkilere bırakmıştır. “Bu farklılaşma ve çözülmeler, politik arenada yansımakta...”anarşi var”sözünü söyletmiştir. Bu çözülme, önce DP'de, sonra da AP'de ittifak halinde olan sınıflarda meydana gelmiştir. Aslında bu, üretim güçlerinin gelişmesi neticesinde yeni bir takım ilişkilerin, yeni bir düzenin, onun kanunlarının, ona uygun değişikliklerin gerekliliğinin ortaya çıkışıdır...(Milliyet, 21.3.1971)

İşte bu “gereklilikler”, askeri bir darbenin arka planını oluşturucu niteliktedir. Yine bu gereklilikler askeri darbeye yol açtı ve “tekelci burjuvazi hâkim sınıfların diğer kesimlerini yana iterek tek başına iktidar oldu...”(Koç, 1979: 108) 12 Mart darbesini izleyen günlerde, tekelci sermayenin önde gelen grupları; Koç, Eczacıbaşı ve Tekfen tarafından TüSİAD'ın kurulması, darbeye en fazla ihtiyaç duyan ve bundan güç kazanan kesimi de gösteriyordu. Daha sonraları öteki sermaye grupları da bu yeni oluşuma katıldılar. (Sönmez, 1992: 152)

“Muhtıra”görünüşte AP'ye yönelik algılansa da, Cunta destekli hükümetlerin uygulamalarıyla, AP'nin genel eğilimleri çakışmaktadır. Bu güdümlü hükümetler, parlamentoda öncelikle, CGP ve CHP içerisindeki sola kapalı kesimlerce desteklenmekteydi. Bu çerçevede “Muhtıra”Hükümetleri daha önce AP tarafından saptanmış, hukuksal/siyasal/ekonomik önlemlerin çoğunu uygulamaya koyuldular. AP, böylece “Muhtıra”Hükümetlerinin doğal destekçisi haline geldi. (Sencer,1986:191)

Tekelci burjuvazinin hukuksal/siyasal öncelikli istemleri Anayasal değişikliklerle gerçekleştirildi.

1971 değişimleri, özellikle Anayasa'daki temel hak ve ödevler, yasama/yargı organlarını konu edinmiş, gereğinde hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, yasama/yargı denetimlerinden arınmış bir yürütme organını hedeflemiştir. 1971'deki biçimiyle Anayasa'da (...) “Milli Güvenlik”, “Kamu Düzeni”, “Genel Ahlak”, “Cumhuriyet İlkeleri”, “Devletin ülkesi ve Milletiyle Bütünlüğü”, gibi kavramlar, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmalarına gerekçe olarak kullanıldı. (Sencer, 1986: 126–127)

Geçiş Dönemi Hükümetleri

12 Martta Parlamento kapatılmadı. çözüm Cuntanın gözetiminde aynı parlamentoda arandı. Hazırlanan formül uyarınca tarafsız bir Başbakan'ın yönetiminde iki büyük parti (AP-CHP)'den bakanlarla oluşturulacak bir Teknokratlar Hükümeti kurulması kararlaştırıldı.

I. Erim Hükümeti

Erim Hükümetinin programı Türkiye'yi 1950 sonrası hızlanan gelişmelerle ortaya çıkan değişimin niteliklerine özgü bir yapıya oturtma anlayışını yansıtmaktadır. Tekelci sermayenin istemleri doğrultusunda, bu kesimin dışındaki ittifak bileşenlerinin tam anlamıyla tasfiyesi amaçlanmaktadır. Var olan çıkar çelişmelerinin kesin sonuca vardırılması ve halk muhalefetinin bastırılması, adeta yeni Hükümetin varlık nedenidir.

I. Erim Hükümeti'nin programı, öncelikle özel sanayinin gelişmesini engelleyen bazı ayak bağlarını tasfiyeye yönelmiştir. Programda, sanayi kesimini tedirgin eden işçi hareketlerine önemli sınırlamalar getirilmekteydi. Yine programın birçok unsuru, Demirel Hükümetince de ele alınmış ancak gerçekleşme şansı bulamamıştı. Sermaye piyasasının gelişmesi, toprak reformu, tarım gelirlerinin vergilendirilmesi, mali reformlar, sanayileşme çabasının gerekleri uyarınca, devlet kuruluşlarının ve idarenin yeniden düzenlenmesi vb. (İsmail Cem, 1973: 105) reorganizasyon çabalarının çatısını teşkil etmektedirler

İşte bu yaklaşımdan ötürü, 12 Mart Muhtırası ve Erim Hükümeti programında yer alan, “devrimcilik”ve “devletleştirme”anlayışı, TİSK tarafından, rahatsız edici bulunmadı. İzmir Ticaret Odası, programı, “Hükümetin ilkeleriyle programı desteklememeye imkân yoktur, diye yorumluyordu. (İsmail Cem, 1973: 113)

Erim Hükümeti'nin kuruluşu sermaye kesimleri arasında ciddi kapışmalara neden oldu. Yapı Kredi ve Akbank grupları arasında büyük çekişmeler yaşandı. Maliye Bakanı Sait Naci Ergin, Yapı Kredi Bankası Yönetim kurulu üyesiydi. (Koçaş, 1977: 395) Dönemin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş anılarında bu çekişmelere yer vermektedir:

“...Evvela Akbank Genel Müdürü, Milletvekili Sayın Ahmet Dallı, benimle bazı konuları görüşmek istediği haberini gönderdi, memnun oldum..”

“Kasım 1971 sonlarında bu kez, Yapı ve Kredi Bankası Genel Müdürü Kazım Taşkent, Donanma Komutanı aracılığıyla çok önemli bazı konularda görüşmek üzere randevu istedi...”(Koçaş, 1977: 396)

Erim Hükümetinden (“Teknokratlar Kabinesi”) beklenti; yapısal reformların gerçekleştirilmesiydi. Bu anlayışta esas olarak, sanayi ve toprak zenginleri arasındaki çıkar çekişmesini, burjuvazi yararına kesinlikle çözümlemesidir. Burjuvazinin geliştiği oranda, tarım kesimindeki feodal kalıntıların tasfiyesi önem kazanıyordu

Erim Hükümeti yanı sıra, ondan öncesinde Demirel Hükümetince de özel sanayi kesimine öncelik tanınmakla birlikte, egemenliğin niteliğinde değişiklik vardır. Demirel döneminde tekelci sermaye, öteki bağlaşıklarıyla büyük bir mücadele yaşamıştır. Bu evrim/mücadele sonucunda, tekelci sermayenin isteklerini uygulama şansı bulabiliyordu. Erim programında ise, hükümetin otoriter özelliğinden dolayı, bu istekler hızla uygulanabilecekti. Böylece egemenliğin kesinlikle yansıması hesaplanmaktadır. Yeni Hükümet programı, bu nedenle önceki hükümetin gündemindeki konuları da ele almıştı. (İsmail Cem, 1973: 115)

CHP'den istifa ettirilen Nihat Erim Başbakanlığında kurulan I. Erim Hükümetinde AP 5, CHP 3, MBK 1 ve parlamento dışından 14 teknokrat görev aldı. Bu koalisyon, 26.3.1971/3.12.1971 arasında toplam sekiz ay sürdü. Kendinden beklenen “reform”paketini parlamentodan geçiremeyince varlığı anlamsızlaştı.

Dönemin İSO Başkan Vekili Nurullah Gezgin I. Erim Hükümeti'nin sermayenin beklentilerine tam bir yanıt oluşturamadığını vurgulamaktadır:

“Birinci Erim Hükümeti'nin teknokrat zümresinin getirmiş olduğu yenilikler ve 1971 yılının siyaset ortamı, Türkiye'nin ekonomik hayatında bir durgunluk dönemini ifade eder. Bu Hükümet, ekonomik sorunlardan çok, siyasal ve sosyal ortamı daha sıhhatli bir duruma getirmek konusuna ağırlık ve öncelik vermiştir. Dolayısıyla 1971'de ekonomik hayatımızda, gecikmeler ve durgunluk görülüyordu. Ancak bu arada, bazı isabetli tedbirlerde alınmıştı. Başlangıçta, bir takım bürokratik sürtüşmelere ve gecikmelere yol açmasına rağmen, ithalat ve ihracatta ön fiyat kontrolünü, ithalat rejimini, Bakanlıkta objektif kriterlere göre yapılmasını sanayiciler olarak olumlu bulmaktayız...”(Gezgin, 7.5.1972)

çıkar çelişkileriyle bozulan ittifaklar ve sınıfların iç farklılaşmaları, ortaya tekrardan bir “İktidar boşluğu”çıkarıyordu. Böylece “güçlü iktidar”özlemleri kendini daha fazla dayatmaktadır. Sanayinin gelişimi ve onun zorunlulukları tarihe ters düşen, sanayiyi ticarete bağlamak isteyenleri (Erbakan vb.) yenilgiye uğratmaktadır. Dönüşüm tefeci sermayesini de kapsamakta, kapitalizme özgü biçimlere zorlamaktadır. “Tahıl Piyasası”yalnızca bankalar veya Kalkınma ve Yatırım Bankası'nın kredileri değil, tahvillerinde tekelci burjuvaziye önemli aktarımlar için araç durumuna geldiğini göstermektedir. Bu nedenle önceki dönemin ilişkileri, 12 Mart Türkiye'sini açıklamaya yeterli olmuyordu. Sermayenin dönüşümüne uygun yapılanma/işleyişlerin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. (Milliyet, 21.3.1971)

I. Erim Hükümeti beklentileri tam olarak karşılayamadığında tekelci sermayenin sözcülüğünü üstlenmiş olan Hürriyet gazetesi aracılığıyla bir kampanya başlatıldı. Tekelci sermayenin girişimleriyle Hükümet sarsıldı ve “on birler”olayı yaşandı. “Beyin takımı ve Erim, artık fonksiyonunu yitirmiş ve kullanılabileceği kadar kullanılmış bir grup olarak, adeta yaylım ateşi altındadır. Hele, anti-demokratik anayasa değişimleri de gerçekleştikten sonra, şimdi onların, reformist düşünceleri özel sektöre ve Meclise büsbütün ters gelmekte, sermaye, ekonomik yönden kendine daha bağımlı bir ekip istemektedir. 1971 Ekim ayında, hava adamakıllı değişmiştir. Basında Hükümetin ekonomik tasarılarına karşı kampanya sürerken, Hükümetle Meclisin en büyük partisi AP arasında bütün köprüler atılmıştır...”(İsmail Cem, 1973: 215)

II. Erim Hükümeti

Tekelci sermaye sözcüleri ilk dönemlerinde yeni kurulan Hükümetten oldukça memnun olduklarını gizlemeye gerek duymamaktadırlar. Artık tam bir balayı havası hüküm sürmektedir.

“İkinci Erim Hükümeti, kuruluşu bakımından birincisinden biraz daha değişik bir bünyeye sahiptir. Bu dönemde, ekonomik işlere bakanların tutumu, birinci hükümetteki teknokratlardan daha olumlu, objektif ve gerçekçidir. Gerçekten de, Şubat ayından bu yana bütün olanaklara rağmen gecikmiş olan, ekonomik gelişmelerin, daha çok geri kalmasını önleyecek ve hızlandıracak bir takım kararlar alınmıştır. İhracat ve teşvik tedbirleri konusunda getirilen yenilikler sanayicilere imkân sağlamaktadır...”(Gezgin, 7.5.1972)

Oligarşik ittifak açısından bu Hükümet tam anlamıyla bir uzlaşmayı temsil etmektedir.

“...II. Erim Hükümetinin programı, sanki Odalar Birliği tarafından kaleme alınmış gibidir. Programın bu özelliği, Millet Meclisi'nde görüşülmesi sırasında Başbakan Erim'in yaptığı konuşma ile daha da vurgulanmıştır. Programda 12 Mart Muhtırasının Meclise yönelik tehdit havası yoktur artık. Cunta, bu süreçte Parlamento üzerindeki etkisini yitirmeye başlamıştı. “Reformları gerçekleştirmek çabamızda, Anayasamızın çizdiği hak ve yetkiler sınırları içinde parlamentomuzla işbirliği yapmaktan başka yol tanımıyoruz”denmektedir. (İsmail Cem,1973: 219) Programın devamı sermaye çevrelerine verilen “müjde”lerle doldurulmuştur.

Artık Erim'in reformculuğu yerli yerine oturtulmuştur. II. Erim Hükümeti, birincisinin bozulduğu noktadan başlamaktadır. Karaosmanoğlu ve arkadaşlarının Hükümetten ayrılmaları için adeta kasıtlı olarak Hükümete alınan Mesut Erez, II. Erim Hükümeti'nde de yer almaktadır. Bu şekilde Oligarşi bileşenleri arasında yeni bir “uzlaşma”gerçekleşmiştir. Erez, Adana sermayesi ve Akbank'ın temsilcisi olarak Hükümette yer almaya başladı. Askeri darbeden önce, Demirel Hükümetin de Maliye Bakanlığı yapmıştı. Böylece 12 Mart'ın ikinci Hükümeti Yapı Kredi'nin yanı sıra Akbank'la da pekiştiriliyordu. Erim, bu kez kazaya uğramak istemiyordu.

II. Erim Hükümeti, AP ve onun temsilciliğini yaptığı ittifak kesimlerine teslim olduktan sonra dört ay kadar dayanabildi.

Melen ve Talu Hükümetleri

Nihat Erim'den sonra Milli Savunma Bakanı Ferit Melen Başbakanlığa getirildi. (22.5.1972/10.4.1973) Cevdet Sunay'ın görev süresi dolduğunda, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Tüm anlaşmazlıklara rağmen, AP ve CHP, Korutürk ismi üzerinde uzlaşmak zorunda kaldılar. Ferit Melen, Org. Faruk Gürler'in Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi için yapılan kulislere katıldığından ötürü istifa etmek zorunda kaldı. Bu kez, yeni Cumhurbaşkanı tarafından görev Naim Talu'ya verildi. AP ve CGP'nin 14 Nisan 1973'te imzaladıkları koalisyon protokolü ile Naim Talu Başbakanlığında hükümet kuruldu.

Tekelci sermaye her şeye rağmen artık yeni gündemini belirleme çabasındadır. Hükümet güvenoyu aldıktan sonra, reform tasarıları bir kenara bırakılarak, seçim tarihi belirlendi. AP-CGP Koalisyonu CHP ile çelişmeyecek bir yol izledi.

Bu, AP-CGP ve bağımsızlardan oluşan bir seçim Hükümetiydi. CHP Hükümete Bakan vermeyerek bu Hükümetin dışında kaldı. AP, bu sayede Hükümet üzerinde etkili olmayı başardı. Melen Hükümeti'nde Cuntanın arzuladığı/dayattığı reform maddeleri yer alırken, Talu Hükümeti'nde bunlardan hiç söz edilmiyordu. CHP ise, Talu'nun Başbakanlığına “1972 yazında düşük tarımsal destek fiyatları izlediği”gerekçesiyle Ticaret Bakanı olmasına karşı çıktığı tarzda itiraz etmektedir. Naim Talu Başbakanlığındaki Hükümet programı 26 Nisan 1973'te güvenoyu alır. Seçim tarihi olarak da 14 Ekim 1973 tarihi belirlenir.

1973 ilkbahar sonlarında parlamento görev süresinin sonuna yaklaşırken, bu kez Demirel dönem sona ermeden en az beş reform tasarısının çıkarılmasını dayatır. Talu'da bu isteğe uygun olarak “parlamento kendisine düşen vazifeyi yapacak ve kanunlar en kısa sürede çıkacaktır”demekteydi. (Gevgilili, 1987: 692)

CHP ve AP, 70'li yıllar boyunca sanayi sermayesinin (...) iki sorununun çözümü açısından karşıt kutupları oluşturacaklardı. AP, büyük mülk sahibi sınıfların birliği temelinde işçi sınıfı hareketinin bastırılması stratejisini benimserken, CHP, işçi sınıfı, öteki kentsel emekçi sınıf dilimleri ve yoksul-orta köylülük üzerinde kurduğu hegemonya yoluyla sınaî sermaye birikiminin önünde bir engel haline gelmiş olan öteki mülk sahibi sınıfları geriletme stratejisini sunuyordu, sanayi burjuvazisine. Yeni CHP'ye 70'li yıllarda emekçi sınıfları savunan retoriğine rağmen, burjuvazinin gözünde saygınlık ve inanılırlık kazandıran işte bu partinin sanayi burjuvazisi için ifade ettiği sınıf ittifakıydı. (Savran, 1992: 142)

CHP, 1973 seçimleri sürecinde özellikle iki kesim üzerinde etkiliydi:

“Bunlardan biri büyük şehirlerin, kenar mahallelerinde yaşayan işçi sınıfı ve yoksul şehirlilerdi. Sanayi işçileri özellikle de imalat sanayinden, madenlerde, özel teşebbüsün hâkimiyetindeki sanayi kollarında çalışan sendikalı işçiler arasında CHP'ye destek çok fazlaydı. İkinci olarak, CHP, hali vakti yerinde küçük köylülerin yaşadığı yerlerde başarılıydı. Ege, Marmara ve Trakya, tarım açısından en gelişmiş ve Pazar için üretimin en yaygın olduğu bölgelerdi. Buralarda üretilen pamuk gibi bazı ürünler sanayide girdi olarak kullanılmaktaydı. Bu bölgeler, 1960'larda yaşam standartlarının büyük bir hızla yükseldiği yerlerdi...”(Ayata, 1992: 91)

1973 seçimlerinde CHP, birinci parti çıktıktan sonra, sonuçların yarattığı kaos ortamı CHP/MSP koalisyonuyla aşılmak istendi. 12 Mart Döneminde Tekelleşme Olgusu ve çıkar çatışmaları

12 Mart askeri darbesiyle tekelci sermayenin önemli kazanımlar elde ettiğini vurgulamıştık. 12 Mart tekelci sermayenin bağlaşıklarını geriletmesi yolunda önemli bir adım oldu.

Tekelleşme olgusu

Bu dönem daha çok montaj sanayi ekseninde yaşanan kalkınma/burjuvalaşma evresinin 1960 sonrası uygulanan ekonomi politikalar düzleminde bir üst aşamaya geçişin/sanayi sermayesine dönüşümün perçinlenmesidir. Dolayısıyla 12 Mart emperyalist/kapitalist sistemin sömürge ülkeye biçtiği misyonun gerçekleştirilmesi yolunda önemli bir milat olmaktadır.

Başlangıcından itibaren yabancı sermaye ile ortaklık tarzında yaşanan tekelleşme eğilimi, teknoloji, hammadde, pazar ve karar alma sürecinde emperyalizme bağımlılığı dayatan unsurlardır. Bunlar, teknoloji transferi, patent, lisans, know how anlaşmaları, yabancı sermaye yatırımları, makine ve donatım, teknik işbirliği programları ve öteki bilgi akışı yollarıyla yapılmaktadır.

ülkemizde montaja dayalı sanayileşme süreci 1965–1971 yılları arasında yoğun yaşanmıştır. 12 Mart darbesi sonrası geçiş dönemi olarak bilinen 1971–1973 süreci bunun pekiştirilmesine çalışıldı. Bu dönemeçte tekelci sermaye kendi dışındaki, sınıf ve katmanları korkunç bir baskı altına almayı başardı. Aynı dönem, yoğun iflas, el değiştirme vb. tarzında mülksüzleştirme eylemlerine sahne oldu:

Bu hızlanan tekelleşme evresinde “...Türkiye'de 1973 yılı sonunda 10.206 ithalatçı vardı. Bunların öz sermayelerinin (nominal sermaye+ihtiyatlar+dağıtılmayan kârlar+kâr-ödenmemiş sermaye-zarar) toplamı 36 milyar 604 milyon lira idi. 10 bin ithalatçı içinde yüksek düzeyde bir tekelleşme izlenmektedir. Ticaret Bakanlığı verilerinden yapılan hesaplamalara göre, öz sermayesi 50 milyon liradan fazla olan 128 ithalatçının öz sermayeleri 15 milyar 425 milyon liradan fazladır. (ortalama olarak 121 milyon liradan fazla). Yani ithalatçıların % 1.25'i, bütün ithalatçıların öz sermayelerinin % 42,0'sından fazlasına sahiptir.

öz sermayesi 50 milyon liranın üstündeki ithalatçıların % 66'sı kendi ihtiyacı olan hammadde, yarı mamul madde ve sermaye mallarını ithal eden yerli tekelci sanayi şirketleridir. En büyük 128 ithalatçının 86'sının yerli tekelci sanayi şirketlerinin olması, bir taraftan Türkiye'de görülen sanayileşmenin dışa bağımlı ve çarpık niteliğini ve emperyalist tekellerin pazar gereksinmelerinin bir sonucu olduğunu, diğer taraftan yerli tekelci sermaye ile emperyalizmin nasıl bir bütünleşme içinde olduğunu göstermektedir. öz sermayesi 5 milyon ile 50 milyon lira arasında değişen 904 ithalatçının 619'u da “sanayicidir.”(TİB, 1979: 46)

12 Mart askeri darbesiyle büyük bir inisiyatif kazanmış olan, Ordu'da bu sıralarda, özellikle 1960'la birlikte önemli evrim geçirmiştir. MGK vasıtasıyla siyasete dâhil olmuş, OYAK vasıtasıyla da ticari-ekonomik süreçte söz sahibi olmaya çalışmıştır. (Akşin, 1989: 201)

“...12 Mart 1971 darbesi sonrasında OYAK artık, Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı'lar ile boy ölçüşebilen dev bir finans holding haline gelmiştir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 arası gerek “Askeri-Sınaî Kompleks”için gerekse OYAK için altın devri açılmıştır. 12 Mart darbesinden sonra askeri cuntanın baskısıyla Milli Piyango gelirlerini THKGV'ye tahsis eden bir yasa kabul edilmiş, ardından da Türkiye Uçak Sanayi Anonim Şirketi (TUSAŞ) kurulmuştur. Yine bu darbeden sonra Türk Donanma Vakfı da büyük bir gelişme göstermiş, ayrıca Kara Kuvvetleri'ni güçlendirmek üzere bir vakıf daha kurulmuştur...”(Kılıçer, 1991: 24)

Yine OYAK'ın ticari faaliyetleriyle Ordu gerek yerli tekeller ve gerekse de uluslar arası tekellerle “ortaklıklar”kurdu. “Goodyear”veya “Renault”ta çalışan bir işçi greve çıktığında orduyu karşısına almak zorundadır. Türkiye'de Koç, Sabancı gibi dev sermaye kuruluşlarının hemen ardından subay/tüccar/yapancı tekel ortaklıklarını gerçekleştiren OYAK'ın gelmesi 12 Mart öncesi ve sonrasında sermaye/bürokrasi ilişkilerini de açıklayıcıdır. (İsmail Cem, 1973: 33)

Tekelci sermayenin kendi içerisinde de bir yoğunlaşma yaşanmaktadır. Sanayi ve ticaret kesiminde tekelleşme aşamasına gelen burjuvazi, kendi sınıfı içerisinde otoritesini kurmaktadır. 1971 döneminde sanayi kesimindeki işletmelerin % 11'ini oluşturan, 200'den fazla işçi çalıştıran işletmeler, toplam sanayi üretiminin % 71,5'ini üretmektedirler. Bu potansiyelin % 49'i yani yarısı beş yüzden fazla işçi çalıştıran dev kuruluşlar vasıtasıyla sağlanmaktadır. (Gevgilili,1989:.94)

Tekelci sermayenin elde ettiği bu üstünlük kendine uygun yeni düzenlemeler için kendi sınıfı içerisinde de gerekli hegemonyayı kurma savaşına girmeyi göze alacağını da gösteriyordu.

“Bu dönemdeki en önemli gelişme TüSİAD'ın kurulmasıdır. TüSİAD'ın kurulması, zaten Odalar Birliği'nin döviz dağıtım mekanizmasının, kanunla tanınmış hakkını kaybetmesi ile başlıyor. TüSİAD'ın hem burjuvazinin, hem de toplumun farklı kesimlerine kendi siyasi ve sosyal projelerini dayattığını görüyoruz. Bu hegemonya, kırılmaz, değişmez ve sürgit olan bir şey değil; sürekli bozulabilen, dinamik sınıf mücadelesiyle ilgili bir şey. Burada önemli bir noktada, TüSİAD'ın kurulmasından sonra, pazara dönük üretim yapan orta ve küçük işletmelerin ihracata dayalı sanayileşme stratejisine ikna edilme süreci yaşamalarıdır...”(Panel Dizisi 3: 53)

İzlenen politikaların ağırlıkla boy hedefi, tarımsal küçük üretici ve emekçi kesimlerdir. Tekelci sermaye lehine uygulamaya konulan önlemler, bağımlı iktisadi yapının zayıflıkları içerisinde güçlü bir konum edinmiş bulunan tüccar kesimini de yaptığı spekülasyonlarla geliştirici oldu. Bu lehte gelişme her iki sermaye sınıfı arasındaki çelişkiyi giderici değil, keskinleştirici bir mahiyettedir.

İthal ikameci nitelikteki politikaların tekelleşmeyi doğurucu sonuçları, aynı zamanda tarım kesiminde de kapitalistleşmeyi hızlandırıcı bir unsur olmuştur. Düşük taban fiyatları, girdi maliyetlerindeki artışlar, küçük ve orta üreticiyi hızla mülksüzleştirmiş, büyük toprak sahipleri ise kapitalistleşme yoluna girmişlerdir. Bu süreçte, yer yer köylünün ürettiği –özellikle sınaî tarım ürünlerini tüccar yerine doğrudan sanayi kesimine aktardığı gözlemlenmektedir.

Tekelleşme sürecinin en önemli çelişkisi, bağımlılık ve tekelleşme olgusunda görülen iç içeliktir. Uluslararası işbölümü çerçevesinde çizilen rolün sınırları, ihtiyaç duyulan dallar dışında, üretim yapan küçük üreticilerin yok oluşunu/devre dışı kalışını hızlandırdı.

Bu dönemde sermaye birikimi yetersizliğini ekonomik önlemlerle aşmaya çalışan tekelci sermaye, bankalarla olan ilişkilerinde de farklı davranmaya başladı. Türkiye'deki kapitalizme özgü gelişim dinamiği modern sermaye hareketlerini, mali sermayeyi ve sermaye piyasasını yaratmaya başladı.

Kapitalistleşmenin planlı döneminde bankalarda toplanan fonlar, öncelikle özel kesime aktarılmıştır. 1963 yılında 5 milyar 242 milyon olan bankalardaki vadesiz mevduat, 1971'de 16,8 milyar lira, vadeli mevduat ise, 1,3 milyar'dan 8,2 milyara çıkar. Vadeli mevduattaki sıçrama, sermaye piyasası için gerekli maddi potansiyelin varlığını gösterir. SSK, Emekli Sandığı, OYAK, büyük fonlar biriktirmişlerdir. 1968'den itibaren özel kesim tahvil, hisse senedi çıkarmaya ve bankalar dışında, doğrudan halk tasarruflarını elde etmeye yönelmiştir. 1970 sonrası da tahlil ve hisse senedi artışı çok hızlıdır. (Gevgilili, 1989: 72)

 

Sanayi kesiminin tüm baskılarına rağmen, 12 Mart Cuntası, banka sahibi grupların zararına olacak talepleri yerine getiremedi. Kredi piyasası yüksek maliyet düzeyini korudu. Sanayi ve kredi mevduat faizlerinde küçük bir indirim ve bir yatırım bankası projesi, orta vadeli sanayi kredilerindeki artışla yatıştırılmak istendi. Sanayi sermayesi, kredi sorununu çözümlemek için, büyük holdinglerin “kendi bankalarını”kurmalarına daha 12 Mart öncesinde yönelmişti. 12 Mart döneminde sanayi kesiminin kullandığı yıllık kredinin yaklaşık 40 milyardan 60 milyara yükselmesi bile bu gereksinmeyi değiştirmedi. Akbank, İstanbul Bankası büyüme gösterirlerken, Koç grubu da Garanti Bankası'nda hisselerin çoğunluğuna sahip oldu. (İsmail Cem, 1973: 202)